Sakarya University
Faculty

Faculty of Medicine

Sakarya University

401

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Tez
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sağlıklı, obez ve prediyabetik obez çocuklarda asprosin, neudesin, r-spondin, adropin molekül seviyeleri: İnsülin direnci ve beta hücre rezervi ile ilişkilerinin değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Obezite sıklığı her yaş grubunda giderek artan bir halk sağlığı problemidir. Obeziteye eşlik eden en önemli problemlerden birinin de glukoz metabolizması bozukluğu olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada enerji metabolizmasının yeni keşfedilen düzenleyici proteinlerinden asprosin, neudesin, r-spondin 1 ve adropin seviyelerinin obezite ve prediyabetin tanı ve takibindeki yerinin araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışma 12-18 yaş arası 180 kişi ile yapıldı. Bireyler vücut kitle indeksi ve glukoz metabolizmasına göre kontrol, obez ve prediyabetik obez olarak üç gruba ayrıldı. Bireylerin venöz kan örneklerinden serum adropin, r-spondin 1, asprosin ve neudesin düzeyleri ELİSA yöntemi ile çalışıldı. Ayrıca eş zamanlı glukoz, insülin, C-peptit, HbA1c, HOMA-IR ile HOMA-Beta değerleri incelendi. Parametrelerinin obezite ve prediyabeti öngörmede kestirim değerleri ROC analizi ile saptandı. Ayrıca parametrelerin obezite ve prediyabeti öngörmede bağımsız etkileri lojistik regresyon analizi ile incelendi. BULGULAR: C-peptit ve HOMA-Beta düzeyleri prediyabetik obez ve obez grupta kontrol grubundan yüksek saptanırken adropin ve asprosin düzeyleri prediyabetik obez grupta hem obez hem de kontrol grubundan daha yüksek saptanmıştır (p<0.05). Prediyabeti ön görmede adropin ve asprosin düzeylerinin kestirim değeri sırasıyla 121,60 ng/L; 14,84 ng/mL olarak hesaplanmıştır. Obeziteyi ön görmede HOMA-IR ve HOMA-Beta ve C-peptit düzeylerinin sırasıyla 3,60; 157,50; 0,55 ng/mL kestirim değerlerinde anlamlı olduğu saptandı. SONUÇ: Çocukluk çağı obezitesi yetişkin hayatta komplikasyonlarla devam eden ciddi bir sağlık sorunudur. Obez bireylerde prediyabetik durumun takip ve değerlendirilmesi önem arz etmektedir. Çalışmamızda prediyabetik obez çocuklarda serum asprosin, adropin düzeyinin obez ve kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu; bunun da HbA1c, insülin, HOMA-IR, değerlerine alternatif olarak değerlendirilebilecek moleküllerden olabileceğini düşünüyoruz.

AdropinAsprosinNeudesin+3
Fatıma Betül Nogay
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İleri evre kolorektal karsinom olgularında immünhistokimyasal olarak CD144 ve CERB-B2 çalışma sonuçlarının KRAS, NRAS,BRAF mutasyonları ve klinikopatolojik parametrelerle korelasyonu

GİRİŞ VE AMAÇ: Kolorektal kanserli hastaların ölümlerinin %50'si metastazlardandır. Prognozda temel faktör TNM evresidir. Fakat patolojik evrenin aynı olmasına rağmen prognostik farklılıklar prekürsör lezyonların karsinogenezdeki rollerinin anlaşılmasını zorunlu kılmıştır. Bunlardan VE-kaderin, anjiogenez, tümör invazyonu ve metastazında esas moleküldür. Epidermal-mezenkimal transizyonu düzenleyen RAS/RAF ve PI3K yolağı onkoproteinleri ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Bu ilişkiyi ortaya çıkarmak temel hedeflerimizdendir. YÖNTEM: 2011-2021 yılları arasında tanı almış 122 metastatik KRK vakasının VE- Kaderin ekspresyonu ve Hematoksilen-Eozin kesitleri klinikopatolojik prognostik parametrelerle karşılaştırıldı. Arşivde bloklarına ulaşılamayan, yeterli tümör dokusu içermeyen vakalar dışlandı. Tümör volümü fazla, artefaktı ve perikolorektal yağ doku yoğunluğu az olan ve KRAS, NRAS, BRAF gen mutasyonlarından en az birinin analizinin yapıldığı vakalar seçildi. Analizler SPSS programında yapılıp, istatistiki açıdan anlamlılık kriteri p <0.05 kabul edildi. Vakalara Ki-kare, Man-whitney-u, Kaplan- Meier yöntemi ile Log-rank uygulandı. BULGULAR: VE-kaderinin ekspresyonu, sadece vasküler endotelyal ve 38 vakada tümöral hücrelerde gözlendi. Boyanma olan ve olmayan gruplar arasında hastaların yaşları, cinsiyetleri, tümör boyutu, tipi ve derecesi, RAS-RAF pozitifliği, pozitif KRAS kodonları, T-N evresi, lenf nodu metastaz sayısı, lenfovasküler-perinöral invazyon varlığı anlamlı farklılık göstermedi. Düşük ve yüksek boyanma grupları arasında ise yüksek boyanma olan grupta anlamlı olarak erkek hasta oranı daha yüksek, KRAS pozitifliği ise daha düşük olarak bulundu. SONUÇ: Farklı çalışmalarda olduğu gibi VE-kaderinin kanser progresyonunda rol oynadığı bulundu. VE-kaderinin klinikopatolojik parametreler ve KRAS, NRAS, BRAF ile ilişkisi henüz ülkemizde çalışılmamış olup literatürde ise sınırlı sayıda çalışma mevcuttur. Ancak VE-kaderin ile ilgili farklı evrelerdeki tümörlerde yeni çalışmalar yapılması önerilmektedir. Anahtar kelimeler: HER-2, KRAS, NRAS, vaskülojenik taklit, VE-kaderin

CadherinlerGenlerHistopatoloji+7
Ebru Kayra Yıldırım
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pelvik ve abdominal malign tümörlerde çevre lenf nodlarında saptanan hyalin depozitlerin klinikopatolojik önemi

GİRİŞ VE AMAÇ: Abdominopelvik lenf nodlarında tümör nedeniyle yapılan radikal diseksiyonlarda saptanan hyalin depozitler, daha önce bazı çalışmalara konu olsalar da, bu organ malignitelerinin lenfatik yayılımları ile ilişkileri araştırılmamıştır. Bu çalışma ile hem lenf nodlarında hyalin depozitlerin varlığı ile lenf nodu metastazı arasında, hem de tümör dokusunda ve tümörü drene eden lenf bezlerinde plazma hücre infiltrasyonu ve plazma hücrelerinde üretilen immünoglobülinlerle hyalin depozitler ve metastaz arasında bir ilişkinin olup olmadığını ortaya koymayı amaçladık. YÖNTEM: Abdominopelvik organ karsinomlarından ve pelvik, obturator, paraaortik lenf nodlarından en az birini içeren radikal diseksiyon materyallerinden oluşan 45 vaka çalışmaya dahil edildi ve lenf nodlarında hyalin depozit varlığı değerlendirildi. H&E kesitlerde plazma hücre infiltrasyonu yoğunluğu, immünohistokimyasal boyama ile de, IgG, IgA, IgM, Kappa, Lambda salınım yoğunluğu değerlendirildi. BULGULAR: Endometrial karsinomları drene eden lenf nodlarında, diğer abdominopelvik organ karsinomlarına göre, hyalin depozit birikimi daha belirgindi (p<0,001). Hyalin depozitli lenf nodlarında, depozitsiz lenf nodlarına göre, anlamlı şekilde daha az metastaz gözlendi (p<0,001). İntra ve peritümöral plazma hücresi yoğunluğu artıkça lenf nodu metastaz sıklığı artmaktaydı. Plazma hücrelerinden salınan immünglobülinlerin yoğunluk ve oranları ile metastaz arasında ilişki ve hyalin depozitlerde de bu antikorların herhangi birinin birikimine rastlanmadı. SONUÇ: Abdominopelvik organ tümörlerinde tümörü drene eden lenf nodlarındaki hyalin depozitlerin varlığı ile tümörü infiltre eden plazma hücresi yoğunluğu ve lenfatik metastaz arasındaki korelasyonun, diğer organ tümörleri için de geçerli olup olmadığı ve hyalin depozitlerin oluşumuna yol açan metabolitlerin ortaya konması, bu konuda daha ileri çalışmaların yapılmasını gerektirmektedir

AbdomenLenf nodlarıLenfatik metastazlar+7
Muhammed Cihangir Akcan
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Triple negatif meme kanserinde WNT/B-katenin sinyal yolağının inhibisyonunun terapötik etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Wnt/β-katenin sinyal yolağının aktivatör kinazı olan TNIK' ın NCB-0846 ile inhibisyonunun triple negatif meme kanseri üzerindeki terapötik etkisinin moleküler düzeyde araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Triple negatif meme kanseri hücre hattı olarak MDA-MB-231, kontrol hücre hattı olarak ise MCF-10A hücreleri kullanılmıştır. WST-1 analizi ile NCB-0846'nın sitotoksik etkisi, Annexin V analizi ile apoptotik etkisi, hücre döngüsü analizi ile hücre döngüsüne etkisi ise , Akridin Oranj boyama ile hücre morfolojisine olan etkisi gösterilmiştir. Ayrıca CTNNB1 (β-katenin) gen ekspresyonu üzerindeki etkisi RT-PCR analizi gösterilmiştir. Tüm analizlerde hücrelere 1, 2 ve 3 μM dozlarda NCB-0846 uygulanmış ve NCB-0846 uygulanmayan hücre hatları negatif kontrol grubu olarak değerlendirilmiştir ve deneyler üçer kez tekrar edilmiştir. BULGULAR: NCB-0846, MDA-MB-231 hücrelerindeki canlılık oranları zaman ve doz bağımlı olarak anlamlı bir şekilde azalmıştır (p<0,01). MDA-MB-231 hücreleri için en düşük canlılık oranları 72 saat inkübasyon sonrasında 3 μM dozda %42,20 olarak belirlenmiştir. MCF-10A hücrelerinde 72 saat inkübasyon sonrasında 3 μM dozda canlılık oranı %53,92 olarak belirlenmiştir (p<0.01). Apoptotik hücre oranları, MDA-MB-231 ve MCF-10A hücrelerinde 3 μM NCB-0846 inkübasyon için sırasıyla %60,5 ve % 39,33 olarak tespit edilmiştir. MDA-MB-231 hücrelerinde NCB-0846'nın artan konsantrasyonuna bağlı olarak G2/M evresinde hücre tutulmasına neden olduğu belirlendi (p<0.01). Ayrıca morfolojik olarak, MDA-MB-231 hücrelerinde DNA fragmentasyonu, kromatin yoğunlaşması ve hücre büzülmesi gözlemlendi. RT-PCR analizinde ise MDA-MB-231 hücrelerinde CTNNB1 ekspresyon seviyesi azalırken, MCF-10A hücrelerinde anlamlı bir şekilde arttığı tespit edilmiştir. SONUÇ: NCB-0846'nın, MDA-MB-231 hücrelerinde hücre canlılığını inhibe ederken, apoptozu indüklediği gösterildi. Sonuçlarımız, NCB-0846'nın kanser tedavisi için uygun bir aday olabileceğini, ancak moleküler düzeyde etki mekanizmalarını daha iyi anlamak için daha ileri in vitro ve in vivo çalışmaların gerekli olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Triple negatif meme kanseri, Wnt/β-katenin, TNIK, NCB-0846

Beta kateninMeme hastalıklarıMeme neoplazmları+3
Ahmet Tarık Harmantepe
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malnütrisyonu olan siroz hastalarında enteral nütrisyon etkinliğini değerlendirmede hand grip, subjective global değerlendirme veantropometrik ölçümlerin karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Siroz hastalarında malnütrisyonu değerlendirmek için birtakım değerlendirme yöntemleri önerilmektedir. Bu tez çalışmasında, malnütrisyon nedeniyle oral supleman tedavisi başlanan siroz hastalarında antropometrik ölçümler, subjektif global değerlendirme ve hand grip testlerinin nütrisyon durumundaki değişimi göstermede ne kadar uyumlu olduklarını araştırmayı amaçladık. YÖNTEM: 2022 Haziran ile Aralık ayları arası gastroenteroloji polikliniğine başvuran siroz tanısı alan hastalar tarandı. Malnütrisyon durumları NRS-2002, RFHNPT veya SGA testlerine göre belirlendi ve besin tüketim kayıtları alındı. Alması gereken kalori 35 kcal/kg/gün olacak şekilde nütrisyon ürünü verildi. Hastaların VKI, hang grip (HG), triceps deri kıvrım kalınlığı (TST), subscapular deri kıvrım kalınlığı (SST), üst orta kol çevresi (MAC) ölçümleri başlangıçta ve 8 haftalık tedavi takibi sonrasında kaydedildi. Tedavi sonrası nütrisyon risk skorları da tekrar değerlendirilerek başlangıç ve sekizinci haftadaki veriler analiz edildi. BULGULAR: Çalışmamızda malnütrisyonu olan siroz tanılı 30 hasta 14'ü kadın (%46,7) ve 16'si erkek (%53,3) olarak saptandı. Hastaların yaş aralığı 42,0-87,0, ortalama yaşı 65,0±12,1 idi. SGA' ya göre hastaların %13,3'u ağır düzeyde, %36,7'si orta düzeyde, % 46,7'si hafif düzeyde malnütrisyonda idi. Tedavi sonrası NRS-2002, RFH-NPT ve SGA skorları tedavi öncesine göre anlamlı (p < 0,05) azalma gösterdi. Tedavi sonrası HG, TST ölçümleri tedavi öncesine göre anlamlı (p < 0,05) artış gösterirdi. Tedavi sonrası ve tedavi ile yaşanan değişimde SGA ve RFH-NPT arasında uyum iyi düzeyde saptandı (sırasıyla; Kappa: 0,879/ p=0,000, τb =0,856/ p=0,000). Tedavis sonrası TST diğer MAC ve SST ile orta düzeyde pozitif ilişkili idi. (sırasıyla; r=0,612, r=0,557). HG ile diğer antropometrik ölçümler ve nütrisyon risk skorları arasında uyum zayıf idi. SONUÇ: Tedavi etkinliğini takip etmede nutrisyon değerlendirme araçlarından SGA ve RFH-NPT en uyumlu araçlar olarak gözükmektedir. Antropometrik ölçümler arasında TST erken değerlendirmede uyumlu bir araç olarak önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Hand grip, Karaciğer siroz, Malnütrisyon, Sübjektif global değerlendirme

Deri kıvrımı kalınlığıEnteral beslenmeKaraciğer sirozu+1
Seha Sözer
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut biliyer pankreatitli hastalarda koledok taşı tahmini için esge ve asge kılavuzları ne kadar değerlidir?

GİRİŞ VE AMAÇ: ERCP' nin akut biliyer pankreatitte kullanımı genellikle koledokolithiazisin tedavisi durumunda olur. Ancak bu hastalardaki ERCP endikasyonları halen tartışmalıdır. Bu çalışmanın amacı biliyer pankreatit tanısı ile yatırılan hastalarda ASGE ve ESGE kılavuzlarının koledok taşını tahmin etme değerliliğini ortaya koymaktır. YÖNTEM: Çalışmamızda Ocak 2014 ile Aralık 2018 arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji kliniğinde akut biliyer pankreatit tanısı ile yatırılan vakaların demografik, klinik ve laboratuvar parametreleri retrospektif olarak incelendi. BULGULAR: Çalışmada 1538 hastanın verileri analiz edildi. ASGE ve ESGE kriterlerine göre yüksek olasılık varlığının koledok taşını göstermede özgüllüğü % 96 ve % 97,5 olup ESGE'nin Pozitif prediktif değeri (PPD) değeri ASGE'ye göre bir miktar daha yüksek saptandı ( sırasıyla % 83,9 ve % 79,5). ASGE kriterlerinde yer alan T.Bilirubin >4 mg/dl ve USG' de koledok dilatasyonu kriterlerinin de eklenmesi özgüllüğü > %99 üzerine çıkarttı ve en yüksek pozitif "Likeli hood oranına (LO)" sahip kriter olarak tespit edildi (+LO:22,26). ASGE ve ESGE kriterlerine göre orta olasılık varlığının özgüllüğü % 40 civarında olmakla beraber; orta olasılık kriterleri içerisinde yer alan anormal KCFT ve USG'de koledok dilatasyonunun aynı anda olması hem ASGE hem de ESGE'de özgüllüğü iki katına çıkarmaktadır (sırasıyla % 98,6 ve % 95,4). SONUÇ: Sonuç olarak biliyer pankreatit hastalarında elektif ERCP için ASGE ve ESGE'nin yüksek olasılık kriterlerinin kullanılmasının uygun hastanın işleme alınması açısından faydalı olduğu tespit edilmiştir. Özellikle USG'de tespit edilen koledok dilatasyonuna eşlik eden sarılık ve/veya KCFT yüksekliği koledok taşı tahmini açısından yüksek özgüllüğe sahiptir. Anahtar Kelimeler: Akut Pankreatit, ASGE, ERCP, ESGE, Koledok çapı

Kolanjiyopankreatografi-endoskopik retrogradPankreatitSafra kesesi hastalıkları+1
Esma Seda Çetin Karabacak
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dahiliye yoğun bakım ünitesinde yatan hastaların retrospektif analizi ve mortaliteyi etkileyen faktörlerin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Araştırmamızda, iç hastalıkları kliniğinde takip ve tedavileri yoğun bakım ünitesinde yapılan hastaların retrospektif analizi yapılarak mortalite ile ilişkili olabilecek parametrelerin belirlenmesi hedeflendi. GEREÇ VE YÖNTEM: Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi (SEAH) dahiliye YBÜ' nde 2020-2021 yılları arasında yatışı olan 230 hastaya ait veriler retrospektif yöntemle araştırıldı. Veriler; hastane otomasyon sistemi, hasta epikrizleri, arşiv dosyaları, sağlık bakanlığı e-nabız bilgi sisteminden elde edildi. Yoğun bakımdan taburcu olan ve Ex olan hastaların yatış tanıları, yatış anında bakılan laboratuvar parametreleri, yatış anındaki prognostik skorlama sistemleri, eşlik eden komorbid hastalıkları, takiplerinde gelişen komplikasyonlar incelendi ve karşılaştırıldı. BULGULAR: Çalışmamızda 230 hastanın %37,3' ü (n=86) yoğun bakım ünitesinde vefat ettiği belirlendi. Tek değişkenli modelde mortalite düzeyleri yüksek olan hastalarda yaş, platelet, lenfosit, albümin, crp, ferritin, kreatinin, prokalsitonin, üre, laktat, apache, saps ve sofa skorları, gks, sepsis, kby, hbv, malignite, nefes darlığı, entübasyon, inotrop, kültürde üreme, takipte aby, acil rrt ihtiyacı, yatış süresi parametrelerinde anlamlı (p<0,05) sonuçlar gözlenmiştir. SONUÇ: Çalışmamızda yoğun bakım ünitemizde takibi yapılan ve mortal – nonmortal seyreden hastaların parametreleri karşılaştırılmış olup literatür ile benzer sonuçlar tespit edilmiştir. Hastaların demografik özelliklerinin, yatış tanılarının, komorbid hastalıklarının ve bazı laboratuvar değerlerinin mortaliteyi öngörmede anlamlı sonuçlar verdiği saptamıştır. Yoğun bakım ünitelerinde mortaliteyi azaltmaya yönelik olarak daha kapsamlı çalışmalara ve yoğun bakım ünitelerinin kalite standartlarını arttırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: yoğun bakım ve mortalite, skorlama yöntemleri

MortaliteRetrospektif çalışmalarYatan hastalar+2
Ensar Özmen
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Madde kullanım bozukluğu hastalarında oksitosin ve nörosteroidlerle bağlanma ve duygu düzenleme arasındaki ilişkinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızda Metamfetamin Kullanım Bozukluğu (MeKB) olan kişilerde NAS ve oksitosin serum düzeyleri ile duygu düzenleme ve bağlanma arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. YÖNTEM: Çalışmaya, Yataklı Arındırma Merkezi'nde yatan MeKB tanısı alan 40 erkek hasta ve 41 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubundaki bireyler, SCID-1 ve SCID-2 görüşmesi ile değerlendirilmiş ve sosyodemografik veri formu uygulanmıştır. Duygu Düzenleme Güçlükleri Ölçeği (DDGÖ), Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-2 (YİYE-2), Buss Perry Saldırganlık Ölçeği (BPSÖ), Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği hasta ve sağlıklı gönüllülere, Madde Aşerme Ölçeği (MAÖ) ve Bağımlılık Profil İndeksi sadece hasta grubuna uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubundan alınan kanda Allopregnanolon (ALLO), dehidroepiandrosteron sülfat (DHEAS), testosteron, Estradiol (E2) ve oksitosin serum düzeyleri belirlenmiştir. BULGULAR: Hasta grubunda DDGÖ, YİYE-2 ve BPSÖ puanları anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Hasta grubunda MAÖ puanları ile DHEAS, E2, testosteron ve oksitosin düzeyleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Hasta grubunda, MAÖ' nin bağımlı değişken olarak alındığı regresyon modelinde; testosteron düzeyi anlamlılığını korumuştur. Kontrol grubunda DDGÖ puanları ile ALLO ve testosteron düzeyleri arasında negatif korelasyon saptanmıştır. DDGÖ puanlarının bağımlı değişken olarak alındığı yapılan regresyon analizinde hormon düzeyleri anlamlılığını kaybetmiştir. Kontrol grubunda BPSÖ öfke puanları ile DHEAS, ALLO, testosteron arasında anlamlı negatif korelasyon göstermiş olup, yapılan regresyon analizinde DHEAS anlamlılığını korumuştur. SONUÇ: Hasta grubu kontrol grubuna göre daha fazla duygu düzenleme güçlüğü ve güvensiz bağlanma göstermektedirler. Hasta grubunda DHEAS, E2, testosteron ve oksitosin düzeyleri artıkça aşerme puanları artmaktadır ve testosteron düzeyleri, diğer hormonlara göre ön plana çıkmıştır. Kontrol grubunda ALLO, testosteron düzeylerindeki artış duygu düzenleme güçlüğü arasında negatif ilişki bulunmuştur. Kontrol grubunda DHEAS, ALLO, testosteron düzeyleri ile BPSÖ öfke puanları arasında negatif ilişki bulunmuş olup, bu hormonlardan DHEAS diğerlerinden daha önemli gözükmektedir.

BağlanmaDuygu düzenlemeMadde kullanım bozuklukları+2
Hacer Akbaş Çakmak
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Premaküler subhyaloid hemoraji tedavisinde Nd: YAG lazer hyaloidotomi

YÖNTEM: 2014-2022 yılları arasında retina birimimize başvuran premaküler SHH nedeniyle Nd:YAG hyaloidotomi uyguladığımız 37 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastalar yaş, cinsiyet, etyoloji, semptom süresi, görme keskinliği, lazer enerji miktarı, atış sayısı, komplikasyonlar ve ek işlem gereksinimi açısından değerlendirildi. Başvuru anındaki, işlem sonrası 1.gün, 1.hafta, 1.ay, 3.ay ve 6.ay görme keskinlikleri not edildi. İşlem başarısı açısından temel değerlendirme ölçütleri, SHH'nin vitreusa drenajı ve emilmesi, görme keskinliğinde artış, ek işlem gereksinimi ve işlem sonrası komplikasyonlar olarak belirlendi. BULGULAR: 19 (%51.35) erkek ve 18 (%48.65) kadın toplam 37 hastanın 39 gözü vardı. Ortalama yaş 52.03 ± 20.51 yıl, ortalama semptom süresi 10.51± 7.43 gün idi. Etyolojik olarak sırasıyla en sık proliferatif diyabetik retinopati (PDRP)(n:13), retinal ven tıkanıklığı(n:6), valsalva retinopatisi (n:5), lösemi(n:5), makroanevrizma(n:2), hipertansif kriz(n:2), koroid neovasküler membran(n:2), Terson sendromu(n:2) olarak saptandı. Uygulanan ortalama lazer enerjisi 7.38± 2.08 mJ(minimum 5 maximum 12 mj), ortalama atış sayısı 4.28± 1.87 idi. Nd:YAG lazer hyaloidotomi 34 gözde (%87.17) başarılı oldu. Proliferatif diyabetik retinopati tanılı 2 hastada, Terson sendromu tanılı 1 hastanın 2 gözünde, lösemi tanılı 1 hastada işlem başarısız oldu ve pars plana vitrektomi gerekti. Görme keskinliği işlem öncesi ortalama 2.89±0.49 logMAR düzeyinden 6.ayda ortalama 0.34±0.37 logMAR düzeyine yükseldi(p<0.001). Hastaların 6.ay vizitlerinde herhangi bir komplikasyon gelişmediği görüldü. SONUÇ: Nd:YAG lazer hyaloidotomi, premaküler SHH tedavisinde ucuz, etkili, güvenli ve noninvaziv bir tedavi yöntemidir. İnvaziv vitreoretinal cerrahi ve komplikasyonlarından kaçınmayı sağlar. Görsel prognoz, SHH'nin etyolojisine ve eşlik eden maküler değişikliklere bağlıdır. Anahtar Kelimeler: Subhyaloid, hemoraji, YAG, lazer, hyaloidotomi, cerrahi

Göz hastalıklarıGöz hemorajileriHemorajiler+4
Büşra Güner Sönmezoğlu
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner tromboembolide 30 günlük mortalite ile ilişkili radyolojik ve laboratuvar faktörler

GİRİŞ VE AMAÇ: Pulmoner tromboemboli (PTE), mortalite riskinin hızlı saptanması gereken, solunum sisteminin acil durumları arasında bulunan bir hastalıktır. Çalışmamızda, hastanemiz Göğüs Hastalıkları bölümünde yatışı olan bilgisayarlı tomografi pulmoner anjiyografi ile doğrulanmış PTE'si olan hastalarda demografik, klinik özelliklerin, laboratuvar ve radyolojik bazı faktörlerin 30 günlük mortalite ile ilişkisinin incelenmesi, PTE yönetimi ve tedavisinin yönlendirilmesine yardımcı olabilecek yeni sonuçların ortaya konulması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Göğüs Hastalıkları Servis ve YBÜ'de 01.01.2020 ve 15.10.2022 tarihleri arasında pulmoner emboli tanısıyla yatış verilmiş hastaların sosyodemografik, laboratuvar ve radyolojik özellikleri, hastaların elektronik dosyaları ve arşiv dosyaları retrospektif olarak incelenmiştir. BULGULAR: Çalışmamızda yer alan 204 hastanın 75'i (%36,8) erkekti. Mortal seyreden hastaların yaşlarının ortanca değeri 82 yıl olarak bulundu. Mortalite 29 kişide gelişmişti (%14,2). Hastaların yaşının, sPESI skorlarının ve ESC 2019 kılavuzuna göre mortalite riskinin yüksekliği; tedavide trombolitik kullanımı varlığı; nabız yüksekliği; SaO2 ve sistolik tansiyon düşüklüğü; GFR ≤ 60 mL/dk/1.73 m2 olması; D-dimer, BUN, RDW ve CRP düzeylerinin yüksekliği, GFR, albümin düzeylerinin düşüklüğü; BUN-albümin, CRP-albümin ve nötrofil-lenfosit oranlarının yüksekliği 30 günlük mortalite ile ilişkili bulunmuştur (p < 0,05). D-dimer düzeyleri ile trombüs yükü arasında aynı yönde, orta düzeyde ve istatistiksel olarak önemli ilişki bulunmuştur (p < 0,001). SONUÇ: Pulmoner tromboembolide yaş, bahsi geçen klinik, laboratuvar özelliklerin birlikte değerlendirilmesi ile hastaların erken mortalitesi daha yüksek kesinlikte öngörülebilecektir. Anahtar Kelimeler: Pulmoner tromboemboli, 30 günlük mortalite, yaş, nabız, SaO2, sistolik tansiyon, GFR, BUN, albümin, CRP, NLR, D-dimer.

AlbüminlerEmboli ve trombozKan basıncı+7
Semih Durmuş
Sakarya University
2023
00