Recently Added Theses
View AllAcil servise yüksek enerjili travma nedeniyle başvuran hastalarda klinik gestaltın tüm vücut bilgisayarlı tomografisindeki pozitif sonuçları öngörmedeki etkisi
Yüksek enerjili travma hastalarının değerlendirilmesinde tüm vücut bilgisayarlı tomografi (TVBT) giderek yaygınlaşmakta; ancak bu yaklaşım hastaların gereksiz radyasyon maruziyeti ile klinik açıdan önemsiz birçok lezyonun tespit edilmesine yol açabilmektedir. Klinik gestaltı, hekim sezgisini sayısallaştırarak, bunu TVBT'den gerçekten fayda görebilecek hastaları ayırt etmede kullanabilir miyiz? Bu çalışmanın amacı, yüksek enerjili travma nedeniyle başvuran, hemodinamik olarak stabil erişkinlerde klinik gestaltın TVBT bulgularını ve klinik olarak anlamlı yaralanmaları öngörmedeki performansını değerlendirmektir. 1 Mart 2024–28 Şubat 2025 tarihleri arasında üçüncü basamak bir acil serviste prospektif gözlemsel bir çalışma yürütülmüştür. Yüksek enerjili künt travması olan, Glasgow Koma Skalası 13 – 15 ve sistolik kan basıncı >90 mmHg olan 18 yaş ve üzeri hastalar çalışmaya dâhil edilmiştir. Demografik veriler, travma mekanizması, vital bulgular, fizik muayene bulguları ve hekimlerin gestaltları (vizüel analog skala- VAS skoru ile 0 - 10 arasında öngörü) kaydedilmiştir. TVBT bulguları pozitif veya negatif olarak sınıflandırılmış, 48 saat içinde cerrahi müdahale, servise veya yoğun bakım ünitesine yatış gerektiren olgular "klinik olarak anlamlı" kabul edilmiştir. Çok değişkenli lojistik regresyon analizi pozitif TVBT ve TVBT sonrası yatışları öngören faktörleri belirlemiş, alıcı işletim karakteristiği (ROC) analizi VAS skorlarının ayırt ediciliğini değerlendirmiştir. Çalışmaya alınan 196 hastanın (ortalama yaş 38,9 ± 18,0 yıl; %70,9'u erkek) %35,7'sinde en az bir TVBT bulgusu tespit edilmiştir. Pozitif bulgular toraks (%22,4), kraniyal (%11,7), vertebra (%8,7) ve batın (%6,6) bölgelerinde yoğunlaşmıştır. Klinik olarak anlamlı TVBT bulguları tüm hastaların %14,3'ünde görülmüş; bunlar arasında toraks yaralanmaları %7,1, kraniyal ve abdominal yaralanmalar %4,6 ve vertebra yaralanmaları %1,5 oranındadır. Hastaların %75'i taburcu edilirken %14,3'ü servise, %7,1'i yoğun bakıma yatırılmış ve sadece %0,5'inde erken cerrahi müdahale gerekmiştir. TVBT'de bulgusu olan hastalarda solunum sayısı ve şok indeksi daha yüksek, VAS skorları daha fazla ve anormal fizik muayene bulguları ile komorbidite sıklığı daha fazlaydı. Çok değişkenli analizlerde artmış solunum sayısı, yüksek VAS skoru, fizik muayene bulgusu varlığı ve kronik hastalık öyküsü TVBT'de bulgu saptanması için bağımsız öngördürücüler olarak saptanmıştır. Hastaneye yatışı öngörmede baz açığında artış tek bağımsız belirleyici olmuştur. ROC analizi genel VAS'ın TVBT'de bulgu varlığını ayırt etmede AUC ≈ 0,80 ile orta düzeyde performans gösterdiğini ortaya koymuştur. ROC analizleri, özellikle VAS-TVBT puanının, hem TVBT'de bulgu varlığını hem de yatış ihtiyacını öngörmede güçlü bir belirleyici olduğunu ortaya koymuştur. TVBT bulgusunun varlığını öngörmede, yüksek seçicilik arandığında VAS-TVBT 2,45 eşik değeri (%89,7 seçicilik) öne çıkmıştır. Klinik karar alma sürecine en önemli katkıyı ise TVBT sonrası hastaneye yatış ihtiyacını öngörmede elde edilen sonuçlar sağlamıştır: VAS-TVBT 1,45 eşik değeri, %95,1 gibi son derece yüksek bir negatif öngörü değeri (NPV) sunmuştur. Bu bulgu, acil servis hekiminin klinik pratiğinde, VAS-TVBT puanı 1,45'in altında olan hastaların yatış gerektirecek ciddi bir yaralanma riskinin düşük olduğunu göstererek, güvenli taburculuk kararlarını destekleyen önemli bir araç rolü üstlenebilir. Klinik gestalt, yüksek enerjili künt travma hastalarında pozitif ve klinik olarak anlamlı TVBT bulgularını öngörmede orta derecede bir başarı sağlamaktadır. Daha yüksek VAS skorları ve anormal vital bulgular pozitiflik olasılığını artırsa da, gestaltın öngörü gücü tek başına TVBT'den kaçınmak için yeterli değildir. Klinik olarak anlamlı yaralanmaları atlamamak için TVBT kullanımı devam etmeli; ancak gestaltın objektif parametrelerle birlikte kullanıldığı karar algoritmaları gereksiz görüntüleme oranını düşürerek hasta güvenliği ve kaynak kullanımı açısından faydalı olabilir.
Ergenlerde mizofoni, duygu düzenleme güçlükleri ve üstbiliş arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
ÖZET Ergenlerde Mizofoni, Duygu Düzenleme Güçlükleri ve Üstbiliş Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi Dr. Zeynep Işılay ORMANCI Mizofoni, belirli seslere karşı yoğun öfke, iğrenme, kaygı ve kaçınma tepkileriyle karakterize edilen, son yıllarda tanımlanmış bir olgudur. Mizofonisi olan bireyler çevresel tetikleyici seslere yönelik aşırı dikkat, içsel gerilim ve belirgin rahatsızlık yaşadıklarını bildirmektedir. Güncel bulgular, mizofoninin yalnızca işitsel bir hassasiyet değil; bilişsel, duygusal ve sosyal işlevselliği etkileyen çok boyutlu bir fenomen olduğunu göstermektedir. Henüz psikiyatrik tanı sistemlerinde yer almamakla birlikte, son yıllarda yapılan araştırmalar mizofoninin özgün bir psikiyatrik bozukluk olarak değerlendirilebileceğini ve yüksek oranda psikiyatrik eş tanılarla ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Genellikle çocukluk veya ergenlikte başlayan mizofoninin erken fark edilmesi, altta yatan bilişsel ve duygusal mekanizmaların anlaşılması ve uygun müdahalelerin planlanması ilerleyen yaşlarda gelişebilecek psikopatolojilerin önlenmesi açısından önem taşımaktadır. Mizofoninin duygusal tepkiselliği yüksek bireylerde daha şiddetli seyrettiği ve olumsuz duyguların düzenlenmesinde güçlüklerle ilişkili olabileceği bildirilmiştir. Bununla birlikte, bireylerin sesleri nasıl yorumladıkları ve bu deneyimlere yükledikleri anlamların üstbilişsel süreçlerle bağlantılı olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle, duygu düzenleme güçlüğü ve üstbilişin mizofoniyle ilişkisini incelemek, mizofoninin ortaya çıkış ve sürdürülme mekanizmalarını anlamak açısından önemlidir. Çalışmamızda, 15–18 yaş arası katılımcılarda mizofoni semptomlarının yaygınlığı, klinik ve ailesel değişkenlerle ilişkisi ile mizofoni semptomları, duygu düzenleme güçlüğü ve üstbilişsel inançlar arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Türkiye'nin farklı illerinden çevrim içi olarak katılan 320 katılımcıya Amsterdam Mizofoni Ölçeği (A-MISO-S), Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği–Kısa Form (DDGÖ-16) ve Üstbiliş Ölçeği–Çocuk ve Ergen Formu (ÜBÖ-ÇE); ebeveynlerine ise sosyodemografik veri formu uygulanmıştır. Örneklemde mizofoni yaygınlığı %9,7 olarak bulunmuş; katılımcıların çoğu ise subklinik düzeyde (%71,9) semptom bildirmiştir. Birinci derece akrabasında mizofoni öyküsü bulunan ergenlerde mizofoni puanları anlamlı düzeyde daha yüksektir. Ayrıca işitsel/vestibüler yakınması olan ergenlerin mizofoni düzeyleri anlamlı biçimde artmıştır. Analizler sonucunda, mizofoni şiddeti ile duygu düzenleme güçlüğü ve üstbilişsel inançlar arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Ancak duygu düzenleme güçlüğü ile üstbilişsel inançlar arasında beklenen pozitif ilişki gözlenmiştir. Sonuç olarak, mizofoni ile duygu düzenleme güçlüğü ve üstbilişsel inançlar arasında anlamlı ilişki bulunmaması, orta ergenlik dönemine özgü gelişimsel farklılaşmalarla açıklanabilir. Mevcut literatürde mizofoni ile duygu düzenleme güçlüğü arasındaki ilişkilerin çoğunlukla erişkin örneklemlerinde gösterildiği, üstbilişsel süreçlerin ise mizofoni bağlamında doğrudan ele alınmadığı dikkate alındığında, bulguların gelişimsel açıdan değerlendirilmesi önem kazanmaktadır. Bu doğrultuda, gelecekte farklı yaş gruplarını kapsayan ve çok yöntemli yaklaşımlarla yürütülecek çalışmaların mizofoninin gelişimsel doğasını daha kapsamlı biçimde ortaya koyabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: mizofoni, duygu düzenleme güçlüğü, üstbiliş, ergenlik, aracılık analizi
Üst ekstremite cerrahisinde ultrasonografi eşliğinde farklı volümlerde yapılan supraklaviküler brakial pleksus bloklarının değerlendirilmesi ve optik sinir kılıf çapına etkisi
Supraklaviküler brakial pleksus bloğu (SKBPB), üst ekstremite cerrahilerinde hızlı ve güvenilir anestezi sağlaması nedeniyle sık kullanılmaktadır. Ancak SKBPB'de farklı lokal anestezi (LA) volümlerinin hem blok etkinliği hem de optik sinir kılıf çapı (OSKÇ) üzerinden kafa içi basıncı (KİB) ile ilişkili fizyolojik etkilerine ilişkin bilgiler sınırlıdır. Bu çalışmada, Ultrasonografi (USG) eşliğinde uygulanan farklı SKBPB volümlerinin OSKÇ değişimleri ve blok başarısı üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmaya elektif üst ekstremite cerrahisi planlanan, 18-50 yaş arası ve ASA I-II olan toplam 64 hasta dahil edildi. Hastalar randomize olarak 15 mL, 20 mL, 25 mL ve 30 mL LA volümü uygulanan dört gruba ayrıldı. Blok öncesi, 20. ve 60. dk'larda her iki gözden OSKÇ ölçümleri alındı ve göz küresi transvers çapına (GKTÇ) oranlanarak değerlendirildi. Ayrıca duyusal-motor blok başlangıç ve süreleri, perfüzyon indeksi (PI), ilk analjezik zamanı, ağrı skorları ve ek LA gereksinimi kaydedildi. Volüm grupları karşılaştırıldığında; OSKÇint/GKTÇ ve OSKÇekst/GKTÇ oranları 20. ve 60. dakikalarda anlamlı farklılık gösterdi ve artışın özellikle 25-30 mL gruplarında belirgin olduğu görüldü (p<0.05). Duyusal ve motor blok başlangıcı volüm arttıkça hızlanırken, blok süreleri 25-30 mL gruplarında daha uzun bulundu (p<0.001). İlk analjezik zamanı 25 mL ve 30 mL gruplarında daha geç gerçekleşti (p<0.001). PI artışı volüme bağlıydı; yüksek volümlerde daha hızlı ve daha belirgin bir PI yanıtı izlendi. Gruplar arasında ek-LA ihtiyacı, turnike intoleransı ve erken ağrı skorları açısından anlamlı fark saptanmadı ve komplikasyon gelişmedi. Sonuç olarak; USG eşliğinde SKBPB'de 20 mL LA volümü, 25-30 mL ile benzer şekilde yeterli blok etkinliği sağlarken OSKÇ/GKTÇ oranındaki artışın daha sınırlı olması nedeniyle güvenlik açısından daha dengeli bir volüm seçeneğidir. 15 mL daha kısa blok süresi ve daha erken analjezik gereksinimiyle klinik etkinliği azaltmıştır ancak yeterli blok etkinliği sağlamıştır. SKBPB'de uygulanacak volümün, yüksek KİB riski bulunan veya otonom yanıtları öngörülemeyen kırılgan hastalarda kişiselleştirilmiş volüm anlayışıyla belirlenmesinin güvenli bir yaklaşım olabileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: supraklaviküler brakial pleksus bloğu, optik sinir kılıf çapı, göz küresi transvers çapı, lokal anestezi volümü, ultrasonografi
Oligoartiküler juvenil idiopatik artrit tanılı çocuklarda fekal mikrobiyota analizi
Juvenil idiopatik artrit (JİA), çocukluk çağında en sık görülen, etyolojisi tam olarak aydınlatılamamış, kronik ve heterojen romatizmal hastalıktır. JİA tanısal ölçütleri; on altı yaşından önce başlayan, 6 haftadan uzun süren, bir veya daha fazla eklemi tutan artritin varlığı ile eklem iltihabına neden olabilecek diğer nedenlerin dışlanmasıdır. Hastalığın etyopatogenezinde birden fazla faktörün rol oynadığı düşünülmektedir. Mikrobiyota; bakteri, virüs, bakteriyofaj, mantar ve arkealardan oluşan mikroorganizma topluluğunu ifade eder. Mikrobiyal kompozisyondaki değişiklikler çeşitli mekanizmalar aracılığıyla JİA'ya yatkınlığı artırabilmektedir. Bu çalışmada oligoartiküler JİA tanılı biyolojik ajan kullanan ve kullanmayan çocuk hastalar ile sağlıklı çocukların fekal mikrobiyota bileşenlerini karşılaştırmalı değerlendirmek, ortaya çıkan sonuçlar ile literatür eşliğinde hastalık ve tedavi ajanları ile mikrobiyata ilişkisini aydınlatmak amaçlandı. Bu prospektif tek merkezli çalışmaya, oligoartiküler JİA tanılı biyolojik ajan kullanan 22 ve kullanmayan 22 çocuk hasta ve 24 sağlıklı çocuk alındı. Bağırsak mikrobiyota yapısı ileri düzey metagenomik analiz yöntemleri kullanılarak incelendi. Çalışmamızda Bacteroidaceae, Parabacteroides, Erysipelotrichia-Erysipelotrichales, Bacteroides, Alistipes JİA hastalarında sağlıklı kontrollere göre daha fazla saptandı. Firmicutes/Bacteroidetes (F/B) oranı, Erysipelotrichaceae, Gemellaceae, Ruminococcaceae, Bifidobacterium, Streptococcus, F. Prausnitzii, Bacteroides fragilis, Gemmiger formicilis, Dorea formicigenerans, Veillonella dispar sağlıklı kontrollerde, JİA hastalarına kıyasla daha fazla saptandı. Dialister, Lachnospiraceae, Akkermansia muciniphila biyolojik ajan kullanan hastalarda diğer iki gruba göre daha fazla saptandı. Alistipes putredinis biyolojik ajan kullanmayan hastalarda diğer iki gruba göre daha fazla saptandı. Bu mikrobiyota değişimlerinin JİA'nın gelişimi, seyri ve kullanılan tedavi ajanlarıyla olan ilişkisini ortaya koymak için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Juvenil idiopatik artrit, JİA, çocuk, mikrobiyota, mikrobiyom, biyolojik ajan
Kalça cerrahisinde preoperatif perikapsüler sinir grubu (PENG) bloğunun postoperatif opioid tüketimi postoperatif analjezi ve klinik iyileşmeye etkisi
Kalça kırığı olan hastalarda, özellikle geriatrik yaş grubunda, şiddetli perioperatif ağrı, morbidite ve mortaliteyi arttırdığından, etkili analjezi yöntemlerinin kullanımı yaşamsaldır. Perikapsüler sinir grubu (PENG) bloğu, femoral, obturator ve aksesuar obturator sinir dallarını hedefleyerek anterior kalça kapsülünün duyusal inervasyonunu bloke eden, motor fonksiyonları koruyan yeni bir rejyonal anestezi tekniğidir. Bu çalışmada, kalça cerrahisi geçiren hastalarda preoperatif uygulanan PENG bloğunun postoperatif opioid tüketimi, ilk analjezik ihtiyacı duyma süresi ve klinik iyileşme üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya, elektif kalça cerrahisi planlanan 18–80 yaş arası, ASA I-III fiziksel durumunda 61 hasta dahil edildi. Hastalar ameliyat öncesi kapalı zarf yöntemiyle randomize olarak spinal anestezi (kontrol grubu) ve spinal anestezi ile birlikte PENG bloğu (PENG grubu) uygulanan olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Tüm hastalar intraoperatif dönemde hKalça Cerrahisinde Preoperatif Perikapsüler Sinir Grubu (PENG) Bloğunun Postoperatif Opioid Tüketimi Postoperatif Analjezi ve Klinik İyileşmeye Etkisi Dr. İrem Nur DİNÇ Kalça kırığı olan hastalarda, özellikle geriatrik yaş grubunda, şiddetli perioperatif ağrı, morbidite ve mortaliteyi arttırdığından, etkili analjezi yöntemlerinin kullanımı yaşamsaldır. Perikapsüler sinir grubu (PENG) bloğu, femoral, obturator ve aksesuar obturator sinir dallarını hedefleyerek anterior kalça kapsülünün duyusal inervasyonunu bloke eden, motor fonksiyonları koruyan yeni bir rejyonal anestezi tekniğidir. Bu çalışmada, kalça cerrahisi geçiren hastalarda preoperatif uygulanan PENG bloğunun postoperatif opioid tüketimi, ilk analjezik ihtiyacı duyma süresi ve klinik iyileşme üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya, elektif kalça cerrahisi planlanan 18–80 yaş arası, ASA I-III fiziksel durumunda 61 hasta dahil edildi. Hastalar ameliyat öncesi kapalı zarf yöntemiyle randomize olarak spinal anestezi (kontrol grubu) ve spinal anestezi ile birlikte PENG bloğu (PENG grubu) uygulanan olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Tüm hastalar intraoperatif dönemde hKalça Cerrahisinde Preoperatif Perikapsüler Sinir Grubu (PENG) Bloğunun Postoperatif Opioid Tüketimi Postoperatif Analjezi ve Klinik İyileşmeye Etkisi Dr. İrem Nur DİNÇ Kalça kırığı olan hastalarda, özellikle geriatrik yaş grubunda, şiddetli perioperatif ağrı, morbidite ve mortaliteyi arttırdığından, etkili analjezi yöntemlerinin kullanımı yaşamsaldır. Perikapsüler sinir grubu (PENG) bloğu, femoral, obturator ve aksesuar obturator sinir dallarını hedefleyerek anterior kalça kapsülünün duyusal inervasyonunu bloke eden, motor fonksiyonları koruyan yeni bir rejyonal anestezi tekniğidir. Bu çalışmada, kalça cerrahisi geçiren hastalarda preoperatif uygulanan PENG bloğunun postoperatif opioid tüketimi, ilk analjezik ihtiyacı duyma süresi ve klinik iyileşme üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya, elektif kalça cerrahisi planlanan 18–80 yaş arası, ASA I-III fiziksel durumunda 61 hasta dahil edildi. Hastalar ameliyat öncesi kapalı zarf yöntemiyle randomize olarak spinal anestezi (kontrol grubu) ve spinal anestezi ile birlikte PENG bloğu (PENG grubu) uygulanan olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Tüm hastalar intraoperatif dönemde hemodinamik açıdan takip edildi. Postoperatif dönemde ise ağrı skorları (NRS), ilk analjezik ihtiyacı ve tüketimi, ilk yürüme zamanı ve hastanede kalış süresi kaydedildi. Bulgular, PENG grubunda postoperatif ağrı skorlarının daha düşük, opioid tüketiminin daha az olduğunu göstermiştir. Ayrıca bu gruptaki hastalarda hemodinamik stabilitenin daha iyi korunduğu, mobilizasyona daha erken başlandığı ve klinik iyileşmenin hızlandığı saptanmıştır. Sonuç olarak, PENG bloğunun kalça cerrahisinde güvenli ve etkili bir analjezi yöntemi olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: PENG blok, kalça cerrahisi, spinal anestezi, ağrı skoru, opioid tüketimiemodinamik açıdan takip edildi. Postoperatif dönemde ise ağrı skorları (NRS), ilk analjezik ihtiyacı ve tüketimi, ilk yürüme zamanı ve hastanede kalış süresi kaydedildi. Bulgular, PENG grubunda postoperatif ağrı skorlarının daha düşük, opioid tüketiminin daha az olduğunu göstermiştir. Ayrıca bu gruptaki hastalarda hemodinamik stabilitenin daha iyi korunduğu, mobilizasyona daha erken başlandığı ve klinik iyileşmenin hızlandığı saptanmıştır. Sonuç olarak, PENG bloğunun kalça cerrahisinde güvenli ve etkili bir analjezi yöntemi olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: PENG blok, kalça cerrahisi, spinal anestezi, ağrı skoru, opioid tüketimiemodinamik açıdan takip edildi. Postoperatif dönemde ise ağrı skorları (NRS), ilk analjezik ihtiyacı ve tüketimi, ilk yürüme zamanı ve hastanede kalış süresi kaydedildi. Bulgular, PENG grubunda postoperatif ağrı skorlarının daha düşük, opioid tüketiminin daha az olduğunu göstermiştir. Ayrıca bu gruptaki hastalarda hemodinamik stabilitenin daha iyi korunduğu, mobilizasyona daha erken başlandığı ve klinik iyileşmenin hızlandığı saptanmıştır. Sonuç olarak, PENG bloğunun kalça cerrahisinde güvenli ve etkili bir analjezi yöntemi olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: PENG blok, kalça cerrahisi, spinal anestezi, ağrı skoru, opioid tüketimi
Meme kanseri ilişkili lenfödemde komplet dekonjestif tedaviye eklenen BOSU topu denge egzersizlerinin statik ve dinamik denge üzerine etkisi
Çalışmamızın amacı, meme kanseri ilişkili lenfödemde (MKİL) komplet dekonjestif tedaviye (KDT) eklenen eklenen BOSU topu ile yapılan denge egzersizlerinin statik ve dinamik denge üzerine etkisini araştırmaktır. Pamukkale Üniversitesi Hastanesinde, Uluslararası Lenfoloji Derneği'nin 2020 tanı kriterlerine göre tek taraflı MKİL tanılı 38 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar 2 gruba randomize edildi. Her iki grup üç hafta boyunca haftada beş gün toplam 15 seans tedavi aldı. Birinci gruba manuel lenf drenaj (MLD), çok tabakalı bandajlama, cilt/tırnak bakımı, egzersiz tedavilerinden oluşan KDT programı ve BOSU topu üzerinde yapılan denge egzersizleri uygulanmıştır. İkinci gruba sadece KDT programı uygulanmıştır. Hastaların demografik ve klinik verileri kaydedilmiştir. Tedavi öncesi ve 3 haftalık tedavi sonunda; hastaların kol çevre ve volüm ölçümleri, TecnoBody Prokin 252 sistemi ile statik ve dinamik dengeleri, düşme etkinlik ölçeği (DEÖ), Tampa kinezyofobi ölçeği (TKÖ), Fullerton gelişmiş denge ölçeği (FGDÖ), zamanlı kalk ve yürü testi (ZKYT), ULL-27 yaşam kalitesi anketi, hastane anksiyete ve depresyon ölçeği (HADÖ) skorları kaydedilmiştir. Çalışmaya yaş ortalaması 56,21 ± 7,30 yıl olan 38 hasta dahil edilmiştir. Gruplar arasında sosyodemografik ve klinik özellikleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Her iki grupta üst ekstremite çevre ve volüm ölçümleri, düşme etkinlik ölçeği, Fullerton gelişmiş denge ölçeği, yaşam kalitesi anketi global ve tüm alt parametreleri, hastane anksiyete ve depresyon ölçeğinin anksiyete değerlerinde iyileşme bulundu. Ayrıca, müdahale grubunda gözler açık öne-arkaya standart sapma ve ortalama ileri-geri hız değerlerinde, gözler kapalı sağa-sola standart sapma ve kullanılan alan değerlerinde, stabilite göstergesi ve ortalama takip hatası değerlerinde, Tampa kinezyofobi ölçeği, hastane anksiyete ve depresyon ölçeğinin depresyon değerlerinde gelişmeler bulundu. Gözler açık öne-arkaya standart sapma ve ortalama ileri-geri hız değerlerinde, stabilite göstergesinde, Tampa kinezyofobi ölçeği, Fullerton gelişmiş denge ölçeği değerlerinde müdahale grubunda aktif kontrol grubuna göre daha fazla iyileşme gözlendi. Sonuç olarak çalışmamızda, KDT'ye eklenen BOSU topu denge egzersizlerinin statik ve dinamik dengeyi arttırdığı ve kinezyofobide iyileşme sağladığı görüldü. Anahtar kelimeler: Meme kanseri ilişkili lenfödem, denge, BOSU topu, komplet dekonjestif tedavi.
