Van Yüzüncü Yıl Üniversity
Discipline

Ophthalmology

Van Yüzüncü Yıl Üniversity

469

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda korneal alkali yaralanma modelinde bakuchiolün etkinliği

Amaç: Bu çalışma, ratlarda korneal alkali yanık modelinde, hidrojele yüklenmiş bakuchiolün tedavi yöntemi olarak epitel defekti boyutlarına; korneal neovaskülerizasyon, korneal opaklık şiddetine; histopatolojik kesitlere, immünohistokimyasal belirteçlere (TNF-α, VEGF) olan etkilerini araştırmayı amaçlamıştır. Gereç ve Yöntem: 35 tane erkek Wistar cinsi erkek ratın sağ kornea santraline topikal ve genel anestezi altında 1 N NaOH emdirilmiş 3mm çapındaki filte kağıdının 30 saniye süre ile yerleştirilmesi ile korneal alkali yanık oluşturuldu. Randomize edilen ratlar 5 gruba ayrıldı (kontrol, visco, steroid, 250 IU/g bakuchiol yüklü visco ve 500 IU/g bakuchiol yüklü visco). Tüm gruplara enfeksiyon riskine karşı 12 saat arayla günde 2 defa siprofloksasin içeren göz damlası uygulaması yapıldı. Kontrol grubu antibiyotik dışı tedavi almadı. Visco grubuna günde 4 defa oftalmik hidrojel uygulaması yapıldı. Steroid grubuna günde 4 defa deksametazon içeren göz damlası uygulaması yapıldı. 250 IU/g bakuchiol yüklü visco ve 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grupları belirtilen dozlarda Bakuchiol yüklemesi yapılmış oftalmik hidrojel uygulamaları günde 4 defa yapıldı. Ratlar 0, 3, 7 ve 14. günler intraperitoneal ketamin genel anestezisi altında stero mikroskop ile muayene edilip fotoğraflandı. 14.gün yüksek doz inteperitoneal genel anestezi altında ratlar dekapitasyon ile sakrifiye edildi. Enükleasyon işlemi gerçekleştirilek gözler %10'luk formol ile sabitlendi. Histopatolojik değerlendirmeler Hematoksilen-Eozin boyama ile yapıldı. İmmünohistokimyasal değerlendirmeler TNF Alfa ve VEGF antikorları ile boyama ile yapıldı. Bulgular: 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu ile kontrol, Visco grubu ve Steroid grubu arasında Muayeneye Dayanıklı Korneal Vaskulerizasyon Oran ortalamalarında anlamlı fark vardı (p<0,05), Kontrol grubu ile 250 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu arasında da Muayeneye Dayanıklı Korneal Vaskulerizasyon Oran ortalamalarında anlamlı fark vardı (p<0,05). Diğer gruplar arası Muayeneye Dayanıklı Korneal Vaskülerizasyon ran ortalamalarında anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05) fakat oransal olarak en düşük korneal neovaskülerizasyon oranına sahip gubunun 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu olduğu görüldü, onu sırasıyla 250 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu, steroid grubu, visco grubu ve konrol grubu takip etti. Kontrol grubu ile 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu arasında Kornea Opaklık Skor ortalaması bakımından anlamlı fark var iken (p<0,05), diğer gruplar arası Kornea Opaklık Skor ortalamalarında anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05) fakat oransal olarak en düşük korneal opaklık ortalamasına sahip gubunun 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu olduğu görüldü, onu sırasıyla 250 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu, steroid grubu=visco grubu ve konrol grubu takip etti. Gruplara göre ratlarda "3. Gün Kornea Epitel Defekti Yüzdesi" ortalamaları arasında anlamlı fark gözlendi (p†=0.004). Steroid grubu ile visco grubu ve 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu arasında Kornea Epitel Defekti Yüzdesi ortalaması bakımından anlamlı fark vardı (p<0,05). Diğer gruplar arası Kornea Epitel Defekti Yüzdesi ortalamalarında anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). 3.gün kornea epitel defekti ortalamasının steriod grubunda en yüksek olduğu bunu sırasıyla 250 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu ve kontrol grubunun takip ettiği gözlemlendi. 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu ve visco grubunda 3. günde epitel defektinin tamamen kapanmış olduğu görüldü. 7. Gün ve 14. Gün Kornea Epitel Defekti Yüzdesi tüm guruplardaki ratlarda sıfır idi. Gruplara göre ratlarda, "Epitel Nekroz Skor, Inflamatuar Hücre Yoğunluk Skor" ortalamaları arasında anlamlı fark gözlenmedi (p†=0.09, p†=0.1). Gruplara göre ratlarda Kornea Hemoraji Skoru ortalamaları arasında anlamlı fark gözlendi (p†=0.04). Kontrol grubu ile 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu arasında Kornea Hemoraji Skor ortalamaları arasında anlamlı fark var (p<0,05) iken diğer gruplar arası Kornea Hemoraji Skor ortalamalarında anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). En az korneal hemoraji izlenen grup 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubuydu. Onu sırasıyla 250 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu, steroid grubu, visco grubu ve kontrol grubu izledi. Gruplara göre ratlarda Stromal Ödem Skoru ortalamaları arasında anlamlı fark gözlendi (p†=0.008). Visco grubu ile 250 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu ve 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu arasında Stromal Ödem Skor ortalamaları arasında anlamlı fark var (p<0,05) iken diğer gruplar arası Stromal Ödem Skor ortalamalarında anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). En az stromal ödem izlenen grup 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubuydu. Onu sırasıyla 250 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu, steroid grubu, kontrol grubu ve visco grubu izledi. Bu bulgular bakuchiolün stromal ödemi azaltma konusunda doza bağlı artan bir etkisi olduğunu düşündürmektedir. Gruplara göre ratlarda TNF Alfa Boyanma Skor ortalamaları arasında anlamlı fark gözlenmedi (p†=0.08) fakat en düşük TNF Alfa skoru alan grup 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubuydu. Onu sırasıyla steroid grubu, kontrol grubu, 250 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu ve visco grubu takip etti. Gruplara göre ratlarda VEGF Boyama Skoru ortalamaları arasında anlamlı fark gözlendi (p†=0,002). Kontrol grubu ile 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu arasında VEGF Boyama Skor ortalamaları arasında anlamlı fark var (p<0,05), Visco grubu ile Steroid grubu, 250 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu ve 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu arasında da VEGF Boyama Skor ortalamaları arasında anlamlı fark var (p<0,05) iken diğer gruplar arası VEGF Boyama Skor ortalamalarında anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). En düşük VEGF skoru alan grup 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubuydu. Onu sırasıyla 250 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu, steroid grubu, kontrol grubu ve visco grubu takip etti. Sonuç: Bakuchiol korneal alkali yaralanmalarda, kornea vaskülerizasyonunu, korneal skar oluşumunu engelleme; korneal hemorajiyi ve stromal ödemi azaltma konusunda doza bağlı artan bir etki göstermiştir ve klasik tedavinin bir parçası olan steroidden daha etkili olmuştur. Verilerimiz hidrojele yüklü bakuchiolün anti TNF alfa ve anti VEGF etkilerinin topikal steroidden daha etkili olduğunu göstermektedir. Gerek bakuchiolün tanımlanmış organ koruyucu etkileri gerek antienflamatuvar etkileri bakuchiolün bu olumlu sonuçları almamıza sebep olan mekanizmaları aktive etmiş olabilir. Mekanizmanın tam olarak anlaşılabilmesi için moleküler düzeyde daha detaylı çalışmalar yapmak gerekmektedir. Bakuchiolün korneal kimyasal yaralanmaların tedavisinde etkili bir tedavi yöntemi olabileceğini düşünmekteyiz. Doz ayarlaması, uygulama zamanı ve uygulama tekniği açısından ileri preklinik ve klinik çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Bakuchiol, korneal alkali yaralanma, VEGF, TNF Alfa, hidrojel

Rumeysa Bilmez Tan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pterjium cerrahisinin ön segment parametreleri ve göz içi lens ölçüleri üzerine etkileri

Amaç: Pterjium cerrahisi planlanan hastalarda ön segment optik koherens tomografi (ÖS OKT),korneal topografi ve optik biyometri kullanılarak cerrahi öncesi ve sonrası veriler karşılaştırılıp pterjium cerrahisinin ön segment parametreleri ve göz içi lens ölçüleri üzerine etkilerini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmanın Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Polikliniği'nde pterjium nedeniyle cerrahi endikasyonu konulan gözler üzerinde yapılması planlandı. Hastaların cerrahi öncesi ve cerrahi sonrası (1. ay ve 3. ay) kontrollerinde Snellen eşeli ile alınıp LogMAR'a çevrilmiş en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), yarıklı ışık biyomikroskopi, dilate fundus muayenesi yapılmıştır. Hastalarımıza preoperatif ve postoperatif kontrollerinde otorefraktometre, korneal topografi, ön segment optik koherens tomografi ,optik biyometri, speküler mikroskobi ile veriler toplandı. Otorefraktometre'de en düz keratometri (K1), en dik keratometri (K2), sferik eşdeğer, astigmatizma değerleri ölçülmüştür. Korneal topografi ile santral kornea kalınlığı (SKK) , simüle edilmiş keratometri (Sim-k), en yüksek keratometri (Kmax), en düşük keratomteri (Kmin) değerleri ve ön kamara derinliği (ÖKD) kaydedilmiştir. Ön segment optik koherens tomografi (ÖS-OKT) kullanılarak elde edilen görüntüler Image J® programına aktarılıp SKK, periferik kornea kalınlığı, ön kamara açısı (ÖKA 500) manuel olarak ölçülmüştür. Optik biyometri ile göz içi lens ölçüleri (Hoffer-Q, Barrett, SRK-T formülü ile ) ve ön kamara derinliği (ÖKD) ölçülmüştür. Speküler mikroskobi ile endotel hücre yoğunluğu (EHY), ön segment fotoğraf görüntüleme ile pterjıum alanı, evrelemesi, makular EDİ-OKT ile koroid kalınlığı ve koroidal vaskuler indeks ve postoperatif komplikasyonlar kayıt edildi. Cerrahi öncesi ve sonrası veriler karşılaştırılarak pterjıum cerrahisinin ön segment parametreleri üzerindeki ve göz içi lens ölçüm değeri üzerine etkileri değerlendirilmiştir. Bulgular: EİDGK'de istatistiksel olarak anlamlı iyileşme saptanmıştır (p<0,001). OKT ve korneal topografi ile ölçülen SKK'nda preoperatif ve postoperatif değerler arasında VI anlamlı bir fark yoktu (sırasıyla p>0,05 ve p>0,05). OKT ile ölçülen temporal periferik kornea kalınlığı (tPKK)'nda anlamlı bir değişiklik gözlenmezken, nazal periferik kornea kalınlığı (nPKK)'nda istatistiksel olarak anlamlı bir azalma gözlenmiştir (sırasıyla p=0,076 ve p<0,001). Endotel sayısı, koroidal kalınlık, koroidal vaskuler indeks (KVİ) değerinde preoperatif ve postoperatif 3. ay sonunda anlamlı bir farklılık izlenmedi (p>0,05). Otorefraktometre (ORM) ile ölçülen silindirik değerlerde preoperatif değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı bir azalma görülmüşken, postoperatif 1. ve 3. ay arasında bir fark görülmedi. ORM ile alınan sferik eşdeğer ve keratometri (K1-orm ve K2-orm) değerlerinde anlamlı bir değişim gözlenmedi (p>0,05). K1-optik ve Kmin-orbscan® değerinde preoperatif değerlere göre anlamlı bir artış gözlenmişken, postoperatif 1. ve 3. ay değerleri arasında anlamlı bir fark gözlenmedi (sırasıyla p=0,005 ve p<0,001). K2 optik ve Kmax-orbscan® değerlerinde ise ameliyat öncesi ve sonrasında anlamlı bir fark saptanmadı (sırasıyla p=0,259 ve p=0,531). Sim-k değeri preoperatif değere göre postoperatif anlamlı olarak azaldı, ancak postoperatif 1. ve 3. ay arasında fark gözlenmedi (p<0,001). ÖKD-optik ve ÖKD-orbscan® değerinde ise ameliyat öncesi ve sonrası anlamlı bir değişiklik saptanmadı (sırasıyla p=0,015 ve p=0,341). ÖKA 500 parametresinde ise hem nazal hem temporal tarafta preoperatif ve postoperatif ölçümler arasında anlamlı bir farklılık izlenmedi (sırasıyla p=0,673 ve p=0,073). Aynı şekilde GİL ölçüsüne bakıldığı zaman Hoffer-Q ve Barrett formülü ile ölçülen ortalama lens değerlerinde preoperatif değerlere göre postoperatif değerlere göre anlamlı bir azalma gözlendi (sırasıyla p=0,002 ve p<0,001). SRK-T formülü ile ölçülen GİL ölçüsünde preoperatif değerlere göre postoperatif 1. ve 3. ay değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma saptandı (p=0,001). Sonuç: Çalışmamızda pterjıum cerrahisinin postoperatif 1. ay ve 3. ay dönemlerinde preoperatif döneme göre EİDGK, astigmatizma ve GİL gücü parametrelerinde anlamlı değişikliklere neden olduğu gözlenmiştir. Çalışmamız aynı zamanda pterjıum hastalarında literatürde az sayıda bakılan ÖKD, KVİ parametrelerine bakılması yönüyle önem arzetmektedir.

Kornea topografisiPterjiumÖn göz segmenti
Kübra Yavuz
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multiple Sklerozis hastalarının kornea konfokal mikroskopi ve retina optik koherens tomografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, Multiple Sklerozis (MS) hastalarında retina sinir lifi katmanları ve kornea subbazal sinir pleksusundaki yapısal değişiklikleri optik koherans tomografi (OCT) ve in vivo kornea konfokal mikroskopi (IVCCM) ile değerlendirmek, bu parametrelerin hastalık süresi, Genişletilmiş Engellilik Durum Skoru (EDSS), MS alt tipi ve optik nörit (ON) öyküsü ile ilişkisini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel çalışmaya Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi'nde takip edilen 49 MS hastasının 98 gözü ve 41 sağlıklı kontrol grubunun 82 gözü dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara detaylı oftalmolojik muayene yapıldıktan sonra retina yapılarının değerlendirilmesi için spectral domain OCT (Heidelberg Spectralis®) ve kornea subbazal sinir liflerinin değerlendirilmesi için IVCCM (Heidelberg Retina Tomography 3- Rostock Cornea Module) kullanılmıştır. OCT ile peripapiller retina sinir lifi tabakası (RNFL) ve maküler NFL, ganglion hücre tabakası(GCL), iç pleksiform tabaka(IPL) ve ganglion hücre kompleksi(GCC) ölçümleri yapılmıştır. IVCCM ile CNFD(kornea sinir lifi yoğunluğu), CNBD(kornea sinir dal yoğunluğu), CNFL(kornea sinir lifi toplam uzunluğu) ve TC (tortiosite katsayısı) değerleri analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular hastalık süresi, EDSS, MS alt tipi, kullanılan ilaçlar ve ON öyküsü ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: MS hastalarında CNFD, CNBD ve CNFL değerleri kontrol grubuna göre anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0.05); ancak TC açısından anlamlı bir fark gözlenmemiştir (p>0.05). RNFL, GCL, IPL ve GCC katmanlarında MS grubunda anlamlı incelme gözlenmiştir. Bu parametreler özellikle SPMS grubunda ve ON geçirmiş hastalarda daha belirgin düzeydedir. MS süresi ile RNFL, GCL, IPL ve GCC ölçümleri arasında anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır(p<0.05); ancak IVCCM parametreleri ile MS süresi ve EDSS arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. MS alt tipleri karşılaştırıldığında, SPMS grubunda GCL, GCC ve RNFL değerleri anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur(p<0.05). Ancak, IVCCM değerleri açısından anlamlı fark bulunamamıştır. EDSS ile yalnızca RNFL G, T ve NS segmentleri arasında anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır. Sonuç: Retina ve kornea yapılarında saptanan yapısal değişiklikler, MS'in nörodejeneratif doğasını yansıtmaktadır. IVCCM ölçümleri MS alt tipleri arasında anlamlı bir fark ortaya koyamasa da, OCT ölçümleri beraber değerlendirilmesi MS hastalarının takibinde potansiyel biyobelirteç olarak kullanılabilir. Bu bulguların daha sağlam şekilde desteklenebilmesi için, özellikle SPMS hastalarının daha fazla temsil edildiği geniş örneklemli prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Multiple Sklerozis, Optik Koherens Tomografi, İn Vivo Kornea Konfokal Mikroskopi, RNFL, Ganglion Hücre Kompleksi, Nörodejenerasyon

Çetin Yıldız
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Post-travmatik proliferatif vitreoretinopati üzerine tirozin kinaz inhibitörü nintedanib'in etkisi

Proliferatif vitreoretinopati (PVR), regmatojen retina dekolmanı cerrahisi başarısızlığının en yaygın nedenidir ve oküler travmanın ciddi bir komplikasyonudur. Vitreus boşluğu ile retina yüzeyinin her iki tarafında hücresel membranların büyümesi ve kontraksiyonu ile karakterizedir. Günümüzde PVR için kabul edilen standart tedavi cerrahidir. Ancak cerrahi tekniklerdeki gelişmelere rağmen anatomik ve görsel sonuçlar tatmin edici değildir. Bunun yanı sıra PVR'nin tedavisi ve önlenmesi için kanıtlanmış bir farmakolojik ajan bulunmamaktadır. Çalışmamızda tavşan gözlerinde oluşturulan PVR modeli üzerinde intravitreal nintedanibin PVR oluşumunu engellediği klinik gözlem, histolojik inceleme ve immünohistokimyasal yöntemler ile gösterilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 12 adet tavşan kontrol ve nintedanib olarak iki gruba ayrılmıştır. Genel anestezi altında her tavşanın bir gözünde 23G iğne yardımı ile delinme yaralanmasına neden olacak şekilde retinası hasarlanmış ve hemen üzerine dispaz solüsyonu enjekte edilmiştir. PVR modelinin oluşturulmasının ardından kontrol grubuna ait deneklerin midvitreusuna fosfat tamponlu salin (PBS), nintenib grubuna ait olanlara %0,5'lik lipozomal nintedanib enjeksiyonu yapılmıştır. Deneklere dört hafta boyunca haftalık fundus muayenesi yapılmış ve dördüncü haftanın sonunda gözler enüklee edilerek histolojik ve immünohistokimyasal olarak incelenmiştir. PVR modeli oluşturulmamış 2 adet tavşanın her iki gözüne % 0,5'lik lipozomal nintedanib enjekte edilmesinin ardından; 1, 7, 14 ve 35. günlerde vitreus örnekleri alınarak HPLC yöntemi ile vitreustaki ilaç düzeyi tayin edilmiştir. Çalışmanın sonunda nintedanib uygulanan grupta belirlenen PVR evreleri düşük bulunsa da, kontrol grubuna kıyasla aralarında anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0,108). Histolojik incelemelerde ise epiretinal membran oluşumlarının nintedanib uygulanan grupta belirgin bir toksik etki gözlenmeden daha az meydana geldiği gözlenmiştir. Bunun yanı sıra immünohistokimyasal incelemelerde nintedanib uygulanan grupta kontrol grubuna göre kolajen-1 ekspresyonu için ölçülen intensite ve CTCF (Düzeltilmiş Total Hücre Floresansı) değerleri anlamlı düşük bulunmuştur (p=0,004, p=0,004). CTCF/alan değeri ise sınırda anlamlı sayılabilecek düzeyde nintedanib grubunda daha düşük saptanmıştır (p=0,065). Nintedanib yüklü lipozom formülasyonlarının ise ilk 7 günde yaklaşık yarısını vitreus kısmına verdiği ama tamamını salmasının 25 günden daha uzun sürdüğü tespit edilmiştir. Bu bulgulara göre nintedanibin belirgin bir yan etki gözlenmeden PVR oluşumunu engelleyebildiği gösterilmiştir. Bu çalışma nintedanibin PVR tedavisi ve proflaksisinde kullanılabilecek potansiyel bir ilaç olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Proliferatif vitreoretinopati, Nintedanib, Lipozomal Nintedanib

Göz hastalıklarıNintedanibProtein-tirozin kinaz+4
Elif Arslan
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tedavisi tamamlanmış retinoblastom hastalarının görme rehabilitasyonu

Retinoblastom (RB) çocukluk çağının en sık görülen primer intraoküler malignitesidir. Son yıllarda yeni tedavi modaliteleri ile RB hastalarının sağkalım oranları artmıştır. Bununla yanı sıra göz kurtarılma oranlarında da belirgin artış gözlemlenmiştir. Her ne kadar öncelik hastanın hayatını kurtarmak olsa da RB hastalarının tedavi başarıları ile artık görme fonksiyonunun korunması gündeme gelmiştir. Bu nedenle RB hastalarının görme rehabilitasyonu günümüzde önem arz etmektedir. Çalışmanın amacı RB hastalarının görme keskinliği düzeyini değerlendirmek, görme keskinliğini etkileyen faktörleri tespit etmek ve bu hastalarda kapama tedavisinin faydasını araştırmaktır. Çalışmaya dahil edilen 47 hastanın 56 RB gözü analiz edilmiştir. LogMAR'a göre en iyi düzeltilmiş görme keskinliği 1,16±0,89 olarak bulunmuştur. Görme keskinliğini olumsuz etkileyen önemli faktörlerden biri olarak makula tutulumu tespit edilmiştir. Makula tutulumu olan hastalarda en iyi düzeltilmiş görme keskinliği ortalama değerleri 1,6±0,6, makula tutulumu olmayan hastalarda 0,8±0,93 olarak olarak saptanmıştır. Fovea ile tümör arsında ölçülen mesafe görme keskinliği ile orta derece negatif korelasyon göstermiştir. Diffüz koryoretinal atrofi daha kötü görme keskinliği ile ilişkilendirilmiştir (p<0,05). Tümör lateralitesine göre unilateral hastaların görme keskinliği düzeyi bilateral hastalara göre daha iyi olduğu bulunmuştur (p<0,05). Tümörün lokalizasyonu, regresyon paterni, tanı anında Uluslararası Retinoblastom Sınıflaması görme keskinliğini etkilediği tespit edilmiştir (p<0,05). Tümörün temporal yerleşimi görme keskinliğini olumsuz etkilerken, perifer ve inferior yerleşimli tümörlerin daha iyi görsel sonuçlara sahip olduğu gösterilmiştir. Regresyon paternlerinden tip II odakların tip I odaklara göre daha iyi görsel sonuçlara sahip olduğu bulunmuştur. Tanı anında Uluslararası Retinoblastom Sınıflaması grup B tümörlerin görme keskinlikleri grup D tümörlere göre daha iyi olduğu saptanmıştır. Odak sayı, tümör boyutu ve çapı ile anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Optik koherens tomografi görüntüleri incelenmiş olan hastaların (n=42) santral makula kalınlığı ortalama 270±86 μm olarak ölçülmüştür. Santral makula kalınlığı değerleri ile görme keskinliği arasında zayıf korelasyon bulunmuştur. Çalışmamızda tümöre yönelik uygulanan tedavilerin görme keskinliği üzerine etkisi araştırılmıştır. İntravenöz kemoterapi ve intraarteriyel kemoterapi ile RB gözlerin görme keskinliği ve santrak makula kalınlığı arasında korelasyon saptanmamıştır. İntravitreal kemoterapi ile görme keskinliği arasında pozitif korelasyon bulunmuştur (p<0,05). Kapama tedavisi önerilen 31 hastadan 17 (%54,8)'sinde görme keskinliğinde artış tespit edilmiştir. Kapama süreleri 0,5-12 saat, ortalama kapama süresi 2,1±2,9 olarak tespit edilmiştir. Takip süreleri 6-30 ay, ortalama hastaların takip süresi 12 ay olmuştur. Hastaların görmede artış ile kapama süresi ve takip süresi arasında güçlü korelasyon tespit edilmiştir (p<0,05). Refraksiyon kusurları analizinde 14 gözde ≥3,00 miyopi, 7 gözde ≥3,00 hipermetropi ve 16 gözde ≥2,0 astigmatizm saptanmıştır. Makula tutulumu ve koryoretinal atrofi olması, tümörün bilateral olması görsel prognoz açısından olumsuz etkiye sahip olduğu bulunmuştur. Tümörün evresi, lokalizasyonu, regresyon paterni görme prognozunu etkileyen faktörler arasında saptanmıştır. Uygulanan kemoterapilerden sadece intravitreal kemoterapinin görme keskinliği üzerine negatif etkisi tespit edilmiştir. RB hastalarının görme keskinliğinin kapama tedavisi ve refraksiyon kursurlarının düzeltilmesi ile arttığı görülmüştür. RB hastaları tanı alınıp tümör stabilizasyonu sağlandıktan sonra en kısa zamanda rehabilitasyon programına alınması gerektiği sonucuna varılmıştır.

AmbliyopiGörmeGörme bozuklukları+7
Ulkar Feyzullayeva
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Retinoblastom hastalarında görülen germline mutasyonlar ve mutasyonların hasta kliniği ile ilişkilendirilmesi

Retinoblastom, çocukluk çağının en sık görülen kötü huylu göz içi tümörüdür. Knudson'ın "çift vuruş" hipotezine göre RB1 geninin her iki allelinde meydana gelen mutasyonlar sonucu hastalık tablosunun ortaya çıktığı bilinmektedir. Bu mutasyonlardan biri aileden kalıtılabileceği gibi, her iki alleldeki mutasyon somatik olarak retina hücrelerinde de gerçekleşebilir. Aileden kalıtılan yani "germline" mutasyonlara sahip hastaların daha erken yaşta ve bilateral tutulumla başvurma eğiliminde olduğu ortaya konmuştur. Çalışmanın amacı germline mutasyonlara sahip hastalarda mutasyon saptanmayan hastalara göre klinik seyirde farklılıklar olup olmadığını incelemektir. Çalışmada Sanger dizileme metodu ve multipleks ligasyona bağlı amplifikasyon yöntemi kullanılarak germline mutasyon varlığı açısından değerlendirilen toplam 51 retinoblastom olgusunun sonuçları ve klinik bulguları incelenmiştir. Toplam 30 hastada (%58,8) germline mutasyon saptanmıştır. Saptanan mutasyonlardan 8'i daha önce literatürde bildirilmemiş yeni mutasyonlardır. Mutasyon saptanan hastalarda mutasyon olmayan hastalara göre daha erken tanı yaşı (sırasıyla 13,1 ± 15,3 ve 30,4 ± 31,7 ay; p˂0,05), daha yüksek bilaterallik oranı (sırasıyla %56,7 ve %23,8; p˂0,05), daha yüksek multifokalite oranı (sırasıyla %70,7 ve %40,9; p˂0,05) görülmüştür. Unilateral hastaların %44,8'inde de germline mutasyonlar tespit edilmiştir. Mutasyonu olan ve olmayan hastalar arasında Uluslararası Retinoblastom Sınıflamasına göre belirlenen grup yüzde dağılımları da fark göstermiş ve bu farkın Grup A ve Grup D dağılımlarından kaynaklandığı görülmüştür (Grup A için sırasıyla %17,4 ve %0, Grup D için sırasıyla %40,0 ve %26,9; p˂0,05). Mutasyonu olan hastalarda, mutasyonu olmayan hastalara göre intravenöz kemoterapi (sırasıyla 5,6 ± 3,8 ve 2,9 ± 3,6 kür) ve lokal tedavi (sırasıyla 2,6 ± 3,8 ve 1,6 ± 3,8 seans) ihtiyacı da daha yüksek bulunmuştur (p˂0,05). Çalışmamızda ayrıca klinik seyrin farklı mutasyon türleri arasında değişkenlik gösterip göstermediği de incelenmiştir. Saptanan mutasyonlar içerisinde en sık anlamsız mutasyonlar (%33,3) görülmüştür. Bunu %23,3 ile yanlış anlamlı mutasyonlar, %20,0 ile çerçeve kayması mutasyonları, %16,7 ile kırpılma bölgesi mutasyonları takip etmiştir. Anlamsız ve çerçeve kayması mutasyonlarının (sırasıyla 6,7 ± 4,8 ve 7,5 ± 7,9 ay) yanlış anlamlı ve kırpılma bölgesi mutasyonlarına göre (sırasıyla 21,0 ± 22,5 ve 21,2 ± 21,5 ay) daha erken tanı yaşı ile ilişkili olduğu bulunmuştur (p˂0,05). Mutasyon türleri arasında lateralitenin de değişkenlik gösterdiği, yanlış anlamlı mutasyonlara sahip hastaların tamamında (%100) unilateral hastalık olduğu görülmüştür (p˂0,05). Enükleasyon oranları karşılaştırıldığında, çerçeve kayması ve kırpılma bölgesi mutasyonlarına sahip hastalara ait gözlerde (sırasıyla %54,5 ve %57,1) anlamsız ve yanlış anlamlı mutasyon görülen hastaların gözlerine kıyasla (sırasıyla %16,7 ve %14,3) daha yüksek enükleasyon oranı saptanmıştır (p˂0,05). Retinoblastom hastalarında saptanan germline mutasyon varlığı ve mutasyonların türlerinin klinik seyri ve tedavi ihtiyacını etkileyebileceği sonucuna varılmıştır. Mutasyonu olan hastalarda literatürde tanımlanan daha erken tanı yaşı, daha yüksek bilateralite ve multifokalite oranına ek olarak daha fazla intravenöz kemoterapi ve lokal tedavi ihtiyacı olduğu görülmüştür. Unilateral hastaların yarısına yakınında germline mutasyon saptanmış olması dikkat çekmiştir. Ek olarak mutasyon tiplerine göre tanı yaşı ve lateralitenin değişkenlik gösterebileceği tespit edilmiş, anlamsız ve çerçeve kayması mutasyonlarında daha erken tanı yaşı ve yanlış anlamlı mutasyonlarda daha fazla unilateralite oranı görülmüştür. Ayrıca çerçeve kayması ve kırpılma bölgesi mutasyonlarında enükleasyon oranları daha yüksek bulunmuştur. Her hasta için uygun bir takip algoritması oluşturmak ve hastaların aile planlaması ve ikincil kanserler açısından etkin bir şekilde değerlendirilmesini sağlamak için tüm retinoblastom hastalarına rutin olarak genetik inceleme yapılmalıdır.

GenetikGözGöz hastalıkları+3
Gülce Güngör
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Okuler tutulumu olmayan nörobehçet hastalarında optik disk ve parafovea parametrelerinin optik koherens tomografi anjiyografi ile değerlendirilmesi

Amaçlar: Göz tutulumu olmayan Nörobehçet hastalarında Optik Koherens Tomografi Anjiyografi (OKTA) aracılığı ile optik disk ve makula bölgesindeki vasküler değişiklikleri incelemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Nörobehçet hasta grubu (NBG) olarak herhangi oküler patolojisi olmayan 19 parankimal Nörobehçet hastasının 36 gözü dahil edilmiştir. Kontrol grubu olarak yaş-cinsiyet açısından eşlenmiş oküler tutulumu olmayan 22 Mukokutanöz Behçet hastasının (MBG) 44 gözü ve 26 tamamen sağlıklı kişinin (SG) 51 gözü alınmıştır. Bütün gruplara tam oftalmolojik muayene ve OKTA ölçümleri yapılmıştır. Bulgular: Peripapiller retina sinir lifi tabakası (RSLT) kalınlığı kıyaslamasında NBG en düşük ortalamaya sahip iken gruplar arasında anlamlı fark izlenmemiştir. Peripapiller vasküler dansite (VD) analizinde inferior kadranda NBG ortalaması diğer iki gruptan anlamlı olarak düşük izlenmiştir (p=0,014). Foveal bölgede hem yüzeysel kapiller pleksus (YKP) hem derin kapiller pleksus (DKP) düzeyinde VD ortalaması NBG'de MBG'ye göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur (sırasıyla p=0,019, p=0,02). NBG, MBG'ye göre daha geniş foveal avasküler zon ölçümüne sahip olarak izlenmiştir (p=0,035). Koryokapillaris akım oranında ise hem 1mm hem de 6 mm çaplı NBG ortalaması hem MBG'ye hem SG'ye göre anlamlı olarak düşük saptanmıştır. (Sırasıyla p=0.002, p=0,000). Sonuç: OKTA'nın, oftalmolojik semptomu ve bulgusu olmayan Nörobehçet hastalarında retinal ve koroidal kan akımındaki değişiklikleri ortaya koyması bu hastalarda subklinik etkilenmenin olduğunu ve Nörobehçet hastalarının takibinde OKTA'dan yararlanılabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Behçet, Nörobehçet, OKTA, Optik Disk, Retina

Behçet sendromuRetina damarları
Zeynep Şerikoğlu Akbaş
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Arka kutup baskın ve periferal retina baskın diyabet retinopatisinde(dr), oct ve octa ile koroid ve retina karakteristiklerinin değerlendirilmesi

Amaç: Diyabet retinopatisi (DR), retinopatinin şiddetinden bağımsız olarak kimi olgularda periferal retinada hemen hiç bulgu yokken arka kutup bölgesinden başlayıp en erken dönemde vizyonu bozarken kimi olgularda periferal retinada hastalık çok ileri hatta proliferatif evreye ilerlediği halde arka kutup hiç etkilenmemekte, vizyon en geç dönemde etkilendiğinden tanı ve tedavi gecikmektedir. Bu çalışmamızda hastalığın bu 2 farklı karakteristikle prezante olmasının, başta koroidal olmak üzere retino-koroidal vasküler karakteristikler yönünden ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Olgular klinik prezentasyonuna göre "Arka kutup baskın (AKB)" ve "Periferal retina baskın (PB)" DR olarak gruplandırılmıştır. Tip 2 DM ve DR tanısı alan 65 hastanın 70 gözü, 35 PB-DR ve 35 AKB-DR olarak sınıflandırılmıştır. Olgularda Topcon DRI Triton Plus (Swept Source OCT) cihazı ile 6x6mm OCTA ve makula OCT incelemeleri yapılmış, OCTA'da retinal, retinokoroidal ve koroidal segmentlerin foveal ve perifoveal subsegmentlerinin vasküler dansiteleri, grup içi ve gruplar arası kıyaslamalı olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: AKB-DR olgularında parafoveal vasküler dansitenin, PB-DR olgularına kıyasla daha düşük olduğu, subsegmenter varyasyonun daha yüksek bulunduğu saptanmış ve bu varyasyon iskemik alanlara atfedilmiştir. AKB-DR olgularında nazal parafoveal subsegment vasküler dansitesilerinin korunduğu, fakat temporal ve inferior parafoveal subsegment vasküler dansitelerinin azaldığı saptanmıştır. Koroidal foveal vasküler dansite ile retinal foveal vasküler dansite arasında anlamlı negatif korelasyon olduğu dolayısıyla sağlıklı bir koroidal kanlanmanın foveal bölgeyi iskemiden koruyucu etkiye sahip olduğunu, böylelikle koroidal kan dolaşımının diyabet retinopatisinin klinik prezantasyonunda çok önemli rolü olduğu görüldü. Retinal parafoveal bölge ile koroidal parafoveal ve koroidal foveal bölge vasküler dansiteleri arasında bulduğumuz pozitif korelasyon ile bozulmamış koroidal foveal ve parafoveal kan dolaşımının, makulanın kanlanmasında ve makula iskemisinin önlenmesinde koroidin önemli rol üstlendiğini görüldü. Sonuç: Koroidal kan dolaşımı, DR kliniğinin nasıl seyredeceğinde çok önemli ve belirleyici bir role sahiptir. Bu nedenle DR hastalarının tanı ve tedavisinde koroidal dolaşımın da değerlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Diyabet retinopatisi, SS-OCTA, Koroid .

Diabetik retinopatiKoroid
Furkan Aslantaş
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda retrobulber prostaglandin analoğu enjeksiyonunun orbital yağ dokusu üzerine etkisinin bilgisayarlı tomografi ile ve histolojik olarak incelenmesi

Ratlarda Retrobulber Prostoglandin Analoğu Enjeksiyonunun Orbital Yağ Dokusu Üzerine Etkisinin Bilgisayarlı Tomografi ile ve Histolojik Olarak İncelenmesi Amaç Periorbital yağ dokusunda atrofi, topikal prostoglandin analoglarının (PA) bilinen bir yan etkisidir. Bu istenmeyen etkinin, artmış orbita yağ hacmi ile giden tiroid orbitopati gibi hastalıkların tedavisinde önemli rolü olabilir. Literatürde PA'nın retrobulber enjeksiyonunun, orbita yağ dokusu üzerindeki atrofi etkisini inceleyen ve üç rat üzerindeki sonuçlarını bildiren sadece bir ön çalışma bulunmaktadır. Bu tez çalışmasında amaç, rat hayvan modelinde, retrobulber PA enjeksiyonunun, orbital yağ dokusu üzerindeki etkilerinin bilgisayarlı tomografi (BT) ile ve histolojik olarak değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem On sekiz adet erişkin, erkek Wistar-albino rat, bimatoprost, latanoprost ve travoprost olmak üzere, 6 adet hayvandan oluşan 3 gruba ayrıldı. Ratların sağ orbitalarına, 0,1 ml bimatoprost, latanoprost veya travoprost enjeksiyonu, sol orbitalarına salin enjeksiyonu yapıldı. Enjeksiyon öncesi ve enjeksiyondan 3 hafta sonra BT görüntüleri alındı. Karbondioksit ile ötenazi sonrasında, ratların her iki gözü ekzentere edildi. Doku kesitleri alınarak hematoksilen-eozin ile boyandı ve fotoğrafları çekilerek dijital ortama aktarıldı. BT görüntüleri Image J (Rasband, W.S., US National Institutes of Health, Bethesda, MD) yazılımı ile sekanslara ayrıldıktan sonra, yazılım içerisinde yer alan Trainable Weka Segmentation programı kullanılarak, orbita yağ dokusu hacmi, total orbita hacmi ve orbita yağ dokusu hacminin total orbita hacmine oranı hesaplandı. Her ratın histolojik kesiti de Image J yazılımı ile analiz edildi. Her kesitte birim alana düşen yağ hücresi sayısı hesaplandı. Histolojik kesitlerde, orbita yağ hücresi çekirdeklerinin, apopitotik veya apopitozise gitmek üzere olduğu düşünülen hücreleri belirlemek için kullanılan nükleer alan, dairesellik ve yuvarlaklık parametreleri açısından analizi yapıldı. Bulgular BT incelemesinde, hiçbir grupta, PA enjeksiyonunu takiben üçüncü haftada, PA enjeksiyonu yapılan orbita ile salin enjeksiyonu yapılan orbita arasında, orbita yağ dokusu hacmi ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Aynı şekilde, PA enjeksiyonu yapılan tarafta enjeksiyon öncesi ve enjeksiyondan 3 hafta sonra hesaplanan orbita yağ dokusu hacmi ölçümlerinde anlamlı fark izlenmemiştir. Histolojik incelemede, birim alana düşen hücre sayısı, nükleer alan, nükleer dairesellik ve yuvarlaklık ölçümlerinde, PA enjeksiyonu yapılan orbita ile kontrol orbita arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Sonuç Rat hayvan modelinde, retrobulber PA enjeksiyonunu takiben üçüncü haftada, orbita yağ dokusunda radyolojik veya histolojik olarak anlamlı bir atrofi gösterilememiş ve yağ hücresi nükleuslarında apoptozis bulgusu izlenmemiştir. Retrobulber PA enjeksiyonunun, tiroid orbitopati gibi yağ proliferasyonu ile giden orbital hastalıklarda potansiyel bir tedavi olarak kullanılabilmesi için, daha fazla sayıda denek içeren, farklı hayvan modellerinde, daha yüksek doz/konsantrasyonda PA kullanıldığı in vivo çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Prostoglandin analogları, prostoglandin ilişkili periorbitopati, yağ atrofisi, bilgisayarlı tomografi

AtrofiHayvan deneyleriProstaglandinler+2
Semih Coşan
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uvea melanomu hücre dizilerinde AMPK modülasyonunun hücre proliferasyonuna etkisinin incelenmesi

Bu çalışma ile, AMPK (AMP Aktive Edici Protein Kinaz) aktivasyonu ve inhibisyonu sonucunda uvea melanomu hücre dizilerinin hücre proliferasyonu yanıtı incelenerek AMPK hedefine yönelik doğru stratejinin karşılaştırmalı olarak belirlenmesi amaçlanmıştır. Uvea melanomu en sık görülen intraoküler primer malign tümördür. AMPK, sağlıklı hücrenin kanser hücresine dönüşümünde ve tümör gelişiminde metabolik adaptasyonu sağlayarak önemli rol oynamaktadır. AMPK farklı koşullarda tümör supresör veya protümoral etki gösterebilmektedir. Çalışmamızda MEL, OMM2.5, 92.1 ve MP46 uvea melanomu hücre dizileri farklı dozlarda AMPK aktivatör (A-769662) ve inhibitör (Dorsomorfin) ajanları ile ayrı olarak inkübe edilmiştir. MTT hücre proliferasyon deneylerinde hücre dizilerinin 24 saatlik proliferasyon hızları sırasıyla en hızlı prolifere olan 92.1 olmak üzere MP46, OMM2.5, MEL270 şeklinde bulunmuştur. Hücrelerin proliferasyon hızları ve farklı ilaç gruplarına verdikleri proliferasyon yanıtları arasında ilişki gözlenmemiştir. Hücre dizilerinin AMPK düzenleyici ajanlara verdiği yanıt 48 saatlik ilaç inkübasyonu sonrasında XTT hücre proliferasyon deneyi yapılarak saptanmıştır. Tüm hücre dizilerinin (92.1 hücre dizisi, <50 μM AMPK aktivatörü dışında) AMPK aktivatörüne verdiği yanıt aynı hücre dizisinin ilaç eklenmemiş kontrol grubu ile karşılaştırıldığında hücre proliferasyonunda azalma olduğu gözlenmiştir. Aynı hücre dizisinde hücre proliferasyonundaki azalma miktarı ve doz artışı arasında bir ilişki gözlenmemiştir. MP46 hücre dizisinde AMPK aktivatörünün 50 μM üzerindeki uygulamalarında artan ilaç dozlarında hücre proliferasyonunun daha fazla olduğu saptanmıştır. Tüm hücre dizilerinin 5 μM üzerindeki AMPK inhibitörünün artan dozlarda uygulanmasına verdiği yanıt, doz arttıkça proliferasyonun daha da azalması olarak gözlenmiştir.

Adenozin monofosfatHücre dizisiHücre çoğalması+4
Özge Deliktaş
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Miyopik olgularda maküla fonksiyonun anatomik ve elektrofizyolojik olarak değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı; miyopik olgularda arka segment parametrelerini değerlendirerek makülanın anatomik yapısını spektral domain optik koherens tomografi (SDOKT) ile ve fonksiyonel açıdan pattern elektroretinografi (PERG) ile incelenmek ve aralarındaki korelasyonu saptamaktır. Çalışma grubu 78'i kadın, 40'ı erkek toplam 118 olgudan oluşturuldu. Kırma kusuru derecesine göre olgular 4 gruba ayrıldı. Birinci grup 0.00/-0.75 D arası (kontrol grubu), ikinci grup -1.00/-2.75 D arası, üçüncü grup -3.00/-5.75 D arası, dördüncü grup -6.00 D ve üstü olarak belirlendi. Tüm olgularda peripapiller RSLT kalınlığı, maküla kalınlığı, retina katlarının kalınlığı ve koroid kalınlığı SDOKT kullanılarak ölçüldü ve ardından PERG testi uygulandı. Miyopi derecesi artışı ile T kadran hariç RSLT kalınlığında azalma olduğu gözlendi. Maküler kalınlık ve retina katlarının (dış pleksiform tabaka hariç) kalınlıkları ile miyopi derecesi arasında bir ilişki bulunamadı. Yüksek miyopi grubunda maküler kalınlık ile N95 amplitüdü arasında negatif korelasyon saptandı. Miyopi derecesi ve AU artışı ile subfoveal koroid kalınlığı azalmaktaydı. AU ile subfoveal koroidal kalınlık arasında negatif korelasyon olduğu görüldü. P50 ve N95 dalgalarının amplitüdlerinde yüksek miyopi grubu ile kontrol grubu arasında istatiksel olarak anlamlı fark olduğu bulundu. Miyopi derecesinin artması ile ilişkili olarak P50 ve N95 amplitüdündeki azalma belirginleşiyordu. N95 amplitüdündeki azalma aksiyel uzunluk artışı ile korelasyon göstermekteydi. Maküler retina katlarında anatomik bir değişiklik olmadan ve EİDGK etkilenmemiş iken P50 amplitüdünde azalma olması, fonksiyonel açıdan makülanın yüksek miyop olgularda etkilenebileceğini düşündürmektedir. N95 amplitüdündeki azalmanın ise AU'daki artış ve global peripapiller RSLT kalınlığındaki azalma ile ilişkili olabileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Spektral Domain Optik Koherens Tomografi, pattern elektrografi, miyopi.

AnatomiElektrofizyolojiElektroretinografi+4
Yağmur Deniz
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Evaporatif kuru göz hastalığı oluşumunda meibomius bez hastalığının ve nöromediyatörlerin rolü

Bu çalışmanın amacı; ekran kullanımının oküler yüzey üzerinde yaptığı değişiklikleri ve bunların kuru göz bulgularıyla ilişkisini ve meibomius bez disfonksiyonunun (MBD) oküler yüzey üzerinde yaptığı değişiklikleri incelemek, ve ekran kullanımı ile oluşan değişiklikler ile karşılaştırmaktır. Ayrıca, bu değişikliklerin gözyaşı sitokin düzeyleri ve Substans P (SP) düzeyleri ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Bu amaçla kliniğimize başvurmuş , günde 4 saatten fazla ekran kullanımı olan 17 hasta, günde 4 saatten fazla ekran kullanımı ile birlikte MBD'si olan 17 hasta, ekran kullanımı günde 4 saatten az olan ve MBD'si olan 26 hasta ile yaş ve cinsiyet dağılımı benzer olan, oküler yüzey hastalığı veya şikayeti olmayan sağlıklı 20 kişi kontrol grubu olarak değerlendirildi. Ekran kullanım süresi sorgulandı. Oküler yüzey ve gözyaşı fonksiyonları; OSDI (Oküler yüzey hastalık indeksi) anketi, gözyaşı kırılma zamanı (GKZ) değerlendirmesi, flöresein ve lizamin ile oküler yüzey boyanması, Schirmer testi, meibografi ile MBD evrelendirmesi, in vivo konfokal mikroskopi ( VKM) ölçümleri ve Cochet-Bonnet ile kornea hassasiyet ölçümleri ile değerlendirildi. Hastaların gözyaşlarında GM-CSF, G-CSF, IFN-α, IFN-γ, IL-1β, IL-1RA, IL-2, IL-2R, IL-4, IL- 5, IL-6, IL-7, IL-8, IL-10, IL-12, IL-13, IL-15, IL-17, TNF-α, MCP-1, IP-10, MIG, RANTES, Eotaksin, MIP-1α, MIP-1β, EGF, FGF, HGF ve VEGF düzeyleri Luminex ile, gözyaşlarında SP düzeyi ise ELISA ile çalışıldı. Ekran kullanım süresi 4 saatin üzerinde olanlarda ve MBD olanlarda anlamlı olarak OSDI skorunun daha yüksek olduğu (p<0,001), flöresein ve lizamin ile korneal boyanmanın daha fazla olduğu (p=0,029), GKZ'nin kısaldığı (p<0,001) bulundu. Schirmer testi açısından anlamlı farklılık saptanmadı. VKM ölçümlerinde anlamlı farklılık izlenmedi. Sinir tortuozitesi sadece MBD olanlarda anlamlı olarak artmış bulundu (p=0,024). Korneal hassasiyet ölçümlerinde gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Gözyaşında, sadece IL-6 düzeyi hasta gruplarında anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,006). Gözyaşı SP düzeylerinde anlamlı farklılık izlenmedi (p=0,265). Ekran kullanım süresi ile OSDI skoru (p=0,014) ve SP düzeyi (p=0,011) arasında zayıf pozitif korelasyon görüldü. Sonuç olarak, ekran kullanımı süresinin uzamasının oküler yüzey ve gözyaşı filminde değişikliklere yol açtığı görülmüştür. Ekran kullanımı ile birlikte MBD olmasının oküler yüzey bulgularını ve semptomlarını şiddetlendirmediği görülmüştür. Ekran kullanımı veya hafif-orta MBD varlığında gelişen evaporatif kuru gözde, oküler yüzeyde anlamlı bir iltihabi cevabın oluşmadığı düşünülmüştür.

Göz hastalıklarıKuru göz sendromuMeibomian bezleri+3
Ahmet Alp Bilgiç
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik makula ödeminde oksidatif stres ve diyetin toplam antioksidan kapasitesinin değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı diyabetik makula ödemi (DMÖ) olgularında, serumda oksidatif stres ve total antioksidan kapasite düzeylerini belirleyerek bu parametrelerin DMÖ gelişimi ile DMÖ'nin şiddetine etkisini belirlemek ve diyetin total antioksidan kapasitesini değerlendirerek DMÖ gelişimine diyetin etkisini tespit etmektir. Bu amaçla Tip 2 diyabetik DMÖ tanılı ve en az bir gözde santral foveal kalınlık (SFK) değeri  300 μm olan 30 hastanın 30 gözü Grup 1 ve Tip 2 diyabetik, DMÖ tanılı ve her iki göz için SFK değeri < 300 μm olan 30 hastanın 30 gözü Grup 2 olarak değerlendirildi. Grup 3 olarak isimlendirilen kontrol grubunda ise Tip 2 diyabet tanılı, DMÖ ve/veya DR öyküsü olmayan 33 bireyin 33 gözü değerlendirildi. Tüm olguların optik koherens tomografi (OKT) cihazı ile SFK değerleri ölçüldü. Her bireyin serumunda total antioksidan kapasite (TAK) ve total oksidatif kapasite (TOK) düzeyi ölçüldü. Tüm olgulara "miktarlı besin tüketim sıklığı anketi" uygulanarak, diyetin toplam antioksidan kapsitesi hesaplandı. Serum TAK düzeyleri açısından 3 grup arasında anlamlı fark olmadığı görüldü (p=0,679). Serum TOK düzeyinin diğer gruplar ile kıyaslandığında Grup 1'de yüksek olduğu görüldü ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Diyetin toplam antioksidan kapasitesinin Grup 1'de en düşük, Grup 3'te en yüksek düzeyde olduğu görüldü ve bu fark Grup 1 ve Grup 3 arasında istatistiksel olarak anlamlı bulundu(p=0,003). Serum TOK değerlerinin SFK ile pozitif olarak korele olduğu belirlendi (p<0,001). SFK ile serum TAK değerleri ve diyetin toplam antioksidan kapasitesi arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı (sırası ile p=0,634; 0,339). Serum TAK değerinde artışın SFK'da azalmaya, serum TOK değerinde artışın ise SFK' da artışa neden olduğu belirlendi. Çalışmamızda serumda oksidatif stres artışı ile DMÖ gelişiminin ilişkili olduğu saptandı. Diyetin toplam antioksidan kapasite değerinin DMÖ tanısı olan hastalarda daha düşük olduğu belirlendi. Antioksidan içeriği yüksek diyetin DMÖ gelişimi önleyici olabileceği düşünüldü.

Dila Kırağı
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yeni tanı almış neovasküler tip yaşa bağlı maküla dejeneresansı olgularındaintravitreal aflibercept tedavisi

AMAÇ: Yeni tanı almış ve tedavi uygulanmamış neovasküler tip yaşa bağlı makula dejenerasyonu (nvYBMD) olgularında intravitreal (İV) aflibercept (A) tedavisi ile elde edilen anatomik sonuçları değerlendirmek ve anatomik cevabı etkileyen başlangıç lezyon özelliklerini araştırmak. GEREÇ-YÖNTEM: Bu prospektif, kesitsel klinik araştırmaya, aktif nvYBMD tanısı konulan daha önce hiç tedavi uygulanmamış ardışık 166 göz dahil edilmiştir. Gözlerin tamamına tam oftalmolojik muayene, spektral-domain optik koherens tomografi (SD-OKT) ve floressein anjiyografi (FA) tetkikleri yapılmıştır. Boya temin edilebilen hastalara ek olarak İSYA tetkiki yapılmış ve başlangıç lezyon özellikleri tanımlanmıştır. Aktif nvYBMD'li gözlere tedavi et ve uzat rejimine göre İV A tedavisi uygulanmıştır. Her enjeksiyondan 4-6 hafta sonra kontrol muayeneleri yapılmış ve SD-OKT tetkikleri tekrarlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen 166 gözün tümünde tedavi ile elde edilen anatomik cevaplar değerlendirilmiş olup ilaveten 3. ve 6. İV A enjeksiyonundan 4-6 hafta sonraki kontrol muayenesinde saptanan anatomik cevaplar kesitsel olarak incelenmiştir. İV A tedavi sonuçlarına etki eden başlangıç lezyon özellikleri de ayrıca değerlendirilmiştir. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 150 hastanın 82'si (%54.7) erkek, 68'i (%45.3) kadın olup; olguların ortama yaşı 71.7±9.4 (51-90) yıldır. İV A tedavisi öncesi 166 gözün ortalama EİDGK'sı 0.88±0.59 (0-2.1) LogMAR'dır, ortalama 5.31±3.36 (1-17) kez İV A enjeksiyonu yapılmış olup ortalama takip süresi 10.74± 6.27 (2-30) aydır. En az 3 İV A enjeksiyonu yapılan 139 gözde, 3. tedaviden 4-6 hafta sonraki kesitte gözlerin 76'sı (%54.6) 'Tam Cevaplı' olarak saptanırken; en az 6 doz İV A yapılan 62 gözde ise 6. tedaviden 4-6 hafta sonraki kesitte gözlerin 36'sı (%58) 'Tam Cevaplı' olarak izlenmiştir. Tüm olguların (166 göz) en son İV A enjeksiyonundan 4-6 hafta sonra yapılan kontrol muayenesine ait kesitte ise 116 (%69.9) göz 'Tam Cevaplı' olarak saptanmıştır. EİDGK, İV A tedavisi ile istatistiksel olarak anlamlı artış gösterirken; PED oranı, başlangıca göre istatiksel olarak anlamlı derecede azalmıştır. Tanı sırasında saptanan FA'daki nv patternleri, SD-OKT'ye göre nv tipleri, PED varlığı, seröz PED olması, seröz ve FV PED'in birlikte izlenmesi veya PKV varlığı ile İV A tedavisi ile alınan anatomik cevap arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Tanı sırasında FV PED olan olgularda diğer PED tipleri bulunan olgulara göre 'Tam Cevaplı' olma ihtimali yaklaşık 5 kat daha fazla izlenmiştir. FV PED varlığı başarıyı etkileyen bağımsız bir faktör olarak ortaya konmuştur. SONUÇ: Çalışmamızda yeni tanı almış ve tedavi uygulanmamış nvYBMD'li gözlerde İV A tedavisi ile yüksek oranda anatomik fayda sağlandığı tespit edilmiştir. Ek olarak İV A tedavisi ile anlamlı görme artışı da sağlanabilmiştir. Başlangıç lezyon özelliklerinin tedavi ile elde edilen anatomik cevaplar üzerindeki etkisi ile ilgili önemli sonuçlara varılmıştır. Günümüzde nvYBMD tedavisinde anti-VEGF tedaviler standart tedavi yöntemi olarak kabul edilmekle birlikte, tedavi cevabını öngörmede rehberlik edecek bulguların saptanması klinik uygulamalarda uygun tedavi stratejilerinin belirlenmesi ve tedaviden beklentilerin rasyonelize edilmesi açısından oldukça önemlidir.

Pelin Kıyat
Ege University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaşa bağlı makula dejeneresansı olgularında "IOL-vıp revolution" teleskopik intraokuler lens implantasyonu sonuçları

Amaç: Yaşa bağlı makula dejeneresansı'na (YBMD) bağlı görme kaybı ve kataraktı olan olgularda IOL-Vip (visually impaired people) Revolution teleskopik intraoküler lens (IOL) kullanımının erken dönem sonuçlarını bildirmek. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Retina Birimi' nde takip edilen her iki gözünde senil katarakt ile birlikte kuru tip veya en az 6 aylık izlem sonucunda stabilize olmuş ileri evre neovasküler tip YBMD'si olan 12 olgunun 13 gözü dahil edildi. Tüm olgular özel bir simülatör (düşük görme tanı ve rehabilitasyon programı; IOL-Vip software) ile yapılan değerlendirmede ameliyat sonrası dönemde mevcut görme düzeylerinden en az 2 sıra artış olacağı tahmin edilen hastalardı. Software programı, TERA'ya dayanarak preoperatif ve postoperatif dönemdeki 'Newinflash' rehabilitasyon eğitimini tasarlamaktadır. Preoperatif dönemde 2 hafta, postoperatif dönemde 4 hafta rehabilitasyon eğitimi verildi. Cerrahi yöntem olarak tüm olgulara küçük kesili fakoemülsifikasyon cerrahisini takiben korneal kesi büyütülerek kapsüler kese içine "IOL-Vip (Intraocular lens for visually impaired people) Revolution" lens implante edildi. Hastalar postoperatif dönemde 1. gün, 5. gün, ve 1,2,3. aylarda görüldü. Görme keskinlikleri, kontrast duyarlılık, ön kamara derinliği, endotelyal hücre sayısı, santral kornea kalınlığı (SKK) ve National Eye Instute Visual Functioning Questionnaire–25 Türkçeleştirilmiş Şekli (VFQ-25/TR) sürüm 2000 anketi değerlendirildi. Bulgular: Yaş ortalamaları 72.31±8.53 (57–85) olan 7 erkek ve 6 kadın olgu çalışmaya dahil edildi. İmplante edilen negatif IOL gücü tüm olgularda standart olup eksi 46 idi. Pozitif IOL gücü ise ortalama 59±2 (57–62) diyoptri idi. Preoperatif EİDGK ETDRS eşeli ile 1.08±0.14(0.8-1.3) logMAR olduğu saptandı. Postoperatif EİDGK 0.81±0.16(0.56–1.1) logMAR (p=0.005) idi. Ameliyat edilmeyen diğer gözün preoperatif EİDGK 1 m mesafeden ETDRS eşeli ile, 1.13±0.36(0.66-1.8) logMAR iken postoperatif EİDGK 1.01±0.40(0.56-1.8) logMAR ölçüldü (p=0.021). Yaşam kalitesi ve ön kamara derinliğinde istatistiksel anlamlı artış saptandı (p=0.018, 0.008). Endotelyal hücre sayısında istatistiksel anlamlı azalma saptandı (p=0.002). Kontrast duyarlılık ve SKK'da istatistiksel anlamlı fark izlenmedi (p=0.133, 0.684). Hastaların ortalama izlem süresi 6.38±2.93(3–10) ay idi. Hastaların hiçbirinde intraoperatif dönemde ciddi komplikasyonla karşılaşılmadı. Postoperatif dönemde 1 hastada akut açı kapanması glokomu gelişti ve tedavi edildi. Subjektif olarak IOL-Vip Revolution sistemi iyi tolere edildi. Sonuç: Yaşa bağlı makula dejeneresansı'na bağlı az görme gelişmiş ve aynı zamanda kataraktı bulunan olgularda katarakt cerrahisi ile birlikte uygulanan "IOL-Vip Revolution" teleskopik lens sistemi ameliyat sonrası erken dönemde ön görülen görme artışını sağlamış, hastalar tarafından iyi tolere edilmiş ve güvenli bulunmuştur. Opere edilmeyen diğer gözde görsel iyileşme rehabilitasyon programının klinik sonuçlar üzerine olumlu etkisine bağlı olabilir.

Göz hastalıklarıLenslerLensler-intraoküler+3
Medine Yılmaz Dağ
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Eksüdatif tip yaşa bağlı makula dejenerasyonunda direkt tedavi maliyeti ve kazanılan/korunan görme miktarı ile yapılan harcamanın karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada eksüdatif tip Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonunda (YBMD) direkt medikal masrafların; korunan veya kazanılan görme miktarı ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2009-Ocak 2014 tarihleri arasında yaş tip YBMD tanısı ile tedavi gören ve en az 2 yıl takibi bulunan hastaların klinik verileri retrospektif olarak taranmıştır. Çalışmaya, yalnızca intravitreal ranibizumab ile tedavi edilmiş olan ve çalışma periyodu boyunca ek okuler cerrahi geçirmemiş olan hastalar dahil edilmiştir. Hastaların demografik verileri, yıllık tanısal işlem, vizit ve enjeksiyon sayıları; başlangıç, birinci ve ikinci yıl sonu görme keskinliği düzeyleri kaydedilmiştir. Tanısal işlem, muayene, enjeksiyon yapılması birim ücretleri ve ilaç ücretleri için Sosyal Güvenlik Kurumu geri ödemeleri dikkate alınmıştır. Alt grup analizleriyle birlikte, tedavinin birinci ve ikinci yıl toplam maliyeti ve kazalanılan veya korunan görmenin değeri hesaplanmıştır. Bulgular: Çalışmaya; yaş ortalaması 72.3±7.8 olan, 86'sı erkek 89'u kadın, toplam 175 hastanın 200 gözü dahil edilmiştir. Ortalama görme keskinliği başlangıçta 0.292 (logMAR 0.67), birinci yıl sonunda 0.338 (logMAR 0.60) ve ikinci yıl sonunda 0.299 (logMAR 0.67) bulunmuştur. Tedavinin ikinci yılı sonunda; 82 gözde görme keskinliği artmış, 42 gözde korunmuş ve 76 gözde azalmıştır. Ortalama vizit sayısı ilk yıl 6.56 (3-12) ve ikinci yıl 5.74 (3-10); ortalama enjeksiyon sayısı ilk yıl 4.42 (1-8), ikinci yıl 2.25 (0-7) olarak saptanmıştır. İki yılın sonunda YBMD tedavisinde kişi başı toplam direkt medikal gider 9.628,13 TL bulunmuş olup; toplam muayene masrafı 529,11 TL, fundus floresein anjiografi ve indosiyanin yeşili anjiografi masrafı 115,33 TL, intravitreal enjeksiyon yapılması işlemi masrafı 611,84 TL ve ilaç (ranibizumab 0.5 mg enjeksiyonluk solüsyon) masrafı 8.371,84 TL olmuştur. İlk yıl bir sıra görme artışının maliyeti 11.911 TL bulunmuş olup; görme keskinliğinde düşüş olması nedeniyle ikinci yıl bu hesaplanamamıştır. Sonuçlar: YBMD yaşlı populasyonda körlük nedenlerinin başında gelmektedir ve bu hastalar için yapılan direkt, indirekt medikal giderler ile non-medikal giderler ciddi bir biçimde artmaktadır. Hasta sayısının fazlalığı, hastalığın ekonomik yükünü arttırmakta ve katma değere dayalı tıbbın önemini gündeme getirmektedir. Çalışmamızda görülmüştür ki tedavi ile önemli oranda hastada görme korunabilmiş veya arttırılabilmiştir. İkinci yıl tedavi maliyetleri daha düşüktür. Geri ödemelerde en büyük pay ilaç masraflarına aittir. Anahtar kelimeler: Yaşa bağlı makula dejenerasyonu, direkt medikal giderler, QALY

GörmeGöz hastalıklarıMakula dejenerasyonu+4
Şeyda Yıldırım
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Penetran keratoplasti sonrası kornea biyomekanik özelliklerinin değerlendirilmesi

AMAÇ: Penetran keratoplasti (PKP) uygulanmış ve kornea sütürleri alınmış olan keratokonus hastalarının, opere gözleri ile kontralateral opere olmayan gözlerinin, kornea biyomekanik özelliklerinin incelenmesidir. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamıza, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göz Hastalıkları Kornea, Kontakt Lens ve Oküloplasti Birimi'nde 10.10.2013-15.12.2015 tarihleri arasında bir gözüne PKP yapılmış, 15-61 yaşları arasında 35 hastanın 70 gözü dahil edildi. Hastaların, opere olan ve olmayan gözlerine ait kornea biyomekanik özellikleri prospektif olarak incelendi. Dahil edilme kriterlerini, eşlik eden sistemik veya oküler hastalık olmaması, kontakt lens kullanımı bulunmaması ve PKP dışında başka oküler cerrahi geçirmemiş olması oluşturmaktaydı. Tüm hastalara ayrıntılı oftalmolojik muayene yapıldı. Goldmann aplanasyon tonometri yöntemi ile intraoküler basınç (İOP) ölçümü ve Ocular response analyzer (ORA) cihazı ile kornea biyomekanik özelliklerinin dört ölçüm ortalaması alındı. Ayrıca Pentacam cihazı yardımı ile santral kornea kalınlığı (CCT) ölçümü yapıldı. Verilerin istatistiksel olarak incelenmesi SPSS 16 Windows paket programı kullanılarak yapıldı. Normal dağılıma uygunluğu Shapiro-Wilk-W testi ile değerlendirildi. Normal dağılıma uyan parametrik veriler, istatistiksel anlamlılık açısından bağımlı t testi testi, normal dağılıma uymayan veya non-parametrik veriler ise Wilcoxon signed ranks testi ile değerlendirildi. Korelasyon analizi için, normal dağılıma uyan parametrik verilerin analizi için Pearson korelasyon testi, normal dağılıma uymayan veya non-parametrik verilerin analizi için ise Spearman rho testi kullanıldı. Elde edilen grup içi İOP'ler arasındaki uyumluluk F testi ile değerlendirildi. P değerinin <0.05 olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Hastaların PKP yapılmış gözü Grup 1 (çalışma grubu), opere olmamış keratokonuslu gözleri Grup 2 (kontrol grubu) olarak tanımlandı. Hastaların yaş ortalaması 31.34±11.65 (15-60) idi. Kadın/Erkek oranı 14/21 (%40/%60) idi. Greft çapı 23 (%65.7) hastada 7.75 mm, 9 (%25.7) hastada 7.50 mm, 2 (%5.7) hastada 8 mm, ve 1 (%2.9) hastada 9 mm idi. Tüm sütürlerin alınma tarihi ile ORA ölçümlerinin yapılmasına kadar geçen medyan süre 10 ay (15 gün-492 ay) idi. Grup 1 ve 2'nin elde edilen ortalama değerler sırasıyla; CH: 9.35±1.66, 8.18±1.84 mmHg; p=0.013, CRF: 9.48±1.96, 7.14±2.05 mmHg; p<0.001, İOP(cc): 16.90±4.32, 14.26±3.69 mmHg; p=0.004, İOP(g): 15.45±4.61, 10.91±3.97 mmHg; p<0.001, İOP(apl): 14.26±3.11, 13.09±2.54 mmHg; p=0.046 ve CCT: 545.64±60.82, 442.60±68.14 μM; p<0.001 idi. İki grup arasında bu değerlerin tamamı açısından istatistiksel anlamlı fark saptandı. Medyan WS değeri Grup 1'de 4.10 (2.20-7.50) tespit edilirken, Grup 2'de ise 5.10 (1.20-8.50) olarak tespit edildi (p=0.376). Çalışmamızda yaş ile kornea biyomekanik parametreleri arasındaki istatistiksel anlamlılık ve korelasyon analizinin değerlendirilmesinde; Grup 2'de yaş ile CH ve CRF arasında çok zayıf negatif korelasyon (r=-0.216, -0.242) bulunması dışında, istatistiksel olarak anlamlı sonuç veya korelasyon saptanmadı. Grup 2 gözlerdeki kornea biyomekanik özelliklerinin cinsiyetler arasındaki farkı incelendiğinde CH (8.69 vs7.84 mmHg; p=0.186) ve CRF (7.61 vs 6.82 mmHg; p=0.275) değerlerinin kadınlarda daha yüksek olduğu izlenmesine karşın aradaki fark istatistiksel olarak anlamsız bulundu. CH değeri ile CRF değeri arasında; Grup 1'de orta düzeyde (r=0.444), Grup 2'de yüksek pozitif korelasyon (r=0.770) saptandı. CH değeri ile İOP(cc) değeri arasında; hem Grup 1'de, hem Grup 2'de orta düzeyde negatif korelasyon (r=-0.426, r=-0.423) saptandı. CH ile İOP(g), İOP(apl), CCT ve arasında; hem Grup 1'de, hem Grup 2'de korelasyon saptanmadı. CRF değeri ile İOP(cc) arasında; Grup 1'de zayıf (r=0.334), Grup 2'de çok zayıf pozitif korelasyon (r=0.178) saptandı. CRF ile İOP(g) arasında; Grup 1'de yüksek (r=0.663), Grup 2'de orta düzeyde pozitif korelasyon (r=0.575) saptandı. CRF ile İOP(apl) arasında; hem Grup 1, hem de Grup 2'de zayıf pozitif korelasyon olduğu saptandı (r=0.277, r=0.298). CRF ile CCT arasında; Grup 1'de korelasyon izlenmezken (r=0.075), Grup 2'de çok zayıf pozitif korelasyon (r=0.237) olduğu izlendi. İOP(cc) ile İOP(g) arasında; Grup 1'de çok yüksek (r=0.911), Grup 2'de orta düzeyde pozitif korelasyon (r=0.771) saptandı. İOP(cc) ile İOP(apl) arasında; hem Grup 1, hem de Grup 2'de zayıf pozitif korelasyon olduğu saptandı (r=0.357, r=0.371). İOP(g) değeri ile İOP (apl) arasında; hem Grup 1, hem de Grup 2'de zayıf pozitif korelasyon olduğu saptandı (r=0.362, r=0.384). CCT değerinin, Grup 1'deki hiçbir kornea biyomekanik parametresi ile korelasyonu bulunmadığı ancak Grup 2'de CRF değeri (r=0.237) ile çok zayıf, İOP(cc) değeri (r=0.487) ile zayıf ve İOP(g) değeri (r=0.529) ile orta düzeyde pozitif korele olduğu izlendi. İOP'ler arasındaki uyuma bakıldığında; İOP(apl) değeri ile İOP(cc) Grup 1 ve 2'nin grup içi korelasyon katsayıları R1 sırasıyla, (ICC)=0.276 [% 95 CI (Güven aralığı)=-0.027-0.543, p=0.022, F testi], 0.330 (CI= 0.019-0.588, p=0.019, F testi). İOP(apl) değeri ile İOP(g) Grup 1 ve 2'nin grup içi korelasyon katsayıları R1 sırasıyla, ICC=0.327 [% 95 CI=0.010-0588, p= 0.023, F testi], 0.291 (CI=-0.013-0.556, p= 0.019, F testi). İOP(cc) değeri ile İOP(g) Grup 1 ve 2'nin grup içi korelasyon katsayıları R1 sırasıyla, İCC=0.866 [% 95 CI=0.563-0.947, p<0.0001, F testi], 0.559 (CI=-0.073-0.828, p <0.0001, F testi). SONUÇ: Sonuç olarak, kornea biyomekaniklerinin iyi anlaşılması; FFK ve keratokonus ayırıcı tanısı başta olmak üzere diğer kornea hastalıklarının patofizyolojisinin açıklığa kavuşturulmasında ve kornea cerrahilerinin biyomekanik değerler üzerine etkisi ve tedavilerinin geliştirilmesinde önemli rol oynamaktadır. Literatürde mevcut farklı değerler kornea biyomekaniklerini etkileyen belirlenmiş parametreler dışında farklı etkenlerin olabileceği görüşü lehinedir. Keratokonuslu kornealarda kornea transplantasyonu ile biyomekanik değerler normal değerlere yakın düzeye gelmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Kornea biyomekanik özellikleri; ORA; keratokonus; PKP.

BiyomekanikCerrahi-gözGöz hastalıkları+3
Hamıdu Hamısı Gobeka
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken dönem parkinson hastalarında optik sinirin fonksiyonel ve morfolojik olarak değerlendirilmesi ve takibi

Amaç: Erken dönem Parkinson hastalarında optik sinirin fonksiyonel ve morfolojik açıdan prospektif olarak değerlendirilmesi ve takibi. Gereç ve Yöntem: Erken dönem Parkinson hastalığı tanısıyla takip edilen 19 hastanın ve yaşa göre eşleştirilmiş 19 sağlıklı kontrolün 38'er gözü çalışmaya dahil edildi. Hastalar ve sağlıklı bireyler ilk muayeneden sonra en az 6 ay arayla toplam 3 kez muayene edildi. Muayenelerde tam oftalmolojik muayeneye ilave olarak desen görsel uyarılı potansiyel kaydı (VEP) ve fotopik koşullarda kontrast duyarlılık (KD) ölçümü, İshihara kartları ile renkli görme muayenesi ve tam saha görme alanı değerlendirmesi yapıldı. Optik koherens tomografi cihazı ile peripapiller retina sinir lifi tabakası (RNFL) kalınlığı değerlendirilerek 4 kadranın (üst, alt, nazal, temporal) ayrı ayrı RNFL kalınlığı not edildi. Santral ve ortalama maküler kalınlık ile maküler hacim ölçüldü. Bulgular: En iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) hasta grubunda her üç muayenede de anlamlı düzeyde daha düşük olarak saptandı. Hiç bir olguda rölatif afferent pupil defekti saptanmadı. Renk görme açısından hasta grubundaki bir hastada ılımlı diskromotopsi mevcutken, iki grup arasında anlamlı farklılık bulunmadı. Hasta grubunda KD değerleri tüm uzaysal frekanslarda anlamlı düzeyde daha düşük idi. Hasta grubunda VEP`te P100 dalga latansı anlamlı düzeyde daha uzun ve amplitüdü daha düşük olmakla birlikte takip süresince bu değerlerde anlamlı kötüleşme izlenmedi. Ortalama peripapiller RNFL kalınlığı açısından gruplar arası fark olmamakla birlikte üst kadrandaki RNFL kalınlığı hasta grubunda daha inceydi. Ortalama makula kalınlığı ve toplam makular hacim değerlerinde başlangıçta gruplar arası farklılık yokken izlem süresince hasta grubunda anlamlı azalma saptandı. Görme alanında başlangıçta ve takip süresince hasta grubunda anlamlı kötüleşme izlendi. Sonuç: Erken dönem Parkinson hastalığında görsel yolların farklı basamaklarında, elektrofizyolojik ve morfolojik olarak da gösterilebilen yapısal ve işlevsel bozukluklar mevcuttur. Anahtar kelimeler: Optik koherens tomografi, Parkinson hastalığı, RNFL, VEP

GözGöz hastalıklarıOptik sinir+6
Samır Hasanov
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Oküler yüzey skuamöz hücreli neoplazmlarında vitamin D reseptör polimorfizmlerinin araştırılması

Amaç: Oküler yüzey skuamöz hücreli neoplazmlarında (OYSHN) vitamin D reseptör (VDR) polimorfizmlerinin araştırılması, saptanan polimorfizmlerle OYSHN gelişimine yatkınlık ve klinik gidiş arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: OYSHN tanısı almış 70 hasta, yaşa ve cinsiyete göre eşleştirilmiş 75 sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. Genetik analiz için tüm gönüllü ve hasta bireylerden 2 cc EDTA'lı kan alınarak VDR FokI ve BsmI polimorfizmleri çalışıldı. Saptanan polimorfizmlerle histopatolojik tanı, nüks oranları, tümör evresi ilişkisi araştırıldı. Polimorfizm araştırılması yanı sıra OYSHN`li olgularda literatürde ilk olarak speküler mikroskop ile kornea endotel hücre sayımı, Scheimmpflug kamera sistemi ile kornea topografisi ve Ocular Response Analyser (ORA) cihazı ile kornea biyomekanik özellikleri değerlendirildi. Bulgular: Histopatolojik olarak 43 olgu skuamöz hücreli karsinom (SHK), 27 olgu konjonktival intraepitelyal neoplazi (KİN) idi. VDR geni FokI polimorfizmi genotip (FF, Ff, ff) ve BsmI polimorfizmi genotip (BB, Bb, bb) sıklıkları çalışma ve kontrol grubunda benzer bulundu. FokI için polimorfizmi taşıma açısından (heterozigot (Ff) veya homozigot (ff) ) gruplar arasında fark saptanmazken, BsmI için çalışma grubunda polimorfizm sıklığı (Bb ve bb) istatistiksel olarak anlamlı derecede artmış bulundu (p=0,046). f allel sıklığı açısından gruplar arasında fark bulunmazken, b allel sıklığı çalışma grubunda fazla bulunmakla beraber istatistiksel olarak anlamlılık sınırına erişmedi (p=0,07). Tümör evresi, nüks - polimorfizm sıklığı ve hasta yaşı - polimorfizm sıklığı arasında ilişki saptanmadı. Ayrıca çalışmamızda speküler mikroskopi ile tümörün kornea invazyonunun endotel hücre sayısını etkilediği gösterildi. Tümör eksizyonu sonrası endotel hücre sayısında ve varyasyon katsayısında anlamlı azalma bulundu. Korneal histerezis OYSHN`li gözlerde anlamlı olarak düşük saptandı, korneal rezistans faktör değeri ise bu gözlerde daha düşük izlense de istatistiksel anlamlılık sınırına erişmedi. Tümör eksizyonu öncesinde Pentacam ile değerlendirilen kornea hacmi ve santral kornea kalınlığı hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Sonuç: Aktif D vitamininin VDR`ye bağlanıp hücre proliferasyonundan sorumlu genlerin regülasyonu ile kanser hücrelerinin büyümesini inhibe ettiği bilinmektedir. Bazı SHK'lerde VDR polimorfizmleri saptanmış olmakla birlikte OYSHN için bu araştırma bir ilktir. VDR genindeki BsmI polimorfizmi, özellikle bb genotipi ve b allelinin varlığı OYSHN yatkınlığı ile ilişkili gözükmektedir. VDR FokI ve BsmI gen polimorfizmlerinin OYSHN seyrinde etkili olabileceği düşünülebilir.

Nargız Ismayılova
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiopatik maküler delik nedeniyle klasik cerrahi ya da inverted flep uygulanmış olgulardaki anatomik ve fonksiyonel sonuçların karşılaştırılması

01 Ocak 2014 ve 30 Eylül 2021 tarihleri arasında Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı‟na görme kaybı ile başvuran ve maküler delik (MD) tanısıyla klasik cerrahi ya da inverted temporal flep uygulanan 86 hastanın 86 gözü çalışmaya alındı. Klasik cerrahi uygulanan hastalar grup-1'e (n=58), inverted temporal flep uygulanan hastalar grup-2'ye (n=28) dahil edildi. Her bir gruptaki MD cerrahi başarı oranları, komplikasyonları ve optik koherens tomografi (OKT) bulguları ayrı ayrı değerlendirildi ve birbirleriyle karşılaştırıldı. Çalışmaya dahil edilen hastaların 30'u erkek (%34.9), 56'sı kadındı. Grup-1'deki hastaların yaş ortalaması 69.31±7.21 yıl iken, grup-2'deki hastaların yaş ortalaması 66.027±5.86 yıl idi. Gruplarda yer alan hastaların MD boyutları ve MD evreleri Tablo 5‟de özetlenmiş olup her iki grup arasında MD taban çapı (p=0.71), MD yüksekliği (p=0.59), MD minimum çapı (p=0.92), cerrahi öncesi ve cerrahi sonrası temporal retina kalınlığı (sırasıyla p=0.44, p=0.096) ve evre dağılımı (p=0.46) açısından istatistiksel fark yoktu. OKT‟de vertikal hiperreflektif hat görünümü değerlendirildiğinde grup 1‟deki hiperreflektif hat görünümünün grup 2‟ye göre anlamlı olarak fazla olduğu saptandı (p<0.0001). Grup-1'de yer alan hastaların preop görme keskinliği (GK) 0.12±0.10 iken, postop 6.ayda 0.27±0.24 idi ve aradaki fark anlamlıydı (p<0.0001). Benzer şekilde grup-2‟de yer alan hastaların preop GK „sı 0.09± 0.07 iken, postop 6.ayda 0.31±0.18 idi ve aradaki fark anlamlıydı (p<0.0001). İki grup arasında preop ve postop GK'leri açısından anlamlı faklılık yoktu (sırasıyla p=0.14; p=0.42). Her iki gruptaki MD kapanma oranlarına bakıldığında iki grup arasında hem evreden bağımsız olarak hem de evrelere göre anlamlı farklılık yoktu. Benzer şekilde yeniden cerrahi oranıda her iki grupta birbirine yakındı ve arada anlamlı farklılık izlenmedi (p=0.68). Sunulan çalışmada MD cerrahisi nedeniyle uygulanan iki teknikle de postop görme keskinliğinde anlamlı artışın olduğu ve bu yönden iki tekniğin birbirlerine üstün olmadığı görülmüştür. Benzer şekilde her iki teknik ile benzer anatomik başarı oranları elde edilmiştir. OKT parametreleri değerlendirildiğinde ise flep tekniği ile daha iyi bir iyileşme paterninin elde edildiği görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Maküler delik, İLM, temporal flep, OKT.

Cerrahi fleplerGöz hastalıklarıMakula dejenerasyonu+4
Şeyma Kıroğlu Demir
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yıllara bağlı olarak tip 2 diabetes mellitusun oluşturduğu retinal vasküler değişikliklerin optik koherens tomografi anjiografi ile değerlendirilmesi

Çalışmada amacımız yeni tanı almış DR olmayan diyabet hastalarının OKTA görüntülerini sağlıklı popülasyonla karşılaştırarak diyabetin erken evrede retina vaskülaritesine olan etkisini gözlemlemek, diyabet tanı süreleri farklı olan ve DR bulgusu olmayan hastaların OKTA görüntülerini inceleyerek diyabetin yıllara bağlı olarak vaskülariteye nasıl etki gösterdiğini araştırmaktır. Çalışmaya Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'na 01 Ocak 2022 ile 01 Mayıs 2022 tarihleri arasında başvurmuş, diyabetik retinopatisi olmayan, yeni tanı almış 29 diyabetes mellitus hastasının 29 gözü (Grup 1), diyabetes mellitus tanı süresi en fazla 5 yıl olan 42 hastanın 42 gözü (Grup 2) ve diyabetes mellitus tanı süresi 5 yıl ile 10 yıl arasında olan 27 hastanın 27 gözü (Grup 3), kontrol grubu olarak ise aynı yaş grubundan ve benzer cinsiyet dağılımına sahip 35 hastanın 35 gözü dahil edildi. Hastaların Zeiss Cirrus 6000 Angioplex (Carl zeiss, Dublin, CA, USA) cihazı ile çekilen 6x6 mm'lik makula protokolündeki OKTA görüntülerinden elde edilen veriler kayıt altına alındı. Çalışmada diyabet hastalarında klinik DR gelişmese de diyabetin yeni tanı alınan zamandan itibaren zaman geçtikçe FAZ alanını genişletip SKP'de VD ve PD parametrelerini santral alanda azalttığı gösterildi. Diyabetik grupta parafoveal inferior alan ile perifoveal superior ve inferior alanlarda VD ve PD parametreleri kontrol grubuna göre düşük bulundu. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında parafoveal tüm kadranlardaki VD ile perifoveal superior ve inferior VD parametreleri Grup 2'de düşük bulundu. Grup 3'teki hastaların perifoveal superior VD ve parafoveal nazal VD'si yeni tanı ve kontrol grubuna göre düşük bulundu. Yeni tanı almış hastaların kontrol grubu ile karşılaştırılmasında hiçbir OKTA parametresinde anlamlı fark bulunmadı. Sonuç olarak diyabet tanılı hastalarda klinik DR'nin olmadığı erken dönemde bile vasküler parametrelerdeki değişimin OKTA ile saptanabileceği gösterildi. Anahtar Kelimeler: Diyabetik retinopati, Vasküler dansite, Retinal vasküler hastalık, Optik koherens tomografi anjiografi

AnjiyografiDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+4
Pınar İş Kılıçdoğan
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Behçet Hastalığı'nda multimodal görüntüleme bulgularının karşılaştırılması

Amaç: Behçet Hastalığı (BH), ataklar ve remisyonlarla seyreden kronik okluziv tipte vaskülit ile karakterize multisistemik kronik bir hastalıktır. Primer olarak oral ve genital mukozayı, deriyi ve gözleri tutan BH'yin etyolojisi tam olarak bilinmemektedir. BH olan hastaların yaklaşık %70 inde oküler inflamasyon ortaya çıkmaktadır. Bunların çoğunluğunda panüveit ve retinal vaskülit görülmektedir. Vaskülit tanısında Fundus Flöresein Anjiyografi (FFA) altın standart tanı tetkikidir. Optik Koherens Tomografi (OKT), Optik Koherens Tomografi Anjiyografi (OKTA) maküla anatomisi, retina katmanları ve mikrovasküler değişiklikleri gösteren Behçet üveiti tanı ve takibinde kullanılan diğer görüntüleme yöntemleridir. Bu çalışmada BH'de üveit varlığında veya yokluğunda görüntüleme bulgularının karşılaştırılması, tanı ve takipte güvenilirliklerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Şubat 2021 ve Şubat 2022 tarihleri arasında, Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniği'nde takip edilen, BH'ye sekonder gelişen üveiti olan hastalar, Romatoloji Kliniği'nde takip edilen üveit geçirmeyen Behçet hastaları ve rutin göz muayenesi için başvuran hastalar dahil edildi. Hastaların OKT ile santral maküler kalınlık (SMK), EDİ-OKT ile subfoveal koroidal kalınlık (SFKK), OKTA ile foveal avasküler zon alanı (FAZ), total derin kapiller pleksus dansitesi, total yüzeyel kapiller pleksus dansitesi, derin parafoveal kapiller pleksus dansitesi ve yüzeysel parafoveal kapiller pleksus dansitesi ve peripapiller kapiller pleksus dansitesi değerleri elde edildi. Ayrıca Behçet üveiti hastalarının FFA görüntülemeleri değerlendirildi. Optik disk tutulumu, makula tutulumu ve vasküler arkadlar esas alınarak yapılan ayrıma göre superior, inferior, temporal ve nasal alanlardaki tutulumlar puanlandırıldı. Her bir bölgedeki tutulum +1 puan olarak değerlendirildi. Bu puanlar gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bu değerlerin görme keskinliği ve hastalık süresi ile korelasyonu değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 79 hastanın ve 39 kontrol grubunun toplam 236 gözü dahil edildi. Hastalar 18-63 yaş aralığında olup yaş ortalaması oküler tutulumu olan grupta 37.35 yıl, oküler tutulumu olmayan grupta 36,21 yıl, kontrol grubunda 33,79 yıl idi. Oküler tutulumu olan hastaların %48,6'sı kadın, % 51,4'ü erkek, oküler tutulumu olmayan grubun %35,7'si kadın, %64,3'ü erkek; kontrol grubunun %51.3'ü kadın, %48.7'si erkekti. Hastalık süresi oküler tutulumu olan grupta ortalama 6,49 yıl, oküler tutulumu olmayan grupta 6.71 yıldı. Grupların FAZ alanı, total yüzeysel kapiller pleksus dansitesi, total derin kapiller pleksus dansitesi, derin perifoveal kapiller pleksus dansitesi yüzeysel perifoveal kapiller pleksus dansitesi ve peripapiller kapiller pleksus dansitesi ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. Oküler tutulumu olan grupta kapiller pleksus dansiteleri diğer gruplara göre düşük; FAZ alanı diğer gruplardan yüksek saptandı. Oküler tutulumu olan grupta FFA değerlendirilmesi ile bu parametrelerin pozitif yönde (FAZ alanı dışında), FAZ alanının negatif yönde ilişkili olduğu görüldü. Sonuç: Optik koherens tomografi anjiyografi (OKTA), Behçet üveitinde tekrarlayan ataklar sonucu, nihai görme keskinliğiyle ilişkli maküler mikrovasküler değişiklikleri saptamada invaziv olmayan önemli bir görüntüleme yöntemidir. OKTA aynı zamanda oküler tutulumu olmayan Behçet Hastalarında da vaskülit nedeniyle azalan derin ve yüzeyel kapiller rezerv hakkında bilgi verebilir.

AnjiyografiBehçet sendromuFundus oculi+5
Şerife Nur Çiftci
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendromu olan hastalarda kornea katmanlarının konfokal mikroskop ile değerlendirilmesi

Amaç: Polikistik over sendromu (PKOS) tanılı hastalarda kornea tabakalarında meydana gelen değişiklikleri konfokal mikroskop ile değerlendirmek ve göz yaşı düzeyindeki değişiklikleri ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Meram Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğinde PKOS tanılı 41 hasta ve 22 sağlıklı olgu kontrol grubu olarak çalışmaya dâhil edildi. Olguların tek gözü değerlendirildi. Tek merkezli, prospektif bir klinik araştırma olarak gerçekleştirildi. Tam bir oftalmolojik muayeneden sonra, hastalara oküler yüzey hastalık indeksi anketi (OYHİ) uygulandı. Zaman aralıkları en az bir saat olacak şekilde sırayla gözyaşı kırılma zamanı (GKZ) ve Schirmer-I testi yapıldı. İn vivo Konfokal mikroskopla (IVKM) kornea tabakaları değerlendirildi. Automated CCMetrics software, v 2.0 programı (University of Manchester, UK) ile sinir lifi analizi ve bu kesitlerden manuel sayımla dentritik hücre analizi yapıldı. Elde edilen sonuçlar gruplar arasında istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 25,07 ± 4,84 yıl ve kontrol grubunun yaş ortalaması 24,09 ± 3,87 yıl olup aralarında istatistiksel fark yoktu. PKOS grubunda Schirmer-I ve anterior stromal keratosit düzeyi kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük tespit edildi (sırasıyla; p=0,002; p=0,020). PKOS ve kontrol grupları arasında GKZ skor sonucunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük saptandı (p<0,001). PKOS grubunda dendritik hücre sayısı kontrol grubuna göre istatistiki olarak daha yüksek, kornea sinir lifi dansitesi daha düşük tespit edildi (sırasıyla; p<0,001; p=0,044). Sonuç: PKOS'da oküler yüzey etkilenmesiyle kuru göz belirtileri oluşabilir. Ayrıca hormonal dengenin değişmesi ve kronik inflamasyon kornea katmanlarını etkileyebilir. Bu nedenle PKOS olgularında oftalmolojik muayenelerde ve yapılacak oküler girişimlerde bu değişikliklikler göz önünde bulundurulmalıdır.

Göz hastalıklarıGözyaşlarıKornea+2
Rüveyda Baloğlu
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polisitemia vera hastalarında makula ve optik sinir başı mikrovaskülatürünün optik koherens tomografi anjiografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Polisitemia vera (PV) hastalarında makula ve optik sinir başı mikrovaskülatürünün, optik koherens tomografi (OKT) ve anjiyografi (OKTA) ile değerlendirilmesi, kan tetkikleri ile birlikte sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniği'ne göz muayenesi için Temmuz 2022-Haziran 2023 tarihleri arasında başvuran hasta ve sağlıklı kontrol grubunun verileri değerlendirildi. 18-60 yaş aralığında PV dışında sistemik hastalığı bulunmayan, optik disk ve retinada patoloji saptanmayan 37 hastanın iki gözü ve 30 sağlıklı kontrol grubunun iki gözü çalışmaya dahil edildi. Hastalara tam bir oftalmolojik muayene ve kan tetkiki yapıldı; Biyomikroskop ile ön segment ve fundus muayenesi, en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), göz içi basıncı, OKT ve OKTA ölçümleri yapıldı. Toplanan veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 18.0 paket programı ile analiz edildi. Tüm testler için istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya PV tanısı olan 37 hastanın 74 gözü, 30 sağlıklı kişinin 60 gözü dahil edildi. Hematolojik parametrelerden hemoglobin (Hb) ve hematokrit (Hct) düzeyleri hasta grubunda, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0.001). Yüzeyel kapiller pleksus (YKP) vasküler dansite (VD) (%) değerlerinden tüm alan (p=0.001), superior yarı (p=0.024), inferior yarı (p<0.001), parafovea (p=0.004) ve perifovea (p=0.002) hastalara ait gözlerde kontrol grubundaki gözlere kıyasla daha düşük tespit edildi. Derin kapiller pleksus (DKP) VD (%) değerlerinden tüm alan (p<0.001), superior yarı (p<0.001), inferior yarı (p<0.001), parafovea (p<0.001) ve perifovea (p=0.006) hastalara ait gözlerde kontrol grubundaki gözlere kıyasla daha düşük tespit edildi. DKP VD (%) parafovea (r=-0.287, p=0.001) ve temporal perivoea (r=-0.196, p=0.024) değerleri ile Hct düzeyi arasında negatif yönde korelasyon olduğu bulundu. Radyal peripapiller kapiller pleksus (RPKP) VD (%) değerlerinden tüm alan (p<0.001), peripapiller (p=0.001), superior yarı (p=0.001), inferior yarı (p=0.017), nazal superior (p<0.001) ve temporal inferior (p=0.027) sonuçları, hastalara ait gözlerde kontrol grubundaki gözlere kıyasla daha düşük bulundu. RPKP VD (%) tüm alan değeri ve Hct düzeyi arasında negatif yönde korelasyon olduğu bulundu (r= -0.415, p<0.001). OKT değerlerinden santral maküler kalınlık, temporal parafovea, superior parafovea, nasal parafovea ve inferior parafovea ölçümleri hasta grubunda, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek belirlendi (p değerleri sırasıyla; p=0.001, p=0.008, p=0.016, p=0.002, p=0.008). Retina sinir lifi tabakası (RSLT) kalınlıklarından temporal inferior ölçümleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük kaydedildi (p=0.020).RSLT ile RPKP VD (%) değerleri arasında pozitif yönde korelasyon tespit edildi (r=0.491, p<0.001). Sonuç: PV hastalarında OKTA verilerinden YKP, DKP, RPKP VD değerlerinin azaldığı bulundu. OKT verilerinden santral maküler ve parafovea kadranlarıının daha kalın olduğu bulundu. RSLT ölçümünde temporal inferior alanda incelme olduğu tespit edildi. Hct seviyesi ile DKP ve RPKP arasında negatif yönde korelasyon olduğu tespit edildi. PV hastalarında görülen Hct yüksekliği, oküler yapıları mikrovasküler düzeyde etkilediği düşünüldü. Hastalığın oküler etkilerinin tespiti için OKT ve OKTA görüntüleme tekniklerinin kullanılması mikrovaskülatür üzerindeki değişikleri gösterebilir. Yeni yapılacak çalışmalarla birlikte OKTA, PV hastalarında yapılacak oftalmolojik incelemenin bir parçası olabilir.Anahtar kelimeler: Retina, Optik disk, Makula, Optik koherens tomografi anjiografi, Polisitemia vera

AnjiyografiKan viskozitesiMakula lutea+5
Emre Ekici
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaşa bağlı maküla dejenerasyonu ile serum düşük dansiteli lipoprotein alt grupları ilişkisi

Giriş ve Amaç: Yaşa bağlı maküla dejenerasyonu (YBMD) ateroskleroz ile total ve düşük dansiteli lipoprotien (LDL) kolesterol yüksekliği gibi risk faktörleri paylaşmaktadır. LDL, elektroforez ile alt gruplara ayrılmaktadır. Bunlardan küçük dens LDL tiplerine B paterni adı verilmiştir. Tez çalışmamızda ateroskleroz patolojisinde önemli bir yeri olan bu paternin YBMD hastalarında görülüp görülmediği araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: TC İstanbul Bilim Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda YBMD tanısı konan ve sağlıklı kontrol olan 84 hasta ile çalışıldı. Hastalardan alınan kan örneklerinden total ve LDL kolesterol seviyeleri ve Lipoprint System poliakrilamid elektroforez kullanılarak LDL alt grubu profili çalışılmıştır. Bulgular: Yirmialtı hasta nonneovasküler YBMD, 37 hasta neovasküler YBMD, 21 hasta kontrol grubunu oluşturmuştur. Hastaların %67'si kadın, %33'ü erkektir. Katılımcıların ortalama yaşları 72,1±9,6'dır. Gruplar yaş ve cinsiyet açısından uyumludur. Katılımcıların total kolesterol seviyelerinin ortalaması 223,5±52,3mg/dl, LDL kolesterol seviyelerinin ortalaması 138,6±43,6 mg/dl'dir. Total ve LDL kolesterol bakımından YBMD gruplarının aralarında ve bu gruplarla kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Katılımcıların %84,6'ü A paterne sahiptir, %15,4'ü B paterne sahiptir. LDL kolesterol alt grupları bakımından nonneovasküler YBMD ve neovasküler YBMD gruplarının arasında ve bu gruplarla kontrol grubu arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmamamıştır. Tartışma: Toplumun yaklaşık %25'inde görülen B tipi LDL kolesterol alt grup paterni tüm hastalarımızda %14,3 oranında görülmüştür. Çalışmamızda kadın katılımcıların %10,7'sinin, erkek katılımcıların % 21,4'ünün B paterne sahip olması literatürle uyumludur. Çalışılan B patern profilinin YBMD hastalarında toplumdan farklı olmadığı sonucuna varıldı. Bu sonuç üzerinde YBMD'nin geniş etyopatolojik yelpazesinin, risk faktörlerinin ve özellikle erkek katılımcı gruplarımızın sayısının istatistik açısından yetersiz olmasının etkisi olduğunu varsaymaktayız. Bu yüzden bulgularımızın fazla olgu sayısı içeren, randomize, karşılaştırmalı çalışmalarla desteklenmesi gerektiğini düşünmekteyiz.

AterosklerozGöz hastalıklarıKolesterol-LDL+4
Amber Şenel Kükner
Demiroğlu Bilim University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diabetik retinopatide vitreus VEGF, IL-8 ve TNF-α seviyeleri

Giriş ve Amaç: DR (diabetik retinopati) DM (diabetes mellitus) hastalarında sıkça rastlanan, görme keskinliğinde ani ve ciddi kayıplara yol açan mikrovasküler bir komplikasyondur. Bu tez çalışmasındaki amacımız DR nedeniyle pars plana vitrektomi (PPV) geçiren hastaların vitreus örneklerinde VEGF, İL-8 ve TNF- ? seviyelerini ölçerek bu sonuçları kontrol grubu ile karşılaştırıp DR patogenezinde etkilerini ortaya koymaktır.Gereç ve Yöntemler: T.C. İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı'nda operasyon kararı verilen DR tanısı almış 57 diabetik hastanın 57 gözü ve kontrol grubu olarak da proliferatif vitreoretinopatisi olmayan 22 makula deliği olgusu kontrol grubu kapsamına alınmıştır. Çalışma grubundaki 79 hastaya üç girişli 20 gauge pars plana vitrektomi operasyonu uygulanmıştır. Vitreus örnekleri PPV'nin başlangıcında göz içi infüzyon açılmadan önce vitrektör ile dilüe edilmeden 0.5 cc aspire edilmiştir. Örnekler -70 oC deki derin dondurucuya aktarılmıştır. Sonuçlar IL-8, TNF-? ve VEGF için pg/ml cinsinden hesaplandı.Bulgular: DR grubundan vitrektomi sırasında elde edilen vitreus örneklerinde VEGF seviyesi (1181,1679 ± 1230,43140 pg/ml [76.65? 6982.29]) kontrol grubundan elde edilen vitreus örneklerindeki VEGF seviyesine (3,8673 ± 5,00354 pg/ml [0,07?16,44] göre anlamlı olarak yüksek bulundu (P<0,001). Aynı şekilde DR grubundan vitrektomi sırasında elde edilen vitreus örneklerinde IL-8 seviyesi (82,7891 ± 74,08700 pg/ml [0,08?307,09]) ve TNF-? seviyesi (18,0007 ± 13,90015pg/ml [2,32 ?51,11]) kontrol grubundan elde edilen vitreus örneklerindeki IL-8 seviyesine (2,9805 ± 3,77546 pg/ml [0.08?18.53] ve TNF-? seviyesine (1,7005 ± 1,26949 pg/ml [0,1?5,17]) göre anlamlı olarak yüksek bulundu (P <0,001).Sonuçlar: Sonuç olarak, bulgularımız ışığında inflamatuvar ve anjiyojenik medyatör olan IL-8, ve hücre proliferasyonunda ve hücrelerarası geçirgenlikte düzenleyici medyatör olan VEGF, DR'nin PDR'e ilerleyişi ile ilişkilendirilebilir. Geçmiş çalışmalar güçlü bir şekilde TNF- ?'nın retinal neovaskülarizasyonda rol oynadığını gösterdiği gibi bu tez çalışmasıda TNF- ?'nın yine PDR gelişmesinde rol oynayabileceğini göstermiştir.

Diabetik retinopatiTümör nekroz faktörleriVasküler endotel büyüme faktörleri+2
Rıfat Rasier
Demiroğlu Bilim University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaşa bağlı maküla dejenerasyonu olgularında kan IL-10, IL-12, IL-17, IL-27 seviyeleri

Giriş ve Amaç:. Yaşa bağlı maküla dejenerasyonu (YBMD) dünya çapında ileri yaş bireylerde geri dönüşsüz körlüğün en önemli sebebidir. İnflamasyon, bir çok faktörle birlikte YBMD patogenezinde önemli rol oynamaktadır. Çalışmamızın amacı; YBMD hastalarında kan IL-10, IL-12, IL-17 ve IL-27 seviyelerinin tespit edilmesi ve YBMD patogenezindeki rolünün değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Etik kurul onayı ve hasta onamları alınan 50 yaş üstünde, 79 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar kuru tip YBMD, yaş tip YBMD ve kontrol olarak 3 farklı gruba ayrıldı. Hastalardan periferal kan örnekleri alınarak IL-10, IL-12, IL-17 ve IL-27 düzeyleri ölçüldü. Sonuçlar: Yirmi dokuz hasta yaş tip YBMD, 27 hasta kuru tip YBMD ve 23 hasta kontrol grubunu oluşturmuştur. Kontrol grubu ile yaş tip YBMD ve kuru tip YBMD hastalarında serum IL-10, IL-12, IL-17 ve IL-27 düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Tartışma: YBMD'nin her iki tipinde serum IL seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak artmamaktadır. Bu sonuçların YBMD multifaktöriyel bir hastalık olduğu için etyolojisinde sadece inflamasyon değil birçok faktörün sorumlu tutulması ile açıklanabileceğini düşünmekteyiz.

Göz hastalıklarıMakula dejenerasyonuRetina+6
Nazlı Gül Yalçın
Demiroğlu Bilim University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spina bifidalı olgularda bilgisayarlı tomografi bulguları ile oküler bulguların ilişkilendirilmesi

Giriş : Spina bifida ülkemizde ve dünyada en sık görülen konjenital malformasyonlardan biridir. Gelişen tanı ve tedavi yöntemlerine rağmen spina bifidalı hastalarda göz bulguları günümüzde oldukça sık görülmektedir. Çalışmamızda spina bifidaya hidrosefalinin eşlik edip etmemesinin ve hidrosefali derecesinin göz bulguları ile ilişkisi olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç Ve Yöntem: Çalışmamıza İstanbul Bilim Üniversitesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı'na başvuran, daha önce bilgisayarlı tomografi bölüntüleri bulunan 37 hasta dahil edildi. Bu hastaların en son çekilen BT görüntüleri üzerinden ölçülen, indirekt yolla hidrosefali derecesini gösteren, Evans Oranı (EO) ölçümleri ve daha önceki göz muayenesi bulguları reprospektif olarak incelendi. Göz muayene bulgularından; refraksiyon kusuru, şaşılık ve optik disk bulguları çalışma için kullanıldı. Evans oranlarına göre 3 gruba ayrılan (EO ≤0.3, 0.3-0.5, ≥0.5) hastaların göz bulguları karşılaştırıldı. Ayrıca yaşlarına göre (yaş ≤1, 1-3, ≥3) 3 gruba ayrılan hastaların evans oranları ve refraksiyon kusurları karşılaştırıldı. Bulgular : Hastaların göz bulgularının evans oranına göre değişmediği ve yaş ile evans oranında bir ilişki bulunmadığı tespit edildi. Ancak hastaların yaşı arttıkça refraksiyon kusurlarının arttığı gösterildi. Sonuç :Çalışma sonuçlarımıza göre spina bifidalı hastalarda hidrosefali derecesinin göz bulgularına etki etmediği ancak bu hasta grubunda emetropizasyon sürecinin bozulabileceği düşünüldü.

GözGöz hastalıklarıMalformasyonlar+7
Onur Temizsoylu
Demiroğlu Bilim University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik makuler ödem için intravitreal bevacizumab enjeksiyonu uygulanan hastalarda optik koherens tomografi anjiyografik bulguların enjeksiyon öncesi değerlerle karşılaştırılması

Amaç: Çalışmamızda naive hastaların diabetik makula ödemi (DMÖ) tedavisinde uygulanan intravitreal bevacizumab enjeksiyonu öncesi ve sonrası akut dönemde ACD, optik koherens tomografi (OKT), visual evoked potentials (VEP) ve makula ve disk optik koherens tomografi anjiografi (OKT-A) görüntüleme yöntemleri ile gösterilen retinal anatomik, fonksiyonel ve vasküler değişiklikleri ortaya çıkarmayı ve bu değişikliklerin görme keskinliği ve diğer sonuçlar ile korelasyon gösterip göstermediğini tespit etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Balıkesir Üniversitesi Göz Hastalıkları Kliniği'ne başvuran daha önce herhangi bir tedavi almamış diabetik makuler ödem tanılı 40 hastanın 40 gözünün dâhil edildiği çalışmamızda, hastalara tek doz intravitreal bevacizumab enjeksiyonu yapıldı. Hastaların tedavi öncesi ve 1. hafta ve 1. ayda göz içi basınçları ve ACD kaydedildi; fundus floresein anjiografi, optik koherens tomografi, VEP ve makula ve disk optik koherens tomografi anjiografi tetkikleri yapıldı. Bulgular: Hastaların başlangıç yaş, cinsiyet, LogMAR, ortalama göz içi basıncı değerleri açısından istatistiksel anlamlı bir fark gözlenmedi.(p>0,05) Enjeksiyon öncesi ve 1 doz intravitreal bevacizumab tedavisi sonrası hastaların 1. hafta VEP değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı değişiklik izlenmezken 1. ay VEP değerlerinde (n75ms, n75uv, p100ms, p100uv) istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. (tümünde p<0,001) Makula ve Disk OKT-A ile elde edilen veriler incelendiğinde Tedavi öncesi FAZ alanı ve Disk vasküler dansitesinin 1. hafta ve 1. ay değerleriyle karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır.(p<0,001) Hiperakut ve akut evrede FAZ alanının genişleme gösterdiği ve diskteki vasküler dansitelerin azalma gösterdiği, hastaların tedavi sonrası ortalama VEP voltaj ve latans değerlerinde daha fazla iyileşme olduğu gösterildi. Sonuç: Özetle, DMÖ'de intravitreal bevacizumab enjeksiyonu uygulanan hastalarda görme keskinliğindeki artışla beraber, anatomik ve yapısal bütünlüğü gösteren OKT-A bulgularında ve görmenin fonksiyonel durumunu gösteren VEP bulgularında anlamlı düzelmeler olduğu görülmektedir. Anatomik iyileşme ile fonksiyonel düzelme arasında korelasyon olduğu ve OKT-A bulguları ile öngörülebildiği saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Diabetik makuler ödem, bevacizumab, optik koherens tomografi anjiografi, visual evoked potentials

AnjiyografiBevacizumabDiabetes mellitus+4
Semih Yılmaz
Balıkesir University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşan gözlerinde deneysel kimyasal yanıkla oluşturulan oküler yüzey epitel defekti modelinde topikal insülinin etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Oküler kimyasal yaralanmalar basit bir irritasyondan göz kaybına kadar ilerleyebilen oftalmik bir acildir. Topikal insülin son zamanlarda kornea epiteli üzerindeki iyileştirici etkisi nedeniyle popüler bir tedavi olup farklı oküler yüzey patolojilerdeki rolü araştırılmaktadır. Çalışmanın amacı deneysel kimyasal yanıkla oluştulan epitel defekti modelinde topikal insülinin kornea iyileşmesi üzerine olan etkinliğinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Bu çalışmada 16 adet Yeni Zelanda cinsi tavşanın sağ gözüne 1N NaOH uygulanarak deneysel kimyasal yanık modeli oluşturuldu ve tavşanlar randomize edilerek 3 gruba ayrıldı. Kontrol grubu 4 tavşan, tedavi grupları 6'şar tavşandan oluşturuldu. Her gruptan randomize olarak seçilen birer tavşanın sol gözü sağlıklı grup olarak alındı. Kontrol grubundaki tavşanlara günde 4 kez normal salin, P grubundaki tavşanlara günde 4 kez polivinil alkol ve povidon, İ grubundaki tavşanlarda ise günde 4 kez insülin 1 IU/ml dozunda seyreltilerek damlatıldı. Tüm tavşanlara epitel kapanana kadar topikal moksifloksasin tedavisi de uygulandı. 1, 3, 5, 7, 14, 21 ve 28. günlerde ön segment fotoğrafları çekildi, klinik bulguları (kemozis, konjonktival hiperemi, göz kapağı ödemi) kaydedildi. 28.günde sakrifikasyon yapıldıktan sonra kornealar histolojik, immünohistokimyasal ve elektron mikroskopisinde değerlendirildi. Sonuçlar: Epitel defekti alanlarında 1.günde yapılan vizitte gruplar arasında anlamlı fark saptanmazken tüm gruplarda 3.günde epitel defektlerinin kapandığı görüldü. Klinik bulgular açısından gruplar arasından anlamlı fark bulunmazken kemozis ve göz kapağı ödeminin 7.günde, hipereminin ise 14.günde tamamen gerilediği görüldü. Histolojik analizlerde epitelyal bozulmanın, sağlıklı gözlerle kıyaslandığında tüm gruplarda daha fazla olduğu, stromal ödemin ise hem insülin hem de kontrol grubunda sağlıklı gruba göre arttığı bulundu. Miyofibroblast belirteci olan α-SMA boyanması açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamış olup insülin grubunda diğer gruplara kıyasla yüksek olduğu görüldü. Yapılan elektron mikroskobik incelemelerde ise insülin grubunda kollajen diziliminin daha düzenli seyrettiği ve stromal alanda hücre yenilenmesi, hücre onarımı konusunda önemli rol oynayan telosit benzeri hücrelerin varlığı saptanmıştır. Tartışma: Korneal kimyasal yanıklı gözlerde insülin kullanılan grupta stromal iyileşmenin fizyolojik yapısına çok benzer olması insülinin stromal yara iyileşmesi üzerine etkili olduğunu göstermektedir. Stromal yara iyileşmesinde remodeling süresi yaranın ciddiyetine bağlı olarak 6 ay 1 yıla kadar uzayabilmektedir. İnsülinin kullanılması hem epitel hücre proliferasyonunu ve migrasyonunu arttırdığı hem korneal epitel hücrelerinin fonksiyonlarında iyileşmeye, hem de remodelinge faydalı olduğu göz önünde bulundurularak kimyasal yanıklarda erken ve geç dönemde topikal insülin uygulaması faydalı görünmektedir. Çalışmamız insülinin korneal stroma yara iyileşmesi üzerin etkilerini elektron mikroskopi altında gösteren ilk çalışma olması sebebiyle kıymetlidir. Daha geniş hasta grubuyla yapılacak daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

Yurdagül Girgin
Balıkesir University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Santral seröz koryoretinopati olgularında kesitsel optik koherens tomografi görüntülerinde koroidal haller ve Sattler tabakalarının prognoza etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Santral Seröz Koryoretinopati (SSKR) tanısı almış hastalarda kesitsel optik koherens tomografi (OKT) görüntüleri üzerinden ImageJ yazılımı kullanılarak koroidal Haller ve Sattler tabakalarının damar çapları, alanları ve morfolojik değişimi ile subretinal sıvı (SRS) parametreleri arasındaki ilişkinin ve prognoza etkisinin ortaya konmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif kesitsel çalışmaya, Balıkesir Üniversitesi Rektörlüğü Sağlık Birimleri Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulu Başkanlığı'ndan etik kurul onayı alındıktan sonra Ekim 2021- Ağustos 2025 tarihleri arasında Balıkesir Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniği Retina Polikliniği'ne başvuran ve SSKR tanısı koyulan 40 hastanın 42 gözü dahil edildi. Olgular, 3 aylık takip sürecinde SRS'nin gerileyip gerilememesine göre iki gruba ayrıldı. (Grup 1: sıvının kalmadığı grup; Grup 2: sıvının süreklilik gösterdiği grup). Kesitsel OKT görüntülerinde Image J (National Institutes of Health, Bethesda, MD, USA) yazılımı kullanılarak subfoveal koroidal kalınlık, subretinal sıvı yüksekliği, alanı ve taban genişliği, koroidal vasküler indeks, subfoveal alandaki Haller damar çapı, Haller damar alanı, Sattler damar alanı ölçüldü. Ölçümler başvuru ve üçüncü ay vizitlerinde karşılaştırıldı. İstatistiksel analizler SPSS 30.0 programı ile gerçekleştirildi. Veri analizinde Student's t-testi, Mann Whitney U, değişkenler arası ilişkiler için Pearson korelasyon analizi kullanıldı. P<0,05 değeri istatistiksel anlamlılık olarak kabul edildi. Bulgular: Gruplar arasında yaş açısından anlamlı farklılık saptanmazken, cinsiyet açısından anlamlı farklılık saptandı (p <0,05). Erkek cinsiyetin sıvının süreklilik gösterdiği grupta daha baskın olduğu görüldü. Gruplar arasında başvuru vizitlerinde SRS yüksekliği, taban genişliği, alanı, subfoveal koroidal kalınlık ve koroidal vaskülarite indeksi açısından istatistiksel fark bulunmadı (p>0.05). Üçüncü ayda da bu parametrelerde gruplar arasında anlamlı fark gözlenmedi. Her iki hasta grubu ortak değerlendirildiğinde; subfoveal koroidal kalınlık ile Haller damar alanı arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon saptandı (r=0.397, p=0.009). Benzer şekilde, subfoveal koroidal kalınlık ile Haller damar çapı arasında da anlamlı pozitif korelasyon mevcuttu (r=0.468, p=0.002). Üçüncü ay subfoveal koroid kalınlığı ile Haller damar çapı arasında (r = 0.509, p <0.001) ve Haller damar alanı arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki saptandı (r = 0.439, p = 0.004) Haller damar alanı ve çapı başvuru ölçümlerine göre sıvının kalmadığı grupta azalma eğilimi gösterirken, sıvının süreklilik gösterdiği grupta belirgin bir değişiklik gözlenmedi. Son olarak, birinci ve üçüncü vizitler arasındaki değişim analizinde Haller damar alanı değişimi ile SRS değişimi arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon bulundu (r=0,344, p=0,026). Bu bulgu, Haller damar alanındaki daralmanın subretinal sıvı rezorpsiyonu ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Sonuçlar: Çalışmamız, SSKR hastalarında Haller damar alanı ve çapındaki değişimlerin hastalık aktivitesiyle paralel seyrettiğini göstermektedir. Özellikle sıvı rezorpsiyonu gözlenen olgularda Haller damar alanında anlamlı azalma, koroidal damar dilatasyonunun hastalık aktivitesine eşlik ettiğini desteklemektedir. Bu bulgular, koroidal vasküler genişlemenin yalnızca yapısal değil, aynı zamanda dinamik bir parametre olduğunu ortaya koymakta; Haller damar morfolojisinin SSKR prognozunda potansiyel bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Haller damar alanı, Haller damar çapı, ImageJ, Santral Seröz Koryoretinopati, Subretinal sıvı

Betül Yurdabak Güvenç
Balıkesir University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Göz içi tümörlerinde multimodal görüntüleme

Amaç: Göz içi tümörlerinin tanısında multimodal görüntüleme bulgularını tanımlamak. Gereç ve Yöntem: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Vehbi Koç Göz Hastanesi'nde Nisan 2018 – Şubat 2023 tarihleri arasında göz içi tümör tanısı alan 81 hastanın 81 gözü çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların tanı anında çekilen renkli fundus fotoğrafı, oküler ultrasonografi (USG), optik koherens tomografi (OKT), optik koherens tomografi anjiografi (OKTA), fundus otoflöresans (FOF), flöresein anjiografi (FA), indosiyanin yeşili anjiografi (İSYA) görüntüleri retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Örneklem grubunun %45.2'sine koroid nevüsü, %16.4'üne koroid hemanjiomu, %9.6'sına koroid osteomu, %6.8'ine optik disk melanositomu (ODM), %8.2'sine koroid malign melanomu (KMM), %5.5'ine retina pigment epitelinin konjenital hipertrofisi (RPEKH) ve %8.2'sine ise diğer türlerden tümür tanısı konmuştur. Renkli fundus fotoğraflarına göre koroid nevüsü tipi tümöre sahip hastaların %94.1'inin pigmentli; ODM tipi tümöre sahip hastaların %100'ünün pigmentli; KMM tipi tümöre sahip hastaların %83.3'ünün pigmentli; RPEKH tipi tümöre sahip hastaların %66.7'sinin pigmentli ve koroid hemanjiomu, koroid osteomu, retinal astrositik hamartom (RAH) tipi tümöre sahip hastaların ise %100'ü pigmentsiz yapıdadır. RPEKH olan hastalarda optik disk'e uzaklık ve foveola'ya uzaklık ortalamasının diğer tümör tiplerine göre yüksek olduğu görülmüştür. KMM tipi tümöre sahip hastalarda çap ortalamasının diğer tümör tiplerine göre yüksek olduğu görülmüştür. FOF bulgularına göre koroid nevüsü genellikle izootoflöresan olmasıyla, hipootoflöresan olan koroid hemanjiomu, ODM ve RPEKH tipi tümörden ayrıştırmaktadır. OKT bulgularına bakıldığında, tümör tiplerinin genelinde orta ve düşük reflektivite gözlenmiştir. Ayrıca, posterior gölgelenme durumunun tümör tiplerine göre farklılık göstermediği saptanmıştır. Koroid nevüsü ile KMM arasında retina altı sıvısı (RAS), kistoid makula ödemi (KMÖ) ve drusen açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0.000, p=0.000, p=0.024, sırasıyla). Sonuç: OKT bulguları göz önüne alındığında koroid nevüsü ve KMM ayırıcı tanısında drusen varlığının koroid nevüsünü destekleyen bir bulgu olduğu, RAS ve KMÖ varlığının KMM'yi destekleyen bulgular olduğu görülmüştür. FOF bulguları göz önüne alındığında, koroid nevüsü çoğunlukla izootoflöresans gösterirken, koroid hemanjiomu, ODM ve RPEKH hipootoflöresans göstermiştir.

AnjiyografiGözGöz hastalıkları+3
Taha Berkan Başer
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glokomlu hastalarda konvansiyonel transskleral diod lazer siklofotokoagülasyon sonuçlarımız

Bu çalışmanın amacı, hem az gören hem de iyi gören primer açık açılı glokom (PAAG), psödoeksfoliasyon (PEX) glokomu, kronik açı kapanması glokomu (KAKG), konjenital glokom ve diğer sekonder glokom tipleri arasında siklodekstrüktif bir tedavi yöntemi olan konvansiyonel (sürekli dalga) transskleral diod lazer siklofotokoagülasyonun (TSDLS) göz içi basınç (GİB) değişimine, kullanılan topikal tedavi değişimine etkisinin incelenmesidir. Ankara Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda Eylül 2015-Aralık 2022 tarihleri arasında glokom biriminde takip edilen 116 PAAG, KAKG, PEX glokomu, konjenital glokom ve sekonder glokom tanısı olan hastalar çalışma kapsamına alınmıştır. Hastalardan ameliyathane şartlarında, retrobulber ya da genel anesteziyi takiben TSDLS tedavisi yapılmıştır. TSDLS sonrası 1.gün,1.ay,3.ay, 6. ay ve 12. ay GİB değerleri ölçülmüştür. Hastalar görme keskinliğine göre 0,1'in altında olanlar 1. grubu, 0,1-0,3 arasında olanlar 2.grubu, 0,3 üzerinde olanlar ise 3. grubu oluşturmuştur. Çalışma verilerinin istatistiksel analizinde SPSS 22.0 paket programından yararlanılmıştır. İstatistiksel analizlerde bağımsız gruplarda t testi, pair t testi ve ki kare testi kullanılmıştır. 1.grupta başlangıç GİB ortalaması 33,22 mmHg olup TSDLS sonrası 3.ayda 17,50 mmHg (p<0,001), 6.ayda 14,9mmHg (p<0,001), 12.ayda ise14,6mmHg olarak ölçülmüştür.(p=0,088) 2.grupta GİB'i başlangıçta ortalama 33,05 mmHg olup TSDLS sonrası 3.ayda 18,15 mmHg (p<0,001), 6.ayda 15,84 mmHg (p<0,001), 12.ayda 14,81 mmHg olarak ölçülmüştür.(p=0,066) 3.grupta başlangıçta GİB'i ortalama 31,86 mmHg olup TSDLS sonrası 3.ayda 17,86 mmHg (p<0,001), 6.ayda 14,95 mmHg (p<0,001),12.ayda 15,26 mmHg olarak ölçülmüştür. Tüm gruplarda TSDLS sonrası başlangıç GİB ortalamasına göre 12 ay sonunda istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş yaşanmıştır. Görme keskinliği 0,1'in altında olanların %20'sine; görme keskinliği 0,1-0,3 arasında olanların %17'sine ve görme keskinliği 0,3'ün üzerinde olanların %4,3'üne tedavi tekrarı uygulanmıştır. Görme keskinliği ile tedavinin tekrarlanması durumu arasında anlamlı bir ilişki yoktur. (p=0,236) Başlangıçta kullanılan damla sayısı ortalama 3,77 iken, tedavi sonrası hem 1. ay hem de 3. ayda 3,5'e gerilediği görülmüştür(p<0,001). Damla sayısnda 6. ve 12.aylarda değişiklik olmamıştır. Takiplerde 3 hastada katarakt ilerlemesi, diabetik retinopati ilerlemesi ve lazer sonrası epitel defekti nedeniyle görme keskinliğinde azalma gözlenmiştir. Topikal tedavi sonrası epitel defekti kapanmıştır ve görme keskinliği aynı düzeye ulaşmıştır. Çalışmamızda 12 aylık takipte GİB'de istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş yaşanmıştır. Vakaların üçünde gözlenen görme keskinliğinde azalma dışında herhangi bir komplikasyon saptanmamıştır. TSDLS hem GİB değerlerinin düşürülmesinde hem de kullanılan antiglokomatöz damla sayısının azalmasında anlamlı bir etki göstermiştir. Anahtar Sözcükler: Diod lazer, Glokom, Siklofotokoagülasyon, Göz içi basıncı, Silier cisim

Diyod lazerGlokomGöz hastalıkları+5
Yusuf Enis Akkoz
Ankara University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Akromatopside Yapısal ve Fonksiyonel Retinal Değişiklikler

Akromatopsi nadir görülen, az görmeye ve fotofobiye neden olarak yaşam kalitesini düşüren, henüz kesin tedavisi olmayan kalıtsal retinal bir hastalıktır. Bu çalışmada ülkemizdeki tek az görme merkezi olan ve üçüncü basamak hizmet sunan bir merkeze gelen ve klinik olarak akromatopsi (ACHM) tanısı konulan olguların retinalarında görülen yapısal ve fonksiyonel değişikliklerin tespit edilmesi amaçlandı. Bu prospektif, kesitsel klinik çalışmaya Temmuz 2022-Ağustos 2023 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Görme Araştırmaları ve Az Görme Rehabilitasyonu Birimi'ne başvuran akromatopsili 31 olgunun 62 gözü dahil edildi. İstatistiksel analizlerde iyi gören gözün verileri karşılaştırıldı. Olguların göz muayenesi ve renk görme muayenesi, makula pigment optik dansite (MPOD) ölçümleri ve mikroperimetri testleri yapıldı. Retinal değişiklikler, optik koherens tomografi (OKT) ile elipsoid zona göre 5 evre'ye ayrıldı. İsatistiksel analiz için, elipsoid zonu olanlar (evre 1 ve 2) ve elipsoid zonu olmayanlar (evre 3, evre 4 ve evre 5) olarak iki grupta birleştirildi. Olguların tümünde fotofobi, 22'sinde (%71) nistagmus ve 5'inde (%16) şaşılık mevcuttu. Tanımlanan renk levha sayılarının ortalaması 1,97±1,92 levha olarak bulundu. İyi gören gözler dikkate alındığında en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) ortalaması 0,85±0,18 logMAR idi. Gözlerin %42'sinde fundusun normal, %48'inde retina pigment epitel (RPE) düzensizliği ve %10'unda RPE atrofisi olduğu görüldü. Ortalama MPOD 1,32±2,27 dB, retinal hassasiyet 20,85±4,61 dB idi. Olguların %83'ünde fiksasyonun stabil olmadığı, sadece %8'inde santral fiksasyon (%46'sı nazal yerleşim) olduğu görüldü. Ortalama merkezi makula kalınlığı (MMK) 124,88±59,15 mikrondu. Makula evrelemesinde gözlerin %28'i evre1, %13'ü evre 2, %14'ü evre 3, %19'u evre 4 ve %26'sı evre 5 olarak bulundu. Gözlerin %41'inde elipsoid zonun olduğu, %59'unda olmadığı görüldü. Foveal hipoplazi gözlerin %52'sinde vardı ve gözlerin %25'inde evre 1, %14'ünde evre 3, %18'inde evre 4 ve %43'ünde atipikti. Makulaların %56,5'unun hipootofloresans, %22'sinin normal, %13'ünün hiperotofloresans olduğu ve %8,5'luk kısmında otofloresansın olmadığı görüldü. Ortalama retinal hassasiyet değerleri ve OKT bulgularının, EİDGK ile korelasyonu bulunmadı. Ancak elipsoid zon varlığı ile yaş, MMK ve FOF paterni arasında anlamlı bir ilişki saptandı. Yaş arttıkça elipsoid zonun olmadığı olgu sayısı artmaktaydı (p=0,044). Yaşı 15 ve altı olan olguların %62'sinde elipsoid zon gözlenirken, 15 yaş ve üzerinde %21'e düştüğü gözlendi. Elipsoid zonun olduğu olgularda MMK daha kalındı (p=0,005). Elipsoid zonu olmayan olgular ile hipootofloresans arasında ilişki bulundu (p<0,001). Olguların MPOD ölçüm sonuçlarının normal verilere göre düşük olduğu görüldü ve MPOD ile yaş, cinsiyet, nistagmus, iris rengi, sigara içme, beslenme durumu, EİDGK, tanımlanan renk levha sayısı, BCEA %63, ortalama retinal hassasiyet, kontrast duyarlılık, fundus bulguları, OKT bulguları ve FOF paterni arasında herhangi bir ilişki bulunmadı. Akromatopside gen tedavilerinden fayda görebilecek uygun adayın belirlenmesinde yaştan çok makuladaki fotoreseptör yapısının ve fonksiyonunun önemli olduğu öne sürülmüştür. Bu çalışmamızda nadir görüldüğü için sınırlı literatür bilgisi olan bu hastalık grubunda, retinada görülebilen yapısal ve fonksiyonel değişiklikler tespit edildi. Retinadaki değişikliklerin yaşla ilerleyici olsa da EİDGK açısından stabil gibi göründüğü düşünüldü. Ancak uzun süreli, geniş vaka sayılı ve longitüdinal çalışmalara ihtiyaç duyulduğu sonucuna varıldı. Anahtar Sözcükler: Akromatopsi, Fotofobi, Gen tedavisi, Makula pigmenti, Retina

Deniz Altınbay
Ankara University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Herediter retina distrofili olgularda görsel algı rehabilitasyonunun fonksiyonel görmeye etkisi

Herediter retina distrofileri (HRD) ilerleyici görme kaybına neden olan genetik hastalıklardır. Özellikle çocukluk çağı az görme nedenleri arasında önemli bir yer işgal ederler. Çocukluk çağında başlayan görme kaybı yaş ile birlikte artar ve bu kişiler artan görme kayıpları ile birlikte başkalarına bağımlı bireyler haline gelirler. Yetişkinlik çağında da toplumun sosyal ve iş gücü kayıplarına neden olur ailelerine, topluma ve en önemlisi kendilerine hastalık yükü oluştururlar. Son yıllarda nöroplastisite ve deneyim ile öğrenme kavramının gelişimi herediter retina hastalıklarında rehabilitasyonun işlevsel görmeyi arttırabileceğini göstermiştir. Deneyim ile öğrenme beynin algılama, düşünme, hareket etme, hatırlama ve planlama stratejilerini geliştirmesinde görme korteksi ve diğer duyular ile çevreden aldığı sürekli uyaranları kullanması demektir. Yaşanan deneyimler yeni snaps oluşumuna, snapsların yapısal ve fonksiyonel olarak değişimine neden olur. Rehabilitasyonun hedefi adaptasyon çabalarının ve sensorimotor kompanzasyon becerilerinin hastanın ihtiyaçlarına en uygun ve en üst düzeyde gerçekleşmesini sağlamaktır. Çalışmamızın amacı HRD/Kon Distrofisi (KD) nedeni ile az gören kişilerin görsel becerilerini ve işlevsel görmelerini arttırmak, engellilik düzeyini azaltan ve toplumsal üretime katılmayı arttıran görme rehabilitasyon yaklaşımlarının geliştirilmesi için bir başlangıç oluşturmaktır. HRD li hastalarda işlevsel görme ve yaşam kalitesi ve engellilik oranlarına etkisi ile ilgili uluslararası çok az çalışma vardır ve ülkemizde ise bu konuda hiçbir çalışma bulunmamaktadır. Az görme rehabilitasyonu uygulamalarının göz hekimi bakış açısı ile gözden geçirilmesi ve etkinliklerinin değerlendirilmesi hastaya özel rehabilitasyon programlarının oluşturulmasına ve sonuçlarının bilimsel değerlendirilmesine önemli katkıda bulunacaktır. Çalışmamızın evrenini Ankara Üniversitesi Göz hastalıkları kliniği az görme rehabilitasyonu ve görme araştırmaları merkezinde kayıtlı bulunan 180 hasta oluşturmaktadır. %80 güç ve %5 hata payı ile örneklem genişliği 16 hasta olarak hesaplanmıştır ve KD nadir hastalık grubunda olduğu için hastaların rehabilitasyon öncesi değerleri kontrol grubu olarak kullanılmıştır. Proje kapsamında rehabilitasyon uygulanacak hasta sayısı kadar (16 hasta) kişi evrene dahil olan hastalar arasından randomize olarak seçilmiştir. Seçilen hasta grubunun KD olduğunu doğrulamak için Elektroretinografi (ERG) kullanılmıştır. Görme keskinliği, refraktif değer ölçümü, ön segment, fundus, göz hareketleri muayenelerine ek olarak kontrast sensitivite, Mikroperimetri, MVPT_4 testi (Görsel algılama becerileri testi) ve NVFQ-25 az görenler yaşam kalitesi ölçeği, MNRead okuma testi uygulanmıştır. Rehabilitasyon uygulamalarında manuel yöntemler ve bu konuda en çok kullanılan dijital cihaz olan Bernell Vision Trainer (OTSP1SO ve OTSP1) kullanılmıştır. Tüm hastalara ICF.kodlaması uygulanmıştır. Sonuç: Görsel rehabilitasyon uygulamaları işlevsel görme düzeylerinde ve görsel becerilerin geliştirilmesinde etkili olmuş ve yaşam kalitesinde artış sağlamışlardır. Anahtar Sözcükler: Herediter retina Distrofileri, Kon distrofisi, Nöroplastisite, görme rehabilitasyonu, algısal öğrenme, az görme, yaşam kalitesi, ICF

GörmeGörme algısıGörme bozuklukları+7
Hatice Semrin Timlioğlu İper
Ankara University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trehaloz' un pterjium dokusundaki fibroblastların üzerine inhibitör etkisinin araştırılması

Pterjium şimdiye kadar yapılan çalışmalarla etyolojisi tam olarak aydınlatılamamış, birçok hipotez ortaya konan ancak patogenezinde fibroblast proliferasyonun olduğu dejeneratif bir oküler yüzey bozukluğudur. Tedavisi için genellikle cerrahi eksizyon tercih edilir. Biz çalışmamızda trehalozun fibroblastlar üzerindeki inhibitör etkisini invitro koşullarda incelemek istedik ve bunu hangi hücresel yolaklarla ve hangi genler üzerinden yaptığını analiz etmeyi amaçladık. Kliniğimize başvuran 3 erkek ve 3 kadın toplamda 6 primer pterjiumlu hastayı çalışmamıza dahil ettik. Önce bu hastaların pterjium ve normal konjontivalarını eksize edilip primer hücre kültür yapıldı. Trehaloz(100, 200, 400, 600 mM) ve mitomisin C(0,5, 1, 2,5 ,5 ,10 ve 20 μl) muamelesi gerçekleştirildi ve 48 saat boyunca 37oC'de %5 CO2 ve %95 nemli ortamda inkübe edildi. Bu aşamada trehalozun fibroblastların proliferasyonunu inhibe ettiğini gözlemledik. Geneall marka Hybrid-R total RNA izolasyon kiti aracılığıyla ilaç muamele edilmeyen kontrol ve trehaloz, mitomisin C uygulanan pterjium ve konjonktiva hücrelerinin total RNA izolasyonu gerçekleştirildi. Sonrasında bu örneklerden ikisi mikrodizin analizine gönderildi. Pterjiumda normal konjonktivaya oranla ifadesi değişen VIM, FGF7, FGF10, TGFBR2, TGBR3 MSMO1, Tenascin C, RANBP3L, NR4A1, IGFBP4, CLCA2, SERPIN2,ASPN genleri olarak saptadık. Trehaloz verildiğinde bu genlerdeki değişimler dikkat çekiciydi. Bu genler genel olarak vaskülogenezis, migrasyon, yara iyileşmesi, adezyon, fibroblast proliferasyonu, fibroblast büyüme faktörünün pozitif regülasyonu gibi olaylarda görev alıyorlar ve trehaloz verildiğinde bu genlerin ifadesi pterjium oluşumunu bloke edecek yönde değişti. Ancak çalışmamızda kısıtlı hasta sayısı mevcut olduğundan daha geniş hasta gruplarına ihtiyaç mevcuttur. Anahtar Kelimeler: pterjium, fibroblast, mikrodizin analizi, trehaloz, mitomisin C

Dizi analiziFibroblastlarMitomisin+2
Yasin Durkal
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Retinal ven oklüzyonlarında tedavi ve izlem sonuçlarının değerlendirilmesi

Retinal ven tıkanıklığı, oftalmolojideki en dramatik tablolardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. İskemik olmayan ve iskemik tip olmak üzere iki kategoriye ayrılır. İskemik olmayan tipin doğal seyri nispeten iyi huyludur; ancak bazı hastalarda kalıcı kistoid maküler değişiklikler kaldığı düşünülmektedir. Çalışmamız RVT tanılı hastalar için görsel aktivite sonuçlarıyla ilişkili prediktif faktörleri, OKT biyobelirteçleri ile SRVT ile RVDT tanılı hastalardaki intravitreal enjeksiyon sonuçlarının karşılaştırılmasını amaçlamaktadır. PAÜ Hastanesi Göz Hastalıkları Polikliniği'nde RVT'na sekonder maküla ödemi tanısı koyulmuş hastalar çalışmaya alınmıştır. Hastaların dosya kayıtlarından demografik ve hastalığa ilişkin verilerin (yaş, cinsiyet, sistemik hastalıklar, semptom/hastalık başlangıcından itibaren geçen süre) bilgisi alınmıştır. Tüm hastaların sistemde kayıtlı olan başlangıç vizitinde düzeltilmiş en iyi görme keskinliği, göz içi basıncı, ön ve arka segment muayene bulguları, FFA ve OKT tetkik sonuçları değerlendirilmeye alınmıştır. En iyi düzeltilmiş görme keskinliği LogMAR skorlaması ile değerlendirilmiştir. SRVT grubunda 19 ve RVDT grubunda 44 hastanın kayıtlarına ulaşılarak retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların ortalama yaşı 61,33±10,81 idi. SRVT ve RDVT tanılı hastalarda benzer yaş aralığı vardı (p>0,050). 12 aylık takiplerde başlangıç zorunlu 3 doz intravitreal bevasizumab enjeksiyonu sonrasında intravitreal anti-VEBF enjeksiyonunun, SRVT grubunda 2,73±0,80 ve RVDT grubunda 2,28±0,991 yapıldığı görüldü. 12. aylık takiplerinde başlangıç zorunlu 3 doz intravitreal bevasizumab enjeksiyonu sonrasında intravitreal deksametazon implant enjeksiyonunun, SRVT grubunda 1,5±0,55 ve RVDT grubunda 1,69±0,48 yapıldığı görüldü. SRVT ve RVDT gruplarında başlangıç GK(LogMAR) benzer sonuçlar izlendi. RVDT grubunda GK(LogMAR) değerleri 4. ay (p=0,015) ve 12. ay kontrolde (p=0,007) SRVT grubuna göre anlamlı şekilde daha düşüktü. SFK ölçümleri başlangıç değerleri SRVT grubunda RVDT grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekken (p=0,040) 4. ay ve 12. ay kontrollerde benzer aralıktaydı. PFMK ölçümünde SVRT ve RVDT subgrupları değerlendirildiğinde başlangıç, 4. ay ve 12. ay kontrollerde benzer sonuçlar olduğunu gördük. RVO hastalarında santral foveal kalınlık (SFK) ve parafoveal maküler kalınlık (PFMK) değerlendirildiğinde başlangıç ölçümlerine göre 12. ay kontrollerde istatistiksel olarak anlamlı bir incelme olduğu görüldü (p<0,050). SRVT hastalarında RVDT hastalarına göre EZ ve ELM bozulmasının daha yüksek oranda olduğu ve subgruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (p<0,050). Hiperreflektif dot ortalama SRVT hastalarında 1,58±2,57 ve RVDT hastalarında 2,27±3,21 ile istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,050). İntraretinal kistin başlangıç kontrolünde varlığı, ortaya çıkış zamanı, intraretinal kistin bulunduğu katman ve 12. ayda intraretinal kist varlığı ile SRVT ve RVDT alt grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (p>0,050). Sonuç olarak: RVO hastalarında intravitreal bevasizumab yüklemesi ardından uygulanan anti-VEGF ve/veya deksametazon implant enjeksiyonları ile 1 yıllık kontrollerde görme keskinliğinde artış ve maküler ödemde azalma izlendi. OKT biyobelirteçleri ile GK arasında gerek başlangıç gerek 12. ay kontrollerde anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Mevcut bulguların hastaya özel tedavi planlaması ve daha iyi görme keskinliği sağlanması açısından yol gösterici olabileceği sonucuna varılabilinir.

Retinal arter oklüzyonuTomografi-optik koherens
Burak Elibol
Pamukkale University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Santral retinal arter oklüzyonlarında maküla segmentasyonu ve retina damar çaplarının değerlendirilmesi

ÖZET Santral Retinal Arter Oklüzyonlarında Maküla Segmentasyonu ve Retina Damar Çaplarının Değerlendirilmesi Dr. Tahsin AKÇAOĞLU Santral retinal arter oklüzyonu ani başlayan genellikle tek tarafı etkileyen kalıcı görme kaybına sebep olan ve acil tedavi gerektiren bir patolojidir. Santral retinal arter oklüzyonu kalıcı görme kaybına sebep olmasıyla önemli bir morbidite sebebidir. Ayrıca tıkanıklığa neden olan sistemik hastalıklar genellikle tüm vücut damarlarını etkilerler. Bu sebeple hastalığın tanısının konulamaması ve hastalıkla ilgili araştırmaların yapılmaması hastanın hayatını tehdit edebilecek durumlara yol açabilmektedir. Çalışmamız tek taraflı santral retinal arter oklüzyonu tanısı almış hastaların tanı anından başlamak üzere takiplerinde hastalığın maküla bölgesindeki retina tabakalarında, retina damar çaplarında, subfoveal ve peripapiller koroid kalınlıklarında oluşan değişimleri göstermeyi amaçlamaktadır. Pamukkale Üniversitesi Hastaneleri Göz Hastalıkları Polikliniği'ne gelen ve hastanemiz acil servisine başvurup tarafımıza konsülte edilen sonrasında tarafımızca takip ve tedavi edilen santral retinal arter oklüzyonu tanısı almış hastalar bu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların tıbbi dosya kayıtlarından demografik verileri ve hastalıkla ilişkili verilerin (yaş, cinsiyet, sistemik hastalıkları, semptomları, başlangıç süresi, hangi gözün etkilendiği, travma geçirip geçirmediği) bilgisi alınmıştır.Tüm hastaların hastane bilgi sisteminde kayıtlı olan başlangıç muayenesinde düzeltilmiş en iyi görme keskinliği, göz içi basınçları, ön ve arka segment muayene bulguları, fundus fotoğrafları, OKT tetkik sonuçları dahil edilmiş olup çalışma süresini kapsayan vizitlerde yapılan muayene ve ölçüm kayıtları retrospektif olarak değerlendirilmiştir.Hastaların görme keskinlikleri önce Snellen eşeli ile ölçülmüş ve ardından istatistiksel analizler için logMAR'a dönüştürülmüştür. Çalışmamıza 35 hastanın 70 gözü alınmış olup kontrol grubu açısından hastalıktan etkilenmemiş olan diğer gözler kabul edilmiştir. Hastaların ortalama yaşı 70,03±12,48 yıl ve medyanı 71 yıldı. Hastaların göz tansiyonu ortalaması 12,86±3.32 mmHg ve medyanı 12 mmHg idi. Kadın ve erkek cinsiyet arasında anlamlı bir yaş farkı yoktu (p>0.05).Hastaların %40'ında DM, %74,3'ünde HT ve %42,9'unda da kardiyovasküler hastalık vardı. Hastaların görme keskinlikleri değerlendirildiğinde el hareketleri seviyesinde olan hastalar çoğunluktaydı. Çalışmanın başlangıcında ve sonunda ışık negatif hasta olmadı. Hastaların retinal arter çaplarının takiplerde inceldiği görüldü. Başlangıç retinal arter çapları 77,91±11,77 µm iken son kontrolde retinal arter çapları 70,74±15,12 µm olarak bulundu (p<0.05). Retinal ven çaplarında da incelme tespit edildi. Başlangıç retinal ven çapları 130,94±22,54 µm iken son kontrol ölçümlerinde 118,57±20,61 µm idi ve incelme anlamlı bulundu (p<0.05). Hastaların hiperbarik tedavi alıp almamasına göre başlangıç retinal arter çapları, son kontrol retinal arter çapları ve son kontrol retinal ven çapları anlamlı düzeyde farklılaşmadı (p>0,05). Hastaların santral maküla kalınlıkları tedaviden bağımsız olarak her iki grupta da incelme gösterdi. Başlangıç ölçümlerinde santral maküla kalınlığı 292,74±92,03 µm olarak bulunurken son vizitlerinde 169,97±39,24 µm olarak ölçüldü (p<0,05). Spectral-domain Optik Koherens Tomografi ile maküla segmentasyonu yapıldı. İç tabakalarda (RSLT ,ganglion hücre ,IPT ,INT) son kontrollerinde anlamlı atrofi bulguları ve incelme saptanmış olup diğer katmanlarda kısmı incelme olsa da oransal olarak iç retina katmanlarına göre daha azdı. Çalışmada ilk başta en çok kalınlık artışı olan ve sonrasında da en çok atrofiye giden tabaka RSLT olarak bulunmuştur. Başlangıç kalınlığı 40,09±26,86 µm son kalınlık ölçümü 12,51±4,99 µm olup anlamlı olarak incelme saptanmıştır (p<0.005). En az etkilenen tabaka fotoreseptör hücre tabakasıydı. Başlangıç ölçümü 24,60±7,30 µm olup son ölçümlerde 22,89±5,98 µm olarak tespit edildi ve anlamlı bir fark bulunamadı (p>0.05). Subfoveal koroidal kalınlıkta (SFKK) anlamlı incelme tespit edildi. Başlangıç SFKK 206,40±34,91 µm iken son kontrolde 178,86±28,28 µm olarak bulundu (p=0,009). Peripapiller koroidal kalınlıkta ise diğer parametrelerin aksine kalınlık artışı tespit edildi. Dört farklı kadrandan alınan ölçümlerde en kalın koroidal kalınlık nasalde en ince kalınlık ise inferior kadran olarak bulundu. Nasalden ölçülen peripapiller koroidal kalınlık ilk ölçümü 263,11±41,13 µm iken son ölçüm 278,37±41,15 µm olarak bulundu ve kalınlık artışı anlamlı kabul edildi (p<0.05). İnferior kadrandan alınan ölçümlerde başlangıcı 219,54±37,59 µm olup son ölçümde 246,34±48,24 µm olarak bulundu ve kalınlık artışı anlamlıydı (p<0,005). Sonuç olarak santral retinal arter oklüzyonu nadir görülen ancak önemli bir hastalık grubudur. Santral retinal arter oklüzyonunda oluşan iç retina katmanlarında olan incelme, retina damar çaplarında incelme ve peripapiller koroidal kalınlıkta meydana gelen kalınlaşma ortaya konulmuştur. Santral retinal arter oklüzyonuna sebep olan tıkanıklığın devamı retina üzerindeki değişimlere yol açan ana sebeptir. Çalışmaya oklüzyonun açılmadığı olgular dahil edilmiştir. Hiperbarik tedavi alan ve almayan grupta benzer morfolojik değişiklikler saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Santral Retinal Arter Oklüzyonu, Retinal Arter Tıkanıklığı, Maküla Segmentasyonu, Optik Koherens Tomografi

Tahsin Akçaoğlu
Pamukkale University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Retinopatisi olan ve olmayan diabetes mellituslu hastalarda serum ve aköz hümör BDNF düzeylerinin retina sinir lifi tabakası ve gangliyon hücre kompleksiyle ilişkisi

Amaç: Retinopatisi olan ve olmayan diabetik hastalarda aköz hümör ve serum BDNF düzeylerini belirlemek ve bu faktör düzeyinin hastaların RNFL ve GHK kalınlıklarıyla ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamında retinopatisi olmayan DM'li, Non-PDR'li ve PDR'li hastaların kanları ve katarakt ekstraksiyonu sırasında aköz hümörleri toplandı ve BDNF düzeyleri ELİSA yöntemi ile değerlendirildi. Tüm gruplarda OCT ile RNFL ve GHK kalınlıkları ölçüldü. Bulgular: Ortanca serum BDNF düzeyleri kontrol grubunda 485.90 ng/ml (129.25-919.01), retinopatisi olmayan DM'li grupta 367.13 ng/ml (91.72-459.16), Non-PDR'li grupta 276.55 ng/ml (200.47-641.91), PDR'li grupta 188.69 ng/ml (102.93-591.79) olarak değerlendirildi. Ortanca aköz hümör BDNF düzeyleri kontrol grubunda 0.81 ng/ml (0.39-1.04), retinopatisi olmayan DM'li grupta 0.62 ng/ml (0.17-0.77), Non-PDR'li grupta 0.61 ng/ml (0.07-0.71), PDR'li grupta 0.54 ng/ml (0.07-0.70) olarak ölçüldü (sırasıyla p=0.002 ve p=0.0016, Kruskal Wallis). Bütün hasta gruplarında aköz hümör BDNF düzeyleri RNFL ve GHK düzeyiyle orta düzeyde pozitif korelasyon gösterirken, serum BDNF düzeyleri bu parametreler ile korele değildi. Sonuç: Beyinden türetilmiş nörotrofik faktör, retinopatisi olan ve olmayan diabetik hastaların serum ve aköz hümörlerinde azalmaktadır ve bu azalma RNFL ve GHK tabakalarındaki incelmeyle ilişkilidir.

Aköz sıvıDiabetes mellitusDiabetik retinopati+5
Ayşe Güzin Taşlıpınar Uzel
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Telmisartanın göz içi basınç üzerindeki etkisi

Amaç: Bu çalışmada, sistemik telmisartan kullanımının görme keskinliği (GK), göz içi basınç (GİB), retina sinir lifi tabakası (RSLT), retina gangliyon hücreleri (RGH), görme alanı (GA) ve ön segment parametreleri üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Hipertansiyon ve mikroalbüminüri tanısıyla telmisartan başlanan, 33'ü glokomlu, 34'ü glokomsuz toplam 67 hastanın 134 gözü çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalara tedavi öncesinde ve 3. ile 6. Aylarda ortalama arteriyel basınç (OAB), GK, diürnal GİB ölçümü, çukurluk/disk oranı, RSLT ve RGH analizi, GA testi (Humphrey 24-2) ve optik biyometri uygulandı. Bulgular: Her iki grupta OAB'de anlamlı düşüş izlendi (p<0,001). Glokom grubunda 6. ayda GK'da anlamlı azalma saptandı (p=0,001), RSLT ve RGH değerlerinde ise azalma eğilimi gözlendi ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,053; p=0,076). Görme alanı parametrelerinde ve GİB değerlerinde gruplar arasında anlamlı fark izlenmedi (p>0,05). Sonuç: Telmisartan OAB'yi düşürmede etkili olsa da, GİB ve RSLT üzerine anlamlı bir etkisi bulunmamıştır. Glokom tedavisinde etkisinin daha iyi anlaşılabilmesi için topikal formları ile daha geniş ölçekli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Glokom, göz içi basınç, , renin-anjiyotensin sistemi, retina sinir lifi, telmisartan

Zafer Yıldırım
Aydın Adnan Menderes University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel korneal neovaskülarizasyonda subkonjoktival faricimab ve aflibercept etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, ratlarda alkali yanık ile deneysel korneal neovaskülarizasyon modeli oluşturduktan sonra tedavide aflibercept ve yeni bir antiVEGF ajan olan faricimabın etkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: 24 ratın sağ gözü uygun anestezi tekniğiyle koterize edildi ve rastgele 8'erli olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna 0,025 ml salin, bir gruba 0,025 ml aflibercept ve diğer gruba ise 0,025 ml faricimab subkonjonktival olarak uygulandı. Kornea koterizasyondan önce, koterizasyon sonrası 10. günde ve 21. günde stereomikroskop ile fotoğraflandı. Görüntüler yazılım programı Image J ile incelendi. Bulgular: Aflibercept KoNV alanında %13,54 ve faricimab %22,62 iyileşme sağlamıştır. Her iki tedavinin de kontrol grubuna göre KoNV'yi azalttığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (p:0,0063, p:0,0013). Faricimabın etkisinin ise aflibercepte göre istatistiksel olarak anlamlı üstün olduğu görülmüştür (F:20,16, p<0,001). Sonuç: Yeni bir anti-VEGF ajan olan faricimab KoNV tedavisinde etkili bulunmuştur. Bu etkisinin daha iyi anlaşılması için hem daha fazla hayvan ve insan çalışmalarına, hem de ek olarak immünhistokimyasal yöntemlerle desteklenmesine ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Korneal neovaskülarizasyon, faricimab, aflibercept

Meriç Yıldız
Aydın Adnan Menderes University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ambliyop çocuklarda plantar basınç dağılımı ve postural denge

Amaç: Ambliyop çocuklarda plantar basınç dağılımı ve postural dengeyi de-ğerlendirmek. Gereç ve Yöntem: Çalışma, 8-14 yaşları arasında klinik olarak ambliyop tanısı almış 36 çocuk ile bu hastaların yaş ve cinsiyet dağılımına benzer olarak seçilen 36 sağlıklı kontrolle gerçekleştirildi. Tüm bireylerin göz muayenesi yapılıp Snellen eşeli ile EİDGK kaydedildi. Daha sonra her iki gruba da ayak basınç ölçümleri ve denge analizleri için bir basınç platform cihazı (Footscan, Belgium) ile ölçümler yapıldı. En son olarak da her iki grupta da sağ/sol el diskriminasyonunu belirlemek amacıyla bir akıllı telefon uygulaması (Recognise Hand®) kullanıldı ve sonuçlar kaydedildi. Bulgular: Çalışma grubunda statik sağ arka ayak basıncı anlamlı şekilde yük-sek bulundu (p=0,015). Dinamik basınçlara bakıldığında çalışma grubunda RM3 (p=0,042) ve RMF (p=0,021) basınçları anlamlı yüksek bulundu. Denge açısından bir parametre dışında iki grup arasında anlamlı fark yoktu (İGARA-Y çalışma grubunda daha yüksek bulundu, p=0,028). Yaşa bağlı denge parametrelerine bakıldığında tüm gruplarda yaş arttıkça dengenin daha stabilize olduğu saptandı. Ayrıca tüm gruplarda iki ayak üstündeki denge pozisyonlarında, tek ayak üstündeki pozisyonlara kıyasla stabilizasyonun daha iyi olduğu görüldü (p<0,001). El diskriminasyon testine bakıldı-ğında ise iki grup arasında anlamlı fark izlenmedi. Sonuç: Bu çalışmaya göre ambliyop çocuklarda ayak basınçlarının normalden farklı olabileceği, denge açısından belirgin farkın olmadığı sonucuna varılmıştır. Daha güvenilir sonuçlar elde etmek için çok sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Ambliyopi, Ayak Basıncı, Denge

AmbliyopiAyakDenge+2
Murat Akkurt
Aydın Adnan Menderes University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Astımlı çocuklarda optik disk ve retinal mikrovasküler değişikliklerin optik koherens tomografi anjiyografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Astımlı çocuklarda optik disk ve retina mikrovasküler yapısının optik koherens tomografi anjiyografi (OKTA) ile değerlendirmek ve benzer yaş ve cinsiyette sağlıklı çocuklarla karşılaştırmak. Yöntem: Bu kesitsel-prospektif çalışmaya 30 astımlı çocuğun (astım grubu) 60 gözü ve yaş ve cinsiyet uyumlu 30 sağlıklı çocuğun (kontrol grubu) 60 gözü dahil edildi. Klinik bilgiler alınıp OKTA ölçümlerini içeren tam oftalmolojik muayene yapıldı. OKTA tüm gözlerde maküla için 6x6 mm, optik disk için 4.5x4.5 mm kesitlerle yapıldı. Retina sinir lifi tabakası (RSLT) kalınlığı, retinanın farklı bölümlerindeki damar yoğunluğu ve optik sinir başı analiz edildi. Bulgular: Temporal kadranlar için RSLT kalınlığı ve dış retina için akım alanı seviyeleri astım grubunda anlamlı olarak daha düşüktü. Bununla birlikte, optik disk radyal peripapiller kapiller (RPK) iç disk yoğunlukları astım grubunda kontrollerle karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha yüksekti (Sırasıyla 72.5810.99µm'ye karşı 77.739.73µm, p = 0.015, 0.60 ± 0.31mm2'ye karşı 0.72 ± 0.31mm2, p = 0.047 ve %55.16 ± 3.71'e karşı %52.08 ± 3.79, p <0.001). Sonuç: Astımlı çocuklar daha düşük temporal kadran RSLT değerlerine ve dış retina akım alanına fakat daha yüksek optik disk RPK iç disk yoğunluğuna sahip görünmektedir. Bu sonuçlar, astımın retina mikrovasküler sistemini nasıl etkileyebileceğinin anlaşılması için önemli bir gösterge olabilir. Anahtar Kelimeler: Astım; optik koherens tomografi anjiyografi, mikrovaskülatür, optik disk, retina

AnjiyografiAstımGöz hastalıkları+3
Abdulkerim Karaaslan
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut ve kronik bipolar bozukluklarda optik koherens tomografi ile retina sinir lifi tabakası, ganglion hücre kompleksi ve makula kalınlığının değerlendirilmesi

Amaç: Bipolar bozukluk (BB) hastalarında optik koherens tomografi (OKT) ile retina sinir lifi tabakası (RSLT), ganglion hücre kompleksi (GHK) ve makulayı değerlendirmek. Yöntem: Prospektif olan çalışmaya, Şubat 2019-Aralık 2019 arasında HMKÜ Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı tarafından takip edilen BB tip I tanısı alan 62 hastanın 62 gözü ile, kontrol amacı ile başvuran 63 sağlıklı gönüllünün 63 gözü dahil edildi. Hastalar; 5 yıl ve altı tanı süresi olanlar, 5 yıl üzeri tanı süresi olanlar ve tüm hastalar olarak 3 gruba ayrıldı. Kontroller; 1. kontrol, 2. kontrol ve tüm kontroller olarak 3 gruba ayrıldı. Tüm gruplara tam oftalmolojik muayene yapılıp, ardından OKT ile RSLT, GHK ve makula kalınlığı ölçümleri kaydedildi. Tüm grupların kendi kontrol grubuyla istatistiksel karşılaştırılması yapıldı. Bulgular: 5 yıl ve altı tanı süresi olan hastalarda; GHK açısından üst-temporal (81,25±7,35), üst (83,97±6,77), üst-nazal (84,66±6,43), alt-nazal (83,72±6,43), alt (81,75±7,52), alt-temporal (82,53±7,99); makula açısından santral (240,63±22,50), iç-temporal (304,13±16,74), iç-nazal (320,91±18,39), iç-üst (321,00±16,84), iç-alt (317,41±17,41); RSLT açısından temporal (69,03±9,50) kadranlarda anlamlı azalma saptandı. 5 yıl üzeri tanı süresi olanlarda, GHK açısından üst-temporal (79,37±7,22), üst (80,40±7,05), üst-nazal (80,97±9,44), alt-nazal (78,97±8,14), alt (76,87±11,23), alt-temporal (80,40±9,16); makula açısından iç-nazal (318,30±21,82), iç-üst (318,63±20,15), dış-üst (276,00±13,58), iç-alt (315,07±17,98); RSLT açısından temporal (112,27±21,94), nazal (115,57±22,67), üst (89,93±14,15) kadranlarda anlamlı azalma saptandı. Hastaların tümü değerlendirildiğinde, GHK açısından tüm kadranlarda [üst-temporal (80,34±7,29), üst (82,24±7,08), üst-nazal (82,87±8,18), alt-nazal (81,42±7,63), alt (79,39±9,73), alt-temporal (81,50±8,58)]; makula açısından santral (243,21±23,00), iç-temporal (301,16±39,59), dış-temporal (261,68±14,03), iç-nazal (319,65±20,00), iç-üst (319,85±18,40), dış-üst (279,65±13,60), iç-alt (316,27±17,59); RSLT açısından üst (115,24±19,52), nazal (66,92±11,68) kadranlarda anlamlı azalma saptandı (p˂0,05). Sonuç: BB hastalarında OKT ile tespit edilebilen dejeneratif değişiklikler olduğu gösterilmiştir. Bu değişiklikler, tanı süresi ile pozitif korelasyon göstermektedir. Anahtar kelimeler: Bipolar Bozukluk, Retina, Optik koherens tomografi.

Bipolar bozuklukGanglionGöz hastalıkları+4
Süleyman Koca
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnternal karotis darlığı olan hastalarda optik koherans tomografi-angio ile göz arka segment bulgularının değerlendirilmesi

Amaç: Hafif-orta derecedeki internal karotis arter (İKA) darlığı olan hastaların retina kan akımı, optik disk kan akımı ve koroid kalınlanması üzerindeki etkisini optik koherens tomografi anjiyografi (OKTA) ile değerlendirmek ve elde edilen değerleri sağlıklı stenozu olmayan bireylerle karşılaştırmak. Gereç ve Yöntem: Bu bir prospektif çalışma olup toplam 75 katılımcı dahil edildi. IKA stenoz dercesine göre sağlıklı kontrol grup 1 (25 kişi), IKA darlığı %1- 49 olanlar grup 2 (25 kişi), İKA darlığı % 50-69 olanlar grup 3 (25 kişi) olarak değerlendirildi. Tüm katılımcılara en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), göz içi basınç (GİB), ön segment, arka segment muayeneleri ve OKTA çekilip makular yüzeysel ve derin kapiller kan akış yoğunluğu, optik sinir baş kan akış yoğunluğu ve koroid kalınlığının verileri kaydedildi. Sonuçlar incelenerek karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplar arasında karşılaştırma yapılıp incelendiğinde ortalama yüzeysel vasküler dansite, derin vasküler dansite, radyal peripapiller kapillerin (RPK) vasküler dansitesi ve koroid kalınlığında her üç grup arasında istatistiksel anlamlı farklılık görüldü (p<0,05). Yüzeysel kapiler pleksusun (YKP) tüm (46,48 ± 3,54) ve perifoveal alan vasküler dansitesi (47,18 ± 3,48) için grup 3'ün her iki gruptan farklı olduğu, YKP'nın parafoveal alan vasküler dansitesi (48,53 ± 5,09) için sadece grup 3 ile grup 1'in farklı olduğu görülmüştür (p<0,05). Derin kapiller pleksusun (DKP) tüm alan vasküler dansitesi (45,19 ± 5,67) için grup 3'ün her iki grupla farklı olduğu, DKP parafoveal (50,68 ± 4,26) ve perifoveal alan vasküler dansitesi (46,74 ± 5,78) için grup 3 ile grup 1'in farklı olduğu görülmektedir (p<0,05). RPK'nın Tüm disk vasküler dansitesinde (47,61 ± 2,18) grup 3'ün her iki gruptan farklı olduğu görüldü (p<0,05). Subfoveal koroid kalınlığı (212,25 ± 23,42) açısından grup 3'ün her iki gruptan farklı olduğu görüldü. Koroid nazal (145,05 ± 22,47) ve koroid temporal parametrelerinde (167,50 ± 23,11) grup 3'ün hem grup 1 hem grup 2'den farklı olduğu görüldü (p<0,05). Fovea-parafoveal-perifoveal parametrelerinin gruplara göre dağılımı incelendiğinde hiçbir değişkende anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Sonuç: Orta derece İKA stenozu olan hastalar sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında yüzeyel/derin vasküler dansite ve RPK tabakasında azalmış vasküler yoğunluk ve koroidde incelme olduğu tespit edildi. Anahtar Kelimeler: İnternal karotis arter darlığı, optik koherens tomografi anjiyografi, koroid, retinal vasküler yoğunluk.

AnjiyografiArka kamaraKarotis arterleri+4
Kushtarbek Ergashev
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik retinopatide serum ve aköz humorde YKL-40 düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Diyabetik retinopati (DR) patofizyolojisinde, kronik inflamasyon, hipoksi ve iskemi sonucu proinflamatuar ve anjiyogenik mediatörlerin salınımı önemli rol oynar. Bu mediatörler vasküler endotelyal hücre disfonksiyonu ve proliferasyonu tetikleyerek DR şiddetinin ilerlemesine neden olur. Diyabetes mellitusun (DM) yeni potansiyel biyobelirteci olarak kabul edilen YKL-40 (kitinaz-3 benzeri protein 1), hipoksik, iskemik ve inflamatuar durumlarda yükselen, endotelyal disfonksiyonda ve anjiyogenezde rol oynadığı gösterilen bir glikoproteindir. Çalışmamızda tip 2 DM hastalarının serum ve aköz örneklerinde YKL-40 miktarlarının tespit edilmesi ve DR şiddetindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza, 23 kişi kontrol, 26 kişi non-DRP, 21 kişi NPDR ve 20 kişi PDR grubunu oluşturan toplam 90 gönüllü dahil edildi. Katılımcıların HbA1c, HDL, LDL, total kolesterol, trigliserit, CRP, fibrinojen değerleri ile serum ve ön kamaradaki YKL-40 düzeyleri çalışıldı. Bulgular: Kontrol grubuna göre, DM hastalarının serum ve aköz YKL-40 seviyeleri daha yüksektir. DR şiddeti ilerledikçe, serum ve aköz YKL-40 düzeyleri artmaktadır. PDR grubunun serum YKL-40 seviyesi, non-DRP grubuna göre daha fazladır (p=0.047). Aköz YKL-40 düzeyleri NPDR grubunda, non-DRP grubuna göre daha yüksektir (p=0.013). PDR grubunun aköz YKL seviyeleri, NPDR grubu ile kıyaslandığında daha yüksek saptanmıştır (p<0.001). ROC analizine göre, non-DRP'den NPDR-PDR'ye geçişte aköz YKL-40'ın eşik değeri 484.5 pg/ml'dir (eğri altındaki alan= 0.83; p<0.001, %65 duyarlılık ve %88 özgüllük). DM süreleri ile aköz YKL-40 değerleri arasında korelasyon bulunmuştur (r=,384 p=0.001). Sonuç: YKL-40, DR şiddetinin ilerlemesinde rol oynayan önemli bir biyobelirteç olabilir. İlerleyen zamanlarda bu biyobelirtece karşı geliştirilecek ajanların DR tedavisinde alternatif olarak kullanılacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: DR; YKL-40; Kitinaz; Vasküler proliferasyon

Aköz sıvıDiabetes mellitusDiabetik retinopati+5
Ezgi Kasapoğlu Dilek
Hatay Mustafa Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaşa bağlı makula dejenerasyonu olan olgularda gözlenen sessiz koroidal neovasküler membranların eksüdatif tipe dönüşümünün tespitinde optik koherens tomografi ve optik koherens tomografi anjiyografinin yeri

AMAÇ: Bir gözde eksüdatif tip koroidal neovaskülarizasyonu olup diğer gözünde sessiz knvm ile takipte olan hastaların eksüdatif tip YBMD 'ye dönüşümünün erken tespitinde OKT ve OKTA' nın önemi MATERYAL VE METOD: Klinik olarak bir gözde eksüdatif ybmd olup diğer gözde noneksüdatif ybmd tanılı olan başka bir ek göz patolojisi olmayan hastalar dahil edildi. Görüntüleme yöntemi olarak OKT (santral maküler kalınlık, subfoveal koroidal kalınlık, KNVM tipi, ELM ve ISOS (Fotoreseptörlerin iç ve dış segmenti) bütünlüğü, ped vertikal ve horizontal çap ve hiperreflektif nokta) ve OKTA (koryokapiller akım alanı, knvm akım alanı ve hızı ve siyah halo ) kullanıldı.Takipleri sırasında aktivasyon gelişimine bağlı olarak 2 gruba ayrıldı. Grup 1: Aktivasyon gelişmeyen sessiz KNVM'ye sahip 8 göz, grup 2 , aktivasyon gelişen 11 hasta. Gruplar arası klinik ve OKT, OKTA bulguları karşılaştırıldı. Tüm gözlerin zaman içinde OKT ve OKTA parametreleri değerlendirildi bu parametreler karşılaştırıldı. Aktivasyon kriteri olarak OKT kesitlerinde intraretinal ve subretinal sıvı varlığı kabul edildi. BULGULAR: 76 hastadan 19 (%25) hastada klinik olarak biz göz aktive diğer gözde sessiz KNVM saptandı. Başlangıç klinik bulgular (yaş, cinsiyet, göz içi basıncı, santral maküler kalınlık, sferik ekuvalan) açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. (Tüm p>0.05) OKT ve OKTA bulguları değerlendirildiğinde OKT de hiperreflektif nokta (p<0.005) istatiksel olarak anlamlı ,OKTA da koroidneovasküler membran akım alanı ,hızı ve siyah halo (p<0.005) istatiksel olarak anlamlı bulundu. Aktivasyonun olduğu grup 2 de koroidal neovasküler membran akım alanı ve hızı değişimi (p<0.005) istatiksel olarak anlamlı bulundu. SONUÇ: Sonuç olarak OKT ve OKTA sessiz KNVM' lerin saptama, takip ve progresyon takibi açısından kullanılan değerli görüntüleme modaliteleridir. Hiperreflektif noktalar, OKTA'da siyah halo varlığı gibi çeşitli aktivasyon belirteçleri bizlere knvm progresyonu açısından yol gösterici olabilir. Verilerimizi güçlendirmek adına daha geniş hasta gruplarında profpektif çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Sessiz koroidal neovasküler membranlar, OKT, OKTA, Yaşa bağlı makula dejenerasyonu

AnjiyografiGöz hastalıklarıKoroid+5
Çağrı Yiğit
Muğla Sıtkı Kocman University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orbitopati gelişmeyen graves tanılı hastalarda kontrast duyarlılık fonksiyonu ve optik sinir başının değerlendirilmesi

Amaç: Graves hastalarında fonksiyonel göz hasarı gelişmeden önce, subklinik evrede gerçekleştirilecek erken tanı ve uygun takip yöntemleriyle geri dönüşü olmayan görme kaybının önlenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: 30 Graves orbitopatisi olan hasta, 30 orbitopati gelişmeyen Graves tanılı hasta ve 30 gönüllü çalışmaya dahil edildi. Her üç grubun tam oftalmolojik muayeneleri yapıldı. Hertel ekzoftalmometre ile proptozis değerlendirildi. Klinik aktivasyon, klinik aktivasyon skoru ile değerlendirildi. Hastalık şiddeti Europen Group on Graves Orbitopathy sınıflaması ile değerlendirildi. FACT paneli kullanarak hastaların uzaysal kontrast duyarlılık fonksiyonu ölçüldü. Her üç gruptaki hastalardan Spektral Domain Optik Koherens Tomografi (SD-OKT) ile ölçümler alındı. SD-OKT ile peripapiller retinal sinir lifi tabakası (RSLT) kalınlığı, EDTRS'nın 9 alanında makula kalınlığı değerlendirildi. Tüm hastaların OKT görüntüleri ImageJ programına yüklenerek koroidal vasküler indeks (KVİ) değeri hesaplandı. Bulgular: Gruplar arasında peripapiller RSLT kalınlığı, koroid kalınlığı, KVİ karşılaştırıldılğında anlamlı fark izlenmedi (p>0.05). Orbitopatili grupta 3 cpd, 6cpd, 12 cpd ve 18 cpd uzaysal frekanslarda azalma kaydedildi (P<0.05). Klinik orbitopatisi olmayan grubunda ise 12 cpd ve 18 cpd uzaysal frekanslarda azalma kaydedildi. Bu azalma istatiksel açıdan anamlıydı (P<0.05). 6 cpd uzaysal frekanstan itibaren, klinik olarak orbitopati bulunan grup ile orbitopatisi olmayan grubun kontrast duyarlılık değerleri birbirine yaklaşmıştır. Bununla birlikte, orbitopatili grupta kontrast duyarlılık değerlerindeki azalma daha belirgin bulunmuştur (P=0.011). 12 cpd ve 18 cpd uzaysal frekanslarda, orbitopatili grup ile orbitopatisi olmayan grubun kontrast duyarlılık değerleri benzer olmakla birlikte, her iki grup da sağlıklı popülasyona kıyasla anlamlı derecede daha düşük değerler göstermiştir (sırasıyla P=0.005, P=0.001). Sonuç: Orbitopati gelişen ve gelişmeyen Graves hastalarında kontrast duyarlılık azalmaktadır. Özellikle orbitopati gelişmeyen hastalarda kontrast duyarlılık testi, erken tanı ve takipler açısından rutinde kullanılan görme keskinlik ölçümlerine ek bilgiler sağlayabilir. v Anahtar kelime: Graves hastalığı, kontrast duyarlılık, koroidal vasküler indeks, retina, tiroid orbitopati

Marıam Azız
İnönü University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiopatik infantil nistagmusta oksipital kortekste meydana gelebilecek metabolik değişiklikleri TE 136 ms MRS ile incelemek

AMAÇ: İdiopatik infantil nistagmusta oksipital kortekste meydana gelebilecek metabolik değişiklikleri TE 136 ms MRS ile incelemek.MATERYAL VE METOD: Çalışma haziran 2007-Mayıs 2008 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda yürütüldü. Çalışmada üç grup oluşturuldu. 1. grup idiopatik infantil nistagmus hastalarından oluşturuldu. İdiopatik infantil nistagmus grubundaki hastaların görme düzeyleri düşük olması nedeni ile, görme düzey düşüklüğünün oksipital kortekste yaratabileceği metabolik değişikliklerinin anlaşılabilmesi nedeni ile bilateral ametropik ambliyopi grubu (2. grup) ve sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grubu (3. grup) oluşturuldu. 1. grup 11 olgu [yaş ortalamaları 7,45 ± 4,45 (min: 2 max: 16)], 2. grup 9 olgu [yaş ortalamaları 7,44 ± 2,29 (min: 5 max:13)] ve 3. grup 10 olgudan [yaş ortalamaları 7,6 ± 3,46 (min: 4 max: 17)] oluşuyordu. Bu üç grubun oksipital kortekslerindeki NAA/Cr ve Cho/Cr oranlarını değerlendirmek için beyin TE 136 MRS çekildi. Elde edilen TE 136 MRS verilerinin istatistiksel analizleri yapıldı.BULGULAR: NAA/Cr oranı, 1.grupta 1,793 ± 0,318 (1,419 - 2,741), 2. grupta 1,979 - 0,303 (1,647 ± 2,658) ve 3. grupta 1,898 ± 0,558 (1,22 - 2-3,749) bulundu. Cho/Cr oranı 1. grupta 0,836 ± 0,293 (0,487 - 1,754), 2. grupta, Cho/Cr oranı 0,655 ± 8,225 (0,565 - 0,820) ve 3. grupta 0,688 ± 0,17 (0,363 - 0,934) bulundu. Üç grubun Naa/Cr oranları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p:0,222). Üç grubun Cho/Cr oranları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (P: 0.027). 1. grup Cho/Cr oranı 2. grup Cho/Cr oranına göre istatistiksel anlamlı yüksektı (P:0.008). 1. ve 3. grup (P: 0,174), 2. ve 3. grup (P: 0,167) Cho/Cr oranları arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu.SONUÇ: Çalışmamızın sonunda, idiopatik infantil nistagmus ve bilateral ametropik ambliyopi olgularının oksipital kortekslerinde NAA/Cr oranında belirgin değişiklik olmadığını, ancak idiopatik infantil nistagmus olgularının oksipital kortekslerinde Cho/Cr oranlarının yükseldiğini bulduk. Çalışmamızla, idiopatik infantil nistagmusta bilmediğmiz bazı faktörlerin oksipital korteks metabolizmasında bir takım değişiklikler yaratabileceğini gösterdikAnahtar kelimeler: İdiopatik infantil nistagmus, bilateral ametropik ambliyopi, oksipital korteks, TE 136 ms MRS.

İsmail Konuş
İnönü University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel alerjik konjonktivit modelinde Topikal % 0.05'lik Siklosporin A, % 2'lik Siklosporin A, Epinastin Hidroklorür Ve Prednizolon Asetat'ın konjonktiva yüzeyinde alerjik inflamasyona olan etkilerinin histopatolojik olarak karşılaştırılması

Amaç: Deneysel alerjik konjonktivit modelinde topikal % 0.05'lik Siklosporin A, % 2'lik Siklosporin A, % 0.05'lik Epinastin Hidroklörür ve % 1'lik Prednizolon Asetat'ın konjonktiva yüzeyinde alerjik inflamasyona olan etkilerini histopatolojik olarak karşılaştırmak.Gereç ve Yöntem: Wistar Albino cinsi 40 adet erkek rat rastgele seçilerek beş gruba ayrıldı. Tüm ratlara, immünizasyonu sağlamak amacıyla adjuvant olarak 20 mg Al(OH)3 ve 100 µg ovalbümin içeren 100 µl`lik çözelti, intraperitoneal olarak uygulandı. Uygulamadan iki hafta sonra; 7 gün süre ile I. gruba % 0.05'lik Siklosporin, II. gruba %2'lik Siklosporin, III. gruba % 0,05'lik Epinastin HCl, IV. gruba % 1'lik Prednizolon asetat damla damlatıldı. V. grup kontrol grubu olarak ayrıldı ve ilaç damlatılmadı. Deneyin 21. gününde alerjik inflamasyonu uyararak klinik cevabı belirginleştirmek amacıyla, ratların her iki gözüne fosfat tamponlu tuz çözeltisi içerisinde hazırlanan 10 µl ovalbümin damlatıldı. Uygulamadan 24 saat sonra ratların her iki gözü enükle edildi. Alınan kesitler; Hematoksilen Eozin ve Toluidin mavisi ile boyanarak ışık mikroskobu ile incelendi. Hematoksilen Eozin ile boyanan kesitlerde, konjonktivanın genel yapısı içinde; epitel yapısı ve kalınlığı, bağ dokusunda ödem, hücre infiltrasyonu ve mast hücre degranülasyonu değerlendirildi. Eşdeğer kabul edilen bu dört parametrenin skorları toplanarak her bir sıçan için bir skor verisi elde edildi ve her grup için ortalama değerler saptandı. Toluidin mavisi ile boyanan kesitlerde ise konjonktivadaki mast hücreleri sayıldı.Bulgular: Gruplardaki histopatolojik skorlar sırasıyla 3.0±0.7, 3.7±1.1, 3.1±1.1, 5.8±0.6, 7.7±1.2 olarak saptandı. Siklosporin A'nın iki formu ve epinastin, perdnizolon asetattan daha etkili bulundu (p<0,05). Fakat bu üç grup arasında fark saptanmadı. Gruplardaki ortalama mast hücresi sayısı sırasıyla 4.5±1.6, 4.3±0.9, 5.0±1.3, 4.1±1.6, 7.1±0.6 olarak saptandı. Tedavi edilen gruplar ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanırken (p<0,05), tedavi edilen gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı.Sonuç: Topikal % 0.05'lik siklosporin A deneysel alerjik konjonktivit modelinde inflamasyonu baskılamada % 2'lik siklosporin ve epinastin HCl kadar etkilidir ve konjonktivadaki akut patolojik değişiklikleri baskılamada prednizolon asetattan daha etkilidir. Sonuç olarak % 0.05'lik siklosporin A kronik alerjik durumların tedavisinde alternatif bir tedavi olarak kullanılabilir.Anahtar Kelimeler: Alerjik konjonktivit, Siklosporin A, Epinastin, Prednizolon

Alerji ve immünolojiEpinastin hidroklorürGöz hastalıkları+5
Şemsettin Bilak
İnönü University
2009
00