Van Yüzüncü Yıl Üniversity
Discipline

Physical Medicine and Rehabilitation

Van Yüzüncü Yıl Üniversity

341

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ailevi Akdeniz ateşinin erkeklerde seksüel fonksiyon üzerine etkisi

AMAÇ: Bu çalışmanın amacı AAA'nın erkek hastalarda; serum testosteron, seks hormonu bağlayıcı globulin (SHBG) seviyesi ve seksüel fonksiyon üzerine olan etkisini araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya hasta grubu olarak AAA tanısı almış 35 erkek hasta ve kontrol grubu olarak, hasta grubuna oldukça benzer özelliklere sahip 35 sağlıklı gönüllü erkek dahil edildi. Her iki gruptan kan örnekleri alınarak laboratuvarda total testosteron ve seks hormonu bağlayıcı globulin (SHBG) seviyelerine bakıldı. Seksüel fonksiyonlar her iki grupta da uluslararası erektil fonksiyon anketi (IIEF) ile değerlendirilerek veriler toplandı. Bakılan parametrelerin sonuçları incelenerek iki grup arasındaki ilişki değerlendirildi. BULGULAR: 35 AAA tanılı hasta ve 35 sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. Hasta grupta serum SHBG seviyesi ortalama 25,9686±13,95549 nmol/l saptanırken, kontrol grubunda ortalama 29,8943±12,16238 nmol/l olup her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamı fark olmadığı görüldü (p:0,214). Hasta grupta serum total testosteron seviyesi ortalama 18,1540±7,32547 nmol/l saptanırken, kontrol grubunda ortalama 16,5697±6,999610 nmol/l olup her iki grup arasından istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı görüldü (p:0,358). Hasta grupta serbest testosteron seviyesi ortalama 0,3677±0,08116 ng/ml saptanırken, kontrol grubunda ortalama 0,3171±0,11159 ng/ml olup hasta grupta serbest testosteron seviyeleri daha yüksek bulunarak her iki grup arasında anlamlı istatistiksel fark olduğu görüldü (p:0,033). Hasta grupta erektil fonksiyon skorları kontrol grubuna göre daha düşük saptanarak her iki grup arasında anlamlı istatistiksel fark olduğu görüldü (p:0,001). Hasta grupta orgazmik işlev skorları kontrol grubuna göre düşük saptanarak her iki grup arasında anlamlı istatistiksel fark olduğu görüldü (p:0,007). Hasta grubunda cinsel memnuniyet skorları kontrol grubuna göre düşük saptanarak her iki grup arasında anlamlı istatistiksel fark olduğu görüldü (p:0,003). Hasta grubunda ED prevalansı %74,2 olarak saptanırken kontrol grubunda %31,4 olduğu görüldü. SONUÇ: Sonuç olarak yapılan bu çalışmanın, alan yazın taraması sonucunda AAA'ın erkek hastalarda seksüel fonksiyon üzerine olan etkisini araştıran ilk çalışma olduğu görülmektedir. Yapılan bu çalışmada elde edilen bütün bulgular değerlendirildiğinde; AAA hastalığında, erkeklerde seksüel disfonksiyon gelişme riskinin, kontrol grubuna göre yüksek olduğu ortaya çıkmaktadır. AAA hastalığı; erkeklerde, seksüel fonksiyon üzerine olumsuz bir etkiye sahiptir. Hastaların klinisyenler tarafından ilgili dallara yönlendirilmesi ile seksüel fonksiyonlarının artacağı ve hayat kalitelerinin yükseleceği düşünülmektedir.

Ailevi akdeniz ateşiErektil disfonksiyonTestosteron
Burak Yılmaz
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankilozan spondilit hastalarında nötrofil/lenfosit oranıplatelet/lenfosit oranı ve ortalama trombosit hacmi ile hastalık aktivitesi arasındaki ilişki

AMAÇ: Son yıllarda çeşitli romatizmal hastalıklar, maligniteler ve inflamasyonla seyreden hastalıkların aktivite ve prognoz tayininde tam kan sayımından elde edilen parametreler kullanılmaya başlanmıştır. Biz bu çalışmamızda AS hastalarında MPV, NLR ve PLR gibi değerlerin hastalık aktivitesiyle ilişkisini incelemeyi amaçladık. YÖNTEM: Çalışmaya 60 AS hastası ve 19 sağlıklı gönüllü alındı. Çalışmaya alınan tüm katılımcılardan hemogram örnekleri alınarak NLR, PLR ve MPV değerleri hesaplandı. AS hastalarında ESH ve CRP düzeyleri bakıldı. AS hastalarında hastalık aktivite skorlaması olarak Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite İndeksi (BASDAI) kullanıldı. Elde edilen verilerle, AS hastalarıyla kontrol grubu MPV, NLR ve PLR değerleri açısından karşılaştırıldı; AS hastalarında BASDAI ile MPV, NLR, PLR, ESH ve CRP değerleri arasındaki korelasyon incelendi. BULGULAR: AS hastalarının ortalama yaşı 37.9±9.6, kontrol grubunun ortalama yaşı 40.3±9.4 olup her iki grupta hastaların yaşları istatistiksel anlamlı farklılık göstermemiştir (p=0.367). AS hasta grubunda 28 (%46.7) kadın ve 32 (%53.3) erkek bulunmakta, kontrol grubunda 9 (%47.4) kadın ve 10 (%52.6) erkek bulunmakta olup; her iki grup arasında cinsiyet dağılımı açısından istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamıştır (p=0.957). AS hastalarında MPV değeri ortalaması 8.6±0.9, kontrol grubunda ise 8.9±1.0 olup, her iki grupta MPV değeri açısından istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamıştır (p=0.176). AS hastalarında NLR değeri ortalaması 1.7±0.9, kontrol grubunda ise 1.6±0.7 olup, her iki grupta NLR değeri açısından istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamıştır (p=0.886). AS hastalarında PLR değeri ortalaması 111.4±66.3, kontrol grubunda ise 108.1±30.3 olup, her iki grupta PLR değeri açısından istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamıştır (p=0.289). BASDAI skoru ile ESH, CRP, MPV, NLR, PLR değeri arasında istatistiksel anlamlı (p ˃ 0.05) korelasyon gözlenmemiştir. SONUÇ: AS hastalarıyla kontrol grubu arasında MPV, NLR ve PLR değerleri açısından istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamıştır. AS hastalarında BASDAI skorları ile MPV, NLR, PLR, ESH ve CRP değerleri arasında istatistiksel anlamlı bir korelasyon gözlenmemiştir.

Hastalık şiddeti indeksiNötrofil/lenfosit oranıNötrofiller+3
Yılmaz Şahin
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trapez kasındaki miyofasiyal ağrı sendromunda tetik noktalara uygulanan kuru iğneleme ve lazer tedavisinin etkinliklerinin karşılaştırılması

AMAÇ: Miyofasiyal ağrı sendromu olan hastalarda trapez kasındaki tetik noktalara uygulanan kuru iğneleme ve lazer tedavisinin ağrı, fonksiyonellik, yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon üzerine etkinliğini karşılaştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 19-64 yaş arasındaki 40'ı kadın, 20'si erkek 60 hasta dahil edildi. Hastalar kapalı zarf yöntemiyle 30 kişiden oluşan 2 gruba ayrıldı. 1. gruba tetik noktalar üzerine 2 hafta süreyle haftada 2 seans, toplamda 4 seans kuru iğneleme tedavisi uygulandı 2. gruba tetik noktalar üzerine 2 hafta süreyle haftada 5 seans, toplamda 10 seans; her senasta 3:20 dk:sn süreyle 20 sn'lik periyotlarla 830 nm dalga boyunda, 8 J/cm2 yoğunlukta, 9000 hz frekansında düşük doz lazer tedavisi uygulandı. Her iki grubun tedavisine de 2 hafta süreyle germe egzersizleri eklendi. Çalışmaya alınan hastalar tedavi öncesi ve tedavi sonrası olmak üzere 2 defa değerlendirildi. Değerlendirmede ağrı ve fonksiyonellik için istirahat ve aktivite esnasında vizüel analog skala (VAS), ağrılı tetik nokta sayısı, 0-5 skalası, boyun özürlülük indeksi (BÖİ); yaşam kalitesi için kısa form 36 (KF-36); anksiyete ve depresyon için Beck depresyon ölçeği (BDÖ) ve Beck anksiyete ölçeği (BAÖ) kullanıldı. BULGULAR: Gruplar arasında hastaların demografik özelikleri ve şikâyet süreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). Grup içi karşılaştırmalarda her iki grupta tedavi sonrasında VAS (istirahat ve aktivite), ağrılı tetik nokta sayısı, 0-5 skalası, BÖİ, BDÖ, BAÖ ve KF-36 alt ölçeklerinden fiziksel fonksiyon, fiziksel rol kısıtlılığı, vitalite ve ağrı skorlarında istatistiksel olarak anlamlı derecede iyileşme görülmüştür (p<0,05). Tedavi sonrasında KF-36 alt ölçeklerinden emosyonel rol kısıtlılığı, sosyal fonksiyon ve genel sağlık skorlarında sadece kuru iğneleme grubunda istatistiksel olarak anlamlı iyileşme görülmüştür (p<0,05). Her iki grupta da tedavi sonrasında KF-36 alt ölçeklerinden mental sağlık skorlarında anlamlı farklılık tespit edilmemiştir (p>0,05). Gruplar arası karşılaştırmalarda VAS (istirahat ve aktivite), BÖİ, KF-36 alt ölçeklerinden fiziksel rol kısıtlılığı, sosyal fonksiyon ve genel sağlık skorlarının tedavi öncesi ve sonrası arasındaki değişimlerinin kuru iğneleme grubunda, lazer grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05). SONUÇ: Trapez kasındaki miyofasiyal ağrı sendromunda germe egzersizleriyle birlikte uygulanan kuru iğneleme ve lazer tedavileri etkin bulunmuş olmakla beraber kuru iğneleme tedavisinin etkinliğinin daha fazla olduğu görülmüştür. Hasta veya hekimin kuru iğneleme tedavisini tercih etmedikleri durumlarda düşük doz lazer tedavisi iyi bir seçenek olarak durmaktadır.

AğrıKas ağrısıKuru iğneleme+4
Arif Kaan Erdemoğlu
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gut hastalarında ürat düşürücü tedavinin kemik mineral yoğunluğu üzerindeki etkisi

Giriş ve Amaç: Gut hastalığı, hiperürisemi sonucunda oluşan monosodyum ürat (MSU) kristallerinin eklem ve çevre dokularda birikmesiyle karakterize, akut inflamatuar ataklarla seyreden ve özellikle orta ileri yaş erkekler ile postmenopozal kadınlarda yaygın olarak gözlenen kronik bir metabolik hastalıktır. Hiperürisemi, gut hastalığının temel patofizyolojik bileşeni olup, serum ürik asit (SUA) düzeylerindeki artış, hastalığın hem gelişiminde hem de şiddetinin belirlenmesinde önemli rol oynamaktadır. Literatürde SUA düzeyleri ile kemik mineral yoğunluğu (KMY) arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalarda çelişkili bulgulara rastlanmaktadır. Bazı araştırmalar, SUA'nın kemik rezorpsiyonunu inhibe ettiği ve osteoblast aktivitesini desteklediği yönündeki bulgularla KMY'yi artırabileceğini ve osteoporoz riskini azaltabileceğini öne sürerken; diğer çalışmalar ise yüksek SUA düzeylerinin inflamatuar süreçleri ve oksidatif stresi tetikleyerek kemik dokusunda olumsuz etkilere neden olabileceğini bildirmektedir. Ürat düşürücü tedaviler (UDT), gut hastalığında SUA düzeyini azaltmak amacıyla sıklıkla kullanılmakta olup, bu tedavilerin KMY üzerindeki etkisini doğrudan inceleyen araştırmalar ise sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı, gut hastalarında kullanılan UDT'nin ürik asit düzeylerini düşürmesinin KMY üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Materyal ve Metod: Bu araştırma prospektif bir çalışma olup Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı, Romatoloji Polikliniğinde Mayıs 2024 - Mayıs 2025 tarihlerinde yaşları 30-85 arasında olan ve 2015 ACR/EULAR kriterlerine göre gut tanısı almış 60 hasta dahil edilmiştir. Hastalar, UDT alan (n=30) ve almayan (n=30) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Her iki grup için tedavi başlangıcında ve 12.ay sonunda serum ürik asit düzeyleri ve kemik mineral yoğunluğu (L1 L4 lomber vertebra ve femur boyun T-skorları) ölçülmüştür. İstatistiksel analizlerde normal dağılıma uygunluk testleri, bağımsız ve eşleştirilmiş örneklem t-testi, Mann-Whitney U testi, Wilcoxon testi ve korelasyon analizleri uygulanmış, analizler SPSS 28.0 programı ile yapılmıştır. Bulgular: Her iki grup arasında başlangıçta yaş ve boy gibi bazı demografik farklılıklar olmakla birlikte, cinsiyet dağılımı, vücut kitle indeksi ve başlangıç KMY değerleri açısından anlamlı fark izlenmemiştir. UDT grubunda, tedavi sonrasında serum ürik asit düzeylerinde anlamlı bir azalma gözlenmişken (p<0.05), gut kontrol grubunda hafif bir artış izlenmiştir. Ancak tedavi öncesi ve sonrası dönemler karşılaştırıldığında, her iki grubun da L1-4 ve femur T-skorlarında istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik izlenmemiştir (p>0.05). Ayrıca tedavi öncesi ve sonrası serum ürik asit düzeyleri ile KMY arasında anlamlı bir korelasyon bulunmamıştır (p>0.05). Bu sonuçlar, ürik asit düzeylerindeki değişimin kemik mineral yoğunluğu üzerinde doğrudan bir etkisinin olmadığını göstermektedir. Sonuç: Bu çalışma, gut hastalarında uygulanan ürat düşürücü tedavinin serum ürik asit düzeylerini anlamlı biçimde düşürdüğünü; ancak kısa vadede kemik mineral yoğunluğu üzerinde belirgin bir etkisinin bulunmadığını ortaya koymuştur. Literatürde, ürik asidin kemik metabolizması üzerindeki etkilerine ilişkin bulgular çelişkilidir. Bazı çalışmalar, ürik asidin antioksidan özellikleri aracılığıyla kemik kaybını engelleyebileceğini ileri sürerken; diğerleri, yüksek serum ürik asit (SUA) düzeylerinin inflamasyon ve oksidatif stres yoluyla kemik yıkımını artırabileceğini bildirmektedir. Çalışmamızda, UDT ile anlamlı düzeyde ürik asit düşüşü elde edilmesine rağmen KMY üzerinde anlamlı bir değişiklik olmaması, bu ilişkinin doğrudan ve kısa vadeli olmadığını düşündürmektedir. UDT'nin kemik sağlığı üzerindeki etkilerinin daha kapsamlı bir şekilde değerlendirilebilmesi için, daha geniş örneklem gruplarına sahip, uzun süreli takip verileri içeren ve çok değişkenli analizleri kapsayan ileri düzey çalışmalara ihtiyaç vardır. Özellikle D vitamini düzeyi, parathormon seviyesi, inflamatuar belirteçler ve fiziksel aktivite gibi kemik metabolizmasını etkileyen faktörlerin de dikkate alınacağı kapsamlı çalışmalar, klinik karar süreçlerine katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Gut hastalığı, Ürat düşürücü tedavi, Serum ürik asit, Kemik mineral yoğunluğu, Osteoporoz

Yusuf Artan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postmenopozal osteoporoz hastalarında 2 aylık denge egzersiz programının denge üzerinde etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Postmenopozal osteoporozlu olgularda 8 hafta süreyle düzenli uygulanan ev egzersiz programının denge üzerine olan etkinliğini araştırmak Gereç ve Yöntemler: Prospektif, randomize ve kontrollü bu çalışmaya DSÖ kriterlerine göre postmenopozal osteoporozu olan ve/veya osteoporotik vertebra kırığı olan 62 hasta dahil edildi. Egzersiz grubu (n=31) ile kontrol grubu (n=31) olmak üzere iki grupta değerlendirildi. Egzersiz grubunda, 2 ay süre ile kas kuvvetini ve dengeyi artırmaya yönelik özel bir egzersiz programı olan OTAGO Ev Egzersiz Programı (OEP) uygunlandı. Olguların klinik öyküleri ve demografik verileri kaydedildi. Kas kuvvetinin değerlendirilmesi için el sıkma testi uygulandı. Osteoporotik kırık riski, FRAX skorları (majör osteoporotik kırık riski ile kalça kırığı riski) ve standart DXA ölçümleri ile değerlendirildi. Laboratuvar parametreleri ve serum 25(OH)D değerleri bakıldı. Dengenin değerlendirilmesinde klinik olarak Tandem Duruş (TD) ve Tandem Yürüyüş (TY) testi, Zamanlı Kalk ve Yürü testi (ZKYT) ile Berg Denge Skalası (BDS) kullanıldı. Bilgisayarlı Statik Postürografi cihazı - Tetrax ile Stabilite indeksi (SI), Düşme indeksi (DI) ve Fourier frekansları değerlendirildi. Denge testleri 2 ay sonra tekrarlandı. Bulgular: Egzersiz grubunda TD ve TY testlerinin başarılı olma oranları istatistiksel açıdan anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,024; p=0,026); el sıkma kuvvetinde de istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı (p=0,038). Egzersiz grubu, kontrol grubuna göre BDS ölçümlerinde 0,97±1,22 birimlik artış ve ZKYT ölçümlerinde 1,20±2,02 birimlik düşüş gösterdi. Tetrax ile değerlendirmede egzersiz grubunda DI ölçümlerindeki 9,74±23,45 birimlik düşüş, istatistiksel açıdan anlamlı bulundu (p=0,028). Egzersiz grubunda olguların DI değişim farkı ile BDS değişim farkı arasında negatif yönlü zayıf düzeyde anlamlı ilişki saptandı (r=-0,375; p=0,038).FRAX-kalça kırığı riski ve FRAX-majör osteoporotik kırık riski ile ZKYT değişim farkı ve BDS değişim farkı ile DI değişim farkı ise istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı (p>0,05). Sonuç: Çalışmadan elde edilen sonuçlar ve bulgular doğrultusunda, OEP'nın 2 ay süreyle uygulanmasının fiziksel performans ve denge üzerine anlamlı olarak olumlu etkisinin olduğu saptanmıştır. Postmenopozal osteoporoz tanısı konulan, ileri yaşta olmayan hastalarda, dengenin klinik testler ve Tetrax ile değerlendirilmesi sonucunda, denge ve kuvvet eğitimi içeren özelleştirilmiş bir egzersiz programı olan OEP, fiziksel performans ve dengeyi geliştirmede etkin bulundu. Anahtar Sözcükler: bilgisayarlı statik postürografi, denge, OTAGO ev egzersiz programı, postmenopozal osteoporoz

Leyla Mustafayeva
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karpal tünel sendromlu hastalarda ultrason rehberliğinde deksametazon ve dekstroz ile yapılan median sinir hidrodiseksiyonunun etkinliklerinin incelenmesi ve karşılaştırılması

Amaç: Karpal tünel sendromu (KTS) tedavisinde, ultrasonografi rehberliğinde hidrodiseksiyon tekniği ile yapılan enjeksiyonda %5 dekstroz ve deksametazonun farklı volümlerdeki etkinliklerini; klinik, elektrofizyolojik ve ultrasonografik olarak karşılaştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya klinik olarak KTS ile uyumlu, elektrofizyolojik değerlendirmede hafif veya orta KTS saptanan 88 olgu dahil edildi. Olgular blok randomizasyona göre dört gruba ayrıldı. Grup 1'e 5 ml %5 dekstroz, grup 2'ye 10 ml %5 dekstroz, grup 3'e 2 ml deksametazon + 3 ml normal salin, grup 4'e 2 ml deksametazon + 8 ml normal salin; ultrasonografi rehberliğinde uygulandı. Olgular ağrı, semptom ve fonksiyonellik açısından ve ultrasonografik olarak enjeksiyon öncesinde, enjeksiyon sonrası 2, 4 ve 12. haftada; elektrofizyolojik olarak enjeksiyon öncesinde ve enjeksiyon sonrası 12. haftada değerlendirildi. Bulgular: Sayısal ağrı derecelendirme ölçeği skorları tüm gruplarda anlamlı iyileşme gösterdi (p<0,01). Boston Karpal Tünel Sorgulama Anketi- Semptom Şiddet Skoru (BKTSA-SŞS) ve Hızlı- Kol, Omuz ve El Sorunları Anketi (Q-DASH)'nde grup 2; BKTSA- Fonksiyonel Kapasite Skoru (FKS) ve KTS-6 skorunda grup 2 ve 3 hariç tüm gruplarda 12. haftada anlamlı iyileşme izlendi (p<0,05). Median sinir transvers kesit alanında yalnızca grup 1'de anlamlı iyileşme izlendi (p<0,05). Duyusal sinir iletim hızı, distal duyusal latansta tüm gruplarda; duyusal sinir aksiyon potansiyelinde grup 4, distal motor latansta grup 2 hariç tüm gruplarda anlamlı iyileşme izlendi (p<0,05). Sonuç: Deksametazon ve %5 dekstroz, 5 ve 10'ar ml uygulandıklarında; 3 aylık takipte klinik, ultrasonografik ve elektrofizyolojik iyileşme sağladı. Gruplar arasında fark izlenmedi.

Sevgi Selin Kurtoğlu
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spinal müsküler atrofi tanılı hastalarda ultrasonografik kas kalınlığı ölçümü ve ekojenite değerlendirmesinin fonksiyonel skalalar ile ilişkisinin incelenmesi

Amaç: Çalışmanın amacı, SMA tanılı hastalarda hedef kasların ultrasonografi yardımıyla kalınlıklarını ölçmek ve bilgisayar yazılımı kullanarak ekojenite değerlendirmesi yapmak, bu değerleri sağlıklı kontrol grubu verileriyle karşılaştırmaktır. Elde edilen ultrasonografik kas kalınlığı ve ekojenite değerlerinin motor fonksiyonel skala skorları ile ilişkisini ortaya koymak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu kesitsel olgu-kontrol çalışmasına, 0–18 yaş aralığındaki SMA tanılı hastalar ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş sağlıklı çocuklar kontrol grubu olarak dahil edilmiştir. Biseps braki/brakiyalis, ön kol fleksörleri, kuadriseps femoris ve tibialis anterior kaslarının kalınlıkları ultrasonografi ile ölçülmüş; ayrıca hem bu kasların hem de ek olarak triseps braki, proksimal hamstring, gastroknemius ve soleus kaslarının ekojenite değerleri ImageJ yazılımı kullanılarak gri skala analizi yöntemiyle hesaplanmıştır. Motor fonksiyonel durum CHOP-INTEND, HFMSE ve RULM ölçekleri ile değerlendirilmiştir. Bulgular: SMA grubunda biseps brakii/brakiyalis, ön kol fleksörleri, kuadriseps femoris ve tibialis anterior kaslarının kalınlıklarının kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde azaldığı, incelenen tüm kaslarda ekojenite değerlerinin ise belirgin şekilde arttığı tespit edilmiştir (p < 0,05). Tibialis anterior kasının ekojenitesinin CHOP-INTEND ve HFMSE skorlarıyla güçlü düzeyde negatif korelasyon gösterdiği bulunmuştur (r ≈ –0,7, p < 0,001). Ayrıca biseps brakii/brakiyalis ve ön kol fleksör kas kalınlığı ile RULM skoru arasında anlamlı düzeyde pozitif korelasyon saptanmıştır (r = 0,412; p < 0,05 ve r = 0,425; p < 0,05). Sonuç: Bu çalışma, SMA hastalarında ultrasonografi ile kas sağlığının objektif olarak değerlendirilebileceğini ve kas kalınlığı ile ekojenite ölçümlerinin motor fonksiyonel durumla anlamlı ilişkilere sahip olduğunu göstermiştir. Bulgular, ultrasonografinin SMA hastalarının takibinde, hastalık şiddetinin izlenmesinde ve bireyselleştirilmiş tedavi planlarının oluşturulmasında tamamlayıcı bir yöntem olarak kullanılabileceğini desteklemektedir.

Eren Aygün
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diz osteoartritinde nöropatik ağrı değerlendirmesi: Yaşam kalitesi ve fonksiyonel durum ile ilişkisi

Giriş: Diz osteartritinde (OA'sında) ağrı en önemli yakınmadır. Bu ağrı genellikle nosiseptif bir ağrı olarak sınıflandırılır. Ancak, radyolojik bulgular ile hasta yakınması arasındaki zayıf ilişki, ağrı kaynağının multifaktöriyel olduğunu göstermektedir. OA'da intraartiküler somatosensoriyel yapılarda plastisite geliştiği ve nöropatik ağrı bulgularının meydana gelebileceği gösterilmiştir. Çalışmanın amacı; semptomatik primer diz OA'sı olan hastalarda nöropatik ağrı komponentinin varlığını araştırmak ve nöropatik ağrı ile fonksiyononel durum ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Hacettepe Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğine diz ağrısı ile başvuran 40 yaş üstü, ACR (American College of Rheumatology) kriterlerine göre primer diz OA tanısı olan 87 hasta dahil edildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, boy ve kilo değerleri sorgulanarak kaydedildi. Nöropatik ağrı tarama anketi olarak DN4 ve PainDETECT skalaları kullanıldı. Ağrı ve fonksiyonel durum VAS (Visual Analog Scala) ve WOMAC (Western Ontario and McMaster Universities Arthritis Index) ile, yaşam kalitesi de SF-12 (Short Form 12) ile değerlendirildi. Bulgular: Seksen yedi hastanın 72'si (%82.75) kadın 15'i (%17.25) erkekti. Ortalama yaş ve VKİ (Vücut Kitle İndeksi) değerleri 64.04±9.37 ve 30.64±5.18 olarak bulundu. DN4'e göre hastaların % 39,08'inde nöropatik ağrı komponenti mevcuttu. Nöropatik ağrısı olan grup (n=34) ile nöropatik ağrısı olmayan grup (n=53) arasında cinsiyet, yaş, VKİ, VAS, radyolojik evre açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Nöropatik ağrısı olan grubun WOMAC-ağrı, WOMAC-fonksiyon, WOMAC-tutukluk ve WOMAC-toplam skor ortalamaları istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek ve SF-12 mental skor ortalaması istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük saptandı (p<0.05). PainDETECT'e göre nöropatik ağrı komponenti %21.90 hastada pozitif, %19.50 hastada belirsiz ve % 59.60 hastada negatifti. Gruplar arasında cinsiyet, yaş, VKİ, VAS, radyolojik evre ve SF-12 skorları açısından anlamlı fark saptanmazken (p>0.05); WOMAC-ağrı, WOMAC-fonksiyon ve WOMAC-toplam skor ortalamaları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p<0.05). Sonuç: Semptomatik primer diz OA'da nöropatik ağrı komponentinin görülme sıklığı DN4 ve PainDETECT'e göre sırasıyla %39,08 ve %40.40 olarak bulundu. Nöropatik ağrı bileşeni olan hastaların, dejeneratif değişikliklerden bağımsız diz ağrısı şiddeti daha yüksek, fonksiyonel durumları daha düşüktür. Primer diz OA tedavisinde nöropatik ağrının mevcut olabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Diz, osteoartrit, nöropatik ağrı, fonsiyonel durum, yaşam kalitesi

AğrıDiz eklemiFonksiyonel yetkinlik+4
Savaş Özdemir
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klinik ve radyolojik olarak diz osteoartriti tanısı almış olan hastalarda serum COMP ve MMP-3 düzeylerinin hastalık evresi ve günlük yaşam aktiviteleri ile ilişkisi

Giriş: Osteoartrit en sık görülen eklem hastalığı olup, en fazla diz eklemini tutmaktadır. İnsidansı giderek artmakta ve özellikle yaşamın ikinci yarısında önemli ölçüde morbiditeye yol açarak yaşam kalitesini olumsuz olarak etkilemektedir. Günümüzde osteoartritte düşük dereceli kronik inflamasyonla seyreden multifaktöriyel bir sürecin rol oynadığı kabul edilmektedir. Çalışmanın amacı; klinik ve radyolojik olarak diz osteoartriti tanısı almış hastalarda serum COMP (Kıkırdak Oligomerik Matriks Proteini) ve MMP-3 (Matriks Metalloproteinaz-3) düzeyleri ile, hastalık evresi ve günlük yaşam aktiviteleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, ACR (Amerikan Romatoloji Derneği) kriterlerine göre primer diz osteoartriti tanısı alan 85 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, kilo, boy, eğitim durumları, meslekleri, ek hastalıkları ve kullandıkları ilaçlar kaydedildi. Ayrıntılı fizik muayene yapılarak diz osteoartriti değerlendirildi. Ayrıca serum COMP ve MMP-3 ölçümleri için hastalardan kan örneği alındı. Ağrının şiddeti ve günlük yaşam aktivitelerindeki fonksiyonel durumları VAS (Görsel Analog Skala), WOMAC (Western Ontario ve McMaster Üniversiteleri Osteoartrit İndeksi), Lequesne ve KOOS-PS (Diz yaralanması ve osteoartrit sonuç skoru-fiziksel fonksiyon kısa form) ölçekleri ile değerlendirildi. Bulgular: Hastaların 75'i (%88.2) kadın, 10'u (%11.8) erkekti. 85 hasta, Kellgren-Lewrence radyolojik evreleme sistemi (K-L) ne göre 3 gruba ayrıldı. K-L evre-I hastalar grup 1' e, K-L evre-II ve III olan hastalar grup 2' ye, K-L evre-IV olan hastalar ise; grup 3' e alındı. Yaş ortalaması grup 1' de 57.17±9.37, grup 2' de 64.73±9.48 ve grup 3' te 68.17±10.27 yıl olarak bulundu. Çalışmamızda hastaların serumda ölçülen COMP ve MMP-3 düzeyleri her üç grupta benzer saptandı. Kanda bakılan bu biyobelirteçler ile fonksiyonel test skorları karşılaştırıldığında, serum COMP düzeyi ile VAS skoru arasında orta derecede korelasyon, WOMAC ile orta derece negatif korelasyon, KOOS-PS ile düşük-orta derecede negatif korelasyon görüldü. Serum MMP-3 düzeyi ile VAS, WOMAC, KOOS-PS skorları arasında korelasyon görülmezken, Lequesne skoru ile düşük düzeyde korelasyon saptandı. Sonuç: Serum COMP ve MMP-3 ölçümlerinde farklı evrelerdeki diz OA' sı grupları arasında anlamlı fark görülmemiş olup, serumda ölçülen bu biyobelirteçler ile ilgili OA tanısı ve bu belirteçlerin prognostik değeri adına daha büyük örneklem gruplarında ileri çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.

DizDiz eklemiGünlük yaşam aktiviteleri+6
Vildan Yıldız
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fiziksel performans ile kognitif fonksiyon ve ultrasonografik kas ölçümleri arasındaki ilişkinin 40 yaş ve üzeri bireylerde değerlendirilmesi

Fiziksel Performans ile Kognitif Fonksiyon ve Ultrasonografik Kas Ölçümleri Arasındaki İlişkinin 40 Yaş ve Üzeri Bireylerde Değerlendirilmesi Giriş: Sarkopeni ve kırılganlık, fiziksel performansta azalma, düşme, kırıklar, uzamış hastane yatışları, hayat kalitesinde azalma ve mortalite ile ilişkilidir. Esas olarak kas kütlesi, kalitesi ve kuvvetindeki azalmayla ilişkilendirilen fiziksel performans, hareketlilik ile ilgili nesnel olarak ölçülen tüm vücut fonksiyonu olarak tanımlanmıştır. Çalışmamızın amacı, ultrasonografi (US) kullanılarak yapılan kas ölçümleri ve kognitif fonksiyonlar ile fiziksel performans arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Hacettepe Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Polikliniği'ne başvuran 40 yaş ve üzeri 42'si erkek, 73'ü kadın 115 birey çalışmaya dahil edildi. Bireylerin demografik bilgileri sorgulandı ve antropometrik ölçümleri kaydedildi. Fiziksel performans ve kas kuvveti değerlendirmesi; yürüme hızı, zamanlı kalk ve yürü testi (TUG), 5 tekrarlı otur kalk testi (CST) ve el kavrama kuvveti ile değerlendirildi. Kas kalınlığı; kol, ön kol ve uyluk bölgelerinden US ile ölçüldü. Kognitif fonksiyonlar Standardize Mini Mental Test (SMMT) ile değerlendirildi. Sarkopeni tanısında vücut kitle indeksiyle ayarlanmış uyluk kası ölçümü, el kavrama kuvveti ve fiziksel performans parametreleri kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen bireylerin yaş ortalaması erkeklerde 61.9±12.5 yıl, kadınlarda 63.1±12.4 yıl olarak bulundu. Yürüme hızı erkeklerde ve kadınlarda SMMT ile ilişkili bulundu (sırasıyla, β=0.616, p<0.001; β=0.223, p=0.037). Yürüme hızı ile uyluk kas kalınlığı arasında ise ilişki saptanmadı (her iki p>0.05). Kadınlarda SMMT ile TUG (β=-0.201, p=0.035) ve CST (β=-0.208, p=0.042) arasında ilişki bulundu, erkeklerde ise bulunmadı. Hem erkeklerde hem de kadınlarda uyluk kas kalınlığı ile TUG testi arasında negatif korelasyonlar bulunurken (sırasıyla, r=-0.341, p<0.05; r=-0.320, p<0.01) uyluk kas kalınlığı ile CST arasında sadece kadınlarda negatif korelasyon bulundu (r=-0.314, p<0.01). Yaş ile tüm fonksiyonel parametreler korele bulundu. Yaş ile uyluk kas kalınlığı arasında erkeklerde ve kadınlarda negatif korelasyon saptandı (r=-0.442, p<0.01; r=-0.440, p<0.01), kol kası ile saptanmadı. Sarkopeni varlığı; sadece artmış yaş (OR=1.093, 95%CI: 1.016-1.175) ve hipertansiyon varlığı (OR=11.931, 95%CI: 1.416-100.555) ile bağımsız olarak ilişkili bulundu. Sonuç: Fiziksel performans üzerine kasların etkisinin yanı sıra kognitif fonksiyonların etkisi de göz önünde bulundurulmalıdır. Yaşlanma ile ilgili olan kas kaybı ve fonksiyonun değerlendirilmesinde (yani sarkopeni tanısında) ultrasonografi önemli katkılar sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Fiziksel performans, ultrasonografi, kas, kognitif, sarkopeni

BilişBiliş bozukluklarıBilişsel işlevler+4
Mehmet Ali Culha
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

D vitamininin kognisyon, fiziksel fonksiyon ve ultrasonografik cilt, cilt altı yağ dokusu ve kas ölçümleri üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Doğan, Y., D vitaminin Kognisyon, Fiziksel Fonksiyon ve Ultrasonografik Cilt, Cilt Altı Yağ Dokusu ve Kas Ölçümleri Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Ankara, 2021. Bu çalışmanın amacı, D vitamini düzeyi ile cilt, cilt altı yağ dokusu ve kas kalınlığı, kognitif ve fiziksel fonksiyon arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Çalışmaya 200 erişkin birey (125 kadın, 75 erkek) alındı. Bireylerin demografik/klinik özellikleri ve vücut kitle indeksi (VKİ), bel ve kalça çevresi kaydedildi. Ultrasonografi (US) ile el dorsumundan ve önkol, kol ve uyluk ön yüzlerinden cilt, cilt altı yağ dokusu ve kas kalınlıkları ölçüldü. Kas kuvveti; el kavrama kuvveti ile, fiziksel performans ise; yürüme hızı, zamanlı kalk ve yürü testi (TUG) ve 5 tekrarlı otur kalk testi (CST) ile değerlendirildi. Kognitif fonksiyon için Standardize Mini Mental Test (SMMT) kullanıldı. Hastalar D vitamini düzeyine göre (eksiklik olan; <20 ng/ml ve olmayan; ≥20 ng/ml) iki gruba ayrıldı. Hastaların %61'inde D vitamini eksikliği saptandı. Demografik/klinik özellikler karşılaştırıldığında; sadece D vitamini eksikliği olan kadınların daha genç olduğu saptandı (p<0.05). İki grup karşılaştırıldığında; D vitamini eksikliği olan kadınlarda, tüm yağ kalınlıklarında, önkol kas kalınlığında ve SMMT skorunda artış, erkeklerde ise sadece CST süresinde artış gözlendi (tüm p<0.05). Yağ kalınlıklarını etkileyen faktörler için yapılan lojistik regresyon analizinde; kadınlarda önkol ve kol, VKİ ve D vitamini eksikliği ile, uyluk ise VKİ, D vitamini eksikliği ve yaş ile ilişkili, erkeklerde ise; önkol ve kol VKİ ve D vitamini eksikliği ile, uyluk anterioru ise VKİ ve yaş ile ilişkili saptandı (tüm p<0.05). CST için yapılan regresyon analizinde; erkeklerde yaş ve D vitamini eksikliği, kadınlarda ise yaş ve egzersiz bağımsız olarak ilişkili saptandı (tüm p<0.05). Sonuç olarak D vitamini eksikliği; kadınlarda yağ dokusunda artış ile, erkeklerde ise CST süresinin uzaması ile ilişkili saptandı. Bölgesel yağ dokusu kalınlıklarının US ile ölçümü, D vitamini eksikliğinde vücut kompozisyonunu ortaya koymada faydalı olabilir. D vitamini düzeyinin vücut kompozisyonu ve fiziksel/kognitif fonksiyonlar üzerine etkisini araştırmak için örneklem sayısı daha fazla olan ve daha yaşlı popülasyonda prospektif çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: El kavrama kuvveti, güç, kuvvet, performans, ultrason

Adipoz dokuBilişBiliş bozuklukları+7
Yahya Doğan
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Baş boyun kanserli hastalarda radyoterapinin boyun, omuz fonksiyonları ve ağız açıklığı üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Giriş: Baş boyun kanseri tedavisi kompleks bir süreçtir. Tedavisinde cerrahi, radyoterapi (RT) ve kemoterapi yöntemleri tek başına veya kombine olarak kullanılabilmektedir. Baş boyun kanserli hastalarda tedaviye bağlı olarak pek çok komplikasyon gelişebilmektedir. Literatürde RT'nin boyun, omuz fonksiyonu ve ağız açıklığı üzerine etkilerinin birlikte ve prospektif olarak değerlendirildiği çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada, baş boyun kanseri nedeniyle RT alan hastalarda boyun, omuz fonksiyonlarını ve ağız açıklığını değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 22.06.2020 - 15.06.2021 tarihleri arasında Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalına başvurup, baş boyun kanseri tanısı ile RT alması planlanan, 30 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar RT öncesi, sonrası ve RT'den 3 ay sonra değerlendirildi. Tüm hastaların demografik ve klinik bilgileri kaydedildi. Aktif, pasif boyun ve omuz eklem hareket açıklığı (EHA), ağız açıklığı ölçümleri yapıldı. Boyun, omuz ve orofasiyal ağrı şiddetini değerlendirmek için Vizüel Analog Skala (VAS) kullanıldı. Algometre ile belirli noktalardan basınç ağrı eşiği (BAE) ölçümü yapıldı. Boyun ve omuz disabilitesi sırasıyla Boyun Disabilite İndeksi ve Omuz Ağrı ve Disabilite İndeksi ile değerlendirildi. Bulgular: Analizler üç değerlendirmeyi de tamamlayan 20 hasta üzerinden yapıldı. Hastaların yaş ortalaması 54,6±12,5 yıl (aralık, 35-91) idi. RT'den 3 ay sonra, RT sonrasına göre boynun hem aktif (p=0,008) hem de pasif (p=0,03) fleksiyonu istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu. RT'den 3 ay sonra, RT öncesine göre sadece sol omuz aktif fleksiyonunun daha az olduğu görüldü (p=0,01). RT öncesine kıyasla, RT sonrası ve 3 ay sonraki kontrolde boyun disabilite (sırasıyla, p=0,009, p=0,02) ve omuz disabilite skorlarının (sırasıyla, p=0,002, p=0,01) ortalama değerleri istatiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti. RT sonrası yapılan ölçümlerde baş boyun bölgesinde BAE değerlerinin azalmaya başladığı ve 3 ay sonra bu farkın istatiksel olarak anlamlı düzeye ulaştığı saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışmada baş boyun kanserli hastalarda RT'den hemen sonra boyun ve omuz fonksiyonlarında, maksimum yardımlı ve yardımsız ağız açma değerlerinde azalma meydana geldiği ve bu durumun RT'den 3 ay sonra da devam ettiği tespit edilmiştir. Bu olumsuz etkileri azaltmak için yüksek riskli hastalara rehabilitasyonun gecikmeden başlanabilmesi oldukça önemlidir. Dolayısıyla baş boyun kanserli hastalarda boyun, omuz disabilitesi ve trismus gelişiminde rol oynayan risk faktörlerinin belirlenmesi amacıyla daha fazla hastanın dahil edildiği ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

AğızBoyunKafa ve boyun neoplazmları+4
Ayşegül Balcan Aslan
Hacettepe University
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Hematopoietik kök hücre transplantasyonu uygulanan erişkin hastalarda egzersiz programının fiziksel ve kognitif fonksiyonlar ile yaşam kalitesine etkisinin araştırılması

Çalışmamızın amacı, hematopoietik kök hücre transplantasyonu (HKHT) öncesinden başlanarak hastanede yatış boyunca uygulanan, taburculuk sonrası ev programı ile nakil sonrası 100 güne kadar devam eden, bireysel egzersiz programının etkinliğinin belirlenmesidir. Çalışmaya toplam 50 birey dahil edildi ve katılımcılar basit randomizasyon ile müdahale grubu (MG, n=25) ve kontrol grubu (KG, n=25) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Katılımcılar HKHT öncesi, taburculukta ve HKHT sonrası 100. gün olmak üzere üç farklı zamanda değerlendirildi. Bireylerin kardiyopulmoner egzersiz kapasiteleri, fiziksel fonksiyonları, kas kuvvetleri, kognitif fonksiyonları, yaşam kaliteleri, yorgunluk ve emosyonel durumları değerlendirildi. MG'na aerobik, kas kuvvetlendirme, endurans ve gevşeme egzersizleri hastanede yattığı süre boyunca uygulandı ve bu egzersizler ile yürüyüş programı taburculuk sonrası ev programı olarak önerildi ve fizyoterapist tarafından 100. güne kadar en az iki kez kontrol edildi. Taburculuk ölçümlerinde periferal kas kuvveti ve yaşam kalitesi düzeyi MG'nda KG'na göre daha yüksek iken, yorgunluk şiddeti daha düşüktü (p˂0,05). 100. gün kontrollerinde, egzersiz programının fonksiyonel egzersiz kapasitesi, periferal kas kuvveti, yaşam kalitesi ve yorgunluk üzerine pozitif etkilerinin devam ettiği bulundu (p˂0,05). Ayrıca, HKHT sonrası komplikasyon gelişme oranı da MG'nda KG'ndan % 32 daha düşüktü (p˂0,05). Sonuç olarak, bireysel ve fizyoterapist gözetiminde uygulanan egzersiz programının HKHT boyunca bireylerin fiziksel fonksiyonları, klinik durumu, yorgunluk ve yaşam kalitesine olumlu etkileri vardır ve bu etkiler HKHT sonrası 100 güne kadar devam etmiştir. HKHT uygulanan bireylere yönelik egzersiz programları bireylerin performansı, klinik ve hematolojik durumuna göre dinamik bir şekilde uygulanmalı ve günlük olarak planlanmalıdır.

BilişEgzersizFiziksel aktivite+4
Vesile Yıldız Kabak
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankilozan spondilit hastalarında temporomandibuler düzensizliklerin sıklığının belirlenmesi ve kranioservikal postür ve hastalık aktivitesi ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Giriş: Temporomandibuler düzensizlikler (TMD), toplumun yaklaşık %5-12'sini etkileyen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Ankilozan spondilit (AS) hastalarında en sık görülen servikal deformite servikal kifozdur. Kranioservikal postürün objektif yansımaları olan açı ve mesafelerin TMD ile ilişkisini değerlendiren çalışmalar çelişkili sonuçlara sahiptir, AS hastalarında ise bu durumu değerlendiren çalışma yoktur. Bu çalışmada AS hastalarında TMD sıklığının saptanması, kranioservikal postür ve AS hastalık aktivitesi ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Hacettepe Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı ve Romatoloji Bilim Dalı polikliniklerine 20.09.2018 - 20.04.2019 tarihleri arasında ardışık olarak başvuran 18-50 yaş arası, toplam 98 AS hastası çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri ve AS ile ilişkili klinik bilgileri kaydedildi. TMD tanısı 'Diagnostic Criteria for Temporomandibular Disorders (DC/TMD)' kriterlerine göre konuldu. Spinal mobilite Bath Ankilozan Spondilit Fonksiyonel İndeksi (BASMI), hastalık aktivitesi Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite İndeksi (BASDAI), Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite Skoru (ASDAS), boyun disabilitesi boyun disabilite indeksi ile değerlendirildi. Lateral servikal grafiler kullanılarak kranioservikal açı, servikal kavislenme açısı, suboksipital mesafe (mm), atlas-aksis mesafesi (mm), anterior translasyon (mm) mesafesi ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 37,48,2 olan toplam 98 (%58,2'i kadın) hasta dahil edildi. Elli sekiz (%59,2) hastaya TMD tanısı konuldu. Temporomandibuler düzensizlik olan ve olmayanlarda demografik özellikler birbirine benzerdi. TMD tanısı alan grupta sigara kullanımı ve bruksizm anlamlı olarak daha sık saptandı. Spinal mobilite ve kranioservikal postür ölçümleri her iki grupta birbirine benzerdi. TMD tanısı alan grupta ASDAS ve boyun disabilite indeksi değerleri belirgin olarak daha yüksekti. Çok değişkenli analiz sonucunda aktif sigara kullanımı (RR:6,82; GA:1,69-27,4; p=0,007) ve boyunda disabilite olması (RR:7,32; GA:2,31-23,1; p=0,001) AS hastalarında TMD gelişimi için bağımsız risk faktörleri olarak saptandı. Sonuç: Ankilozan spondilit hastalarında TMD ile kranioservikal postür ölçümleri arasında herhangi bir ilişki saptanmamıştır. Her ne kadar TMD olanlarda, bruksizm sıklığı ve hastalık aktivitesi daha yüksek olsa da, AS hastalarında TMD gelişimini predikte edecek bağımsız faktörler aktif sigara kullanımı ve boyun disabilitesinin varlığı olarak belirlenmiştir. Bu ilişkilerin altında yatan mekanizmaları ortaya koyacak prospektif, geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

DuruşKifozServikal vertebra+3
Esra Bilgin
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Patellofemoral ağrı sendromu olan bireylerde alt ekstremite kas ve tendon morfolojisi ile fiziksel performans arasındaki ilişki

Patellofemoral Ağrı Sendromu Olan Bireylerde Alt Ekstremite Kas ve Tendon Morfolojisi ile Fiziksel Performans Arasındaki İlişki Giriş: Patellofemoral ağrı sendromu (PFAS), fleksiyon ve ekstansiyon sırasında dize aşırı yüklenme sonrası patella çevresinde görülen ve ön diz ağrısının en sık görülen nedenidir. Özellikle gençlerde kronik diz ağrısının en sık nedeni olarak suçlanmaktadır ve kadınlarda daha sık görülür. Çalışmamızın amacı PFAS tanılı bireylerdeki kas ve tendon kalınlıklarının ağrı ve fonksiyonellik üzerine etkisi olup olmadığını incelemek ve kas-tendon kalınlıkları ve ağrının fiziksel performans ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Hacettepe Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğine ön diz ağrısı ile başvuran hikâye ve fizik muayene ile PFAS tanısı alan 18-45 yaş arası, herhangi bir kronik hastalığı olmayan 80 hasta dâhil edildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, boy, kilo, vücut kitle indeksi ve sigara içme durumları sorgulanarak kaydedildi. USG ile kas ve tendon kalınlıkları ölçüldü, ağrı VAS ile değerlendirldi. Ağrı ve fonksiyonellik WOMAC ile araştırıldı. Fiziksel performans ölçümleri olarak da 6-metre yürüme testi ve 5-tekrarlı otur kalk testi kullanıldı. Bulgular: Hastaların 42'si (%52.5) erkek, 38'i (%47.5) kadındı. Yaş ortalaması 32.11±7.08 yıl olarak bulundu. Hastalardan 46'sı (%57.5) sigara içerken 34'ü (%42.5)sigara içimiyordu. Çalışmamızda RF kas kalınlığı ile WOMAC toplam (r=-0.227, p=0.042) ve WOMAC ağrı (r=-0.233, p=0.028) skorları arasında negatif korelasyon bulundu. QT kalınlığı ile 5-tekrarlı toru kalk testi arasında negatif korelasyon bulundu. (r=-0.247, p=0.044) Sonuç: PFAS tanılı hastalarda kas-tendon kalınlığı ile fiziksel performans, ağrı ve fonksiyonellik arasında bir ilişki mevcuttur. Çalışmamızda ultrasonografi ile değerlendirilen kas-tendon morfolojisi ile fiziksel performans, ağrı ve fonksiyonnelik parametreleri arasında ilişki gözlenmiştir. Ultrasonografik incelemelerle PFAS tanılı hastalardaki ağrı, fonksiyonel durum ve fiziksel performans arasındaki ilişkinin belirlenmesi için daha fazla ve ileri çalışmalar gerekmektedir.

Alt ekstremiteFiziksel performansKaslar+3
Mehmet Gök
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fleksör tendon kesisi olan hastalarda erken aktif mobilizasyon ve modifiye duran protokollerinin etkinliğinin retrospektif olarak incelenmesi

Giriş: Tendon onarımları sonrası hangi rehabilitasyon protokolünün daha iyi sonuç verdiği konusunda görüş birliği yoktur. Ayrıca tendonların erken ve geç evrelerdeki durumunun ultrasonografi (USG) ile değerlendirildiği bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı Belfast ve Modifiye Duran protokollerinin tendon kayma miktarı, tendon çapı (CSA=cross sectional area) ile parmak fonksiyonel sonuçları arasındaki ilişkiyi USG ile karşılaştırarak, protokollerin birbirine göre üstünlüğünü saptamak ve ayrıca USG ile değerlendirilen tendonların iyileşme ile ilgili sonuçları hakkında erken evrede öngörüde bulunmaktır. Gereç ve Yöntem: Hacettepe Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliğine rehabilitasyon amacıyla başvurmuş 34 hastanın 19'u (21 parmak) Belfast protokolü çerçevesinde, geri kalan 15 hasta (20 parmak) Modifiye Duran protokolü çerçevesinde tedavi edilmiştir. Daha önceden USG ile değerlendirilip sistemimizde bulunan verilerden operasyon sonrası 3-5. haftalar ve 12. haftalardaki tendon kayma miktarı ve CSA ölçümleri araştırmada kullanılmıştır. Ayrıca hastaların kaydedilmiş 12. hafta parmak eklem hareket açıklıkları ve parmak ucunun fleksiyonla distal palmar çizgiye olan mesafesi alınarak bu verilerle hastaların Buck Gramcko skorları hesaplanmıştır. USG verileri ile fonksiyonel sonuçlar arasındaki ilişki araştırılmıştır. Bulgular: Hastaların 3'ü (%8.8) kadın, 31'i (%91.2) erkekti. Yaş ortalaması 30.53±13.53 yıl olarak bulundu. Belfast ve Modifiye Duran protokolleri Buck Gramcko skoruna göre karşılaştırıldığında iki protokol arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Hastaların CSA'sı ile tendon kayması arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Tendon ilk kayması ile 12. hafta Buck Gramcko skoru arasında anlamlı korelasyon saptanmadı (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızda, el parmak fleksör tendonlarının tamiri sonrası uygulanan fizik tedavi süreci USG ile değerlendirilmiştir. Yaptığımız literatür taramasında bugüne kadar tendon tamiri sonrası uygulanan rehabilitasyon programlarının etkinliğini USG ile değerlendiren başka çalışma ile karşılaşılmamıştır. Çalışmamızda iki protokol arasında anlamlı fark çıkmamasına rağmen, örneklem sayısı arttıkça erken aktif mobilizasyon sürecinin pasif mobilizasyona göre tendon kayması ve fonksiyonel sonuçlarda daha üstün olacağı öngörülmekle birlikte, rehabilitasyon sürecinde tendonların morfolojisinin ve kaymasının fonksiyonel sonuçlara etkisini öngörmek için USG ile değerlendirmesinin yapıldığı daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: fleksör tendon, Buck Gramcko skoru, ultrason, rehabilitasyon

Fizik tedaviRehabilitasyonRetrospektif çalışmalar+4
Şule Gül
Hacettepe University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Yaşlı bireylerde fiziksel performansa dayalı düşme riski ve emosyonel durumun düşme korkusuna katkısı

Amaç: Çalışmamızın amacı, huzurevinde kalan yaşlı bireylerde düşme korkusu ile fiziksel performansa dayalı düşme riski ve emosyonel durum arasındaki ilişkiyi belirlemek, hangisinin düşme korkusunda daha etkili olduğunu araştırmaktır. Yöntem: Çalışma Aydın Huzurevi Yaşlı Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi'nde kalan 63 yaşlı birey üzerinde yapıldı. Çalışmaya 65 yaş ve üzerinde olan, akut sağlık problemi olmayan, yatağa veya tekerlekli sandalyeye bağlı olmayan, yönergeleri takip edebilen gönüllü 51 erkek ve 12 kadın olmak üzere toplam 63 kişi dahil edildi. Bireylerin demografik özellikleri, kullandığı ilaçlar ve düşme öyküsü kaydedildi. Düşme korkusu Uluslararası Düşme Etkinliği Skalası (FES-I) ile, fiziksel performansa dayalı düşme riski Berg Denge Ölçeği (BDÖ) ile, emosyonel durum Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (HAM-A) ile değerlendirildi. Bulgular: Düşme korkusu, fiziksel performansa dayalı düşme riski ve anksiyete kadınlarda erkeklere göre anlamlı olarak daha fazla bulundu (p<0.05). Düşme hikayesi olanlarda olmayanlara göre düşme korkusu ve düşme riski anlamlı olarak daha fazlaydı (p<0.05). Anksiyete de düşme korkusu olanlarda daha fazla olmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Düşme riskiyle yaş arasında pozitif korelasyon (r=0,324), Vücut Kitle İndeksi (VKİ) ile arasında negatif korelasyon (r=-0,276) saptandı (p<0.05). Emosyonel durumla yaş arasında pozitif korelasyon (r=0,266) bulundu (p<0.05). Fakat emosyonel durumla VKİ arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0.05). Fiziksel performansa dayalı düşme riski ile emosyonel durum arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p>0.05). Düşme korkusu ile yaş arasında pozitif korelasyon (r=0,259) bulundu (p<0.05). Fakat düşme korkusu ile VKİ arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0.05). Düşme korkusu ile fiziksel performansa dayalı düşme riski ve anksiyete arasında pozitif ve orta derecede korelasyon (r=0,589) bulundu (p<0.05). Fiziksel performansa dayalı düşme riski ve anksiyetenin, düşme korkusunda etkili olduğu ve bu etkinin eşit seviyede olduğu tespit edildi (p<0.05). Sonuç: Yaşlı bireylerde fiziksel performansa dayalı düşme riski ve anksiyetenin düşme korkusuyla ilişkili olduğu ve her ikisinin de düşme korkusuna katkısı bakımından eşit seviyede etkili olduğu belirlendi. Anahtar Kelimeler: Yaşlı; Düşme Korkusu; Düşme Riski; Emosyonel Stres

Düşme kazalarıFiziksel performansGeriatri+5
Betül Akca
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Anksiyete bozukluğu olan hastalarda fiziksel performans, kas kuvveti, esneklik, fiziksel aktivite ve yaşam kalitesinin araştırılması

Anksiyete Bozukluğu Olan Hastalarda Fiziksel Performans, Kas Kuvveti, Esneklik, Fiziksel Aktivite ve Yaşam Kalitesinin Araştırılması Amaç: Bu çalışmada anksiyete bozukluğu olan hastalarla sağlıklı olanlar arasında fiziksel performans, kas kuvveti, esneklik, fiziksel aktivite ve yaşam kalitesi parametrelerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya psikiyatri hekimi tarafından anksiyete bozukluğu tanısı konulmuş, 18-55 yaş arası 28 hasta ve kontrol grubu olarak anksiyete bozukluğu olmayan 28 kişi dahil edilmiştir. Fiziksel performans "Kısa Fiziksel Performans Testi", kas kuvvetleri "El ve Sırt-Bacak Dinamometresi", esneklik "Otur-Uzan Testi", fiziksel aktivite "Uluslararası Fiziksel Aktivite Değerlendirme Anketi", yaşam kalitesi "SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği" kullanılarak incelenmiştir. SPSS 23.0 programı ile uygun istatistiksel analizler yapılarak veriler sunulmuştur. Bulgular: Çalışmada anksiyete ve kontrol grupları arasında cinsiyet, yaş, beden kitle indeksi, medeni durum, öğrenim durumu, ekonomik durum, çalışma durumu ve alkol kullanma durumu açısından anlamlı farklılık bulunamamıştır. Anksiyete grubunda kontrol grubuna göre aktif sigara kullanma durumu anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p=0,02). Anksiyete grubunda sırt kuvveti (p=0,03), bacak kuvveti (p=0,01) ve fiziksel performans (p<0,001) ölçüm değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük saptanmıştır. Gruplar arasında el kavrama (p=0,85), esneklik (p=0,15) ve fiziksel aktivite (p=0,43) ölçümleri açısından ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark kaydedilmemiştir. Araştırmada anksiyete grubunda genel sağlık, fiziksel fonksiyon, fiziksel rol, emosyonel rol, sosyal fonksiyon, enerji ve ruhsal sağlık ölçüm değerleri kontrol grubundakilere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük olduğu (p<0,05), ağrı düzeyleri açısından ise istatistiksel olarak anlamlı bir farkın olmadığı bulunmuştur (p=0,15). Anksiyete grubunda ekonomik durumu yıllık 25.000 tl ve üzeri olan bireylerde el kavrama, sırt kuvveti ve bacak kuvveti ölçüm değerleri, daha düşük gelir durumundakilere göre anlamlı düzeyde daha yüksek tespit edilmiştir (p<0,05). Ayrıca aktif çalışan anksiyeteli bireylerde sırt ve bacak kuvveti ölçüm değerleri çalışmayanlara göre anlamlı düzeyde daha yüksektir (p<0,05). Kontrol grubunda da yıllık geliri olan ve çalışan bireylerde el kavrama, sırt kuvveti ve bacak kuvveti ölçüm değerleri anlamlı düzeyde daha yüksek saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Çalışmada anksiyete bozukluğu olan grupta sırt kuvveti, bacak kuvveti, fiziksel performans ve yaşam kalitesi değerlerinin olumsuz etkilendiği görülmüştür fakat el kavrama kuvveti, esneklik ve fiziksel aktivite değerleri açısından etkilenme olmamıştır. Her iki grupta da bir işte çalışmanın ve yüksek ekonomik durumun el kavrama, sırt kuvveti ve bacak kuvveti ölçüm değerleri üzerine olumlu etkilerinin olduğu görülmüştür. Sonuç olarak anksiyete bozukluğu tedavisi düzenlenirken egzersiz tedavisinin de dahil edilmesi ve bu konuda toplumun farkındalığının artırılmasına yönelik bilgilendirmeler ve eğitimler yapılması önem taşımaktadır. Anahtar sözcükler: Anksiyete; Fiziksek aktivite; Kas kuvveti; Yaşam kalitesi

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıEsneklik+4
Ufeyra Arslanyılmaz
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebrovasküler olay sonrası hemipleji gelişen hastalarda üst ekstremite robotik rehabilitasyon etkinliğinin konvansiyonel rehabilitasyon ile karşılaştırılması

Amaç: Bu tek kör randomize, prospektif çalışmanın amacı; Hemiplejik hastalara uygulanan robot aracılı rehabilitasyonun (Serebrovasküler olay sebebiyle fonksiyonunu kaybetmiş olan tarafa robot yardımlı egzersiz yaptırılarak eski fonksiyonlarının kazandırılmaya çalışılması ) yaşam kalitesi, üst ekstremite ve genel motor fonksiyonlara, günlük yaşam aktivitelerine olan etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilimdalı poliklinik/ ayaktan tedavi birimine Nisan 2016 ile Nisan 2019 tarihleri arasında başvuran, 18-85 yaşları arasında, anamnez, fizik muayene ve radyolojik değerlendirmesi ile ilk Serebrovasküler olay (SVO) sonrası hemipleji tanısı almış, çalışmaya katılmayı kabul eden 37 hasta alınmıştır. Çalışmaya alınan hastaların demografik ve klinik verileri kayıt edildikten sonra randomize edilerek 2 gruba ayrılmıştır. Robotik rehabilitasyon grubuna 17, konvansiyonel rehabilitasyon grubuna 20 kişi dahil edilmiştir. Gruplardan biri konvansiyonel tedavi alırken diğer grup konvansiyonel tedaviye ek olarak robot aracılı rehabilitasyon almıştır. Konvansiyonel tedavi haftada 5 gün olacak şekilde 4 hafta boyunca uygulanan eklem hareket açıklığı, germe, güçlendirme, denge egzersizleri ve yürüme eğitimini içermektedir. Robot aracılı rehabilitasyon bu tedaviye ek olarak haftada 5 gün 30-45 dakika olacak şekilde düzenlenmiştir. Tüm hastalar tedavi başında ve 4. haftanın sonunda Brunnstrom motor evrelemesi, el kavrama ve parmak kas gücü, Modifiye Ashworth Skalası (MAS), inmeye özgü yaşam kalitesi ölçeği (SS-QOL- Stroke Specific Quality of Life Scale), Motor Aktivite Günlüğü-28 (MAG-28), Fugl Meyer Değerlendirme Ölçeği (FMDÖ), Purdue peg test, Minnesota el becerisi testi, Montreal bilişsel değerlendirme ölçeği (MOBİD), Nottingham genişletilmiş günlük yaşam aktiviteleri indeksi (NGGYA), Fonksiyonel bağımsızlık ölçeği (FBÖ), Fonksiyonel ambulasyon skalası (FAS) ve CES-Depresyon ölçeği ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Robotik rehabilitasyon grubundaki hastaların motor fonksiyon ölçekleri, genel fonksiyon, yaşam kalitesi, spastisite, ambulasyon ve bilişsel değerlendirme ölçekleri kontrol grubuna göre daha iyi sonuçlar alınmasına rağmen gruplar arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmadı (p>0,05). CES – Depresyon Ölçeğinde ise robotik rehabilitasyon grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. (p=0,018). Sonuç: Araştırmamız sonucunda robotik rehabilitasyon grubunda konvansiyonel tedavi grubuna göre motor fonksiyon kazanımlarında artış olsa da anlamlı fark saptanmamıştır. Bununla birlikte hem konvansiyonel nörolojik rehabilitasyonun, hem de buna eklenen robotik rehabilitasyonun hemiplejinin yönetiminde etkili olduğu saptanmıştır. Avantajları göz önüne alındığında psikolojik iyileşme de sağlayabildiği için inme sonrasında robotik rehabilitasyon konvansiyonel tedavilere ek olarak kullanılabileceği düşünülmüştür. Robotik rehabilitasyon teknoloji ile birlikte ilerlemekte olan ve yeni teknolojiler ile çok daha etkili ve üstün yöntemlerin ortaya çıkmasının beklendiği bir alandır. Bu alanda yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır ve bu çalışmalar sayesinde yeni yöntemlerin kanıta dayalı tıp çerçevesinde klinikteki kullanımları mümkün olacaktır.

Fizik tedaviFizik tedavi yöntemleriHemipleji+7
Sahel Taravatı
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Konservatif tedavi edilen distal radius kırıklı hastalarda el ödemi üzerine interferansiyel akımın etkinliği

İFA'nın ödemi azaltıcı etkisi konusunda eldeki veriler oldukça azdır. Klasik kaynaklarda düşük frekanslarda verildiğinde (10Hz) kas stimulasyonu ile ritmik bir pompa etkisi görebildiği, ayrıca otonom sinirlerin etkilenmesiyle kan damarlarında permeabilite değişiklikleri olabildiği, dolayısıyla ödemin azaltılabildiği bildirilmektedir. Bu çift kör randomize kontrollü çalışmanın amacı distal radius kırığı sonrası elde gelişmiş olan ödem üzerine 30 dakikalık interferansiyel akım (İFA) uygulamasının etkili olup olmadığının araştırılmasıdır. Ek olarak İFA'nın ağrı ve el sıkma gücünde de etkinliği değerlendirilmiştir.

ElElektrik uyarı tedavisiFizik tedavi+6
Gulzar Hasanova
Ege University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Proloterapi uygulanan diz osteoartritli hastalarda derin ısıtıcının(kısa dalga diatermi) ağrı, fonksiyonellik ve yaşam kalitesi üzerine etkisi: Prospektif, randomize, plasebo kontrollü, çift kör çalışma

Amaç: Diz osteoartritinde Proloterapi uygulamasına ek olarak Kısa Dalga Diatermi tedavisinin ağrı, fiziksel fonksiyon ve yaşam kalitesi üzerine etkilerinin gözlenmesi Gereç ve yöntem: Çalışma 2018-2019 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğine diz ağrısı ile başvuran hastalara Amerika Romatoloji Birliği (ACR) klinik/radyolojik tanı kriterlerine göre diz osteoartriti tanısı kondu ve Kellgren-Lawrence (K-L) evresi 2 ve 3 olan 37 hasta çalışmaya alındı, hastalar Proloterapi +Kısa Dalga Diatermi tedavi grubu(n:18) ve Proloterapi + sham Kısa Dalga Diatermi (KDD)(n:19) olmak üzere iki gruba randomize edildi. Her iki gruba ek olarak Kuadriseps izometrik güçlendirme egzersizleri (günde 3 set 10 tekrar olmak üzere hergün, toplamda 6 hafta) verildi. Hastalara 3'er hafta arayla 0, 3, ve 6.haftada 3 defa Proloterapi enjeksiyonu ve her enjeksiyon sonrası 20 dk (gerçek veya sham) KDD verildi. Hastalar tedavi öncesi ve tedavi sonrası (3.enjeksiyon sonrası) VAS, WOMAC ve SF-36 sonuç ölçümleri ile değerlendirildi. Bulgular: Her iki grupta da VAS ve WOMAC alt gruplarında anlamlı düzeyde düzelme gözlendi (p<0,05). Her iki grupta da tedavi öncesine göre SF 36 ölçeğinin alt gruplarınndan fiziksel fonksiyon, emosyonel rol, genel sağlık, vücut ağrısı, sosyal fonksiyon parametrelerinde anlamlı düzelme gözlendi (P<0,05). Gruplar arası karşılaştırmalarda ise değerlendirilen ölçeklerin hiçbirisinde anlamlı farklılık tespit edilmedi (P>0,05). Sonuç: Bu çalışmada, her iki grupta, ağrı, fonksiyonellik ve hayat kalitesi açısından anlamlı düzelme saptanmakla birlikte, gruplar arasında fark saptanmadı. KDD nin proloterapi tedavisine ek katkı sağlayıp sağlamadığı konusunda kesin bir karara varmak güçtür. Bu nedenle, örneklem sayısının büyük olduğu , proloterapi ile diğer tedavi seçeneklerini karşılaştıran , iyi dizayn edilmiş, yeni yüksek kalite çalışmalara ihtiyaç vardır.

AğrıDiyatermiFizik tedavi+5
Rıdvan İşik
Ege University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Konservatif tedavi edilen proksimal humerus kırıklarında rehabilitasyona eklenen interferansiyel akımın ağrı, omuz fonksiyonları ve yaşam kalitesi üzerine etkisi

Amaç: Bu prospektif, randomize çift kör, plasebo kontrollü çalışmanın amacı; konservatif takip edilen proksimal humerus kırıklarında rehabilitasyona eklenen interferansiyel akım (İF) tedavisinin ağrı, omuz fonksiyonları, özürlülük, aktif eklem hareket açıklığı (EHA), analjezik ihtiyacı ve yaşam kalitesi üzerine olan etkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, konservatif tedavi kararı verilen proksimal humerus kırıklı 32 hasta dahil edildi. Hastalar interferans (İF) grubu (n=17) ve plasebo grubu (n=15) olmak üzere iki gruba randomize edildi ve önceden belirlenen rehabilitasyon protokolü doğrultusunda, haftada 3 gün 4 hafta süre ile fizyoterapist eşliğinde egzersiz programına alındı. Ek olarak kırık proksimal humerus bölgesine egzersiz öncesi; İF grubuna, premodüle yöntem ile 100 Hz frekansında 20 dakika İF akım uygulandı. Plasebo grubuna ise aynı süre ile sham İF uygulandı. Hastalar 4.hafta, 10.hafta ve 22.haftada değerlendirildi. Bulgular: Bu çalışmada zaman ile VAS değeri, Constant skoru, DASH skoru, aktif EHA (fleksiyon, ekstansiyon, abduksiyon, internal ve eksternal rotasyon), analjezik ihtiyacı ve SF-36 alt başlıklarından fiziksel fonksiyon, fiziksel rol kısıtlılığı, ağrı ve sosyal fonksiyon skoru her iki grupta da anlamlı şekilde iyileşme göstermiştir (p<0,05). Gruplar arası karşılaştırmada ise Constant skoru, tüm vizitlerde İF grubunda daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). VAS değeri, DASH skoru, aktif eksternal rotasyon, analjezik ihtiyacı ve SF-36 alt başlıklarından fiziksel fonksiyon, fiziksel rol kısıtlılığı, ağrı ve sosyal fonksiyon skorunda gruplar arası anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Aktif EHA ölçümlerinden fleksiyon, ekstansiyon ve abduksiyon 10. ve 22.haftada; internal rotasyon ise tüm vizitlerde İF grubunda anlamlı şekilde daha yüksek ölçülmüştür (p<0,05). Tartışma: Kas iskelet sistemi hastalıklarında sıklıkla kullanılan İF akımın, kırıklı hastalarda kullanımına dair literatür verileri son derece kısıtlıdır. Yapılan deneysel ve klinik çalışmalarda İF akımın; kırık iyileşmesi, doku perfüzyonu ve kas gücü artışı üzerine etkili olduğunu gösteren çalışmalar bulunmakla beraber; çalışmaların hiçbiri proksimal humerus kırıklarında yapılmamıştır. Bu çalışmada; konservatif tedavi edilen proksimal humerus kırıklarında rehabilitasyona eklenen İF akımın, omuz fonksiyonları ve EHA'nı iyileştirme üzerine olumlu etkileri olduğu görülmüştür. Özellikle ileri yaş ve deplase kırıklı hastalarda elde edilen bu başarılı fonksiyonel sonuçlar, konservatif ile cerrahi tedavi yöntemi arasında seçim yapmakta güçlük çeken ortopedik cerrahlara yol gösterici olacaktır. İF akımın, kırık kemik dokusu üzerine etkinliğinin, farklı klinik ve laboratuar yöntemlerle tesbit edildiği çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

AğrıAğrı-postoperatifHumeral kırıklar+7
Emine Dede
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemiplejik omuz ağrısında trombositten zengin plazmanın etkinliği

Amaç: Hemiplejik omuz ağrılı hastalarda trombositten zengin plazmanın ağrı ve fonksiyon üzerine etkisini araştırmaktır. Bu amaçla çift kör randomize, prospektif planlanan çalışmamızda hemiplejik omuz ağrılı hastalarda trombositten zengin plazmanın etkisi serum fizyolojik ile karşılaştırıldı. Gereç ve yöntem: Kliniğimiz polikliniklerine başvuran ilk inmeye bağlı hemipleji gelişmiş, 2 haftadan fazla plejik taraftaki omuzda ağrısı olan, 18-80 yaş aralığında, inmenin üstünden en az 3 ay geçmiş 55 hasta tarandı. Bu hastalardan 6' sı çalışmanın dâhil edilme kriterlerini karşılamadığı, 6 hasta da çalışmaya katılmayı reddettiği için çalışma dışı bırakıldı, toplam 43 hasta çalışma için randomize edildi. Tedavi grubuna TZP, 2. gruba plasebo olmak üzere tüm hastalara 1' er hafta arayla 3 kez enjeksiyon uygulandı. Tedavi grubundaki hastalara etkilenmiş omuz intraartiküler alanına; kendi venöz kanlarının santrifüji ile elde edilen trombosit zengin plazma, 2. gruptaki hastalara ise aynı miktar serum fizyolojik enjekte edildi. Tüm tedavi grupları yapılan enjeksiyona ek olarak nörolojik rehabilitasyon programlarına devam etti. Çalışma, hem hastaların hem de enjeksiyonu ve değerlendirmeyi yapan araştırmacıların hastaların hangi gruba dahil olduğunu bilmeksizin, kör olarak gerçekleştirildi. Üç aylık takip sonunda 40 hasta çalışmayı tamamladı. Primer ölçüm parametresi olarak hareketle olan VAS-ağrı skoru, sekonder ölçüm parametreleri olarak spontan VAS ağrı skoru, omuz pasif EHA(eklem hareket açıklıkları), FBÖ(fonksiyonel bağımsızlık ölçeği) ve kullanılan parasetamol miktarı kullanıldı. Tüm hastalar tedavi öncesi, son enjeksiyondan 1 hafta sonra, 1. ayda ve 3. ayda değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda spontan ve hareketle olan VAS değerlerinde, omuz pasif EHA'da 1. ay ve 3.ay vizitlerinde her iki grupta da anlamlı iyileşme gözlendi (p<0.05). Ancak gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Benzer şekilde FBÖ değerlerinde de tüm hastalarda iyileşme gözlenirken(p<0.05), gruplar arası fark yoktu. Kullanılan parasetamol miktarı arasında iki grup arası fark bulunmadı. iii Tartışma: Trombositten zengin plazma; tam kanın santrifüjü ile elde edilen ve tam kandan daha yüksek trombosit konsantrasyonu içeren hücresel plazma komponentidir. Biyoaktif protein ve büyüme faktöründen zengin trombositler dokuya bırakılıraak yaşlı ve rejenerasyonu iyi olmayan dokularda anjiyonegenezin, epitelizasyonun, hücre farklılaşmasının ve ekstraselüler matriks formasyonunun stimulasyonuyla doku iyileşmesine yardımcı olunması amaçlanır. Tüm bu yararlı etkilerinden dolayı HOA tedavisinde etkili olacağı hipotezine dayanarak yapılan bu çalışmada her iki grubun da zaman içinde iyileşme gösterdiği, ancak gruplar arası fark olmadığı görülmüştür. TZP enjeksiyonlarının plaseboya göre üstünlük göstermemesi iğnenin uyarıcı etkisi, TZP' nin hazırlanma biçimi, hazırlık aşamasında özellikle aktivatör kullanılmamış olması, hastaların aspirin alıyor olmaları ve HOA' nın heterojen yapısı ve olguların kronik olmaları ile açıklanabilir. Ayrıca tüm hastalara iyi bir eğitim sağlanması ile düzenli egzersiz programının başlanması bütün hastaların iyileşmesi üzerine etkili faktörler arasında sayılabilir. Bununla birlikte kesin bir yargıya varmak için HOA' nın akut-kronik, subluksasyonun eşlik edip etmediği alt gruplara ayrılabildiği daha çok hasta üzerinde yapılan, aktivatör kullanılarak hazırlanan TZP grubunun da yer aldığı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Ağrı, hemipleji, inme, omuz, trombositten zengin plazma

HemiplejiOmuzOmuz ağrısı+3
Asude Uzdu
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemiplejik hastalarda standart rehabilitasyona eklenen iş uğraşı tedavisinin günlük yaşam aktiviteleri, yaşam kalitesi ve psikolojik semptomlar üzerine etkinliği

Bu tek kör randomize, prospektif çalışmanın amacı hemiplejik hastalarda standart rehabilitasyona eklenen iş uğraşı tedavisinin günlük yaşam aktiviteleri, yaşam kalitesi ve psikolojik semptomlar üzerine etkinliğinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya hastalık süresi 6-24 ay arasında olan hemipleji tanılı 35 hasta dahil edildi. Hastalar iş uğraşı+standart rehabilitasyon (n:17) ve sadece standart rehabilitasyon (n:18) grubu olmak üzere randomize edildi. 1. gruptaki hastalara, 8 hafta boyunca haftanın 5 günü, günlük 45 dk süreyle standart rehabilitasyon tedavisi ve buna ek olarak haftanın 3 günü 45 dk süreyle iş uğraşı tedavisi verildi. 2. gruptaki hastalara ise; sadece standart rehabilitasyon tedavisi verildi. Hastalar tedavi öncesi ve 8. hafta sonunda; kendine bakım becerilerinin performansının değerlendirilmesi (KBBPD), fonksiyonel bağımsızlık ölçeği (FBÖ), Nottingham genişletilmiş günlük yaşam aktiviteleri indeksi (NGGYA), SF-36, purdue peg board testi, el ve parmak kas güçleri ve hastane anksiyete ve depresyon ölçeği (HAD) ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda her iki grupta da KBBPD, el ve parmak kas güçleri, NGGYA , purdue peg testi, FBÖ motor skorlarında grup içi anlamlı gelişim gözlendi(p<0.05). FBÖ kognitif, HAD skorlarında ise anlamlı gelişim görülmedi (p>0.05). Gruplar arası karşılaştırmada ise KBBPD testi enstrümantal günlük yaşam aktiviteleri-fiziksel alt ölçeği, FBÖ motor ve purdue peg board testi skorlarında iş uğraşı grubunda anlamlı daha çok iyileşme saptandı (p<0.05). Ancak KBBPD hareketlilik, özbakım ve enstrümantal günlük yaşam aktiviteleri-kognitif alt ölçekleri, SF-36, HAD, el ve parmak kas güçleri skorlarında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Sonuç: Standart rehabilitasyon uygulamalarına eklenen iş uğraşı tedavilerinin bazı günlük yaşam aktiviteleri, el fonksiyonları ve bağımsızlık üzerine faydalarının olduğu saptadık.

Fizik tedaviGünlük yaşam aktiviteleriHemipleji+7
Mehmet Eroğlu
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Omuzun adeziv kapsülitinde trombositten zengin plazmanın etkinliği

Amaç: Adeziv kapsülit tanılı hastalarda trombositten zengin plazmanın ağrı ve fonksiyon üzerine etkisini araştırmaktır. Bu amaçla çift kör randomize, prospektif planlanan çalışmamızda adeziv kapsülit tanılı hastalarda trombositten zengin plazmanın etkisi serum fizyolojik ile karşılaştırıldı. Gereç ve yöntem: Ege Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon kliniğine başvuran 89 adeziv kapsülit tanılı hasta değerlendirildi. 18-70 yaş aralığında, 3-9 aydır, omuzda ağrısı (VAS ile ≥40 mm şiddetinde), aktif ve pasif EHA'da karşı taraf ile karşılaştırıldığında, etkilenen tarafta en az 2 hareket düzleminde, en az % 25 kayıpla hareket kısıtlılığı olan 40 adeziv kapsülit tanılı hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar yaş ve cinse göre önceden belirlenen randomizasyon şemasına uygun olarak 2 gruba ayrıldı. 1. grup, kendi venöz kanlarının santrifüji ile elde edilen trombosit zengin plazma uygulanan grup, 2. grup serum fizyolojik uygulanan plasebo grubudur. Tüm tedavi gruplarında enjeksiyonlar toplamda 3 kez, 2' şer hafta ara ile omuza intrartiküler alana, posterior enjeksiyon tekniği kullanılarak ve körlüğü sağlamak için aynı madde ile kaplanarak uygulandı. Tüm tedavi gruplarına enjeksiyona ek olarak, ilk 4 hafta boyunca, haftada 3 gün fizyoterapist eşliğinde, daha sonra ev egzersiz programı şeklinde olmak üzere egzersiz tedavisi verildi. Hastanın hastaneye gelmediği günlerde de egzersizlerin günde 3 kez 10'ar tekrar şeklinde evde devam edilmesi önerildi. Tüm hastalar tedavi öncesi, 1. ay ve 3. ayda ağrı ve hareket kısıtlılığını değerlendirmek için primer ölçüm parametresi olarak Omuz Ağrı ve Dizabilite iİndeksi [Shoulder Pain and Disability Index (SPADI)] ile; sekonder ölçüm parametreleri olarak VAS (Visuel Analog Skala)- spontan ağrı, VAS- sağlık durumu, VAS- tedavi memnuniyeti, goniyometre ile omuz eklem hareket açıklığı ölçülmesi, kullanılan parasetamol dozu, komlikasyon ve yan etki olup olmadığı ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda; SPADI ile ağrı ve dizabilite değerlendirmesinde 1. ve 3. ayda her iki grupta da anlamlı iyileşme olmakla birlikte (p<0.05), TZP grubunda anlamlı daha fazla iyileşme saptandı (p<0.05). Her iki grupta da SPADI ağrı ve dizabilite alt skorlarında 1. ve 3.ay arasındaki değerlendirmelerde anlamlı iyileşme görüldü (p<0.05). SPADI totalde plasebo grubunda 1. ve 3.ay değerleri arasında fark saptanmadı . Ayrıca VAS ile spontan ağrı ve hastalığın yaşam kalitesine etkisini değerlendirmemizde de; TZP grubunda plasebo grubuna göre daha fazla iyileşme saptandı (p<0.05). EHA ölçümlerinde de 1.ve 3.ayda her iki grupta artış varken, 1.ayda aktif ER dışında diğer EHA'larda TZP grubunda daha fazla artış saptandı (p<0.05). Benzer şekilde, 1. ve 3.aydaki VAS-tedavi memnuniyeti de TZP grubunda daha iyi saptandı (p<0.05). Kullanılan parasetamol miktarında iki grup arası fark bulunmadı. Tartışma: TZP, tam kanın santrifüj edilmesi ile elde edilen ve tam kandan daha yüksek konsantrasyonda trombosit içeren otolog plazma kısmıdır. Hiperfizyolojik oranda büyüme faktörü içermesi çeşitli kas iskelet sistemi hastalıklarının tedavisinde kullanımını sağlamıştır. Kollajen sentezini arttırması, anjiogenezisi stimüle etmesi, hücre migrasyonunu, diferansiyasyonunu, proliferasyonunu arttırması, ekstrasellüler matriks oluşumunu arttırması ile tendon ve ligaman yaralanması tedavisinde etkili olduğu gösterilmiştir. Tüm bu yararlı etkilerinden dolayı AK tedavisinde etkili olacağı hipotezine dayanarak yapılan bu çalışmada her iki grubun da zaman içinde iyileşme gösterdiği saptanmıştır. Bununla birlikte gruplar karşılaştırıldığında hem ağrı parametreleri hem özürlülük ve memnuniyet değerlendirme parametrelerinde TZP grubunda istatiksel olarak çok daha fazla iyileşme bulunması egzersize ek olarak uygulanan TZP tedavisinin ek fayda sağladığı şeklinde yorumlanabilir. Çalışmamızda her 2 grupta da TÖ'ye göre anlamlı derecede iyileşme bulunması hastalara uygulanan bu egzersiz programına bağlanabilir. Bir başka olası neden de serum fizyolojiğin plasebo, distansiyon ve iğnenin uyarıcı etkisidir. Kesin karara varmada daha çok hasta üzerinde daha uzun süre takip edilerek yapılan, tek başına egzersiz tedavisi alan veya KS enjeksiyonu uygulanan gruplarla TZP'nin etkinliğinin karşılaştırıldığı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Adeziv kapsülit, omuz, trombositten zengin plazma

AdezyonlarOmuzOmuz ağrısı+3
Burcu Ünlü
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankilozan spondilit'li olgularda hastalıklarına ilişkin bilgilerinin değerlendirilmesine yönelik anketin Türkçe geçerlilik ve güvenilirliği

Giriş ve amaç: Bu metodolojik çalışmanın amacı; ankilozan spondilitli olgularda hastalıklarına ilişkin bilgilerinin değerlendirilmesini amaçlayan tarama anketinin Türkçe geçerlilik ve güvenilirliğinin araştırılmasıdır. Bu anketin bir Türkçe versiyonunun geliştirilmesi, AS hastalarının durumları hakkındaki bilginin türünü değerlendirme ve AS'nin yaşam kalitesi ve aynı zamanda ülkenin sosyoekonomisi üzerindeki olumsuz etkisini minimuma indirme ihtiyacına dayanmaktadır. Gereç ve yöntem: Ankilozan spondilitli olgularda hastalıklarına ilişkin bilgilerinin değerlendirilmesini amaçlayan tarama anketinin Türkçe'ye çevrilmesi "forward-backward translation" metodu ile gerçekleştirildi. Ölçeklerin güvenilirlik çalışması için test-tekrar test değerleri arasındaki intraclass (sınıf içi) korelasyon katsayısı (IKK) belirlendi. Aynı zamanda ölçeğin güvenilirliği için cronbach-α katsayısı kullanıldı. Tekrarlanabilirlik ölçütü için kappa testi ile soru analizi yapıldı. Geçerlilik çalışmaları yapısal geçerlilik ile gerçekleştirildi. Bunun için anket ile yaş, cinsiyet, öğrenim durumu, BASFI, BASDAI, ASQoL arasında korelasyon analizleri yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda ölçeğin tüm alt birimlerinin Cronbach α değerleri 0.7'nin üzerinde ve IKK değerleri 0.9'un üzerinde elde edilmiştir. Tekrarlanabilirlik ölçütü için yapılan soru analizi sonucu uyumlu bulunmuştur. Anket ile öğrenim durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0.01). Olguların yaşı, tanı süresi, BASFI, BASDAI, ASQoL değerleri ile anket arasında herhangi bir ilişki saptanmamıştır. (p>0.05). Fakat alt bölümlere bakıldığında bölüm D (eklem koruma önerileri) BASFI ile; bölüm B (immunogenetik) ise ASQoL ile ilişkili bulunmuştur. BASDAI ve BASFI 4 puanın altında olan hastalar yine bölüm D'de istatiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek puan almışlardır. ASQoL 8 puanın altında olan hastalar yine bölüm B'de istatiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek puan almışlardır Sonuç: Bu çalışmada ankilozan spondilitli olgularda hastalıklarına ilişkin bilgilerinin değerlendirilmesini amaçlayan anketin Türkçe versiyonunun güvenilir bir ölçek olduğu gösterilmiştir. Ancak geçerlilik analizleri aynı ölçüde tatmin edici bulunmamıştır. Bu konuda daha ayrıntılı, daha geniş populasyonlarda ve AS gruplarına üye olan veya AS eğitim programlarına katılmış hastaların ve gelir düzeylerinin değerlendirilmeye alındığı araştırmalara ihtiyaç vardır.

AnketlerGüvenilirlik ve geçerlilikHastalık+3
Gülbin Ulutürk
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ağır ve orta düzey obstrüktif uyku apne sendromu olan hastalarda sürekli pozitif hava yolu basıncı tedavisinin yutma fonksiyonu üzerine etkileri

Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OSAS) hastalarında subklinik yutma fonskiyonun da bozukluk gözlenmektedir. Çalışmamızın amacı OSAS tedavisinde sık olarak kullanılan CPAP tedavisinin bozulmuş yutma fonksiyonu üzerine etkilerini araştırmaktır.

Sertaç Öncü
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spondiloartropatili hastalarda nöropatik ağrı; klinik aktivite, yaşam kalitesi, depresyon ve anksiyete ile ilişkisi

Spondiloartritler (SpA) ortak birçok genetik ve klinik özellikleri içeren bir hastalık grubudur. Biz bu çalışmada inflamatuar ağrıya ek olarak nöropatik ağrı komponentinin varlığını inceledik. Ayrıca SpA hastalarında nöropatik ağrı sıklığı ve SpA'lı hastalarla sağlıklı kontrolleri kıyaslayarak hastalık aktivitesi, fonksiyonel durum, yaşam kalitesi, depresyon ve anksiyete ile nöropatik ağrı komponentinin arasındaki ilişkiyi araştırdık. Çalışmamıza 64'ü SpA ve 64'ü kontrol grubuna olmak üzere toplamda 128 olgu dahil edildi ve demografik verileri kaydedildi. Hasta grubuna Pain Detect Ağrı Anketi (PainDetect), Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite İndeksi (BASDAİ), Bath Ankilozan Spondilit Fonksiyonel İndeks (BASFİ), Bath Ankilozan Spondilit Metroloji İndeks (BASMİ), Kısa Form-36 (SF-36), Sağlık Değerlendirme Anketi (HAQ), Vizuel Analog Skala (VAS) hareket, VAS istirahat, VAS yorgunluk, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) uygulandı. Kontrol grubunda ise sadece PainDetect, BDÖ ve BAÖ uygulandı. Hasta ve kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet, medeni durum, boy, ağırlık, vücut kitle indeksi (VKİ), sigara ve alkol açısından anlamlı fark saptanmadı. İki grup arasında nöropatik ağrı sıklığı, PainDetect ve BDÖ skorları benzer saptandı. Hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla BAÖ skoru daha yüksek saptandı. Hasta grubunda nöropatik ağrı olanlarda daha yüksek VAS hareket, VAS istirahat, VAS yorgunluk, HAQ, BDÖ, BAÖ, BASDAİ ve BASFİ skorları saptandı. Bununla birlikte hasta grubunda nöropatik ağrı olanlarda daha düşük SF-36 mental ve fiziksel komponent skorları saptandı. Sonuç olarak SpA tanılı hastalarda nöropatik ağrı sıklığı SpA tanısı olmayan kontrol grubuyla istatistiksel olarak benzer olarak saptandı. Bununla birlikte nöropatik ağrı komponenti olan hastalarda daha fazla ağrı, yorgunluk, yüksek hastalık aktivitesi, düşük fonksiyonellik, düşük yaşam kalitesi, daha yüksek depresyon ve anksiyete düzeyleri saptadık. Anahtar kelimeler: Anksiyete, Depresyon, Hastalık aktivitesi, Nöropatik ağrı, Spondiloartropati

AnksiyeteDepresyonSpondiloartrit
Onurcan Özdemir
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnmeli hastalarda fonksiyonel durum ile depresyon, anksiyete ve kişilik özellikleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada inme sonrası fonksiyonel durumun depresyon, anksiyete ve D tipi kişilik ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğine Mayıs 2022-Mayıs 2023 tarihleri arası müracaat eden inme tanısı ile gelen hastalar dahil edildi. İnme tanısı almış hastaların fonksiyonel durumları; depresyon, anksiyete ve kişilik özellikleri ile değerlendirildi. Bilgilendirilmiş onam formu alındı. Hastalara Barthel Günlük Yaşam Aktiviteleri (GYA) İndeksi, Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği (FBÖ), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADS), Beck Depresyon Ölçeği, D Tipi Kişilik Ölçeği (D14) uygulanarak veriler kaydedildi. Demografik bilgiler (cinsiyet, yaş, eğitim düzeyi, çalışma durumu, medeni hal), lezyon lokalizasyonu, inme üzerinden geçen zaman, dominant ekstremite, komorbidite varlığı hasta değerlendirme formuna kaydedildi. Bulgular: Hastaların inme öncesine göre inme sonrası psikiyatrik ilaç kullanımı istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Beck Depresyon Ölçeği ve HADS skorları ile FBÖ ve Barthel GYA İndeksi skorları inme üzerinden geçen süreyle korele olmadığı sonucuna varıldı. Kadınların Beck Depresyon Ölçeği, HADS-Anksiyete ve HADS-Depresyon skorları erkeklere göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı. Kadınlarda D tipi kişilik özellikleri erkeklere göre istatistiksel olarak fazla görüldü (p=0,005). Beck Depresyon Ölçeği, HADS skorları, D tipi kişilik varlığı, FBÖ ve Barthel GYA İndeksi skorları ile lezyon lokalizasyonu arasında anlamlı bir bulgu saptanmadı. Çalışan hastalarda FBÖ ve Barthel GYA İndeksi skorları ev hanımı ve emeklilere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı (p=0,025) HADS-Depresyon skoru da diğer gruplara göre anlamlı derecede düşük bulundu (p=0,013). Beck Depresyon Ölçeği, HADS-Anksiyete, HADS-Depresyon ve D tipi kişilik özellikleri ile fonksiyonel durum ölçekleri olan FBÖ ve Barthel GYA İndeksi skorları arasında negatif yönde korelasyon saptandı. Sonuç: Çalışmamız sonucunda inmeli hastalarda fonksiyonel durum ve iyileşme sürecinde depresyon ve anksiyetenin etkisi olduğu ortaya kondu. D tipi kişilik özellikleri taşıyan inmeli hastaların fonksiyonel durumlarının daha kötü olduğu sonucuna varıldı. Anahtar Sözcükler: İnme, Depresyon, Anksiyete, Kişilik, Fonksiyonel durum

AnksiyeteDepresyonFonksiyonel yetkinlik+2
Sema Nur Mutlu Ekici
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebral palsili çocuklarda robot yardımlı yürüme eğitiminin etkinliği: Randomize karşılaştırmalı çalışma

Amaç: Serebral Palsi (SP), gelişmekte olan fetal veya infant beyninde ilerleyici olmayan bir lezyon sonucu gelişen ancak yaşla değişebilen, aktivite limitasyonuna yol açan, motor işlev, postür ve hareket gelişiminin bir grup kalıcı bozukluğudur. Göreve özel eğitimle nöroplastisiteyi artırma ilkesini kullanarak, yürüme becerisinin geliştirilmesine yönelik yürüme eğitim çalışmalarının, yürüme bozukluğu olan hastaların rehabilitasyon sürecinde etkili olduğuna dair kanıtlar vardır. Bu amaçla robotik yürüme cihazlarının kullanılması, fizyolojik yürüme düzeninin sağlanmasına ve sürdürülmesine yardımcı olur. SP'li çocuklarda yürüme fonksiyonunu iyileştirmek/geliştirmek için alternatif bir tedavi olarak robotik cihazların kullanımı her geçen gün artmaktadır. Bu çalışma, SP'li çocukların kaba motor fonksiyonları üzerinde, konvansiyonel fizik tedavi (KFT) ile KFT'ye ek olarak uygulanan robot yardımlı yürüme eğitiminin (RYYE) etkinliğini karşılaştırmak için tasarlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma prospektif, randomize karşılaştırmalı bir çalışmadır. Bu çalışmaya Kaba Motor Fonksiyon Sınıflama Sistemi (KMFSS) düzeyi II-IV olan, unilateral ve bilateral spastik SP tanılı, 5 ile 18 yaş arası çocuklar dahil edilmiştir. Çocuklar, KFT veya KFT+RYYE almak için randomizasyon yapılarak iki gruba atanmıştır. Her iki tedavi grubu da haftada 2-3 seans KFT almışlardır. KFT+RYYE grubu ayrıca haftada 2-3 seans olmak üzere toplam 15 seans RYYE almıştır. Değerlendirme parametreleri olarak Kaba Motor Fonksiyon Ölçeği-88 (KMFÖ-88), Altı dakika yürüme testi (6DYT), On metre yürüme testi (10MYT), Modifiye Ashworth Skalası (MAS), Hedefe Ulaşma Skalası (HUS), Pediatrik Yaşam Kalitesi Envanteri 3.0 SP Modülü kullanılmıştır. Tüm hastalar tedavi öncesi (Z1), tedavi sonrası (Z2), tedavi bitiminden 6 hafta sonra (Z3) ve tedavi bitiminden 12 hafta sonra (Z4) değerlendirilmişlerdir. Bulgular: Bu çalışmanın sonucunda, KFT+RYYE grubunda, KFT grubuna kıyasla KMFÖ total (p=0,044) ve KMFÖ-D skorunda (p=0,028) anlamlı gelişme bulunmuştur. KFT+RYYE grubunda; KMFÖ-88 total skorunda Z1-Z2 (p=0,014); Z1-Z3 (p=0,003) ve Z1-Z4 (p<0,001) arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır; KFT grubunda KMFÖ-88 total skoru (p=0,494), KMFÖ-D skoru (p=0,534) açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. KMFÖ-E skorunda gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmazken (p=0,067), grup ayrımı yapılmaksızın zamana bağlı değişim istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,001). KMFÖ-E skorunda Z1-Z2 (p=0,025); Z1-Z3 (p=0.001) ve Z1-4 (p=0.001) arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır. 6DYT (p=0,997) ve 10MYT (p=0,810) sonuçlarının zaman içindeki değişiminde alınan tedavi yöntemine göre anlamlı farklılık saptanmamıştır. Her iki grupta tedavi ile alt ekstremite spastisitesinde istatistiksel olarak anlamlı değişim saptanmamıştır. HUS'ta birinci hedef için KFT+RYYE grubunda Z1-Z2 (p=0,035) ve Z1-Z4 arasında (p=0,035) anlamlı farklılık saptanırken; KFT+RYYE grubunda ikinci hedef için ve KFT grubunda yapılan değerlendirmede her iki hedef için zamana bağlı değişimlerde anlamlı farklılık saptanmamıştır. Pediatrik Yaşam Kalitesi Envanteri 3.0 SP Modülü sonuçlarının zaman içindeki değişimi alınan tedavi yöntemine göre (p=0,767) anlamlı farklılık göstermemektedir. Sonuç: Bu çalışmanın sonucunda KFT'ye ek olarak uygulanan RYYE ile SP'li çocukların kaba motor fonksiyonlarında gelişme olduğu saptanırken, yürüme mesafesi, yürüme hızı, alt ekstremite spastisitesi ve yaşam kalitesinde anlamlı değişme tespit edilmemiştir. Rutin KFT'ye ek olarak RYYE, SP'li çocukların kaba motor fonksiyonlarını geliştirmek için etkili, uygulanabilir ve güvenilir bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: Serebral palsi, robot, fizik tedavi, fonksiyonel durum, spastisite, yaşam kalitesi

Fizik tedaviKas spastisitesiRobotlar+6
Sevgi Esra Özdemir Tekeş
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVİD-19 sonrası kardiyopulmoner uygunluk düzeyinin normal değerlerle karşılaştırılması ve fiziksel kapasiteyi etkileyen faktörlerin araştırılması

Amaç: SARS-CoV-2 2019 yılı sonlarında saptanan yeni bir koronavirüs türüdür, neden olduğu hastalık COVID-19 olarak adlandırılmıştır. COVID-19 başta akciğerler olmak üzere birçok organı ve sistemi etkilemesi nedeniyle COVID-19'un uzun dönem etkilerinin aydınlatılması önem taşımaktadır. Bu çalışma ile COVID-19 geçiren bireylerin egzersiz kapasitesinde değişiklik olup olmadığının ortaya konması ve bunun yaş, cinsiyet, fiziksel aktivite düzeyi, hastalık şiddeti ve komorbiditelerle ilişkisinin aydınlatılması amaçlanmıştır. Çalışmanın ikincil amacı egzersiz kapasitesindeki değişikliklerin nedenlerini belirlemek ve rehabilitasyon programlarının hedeflerini tanımlamaktır. Gereç ve Yöntem: Katılımcıların demografik bilgileri ile semptomları, eşlik eden tıbbi durumları, hastalık şiddetleri kaydedilmiştir. Katılımcılara 6 dakika yürüme testi, solunum fonksiyon testleri ve kardiyopulmoner egzersiz testi uygulanmış, fiziksel kapasite maksimum oksijen tüketimiyle (VO2maks) değerlendirilmiştir. Katılımcılar ayrıca Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (IPAQ) ile değerlendirilmişlerdir. Bulgular: Çalışmaya hafif, orta, ağır, kritik hastalık şiddetlerinden sırasıyla 53, 44, 26, 9 katılımcı katılmıştır. Yorgunluk, miyalji ve baş ağrısı en sık bildirilen semptomlardır. Obezite, hipertansiyon ve sigara kullanımı en sık eşlik eden tıbbi durumlardır. IPAQ ile yapılan değerlendirmelerde bireylerin fiziksel aktivite düzeylerinin COVID-19 sonrasında azaldığı saptanmıştır. Hastalık şiddeti farklı gruplar arasında VO2maks düzeyleri açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Bireyler COVID-19 öncesi sahip oldukları fiziksel aktivite düzeylerine göre gruplandıklarında VO2maks düzeyleri arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Sadece hastalık şiddeti hafif olan bireylerde erkeklerin kadınlara göre VO2maks düzeyleri anlamlı olarak düşük saptanmıştır. Obezite, hipertansiyon, sigara kullanımı, diyabet ve aterosklerotik kalp hastalığı olan ve olmayan gruplarda ve farklı yaş gruplarındaki bireyler arasında beklenen VO2maks düzeyleri arasında anlamlı fark gözlenmemiştir. Egzersiz kapasitesi düşük olan grupta vital kapasite (VC), zorlu vital kapasite (FVC), birinci saniyedeki zorlu ekspirasyon hacmi (FEV1) ve maksimal istemli ventilasyon (MVV) daha düşük saptanmıştır. Düşük kapasiteye sahip grupta egzersiz testi sırasında anaerobik eşiğe daha erken ulaşılmıştır. COVID-19 geçiren bireylerde 6 dakika yürüme testi yürüme mesafesi ve VO2maks düzeyleri arasında güçlü korelasyon saptanmıştır. Sonuç: COVID-19 geçiren bireylerin egzersiz kapasitesinde azalma nedeninin öncelikli olarak azalmış fiziksel aktivite düzeyi ve solunum kısıtlılıkları olduğu sonucuna varılmıştır. Hastalık seyri üzerinde negatif etkisi olan ileri yaş, düşük fiziksel aktivite düzeyi ve komorbiditelerin öngörülen egzersiz kapasitesi üzerinde etkili olmadığı gösterilmiştir. COVID-19 geçiren bireylere yönelik rehabilitasyon programlarının fonksiyonel akciğer kapasiteleri, solunum kas gücü ve dayanıklılığı geliştirmeye öncelik verilecek şekilde tasarlanması gerektiği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: 6-dakika yürüme testi, COVID-19, egzersiz toleransı, kardiyopulmoner egzersiz testi, solunum fonksiyon testleri

COVID 19EgzersizSARS virüsü+3
Burak Kamil Turan
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Radikal prostatektomi sonrası üriner inkontinansı olan hastalarda manyetik stimülasyonun etkinliği: Prospektif randomize SHAM kontrollü klinik çalışma

Amaç: Radikal prostatektomi (RP) sonrası üriner inkontinansı (Üİ) olan hastalarda manyetik stimülasyon (MStim) etkinliğini değerlendirmek Metod: Çalışmanın gücü, %85 olacak şekilde (Beta=20 ve alfa=0,05) örneklem büyüklüğü hesaplamasına göre, her bir grup için en az 18 vaka olmasına, ancak olası çekilmeler (hasta sayısının yaklaşık %10'u) dikkate alınarak çalışmaya toplam 40 erkek (her grupta 20 vaka) hastanın alınmasına karar verildi. Dışlama ve dahil edilme kriterlerini karşılayan RP sonrası Üİ'li 40 erkek hasta, rastgele sayılar tablosu kullanılarak 2 gruba ayrıldı. Birinci gruba aktif MStim (n:20), ikinci gruba sham MStim (n:20); koltuk tipi MStim cihazı (Novamag NT60) ile haftada 2 gün, günde 20 dakika, 8 hafta süresince toplam 16 seans uygulandı. Sham tedavi manyetik koltuğun bobini üzerine manyetik akımın hastaya nüfuz etmesini önleyen ince bir saptırıcı kurşun levha yerleştirilerek uygulandı. Hastalar, tedavi öncesi ve tedavi sonunda inkontinans şiddeti (24 saatlik ped testi), 3 günlük işeme günlüğü (işeme sıklığı, inkontinans sayısı, noktüri ve ped sayısı), yaşam kalitesi (IIQ-7), anksiyete ve depresyon düzeyi (HAD), seksüel fonksiyon düzeyi (IIEF), tedavi başarısı (kontinans oranı), kür ve iyileşme oranı ve tedaviden memnuniyet düzeyi (Likert skala) ile değerlendirildi. Bulgular: Her iki grupta da tedavi sonunda tedavi öncesine göre; inkontinans şiddeti, işeme sıklığı, inkontinans sayısı, noktüri, ped sayısı değerlendirmelerinde istatistiksel olarak anlamlı iyileşme olduğu gözlendi (p<0,05). Ayrıca aktif MStim grubunda tedavi sonunda tedavi öncesine göre; yaşam kalitesi, anksiyete düzeyi, seksüel fonksiyon düzeyi toplam skor ve orgazmik işlev skoru değerlendirmelerinde istatistiksel olarak anlamlı iyileşme olduğu gözlendi (p<0,05). Tedavi sonunda; inkontinans şiddeti, inkontinans sayısı, noktüri, yaşam kalitesi, anksiyete düzeyi, seksüel fonksiyon düzeyi toplam skor ve orgazmik işlev skoru açısından, aktif MStim grubunda sham MStim grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde iyileşme sağlandı (p<0,05). Aktif MStim grubunda sham MStim grubuna göre tedavi başarısı, kür ve iyileşme oranları ve tedavi memnuniyetinin istatistiksel olarak daha yüksek olduğu görüldü (p<0,05). İşeme sıklığı, ped sayısı, depresyon düzeyi ve seksüel fonksiyonun diğer alt grup skorları açısından ise iki grup arasında istatistiksel olarak fark saptanmadı (p>0,05). Sonuç: RP sonrası Üİ'li hastalarda aktif MStim tedavisi, inkontinans ile ilişkili klinik parametreler ve yaşam kalitesi, anksiyete, seksüel fonksiyon açısından sham MStim tedavisinden üstündür. Anahtar Kelimeler: Radikal prostatektomi, üriner inkontinans, manyetik stimülasyon

Manyetik stimulasyonProstat hastalıklarıProstatektomi+1
Burak Ünal
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sağlıklı ve diz osteoartritli bireylerde treadmill ve tartan pistte yürüme sonrası femoral kıkırdak kalınlığının değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı, sağlıklı bireylerde ve diz osteoartiritli (OA) hastalarda treadmill ve tartan zeminde yürüme sonrası akut femoral kıkırdak kalınlığı değişimini ölçmek ve sağlıklı bireyler ile diz OA'lı hastalar arasında kıkırdak kalınlığı değişimi açısından fark olup olmadığını karşılaştırmaktır. Pamukkale Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Polikliniği'ne başvuran, Amerikan Romatoloji Derneği (ACR) kriterlerine göre diz OA tanısı konulan ve Kellgren Lawrence evreleme kriterlerine göre evre 1-2 olan 40 yaş üstü 30 hasta ile yaş ve cinsiyet olarak eşleştirilmiş 30 sağlıklı birey çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan hastaların sosyodemografik özellikleri ve ayrıntılı öyküsü sorgulanarak kaydedildi. Tüm hastaların fizik muayeneleri ayrıntılı olarak yapıldıktan sonra kilosu ve boyu ölçülerek, vücut kitle indeksleri (VKİ) hesaplandı. Katılımcıların fiziksel aktivite seviyeleri Dünya Sağlık Örgütü'nün Küresel Fiziksel Aktivite Anketi (GPAQ) temel alınarak belirlendi. Sağlıklı bireylerin ve diz OA'lı hastaların hepsinin tüm yükleme koşullarını (treadmill ve tartan zeminde 30 dk yürüme) tamamladığı tekrarlanan ölçümler tasarımı kullanıldı. Bunun için sağlıklı bireylere ve diz OA hastalarına önce treadmill, bir hafta ara sonrası tartan zemin yürüyüşü yaptırıldı. Yürüme öncesi ve hemen sonrası femoral kıkırdak kalınlığı portable ultrasonografi (USG) (Clarius L7 HD Linear Scanner) ile ölçüldü. Yükleme sonrası tüm USG prosedürleri, katılımcıların dominant bacak dizlerinden, yükleme koşulunun ardından 5 dk içinde elde edildi. Çalışma sonucunda, sağlıklı bireylerde hem treadmill hem de tartan pistte yürüme sonrası yürüme öncesine göre medial femoral kondil, interkondiler ve lateral femoral kondil kıkırdak kalınlığı istatistiksel olarak anlamlı derecede azalmış (p<0,001); treadmill yürüyüşü sonrası olan bu azalma tartan pist yürüyüşü sonrasına göre istatistiksel olarak daha fazla saptanmıştır (p<0,001). Diz OA'lı hastalarda hem treadmill hem de tartan pistte yürüme sonrası yürüme öncesine göre medial femoral kondil, interkondiler ve lateral femoral kondil kıkırdak kalınlığı istatistiksel olarak anlamlı derecede azalmıştır XI (p<0,001). Diz OA'lı hastalarda treadmill yürüyüşü sonrası sadece medial femoral kondil kıkırdak kalınlığındaki azalma, tartan pist yürüyüşü sonrası oluşan azalmaya göre istatistiksel olarak daha fazla saptanmıştır (p<0,05). Hem treadmill hem de tartan pist yürüyüşü sonrası sağlıklı bireylerde diz OA'lı hastalara göre medial femoral kondil, interkondiler ve lateral femoral kondil kıkırdak kalınlığında istatistiksel olarak daha fazla azalma saptanmıştır (p<0,001). Sonuç olarak, hem sağlıklı bireylerde hem de diz OA'lı hastalarda treadmill veya tartan pistte yürüme sonrası femoral kıkırdak kalınlığı azalmış olup, yürüme sonrası tartan pistte oluşan azalma treadmillde yürüyüş sonrasına göre sağlıklı bireylerde tüm kompartmanlarda; diz OA'lı hastalarda ise yalnızca medial femoral kondil kıkırdak kalınlığında daha az olmuştur. Tartan pistte yürüyüş treadmill yürüyüşüne göre diz ekleminde daha az kıkırdak kalınlık değişimine neden olmuştur. Bu sonuçların klinik anlamlılığının yorumlanabilmesi için, mekanik yüklenmenin getirdiği femoral kıkırdak kalınlığı azalmasındaki fizyolojik adaptasyon sınırı ile patolojik deformasyon sınırını belirleyecek ileri çalışmalara ihtiyaç vardır

DizDiz eklemiFemur başı+7
Ayşe Şimşek
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tüm vücut vibrasyonu tedavisinin polinöropatisi olan ve olmayan tip 2 diyabetik hastalar üzerindeki etkileri

Diabetes mellitus (DM), insülin hormonunun salınımındaki veya etkisindeki yetersizlik nedeniyle karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasında bozulmalara yol açan kronik bir metabolizma hastalığıdır. Tip 2 diabetes mellitus (T2DM) tedavisinin temel unsurları; medikal tedavi, diyet ve egzersizden oluşur. Egzersiz, sadece glisemik kontrolü sağlamakla kalmaz, aynı zamanda fiziksel dayanıklılığı artırma, yaşam kalitesini yükseltme ve metabolik komplikasyonları azaltma gibi önemli katkılar sunar. Bu çalışmanın amacı, polinöropatisi olan ve olmayan T2DM hastalarında ağırlık eklenerek yapılan titreşimli vücut vibrasyonu (TVV) egzersizlerinin; polinöropatisi olmayan T2DM hastalarında ise yerde ağırlıklarla yapılan egzersizlerin antropometrik, esneklik, vücut kompozisyonu analizi, viseral ve abdominal yağ ölçümleri ve ultrason ile kas kalınlığı ölçümleri, fonksiyonel parametreler, yaşam kalitesi, nöropatik ağrı ve Fibroblast Büyüme Faktörü 21 (FGF-21), İnterlökin-10 (IL-10), osteokalsin, adiponektin, İnterlökin-6 (IL-6), Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör (BDNF), C-reaktif protein (CRP), Myostatin gibi inflamatuar moleküller üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Diyabetik polinöropatisi (DPN) olan 22 hasta DPN (+) TVV'e dahil edilirken, nöropatisi olmayan 46 hasta, DPN (-) TVV ve DPN (-) YERDE gruplarına rastgele olarak dağıtıldı. DPN (+) TVV ve DPN (-) TVV'deki hastalar, 12 hafta boyunca haftada 3 gün TVV egzersiz tedavisi almış; egzersizlerin süresi, set sayısı, frekansı, amplitüdü ve ağırlık kullanımı kademeli olarak artırıldı. DPN (-) YERDE grubundaki hastalar ise aynı egzersizleri benzer süre, set ve ağırlıkları kullanılarak mat üzerinde uyguladı. 12 haftalık egzersiz programı uygulanan hastalarda programın başında ve sonunda elde edilen veriler delta yöntemine göre değerlendirildiğinde antropometrik ölçümlerde; vücut kompozisyon analizi sonuçlarında; DPN(-) TVV ve DPN(-) YERDE grupları arasında fark çıkan ön kol fleksörleri hariç diğer ultrasonografik kas kalınlıklarında; DPN (+) TVV ve DPN (-) YERDE grupları arasında fark çıkan 6 Dakika Yürüme Testi (6DYT) hariç diğer fonksiyonel ölçümlerde; nöropatik ağrı skorlarında; DPN (+) TVV ve DPN (-) YERDE grupları arasında fark çıkan mental sağlık skoru hariç diğer Kısa Form-36 (SF-36) yaşam kalitesi skorlarında ve FGF-21, IL-10 osteokalsin, adiponektin, IL-6, BDNF, CRP, Mystatin ile ölçülen inflamatuar moleküllerin düzeylerinde gruplar arası istatistiksel anlamlı fark bulunmadı. Ancak her grubun kendi içinde egzersiz öncesine (EÖ) göre yapılan değerlendirmelerde ağırlık eklenerek yapılan TVV'nin DPN'si olan ve olmayan T2DM'li hastalarda ve yerde yapılan ağırlıklı egzersizlerin DPN'si olmayan T2DM'li hastalarda alt ekstremite kas gücünü artırmada, yağlanmayı azaltmada, fiziksel dayanıklılığı geliştirmede ve denge performansını iyileştirmede, yaşam kalitesini atırmada ve nöropatik ağrıyı azaltmada etkili olabileceğini ancak FGF-21 hariç inflamatuar moleküllerden IL-10, osteokalsin, adiponektin, IL-6, BDNF, CRP ve Myostatin düzeylerinde üzerinde etkili olmadığını göstermektedir. Sonuç olarak, ağırlık eklenerek yapılan TVV'nin DPN'si olan ve olmayan T2DM'li hastalarda ve yerde yapılan ağırlıklı egzersizlerin DPN'si olmayan T2DM'li hastalarda etkinlikleri birbirine benzer bulunmuştur. Elde edilen bulgular, özellikle egzersiz yapma kapasitesi sınırlı T2DM hastaları için yerde ağırlıklarla çalışmanın veya ağırlık eklenerek yapılan TVV egzersizlerinin etkili ve güvenilir yöntemler olarak kullanılabileceğini göstermektedir.

Fulden Öztürk
Pamukkale University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik inmeli hastalarda robot yardımlı yürüme, vücut ağırlık destekli koşu bandı eğitimi ve konvansiyonel yürüme eğitiminin, yürüme analizi ve yüzeyel elektromiyografi ölçümleri kullanılarak karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı, tek taraflı iskemik inme geçiren hastalarda; robot yardımlı yürüme, vücut ağırlık destekli koşu bandında yürüme eğitimi ve konvansiyonel yürüme eğitiminin, yürüme fonksiyonu, yürüyüş paternleri ve kas aktivitesi üzerindeki etkilerini karşılaştırmak ve bu yaklaşımların birbirlerine üstünlük sağlayıp sağlamadıklarını belirlemektir. Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı'na başvuran ve uygunluk kriterlerini karşılayan 48 hasta çalışmaya dahil edildi. Randomizasyon sonrası üç gruba ayrılan katılımcılardan: 1. gruba RoboGait ile robot yardımlı yürüme eğitimi, 2. gruba Zebris RehaWalk® ile vücut ağırlık destekli koşu bandında yürüme eğitimi, 3. gruba ise konvansiyonel yürüme eğitimi verildi. Tedavi öncesi ve sonrası; klinik değerlendirmelere ek olarak iki boyutlu kamera ile kinematik analiz, yüzeyel elektromiyografi (yEMG), basınç ve yürüme analizi ölçümleri yapıldı. Çalışma sonunda tüm gruplarda 6 Dakika Yürüme Testi (6DYT), Fonksiyonel Ambulasyon Skalası (FAS) ve Fugl-Meyer Değerlendirme Ölçeği-Alt Ekstremite (FMD-AE) skorlarında anlamlı gelişmeler kaydedildi (p<0.05). Ancak gruplar arasında klinik ölçütler açısından anlamlı farklılık gözlenmedi (p>0.05). Kinematik ölçümlerde; RoboGait grubunda diz fleksiyonu ve ayak bileği dorsifleksiyonu EHA değerleri her iki tarafta anlamlı olarak artarken (p<0.05), kalça fleksiyonunda anlamlı değişiklik saptanmadı. RehaWalk grubunda etkilenen tarafta tüm eklemlerde anlamlı artış görülürken, sağlam tarafta da kalça fleksiyonu ve ayak bileği dorsifleksiyonu anlamlı şekilde arttı (p=0.036; 0.035). Konvansiyonel grupta sadece etkilenen tarafta kalça fleksiyonu ve ayak bileği dorsifleksiyonu anlamlı şekilde gelişti (p=0.023; p=0.002). Tedavi sonrası gruplar arasında EHA ölçümleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). yEMG analizlerinde; her üç grupta da biceps femoris, tibialis anterior ve gastroknemius kaslarının amplitüdleri anlamlı olarak arttı. RehaWalk grubunda diz ve ayak bileği kokontraksiyon indekslerinde anlamlı azalma gözlendi (p<0.05), diğer gruplarda ise değişim saptanmadı(p>0.05). Tedavi sonrası gruplar arasında yEMG analizleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Yürüme analizinde; RehaWalk grubunda; çift destek fazı, yürüme hızı, çift adım uzunluğu, çift adım süresi; her iki tarafta basma fazı, salınım fazı, tek destek fazı, adım uzunluğu ve etkilenen tarafta adım süresi istatistiksel olarak anlamlı değişim göstermiştir. RoboGait grubunda çift adım uzunluğu, yürüme hızı ve her iki tarafta adım uzunluğu; konvansiyonel grupta ise yürüme hızı, çift adım uzunluğu, çift destek fazı, sağlam tarafta adım uzunluğu ve etkilenen tarafta tek destek fazı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde değişim göstermiştir. Basınç analizinde, yürüme çizgisi uzunluğu her üç grupta da anlamlı şekilde artarken, tek destek çizgisi RehaWalk grubunda her iki tarafta; RoboGait grubunda ise yalnızca sağlam tarafta anlamlı artış gösterdi. RehaWalk grubunda ön-arka pozisyon ve lateral simetri değerlerinde de anlamlı gelişmeler saptandı. Gruplar arası karşılaştırmalarda; RehaWalk grubunda çift adım uzunluğu ve her iki taraftaki adım uzunluğu ve etkilenen tarafta tek destek çizgisi konvansiyonel gruba kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (p<0.05). Sonuç olarak; kronik inme hastalarında uygulanan üç farklı yürüme rehabilitasyon yönteminin hem klinik hem de objektif parametrelerde olumlu etkiler sağladığı görülmüştür. Bu yöntemler arasında Zebris RehaWalk® sistemi, özellikle adım uzunluğu, çift adım uzunluğu ve tek destek çizgisi gibi uzay-zamansal ve basınç parametrelerinde konvansiyonel yaklaşıma kıyasla istatistiksel olarak anlamlı ve belirgin gelişmeler sağlamıştır. Görsel geri bildirim, basınç temelli yönlendirme ve hasta katılımını teşvik eden teknolojik altyapısı sayesinde Zebris RehaWalk® sistemi, yürüyüş kalitesi ve simetrisini artırma potansiyeliyle klasik yaklaşımlara göre daha etkili bir alternatif olarak değerlendirilebilir. Anahtar Kelimeler: İnme rehabilitasyonu, robotik rehabilitasyon, vücut ağırlık destekli yürüme eğitimi, yürüme analizi, yüzeyel elektromiyografi

Merve Arbay Çeltek
Pamukkale University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanseri ilişkili lenfödemde komplet dekonjestif tedaviye eklenen BOSU topu denge egzersizlerinin statik ve dinamik denge üzerine etkisi

Çalışmamızın amacı, meme kanseri ilişkili lenfödemde (MKİL) komplet dekonjestif tedaviye (KDT) eklenen eklenen BOSU topu ile yapılan denge egzersizlerinin statik ve dinamik denge üzerine etkisini araştırmaktır. Pamukkale Üniversitesi Hastanesinde, Uluslararası Lenfoloji Derneği'nin 2020 tanı kriterlerine göre tek taraflı MKİL tanılı 38 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar 2 gruba randomize edildi. Her iki grup üç hafta boyunca haftada beş gün toplam 15 seans tedavi aldı. Birinci gruba manuel lenf drenaj (MLD), çok tabakalı bandajlama, cilt/tırnak bakımı, egzersiz tedavilerinden oluşan KDT programı ve BOSU topu üzerinde yapılan denge egzersizleri uygulanmıştır. İkinci gruba sadece KDT programı uygulanmıştır. Hastaların demografik ve klinik verileri kaydedilmiştir. Tedavi öncesi ve 3 haftalık tedavi sonunda; hastaların kol çevre ve volüm ölçümleri, TecnoBody Prokin 252 sistemi ile statik ve dinamik dengeleri, düşme etkinlik ölçeği (DEÖ), Tampa kinezyofobi ölçeği (TKÖ), Fullerton gelişmiş denge ölçeği (FGDÖ), zamanlı kalk ve yürü testi (ZKYT), ULL-27 yaşam kalitesi anketi, hastane anksiyete ve depresyon ölçeği (HADÖ) skorları kaydedilmiştir. Çalışmaya yaş ortalaması 56,21 ± 7,30 yıl olan 38 hasta dahil edilmiştir. Gruplar arasında sosyodemografik ve klinik özellikleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Her iki grupta üst ekstremite çevre ve volüm ölçümleri, düşme etkinlik ölçeği, Fullerton gelişmiş denge ölçeği, yaşam kalitesi anketi global ve tüm alt parametreleri, hastane anksiyete ve depresyon ölçeğinin anksiyete değerlerinde iyileşme bulundu. Ayrıca, müdahale grubunda gözler açık öne-arkaya standart sapma ve ortalama ileri-geri hız değerlerinde, gözler kapalı sağa-sola standart sapma ve kullanılan alan değerlerinde, stabilite göstergesi ve ortalama takip hatası değerlerinde, Tampa kinezyofobi ölçeği, hastane anksiyete ve depresyon ölçeğinin depresyon değerlerinde gelişmeler bulundu. Gözler açık öne-arkaya standart sapma ve ortalama ileri-geri hız değerlerinde, stabilite göstergesinde, Tampa kinezyofobi ölçeği, Fullerton gelişmiş denge ölçeği değerlerinde müdahale grubunda aktif kontrol grubuna göre daha fazla iyileşme gözlendi. Sonuç olarak çalışmamızda, KDT'ye eklenen BOSU topu denge egzersizlerinin statik ve dinamik dengeyi arttırdığı ve kinezyofobide iyileşme sağladığı görüldü. Anahtar kelimeler: Meme kanseri ilişkili lenfödem, denge, BOSU topu, komplet dekonjestif tedavi.

Esra Karaköseli Yıldız
Pamukkale University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fibromiyalji sendromlu kadın hastalarda hipermobilite ve yaşam kalitesi

Giriş ve Amaç: Fibromiyalji Sendromu(FMS), nedeni tam bilinmeyen, kronik yaygın ağrı, yorgunluk, uyku bozuklukları, kognitif disfonksiyon gibi birçok semptomla karakterize kompleks bir hastalıktır. Hipermobilite, eklemlerin artmış hareket açıklığı ile karakterizedir ve kronik ağrı etyolojisinde önemli rol oynar. Bu çalışma ile fibromiyalji sendromlu hastalarda ve sağlıklı kontrollerde hipermobilite sıklığını belirlemek, hipermobilitenin fibromiyaljili hastalarda yaşam kalitesine etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışma grubumuzu Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğine başvuran, 18-60 yaş aralığında fibromiyalji tanısı alan 50 gönüllü kadın hasta ve 50 sağlıklı kadın kontrol oluşturdu. Fibromiyalji tanısı American Collage of Rheumatology (ACR) 1990 ve 2010 sınıflama kriterlerine göre konuldu. Hastalar hipermobilite için Beighton skoru; yaşam kalitesi için Fibromiyalji Etki Anketi (FEA) ile değerlendirildi. Bulgular: İki grup arasında yaş ve BMI (Body Mass Index) skorları arasında anlamlı fark yoktu. Hastaların %16'sında FMS'ye eşlik eden hipermobilite bulundu. Fibromiyalji grubunun FEA skorları kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulundu. Fibromiyalji ve kontrol gruplarında hipermobilite oranları arasında anlamlı fark yoktu. FEA skoru hassas nokta sayısı, semptom şiddeti skalası ve VAS (Vizüel Analog Skala) istirahat ile pozitif koreleydi. Tüm grupta Beighton skoru yaş ile negatif koreleydi. Fibromiyalji hastalarında hipermobilite olan ve olmayan hastaların yaşam kalitesi skorları arasında anlamlı fark yoktu. Sonuç: Fibromiyaljili hastalar ile sağlıklı kontroller arasında hipermobilite oranları benzerdi. Hipermobilite ile fibromiyalji arasında bir ilişki saptanmamış olup, fibromiyalji hastalarında hipermobilitenin yaşam kalitesine anlamlı bir etkisi bulunamamıştır.

Ehlers-Danlos sendromuEklem gevşekliğiEklem hastalıkları+5
Elif Şimşek
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diz osteoartriti hastalarında adipoz kökenli mezenkimal kök hücre enjeksiyonu ve kortikosteroid enjeksiyonu tedavi etkinliklerinin ağrı, fonksiyon açısından retrospektif olarak karşılaştırılması ve osteoartrit evreleri ile ilişkisi

Bu çalışmada, Kellgren-Lawrence (KL) evre 2 ve 3 diz osteoartritli (OA) hastalarda Adipoz Doku Kaynaklı Mezenkimal Kök Hücre (ADMKH) ile kortikosteroid (steroid) enjeksiyonlarının kısa dönem ağrı ve fonksiyonel sonuçlar üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi ve bu etkilerin hem tedavi grupları arasında hem de KL evrelerine göre karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bu retrospektif çalışmaya, 1 Haziran 2023 – 15 Temmuz 2024 tarihleri arasında diz osteoartriti nedeniyle kültürlenmemiş ADMKH içeren stromal vasküler fraksiyon (SVF) uygulanan 27 hasta ile yaş, cinsiyet ve KL evresi açısından benzer 27 steroid enjeksiyonu hastası dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, KL evresi ile enjeksiyon öncesi, 4. ve 12. haftadaki klinik skorları kaydedilmiştir. Klinik skorların KL evresi ve tedavi gruplarına göre zamanla değişimi analiz edilerek gruplar arası karşılaştırma yapılmıştır. Ağrı, Vizüel Analog Skala (VAS) ve Western Ontario ve McMaster Üniversitesi Osteoartrit İndeksi (WOMAC) ağrı alt skoru ile; fonksiyonel durum ise Lequesne indeksi ve WOMAC'ın tutukluk, fiziksel fonksiyon ve toplam alt skorlarıyla değerlendirilmiştir. Gruplar arasında başlangıçta demografik özellikler ve klinik skorlar açısından fark bulunmazken, her iki tedavi grubunda da ağrı ve fonksiyonel durumda anlamlı iyileşme gözlenmiştir. Steroid grubunda 4. haftada belirgin klinik yanıt izlenmiş, ancak bu etki 12. haftada azalmıştır; MKH grubunda ise klinik yanıt 4. haftada gözlenmeye başlamış, ancak bu etki 12. haftada daha da artarak belirginleşmiştir. Ancak 4. ve 12. haftalarda iki grup arasında istatistiksel fark saptanmamıştır. KL evrelerine göre yapılan alt grup analizlerinde, steroid grubunda evre 2 ve 3 hastalar arasında anlamlı fark bulunmazken, MKH grubunda evre 2 hastalarda ağrı ve fonksiyon skorları evre 3'e kıyasla daha düşük seyretmiştir. Gruplar arası karşılaştırmalarda, KL evre 2 hastalarda 4. haftada fonksiyonel skorlar MKH grubunda daha düşük bulunurken; evre 3 hastalarda ise 4. haftada hem ağrı hem de fonksiyon skorları steroid grubunda daha düşük saptanmıştır. Sonuç olarak, her iki enjeksiyon yöntemi de diz osteoartritinde, ağrı ve fonksiyonel parametreler açısından anlamlı ve benzer düzeyde bir iyileşme sağlamıştır. Steroid enjeksiyonu 4. haftada daha belirgin etki gösterirken, MKH grubunda ise klinik yanıt 4. haftada gözlenmeye başlamış, ancak bu etki 12. haftada daha da artarak belirginleşmiştir. KL evrelerine göre değerlendirmede steroid grubunda evreler arası fark izlenmezken, MKH grubunda evre 2 hastalarda daha iyi klinik yanıt gözlenmiştir. Evreye göre gruplar arası karşılaştırmalarda, erken dönemde KL evre 2 hastalarda MKH enjeksiyonu; evre 3 hastalarda ise steroid enjeksiyonu daha avantajlı bulunmuştur. Bulgular, tedavi yanıtının enjeksiyon türü ve hastalığın evresine göre değişebileceğini göstermektedir.

Eklem ağrısıFiziksel tıpKortikosteroidler+2
Merve Büşra Tevke
Aydın Adnan Menderes University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artrit hastalarının kan Vascular endothelial growth factor (VEGF) - Hypoxia inducible factor 1 alpha (HIF-1 alpha)düzeylerinin hastalık aktivitesi ve yaşam kalitesi ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmamızda doku hipoksisi ile ortaya çıktığı gösterilen HIF-1 α molekülünü ve bu molekülün sentezini uyardığı VEGF molekülünün değişik hastalık evresindeki Romatoid Artrit hastalarının hastalık aktivasyon ölçeği, Romatoid Artrit hastaları için özel hazırlanmış yaşam kalite ölçeği (RAQOL) ve Sedimantasyon - CRP düzeyleri ile korelasyonunu incelemeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: 01 Ocak 2021 ve 1 Aralık 2021 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon kliniğine başvuran 18 yaş üstü, ACR 2010 Romatoid Artrit tanı kriterlerine uygun olarak tanısı konulmuş ve çalışmaya dahil edilme-edilmeme kriterlerini karşılayan tüm gönüllüler ve hasta grubu ile korele olarak herhangi bir otoimmün veya inflamatuar hastalığı olmayan gönüllüler çalışmaya dahil edildi. Bu ölçekte 70 kontrol hastası ve 79 RA'lı hasta çalışmaya alındı. Hastaların yazılı onamları alındıktan sonra yaş, cinsiyet, boy, kilo, vücut kitle indeksi (VKİ), öğrenim durumu, mesleği, medeni durumu, mevcut şikayetlerinin süresi ve önceki ilaç kullanımı, alkol tüketimi ve aile öyküleri, eşlik eden diğer hastalıkları ve kullandıkları ilaçlar sorgulandı. Çalışmaya alınan hastaların rutin fizik muayenesi ve kas iskelet sistemi muayenesi yapıldı. Hasta grubunda hastalık aktivitesi Disease Activity Score 28 (DAS28) ölçeği ile değerlendirildi. Yaşam kalitesi Romatoid Artrit yaşam kalitesi ölçeği (RAQOL) kullanılarak değerlendirildi. Hastalardan Sedimentasyon (ESH), C-Reaktif Protein (CRP), ve Enzyme Linked İmmunosorbent Assay (ELİSA) yöntemiyle bakılacak serum Hypoxı Induced Factor Alpha (HIF-1 A) ve Vasculer Endoteliel Growth Factor (VEGF) için kan alındı. Sağlıklı grup; Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğine başvuran, dışlama kriterlerini sağlayan gönüllü kişilerden alındı. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 58.3 ± 10,656 iken, kontrol grubunun yaş ortalaması 53,8 ± 11,949 olarak saptandı. Yaş açısından gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0,032). Vücut Kitle İndeksi (VKİ) ortalaması hasta grubunun 27.78±4,922, kontrol grubunda 27,49±3.866 idi. İki grup arasında VKİ açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0,964). Hasta grubundaki kişilerin hastalık süreleri değerlendirildiğinde 4 kişinin (%5,1) 1 yıldan az süredir, 8 kişinin (%5,1) 1-3 yıl arasında, 7 kişinin (%8,9) 3-5 yıl arasında, 59 kişinin (%74,7) 5 yıldan daha uzun süredir RA tanısı olduğu görüldü. Hastaların eğitim düzeyleri ise 10 kişi (%12,7) okuryazardeğil, 1 kişi (%1,3) sadece okuma yazma biliyor, 43 (%54,4) kişi ilkokul, 8(%10.1) kişi orta okul, 9 kişi (%11,4) lise, 8 kişi (%10,1) ünivesite mezunu olarak tespit edildi. Kontrol grubu eğitim düzeyleri ise 3 kişi (%4,3) okuryazardeğil, 3 kişi (%4,3) sadece okuma yazma biliyor, 42 kişi (%60,0) ilkokul, 2 (%2,9) kişi orta okul, 9 kişi (%12,9) lise, 11 kişi (%15,7) ünivesite mezunu olarak tespit edildi. Grupların eğitim düzeyi açısından birbiri arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,993). Hasta ve kontrol grubu arasında boy ortalamaları açısından gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,165). Hasta ve kontrol grubunda kilo ortalamaları açısından gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.914). Hasta grubunun CRP değerleri 11,54 ±19,05 (2-98) mg/dl olarak bulundu. Sedimentasyon değeri 32,33 ±25,26 (1-94) mm/saat olarak bulundu. Hasta grubunda serum ESH ortalaması 32,33 ± 25,26 mm/saat olarak ölçüldü. Romatoid Artrit tanılı hasta grubunda serum HIF-1 α düzeyi ortalaması 0,59 ±0,60 ng/ml, kontrol grubunda ise 0,315 ±0,23 ng/ml olarak saptandı. HIF-1 α düzeyi hasta grubunda anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0,05). Romatoid Artrit tanılı hasta grubunda serum VEGF düzeyi ortalaması 126,48 ±161,28 pg/ml, kontrol grubunda ise 70,89 ±28,21 pg/ml olarak saptandı. Gruplar arasında VEGF düzeyleri arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,704). Hastaların DAS28 hastalık aktivite ölçeğine göre hastalık aktiviteleri değerlendirildiğinde 13 hastanın (%16,5) remisyonda, 22 hastanın (%27,8) düşük hastalık aktivitesi, 34 hastanın (%43,0) orta derece hastalık aktivitesi, 10 hastanın (%12,7) yüksek hastalık aktivitesine sahip olduğu görüldü. HIF-1 α düzeyi RA grubunda anlamlı olarak yüksek tespit edildi (p<0,05). Her iki grup arasında VEGF düzeyleri açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı (p=0,704). VEGF düzeyi ile RAQOL ölçeğinden hastaların aldığı puan değerleri arasında pozitif korelasyon saptandı (r=0,235 p= 0,003). VEGF düzeyi ile DAS 28 puanları arasında pozitif korelasyon saptandı (r= 0,404 p= 0,005). VEGF düzeyi ile hastaların RF düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı (r= 0,096 p= 0,402). VEGF düzeyi ile hastaların anti-CCP düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı (r= 0,051 p= 0,657). HIF-1 α düzeyi ile Yaş ve VKİ parametrelerinin korelasyonunun değerlendirilmesi sonucu hem yaş ile HIF-1 α arasında hasta grubunda pozitif, kontrol grubunda negatif korelasyon saptandı (p<0,05). Romatoid Artrit tanılı hastaların tanı üzerinden 2 yıldan fazla ve az olarak gruplandırıldığı iki grup arasında VEGF değerleri incelendiğinde her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p=0,653). HIF-1 α düzeyi ile hastalık süresi arasında da istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi (p=0,539). Romatoid Artrit hastaları kullandıkları ilaçlara göre steroid kullanan, DMARD tedavisi alan, biyolojik ajan kullanan olarak gruplandırıldı. Gruplar arasında VEGF düzeyleri açısından anlamlı fark saptanmadı (p=0,653). HIF-1 α düzeylerinin karşılaştırılmasında da gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,539). DAS 28 değerleri ile Sedimantasyon değerleri arasında pozitif korelasyon saptandı (r=0,746 p= 0,001). DAS 28 değerleri ile CRP değerleri arasında pozitif korelasyon saptandı (r=0,287 p= 0,001). RAQOL ölçeği sonuçları ile CRP değerleri arasında pozitif korelasyon saptandı (r=0,404 p=0,005). RAQOL ölçeği sonuçları ile Sedimantasyon değerleri arasında pozitif korelasyon saptandı (r=0,357 p= 0,001). Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına bakıldığında hasta grubunun serum HIF -1 α değerlerinin kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğunu tespit ettik (p<0.05). Hasta grubunda kontrol grubuna göre VEGF düzeyinde anlamlı fark saptanmadı (p=0,704). Fakat RA grubunda VEGF düzeyi ile RAQOL ölçeği puanı, CRP, DAS 28, Sedimentasyon değerleri korele bulundu. Mevcut literatür eşliğinde çalışmamızda, RA takibinde kullanılan mevcut klinik ve laboratuvar verilere ek olarak HIF-1 α ve VEGF' in alternatif bir takip markırı olabilir. Çalışmamızın daha büyük örneklem ile yapılarak daha sağlıklı sonuçlar alınabileceği düşünülmektedir.

Artrit-romatoidHIF-1aHastalık şiddeti indeksi+2
Musa Dönmez
Aydın Adnan Menderes University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer diz osteoartrit hastalarında serum kalsitonin gen ilişkili peptid düzeyinin radyografik ve klinik korelasyonu

Giriş: Osteoartrit sık görülen bir eklem hastalığıdır ve en fazla dizi tutmaktadır. İnsidansı yaşa bağlı olarak artmakta ve yaşamın ikinci yarısında önemli derecede morbiditeye yol açmaktadır. Günümüzde osteoartritin düşük dereceli kronik inflamasyonla seyreden multifaktöriyel bir süreç olduğu kabul edilmektedir. Çalışmanın amacı; klinik ve radyolojik olarak diz osteoartriti tanısı almış hastalarda serum kalsitonin gen ilişkili peptid (CGRP) düzeyleri ile, osteoartrit radyografik evresi ve günlük yaşam aktiviteleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, primer diz osteoartriti tanısı alan 72 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, kilo, boy, eğitim durumları, meslekleri, ek hastalıkları ve kullandıkları ilaçlar kaydedildi. Ananmnez, fizik muayene ve direkt diz röntgeni yapılarak diz osteoartriti değerlendirildi. Çalışmaya alınan kişilerden serum CGRP değerine bakmak için 1 tüp biyokimya kanı alındı. Ağrının fonksiyonel durumlara etkisini değerlendirmek için WOMAC (Western Ontario ve McMaster Üniversiteleri Osteoartrit İndeksi) skalası sorgulandı. Bulgular: Çalışmamıza 73 kişi dahil edildi ve bunlardan 37' i OA hastası, 36'I ise sağlıklı kişilerden seçildi. Hastaların; 14'Ü (%37,89) erkek, 23'ü (%62,2) kadın, kontrollerin ise 10'u (%27,8) erkek, 26'sı (%72,2) kadın olup iki grup arasında cinsiyet dağılımı açısından istatistiksek olarak anlamlı fark gözlenmedi (P=0,360). Hastaların ve kontrollerin yaş ortalaması sırasıyla 61,73±7,298 ve 45,58±6,185 bulundu. 37 hastanın diz radyografik evrelerine bakılınca 2'si (%5,4) evre 1, 5'i (%13,5) evre 2, 15'i (%40,5) evre3 ve 15'i (%40,5) evre 4 idi. Hastaların CGRP değeri ortalaması 43,43 iken kontrollerin 30,39 ng/ml bulundu. Sonuç: Osteoartrit grubunda CGRP seviyeleri, kontrol grupla kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüks prognostik değeri adına daha büyük örneklem gruplarında ileri çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: CGRP, Diz, Osteoartrit

DizDiz eklemiKalsitonin+3
Görkem Karakoç
Aydın Adnan Menderes University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diz osteoartritinin alt ekstremite eklem dizilimine etkisi

Diz Osteoartritinin Alt Ekstremite Eklem Dizilimi ile İlişkisi Amaç: Bu çalışmanın amacı primer diz osteoartriti olan hastalarda kalça ve ayak postürünün klinik ve radyolojik değişkenlerle ilişkisini değerlendirmek Metod: Çalışmamıza primer medial tibiofemoral diz osteoartriti tanısı almış hastalar dahil edildi. Hastaların demografik verileri alındı. Anteroposterior 2 yönlü diz radyografileri çekildi, Kellgren- Lawrence evreleme sistemine göre değerlendirildi. Direkt grafi üzerinde; medial eklem aralığı, lateral eklem aralığı, kondiler açı, anatomik aks açısı, tibial plato açısı ve kondiler plato açısı ölçümleri dijital ortamda değerlendirildi. Kalça ölçümleri için goniometre kullanılarak; pelvik tilt açısı, diz ekstansiyon açısı, femorotibial açı ve Q açısı değerlendirildi. Ayak postürünü değerlendirmek için, ayak postür indeksi kullanıldı. Hastaların ağrı ve fonksiyonel durumları değerlendirilmesi için Western Ontario and Mc Master University Osteoarthritis Index (WOMAC) anketi ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 54.1±10.0 olan 150 hasta (76 Kadın, 74 Erkek) alındı. Ayak postür gruplarının dağılımları olan supinasyon, nötral ve pronasyon yüzdeleri sırasıyla; %14.0, %48.3 ve %37.7 olarak dağılım gösterdi. Western Ontario and Mc Master University Osteoarthritis Index total skoru supinasyon grubunda daha yüksek bulundu (p=0.001) ve medial eklem aralığının düşük değerlerde olduğu (p=0.000), tibial plato ve kondiler plato açısının daha yüksek değerlerde olduğu tespit edildi(sırasıyla p değerleri; p=0.010 ve p=0.000). Çalışmada kalça muayene bulguları WOMAC değerleri ile ilişkilendirildiğinde; pelvik tilt açısının WOMAC ağrı, fiziksel fonksiyon skoru ve total skor ile negatif ilişkili olduğu, femorotibial açının ise WOMAC ağrı skoru ve total skor ile pozitif ilişkili olduğu bulunmuştur. KL evreleme sistemine göre değerlendirildiğinde; KL evresi ilerledikçe pelvik tilt ve femorotibial açı değerlerinin azaldığı, Q açısı ile diz ekstansiyon açısının değerinin arttığı gösterildi. Anteroposterior çekilen diz grafileri üzerinde yapılan ölçümler ile kalça muayenesi ölçümleri ilişkilendirildiğinde; MEA ile pelvik tilt ve Q açısı arasında pozitif yönde, orta derecede anlamlı ilişki bulundu. Sonuç: Medial tibiofemoral diz osteoartritli hastaların, ayak ve kalça postürü klinik ve radyolojik değişkenlerle ilişkili bulunmuştur. Diz osteoartritli hastalar değerlendirilirken, ayak ve kalça postürü göz önünde bulundurulmalıdır.

Vildan Özdemir
Aydın Adnan Menderes University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diz osteoartriti olan kadınlarda proloterapi tedavisinin etkinliğinin izokinetik olarak değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada diz osteoartriti (OA) olan kadınlarda dektroz proloterapi enjeksiyonunun ağrı, eklem hareketi, yürüme hızı, fonksiyonellik ve diz çevresi izokinetik kas gücüne etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğine diz ağrısı ile başvuran ve diz OA tanısı konan 60 hasta alındı. Dekstroz proloterapi (n:30) grubundaki hastaların diz içine (%25 dekstroz) ve diz çevresine (%15 dekstroz) 2 hafta ara ile 2 enjeksiyon tedavisi uygulandı. Kontrol grubu (n:30) hastaların dizlerine sıcak paket, transkütanöz elektriksel sinir stimülasyonu, ultrason tedavileri dört hafta boyunca 20 seans uygulandı. Hastaların Visual Analog Skala (VAS), Western Ontario McMaster Osteoarthritis Index (WOMAC), diz eklem hareket açıklığı (EHA), izokinetik diz çevresi güçleri, tedavi öncesi, tedavi sonrası 1. ve 3. ayda değerlendirildi. Bulgular: Her iki grupta da tedavi öncesi ile tedavi sonrası (1. ve 3. ay) kıyaslamasında, VAS, WOMAC, EHA, 60°/sn ile 180°/sn kas gücü değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p<0,001). Proloterapi ve fizik tedavi gruplarındaki VAS değerlerindeki değişim tedavi öncesi ve tedavi sonrası (1,86±1,00, 1,60±0,49, sırasıyla) ile tedavi öncesi ve 3. ay (3,90±1,24, 2,80±0,76, sırasıyla) karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p<0,001). Proloterapi ve kontrol gruplarındaki WOMAC değerlerindeki değişim tedavi öncesi ve tedavi sonrası (4,06±1,66, 2,50±0,86, sırasıyla) ile tedavi öncesi ve 3. ay (7,90±2,29, 4,76±1,43, sırasıyla) karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p<0,001). Sonuç: Diz OA tedavisinde fizik tedavi uygulamaları ile dekstroz proloterapi uygulamasının her ikisi de ağrı, fonksiyonellik ve güç üzerine etkili tedavilerdir. Ağrı ve fonksiyonellikte Dekstroz proloterapi ile daha fazla iyileşme sağlanabileceği gözlenmektedir. Anahtar kelimeler: Diz osteoartriti, dektroz proloterapi, WOMAC, izokinetik pik tork

GlükozKadınlarOsteoartrit+3
Kamil Mürşit Yıldız
Hatay Mustafa Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diz osteoartritinde sarkopeninin ultrasonografi ile tanımlanması ve izokinetik egzersiz programından sonra kas mimarisi değişiminin ultrasonografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Diz osteoartritli kadınlarda sarkopeniyi ultrasonografiyle tanımlayarak, izokinetik egzersizin ağrı, kas gücü, fonksiyonel düzey ve kas mimarisi üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Klinik ve radyolojik olarak diz osteoartriti tanısı ve Sonografik Uyluk Ayar Oranı (STAR) algoritmasına göre sarkopeni tanısı olan 31 kadın hasta çalışmaya alındı. Hastalara haftada 3 seans, 6 hafta boyunca diz çevresi izokinetik güçlendirme tedavisi uygulandı. Tedavi öncesi ve tedavi sonrasında tüm hastalarda Rektus Femoris (RF) + Vastus İntermedius (VI) kas kalınlığı, RF kesitsel alan ölçümü, Vastus Lateralis (VL) pennasyon açısı, VL kas kalınlığı, VL fasikül uzunluğu ultrasonografi ile değerlendirildi. Tedavi öncesinde ve tedavi sonrasında el kavrama kuvveti, 6 metre yürüme hızı, sandalyeden kalkma testi, Vizüel Analog Skala (VAS) ve Western Ontario and McMaster Üniversiteleri osteoartrit indeksi (WOMAC) uygulandı. Bulgular: Tedavi öncesi ve tedavi sonrası karşılaştırmada STAR değerleri, el kavrama kuvveti, 6 metre yürüme hızı ve sandalyeden kalkma testinde anlamlı iyileşme gözlendi (p<0.001). Tedavi sonrası kas mimarisinde RF + VI kas kalınlığında, RF kesitsel alan ölçümünde, VL pennasyon açısında, VL kas kalınlığında, VL fasikül uzunluğunda anlamlı farklılık tespit edildi (p<0.001, p<0.001, p=0.021, p<0.001, p=0.002, sırasıyla). Tedavi sonrası RF ekojenitesi arasında anlamlı farklılık tespit edilmedi (p=0.208). Hastaların tedavi sonrasında diz ekstansör izokinetik güçlerinde 60˚/sn ve 180˚/sn pik tork değerlerinde anlamlı artış gözlendi (p<0.001). Tedavi sonrası VAS ve WOMAC ağrı skoru değerlerinde anlamlı azalma tespit edildi (p<0.001, p<0.001). Sonuç: Sarkopeninin ultrasonografi ile değerlendirilebileceği, izokinetik egzersizin kas gücünde artış sağladığı ve izokinetik egzersiz sonrası kas mimarisindeki değişikliklerin ultrasonografi ile değerlendirilebileceği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: Diz osteoartriti, izokinetik egzersiz, rektus femoris, sarkopeni, Sonografik Uyluk Ayar Oranı, ultrasonografi.

Egzersiz tedavisiKas distrofileriOsteoartrit+2
Sema Dağcı
Hatay Mustafa Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karpal tünel sendromlu hastalarda splint kullanımı ve splint kullanımı ile birlikte parafin banyosu tedavilerinin etkinliğinin karşılaştırılması

Karpal Tünel Sendromu (KTS) median sinirin el bilek seviyesinde karpal tünel içinde sıkışmasıdır. Median sinirin eldeki innervasyon alanında görülen nöropatik ağrı ve parestezi KTS'de gözlenen ana semptomlardır. Bu çalışmanın amacı KTS'li hastalarda parafin banyosu tedavisinin splint kullanımına ek fayda sağlayıp sağlamadığını araştırmaktır. Elektrofizyolojik olarak KTS tanısı alan hafif ve orta dereceli 60 hasta çalışmaya alındı. Hastalar iki gruba randomize edildi. Splint tedavisi iki gruba da 3 ay süre ile geceleri kullanılmak üzere reçete edildi. İkinci gruba splint tedavisine ek olarak parafin banyosu tedavisi üç hafta süre ile verildi. Tedavi öncesi yapılan klinik ve elektrofizyolojik değerlendirmeler 3.hafta ve 3.ayda tekrar edildi. Klinik değerlendirmede Tinel, Phalen testleri, duyu muayenesi, dinanometre ile ölçülen el kavrama kas kuvvetleri, vizüel analog skala (VAS) ve Boston karpal tünel sendromu anketi kullanıldı. Elektrofizyolojik olarak median ve ulnar sinirin duyusal ve motor sinir iletim çalışmaları yapıldı. Çalışmamızın sonucunda her iki grupta da klinik ve elektrofizyolojik olarak iyileşmede istatistiksel olarak anlamlı fark gözlendi. Bununla birlikte parafin banyosu tedavisi uygulanan grupta; VAS, Boston Fonksiyonel Kapasite Skoru (FKS), el kavrama kas gücü, median duyu distal latans ve median duyu hızında gözlenen iyileşme sadece splint tedavisi uygulanan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazlaydı. Sonuç olarak hafif ve orta KTS'li hastalarda el bilek splintine ek olarak parafin banyosu tedavisinin uygulanması elektrofizyolojik ve klinik olarak daha fazla iyileşme sağlamıştır.

AtellerBilekElektrofizyoloji+4
Can Ceylan
Muğla Sıtkı Kocman University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aksiyal spondiloartrit ve santral sensitizasyon ilişkisi

Amaç: Aksiyal spondiloartrit (AksSpA) hastalarında santral sensitizasyon (SaS) sıklığını, bu durum ile ilişkili olabilecek komorbiditelerin neler olduğunu, AksSpA hastalarında SaS' ın hastalığa ait klinik parametreler ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza 100 AksSpA hastası ve 100 kontrol hastası dahil edildi. Gruplarda santral senstizasyon ölçeği (SaSÖ) ile santral sensitizasyon (SaS) varlığı araştırıldı. Hasta grubunda hastalık aktivitesi (BASDAI, ASDAS-CRP), fonksiyonel durum (BASFI), hareket kısıtlılığı (BASMI), yaşam kalitesi (ASQoL), uyku kalitesi (Jenkins uyku skalası), depresyon (BDÖ) ve anksiyete (BAÖ), nöropatik ağrı (DN4), fibromyalji (FIRST) ve huzursuz bacak sendromu varlığı değerlendirildi. Kontrol grubunda ise uyku kalitesi (Jenkins uyku skalası), depresyon (BDÖ) ve anksiyete (BAÖ), nöropatik ağrı (DN4), fibromyalji (FIRST) ve huzursuz bacak sendromu varlığı değerlendirildi. Hasta ve kontrol grubu SaSÖ puanlarına göre SaS olan ve SaS olmayan olarak gruplara ayrılarak değerlendirilen parametreler açısından karşılaştırıldı. Bulgular: AksSpA ve kontrol grubu sosyodemografik veriler açısından benzerlik göstermektedir. AksSpA hastalarında 16, kontrol grubunda ise 14 kişide SaS saptanmıştır. SaS varlığı açısından her iki grup arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır (p >0,05). SaS olan AksSpA hastalarının BASDAI, ASDAS-CRP, BASFI, BASMI, ASQoL, MASES, BDÖ, BAÖ ,DN4, Jenkins uyku skalası, FIRST skorları SaS olmayan gruba göre daha yüksek olarak hesaplandı (p< 0,05). Kontrol grubunda ise SaS olanların BDÖ, BAÖ, FIRST, DN4, Jenkins uyku skalası skorları SaS olamayanlara göre daha yüksek olarak bulundu (p<0,05). Kontrol grubu ile hasta grubu arasında depresyon, anksiyete, fibromyalji ve nöropatik ağrı sıklığı ve uyku kalitesi açısından anlamlı farklılık görülmedi (p > 0,05). Sonuç: AksSpA hastalarında anksiyete, depresyon, fibromyalji, nöropatik ağrı gibi komorbiditelerin varlığında SaS sıklığının artmış olduğu görülmektedir. Antiinflamatuar tedaviye rağmen kronik ağrıları devam eden hastaların SaS açısından değerlendirilmesi ve buna göre tedavi planları oluşturulması gereksiz tedavi değişikliklerini önleyebilir. Anahtar sözcükler: Aksiyal spondiloartrit, Santral sensitizasyon, Santral sensitizasyon ölçeği

Mekiye Kasan
İnönü University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diz osteoartritli hastalarda farklı fizik tedavi modalitelerinin yaşam kalitesi ve fiziksel fonksiyon üzerine olan etkinliği

Bu çalışma, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğine başvuran 60 diz osteoartritli hastada yapıldı. Amacımız; diz OA tedavisinde egzersiz programının ağrı, fonksiyonel kapasite ve yaşam kalitesi üzerine etkisini saptamayı ve karşılaştırmayı araştırmaktı. Hastalar rastgele 4 eşit gruba ayrıldı.Tedavi protokolleri;Grup I: HP (hot pack) + TENS + USGrup II: HP + TENS + Pulse KDDGrup III: HP + TENS + US + Bisiklet egzersiziGrup IV: HP + TENS + Pulse KDD + Bisiklet egzersiziTüm grupların fizik tedavi programı; haftada 5 kez ve 15 seans olarak uygulandı. Bisiklet egzersizi haftada 3 kez ve 9 seans olarak uygulandı. Tedavi öncesi ve sonrasında hastalar 50 adım yürüme süreleri, eklem hareket açıklığı, diz ve uyluk çevresi ölçümleri, VAS, WOMAC, Lequesne, SIP gibi diz OA indeksleri ve SF-36 yaşam kalitesi parametrelerine göre değerlendirildi.Tüm gruplarda WOMAC, Lequesne, SIP indekslerinde ve SF-36 yaşam kalitesi ölçütünde anlamlı düzelmeler elde edildi; gruplar arasında farklılık tespit edilmedi.VAS değerlendirmesinde, tüm gruplarda anlamlı düzelmeler elde edilirken; gruplar kendi aralarında karşılaştırıldığında, 1. grupta diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı bulundu.50 adım yürüme süresinde, tüm gruplarda anlamlı düzelmeler elde edilirken; gruplar kendi aralarında karşılaştırıldığında, 4. grupta diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Uyluk çevresi ölçümlerinde, 2. grup ve 4. grupta tedavi sonrası istatistiksel olarak anlamlı fark bulunurken; gruplar arası karşılaştırmada anlamlı fark tespit edilmedi.Sonuç olarak bizim bulgularımız; fizik tedavi modaliteleri ve düzenli uygulanan egzersiz programlarının diz OA tedavisinde güvenle kullanılabileceğini, tedavi sonrası etkinlik değerlendirmesinde birbirlerine göre anlamlı bir üstünlükleri olmadığını göstermiştir. Yürüme hızındaki artış açısından sadece 4. grupta, VAS değerlendirmesi açısından sadece 1. grupta anlamlılığa ulaşmakla birlikte tüm gruplarda kazançlar elde edilmiş olup, daha geniş hasta serilerinde anlamlılık saptamanın daha güvenilir veriler sunacağını düşünmekteyiz. Bu bulgular çalışmanın kısa dönem sonuçları olup, iyilik halinin sürekliliği için daha uzun takip süreli çalışmalara ihtiyaç vardır.

Serap Berktaş
İnönü University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankilozan spondilitli hastalarda etanercept tedavisinin etkinliği ve güvenilirliği

Amaç: Ankilozan Spondilit (AS)'li hastalarda etanercept tedavisinin etkinligini vegüvenilirligini arastırmak.Gereç ve Yöntem: Modifiye New York kriterlerine göre kesin AS tanısı almıs veen az 3 ay süreyle sulfasalazin ve NSAII tedavisi uygulanmıs olmasına ragmenhastalık aktivite indeksi BASDAI>4 puan saptanan 21 hastada, etanercepttedavisi uygulandıktan 6 ay sonra klinik ve laboratuvar parametrelerdegerlendirildi. Degerlendirmede klinik parametreler olarak BASDAI, BASFI,BASMI, HAQ-S, ASQoL, ASAS yanıt kriterleri (ASAS20, ASAS40, ASAS5/6,ASAS parsiyel remisyon) incelendi.Bulgular: Tedavinin 6. ay degerlendirmesinde BASDAI, BASMI, BASFI, HAQ-Sve ASQoL sonuçları istatistiksel olarak anlamlı düzelme göstermis, gögüsekspansiyonunda anlamlı düzelme saptanmamıstır. Tedavinin 6. ayında 21(%100) hastada ASAS20, 19 (%90.5) hastada ASAS40, 17 (%81) hastadaASAS 5/6 ve 14 (%66.7) hastada ASAS parsiyel remisyon yanıtları elde edildi.Sonuç: Bulgularımız, etanercept tedavisinin AS'li hastalarda çok etkili olduguve güvenle kullanılabilecegini göstermektedir. Bu bulgular çalısmanın kısadönem sonuçları olup, daha genis hasta serilerine ve uzun takip süreliçalısmalara ihtiyaç vardır.

Spondilit-ankilozan
Gökhan Kalı
İnönü University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik ve prediyabetik hastalarda ultrasonografi ile median, sural ve posterior tibial sinir kesit alanının değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı; aşikâr nöropati başlamadan önce prediyabetik hastalarda ultrasonografi ile median, sural ve tibialis posterior sinir kesit alanı değerlendirmelerini diyabet ve kontrol gruplarıyla kıyaslayarak yapmaktır. Vaka-kontrollü kesitsel klinik çalışma olarak tasarlanan bu çalışmaya prediyabet grubu 30 hasta, diyabet grubu 30 hasta ve kontrol grubuna sağlıklı 30 kişi dahil edildi. Katılımcıların demografik verileri, hastalık süresi, beden kitle indeksi (BKİ), açlık plazma glukozu (APG), HbA1c düzeyi kaydedilerek Self-Leeds Nöropatik Belirti ve Bulgu Değerlendirmesi (S-LANSS) ölçeği ile değerlendirildi. Tüm katılımcıların non-dominant ekstremitelerinden ultrasonografi ile median, sural ve posterior tibial sinir kesit alanı (SKA) ölçüldü. Grup içi ve gruplar arası veriler karşılaştırıldı. Prediyabet ve diyabet gruplarında, kontrol grubuna kıyasla median (kontrol-prediyabet: p<0,001, kontrol-diyabet: p<0,001), sural (kontrol-prediyabet: p<0,001, kontrol-diyabet: p<0,001) ve posterior tibial SKA'ları (kontrol-prediyabet: p<0,001, kontrol-diyabet: p=0,002) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde büyük saptandı. Prediyabet ve diyabet grupları arasında, median ve posterior tibial SKA açısından anlamlı fark yoktu, ancak sural SKA diyabet grubunda prediyabet grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde büyük idi (p=0,009). Ayrıca diyabet grubunda sural SKA ile hastalık süresi arasında da pozitif korelasyon saptandı. Sonuç olarak; daha aşikâr nöropati başlamadan önce prediyabet evresinde, sinirlerde oluşan morfolojik değişiklikler ultrasonografi ile saptanabilmektedir. Ultrasonografi, diyabetik ve prediyabetik hastalarda sinir morfolojisindeki değişiklikleri tespit etmek için etkili ve kolay kullanılabilir bir araçtır.

Sultan Şan Kuşcu
Eskişehir Osmangazi University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer osteoporoz tanılı hastalarda sarkopeni ile FRAX skoru ilişkisinin değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı, primer osteoporoz tanılı kadın hastalarda sarkopeni ve dinapeni varlığı ile Kırık Risk Değerlendirme Aracı (FRAX) skoru ilişkisini değerlendirmektir. Vaka kontrollü kesitsel çalışmaya 45-75 yaş arası primer osteoporoz tanısı olan kadın hastalar dahil edildi. Uluslararası Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Derneği Sarkopeni Grubu (IsarcoPRM) tanı algoritması kullanılarak sarkopeni, dinapeni ve kontrol grubu oluşturuldu. Katılımcıların demografik verileri kaydedildi, kas fonksiyonlarını değerlendirmek amacıyla el kavrama kuvveti, sandalyede otur kalk testi, 6 metre yürüme testi, sandalyeden kalkabilme becerisi değerlendirildi. Vücut kitle indeksine göre ayarlanmış ultrasonografik ön uyluk kas kalınlığı (STAR) ölçüldü. Majör osteoporotik ve kalça kırığı riskine yönelik FRAX skorları Türkiye'ye uyarlanmış FRAX aracı kullanılarak hesaplandı ve kemik mineral yoğunluğu (KMY) parametreleri mevcut çift enerjili X-ray absorbsiyometri (DEXA) verileri ile elde edildi. FRAX majör ve kalça kırığı riskleri sarkopeni ve dinapeni gruplarında anlamlı derecede yüksekti (sırasıyla p=0,005 ve p=0,003). Sarkopeni ve dinapeni grubunda el kavrama gücü daha düşüktü (p=0,001) ve yürüme hızı daha yavaştı (p=0,004). Sarkopeni grubunda sandalyede otur kalk testinin süresi diğer gruplara göre daha uzundu (p<0,001) ve STAR değeri en düşüktü (p<0,001). KMY değerleri dinapeni grubunda daha düşük femur boyun T skoru dışında, gruplar arasında büyük ölçüde benzerdi (p<0,010). Receiver operating curve (ROC) analizi, FRAX eşik değerlerinin (majör kırık ≥ 6.8, kalça kırığı ≥2.0) sarkopeni ve dinapeniyi kontrol grubundan daha iyi bir duyarlılık ve özgüllükle ayırt ettiğini gösterdi. Sonuç olarak, primer osteoporozlu kadınlarda sarkopeni ve dinapeni gruplarında FRAX'a göre majör ve kalça kırığı riskleri daha yüksek; kas fonksiyonu özellikle sarkopeni grubunda belirgin şekilde bozuk bulunmuştur. FRAX skorunun osteoporoz tanılı hastalarda kırık riskini belirlemede kullanılmasının yanı sıra sarkopeninin belirlenmesine de katkı sağlayabileceği görülmektedir.

Ayşe Göker
Eskişehir Osmangazi University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut inme hastalarında omuz subluksasyonunun önlenmesinde kinesio-taping etkinliğinin elektrik stimülasyonu ile karşılaştırılması

Amaç: Akut inme hastalarında, Kinesio Taping® uygulamasının glenohumeral subluksasyonu engellemedeki etkisini elektrik stimülasyon uygulamasıyla karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Akut inmeye bağlı hemipleji gelişmiş olan 44 hasta rastgele yöntemle bantlama (n=22) ve stimülasyon (n=22) gruplarına ayrıldı. Gruplara 3 haftalık tedavi sürecinde Bobath erken dönem egzersizleriyle birlikte bantlama grubunda omuza 3 günde bir Kinesio bantlama, stimülasyon grubunda ise M. Supraspinatus ve M. Deltoideus'un arka parçasına NMES uygulandı. Hastaların tedavi öncesi ve sonrası her iki omuz karşılaştırmalı grafileri oturur pozisyonda çekildi. Omuz subluksasyonu, vertikal mesafe ölçümü ve total asimetrinin hesaplandığı yöntemlerle değerlendirildi. Ağrı değerlendirmesi VAS ile, kas tonusu değerlendirmesi MAS ile, GYA değerlendirmesi Bİ ile ve üst ekstremite motor değerlendirmesi ise Brunnstrom evrelemesiyle yapıldı. Bulgular: Tedavi öncesi gruplar arası demografik, radyolojik ve klinik değerlendirme parametrelerinde anlamlı fark yoktu (p>0,05). Tedavi sonrası gruplar arası radyolojik değerlendirmede stimülasyon grubunun total asimetri değerlerinde bantlama grubuna göre anlamlı azalma tespit edilirken (p<0,05) vertikal mesafe ölçümlerinde fark bulunmadı (p>0,05). Grup içi değerlendirmede ise stimülasyon grubunda anlamlı fark bulunurken (p<0,05) bantlama grubunda anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). GYA değerlendirmesinde stimülasyon grubunda Bİ'de bantlama grubuna göre anlamlı iyileşme tespit edildi (p<0,05). VAS'ta tedavi öncesine göre grup içi ve gruplar arası değerlendirmede anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). MAS'ta ise grup içi değerlendirmede tedavi öncesine göre bantlama grubunda anlamlı artış olurken (p<0,05), stimülasyon grubunda anlamlı fark oluşmadı. Gruplar arası değerlendirmede de tedavi sonrası anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Sonuç: Akut inme hastalarında GHS'nin önlenmesi amacıyla tedavide Bobath yaklaşımı ve omuz koruma stratejilerine ek olarak NMES'in yer almasının GHS'yi önlemede etkili bir yöntem olduğu kanısına varıldı. Kinesio bant uygulamasının ise tek başına GHS'yi engellemede yeterli olmadığı ancak uygulanan diğer tedavi yöntemlerine yardımcı olarak kullanılabileceği kanısına varıldı.

Elektrikle uyarmaFizik tedaviSargılar+1
Egemen Kızılay
İnönü University
2013
00