
487
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Alkol ve madde kullanım bozukluğu olan kişilerde içselleştirilmiş damgalama ve kişilik özelliklerinin değerlendirilmesi
Damgalanma, bireyin toplum tarafından olumsuz biçimde etiketlenmesini, içselleştirilmiş damgalama ise bu durumun kişi tarafından benimsenmesini ifade etmektedir. Alkol ve madde bağımlılarında içselleştirilmiş damgalama görülebilmekte ve bazı kişilik özelliklerine daha sık rastlanmaktadır. Araştırmamıza Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı AMATEM polikliniği veya servisinde tedavi alan 128 kişi ile Yeşilay Danışmanlık Merkezi'nden tedavi alan 2 kişi olmak üzere; 48'i alkol, 68'i madde ve 14'ü karışık madde kullanımı olan toplam 130 birey katılmıştır. Alkol, madde ve karışık madde kullanan grupların içselleştirilmiş damgalama düzeyleri benzer bulunurken, karışık madde kullananlarda daha yüksek nörotisizm saptanmıştır. Alkol kullanımına 20 yaşından önce ya da sonra başlamanın içselleştirilmiş damgalama düzeylerini ve kişilik özelliklerini anlamlı şekilde etkilemediği görülmüştür. Kendini iyi gösterme eğilimi olanlarda damgalanmadan kaçınma daha azdır. Nörotisizm düzeyi arttıkça özdeğersizlik, damgalanma korkusu ve damgalanmadan kaçınma eğilimi artmaktadır. İşsizlerde, kadınlarda ve ayrı/boşanmış/dul bireylerde nörotisizm daha yüksektir. Buna karşılık evli ve eşiyle birlikte yaşayan bireylerde nörotisizm daha düşüktür. Evlilerde depresyon ve anksiyete daha azdır. Madde bağımlılarının yaşamı alkol bağımlılarına kıyasla daha olumsuz etkilenmiştir. Karışık madde kullananlarda öfke kontrol yetersizliği ve heyecan arama davranışı daha fazladır. Kadın katılımcılarda madde kullanım sıklığı ve yoğunluğu erkeklere kıyasla daha yüksektir. Üniversite mezunlarının bağımlılık şiddeti daha alt seviyedeki eğitim gruplarına göre daha düşüktür. İlçede yaşayanlar, şehir merkezindekilere kıyasla bağımlılık tanı ölçütlerini daha fazla karşılamaktadır. Bu grupta bağımlılık şiddeti ve maddeyi bırakma motivasyonu daha yüksektir. Bu çalışmanın bulguları, bağımlılık sürecinde içselleştirilmiş damgalamanın tercih edilen maddenin türünden ziyade sosyodemografik etmenler ve kişilik özellikleriyle ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Bağımlılık tedavi programlarında söz konusu faktörlerin ele alınmasının önemli olduğu düşünülmektedir. Ayrıca alkol bağımlıları için klinik uygulamalarda alkol kullanımına başlama yaşına aşırı önem atfetmekten çok bireyin güncel psikososyal durumunun değerlendirilmesinin daha uygun olabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Alkol, Madde, Bağımlılık, Damgalanma, Kişilik
COVID-19'u hafif geçirmiş kişilerde bilişsel fonksiyonların serum BDNF düzeyleri ile ilişkisi
Koronavirüs Hastalığı 2019 (COVID-19) pandemik bir hastalık olup, hastalığın uzun vadeli sonuçları ile ilgili literatür bilgileri halen kısıtlıdır. Son zamanlarda hastalığın uzun vadede bilişsel fonksiyonlara olan etkileri üzerine yapılan çalışmalar artmış, hastalığı hafif geçiren kişilerde bile bu etkilerin ortaya çıkabildiği gösterilmiş, çeşitli mekanizmalar ileri sürülmüş ancak hiçbiri tam olarak kanıtlanamamıştır. Çalışmamızda bu bilişsel etkilerin mekanizmasını aydınlatmak amacıyla Koronavirüs Hastalığı 2019 (COVID-19)'u hafif geçirmiş kişilerdeki bilişsel fonksiyonların nöropsikiyatrik testlerle değerlendirilmesi, serum Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör (BDNF) düzeylerinin ölçülmesi ve aralarındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza, Koronavirüs Hastalığı 2019 (COVID-19)'u hafif derecede geçirmiş 54 kişi ve yaş, cinsiyet, beden kitle indeksi (BKİ), eğitim düzeyi ve sigara kullanımı açısından eşleştirilmiş 36 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Her iki gruba da bilişsel fonksiyonların ölçülmesi amacıyla nöropsikiyatrik testler olan Stroop Testi TBAG Formu ve Görsel İşitsel Sayı Dizileri Testi B Formu uygulanmıştır. Tüm katılımcıların Enzyme-Linked Immunosorbent Assay (ELISA) yöntemi ile venöz kandan serum Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör (BDNF) düzeyleri çalışılmıştır. Vaka grubunda, sağlıklı kontrol grubuna göre nöropsikiyatrik test puanlarının çoğunda anlamlı olarak bilişsel düşüşü ifade eden farklılık saptanmış ve Koronavirüs Hastalığı 2019 (COVID-19)'u hafif geçiren kişilerde dahi bilişsel bozulmaların olduğu bir kez daha kanıtlanmıştır. Serum Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör (BDNF) düzeyleri vaka grubunda daha düşük bulunsa da her iki grup arasında anlamlı bir farklılık saptanmamış, vaka grubunda Serum Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör (BDNF) düzeyleri erkek cinsiyette kadın cinsiyete göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuş ve hastalığı geçirmiş özellikle erkek cinsiyetteki kişilerde Serum Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör (BDNF) düzeylerinin daha geniş popülasyonlarda çalışılması gerektiği düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: COVID-19, BDNF, Bilişsel
Ötimik dönemdeki erkek bipolar bozukluk hastalarında serum progesteron ve allopregnanolon düzeylerinin bilişsel işlevler, kaygı düzeyi, uyku kalitesi ve serum bdnf düzeyi ile ilişkisi
Bipolar bozukluk duygudurum atakları ile seyreden, ara dönemlerde de kalıcı semptomları olan kronik gidişli bir psikiyatrik bozukluktur. Bipolar bozukluğun ötimik döneminde bilişsel bozulma, subsendromal anksiyete belirtileri, uyku bozukları gibi kalıntı belirtilerin olduğu bilinmektedir. Bipolar bozukluğun patofizyolojisinde nörosteroidlerin rolünü anlamaya yönelik literatürde yapılmış az sayıda çalışma bulunmaktadır. Çalışmamızda bipolar bozukluğun kendisinin ve kalıntı belirtilerinin serum allopregnanolon, progesteron düzeyi ile olan ilişkisini ve serum allopregnanolon düzeyinin serum Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör (BDNF) düzeyi ile olan ilişkisini incelemeyi amaçladık. Çalışmamıza, bipolar bozukluk tanılı ötimik dönemdeki 41 erkek hasta ile yaş, beden kitle indeksi (BKİ) ve sigara kullanımı açısından eşleştirilmiş 40 erkek sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan tüm bireylere nöropsikiyatrik testler olan Stroop testi, Görsel işitsel sayı dizileri testi B formu, işaretleme testi ve Beck Anksiyete ölçeği, Pittsburgh uyku kalitesi indeksi uygulanmış olup, tüm katılımcılardan 5-7 ml periferik venöz kan alınmıştır. Tüm katılımcıların serum allopregnanolon, progesteron ve BDNF düzeylerinin ölçümü yapılmıştır. Çalışmamızda serum progesteron, allopregnanolon düzeyleri bipolar hastalarda daha düşük görülmüş olup, uzamış hastalık süreleri ile allopregnanolon düzeyinin azaldığı görülmüştür. Tüm katılımcıların nörobilişsel test performanslarının allopregnanolon düzeylerindeki yükselme ile korele olarak daha iyi olduğu sonucu elde edilmiştir. Serum BDNF düzeylerinin gruplar arasında benzer olduğu, bipolar hastalarda hastalık süresiyle progesteron ve BDNF seviyelerinin arasında ilişki olmadığı görülmüştür. Çalışmamızın sonuçları, allopregnanolonun bipolar bozukluğun etiyolojisinde endojen bir duygudurum düzenleyici olarak görev yaptığı hipotezini desteklemektedir. Ayrıca allopregnanolonun duygudurum bozukluklarının bilişsel bozulmasında önemli bir araştırma alanı olduğu düşünülmüştür. Çalışmamızda allopregnanolon düzeyi ile uyku kalitesi, anksiyete belirtileri ve serum BDNF düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki görmemiş olmamıza rağmen allopregnanolonun bu parametreler ile ilişkisinin ileri araştırmalar için değerli bir alan olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Bipolar bozukluk, Allopregnanolon, Progesteron, BDNF, Biliş, Uyku, Anksiyete
Tek atak ve birden fazla atak geçirmiş remisyondaki depresyon hastalarının zihin kuramı becerilerinin incelenmesi
Major depresif bozukluk en sık görülen ruhsal bozukluklardandır. Major depresif bozukluk geçiren hastaların yarısından fazlası bir kez daha atak geçirir. Tekrarlama ihtimali atak sayısı ile birlikte artar. Majör depresif bozuklukta sosyal işlevlerde ve diğer kişilerle olan ilişkilerde bozulma olması önde gelen kinik özelliklerdendir. Zihin kuramı; kişinin kendisinin ve diğerlerinin ayrı zihinlere sahip olduğunu anlayabilme, kendisinin veya başkalarının duygu, düşünce, maksat, istek ve inançlarını algılayabilme ya da çıkarımda bulunabilme kapasitesidir. Zihin kuramı, sosyal işlevselliğin ve kişilerarası ilişkilerin sürdürülmesinin ayrılmaz bir parçası olarak düşünülmektedir. Remisyondaki depresyon hastalarının zihin kuramı becerilerinin hem sosyal bilişsel hem sosyal algısal yönden incelendiği çalışma sayısı oldukça sınırlıdır. Bu çalışmada remisyondaki depresyon hastalarının zihin kuramı becerilerinde tek atak geçirmiş ve birden fazla atak geçirmiş hasta gruplarının sağlıklı kontrol grubuna göre farklılığı olup olmadığı ve olası farklılıkların hastalığın süreğenleşmesindeki olası etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamız Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvuran hastalar arasından seçilmiş, 18-60 yaş aralığında, majör depresif bozukluk geçirmiş, remisyonda olan, tek atak geçirmiş 50 hasta, birden fazla atak geçirmiş 50 hasta ve 50 sağlıklı katılımcının onamı alınarak dahil edilmesiyle oluşturulan örneklem ile yapılmıştır. Çalışmada tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Ölçeği, Gözlerden Zihin Okuma Testi, İmayı Anlama Testi, Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Çalışmamızda sosyal-algısal ve sosyal-bilişsel zihin kuramı becerisinde ve bilişsel işlevsellikte çok atak geçirmiş remisyon dönemindeki grupta tek atak geçirmiş grup ve kontrol grubuna göre anlamlı bir düşüş saptanmıştır. Bu durum yineleyen şekilde geçirilmiş depresyonun remisyon döneminde bireylerarası sosyal etkileşimlerini sınırlandırdığı ve sosyal izolasyona yol açtığı, relaps ihtimalini arttırabileceği hipotezimizi doğrular niteliktedir. Tek atak geçirmiş grup ve kontrol grubu arasında her iki zihin kuramı becerisi ve bilişsel işlevsellik açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Bu durum, tek atak geçirmiş remisyondaki bireylerin tam iyileşme adına çok ataklı bireylere nazaran farkındalık, özyeterlilik ve motivasyonlarının daha yüksek olabileceği düşüncesine yeşil ışık yakmaktadır. Bu düşüncenin ilerleyen zamanlarda yapılacak çalışmalarda farklı ölçek ve açılardan detaylandırılıp aydınlatılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Majör Depresif Bozukluk, Zihin Kuramı, Nüks, Rezidüel Semptom
Profesyonel müzisyenlerde mizaç ve karakter özelliklerinin incelenmesi
Müziğin; toplumlarda kaynaşmayı, eğlenmeyi sağlayan, insanlar arasındaki iletişimi güçlendiren, kültürlerin devamlılığına yardımcı olan birçok özelliği mevcuttur. Müziğin bireylerin kişilik ve sosyal gelişimindeki yeri ve öneminin oldukça açık olduğu düşünülmektedir. Müzisyenler; hayatının merkezine müziği alan, müzik olmadan yapamayan, müzik oluşturabilen, müzik kariyerlerini kendi parçaları, gelişimleri sayan ve benliğini müzik ile bütünleştiren, birlikte var eden kişilerdir. Kültürel ve mesleki olarak kişinin kimliğini ifade etmesini sağlayan müzikle ilgili davranışların büyük kısmı hayatı idame ettirme, geçimini sağlama amacıyla yapılmaktadır. Profesyonel müzisyen, ustalık kimliği ile estetik davranışlarını sentezleyip sunduğunda izleyici tarafından takdir edilir. Literatürde, müzik türü tercihi ile kişilik özelliklerinin bağlantısı inceleyen bazı çalışmalar bulunmaktadır; ancak, müzisyenlerin kişilik özelliklerini inceleyen çalışmaların sayısı kısıtlıdır. Çalışmamızda, profesyonel müzisyenlerin kişilik özelliklerini psikobiyolojik model çerçevesinde kontrol grubu ile karşılaştırarak, literatüre katkıda bulunmayı amaçladık. Çalışmamızın örneklemini, 18-60 yaş arası, profesyonel müzisyen olan 30 gönülllü katılımcı ile kontrol grubu olarak müzisyen olmayan 30 gönüllü katılımcı oluşturmaktadır. Katılımcılara sosyodemografik veri formu ve Mizaç-Karakter Envanteri Gözden Geçirilmiş Formu uygulanmıştır. Çalışmanın sonucunda, profesyonel müzisyenlerin yenilik arayışı, sebat etme, kendini aşma skorlarının, kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde yükseldiği saptanmıştır. Çalışma grubunda yaş ile sebat etme ve kendini aşma skorları arasında anlamlı ve pozitif korelasyon saptanmıştır. Çalışmamız, profesyonel müzisyenlerin kişiliklerini Mizaç-Karakter Envanteri ile psikobiyolojik model çerçevesinde inceleyen ilk çalışmadır, daha geniş örneklem grupları ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.
Defisit ve defisit olmayan şizofreni hastalarında serum oreksin ve ghrelin düzeylerinin incelenmesi
Şizofreni birbirinden farklı semptomların birlikte bulunduğu bir hastalıktır. Bu anlamda hastalığın heterojen bir özelliğinin olduğu bilinmektedir. Günümüz tedavi seçenekleri pozitif belirtilerin tedavisinde başarılı gözükmekle birlikte negatif belirtiler açısından aynı başarıdan bahsetmek mümkün gözükmemektedir. Şiddetli negatif belirtiler ve bilişsel kaybın yaygın görüldüğü bir alt tip olarak tanımlanabilecek defisit sendrom (DS) etiyolojisinin aydınlatılması tedavi seçeneklerinin artması için yol gösterici olacaktır. Şizofreni etiyolojisini aydınlatmaya yönelik yapılan çalışmalar santral etkileri sahip olduğu bilinen birçok hormon ile ilişkisini incelemiştir ancak oreksin ve ghrelinin şizofrenideki rolünü araştıran kısıtılı sayıda çalışma vardır. Çalışmamızda defisit sendrom ve defisit olmayan şizofreni(ND) hastalarında serum oreksin ve ghrelin düzeylerini inceleyerek bu moleküllerin şizofreni ve DS ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya DS grubunda 23, ND grubunda 27 hasta ve 20 sağlıklı kontrol (SK) dahil edilmiştir. Gruplar karıştırıcı faktörlerin dışlanması amacıyla yaş, cinsiyet, beden kitle indeksi açısından eşleştirilmiştir. Katılımcılardan alınan venöz kan örneklerinden elde edilen serumda ELISA yöntemi ile oreksin A, B ve ghrelin düzeyleri çalışılmıştır. DS ve ND hastalarda oreksin A değerlerinin SK grubuna göre daha düşük saptandığı görülmüştür. Oreksin B değerleri karşılaştırıldığında yalnızca DS hastalarda serum düzeyinin SK gruba göre anlamlı olarak daha düşük olduğu görülmüştür. Oreksin düzeylerinin hasta grupları arasında benzer olduğu saptanmıştır. Ghrelin düzeyi açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Serum oreksin A, oreksin B ve ghrelin düzeyleri ile klinik parametrelerin korelasyon analizi sonucunda oreksin B ile BPRS ve SANS skoru arasında istatiksel olarak anlamlı ve negatif bir korelasyon bulunurken, oreksin B ile CGI, arasında anlamlı ve pozitif bir korelasyon olduğu saptanmıştır Çalışmamız sonucunda elde edilen veriler ghrelin ile şizofreni arasında anlamlı bir ilişki saptamamışken oreksin molekülünün şizofreni etiyolojisinde varolan potansiyel rolünü desteklemektedir. Çalışmamızda DS ile oreksin B düzeylerini ilişkili olarak saptanmış olup çalışmamız bu ilişkiyi inceleyen ilk çalışmadır. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Oreksin, Ghrelin, Defisit Sendrom
Bipolar hastalarda mizofoni sıklığı ve bunun otizm spektrum belirtileri ve duygu düzenleme becerileri ile ilişkisi
Mizofoni araştırmaları, mizofoninin birçok psikiyatrik bozuklukla birlikte görülebileceğini göstermektedir. Çalışmamızda, remisyondaki bipolar bozukluk tip-1 hastalarında mizofoni sıklığının ve bunun otizm spektrum belirtileri ve duygu düzenleme becerileri ile ilişkisinin incelenerek sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırılması, mizofoni şiddetiyle ölçek puanları arasındaki ilişkinin incelenmesi, hasta grubunda ölçekler arası ilişkilerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Kesitsel olarak planlanan çalışmamıza, çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 105 Bipolar Bozukluk tanılı hasta ile 105 sağlıklı kontrol grubu katılmıştır. Tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Young Mani Derecelendirme Ölçeği, Gözden Geçirilmiş Amsterdam Mizofoni Ölçeği, Otizm Spektrum Anketi ve Duygu Düzenleme Becerileri Ölçeği uygulanmıştır. Veriler SPSS programı ile analiz edilmiştir. Çalışmamıza, hasta grubunda 52 erkek, 53 kadın; kontrol grubunda 53 erkek, 52 kadın katılmıştır. Hastaların yaş ortalaması 39,20±12,65 yıl, kontrollerin yaş ortalaması 40,47±11,38 yıl saptanmıştır. Hastalarda kontrollere göre mizofoni sıklığının daha az olduğu, duygu düzenleme becerilerinin daha fazla bozulduğu, otizm spektrum belirtileri açısından benzerlik gösterdiği saptanmıştır. Mizofonili bipolar hastaların, mizofonisi olmayan hastalara kıyasla duygu düzenleme becerilerinin anlamlı derecede düşük olduğu, otizm spektrum belirtilerinin daha belirgin olduğu saptanmış; mizofonisi olan hastalarda duygu düzenleme becerileri ile otizm spektrum belirtileri arasında zayıf düzeyde negatif ilişki saptanmıştır. Hasta grubunda yapılan regresyon analizinde, mizofoni şiddetindeki artışın ve duygu düzenleme becerilerindeki bozulmanın otizm spektrum belirtilerini anlamlı şekilde belirginleştirdiği; otizm spektrum belirtilerinin duygu düzenleme becerileri üzerinde bozulmayı artıran anlamlı etkisinin olduğu; intihar girişimi öyküsü ve otizm spektrum belirtilerinin mizofoni şiddeti üzerinde anlamlı etkisinin olduğu saptanmıştır. Sonuçlar, bipolar hastalarda mizofoni sıklığının kontrol grubuna göre daha düşük olduğunu, ancak mizofonisi olan bipolar hastalarda duygu düzenleme becerilerinin daha fazla bozulduğunu ve otizm spektrum belirtilerinin daha belirgin olduğunu göstermektedir. Araştırmamızın bulgularının literatüre katkı sağlayacağı ve bipolar hastalarda mizofoninin klinik öneminin dikkate alınmasının, özellikle tedavi süreçlerinde ve işlevselliğin sürdürülmesiyle ilgili hedeflerin belirlenmesinde yardımcı olacağı kanaatindeyiz.
Deneysel bipolar sinir hücre kültürü modelinde lityum, valproik asit ve lamotrijin'in apoptozis, oksidatif stres ve TRPM2 kanal aktivitesi üzerine etkileri
Bipolar bozukluk (BB) patofizyolojisinde apoptozisin, oksidatif stresin ve kalsiyum sinyal artışının rolü olduğu bilinmektedir. Son çalışmalar, BB olan hastaların duygudurum düzenlemesinde sıklıkla kullanılan lityum (Li), valproik asid (VPA) ve lamotrijinin (LMT) antioksidan, anti-apoptotik ve kalsiyum sinyalini düzenleyici özelliklerini göstermektedir. TRPM2 katyon kanalı oksidatif stres ile aktive olurken, karvakrol (CARV) ve N-(p-amycinnamoyl) anthranilic acid (ACA) ile inhibe olmaktadır. Bu çalışmada Li, VPA ve LMT'nin deneysel BB ile indüklenen insan SH-SY5Y nöronal hücrelerinde oksidatif stres ve apoptozise karşı koruyucu etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. İnsan sinir (SH-SY5Y) hücreleri; kontrol, Li, VPA, LMT, ouabain (OUA), OUA+Li, OUA+VPA ve OUA+LMT olarak sekiz gruba ayrıldı. Elde edilen örneklerde, kuyucuk okuyucu, lazer konfokal mikroskop ve hücre sayıcı cihaz analizleri yapıldı. Li, VPA ve LMT uygulanan grupların, kontrol hücre grubuyla karşılaştırıldığında apoptozis seviyeleri, hücre canlılığı, hücre ölüm oranları, debris miktarı, kaspaz -3, kaspaz -8 ve kaspaz -9 seviyeleri, mitokondriyal disfonksiyon (MiHP), sitozolik reaktif oksijen türleri (ROS) seviyeleri ve kalsiyum sinyal dinamikleri gibi parametreler üzerinde olumsuz bir etkisi bulunmamıştır. Li, VPA ve LMT'nin OUA uygulanan hücrelere eklenmesi hücre sayısında artmaya ve hücre artığında azalmaya yol açmıştır. OUA uygulanan hücrelerin Li, VPA, LMT ve TRPM2 antagonistleri (ACA ve CARV) ile inkübasyonu, apoptozis, hücre ölümü, kaspaz aktivitesi, MiHP ve ROS seviyelerinde azalmanın yanı sıra hücre canlılığının artmasına yol açmıştır. Sonuç olarak, mevcut bulgular Li, VPA ve LMT tedavilerinin nöronal hücreler üzerinde nörotoksik etkileri olmadığını ve BB kaynaklı nörotoksisiteye karşı koruma sağlayabileceğini desteklemektedir. Bu bulgular Li, VPA ve LMT tedavilerinin TRPM2 kanalını bloke ederek kalsiyum sinyalini düzenlediğini, oksidatif stresi ve apoptozu azalttığını ve bipolar bozukluk kaynaklı nöronal hasarı önleyebileceğini göstermektedir.
Bipolar bozukluk hastalarında manik epizodun başlangıç belirtileri
Bu çalışmada, bipolar I bozukluğu olan hastaların son manik epizodunda ortaya çıkan mani ve psikotik belirtilerin; hasta ve hasta yakınları tarafından bildirilen sıklığı, ortaya çıkış sırası, şiddeti ve süresi incelenmiştir. Tanımlayıcı-kesitsel olarak planlanan araştırmaya 46 hasta ile onların 46 yakını katılmıştır. Katılımcılara sosyodemografik ve klinik veri formu, Montgomery–Åsberg Depresyon Ölçeği ve Young Mani Derecelendirme Ölçeği uygulanmış; veriler SPSS programı ile analiz edilmiştir. Hastalar son epizodlarında en sık uykusuzluk, konuşma artışı ve amaca yönelik etkinlik artışı bildirmiştir. Belirtilerin ortaya çıkış sırasına göre uykusuzluk, irritabilite, konuşma ve özgüven artışı ön plandadır. Psikotik belirtiler arasında en sık sanrılar grandiyöz, perseküsyon ve kıskançlık; varsanılar ise işitsel ve görsel türdedir. Sanrıların başlangıcında grandiyöz, perseküsyon ve dinsel içerikli sanrılar; varsanıların başlangıcında ise işitsel ve görsel varsanılar öne çıkmıştır. Hasta yakınları da benzer şekilde uykusuzluk, konuşma ve özgüven artışını en sık belirtiler olarak ifade etmiş; belirtilerin ortaya çıkış sırası hastaların bildirimleriyle büyük ölçüde uyumludur. Psikotik belirtiler açısından en sık bildirilenler grandiyöz, perseküsyon, referans sanrıları ile işitsel ve görsel varsanılardır. Hasta ve hasta yakın bildirimleri karşılaştırıldığında; uykusuzluk, etkinlik artışı, irritabilite ve kabarmış duygudurumda mükemmel; konuşma ve riskli etkinliklerde artışta neredeyse mükemmel; özgüven artışı, düşünce uçuşması ve distraktibilitede ise gayet iyi düzeyde uyum saptanmıştır. Sanrı türlerinde kıskançlık sanrılarında mükemmel, grandiyöz ve perseküsyon sanrılarında neredeyse mükemmel uyum görülmüştür. İşitsel varsanılarda gayet iyi, görsel varsanılarda mükemmel uyum ve varsanıların başlangıcında mükemmel uyum gözlenmiştir. Özgüven artışının 40 yaş altı hastalarda; konuşma artışının psikotrop ilaç kullanmayanlarda, etkinlik artışının duygudurum düzenleyici kullanmayanlarda, irritabl ve taşkın duygudurumun ise valproat kullananlarda daha erken başladığı belirlenmiştir. Sonuç olarak, manik epizodlarda en sık görülen belirtiler uykusuzluk, konuşma artışı, amaca yönelik etkinlik artışı ve özgüven artışıdır. Ortaya çıkış sırasına göre uykusuzluk, irritabilite, konuşma ve özgüven artışı en erken başlayan belirtiler olarak öne çıkmaktadır. Klinik izlemlerde rekürrensi öngörmek ve erken müdahale için bu belirtilere dikkat edilmelidir.
Psikiyatri polikliniğine başvuran hastalarda uyku yakınması ve ilişkili etmenlerin değerlendirilmesi
Amaç: Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvuran hastaların uyku yakınmalarının tespit edilmesi, uyku bozuklukları tanılarının konulması, uyku özelliklerinin ve uyku hijyen özelliklerinin değerlendirilmesi, sirkadiyen tercihlerinin tanımlanması ve sosyodemografik bulgularla ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne ilk kez başvuran ve klinik psikiyatrik muayene ile en az bir uyku yakınması tespit edilen 18-65 yaş arasındaki gönüllü hastalarla yapılmıştır. Hastaların sosyodemografik ve klinik bilgileri tarafımızca hazırlanan bir form ile değerlendirildi. DSM-5 için Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu (SCID-5) kullanılarak psikiyatrik değerlendirme yapıldı. Hastalardan Uyku Şikayet Listesi, Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi (PUKİ), Uyku Hijyen İndeksi (UHİ), Beck Depresyon Envanteri (BDE), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve Sabahlılık-Akşamılık Anketi gibi öz bildirim ölçeklerini doldurmaları istendi. Hastalar ICSD-3 tanı kriterlerine göre uyku bozuklukları açısından tekrar değerlendirilerek, gerekli görülen hastalardan uyku günlüğü ve polisomnografi tetkikleri istenerek konsültasyonlar yapıldı. Bulgular: Örneklemin %76,7'sinde en az bir uyku bozukluğu tanısı bulunmaktaydı. Örneklemin uyku bozuklukları tanıları incelendiğinde insomni %44,5, uyku ile ilişkili solunum bozuklukları %3,4, hipersomnolans %3,8, sirkadiyen ritim uyku bozuklukları %10,6, parasomniler %6,5 ve uyku ile ilişkili hareket bozuklukları %8,9 oranında saptanmıştır. Hastaların %81,5'inde uykuya dalmakta güçlük, %70,6'sında gece nedensiz uyanmalar ve %55,1'inde gündüz uykulu ve yorgun olma şikayeti mevcuttu. Kötü uyku kalitesine sahip kişilerin uyku hijyen indeksinden aldıkları ortalama puan iyi uyku kalitesine sahip kişilere göre anlamlı olarak daha yüksekti. Kötü uyku kalitesi, daha yüksek BDE ve BAÖ puanları ile ilişkili bulunmuştur. Örneklemin %30,5'i akşam, %48,3'ü ara ve %21,2'si sabah kronotipine sahipti. Sabah kronotipine sahip kişilerin BDE ve BAÖ puanları diğer kronotiplere göre anlamlı olarak daha düşüktü. Akşam kronotipine sahip kişilerin uyku hijyenleri daha kötü bulunmuştur. Sonuç: Psikiyatri polikliniğine başvuran hastalarda uyku bozuklukları yaygındır. Hastaların uyku şikayetlerinin dikkatli bir şekilde değerlendirilmesi ve uyku bozukluklarının tedavi edilmesi, ruh sağlığını iyileştirmek için kritik öneme sahiptir. Anahtar kelimeler: Uyku bozuklukları, uyku hijyeni, kronotip
Şizofreni hastalarında artmış kardiyovasküler riskte TLR-2, TLR-4 ve NF-κB yolağının rolü
Giriş: Şizofreni, pozitif ve negatif semptomlar ile bilişsel bozukluklarla karakterize, kronik bir psikiyatrik hastalıktır. Genel popülasyonda prevalansı yaklaşık %1 olan bu hastalık, genel nüfusa göre yaşam süresini 10-25 yıl kısaltmakta olup, erken mortalitenin başlıca nedenleri arasında kardiyovasküler hastalıklar yer almaktadır. Bu artmış risk, genetik yatkınlık, yaşam tarzı faktörleri, antipsikotik ilaçların yan etkileri ve özellikle immün sistem disregülasyonu ile ilişkilidir. Güncel araştırmalar, şizofreni ve kardiyovasküler hastalıklar arasındaki ilişkide immün sistemin önemli bir rol oynadığını vurgulamaktadır. Bu kapsamda, Toll-like reseptörler (TLR-2 ve TLR-4) ve nükleer faktör kappa-B (NF-κB) sinyal yolunun inflamatuar süreçlerde merkezi rol oynadığı öne sürülmektedir. Bu çalışmanın amacı, şizofrenide artan kardiyovasküler risk ile TLR-2, TLR-4 ve NF-κB sinyal yolağı arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel çalışma, şizofreni tanılı bireylerde artmış kardiyovasküler risk ile TLR-2, TLR-4 ve NF-κB sinyal yolağı arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yürütülmüştür. Araştırmaya DSM-5 tanı kriterlerine göre tanı almış, son 6 aydır remisyonda olan ve PANSS skorları <70 olan 77 şizofreni hastası ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 50 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılardan periferik kan örnekleri alınarak immünolojik parametreler akım sitometrisi ve ELISA yöntemleri ile değerlendirilmiş, kardiyovasküler değerlendirmeler ise akıma bağlı genişleme (FMD), küresel uzunlamasına gerilme (GLS), karotis intima-media kalınlığı (İMK), mitral kapak E/A ve E/E oranları ile sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (LVEF) ölçümleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Verilerin analizinde hiyerarşik lojistik regresyon ve çok değişkenli kovaryans analizi (MANCOVA) yöntemleri kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya 77 şizofreni hastası ve 50 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Şizofreni grubunda BKİ, bel çevresi, TG düzeyleri, QRISK3 skoru, karotis İMK ve diyastolik disfonksiyon parametreleri anlamlı olarak yüksek; GLS ve mitral kapak E/A oranları anlamlı olarak düşük bulunmuştur. İnflamatuar parametrelerden IL-6 ve IL-10 düzeyleri şizofreni grubunda anlamlı şekilde yüksek iken, IFN-γ ve NF-κB düzeyleri anlamlı şekilde düşük saptanmıştır. Flow sitometrik analizde şizofreni hastalarında klasik monosit oranı, TLR-2 ve TLR-4 ekspresyonu (özellikle klasik ve intermediate monositlerde) ve HLA-DR intermediated monosit MFI düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulunurken; nonklasik monosit oranı ve TLR-4 nonklasik monosit MFI düzeyleri anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Regresyon analizinde IL-6 ve NF-κB düzeylerinin şizofreni tanısını güçlü şekilde yordadığı gözlenmiştir. Tartışma: Bu çalışma, şizofrenide artmış kardiyovasküler risk ile ilişkili immünolojik ve inflamatuar mekanizmaları değerlendirmiştir. Bulgularımız, şizofreni tanılı bireylerde IL-6 ve IL-10 artışı ile IFN-γ ve NF-κB azalmasının hastalıkla ilişkili inflamatuar süreçleri yansıtabileceğini göstermektedir. Monosit alt gruplarında TLR-2 ve TLR-4 ekspresyonu ile HLA-DR ekspresyonundaki alt tip spesifik farklılıklar, immün sistem disregülasyonunun şizofreni patogenezindeki rolünü desteklemektedir. Ayrıca, şizofreni grubunda QRISK3 skoru, trigliserid düzeyleri ve karotis intima-media kalınlığı gibi kardiyovasküler parametrelerde anlamlı artış, GLS ve mitral kapak E/A oranında anlamlı azalma gözlenmiştir. Bu bulgular, şizofreni hastalarının kardiyovasküler risk değerlendirmesinin inflamatuar ve immün parametrelerle birlikte ele alınmasının klinik önemini vurgulamaktadır. Gelecekte yapılacak araştırmalar, bu parametrelerin prognostik ve terapötik potansiye"lini aydınlatmalıdır.
Bariatrik cerrahi sonrası 6.yılda kilo değişiminin psikopatolojik, psikososyal faktörler ve problemli yeme davranışları ile ilişkisi
Amaç: Bariatrik cerrahi geçiren bireylerin ameliyat öncesi ve 6. yıldaki psikopatolojik, psikososyal faktörler ve problemli yeme davranışları açısından değerlendirilmesi ve bu değişkenlerin kilo geri alımıyla olan ilişkilerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Bariatrik cerrahi sonrası 6.yıl içerisinde olan 57 birey çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya katılan hastalara sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ), Başa Çıkma Tutumları Değerlendirme Ölçeği (COPE), Hollanda Yeme Tutumu Anketi (DEBQ), Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11 Kısa Formu (BIS-11, Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği (GRCDÖ), Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği (ACYÖ) ve Obezojenik Çevre Değerlendirme Ölçeği uygulandı. Bulgular: Katılımcıların 31'i (%54.4) kilo geri alımı olanlar, 26'sı (%45.6) ise kilo geri olmayanlar grubunda yer almıştır. Cerrahi öncesi bilgilendirmeyi yetersiz bulanların ve cerrahi karardan pişmanlık duyanların oranı kilo geri alımı olanlarda anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. Cerrahi sonrası diyetisyen desteği alanların oranı ise kilo geri alımı olmayan grupta anlamlı düzeyde daha yüksek saptanmıştır. Kilo geri alımı olan grupta postoperatif dönemde duygusal yeme, depresyon ve anksiyete puanları daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: Bariatrik cerrahinin uzun dönem başarısı yalnızca cerrahi teknik ve fizyolojik etkilerle sınırlı olmayıp aynı zamanda hastaların psikososyal özellikleri, davranışsal örüntüleri ve yaşam tarzı değişikliklerine uyumuyla yakından ilişkilidir.
Nikotinamid ribozid uygulamasının alzheimer hayvan modelinde bilişsel ve davranışsal belirtilere etkisi ve mitofaji ile ilişkisi
Alzheimer hastalığında (AH) görülen nöropsikiyatrik belirtiler hem hastalar hem de bakımverenler için zorlayıcıdır. AH'nin nöropsikiyatrik belirtilerinden olan depresyon hem klinik özellikleri hem de tedaviye yanıt açısından major depresyondan farklıdır. Antidepresanların Alzheimer hastalarında bilişsel belirtilere eşlik eden depresyonun tedavisinde umulan faydayı göstermemesi, Alzheimer hastalığındaki depresif belirtilerin mekanizmasının diğer depresyon sendromlarından farklı olduğu düşündürmektedir. Alzheimer hastalığının oluşumunda ve sürdürülmesinde mitokondriyal işlevlerde bozulmanın kritik bir rolü olduğu düşünülmektedir. Hasarlı mitokondrilerin seçici olarak ortadan kaldırılması anlamına gelen 'mitofaji'de bozulma görüldüğü bildirilmektedir. Çalışmalar nikotinamid adenin dinükleotid (NAD+)'yı artırarak mitofajiyi indüklemenin amiloid β (Aβ) kümelenmesini azalttığını ve AH hayvan modellerinde bilişsel işlevlerde görülen bozulmayı iyileştirdiğini göstermiştir, ancak NAD+'nın AH'ye eşlik eden depresyonun tedavisinde kullanımına yönelik çalışmaya rastlanmamıştır. Bu amaçla tek doz intraserebroventriküler (ICV) Aβ1-42 enjeksiyonu yapılan sıçan AH modelinde, NAD+ öncülü olan nikotinamid ribozidin (NR) hem bilişsel hem de nöropsikiyatrik belirtilere etkisinin değerlendirildiği bir çalışma yapılması amaçlanmıştır. AH modelinde sıçanlar, bellek işlevlerinde bozulmanın yanı sıra nöropsikiyatrik belirtilere benzer şekilde depresyon benzeri davranış göstermişlerdir. Yirmi üç gün boyunca orogastrik gavaj yoluyla 700 mg/kg NR verilen sıçanlarda tedavi verilmeyen (Aβ+salin) gruba göre bellek işlevlerinin daha iyi olduğu, depresyon benzeri davranışın daha az, agresyon skorlarının daha düşük ve kilo alımının daha yavaş olduğu gösterilmiştir. Bu çalışma Alzheimer hastalığı modelinde görülen nöropsikiyatrik semptomların ve bilişsel kötüleşmenin tedavisinde bir NAD+ öncülü olan NR'nin etkili olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: Alzheimer hastalığı, Nöropsikiyatrik belirtiler, Mitofaji, NAD, Nikotinamid ribozid
Obsesif kompülsif bozukluk hastalarında şizotipi ve yapısal düşünce bozukluğu
Amaç: Obsesif kompülsif bozuklukta içgörü ve direncin belirti alt tipleriyle ve şizotipal özelliklerle ilişkili olduğu yönünde bulgular olmakla birlikte bunların karşılıklı olarak birbiriyle ve düşünce bozukluklarıyla ilişkisinin değerlendirildiği çalışma bulunmamaktadır. Bu araştırmanın amacı obsesif kompülsif bozuklukta şizotipi ve düşünce bozukluklarının içgörü ve direnç üzerindeki etkisini araştırmaktır. Yöntem: Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Kliniğine başvuran, DSM-5 ölçütlerine göre OKB tanısı konmuş olan 76 hasta DSM-5 Bozuklukları için Yapılandırılmış̧ Klinik Görüşme-Klinisyen Versiyonu'yla (SCID-5/CV) ile değerlendirilmiş, daha sonra Yale Brown Obsesif Kompülsif Ölçeği (Y-BOCS), Şizotipal Kişilik Çizelgesi (SSP), Düşünce ve Dil Bozukluğu Ölçeği'ni (TALD) içeren yarı yapılandırılmış görüşmeler yapılmıştır. İyi içgörülü-zayıf içgörülü ve direnç var-direnç yok şeklinde gruplanan hastalar demografik değişkenler, şizotipi, düşünce bozukluğu ve belirti tipi açısından karşılaştırılmıştır. Ayrıca direnç ve içgörünün bağımsız yordayıcıları regresyon analizi ile incelenmiştir. Bulgular: Tek değişkenli analizlerde içgörü ile Y-BOCS toplam puanı, SSP'nin pozitif boyutu, öznel ve negatif yapısal düşünce bozukluklarıyla (TALD) arasında ilişki bulunmuş olmasına rağmen regresyon analizinde içgörü üzerinde TALD pozitif puanının negatif yordayıcı, YBOCS toplam puanının pozitif yordayıcı olduğu bulunmuştur. Obsesyonlara karşı direnç analizinde ise içgörünün ve YBOCS toplam puanının pozitif yordayıcı olduğu saptanmıştır. Sonuç: Bulgularımız hem içgörü hem de belirtilere direnci en güçlü biçimde belirleyen faktörün hastalığın şiddeti olduğunu göstermektedir. Literatürden farklı olarak saptadığımız, içgörü üzerinde TALD pozitif puanının negatif yordayıcı olması, OKB'de düşünce bozukluğunun ölçülmesinde seçilecek araçların önemini ortaya koymaktadır.
Sistemik lupus eritematozus hastalarında bilişsel işlevlerin değerlendirilmesi ve bilişsel işlevler ile otoantikorlar ve beyin görüntüleme bulguları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmada nöropsikiyatrik sistemik lupus eritematozus (NPSLE) hastalarının bilişsel işlevler açısından değerlendirilmesi ve bilişsel işlevler ile otoantikorlar ve beyin görüntüleme bulguları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 24 NPSLE hastası ve 12 sağlıklı kontrol alınmıştır. Hastalar ve kontroller Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal 5. El Kitabı (DSM-5) için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Formu (The Structured Clinical Interview for DSM-5® (SCID-5)) ile değerlendirilmiş, her iki gruba bilişsel test bataryası, volümetrik manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve difüzyon tensör görüntüleme (DTG) uygulanmıştır. Hasta grubundan anti-ribozomal P proteini için kan alınmıştır. Volümetrik MRG için voksel temelli morfometri, DTG için Tract-Based Spatial Statistics (TBSS) yöntemi kullanılmıştır. Uygulanan SCID-5 sonucunda tüm hastalara depresyon tanısı konmuştur. Çalışma sonucunda NPSLE grubunda dikkat, dil becerileri, yürütücü işlevler, görsel-uzamsal beceriler başta olmak üzere birçok bilişsel alanda anlamlı bozukluklar olduğu görülmüştür. Volümetrik ölçümlerde sağ subgenual anterior singulat korteks (sACC) ve serebellum hacimlerinin, DTG açısından karşılaştırıldığında sağ eksternal kapsülün fraksiyonel anizotropi (FA) değerinin hastalarda sağlıklı kontrollere göre anlamlı derecede düşük olduğu saptanmıştır. Anti-ribozomal P proteini ve anti-ds DNA düzeyleri ile çalışma belleği, dikkat, yürütücü işlevler arasında negatif bir korelasyon olduğu gösterilmiştir. Kısa süreli belleği, çalışma belleğini, dikkati, bilgi işleme kapasitesini, yürütücü işlevleri değerlendiren bilişsel test sonuçları ile volümetrik MRG ve DTG bulguları arasında korelasyonlar saptanmıştır. Çalışmamız NPSLE'de sağ sACC ve serebellumdaki hacim kaybının ve sağ eksternal kapsülde beyaz cevher bütünlüğündeki bozulmanın bilişsel işlev kayıplarına eşlik ettiğini ve bilişsel işlevlerdeki bozulmanın otoantikor düzeyleri ile ilişkili olduğunu göstermiştir.
Şizofreni hastaları ve birinci derece akrabalarında düşünce süreci bozuklukluğunun sosyal biliş ile ilişkisi ve sosyal işlevsellik üzerine etkileri
Düşünce süreci bozukluğu (DSB), şizofreninin temel belirtilerinden biri olarak kabul edilmektedir ve hastaların 1.derece akrabalarında daha hafif formda görülmesiyle hastalık için olası bir risk belirtecidir. Şizofrenide sosyal biliş bozukluklarının görüldüğü pek çok çalışmada gösterilmiştir ve DSB gibi diğer belirtilerle ilişkisi önemli bir araştırma alanıdır. Bu çalışmada, şizofreni hastaları ve 1. derece akrabalarında (kardeşlerinde) DSB ve sosyal bilişin 3 boyutu olan zihin kuramı (ZK), duygu tanıma ve sosyal bilgi bozukluklarının belirlenmesi, DSB'nin sosyal biliş boyutlarıyla ilişkisinin incelenmesi ve DSB ve sosyal biliş becerilerinin sosyal işlevsellik ve hastalarda yaşam kalitesine olan etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Ek olarak sosyal bilgiyi değerlendirmeye yönelik geliştirilen Durumsal Özellikleri Tanıma Testi-2'nin (SFRT-2) Türkçe uyarlamasının geçerlik ve güvenilirlik çalışmasının yapılması da amaçlanmıştır. Katılımcılar DSM 5'e göre şizofreni tanısı konan N=100 hasta, psikiyatrik hastalığı olmayan N=41 şizofreni hastalarının 1.derece akrabası (kardeşi), N=60 sağlıklı kontrol olmak 201 kişiden oluşmuştur. Tüm katılımcıların sosyodemografik özellikleri, ek olarak şizofreni hastalarında şimdiki ve geçmiş döneme ait klinik bilgileri ayrıntılı olarak not edilmiştir. Tüm katılımcılara; Düşünce ve Dil Bozukluğu Ölçeği Türkçe Formu (TALD-TR), sosyal biliş testleri olarak Gözlerden Zihin Okuma Testi, İma Testi, Yüzde Dışa Vuran Duyguların Tanınması Testi, Yüzde Dışa Vuran Duyguların Ayırt Edilmesi Testi ve Durumsal Özellikleri Tanıma Testi-2 (SFRT-2), nörobilişsel değerlendirme için Sayı Menzili Testi, Fonemik Sözel Akıcılık Testi ve İşitsel Üçlü Sessiz Harf Sıralaması Testi (ACT), sosyal işlevselliği değerlendirmek için Kişisel ve Sosyal Performans Ölçeği (PSP) uygulanmıştır. Şizofreni hastalarında ek olarak hastalık şiddetini belirlemek için Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS) ve Klinik Global İzlenim Ölçeği (CGI), yaşam kalitesini değerlendirmek için Şizofreni Hastaları için Yaşam Niteliği Ölçeği uygulanmıştır. Çalışmanın bulgularında; şizofreni hastalarının kontrollere göre TALD'ın tüm boyutlarında daha yüksek puan aldığı ve tüm sosyal biliş testlerinde daha kötü performans gösterdiği, şizofreni hastalarının kardeşlerinde ise sadece pozitif DSB'nin kontrollere göre daha fazla olduğu, şizofreni hastalarının kardeşlerinin sosyal biliş becerileri açısından kontrollerden farklılık göstermediği bulunmuştur. Şizofreni hastalarında negatif DSB'nin sosyal biliş boyutlarından zihin kuramı ve duygu tanıma ile negatif korelasyon gösterdiği, sağlıklı kontrollerde ise negatif DSB ile ilgili belirtilerin varlığının zihin kuramı ve sosyal bilgi performansı ile negatif korelasyon gösterdiği saptanmıştır. Şizofreni hastalarında negatif DSB'nin düşük sosyal işlevsellik ve yaşam kalitesinde bozulma ile ilişkili olduğu, zihin kuramı becerilerinin ise yaşam kalitesinde artma ile ilişki olduğu bulunmuştur. Şizofreni hastalarında sosyal işlevsellik ve yaşam kalitesinin negatif DSB ve sosyal bilgi performansı ile en iyi yordandığı belirlenmişken, sağlıklı kontrollerde ise sosyal işlevselliği negatif DSB ile ilgili belirtiler ve zihin kuramı becerilerinin en iyi yordadığı saptanmıştır. Ayrıca Durumsal Özellikleri Tanıma Testi-2'nin (SFRT-2) test- tekrar test güvenilirlik analizinde; ölçeğin alt puanlarında ön test ve son test arasındaki korelasyonların yüksek ve anlamlı olduğu saptanmıştır. Uyum geçerliğinde SFRT-2 puanları, diğer sosyal biliş testleriyle ilişkili bulunmuştur. Ayırt edici geçerlik için yapılan Receiver Operating Characteristic (ROC) analizi sonucunda testin şizofreni hastaları ve sağlıklı kontroller arasında iyi bir ayrım yaptığı gösterilmiştir (AUC = 0.74). Sonuç olarak, SFRT-2'nin Türkçe versiyonunun şizofreni hastalarında sosyal bilgi bozukluğunu değerlendirmek için güvenilir ve geçerli bir ölçüm sağladığı gösterilmiştir. Bu çalışmada şizofreni hastalarında düşünce süreci bozukluklarından özellikle negatif DSB'nin sosyal biliş bozukluklarıyla ilişkili olduğu, negatif DSB ve sosyal bilgi performansının hastaların sosyal işlevselliği ve yaşam kalitesi üzerinde önemli etkileri olduğu bulunmuştur. Şizofreni hastalarında negatif DSB ve genel olarak negatif belirtiler ile sosyal biliş bozukluklarının daha iyi anlaşılması ve bu alanları hedefleyen tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesine öncelik verilmesi, hastaların sosyal işlevselliğini ve yaşam kalitesini artırmak için önemli olacaktır.
Fonksiyonel hareket bozukluğu hastalarında faillik hissi ve sahiplikhissi parametrelerinin klinik özelliklerle ilişkisi
Bu çalışma,Fonksiyonel Hareket Bozukluğu (FHB) hastalarında fizyopatolojide rol oynadığı düşünülen faillik ve sahiplik hislerinin bozukluğunun araştırıldığı ve bu parametrelerin belirti şiddeti ve hastalığın oluşmasında ve sürmesinde rol oynadığı düşünülen psikolojik özelliklerle ilişkilerinin incelendiği kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya 18-65 yaşları arasında 30 hasta ve yaş, cinsiyet, eğitim açısından hastalarla eşleştirilmiş 30 sağlıklı kontrol alınmıştır. Tüm katılımcılara DSM-5 İçin Yapılandırılmış Görüşme Formu (SCID-5), Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ), Belirti Tarama Listesi (BTL-90), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Travmatik Yaşantılar Ölçeği (TYÖ), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ), Chalder Yorgunluk Ölçeği (ÇYÖ), Disosiyatif Yaşantılar Ölçeği (DYÖ) verilmiştir. Hasta grubuna bu ölçeklere ek olarak Hastalık Algısı Ölçeği (HAÖ) verilmiş ve Fonksiyonel Hareket Bozukluğu Derecelendirme Ölçeği (FHBDÖ) uygulanmıştır. Tüm katılımcıların örtük faillik hissi "Zamansal Sıkıştırma Görevi" ile, sahiplik hissi ise "Plastik El Yanılsaması Görevi" ile incelenmiştir. FHB grubunda "Zamansal sıkıştırma görevi"'nden elde edilen toplam zamansal sıkıştırma puanları ve bu puanın alt bileşenleri olan eylem sıkıştırma ve sonuç sıkıştırma puanlarının sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu saptanmıştır. Plastik el yanılsaması göreviyle değerlendirilen sahiplik hissinin öznel ve nesnel ölçümlerinde her iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. FHB grubunun TAÖ, BDÖ, BAÖ, BTL-90, ÇYÖ, TYÖ ve DYÖ ölçek puanlarının kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derece yüksek olduğu saptanmıştır. Hasta grubunda ÇÇTÖ'nün duygusal ihmal alt ölçeğinden alınan puanlar kontrol grubuna göre yüksek bulunurken diğer alt ölçeklerde her iki grup arasında fark saptanmamıştır. Sahiplik hissi ve faillik hissi parametreleriyle belirti şiddeti ve diğer klinik değişkenler arasında bir ilişki saptanmamıştır. Bu sonuçlar FHB hastalarında faillik hissinin sağlıklı kontrollere göre azalmış olduğunu, sahiplik hissinin korunduğunu göstermektedir. FHB grubunda azalmış olduğu saptanan faillik hissinin belirti şiddetiyle ve diğer psikolojik özelliklerle ilişkisiz bulunması, faillik hissindeki azalmanın belirti şiddetinden ve yatkınlık yaratıcı psikolojik özelliklerden bağımsız, süreğen bir özellik (trait) olarak fizyopatolojide rol oynuyor olabileceğini düşündürmektedir. FHB hastalarında faillik hissindeki azalmanın fizyopatolojideki rolünün gelecekte yapılacak daha büyük örnekleme sahip ve uzunlamasına çalışmalarla incelenmesi faydalı olacaktır.
Obsesif kompulsif bozuklukta düşünce eylem kaynaşması, büyüsel düşünce ve şizotipal kişilik özellikleri arasındaki ilişkilerin incelenmesi
Obsesif kompulsif bozukluk tanısı olan hastalarda düşünce eylem kaynaşması, büyüsel düşünce gibi bilişsel yanlılık hatalarının ve şizotipal kişilik özelliklerinin hastalık gelişiminde ve süreğenliğinde rolü olduğuna dair literatürde çeşitli bulgular yer almaktadır. Bu çalışmada obsesif kompulsif bozukluk tanısı olan kişilerde; kesitsel olarak düşünce eylem kaynaşması, büyüsel düşünce ve şizotipal kişilik özelliklerinin sağlıklı kişilerle karşılaştırılması, tüm grupta ve ayrı olarak hasta ve kontrol gruplarında ilgili parametrelerinin obsesif kompulsif belirtilerle ve kendi aralarındaki ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ekim 2018 – Mayıs 2019 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvurmuş ya da Psikiyatri Kliniği'nde yatarak tedavi almış, obsesif kompulsif bozukluk tanısı konulmuş olan 37 katılımcı, araştırma grubu olarak; herhangi bir psikiyatrik hastalığı olmayan 36 sağlıklı katılımcı ise kontrol grubu olarak araştırmaya alınmıştır. Sağlıklı kontrol grubuna alınacak katılımcılara DSM-IV Eksen I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I) uygulanmış, tüm katılımcılar Sosyodemografik Bilgi Formu, Düşünce Eylem Kaynaşması Ölçeği (DEK-Ö), Vancouver Obsesif Kompulsif Envanteri (VOKE), Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi (MOKSL), Büyüsel Düşünce Ölçeği (BDÖ), Şizotipal Kişilik Ölçeği (ŞKÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve Beck Depresyon Envanteri (BDE) ile değerlendirilmişlerdir. Hasta grubu katılımcılarının Düşünce Eylem Kaynaşması Ölçeği ( DEK-Ö ) toplam puan ve tüm alt boyutlarının puanları bakımından, büyüsel düşünce ölçeğinden ( BDÖ ) ve şizotipal kişilik ölçeğinden ( ŞKÖ ) aldıkları puanlar bakımından, kontrol grubu katılımcılarının aldıkları puanlara göre anlamlı olarak yüksek değerler sergiledikleri saptanmıştır. DEK-Ö ve alt boyutlarının BDÖ ve ŞKÖ ile ilişkilerine bakıldığında hasta grubunda büyüsel düşünceyi ölçen BDÖ ile DEK'in tüm alt boyutları arasında; şizotipal özellikleri değerlendiren ŞKÖ ile DEK-Olabilirlik ( DEK-O ) ve DEK-Olabilirlik Diğerleri ( DEK-OD ) alt boyutlarıyla anlamlı pozitif yönde ilişkileri olduğu saptanmıştır. Tüm örneklemde ve hasta grubunda yapılan analizlerde, DEK-O alt boyutu ve DEK-Ahlâk ( DEK-A ) alt boyutu ve BDÖ'den ve ŞKÖ'den alınan puanlar ile Vancouver Obsesif Kompulsif Envanteri ( VOKE )'nin tüm alt boyutları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Hasta grubunda yapılan korelasyon analizlerinde büyüsel düşünce ile; VOKE-Obsesyonlar, VOKE-Kontrol Etme, VOKE-Biriktirme, VOKE-Kararsızlık, VOKE-Sadece Doğru Hissetme alt boyutları arasında anlamlı ilişkiler saptanmış; ancak, VOKE-Bulaşma Kirlenme alt boyutu ile aralarında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Obsesif kompulsif bozukluk tanısı olan hastaların sağlıklı kontrollere göre düşünce eylem kaynaşması ve büyüsel düşünce gibi bilişsel yanlılık hatalarını daha fazla yaptıkları ve bu kişilerde şizotipal kişilik özelliklerinin daha yüksek düzeyde olduğu saptanmıştır. Obsesif kompulsif bozukluk tanısı olan hastalarda büyüsel düşünce ile DEK'in tüm alt boyutları arasında anlamlı ilişkiler saptanmış olmasına rağmen, kontrol grubu katılımcılarında büyüsel düşünceyle sadece DEK-Toplam puanı ve DEK-Ahlâk alt boyutu arasında anlamlı ilişkiler saptanmıştır. DEK-A, DEK-O, DEK-Olabilirlik Kendisi ( DEK-OK ), büyüsel düşünce ve şizotipal kişilik özelliklerinin cinsel, dini, ve zarar verme obsesyonlarıyla; kontrol etme kompulsiyonlarıyla ve biriktirme/istifleme obsesyonları ve kompulsiyonları ile anlamlı derecede pozitif ilişki içerisinde oldukları saptanmıştır.
Zihinsel engelli çocuğu olan ebeveynlerin aile yükü ile hayatta amaç, anlam ve yaşam yönelimi arasındaki ilişki
Bu çalışmada; zihinsel engelli çocuğu olan ebeveynlerin aile yükü ile hayatta amaç, anlam ve yaşam yönelimi arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amaçlanmış olup tarama modelinde, kesitsel ve tanımlayıcı tasarımda ilişki arayıcı olarak yapıldı. Araştırmanın evrenini (Kasım 2019 –Haziran 2020 tarihleri arasında) İstanbul ili Avrupa yakasında bulunan bir Özel Eğitim Merkezi'ndeki ebeveynler (N:144); örneklemi ise çalışmaya gönüllü olan 100 ebeveyn oluşturdu. Çalışmanın verileri ebeveynlerin sosyodemografik özelliklerini içeren "Kişisel Bilgi formu", "Aile Yükü Ölçeği", "Hayatta Amaç, Anlam ve Yaşam Yönelimi Ölçeği" ile toplandı. Araştırmanın verilerinin değerlendirilmesinde: tanımlayıcı istatiksel analizler (frekans, yüzde, ortalama, standart sapma, medyan, minimum ve maksimum), Korelasyon testleri, Cronbach Alfa, bağımsız t testi, OneWay ANOVA testi, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis testi kullanıldı. Anne ve babaların çoğunun 40-45 yaş arasında, evli, 2 çocuğu olduğu, çekirdek aile tipinde, babaların çalıştığı, annelerin çalışmadığı ve bakım vermede yardımcı kişinin olduğu, gelirinin giderine eşit, çocukların 7-10 yaş grubunda, hafif düzeyde zihinsel engelli olduğu, özel eğitim dışında bir okula gittiği, annelerin yetersizlik algısının, duygusal yükünün, zaman gereksiniminin babalardan daha fazla olduğu belirlendi. Annelerin hayatta amaç ölçeği ile yetersizlik algısı arasında negatif yönde, çok zayıf derecede, hayatta anlamın varlığı ile yaşam yönelim düzeylerinin orta derecede, hayatta anlamın varlığı düzeyinin ekonomik yük, yetersizlik algısı, sosyal yük, fiziksel yük, duygusal yük ve zaman gereksinimi arasında zayıf/orta derecede, negatif yönde, hayatta anlam arayışı ile yaşam yönelimi düzeylerinin negatif yönde, zayıf derecede, hayatta anlam arayışının sosyal yük, fiziksel yük ve duygusal yük arasında zayıf derecede anlamlı ilişkiler olduğu belirlendi (p<0,05). Babaların hayatta anlamın varlığı ile yaşam yönelimi düzeylerinin zayıf derecede, hayatta anlam arayışı ile yaşam yönelimi düzeyleri arasında zayıf derecede, negatif yönde, hayatta anlamın varlığı düzeyi ile sosyal yük, fiziksel yük ve duygusal yük puanları arasında, zayıf/orta derecede negatif yönde anlamlı (p<0,05) belirlendi. Anahtar Kelimeler: Zihinsel engelli çocuk, aile yükü, hayatta amaç ve anlam, yaşam yönelimi.
Şizofreni hastalarına bakım verenlerin mükemmeliyetçilik ve sıkıntıya dayanma düzeylerinin,hastaların tedavi uyumu ve işlevsellikleri üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Şizofreni; duygu, düşünce, davranış ve bilişsel işlevleri etkileyen, kronik ve ciddi bir ruhsal hastalıktır. Hastalık sürecinde, tedavi uyumu ve işlevsellik düzeyi bireyin yaşam kalitesi ve klinik seyri açısından kritik öneme sahiptir. Bu bağlamda hastalara bakım verenler bireylerin rolü belirleyici bir faktör olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışma, bakım verenlerin sıkıntıya dayanma kapasiteleri ve mükemmeliyetçilik düzeylerinin hastaların tedavi uyumu ve işlevsellikleri üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Psikiyatri Polikliniği'ne ayaktan başvuran 80 şizofreni hastası ve 80 bakım veren ile yürütüldü. Veriler 01.10.2024-30.05.2025 tarihleri arasında yüz yüze görüşmelerle toplandı. Hasta grubuna Sosyodemografik Veri Formu, Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), Morisky Tedaviye Uyum Ölçeği (MMTUÖ-6) ve Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (KİDÖ) uygulandı. Bakım verenlere Sosyodemografik Veri Formu, Sıkıntıya Dayanma Ölçeği (SDÖ) ve Frost Çok Boyutlu Mükemmeliyetçilik Ölçeği (FÇBMÖ) uygulandı. (Etik Kurul Karar No:2024/10-37) Bulgular: Çalışmada, hastaların tedavi uyumu değerlendirmesinde %65,5'inin tedavi motivasyonu ve %71,25'inin bilgi düzeyi yüksek bulunmuştur. Çok değişkenli analizlerde, bakım verenin sıkıntıya dayanma kapasitesinin artmasının, hastaların tedavi motivasyonunu anlamlı şekilde arttırdığı saptanmıştır (p=0,013). Sıkıntıya dayanma düzeyinin hastaların işlevsellik düzeyi üzerinde ise anlamlı bir etkisi bulunmamıştır. Mükemmeliyetçilik düzeyinin tedavi uyumu üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmazken, mükemmeliyetçilik düzeyi yüksek olan bakım verenlerin hastalarında işlevselliğin özerklik alt boyutu anlamlı düzeyde daha düşük saptanmıştır (p<0,001). Sonuç: Bu bulgular, şizofreni tedavisinde yalnızca hastaya değil, bakım verenin psikolojik özelliklerine de odaklanılması gerektiğini ortaya koymakta ve bakım verenlere yönelik destekleyici müdahalelerin tedavi sürecine dahil edilmesini önermektedir. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Tedavi uyumu, İşlevsellik, Bakım veren, Mükemmeliyetçilik, Sıkıntıya dayanma
Bipolar bozukluk tanılı suisid girişimi olan hastalarda metakognisyon ve çocukluk çağı olumsuz yaşantılar ı̇lişkisi
Amaç: Bipolar bozukluk, yaşam boyu intihar riski yüksek olan ciddi bir ruhsal bozukluktur. Çocukluk çağı olumsuz yaşantıları (adverse childhood events; ACE), bu riski artıran önemli etkenlerden biridir ve erken dönemde yaşanan bu deneyimler, bireyin bilişsel süreçlerini şekillendirerek ilerleyen yaşamda intihar davranışına zemin hazırlayabilir. Metakognisyon, kişinin kendi düşünme süreçlerini fark etmesi ve düzenlemesi olarak tanımlanır; özellikle işlevsiz metakognitif inançlar, intihar riski ile ilişkili bilişsel mekanizmalar arasında yer almaktadır. Bu çalışmada, bipolar bozukluk tanılı bireylerde çocukluk çağı olumsuz yaşantılarının (ACE) işlevsiz metakognitif inançlarla ilişkisi ve bu inançların intihar davranışındaki rolü araştırılmıştır. Yöntem: Çalışmaya Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran, intihar girişimi öyküsü olan (n=52) ve olmayan (n=54) bipolar bozukluk tanılı bireyler ile sağlıklı kontrol grubu (n=53) dahil edilmiştir. Katılımcılara Çocukluk Çağı Olumsuz Yaşantılar Ölçeği (ACE-Q), Üstbiliş Ölçeği-30 (MCQ-30) ve İntihar Davranışları Anketi (SBQ) uygulanmıştır. Verilerin istatistiksel analizleri SPSS yazılımı aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Bulgular: İntihar girişimi olan grupta ACE, MCQ-30 ve SBQ puanları anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır. MCQ-30'un özellikle "Düşünceleri Kontrol Etme İhtiyacı" alt ölçeği, hem ACE puanı hem de SBQ ile pozitif korelasyon göstermiştir. Aracılık analizinde, ACE puanının SBQ üzerindeki etkisinin bir kısmının MCQ-30 aracılığıyla dolaylı olarak gerçekleştiği bulunmuştur. ACE-ihmal puanı da düşünceleri kontrol ihtiyacı üzerinden intihar davranışına anlamlı dolaylı etki göstermiştir. Ayrıca MCQ-30 toplam puanındaki ve ACE istismar puanındaki her bir birim artışın intihar girişimi öyküsü olasılığını artırdığı saptanmıştır. Regresyon analizinde, ACE-istismar ve MCQ-30 toplam puanı intihar girişiminin anlamlı yordayıcıları olarak bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamız, çocukluk çağı olumsuz yaşantılarının bipolar bozuklukta intihar davranışına yalnızca doğrudan değil, işlevsiz metakognitif inançlar aracılığıyla dolaylı olarak da katkıda bulunduğunu göstermektedir. Özellikle düşünceleri kontrol etme ihtiyacı ve bilişsel güven gibi metakognitif temalar ön plana çıkmaktadır. Bu bulgular, metakognisyonu hedefleyen müdahalelerin intihar riski yüksek bipolar hastalarda önemli bir klinik araç olabileceğine işaret etmektedir.
Kan-iğne-yaralanma fobisindeki vazovagal senkopta genetik etiyolojinin araştırılması
Kan-iğne-yaralanma fobisi yaygınlığı ve neden olduğu sonuçlar düşünüldüğünde önemli bir ruhsal rahatsızlıktır. Bu rahatsızlık, fobik uyarana maruziyet sırasında gözlenen difazik kardiyovasküler yanıt ve vazovagal senkop (VVS) ve etiyolojisindeki belirgin genetik yatkınlık ile diğer özgül fobilerden ayrılmaktadır. Hem kan-iğne-yaralanma fobisinde hem de VVS'de genetik yatkınlıkla ilgili ayrı ayrı yapılmış çalışmalar olmakla birlikte kan-iğne-yaralanma fobisindeki VVS'nin genetik kökeni ile ilgili yapılmış çalışmalar sınırlı sayıdadır. Bu çalışmada kan, iğne, yaralanma ya da tıbbi girişimlere maruziyet sırasında VVS geçirme öyküsü olduğu bilinen bir birey ve aile üyeleri incelenmiştir. En az üç kuşakta kan-iğne-yaralanma fobisindeki VVS açısından hasta bireylerin olduğu tespit edilen bu ailede söz konusu fenotip açısından pozitif olan iki bireyin DNA örnekleri tüm ekzom dizileme (TED) yöntemi ile değerlendirilmiştir. Varyant filtrelemenin farklı kalıtım kalıpları varsayımı altında tamamlanması ve ailede hastalıktan sorumlu ortak varyant saptanması amaçlanmıştır. Çalışmada öncelikle kan-iğne-yaralanma fobisi ve VVS ile ilgili daha önceki genetik çalışmalarda bu iki durumla ilişkili olabileceği düşünülen genler ve varyantlar iki bireyin TED verileri içerisinde taranmıştır. Ayrıca iki bireyinin TED verileri değerlendirilip bazı kriterler doğrultusunda elemeler gerçekleştirilerek bu veriler üzerinden aday varyantlara gidilmesi amaçlanmıştır. Çalışma sonucunda; daha önce kan-iğne-yaralanma fobisinde çalışılan ADORA2A, COMT, BDNF genlerindeki ve daha önce VVS'de çalışılan ADRB1, ADORA2A ve GNAS1 genlerindeki birer varyantın etkilenmiş iki bireyde de en azından heterozigot saptanması sebebiyle söz konusu varyantların bu ailede de fenotipe bir katkısı olabileceği düşünülmüştür. Ayrıca TED analizi sonucunda her iki bireyde ST6GALNAC3, SLC6A13, LSAMP, KCNN3 genlerinde birer tane ortak varyant saptanmıştır; iki bireyde de ST6GALNAC3 geni 669. pozisyonda adenin yerine sitozin nükleotidinin, SLC6A13 geni 709. pozisyonda guanin yerine adenin nükleotidinin, LSAMP geni 67. pozisyonda sitozin yerine adenin nükleotidinin geçtiği, KCNN3 geninde 200-241. nükleotidleri arasına üçlü AGC tekrarı eklendiği tespit edilmiştir. Neticede bu dört gen, kan-iğne-yaralanma fobisindeki VVS için aday genler olarak değerlendirilebilir. Bildiğimiz kadarıyla bu genlerin kan-iğne-yaralanma fobisi ya da VVS'deki rolü ile ilgili daha önce yapılmış bir çalışma bulunmamaktadır. Bu genler ve bu genler tarafından sentezlenen proteinlerin kan-iğne-yaralanma fobisindeki VVS patogenezindeki rolü ile ilgili daha ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Majör depresyonda intihar davranışının tepkisel saldırganlıkla ilişkisi: Testosteron ve kortizol değişiminin rolü
Majör Depresyonda İntihar Davranışının Tepkisel Saldırganlıkla İlişkisi: Testosteron ve Kortizol Değişiminin Rolü Amaç: İntihar davranışının tepkisel saldırganlıkla ilişkili olduğu yönünde bulgular olmakla birlikte yetişkinlerde saldırganlığın davranışsal görev ile değerlendirildiği çalışma bulunmamaktadır. Bu araştırmanın amacı majör depresyonda intihar girişimi ve intihar düşüncesinin varlığının davranışsal olarak değerlendirilen tepkisel saldırganlık, öfke düzeyi, dürtüsellik, başkalarına yük olduğu algısı gibi özelliklerle; testosteron ve kortizolün düzey ve davranışsal göreve yanıtlarıyla ilişkisini araştırmaktır. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 ölçütlerine göre majör depresyon tanısı konulan, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği puanı 14 ve üzerinde olan 101 hasta dâhil edilmiştir. Hastalar Columbia-İntihar Şiddetini Derecelendirme Ölçeği ile araştırma gruplarına ayrılmıştır. Son bir ayda intihar girişiminde bulunduğu saptananlar "İntihar Girişimi" (İG, n=22), son bir ay içinde intihar düşüncesi olan, içinde bulunduğu depresyon dönemi boyunca intihar girişiminde bulunmamış hastalar "İntihar Düşüncesi" (İD, n=31), mevcut depresyon döneminde intihar düşüncesi olmayan, yaşamı boyunca intihar girişiminde bulunmamış hastalar "Majör Depresyon" (MD, n=42) gruplarını oluşturmuştur. Tepkisel saldırganlığın davranışsal ölçümü için Puan Eksiltme Saldırganlık Paradigması (PSAP) uygulanmıştır. Öfke artışının değerlendirilmesi amacıyla PSAP öncesinde ve sonrasında Durumluk Öfke Ölçeği uygulanmıştır. Ayrıca Sürekli Öfke ve Öfke İfade Tarzı Ölçeği, Buss-Perry Saldırganlık Ölçeği, Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11 uygulanmıştır. Son bir ayda öfke nöbeti varlığı Öfke Nöbeti Anketi ile değerlendirilmiştir. İntiharın Kişilerarası Kuramının bileşenleri başkalarına yük olduğu algısı ve engellenmiş ait olma duygusu Kişilerarası İhtiyaçlar Anketi; intihar yeterliliği Edinilmiş İntihar Yeteneği-Ölüm Korkusuzluğu Ölçeği kullanılarak değerlendirilmiştir. Davranışsal görev öncesinde ve görevden 15 dakika sonra toplanan tükürük öneklerinden ELISA ile testosteron ve kortizol analizi yapılmıştır. Bulgular: Tepkisel saldırganlık düzeyi İG grubunda İD ve MD grubundan daha yüksek bulunmuştur. Tepkisel saldırganlık dürtüsellik, düşmanlık, başkalarına yük olduğu algısı ve öfke nöbeti varlığıyla ile ilişkili bulunmuştur. Gruplar arasında bazal hormon düzeyleri ve düzey değişim yüzdeleri açısından fark bulunmamıştır. Çok değişkenli analizde tepkisel saldırganlık, depresyon belirti düzeyi, motor dürtüsellik, öfke kontrol güçlüğü, başkalarına yük olduğu algısında yükseklik, düşük bazal testosteron düzeyi İG grubunda olmayı anlamlı olarak yordamıştır. Başkalarına yük olduğu algısı, diğer değişkenler kontrol edildiğinde İD grubunda olmayla ilişkili anlamlı etkisi olan tek değişken olmuştur. Sonuç: Majör depresyon hastalarında davranışsal görev ile değerlendirilen tepkisel saldırganlık dürtüsellik, depresyon şiddeti, testosteron düzeyi gibi diğer ilişkili bulunan değişkenler kontrol edildiğinde dahi intihar girişimi ile ilişkili bulunmuştur. Ayrıca intiharın kişilerarası kuramı büyük ölçüde desteklenmiş, başkalarına yük olduğu algısının tepkisel saldırganlıkla ilişkisi gösterilmiştir. Öfke nöbeti gibi tepkisel saldırganlıkla ilişkili özelliklerin belirlenmesi klinikte intihar riski değerlendirmesinde faydalı olacaktır.
Sağlıklı kişilerde ve majör depresyon hastalarında bilişsel esneklik, duygu düzenleme parametreleri, büyüsel düşünce ve kalp hızı değişkenliği arasındaki ilişkilerin incelenmesi
Kalbin uyum kabiliyetini gösteren kalp hızı değişkenliği (KHD) ile dürtü denetimi, duygu düzenleme becerileri ve yürütücü işlevler arasında ilişkiler bulunduğunu ileri süren çeşitli araştırma bulguları mevcuttur. Bu çalışmada majör depresyon tanılı kişilerde; istirahatte ve duygu uyarımı sırasında KHD'nin sağlıklı kişilerle karşılaştırılması, tüm katılımcılarda hesaplanan KHD parametrelerinin duygu düzenleme güçlükleri, dürtüsellik, büyüsel düşünce ve bilişsel esneklik ile ilişkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya, 30 majör depresyon tanılı katılımcı ile 30 sağlıklı kontrol alınmıştır. Tüm katılımcılara DSM-5 İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme ve Hamilton Depresyon Derecelndirme Ölçeği (HDÖ) uygulanmış, katılımcılardan Sosyodemografik Bilgi Formu, Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11, Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ) ve Büyüsel Düşünce Ölçeği doldurmaları istenmiştir. Nörobilişsel işlevleri ölçmek adına tüm katılımcılara İz Sürme Testi, Sözel Akıcılık Testi, Stroop Testi TBAG Formu ve Conners' Sürekli Performans Testi-3 uygulanmıştır. Katılımcılara duygusal yaşantıları uyaran videolar izletilmiş, bu sırada ve istirahatte holter kayıtları alınmış, KHD parametreleri hesaplanmıştır. Her iki grup arasında dürtüsellik, duygu düzenleme, büyüsel düşünce ile ilgili ölçeklerde ve bilişsel testlerin tümünde gruplar arası farklılıklar saptanmıştır. Ancak gruplar arasında istirahatte kaydedilen, nötr videonun yanı sıra öfke ve korku duygularını uyaran videolar izlenirken kaydedilen KHD parametreleri bakımından bir fark saptanmamıştır. Üzüntü duygusunu uyaran video izlenirken ölçülen LF ve VLF parametrelerinin hasta grubunda kontrollere göre anlamlı derecede yüksek olduğu, majör depresyon grubunda üzüntüyü uyaran videonun izlenmesinin SDNN, LF, VLF, LF/HF parametrelerinde artış ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Tüm katılımcıların üzüntü videosu izlenirken kaydedilen LF ve/veya VLF parametreleri ile HDÖ, Barratt Dürtüsellik Ölçeği, DDGÖ ve Büyüsel Düşünce Ölçeği'nden alınan puanlar arasında pozitif yönde bir ilişki tespit edilmiştir. Bu sonuçlar tüm örneklemde kalbin uyum becerisi ile duygu düzenleme, dürtü denetimi, bilişsel esneklik ve büyüsel düşünce eğiliminin ilişkili olduğuna işaret etmektedir. Ayrıca majör depresyonda; üzüntü duygusu uyarıldığında kalbin uyum becerilerinin sağlıklı kişilerden farklı olduğu, üzüntünün sempatik aktiviteyi baskılayamamaya neden olduğu sonucuna varılmıştır.
Psoriasis hastalarında beden algısı, benlik saygısı ve lezyon yerinin cinsel işlevler üzerine etkisinin incelenmesi
Amaçlar: Bedenin herhangi bir bölgesini etkileyebilen, görünür ve dokunulabilir lezyonlarla karakterize olan psoriasis, cinsel işlev bozukluklarına sebep olabilmektedir. Bu çalışmada, psoriasis hastalarında görülebilen cinsel işlev bozukluklarının psikopatolojisini araştırmayı amaçladık. Psoriasis hastalarında beden algısı, benlik saygısı ve cinsel işlevlerin genel topluma kıyasla ne ölçüde etkilendiğini, lezyon yerinin beden algısı, benlik saygısı ve cinsel işlevler üzerine etkisini, beden algısı, benlik saygısı ve cinsel işlevlerin birbirleriyle ilişkisini araştırmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kapsamında, 01.08.2023 – 01.11.2023 tarihleri arasında, psoriasis tanısı almış 71 kadın ve 89 erkek hasta ile, 93 kadın ve 90 erkek sağlıklı gönüllü bireyden oluşan kontrol grubu karşılaştırılmıştır. Katılımcılara, klinisyen eşliğinde Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu doldurulmuştur. Dermatoloji uzmanı tarafından yapılan fizik muayene sonrası lezyonun yeri belirlenmiştir ve Psoriasis Alan Şiddeti İndeksi (PAŞİ) uygulanmıştır. SCID-5-CV'ye (DSM-5 Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme, Klinisyen Versiyonu) uygun yapılandırılmış klinik görüşme yapılmıştır. Hastaya kendisinin dolduracağı; Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği (GRCDÖ), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği D-1 (RBSÖ-D1), Beden Algısı Ölçeği (BAÖ) verilmiştir. Uygun istatistiksel analizler yapılarak gruplar karşılaştırılmıştır. Bulgular: Psoriasis hastalarının, genel toplumla kıyaslandığında daha fazla anksiyete ve depresyon belirtilerine sahip olduğu, beden algısı, benlik saygısı ve cinsel işlevlerinin daha olumsuz etkilendiği saptandı. Kadın hastalarda genital bölge, erkek hastalarda ise sırt ve genital bölge tutulumu, düşük beden algısı, düşük benlik saygısı ve cinsel işlev bozukluğu ile ilişkili bulundu. Psoriasis şiddeti arttıkça, beden algısı, benlik saygısı ve cinsel işlevlerin olumsuz yönde etkilendiği görüldü. Ayrıca, beden algısının anlamlı olarak cinsel işlev bozuklukları üzerine etkisi olduğu, psoriasis şiddetinin cinsel işlev bozuklukları üzerine olan olumsuz etkisinin beden algısı üzerinden aracılık edildiği saptandı. Sonuç: Bütüncül bir yaklaşım çerçevesinde, psoriasis hastalarının muayenelerine, cinsel işlevlerin değerlendirilmesi de eklenmelidir. Cinsel işlevleri önemli ölçüde etkileyebileceği için, beden algısı ve benlik saygısı ile ilgili kaygıların taranması ve iyileştirilmesine öncelik verilmelidir. Fiziksel muayene sırasında, psoriatik lezyonların bölgesel dağılımına dikkat edilmeli, cinsel işlev bozuklukları açısından riskli bölgelerde lezyonu olan hastalar değerlendirilip gerektiğinde psikiyatri polikliniğine yönlendirilmelidir. Anahtar Sözcükler: Psoriasis, Beden Algısı, Benlik Saygısı, Cinsel İşlevler
Obstrüktif uyku apnesi olan hastalarda yeme bozukluklarının görülme sıklığının ve ilişkili etmenlerin araştırılması
Amaçlar: Obstrüktif uyku apnesi (OUA) tanılı hastalarda, genel topluma göre yeme bozukluğu görülme oranlarının daha yüksek olduğu bildirilmektedir. Ayrıca OUA gibi uykuda bölünmelerin yaşandığı uyku bozukluklarında gece yeme davranışının tetiklenebileceği gösterilmiştir. Bu çalışmada amacımız, OUA tanılı hastalarla sağlıklı kontrol grubu arasındaki yeme bozukluklarının görülme sıklığı, bozulmuş yeme tutumu ve gece yeme sendromu riskini karşılaştırarak sonrasında bu hastalarda yeme bozukluklarıyla ilişkili olabilecek uykusuzluk şiddeti, gündüz aşırı uykululuğu, uyku kalitesi, kronotipi farklılıkları ve depresyon gibi etmenleri araştırmak ve bu etmenlerin arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bu araştırmaya İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı Uyku Bozuklukları Birimi'ne başvuran ve nöroloji uzmanı tarafından klinik ve polisomnografik veriler doğrultusunda obstrüktif uyku apnesi (OUA) tanısı konulmuş 62 kişiden oluşan hasta grubu ve çalışmaya katılmaya gönüllü olan 60 sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubu dahil edilmiştir. Klinisyen eşliğinde tüm katılımcılara, Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (UŞİ), Epworth Uykululuk Ölçeği (EUÖ), Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Gece Yeme Anketi (GYA), Yeme Tutum Testi-26 (YTT-26), Sabahçıl-Akşamcıl Ölçeği (SAÖ) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) uygulanmıştır. Gruplar arasında, uygun istatiksel analizler yapılarak karşılaştırma sağlanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda OUA hastalarında YTT-26 ve GYA medyan puanı kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha yüksek saptanmıştır. YTT-26 kesme puanına göre bozulmuş yeme tutumu olan birey her iki grupta da saptanmadı. Öte yandan, gece yeme sendromu riskini değerlendirmek için GYA sınıflamasına bakıldığında, hasta grubunun %3,2'si yüksek riskli, %4,8'i riskli ve %92'si risksiz olarak saptanırken, kontrol grubunun tamamı risksiz olarak saptanmıştır. Hasta grubunun uykusuzluk şiddeti ve depresyon belirtilerindeki artış ile gece yeme davranışı arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. OUA tanılı hastalarda ara kronotipine sahip olanların, sabahçıl kronotipine sahip olanlara göre daha yüksek oranda gece yeme sendromu riski taşıdığı bulunmuştur. Sonuç: OUA hastalarında gece yeme davranışı riski artmıştır. Kronotipi tercihlerine göre bozulmuş yeme davranışı riskinin saptanması ve uykusuzluk ve depresyonun sorgulanarak tedavi edilmesi ile gece yeme davranışı azaltılabilir, gece yeme davranışının yol açabileceği obezite ve ilişkili tıbbi hastalıkların önüne geçilebilir. Anahtar Sözcükler: Obstrüktif Uyku Apnesi, Yeme Bozuklukları, Gece Yeme, Kronotipi
Borderline kişilik bozukluğunda bedenselleştirme ve zihinselleştirme arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaçlar: Borderline kişilik bozukluğu (BKB) hastalarında bedenselleştirme sık gözlenebilmektedir. BKB aynı zamanda zihinselleştirme kapasitesinin kendilik ve öteki boyutlarında düzensizliklerle seyretmektedir. Çalışmamızda kendini ve ötekini zihinselleştirme süreçlerinin BKB hastalarında gözlenen bedenselleştirme eğilimine etkileri araştırılmaktadır. Bağlanma güvensizliğinin yüksek olduğu BKB'de bu durumun bedenselleştirmeye etkisinde kendini ve ötekini zihinselleştirmenin ön plana çıkıp çıkmadığı incelenmektedir. Gereç ve Yöntem: 82 BKB hastası ve 82 sağlıklı kontrol ile gerçekleştirilen çalışmamızda Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Somatizasyon Ölçeği, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-II, Sürekli Üst-Duygu Ölçeği, Zihinselleştirme Ölçeği, Gözlerden Zihin Okuma Testi kullanıldı. İstatistiksel yöntemlerle çalışma grupları ve ölçek puanları arasındaki ilişkiler değerlendirildi. Bulgular: BKB hastalarında bedenselleştirmenin sağlıklı kontrollere göre daha yoğun olduğu bulundu. Bulgularımız BKB hastalarında bedenselleştirmenin hem kendini hem ötekini zihinselleştirme süreçleriyle ilişkili olduğunu gösterdi. Düzenleyicili aracı değişken analiziyle BKB hastalarında bağlanmaya ilişkin kaygının bedenselleştirmeye etkisinde duygularda berraklık ve zihin okuma becerilerinin aracılık etkisi gösterildi. Sonuç: Bulgularımız BKB hastalarında görülen artmış bedenselleştirme eğiliminde hem kendini hem ötekini zihinselleştirmenin koruyucu olarak ortaya çıkabileceğini göstermektedir. Zihinselleştirme bozuklukları bedensel sinyallerin duygusal olarak yorumlanmasını güçleştirerek bedenselleştirmeyi artırıyor olabilir. Kendini ve ötekini zihinselleştirme eksikliklerinin ilişkili olduğu kimlik bütünlüğünde, kendilik-öteki ayrımında ve kendilikte faillik/sahiplik hislerinde bozulmalar bedenselleştirme eğiliminde artışa yol açabilir. Anahtar Sözcükler: Zihinselleştirme, Bedenselleştirme, Borderline Kişilik Bozukluğu
Şizofreni tanılı hastalarda içgörü, yaşam kalitesi vemetakognisyonun ilaç uyumu ile ilişkisi
Amaçlar: Şizofreni hastalarında ilaç uyumsuzluğu ile sıklıkla karşılaşılmaktadır. İçgörü, yaşam kalitesi ve metakognisyon seviyesi ilaç uyumunu etkilendiği gibi ilaç uyumu da bu durumları etkilemektedir. Çalışmamızda ilaç uyumu olan ve olmayan hastaların içgörülerin, yaşam kalitelerinin ve metakognisyonlarının incelenmesi ve bu kavramların karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 84 şizofrenili hastayla gerçekleştirilen bu çalışmada Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Pozitif ve Negatif Semptom Ölçeği, Şizofreni Hastaları için Yaşam Niteliği Ölçeği, İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme Ölçeği, Beck Bilişsel İçgörü Ölçeği, Üstbiliş Ölçeği-30, İlaç Tutumu Ölçeği-10 kullanılmıştır. İstatistiksel yöntemlerle çalışma grupları ve ölçek puanları arasındaki ilişkiler değerlendirilmiştir. Bulgular: İlaç uyumu olmayanlarda semptom şiddeti daha yüksek bulunurken ilaç uyumu olanlarda yaşam kalitesi ve içgörü daha yüksek tespit edilmiştir. İlaç uyumu olmayanlarda semptom şiddeti ile yaşam kalitesi arasında, ilaç uyumu olanlara göre negatif yönde daha güçlü ilişki bulunmuştur. İlaç uyumu olmayanlarda, ilaç uyumu olanlara göre içgörü ile yaşam kalitesi arasında ve içgörü ile metakognisyon arasında pozitif yönde daha güçlü ilişki tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda şizofrenili hastalarda ilaç uyumunun içgörü, yaşam kalitesi ve metakognisyon ile pozitif yönde, semptom şiddeti ile de negatif yönde ilişkili olduğu gösterilmiştir. İçgörü ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi inceleyen mevcut yayınlardaki çelişkili bulgulara karşı, çalışmamızda içgörü artırıcı müdahalelerin ilaç uyumuna ve yaşam kalitesine potansiyel faydalarını vurgulanmakta ve tedavi yaklaşımlarında yeni yaklaşımları gerekliliğini göstermektedir. Çalışmamız, ilaç uyumunun içgörü, yaşam kalitesi ve metakognisyon üzerindeki etkilerini inceleyen literatürde bilinen ilk çalışmadır. Bu nedenle daha yüksek olgu sayısı ile yapılacak yeni çalışmalarla verilerimizin desteklenmesi bu alana olan katkıyı arttıracaktır. Anahtar Sözcükler: İçgörü, Yaşam Kalitesi, Metakognisyon, İlaç Uyumu, Şizofreni
Şizofrenide duyu işleme ile ağrı hassasiyetinin yaşam kalitesi ve işlevsellik üzerine etkisi
Amaçlar: Çalışmamızın amacı; şizofreni hastalarının duyusal bilgiyi işleme profillerini ve ağrı hassasiyetlerini sağlıklı kontrol grubu ile kıyaslamak ve psikososyal işlevsellik, klinik özellikler, tedavinin niteliği, yaşam kalitesi gibi parametreler ile muhtemel bağıntılarını araştırmaktır. Gereç ve yöntem: Örneklem olarak 61 kişilik şizofreni tanısı konulmuş vaka grubu ve 61 kişilik sağlıklı kontrol grubu oluşturularak kesitsel vaka-kontrol yöntemli bir çalışma yapıldı. Vaka ve kontrol gruplarından sosyodemografik bilgiler alındı ve gruplara Adolesan/Yetişkin Duyu Profili, Ağrı Duyarlılık Anketi, Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi ölçekleri uygulandı. Vaka grubundan ayrıca klinik bilgiler alındı ve bu gruba Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği ve Bireysel ve Sosyal Performans ölçeği uygulandı. İstatistiksel karşılaştırma ve bağıntı analizleri yapıldı. Bulgular: Şizofreni grubunda düşük kayıt profili, kontrol grubunda duyusal arayış profilinin daha fazla olduğu saptanmıştır. İki grup arasında ağrı duyarlılığı bakımından fark bulunmamıştır. Şizofrenide duyusal kaçınma ve duyusal hassasiyet profilleri ile ağrı duyarlılığı arasında müspet bağıntı vardı. Vaka grubunda ağrı duyarlılığı ile; yaşam kalitesi ve işlevsellik arasında ters yönde bağıntı olduğu görüldü. Şizofreni hastalarında çalışanların ağrı duyarlılığı, çalışmayan hastalara göre daha düşüktü. Kontrol grubunda böyle bir ilişki saptanmadı. Şizofreni hastalarında düşük kayıt ve duyusal hassasiyet profili; düşük işlevsellik ve yaşam kalitesini öngördüğü saptandı. Sonuç: Şizofrenide duyu işlemenin, sağlıklı grupla temel farkı dış uyaranlara daha az yanıt verilmesiydi. Şizofreni hastalarında dış uyaranlara verilen yanıtın artması ile ağrıya duyarlılığın azalması günlük hayattaki işlevselliği olumlu yönde etkilemekteydi. Duyusal arayış profili (yüksek duyusal eşik ile aktif davranışsal yanıt) şizofreni hastalarında daha iyi yaşam kalitesiyle bağlantılıydı.
Şizofreni hastalığının tanısında yapay zeka temelli metin analizinin kullanımı ve saptanan dil bozukluklarının bilişsel fonksiyonlarla ilişkisinin incelenmesi
Amaçlar: Şizofreni hastalığında düşünce ve dil bozuklukları hastalığın temel özelliklerinden birisidir ve bilişsel bozukluklarla yakından ilişkilidir. Bahsedilen düşünce ve dil bozukluklarını nicel olarak incelemek için otomatize dil analizi yöntemleri kullanılmıştır. Bu çalışmada şizofreni hastaları ile sağlıklı kontrollerin dilbilgisel özellikleri otomatik yöntemlerle analiz edilmiş; gruplar arasındaki farklar incelenmiş; ve elde edilen verilerin düşünce bozuklukları, bilişsel bozukluklar ile belirti şiddetiyle olan ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız bir kesitsel, vaka-kontrol çalışması olup 30 şizofreni hastası ve 30 sağlıklı kontrol katılımcıyla gerçekleştirilmiştir. Katılımcılara Montreal Bilişsel Değerlendirme (MoCA-TR), Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), Düşünce ve Dil Bozuklukları Ölçeği (DDÖ) anketleri uygulanmıştır. DDÖ'nün uygulaması sırasında katılımcıların ses kayıtları alınmış, daha sonra bu kayıtlar transkripte edilmiştir. Transkriptler üzerinde, Türkçe Spacy, dil bilgisi etiketleme ve Word2Vec ile doğal dil analizleri yapılmıştır. Dilbilgisel veriler üzerinden hastaları tahmin eden Random Forrest Classifier modeli oluşturulmuştur. Elde edilen veriler istatistiksel yöntemlerle değerlendirilmiştir. Bulgular: Şizofreni hastalarında MoCA-TR skorları düşük, PANSS ve DDÖ skorları yüksek bulunmuştur. Dil analizi sonuçları, hastalarda düşük TTR, azalmış bağlaç kullanımı ve artmış belirsiz zamir kullanımını göstermiştir. Ortalama kosinüs benzerliği şizofreni hastalarında sağlıklı katılımcılara kıyasla düşük tespit edilmiştir. Makine öğrenimi modeli, şizofreni hastalarını %83 doğrulukla tahmin etmiştir. Dilbilgisel ölçütler, bilişsel ve düşünce bozuklukları ve semptom şiddetini yansıtacak şekilde anlamlı ilşkiler göstermiştir. Sonuç: Otomatize dil analizi, şizofrenide gözlenen düşünce bozukluklarını ve bilişsel bozuklukları yansıtmaktadır. Dilbilgisel verilen makine öğrenimi modeli ile analizi klinik anlamda ayrım yapmada başarılı bir araç olarak öne çıkmıştır. Bu yöntemin şizofreni hastaları için bir tanısal biyo-belirteç olarak kullanılma potansiyeli gösterilmiştir.
Tedaviye dirençli depresyon hastalarında çift konili bobin kullanılarak dorsomedial prefrontal kortekse uygulanan transkraniyal manyetik uyarım tedavisi ve buna ilişkin mikroyapısal beyin değişikliklerinin incelenmesi
Amaçlar: Majör depresif bozukluk (MDB), dünya genelinde yetiyitimiyle giden tıbbi tablolar arasında üst sıralarda yer alan ve özellikle depresif duygudurum, günlük aktivitelere karşı ilgi veya haz kaybıyla kendini gösteren bir hastalıktır. Karmaşık bir patofizyolojiye sahip MDB, güncel bir yaklaşım olarak beynin yapısal ve işlevsel bağlantısallığında görülen anormalliklerle kavramsallaştırılmaktadır. Bu karmaşık bozukluğun tedavisinde antidepresanların ve psikoterapilerin yeterli klinik etkiyi oluşturamaması, klinisyenleri yeni tedavi araştırmalarına yönlendirmiştir. Bu çalışmada, etkinliği kanıtlanmış yeni tedavi yöntemlerinden biri olan tekrarlayıcı transkraniyal manyetik uyarımın (TMU'nun) bir varyantı olan aralıklı teta burst uyarımın (aTBU) beynin yapısal bağlantısallığındaki etkilerinin ve bu etkilerin klinik yanıt ile korelasyonun araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca hastaya özel en uygun tedavi yönteminin seçilebilmesi için, tedavi seçimini kolaylaştıracak biyolojik belirteçlerin belirlenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kapsamında tedaviye dirençli depresyon tanısı ile takip edilen 21 hasta seçilmiş ve TMU tedavisine alınmıştır. TMU tedavisinde hastalara çift konili bobin ile aTBU protokolü 20 veya 30 seans boyunca uygulanmıştır. Tedavi öncesinde Maudsley Evrelme Modeli ile hastaların tedaviye direnç seviyesi belirlenmiştir. Ayrıca tedavi öncesinde ve tedavi boyunca haftalık olarak Hamilton Depresyon Ölçeği (HDÖ), Hasta Sağlık Anketi-9 (HSA-9), Hızlı Depresif Belirti Envanteri Öz bildirim Formu (HDBE-ÖF), Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği (BİDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve Klinik Global İzlenim Ölçeği (CGI) uygulanarak hastanın klinik yanıtı takip edilmiştir. Tüm bunlara ek olarak tedavi öncesinde ve sonrasında hastalara difüzyon tensor görüntüleme (DTI) yapılmış, ak madde mikroyapıları ve bu yapıların tedavi ile değişimleri incelenmiştir. Uygun istatiksel analizler yapılarak veriler değerlendirilmiştir. IX Bulgular: aTBU ile anterior singulat korteks, dorsomedial prefrontal korteks, anteriomedial prefrontal korteks ve orbitofrontal korteks başta olmak üzere prefrontal yapılar, amigdala ve insula düzeyinde yapısal bağlantısallıkta değişim olduğu görülmüştür. Ayrıca, sol hemisferde orbitofrontal korteks ile subgenual singulat korteks arasındaki bağlantının tedavi öncesi FA değerinin tedavi yanıtını öngörebileceği bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışma, çift konili bobin ile uygulanan aTBU'nin etkisini inceleyen ve bu etkiyi DTI analiz yöntemleri kullanarak belirlenen mikroyapısal anormalliklerle ilişkilendiren ilk kapsamlı çalışma olma özelliğini taşımaktadır. Çalışma, tedavi yanıtının başlangıçtaki belirleyicilerine ve aTBU'nun beynin yapısal bağlantısallığına etkilerine dair değerli bilgiler sunmaktadır. Anahtar kelimeler: majör depresif bozukluk, tedaviye dirençli depresyon, transkraniyal manyetik uyarım, difüzyon tensor görüntüleme
Şiddetli obsesif kompulsif bozuklukta üstbilişsel özelliklerin psikososyal işlevsellik ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
AMAÇLAR: Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB), çoğu zaman kronik seyreden bireyin sosyal ve mesleki işlevselliğinde bozulmaya yol açan bir hastalıktır. OKB'de yaşam kalitesi ve psikososyal işlevsellik üzerine etki eden en önemli faktörler komorbidite ve hastalığın şiddetidir. Son yıllarda önemi artan üstbilişlerin ise hastalığın oluşumu, sürdürülmesi ve prognozunda önemli bir yeri olduğu düşünülmektedir. OKB'de üstbilişsel özelliklerin yaşam kalitesiyle ilişkisi üzerine çok az sayıda çalışma bulunmaktadır. Şiddetli OKB'de üstbilişsel özelliklerin yaşam kalitesi ve psikososyal işlevsellik üzerine etkisi araştırılmamış bir konudur. Çalışmamızın amacı üstbilişlerin şiddetli OKB'de yaşam kalitesi ve psikososyal işlevsellik düzeyine etkisini araştırarak tedavide daha bütüncül yaklaşımların geliştirilmesi olup literatüre katkı sağlamaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamıza şiddetli OKB'si olan 50 hasta ve 50 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Çalışma kriterlerini sağlayan katılımcılara: Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (Y-BOCS) ve Belirti Kontrol Listesi, Üstbiliş Ölçeği-30, Bireysel ve Sosyal Performans Ölçeği, Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalite Ölçeği-Kısa Formu, Hamilton Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği uygulandı. Gerekli olan istatistiksel yöntemlerle hasta ve sağlıklı kontrol grubu karşılaştırdı. BULGULAR: Şiddetli OKB'de üstbilişsel toplam puan kontrol grubuna göre daha yüksek, yaşam kalitesi ve psikososyal işlevsellik puanları ise daha düşük bulundu. Vaka grubunda üstbiliş toplam puanı arttıkça yaşama kalitesi ve psikososyal işlevsellik puanı azalmakta, hastalığın şiddeti ise artmaktaydı. Psikososyal işlevsellik ile depresyon, anksiyete, üstbiliş, Y-BOCS toplam arasında anlamlı düzeyde korelasyon saptanmıştır. Psikososyal işlevsellik üzerine çok değişkenli lineer regresyon analizi yapıldığında sadece depresyon OKB'de psikososyal işlevsellik düzeyini öngörmekteydi. SONUÇ: Kontrol ve vaka grubu arasında üstbiliş, yaşam kalitesi ve psikososyal işlevsellik özellikleri arasında önemli farklılıklar vardır. Vaka grubunda yer alan OKB hastalarında, yaşam kalitesi ve psikososyal işlevselliğin azalması üstbiliş özelliklerle ilişkilidir. Çalışmamızda çok değişkenli lineer regresyonda, depresyonun psikososyal işlevselliğe anlamlı bir etkisinin olduğu bulundu. OKB hastalarında depresyon ve üstbilişsel özelliklere yönelik tedaviler, hastalarda yaşam kalitesi ve psikososyal işlevselliği artırabilir. Şiddetli OKB'de yaşam kalitesi ve psikososyal işlevselliğin artırılmasında, depresyon ve üstbilişsel özelliklerin anlaşılması için daha büyük örneklem ve daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar sözcükler: Üstbiliş, obsesif kompulsif bozukluk, yaşam kalitesi, psikososyal işlevsellik
Cinsiyet disforisi olan bireylerin zihin kuramı yetileri bakımından araştırılması
Amaçlar: Cinsiyet Disforisi (CD) bireyin deneyimlediği cinsiyet ile doğumda atanan cinsiyeti arasındaki uyumsuzluk nedeniyle ortaya çıkan şiddetli sıkıntı halidir. CD ve cinsiyet kimliği gelişiminde rol alan faktörler biyopsikososyal bağlamda ele alınmakta, nörobilişsel mekanizmalar araştırılmaktadır. Son yıllarda CD ve Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) tanılarının birlikte görülme sıklığının arttığını bildiren çalışmalar, Zihin Kuramı (ZK) becerilerinin CD gelişiminde rol alan bir nörobilişsel mekanizma olduğunu düşündürmektedir. Çalışmamızda CD'li bireylerin kendileri ile benzer yaş ve eğitim durumuna sahip cisgender bireylerle sosyal-duygusal ve sosyal-bilişsel ZK becerileri yönünden karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Temmuz 2022- Mayıs 2023 tarihleri arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi CD polikliniğine başvuran ve DSM-5 tanı ölçütlerine göre CD tanısı alan 32 Trans Kadın (TK) ve 58 Trans Erkek (TE) vaka grubu olarak dahil edilmiştir. Çalışmaya katılmayı kabul eden 36 cisgender erkek ve 62 cisgender kadın ise kontrol grubu olarak alınmıştır. Katılımcılar sosyodemografik veri formu, biyolojik cinsiyetlerine uygun Utrecht Cinsiyet Disforisi Ölçeği (UCDÖ) ve Otizm Spektrum Anketi (OSA)'ni doldurmuşlardır. Katılımcıların tümüne ZK yetilerini değerlendirmeye yönelik Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT), İma Testi ve Pot Kırmayı Fark Etme Testi (PKFT) uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda, CD'li ve cisgender bireylerin toplam OSA puanlarının benzer oldukları tespit edilmiştir. TE, TK, cisgender erkek ve cisgender kadınlar ayrı ayrı değerlendirildiğinde grupların OSA toplam puanları arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. CD'li grup ile cisgender grup GZOT ve PKFT'de benzer performans göstermiştir. CD'li grubun İma Testi puanları cisgender gruba göre anlamlı derecede daha düşük saptanmıştır. TK bireylerin cisgender erkek ve cisgender kadınlardan düşük İma Testi puanlarına sahip olduğu tespit edilmiştir. Benzer şekilde TE bireylerin İma Testi performansı cisgender erkek ve cisgender kadınlardan daha düşük bulunmuştur. Doğrusal regresyon analizi, İma Testi performansının CD duyguları üzerinde anlamlı bir etkisi olduğunu göstermiştir. Sonuç: Bulgularımız CD'li bireylerin cisgender bireylere göre, sosyal-bilişsel ZK performanslarının düşük olduğunu göstermektedir. ZK performansındaki bu farklılık CD'nin etiyolojisinde yer alan nörobilişsel mekanizmayı yansıtıyor olabilir. Klinisyenler tarafından CD'li bireylerdeki bu bilişsel farklılığının anlaşılması, CD'li bireylerin terapötik müdahaleler sırasında yaşayacakları zorlukları önleyebilir. CD'li bireylerin destek arayışından kaçınmalarını ve iletişim problemlerini azaltabilir.
Hızlandırılmış transkranial manyetik stimülasyon tedavisi uygulanan majör depresyon hastalarında elektrofizyolojik biyobelirteçlerin tedavi cevabıyla ilişkisinin incelenmesi
Amaçlar: TMS, insan beyninin invaziv olmayan bir yöntemle uyarılmasını sağlayan bir nöromodülasyon tekniğidir. Tedaviye dirençli depresyon hastalarının yaklaşık üçte biri TMS'den fayda görmektedir. Çalışmamızın amacı TMS yanıtıyla ilişkili elektofizyolojik biyobelirteçleri araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 31 hastaya DMPFK hedefine günde 4 seans hızlandırılmış TMS protokolü uygulanmıştır. Klinik değerlendirme tedavi öncesi HAMD, BDÖ, BAÖ, BİDÖ, HDBE-16, KGİ, MEM ölçekleriyle yapılmış ölçekler tedavi bitiminde tekrarlanmıştır. Hastaların tedavi boyunca kalp hızları takip edilmiştir. Bunun yanında tedavi öncesi ve tedavi sonrası EEG çekimi yapılmıştır. Kalp hızı ölçümleri ile ortalama kalp hızı düşüşü verisi elde edilmiştir. EEG verileri ile spektral güç analizi, kordans analizi ve mikrodurum analizi yapılmıştır. Bulgular: Hastaların %64,5'i tedaviye cevap verirken %51,6'sı bu tedaviyle remisyona girmiştir. Tedavi boyunca ciddi bir yan etki gelişmemiştir. Ortalama kalp hızındaki %2'lik bir düşüşün %90 duyarlılık ve %82 özgüllük oranıyla tedaviye cevap veren ve vermeyen hastaları ayırt edebildiği tespit edilmiştir. Tedavi sonrası kordans değerlerinde -0,33 değerinden daha yüksek düşmenin tedaviye cevap veren ve vermeyen grubu %84 duyarlılık ve %70 özgüllük oranlarında ayırt edebildiği gösterilmiştir. Sonuç: Çalışmamız DMPFK hedefine günde 4 seans hızlandırılmış TMS protokolünün etkili ve güvenli bir seçenek olduğunu göstermiştir. Bunun yanında özellikle ortalama kalp hızındaki düşüş verisinin tedavi cevabını ön gördürmede kullanılabilecek potansiyel bir biyobelirteç olduğuna işaret etmektedir. İlerleyen çalışmaların bulgularımızı doğrulması halinde bu biyobelirteç TMS'den fayda görecek hastaların tespiti ve kişiselleştirilmiş TMS uygulamalarının önünü açacaktır.
Kahkaha terapisinin huzurevinde yaşayan yaşlıların psikolojik iyi oluş, yaşam doyumu ve ruh sağlığı üzerine etkisi
Giriş: Yaşlılık dönemi, bireylerin fiziksel ve psikolojik değişimlerle karşılaştığı; sosyal izolasyon, bağımsızlık kaybı ve kronik hastalıklar gibi faktörlerin depresyon, anksiyete ve stresle birlikte yaşam doyumu ve iyi oluşlarını olumsuz etkileyebildiği bir süreçtir. Bu nedenle, yaşlı bireylerin ruh sağlığını destekleyecek yaklaşımların belirlenmesi ve uygulanması önem taşımaktadır. Amaç: Bu araştırmanın amacı, kahkaha terapisinin huzurevinde yaşayan yaşlıların psikolojik iyi oluş, yaşam doyumu ve ruh sağlığı üzerine etkisini incelemektir. Yöntem: Araştırma, ön test-son test kontrol gruplu randomize kontrollü deneysel bir çalışma olarak tasarlanmıştır. Araştırmanın örneklemini, Nisan 2024- Haziran 2024 tarihleri arasında, İstanbul'da bulunan özel bir vakfa bağlı huzurevinde kalan iletişim kurabilen, mini mental durum testi ≥ 18 puan ve daha önce kahkaha terapisine katılmamış olan 65 yaş üstü yaşlı bireyler oluşturmuştur (N=70). Katılımcılar, bilgisayar destekli basit randomizasyon yöntemi kullanılarak deney (n=35) ve kontrol (n=35) grubu olarak iki gruba ayrılmıştır. Deney grubuna haftada 2 kez, her seansı 45 dakikadan oluşan toplam 12 seans kahkaha terapisi uygulanmıştır. Kontrol grubuna ise herhangi bir müdahale yapılmayıp standart huzurevi bakım protokolü uygulanmıştır. Araştırma verileri "Tanımlayıcı Bilgi Formu" (ilk görüşmede), "Yaşlılarda Psikolojik İyi Oluş Ölçeği (YPİÖ)", "Yaşlılar için Yaşam Doyumu Ölçeği (YAYDÖ)" ve "Depresyon Anksiyete Stres Ölçeği (DASS-21)" kullanılarak terapi öncesinde, sonrasında ve terapi bitiminden 1 ay sonra toplanmıştır. Araştırma verilerinin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemler, Ki-kare, bağımsız gruplar t-testi, tekrarlı ölçümler Anova testi ve Bonferroni testleri kullanılmıştır. Bulgular: Terapi öncesi deney ve kontrol grubundaki katılımcıların tanımlayıcı özellikleri ve YPİÖ, YAYDÖ ve DASS- 21 ön test puanları arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Son test ve izlem puanlarında ise deney ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Kahkaha terapisinin huzurevinde yaşayan yaşlıların psikolojik iyi oluş, yaşam doyumu ve ruh sağlığı üzerinde pozitif anlamda büyük düzeyde etkili olduğu ve 1 ay sonra yapılan izlem testlerde de bu etkinin büyük ölçüde devam ettiği saptanmıştır.
Unipolar ve bipolar depresyon hastalarında elektrokonvulsif tedavinin bilişsel yan etkilerinin incelenmesi
Hızlı ve etkili bir tedavi yöntemi olduğu bilinen elektrokonvulsif tedavi (EKT) sırasında görülen bilişsel yan etkiler bu tedaviye karşı isteksizliğin nedenlerinden biridir. Bu çalışmanın amacı EKT'nin kısa ve uzun dönemde bilişsel yan etkilerinin tespit edilmesi, bu yan etkilerin tedaviden sonra ne kadar devam ettiğinin, kalıcı olup olmadığının incelenmesi ve bilişsel yan etkileri kestirmeye yardım eden etmenlerin araştırılmasıdır. Bu çalışma Ocak 2017- Kasım 2018 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniğinde EKT ile tedavi edilen unipolar veya bipolar depresyon tanısı konulmuş hastaların dahil edildiği doğal izleme çalışmasıdır. Çalışmaya alınan hastalara çalışma hakkında bilgi verilmiş, çalışmaya gönüllü katıldıklarına dair onam formu imzalatılmış ve SCID-I (Structured Clinical Interview for DSM-IV Axis I Disorders- Eksen I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Formu- DSM-IV) ile tanı doğrulanmıştır. Genel bilişsel değerlendirme için hastalara Standardize Mini Mental Test (SMMT) verilmiştir. Montgomery-Asberg Depresyon Ölçeği (MADDÖ) ve Klinik Global İzlenim ölçeği ile depresyonun şiddeti, Modifiye Antidepresan Tedavi Hikayesi Formu (Antidepresan Treatment History Form -ATHF) ile tedaviye direnç derecesi ölçülmüş; tedavinin bilişsel yan etkileri Benton Görsel Bellek Testi (Benton Visual Retention Test-BVRT), Stroop testi, Wechsler Yetişkinler için Zekâ Ölçeğinin (Wechsler Adult Intelligence Scale-WAIS) yargılama, benzerlik, sayı dizisi ve şifre alt ölçeği ve sözel akıcılık testleri ile incelenmiştir. Hastalar EKT'den önceki 3 gün (Vilk), EKT'den sonraki 3-7 gün içinde (Vson), 3 ay (V3) ve 6 ay sonra (V6) dört kez değerlendirilmiştir. Çalışmaya 24'ü unipolar, 14'ü bipolar depresyon olmak üzere toplam 38 hasta dahil edilmiştir. Hastaların tedavisi en az 3, en fazla 6 hafta devam etmiştir (5-13 seans). Unipolar ve bipolar depresyon tanısı olan hastalar arasında yaş ortalaması, cinsiyet dağılımı, toplam eğitim süresi, hastalık başlangıç yaşı, toplam depresyon dönemi sayısı, SMMT, ATHF, MADDÖ ve KGİ ölçeği puanları bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. EKT değişkenleri bakımından da gruplar arasından herhangi bir anlamlı fark tespit edilmemiştir. İyileşen ve tedaviye yanıt veren hastalarda nöbet sonrası yönelimin tedaviye yanıt vermeyen hastalara göre daha kısa sürede düzeldiği görülmüştür. Her iki grupta MADDÖ-T ve KGİ-Ş puanlarında başlangıca göre anlamlı azalma görülmüştür. Bulgular EKT'nin görsel bellek, çalışma belleği ve dikkat üzerinde olumsuz etkisinin olmadığını göstermektedir. Yürütücü işlevleri değerlendiren sözel akıcılık testinde EKT'den hemen sonra istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir kötüleşme olmakla birlikte tedaviden sonraki 3. ve 6. aylarda test puanları başlangıç değerlerinin üzerine çıkmıştır. Yürütücü işlevleri değerlendiren diğer test olan Stroop puanlarında EKT'den hemen sonra başlangıca göre düzelme gözlenmiş, 6. ayda başlangıç ölçümlerine göre anlamlı iyileşme tespit edilmiştir. Görsel işlem hızı, kısa süreli görsel bellek ve dikkati değerlendirmek için bakılan WAIS-şifre alt ölçeğinde tüm grup değerlerinde başlangıca göre 6. ayda anlamlı düzelme tespit edilmiştir. Dil becerileri, soyutlama, toplumsal rol ve uygulamaların ne ölçüde anlaşıldığını değerlendiren WAIS-benzerlik ve yargılama alt ölçeği testinin EKT'den etkilenmediği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Elektrokonvulsif tedavi, depresyon, bilişsel yan etkiler, görsel bellek, çalışma belleği, dikkat, yürütücü işlevler
Geç başlangıçlı depresyon alzheimer demansı öncülü olabilir mi? Bir biyobelirteç çalışması
Alzheimer Hastalığı (AH) ile ilişkili beyindeki patoloji hastalığın klinik belirtilerinin ortaya çıkmasından yaklaşık 30 yıl önce oluşmaya başlamaktadır. Topluma ve tek tek bireylere maliyeti yüksek olan, önemli bir bakım yüküne yol açan AH'nin kökten tedavisinin bulunması amacıyla pre-klinik evrelerde tanınmasına, özellikle henüz beyin hasarı ortaya çıkmadan önceki evrelerinde tanınmasına yönelik önemli çalışmalar yapılmaktadır. 2010 yılında önerilen biyobelirteç modeline göre AH süreci bifazik bir şekilde ilerlemektedir, ilk fazda amiloid β depolanmasını gösteren biyobelirteçler, ikinci fazda ise nöron hasarının ve nörodejenerasyonun göstergesi olan biyobelirteçler pozitif olmaktadır. Bu yeni bulgular ışığında hastalığı klinik öncesi evrede iken saptamak için biyobelirteçler geliştirilmeye başlanmış, bu alandaki çalışmalar hız kazanmıştır. İlk kez belli bir yaş (50-65) üzerinde başlayan depresyon Geç Başlangıçlı Depresyon (GBD) olarak adlandırılmaktadır. GBD'lerin bir kısmında bilişsel bozulmanın eşlik ettiği, bu bilişsel bozulmanın, çoğunlukla GBD tedavi edildikten sonra da devam ettiği, bilişsel bozulmanın eşlik ettiği depresyon tablolarının uzun vadeli izleminde bu kişilerin çoğunluğunun demans geliştirdiği görülmektedir. Bu bulgulardan yola çıkılarak ve uzunlamasına izlem çalışmaları yoluyla, bilişsel bozulmanın eşlik ettiği GBD'ların demans öncülü bir klinik durum olduğu düşünülmüştür. Bu araştırmada GBD'nin AD öncülü bir durum olup olmadığının AH hastalığı ile ilgili biyobelirteçler ile araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmaya DSM-IV tanı ölçütlerine göre: ilk kez 55 yaşından sonra depresyon tanısı alan 22 katılımcı ve AD tanısı ile izlenen veya izlemde AD tanısı alan 14 katılımcı alınmıştır. Araştırmamızda GBD'nin AH öncülü olma ihtimali klinik bulgular, nöropsikolojik değerlendirme, plazma Aβ142, Aβ1-40, Aβ1-42/Aβ-40 oranları, p-tau ve t-tau düzeyleri olmak üzere plazma biyobelirteçleri, tükürükte aynı biyobelirteçlerin ölçümü, yapısal görüntüleme biyobelirteci (MR görüntüleme) ve moleküler görüntüleme biyobelirteci (FDG-PET) yardımı ile incelenmiştir. Araştırma ile GBD tanısı alan kişilerin bir kısmında AD ile uyumlu hipometabolizma ve nöropsikolojik test performanslarında bozukluk olduğu gösterilmiş, plazma ve tükürükte ölçülen Aβ1-40, Aβ1-42, total tau ve p tau düzeyleri yönünden GBD ve AD grupları arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunmamıştır. Bu bulgular doğrultusunda GBD tanılı kişilerin en azından bir kısmının AD'nin erken evrelerini yansıttığı ancak bulguların netleşmesi için uzunlamasına izlem yoluyla ve daha geniş örneklemlerle benzer çalışmaların yapılması gerektiği söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Geç Başlangıçlı Depresyon, Alzheimer hastalığı, biyobelirteç Bu tez çalışması Hacettepe Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi (Proje no: TTU-2020-18472) tarafından desteklenmiştir.
Klozapinin kortikal inhibisyon üzerine etkileri
Şizofrenide kortikal inhibisyon eksiklikleri alanyazında preklinik ve klinik araştırmalarla gösterilmiştir. Transkraniyel manyetik uyarım sık kullanılan, girişimsel olmayan bir ölçüm yöntemidir. Antipsikotiklerin kortikal inhibisyon üzerine etkilerini değerlendiren az sayıda çalışma vardır. Bu araştırmada 90-120 günlük klozapin tedavisinin TMU bulguları üzerine etkisi ve bulguların sağlıklı kontroller ile kıyaslanması amaçlanmıştır. Araştırmaya takip eden doktorları tarafından klozapin başlanması planlanan 10 hasta dahil edilmiş, 8 hastanın izlemi tamamlanmıştır. Hastalarla yaş ve cinsiyet bakımından eşleştirilmiş 8 sağlıklı kontrol de çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara tedavi başında ve sonunda Pozitif ve Negatif Belirtiler Ölçeği (PANSS), Düşünce ve Dil Bozuklukları Ölçeği (TALD), Dünya Sağlık Örgütü Yetiyitimi Değerlendirme Çizelgesi (WHODAS-II) verilmiş, bilişsel testler uygulanmış ve istirahat motor eşik (İME), kortikal sessiz süre (KSS), kısa aralıklı intrakortikal inhibisyon (KAİKİ), intrakortikal güçlenme (İKG) ve kısa latanslı afferent inhibisyon (KAİ) TMU aracılığıyla ölçülmüştür. Kontrollerde de TMU ölçümü yapılmıştır. Tedavi başında hastalar ve kontroller arasında İME, İKG ve KAİ parametrelerinde, izlem sonunda yalnızca İKG'de anlamlı fark olduğu gösterilmiştir. İzlem sonunda hastalarda KSS'de uzama, bilişsel testlerden Stroop-2 ve RİSÖT-5 performanslarında bozulma, Stroop-4 performansında düzelme gözlenmiştir. KSS'deki değişim klozapinin kortikal inhibisyonu artırdığı şeklinde yorumlanmış olup, bu değişim ile bilişsel testlerdeki değişim arasında ilişki bulunmamıştır. Bu araştırma klozapinin KAİ üzerine etkisini araştıran, ayrıca klozapinin kortikal inhibisyon parametrelerine etkisini bilişsel testlere etkisiyle karşılaştıran ilk izlem çalışmasıdır. Araştırma bulgularının şizofreni patofizyolojisi ve tedavisi konusunda alanyazına olumlu katkıları olacağı ve daha geniş örneklemli izlem çalışmaları ile tekrarlanmasının faydalı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: klozapin, şizofreni, transkraniyel manyetik uyarım Bu tez çalışması Türkiye Psikiyatri Derneği tarafından desteklenmiştir.
Farklı öznel bilişsel bozukluk tanımlarında alzheimer hastalığı biyobelirteçleri
(AH) ile ilişkili beyin morfolojisindeki değişiklikler klinik belirtiler ortaya çıkmadan önce kendini göstermektedir. Hastalığı erken tanıyabilmek için demans öncesi aşamaların klinik olarak tanımlamaları yapılmıştır. Öznel Bilişsel Bozukluk (ÖBB) kavram olarak, kişilerin şikâyeti olmasına rağmen nesnel ölçümlerde bilişsel sorun görülmemesi durumunu tanımlamaktadır. ÖBB için henüz üzerinde anlaşılmış operasyonel ölçütler belirlenmemiştir. Bu araştırmada farklı ÖBB tanımlarında AH ile ilişkili yapısal nörogörüntüleme biyobelirteçlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya 55 yaş ve üzerinde unutkanlık yakınması bulunan, Modifiye Mini Mental Test sonucuna göre bilişsel bozukluk tespit edilmemiş ve demans tanısı konulmamış 101 katılımcı alınmıştır. Araştırmamızda öznel bellek yakınmaları olan bireylerde (i) yakınmaların standardize bir ölçek olan Öznel Bilişsel Yakınmalar Anketi (ÖBYA) ile değerlendirilmesi, (ii) bilişsel performansın detaylı nöropsikolojik testler (NPT) ile ölçülmesi, (iii) ÖBB+ (ÖBB Artı) olarak adlandırılan ek yakınma niteliklerinin sorgulanması ve (iv) bellek yakınmalarıyla ilişkili olabilecek komorbiditelerin dışlanması durumlarının beyin MR görüntülerinde AH ile uyumlu atrofi örüntüleriyle daha fazla ilişkili olup olmadığı incelenmiştir. AH ile ilişkili olduğu gösterilen üç kortikal kalınlık ve iki hacim örüntüsü araştırmanın bağımlı değişkenleri olarak belirlenmiştir. Araştırmanın bulguları en geniş tanımı ile ÖBB grubunda yaş, cinsiyet, bilişsel yakınmaların başlama zamanı, depresyon veya anksiyete belirtileri ve B12 ve D vitamini düzeylerinin AH ile ilişkili yapısal nörogörüntüleme biyobelirteçlerini yordayan faktörler olduğunu göstermektedir. Farklı öznel bilişsel bozukluk tanımları ile ilişkili ölçütler ele alındığında ÖBB+ ölçütlerinin, yakınmaları ÖBYA ile değerlendirmenin, ek nöropsikolojik değerlendirme yapmanın ve kişileri dahili hastalıklar açısından sınıflandırmanın morfolojik bulgular açısından ÖBB geçerliğine katkıda bulunmadığı görülmüştür. Araştırma bulguları öznel bellek yakınmaları olan kişilerde psikiyatrik değerlendirmenin önemine işaret etmektedir. ÖBB olarak sınıflandırılan bir kişide depresyon veya anksiyete belirtilerinin bulunması, altta yatan AH ile uyumlu morfolojik değişikliklerin görülme olasılığını artıyor olabilir. Uzunlamasına çalışmalar, yakınmaların daha detaylı değerlendirilmesi, farklı tanı gruplarının dahil edilmesi ÖBB tanımının iyileştirilmesi ve morfolojik değişikliklerle ilişkili yeni ölçütlerin tespitine yardımcı olabilir.
Alkol ve madde kullanımının neden olduğu (komplikasyonlar) nedeniyle acil servise başvuran olgularda mizaç özellikleri,kendini yaralama ve benlik saygısı düzeylerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada alkol ve madde kullanım bozukluğu sonucu yaralanma nedeniyle Acil Servis birimine başvuran olguların dürtüsellik, mizaç özellikleri, benlik saygısı ve psikiyatrik belirtilerle ortaya çıkan zorlanma düzeylerinin, ruhsal bozukluğu olmayan kontrol grubu ile karşılaştırılması ve iki grubun birbirinden farklılaşıp farklılaşmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya katılan 200 kişiye, sosyodedemografik özellikleri belirlemek amacıyla sosyodemografik veri formu, mizaç özelliklerinin belirlenmesi için TEMPS-A (Temperament Evalution of Memphis, Pisa, Paris and San Diego Autoquestionnaire), benlik saygısı düzeylerinin belirlenmesi için Rosenberg Benlik Saygısı Envanteri, dürtüsellik düzeylerinin belirlenmesi için Barratt Dürtüsellik Ölçeği, psikiyatrik belirtilerle ortaya çıkan zorlanma düzeylerinin belirlenmesi içinde SCL-90 R Tarama Testi uygulanmıştır. Değerlendirilmesi yapılan olgularla, herhangi bir ruhsal bozukluğu olmayan kontrol grubu karşılaştırılmıştır. Alkol ve madde kullanımının mizaç özellikleri üzerine etkisi incelenmiş, olgu ve kontrol grubunun aldıkları puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunamamıştır. Olgu ve kontrol grubunun Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği'nden aldıkları puan ortalamaları arasında da istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunamamıştır. Alkol ve madde kullanımının psikolojik belirtiler üzerine etkisi de incelenmiş, olgu ve kontrol grubunun SCl-90-R'dan aldıkları puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır. Olgu ve kontrol grubunun Dürtüsellik Ölçeğinden (Barratt İmpulsivite BİS–11) aldıkları puan ortalamaları incelendiğinde, Barratt toplam puanları (BIS-Total) açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur. Katılımcıların mizaç özellikleri, benlik saygısı ve psikiyatrik belirtiler varlığında ortaya çıkan zorlanma düzeyleri ile kontrol grubunun puanları arasında herhangi bir ilişki saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Alkol ve madde kullanımı; acil servis; mizaç; benlik saygısı; dürtüsellik; psikiyatrik belirtiler
Üniversite öğrencilerinde psikolojik dayanıklılık ile kronotipleri arasındaki ilişki ve etkileyen faktörler
Bu araştırma, üniversite öğrencilerinde psikolojik dayanıklılıkları ile kronotipleri arasındaki ilişki ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla yapılan tanımlayıcı ve ilişkisel bir araştırmadır. Araştırmanın örneklemini 2018-2019 eğitim öğretim yılında, Ege Üniversitesi'ne bağlı fakülte ve yüksek okullarda öğrenim gören 1040 öğrenci oluşturmaktadır. Veri toplama aracı olarak; "Öğrencilerin Tanıtıcı Özelliklerine Yönelik Bilgi Formu", "Yetişkinler İçin Dayanıklılık Formu" ve "Sabahçıl- Akşamcıl Anketi" kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesi sayı, yüzde dağılımı, analizi ise One-Way ANOVA, t- testi ve pearson kolerasyon analizi ile yapılmıştır. Öğrencilerin %76.2'si 18-22 yaş grubunda, %61.7'si kadın, %44.7'si 1. sınıf, %22.8'i mühendislik fakültesinde okumakta olup, %47.8'inin aile ile ilişkisini çok iyi, %49.4'ünün arkadaşları ile ilişkisini iyi olarak algıladığı, %67.0'nın sorunlarıyla etkili baş ettiği, %52.2'sinin fiziksel sağlığını iyi, %38.2'sinin ruhsal sağlığını iyi olarak değerlendirdiği, %48.7'sinin günlük interneti 4-6 saat kullandığı bulunmuştur. Öğrencilerin YDÖ Toplam Ölçek Puan Ortalaması 120.23±17.54, SAA ölçek ortalaması 47.56±8.95 olup, öğrencilerin en çok ara tip kronotipe sahip olduğu görülmüştür. Öğrencilerin psikolojik dayanıklılığı, cinsiyetten, gelir düzeyinden, sınıfından, fakültesinden, aile yapısından, aile ve arkadaş ilişkilerinden, etkili baş etmelerinden, fiziksel ve ruhsal sağlıklarından, günlük internet kullanım sürelerinden etkilenirken (p<0.05, p<0.01), yaş grubundan, medeni durumundan ve kaldığı yerden etkilenmediği saptanmıştır (p>0.05). Öğrencilerin kronotipleriyle psikolojik dayanıklılıkları arasında pozitif yönde düşük düzeyde anlamlı bir ilişki olduğu bulunmuştur (r: 0.182, p<0.05). Bu doğrultuda öğrencilerin psikolojik dayanıklılığını etkileyen kronotipilerin farkında olunarak öğrencilere eğitim ve seminerlerin verilmesi önerilmiştir.
Alkol kullanım bozukluğu, psikopatolojik özellikler, ruhsal ve fiziksel sıkıntıya dayanma arasındaki ilişki
Çalışmanın temel amacı Alkol Kullanım Bozukluğu tanısı alan hastaların alkol bağımlılık şiddeti, psikopatolojik özellikleri, ruhsal ve fiziksel sıkıntıya dayanma güçleri arasındaki ilişkilerin incelenerek, bu değişkenlerin tedavi sürecindeki rolünü literatür çerçevesinde değerlendirmek olmuştur. Yöntem:Araştırmanın örneklemini Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Alkol Madde Tedavi Merkezinde (AMATEM) yatarak tedavi gören 50 Alkol Kullanım Bozukluğu tanısı almış katılımcı oluşturmuştur. Bu katılımcıların yaş ortalaması 47.34 (s.s:9.73) olarak saptanmıştır. Araştırma verilerini toplamak amacıyla Alkol Bağımlılığı Şiddeti Ölçeği (ABŞÖ), Ruhsal Belirti Tarama Listesi (SCL 90-R), Sıkıntıya Dayanma Ölçeği (SDÖ) ve Rahatsızlığa Dayanma Ölçeği (RDÖ) kullanılmıştır. Bulgular:Alkol bağımlılığı şiddeti ile araştırmamızda ölçülen psikopatolojik özelliklerin herbiri arasında pozitif anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Alkol bağımlılığı şiddeti ile ruhsal sıkıntıya dayanma gücünü ifade eden sıkıntıya dayanma toleransı arasında negatif anlamlı bir ilişki saptanırken fiziksel sıkıntıya dayanma gücünü ifade eden rahatsızlığa dayanma toleransı ile anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Psikopatolojik özelliklerin herbiri ile sıkıntıya dayanma toleransı arasında negatif anlamlı bir ilişki saptanmış ancak rahatsızlığa dayanma toleransı ile anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç:Araştırmamızda elde edilen bulgular alkol kullanım bozukluğunda psikopatolojik özellikler ile ruhsal sıkıntıya dayanma gücünün dikkate alınması gereken değişkenler olduğunu göstermektedir. Tedavi sürecindeki alkol hastalarında psikopatolojik özellikleri düzenlemeye ve sıkıntıya dayanma toleranslarını arttırmaya yönelik çalışmaların tedavi başarısı ve remisyonun sürdürülmesi açısından olumlu sonuçlar doğuracağı kanaati doğmuştur. Anahtar Kelimeler:Alkol kullanım bozukluğu, Sıkıntıya Dayanma, Rahatsızlığa Dayanma, Psikopatolojik Özellikler, Alkol Bağımlılığı
Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında bilişsel davranışçı grup terapisi ile sosyal ve nörobilişsel işlevlerin ilişkisi
GİRİŞ: Obsesif Kompulsif Bozukluğu (OKB) olan hastaların, bellek, dikkat ve yürütücü işlevler gibi nöropsikolojik alanlarda sağlıklı kontrollere göre daha zayıf performans gösterdiği daha önceki çalışmalarda gösterilmiştir. OKB'de ilaç tedavisi ve bilişsel davranışçı terapi sonrası nörobilişsel işlevlerde değişikliğe ilişkin veriler sınırlıdır. Yanısıra tedavi öncesindeki nörobilişsel işlevlerin tedaviye yanıta etkisine ilişkin bilgiler çelişkilidir. OKB'de temel zihin kuramı işlevlerinden çok ileri düzey zihin kuramı işlevlerinde bozulma gösterilmiştir. AMAÇ: Bu çalışmada OKB tanılı bireyler ile sağlıklı kontroller arasında sosyal ve nörobilişsel performans açısından bir farklılık olup olmadığı, OKB'li bireylerin tedavi öncesi sosyal ve nörobilişsel işlevlerinin bilişsel davranışçı grup terapisine (BDGT) yanıt için bir öngördürücü faktör olup olmadığı ve BDGT'nin sosyal ve nörobilişsel işlevler üzerine iyileştirici bir etkisinin olup olmadığı konularının araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya DSM-IV tanı kriterlerine göre OKB tanısı olan 28 hasta ve kontrol grubu için 28 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Katılımcılara, tedavi öncesinde nörobilişsel değerlendirme için Rey İşistel Sözel Bellek Testi (RİSÖT), Stroop Testi, Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET), İz Sürme Testi (İST) A ve B, zihin kuramını değerlendirmek için Gözlerden Zihin Okuma Testi uygulanmıştır. Hasta grubuna haftada bir kez olmak üzere 10 seans BDGT uygulanmıştır. Terapi seanslarının tamamlandığı 10. hafta sonrasında tüm katılımcılara sosyal ve nörobilişsel testler tekrar uygulanmıştır. Hasta grubuna tedavi öncesi ve sonrasında Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon (YBOK) Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri (BDE), Obsesif Kompulsif Envanteri-Revize (OKE-R) ve Obsesif İnanışlar Ölçeği-44 (OİO-44) uygulanmıştır. Öğrenme etkisini araştırmak amacıyla her hasta ve kontrol için Güvenli Değişim İndeksi hesaplanmıştır. BULGULAR: Tedavi öncesinde OKB grubu, sağlıklı kontrollere göre RİSÖT (p=0,011), Stroop (p=0,009), WKET kategori (p=0,014), tepki sayısı (p=0,033), perseveratif hata (p=0,021), İST-A (p=0,025) ve İST-B (p=0,006) testlerinde daha zayıf performans göstermiştir. Gözlerden zihin okuma testi performansları hasta ve kontrol gruplarında benzer bulunmuştır. 10 seans BDGT sonrasında YBOK, BDE, OİO ve OKE ölçek puanlarında azalma saptanmıştır. Öğrenme etkisi dışlandığında tedavi sonrasında hiç bir sosyal ve nörobilişsel test performansında düzelme saptanmamıştır. Tedavi öncesindeki sosyal ve nörobilişsel test performansı ile tedaviye yanıt arasında ilişki saptanmamıştır. SONUÇ: Bu çalışmada, OKB'li hastaların odaklanmış dikkat, sözel öğrenme, bilişsel esneklik, kurulumu değiştirme, bilişsel inhibisyon ve işlem hızı alanlarında sağlıklı kontrollere göre daha zayıf performans gösterdiği saptanmıştır. OKB'li hastalarda 10 seans BDGT sonrasında obsesif kompulsif belirtileri ve depresif belirti şiddetinde azalma saptanmıştır. Bilişsel davranışçı grup terapisi sonrasında nörobilişsel performansta değişiklik olmamıştır. Yanısıra bilişsel işlevler ile tedavi yanıtı arasında bir ilişki saptanmamıştır. OKB'li bireyler zihin kuramı açısından sağlıklı kontrollere benzer performans sergilemiştir. Anahtar Kelimeler: Bilişsel Davranışçı Grup Terapisi, BDGT, Nörobiliş, Zihin Kuramı, Sosyal Biliş
Yüksek genetik risk taşıyan, erken başlangıçlı, yineleyici major depresif bozukluk hastaları ile sağlıklı kontrollerin hipokampüs hacimlerinin karşılaştırılması
GİRİŞ: Major depresif bozukluk (MDB) toplumda en yaygın görülen affektif bozukluktur. Toplumda ciddi düzeyde morbidite ve mortaliteye yol açmaktadır. Genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimiyle ortaya çıkan MDB'nin patofizyolojisi henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Nörogörüntüleme çalışmalarında en çok hipokampüs hacminde azalma olduğu gösterilmiştir. Başta hipokampüs olmak üzere tüm beyinde oluşan değişiklikler aydınlatırılırsa patofizyoloji ile ilgili daha net bilgilere ulaşılacağı tahmin edilmektedir. Araştırma grubumuzun yaptığı bir çalışmada yüksek genetik risk taşıyan sağlıklı kadınlar ile kontrol grubunun hipokampüs hacimleri karşılaştırılmış, toplam hipokampüs hacmi açısından fark saptanmamış, subikulumda premorbid genetik yatkınlığı yansıttığı düşünülen değişiklikler olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada ise 19-25 yaş arasında olan ve bir tanesi 19 yaşından önce olmak üzere en az iki MDB epizodu geçirmiş yüksek ailesel riske sahip kadınlarla kontrol grubunun hipokampüs ve hipokampüs altbölüm hacimleri karşılaştırılmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya 19-25 yaş arası, annelerinde depresyon öyküsü olan, kendileri de bir tanesi 19 yaş öncesinde olmak üzere en az 2 MDB epizodu geçiren 27 hasta ve hasta grubuna yaş ve eğitim düzeyi açısından eş 29 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Kriterlere uyan ve çalışmaya katılamayı kabul eden gönüllülere bilgilendirilmiş onam formu imzalatılmış, ayrıntılı psikiyatrik muayene yapıldıktan sonra SCID-I (Structured Clinical Interview for DSM IV; DSM IV için yapılandırılmış klinik görüşme), Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D-17), Beck Depresyon Envanteri (BDE), Beck Anskiyete Envanteri (BAE), Durumluk-Sürekli Anksiyete Envanteri (STAI- State Trait Anxiety Inventory) ve Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği (Childhood Trauma Questionnaire CTQ) uygulanmıştır. Sonrasında 3 Tesla MR cihazı kullanılarak MR görüntüleri elde edilmiş ve 3D T1 ağırlıklı MP-RAGE sekanslarıyla elde edilen görüntüler ilgi alanı analizleri için kullanılmıştır. FreeSurfer (v6.0) yazılım paketi ile hipokampüs ve altbölümlerinin hacim ölçümleri yapılmıştır. BULGULAR: Çalışmada depresyon ve kontrol grubu arasında sol ve sağ total hipokampüs ve hipokampüs proper hacmi anlamlı fark bulunmamıştır. Sağ HPV hasta grubunda küçülme eğilimi göstermiştir. Tüm hacimler için yaş, eğitim düzeyi, total intrakraniyal volüm (TIV) ve grubun etkisi genel lineer model kullanılarak değerlendirilmiştir. Sağ CA1 bölgesinin gövdesi hacmi hastalarda kontrollere göre anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur ( F(1,51)=7,160 p=0,010). Sağ presubiculumun gövdesi ve toplamı hastalarda anlamlı düzeyde büyük bulunmuştur (sırasıyla F(1,51)=5,222 p=0,026; F(1,51)=4,099 p=0,048). Hasta grubunda sağ CA2/3 bölgesi toplam hacmi anlamlı düzeyde düşük ( F(1,51)= 4,190 p=0,046); gövde kısmı ise azalma eğilimindedir ( F(1,51)=4,000 p=0,051). Diğer altbölüm hacimlerinde gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Fark olduğu saptanan bölgeler için etkili olabileceği düşünülen faktörlerle regresyon analizi yapılmış ve buna göre; sağ CA1 gövde hacmi üzerine HAM-D skoru (p=0,012; r2=0,131) ve TIV (p=0,016; r2=0,97); sağ presubiculum gövde hacmi için TIV (p=0,004; r2=0,117) ve CTQ (p=0,06; r2=0,123); CA3 toplam hacmi için ise TIV (p<0,01; r2=0,340) ve yaş (p=0,047; r2=0,051) anlamlı derecede etkili bulunmuştur. TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızın oldukça yüksek düzeyde hastalık yüküne neden olan MDB ile ilgili bilgilerimizi arttırmak, patofizyolojisini aydınlatmak, hangi hastada hangi tedavinin işe yarayacağını öngördürebilecek yöntemler geliştirmek açısından literatüre katkı sağladığı düşünülmektedir. Daha kesin bilgilere ulaşabilmek ve neden sonuç ilişkilerini açıklayabilmek, hatırlama faktörünün etkisini azaltabilmek için çok merkezli, daha geniş örneklemin dahil edildiği, uzun izlem çalışmalara ihtiyaç vardır.
Bipolar bozukluk tanılı hastalarda tedavisiz geçen süre ve klinik özellikler arasındaki ilişki
GİRİŞ: Bipolar bozuklukta -tanı kriterlerini karşılayan ilk duygudurum epizodunun başlangıcından ilk duygudurum dengeleyici tedavinin başlangıcına kadar geçen süre şeklinde tanımlanan- tedavisiz geçen süre (TGS) ile ilgili yapılmış çalışmalarda ortalama TGS değerleri iki ile on sekiz yıl aralığında bulunmuş ve TGS'nin uzunluğunun bazı olumsuz seyir özellikleri ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Türkiye'de bipolar bozuklukta TGS'ye ve TGS uzunluğunu etkileyebilen faktörlere ilişkin herhangi bir araştırma yoktur. TGS'nin uzamasına neden olan faktörlerin belirlenmesi ve bu veriler ışığında tedaviye erken başlanması için yapılabileceklerin tartışılması, bipolar bozukluk (BP) prognozuna ve hastaların uzun dönemde işlevsellik düzeylerine olumlu katkıda bulunabilecektir. AMAÇ: Bu çalışmada Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Affektif Hastalıklar Birimi'nde BP tanısıyla izlenen hastalarda TGS'nin ve TGS ile klinik özellikler arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: 1.2.2018-30.4.2018 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Affektif Hastalıklar Birimi Polikliniği'nde randevusu olan bipolar bozukluk tanılı ardışık her hastaya (178 olgu) çalışma anlatılmış, 156 olgu çalışmaya katılmayı kabul ederek yazılı onam vermiştir. Çalışmaya katılmayı kabul eden 156 olgudan 38'i alım ölçütlerini karşılamadıkları için çalışmadan dışlanmıştır. Çalışmaya 118 olgu dahil edilmiştir. Geriye dönük olarak toplanan bilgilerin güvenilirliğini ve niteliğini artırmak üzere olası tüm bilgi kaynakları kullanılmıştır. Başlıca kaynaklar; hasta, hastanın en az bir yakını ve hastaya ilişkin tüm kayıt ve belgelerdir. Hastadan ve yakınından bilgi alma sürecinde ilk adımda her hasta için bir yaşam çizelgesi (life-chart) oluşturulmuştur. Hem bu çizelgenin hem de amaca yönelik olarak hazırlanan "Veri Toplama Formu"nun (Ek-2) yardımıyla gerekli bilgiler toplanmıştır. BULGULAR: Çalışmaya bipolar I bozukluk tanılı 104, bipolar II bozukluk tanılı 14 olmak üzere toplam 118 olgu dahil edilmiştir. Tüm örneklemde TGS ortalaması 6,3 yıl, ilk mani/hipomani epizodu sonrası tedavisiz geçen süre ortalaması 3,3 yıl bulunmuştur. TGS'nin bazı klinik özellikler ile istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişkili olduğu bulunmuştur. TGS ile ilişkili bulunan değişkenlerin TGS üzerine bağımsız etkileri step-wise regresyon analiz yöntemi kullanılarak incelenmiştir. Regresyon analizi sonucunda TGS ve duygudurum dengeleyici tedavi başlanmadan önce epizod sıklığı arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde (p<0,001) negatif yönlü; TGS ile hem toplam hastalık süresi hem de duygudurum dengeleyici tedavi başlanmadan önce toplam epizod sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde pozitif yönlü ilişki bulunmuştur (sırasıyla p<0,001, p<0,001). TGS egemen epizod tipinin mani olduğu hasta grubunda örneklemin geri kalanına kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde kısa saptanmıştır (p=0,002). TARTIŞMA ve SONUÇ: Bipolar bozuklukta TGS ile ilgili ülkemizde yapılmış ilk çalışma olan çalışmamızın en önemli sonuçları ortalama TGS değerinin 6,3 yıl, ilk mani/hipomani epizodu sonrası tedavisiz geçen süre ortalamasının 3,3 yıl bulunması ve TGS'nin uzunluğunun bazı klinik özellikler ve seyir özellikleri ile ilişkili olduğunun gösterilmesidir. Çalışmamızın bir diğer önemli sonucu da regresyon analizi sonucunda TGS ve toplam hastalık süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde pozitif yönlü ilişki bulunmasıdır. Çalışmamızda ortaya çıkan bu ilişkinin ülkemizde son üç dekat boyunca değişen klinisyen tutumlarını ve/veya hastaların değişen yardım arayışı davranışlarını yansıtabileceği; son yıllarda hekimlerin duygudurum dengeleyici tedavi başlama kararını daha erken verdikleri ve/veya hastaların yardım aramaya hastalığın daha erken dönemlerinde başladığı düşünülebilir. Çalışmamızda ortaya konulan verilerin de katkılarıyla BP tanılı hasta evrenini daha iyi temsil edebilecek örneklemlerde yapılacak, daha geniş örneklemli, çok merkezli ileri çalışmalarda TGS'nin uzamasına neden olabilecek olası diğer faktörlerin de araştırılması ve ortaya konulmasıyla TGS'nin kısaltılmasına katkıda bulunmak ve bu sayede duygudurum dengeleyici tedavi başlanmadan önce yaşanan epizod sayısını azaltmak, hastaların uzun dönem prognozlarına ve hayat kalitelerine olumlu katkıda bulunmak mümkün olabilecektir. ANAHTAR KELİMELER: Bipolar bozukluk, tedavisiz geçen süre, klinik özellikler, seyir
Genel psikiyatri polikliniği ve bir aile danışmanlık merkezine ilk kez başvuran olgularda erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu'na eşlik eden I. eksen psikiyatrik bozukluk yaygınlığının araştırılması
AMAÇ: Araştırmamızın birincil amacı bir üniversite hastanesi erişkin genel psikiyatri polikliniğine ilk kez başvuran ardışık olgular ile bir aile danışmanlık merkezine ilk kez başvuran ardışık olgulardaki erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) yaygınlığını araştırmaktır. Araştırmamızın ikincil amacı ise erişkin DEHB'li olguların başvuru nedenlerini ve DEHB'ye eşlik eden I.eksen psikiyatrik bozukluk yaygınlığını belirlemektir. YÖNTEM: Araştırmamız Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi (EÜTF) Erişkin Genel Psikiyatri Polikliniği ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'na bağlı Psikoaktif Aile Danışmanlık Merkezi'nde yürütülmüş olan kesitsel bir epidemiyolojik çalışmadır. Araştırmayla ilgili bilgi verilerek araştırmaya katılmayı kabul ettiklerini gösterir yazılı onayları alınan ve klinik değerlendirme öncesinde dışlama ölçütlerini karşılamayan olgulardan araştırmada kullanılan olgu rapor formunu, Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Kendi Bildirim Ölçeği (ASRS)'yi, Turgay'ın DSM-IV'ye Dayalı Erişkin DEB/DEHB Tanı ve Değerlendirme Envanteri'ni ve Wender Utah Derecelendirme Ölçeği (WUDÖ)'yü başvurdukları merkez şartlarında doldurmaları istenmiştir. Tarama ölçeklerinin herhangi birinden kesme puanının üzerinde skor alanlar (ASRS'nin A bölümündeki taralı alanlarda 4 ya da daha fazla maddeyi işaretleyenler; Turgay'ın DSM-IV'ye Dayalı Erişkin DEB/DEHB Tanı ve Değerlendirme Envanteri'nde 1. veya 2. bölümdeki dokuzar sorudan en az beş tanesine 2 veya 3 puan verenler) genel psikiyatri polikliniğinde klinik görüşmeye alınmıştır. Aile danışmanlık merkezine başvuran olgular arasında tarama ölçeklerinin herhangi birinden kesme puanının üzerinde skor alanlar ise telefonla aranarak EÜTF'ye klinik görüşme için davet edilmiştir. Bu çalışmada duyarlılığı arttırmak için iki farklı tarama testi kullanılmıştır. Tarama testlerinin en az birinden geçerek klinik görüşmeye alınan olgulara Erişkinlerde DEHB için Tanısal Görüşme (DIVA 2.0) uygulanmıştır. Erişkin DEHB için tanısal değerlendirme yapılırken DSM-5 kriterleri dikkate alınmıştır. Mümkün olduğu durumlarda kişilerin 1.dereceden yakınları ile yüz yüze ya da telefonla görüşülerek çocukluk dönemleri ile ilgili bilgi alınmaya ve tanı doğrulanmaya çalışılmıştır. DIVA 2.0 ile değerlendirilerek erişkin DEHB tanısı konan olgulara DSM-IV Eksen I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I) uygulanmıştır. Çocukluk çağı DEHB belirtilerini sorgulamaya yönelik olarak kullanılan WUDÖ'de kesme puanı 36 ve üzeri olarak belirlenmiştir. Bu görüşmeler yaklaşık 2 saat süren tek oturumda yapılmıştır. BULGULAR: DSM-5 kriterlerine göre yapılan değerlendirmede 210 olgudan oluşan genel psikiyatri polikliniği örneklemindeki erişkin DEHB yaygınlığı %14,3 (n=30); 133 olgudan oluşan aile danışmanlık merkezi örneklemindeki erişkin DEHB yaygınlığı ise %9,8 (n=13) olarak hesaplanmıştır. SCID-I'e göre genel psikiyatri polikliniği erişkin DEHB olgularına en sık eşlik eden tanılar sırasıyla depresif bozukluk (%40), özgül fobi (%26,7), alkol kötüye kullanımı (%16,7), distimik bozukluk (%16,7) ve obsesif-kompulsif bozukluk (%13,4) şeklinde; aile danışmanlık merkezi erişkin DEHB olgularına en sık eşlik eden tanılar ise depresif bozukluk (%46,1) ve alkol kötüye kullanımı (%23,1) şeklinde sıralanmıştır. Genel poliklinik DEHB olgularına en az bir psikiyatrik bozukluk eşlik etme oranı %80, birden çok psikiyatrik bozukluk eşlik etme oranı %46,7'dir. Aile danışmanlık merkezi DEHB olgularına en az bir psikiyatrik bozukluk eşlik etme oranı %84,6, birden çok psikiyatrik bozukluk eşlik etme oranı ise %30,8'dir. Genel poliklinik DEHB olgularının ASRS (z=-2,345; p=0,019), Turgay'ın DSM-IV'ye Dayalı Erişkin DEB/DEHB Tanı ve Değerlendirme Envanteri 3. Bölüm (DEHB ile ilgili özellikler ve sorunlar bölümü)(z=-2,461; p=0,014) ölçek puanları aile danışmanlık merkezi DEHB olgularından anlamlı düzeyde yüksektir; WUDÖ ölçek puanları da genel poliklinik DEHB olgularında yüksek bulunmuş ancak aradaki fark istatistiksel anlamlılık kazanmamıştır (z=-1,045; p=0,296). Genel poliklinik DEHB olgularında DEHB'li olmayanlara göre disiplin cezası almış olma (χ²=9,210; p=0,011), sık iş değiştirme (χ²=11,989; p=0,002), polis ile başının derde girmiş olması (χ²=8,68; p=0,009), iş/ev kazası geçirmiş olma (χ²=5,501; p=0,028) oranları; aile danışmanlık merkezi DEHB olgularında ise DEHB'li olmayanlara göre disiplin cezası almış olma (χ²=18,423; p=0,001), polis ile başının derde girmiş olması (χ²=11,997; p=0,005), adli sorun yaşamış olma (χ²=5,466; p=0,035) oranları yüksek bulunmuştur. Genel poliklinik (χ²=1,776; p=0,180) ve aile danışmanlık merkezi (χ²=3,263; p=0,090) DEHB olgularında DEHB'li olmayanlara göre intihar girişiminde bulunmuş olma oranları da yüksek bulunmuş ancak aradaki fark istatistiksel anlamlılık kazanmamıştır. Çocukluk döneminde DEHB tanısı almış olan erişkin DEHB tanılı olguların oranı genel poliklinikte %16,7; aile danışmanlık merkezinde ise %30,8'dir. Genel poliklinik DEHB olgularının yalnızca %30'u, aile danışmanlık merkezi DEHB olgularının ise yalnızca %15,4'ü kendisinde DEHB olduğundan kuşkulanarak başvuruda bulunmuştur. Başvuru yakınmalarına baktığımızda aile danışmanlık merkezi DEHB olgularından evlilik/ilişki sorunları (%84,6'ya karşı %49,5) (χ²=5,680;p=0,037), kendi içinde yaşadığı sorunlar (%53,8'e karşı %14,7) (χ²=11,166; p=0,003), eğitim hayatındaki sorunlar (%46,2'ye karşı %9,5) (χ²=12,864; p=0,03) nedeniyle başvuranların oranının DEHB'li olmayanlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu; iş hayatındaki sorunlar (%30,8'e karşı %10,5) (χ²=4,153; p=0,064) nedeniyle başvuranların da istatistiksel anlamlılık kazanmasa da yine DEHB'li olmayanlardan yüksek olduğu görülmüştür. Genel poliklinikte DEHB tanısı alan ve almayan olgular arasında başvuru nedenleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmemiştir. Aile danışmanlık merkezine başvurarak DEHB tarama testlerini geçen olguların %54'ü hastanede klinik görüşme yapılması için olan davete olumlu yanıt vermemiştir. SONUÇ: Araştırmamızda genel psikiyatri polikliniği ve aile danışmanlık merkezine başvuran olgulardaki erişkin DEHB yaygınlığı genel toplum örneklemi için bildirilenden yüksek bulunmuştur. Her iki merkezde de DEHB olgularının tamamına yakınında eşlik eden en az bir psikiyatrik bozukluğa rastlanmıştır. Genel psikiyatri polikliniğine başvuran DEHB olgularının daha ağır seyrettiği ve birden çok psikiyatrik bozukluk eşlik etme oranının istatistiksel anlamlılığa ulaşmasa da aile danışmanlık merkezi DEHB olgularından yüksek olduğu görülmüştür. Evlilik/ilişki sorunları, kendi içinde sorunlar, eğitim hayatında sorunlar, iş hayatında sorunlar yaşayan DEHB olguları ilaç dışı tedavi yöntemlerin uygulanmasını bekledikleri aile danışmanlık merkezine başvurmuştur. Aile danışmanlık merkezine başvuran olgular arasında DEHB olasılığı yüksek olan bir grubun psikiyatri polikliniğine yönlendirilmeleri konusunda güçlükler yaşanmıştır. DEHB tanısı psikiyatri kliniklerinde eş tanı oranlarının yüksek olması nedeniyle, aile danışmanlık merkezlerinde ise diğer yaşamsal sorunların ön plana çıkmış olması nedeniyle atlanıyor görünmektedir. Bu çalışmadan elde edilen verilerin DEHB'nin yaygınlığının, erişkinlerdeki klinik görünümünün, olguların psikiyatri klinikleri ve aile danışmanlık merkezlerine başvuru nedenlerinin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunması umulmaktadır. Bu çalışma farmakoterapi dışı tedavi yöntemlerinin uygulanmasını bekleyen bir grupta erişkin DEHB prevalansını gösteren, DEHB'lilerin klinik görünümünü ve başvuru nedenlerini ortaya koyan ilk çalışmadır; ancak kuşkusuz bu alandaki bilgi birikimi ve deneyimin arttırılması için ruh sağlığı alanında hizmet veren veren kurumlarda daha geniş ölçekli yeni araştırmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Aile danışmanlık merkezi; erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu; eş tanı; psikiyatri polikliniği; yaygınlık
Panik bozukluğunda; emosyon regülasyonu, bağlanma stilleri ve çocukluk çağı travmalarının disosiyatif belirtilerle ilişkisi
AMAÇ: Bu çalışma, panik bozukluğu olgularında emosyon regülasyonu, bağlanma paternleri ve çocukluk dönemi travmatik yaşantılarının, disosiyatif belirtilerle ilişkisinin araştırması amaçlamıştır. YÖNTEM: Çalışmamıza, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri polikliniğine başvuran ve İzmir ilindendeki diğer merkezlerden bize yönlendirilen Panik Bozukluk hastaları alınmıştır. Olguların bilgilendirilmiş onamları alındıktan sonra SCİD I uygulanmıştır. sosyodemografik veri formları ve hastalığın son bir aylık şiddetini ölçmek amacıyla Panik Bozukluğu Şiddeti Ölçeği (PBŞÖ) uygulanmıştır. DES (Disosiyatif Yaşamlar Ölçeği), YİYEII(Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri II), Duygudurumu Düzenlemede Güçlükler ve Çocukluk Çağı Ruhsal Travmaları ölçekleri verilmiş ve doldurmaları istenmiştir. Çalışmaya toplam 85 kişi alınmıştır. BULGULAR: Panik bozukluğu şiddet ölçeği ve disosiyasyon varlığı şiddeti arasında anlamlı ilişki vardır. Agorofobi varlığı; disosiyatif yaşantılar, panik bozukluğu şiddeti ve anksiyoz bağlanma ile ilişkili bulunmuştur. Dürtüsellikte artış ,netlikte azalma ve negatif duygu durumunda amaca yönelik davranışı başlatmada güçlük başta olmak üzere ,duygu düzenlemede zorluk, disosiyatif bulguların varlığı ve şiddeti arasında anlamlı ilişki vardır Anksiyoz bağlanma paterni ile disosiyatif deneyimler ve duygu düzenlemede güçlük arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Panik ataklarında disosiyatif deneyimlemelerin , çocukluk çağı travmaları ile ilişkisi olmadığı bulunmuştur. SONUÇ: Agorofobi, panik bozukluk şiddeti ve disosiyatif deneyimler açısından risk oluşturmaktadır. Disosiasyon şiddeti arttıkça , duygularını düzenleyemedikleri özellikle dürtüsellikte artma, duygusal netlikte azalma ve negatif duygudurumunda amaca yönelik davranışları başlatmada güçlük çektikleri ve bu kişilerin daha anksiyoz bağlanma puanına sahip oldukları bulunmuştur. Anksiyoz bağlanma paterni şiddetlendikçe, duyguları düzenleyememe ve disosiyatif deneyimleme şiddetinde artış ve agorofobi varlığı görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Panik bozukluk, emosyon regülasyonu, disosiyasyon,bağlanma
Bipolar bozuklukta metabolik sendromun serum agouti related peptid ve yeme davranışı ile ilişkisinin incelenmesi: Sağlıklı kontrollerle karşılaştırmalı kesitsel bir çalışma
Giriş: Metabolik Sendrom(MS); dünyada giderek daha fazla sayıda insanı etkileyen, patogenezinde insülin direncinin rol oynadığı sıklığı yaşla birlikte artış gösteren bir hastalıktır. MS' un veya bileşenlerinin neden olduğu kardiyovasküler komplikasyonlar tüm ölüm nedenleri arasında ilk sıralara doğru ilerlemektedir. Son yıllarda bipolar bozukluk ve şizofrenisi olan hastalarda MS sıklığını araştıran çalışmalara önem verilmektedir. Bu çalışmalarda MS ve ilişkili metabolik bozukluklar genel popülasyona göre daha yüksek oranlarda görülmektedir. Fagiolini ve arkadaşları, Bipolar bozukluğu olan hastalarda yaptıkları bir çalışmada MS sıklığını %30 olarak saptamıştır. Ülkemizde yapılan çalışmada Yumru ve arkadaşları bipolar bozukluğu olan hastalarda ATP-III' e göre MS sıklığını kadınlarda %36,2, erkeklerde %29,5 olarak bulmuşlardır. Amaç: Bu çalışmada sadece duygu durum dengeleyici ile takip edilen bipolar bozukluk hastalarında metabolik değişiklikler ile serum agouti related peptid seviyeleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi ve metabolik sendrom açısındanDEBQ'nun(The Dutch Eating Behavior Questionnaire) alt boyutları olan kısıtlayıcı, duygusal ve dışsal yeme davranışlarından alınan puanların farklılaşıp farklılaşmadığını görmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Ege Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı Affektif Hastalıklar Tedavi Birimi tarafından izlenmekte olan, DSM-IV ölçütlerine göre bipolar bozukluk tanı kriterlerini karşılayan ve en az üç aydır koruyucu tedavi olarak sadece duygu durum dengeleyici kullanan 20 kadın, 20 erkek toplam 40 hasta alınmıştır. Hastaların bu ilaçlar dışındaki psikotrop,antilipidemik ve antidiyabetik ilaçları en az altı aydır kullanmıyor olmaları şart koşulmuştur. Sağlıklı kontrol grubu çalışmaya katılmaya gönüllü olan hayatında hiç duygu durum dengeleyici kullanmamış, halen hiçbir psikotrop, antilipidemik ve antidiyabetik ilaç kullanmayan; hasta grubuyla örneklem sayısı cinsiyet, yaş özellikleri bakımından benzer olmasına dikkat edilerek 40 kişi ile oluşturulmuştur. Çalışmaya katılma kriterlere uygun olan kişiler psikiyatrik muayeneden geçirilmiştir. Veri toplama aracı olarak sosyodemografik özellikleri; hasta grubu için hastalık bilgilerini, kullanılan psikotroplarla ilgili bilgileri, biyokimyasal, hormonal ve antropometrik bilgileri içeren olgu rapor formu doldurulmuştur. Çalışmaya katılmayı kabul eden olguların aynı gün içinde veya en kısa zamanda görüşmeci tarafından psikometrik değerlendirmelerinin yapılması sağlanmıştır. Bulgular: Hasta grubundan 20 (%50), kontrol grubundan 11 (%27.5) kişi metabolik sendrom tanısı almıştır. Metabolik sendrom varlığı açısından gruplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir faklılık tespit edilmemiş olmakla beraber p değeri 0.066 saptanmıştır. Hasta ve kontroller arasında VKİ ve metabolik sendrom arasındaki ilişki araştırılmış Metabolik sendrom tanısı alan hasta ve kontrollerin VKİ'lerinin istatistiki açıdan anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır. Çalışmaya katılan hastaların hastalık süresi ve metabolik sendrom arasındaki ilişki değerlendirilmiş hastalık süresinin artması ile metabolik sendrom arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Katılımcıların antropometrik ölçümleri, hormonal ve biyokimyasal analizleri değerlendirilmiş hastalarda kontrollere kıyasla trigliserit, açlık kan şekeri, sistolik ve diyastolik kan basıncı ortalamalarının istatistiksel anlamlı olarak yüksek, FT3 düzeyi ortalamasının ise düşük olduğu tespit edilmiştir. Metabolik parametreler ile alkol ve sigara kullanımı arasındaki ilişki incelendiğinde kontrol grubunda alkol kullanımı ile total kolesterol ve LDL, sigara kullanımı ile HDL arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Hasta ve kontrol grupları DEBQ alt ölçekleri açısından incelendiğinde, hasta grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark saptandı, hasta grubunda daha çok kısıtlayıcı yeme davranışı gözlenirken, kontrol grubunda daha çok dışşal yeme davranışı gözlenmiştir. Katılımcılar VKİ'lerine göre gruplandırılıp DEBQ alt ölçekleri açısından incelendiğinde gruplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunmamakla birlikte 18.0≤(VKİ)≤24.9 olanlarda daha çok dışsal yeme davranışı görülürken, (VKİ)>24.9 olanlarda kısıtlayıcı ve dışsal yeme davranışı görülmüştür. Sonuç: Bu çalışma metabolik sendromun, insülin direnciyle başlayan abdominal obezite, glukoz intoleransı veya diabetes mellitus, dislipidemi, hipertansiyon ve koroner arter hastalığı (KAH) gibi sistemik bozuklukların birbirine eklendiği ölümcül bir endokrinopati olması ve metabolik sendrom açısından risk grubu olan bipolar bozukluk tanısı ile izlenen hastalar için olumsuz sonuçlara yol açabilecek bir tablonun ucuz bir yöntemle erken yakalanabileceğinin fakındalığının arttırması açısından önemlidir. Metabolik sendromun en önemli yordayıcılarından biri olan obeziteyi farklı boyutlarıyla ele almanın, yeme davranışı ve bunu başlatan faktörlerin detaylı bir şekilde ele alınmasının ve psikoeğitimin, ilaç kullanımı veya bariatrik ameliyat gibi çeşitli tedavilere büyük oranda katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Metabolik sendromun temel yordayıcısı olan obeziteye yeni bir bakış açısı katabileceği düşünülen serum AgRP düzeyi ve yeme davranışı ile ilişkisini inceleyen disiplinler arası araştırmaların sürdürülmesi, metabolik sendromundan koruma ve bulguların yakalanması halinde erken tedaviye yönlendirme ve psikoeğitimin hastaların hayat kalitelerini nasıl değiştirdiğini araştıran izlem çalışmalarının yapılması önerilir. ANAHTAR KELİMELER: Bipolar Bozukluk, Metabolik sendrom, AgRP(Agouti Related Peptid), Yeme Davranışı
Petrol arama işçilerinde nikotin bağımlılığının ruhsal belirtiler ve algılanan stresle ilişkisi
Bu çalışmada sigara içen petrol arama işçilerinin psikolojik belirtiler ve algılanan stres düzeylerinin sigara içmeyen işçilerle karşılaştırılması; sigara içen işçilerin psikolojik belirti ve algılanan stres düzeylerinin nikotin bağımlılık düzeylerine göre farklılaşıp farklılaşmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya katılan 106 kişiye sosyodemografik özellikleri belirlemek amacıyla araştırmacı tarafından hazırlanan sosyodemografik veri formu, ruhsal belirtileri belirlemek amacıyla Ruhsal Belirti Tarama Listesi (SCL-90-R), algılanan stres düzeylerini belirlemek amacıyla Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ) ve sigara içtiğini belirten kişilere nikotin bağımlılık düzeyini belirlemek amacıyla Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi (FNBT) uygulanmıştır. Sigara kullanımının psikolojik belirtiler üzerine etkisi incelendiğinde, sigara içen ve bırakan kişilerin SCL-90-R somatizasyon ve ek skala alt ölçek puanlarının sigara içmeyenlerden yüksek olduğu bulunmuştur. Algılanan stresle ilgili yapılan ölçüm sonucu, her ne kadar sigara içmeyenlerin ölçek puan ortalamaları daha yüksek olsa da, sigara kullanımının algılanan stres düzeyleri üzerinde herhangi bir etkisi olmadığı bulunmuştur. Bu çalışmada sigara içen katılımcıların büyük çoğunluğu düşük düzeyde nikotin bağımlısıdır. Nikotin bağımlılığının psikolojik belirtilerle ilişkisi değerlendirildiğinde ise kişilerarası duyarlılık ve paranoid düşüncelerin bağımlılıkla pozitif yönlü, zayıf ilişkisi olduğu bulunmuştur. Orta düzey nikotin bağımlıları SCL-90-R ölçeğinde, pek çok psikolojik belirti açısından, düşük ve yüksek düzey bağımlılardan, daha yüksek puanlar almışlardır. Katılımcıların nikotin bağımlılık düzeyleri ile algılanan stres düzeyleri arasında ise herhangi bir ilişki saptanmamıştır.
Bipolar bozukluk hastalarında kronotipin uyku kalitesi, yeme tutumu ve kardiyovasküler risk ile ilişkisi
Bipolar bozukluk (BB) tanısı olan hastalarda yaşam süresini kısaltan tıbbi hastalıkların başında kardiyovasküler hastalıklar (KVH) gelmektedir. Son yıllarda bazı ruhsal hastalıkların etiyolojisinde ve seyrinde sirkadiyen ve kronobiyolojik hipotezlere yapılan vurgu dikkat çekicidir. BB tanılı hastalarda kronotiple ilişkili klinik araştırmalar sınırlı sayıdadır. Bu çalışmada ötimik dönemdeki BB tanılı hastaların kronotip tercihlerine göre uyku kalitesi, yeme tutumları ve KVH riski özellikleri yönünden incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza BB tanısı ile takip edilen 78 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik ve klinik veri formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAMD), Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ), Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (KİDÖ), Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Sabahçılık-Akşamcılık Anketi (SAA) ve Yeme Tutum Testi-40 (YTT-40) uygulanmıştır. Ayrıca metabolik sendrom (MetS) parametreleri değerlendirilmiştir. Kardiyovasküler risk açısından SCORE-2 (Systematic Coronary Risk Evaluation-2), MetS varlığı, plazma aterojenite indeksi (PAI), Castelli-1 ve 2 risk skoru ve visseral adipozite indeksi (VAI) hesaplanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS Statistics 25.0 kullanılarak yapılmıştır. SAA anketine göre katılımcılar sabahçı (n=25, %32,1), ara tip (n=26, %33,3) ve akşamcı (n=27, %34,6) olmak üzere üç kronotip grubuna ayrılmıştır. Akşamcı grupta tansiyon değerlerinin daha yüksek ölçüldüğü, diğer antropometrik ve fizik muayene ölçümlerde farklılık saptanmadığı gözlenmiştir (p>0,05). HDL değerinin akşamcılarda daha düşük olduğu gözlenmiş, diğer biyokimyasal parametrelerde anlamlı farklılık saptanmamıştır. Akşamcılar %89 sıklıkta kötü uyku kalitesine sahip olduklarını bildirmişlerdir. Uyku kalitesi ile ilgili boyutlardan gündüz işlev bozukluğunun KVH riski ile zayıf ancak pozitif yönde ilişkili olduğu saptanmıştır. Katılımcıların yaklaşık %21'inde yeme bozukluğuna yatkınlık saptanmış, yeme bozukluğu yönünden kronotip grupları arasında anlamlı farklılık olmamakla birlikte akşamcı bireylerin daha sağlıksız beslenme alışkanlıklarına sahip olduğu gözlenmiştir. Kronotip gruplarından akşamcı gruptaki yaklaşık her üç hastadan ikisinde MetS olduğu saptanmıştır. KVH riskine ilişkin diğer parametrelerden; PAI, Castelli-1 ve 2 skorları ve VAI'de gruplar arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Sonuç olarak çalışmamızda akşamcı kronotipe sahip bireylerde daha olumsuz klinik seyre, daha kötü uyku kalitesine, daha sağlıksız beslenme alışkanlıklarına ve daha yüksek KVH riskine işaret eden bulgular saptanmıştır. BB tanısına sahip akşamcı bireylerde sirkadiyen regülasyonu hedefleyen kronobiyolojik tedavi müdahalelerinin hem BB'un klinik seyrine hem de eşlik eden KVH'ların azaltılmasına katkı sunacağını düşünüyoruz. Kronotip araştırmaları BB tanısı olan kişilerde kardiyometabolik açıdan daha riskli grubun tanınmasında yol gösterici olabilir. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, kardiyovasküler hastalıklar, kronotip