
81
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Sınıf II malokluzyonun tedavisinde double distal jet aparey kullanımının dentofasiyal yapıya etkilerinin single distal jet apareyiyle karşılaştırılması
Distalizasyon prensibi çekimsiz tedavi kararı verilen bireylerde maksiller molar dişlerin geriye doğru hareket ettirilmesi prensibidir. Sınıf II dişsel veya Sınıf II iskeletsel bozuklukların kompanzasyonu için günümüzde hekimler tarafından sıklıkla tercih edilmektedir. Distalizasyon için kullanılan birçok aparey mevcuttur, ancak bunların endike veya kontrendike olduğu durumlar dikkatle incelenmeli ve bireyin ihtiyaçlarına göre kullanılmalıdır. Çalışmamızda Uşak Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim dalında 2021-2023 yılları arasında distalizasyon tedavisi ile tedavi edilmiş 34 bireyin verileri kullanılmıştır. Birinci grup (n =17) Single Distal Jet (SDJ) ile tedavi edilen hasta grubundan, ikinci grup ise Double Distal Jet (DDJ) ile tedavi edilen hasta grubundan oluşmuştur. Çalışmamızın amacı maksiller molar distalizasyonu için kullanılan bu iki apareyin dentofasiyal yapılar üzerindeki etkilerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesidir. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların distalizasyon öncesi (T0) ve distalizasyon sonrası (T1) lateral sefalometrik röntgeni mevcuttu. Bu lateral sefalometrik röntgenler üzerinden 36 adet nokta ve 11 adet düzlem çizilmiştir. Çizimler sonucunda 33 parametre aparey çalışma prensibini birbirine göre kıyaslamak için seçilmiş ve analiz yapılmıştır. Ölçüm hatasının tespiti için rastgele seçilen 10 hastanın ölçümleri ilk ölçümden 15 gün sonra aynı araştırmacı tarafından tekrarlanmış ve herhangi bir ölçüm hatası tespit edilmemiştir. Elde edilen veriler incelendiğinde her iki aparey de distalizasyonu efektif bir şekilde gerçekleştirmiştir. Ancak DDJ apareyi ile tedavi gören hastalarda daha kısa sürede daha fazla bir distalizasyon elde edilmiştir. Hem açısal hem de milimetrik ankraj kaybı her iki sistemde de istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur. Buna karşın DDJ apareyinde SDJ apareyine göre daha fazla miktarda ekstrüzyon tespit edilmiş bu da istatistiksel ve klinik olarak anlamlı olacak şekilde dikey boyutta artışa neden olmuştur. Varyans analizinde yalnızca maksiller birinci premoların ekstrüzyonu bakımından anlamlı bir fark görülmüştür. Bu değer SDJ grubunda daha fazla gerçekleşmiş olarak tespit edilmiştir. Gruplar arasındaki fark çalışma prensibi kaynaklıdır. SDJ apareyi kuvvet iletimiyle maksiller ikinci molar distalize etmektedir. Kuvvet maksiller birinci molar dişe uygulanmaktadır. Uygulanan kuvvet periodontal ligamentte belli bir sıkışma yaptıktan sonra hareket etmeye çalışan maksiller birinci molar diş maksiller ikinci molar dişe kuvvet uygulayarak distalizasyonu sağlamaya çalışır. Ancak DDJ apareyinde sabit ankraj bölgesindeki kuvvet dört diş arasında paylaşılmakta ve tüm dişlerin periodontal ligamanetinde sıkışma meydana gelmektedir. Bu hem hareketin gerçekleşme süresini hızlandırmakta hem de distalizasyon miktarını artırmaktadır. İstenmeyen etki olarak premolar mezializasyonu ve ekstrüzyonu açısından SDJ grubu daha dezavantajlı ,molar ekstrüzyonu açısından DDJ grubu daha dezavantajlı bulunmuştur. Anterior bölgedeki ankraj kaybının açısal ve milimetrik değerleri incelendiğinde anlamlı bir fark bulunamamıştır. Distalizasyon miktarı ve mezializasyon miktarı birleştirilip yüzdesel ankraj kaybı hesaplandığında SDJ grubu daha dezavantajlı bulunmuştur. Buna göre distalizasyon esnasında tercih edilmesi gereken kuvvet uygulama yönteminin DDJ grubunda olduğu gibi direkt kuvvet kullanımı olarak tercih edilmesi gerektiği tavsiye edilmiştir. Gruplar arasında iskeletsel vertikal yön analizlerinde varyans analizi sonucunda herhangi bir değerde anlamlı fark görülmemiş olsa da DDJ apareyinin grup içi değerlendirmede vertikal yönde bir artışa neden olduğu tespit edilmiştir. Bu nedenle avantajları bulunan her aparey gibi DDJ apareyinin dezavantajları da doğru hasta seçimiyle avantaja dönüştürülebilir. Çalışmamızdan aldığımız verilere göre maksiller ikinci molar dişin sürdüğü hastalarda distalizasyon hareketinin kompleks hale gelmesi ve tedavi süresinin uzamasının çeşitli dezavantajlar getirmesi nedeniyle daha çok araştırmaya ihtiyaç vardır.
Kompanse iskeletsel sınıf III vakalarda Dynaflex (CS5) apareyi ile konvansiyonel sınıf III elastik uygulamasının dentofasial yapıya etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı, kompanse iskeletsel Sınıf III maloklüzyona sahip bireylerde kullanılan DynaFlex CS5 Sistemi ile konvansiyonel Sınıf III elastik uygulamasının dentofasiyal yapılara etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Materyal ve Metot: Araştırmaya 15–19 yaş aralığında, post-peak dönemde büyüme-gelişimi tamamlanmış ve daimi dişlenme döneminde olan toplam 40 birey dâhil edilmiştir. Katılımcılar rastgele iki gruba ayrılmış; 20 hasta CS5 Sistemi, 20 hasta ise Sınıf III elastikler ile tedavi edilmiştir. Her iki grupta da sabit ortodontik tedavi protokolü uygulanmış, tedavi öncesi (T1) ve tedavi sonrası (T2) lateral sefalometrik filmler Dolphin Imaging Software kullanılarak analiz edilmiştir. İstatistiksel değerlendirmeler SPSS programı ile yapılmıştır. Bulgular: CS5 Sistemi grubunda maksillada anlamlı öne hareket (SNA ve A-N⊥ artışı), üst keserlerde protrüzyon ve üst dudak konumunda ilerleme gözlenmiştir. Elastik grubunda ise sagittal düzelme daha çok mandibulanın saat yönünde rotasyonu ve alt keserlerin retrüzyonu ile sağlanmıştır. Her iki grupta da pozitif overjet ve Sınıf I molar ilişkisi elde edilmiştir. Sonuçlar: CS5 Sistemi, daha belirgin maksiller ilerletme ve yumuşak doku iyileşmeleri sağlarken; konvansiyonel elastikler sagittal düzeltmeyi mandibular rotasyon yoluyla gerçekleştirmiştir. Her iki yöntem de kompanse Sınıf III maloklüzyon tedavisinde etkili olmakla birlikte, biyomekanik etkiler bakımından farklılık göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Sınıf III maloklüzyon, CS5, DynaFlex, Sınıf III elastik, sefalometri, ortodontik kamuflaj Tez Danışmanı: Prof. Dr. İbrahim Erhan GELGÖR
Genç yetı̇şkı̇nlerde ağız hı̇jyen alışkanlıklarının, dental anksı̇yete ve korku düzeylerı̇nı̇n doğal dı̇ş rengı̇ üzerı̇ndekı̇ etkı̇sı̇nı̇n değerlendı̇rı̇lmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, dental anksiyete ve korku düzeylerinin, ağız hijyeni alışkanlıkları ve diş rengi üzerindeki etkisini genç yetişkin bireylerde incelemektir. Yöntem: Çalışmaya 18-35 yaş arası 503 kişi katılım gösterdi. Muayene sırasında DMFT, gingival indeks, plak indeksi hesaplandı. Vita Easyshade V spektrofotometre cihazı ile alt ve üst çeneye ait kaninler arası diş renkleri ölçüldü. Katılımcılar sosyodemografik veriler, ağız hijyeni alışkanlıkları, modifiye dental anksiyete skalası ve dental korku skalasının bulunduğu anketi doldurdu. İstatistiksel analizinde Kruskal-Wallis H ve Dunn testi, One-Way ANOVA ve Spearman tesleri, yapısal eşitlik modeli (SEM) için Dağılımdan Bağımsız Tahmin Yöntemi (ADF) kullanıldı. İstatistiksel analizlerde anlamlılık düzeyi p < 0,05 olarak alındı. Bulgular: 503 hastadan elde edilen verilerin analizinde, ölçümler arası güvenilirliğin yüksek olduğu belirlenmiştir (ICC > 0,85). Katılımcıların ortalama yaşı 24,36 ± 4,58 olup, kadın oranı %64,6'dır. Dental anksiyete ölçeği ortalaması 10,99 ± 4,78, dental korku ölçeği ortalaması ise 39,98 ± 16,39 olarak bulunmuş; iki ölçek XVIII arasında güçlü pozitif korelasyon saptanmıştır (r = 0,834, p < 0,001). Gingival indeks ve plak indeks skorları, cinsiyet, anne-baba eğitim düzeyi, gelir ve ağız hijyeni alışkanlıklarıyla anlamlı ilişki göstermiştir (p < 0,05). Kadınlarda, düzenli fırçalama yapanlarda ve diş ipi kullananlarda PI ve GI değerleri anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Sigara kullanımı, günlük tüketilen renkli içecek miktarını artırmış (p<0,001) ancak diş rengi üzerindeki CIELab (Commission Internationale de l'Eclairage) değerlerinde anlamlı fark yaratmamıştır. SEM sonucunda, dental anksiyete ve korku düzeylerinin periodontal indekslerle anlamlı ilişkisi bulunurken, diş rengi parametreleri (L, a, b) üzerinde sadece üst çene dişlerinde doğrudan anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p < 0,05). Sonuç: Genç yetişkinlerde dental anksiyete ve korku, periodontal sağlık göstergeleriyle anlamlı ilişkiler göstermektedir. Anksiyete arttıkça plak ve gingival indeks değerlerinin yükseldiği, buna karşın dental korkunun ağız bakımı davranışlarını artırarak indeks değerlerini azalttığı görülmüştür. Ayrıca psikolojik değişkenlerin diş rengi üzerindeki etkisi yalnızca üst çenede anlamlı bulunmuş; bunun estetik farkındalıkla ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Doğal diş rengi, Anksiyete, Korku, Periodontal sağlık, Ağız hijyeni alışkanlıkları
Farklı sinterizasyon hızlarının dental zirkonyaların optik özellikleri üzerine etkisi
Monolitik zirkonya materyaller, yüksek mekanik dayanımlarına karşın estetik açıdan sınırlılıklar gösterebilmektedir. Güncel estetik beklentiler doğrultusunda hem mekanik direnç hem de yüksek translusensi sağlayabilen %4 ve %5 mol itriyum oksit ile stabilize edilmiş yeni nesil zirkonya materyalleri geliştirilmiştir. Renk geçişlerini iyileştirmeyi amaçlayan çok katmanlı zirkonya seramikler de klinik kullanıma sunulmuştur. CAD/CAM sistemleriyle elde edilen restorasyonlar yüksek uyum göstermelerine rağmen klinik uyumlamaya gereksinim duymakta, bu da yüzey bitirme işlemlerini zorunlu kılmaktadır. Bu çalışmada, farklı sinterleme protokolleri ve polisaj işlemlerinin çok katmanlı monolitik zirkonya materyallerin optik özellikleri, yüzey pürüzlülüğü ve faz yapısına etkileri araştırılmıştır. Araştırmada Katana UTML, VITA YZ ST ve VITA YZ XT bloklarından, ISO 6872 standardına uygun şekilde 10 mm çapında ve 1 mm kalınlığında toplam 96 disk hazırlanmıştır. Örnekler geleneksel, hızlı ve yüksek hızlı olmak üzere üç farklı sinterleme protokolüne tabi tutulmuş, ardından polisaj işlemleri uygulanmıştır. Renk değişimi (ΔE₀₀) ve translusensi (TP₀₀) spektrofotometre ile; yüzey pürüzlülüğü (Ra) profilometre ile değerlendirilmiş, faz yapısı XRD analizleriyle incelenmiştir. İstatistiksel analizlerde anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgulara göre sinterleme protokolünün renk değişimi (ΔE₀₀) üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmamış, tüm gruplarda elde edilen değerler klinik olarak kabul edilebilir sınırlar içerisinde kalmıştır. Translusensi parametresi (TP₀₀) esas olarak materyal tipine bağlı bulunmuş; VITA YZ XT en yüksek, VITA YZ ST ise en düşük değerleri göstermiştir. Polisaj işlemi tüm materyallerde yüzey pürüzlülüğünü istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaltmıştır. XRD analizleri, tüm materyallerde ana fazın tetragonal ZrO₂ olarak korunduğunu, monoklinik faz oluşmadığını ve kristal yapının hem polisaj öncesinde hem de sonrasında stabil kaldığını ortaya koymuştur. Sonuç olarak, estetik performansı belirlemede temel faktörün kullanılan zirkonya materyali olduğu; sinterleme protokollerinin ise esasen üretim süresini etkileyen ikincil bir unsur olduğu görülmüştür. Polisaj işlemi yüzey kalitesini anlamlı şekilde iyileştirirken, hızlı sinterleme protokollerinin klinik süreçleri kısaltarak uygulamalara pratik katkı sağlayabileceği sonucuna varılmıştır.
Farklı tipte üretilmiş raşetlerin torklama etkinliğinin değerlendirilmesi
İmplant destekli protezlerde kullanılan vida bileşenlerinin uzun dönem başarısında, vida gevşemesini önlemek için uygulanan ön yükleme kuvveti kritik öneme sahiptir. Bu çalışmanın amacı, farklı tip ve markalara ait yeni ve klinikte kullanılmış mekanik tork sınırlayıcı cihazların (MTSC), hedeflenen tork değerine ulaşmadaki doğruluklarını değerlendirmektir. Çalışmaya yaylanım ve sürtünmesel tip olmak üzere iki farklı mekanizmaya sahip toplam 18 cihaz dahil edilmiştir (Dentis, XGate, Grealth/Universal). Her markadan üçer yeni ve üçer en az altı ay klinikte kullanılmış cihaz seçilmiştir. Ölçümler üretici talimatlarına uygun olarak Dentis için 20 ve 30 Ncm, XGate için 15 ve 30 Ncm, Grealth için 15, 20 ve 30 Ncm hedef torklarda yapılmıştır. Tüm ölçümler yüksek hassasiyetli Mark-10 Cap Torque Tester TT01-100 (Mark-10 Corp., ABD) ile, standart bir operatör tarafından yaklaşık 4 saniyelik uygulamalarla gerçekleştirilmiş ve her cihaz için her hedef torkta 10 tekrar yapılmıştır. Veriler MESURLite (Mark-10 Software) yazılımı ile saniyede 10 örnekleme hızıyla kaydedilmiştir. Çalışmada incelenen tüm mekanik tork sınırlayıcı cihazların ortalama sapmaları, klinik kabul sınırı olan ±%10 bandı içinde kalmıştır. Marka, sistem tipi ve kullanım durumu ana etkilerinde istatistiksel fark bulunmamıştır (p>0,05). Alt grup analizlerinde Dentis cihazlarda Tork × Kullanım etkileşimi anlamlı bulunmuştur (p<0,001); 30 Ncm'de yeni cihazlarda sapma daha yüksek, 20 Ncm'de ise kullanılmış cihazlarda daha belirgin sapma kaydedilmiştir. Grealth (Universal) cihazlarda 15 Ncm'de sapmalar sınırın üzerinde ve 30 Ncm'de yeni cihazlarda sınır değerine yakın bulunmuş, ancak bu farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı değildir (p>0,05). XGate cihazlarda düşük torkta (15 Ncm) kullanılmış gruplarda geniş varyasyon ve bazı ölçümlerde %15'in üzerinde sapmalar gözlenmiştir; ancak bu sonuç da istatistiksel anlamlılığa ulaşmamıştır (p=0,052). Marka ve kullanım koşulları cihaz doğruluğunda mekanizma tipinden daha belirleyici bulunmuştur. Klinik güvenilirlik için tüm cihazların düzenli kalibrasyonlarının yapılması, düşük tork değerlerinde doğrulamanın sıklaştırılması ve yeni cihazların klinik kullanıma sunulmadan önce test edilmesi önerilmektedir.
Dijital olarak tasarlanmış minivida destekli hibrit ve konvansiyonel diş-doku destekli hızlı üst çene genişletme apareylerinin dentofasiyal yapılar üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı, geç adolesan dönemde uygulanan diş-doku destekli konvansiyonel hızlı üst çene genişletme (KRME) apareyi ile mini vida destekli hibrit hızlı üst çene genişletme (HRME) apareyinin dentofasiyal yapılar üzerindeki etkilerini karşılaştırmaktır. Çalışmaya, Uşak Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı'na başvuran ve transversal maksiller darlık tanısı konulan 26 birey dâhil edilmiştir. Hastalar HRME ve KRME gruplarına ayrılmıştır. Tedavi öncesi (T0) ve sonrası (T1) lateral ve posteroanterior sefalometrik radyografiler ile üç boyutlu dijital modeller üzerinden ölçümler yapılmıştır. İstatistiksel analizlerde parametrik veriler için eşleştirilmiş t testi ve bağımsız örneklem t testi, parametrik olmayan veriler için ise Wilcoxon ve Mann-Whitney U testleri kullanılmıştır. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Her iki aparey grubunda da üst çene genişliğinde anlamlı artış saptanmıştır. Transversal genişleme parametrelerinde HRME ve KRME benzer sonuçlar vermiştir. İskeletsel ve dentoalveolar ölçümlerde gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır. Yumuşak doku parametrelerinde de belirgin değişiklikler gözlenmemiştir. Geç adolesan dönemde uygulanan hibrit ve konvansiyonel RME apareyleri, üst çene darlığının tedavisinde etkili bulunmuştur. Her iki aparey de transversal yönde anlamlı genişleme sağlarken, hibrit apareylerin konvansiyonel apareylere üstünlüğü bu çalışmada istatistiksel olarak kanıtlanamamıştır. Anahtar Kelimeler: Hızlı üst çene genişletmesi, Diş-doku destekli RME, Diş-kemik destekli RME.
Büyüme ve gelişim dönemindeki sınıf III anomalili çocuklarda reverse headgear ile CS5 sistem kullanımının maksilla ve mandibula üzerindeki etkilerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesi
Sınıf III maloklüzyonların erken dönemde tedavisinde uzun süredir yüz maskesi kullanılmakta olup, yeni geliştirilen CS5 Sistemi ise hasta kooperasyonunu azaltan alternatif bir seçenek olarak sunulmaktadır. Bu çalışmada büyüme gelişim dönemindeki bireylerde yüz maskesi ve CS5 Sisteminin iskeletsel, dental ve yumuşak doku üzerine etkileri karşılaştırılmıştır. Çalışmaya dâhil edilme kriterlerini sağlayan 20 CS5 hasta ile yaş, cinsiyet ve büyüme gelişim dönemine göre benzer 20 yüz maskesi hastası olmak üzere toplam 40 birey alınmıştır. Gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı fark bulunmamıştır. Tedavi öncesi (T1) ve sonrası (T2) lateral sefalometrik radyografilerde ilgili parametreler değerlendirilmiştir. Ölçümler Dolphin Software Ceph Tracing programı ile yapılmış, veriler R programında analiz edilmiştir (p<0,05). Bulgulara göre yüz maskesi grubunda SNA° ve Co-A ölçümleri ile Co-Gn uzunluğu artış göstermiştir (+3,5 mm). CS5 grubunda Co-Gn değişmemiştir (−0,02 mm) ve gruplar arasında anlamlı fark bulunmuştur. Maksillomandibular ilişki parametreleri (ANB°, Wits, Konveksite) her iki grupta da düzelmiştir. CS5 grubunda mandibular keserlerde belirgin retrüzyon ve dikleşme kaydedilmiş, yüz maskesinde ise sınırlı kalmıştır. Vertikal yönde yüz maskesi grubunda mandibular rotasyon ve Y-aksı artışları daha belirgin izlenmiştir. Yumuşak dokuda yüz maskesi üst dudak desteğini artırırken, CS5 grubunda alt dudak E-düzlemine göre geriye konumlanmıştır. Sonuç olarak; yüz maskesi tedavisi maksiller iskeletsel değişikliklerle, CS5 ise dentoalveoler ve yumuşak doku adaptasyonlarıyla etkili olmuştur. CS5 Sistem, kooperasyonu düşük ve estetik beklentisi yüksek olan hafif–orta şiddetteki olgularda yüz maskesine alternatif bir seçenek olarak değerlendirilebilir. Anahtar Kelimeler: Yüz Maskesi, CS5 Sistemi, Sınıf III Maloklüzyon, Sefalometrik Analiz
Sınıf II malokluzyonun geç dönem tedavisinde Forsus ve CS5 sistem sabit fonksiyonel apareylerinin dentofasiyal yapıya etkilerinin karşılaştırılması
Bu çalışmada, post-pubertal dönemde mandibular retrognatiye sahip Sınıf II malokluzyonlu bireylerde Forsus apareyi ve CS5 Sistem sabit fonksiyonel apareylerinin iskeletsel, dentoalveolar ve yumuşak dokuya etkileri karşılaştırılmıştır. Çalışmaya her biri 20 bireyden oluşan iki grup dahil edilmiş, tedavi öncesi ve sonrası lateral sefalometrik radyograflardan elde edilen açısal ve doğrusal ölçümler analiz edilmiştir. Her iki aparey grubunda da maksiller ilerlemenin sınırlandığı, mandibulanın öne yöneldiği ve sagittal uyumda belirgin iyileşme sağlandığı saptanmıştır. ANB açısındaki azalma Forsus grubunda daha fazla bulunmuştur. Co–Gn mesafesi her iki grupta da artarken, Co–A mesafesinde yalnızca CS5 Sistem grubunda azalma izlenmiştir. Üst keserlerde retrüzyon, alt keserlerde protrüzyon meydana gelmiş; mandibular keser proklinasyonu Forsus grubunda daha belirgin olmuştur. Overjet ve overbite değerlerinde anlamlı azalmalar elde edilmiş, Forsus grubunda bu değişikliklerin daha fazla olduğu görülmüştür. Ayrıca U6–PP açısındaki azalma Forsus grubunda anlamlı bulunmuş, CS5 Sistem grubunda ise değişiklik izlenmemiştir. Yumuşak dokuda, her iki aparey de nasolabial açının artmasına ve üst dudak retrüzyonuna yol açmış, Forsus grubunda üst dudak geri konumlanması daha belirgin kaydedilmiştir. Sonuç olarak, Forsus apareyi ve CS5 Sistem, Sınıf II malokluzyonların düzeltilmesinde etkili bulunmuştur. Forsus'un dentoalveolar etkilerinin daha güçlü olduğu, CS5 Sistem'in ise hasta konforu ve kullanım kolaylığı ile klinikte tercih edilebilecek alternatif bir seçenek sunduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Sınıf II malokluzyon, Forsus apareyi, CS5 Sistem, sabit fonksiyonel aparey, sefalometri
Anestezik etkileri bulunan çeşitli ajanların topikal anestezi etkinliklerinin karşılaştırılması ve çocuklarda ağrı-anksiyete üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı; fesleğen yağı, papatya yağı, buz gibi doğal yöntemler ile topikal anestezik sprey, topikal anestezik jel gibi sentetik topikal anesteziklerin etkinliklerini ve çocuklarda ağrı-anksiyete düzeylerini karşılaştırmaktır. 6-12 yaş arası toplam 50 (22 erkek, 28 kız) çocuk hasta ile yapılan bu çalışmada, her bir grup 10 hasta olmak üzere toplam 5 grup oluşturulmuştur. Pulse oksimetre kullanılarak topikal anestezi ile lokal anestezi öncesinde ve sırasında kalp atış hızları ölçülmüştür. VAS ile topikal ve lokal anestezi sırasında hem çocuğun belirttiği hem de hekimin gözlemlediği ağrı skorları kaydedilmiştir. SEM ölçeği ile topikal anestezi sırasında, lokal anestezi öncesinde ve sırasında anksiyete değerleri kaydedilmiştir. Erkek ve kız çocuklarının topikal anestezi öncesindeki kalp atış hızı ortalamaları arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu, diğer ölçümlerde ise anlamlı fark olmadığı belirlenmiştir. Lokal anestezi sırasındaki hekim VAS değerleri üzerine ise yaşların anlamlı etkisinin olduğu bulunmuştur. Topikal anestezi sırasındaki hekim ve çocuk VAS değerleri üzerine topikal anestezi grupların etkisinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu (hekim değerlerinde topikal anestezik sprey grubu, çocuk değerlerinde topikal anestezik sprey ve topikal anestezik jel grubu yüksek), lokal anestezi sırasındaki hekim ve çocuk VAS değerleri üzerine ise etkisinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür. Topikal anestezi grupları, cinsiyet ve yaşla yapılan tüm SEM değeri ölçümlerinde anlamlı fark bulunmamıştır.
Farklı yüzey uygulamalarının bleach renk tonundaki rezin kompozitlerin renk stabilitesi, beyazlık indeksi ve yüzey pürüzlülüğü üzerindeki etkilerinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, farklı yüzey uygulamalarının kahveye daldırma sonrası bleach renk tonundaki rezin kompozitlerin renk stabilitesi, beyazlık indeksi ve yüzey pürüzlülüğü üzerindeki etkilerini incelemektir. Yöntem: Çalışmada dört bleach renk tonunda; Estelite Asteria (BL), Brilliant EverGlow (BL Trans), G-aenial A'chord (BW), Opallis (E-Bleach L) ve bir klasik renk tonunda Filtek Z250 (A2) rezin kompozitleri kullanıldı. Her kompozitten 60 adet, toplamda 300 adet örnek hazırlandı ve 12 gün süreyle kahveye daldırıldı. Ana gruplar; tek aşamalı polisaj (OptraGloss), iki aşamalı polisaj (NovaTwist), beyazlatma (WhitenessHp), beyazlatma+tek aşamalı polisaj, beyazlatma+iki aşamalı polisaj ve kontrol grubu olarak 6 alt gruba ayrıldı (n=10). Örneklerin renklendirme öncesi (t0), renklendirme (t1) ve yüzey işlemleri (t2) sonrasında renk ve pürüzlülük ölçümleri yapıldı. Renk değişimi CIEDE 2000 ve beyazlık indeksi CIELAB tabanlı Diş Hekimliği için Beyazlık İndeksi (WID) formülüyle hesaplandı. İstatistiksel analizlerde Kruskal-Wallis H ve Dunn testi, Robust ANOVA ve Spearman analizi kullanıldı (p<0,05). Bulgular: Kahve maruziyeti sonrası tüm örneklerde klinik olarak kabul edilemez düzeyde ΔE₀₀ değerleri (5,52–10,45) ve WID değerlerinde azalma bulundu. Renklendirme sonrası en yüksek renk stabilitesi Estelite Asteria; en yüksek WID değerleri Brilliant EverGlow ve G-aenial A'chord kompozitlerinde bulundu. Anlamlı düzeyde en yüksek Ra değerleri beyazlatma gruplarında, en düşük Ra değerleri tek aşamalı polisaj gruplarında saptandı. Beyazlatmayla sınırlı düzeyde renk geri kazanımı elde edilirken kombine tedaviler yüzey düzgünlüğünü daha iyi sağlayarak renk ve beyazlık değerlerinde anlamlı iyileşmeler sağladı. ΔE₀₀ ile ΔRa arasında t1–t0'da zayıf, t2–t1'de orta; ΔE₀₀ ile ΔWID arasında ise güçlü pozitif korelasyon bulundu (p<0,05). Sonuç: Beyazlatma+iki aşamalı polisaj ve iki aşamalı polisaj grupları renk geri kazanımını ve beyazlık değerini arttırırken yüzey pürüzlülüğü artışına neden oldu. G-aenial A'chord×tek aşamalı polisaj; renk stabilitesi, yüzey pürüzlülüğü ve beyazlık indeksi açısından klinik olarak en avantajlı etkileşim olarak bulundu. Anahtar Kelimeler: Rezin kompozit, Bleach renk tonu, Renk stabilitesi, Yüzey pürüzlülüğü, Polisaj, Beyazlatma