Selçuk University
Discipline

Patoloji Anabilim Dalı

Selçuk University

187

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Farklı koşullarda bekletilen sığır karaciğer örneklerinde β-aktin ekspresyonunun RT-qPCR ile karşılaştırılması

Gen ekspresyon analizleri, hücresel süreçlerin anlaşılması ve hastalıkların moleküler düzeyde aydınlatılması açısından büyük öneme sahiptir. Bu analizlerde sıklıkla kullanılan Kantitatif Gerçek Zamanlı Polimeraz Zincir Reaksiyonu (RT-qPCR), yüksek duyarlılığı sayesinde gen ekspresyon düzeylerinin güvenilir bir şekilde belirlenmesine olanak tanımaktadır. Ancak bu analizlerin başarısı, büyük ölçüde kullanılan biyolojik örneklerin bütünlüğüne bağlıdır. Özellikle ileriye dönük veya arşivleme amaçlı çalışmalarda kullanılan doku örneklerinin saklama ve fiksasyon koşulları, RNA kalitesi üzerinde doğrudan etkili olmaktadır. Bu çalışmada, farklı saklama koşullarının gen ekspresyon analizine etkisini değerlendirmek amacıyla sağlıklı bir sığırdan elde edilen akciğer dokuları, taze, dondurulmuş, otolizli, formalin ile fikse edilmiş, formalinle sabitlenmiş parafine gömülmüş (FFPE) ve alkolle fikse edilmiş gruplar şeklinde hazırlanmıştır. Elde edilen RNA örneklerinde β-aktin genine ait ekspresyon düzeyleri RT-qPCR yöntemiyle analiz edilmiştir. Çalışma bulguları, RNA kalitesi ve gen ekspresyon verimliliğinin saklama koşullarına bağlı olarak anlamlı düzeyde farklılık gösterdiğini ortaya koymuştur. Taze ve dondurulmuş örneklerde en yüksek RNA kalitesi ve amplifikasyon başarısı elde edilirken, özellikle FFPE ve otolizli dokularda düşük ekspresyon düzeyleri saptanmıştır. Sonuçlar, gen ekspresyon analizlerinde güvenilir veriler elde edilebilmesi için, örneklerin uygun saklama koşullarında korunmasının kritik bir faktör olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Beta-aktin, karaciğer, RT-qPCR, sığır

Mehmet Emin Kurul
Selçuk University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serviks kanseri ve serviksin prekanseröz lezyonlarında tumor necrosis factor α induced protein 8 (TNFAIP8)'in ekspresyonu, p16 ve in situ hibridizasyonla düşük/yüksek risk HPV tipleriyle ilişkisi ve Kİ-67 ile hücresel proliferasyonunun karşılaştırılması

Amaç: Serviks kanseri günümüzde dünyada kadınlar arasında dördüncü sıklıkta görülen ve gelişmekte olan ülkelerde kadınlarda kansere bağlı ölümlerin önemli bir nedeni olmasıyla önemini korumaktadır. Günümüzde serviks kanseri için en önemli risk faktörünün Human papillomavirüs (HPV) olduğu bilinmekte olup hastaların %99,7'sinde izlenmektedir. HPV serviks kanserinin gelişiminde, premalign lezyonlarının oluşumunda ve bunların kansere dönüşümünde en önemli etkendir. Tümör nekroz faktörü α'nın indüklediği protein 8 (TNFAIP8), sitozolik bir protein olup bağışıklık, karsinogenezis ve tümör progresyonu süreçlerinde rol alan, TNF- α ve transkripsiyon faktörü Nükleer faktör κB ile indüklenebilen antiapoptotik ve onkojenik moleküldür. Bizim çalışmamızda ise yeni keşfedilmiş prognostik ve karsinojen belirteç olan TNFAIP8'in serviks uterinin prekanseröz lezyonlarında servikal kansere progresyonunu, serviks kanserlerindeki agresiviteyi, düşük/yüksek risk HPV (LR/HR HPV) ile servikal kanser oluşum riski ile karşılaştırmayı, p16 ekspresyonu ve Ki-67 proliferasyon indeksi ile ilişkisinin olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 22 adet Servikal intraepitelyal neoplazi (CIN) I, 21 adet CIN II, 19 adet CIN III, 10 adet iyi diferansiye SHK, 14 adet orta derecede diferansiye SHK, 11 adet az diferansiye SHK ve 19 adet ise nonneoplastik serviks uteriden oluşan toplam 116 vaka seçildi. TNFAIP8, p16 ve Ki-67 immünhistokimyasal boyama ve in situ hibridizasyonla düşük/yüksek risk HPV yapıldı. Bulgular: TNFAIP8 116 vakanın 48'inde yüksek boyanma gösterip boyanma oranı %41,4 olarak izlendi. TNFAIP8, CIN I'de %18,2, CIN II'de %14,3, CIN III'de %52,6, iyi diferansiye SHK'da %90,0, orta derecede diferansiye SHK'da %85,7, az diferansiye SHK'da %81,8 ve nonneoplastik serviks uteride %5,6 oranında boyanma izlendi. Tüm vakalar arasında p16 %74,1, Ki-67 %79,3, HR HPV %85,7, LR HPV %18,9 oranında boyanma izlendi. Sonuç: Çalışmamız TNFAIP8'in SHK'larında premalign lezyonlarına göre daha fazla boyanması nedeniyle karsinogenezde rol oynayan prognostik bir belirteç olduğunu göstermektedir. Premalign lezyonların arasında en fazla CIN III'te boyanma oranıyla hastaların tanı ve prognozuyla ilişkili olabileceği düşündürmektedir. HR HPV ve LR HPV ile TNFAIP8'in aralarında malignite gelişimi açısından korele bir ilişki saptanmadı. Ayrıca TNFAIP8'in, p16 ve Ki-67 boyanma oranları ile korele olmadığı görülmekle birlikte p16 ve Ki-67 gibi rutinde kullanılabilecek bir belirteç olmadığı düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Serviks uterinin skuamöz hücreli karsinomu, serviks uterinin premalign lezyonları, TNFAIP8, p16, Ki-67, düşük/yüksek risk Human papillomavirüs.

Funda Çalışkan Şenköy
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serviks uterinin neoplastik lezyonlarında golgi fosfoprotein 2'nin rolü ve bu belirtecin human papillomavirüs, p16 ve ki-67 ile karşılaştırılması

AMAÇ: Serviks kanseri (SK), dünyada kadınlar arasında kansere bağlı morbidite ve mortaliteye neden olan en yaygın kanserlerden biridir. Golgi fosfoprotein 2 (GOLPH 2) geni, 73 kilodalton ağırlığında, GOLM1 geni tarafından kodlanan, tip II transmembran glikoprotein olup bir dizi kanserin progresyonu ve agresivitesi ile ilişkili bulunmuştur. Çalışmamızda serviksin prekürsör lezyonlarının derecelendirilmesinde ve ayırıcı tanısında kullanılan p16 ve Ki-67 gibi belirteçlerle GOLPH 2 ekspresyonunu karşılaştırmayı hedefledik. Ayrıca SK'lerinin ve serviksin prekürsör lezyonlarının majör etkeni olan yüksek riskli Human Papillomavirüs (HR HPV) ile genellikle viral enfeksiyonlarda artan ve karsinogenezis ile ilişkili bulunan GOLPH 2 proteini arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Nonneoplastik serviks (Kontrol) tanılı 19, düşük dereceli skuamöz intraepitelyal lezyon (LSIL; CIN I) tanılı 22, yüksek dereceli skuamöz intraepitelyal lezyon (HSIL; CIN II) tanılı 21, yüksek dereceli skuamöz intraepitelyal lezyon (HSIL; CIN III) tanılı 19 ve serviks skuamöz hücreli karsinom (SHK) tanılı 35 olgudan oluşan toplam 116 vaka belirlendi. Tüm vakalara p16, Ki-67 ve GOLPH 2 antikorları ile immünhistokimyasal boyama yapıldı. LR HPV ve HR HPV in situ hibridizasyon (ISH) yöntemi ile olguların sinyal paternleri araştırıldı. Ayrıca SHK olguları iyi (10 olgu), orta derecede (14 olgu) ve az diferansiye (11 olgu) olmak üzere 3 gruba ve erken evre 13 olgu ile ileri evre 22 olgu içeren 2 gruba ayrıldı. BULGULAR: Çalışmamızda GOLPH 2 ile kontrol grubunda %0, LSIL (CIN I) grubunda %0, HSIL (CIN II) grubunda % 33, HSIL (CIN III) grubunda % 52, SHK grubunda % 91 ''yüksek'' ekspresyon izlendi. p16 ile 71 olguda (%61,2) ve Ki-67 ile 44 olguda (%37,9) ''yüksek'' ekspresyon görüldü. LR HPV ISH ile 22 olguda pozitif boyanma ve HR HPV ISH ile 18'inde "0" (%15,5), 3'ünde epizomal (%2,6), 54'ünde integre (%46,6) ve 41'i mikst (%35,3) sinyal paterni izlendi. SONUÇ: Çalışmamızda; GOLPH 2'nin, serviksin prekürsör lezyonlarının tanısında p16 ve Ki-67'yle birlikte kullanılabileceği, LSIL/HSIL ve LSIL/SHK ayrımında faydalı olduğu görüldü. Bulgular GOLPH 2'nin, serviksin prekürsör lezyonlarının progresyonunda ve karsinogenezisinde rolü olduğunu düşündürmektedir. İleri evre SHK'lerde yüksek GOLPH 2 ekspresyonu nedeniyle tümörün agresivitesi ve prognostik önemi ile ilişkili olabileceği kanaatindeyiz. HR HPV ile SIL progresyonu arasında anlamlı bir ilişki saptanırken, LR HPV ile benzer sonuçlar elde edilemedi. GOLPH 2 ''yüksek'' ekspresyonuyla HR HPV enfeksiyonu arasında ve özellikle de HR HPV'nin integre sinyal paterniyle ile ilişkili olduğu bulundu. GOLPH 2'nin SHK diferansiasyonu ile ilişkisi saptanmadı.

FosfoproteinlerKi-67Neoplazmlar+3
Zehra Akman İlik
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Tiyoasedamid ile indüklenen kronik karaciğer fibrozisinde malus sylvestris ekstratının koruyucu etkinliğinin araştırılması

Bu çalışmada, Malus sylvestris'in (MS) etanol ekstraktının, tiyoasetamid (TAA) ile deneysel olarak oluşturulan karaciğer fibrozisine karşı koruma kapasitesi histopatolojik, immünohistokimyasal ve biyokimyasal yöntemlerle araştırılmıştır. Araştırmada kullanılan toplam 24 sıçan; Kontrol, MS, TAA ve TAA+MS şeklinde 4 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu ratlar normal pelet yemi ile beslenirken, MS grubuna hergün 200 mg/kg MS ekstresi orogastrik; TAA grubuna haftada 3 kez 100 mg/kg dozda TAA ip; TAA+MS grubana hergün 200 mg/kg MS ekstresi orogastrik ve haftada 3 kez 100 mg/kg dozda TAA ip olarak verildi. Bir ay sürdürülen deneme sonunda nekropsi yapılan ratların karaciğerlerinden alınan doku örnekleri histopatolojik olarak, kan ve karaciğer doku örnekleri biyokimyasal olarak analiz edilmiştir. Yapılan biyokimyasal analizler sonucunda; kontrol ve MS grubu ratlarda AST değerleri açısından anlamlı farklılık bulunmazken, TAA grubunda AST düzeyinin diğer gruplara göre anlamlı şekilde yüksek olduğu tespit edilmiştir. TAA+MS grubundaki AST değerinin kontrol ve MS grubuna göre anlamlı şekilde yüksek, ancak TAA grubundaki AST değerine göre ise anlamlı şekilde düşük olduğu saptandı. ALT değerleri incelendiğinde; TAA grubunda ALT değerinde anlamlı şekilde artış gözlenirken, TAA+MS grubunda ALT düzeyinin kontrol ve MS gruplarına kıyasla anlamlı şekilde yüksek olduğu, ancak TAA grubuyla anlamlı bir fark göstermediği tespit edilmiştir. HDL değerleri incelendiğinde; kontrol ve MS grubu ratlarda HDL düzeyinin diğer gruplara kıyasla anlamlı şekilde yüksek, TAA+MS grubunda HDL düzeyinin TAA grubuna göre daha yüksek, Kontrol ve MS grubuna göre daha düşük olduğu saptandı. Bu sonuçlar, MS ekstresinin TAA+MS grubunda HDL düzeyinde artışa neden olduğunu göstermektedir. LDL değerleri incelendiğinde; kontrol ve MS grupları arasında anlamlı bir fark bulumazken, TAA grubunda LDL düzeyinin anlamlı şekilde yüksek (p˂ 0,05), TAA+MS grubunda LDL düzeyinin TAA grubuna göre anlamlı şekilde düşük olduğu görüldü. Serumda TAS ve SOD düzeyleri değerlendirildiğinde; TAA grubunda TAS ve SOD düzeylerinin diğer gruplara kıyasla anlamlı şekilde düşük, TAA+MS grubunda ise TAA grubuna kıyasla anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı. TOS düzeyleri değerlendirildiğinde; TAA grubunda diğer gruplara kıyasla anlamlı şekilde yüksek olduğu, TAA+MS grubunda ise MS takviyesinin TAA grubuna kıyasla TOS düzeylerini anlamlı şekilde düşürdüğü görülmüştür. TAA uygulamasının sıçanlarda kaspaz-3 ve hidroksiprolin seviyelerini anlamlı düzeyde artırdığı; MS uygulamasının, kaspaz-3 ve hidroksiprolin seviyelerinde TAA+MS grubunda anlamlı düzeyde düşüşe neden olduğu, kontrol ve MS gruplarında ise kaspaz-3 ve hidroksiprolin seviyeleri arasında ise anlamlı bir fark oluşturmadığı gözlemlendi. Doku örneklerinde TAS seviyeleri değerlendirildiğinde; TAA grubunda TAS seviyesinin kontrol ve MS gruplarına kıyasla belirgin bir şekilde azaldığı, ancak MS uygulamasının TAA+MS grubunda kısmen de olsa (p> 0,05) artışa neden olduğu görüldü. TAA grubunda doku TOS seviyelerinin, kontrol ve MS gruplarına kıyasla belirgin bir şekilde yüksek olduğu, ancak MS uygulamasının TAA+MS grubunda TOS seviyelerini azaltığı görüldü (p˂ 0,05). Doku SOD değerleri incelendiğinde; TAA grubunda diğer gruplara kıyasla anlamlı düzeyde düşük olduğu (p˂ 0,05), ancak MS uygulamasının SOD değerlerini TAA+MS grubunda anlamlı düzyde (p˂ 0,05) artırdığı görüldü. Dokuda kaspaz-3 ve hidroksiprolin seviyeleri incelendiğinde; TAA uygulamasının anlamlı düzeyde artışa neden olduğu, ancak MS uygulamasının TAA+MS grubunda anlamlı düzeyde düşüşe neden olduğu dikkati çekti (p˂ 0,05). Karaciğer doku örneklerinin histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak değerlendirmesinde; TAA grubunda gözlenen belirgin dejeneratif-nekrotik ve fibrotik değişikliklerin, MS uygulamasıyla TAA+MS grubunda anlamlı düzeyde azaldığı saptanmıştır. Bu sonuçlar, tiyoasedamid ile oluşturulan karaciğer fibrozisinde malus sylvestris ekstratının fibrotik değişikliklere karşı koruyucu etkinliğe sahip olduğunu göstermektedir.

Mehmet Sait Çağaç
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İmmünglobulin A nefropatili hastalarda C4d, ADAM10 ve WT1 ekspresyonunun araştırılması ve prognoz üzerine etkisi

İmmünglobulin A (IgA) nefropatisi dünyada en sık görülen primer glomerüler hastalık olup çok değişken klinik, morfoloji ve prognoz gösterebilmektedir. Yeni parametrelerin tanımlanması hem patogenezin daha iyi anlaşılması, hem erken dönemde prognozu öngörmede katkı sağlaması, hem de tedavi yönünde yeni açılımlar sağlaması adına önemlidir. Biz bu çalışmada IgA nefropatili hastaların böbrek biyopsilerinde C4d, ADAM10 ve WT1'in immünhistokimyasal olarak ekspresyonunu ve klinik, laboratuvar ve histopatolojik bulgular aracılığı ile bu belirteçlerin prognostik öneme sahip olup olmadıklarını araştırmayı hedefledik. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2001-2018 yılları arasında tanı almış 128 IgA nefropatili hastanın parafine gömülü böbrek iğne biyopsi dokularından elde edilen kesitlere immünhistokimyasal olarak C4d ve ikili boyama şeklinde WT1 / ADAM10 çalışmalarını uyguladık. C4d pozitifliği perimesangial/mesangial alandaki boyanma olarak kabul edildi. Biyopsiler Oxford klasifikasyonunda yer alan parametrelere göre yeniden değerlendirildi. Hastalar yaş, cinsiyet gibi epidemiyolojik özellikleri; biyopsi anındaki günlük proteinüri, serum kreatinin ve tahmini glomerüler filtrasyon hızları gibi laboratuvar sonuçları ve kullandıkları tedavi, süreçte böbrek fonksiyon testlerinin durumu gibi klinik takip parametreleri ile yeniden değerlendirildi. Hastaların takip süreleri ve son dönem böbrek yetmezliğine ilerleyip ilerlemedikleri kaydedilerek renal sağkalım analizi yapıldı. C4d pozitif hastaların negatif hastalara göre istatistiksel anlamlı olarak daha yaşlı ve tanı anında daha yüksek proteinüri değerine sahip olduğu, daha fazla son dönem böbrek yetmezliğine ilerlediği saptandı. İstatistiksel anlamlı olarak C4d pozitif hastaların renal sağkalım süresi negatif olanlara göre daha kısa olarak gözlemlendi. C4d pozitif hastaların biyopsilerinde negatiflere göre istatistiksel anlamlı olarak daha fazla %25'in üzerinde segmental skleroz ve daha fazla %25'in üzerinde selüler/fibroselüler kresent mevcuttur. Literatür ile uyumlu olarak mannoz bağlayıcı lektin yolağının aktivasyonuna işaret eden glomerüler perimesangial/mesangial C4d pozitifliği IgA nefropatili hastalarda kötü prognoz ile ilişkili bulundu. ADAM10 sonuçları ile klinik ya da patolojik parametreler arasında prognostik açıdan anlamlı bir ilişki elde edilemedi. Transkripsiyon düzeyinde ilişkili olduğu proteinlerin ekspresyonunu düzenleyen ve nükleer ifadelenmesi olduğu bilinen WT1 proteininin aslında sitoplazmik kompartmanda da yer aldığı ve burada aktive proteozomlarla ilişkili olarak ilgili olduğu proteinlerin ekspresyonunu posttranskripsiyonel olarak da yönettiği anlaşılmıştır. Bizim serimizde de bir kısım biyopside podositlerde WT1 ile sitoplazmik ekspresyon görüldü. Sitoplazmik WT1 ekspresyonu olan hastaların proteinüri ve segmental skleroz gibi klinik ve morfolojik parametrelerden bağımsız olarak son dönem böbrek yetmezliğine daha fazla ilerlediği kaydedildi; ancak bu sonuç istatistiksel olarak anlamlılık sınırında kaldı. Anahtar Kelimeler: IgA nefropatisi, C4d, ADAM10, WT1, prognoz

Böbrek hastalıklarıGen ifadesiPrognoz+1
Gözde Elif Taşar Kapaklı
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek dereceli endometrial stromal sarkom olgularının morfolojik, immünohistokimyasal, moleküler ve klinikopatolojik özelliklerinin değerlendirilmesi

Yüksek dereceli endometrial stromal sarkomlar (ESS) YWHAE-NUTM2 füzyonu gösteren uterin malign mezenkimal tümörlerdir. Son yıllarda literatürde BCOR gen değişiklikleri gösteren yüksek dereceli ESS olguları bildirilmiştir. Bu çalışma ile arşivimizdeki YWHAE veya BCOR gen translokasyonu içeren ESS'lerin saptanması, bu tümörlerin morfolojik, immünohistokimyasal ve klinik özelliklerini değerlendirilmesi ve BCOR'un immünohistokimyasal olarak düşük ve yüksek dereceli ESS'lerdeki tanısal değerinin sorgulanması amaçlanmıştır. 2000-2019 yılları arasında tanı almış 194 uterin sarkom arasından uygun kriterleri sağlayan 39 olgu seçildi. YWHAE ve BCOR floresan in situ hibridizasyon (FISH) ve BCOR, CD99 ve CD56 İHK çalışmaları yapıldı. Ayrıca karakteristik özeliklere sahip 20 leiomyosarkoma BCOR immünohistokimyası uygulandı. Altı olguda YWHAE veya BCOR translokasyonları saptandı. Beş olgu yüksek dereceli morfoloji ve YWHAE translokasyonu sergilemekteydi. Bir olguda belirgin mikzoid stroma ve BCOR translokasyonu saptandı. İmmünohistokimyasal çalışmalarda YWHAE translokasyonu içeren olguların biri hariç hepsi BCOR, CD99 ve CD56 pozitifliği gösterirken, BCOR translokasyonu içeren olgu BCOR ve CD56 ile negatifti. Üç olguda radyolojik incelemelerde akciğer veya karaciğer metastazı ve uterus dışı yayılım izlendi. Takibine ulaşılabilen dört olgu postoperatif 34, 20, 18 ve 4 aylarda eksitus olmuştur. Sonuç olarak, yüksek dereceli ESS'ler kötü klinik gidişe sahip agresif tümörlerdir. YWHAE translokasyonu gösteren yüksek dereceli ESS tanısında BCOR İHK'sı yararlı bir belirteçtir ancak farklı tümörlerde de pozitif olabildiğinden kesin tanı için FISH gibi moleküler çalışmalar gereklidir. Mikzoid stroma varlığı ve moleküler çalışmaların BCOR translokasyonu gösteren yüksek dereceli ESS'lerin tanısında önemli olduğu, BCOR İHK'sının tanıda yeterli olmayabileceği görülmüştür.

Endometrial neoplazmlarEndometriyumGenler+6
Nazlı Eylem Alkanat
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tükrük bezi adenoid kistik karsinomlarında PD-l1 ekspresyonu, moleküler alterasyonların araştırılması ve histopatolojik korelasyonu

Adenoid kistik karsinomlar (AKK) tükrük bezi tümörlerinin biyolojik olarak en destrüktif ve öngörülemeyen tümörlerinden biridir. Günümüzde bu tümörlerde MYB/MYBL1-NFIB translokasyonları tanımlanmıştır. Bu alterasyonlar prognoz ve tanı aşamasında yardımcı olmakla birlikte, hedefe yönelik tedavi aşamasında da hedef molekül olarak karşımıza çıkabilmektedir. Öte yandan son zamanlarda birçok tümör grubunda (malign melanom, küçük hücreli dışı akciğer karsinomu ve renal hücreli karsinomlar gibi) "Programmed death-ligand 1" (PD-L1) ekspresyonunun kötü prognoz ile ilişkisi gösterilmiş olup bu tümörlerde "programmed death-1" (PD-1)'i hedefleyen immünoterapiler tedavi aşamasında dikkate değer bir başarı göstermiştir. Tükrük bezi tümörlerinde PD-L1 ekspresyonu hakkında çok az çalışma mevcuttur ve klinikopatolojik davranışına yönelik araştırmalar devam etmektedir. Bu çalışma ile arşivimizdeki MYB/MYBL1-NFIB gen translokasyonu içeren AKK'ların saptanması, bu tümörlerin morfolojik ve klinik özelliklerinin değerlendirilmesi ve PD-L1'nın immünohistokimyasal olarak AKK'lardaki prognostik değerinin sorgulanması amaçlanmıştır. Bu çalışmada 2000-2020 yılları arasında tanı almış tükrük bezi kökenli 56 primer AKK vakası, 10 uzak metastaz ve 6 lenf nodu metastazı odakları değerlendirmeye alındı. Primer ve metastaz odaklarının formalin fikse parafine gömülü bloklarına PD-L1 İHK çalışmaları uygulandı. Prognostik öneme sahip olan farklı morfolojik paternler farklı gen füzyonları ile bağlantılı olabileceğinden, bunu aydınlatmayı hedefleyerek, çalışmamızda primer tümörlerin farklı paternleri ayrı ayrı moleküler çalışmaya dahil edildi ve MYB/MYBL1-NFIB gen füzyonu bakıldı. Ayrıca metastatik odaklara da moleküler çalışmalar uygulandı. Sonuç olarak 56 AKK olgunun 12'si MYB/MYBL1-NFIB translokasyonu sergilemekteydi. Füzyon pozitif hastalarda, primer ve uzak metastaz odakları arasında uyumluluk izlendi. Aynı hastada farklı morfolojik paternlerin moleküler profillerinin birbirlerinden farklı olabileceği izlendi. MYB füzyon pozitif AKK olguları anlamlı olarak daha yaşlı idi. AKK olgularında PD-L1 ekspresyonu düşüktü ve pozitifliği yaşlı hastalarda anlamlı olarak daha sıktı.

AdenoidlerGen ifadesiHistopatoloji+4
Farıba Amını
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üçlü negatif meme karsinom olgularında immunohistokimyasal yöntemle PARP-1, P-MTOR, sitokeratin 5/6 ve sitokeratin 14 ekspresyonunun değerlendirilmesi

Üçlü negatif meme karsinomları (ÜNMK) immunohistokimyasal olarak ER, PR, HER2 negatif tümörler olup tüm meme kanserlerinin ortalama %10-20'sini oluştururlar. ÜNMK'ları içerisinde en büyük grubu bazal benzeri grup oluşturmaktadır. Bazal benzeri meme tümörleri, bazal sitokeratin ekspresyonu gösteren, yüksek proliferatif aktiviteye ve kötü klinik gidişe sahip tümörlerdir. ÜNMK'larının, hormonoterapi ve transtuzumab tedavilerinden yoksun kalmaları hedefe yönelik tedavi ajanlarının araştırılmasına neden olmaktadır. Bu ajanlardan güncel olan iki tanesi PARP1 ve p-mTOR inhibitörleridir. Bu çalışmada ÜNMK'ları için tedavi kılavuzlarına girmeye başlayan PARP1 ve p-mTOR'un immunohistokimyasal ekspresyonunun değerlendirilmesi ile birlikte bazal benzeri grubu ayırt edebilmek için sitokeratin 5/6 ve sitokeratin 14 ekspresyonlarının değerlendirilmesi amaçlandı. 2005 ile 2010 yılları arasında, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda immunohistokimyasal olarak ER, PR, HER2 negatif olan 82 meme karsinomu olgusu çalışmaya dahil edildi. Olguların tümünde PARP1, p-mTOR, sitokeratin 5/6, sitokeratin14 ekspresyonunun, morfolojik parametreler ve sağkalım analizlerine göre karşılaştırmalı değerlendirmesi yapıldı. Çalışmamızda sitokeratin 5/6 ekspresyonu 59 (%72) olguda saptanırken, 23 (%28) olguda ekspresyon izlenmedi. Sitokeratin 14, ise 31 (%37,8) olguda pozitif bulunurken, 51 olguda (%62,2) negatif olarak değerlendirildi. Olgularımızın %14,6'sı (n=12) PARP1 ile güçlü pozitiflik; %56,1'i (n=46) zayıf-orta kuvvette pozitiflik gösterirken, 24 olguda (%29,3) PARP1 ile boyanma görülmedi. Çalışma grubu içerisindeki 34 olgu (%41,5) nihai p-mTOR ekspresyonu açısından negatif kabul edildi, 48 olgunun (%58,5) ise p-mTOR ekspresyonunun pozitif olduğu görüldü. Bazal benzeri gruptaki vaka sayısı 64 (%78) iken bazal benzeri olmayan gruptaki olgu sayısı 18 (%22)'di. Bazal benzeri grupta nükleer derecenin daha yüksek olduğu görüldü, ancak diğer morfolojik parametreler ve sağkalım açısından bazal benzeri olmayan grupla fark saptanmadı. PARP1 ve sitokeratin 5/6 pozitif saptanan vakaların yüksek dereceli tümörler olduğu ve proliferasyon kapasitelerinin yüksek olduğu görüldü ve bu bulgular istatistiksel olarak anlamlı saptandı. MBRD'si 3 olan olguların PARP1 boyanma yüzdesi %26,16; PARP1 boyanma skoru ise 4,9 olarak saptandı (p=0,033/ p=0,035). Ayrıca yüksek PARP1 ekspresyonu olan tümörlerin artmış mitotik indekse sahip oldukları dikkati çekti (p=0,044). Yüksek PARP1 ekspresyonu saptanan olguların öngörülen ortalama sağkalımları 106,1 ay bulundu, düşük PARP1 ekspresyonu saptanan olgularda ise bu ortalamanın 78,4 ay olduğu görüldü. Sağkalım süresi ile PARP1 ekspresyonu arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı olmasa da dikkat çekiciydi (p=0,706). Bulgularımız özellikle, PARP1 ve sitokeratin 5/6 ekspresyonu için literatür ile uyumlu bulundu. Ancak p-mTOR ve sitokeratin 14 ekspresyonlarının etkisini araştırmak için standart bir değerlendirme sistemi gerekli görüldü ve bunun için yapılacak geniş ölçekli çalışma serilerine ihtiyaç duyulduğu düşünüldü.

Gen ifadesiKarsinomaKarsinoma-bazal hücreli+4
Müge Çalık
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Melanositik lezyonlarda prame'in diğer immünhistokimyasal belirteçler ile birlikte tanısal önemi

Amaç: Melanositik lezyonlar geniş bir yelpazeye sahip farklı morfolojik özellikleri nedeniyle rutin pratikte tanısal zorluklara neden olabilmektedir. Bu nedenle benign ve malign lezyonların ayrımında yardımcı olabilecek yeni immünhistokimyasal belirteçlerin tanımlanması önemli rol oynamaktadır. Çalışmamızda son dönemlerde melanomu benign lezyonlardan ayırmada önem kazanan, PRAME antikorunun ifadesi ve rutin pratikte kullanılan BRAF(VE1), p16, MelanA ve Ki67 ikili boyaması ve BAP1 antikorları ile birlikte tanısal yaklaşımda öneminin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2005-2022 yılları arasında tanı almış 27 atipik Spitz tümör 12 spitzoid melanom, 20 konvansiyonel melanom, 10 yüksek dereceli displazi içeren displastik nevüs çalışma grubunu oluşturmuştur. 20 melanositik dermal nevüs, 20 spitz nevüs ve 10 düşük dereceli displazi içeren displastik nevüs tanısı alan hastalar ise kontrol grubunu oluşturmuştur. Seçilen parafin bloklardan 4 µm kalınlığında kesitler pozitif yüklü lama alınmış, otomatik immünhistokimya boyama cihazlarında (Roche-Ventana), Streptavidin-Biotin Peroksidaz yöntemi kullanılarak, PRAME, BRAF, BAP1, p16, MelanA, Ki67 antikorları uygulanmıştır. Değerlendirmeler ışık mikroskobunda yapılmış ve anti-PRAME antikoru için %75`in üzerinde boyanma eşik değer olarak kabul edilmiştir. BRAF VE1 antikoru için değerlendirme membranöz-sitoplazmik boyanmanın şiddetine göre yapılmıştır; orta şiddette boyanma (+2) ve şiddetli boyanma gösteren olgular (+3) olarak skorlanmış ve +2 ve +3 boyanma gösteren olgular BRAFV600E pozitif olarak kabul edilmiştir. P16 ile diffüz nükleer ve sitoplazmik boyanma varlığı (+3), yamasal boyanma varlığı (+2) p16 ifadesi açısından pozitif kabul edilirken, fokal boyanma (skor: +1) veya boyanmanın izlenmemesi (skor: 0) ise p16 negatif (ifade kaybı) olarak değerlendirilmiştir. BAP1 nükleer boyanmanın varlığına göre pozitif veya negatif olarak değerlendirilmiştir. Lezyonel hücrelerin proliferasyonunu göstermek için MelanA ve Ki67 ikili boyaması tercih edilmiş ve Ki67 ifadesi yüzde olarak kaydedilmiştir. Verilerin analizi "SPSS for Windows 11,5" paket programında yapılmış, p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Tüm olguların cinsiyet dağılımına bakıldığında %55.5`inin kadın (n=66), %44.5`inin erkek (n=53) cinsiyetinde olduğu görülmektedir. Yaş dağılımına bakıldığında, yaş aralığı 1 ile 94 arasında değişmekte olup, yaş ortalaması 36.84 ± 20.16 bulunmuştur. PRAME`in boyanma yüzdesine bakıldığında; konvansiyonel melanomlarda nükleer boyanmanın %0-%95 arasında, ortalama %58.05 ±38.76 olduğu; spitzoid melanomlarda %0-%85 arasında ortalama %28 ±37.72 olduğu; AST`lerde %0-%50 arasında ortalama %2 ±9.60; Spitz nevüslerde %0-%30 arasında ortalama %3.25 ±8.31; displastik nevüslerde %0-%10 arasında ortalama %0.75 ±2.44 oranında olduğu saptanmıştır. Melanositik nevüslerde (bileşik, bileşke, konjenital, dermal nevüs) ise nükleer boyanma dikkati çekmemiştir. %75`in üzerinde boyanma PRAME açısından pozitif kabul edildiğinde; konvansiyonel melanom olgularında 20 vakanın 12`sinde (%60), spitzoid melanomlarda 12 vakanın 3'ünde (%25) bu eşik değerin üstünde boyanma görülmüştür. AST`lerde 27 vakanın 1'inde (%3.7), spitz nevüslerde 20 vakanın 3'ünde (%15), displastik nevüslerde ise 20 vakanın 2'sinde (%10) PRAME ile heterojen özellik gösteren, eşik değerin altında nükleer boyanma dikkati çekmiştir. İstatistiksel olarak konvansiyonel melanomlar ile melanositik nevüsler, displastik nevüsler, AST`ler ve Spitz nevüsler arasında PRAME pozitifliği açısından anlamlı fark olduğu saptanmıştır (p<0.05). %75`in üzerinde boyanma PRAME açısından pozitif kabul edildiğinde, konvansiyonel melanomlarda PRAME boyanmasının sensitivitesinin %60, spesifisitenin %100 olduğu görülmüştür. Spitzoid melanomlarda ise sensitivite %25, spesifisite %100 olarak saptanmıştır. ROC analizi sonucunda en yüksek Youden indeksi %55`te saptanmıştır. %55 oranında boyanma PRAME açısından pozitif kabul edildiğinde konvansiyonel melanomlarda sensitivitenin %70, spitzoid melanomlarda sensitivitenin %33.3`e yükseldiği görülmüş, spesifisite oranlarında fark saptanmamıştır. Displastik nevüslerde displazi şiddeti ile PRAME ekspresyonu yüzdesi ve nükleer boyanmanın şiddeti karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı ilişki (p<0.05) saptanmamakla birlikte, displazi şiddeti arttıkça PRAME ekspresyon yüzdesi ve şiddetinin de arttığı saptanmıştır. AST`lerde Clark seviyesi arttıkça PRAME ekspresyon derecesinin ve yüzdesinin arttığı saptanmıştır (p<0.05). Ancak spitzoid melanom ve konvansiyonel melanom olgularında Clark seviyesi veya Breslow kalınlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki izlenmemiştir (p>0.05). Ayrıca spitzoid melanom olgularında TİL derecesi ile PRAME ekspresyon düzeyi arasında anlamlı (p<0.05) ilişki saptanmış, konvansiyonel melanom olgularında ise bu iki parametre arasında fark saptanmamıştır (p=0.5). Sonuç: Çalışmamızda PRAME ile melanositik nevüslerde boyanmanın izlenmemesi ve malign olgularda yüksek oranda boyanmanın olması, benign ve malign ayrımında PRAME antikorunun kullanımının faydalı olduğunu göstermiştir. PRAME pozitifliği için eşik değerin %55`e düşürülmesinin spesifisitede azalma olmadan sensitivitenin artması nedeniyle PRAME'in tanısal yaklaşımdaki değerini artıracağını düşündürmüştür. Anahtar Kelimeler: PRAME, melanom, spitz tümör, atipik spitz tümör, spitzoid melanom, histopatoloji

AntikorlarGen ifadesiHistopatoloji+3
Zarıfakhanım Gahramanlı
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üçlü negatif meme karsinomlarında pdl-1 immünekspresyonunun ve egfr amplifikasyonunun klinikopatolojik özelliklerle ilişkileri

Üçlü negatif meme karsinomlarında PDL-1 immünekspresyonun ve EGFR amplifikasyonunun klinikopatolojik özelliklerle ilişkileri Meme kanseri, kadınlar arasında en sık görülen kanser olmakla birlikte kansere bağlı ölümlerin de en sık sebebidir. Üçlü negatif meme kanseri (TNMK); östrojen reseptörü (ER), progesteron reseptörü (PR) ve insan epidermal büyüme faktörü reseptörü (HER2) negatif olan; diğer meme kanserlerine göre daha yüksek dereceli, agresif, sağkalımı düşük ve daha genç yaşta görülme eğilimi göstermesinin yanında tedavi seçenekleri de oldukça sınırlı olan meme kanseri grubudur. Tedavi seçeneklerinin sınırlı olması bu hastalık üzerinde hastalığın oluşmasını ve ilerlemesine neden olan moleküler yolların ya da TC'lerin IC'den kaçış mekanizması aydınlatılması gereken konular olarak ilgimizi çekmektedir. Hedefe yönelik tedaviler ve immün kontrol noktası inhibitörleri bu hastalığın tedavisinde bir umut kaynağı olmaktadır. Çalışmamıza 2011-2023 yılları arasında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda meme karsinomu tanısı alıp immünohistokimyasal (İHC) incelemede ER, PR ve HER2 negatif saptanan modifiye radikal mastektomi, meme koruyucu cerrahi yapılan ve trucut biyopsisi alınan 60 olgu dahil edildi. Programlanmış Hücre Ölümü Proteini Ligandı (PDL-1) ve Epidermal Growth Factor Receptor (EGFR) sonuçları prognostik parametreler ile karşılaştırıldı ve sağ kalım üzerine etkileri araştırıldı. Tümörü infilte eden lenfositlerin (TİL) durumu, PDL-1 immünekspresyon durumu, EGFR amplifikasyon durumu, bunların birbirleriyle ve diğer klinikopatolojik özelliklerle ilişkisi araştırıldı. Sonuçlara göre; hastaların %76.7'sinin (46 vaka) PDL-1 boyanması pozitiftir. TİL yüzdesi %20 ve üzerinde olan 37 vaka (%61,7) bulunmuştur. TİL yüzdesi %20 ve üzeri olan vakalarda PDL-1 pozitifliği oranı daha fazladır (p=0,023). Trucut biyopsilerde, mastektomi ve eksizyon materyallerine göre daha düşük PDL-1 (p=0,006) ve TİL (p=0,003) bulunmuştur. DCIS ile birlikte olan invaziv tümörlerde PDL-1 pozitifliği oranı daha düşük saptanmıştır (p=0,047). PDL-1 ve TİL oranları ile sağkalım arasında fark saptanmamıştır. Hastaların %51,7'sinde (31 vaka) EGFR amplifikasyonu tespit edilmiştir. TİL yüzdesi ≥%20 olanlarda EGFR amplifikasyonu daha fazla bulunmuştur (p=0,039). PDL-1 ile EGFR amplifikasyonu arasında fark bulunmamıştır. İnvaziv lobüler karsinom (İLC) olan olguların sağkalım süresi invaziv duktal karsinom (İDC), başka şekilde sınıflandırılamayan (NOS) ve metaplastik karsinoma göre daha kısa bulunmuştur. Elde edilen sonuçlar literatürle uyumlu olarak, TNMK'da PDL-1 immünekspresyonu ve EGFR amplifikasyonunun yüksek oranda görüldüğü ve böylece çalışmamızın TNMK gibi agresif ve tedavi seçeneği kısıtlı olan bir hastalıkta, tedavi çalışmaları için bir ışık kaynağı olacağını öngörmekteyiz. Anahtar Kelimeler: üçlü negatif, meme karsinomu, TİL, PDL-1, EGFR

Epidermal büyüme faktörüKarsinomaMeme hastalıkları+3
Merve Bozkurt
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal hücreli karsinomlarda HIF-1 ALFA, HIF-2 ALFA ve HAF ekspresyon profili ve prognostik parametreler ile ilişkisi

Böbrek kanserleri Dünya Sağlık Örgütü (WHO) araştırmalarına göre erkeklerde 9. Kadınlarda 14. en sık görülen kanser tipidir. Dünya çapında 16. en sık kanserden ölüm nedenidir. Tümör hücreleri ve tümör metastazları düşük oksijen seviyeleri/ hipoksiye maruz kalmaktadır. Hipoksiye cevapta HIF-1α ve HIF-2α olmak üzere iki önemli mediatör vardır. HIF'ler hipoksi altında hücresel strese karşı en önemli düzenleyiciler ve tirozin kinaz yolağı üyeleridir. Hipoksi İlişkili Faktör (Hypoxia associated factor-HAF); HIF-1α'nın HIF-2α'ya dönüşümünde rol almaktadır. HAF tümör kök hücrelerinin gelişimi ve tümörün agresif davranışından sorumlu tutulmaktadır. HIF-1α, HIF-2α ve HAF seviyeleri düşük sağkalım, tümör agresifliği, tümör boyutu ve invazyonu ile ilişkilendirilmiştir Bu araştırmada Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi / Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Patoloji Bölümü'nde 2006-2014 yılları arasında renal hücreli karsinom tanısı alan 239 olgu TMA bloklar yapılarak kesitlerine imünohistokimyasal olarak HIF-1α, HIF-2α ve HAF antikorları uygulandı. HIF-1α sitoplazmik ekspresyonu ile pelvikaliksiyer sistem infiltrasyonu ve histolojik subtip arasında ilişki saptandı. HIF-1α nükleer ekspresyonu ile histolojik tip ve ISUP nükleer derecesi arasında anlamlı ilişki izlendi. HAF ile histolojik tip ve ISUP nükleer derece arasında ilişki izlendi. HIF-2α ekspresyonu ile histolojik subtip, tümör boyutu, renal sinüs infiltrasyonu ve adrenal glanda metastaz arasında ilişki saptandı. Olguların diğer klinikopatolojik özellikleri ile HIF-1α, HIF-2 α ve HAF ekspresyon seviyeleri arasında ilişki saptanmadı. Çalışmamızda literatürle uyumlu olarak HIF-1α nükleer ekspresyonu azaldıkça HAF ekspresyonu artış göstermiş olup bu ikisi arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif yönlü ilişki saptandı (p=0.005). Ayrıca HAF ekspresyonu arttıkça HIF-2α ekspresyonunda da artış izlenmiş olup aralarındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.024). Renal hücreli karsinom olgularında HIF-1α nükleer, HIF-2α ve HAF ekspresyonunun kötü prognoz, HIF-1 α sitoplazmik ekspresyonunun iyi prognoz ile ilişkilendirildiği yayınlar mevcuttur. Ancak doku üzerinde yapılmış çalışmalar sınırlı ve olgu sayısı kısıtlılığı söz konusudur.

HIFHIF-1aHIF-1a+4
Merve Meryem Kıran
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid papiller karsinomlarında kanabinoid reseptör 1 ve 2 ekspresyonunun patolojik prognostik veriler ile karşılaştırılması

Amaç:Papillertiroidkarsinomu (PTK) seyrinde tümör çapı, histolojik alt tip, lenf nodu metastazı, ekstratiroidal yayılım, ileri yaş, erkek cinsiyet gibi prognostik faktörler önceki çalışmalarda saptanmış ve önemi vurgulanmış olup çalışmamızda PTK histopatolojisindekanabinoid reseptörlerin yerini, prognoza etkisini araştırmak amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Ocak 2016-Haziran 2021 arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde bulunan papillertiroidkarsinomu ve benign nodül olarak raporlanmış 140 hastanın olduğu parafin bloklarına kanabinoid reseptör 1 ve 2 immünohistokimyasal çalışması uygulanması planlandı. Değerlendirilen parametreler; yaş, cinsiyet, tümör boyutu, tümör evresi, tiroid kapsül invazyonu, ekstratiroidal yayılım, multifokalite, lenfovaskülerinvazyon, lenf nodu ve uzak organ metastazı olarak belirlendi. Bulgular:Çalışmamızda dahil edilen hastalardan malign grupta yer alan hastalardan 18'i (%18) erkek, 82'si (%82) kadın olup patoloji sonucu benign grupta olan hastalardan 7'si erkek (%17,5) 33'ü (%82,5) kadındı.CB1 ve CB2 ekspresyonunun değerlendirildiği malign gruptaki 100 hastanın %35'i klasik varyant %50'si foliküler varyant, %15'i tallcell varyant olarak bulundu. CB1 ekspresyonu olan hastalarda benign nodülleri ile IRS skorları karşılaştırıldığında bening nodüllerde patoloji sonucu malign saptanan hastalarda göre IRS skorları anlamlı olarak daha düşük saptandı (p:0,001). Benzer şekilde aynı ilişkiye CB2 ekpsresyonu varlığında bakıldığında IRS skoru, anlamlı şekilde malign sonuçlanan hastalarda göre bening nodüllerde daha düşük bulundu (p:0,001). CB1 ekspresyonu olan hastaların IRS skoru 1+2 ve 3+4 şeklinde kendi içlerinde sınıflandırıldıklarında bening nodül saptanan hastaların IRS skorunun daha düşük olduğu görüldü (p:0,001). CB2 ekspresyonu olan hastaların IRS skoru 1+2 ve 3+4 şeklinde kendi içlerinde sınıflandırıldıklarında bening nodül saptanan hastaların IRS skorunun daha düşük olduğu görüldü (p:0,001). Sonuç: CB2 reseptör ekspresyonu olan hastalar IRS skoru 1-2 ve 3-4 olarak iki gruba ayrıldıklarında IRS skoru 3-4 olan hasta grubundaki hastaların yaşı anlamlı şekilde 45 üzeri; IRS skoru 1-2 olan hasta grubundaki hastaların yaşı ise anlamlı şekilde 45 altı saptanmıştır. Aynı şekilde iki grup olarak hastalar bölündüklerinde IRS skoru 3-4 olan grupta ekstratiroidal yayılım anlamlı şekilde diğer gruba göre yüksek tespit edilmiştir. CB2 ekspresyonu olan hastalarda ekstratiroidal yayılım ve IRS skorlaması sınıflandırılarak bakıldığında IRS skoru 3+4 olan hasta grubunda IRS skoru 1+2 olan hasta grubuna göre ekstratiroidal yayılım daha fazla izlenmiştir.

KanabinoidlerKarsinomaReseptörler+2
Zeynep Damla Doyuran
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'na 2008-2010 yılları arasında gelen adli otopsilerde histopatolojik incelemenin nihai ölüm nedenine katkısının retrospektif değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Otopsi, tıp bilimindeki hızlı gelişime, günümüzde yeni katılan görüntüleme tekniklerine rağmen, bilgi toplama ve aktarmadaki önemini halen korumaktadır. Bu çalışma, otopsi olgularının ölüm nedenlerini belirlemek, yaş ve cinsiyete göre dağılımını saptamak, ölüm nedenlerini organ sistemlerine göre sınıflamak ve histopatolojik incelemenin ölüm nedenine katkısını ve adli karar mekanizmasındaki yerini araştırmayı amaçlamıştır.Gereç ve yöntem: İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2008-2010 yılları arasında incelemesi yapılan 465 adli otopsi olgularının daha önce rapor edilmiş histopatolojik incelemeleri tekrar değerlendirilerek, nihai ölüm nedeni, ölü muayene ve keşif tutanakları, adli otopsi raporları ve toksikoloji sonuçlarıyla beraber yorumlandı.Bulgular: Adli otopsilerin en sık 15-49 yaş aralığında ve erkekleri kapsadığı, en sık doğal ölüm nedenlerine rastlanıldığı, doğal olmayan ölümlerde ateşli silah yaralanmasının ilk sırada olduğu görüldü. Histopatolojik incelemenin ölüm nedenine %36,13 oranında belirleyici, %53,97 destekleyici sonuç verdiği görüldü. Olguların %6,45'inde ölüm sebebinin belirlenemediği anlaşıldı (negatif otopsi).Sonuç: Adli ölüm olgularında kişi ve olay yeri ile ilgili öykü, incelemeler, keşif tutanakları, otopsideki makroskopik bulgular, toksikolojik analiz sonuçlarının yanısıra organların histopatolojik incelemelerinin de bir arada değerlendirilmesi kesin ölüm sebebini belirleyebilir. Serimizde ölüm nedenlerinin tespitinde histopatolojik incelemelerin doğrudan katkısı % 36.13 olarak yüksek bulunmuştur.Anahtar Kelimeler: Adli otopsi, ölüm sebebi, histopatoloji

Adli tıpHistopatolojiOtopsi+1
Sadegül Sayın
İnönü University
2012
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tükrük bezleri kitlelerinde ince iğne aspirasyon sitolojilerinin histopatolojik korelasyonu

Giriş:Tükrük bezi şişlikleri tümörler, inflamatuar olaylar veya kistler başta olmak üzere çok çeşitli nedenlerle ortaya çıkmaktadır. Klinik inceleme ve radyolojik teknikler bu lezyonların natürünü belirlemede yetersiz kalmaktadır. İnce iğne aspirasyon sitolojisi baş ve boyun bölgesindeki şişliklerin incelenmesinde, basit, hızlı ve güvenilir bir metod olarak, başlangıçta kullanılabilecek temel tanısal yöntemdir.AmaçlarBu çalışmanın amacı, tükrük bezi şişliklerinin tanısında, İİAS ve histopatoloji sonuçlarını karşılaştırmak ve İİAS' nin sensitivite ve spesifitesini tesbit etmektir.Materyal Metodİnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezinde 2007-2010 yılları arasında uygulanmış 145 tükrük bezi İİAS retrospektif olarak değerlendirildi, rezeksiyon materyali de olan 77 olguda İİAS ile histopatolojik tanılar karşılaştırıldı ve aynı zamanda hastaların epidemiyolojik özellikleri incelendi.BulgularİİAS' nin doğru tanıyı tesbit etmede sensitivitesi %70, spesifitesi %91,2, pozitif prediktif değeri %73,6 ve negatif prediktif değeri %89,6 olarak bulundu. Yararlılık oranı ise %85,7 olarak tesbit edildi.SonuçlarİİAS tükrük bezi lezyonlarının önemli bir kısmını tesbit etmede yüksek oranda sensitif ve spesifik bir tekniktir. Operasyon öncesi tanı, cerrahi girişimin gerekliliğini tesbit ve rezeksiyon öncesi yeterli cerrahi yaklaşımı planlamak için son derece faydalı bir yöntemdir.Anahtar kelimeler: Tükrük bezi lezyonları, ince iğne aspirasyonu, sito-histopatolojik kolerasyon

AspirasyonBiyopsi-iğneHistopatoloji+4
Candan Elmalı
İnönü University
2012
20
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnvaziv meme kanserlerinde intratümöral ve peritümöral lenf ve kan damarı dağılım yoğunluğunun değerlendirilmesi ve bunun meme kanseri moleküler alt tipleriyle ve diğer prognostik faktörlerle ilişkisi

Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen ve en çok ölüme neden olan malignitedir. Meme kanserinden ölümün sebebi, genellikle metastazdır. Bu nedenle tümörün metastaz potansiyelinin saptanması, tedaviyi belirleyen en önemli faktördür. Tümör vaskülarizasyonunun değerlendirilmesi, özellikle metastaz riskini tahmin etmede yararlı olabilir.Son yıllarda tümör vaskülaritesi ve prognoz arasındaki ilişki çok sayıdaki solid tümörde olduğu gibi meme kanserinde de yaygın olarak araştırılmaktadır. Ancak anjiyogenez ve lenfanjiyogenez, genellikle birlikte incelenmemektedir. Ayrıca tümörün moleküler yapısı ile tümör vaskülarizasyonunun ilişkisi çok az çalışmanın konusu olmuştur. Bu çalışmada invaziv meme kanserlerindeki kan ve lenf damarı yoğunluklarının hem birbirleriyle, hem moleküler alt tiplerle, hem de klinik ve histopatolojik bulgularla korelasyonunu inceledik. Çalışmamızın amacı, tümör anjiyogenezi ve lenfanjiyogenezinin moleküler sınıflama ile varsa örtüşen noktalarını ortaya çıkarmak ve diğer prognostik faktörlerle ilişkisini incelemekti.Çalışmaya 40'ı neoadjuvan tedavi almamış, 6'sı tedavi almış toplam 46 invaziv meme karsinomu hastası dahil edildi. Malign veya premalign lezyon içermeyen 6 mammoplasti spesmeni kontrol olarak kullanıldı. İmmünhistokimyasal yöntemle (ER, PR, HER2, Ki67, CK 5/6 ve EGFR) her hastada tümörün moleküler alt tiplendirmesi yapıldı ve uygun tümör blokları seçilerek aynı bloklara hem CD31 hem D2-40 çalışıldı. Daha sonra bilgisayarlı yarı otomatik görüntüleme sistemiyle tümör içinde, tümör sınırında ve tümör dışında damar yoğunlukları saptandı. Kontrol grubunda ise adenozis çevresinde ve adenozis dışı alanda damar yoğunluğu ölçüldü. Hastaların klinik ve histopatolojik bulguları ayrıntılı olarak incelendikten sonra, moleküler alt tiplere göre değerlendirme yapıldı. Tüm hastalardaki tümör içi, tümör sınırı ve tümör dışı damar yoğunluğu ölçümleri, hem birbirleriyle hem kontrol grubuyla karşılaştırıldı. Damar yoğunluklarını moleküler, klinik ve histopatolojik bulgularla karşılaştırmak için, sadece neoadjuvan tedavi almayan 40 hasta incelemeye alındı.Moleküler alt tiplere göre sınıflanan olgular arasında sadece lenf düğümü (LN) metastazı, evre ve Ki67 proliferasyon indeksi açısından anlamlı fark saptandı (p<0,05); yaş, ailede kanser öyküsü, histolojik tip, histolojik derece, tümör büyüklüğü ve p53 ekspresyonu bakımından anlamlı fark saptanmadı (p>0,05).Tüm hastalarda ortalama damar yoğunluğu değerleri, birbirleriyle karşılaştırıldığında tümör sınırındaki mikrodamar yoğunluğu (MDY) ve lenfatik damar yoğunluğu (LDY), tümör içi ve tümör dışına göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,001). Hastalardaki tümör dışı damar yoğunluğu (MDY ve LDY) ölçümleri, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, anlamlı fark olmadığı gözlendi (p>0,05). Bu bulgular, tümörde anjiyogenez ve lenfanjiyogenezin varlığını destekler nitelikteydi. MDY ve LDY arasında ise korelasyon bulunmadı. Bu sonuç, anjiyogenez ve lenfanjiyogenezin gelişiminde hipoksi gibi ortak tetikleyici mekanizmaların varlığıyla ilgili mevcut bilgilerle uyumlu değildi. Bu nedenle anjiyogenezle lenfanjiyogenezin gelişim mekanizmaları arasında farklılıklar olabileceği varsayıldı.Damar yoğunlukları moleküler, klinik ve histopatolojik bulgularla karşılaştırıldığında hasta yaşı, tümörün moleküler alt tipi, tümörün ER, PR ve HER2 pozitifliği ve tümör içindeki nekroz oranıyla MDY arasında; tümörün histolojik tipi, tümör büyüklüğü, LN metastazı, evre ve tümörün HER2 pozitifliği ile LDY arasında anlamlı fark saptandı (p<0,05). Tümörün histolojik derecesi, yerleşim yeri, Ki67 proliferasyon indeksi, p53 ekspresyonu, tümördeki yaygın in situ karsinom varlığı, tümöre karşı gelişen iltihabi ve stromal yanıt ile damar yoğunlukları (MDY ve LDY) arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Sonuç olarak ?tümör sınırındaki MDY'nu etkileyen ana etkenlerin ER, PR, HER2 pozitifliği, dolayısıyla tümörün moleküler alt tipi; tümör sınırı LDY'nu etkileyen başlıca etkenlerin ise, meme kanserinin majör prognostik faktörleri (LN metastazı, tümör büyüklüğü, evre) ve HER2 pozitifliği? olabileceği düşünüldü.Bizim çalışmamız, vaka sayısı az olmasına rağmen meme kanseri anjiyogenez ve lenfanjiyogenez mekanizmalarının daha iyi anlaşılmasında bir ipucu niteliği taşıyabilir. Elde edilen veriler ışığında, tümörün moleküler yapısı ve anjiyogenez üzerine yapılacak çalışmaların, özellikle üçlü negatif meme kanseri hastalarına anti-anjiyogenik tedavi seçeneğini sunabileceğini öngörmekteyiz.Anahtar kelimeler: Anjiyogenez, lenfanjiyogenez, invaziv meme kanseri, CD31, D2-40

AnjiyogenezLenfMeme neoplazmları+3
Ayşegül Erdem
Yeditepe University
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Kuduz virüsü ile doğal enfekte hayvanlarda beyin, beyincik, göz ve lakrimal bezin patolojik, immunohistokimyasal ve moleküler yöntemlerle araştırılması

Bu çalışmada, kuduz virüsü ile doğal enfekte hayvanlarda göz, lakrimal bez, optik sinir, beyin ve beyincik dokularındaki patolojik değişimlerin histopatolojik, immunohistokimyasal ve moleküler yöntemlerle incelenmesi amaçlandı. Çalışma materyalini, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki 13 ilden (Batman, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Hakkari, Malatya, Mardin, Muş, Siirt, Şırnak, Tunceli, Van) kuduz şüphesiyle Kuduz Teşhis Laboratuvarı'na getirilen 92 hayvana (89 evcil, 3 yabani memeli) ait kafa örnekleri oluşturdu. Örneklerde kuduz teşhisi, Doğrudan Floresan Antikor Testi (DFA) ve qRT-PCR ile doğrulandı. Rutin histopatolojik işlemlerin ardından göz, lakrimal bez, beyin ve beyincik dokuları değerlendirildi; ayrıca göz ve lakrimal bez TLR3, TLR4, IL-6, IL-1β, TNFα, HSP70, CD3 ve CD20 belirteçleri kullanılarak immunohistokimyasal olarak incelendi. Moleküler analizler qRT-PCR ve LN34 testi ile gerçekleştirildi. Makroskopik olarak beyinde hemoraji, ödem ve konjesyon gözlenirken, göz ve lakrimal bezde belirgin değişiklik saptanmadı. Histopatolojik incelemede retina katmanlarında sınırlı lezyonlar ve 10 vakada ganglion hücrelerinde Negri cisimcikleri bulundu. Lakrimal bezde lezyonlar genellikle intersitisyel alanlarda yangısal infiltrasyonlarla karakterizeydi. Beyin ve beyincikte ise perivasküler mononükleer hücre infiltrasyonu, gliozis, nöronal nekroz ve Negri cisimcikleriyle belirgin non suppuratif ensefalitis tespit edildi. İstatistiksel olarak, immunohistokimyasal bulgulara göre, IL-6 immünreaktivitesi göz ve lakrimal bez arasında anlamlı fark göstermezken (p>0.05), CD20 ve HSP70 düzeylerinde anlamlı fark gözlendi (sırasıyla p=0.0029 ve p<0.0001). Moleküler analizlerde, qRT-PCR ile vitreusta viral nükleik asit varlığı saptandı (p=0.0412). Ayrıca, FFPE beyin dokularında LN34 testi ile RABV nükleik asidi başarıyla çoğaltıldı (p=0.0011). Sonuç olarak, kuduzun göz ve lakrimal bezleri etkileyebildiği, vitreusta viral materyalin saptanmasıyla bu bölgelere viral yayılımın gerçekleştiği ve vitreusun alternatif tanı materyali olarak kullanılabileceğini düşündürmüştür. Ayrıca FFPE beyin dokularının tanısal amaçla kullanılabilirliği doğrulanmıştır. Bu bulgular, gözyaşının antemortem teşhis amacıyla kullanım potansiyelini ortaya koymakta ve bu konuda daha detaylı çalışmalara ihtiyaç olduğunu göstermektedir.

Mehmet Aksoy
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Ratlarda deneysel tam katlı deri yaralarının iyileşmesi üzerine alfa lipoik asit, vitamin C ve nanomateryalin etkilerinin araştırılması

Bu çalışmada, alfa lipoik asitin (ALA) topikal formu ile nanopartikül enkapsüle edilmiş formlarının tam katlı deri yarası iyileşmesine etkileri; histopatolojik, immunohistokimyasal ve biyokimyasal parametrelerle değerlendirilmiş; Vitamin C grubu ile karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Bu amaçla kırk adet, erkek, 16 haftalık Wistar albino rat kullanıldı. Kontrol grubu dahil bütün gruplarda hayvanların sırt bölgesine bir cm çapında punch ile tam katlı deri yarası anestezi altında oluşturulduktan sonra, her grup sekiz hayvandan oluşacak şekilde bir kontrol ve dört deney grubuna ayrıldı. Kontrol grubu; yara oluşturulup deney süresince herhangi bir tedavi uygulanmadı. Vitamin C grubu: gastrik gavaj ile günlük 1000 mg/kg C vitamini verildi. ALA grubu; topikal olarak günlük 10 mg/kg ALA uygulandı, NPsALAgrubu; topikal olarak günlük 10 mg/kg NPsALA uygulandı. NPsAgFeALA grubu; topikal olarak günlük 10 mg/kg NPsAgFeALA uygulandı. Deney süreci on bir gün sürdü. Süre sonunda, yara bölgesi ve çevresindeki sağlam deri dokusunu içeren örnekler alınarak histopatolojik (HxE, Masson trikrom); ve immunohistokimyasal (TNF-alfa, COL3) yöntemlerle değerlendirildi. Ayrıca, hayvanlardan alınan kan örneklerinde antioksidan ve oksidatif stres belirteçlerinden katalaz (CAT), süper oksit dismutaz (SOD) ve malondialdehit (MDA) düzeyleri ölçüldü. Histopatolojik ve immunohistokimyasal incelemeler sonucunda, ALA ve nanopartikül formlarının yara iyileşmesini hızlandırdığı; kolajen sentezini artırarak yeniden epitelizasyonu desteklediği gözlemlendi. Kan analizlerinde ise, NPsALA grubunda enzimatik antioksidan düzeylerinin (CAT, SOD) kontrol ve ALA gruplarına kıyasla daha yüksek olması, bu formülasyonların sistemik düzeyde antioksidan etki oluşturduğunu ortaya koydu. Sonuç olarak, ALA ve nanopartikül türevlerinin yara iyileşmesi modelinde fibrobast aktivitesini ve vasküler proliferasyonu artırarak dokunun re-modelizasyon sürecine olumlu katkı sağladığı değerlendirildi.

Şeyma Keleş Karagözoğlu
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel diyabetik nefropatide bor'un PAR1 Aracılı NLRP3 inflamazomu üzerine etkilerinin moleküler ve patolojik yöntemlerle araştırılması

Diyabetik nefropati (DN), yaşam kalitesini bozan ve son dönem böbrek yetmezlikleri ile sonuçlanabilen, diyabetin mikrovasküler komplikasyonlarından biridir. Böbrek dokusunda artan inflamatuar hücrelerin ve yangısal süreçlerin DN' nin potansiyel modülatörleri olduğunu düşündürmektedir. Bu çalışma; diyabetik nefropatide inflamasyonun rolü ve borik asitin diyabetik nefropati üzerine anti-trombotik, anti-inflamatuar etkilerini açıklamak için planlanmıştır. Çalışmada streptozotosin (50 mg/kg intraperitoneal) ile diyabetin indüklendiği Sprague Dawley ırkı ratlara 63 gün boyunca oral gavaj ile borik asit (50, 100 ve 200 mg/kg) tedavisi uygulandı. Haftalık canlı ağırlık ve açlık kan glukoz seviyeleri ölçüldü. Deney sonunda biyokimyasal, moleküler ve serolojik parametrelerin araştırılması için kan, pankreas ve böbrek dokusu alındı. Böbrek ve pankreas dokusu histopatolojik (hematoksilen-eosin, periodic acid schiff) olarak incelendi. Böbrek dokusunda immunohistokimyasal (NLRP3, kaspaz-1, NF-κβ, PAR-1, ki67, VEGF), real-time qPCR (NLRP3 ve PAR-1), Western Blot (NLRP3, kaspaz-1, NF-κβ, PAR-1), ELİSA (IL-18 ve IL-1β) yöntemleri kullanılarak inceleme yapıldı. Serum örneklerinde trombin aktivasyonu, böbrek fonksiyon testleri (albümin, kreatinin, üre nitrojen ve ürik asit) ölçüldü. İstatistiksel analizler sonucunda; borik asit verilen diyabetik rat gruplarındaki canlı ağırlık artışının; kontrol ve STZ+insülin gruplarından düşük, diyabet grubuna benzer olduğu tespit edildi. Borik asit tedavisi alan diyabetik ratlar açlık kan glikoz seviyesi bakımından kontrol ve diyabet gruplarından farklı ancak STZ+insülin grubuna yakın iyileşme sağladığı görüldü. Tübüler ve glomeruler yapının kontrol ve STZ+insülin grubuyla benzer olduğu görüldü. Diyabet grubunda artan NLRP3, kaspaz-1, NF-κβ, IL-18, IL-1β, PAR-1 ekspresyonları ve trombin aktivasyonunun borik asit uygulaması ile STZ+insülin grubuna yaklaştırarak iyileşme sağladığı tespit edildi. Kontrol ve/veya STZ+insülin grubuna en yakın sonucun STZ+BA200 grubuna ait olduğu görüldü. Sonuç olarak; PAR-1' in yukarı regülasyonunun NLRP3 aktivasyonuna aracılık ettiği ve borik asitin anti-inflamatuar etkisinin bu sinyal yolaklarını inhibe ederek nefroprotektif etki gösterdiği düşünülmektedir.

Müge Metin Atalay
Fırat University · Institute of Health Sciences
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid tümörlerinin histopatolojik özelliklerinin prognozla ilişkisi ve Anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal yararlılığı

Giriş ve Amaç: Tiroid kanserleri, tüm kanserlerin yaklaşık olarak %3.1'ini oluşturmakta olup, bunların da %80-85 ise papiller tiroid karsinomudur (PTK). PTK oldukça iyi prognoza sahip olmasına rağmen, nadiren agresif davranış göstermektedir. Çalışmamızda, PTK'nın histopatolojik özelliklerinin prognoz ile ilişkisinin ortaya konması ve tiroid tümörlerinde anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal yararlılığının anlaşılması hedeflenmektedir. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı sisteminde kayıtlı, 2005-2020 yılları arasında papiller tiroid karsinomu tanısı alan 2660 olgu çalışmaya alındı. Olgular agresif klinik gidişata göre genel liste ve esas liste (n=293) olmak üzere iki gruba ayrıldı. İmmünohistokimyasal çalışmada malign tiroid tümörleri ve benign neoplastik ve non-neoplastik olguları içeren, TROP2 için 306 ve anneksin A1 için ise 150 vaka seçildi. Bulgular: Esas listede yer alan 293 olgunun 98'i (%33,4) erkek, 195'i (%66,6) kadın olup, kadın/ erkek oranı 1.99'du. 264 olguda (%90) lenf nodu, 11 olguda (%3,7) uzak organ metastazı mevcuttu. 33 olguda (%11) hastalık kaynaklı ölüm görüldü. Tümör 162 olguda (%55) bilateral, 149 olguda (%51) ise multifokaldi. Olguların 204'ünde mikroskobik ekstra tiroidal yayılım (ETE) ve 7'sinde makroskopik ETE izlendi. Toplamda 173 olguda "tall cell" varyant komponenti mevcuttu. İmmünohistokimyasal çalışmada, TROP2 ile PTK'da sensitivite %63,5 ve spesifite %100 olarak hesaplanmış olup, anneksin A1 ile tüm tiroid malignitelerinde sensitivite %83,8 ve spesifite %82,8 olarak bulundu. Sonuç: Histopatolojik incelemede tiroid tümörlerinde; erkek cinsiyet, >1cm tümör çapı, bilateralite, mikroskobik ETE, lenf nodu metastazı, uzak organ metastazı ve başta "tall cell" varyant olmak üzere tümör varyantlarının prognoz ve rekürrens üzerinde etkili olduğu görülmüştür. İmmünohistokimyasal olarak ise tiroid karsinomlarında anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal amaçlı kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.

Anneksin A1Anneksin A2Antijenler+6
Zübeyir Turan
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde morfolojik prognostik faktörlerin retrospektif değerlendirilmesi

Akciğer kanseri dünya genelinde insidansı ve mortalitesi en yüksek olan kanser türüdür. Akciğer kanseri patogenezinde birçok sürücü mutasyon tanımlanmış ve hedefe yönelik tedavide önemli gelişmeler elde edilmiştir. Ancak hala akciğer kanserlerinin morfolojik prognostik faktörlerinin belirlenmesi ile ilgili çalışmalar devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı küçük hücreli dışı akciğer karsinomunda izlenen başta tümör tomurcuklanması olmak üzere çeşitli morfolojik bulguların prognoz ile ilişkisini araştırmaktır. Çalışmamıza Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2014-2016 yılları arasında rezeksiyon materyallerinden akciğer adenokarsinom, skuamöz hücreli karsinom, adenoskuamöz karsinom ve büyük hücreli nöroendokrin karsinom tanısı alan 155 olgu dahil edildi. Olguların klinikopatolojik verileri elektronik ortamdaki hastane dosyalarından elde edildi. Olgulara ait tüm preparatlar arşivden çıkarılarak tümör tomurcuklanması, histolojik tip, histolojik alt tip, nekroz, mitoz, stromal yanıt, stromal iltihabi yanıt, lenfovasküler invazyon ve plevral invazyon varlığı açısından değerlendirildi. Elde edilen verilerin uzak metastaz ve sağkalım ilişkisi istatistiksel olarak araştırıldı. Cox regresyon analizine göre yaş (p=0,010), plevral invazyon (p=0,028), lenfovasküler invazyon (p=0,003), nekroz (p=0,010) ve stromal iltihabi yanıt (p=0,008) genel sağkalım açısından bağımsız prognostik faktörler olarak bulundu. Adenokarsinomlarda tümör tomurcuklanması ile patolojik evre (p=0,006), çap (p=0,022), nekroz varlığı (p=0,002), mitoz oranı (p=0,022) ve stromal iltihabi yanıt (p=0,035) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. Adenokarsinom alt tipleri ile tümör tomurcuklanması arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunamadı (p=0,055), ancak solid adenokarsinomlarda tümör tomurcuklanması daha iii yüksek oranda izlendi. Skuamöz hücreli karsinom olgularında morfolojik prognostik faktörler ile tümör tomurcuklanması arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı. Sonuç olarak rutin patoloji pratiğinde adenokarsinom ve skuamöz hücreli karsinom raporlarında tümör tomurcuklanmasının diğer prognostik faktörlerle birlikte yer alması gerektiğini düşünmekteyiz.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğer+4
Seçil Hasdemir
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid ince iğne aspirasyon sitolojilerinde sıvı bazlı sitoloji yönteminin yararlılığı: Thin prep, sitospin ve hücre bloğu yöntemlerinin karşılaştırılması

Tiroid karsinomları en yaygın görülen endokrin malignitelerdir. Tiroid ince iğne aspirasyonu (İİA), tiroid lezyonlarının değerlendirilmesinde ve tanısında çok yaygın bir prosedürdür. Basit, güvenilir ve maliyet etkin bir yöntem olması nedeniyle tiroid lezyonlarının değerlendirilmesinde ilk sırada yer alır.Bu çalışmada, tiroid İİA'ları için yeni bir metod olan ThinPrep (TP) yönteminin yararlılığını araştırmak amaçlanmıştır. Tiroid İİA materyallerinden sırasıyla TP, sitospin ve hücre bloğu (HB) preparatı hazırlanan 135 olgu yeniden incelenmiş ve sitolojik sonuçlar aynı olguların histolojik tiroidektomi sonuçlarıyla karşılaştırılmıştır.TP preparatlarının %94.8'i (128/135) tanısalken, sitospin preparatlarının %77.6'sı (104/135), HB preparatlarının %57.7'si (78/135) tanısaldır. TP, sitospin ve HB metodları birlikte kullanıldığında duyarlılık %100, özgüllük %98.8'dir. Yöntemler ayrı ayrı değerlendirildiğinde, TP ve sitospin için duyarlılık %100, özgüllük %100 iken HB için duyarlılık %95.8, özgüllük %97.7 olarak bulunmuştur.Tiroid İİA'larında, TP yöntemi yararlı bir metoddur ve ek olarak diğer metodlar için materyal sağlar. Aynı zamanda TP yöntemi tanı için daha fazla selülarite oranı sağladığından ve hücre detayları daha net değerlendirildiğinden sitospin ve HB yöntemlerinden daha yararlıdır. Sonuç olarak, her üç yöntemin birlikte kullanılması doğru tanıya ulaşmada en iyi yoldur.

AspirasyonBiyopsi-iğneSitoloji+3
Sibel Arslan
Gaziantep University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Papiller renal hücreli karsinomlarda ve kromofob renal hücreli karsinomlarda gremlin 1 ve COL15A1 immunreaktivitesi ile gremlin1 ile mikrovasküler dansite arasındaki ilişkinin araştırılması

Bu çalışmada; papiller (PRHK) ve kromofob renal hücreli karsinom (KRHK)?da immunhistokimyasal olarak Gremlin1 (kemik morfogenik protein antagonisti ve proanjigenik faktör) ve COL15A1 (Kollajen tip 15 alfa 1, insanda çeşitli dokularda özellikle bazal membran bölgesine yerleşik olan proteoglikanları kodlar) ekspresyonları incelendi. Bu tümörlerle söz konusu belirteçlerin ilişkisi ayrıca COL15A1?in damar endotelindeki ekspresyonu üzerinden mikrodamar dansitesine (MVD) bakılarak Gremlin1 ile anjiogenez bağlantısı araştırıldı. 20 PRHK, 39 KRHK olgusunda Gremlin 1 ve COL15A1 ekspresyonları araştırıldı. Gremlin 1 ve COL15A1 ile sitoplazmik boyanmalar değerlendirildi. Anjiogenik profili değerlendirmek için COL15A1 ile boyanan mikrovasküler yapılar incelendi. KRHK?da Gremlin 1boyanması, tümörlü doku ile sağlam doku karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı bulundu.(p=0.006) MVD ile GREM 1 boyanma özelliği arasındaki ilişki istatiksel olarak karşılaştırıldığında PRHK?da anlamlı (p=0.007) bulundu. COL15A1 ile PRHK?da izlenen sitoplazmik boyanma istatistiksel olarak anlamlı bulundu. (p=0.005) Gremlin 1 ile her iki tümör grubunda boyanma saptanması ve bu belirtecin özellikle çevre normal dokunun tubul epitelinde çok daha yüksek oranlarda eksprese edilmesi, bu genin tümör supresör gen olabileceği yönünde literatürde de yer alan bilgileri desteklemiştir

Böbrek neoplazmlarıKarsinoma-renal hücreliKemik morfojenik proteinleri+2
Sevgül Kara
Gaziantep University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolorektal karsinomlarda iki yeni histolojik gradelemenin prognostik faktörler ve sağkalım ile karşılaştırılması

Kolorektal kanserler gastrointestinal sistemin en sık görülen kanseridir. Kolon kanseri erken evrede, minimal morbidite ve mortalitesi olan, uygun cerrahi girişim ile yüksek oranda küratif tedavi edilebilen bir malignitedir. Kolorektal karsinomlarda gradeleme önemli bir prognostik faktördür. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma Ve Uygulama Hastanesi Patoloji bölümü arşivinden Ocak 2002-Nisan 2012 tarihleri arasında kolorektal karsinom nedeni ile kolektomi uygulanmış 164 olgu seçildi. Olgulara ait H&E boyalı lamlar gözden geçirildi, histolojik grade, lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, lenf nodu tutulumu, tümör çapı, evre, metastaz, rekürrens yönünden değerlendirildi. Ayrıca az diferansiye küme sayısının baz alındığı iki yeni histolojik gradeleme yapıldı ve sonuçlar sağ kalım ile ilişkilendirildi. Her iki gradeleme sistemi prognostik faktörler ve sağ kalım ile karşılaştırıldı. Yapılan istatiksel çalışmada POR gradeleme sistemi ile tümör çapı, tümör diferansiyasyonu, tümör invazyonu, lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, lenf nodu tutulumu, metastaz ve sağkalım arasında ki ilişki anlamlı bulundu. PDC gradeleme sistemi ile cinsiyet, tümör çapı, tümör diferansiyasyonu, perinöral invazyon, lenf nodu tutulumu, metastaz ve sağkalım arasında istatiksel anlamlı ilişki bulundu. Az diferansiye kümelere dayanan bu sınıflandırma sistemi, daha önceki gradeleme sistemlerinden pratiklik açısından farklıdır ve ameliyat sonrası tedavi programlarında yardımcı olabilir. Ayrıca kolorektal karsinomlu hastaların prognozunu ve sağkalımını belirlemede yararlı olabileceğini düşündürmektedir.

KarsinomaKolon neoplazmlarıKolorektal neoplazmlar+5
Ayşegül Küçükosmanoğlu
Gaziantep University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign mezatolyoma: Mineralojik analiz, elektron mikroskopi, histokimya ve immünohistokimyanın tanı ve ayırıcı tanıdaki rolü (50 olguluk çalışma)

1.ÖZET Türkiye'de asbest ve asbest benzeri fibrillerin inhalasyonu sonucu gelişen malign mezotelyoma (MM) olgularının çoğu çevreseldir. Literatürde, bu önemli problemi detayları ile vurgulayan çalışma sayısının azlığı ise dikkat çekicidir. Bu çalışmada Ç.Ü.T.F Patoloji Anabilim Dalı, Adana SSK ve Numune Hastaneleri ve özel bir patoloji laboratuarında tanı almış MM olguları yeniden değerlendirilmiş, histopatolojik subtipleri belirlenmiş, olanaklar çerçevesinde hasta takipleri yapılmıştır. Bir plevral fibröz plak olgusu da çalışmaya dahil edilmiştir. Aynı zamanda akciğer doku örnekleri mevcut olan olgularda EDXA ile mineralojik analiz yapılarak fibril tipi saptanmıştır. Dört olguda elektron mikroskopik inceleme yapılmış, tüm olgulara tanıya yardımcı histokimyasal (PAS, D-PAS, müsikarmen) ve immünohistokimyasal (keratin, EMA, CEA) yöntemler yeni kullanıma girmiş bazı antikorların da (MOC 31, HBME-1) eklenmesi ile uygulanmıştır. Çalışmada kontrol grubu olarak 20 adenokarsinoma olgusu kullanılmıştır. Olguların 36'sı epitelyal, yedisi bifazik, altısı sarkomatöz ve biri de desmoplastik tip olarak sınıflandırılmıştır. Takipleri olan on olguda ortalama yaşam süresi 14 ay olarak saptanmıştır. Mineralojik analiz sonucunda, üç olgudan ikisinde tremolite, actinolite, birinde ise bu iki fibril yanısıra erionit de bulunmuştur. Ultrastrüktürel incelemede MM epitelyal hücrelerinin uzun, ince mikrovilluslarının olduğu, hücre bağlantılarının iyi geliştiği ve intrasitoplazmik glikojen partikülleri içerdikleri görülmüştür. Yapılan çalışmalarda CEA, MOC 31, D-PAS ve müsikarmenin adenokarsinomalarda, HBME-1 'in ise MM'da istatiksel olarak anlamlı sonuç verdikleri, dolayısıyla ayırıcı tanıdaki önemleri ortaya konmuştur. Malign mezotelyoma ve adenokarsinoma ayırıcı tanısında hiçbir antikorun tekbaşına yeterli olmadığı, panel uygulamasının gerekliliği yanısıra klinik-radyolojik- patolojik korelasyonun önemi bu çalışma ile irdelenmektedir. Anahtar kelimeler: Malign mezotelyoma, mineralojik analiz, elektron mikroskopi, histokimya, immünohistokimya

MezotelyomaTeşhis
Derya Gümürdülü
Çukurova University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glomerülonefritlerde FAS, BCL-2, p53 moleküllerinin değerlendirilmesi, klinik ve laboratuvar bulgularla korelasyonu

ÖZET GLOMERULONEFRITLERDE FAS, BCL-2, p53 MOLEKÜLLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ, KLİNİK VE LABORATUVAR BULGULARLA KORELASYONU Apoptozis glomerülonefritlerde (GN'lerde) düzenleyici bir mekanizma olarak önemli bir rol oynar. Apoptozis, çeşitli moleküllerin ekspresyonu ile kontrol edilir. Fas antijeni, Bcl-2 proteini ve p53 onkoproteini apoptozisin çeşitli basamaklarında yer alan moleküllerdir. Çalışmamızda farklı tip GN'lerde bu üç molekülün glomerüllerdeki dağılımım immünohistokimyasal olarak saptamayı ve bu üç molekül ekspresyonunun birbirleri ile ve klinik ve laboratuvar bulgular ile korele olup olmadığını belirlemeyi amaçladık. Beş normal olgu böbrek biyopsisinde ve 55 çeşitli tiplerdeki GN olgularının böbrek biyopsilerinde Fas antijeni, Bcl-2 ve p53 proteini ekspresyonlanm inceledik. Bu 55 GN olgusunun 10'u membranöz GN, 10'u membranoproliferatif GN, 10'u diffüz-proliferatif GN, 10'u mezangioproliferatif GN, 5 'i lupus nefriti, 5'i fokal segmental glomerüloskleroz ve 5 'i de kresentik GN tanısı almışlardı. Tüm GN tiplerinde de Fas, Bcl-2 ve p53 pozitif (+) glomerüler hücrelerin sayısı normal böbrek dokusundakinden daha yüksekti. Fas(+) hücrelerin sayısı proliferatif GN'lerde, non-proliferatif olgulara göre istatistiksel olarak artmış bulundu. Ancak Bcl-2 ve p53 (+) hücrelerin, proliferatif GN'lerdeki artışı non-proliferatif GN'lerdekinden farklı değildi. Fas, Bcl-2 ve p53 değerlerini birbirleriyle karşılaştırdığımızda, aralarında belirgin bir korelasyon saptanmadı. Bu moleküllerin ekspresyonu ile klinik ve laboratuar bulguları arasındaki ilişki p53 ve BUN değerleri arasındaki ilişki haricinde belirgin değildi. Bu sonuçlar bize; apoptozisin kompleks moleküler bir olay olduğunu, düzenlenmesine çok sayıda gen ekspresyonunun karıştığım göstermiştir. Ayrıca apoptozisin GN'lerin progresyonu veya rezolüsyonundan hangisine daha çok katkıda bulunduğunun anlaşılması ve klinik-patolpjik korelasyon için kullandığımız yöntemin daha ileri araştırmalarla desteklenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. GN'lerin tüm tiplerinde glomerüler yumağında Fas, Bcl-2 ve p53 varlığı yeni tedavi yaklaşımlarının gelişimine katkıda bulunabilir. Anahtar sözcükler: Apoptozis, Bcl-2, Fas, glomerülonefrit, p53 VI

AntijenlerApoptozisGenler-Bcl-2+2
Aysun Hatice Uğuz
Çukurova University
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme karsinomunda c-erbB-2 (HER-2/neu) ekspresyon ve amplifikasyonunun diğer prognostik faktörlerle karşılaştırılması

ÖZET MEME KARSİNOMUNDA c-erbB-2 ( HER-2/neu) EKSPRESYON VE AMPLİFİKAYONUNUN DİĞER PROGNOSTÎK FAKTÖRLERLE KARŞILAŞTIRILMASI Meme karsinomunda, tümörün biyolojik davranışım, tedavi ve prognozunu belirleyen çeşitli parametreler tanımlanmıştır. Bunların içerisinde c-erbB-2 (HER-2/neu), Epidermal büyüme faktör reseptörüne benzeyen, hücre membranında tirozin kinaz reseptörünü kodlayan bir onkogendir. Meme karsinomlannda, c-erbB-2 onkoprotein ekspresyonunun ve gen amplifikasyonunun, tek başına ve diğer parametreler ile birlikte prognostik önemi konusunda, yayınlarda farklı sonuçlar mevcuttur. İmmünohistokimya, PCR, Southern Blot, Northern Blot, Western Blot, ELISA, FISH gibi yöntemler c-erbB-2'nin tespitinde kullanılmaktadır. Bu çalışmada 60 adet meme karsinomlu kadın hastaya ait parafin doku örnekleri incelenmiştir. Parafin kesitlerde östrojen reseptörü ve c-erbB-2 protein ekspresyonu immünohistokimyasal teknik, c-erbB-2 geninin amplifikasyonu ise karşılaştırmalı PCR yöntemi ile saptanmıştır. Karşılaştırmalı PCR, formalinle tespitli parafin dokulara uygulanabilen, gen amplifikasyonunu tespit eden, semikantitatif, alternatif bir yöntemdir, c- erbB-2 ekspresyonu ve amplifikasyonu diğer klasik prognostik faktörlerle (hasta yaşı, tümörün histolojik tipi, çapı, grade'i, lenfovasküler invazyon, lenf nodulu tutulumu ve sayısı, östrojen reseptör varlığı) karşılaştırılmıştır. Bu çalışmada, her iki yöntemle tespit edilen c- erbB-2 amplifikasyonu ve ekspresyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur p=0,000). Meme karsinomunda, c-erbB-2 amplifîkasyon ve ekspresyonunun artmış metastatik lenf nodulu sayısı (p=0,003), yüksek histolojik grade (p=0,000), lenfovasküler invazyon (p=0,003) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki gösterilmiştir. Ancak, hasta yaşı, tümörün histolojik tipi, çapı ve östrojen reseptör varlığı ile anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05) Çalışmamızda, meme karsinomunda, tek başına ve konvansiyonel prognostik faktörler ile birlikte c-erbB-2 ekspresyonu ve gen amplifikasyonunun önemli bir parametre olarak değerlendirilmesi gerekliliği, bu amaçla immünohistokimyasal tekniğin yam sıra, karşılaştırmalı PCR'ın semikantitatif sonuç veren, güvenilir bir yöntem olarak, rutin uygulamada yer alabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar sözcükler: c-erbB-2, İmmünohistokimya, meme karsinomu, PCR, prognostik faktörler VI

Şeyda Erdoğan
Çukurova University
2001
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fetal böbrekler ve kistik böbrek hastalıklarında apoptozis ve büyüme faktörlerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesi

ÖZET FETAL BÖBREKLER VE KİSTİK BÖBREK HASTALIKLARINDA APOPTOZİS VE BÜYÜME FAKTÖRLERİNİN KARŞILAŞTIRMALI DEĞERLENDİRİLMESİ Çalışmamızda, 28 kistik böbrek hastalığı (KBH), her gebelik evresinde beşer adet olmak üzere 15 fetal ve beş adet erişkin böbrek dokusunda, TÜNEL metodu ile apoptozis ve Strept avidin-biotin peroksidaz ( ABC ) yöntemiyle anti-TGF-a ve anti- VEGF boyanma dağılım paterni ve şiddeti yönünden değerlendirildi. Fetal böbrek dokularında TGF-a ifadesinin proksimal tübülüslerde gebelik ilerledikçe azaldığı, toplayıcı kanallarda son gebelik evresinde kaybolduğu, distal tübülüslerde her gebelik evresinde kuvvetli, glomerüllerde negatif olduğu, erişkin böbrek dokularında glomerüllerde negatif, proksimal tübülüslere göre, distal tübülüs ve toplayıcı kanallarda daha kuvvetli olduğu saptandı. Fetal böbreğin büyümesinde epitelde TGF-a mitojen etkisinin bulunduğu, distal tübülüslerin bunda birincil rolü oynadığı, erişkinde nefronun labil epitelinde mitojen aktivasyonun devamı için var olduğu düşünüldü. Korteks ve medullada interstisyumda TGF-a 'nın negatif olması, mezenkimde mitojen etkisi olmadığını gösterdi. Fetal böbrek dokularında VEGF dağılımı TGF-a'ya paralel bulundu. VEGF büyüme faktörünün böbrek gelişiminde epitelde, endotelden daha güçlü ifade edildiği, bu faktörün angiogeneziste rolü olduğu kadar epitel mitogenik aktivasyonunda da görevli olduğu ve/veya burada üretildiği düşünüldü. Fetal böbreklerde apoptozis, terme kadar epitelde düşük düzeyde, erken gebelikte nefrogenik zon mezenkiminde ve ileri gebelik evrelerinde medülla interstisyumunda yoğun saptandı. Apoptozisin fetal böbreklerde indüklenmemiş mezenkimin ortadan kaldırılması ve nefron morfogenezisinde büyüme faktörlerinin yanında, hücre proliferasyonunun kontrolü için gerekli olduğu kanısına varıldı. Kistik böbrek hastalıklarında; TGF-a ve VEGF'nin küçük kistlerde, distal tübülüslere benzer şekilde kuvvetli, büyük kistlerde zayıf derecede boyanması, apoptozisin ise büyük kistlerde daha yoğun ve küçük kistlerde seyrek olması, küçük kist epitelinin kist gelişiminde daha önemli olduğunu işaret etmektedir. KBH'da interstisyel apoptozisin, olguların çoğunda fetüstekine kıyasla düşük düzeylerde olmakla birlikte, bazılarında yüksek sergilenmesi, hastalığın tutulum şiddetinin farklılığına ve kistler arasında indiferansiye mezenkim bulunuşuna bağlandı. Bulgularımız literatürle uyumlu bulundu. Anahtar kelimeler: Apoptozis, Büyüme faktörü, Fetal böbrek, Kistik böbrek hastalığı, VI

Filiz Aka Bolat
Çukurova University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yumuşak doku sarkomlarında proliferatif aktivitenin immünohistokimyasal yöntemle belirlenmesi PCNA (poliferating cell nuclear antigen) ve Ki-67 reaktiviteleri

Tümörlerin proliferatif aktivitesi ile klinik gidişi arasında güçlü bir ilişki vardır. "Proliferating Cell Nuclear Antigen" (PCNA) ve Ki-67, hücre siklüsünün proliferatif evresinde salınan nükleer antijenler olup dokuda monoklonal antikorlar aracılığı ile IHK yöntemle saptanabilmektedirler. Bu çalışmanın amacı; farklı histolojik tipteki YDS'da PCNA ve Ki-67 reaktivitesinin dağılımını IHK yöntemle belirlemek ve tümörün histolojik grade'i ile ilişkisini araştırmaktır. Bu amaçla Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında 1988-1995 yılları arasında tanı almış 185 YDS olgusu retrospektif olarak yeniden değerlendirilmiştir. Mitoz-nekroz-hücre zenginliği-pleomorfizm kriterleri göz önünde tutularak tüm olgular gradelendirilmiştir. Çalışma grubu olarak bu olgular arasından ekstremite ve gövde duvarı yerleşimli 35 primer YDS belirlenmiştir. Olguların %57.2'si erkek, %42.8'i kadın olup yaş ortalaması 44.7'dir. Olgulara ait parafin bloklardan elde edilen tümör doku kesitlerine immunperoksidaz yöntemle Anti-PCNA ve Anti-Ki-67 monoklonal antikorları uygulanmıştır. PCNA ve Ki-67 ile pozitif boyanan hücrelerin oranını belirlemede semikantitatif skorlama kullanılmıştır. PCNA (<%25; >%25) ve Ki-67 (<%10; >%10) indeksleri kullanılarak tümörlerdeki pozitiflik oranları histolojik grade ile karşılaştın İm ıştır. Tümörde PCNA ve Ki-67 salınımındaki artışın, histolojik grade ve metastaz ile korelasyon gösterdiği saptanmıştır. YDS'larında PCNA ve Ki-67'nin prognostik faktör olarak kullanılabileceği kanısına varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Yumuşak doku sarkomları, proliferasyon belirleyicileri, PCNA, Ki-67, immunohistokimya 85

PCNAYumuşak doku neoplazmlarıİmmünohistokimya
Özlem Aydın
Çukurova University
1997
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme, over ve tuba karsinomlarında BRCA1 ve BCRA2 protein ekspresyonlarının prognostik önemi: immünohistokimyasal ve klinikopatolojik çalışma

ÖZETBRCA1 ve BRCA2 herediter meme-over kanser sendromlarının yaklasık % 25'indensorumlu tümör süpresör genlerdir. Over, tuba, meme kanseri açısından risk altındaki kisiler isebu genlerde germline mutasyona sahiptirler.Bu çalısmada, erken yasta görülen meme-over karsinomu olgularında BRCA1 veBRCA2 gen ürünlerindeki değisikliklerin immünohistokimyasal olarak belirlenmesi,bulgularla tümör biyolojik davranısı ve derecesi arasındaki olası korelasyonların vurgulanmasıamaçlanmıstır. 50 yas altı 48 meme, 49 over, 4 tuba karsinomu olgusu çalısmaya dahil edildi.BRCA1 için C ve N terminal uçlarına uyan iki ayrı antikor kullanıldı. BRCA1 (Neomarker)antikoru ile over karsinomu serisinde eksitus olgularında % 70 oranında nükleer antijen kaybıizlendi. Evre IV olgularda eksitusların tamamında antijenik kayıp mevcuttu. Aynı antikor ilememe grubunda tümör derecesi ile immün boyanma arasında belirgin korelasyon gözlenmedi.BRCA2 antikoru ile over karsinomu serisinde Evre III ve IV eksitus olgularının %61.5 ve % 100'ünde antijenik kayıp gözlendi. Tuba karsinomu olgularının tamamındaboyanma fokal veya negatifti.Bu antikor ile eksitus meme olgularının % 75'inde nükleerantijenik reaksiyonda azalma görüldü. Bu bulgular, meme karsinomlarında, BRCA2'nin tümörderecesi, over, meme ve tuba karsinomlarında prognoz ile ilgili bilgi verebileceğini gösterdi.BRCA1 (Dako) antikoru ile tüm olgularda boyanma yoğunluğuna göre yapılandeğerlendirmede evre, grade ve yasam statusu ile herhangi bir korelasyon saptanmadı.Over seröz borderline tümör grubundaki 7 olgunun tamamında her üç antikorla dayaygın boyanma görüldü.Genel olarak immünohistokimyasal boyanma paternleri, BRCA1 ve BRCA2 içinnükleer boyanmanın fizyolojik fenotipi temsil ettiğini ve iyi prognozla iliskili olduğunu,boyanma azlığının ise yüksek grade ve kötü prognozla seyrettiğini desteklemektedir. Bubulguların moleküler tekniklerle korelasyonu önemli bilgiler verecektir.Anahtar Kelimeler: Herediter meme over kanser sendromu, BRCA1, BRCA2,İmmünohistokimya

Elif Güveloğlu Kanber
Çukurova University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kemiğin dev hücreli lezyonlarında hücre siklus proteinlerinin (siklin D1, siklin D3, P21, P27) ve Ki-67'nin değerlendirilmesi

ÖZETKemiğin Dev Hücreli Lezyonlarında Hücre Siklus Proteinlerinin (Siklin D1,Siklin D3, P21, P27) ve Ki-67'nin DeğerlendirilmesiHücre siklus proteinleri, siklusun fazları arasındaki geçişlerde önemlifonksiyona sahiptir. Bu proteinlerdeki değişiklikler, çeşitli insan tümörlerininpatogenezlerinde rol almaktadır. Çalışmamızda, kemiğin dev hücreli tümörü iledev hücre içeren benign lezyonlarından olan anevrizmal kemik kisti, dev hücrelireperatif granülom ve benzer morfolojiye sahip tendon kılıfının dev hücrelitümöründe hücre siklus proteinleri ile hücre proliferasyonu araştırıldı ve birbirleriile karşılaştırıldı. Çalışma grubuna arşivimizden 70 olgu (18 dev hücreli kemiktümörü, 15 anevrizmal kemik kisti, 21 dev hücreli reperatif granülom ve 16 tendonkılıfının dev hücreli tümörü) dahil edildi. Olgulara immünohistokimyasal yöntemle,hücre siklus proteinlerinden siklinD1, siklinD3, p21, p27 ve proliferasyon belirleyicisiolarak Ki-67 uygulandı. SiklinD3, p21 ve p27 boyanması tüm olgular içinbenzerdi. SiklinD1, siklinD3, p21 ve p27 ile dev hücrelerde mononükleerhücrelerden daha yüksek oranda pozitiflik elde edildi ve bu sonuç bize buproteinlerin dev hücre diferansiyasyonunda rol aldığını düşündürdü. SiklinD1, tendonkılıfının dev hücreli tümörü olgularının tamamında mononükleer hücrelerde negatifbulundu. Bu nedenle bu lezyondaki mononükleer hücrelerin kemik lezyonlarındakimononükleer hücrelerden farklı immünofenotipik özellikte olduğu düşünüldü. Ki-67boyanması olguların tamamında oldukça karakteristik olup yalnızca mononükleerhücrelere sınırlı idi. Olguların hiçbirinde dev hücrelerde Ki-67 pozitifliğisaptanmaması dev hücrelerin proliferatif aktivitelerinin olmadığını destekledi. Bubulgularla her dört lezyonda da proliferatif aktiviteden mononükleer hücrelerinsorumlu olduğu ve dev hücre oluşum mekanizmalarının tüm gruplarda benzer olduğugörüşüne ulaşıldı. Sonuç olarak mononükleer hücreler proliferatif aktiviteden sorumludurve hücre siklus proteinleri dev hücre oluşumu ile ilişkilidir. Dev hücrelerin osteolitikaktivitesinden dolayı siklus proteinlerini hedef alan çalışmalar; cerrahi dışı tedaviolanağı sağlayabilir.Anahtar sözcükler: Dev hücre, hücre siklus proteinleri, kemik, Ki-67.i

Ayşe Gökdemir
Çukurova University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mikozis fungoides tanısında histomorfolojik, immünofenotipik (cd3, cd4, cd8) ve t hücre reseptörü gamma gen yeniden düzenlenmesinin değerlendirilmesi

ÖZETMikozis Fungoides Tanısında Histomorfolojik, mmünofenotipik (CD3, CD4, CD8)ve T-Hücre Reseptörü γ Gen Yeniden Düzenlenmesinin DeğerlendirilmesiMikozis fungoides, baskın olarak CD4 pozitif T lenfositlerin deride neoplastikinfiltrasyonu ile karakterizedir. Mikozis fungoidesin erken lezyonlarının tanısı, klinik vehistomorfolojik olarak zorluk arzeder. Mikozis fungoides tanısında yardımcı yöntemler;immünohistokimya ve moleküler biyoloji tekniklerinin konvansiyonel yöntemlerekatkısı araştırılmaktadır.Çalışmamızda, immünofenotipik özellikler ve polimeraz zincir reaksiyonu ile T-hücre reseptörü γ gen yeniden düzenlenmesinin tanıdaki yerini saptamayı amaçladık.Çalışma grubuna, 73 olgu (39 klasik histomorfolojiye sahip mikozis fungoides ,16 mikozis fungoides şüphesi, 18 benign inflamatuar dermatozdan oluşan kontrol grubuolgular) dahil edildi. %10'luk formaldehitte tespit edilmiş, parafine gömülü dokulardanelde edilen histolojik kesitlerde rutin hematoksilen eozin boyası ve ışık mikroskobikinceleme yanısıra, immünohistokimyasal yöntemle CD3, CD4, CD8'e karşı antikorlarile immünofenotipik özellikler, polimeraz zincir reaksiyonu ile T hücre reseptörü γ genyeniden düzenlenmesi değerlendirildi. Mikozis fungoides ve mikozis fungoides şüphesiolan grupta, CD4 yüzdesi, CD4/CD8 oranı, klonalite varlığı istatistiksel olarak anlamlıbulundu. CD8 yüzdesi ise üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı.Mikozis fungoides'te, histomorfolojik bulgular -tipik olduğunda- altın standarttanı yöntemidir. Ancak, erken lezyonlarda ve mikozis fungoides şüphesi olan olgularda;histomorfolojik bulguların yetersiz kaldığı durumlarda, immünofenotipik değerlendirmeve polimeraz zincir reaksiyonu aracılı T hücre reseptörü γ gen yeniden düzenlenmesi ileklonalite saptanması, mikozis fungoides tanısında yardımcı yöntemler olarakkullanılabilir.Anahtar sözcükler: histomorfoloji, immünofenotip, mikozis fungoides, T hücrereseptörü γ geni.

Arbil Açıkalın
Çukurova University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gastrointestinal stromal tümörlerde histopatolojik, tanısal ve prognostik bulguların değerlendirilmesi

ÖZETGastrointesitinal Stromal Tümörlerde Histopatolojik, Tan sal ve PrognostikBulgular n De erlendirilmesiGastrointestinal stromal tümörler (G ST) gastrointestinal trakt n en s k görülenmezenkimal tümörleridir. G ST'ler benignden maligne kadar geni bir davran spektrumunasahiptir. Literatürde G ST'lerin kötü gidi ini tahmin etmede risk gradelemesinin tümörboyutu ve mitotik oran baz al narak yap lmas gerekti i önerilmi tir. Bu çal man n amactümör boyutu, mitotik oran gibi konvansiyonel fakörlere ek olarak klinikopatololojikparametreler, risk gradei ve c-kit, CD34, S100, SMA, desmin, Ki-67, p53, bcl-2, bax, cox-2,PDGFR 'n n prognostik de erini ara t rmakt r.Bu çal mada 1995-2006 y llar aras nda rezeke edilmi G ST'ler ve gastrointestinalsistemin di er mezenkimal tümörlerine (leiomiyom, leiomyosarkom vb.) immünhistokimyasalyöntemle c-kit, CD34, SMA, S100 ve desmin uygulanm t r. Bu olgulardan G ST tan salanlara prognostik de erlendirme amaçl ki-67, p53, bcl-2, bax, cox-2, PDGFRçal lm t r.Yirmiyedi olguda tümör ince barsakta, 20 olguda midede, 6 olguda omentumda, 4olguda kal n barsakta, 2 olguda özefagusta lokalizeydi. Makroskopik olarak tümör boyutu 20-250mm aras ndayd (ortalama: 104mm). C-kit pozitif 60 olgu ve c-kit negatif 1 olgu, 12 olgudü ük risk gradeli, 8 olgu orta risk gradeli, 35 olgu yüksek risk gradeli olmak üzere riskgruplar na klasifiye edildi. Çok dü ük risk grubuna giren olgu yoktu. 6 olgu tümör çap n nbilinmemesi nedeniyle gradelenemedi. Risk gradei metastaz/rekürrens varl yla istatistikselolarak anlaml bulunmad . Mikroskopik olarak tümör, i si hücrelerden (40 olgu), epiteloidhücrelerden (7 olgu) ve mikst hücrelerden (14 olgu) olu maktayd . Fokal hemoraji ve nekrozgörüldü. Altm bir G ST olgusundan, 43'ü (70,5%) CD34, 34'ü (55,7%) SMA, 40' (65,6%)S100, 9'u (14,8%) desmin, 44'ü (72,1%) ki67, 17'si (29,3%) p53, 48'i (%82,8) bcl-2, 19'u(32,8%) bax, 56's (96,6%) cox-2 ve 48'i (78%) PDGFR ile pozitifti.Ki-67 ekspresyonu risk gradei ve mitozla koraleydi. Tümör nekrozu da risk gradei ilekoraleydi. Bu çal ma G ST'lerin malign potansiyelinin ya , cinsiyet, tümör lokalizasyonu,büyüme paterni, ülserasyon, hücre tipi, nükleer atipi, sellülarite, kanama ve c-kit, CD34,SMA, S100, desmin, p53, bcl-2, bax, cox-2, PDGFR ekspresyonu ile ilgili olmad ngöstermi tir.Ki-67 labeling index ve tümör nekrozu malign potansiyeli tahmin etmede ve cerrahitedavi eklini belirleme, takip ve adjuvan terapi gereklili ine karar vermede yard mc olabilir.Anahtar sözcükler: Gastrointestinal Stromal Tümör, c-kit, CD34, S100, SMA,Desmin, Ki-67, P53, Bcl-2, Bax, COX-2, PDGFR.

Filiz Çevlik
Çukurova University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serviks uterinin prekanseröz ve kanseröz lezyonlarında Nanog, SOX2 ve keratin 17 ekspresyonlarının tanısal ve prognostik veriler ile ilişkisi

Amaç: Çalışmamızda, serviks biyopsilerinde prekanseröz lezyonların derecelendirilmesinde ve skuamöz hücreli karsinom ayrımında Nanog, SOX2 ve Keratin 17 immünohistokimya boyalarının tanısal belirteç olarak kullanılabileceği hipotezini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2017-Haziran 2022 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde bulunan, 28 skuamöz metaplazi, 50 CIN1, 50 CIN2, 50 CIN3 ve 32 skuamöz hücreli karsinom (toplam 210) tanılı servikal biyopsilerin parafin bloklarına Nanog, SOX2 ve keratin 17 antikorları uygulandı. Seçilen olgularda ekspresyon varlığı ile bahsedilen gruplar arasında yaş, HPV enfeksiyonu varlığı, HPV tipi, parite ve kanser olgularında parametrial tutulum, lenf nodu, uzak organ metastazı, lenfovasküler invazyon varlığı gibi prognostik antitelerin ilişkisini karşılaştırdık. Ekspresyon yaygınlığı ve şiddetinin tanısal grupları ayırabilme özelliği istatistiki olarak değerlendirildi. Bulgular: Nanog ile kontrol grubu ve prekanseröz lezyonlarda ekspresyon izlenmezken, SCC olgularının 12'sinde (%37,5) pozitif saptandı. Nanog ile prekanseröz lezyonlar tek grupta değerlendirildiğinde invaziv tümör ile anlamlı ekspresyon farkı görüldü. SOX2, SCC olgularının 20'sinde (%62,5), CIN3 olgularının 35'inde (%70) ve CIN2 olgularının 13'ünde (%26) yüksek ekspresyon gösterdi. Keratin 17 ile SCC vakalarının 26'sında (%81,2) ekspresyon izlendi. Mevcut belirteçlerin ekspresyonları ile prognostik parametreler arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: SOX2 ile normal skuamöz epitelden CIN1, CIN2, CIN3 ve SCC'ye doğru artan ekspresyon varlığı izlendi. Çalışmamızda SOX2'nin özellikle CIN2'den CIN3 ve SCC'ye geçişte, arada kalınan vakalarda CIN2 ve CIN3'ün ayrımında kullanılabileceği gösterildi. Nanog ve keratin 17 ile prekanseröz lezyonlardan invaziv tümöre geçişte anlamlı farklılık saptandı. Bu iki belirtecin invazyon şüpheli olgularda tanıya fayda sağlayabileceği sonucuna varıldı.

Merve Bozkurt Kaya
Gaziantep University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yumuşak dokunun nadir görülen tümörlerinde ve odontojenik tümörlerde immünohistokimyasal yöntem ve floresan in situ hibridizasyonla epidermal growth faktör reseptör varlığının gösterilmesi

Nadir görülen odontojenik tümörler epitelyal, ektomezenkimal ve/veya mezenkimal elemanlar içeren, diş oluşturmaya çalışan tümörlerdir. Yumuşak doku tümörleri ise oldukça heterojen bir grubu oluşturur ve köken aldığı dokuya benzerliğine göre isimlendirilir. Epidermal Growth Faktör Reseptör (HER1/EGFR); bir hücre membran reseptörü olup, normal hücre gelişiminden, değişik organ ve dokulardaki birçok metabolik ve fizyolojik yolaktan sorumludur. Bu reseptörde mutasyon ya da overekspresyon, birçok tümör patogenezinde rol oynar.Bu çalışmada 2002-2010 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı almış onbir odontojenik tümör olgusu ve onyedi nadir görülen yumuşak doku tümörü olgusu olmak üzere toplam 28 olgu incelenmiştir. Bu olgularda immünohistokimyasal olarak EGFR boyanması ve FISH yöntemi ile genetik anormallik araştırılmıştır.Çalışmamızda tüm olgulara immünohistokimyasal olarak uygulanan EGFR ile onbir olgu pozitif boyanmıştır. FISH yöntemi ile ise sekiz olguda genetik anormallik saptanmıştır.Odontojenik tümör olgularımızın dokuzunda (%81,8) immünohistokimyasal yöntemle ya da FISH metodu ile EGFR overekspresyonunun saptanması, bu tümörlerin patogenezinde EGFR'nin rol oynadığını göstermektedir. Yumuşak doku tümörlerinde ise kordoma patogenezinde EGFR'nin önemi bulgularımızla tekrar vurgulanmış olup, daha önce EGFR varlığı gösterilmemiş olan retiform ve kompozit hemanjioendotelyoma grubu tümörlerde de EGFR'nin rolü olduğu ileri sürülebilir. EGFR tanısal amaçlı kullanılabileceği gibi, anti-EGFR ilaçların hedefini teşkil ettiğinden, hastaların tedavi yönetiminde de oldukça değerlidir.

ErbB reseptörleriFISHNeoplazmlar+3
Kıvılcım Eren Erdoğan
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Melanositik tümörlerde dna kopya sayısı ve kromozomal değişikliklerin floresan ın situ hibridizasyon yöntemi ile değerlendirilmesi, ayırıcı tanı ve prognostik öneminin araştırılması

Giriş-Amaç: Melanositik tümörler melanositlerin neoplastik proliferasyonu ile karakterize morfolojik ve genetik yönden oldukça geniş ve heterojen spektruma sahip tümörlerdir. Melanom, öldürücü deri tümörlerinin hemen hemen %60'ından sorumludur. Bu nedenle melanositik tümörlerin erken tanısı ve yeni tedavi stratejilerinin geliştirilebilmesi amacıyla, etiyopatogeneze yönelik moleküler çalışmalar giderek ivme kazanmaktadır. Çalışmamızda özellikle tanısal güçlüğe neden olan melanositik lezyonların tanısında 6p25, 6q23, 11q13 ve sentromer 6 genlerini hedefleyen dört renkli FISH yönteminin tanısal değerini araştırmayı ve bu paneli kullanarak melanositik nevüs, displastik nevüs, non-metastatik melanom ve metastatik malign melanomdaki kromozomal anomalilerin farklılıklarını, konvansiyonel morfolojik prognostik kriterlerle karşılaştırarak, malign melanomun biyolojik davranışındaki yerini araştırmayı amaçladık.Gereç-Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı almış 74 melanositik lezyon alındı. Olguların 17'si (%23) benign (melanositik nevüs), 28'i (%37) borderline, 29'u (%39,2) malign özellikteydi. Borderline ve malign lezyonlar klinik takipleri olan hastaların arasından seçildi. Bu olgulara ait formalinle fikse parafin bloklardan alınan 3 µm kalınlıktaki kesitlere FISH prosedürü uygulandı. Sonuçlar floresan mikroskopta değerlendirilerek genlerin kopya sayısına karşılık gelen dört farklı rengin sayısal değerleri kaydedildi.Bulgular: FISH testi 17 melanositik nevüsün tamamında negatif; Borderline lezyonlardan tanısal güçlük oluşturan 19 lezyonun 6'sında pozitif, diğerlerinde negatif; 11 non-metastatik melanomun 10'unda pozitif; 18 metastatik melanomun tamamında pozitif sonuçlandı. Test sonuçlarının değerlendirilmesinde, mutlak benign ve mutlak malign lezyonların histopatolojik tanıları esas alındı. Borderline grup lezyonların değerlendirilmesinde klinik davranışa göre belirlenen lezyon karakteri esas alındı. Testin sensitivitesi %98,5; spesivitesi %100 olarak belirlendi. Sinyal parametrelerinin kantitatif değerleri benign, borderline, nonmetastatik ve metastatik gruplar arasında ikili olarak karşılaştırıldı. 6q23 kaybı dışındaki tüm parametrelerde benzer şekilde, benign ve borderline gruplar; borderline ve non-metastatik gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenirken; non-metastatik ve metastatik melanom arasındaki fark istatistiksel olarak anlamsız idi. 6p25 ve 6q23 kaybı ile prognoz arasında kuvvetli ilişki; 11q13 ve 6q23 amplifikasyonu ile prognoz arasında zayıf ilişki saptandı. 6p25 (kazanım ve kayıp) pozitifliği akral bölge (%83,3) ve alt ekstremite (%75) yerleşiminde sık izlendi (p=0,042). 6p25 anormalliği ve 11q13 amplifikasyonu ile tümör çapı arasında anlamlı ilişkili bulundu (sırasıyla p=0,001; p=0,046). 6q23 amplifikasyonu pozitifliği ile mitoz arasında anlamlı ilişki saptandı (p=0,046).Tartışma-Sonuç: Çalışmamızda 6p25 anormalliği ve amplifikasyonu, 11q13 amplifikasyonu ve 6q23 amplifikasyonunun karsinogenezin erken aşamasında rol aldıklarını ve tümörün metastatik potansiyelini yansıtmadıklarını saptadık. 6p25'in tümör çapı ile ilişkili ve kuvvetli; 6q23 kaybının ise Breslow, tümör çapı ve mitozdan bağımsız bir prognostik parametre olduğu sonucuna vardık.11q13 amplifikasyonunun tümör çapı ile ilişkili, 11q23 amplifikasyonunun ise mitozla ilişkili ve zayıf prognostik parametreler olduğunu tespit ettik. Sonuç olarak FISH testinin, tanısal güçlük oluşturan melanositik lezyonların tanısında sensitif ve spesifik bir yöntem olmasının yanında prognostik yönden de hastaların takibinde ve tedavi seçiminde yol gösterici olduğunu düşünmekteyiz.

FISHKromozom düzensizlikleriKromozom düzensizlikleri+3
Deniz Solgun Anlar
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer adenokarsinomlarında EML4-ALK füzyonunun araştırılması ve klinik, histopatolojik bulgularla korelasyonu

Akciğer Adenokarsinomlarında EML4-ALK Füzyonunun Araştırılması ve Klinik, Histopatolojik Bulgularla Korelasyonu Giriş-Amaç: Akciğer kanseri tüm dünyada en sık ölüme neden olan kanser türüdür. Sigara akciğer kanserine neden olan en önemli faktördür. Adenokarsinomlar akciğer kanserlerinin en sık görülen histolojik tipidir. Akciğer kanseri genelde ileri evrede tanı alır ve geleneksel kemoterapi ile 5 yıllık sağkalım ancak % 15 oranındadır. EML4-ALK füzyonu akciğer adenokarsinomlarında % 3-5 oranında saptanmaktadır. EML4-ALK pozitifliğine sahip adenokarsinomlarda tirozin kinaz inhibitörlerinin, hedefe yönelik tedavide standart kemoterapiyle karşılaştırıldığında sağkalım üzerine belirgin etkileri vardır. Bu çalışmada amaç; akciğer adenokarsinomlarında EML4-ALK füzyonunu araştırmak, klinik ve histoplatolojik bulgularla ilişkisini ortaya koymaktır. Gereç-Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı?nda 2006-2013 yılları arasında tanı almış 117 akciğer adenokarsinomu olgusu çalışmaya alındı. Olgulara ait parafin bloklardan alınan 3 ?m kalınlığındaki kesitlere FISH yöntemi uygulandı. ALK pozitifliğinin yaş, cinsiyet, tümör boyutu, evre ve sigara alışkanlığı ile ilişkisini araştırmak için Chi-Square Testi uygulandı. Bulgular: Akciğer adenokarsinomlarında EML4-ALK pozitifliği %5,1 oranında saptandı. Tüm pozitif olgular erkek olup ortalama yaş 66,3?tür. Tüm hastaların sigara kullanma alışkanlıkları vardır. Üç olgu evre III, 2 olgu evre II ve bir olgu evre I olup ortalama tümör boyutu 5,9 cm?dir. Yapılan istatistiksel analizlerde ALK pozitifliği ile yaş (p:0,595), cinsiyet (p:0,595), sigara öyküsü (p:0,587), tümör boyutu (p:1,000) ve klinik evre (p:1,000) arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Beş olgu, histopatolojik olarak solid ve asiner paternin baskın olduğu mikst tipte olup, bir olgu müsinöz adenokarsinomdur. İki olgu taşlı yüzük hücreleri, bir olguda da şeffaf hücreler içermektedir. Sonuç: Çalışmamızda sonuç olarak Akciğer adenokarsinomu olgularında ALK pozitifliğinin yaş, cinsiyet sigara alışkanlığı, evre, tümör boyutu ile anlamlı bir ilişkinin olmadığı görülmüştür. Histopatolojik olarak ALK pozitifliği, solid, asiner büyüme paterni ve taşlı yüzük hücrelerinin varlığı ile ilişkilidir. Anahtar Sözcükler: Akciğer adenokarsinomu, EML4-ALK, FISH.

AdenokarsinomAkciğerAkciğer neoplazmları+4
Vesile Ergüven
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat adenokarsinomunda PCR ile TMPRSS2-ERG gen füzyonunun gösterilmesi

Prostat Adenokarsinomunda PCR İle TMPRSS2-ERG Gen Füzyonunun Gösterilmesi TMPRSS2 (transmembran proteaz, serin 2) promotorunun, erythroblastosis virüs E26 (Ets) gen ailesiyle füzyonu, prostat kanserinde sık olarak izlenir. TMPRSS2, androjen yanıtlı bir transmembran serin proteazıdır. Ets gen ailesi, iyi korunmuş DNA bağlanma bölgesi ve N-terminal düzenleyici bölge içeren, transkripsiyon faktörleridir. Bu genlerin füzyonu, prostat tümör hücrelerinde, androjen bağımlı Ets faktör transkripsiyonuna neden olur. En yaygın füzyon TMPRSS2- ETS-ilişkili gen ( ERG)'dir. Ayrıca ETV1, ETV4 ve ETV5 füzyonları da tanımlanmıştır. Çalışmamız yaş ortalaması 64 (46-88), PSA değerleri ortalama 10,4 (0,6- 116,4) olan 101 hastadan oluşmaktadır. 20 olgu BPH, 31 olgu gleason skor 6, 25 olgu gleason skor 7 ve 25 olgu gleason skor 8 ve üzeridir. Çalışmaya dahil edilen olgulardan Gleason skor 8 ve üzeri olan 14 olgu TUR-P'den, geri kalan 87 olgu radikal prostatektomi den oluşmaktadır. Olgularımıza ait parafin bloklardan, RT-PCR yöntemiyle TMPRSS2- ERG gen ekspresyonu çalışılmıştır. Toplam 20 BPH olgusunun 8'inde (%40) ERG ve TMPRSS2 ekspresyonu saptanmış, 12'sinde (%60) görülmemiştir. Otuz bir Gleason skor 6 (Düşük grade'li) olgu ve 25 Gleason skor 7(orta grade'li) olgunun tamamında ERG ve TMPRSS2 ekspresyonu görülmüştür. Yirmi beş Gleason skor 8 ve üzeri (yüksek grade'li) olguda ERG ve TMPRSS2 ekspresyonu izlenmemiştir (p=0,000) . Ekspresyon, sağ kalımla, Gleason skorla ile ilişkili bulunmuştur (p<0,05) ancak yaş ve PSA ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Çalışmamızda, TMPRSS2/ERG ekspresyonunun düşük gleason skorlu ve periferal zon tümörü olan olgularda pozitif olduğunu saptadık. Gleason skoru yüksek olan olgularımızda TMPRSS2/ERG ekspresyonunun olmaması, bu tümörlerin transizyonel zonda yerleşmesine bağlı olabileceğini düşündürmektedir. Periferal zondan gelişmiş ve genellikle radikal prostatektomi ile örneklenen tümörlerde ekspresyon varlığı, periferal ve transizyonel zondan gelişen tümörlerin farklı moleküler yolaklar izlediği görüşünü desteklemektedir. Bununla birlikte, tümör gelişim yolağının ilk basamaklarında, ekpresyonun daha etkin olup, ileri basamaklarda ise farklı moleküler yolakların devreye girmesi olası bir diğer mekanizmadır.

AdenokarsinomGen ifadesiHistoloji+5
Cansu Abaylı
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer epitelyal ve metastatik over tümörlerinde SATB2 ekspresyonunun değerlendirilmesi

Over kanseri 2. en sık görülen jinekolojik kanserdir. Kansere bağlı ölümlerde dünya genelinde yedinci sıradadır. Primer ve metastatik over tümörlerinde ayırıcı tanı, bazı olgularda sorun olabilmektedir. SATB2 (The special AT-rich sequence-binding protein 2) büyüme ve gelişme için önemli matriks ilişkili bir proteindir. SATB2, 2003'te keşfedildiğinden beri bu proteinin rolünü araştıran çalışmalarda hızlı bir artış izlenmektedir. Çalışmalar SATB2' nin kolorektal karsinomlar için sensitif ve son derece spesifik bir belirteç olduğunu göstermiştir. Buna dayanarak, kolorektal kökenli metastatik over tümörlerinde, kullanışlı bir immunohistokimyasal belirteç olduğu düşünülmektedir. SATB2 ekspresyonu, ayrıca akciğer, meme, pankreas, renal, laringeal, özefagial ve kemik kanserlerinde de bildirilmiştir. Bu çalışmada, primer epitelyal ve metastatik over tümörlerinde SATB2 ekspresyonunun varlığını ve histolojik alt tipler arasındaki önemini belirlemeyi amaçladık. Çalışmaya dahil edilen olgular, 2004-2017'de Gaziantep Üniversitesinde, Patoloji Bölümü arşivinden elde edildi. Çalışma grubunu, 148 adet primer epitelyal over tümörü ve 29 adet metastatik over tümörü oluşturdu. İmmunohistokimyasal olarak SATB2 antikoru, otomatik immunohistokimya boyama cihazı (Ventana Ultra Auto-Stainer) ile çalışıldı. Tümör hücrelerinin %1'inden fazlasında, nükleer SATB2 ekspresyonu pozitif kabul edildi. Normal kolon dokusu pozitif kontrol olarak kullanıldı. Müsinöz karsinomların %54.5'i, endometrioid karsinomların %51.7'si, yüksek dereceli seröz karsinomların %18.2'si, borderline müsinöz tümörlerin %17.9'u, borderline seröz tümörlerin %6.7'si ve metastatik overyan tümörlerin %51.7'si SATB2 ile pozitif ekspresyon gösterdi. SATB2 ekspresyonu varlığı primer epitelyal over tümörleri için spesifiklik göstermedi. Kolon, meme, üst gastrointestinal sistem ve apendiks kaynaklı metastatik over karsinomları, değişen oranlarda SATB2 ekspresyonu gösterdi. Kolon karsinomlarının tamamında, literatür ile uyumlu olarak SATB2 ile ekspresyon saptandı. Metastatik grupta, SATB2 ekspresyonu gösteren az sayıdaki olgu, kökeni hakkında istatiksel analiz için kesin bir sonuca imkan vermedi. Çalışmamız, SATB2 ekspresyonunu, metastatik overyan karsinomlara ek olarak, primer epitelyal over tümörlerinde de değerlendiren ilk çalışmadır. Primer ve metastatik over tümörlerinde farklı oranlarda SATB2 ekspresyonunu tespit ettik. Alt gruplarda, SATB2 spesifikliğini göstermek için, geniç ölçekli daha ileri çalışmalar gereklidir. Anahtar Kelimeler: metastatik, over tümörü, primer, SATB2

BiyobelirteçlerBiyobelirteçler-tümörGen ifadesi+4
Esra Öz
Gaziantep University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme karsinomlarında SOX2 ekspresyonunun patolojik ve klinik parametrelerle karşılaştırılması: İmmünohistokimyasal ve moleküler çalışma

Giriş ve Amaç: İnvaziv meme karsinomları tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kadınlarda en sık görülen ve ölüme neden olan malignitedir. Birçok tümörde olduğu gibi meme karsinomlarında da kendi kendini yenileme, proliferasyon ve farklılaşma özellikleri olan kanser kök hücreleri bulunmaktadır. Kanserli olguların yönetiminde, hedefe yönelik tedavilerinde; kök hücre belirleyicileri ve tümörogenezis ile ilişkisini araştıran çalışmalar günümüzde ivme kazanmıştır. SOX2, pluripotent embriyonik kök hücrelerde kendi kendini yenilemeden sorumlu bir transkripsiyon faktörüdür. Tümörogenezisde, hücre çoğalması ve göçünde, apoptoziste, tümör metastazında, invazyonda ve ilaç direncinde rol almaktadır. Yapılan çalışmalarda meme karsinomlarında SOX2'nin artmış tümör çapı, lenf nodu metastazı, yüksek nükleer derece gibi kötü klinikopatolojik prognostik faktörlerle ilişkisi, tümörogenezisin erken basamaklarında etkili olduğu, erken rekürrenste ve hastalıksız sağ kalım süresinin kısalmasında etkin olarak rol oynadığı gösterilmiştir. Çalışmamızda invaziv meme karsinomlu olgularda SOX2 ekspresyon varlığının araştırılması, elde edilen verilerin klinikopatolojik parametrelerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İnvaziv meme karsinomlu 99 olgunun parafin kesitlerinde immünohistokimya ve RT-PCR yöntemiyle SOX2 ekspresyonu araştırıldı. Bulgular: SOX2 ekspresyonu 78 olguda (%78,8) saptanırken, 21 olguda (%21,2) izlenmemiştir. Çalışmamızda SOX2 ekspresyonu ile artmış tümör çapı (p=0,011), subtip (p=0,018), yüksek ki 67 proliferasyon indeksi (p=0,0001), lenfovasküler invazyon (p=0,039), lenf nodu metastazı (p=0,038), uzak metastaz (p=0,038), ileri evre (p=0,030) ve hastalıksız sağ kalım (p=0.049) arasında korelasyon bulunmuştur. Yaş, histolojik derece, hormon reseptör durumu ile anlamlı ilişki görülmemiştir. Sonuç: Çalışmamızda; SOX2 ekspresyonu ile artmış tümör çapı, lenfovasküler invazyon, lenf nodu metastazı, uzak metastaz, ileri klinik evre, yüksek ki 67 proliferasyon indeksi ve kısa hastalıksız sağ kalım süresi gibi kötü prognostik faktörler arasında anlamlı ilişki saptanmış, SOX2'nin meme kanserli hastaların klinik takibinde ve bireysel tedavilerinin yönlendirilmesinde prognostik belirleyici olarak rutin kullanıma girmesinin uygun olabileceği düşünülmüştür. Bunun için geniş serilerle ve klinik tedavi basamaklarını da içine alan ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: meme karsinomu, kanser kök hücre belirleyicisi, PCR, immünohistokimya, SOX2.

Biyobelirteçler-tümörGen ifadesiGenler+7
Zeynep Ruken Şaman
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Barrett özefagus ve özefagus adenokarsinomlarında SOX9, BMP4, betakatenin, CERB2 ve Kİ67 ekspresyonlarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Özefagial adenokarsinomun Avrupa ve Amerika'da insidansı giderek artmaktadır. Özefagial adenokarsinom mortalitesi, morbiditesi yüksek ve tedavi seçenekleri oldukça kısıtlı bir tümördür. Barrett özefagus, özefagial adenokarsinomun öncül lezyonudur. Ancak Barrett özefagusun gelişim mekanizması ve özefagial adenokarsinoma malign transformasyonunun mekanizması halen aydınlatılamamıştır. Güncel çalışmalar WNT, HH, BMP, RA gibi embriyolojik sinyal yolaklarının aberan reaktivasyonu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu çalışmada; displazi içermeyen, düşük derecede displazi içeren, yüksek derecede displazi içeren Barrett özefagus ve özefagial adenokarsinom vakalarına WNT, HH ve BMP sinyal yolaklarına ait belirteçler uygulanmış, metaplazi gelişimi ve karsinogenez aşamalarına katkıları değerlendirilerek Barrett özefagus ve özefagial adenokarsinom tedavisinde hedef olabilecek yolak veya moleküller belirlenmesine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 2010- 2015 yılları arasında bölümümüzde tanı almış 242 Barrett özefagus vakası ve 2005- 2015 yılları arasında bölümümüzde tanı almış 17 özefageal adenokarsinom vakası dahil edilmiştir. Olgulara SOX9, BMP4, Betakatenin, CerbB2, Ki67 belirteçleri immünohistokimyasal yöntem ile uygulanmış ve Grade'lerine göre gruplanmış, Barrett özefagus ve özefageal adenokarsinom vakalarındaki ekspresyon durumları karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda betakatenin ve SOX9; displazi içermeyen Barrett özefagus olgularında, displazi içeren Barrett özefagus olguları ve özefagial adenokarsinomlara oranla anlamlı oranda düşük nükleer immünreaktivite göstermiştir. BMP4 displazi içermeyen Barrett özefaguslarda stromal fibroblastlarda pozitif boyanma gösterirken, displazi içeren Barrett özefagus grupları ve adenokarsinomlarda boyanma izlenmemiştir. CerbB2 ekspresyonu ise yüksek derecede displazi içeren Barrett özefagus ve özefagial adenokarsinomlarda anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Ki67 ekspresyonu displaziye geçişte anlamlı artış göstermiş, bu noktada cut-off değeri % 30 olarak belirlenmiştir. Sonuçlar: Bu çalışmada Betakatenin ve SOX9'un metaplazi gelişimini etkilemediği ancak displazi gelişiminde rol aldığı görülmüş, bunun aksine BMP4'ün ise metaplazi gelişiminde rol aldığı ve displazi - karsinom sekansına katılmadığı değerlendirilmiştir. CerbB2 ise displazinin ileri aşamalarında özefageal adenokarsinom progresyonuna katkıda bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Barrett Özefagus, Özefagus Adenokarsinomu, Betakatenin, SOX9, BMP4, CerbB2, Ki67

AdenokarsinomBarrett özofagusuGenler+7
Nazlı Soygun
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İleri evre renal hücreli karsinom tiplerinde PD1, PD-l1 ve CTlA4 immünbelirteçlerinin ekspresyonu

İleri Evre Renal Hücreli Karsinom Tiplerinde PD1, PD-L1 ve CTLA4 İmmünbelirteçlerinin Ekspresyonu Amaç: Renal hücreli karsinom (RHK) tüm dünyada sıklığı giderek artan ve özellikle ileri evre olgularda tedaviye yanıtları kötü olan kanser türüdür. RHK'nin zengin mikroçevreye sahip tümörlerden biri olduğu bilinmektedir. Güncel çalışmalar immün kontrol noktaları üzerinde yoğunlaşmakta olup, tümörün bağışıklık yanıtından kaçışını engelleyen kontrol noktası inhibisyonu (KNİ) tedavileri, bu hastalarda sık olmasa da kullanılmaktadır. Hangi hastanın tedaviden daha fazla yarar sağlayacağı ise henüz belirsizliğini korumaktadır. Çalışmamızın amacı, tümör hücrelerinde PD-L1 ve tümörü infiltre eden mononükleer hücreler (TİMH)'de PD-1, PD-L1 ve CTLA-4 ekspresyon düzeylerini saptayıp bunların RHK'nın en sık görülen üç tipi olan şeffaf hücreli, papiller ve kromofob RHK'ler arasındaki farklarını düşük-ileri evre ayrımı yaparak değerlendirmek, prognoz ve sağkalım üzerindeki etkilerini ortaya koymaya çalışmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2010-2019 yılları arasında tanı almış 166 RHK olgusu dahil edilmiştir. Olgulara ait parafin bloklara PD-1, PD-L1 ve CTLA-4 belirteçleri immünohistokimyasal yöntem ile uygulanmış, ileri ve düşük evre RHK'lerde alt tip ayrımı yaparak ekspresyon durumları değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda, şeffaf hücreli RHK'de tümörde PD-L1 pozitifliğinin, ileri evre olgularda düşük evreye göre istatistiksel anlamlı olarak daha sık olduğu görülmüş (p:0.006), TİMH'de ise PD-L1, PD1, CTLA-4 ekspresyonlarında ileri ve düşük evre arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Şeffaf hücreli ve kromofob RHK'de TİMH'de PD-L1 pozitifliği olan olguların daha kısa yaşam süresine sahip olduğu sonucuna ulaşılmıştır (p:0.009 ve p<0.001). TİMH'de PD-L1 ekspresyonu olan vakalarda ise perinefritik yağ doku invazyonu ve nekroz sıklığının daha fazla olduğu bulunmuştur. Şeffaf hücreli, papiller ve kromofob RHK'de tümörde PD-L1, TİMH'de PD-1 ve CTLA-4 ekspresyonlarının sağkalım üzerine etkisi olmadığı saptanmıştır. Diğer tiplerden farklı olarak papiller RHK'de CTLA-4 ekspresyonunun daha yüksek olduğu görülmüştür. Sonuçlar: Bu çalışmada ileri evre şeffaf hücreli RHK'lerde tümör hücrelerinde PD-L1 ekspresyonunun düşük evreye göre daha sık eksprese edildiği, TİMH'de PD-L1 ekspresyonunun ise şeffaf hücreli ve kromofob renal hücreli karsinomlarda sağkalımı belirgin kısalttığı görülmüştür. Ayrıca PD-L1 ekspresyonu olan RHK'lerde perinefritik yağ doku invazyonu, nekroz ve metastaz sıklığının arttığı saptanmıştır. PD-1 ve CTLA-4 ekspresyonlarının ise RHK'de prognozu etkilemediği gösterilmiştir. İleri evre RHK'de PD-L1, PD-1 ve CTLA-4 birlikte değerlendirilerek, gerekirse her iki yolağı etkileyen tedavinin uygulanmasının ve papiller RHK'de özellikle CTLA-4 yolağını etkileyen ajanın kullanılmasının uygun olabileceğini düşünüyoruz. Metastazı olmasa da, lokal ileri evre RHK'nin tüm tiplerinde immünoterapinin önemine, geniş serilerle yapılacak olan çalışmalar ışık tutacaktır. Anahtar Kelimeler: Renal hücreli karsinom, PD-1, PD-L1, CTLA-4

BiyobelirteçlerBiyobelirteçler-tümörGen ifadesi+5
Merve İnceman
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid papiller karsinom-makrofolliküler varyantın sitolojik,histopatolojik ve immunohistokimyasal özellikleri

AMAÇ: Papiller tiroid karsinomunun makrofolliküler varyantı (TPK-MFV), makrofolliküler yapısı ve ürkütücü olmayan sitolojik özellikleri nedeniyle adenomatöz nodüllerle (AN) karışabilecek nadir bir antitedir. Bu çalışmada TPK-MFV'nın sitopatolojik ve immunhistokimyasal özelliklerinin ayrıntılı olarak ortaya konması ve ayırıcı tanısında -varsa- ince iğne aspirasyon biopsisi (İİAB) ve özellikle nükleer faktör kappa B (NF-κB) olmak üzere immunhistokimya ile yeni ipuçları elde etmek amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Kırk TPK-MFV, 20 TPK (10 TPK-folliküler varyant/FV ve 10 TPK-klasik varyant/KV) ve 20 AN olgusu histopatolojik ve sitopatolojik açıdan gözden geçirildikten sonra, tüm olgular CK-19, HBME-1, Gal-3 ve NF-κB immunboyanma skorları açısından değerlendirilmiştir. Tüm bulgular ilgili gruplar içerisinde istatistiksel açıdan kendi aralarında karşılaştırılmıştır. BULGULAR: İnce iğne aspirasyon biyopsilerinde nükleer irileşme, nükleer üstüste binme ve kromatin kabalaşmasının varlığına göre TPK-MFV ile TPK grupları arasında ve malign lezyonlarla AN grubu arasında anlamlı fark bulunurken (p≤0.05) TPK-MFV ile AN arasında bu bulgular açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Değerlendirilen diğer sitolojik parametreler grupları ayırmada kullanışlı görülmemiştir. İmmunhistokimyasal olarak CK-19, HBME-1 ve NF-κB boyanma skorları açısından, TPK-MFV/TPK-KV, TPK-MFV/AN grupları ve tüm malign lezyonlar/AN grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede fark bulunmuştur (hepsi için p<0.05). Gal-3 boyanma skorları da TPK-MFV/TPK-KV grupları ve tüm malign lezyonlar/tüm benign lezyonlar arasında istatistiksel olarak anlamlı ölçüde farklı bulunurken (p<0.05), diğer gruplarda fark gözlenmemiştir. Ayrıca tüm İHK'sal belirteçlerin boyanma skorlarının birbirleriyle zayıf ya da orta derecede korelasyon gösterdikleri saptanmıştır. TARTIŞMA VE SONUÇLAR: Tiroid İİAB'lerinde, sitopatolojik verilerin ayrıntılı ele alınması tanıya katkıda bulunmakla birlikte AN ile TPK-MFV grupları arasında arasında ayırıcı tanıya götürecek ek kriterler sağlamamaktadır. Benzer biçimde, immunhistokimyasal belirleyicilerden elde edilen sonuçların değerlendirilmesi, NF-κB'nin CK-19, HBME-1 and Gal-3 ile birlikte kullanıldığında işe yarayabileceği, ancak tek başına ek bir yardım sağlamadığı sonucuna götürmüştür.

Karsinoma-papillerNeoplazmlarNükleer faktör-kappa B+6
Ayşe Gül Gülay
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometriumun hiperplastik lezyonları ve malign tümörlerinde PAX2 ve PAX8 ekspresyonunun histopatolojik tanı ve sınıflandırmaya katkısı

Giriş ve Amaç: Endometrial karsinomlar genellikle karşılanmamış östrojenin etkisiyle oluşan endometrial hiperplazilerden gelişmektedir. Doğru klinik değerlendirmeler için bugüne dek endometrial hiperplazilerde değişik sınıflandırmalar yapılmış ve bu lezyonları ayırt ettirici çeşitli yöntemler kullanılmıştır. Çalışmamızda, atrofik endometriumdan tümöre dek uzanan yelpazedeki olgularda PAX2 ve PAX8'in anlamlı bir değişim gösterip göstermediğini sınamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2010-2015 yılları arasındaki 10 proliferatif endometrium, 10 atrofik endometrium, 11 düzensiz proliferatif endometrium, 38 endometrial hiperplazi ve 51 endometrioid adenokarsinom olgusuna ait doku örneklerinde PAX2 ve PAX8 immunhistokimyasal boyaları çalışılmıştır. Bulgular: Değerlendirmede en yüksek PAX2 ve PAX8 ekspresyon ortalaması normal endometriumda (sırası ile %98,20 ve %98,00), en düşük ise endometrioid adenokarsinomda ( sırası ile %7,01 ve %60,80) saptandı. Normal endometriumdan tümöre dek uzanan spektrumda, PAX2 ve PAX8 ekspresyonunda düşüş görüldü. PAX2 ve PAX8'in, tümördeki ekspresyon oranı ve yoğunluğu, Ki-67, p53 ekspresyonu, tümörün histolojik derecesi ile diğer prognostik faktörler olan, myometrial invazyon derinliği, lenfovasküler invazyon, serviks tutulumu, lenf düğümü metastazı ile karşılaştırıldığında anlamlı ilişki bulunamadı (p>0,05). Sonuç: Son zamanlarda jinekolojik malignitelerde PAX2 ve PAX8 proteinlerinin ekspresyonu merak uyandıran bir konu olmuş ve bu konuda çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Çoğu çalışmada PAX2'nin PTEN gibi, endometrial karsinomlarda düşük ekspresyon gösterdiği, bazı yayınlarda ise yüksek ekspresyon gösterdiği bildirilmiştir. PAX8 ile yapılan çalışmalarda, bu proteinin daha çok müllerian orijini göstermedeki yararı tartışılmış olup endometriumun hiperplastik lezyonlarında nasıl bir ekspresyon paterni gösterdiği pek çalışılmamıştır. Endometriumun preneoplastik lezyonlarını tanımlamada ve sınıflandırmada PAX2 ya da PAX8'in yararını göstermede daha fazla çalışmaya gereksinim duyulmaktadır. Anahtar Sözcükler: Endometrial hiperplazi, endometriumun malign tümörleri, PAX2, PAX8.

Endometrial hiperplaziEndometrial neoplazmlarEndometriyum+4
İlknur Ulu
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klasik hodgkin lenfomada cd68 ve cd163 ile belirlenen tümör-ilişkin makrofaj yoğunluğunun latent EBV enfeksiyonuyla ve prognozla ilişkisi

AMAÇ: Bu çalışmada klasik Hodgkin lenfoma (KHL) olgularında CD68 ve CD163 ile tümör-ilişkin makrofaj (TAM) yoğunluğunu saptamak ve bunun neoplastik hücrelerdeki latent EBV enfeksiyonu, genel sağkalım ve progresyonsuz sağkalım süreleri ile olası ilişkilerini ortaya çıkarmak; ek olarak da bahsedilen değişkenlerin Uluslararası Prognostik skor (IPS), Avrupa Kanser Araştırma ve Tedavi Organizasyonu (EORTC) skorlaması gibi prognostik belirteçler ve klinikopatolojik parametreler ile ilişkisinin olup olmadığını açığa çıkarmak amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: 46 KHL olgusu makrofaj yoğunluğunun araştırılması amacıyla CD68 (PG-M1 ve KP1 klonları) ve CD163 belirteçleri ile immunhistokimya (İHK) yöntemiyle boyanarak boyanma oranı değerlendirilmiş, bu oranların medyan değerlerine göre ve daha az ekspresyonun anlamlı olup olmadığını araştırmaya yönelik kesme değerleri oluşturulmuştur. Kromojen in situ hibridizasyon yöntemiyle (CISH) EBER (Epstein-Barr virus encoded RNA) probu kullanılarak olgularda EBV enfeksiyonu olup olmadığı araştırılmıştır. BULGULAR: %40 kesme değeriyle CD68 PG-M1 ekspresyonu artışının ve uluslararası prognostik skorun (IPS) yüksek oluşunun genel sağkalım süresini azalttığı görülmüştür (sırasıyla p=0,047 ve p=0,013). Bunun yanı sıra klinik parametrelerden hastalığın ileri evrede olması, ekstralenfatik tutulumun bulunması, sedimentasyonun 50 üzerinde olması ve olguların EORTC'ye göre kötü risk grubunda yer almasının genel sağkalımı azalttığına yönelik sınırda anlamlılık gözlenmiştir (sırasıyla p=0,090, p=0,067, p=0,073 ve p=0,076). Progresyonsuz sağkalım süresinin uzun olması ile tutulu nodal alan sayısının 3'ün altında olması arasında anlamlı ilişki izlenirken, EBV enfeksiyonu varlığıyla sınırda anlamlılık saptanmıştır (sırasıyla p=0,043 ve p=0,062). Ayrıca ekstralenfatik tutulum bulunması ve sedimentasyonun 50 üzerinde olmasının hem genel hem de progresyonsuz sağkalım süresin azalttığı yönünde sınırda anlamlılık gözlenmiştir (sırasıyla p=0,051 ve p=0,090). Her üç makrofaj belirtecinde yoğunluk artışının, klinikopatolojik parametrelerden B semptom varlığı, dalak tutulumun olması, EORTC'ye göre kötü risk grubu ve EBV enfeksiyonun varlığıyla korelasyon gösterdiği izlenmiştir. Aynı zamanda CD163+ makrofajların artışı ile yüksek IPS, sedimentasyon yüksekliği ve ileri yaş arasında (sırasıyla p=0,037, p=0,017, p=0,008); CD68 PG-M1+makrofaj artışı ile sedimentasyon yüksekliği, erkek cinsiyet ve neoplastik hücrelerin orta/fazla sayıda bulunması arasında (sırasıyla p=0,038, p=0,023, p=0,012) ve CD68 KP1+makrofaj artışıyla yüksek IPS arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,038). Çok değişkenli analizde her üç belirteç ile EBV enfeksiyonu ve B semptomları arasındaki, CD163 ve CD68 PG-M1belirteci ile de ek olarak dalak tutulumu arasındaki anlamlı ilişkinin devamlılığı görülmüştür. SONUÇLAR: Bulgular PG-M1 ile belirlenen TAM yoğunluk artışını daha kısa genel sağkalım süresiyle ilişkili olduğunu gösterirken, diğer iki makrofaj belirteciyle sağkalım arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Ancak her üç makrofaj belirteciyle saptanan TAM artışı ve EBV pozitifliğinin risk gruplarının oluşturulmasında yer alan klinik parametrelerden bazıları ile arasında saptanan anlamlı ilişki, makrofaj yoğunluğunun vurgulanmasının hastaların prognostik risk gruplarının belirlenmesinde kullanılabileceğine ve patoloji raporlarında belirtilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Daha kesin sonuçlar alınabilmesi için, konunun daha çok çalışmada, daha geniş ve daha uzun izlem süreli serilerde ele alınmasının gerekli olduğu düşünülmüştür.

Epstein-barr virüs enfeksiyonlarıHodgkin hastalığıLenfoma+4
Hanife Seda Mavili
Manisa Celal Bayar University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mide kanserlerinde her-2 gen ekspresyonu ve c-met ekspresyonunun histopatolojik prognostik parametreler ile ilişkisinin araştırılması

AMAÇ: Bu çalışmada mide karsinomlu olgularda HER-2 pozitifliğinin sıklığını saptamak, artmış HER-2 ekspresyonunun immunohistokimyasal ve silver in situ hibridizasyon (SISH) yöntemleri ile tutarlılığını değerlendirmek, histopatolojik prognostik faktörlerle ilişkisini ortaya koymak hedeflenmiştir. Ayrıca yeni tedavi yaklaşımlarına ışık tutmak açısından c-MET ekspresyon sıklığını, histopatolojik prognostik faktörlerle ve HER-2 ekspresyonu ile ilişkisini belirlemek amaçlanmıştır. GEREÇ ve YÖNTEM: Anabilim dalımızda 1996-2016 yılları arasında gastrektomi materyalinde mide kanseri tanısı alan 203 olgu çalışmaya alınmıştır. Olguların yaş ve cinsiyeti, tümörün yerleşimi ve büyüklüğü, histolojik tipi, invazyon derinliği, perinöral invazyon, lenfovasküler emboli varlığı, lenf nodu metastazı, lokal invazyon ya da uzak metastaz bulguları kaydedilmiştir. HER-2'nin immunohistokimya (İHK) skorunun değerlendirmesi literatür verilerine göre 0, 1+, 2+ ve 3+ olarak yapılmıştır. HER-2 skoru 2+ ve 3+ olan olgularda pozitiflik anlamlı kabul edilmiş, bu olgularda dual silver in situ hibridizasyon (SISH)/İHK metodu uygulanarak amplifikasyon araştırılmıştır. Ayrıca HER-2 İHK'sal boyasıyla pozitiflik elde edilen tüm olgular ile HER-2 İHK'sal skoru negatif (0/1+) olarak değerlendirilen 40 olgu, bir diğer TKR ailesinin üyesi olan c-MET ile boyanarak bulguların histopatolojik verilerle ilişkisi karşılaştırılmıştır. BULGULAR: Tüm olgular İHK'sal olarak HER-2 ile boyanmış ve pozitiflik %19,2 olarak bulunmuştur. Dual SISH/İHK metodu ile İHK HER-2 skoru (2+) olguların %70'inde, (3+) olguların %94,7'sinde amplifikasyon saptanmıştır (p≤0,05). İHK'sal olarak skor (2+) olan olgularımızın %80'inde (16/20) dual SISH/İHK metodu ile İHK'sal boyanma ya çok zayıf izlenmiş ya da hiç gözlenmemiştir. HER-2 pozitifliği histopatolojik prognostik faktörlerden sadece intestinal tip morfoloji sergileyen tümörlerde istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,039). c-MET pozitifliği 79 olgu üzerinden değerlendirilmiş olup %48,1 olarak bulunmuştur. HER-2 (-) olguların daha fazla c-MET (+)'liği (%57,4) gösterdiği saptanmıştır (p=0,044). c-MET pozitifliği histopatolojik prognostik faktörlerle karşılaştırıldığında sadece distal yerleşimli tümörlerde daha sık izlenmiştir (p=0,038). HER-2+/ c-MET+ ko-ekspresyonu %34,4 olarak saptanmıştır. Bu grubu yalnız c-MET (+), yalnız HER-2 (+) ve HER-2-/c-MET- gruplar ile karşılaştırdığımızda histopatolojik prognostik faktörler açısından anlamlı sonuç bulunamamıştır. SONUÇ: Çalışmamızdan elde ettiğimiz bulgularda HER-2 pozitif tümörlerin daha çok intestinal morfoloji sergilediği, c-MET pozitif tümörlerin ise daha çok distal yerleşim gösterdiği saptanmıştır. Dual SISH/İHK metodunun optimize edilmesi halinde kullanım kolaylığı sağlayabileceği gösterilmiştir. HER-2 ekspresyonu olanlarda hiç de azımsanmayacak (%34,4) c-MET pozitifliğinin görülmesi, bu olgularda c-MET'in Trastuzumab tedavisine karşı gelişen direncin bir kısmından sorumlu olabileceğini göstermiştir. Ayrıca c-MET'in histopatolojik prognostik faktörlerle ilişkisini daha iyi açıklayabilmek ve hedefe yönelik tedavi geliştirebilmek için skorlama kriterlerinin standardize edilmesi gerektiği ortaya konmuştur.

Gen ifadesiHistopatolojiKarsinoma+4
Ferhat Coşkun
Manisa Celal Bayar University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign melanomda kıl follikülü tutulumunun nestin ve sitokeratin 15 ile immunhistokimyasal olarak değerlendirilmesi

AMAÇ: Malign melanomlarda (MM) sınıflama ve evreleme sistemlerinde yer almayan ancak son yıllarda önemi araştırılan kıl follikül tutulumunu (F) histopatolojik olarak değerlendirmek, MM'lerin gelişimi ve ilerlemesinde rol oynadığı düşünülen kök hücrelerin F ile ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2006 – Mart 2018 arasında, MM tanısı almış 105 olguya ait eksizyonel deri biopsisi ele alınmıştır. Histopatolojik ve prognostik verileri, F durumu ve özellikleri değerlendirilen tümörlere immunohistokimyasal olarak nestin ve sitokeratin 15 (CK15) uygulanmıştır. F (+) 30 melanositik nevüs olgusu ile 10 adet nonneoplastik deri örneği karşılaştırma amacıyla çalışmaya dahil edilmiştir. BULGULAR: MM olgularının 57'si (%54,3) F(+), 48'i (%45,7) F(-) tir. F(+) ve F(-) MM grupları arasında yaş, cinsiyet, lokalizasyon, çap, histolojik alt tip, ülserasyon varlığı, Breslow kalınlığı, Clark düzeyi, mitoz, tümörü infiltre eden lenfositlerin durumu ve pT evresi parametreleri açısından anlamlı bir fark gözlenmemiştir. F(+) MM'lerin büyük çoğunluğunun (%66,7) baş boyun yerleşimli olduğu saptanmıştır. F ilişkin histopatolojik özellikler (tutulan follikül sayısı, tutulum tipi, tutulum paterni, tutuluma bağlı follikül destrüksiyonu) birbirleriyle veya diğer histopatolojik parametrelerle anlamlı bir ilişki göstermemiştir. CK15, MM ve nevüs lezyonlarında ve normal deride tümüyle benzer paternde epidermisin bazal tabakasında ve kıl follikülü epitelinde sitoplazmik pozitiflik göstermiştir. Tümör hücrelerinde sitoplazmik nestin pozitifliği saptanmış olup nestin boyanmasının F(+) ve F(-) MM lezyonları ya da MM ile nevüsler arasında anlamlı bir fark göstermediği, MM'lerin histopatolojik ve prognostik özellikleriyle bir korelasyon içermediği gözlenmiştir. TARTIŞMA VE SONUÇLAR: Halen geçerli sınıflamalara göre, MM raporlamasında yer alan Clark düzeyi ve Breslow kalınlığı belirlenirken, F durumu göz önüne alınmamakta ve bu bulgu raporlarda yer almamaktadır. Çalışmamızda F(+)'liğinin MM'lerde nadir görülen bir durum olmadığı gözlenmiştir. Her ne kadar histopatolojik ve prognostik özellikler ile F arasında anlamlı ilişki saptanmamış olsa da, MM'lerin biyolojik davranışlarında görülen çeşitliliğin açıklanmasına, prognozun ve metastaz riskinin öngörülmesine katkıda bulunabilecek bu parametrenin rapora kaydedilmesinin yararlı olacağı düşünülmüştür. Nestin ve CK15 immunohistokimyasal belirteçleri ile MM gelişimi, yayılımı ya da F'nin melanosit ya da keratinosit kök hücreleriyle ilişkisini kanıtlayacak anlamlı bir veri elde edilmemekle birlikte, kök hücre hipotezinin daha başka belirteçler kullanılarak irdelenmesi önem taşımaktadır. F'nin değerlendirilmesi ve raporlanmasının standardize edilmesi, kullanılan kılavuzların güncellenmesi ve bu konunun önemi hakkında daha çok veri elde edilmesi için geniş serilerde yapılacak ileri çalışmalara gerek vardır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Malign melanom, kıl follikül tutulumu, nestin, sitokeratin 15

Kıl folikülüMelanomNestin+2
Birsen Gizem Özamrak
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mesanenin değişici epitel karsinomlarında p53, ki-67, bcl-2 ve p27kip1 ekpresyonunun derecelendirme sistemleriyle ve prognozla ilişkisi

Amaç: DEK'in tedavi yaklaşımının belirlenmesinde patolojik evre ve derece bu potansiyeli belirleyen temel prognostik faktörler olmakla birlikte aynı evre ve aynı derece tümörler arasında bile farklı davranış modellerinin bulunması nedeniyle yeni belirleyicilere gereksinim duyulmaktadır. Gereç - Yöntem: 78 olguya ait, 97 TUR ve 14 radikal sistoprostatektomi materyalinden elde edilen 111 DEK, histolojik derece, LP, MP invazyonu ve evre yanı sıra immunohistokimyasal olarak da p53, Ki-67, Bcl-2 ve p27Kip1 ekspresyonu açısından değerlendirilmiştir. Olgular nüks (gelişim, süre, nükslerde histolojik derece ve invazyon progresyonu) ve ölüm (yaşıyor/öldü, ölüm süresi) açısından da ayrıca incelenmiştir. Bulgular: Tüm derecelendirme sistemleri ile LP, MP invazyonu ve ölüm arasında anlamlı bir ilişki saptanmış (p<0,01);. modifiye Bergkvist derecelendirme sistemi ile nüks süresi arasında da anlamlı negatif korelasyon görülmüştür (p<0,05). Ki-67 ekspresyonu ile tüm derecelendirme sistemlerine göre derece arasında anlamlı pozitif korelasyon saptanmış (p<0,01); ayrıca Ki-67'nin tüm derecelendirme sistemleri için dereceyi öngörmede bağımsız bir değişken olduğu belirlenmiştir. p27Kip1 ile modifiye Bergkvist'e göre derece arasında anlamlı bir ilişki olduğu (p<0,05) ve p27Kip1 boyanma oranının derece arttıkça azaldığı görülmüştür. Ki-67 ile evre arasında da paralellik olduğu ve Ki-67 boyanma oranının evre arttıkça arttığı görülmekle birlikte yalnızca TA tümörler ile T2 tümörler ve yine TA tümörler ile T3 tümörler arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (her ikisi de p<0,05). bcl-2 ile evre arasında ise anlamlı negatif korelasyon (p<0,05 ) saptanmıştır. İzlem süreleri 24 ay veya daha fazla olan olgularla (n=32) ölen olgular (n=13) ayrı ayrı gruplandırıldığında ise gruplar arasında Ki-67 ve p27Kip1 boyanma oranları açısından anlamlı bir fark olduğu görülmüştür (p<0,05 ve p<0,01). Sonuçlar Tüm bu bulguların ışığında modifiye Bergkvist derecelendirme sisteminin daha fazla subgrup içerdiği için nüksü ve nüks süresini öngörmede diğer derecelendirme sistemlerine göre daha üstün olduğu düşünülmüştür. Ayrıca Ki-67 ve p27Kip1'in de prognostik değerleri olduğu; özellikle Ki-67'nin tüm derecelendirme sistemleri için dereceyi öngörmede bağımsız bir değişken olarak kullanılabileceği görülmüştür.

KarsinomaMesane
Olca Baştürk
Manisa Celal Bayar University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid folliküler neoplazilerinin ayırıcı tanısında galektin-3, CD44v6 ve tiroid peroksidaz ekspresyonunun yeri

ÖZETTiroid tümörlerinin küçük bir yüzdesini oluşturan folliküler neoplazi başlığıaltında toplanan folliküler adenom (FA), folliküler karsinom (FK), papiller karsinomfolliküler varyant (PKFV) ve adenomatöz nodüllerin (AN) ayırıcı tanılarındagüçlüklerle karşılaşılmaktadır. Çalışmamızda Galektin-3 (gal-3), CD44v6 ve tiroidperoksidazın (TPO) tiroid folliküler neoplazilerinde, benign ve malign ayrımındakiyerini ortaya koymak amaçlanmıştır.Yüzdört olguya ait kesitler DSÖ 2004 sınıflaması ölçütlerine göredeğerlendirilerek yeniden gruplandırıldı (14 AN, 36 FA, 29 FK, 24 PKFV, 1 iyidiferansiye karsinom). mmunohistokimyasal değerlendirmede gal-3 ve TPO ilesitoplazmik, CD44v6 ile membranöz ve/veya sitoplazmik boyanma izlendi.Malign lezyonlarda ekspresyonunun arttığı bildirilen gal-3 için benign/malignayrımında duyarlılık %59.25, seçicilik %84, teşhisteki değerlilik %71.15 olaraksaptandı. Negatifliği maligniteyi ekarte ettirmemekle birlikte özellikle histolojik açıdanmaligniteden kuşkulanılan ancak tüm ölçütlerin karşılanmadığı olgularda pozitifboyanma malign özellik ya da potansiyel lehine değerlendirilebilir. Benign/malignayrımında morfolojinin üstünde olmayıp morfolojik bulgulara destek olarakkullanılabilecek bir belirleyicidir.TPO için %80'nin altında boyanma malignite lehine kabul edildiğindebenign/malign ayrımında duyarlılık %61 , seçicilik %70, teşhisteki değerlilik %65.4olarak belirlendi. Onkositik varyant folliküler adenomda azalmış ekspresyon saptandı.FA/malign ayrımında seçiciliği %30.55'e düşmekteydi. Tek başına benign/malignayrımında yeterli olmayıp klinik ve histolojik açıdan malignite kuşkusu varlığında,düşük ekspresyon, gal-3 pozitifliği ile birlikte olduğunda malignite lehineyorumlanabilir.Çalışmamızda CD44v6'nın duyarlılığı %20.4, teşhisteki değerliliği %52.9olarak saptanmış olup benign-malign ayrımında kullanılabilecek bir belirleyici olarakgörünmemektedir.

Gülçin Yegen
Manisa Celal Bayar University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dermatofibrom, dermatofibrosarkoma protuberans ve fibrosarkomatöz transformasyon gösteren dermatofibrosarkoma protuberans tanısında Stromelysin 3, Apolipoprotein D ve CD34 immunohistokimyasal belirleyicilerinin önemi

Bu çalışmada 24 DF, 26 DFSP ve 12 DFSP-FS olgusu ele alınarak yaş, cinsiyet, çap gibi klinik özellikler yanı sıra histopatolojik özellikler gözden geçirildi. İmmunohistokimyasal olarak Apo-D, CD34 ve ST3'ün tanı ve ayırıcı tanıdaki yararlılıkları irdelendi. Bulgular kısaca gözden geçirildiğinde, derinin fibrohistiyositik tümörlerinden DF, DFSP ve DFSP-FS olgu gruplarında hastanın yaşı, lezyonun yerleşimi ve çapı gibi klinik özelliklerinin istatistiksel olarak farklı olduğu dikkati .çekmiştir. Lezyonun gövde yerleşimli olması, çapının büyük olması, hasta yaşının ileri olması daha çok maligniteyi düşündürmektedir. Histopatolojik olarak subkutan dokuda bal peteği tarzında infiltrasyon, belirgin storiform patern ya da balık sırtı paterninde uzun demetler şeklindeki dizilim, epidermiste atrofi ve sağlam bir dermal zon bırakmaksızın epidermise kadar uzanım, yüksek mitotik oran malignite lehine yorumlanabilecek histopatolojik kriterler olarak gözlenmiştir. Fibrosarkomatöz alanlar taşıyan DFSP lezyonlarının tedavi biçimi ve prognozu ile ilgili sonuçlar henüz kesinleşmediği için ve daha agresif davranış gösterebilecekleri yönünde bulgular olduğu için bu alanları vurgulamak ve yakın izlem yönünden klinisyeni uyarmak açısından rapora ?Dermatofibrosarkoma protuberans + Fibrosarkom? ya da ?Fibrosarkomatöz değişim gösteren DFSP? tanısının yazılması önem taşımaktadır. İmmunohistokimyasal açıdan CD34 halen en güvenilir belirleyici olarak yerini korumaktadır. CD34 pozitifliği DFSP tanısını, negatifliği ise DF tanısını kuvvetle desteklemektedir. ST3'ün güçlü ve diffüz pozitifliği daha çok DF'lerde karşımıza çıkan bir bulgu olmakla birlikte DFSP'lerde gözlediğimiz ST 3 boyanma yüzdesi, daha önceki çalışmalara göre daha yüksek olup bu durum, ST3'ün kesin ayırım için tek başına kullanılabilecek bir belirteç olmadığını düşündürmüştür. Bu noktada, zayıf pozitifliklerin pek anlamlı olmadığı, güçlü ve diffüz boyanmaların gerçek pozitiflik olarak ele alınmasının daha uygun olacağı ve ST3 ile hiçbir boyanma göstermeyen lezyonlarda DF tanısından uzaklaşmak gerektiği söylenebilir. DFSP'lerde CD34'e eşlik eden kuvvetli sitoplazmik Apo D pozitifliği, buna karşın DF lezyonlarında hemen hiç Apo D boyanmasının gözlenmemesi, Apo D'nin ayırıcı tanıda CD34 ile birlikte kullanılabilir tamamlayıcı bir belirleyici olduğunu göstermektedir. Çalışmamızda elde edilen immunohistokimyasal veriler bir araya getirildiğinde günümüzde yaygın olarak kullanılan CD 34'ün halen güvenilirliğini koruduğu, Apo D ve stromelysin 3'ün CD 34'e yardımcı immunohistokimyasal boyalar olarak derinin fibrohistiyositik lezyonlarında benign ve malign lezyonlar arasındaki ayırıcı tanıda kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Malign lezyonlar (DFSP ve DFSP-FS) arasındaki ayırıcı tanı ya da DFSP'ler içindeki FS alanlarının saptanması için bu immunohistokimyasal belirleyicilerin hiçbiri tam anlamıyla yardımcı olamamaktadır. Fibrosarkomatöz değişimin tanısı, hâlâ hematoksilen-eozin boyalı kesitlerde uzun fasiküllerin oluşturduğu balık sırtı diziliminin görülmesi, yüksek atipi ve pleomorfizm, mitotik oranın yüksekliği gibi histopatolojik bulgulara dayanmaktadır.

Deri neoplazmları
Cansu Karakaş
Manisa Celal Bayar University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Memenin duktal karsinomlarında brca-1, brca-2 ve cox-2 immun belirleyicilerinin tümör diferansiyasyonu ve diğer prognostik parametrelerle ilişkisi

Meme karsinomları kadınlarda en sık görülen karsinomlardır ve kansere bağlı ölümlerde akciğer karsinomlarından sonra ikinci sırada yer almaktadır. Son yıllarda mamografinin daha yaygın kullanımı ile meme karsinomlarının görülme sıklığında da artış saptanmıştır. Meme kanserlerinin erken evrede yakalanabilmeleri için kanser risklerinin ve bu riskleri taşıyan kişilerin saptanabilmesi oldukça önemlidir. Bu çalışmada tüm meme kanserlerinin %10'unu oluşturan ailesel meme kanserlerinde etkili olduğu bilinen BRCA-1 ve BRCA-2 gen mutasyonlarının immunohistokimyasal olarak saptanması ve meme kanserlerinin prognozunu öngörmede yardımcı olabileceği belirtilen Cox-2'nin belirlenmesi ve tümör diferansiyasyonu ve diğer prognostik parametrelerle karşılaştırılması amaçlandı. Seçilen olgulara rutin immünohistokimyasal belirleyiciler yanı sıra BRCA-1, BRCA-2 ve Cox-2 immun belirleyicileri uygulandı. Altmışbiri invaziv duktal karsinom, 2'si yüksek dereceli duktal karsinoma in situ tanıları alan 63 olgu değerlendirildi. Olguların 13'ünde invaziv alanlara komşu in situ komponent de bulunmaktaydı. Uygulanan BRCA-1 immun belirleyicisi ile sitoplazmik boyanma değerlendirildi. Olguların 46'sında (%73) boyanma saptanmazken, 9'unda (%14,3) fokal hafif, 6'sında (%9,5) hafif ve 2'sinde (%3,2) ise orta derece sitoplazmik boyanma izlendi. Boyanma paternleri tümörün histolojik derecesi, lenf düğümü metastazı, tümör boyutu ve prognozu belirlemede önemi olduğu bilinen östrojen ve progesteron reseptörü, c-erbB-2, p53 ve Ki-67 proliferasyon indeksi ile karşılaştırıldı ve istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamadı. BRCA-1 ekspresyonunun kaybının mutasyon göstergesi olduğunu belirten yayınlar temel alındığında çalışmamızda BRCA-1 mutasyonunun olguların %76'sını oluşturduğu görülmüştür. Ancak ailesel meme kanserlerinin tüm meme kanserlerinin en fazla %10'unu oluşturduğu bilindiğinden oldukça yüksek bulunmuştur. Bu durum öncelikle BRCA-1 belirleyicisinin sensitivitesinin düşük olmasıyla açıklanabilir. BRCA-1 geninin büyüklüğü ve mutasyonun çeşitliliği de göz önüne alındığında, bu genle ilgili olarak daha ileri araştırmalar yapılarak immunohistokimyasal yöntemle güvenilir ve tutarlı sonuçlar verecek belirleyicilerin geliştirilmesi gerekmektedir. BRCA-2 immun belirleyicisi ile 63 olgudan yalnızca 3'ünde (%4,8) boyanma saptanmamış ve bu olguların BRCA-2 gen mutasyonlarına sahip olabileceği düşünülmüştür. Ancak genetik analiz ile doğrulanamamış olmakla birlikte literatürdeki oranla uyumluluk görülmektedir. BRCA gen mutasyonlarının immunohistokimyasal yöntemlerle belirlenebildiğini belirten çok az yayın bulunmaktadır. Çalışmamızda BRCA mutasyonlarının bulunduğu düşünülen olgularda izlenen histopatolojik ve immunohistokimyasal özellikler literatürde belirtilenlerle örtüşmemesi serimizdeki olgu sayısının düşüklüğü ile açıklanabilir. Meme kanserlerinde prognozu öngörmede rolü olabileceği belirtilen Cox-2 immun belirleyicisi ile tümör boyutu, lenf düğümü metastazı, tümörün histolojik derecesi arasındaki ilişki araştırlımış ve istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamştır. Cox-2 prognozda önemi olduğu bilinen östrojen ve progesteron reseptörü, p53 ve Ki-67 ile karşılaştırımış, istatiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir. Cox-2 ile c-erbB-2 arasında zayıf anlamlılık gözlenmiştir. Sağkalım oranları değerlendirildiğinde Cox-2 ile %50'nin altında boyanma gösteren olgularda sağkalım oranı %90 iken %51 ve üzerinde boyanan olgularda ise sağkalım oranı %83,3 saptanmıştır. Cox-2'nin prognozu belirlemede yararlı bir faktör olabileceği düşünülmüştür. Sonuç olarak; bu çalışmanın amacı yönünde yeni bilgilere ulaşmak için daha geniş olgu serilerinde çalışılması gerektiği, ek olarak genetik analize göre daha ucuz ve pratik bir yöntem olan immunohistokimyanın kullanılabilmesi için daha duyarlı ve tutarlı boyanma paterni gösterecek yeni belirleyicilerin geliştirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

GenlerGenler-P53Meme neoplazmları
Gülin Şimşek
Manisa Celal Bayar University
2007
00