Van Yüzüncü Yıl Üniversity
Discipline

Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı

Van Yüzüncü Yıl Üniversity

335

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk tanılı suisid girişimi olan hastalarda metakognisyon ve çocukluk çağı olumsuz yaşantılar ı̇lişkisi

Amaç: Bipolar bozukluk, yaşam boyu intihar riski yüksek olan ciddi bir ruhsal bozukluktur. Çocukluk çağı olumsuz yaşantıları (adverse childhood events; ACE), bu riski artıran önemli etkenlerden biridir ve erken dönemde yaşanan bu deneyimler, bireyin bilişsel süreçlerini şekillendirerek ilerleyen yaşamda intihar davranışına zemin hazırlayabilir. Metakognisyon, kişinin kendi düşünme süreçlerini fark etmesi ve düzenlemesi olarak tanımlanır; özellikle işlevsiz metakognitif inançlar, intihar riski ile ilişkili bilişsel mekanizmalar arasında yer almaktadır. Bu çalışmada, bipolar bozukluk tanılı bireylerde çocukluk çağı olumsuz yaşantılarının (ACE) işlevsiz metakognitif inançlarla ilişkisi ve bu inançların intihar davranışındaki rolü araştırılmıştır. Yöntem: Çalışmaya Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran, intihar girişimi öyküsü olan (n=52) ve olmayan (n=54) bipolar bozukluk tanılı bireyler ile sağlıklı kontrol grubu (n=53) dahil edilmiştir. Katılımcılara Çocukluk Çağı Olumsuz Yaşantılar Ölçeği (ACE-Q), Üstbiliş Ölçeği-30 (MCQ-30) ve İntihar Davranışları Anketi (SBQ) uygulanmıştır. Verilerin istatistiksel analizleri SPSS yazılımı aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Bulgular: İntihar girişimi olan grupta ACE, MCQ-30 ve SBQ puanları anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır. MCQ-30'un özellikle "Düşünceleri Kontrol Etme İhtiyacı" alt ölçeği, hem ACE puanı hem de SBQ ile pozitif korelasyon göstermiştir. Aracılık analizinde, ACE puanının SBQ üzerindeki etkisinin bir kısmının MCQ-30 aracılığıyla dolaylı olarak gerçekleştiği bulunmuştur. ACE-ihmal puanı da düşünceleri kontrol ihtiyacı üzerinden intihar davranışına anlamlı dolaylı etki göstermiştir. Ayrıca MCQ-30 toplam puanındaki ve ACE istismar puanındaki her bir birim artışın intihar girişimi öyküsü olasılığını artırdığı saptanmıştır. Regresyon analizinde, ACE-istismar ve MCQ-30 toplam puanı intihar girişiminin anlamlı yordayıcıları olarak bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamız, çocukluk çağı olumsuz yaşantılarının bipolar bozuklukta intihar davranışına yalnızca doğrudan değil, işlevsiz metakognitif inançlar aracılığıyla dolaylı olarak da katkıda bulunduğunu göstermektedir. Özellikle düşünceleri kontrol etme ihtiyacı ve bilişsel güven gibi metakognitif temalar ön plana çıkmaktadır. Bu bulgular, metakognisyonu hedefleyen müdahalelerin intihar riski yüksek bipolar hastalarda önemli bir klinik araç olabileceğine işaret etmektedir.

İnci Timur Pekgöz
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kan-iğne-yaralanma fobisindeki vazovagal senkopta genetik etiyolojinin araştırılması

Kan-iğne-yaralanma fobisi yaygınlığı ve neden olduğu sonuçlar düşünüldüğünde önemli bir ruhsal rahatsızlıktır. Bu rahatsızlık, fobik uyarana maruziyet sırasında gözlenen difazik kardiyovasküler yanıt ve vazovagal senkop (VVS) ve etiyolojisindeki belirgin genetik yatkınlık ile diğer özgül fobilerden ayrılmaktadır. Hem kan-iğne-yaralanma fobisinde hem de VVS'de genetik yatkınlıkla ilgili ayrı ayrı yapılmış çalışmalar olmakla birlikte kan-iğne-yaralanma fobisindeki VVS'nin genetik kökeni ile ilgili yapılmış çalışmalar sınırlı sayıdadır. Bu çalışmada kan, iğne, yaralanma ya da tıbbi girişimlere maruziyet sırasında VVS geçirme öyküsü olduğu bilinen bir birey ve aile üyeleri incelenmiştir. En az üç kuşakta kan-iğne-yaralanma fobisindeki VVS açısından hasta bireylerin olduğu tespit edilen bu ailede söz konusu fenotip açısından pozitif olan iki bireyin DNA örnekleri tüm ekzom dizileme (TED) yöntemi ile değerlendirilmiştir. Varyant filtrelemenin farklı kalıtım kalıpları varsayımı altında tamamlanması ve ailede hastalıktan sorumlu ortak varyant saptanması amaçlanmıştır. Çalışmada öncelikle kan-iğne-yaralanma fobisi ve VVS ile ilgili daha önceki genetik çalışmalarda bu iki durumla ilişkili olabileceği düşünülen genler ve varyantlar iki bireyin TED verileri içerisinde taranmıştır. Ayrıca iki bireyinin TED verileri değerlendirilip bazı kriterler doğrultusunda elemeler gerçekleştirilerek bu veriler üzerinden aday varyantlara gidilmesi amaçlanmıştır. Çalışma sonucunda; daha önce kan-iğne-yaralanma fobisinde çalışılan ADORA2A, COMT, BDNF genlerindeki ve daha önce VVS'de çalışılan ADRB1, ADORA2A ve GNAS1 genlerindeki birer varyantın etkilenmiş iki bireyde de en azından heterozigot saptanması sebebiyle söz konusu varyantların bu ailede de fenotipe bir katkısı olabileceği düşünülmüştür. Ayrıca TED analizi sonucunda her iki bireyde ST6GALNAC3, SLC6A13, LSAMP, KCNN3 genlerinde birer tane ortak varyant saptanmıştır; iki bireyde de ST6GALNAC3 geni 669. pozisyonda adenin yerine sitozin nükleotidinin, SLC6A13 geni 709. pozisyonda guanin yerine adenin nükleotidinin, LSAMP geni 67. pozisyonda sitozin yerine adenin nükleotidinin geçtiği, KCNN3 geninde 200-241. nükleotidleri arasına üçlü AGC tekrarı eklendiği tespit edilmiştir. Neticede bu dört gen, kan-iğne-yaralanma fobisindeki VVS için aday genler olarak değerlendirilebilir. Bildiğimiz kadarıyla bu genlerin kan-iğne-yaralanma fobisi ya da VVS'deki rolü ile ilgili daha önce yapılmış bir çalışma bulunmamaktadır. Bu genler ve bu genler tarafından sentezlenen proteinlerin kan-iğne-yaralanma fobisindeki VVS patogenezindeki rolü ile ilgili daha ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Ekzom dizilemeEtyolojiFobiler+7
Yankı Gezer
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Majör depresyonda intihar davranışının tepkisel saldırganlıkla ilişkisi: Testosteron ve kortizol değişiminin rolü

Majör Depresyonda İntihar Davranışının Tepkisel Saldırganlıkla İlişkisi: Testosteron ve Kortizol Değişiminin Rolü Amaç: İntihar davranışının tepkisel saldırganlıkla ilişkili olduğu yönünde bulgular olmakla birlikte yetişkinlerde saldırganlığın davranışsal görev ile değerlendirildiği çalışma bulunmamaktadır. Bu araştırmanın amacı majör depresyonda intihar girişimi ve intihar düşüncesinin varlığının davranışsal olarak değerlendirilen tepkisel saldırganlık, öfke düzeyi, dürtüsellik, başkalarına yük olduğu algısı gibi özelliklerle; testosteron ve kortizolün düzey ve davranışsal göreve yanıtlarıyla ilişkisini araştırmaktır. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 ölçütlerine göre majör depresyon tanısı konulan, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği puanı 14 ve üzerinde olan 101 hasta dâhil edilmiştir. Hastalar Columbia-İntihar Şiddetini Derecelendirme Ölçeği ile araştırma gruplarına ayrılmıştır. Son bir ayda intihar girişiminde bulunduğu saptananlar "İntihar Girişimi" (İG, n=22), son bir ay içinde intihar düşüncesi olan, içinde bulunduğu depresyon dönemi boyunca intihar girişiminde bulunmamış hastalar "İntihar Düşüncesi" (İD, n=31), mevcut depresyon döneminde intihar düşüncesi olmayan, yaşamı boyunca intihar girişiminde bulunmamış hastalar "Majör Depresyon" (MD, n=42) gruplarını oluşturmuştur. Tepkisel saldırganlığın davranışsal ölçümü için Puan Eksiltme Saldırganlık Paradigması (PSAP) uygulanmıştır. Öfke artışının değerlendirilmesi amacıyla PSAP öncesinde ve sonrasında Durumluk Öfke Ölçeği uygulanmıştır. Ayrıca Sürekli Öfke ve Öfke İfade Tarzı Ölçeği, Buss-Perry Saldırganlık Ölçeği, Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11 uygulanmıştır. Son bir ayda öfke nöbeti varlığı Öfke Nöbeti Anketi ile değerlendirilmiştir. İntiharın Kişilerarası Kuramının bileşenleri başkalarına yük olduğu algısı ve engellenmiş ait olma duygusu Kişilerarası İhtiyaçlar Anketi; intihar yeterliliği Edinilmiş İntihar Yeteneği-Ölüm Korkusuzluğu Ölçeği kullanılarak değerlendirilmiştir. Davranışsal görev öncesinde ve görevden 15 dakika sonra toplanan tükürük öneklerinden ELISA ile testosteron ve kortizol analizi yapılmıştır. Bulgular: Tepkisel saldırganlık düzeyi İG grubunda İD ve MD grubundan daha yüksek bulunmuştur. Tepkisel saldırganlık dürtüsellik, düşmanlık, başkalarına yük olduğu algısı ve öfke nöbeti varlığıyla ile ilişkili bulunmuştur. Gruplar arasında bazal hormon düzeyleri ve düzey değişim yüzdeleri açısından fark bulunmamıştır. Çok değişkenli analizde tepkisel saldırganlık, depresyon belirti düzeyi, motor dürtüsellik, öfke kontrol güçlüğü, başkalarına yük olduğu algısında yükseklik, düşük bazal testosteron düzeyi İG grubunda olmayı anlamlı olarak yordamıştır. Başkalarına yük olduğu algısı, diğer değişkenler kontrol edildiğinde İD grubunda olmayla ilişkili anlamlı etkisi olan tek değişken olmuştur. Sonuç: Majör depresyon hastalarında davranışsal görev ile değerlendirilen tepkisel saldırganlık dürtüsellik, depresyon şiddeti, testosteron düzeyi gibi diğer ilişkili bulunan değişkenler kontrol edildiğinde dahi intihar girişimi ile ilişkili bulunmuştur. Ayrıca intiharın kişilerarası kuramı büyük ölçüde desteklenmiş, başkalarına yük olduğu algısının tepkisel saldırganlıkla ilişkisi gösterilmiştir. Öfke nöbeti gibi tepkisel saldırganlıkla ilişkili özelliklerin belirlenmesi klinikte intihar riski değerlendirmesinde faydalı olacaktır.

Depresif bozukluk-majörDepresyonHidrokortizon+3
Hilmi Ertuğ Baki
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sağlıklı kişilerde ve majör depresyon hastalarında bilişsel esneklik, duygu düzenleme parametreleri, büyüsel düşünce ve kalp hızı değişkenliği arasındaki ilişkilerin incelenmesi

Kalbin uyum kabiliyetini gösteren kalp hızı değişkenliği (KHD) ile dürtü denetimi, duygu düzenleme becerileri ve yürütücü işlevler arasında ilişkiler bulunduğunu ileri süren çeşitli araştırma bulguları mevcuttur. Bu çalışmada majör depresyon tanılı kişilerde; istirahatte ve duygu uyarımı sırasında KHD'nin sağlıklı kişilerle karşılaştırılması, tüm katılımcılarda hesaplanan KHD parametrelerinin duygu düzenleme güçlükleri, dürtüsellik, büyüsel düşünce ve bilişsel esneklik ile ilişkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya, 30 majör depresyon tanılı katılımcı ile 30 sağlıklı kontrol alınmıştır. Tüm katılımcılara DSM-5 İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme ve Hamilton Depresyon Derecelndirme Ölçeği (HDÖ) uygulanmış, katılımcılardan Sosyodemografik Bilgi Formu, Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11, Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ) ve Büyüsel Düşünce Ölçeği doldurmaları istenmiştir. Nörobilişsel işlevleri ölçmek adına tüm katılımcılara İz Sürme Testi, Sözel Akıcılık Testi, Stroop Testi TBAG Formu ve Conners' Sürekli Performans Testi-3 uygulanmıştır. Katılımcılara duygusal yaşantıları uyaran videolar izletilmiş, bu sırada ve istirahatte holter kayıtları alınmış, KHD parametreleri hesaplanmıştır. Her iki grup arasında dürtüsellik, duygu düzenleme, büyüsel düşünce ile ilgili ölçeklerde ve bilişsel testlerin tümünde gruplar arası farklılıklar saptanmıştır. Ancak gruplar arasında istirahatte kaydedilen, nötr videonun yanı sıra öfke ve korku duygularını uyaran videolar izlenirken kaydedilen KHD parametreleri bakımından bir fark saptanmamıştır. Üzüntü duygusunu uyaran video izlenirken ölçülen LF ve VLF parametrelerinin hasta grubunda kontrollere göre anlamlı derecede yüksek olduğu, majör depresyon grubunda üzüntüyü uyaran videonun izlenmesinin SDNN, LF, VLF, LF/HF parametrelerinde artış ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Tüm katılımcıların üzüntü videosu izlenirken kaydedilen LF ve/veya VLF parametreleri ile HDÖ, Barratt Dürtüsellik Ölçeği, DDGÖ ve Büyüsel Düşünce Ölçeği'nden alınan puanlar arasında pozitif yönde bir ilişki tespit edilmiştir. Bu sonuçlar tüm örneklemde kalbin uyum becerisi ile duygu düzenleme, dürtü denetimi, bilişsel esneklik ve büyüsel düşünce eğiliminin ilişkili olduğuna işaret etmektedir. Ayrıca majör depresyonda; üzüntü duygusu uyarıldığında kalbin uyum becerilerinin sağlıklı kişilerden farklı olduğu, üzüntünün sempatik aktiviteyi baskılayamamaya neden olduğu sonucuna varılmıştır.

Bilişsel esneklikBüyüsel düşünceDepresif bozukluk-majör+3
Hayri Can Özden
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriasis hastalarında beden algısı, benlik saygısı ve lezyon yerinin cinsel işlevler üzerine etkisinin incelenmesi

Amaçlar: Bedenin herhangi bir bölgesini etkileyebilen, görünür ve dokunulabilir lezyonlarla karakterize olan psoriasis, cinsel işlev bozukluklarına sebep olabilmektedir. Bu çalışmada, psoriasis hastalarında görülebilen cinsel işlev bozukluklarının psikopatolojisini araştırmayı amaçladık. Psoriasis hastalarında beden algısı, benlik saygısı ve cinsel işlevlerin genel topluma kıyasla ne ölçüde etkilendiğini, lezyon yerinin beden algısı, benlik saygısı ve cinsel işlevler üzerine etkisini, beden algısı, benlik saygısı ve cinsel işlevlerin birbirleriyle ilişkisini araştırmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kapsamında, 01.08.2023 – 01.11.2023 tarihleri arasında, psoriasis tanısı almış 71 kadın ve 89 erkek hasta ile, 93 kadın ve 90 erkek sağlıklı gönüllü bireyden oluşan kontrol grubu karşılaştırılmıştır. Katılımcılara, klinisyen eşliğinde Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu doldurulmuştur. Dermatoloji uzmanı tarafından yapılan fizik muayene sonrası lezyonun yeri belirlenmiştir ve Psoriasis Alan Şiddeti İndeksi (PAŞİ) uygulanmıştır. SCID-5-CV'ye (DSM-5 Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme, Klinisyen Versiyonu) uygun yapılandırılmış klinik görüşme yapılmıştır. Hastaya kendisinin dolduracağı; Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği (GRCDÖ), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği D-1 (RBSÖ-D1), Beden Algısı Ölçeği (BAÖ) verilmiştir. Uygun istatistiksel analizler yapılarak gruplar karşılaştırılmıştır. Bulgular: Psoriasis hastalarının, genel toplumla kıyaslandığında daha fazla anksiyete ve depresyon belirtilerine sahip olduğu, beden algısı, benlik saygısı ve cinsel işlevlerinin daha olumsuz etkilendiği saptandı. Kadın hastalarda genital bölge, erkek hastalarda ise sırt ve genital bölge tutulumu, düşük beden algısı, düşük benlik saygısı ve cinsel işlev bozukluğu ile ilişkili bulundu. Psoriasis şiddeti arttıkça, beden algısı, benlik saygısı ve cinsel işlevlerin olumsuz yönde etkilendiği görüldü. Ayrıca, beden algısının anlamlı olarak cinsel işlev bozuklukları üzerine etkisi olduğu, psoriasis şiddetinin cinsel işlev bozuklukları üzerine olan olumsuz etkisinin beden algısı üzerinden aracılık edildiği saptandı. Sonuç: Bütüncül bir yaklaşım çerçevesinde, psoriasis hastalarının muayenelerine, cinsel işlevlerin değerlendirilmesi de eklenmelidir. Cinsel işlevleri önemli ölçüde etkileyebileceği için, beden algısı ve benlik saygısı ile ilgili kaygıların taranması ve iyileştirilmesine öncelik verilmelidir. Fiziksel muayene sırasında, psoriatik lezyonların bölgesel dağılımına dikkat edilmeli, cinsel işlev bozuklukları açısından riskli bölgelerde lezyonu olan hastalar değerlendirilip gerektiğinde psikiyatri polikliniğine yönlendirilmelidir. Anahtar Sözcükler: Psoriasis, Beden Algısı, Benlik Saygısı, Cinsel İşlevler

Kerem Zengin
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apnesi olan hastalarda yeme bozukluklarının görülme sıklığının ve ilişkili etmenlerin araştırılması

Amaçlar: Obstrüktif uyku apnesi (OUA) tanılı hastalarda, genel topluma göre yeme bozukluğu görülme oranlarının daha yüksek olduğu bildirilmektedir. Ayrıca OUA gibi uykuda bölünmelerin yaşandığı uyku bozukluklarında gece yeme davranışının tetiklenebileceği gösterilmiştir. Bu çalışmada amacımız, OUA tanılı hastalarla sağlıklı kontrol grubu arasındaki yeme bozukluklarının görülme sıklığı, bozulmuş yeme tutumu ve gece yeme sendromu riskini karşılaştırarak sonrasında bu hastalarda yeme bozukluklarıyla ilişkili olabilecek uykusuzluk şiddeti, gündüz aşırı uykululuğu, uyku kalitesi, kronotipi farklılıkları ve depresyon gibi etmenleri araştırmak ve bu etmenlerin arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bu araştırmaya İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı Uyku Bozuklukları Birimi'ne başvuran ve nöroloji uzmanı tarafından klinik ve polisomnografik veriler doğrultusunda obstrüktif uyku apnesi (OUA) tanısı konulmuş 62 kişiden oluşan hasta grubu ve çalışmaya katılmaya gönüllü olan 60 sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubu dahil edilmiştir. Klinisyen eşliğinde tüm katılımcılara, Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (UŞİ), Epworth Uykululuk Ölçeği (EUÖ), Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Gece Yeme Anketi (GYA), Yeme Tutum Testi-26 (YTT-26), Sabahçıl-Akşamcıl Ölçeği (SAÖ) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) uygulanmıştır. Gruplar arasında, uygun istatiksel analizler yapılarak karşılaştırma sağlanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda OUA hastalarında YTT-26 ve GYA medyan puanı kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha yüksek saptanmıştır. YTT-26 kesme puanına göre bozulmuş yeme tutumu olan birey her iki grupta da saptanmadı. Öte yandan, gece yeme sendromu riskini değerlendirmek için GYA sınıflamasına bakıldığında, hasta grubunun %3,2'si yüksek riskli, %4,8'i riskli ve %92'si risksiz olarak saptanırken, kontrol grubunun tamamı risksiz olarak saptanmıştır. Hasta grubunun uykusuzluk şiddeti ve depresyon belirtilerindeki artış ile gece yeme davranışı arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. OUA tanılı hastalarda ara kronotipine sahip olanların, sabahçıl kronotipine sahip olanlara göre daha yüksek oranda gece yeme sendromu riski taşıdığı bulunmuştur. Sonuç: OUA hastalarında gece yeme davranışı riski artmıştır. Kronotipi tercihlerine göre bozulmuş yeme davranışı riskinin saptanması ve uykusuzluk ve depresyonun sorgulanarak tedavi edilmesi ile gece yeme davranışı azaltılabilir, gece yeme davranışının yol açabileceği obezite ve ilişkili tıbbi hastalıkların önüne geçilebilir. Anahtar Sözcükler: Obstrüktif Uyku Apnesi, Yeme Bozuklukları, Gece Yeme, Kronotipi

Merve Yetişgin Yılmaz
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Borderline kişilik bozukluğunda bedenselleştirme ve zihinselleştirme arasındaki ilişkinin incelenmesi

Amaçlar: Borderline kişilik bozukluğu (BKB) hastalarında bedenselleştirme sık gözlenebilmektedir. BKB aynı zamanda zihinselleştirme kapasitesinin kendilik ve öteki boyutlarında düzensizliklerle seyretmektedir. Çalışmamızda kendini ve ötekini zihinselleştirme süreçlerinin BKB hastalarında gözlenen bedenselleştirme eğilimine etkileri araştırılmaktadır. Bağlanma güvensizliğinin yüksek olduğu BKB'de bu durumun bedenselleştirmeye etkisinde kendini ve ötekini zihinselleştirmenin ön plana çıkıp çıkmadığı incelenmektedir. Gereç ve Yöntem: 82 BKB hastası ve 82 sağlıklı kontrol ile gerçekleştirilen çalışmamızda Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Somatizasyon Ölçeği, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-II, Sürekli Üst-Duygu Ölçeği, Zihinselleştirme Ölçeği, Gözlerden Zihin Okuma Testi kullanıldı. İstatistiksel yöntemlerle çalışma grupları ve ölçek puanları arasındaki ilişkiler değerlendirildi. Bulgular: BKB hastalarında bedenselleştirmenin sağlıklı kontrollere göre daha yoğun olduğu bulundu. Bulgularımız BKB hastalarında bedenselleştirmenin hem kendini hem ötekini zihinselleştirme süreçleriyle ilişkili olduğunu gösterdi. Düzenleyicili aracı değişken analiziyle BKB hastalarında bağlanmaya ilişkin kaygının bedenselleştirmeye etkisinde duygularda berraklık ve zihin okuma becerilerinin aracılık etkisi gösterildi. Sonuç: Bulgularımız BKB hastalarında görülen artmış bedenselleştirme eğiliminde hem kendini hem ötekini zihinselleştirmenin koruyucu olarak ortaya çıkabileceğini göstermektedir. Zihinselleştirme bozuklukları bedensel sinyallerin duygusal olarak yorumlanmasını güçleştirerek bedenselleştirmeyi artırıyor olabilir. Kendini ve ötekini zihinselleştirme eksikliklerinin ilişkili olduğu kimlik bütünlüğünde, kendilik-öteki ayrımında ve kendilikte faillik/sahiplik hislerinde bozulmalar bedenselleştirme eğiliminde artışa yol açabilir. Anahtar Sözcükler: Zihinselleştirme, Bedenselleştirme, Borderline Kişilik Bozukluğu

Osman Demirci
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni tanılı hastalarda içgörü, yaşam kalitesi vemetakognisyonun ilaç uyumu ile ilişkisi

Amaçlar: Şizofreni hastalarında ilaç uyumsuzluğu ile sıklıkla karşılaşılmaktadır. İçgörü, yaşam kalitesi ve metakognisyon seviyesi ilaç uyumunu etkilendiği gibi ilaç uyumu da bu durumları etkilemektedir. Çalışmamızda ilaç uyumu olan ve olmayan hastaların içgörülerin, yaşam kalitelerinin ve metakognisyonlarının incelenmesi ve bu kavramların karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 84 şizofrenili hastayla gerçekleştirilen bu çalışmada Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Pozitif ve Negatif Semptom Ölçeği, Şizofreni Hastaları için Yaşam Niteliği Ölçeği, İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme Ölçeği, Beck Bilişsel İçgörü Ölçeği, Üstbiliş Ölçeği-30, İlaç Tutumu Ölçeği-10 kullanılmıştır. İstatistiksel yöntemlerle çalışma grupları ve ölçek puanları arasındaki ilişkiler değerlendirilmiştir. Bulgular: İlaç uyumu olmayanlarda semptom şiddeti daha yüksek bulunurken ilaç uyumu olanlarda yaşam kalitesi ve içgörü daha yüksek tespit edilmiştir. İlaç uyumu olmayanlarda semptom şiddeti ile yaşam kalitesi arasında, ilaç uyumu olanlara göre negatif yönde daha güçlü ilişki bulunmuştur. İlaç uyumu olmayanlarda, ilaç uyumu olanlara göre içgörü ile yaşam kalitesi arasında ve içgörü ile metakognisyon arasında pozitif yönde daha güçlü ilişki tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda şizofrenili hastalarda ilaç uyumunun içgörü, yaşam kalitesi ve metakognisyon ile pozitif yönde, semptom şiddeti ile de negatif yönde ilişkili olduğu gösterilmiştir. İçgörü ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi inceleyen mevcut yayınlardaki çelişkili bulgulara karşı, çalışmamızda içgörü artırıcı müdahalelerin ilaç uyumuna ve yaşam kalitesine potansiyel faydalarını vurgulanmakta ve tedavi yaklaşımlarında yeni yaklaşımları gerekliliğini göstermektedir. Çalışmamız, ilaç uyumunun içgörü, yaşam kalitesi ve metakognisyon üzerindeki etkilerini inceleyen literatürde bilinen ilk çalışmadır. Bu nedenle daha yüksek olgu sayısı ile yapılacak yeni çalışmalarla verilerimizin desteklenmesi bu alana olan katkıyı arttıracaktır. Anahtar Sözcükler: İçgörü, Yaşam Kalitesi, Metakognisyon, İlaç Uyumu, Şizofreni

Mertcan Demirtaş
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni hastalığının tanısında yapay zeka temelli metin analizinin kullanımı ve saptanan dil bozukluklarının bilişsel fonksiyonlarla ilişkisinin incelenmesi

Amaçlar: Şizofreni hastalığında düşünce ve dil bozuklukları hastalığın temel özelliklerinden birisidir ve bilişsel bozukluklarla yakından ilişkilidir. Bahsedilen düşünce ve dil bozukluklarını nicel olarak incelemek için otomatize dil analizi yöntemleri kullanılmıştır. Bu çalışmada şizofreni hastaları ile sağlıklı kontrollerin dilbilgisel özellikleri otomatik yöntemlerle analiz edilmiş; gruplar arasındaki farklar incelenmiş; ve elde edilen verilerin düşünce bozuklukları, bilişsel bozukluklar ile belirti şiddetiyle olan ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız bir kesitsel, vaka-kontrol çalışması olup 30 şizofreni hastası ve 30 sağlıklı kontrol katılımcıyla gerçekleştirilmiştir. Katılımcılara Montreal Bilişsel Değerlendirme (MoCA-TR), Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), Düşünce ve Dil Bozuklukları Ölçeği (DDÖ) anketleri uygulanmıştır. DDÖ'nün uygulaması sırasında katılımcıların ses kayıtları alınmış, daha sonra bu kayıtlar transkripte edilmiştir. Transkriptler üzerinde, Türkçe Spacy, dil bilgisi etiketleme ve Word2Vec ile doğal dil analizleri yapılmıştır. Dilbilgisel veriler üzerinden hastaları tahmin eden Random Forrest Classifier modeli oluşturulmuştur. Elde edilen veriler istatistiksel yöntemlerle değerlendirilmiştir. Bulgular: Şizofreni hastalarında MoCA-TR skorları düşük, PANSS ve DDÖ skorları yüksek bulunmuştur. Dil analizi sonuçları, hastalarda düşük TTR, azalmış bağlaç kullanımı ve artmış belirsiz zamir kullanımını göstermiştir. Ortalama kosinüs benzerliği şizofreni hastalarında sağlıklı katılımcılara kıyasla düşük tespit edilmiştir. Makine öğrenimi modeli, şizofreni hastalarını %83 doğrulukla tahmin etmiştir. Dilbilgisel ölçütler, bilişsel ve düşünce bozuklukları ve semptom şiddetini yansıtacak şekilde anlamlı ilşkiler göstermiştir. Sonuç: Otomatize dil analizi, şizofrenide gözlenen düşünce bozukluklarını ve bilişsel bozuklukları yansıtmaktadır. Dilbilgisel verilen makine öğrenimi modeli ile analizi klinik anlamda ayrım yapmada başarılı bir araç olarak öne çıkmıştır. Bu yöntemin şizofreni hastaları için bir tanısal biyo-belirteç olarak kullanılma potansiyeli gösterilmiştir.

Ersel Bulu
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tedaviye dirençli depresyon hastalarında çift konili bobin kullanılarak dorsomedial prefrontal kortekse uygulanan transkraniyal manyetik uyarım tedavisi ve buna ilişkin mikroyapısal beyin değişikliklerinin incelenmesi

Amaçlar: Majör depresif bozukluk (MDB), dünya genelinde yetiyitimiyle giden tıbbi tablolar arasında üst sıralarda yer alan ve özellikle depresif duygudurum, günlük aktivitelere karşı ilgi veya haz kaybıyla kendini gösteren bir hastalıktır. Karmaşık bir patofizyolojiye sahip MDB, güncel bir yaklaşım olarak beynin yapısal ve işlevsel bağlantısallığında görülen anormalliklerle kavramsallaştırılmaktadır. Bu karmaşık bozukluğun tedavisinde antidepresanların ve psikoterapilerin yeterli klinik etkiyi oluşturamaması, klinisyenleri yeni tedavi araştırmalarına yönlendirmiştir. Bu çalışmada, etkinliği kanıtlanmış yeni tedavi yöntemlerinden biri olan tekrarlayıcı transkraniyal manyetik uyarımın (TMU'nun) bir varyantı olan aralıklı teta burst uyarımın (aTBU) beynin yapısal bağlantısallığındaki etkilerinin ve bu etkilerin klinik yanıt ile korelasyonun araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca hastaya özel en uygun tedavi yönteminin seçilebilmesi için, tedavi seçimini kolaylaştıracak biyolojik belirteçlerin belirlenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kapsamında tedaviye dirençli depresyon tanısı ile takip edilen 21 hasta seçilmiş ve TMU tedavisine alınmıştır. TMU tedavisinde hastalara çift konili bobin ile aTBU protokolü 20 veya 30 seans boyunca uygulanmıştır. Tedavi öncesinde Maudsley Evrelme Modeli ile hastaların tedaviye direnç seviyesi belirlenmiştir. Ayrıca tedavi öncesinde ve tedavi boyunca haftalık olarak Hamilton Depresyon Ölçeği (HDÖ), Hasta Sağlık Anketi-9 (HSA-9), Hızlı Depresif Belirti Envanteri Öz bildirim Formu (HDBE-ÖF), Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği (BİDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve Klinik Global İzlenim Ölçeği (CGI) uygulanarak hastanın klinik yanıtı takip edilmiştir. Tüm bunlara ek olarak tedavi öncesinde ve sonrasında hastalara difüzyon tensor görüntüleme (DTI) yapılmış, ak madde mikroyapıları ve bu yapıların tedavi ile değişimleri incelenmiştir. Uygun istatiksel analizler yapılarak veriler değerlendirilmiştir. IX Bulgular: aTBU ile anterior singulat korteks, dorsomedial prefrontal korteks, anteriomedial prefrontal korteks ve orbitofrontal korteks başta olmak üzere prefrontal yapılar, amigdala ve insula düzeyinde yapısal bağlantısallıkta değişim olduğu görülmüştür. Ayrıca, sol hemisferde orbitofrontal korteks ile subgenual singulat korteks arasındaki bağlantının tedavi öncesi FA değerinin tedavi yanıtını öngörebileceği bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışma, çift konili bobin ile uygulanan aTBU'nin etkisini inceleyen ve bu etkiyi DTI analiz yöntemleri kullanarak belirlenen mikroyapısal anormalliklerle ilişkilendiren ilk kapsamlı çalışma olma özelliğini taşımaktadır. Çalışma, tedavi yanıtının başlangıçtaki belirleyicilerine ve aTBU'nun beynin yapısal bağlantısallığına etkilerine dair değerli bilgiler sunmaktadır. Anahtar kelimeler: majör depresif bozukluk, tedaviye dirençli depresyon, transkraniyal manyetik uyarım, difüzyon tensor görüntüleme

Elif Burcu Ersungur Çelik
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Cinsiyet disforisi olan bireylerin zihin kuramı yetileri bakımından araştırılması

Amaçlar: Cinsiyet Disforisi (CD) bireyin deneyimlediği cinsiyet ile doğumda atanan cinsiyeti arasındaki uyumsuzluk nedeniyle ortaya çıkan şiddetli sıkıntı halidir. CD ve cinsiyet kimliği gelişiminde rol alan faktörler biyopsikososyal bağlamda ele alınmakta, nörobilişsel mekanizmalar araştırılmaktadır. Son yıllarda CD ve Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) tanılarının birlikte görülme sıklığının arttığını bildiren çalışmalar, Zihin Kuramı (ZK) becerilerinin CD gelişiminde rol alan bir nörobilişsel mekanizma olduğunu düşündürmektedir. Çalışmamızda CD'li bireylerin kendileri ile benzer yaş ve eğitim durumuna sahip cisgender bireylerle sosyal-duygusal ve sosyal-bilişsel ZK becerileri yönünden karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Temmuz 2022- Mayıs 2023 tarihleri arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi CD polikliniğine başvuran ve DSM-5 tanı ölçütlerine göre CD tanısı alan 32 Trans Kadın (TK) ve 58 Trans Erkek (TE) vaka grubu olarak dahil edilmiştir. Çalışmaya katılmayı kabul eden 36 cisgender erkek ve 62 cisgender kadın ise kontrol grubu olarak alınmıştır. Katılımcılar sosyodemografik veri formu, biyolojik cinsiyetlerine uygun Utrecht Cinsiyet Disforisi Ölçeği (UCDÖ) ve Otizm Spektrum Anketi (OSA)'ni doldurmuşlardır. Katılımcıların tümüne ZK yetilerini değerlendirmeye yönelik Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT), İma Testi ve Pot Kırmayı Fark Etme Testi (PKFT) uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda, CD'li ve cisgender bireylerin toplam OSA puanlarının benzer oldukları tespit edilmiştir. TE, TK, cisgender erkek ve cisgender kadınlar ayrı ayrı değerlendirildiğinde grupların OSA toplam puanları arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. CD'li grup ile cisgender grup GZOT ve PKFT'de benzer performans göstermiştir. CD'li grubun İma Testi puanları cisgender gruba göre anlamlı derecede daha düşük saptanmıştır. TK bireylerin cisgender erkek ve cisgender kadınlardan düşük İma Testi puanlarına sahip olduğu tespit edilmiştir. Benzer şekilde TE bireylerin İma Testi performansı cisgender erkek ve cisgender kadınlardan daha düşük bulunmuştur. Doğrusal regresyon analizi, İma Testi performansının CD duyguları üzerinde anlamlı bir etkisi olduğunu göstermiştir. Sonuç: Bulgularımız CD'li bireylerin cisgender bireylere göre, sosyal-bilişsel ZK performanslarının düşük olduğunu göstermektedir. ZK performansındaki bu farklılık CD'nin etiyolojisinde yer alan nörobilişsel mekanizmayı yansıtıyor olabilir. Klinisyenler tarafından CD'li bireylerdeki bu bilişsel farklılığının anlaşılması, CD'li bireylerin terapötik müdahaleler sırasında yaşayacakları zorlukları önleyebilir. CD'li bireylerin destek arayışından kaçınmalarını ve iletişim problemlerini azaltabilir.

Cinsiyet disforisi
Öznur Demirel
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hızlandırılmış transkranial manyetik stimülasyon tedavisi uygulanan majör depresyon hastalarında elektrofizyolojik biyobelirteçlerin tedavi cevabıyla ilişkisinin incelenmesi

Amaçlar: TMS, insan beyninin invaziv olmayan bir yöntemle uyarılmasını sağlayan bir nöromodülasyon tekniğidir. Tedaviye dirençli depresyon hastalarının yaklaşık üçte biri TMS'den fayda görmektedir. Çalışmamızın amacı TMS yanıtıyla ilişkili elektofizyolojik biyobelirteçleri araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 31 hastaya DMPFK hedefine günde 4 seans hızlandırılmış TMS protokolü uygulanmıştır. Klinik değerlendirme tedavi öncesi HAMD, BDÖ, BAÖ, BİDÖ, HDBE-16, KGİ, MEM ölçekleriyle yapılmış ölçekler tedavi bitiminde tekrarlanmıştır. Hastaların tedavi boyunca kalp hızları takip edilmiştir. Bunun yanında tedavi öncesi ve tedavi sonrası EEG çekimi yapılmıştır. Kalp hızı ölçümleri ile ortalama kalp hızı düşüşü verisi elde edilmiştir. EEG verileri ile spektral güç analizi, kordans analizi ve mikrodurum analizi yapılmıştır. Bulgular: Hastaların %64,5'i tedaviye cevap verirken %51,6'sı bu tedaviyle remisyona girmiştir. Tedavi boyunca ciddi bir yan etki gelişmemiştir. Ortalama kalp hızındaki %2'lik bir düşüşün %90 duyarlılık ve %82 özgüllük oranıyla tedaviye cevap veren ve vermeyen hastaları ayırt edebildiği tespit edilmiştir. Tedavi sonrası kordans değerlerinde -0,33 değerinden daha yüksek düşmenin tedaviye cevap veren ve vermeyen grubu %84 duyarlılık ve %70 özgüllük oranlarında ayırt edebildiği gösterilmiştir. Sonuç: Çalışmamız DMPFK hedefine günde 4 seans hızlandırılmış TMS protokolünün etkili ve güvenli bir seçenek olduğunu göstermiştir. Bunun yanında özellikle ortalama kalp hızındaki düşüş verisinin tedavi cevabını ön gördürmede kullanılabilecek potansiyel bir biyobelirteç olduğuna işaret etmektedir. İlerleyen çalışmaların bulgularımızı doğrulması halinde bu biyobelirteç TMS'den fayda görecek hastaların tespiti ve kişiselleştirilmiş TMS uygulamalarının önünü açacaktır.

Ali Tarık Altunç
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Unipolar ve bipolar depresyon hastalarında elektrokonvulsif tedavinin bilişsel yan etkilerinin incelenmesi

Hızlı ve etkili bir tedavi yöntemi olduğu bilinen elektrokonvulsif tedavi (EKT) sırasında görülen bilişsel yan etkiler bu tedaviye karşı isteksizliğin nedenlerinden biridir. Bu çalışmanın amacı EKT'nin kısa ve uzun dönemde bilişsel yan etkilerinin tespit edilmesi, bu yan etkilerin tedaviden sonra ne kadar devam ettiğinin, kalıcı olup olmadığının incelenmesi ve bilişsel yan etkileri kestirmeye yardım eden etmenlerin araştırılmasıdır. Bu çalışma Ocak 2017- Kasım 2018 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniğinde EKT ile tedavi edilen unipolar veya bipolar depresyon tanısı konulmuş hastaların dahil edildiği doğal izleme çalışmasıdır. Çalışmaya alınan hastalara çalışma hakkında bilgi verilmiş, çalışmaya gönüllü katıldıklarına dair onam formu imzalatılmış ve SCID-I (Structured Clinical Interview for DSM-IV Axis I Disorders- Eksen I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Formu- DSM-IV) ile tanı doğrulanmıştır. Genel bilişsel değerlendirme için hastalara Standardize Mini Mental Test (SMMT) verilmiştir. Montgomery-Asberg Depresyon Ölçeği (MADDÖ) ve Klinik Global İzlenim ölçeği ile depresyonun şiddeti, Modifiye Antidepresan Tedavi Hikayesi Formu (Antidepresan Treatment History Form -ATHF) ile tedaviye direnç derecesi ölçülmüş; tedavinin bilişsel yan etkileri Benton Görsel Bellek Testi (Benton Visual Retention Test-BVRT), Stroop testi, Wechsler Yetişkinler için Zekâ Ölçeğinin (Wechsler Adult Intelligence Scale-WAIS) yargılama, benzerlik, sayı dizisi ve şifre alt ölçeği ve sözel akıcılık testleri ile incelenmiştir. Hastalar EKT'den önceki 3 gün (Vilk), EKT'den sonraki 3-7 gün içinde (Vson), 3 ay (V3) ve 6 ay sonra (V6) dört kez değerlendirilmiştir. Çalışmaya 24'ü unipolar, 14'ü bipolar depresyon olmak üzere toplam 38 hasta dahil edilmiştir. Hastaların tedavisi en az 3, en fazla 6 hafta devam etmiştir (5-13 seans). Unipolar ve bipolar depresyon tanısı olan hastalar arasında yaş ortalaması, cinsiyet dağılımı, toplam eğitim süresi, hastalık başlangıç yaşı, toplam depresyon dönemi sayısı, SMMT, ATHF, MADDÖ ve KGİ ölçeği puanları bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. EKT değişkenleri bakımından da gruplar arasından herhangi bir anlamlı fark tespit edilmemiştir. İyileşen ve tedaviye yanıt veren hastalarda nöbet sonrası yönelimin tedaviye yanıt vermeyen hastalara göre daha kısa sürede düzeldiği görülmüştür. Her iki grupta MADDÖ-T ve KGİ-Ş puanlarında başlangıca göre anlamlı azalma görülmüştür. Bulgular EKT'nin görsel bellek, çalışma belleği ve dikkat üzerinde olumsuz etkisinin olmadığını göstermektedir. Yürütücü işlevleri değerlendiren sözel akıcılık testinde EKT'den hemen sonra istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir kötüleşme olmakla birlikte tedaviden sonraki 3. ve 6. aylarda test puanları başlangıç değerlerinin üzerine çıkmıştır. Yürütücü işlevleri değerlendiren diğer test olan Stroop puanlarında EKT'den hemen sonra başlangıca göre düzelme gözlenmiş, 6. ayda başlangıç ölçümlerine göre anlamlı iyileşme tespit edilmiştir. Görsel işlem hızı, kısa süreli görsel bellek ve dikkati değerlendirmek için bakılan WAIS-şifre alt ölçeğinde tüm grup değerlerinde başlangıca göre 6. ayda anlamlı düzelme tespit edilmiştir. Dil becerileri, soyutlama, toplumsal rol ve uygulamaların ne ölçüde anlaşıldığını değerlendiren WAIS-benzerlik ve yargılama alt ölçeği testinin EKT'den etkilenmediği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Elektrokonvulsif tedavi, depresyon, bilişsel yan etkiler, görsel bellek, çalışma belleği, dikkat, yürütücü işlevler

BellekBilişBilişsel işlev+5
Leyla Abdullayeva
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Geç başlangıçlı depresyon alzheimer demansı öncülü olabilir mi? Bir biyobelirteç çalışması

Alzheimer Hastalığı (AH) ile ilişkili beyindeki patoloji hastalığın klinik belirtilerinin ortaya çıkmasından yaklaşık 30 yıl önce oluşmaya başlamaktadır. Topluma ve tek tek bireylere maliyeti yüksek olan, önemli bir bakım yüküne yol açan AH'nin kökten tedavisinin bulunması amacıyla pre-klinik evrelerde tanınmasına, özellikle henüz beyin hasarı ortaya çıkmadan önceki evrelerinde tanınmasına yönelik önemli çalışmalar yapılmaktadır. 2010 yılında önerilen biyobelirteç modeline göre AH süreci bifazik bir şekilde ilerlemektedir, ilk fazda amiloid β depolanmasını gösteren biyobelirteçler, ikinci fazda ise nöron hasarının ve nörodejenerasyonun göstergesi olan biyobelirteçler pozitif olmaktadır. Bu yeni bulgular ışığında hastalığı klinik öncesi evrede iken saptamak için biyobelirteçler geliştirilmeye başlanmış, bu alandaki çalışmalar hız kazanmıştır. İlk kez belli bir yaş (50-65) üzerinde başlayan depresyon Geç Başlangıçlı Depresyon (GBD) olarak adlandırılmaktadır. GBD'lerin bir kısmında bilişsel bozulmanın eşlik ettiği, bu bilişsel bozulmanın, çoğunlukla GBD tedavi edildikten sonra da devam ettiği, bilişsel bozulmanın eşlik ettiği depresyon tablolarının uzun vadeli izleminde bu kişilerin çoğunluğunun demans geliştirdiği görülmektedir. Bu bulgulardan yola çıkılarak ve uzunlamasına izlem çalışmaları yoluyla, bilişsel bozulmanın eşlik ettiği GBD'ların demans öncülü bir klinik durum olduğu düşünülmüştür. Bu araştırmada GBD'nin AD öncülü bir durum olup olmadığının AH hastalığı ile ilgili biyobelirteçler ile araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmaya DSM-IV tanı ölçütlerine göre: ilk kez 55 yaşından sonra depresyon tanısı alan 22 katılımcı ve AD tanısı ile izlenen veya izlemde AD tanısı alan 14 katılımcı alınmıştır. Araştırmamızda GBD'nin AH öncülü olma ihtimali klinik bulgular, nöropsikolojik değerlendirme, plazma Aβ142, Aβ1-40, Aβ1-42/Aβ-40 oranları, p-tau ve t-tau düzeyleri olmak üzere plazma biyobelirteçleri, tükürükte aynı biyobelirteçlerin ölçümü, yapısal görüntüleme biyobelirteci (MR görüntüleme) ve moleküler görüntüleme biyobelirteci (FDG-PET) yardımı ile incelenmiştir. Araştırma ile GBD tanısı alan kişilerin bir kısmında AD ile uyumlu hipometabolizma ve nöropsikolojik test performanslarında bozukluk olduğu gösterilmiş, plazma ve tükürükte ölçülen Aβ1-40, Aβ1-42, total tau ve p tau düzeyleri yönünden GBD ve AD grupları arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunmamıştır. Bu bulgular doğrultusunda GBD tanılı kişilerin en azından bir kısmının AD'nin erken evrelerini yansıttığı ancak bulguların netleşmesi için uzunlamasına izlem yoluyla ve daha geniş örneklemlerle benzer çalışmaların yapılması gerektiği söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Geç Başlangıçlı Depresyon, Alzheimer hastalığı, biyobelirteç Bu tez çalışması Hacettepe Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi (Proje no: TTU-2020-18472) tarafından desteklenmiştir.

Alzheimer hastalığıBiyobelirteçlerDemans+1
Esen Ağaoğlu
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klozapinin kortikal inhibisyon üzerine etkileri

Şizofrenide kortikal inhibisyon eksiklikleri alanyazında preklinik ve klinik araştırmalarla gösterilmiştir. Transkraniyel manyetik uyarım sık kullanılan, girişimsel olmayan bir ölçüm yöntemidir. Antipsikotiklerin kortikal inhibisyon üzerine etkilerini değerlendiren az sayıda çalışma vardır. Bu araştırmada 90-120 günlük klozapin tedavisinin TMU bulguları üzerine etkisi ve bulguların sağlıklı kontroller ile kıyaslanması amaçlanmıştır. Araştırmaya takip eden doktorları tarafından klozapin başlanması planlanan 10 hasta dahil edilmiş, 8 hastanın izlemi tamamlanmıştır. Hastalarla yaş ve cinsiyet bakımından eşleştirilmiş 8 sağlıklı kontrol de çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara tedavi başında ve sonunda Pozitif ve Negatif Belirtiler Ölçeği (PANSS), Düşünce ve Dil Bozuklukları Ölçeği (TALD), Dünya Sağlık Örgütü Yetiyitimi Değerlendirme Çizelgesi (WHODAS-II) verilmiş, bilişsel testler uygulanmış ve istirahat motor eşik (İME), kortikal sessiz süre (KSS), kısa aralıklı intrakortikal inhibisyon (KAİKİ), intrakortikal güçlenme (İKG) ve kısa latanslı afferent inhibisyon (KAİ) TMU aracılığıyla ölçülmüştür. Kontrollerde de TMU ölçümü yapılmıştır. Tedavi başında hastalar ve kontroller arasında İME, İKG ve KAİ parametrelerinde, izlem sonunda yalnızca İKG'de anlamlı fark olduğu gösterilmiştir. İzlem sonunda hastalarda KSS'de uzama, bilişsel testlerden Stroop-2 ve RİSÖT-5 performanslarında bozulma, Stroop-4 performansında düzelme gözlenmiştir. KSS'deki değişim klozapinin kortikal inhibisyonu artırdığı şeklinde yorumlanmış olup, bu değişim ile bilişsel testlerdeki değişim arasında ilişki bulunmamıştır. Bu araştırma klozapinin KAİ üzerine etkisini araştıran, ayrıca klozapinin kortikal inhibisyon parametrelerine etkisini bilişsel testlere etkisiyle karşılaştıran ilk izlem çalışmasıdır. Araştırma bulgularının şizofreni patofizyolojisi ve tedavisi konusunda alanyazına olumlu katkıları olacağı ve daha geniş örneklemli izlem çalışmaları ile tekrarlanmasının faydalı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: klozapin, şizofreni, transkraniyel manyetik uyarım Bu tez çalışması Türkiye Psikiyatri Derneği tarafından desteklenmiştir.

KlozapinTranskraniyal manyetik uyarıİnhibisyon+1
Melike Karaçam Doğan
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı öznel bilişsel bozukluk tanımlarında alzheimer hastalığı biyobelirteçleri

(AH) ile ilişkili beyin morfolojisindeki değişiklikler klinik belirtiler ortaya çıkmadan önce kendini göstermektedir. Hastalığı erken tanıyabilmek için demans öncesi aşamaların klinik olarak tanımlamaları yapılmıştır. Öznel Bilişsel Bozukluk (ÖBB) kavram olarak, kişilerin şikâyeti olmasına rağmen nesnel ölçümlerde bilişsel sorun görülmemesi durumunu tanımlamaktadır. ÖBB için henüz üzerinde anlaşılmış operasyonel ölçütler belirlenmemiştir. Bu araştırmada farklı ÖBB tanımlarında AH ile ilişkili yapısal nörogörüntüleme biyobelirteçlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya 55 yaş ve üzerinde unutkanlık yakınması bulunan, Modifiye Mini Mental Test sonucuna göre bilişsel bozukluk tespit edilmemiş ve demans tanısı konulmamış 101 katılımcı alınmıştır. Araştırmamızda öznel bellek yakınmaları olan bireylerde (i) yakınmaların standardize bir ölçek olan Öznel Bilişsel Yakınmalar Anketi (ÖBYA) ile değerlendirilmesi, (ii) bilişsel performansın detaylı nöropsikolojik testler (NPT) ile ölçülmesi, (iii) ÖBB+ (ÖBB Artı) olarak adlandırılan ek yakınma niteliklerinin sorgulanması ve (iv) bellek yakınmalarıyla ilişkili olabilecek komorbiditelerin dışlanması durumlarının beyin MR görüntülerinde AH ile uyumlu atrofi örüntüleriyle daha fazla ilişkili olup olmadığı incelenmiştir. AH ile ilişkili olduğu gösterilen üç kortikal kalınlık ve iki hacim örüntüsü araştırmanın bağımlı değişkenleri olarak belirlenmiştir. Araştırmanın bulguları en geniş tanımı ile ÖBB grubunda yaş, cinsiyet, bilişsel yakınmaların başlama zamanı, depresyon veya anksiyete belirtileri ve B12 ve D vitamini düzeylerinin AH ile ilişkili yapısal nörogörüntüleme biyobelirteçlerini yordayan faktörler olduğunu göstermektedir. Farklı öznel bilişsel bozukluk tanımları ile ilişkili ölçütler ele alındığında ÖBB+ ölçütlerinin, yakınmaları ÖBYA ile değerlendirmenin, ek nöropsikolojik değerlendirme yapmanın ve kişileri dahili hastalıklar açısından sınıflandırmanın morfolojik bulgular açısından ÖBB geçerliğine katkıda bulunmadığı görülmüştür. Araştırma bulguları öznel bellek yakınmaları olan kişilerde psikiyatrik değerlendirmenin önemine işaret etmektedir. ÖBB olarak sınıflandırılan bir kişide depresyon veya anksiyete belirtilerinin bulunması, altta yatan AH ile uyumlu morfolojik değişikliklerin görülme olasılığını artıyor olabilir. Uzunlamasına çalışmalar, yakınmaların daha detaylı değerlendirilmesi, farklı tanı gruplarının dahil edilmesi ÖBB tanımının iyileştirilmesi ve morfolojik değişikliklerle ilişkili yeni ölçütlerin tespitine yardımcı olabilir.

Alzheimer hastalığıBilişBiliş bozuklukları+4
Ahmet Alp Karakaşlı
Hacettepe University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Üniversite öğrencilerinde psikolojik dayanıklılık ile kronotipleri arasındaki ilişki ve etkileyen faktörler

Bu araştırma, üniversite öğrencilerinde psikolojik dayanıklılıkları ile kronotipleri arasındaki ilişki ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla yapılan tanımlayıcı ve ilişkisel bir araştırmadır. Araştırmanın örneklemini 2018-2019 eğitim öğretim yılında, Ege Üniversitesi'ne bağlı fakülte ve yüksek okullarda öğrenim gören 1040 öğrenci oluşturmaktadır. Veri toplama aracı olarak; "Öğrencilerin Tanıtıcı Özelliklerine Yönelik Bilgi Formu", "Yetişkinler İçin Dayanıklılık Formu" ve "Sabahçıl- Akşamcıl Anketi" kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesi sayı, yüzde dağılımı, analizi ise One-Way ANOVA, t- testi ve pearson kolerasyon analizi ile yapılmıştır. Öğrencilerin %76.2'si 18-22 yaş grubunda, %61.7'si kadın, %44.7'si 1. sınıf, %22.8'i mühendislik fakültesinde okumakta olup, %47.8'inin aile ile ilişkisini çok iyi, %49.4'ünün arkadaşları ile ilişkisini iyi olarak algıladığı, %67.0'nın sorunlarıyla etkili baş ettiği, %52.2'sinin fiziksel sağlığını iyi, %38.2'sinin ruhsal sağlığını iyi olarak değerlendirdiği, %48.7'sinin günlük interneti 4-6 saat kullandığı bulunmuştur. Öğrencilerin YDÖ Toplam Ölçek Puan Ortalaması 120.23±17.54, SAA ölçek ortalaması 47.56±8.95 olup, öğrencilerin en çok ara tip kronotipe sahip olduğu görülmüştür. Öğrencilerin psikolojik dayanıklılığı, cinsiyetten, gelir düzeyinden, sınıfından, fakültesinden, aile yapısından, aile ve arkadaş ilişkilerinden, etkili baş etmelerinden, fiziksel ve ruhsal sağlıklarından, günlük internet kullanım sürelerinden etkilenirken (p<0.05, p<0.01), yaş grubundan, medeni durumundan ve kaldığı yerden etkilenmediği saptanmıştır (p>0.05). Öğrencilerin kronotipleriyle psikolojik dayanıklılıkları arasında pozitif yönde düşük düzeyde anlamlı bir ilişki olduğu bulunmuştur (r: 0.182, p<0.05). Bu doğrultuda öğrencilerin psikolojik dayanıklılığını etkileyen kronotipilerin farkında olunarak öğrencilere eğitim ve seminerlerin verilmesi önerilmiştir.

KronotipPsikolojik dayanıklılıkÜniversite öğrencileri
Simge Nazan Eker
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Alkol kullanım bozukluğu, psikopatolojik özellikler, ruhsal ve fiziksel sıkıntıya dayanma arasındaki ilişki

Çalışmanın temel amacı Alkol Kullanım Bozukluğu tanısı alan hastaların alkol bağımlılık şiddeti, psikopatolojik özellikleri, ruhsal ve fiziksel sıkıntıya dayanma güçleri arasındaki ilişkilerin incelenerek, bu değişkenlerin tedavi sürecindeki rolünü literatür çerçevesinde değerlendirmek olmuştur. Yöntem:Araştırmanın örneklemini Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Alkol Madde Tedavi Merkezinde (AMATEM) yatarak tedavi gören 50 Alkol Kullanım Bozukluğu tanısı almış katılımcı oluşturmuştur. Bu katılımcıların yaş ortalaması 47.34 (s.s:9.73) olarak saptanmıştır. Araştırma verilerini toplamak amacıyla Alkol Bağımlılığı Şiddeti Ölçeği (ABŞÖ), Ruhsal Belirti Tarama Listesi (SCL 90-R), Sıkıntıya Dayanma Ölçeği (SDÖ) ve Rahatsızlığa Dayanma Ölçeği (RDÖ) kullanılmıştır. Bulgular:Alkol bağımlılığı şiddeti ile araştırmamızda ölçülen psikopatolojik özelliklerin herbiri arasında pozitif anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Alkol bağımlılığı şiddeti ile ruhsal sıkıntıya dayanma gücünü ifade eden sıkıntıya dayanma toleransı arasında negatif anlamlı bir ilişki saptanırken fiziksel sıkıntıya dayanma gücünü ifade eden rahatsızlığa dayanma toleransı ile anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Psikopatolojik özelliklerin herbiri ile sıkıntıya dayanma toleransı arasında negatif anlamlı bir ilişki saptanmış ancak rahatsızlığa dayanma toleransı ile anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç:Araştırmamızda elde edilen bulgular alkol kullanım bozukluğunda psikopatolojik özellikler ile ruhsal sıkıntıya dayanma gücünün dikkate alınması gereken değişkenler olduğunu göstermektedir. Tedavi sürecindeki alkol hastalarında psikopatolojik özellikleri düzenlemeye ve sıkıntıya dayanma toleranslarını arttırmaya yönelik çalışmaların tedavi başarısı ve remisyonun sürdürülmesi açısından olumlu sonuçlar doğuracağı kanaati doğmuştur. Anahtar Kelimeler:Alkol kullanım bozukluğu, Sıkıntıya Dayanma, Rahatsızlığa Dayanma, Psikopatolojik Özellikler, Alkol Bağımlılığı

Alkol bağımlılığıAlkolle ilgili bozukluklarBağımlılık+2
Serkan Bozkurt
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında bilişsel davranışçı grup terapisi ile sosyal ve nörobilişsel işlevlerin ilişkisi

GİRİŞ: Obsesif Kompulsif Bozukluğu (OKB) olan hastaların, bellek, dikkat ve yürütücü işlevler gibi nöropsikolojik alanlarda sağlıklı kontrollere göre daha zayıf performans gösterdiği daha önceki çalışmalarda gösterilmiştir. OKB'de ilaç tedavisi ve bilişsel davranışçı terapi sonrası nörobilişsel işlevlerde değişikliğe ilişkin veriler sınırlıdır. Yanısıra tedavi öncesindeki nörobilişsel işlevlerin tedaviye yanıta etkisine ilişkin bilgiler çelişkilidir. OKB'de temel zihin kuramı işlevlerinden çok ileri düzey zihin kuramı işlevlerinde bozulma gösterilmiştir. AMAÇ: Bu çalışmada OKB tanılı bireyler ile sağlıklı kontroller arasında sosyal ve nörobilişsel performans açısından bir farklılık olup olmadığı, OKB'li bireylerin tedavi öncesi sosyal ve nörobilişsel işlevlerinin bilişsel davranışçı grup terapisine (BDGT) yanıt için bir öngördürücü faktör olup olmadığı ve BDGT'nin sosyal ve nörobilişsel işlevler üzerine iyileştirici bir etkisinin olup olmadığı konularının araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya DSM-IV tanı kriterlerine göre OKB tanısı olan 28 hasta ve kontrol grubu için 28 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Katılımcılara, tedavi öncesinde nörobilişsel değerlendirme için Rey İşistel Sözel Bellek Testi (RİSÖT), Stroop Testi, Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET), İz Sürme Testi (İST) A ve B, zihin kuramını değerlendirmek için Gözlerden Zihin Okuma Testi uygulanmıştır. Hasta grubuna haftada bir kez olmak üzere 10 seans BDGT uygulanmıştır. Terapi seanslarının tamamlandığı 10. hafta sonrasında tüm katılımcılara sosyal ve nörobilişsel testler tekrar uygulanmıştır. Hasta grubuna tedavi öncesi ve sonrasında Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon (YBOK) Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri (BDE), Obsesif Kompulsif Envanteri-Revize (OKE-R) ve Obsesif İnanışlar Ölçeği-44 (OİO-44) uygulanmıştır. Öğrenme etkisini araştırmak amacıyla her hasta ve kontrol için Güvenli Değişim İndeksi hesaplanmıştır. BULGULAR: Tedavi öncesinde OKB grubu, sağlıklı kontrollere göre RİSÖT (p=0,011), Stroop (p=0,009), WKET kategori (p=0,014), tepki sayısı (p=0,033), perseveratif hata (p=0,021), İST-A (p=0,025) ve İST-B (p=0,006) testlerinde daha zayıf performans göstermiştir. Gözlerden zihin okuma testi performansları hasta ve kontrol gruplarında benzer bulunmuştır. 10 seans BDGT sonrasında YBOK, BDE, OİO ve OKE ölçek puanlarında azalma saptanmıştır. Öğrenme etkisi dışlandığında tedavi sonrasında hiç bir sosyal ve nörobilişsel test performansında düzelme saptanmamıştır. Tedavi öncesindeki sosyal ve nörobilişsel test performansı ile tedaviye yanıt arasında ilişki saptanmamıştır. SONUÇ: Bu çalışmada, OKB'li hastaların odaklanmış dikkat, sözel öğrenme, bilişsel esneklik, kurulumu değiştirme, bilişsel inhibisyon ve işlem hızı alanlarında sağlıklı kontrollere göre daha zayıf performans gösterdiği saptanmıştır. OKB'li hastalarda 10 seans BDGT sonrasında obsesif kompulsif belirtileri ve depresif belirti şiddetinde azalma saptanmıştır. Bilişsel davranışçı grup terapisi sonrasında nörobilişsel performansta değişiklik olmamıştır. Yanısıra bilişsel işlevler ile tedavi yanıtı arasında bir ilişki saptanmamıştır. OKB'li bireyler zihin kuramı açısından sağlıklı kontrollere benzer performans sergilemiştir. Anahtar Kelimeler: Bilişsel Davranışçı Grup Terapisi, BDGT, Nörobiliş, Zihin Kuramı, Sosyal Biliş

Aybüke Aydın
Ege University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek genetik risk taşıyan, erken başlangıçlı, yineleyici major depresif bozukluk hastaları ile sağlıklı kontrollerin hipokampüs hacimlerinin karşılaştırılması

GİRİŞ: Major depresif bozukluk (MDB) toplumda en yaygın görülen affektif bozukluktur. Toplumda ciddi düzeyde morbidite ve mortaliteye yol açmaktadır. Genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimiyle ortaya çıkan MDB'nin patofizyolojisi henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Nörogörüntüleme çalışmalarında en çok hipokampüs hacminde azalma olduğu gösterilmiştir. Başta hipokampüs olmak üzere tüm beyinde oluşan değişiklikler aydınlatırılırsa patofizyoloji ile ilgili daha net bilgilere ulaşılacağı tahmin edilmektedir. Araştırma grubumuzun yaptığı bir çalışmada yüksek genetik risk taşıyan sağlıklı kadınlar ile kontrol grubunun hipokampüs hacimleri karşılaştırılmış, toplam hipokampüs hacmi açısından fark saptanmamış, subikulumda premorbid genetik yatkınlığı yansıttığı düşünülen değişiklikler olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada ise 19-25 yaş arasında olan ve bir tanesi 19 yaşından önce olmak üzere en az iki MDB epizodu geçirmiş yüksek ailesel riske sahip kadınlarla kontrol grubunun hipokampüs ve hipokampüs altbölüm hacimleri karşılaştırılmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya 19-25 yaş arası, annelerinde depresyon öyküsü olan, kendileri de bir tanesi 19 yaş öncesinde olmak üzere en az 2 MDB epizodu geçiren 27 hasta ve hasta grubuna yaş ve eğitim düzeyi açısından eş 29 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Kriterlere uyan ve çalışmaya katılamayı kabul eden gönüllülere bilgilendirilmiş onam formu imzalatılmış, ayrıntılı psikiyatrik muayene yapıldıktan sonra SCID-I (Structured Clinical Interview for DSM IV; DSM IV için yapılandırılmış klinik görüşme), Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D-17), Beck Depresyon Envanteri (BDE), Beck Anskiyete Envanteri (BAE), Durumluk-Sürekli Anksiyete Envanteri (STAI- State Trait Anxiety Inventory) ve Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği (Childhood Trauma Questionnaire CTQ) uygulanmıştır. Sonrasında 3 Tesla MR cihazı kullanılarak MR görüntüleri elde edilmiş ve 3D T1 ağırlıklı MP-RAGE sekanslarıyla elde edilen görüntüler ilgi alanı analizleri için kullanılmıştır. FreeSurfer (v6.0) yazılım paketi ile hipokampüs ve altbölümlerinin hacim ölçümleri yapılmıştır. BULGULAR: Çalışmada depresyon ve kontrol grubu arasında sol ve sağ total hipokampüs ve hipokampüs proper hacmi anlamlı fark bulunmamıştır. Sağ HPV hasta grubunda küçülme eğilimi göstermiştir. Tüm hacimler için yaş, eğitim düzeyi, total intrakraniyal volüm (TIV) ve grubun etkisi genel lineer model kullanılarak değerlendirilmiştir. Sağ CA1 bölgesinin gövdesi hacmi hastalarda kontrollere göre anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur ( F(1,51)=7,160 p=0,010). Sağ presubiculumun gövdesi ve toplamı hastalarda anlamlı düzeyde büyük bulunmuştur (sırasıyla F(1,51)=5,222 p=0,026; F(1,51)=4,099 p=0,048). Hasta grubunda sağ CA2/3 bölgesi toplam hacmi anlamlı düzeyde düşük ( F(1,51)= 4,190 p=0,046); gövde kısmı ise azalma eğilimindedir ( F(1,51)=4,000 p=0,051). Diğer altbölüm hacimlerinde gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Fark olduğu saptanan bölgeler için etkili olabileceği düşünülen faktörlerle regresyon analizi yapılmış ve buna göre; sağ CA1 gövde hacmi üzerine HAM-D skoru (p=0,012; r2=0,131) ve TIV (p=0,016; r2=0,97); sağ presubiculum gövde hacmi için TIV (p=0,004; r2=0,117) ve CTQ (p=0,06; r2=0,123); CA3 toplam hacmi için ise TIV (p<0,01; r2=0,340) ve yaş (p=0,047; r2=0,051) anlamlı derecede etkili bulunmuştur. TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızın oldukça yüksek düzeyde hastalık yüküne neden olan MDB ile ilgili bilgilerimizi arttırmak, patofizyolojisini aydınlatmak, hangi hastada hangi tedavinin işe yarayacağını öngördürebilecek yöntemler geliştirmek açısından literatüre katkı sağladığı düşünülmektedir. Daha kesin bilgilere ulaşabilmek ve neden sonuç ilişkilerini açıklayabilmek, hatırlama faktörünün etkisini azaltabilmek için çok merkezli, daha geniş örneklemin dahil edildiği, uzun izlem çalışmalara ihtiyaç vardır.

Gülşah Dinçer
Ege University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Panik bozukluğunda; emosyon regülasyonu, bağlanma stilleri ve çocukluk çağı travmalarının disosiyatif belirtilerle ilişkisi

AMAÇ: Bu çalışma, panik bozukluğu olgularında emosyon regülasyonu, bağlanma paternleri ve çocukluk dönemi travmatik yaşantılarının, disosiyatif belirtilerle ilişkisinin araştırması amaçlamıştır. YÖNTEM: Çalışmamıza, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri polikliniğine başvuran ve İzmir ilindendeki diğer merkezlerden bize yönlendirilen Panik Bozukluk hastaları alınmıştır. Olguların bilgilendirilmiş onamları alındıktan sonra SCİD I uygulanmıştır. sosyodemografik veri formları ve hastalığın son bir aylık şiddetini ölçmek amacıyla Panik Bozukluğu Şiddeti Ölçeği (PBŞÖ) uygulanmıştır. DES (Disosiyatif Yaşamlar Ölçeği), YİYEII(Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri II), Duygudurumu Düzenlemede Güçlükler ve Çocukluk Çağı Ruhsal Travmaları ölçekleri verilmiş ve doldurmaları istenmiştir. Çalışmaya toplam 85 kişi alınmıştır. BULGULAR: Panik bozukluğu şiddet ölçeği ve disosiyasyon varlığı şiddeti arasında anlamlı ilişki vardır. Agorofobi varlığı; disosiyatif yaşantılar, panik bozukluğu şiddeti ve anksiyoz bağlanma ile ilişkili bulunmuştur. Dürtüsellikte artış ,netlikte azalma ve negatif duygu durumunda amaca yönelik davranışı başlatmada güçlük başta olmak üzere ,duygu düzenlemede zorluk, disosiyatif bulguların varlığı ve şiddeti arasında anlamlı ilişki vardır Anksiyoz bağlanma paterni ile disosiyatif deneyimler ve duygu düzenlemede güçlük arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Panik ataklarında disosiyatif deneyimlemelerin , çocukluk çağı travmaları ile ilişkisi olmadığı bulunmuştur. SONUÇ: Agorofobi, panik bozukluk şiddeti ve disosiyatif deneyimler açısından risk oluşturmaktadır. Disosiasyon şiddeti arttıkça , duygularını düzenleyemedikleri özellikle dürtüsellikte artma, duygusal netlikte azalma ve negatif duygudurumunda amaca yönelik davranışları başlatmada güçlük çektikleri ve bu kişilerin daha anksiyoz bağlanma puanına sahip oldukları bulunmuştur. Anksiyoz bağlanma paterni şiddetlendikçe, duyguları düzenleyememe ve disosiyatif deneyimleme şiddetinde artış ve agorofobi varlığı görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Panik bozukluk, emosyon regülasyonu, disosiyasyon,bağlanma

BağlanmaBağlanma stilleriBelirti ve semptomlar+4
Nur Özge Akçam
Ege University
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Petrol arama işçilerinde nikotin bağımlılığının ruhsal belirtiler ve algılanan stresle ilişkisi

Bu çalışmada sigara içen petrol arama işçilerinin psikolojik belirtiler ve algılanan stres düzeylerinin sigara içmeyen işçilerle karşılaştırılması; sigara içen işçilerin psikolojik belirti ve algılanan stres düzeylerinin nikotin bağımlılık düzeylerine göre farklılaşıp farklılaşmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya katılan 106 kişiye sosyodemografik özellikleri belirlemek amacıyla araştırmacı tarafından hazırlanan sosyodemografik veri formu, ruhsal belirtileri belirlemek amacıyla Ruhsal Belirti Tarama Listesi (SCL-90-R), algılanan stres düzeylerini belirlemek amacıyla Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ) ve sigara içtiğini belirten kişilere nikotin bağımlılık düzeyini belirlemek amacıyla Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi (FNBT) uygulanmıştır. Sigara kullanımının psikolojik belirtiler üzerine etkisi incelendiğinde, sigara içen ve bırakan kişilerin SCL-90-R somatizasyon ve ek skala alt ölçek puanlarının sigara içmeyenlerden yüksek olduğu bulunmuştur. Algılanan stresle ilgili yapılan ölçüm sonucu, her ne kadar sigara içmeyenlerin ölçek puan ortalamaları daha yüksek olsa da, sigara kullanımının algılanan stres düzeyleri üzerinde herhangi bir etkisi olmadığı bulunmuştur. Bu çalışmada sigara içen katılımcıların büyük çoğunluğu düşük düzeyde nikotin bağımlısıdır. Nikotin bağımlılığının psikolojik belirtilerle ilişkisi değerlendirildiğinde ise kişilerarası duyarlılık ve paranoid düşüncelerin bağımlılıkla pozitif yönlü, zayıf ilişkisi olduğu bulunmuştur. Orta düzey nikotin bağımlıları SCL-90-R ölçeğinde, pek çok psikolojik belirti açısından, düşük ve yüksek düzey bağımlılardan, daha yüksek puanlar almışlardır. Katılımcıların nikotin bağımlılık düzeyleri ile algılanan stres düzeyleri arasında ise herhangi bir ilişki saptanmamıştır.

Ezgi Akay
Ege University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk hastalarında kronotipin uyku kalitesi, yeme tutumu ve kardiyovasküler risk ile ilişkisi

Bipolar bozukluk (BB) tanısı olan hastalarda yaşam süresini kısaltan tıbbi hastalıkların başında kardiyovasküler hastalıklar (KVH) gelmektedir. Son yıllarda bazı ruhsal hastalıkların etiyolojisinde ve seyrinde sirkadiyen ve kronobiyolojik hipotezlere yapılan vurgu dikkat çekicidir. BB tanılı hastalarda kronotiple ilişkili klinik araştırmalar sınırlı sayıdadır. Bu çalışmada ötimik dönemdeki BB tanılı hastaların kronotip tercihlerine göre uyku kalitesi, yeme tutumları ve KVH riski özellikleri yönünden incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza BB tanısı ile takip edilen 78 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik ve klinik veri formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAMD), Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ), Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (KİDÖ), Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Sabahçılık-Akşamcılık Anketi (SAA) ve Yeme Tutum Testi-40 (YTT-40) uygulanmıştır. Ayrıca metabolik sendrom (MetS) parametreleri değerlendirilmiştir. Kardiyovasküler risk açısından SCORE-2 (Systematic Coronary Risk Evaluation-2), MetS varlığı, plazma aterojenite indeksi (PAI), Castelli-1 ve 2 risk skoru ve visseral adipozite indeksi (VAI) hesaplanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS Statistics 25.0 kullanılarak yapılmıştır. SAA anketine göre katılımcılar sabahçı (n=25, %32,1), ara tip (n=26, %33,3) ve akşamcı (n=27, %34,6) olmak üzere üç kronotip grubuna ayrılmıştır. Akşamcı grupta tansiyon değerlerinin daha yüksek ölçüldüğü, diğer antropometrik ve fizik muayene ölçümlerde farklılık saptanmadığı gözlenmiştir (p>0,05). HDL değerinin akşamcılarda daha düşük olduğu gözlenmiş, diğer biyokimyasal parametrelerde anlamlı farklılık saptanmamıştır. Akşamcılar %89 sıklıkta kötü uyku kalitesine sahip olduklarını bildirmişlerdir. Uyku kalitesi ile ilgili boyutlardan gündüz işlev bozukluğunun KVH riski ile zayıf ancak pozitif yönde ilişkili olduğu saptanmıştır. Katılımcıların yaklaşık %21'inde yeme bozukluğuna yatkınlık saptanmış, yeme bozukluğu yönünden kronotip grupları arasında anlamlı farklılık olmamakla birlikte akşamcı bireylerin daha sağlıksız beslenme alışkanlıklarına sahip olduğu gözlenmiştir. Kronotip gruplarından akşamcı gruptaki yaklaşık her üç hastadan ikisinde MetS olduğu saptanmıştır. KVH riskine ilişkin diğer parametrelerden; PAI, Castelli-1 ve 2 skorları ve VAI'de gruplar arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Sonuç olarak çalışmamızda akşamcı kronotipe sahip bireylerde daha olumsuz klinik seyre, daha kötü uyku kalitesine, daha sağlıksız beslenme alışkanlıklarına ve daha yüksek KVH riskine işaret eden bulgular saptanmıştır. BB tanısına sahip akşamcı bireylerde sirkadiyen regülasyonu hedefleyen kronobiyolojik tedavi müdahalelerinin hem BB'un klinik seyrine hem de eşlik eden KVH'ların azaltılmasına katkı sunacağını düşünüyoruz. Kronotip araştırmaları BB tanısı olan kişilerde kardiyometabolik açıdan daha riskli grubun tanınmasında yol gösterici olabilir. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, kardiyovasküler hastalıklar, kronotip

BeslenmeBipolar bozuklukKardiyovasküler hastalıklar+5
Beyza Erdoğan Aktürk
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite tıp fakültesi hastanesi psikiyatri polikliniğine başvuran hastaların COVİD-19 pandemisi öncesi ve pandemi sürecindeki tanılarının ve demografik özelliklerinin karşılaştırılması

Giriş ve amaç: Koronavirüs-19 hastalığı 2019 yılı aralık ayında Çin'de ortaya çıkmış ardından tüm dünyaya yayılmıştır. Ülkemizde de diğer ülkeler gibi bu küresel salgınla ilgili çeşitli kısıtlamalar ve tedbirler uygulanmıştır. COVID-19 salgınının insanların ruh sağlığına olan etkilerine dair yapılan çalışmalar bazı ruhsal hastalıkların pandemi nedeniyle arttığını ortaya koymuştur. Çalışmamızda COVID-19 pandemisinin ruh sağlığı üzerine etkilerini incelemek için Mersin Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri polikliniğimize pandemi öncesi dönemde başvuran hastaların demografik ve tanısal verileri ile pandemi ilanı sonrasındaki demografik ve tanısal verilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamızda 1 Mart-1 Temmuz 2019 (pandemi öncesi ), 1 Mart-1 Temmuz 2020 ve 1 Mart-1 Temmuz 2021 (pandemi süreci) tarihleri arasında, Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi psikiyatri polikliniğine başvuran hastaların otomasyon kayıtları retrospektif olarak değerlendirilmiş olup otomosyon sisteminden ulaşılamayan verilere hastanemizin psikiyatri polikliniği arşivinden hastaların dosyaları taranarak ulaşılmıştır. İstatiksel analizler Statistica v.13.3.1 programı ile yapılmıştır. P<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Pandemi öncesine kıyasla pandemi sürecinde hasta başvuru sayısı belirgin olarak azalmıştır. Pandeminin başladığı 2020 yılında 2021 yılına kıyasla başvuru sayısı daha azdır. Hasta sayısı da pandemi öncesi döneme kıyasla pandemi sürecinde azalmıştır. Tıbbi belge çıkarılması için yapılan başvurular pandemi öncesine göre 2020 yılında azalmıştır fakat 2021 yılında ise diğer iki yıla oranla artmıştır. Hem pandemi öncesinde hem de pandemi sürecinde erkek hastaların sayısı kadın hastalardan anlamlı olarak düşüktür. Yıllar ile hastaların cinsiyetleri arasında anlamlı bir değişiklik tespit edilmemiştir. Hastaların yaş ortalaması pandemi öncesi döneme göre pandemi sürecinde azalmıştır, pandemi öncesine göre 2021 yılındaki yaş ortalamasındaki azalma anlamlı bulunmuştur. Bipolar duygulanım bozukluğu ile obsesif kompulsif bozukluk ve ilişkili bozukluklar tanılarında anlamlı değişiklik izlenmemiştir. Pandemi sürecinde anksiyete bozuklukları tanısının oranı pandemi öncesine göre anlamlı olarak artmıştır. Anksiyete bozuklukları pandeminin ülkemizdeki başlangıcı olan 2020 yılı mart-temmuz aylarına kıyasla 2021 yılının aynı aylarında daha da artış göstermiştir. Pandemi sürecinde depresif bozukluk tanısının oranı pandemi öncesine göre anlamlı olarak azalmıştır. Pandemi sürecinde pandemi öncesine kıyasla nörogelişimsel bozukluk tanısının oranında anlamlı bir artış gözlenmiştir. Şizofreni açılımı kapsamında ve psikozla giden bozuklukların oranı 2021 yılında pandeminin ülkemizdeki ilk başlangıç dönemi olan 2020 yılına göre anlamlı olarak daha düşüktür. Travma ve stresörlerle ilişkili bozuklukların oranının pandemi öncesinde pandemi sürecine göre daha yüksek olduğu görülmüştür. Sonuç ve öneri: COVID-19 pandemisi psikiyatri polikliniğine başvuru ve hasta sayısını azaltmıştır. Bu dönemde pandemi öncesine kıyasla depresif bozukluk, travma ve stresörlerle ilişkili bozukluklar azalmışken anksiyete bozuklukları ve nörogelişimsel bozukluklar artış göstermiştir. Bunun yanında başvuruları ve tanıları hastaların motivasyonları, pandeminin getirdiği hayat koşullarındaki değişiklikler, sokağa çıkma yasakları etkilemiştir. Salgınların insanların psikolojisi ve huzuru üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak için yeterince kaynak sağlayıp gerekli tedbirleri almak kritik önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: COVID-19, demografik veri, pandemi, psikolojik etki

COVID 19Demografik özelliklerHastaneler+5
Sibel Alan Nizam
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Major depresif bozukluk tanılı hastalarda iklim değişikliği endişesinin ve değişkenlerinin incelenmesi

Major depresif bozukluk toplumun tüm kesimlerinde sıklıkla görülen, işlevselliği türlü alanlarda bozabilen, mortalite ve morbiditesi yüksek bir psikiyatrik hastalıktır. Hastalığın prognozunu, tedavi yaklaşımını etkileyen birçok faktörden birinin de eşlik eden diğer ruhsal yakınmalar olduğu bilinmektedir. İklim değişikliği endişesi bu kapsamda hem depresif hastaların bütüncül değerlendirilmesi yönünden hem de başlı başına yeni bir ruhsal bozukluk olarak iyi tanımlanması gereken, oluşumunda etkili olabilecek etmenleri açıklamak amacıyla güncel araştırmalara konu olmayı başarmış bir kavramdır. Bu çalışmanın amacı, Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde majör depresif bozukluk tanısıyla takip edilen hastaların iklim değişikliği endişe düzeylerinin ve bu kavramın bağlı olabileceği düşünülen demografik değişkenlerin, belirsizliğe tahammül düzeyinin ve baş etme tutumlarının incelenmesi, iklim değişikliği endişesine dair bilgi dağarcığının genişletilmesine katkıda bulunmaktır. Bu doğrultuda çalışmaya 82 major depresif bozukluk tanılı hasta ve 80 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Veriler Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Beck Depresyon Ölçeği, İklim Değişikliği Endişesi Ölçeği, İklim Değişikliğinin Önlenmesine Yönelik Umut Ölçeği, Belirsizliğe Tahammülsüzlük Ölçeği, Başa Çıkma Tutumlarını Değerlendirme Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Çalışmamızın sonucunda eğitim düzeyi arttıkça eko-anksiyetenin arttığı, yaş ve belirsizliğe tahammülsüzlük ile eko-anksiyetenin doğru orantılı olduğu saptandı. İklim değişikliği endişesi daha fazla olan bireylerin bu antitenin önlenebileceğine dair umutlarının da daha fazla olduğu görüldü. Eko- anksiyetenin cinsiyet ile ilişkili olmadığı saptandı; anksiyete düzeyi değiştikçe ön planda tercih edilen başa çıkma tutumlarında da değişkenlik olduğu bulundu. İklim değişikliği endişesinin depresyon hastalarında ortaya çıkardığı kötü prognostik faktörlerin ve sağlıklı bireylerde oluşturduğu ruhsal yakınmaların daha iyi anlaşılabilmesi için daha geniş örneklemli uzunlamasına çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: başa çıkma tutumları, belirsizliğe tahammülsüzlük, depresyon, eko-anksiyete, iklim değişikliği endişesi

AnksiyeteBaşa çıkmaBelirsizliğe tahammülsüzlük+4
Gamze Güleryüz Yeşilkaya
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psikiyatri polikliniğinde aile içi şiddet nedeniyle değerlendirilen kadın olguların başa çıkma tutumları, benlik saygısı ve intihar düşünceleri açısından incelenmesi

Kadın olmak; zorlu yaşam olaylarıyla ve sosyal bakımdan kronikleşen güçlüklerle mücadele etmeyi ne yazık ki beraberinde getirmektedir. Yineleyen bir süreç olan ve ilişki devam ettikçe tırmanış gösteren aile içi şiddet; tüm dünyada her ırktan, etnik kökenden, kültürden, sosyoekonomik düzeyden kadını etkilemeye ve kadınların tam bir iyilik halinin sağlanmasının önünde büyük bir engel teşkil etmeye devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı; Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğinde aile içi şiddet nedeniyle değerlendirilen kadınların başa çıkma tutumlarının, benlik saygılarının ve intihar düşüncelerinin aile içi şiddete maruz kalmamış kadınlar ile karşılaştırılmasının araştırılmasıdır. Araştırmanın kriterleri doğrultusunda aile içi şiddete maruz kalmış 53 kadın ile aile içi şiddet maruziyeti olmayan 54 kadın araştırmaya dahil edilmiştir. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Başa Çıkma Tutumlarını Değerlendirme Ölçeği, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, İntihar Olasılığı Ölçeği uygulanmıştır. Çalışmamızın sonucunda; aile içi şiddete maruz kalmış kadınların eğitim seviyeleri ile sosyoekonomik düzeylerinin daha düşük olduğu, problem odaklı başa çıkma tutumlarını daha az kullandıkları, işlevsel olmayan baş etme mekanizmalarına daha çok başvurdukları, benlik saygılarının daha düşük olduğu ve intihar düşünceleri ile intihar olasılıklarının daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Aile içi fiziksel şiddete maruz kalan kadınların tümünün aynı zamanda duygusal/sözel şiddete de uğradığı, bununla birlikte ekonomik ve cinsel şiddete maruz kalma düzeylerinin yüksek olduğu belirlenmiştir. Aile içi şiddete maruz kalan kadınların ruhsal değerlendirilmeleri nihayetinde en sık saptanan psikopatolojinin depresif bozukluk olduğu izlenmiştir. Fiziksel şiddetin var olduğu ilişkilerde cinsel şiddet maruziyetinin de bulunması hâlinde aktif baş etme tutumlarına daha az başvurulduğu saptanmıştır. İntihar olasılığının; problem odaklı başa çıkma tutumları ile negatif yönde, işlevsel olmayan başa çıkma tutumları ile pozitif yönde ilişkili olduğu belirlenmiştir. Kadına yönelik aile içi şiddet; işlevsel olmayan başa çıkma tutumları, düşük benlik saygısı ve artmış intihar düşünceleri ile ilişkilidir. Şiddete maruz kalan kadınların işlevsel başa çıkma tutumları geliştirmelerine yönelik yapılacak psikoterapötik müdahaleler ruhsal iyilik halinin sürdürülmesi ve intihar davranışının önlenmesi bakımından önem kazanmaktadır. Aile içi şiddete karşı mücadelede; kadınların her alanda güçlendirilmesine, toplumsal duyarlılığın arttırılmasına, multidisipliner yaklaşımlara ve uzun vadeli stratejilere ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Aile içi şiddet, başa çıkma tutumları, intihar, benlik saygısı

Aile içi şiddetBaş etme stratejileriBaşa çıkma+5
Sevgi Arslan
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uzun etkili intramüsküler antipsikotik tedavisinin klinik değişkenler ve psikotrop ilaç kullanımına etkisinin incelenmesi

Psikotik belirti gösteren psikiyatrik bozukluklar toplumun tüm kesimlerinde görülebilen, kişinin işlevselliğini her alanda etkileyen, mortalite ve morbiditesi yüksek olan bir psikiyatrik hastalık grubudur. Bu hastalıkların sağaltımındaki temel yöntem ilaç tedavisidir. Tedavi uyumunun iyi olması ilaç tedavisinin işe yaraması için gerekli olan en önemli unsurdur. Kötü tedavi uyumu, psikozlu bireylerde yineleme oranlarının artması ve işlevselliğin bozulması ile yakından ilişkilidir. Uzun etkili antipsikotik enjeksiyon tedavisi kötü tedavi uyumu olan hastalar için oldukça iyi bir seçenektir. Yaptığımız çalışmanın amacı Mersin Üniversitesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğinde psikozun belirti olarak bulunduğu psikiyatrik bozukluklar ile takip edilen UEAP kullanan hastaların genel olarak klinik seyirlerini ve oral tedavi ihtiyaçlarını değerlendirmek, UEAP kullanmaya başlamadan önceki klinik seyirlerini ve oral tedavi ihtiyaçlarını kullanım sonrası ile karşılaştırmak, aynı zamanda halen UEAP kullanmakta olan hastalar ile sadece oral AP kullanan hastalar arasında karşılaştırma yapmaktı. Çalışmamıza UEAP kullanan 66 hasta ve sadece oral AP kullanan 65 hasta olmak üzere toplam 131 kişi dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik ve klinik veri formu, İçgörü Değerlendirme Ölçeği (İDÖ), Morisky İlaç Uyum Ölçeği, UKU (Udvalg for Kliniske Undersogelser) Yan Etki Değerlendirme Ölçeği, İşlevselliği Global Değerlendirme Ölçeği (İGD), Klinik Global Izlenim – Şiddet ve Yan Etki Ölçeği, Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. UEAP alan hastalara ve hastaların yakınlarına ek olarak tedavi memnuniyet skalası verilmiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların polikliniğimizde son 6 ay içinde bakılmış olan rutin kan tetkikleri (açlık kan şekeri, karaciğer fonksiyon testleri, trigliserid, total kolesterol, LDL kolesterol (düşük yoğunluklu lipoprotein), HDL kolesterol (yüksek yoğunluklu lipoprotein) ve prolaktin hormonu) değerlerinden faydalanılmıştır. UEAP alan hastaların UEAP başlanmadan önceki kan değerleri de çalışmaya dahil edilmiştir. İstatistiksel analizler SPSS Statistics 25.0 kullanılarak yapılmıştır. Çalışmamızın sonucunda UEAP kullanan grupta total oral AP, 2. kuşak oral AP, DDD sayılarının ve hastane yatış sayılarının kullanmayan gruba kıyasla daha az olduğu görülmüştür. UEAP kullanan grupta HL görülme sıklığının ve KVH için tedavi alma sıklığının kullanmayanlara göre daha az olduğu saptanmıştır. Ayrıca UEAP kullanan grubun UEAP öncesi klinik seyrinin ve hastalık şiddetinin sadece oral AP kullanan gruba göre daha kötü olduğu saptanmıştır. UEAP kullanan hastalara ve bakım verenlerine uygulanan TMS'de genellikle yüksek memnuniyet bildirildiği ve bakım verenlerin memnuniyet puanlarının hastalara göre anlamlı derecede daha yüsek olduğu görülmüştür. UEAP kullandıktan sonra hastaların epizot ve hastaneye yatış sayılarında UEAP başlanmadan öncesine göre azalma olduğu ve aynı zamanda 1. kuşak AP kullanımında da azalma olduğu görülmüştür. UEAP alanlarda laboratuvar değerlerinden sadece trigliserit değerinde anlamlı olarak azalma saptanmıştır. Tedavi uyumsuzluğu öyküsü olan ve sosyal destek yönünden yetersizliği olan hastalarda UEAP tercih etmek tedavi devamlılığı için oldukça iyi bir seçenektir. Bu şekilde oral psikotrop ilaç yükünde azalma sağlanabilir ve hastalık seyri daha iyi bir hale getirilebilir. Günümüzde UEAP'ler ile ilgili birçok çalışma yapılmış olmasına rağmen halen geniş örneklemli ve uzun süreli araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Uzun etkili antipsikotik, intramüsküler antipsikotik, depo antipsikotik, klinik değişkenler, psikotrop tedavi

Antipsikotik ilaçlarPsikiyatrik hastalarPsikiyatrik hastalıklar+4
Begüm Eser Uyar
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaygın anksiyete bozukluğu tanılı hastalarda eşlik eden yetişkin ayrılma anksiyetesi bozukluğu sıklığının araştırılması, çocukluk çağı travmatik yaşantıları ve erişkin bağlanma stilleri ile ilişkisinin incelenmesi

Yaygın anksiyete bozukluğu (YAB), belirli bir nesne, konum, organ, takıntılı düşünce gibi unsurlara odaklanan ve kişide genel bir ruhsal ve fizyolojik stres ile karakterize bir durumdur. Ayrılma anksiyetesi (AA) kişinin bir bağlanma nesnesinden ayrılma durumunda veya ayrılma beklentisi halinde yaşadığı kaygı halidir. Çocukluk çağında ayrılma anksiyetesi bozukluğu (AAB) tanısı alan hastaların yetişkinlikte gerçek bir ayrılık ya da kaygısı yaşadıklarında panik atak durumları yaşadıkları bildirilmiştir ve bu dönemde yaşanılan travmalar ve stres koşullları da anksiyete bozukluğu gelişiminde rol oynar. Çalışmamızda, YAB tanısı ile takip edilen hastalarda yetişkin AAB (YAAB) komorbiditesinin sıklığı, çocukluk çağı travmatik yaşantıların varlığının AAB tanısı ve yetişkin bağlanma stilleri ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. Çalışmamıza 71 hasta ve sağlıklı 72 kişi dahil edildi. Katılımcılara sosyodemografik ve klinik veri formu, AA Belirti Envanteri, Yetişkin Ayrılma Anksiyetesi Anketi, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri II, Çocukluk Çağı Ruhsal Travmaları Ölçeği ve Beck Anksiyete ölçeği uygulanarak veriler kaydedildi. Anket sonuçları, hasta ve kontrol grubu katılımcılar ve YAAB (+) ve YAAB (-) katılımcılar arasındaki farklar açısından değerlendirildi ve anket sonuçlarının korelasyonları incelendi. Kötü sosyoekonomik durum ile AAB tanısı alma arasında anlamlı ilişki gözlendi. Hasta grubundaki katılımcıların aile dışındaki kişilerden kaynaklanan travmatik olaylara daha fazla maruz kaldıkları gözlenirken YAAB (+) ve YAAB (-) katılımcılar arasında aile dışındaki kişilerden kaynaklanan travmatik olaylarla karşılaşma açısından bir fark gözlenmedi. Kontrol grubundaki katılımcılar ve YAAB (+) bireylerde çocukluklarına dair rahatsız edici anı sahibi olma oranı daha yüksek bulundu. Hasta grubunun çoğu ölçek puanı anlamlı olarak yüksek bulunurken, kontrol grubu içinde bile YAAB (+) katılımcıların birçok anket puanlarının çoğu anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Anket sonuçlarının çoğu birbiriyle aynı yönde koroleydi. Sonuç olarak, AAB tanısı olmamasına rağmen bireyler YAAB belirtileri gösterebilmektedir. Çocukluk çağı travmaları ve sosyoekonomik durum gibi farklı faktörler YAAB gelişimi için önemli risk faktörü olmaktadır.

AnksiyeteAyrılık kaygısıBağlanma+7
Meltem Kılıç
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psikiyatri polikliniğine başvuran 65 yaş üstü bireylerde sosyal medya kullanımının yalnızlık düzeyi, depresyon ve anksiyete belirtileriyle ilişkisinin araştırılması

İnsanların birbirleriyle olan iletişim şekillerini ve etkileşimlerini değiştirerek farklı bir boyuta taşıyan sosyal medya; bilgiye, çevremizde olup bitenlere ve dünyaya erişimi inanılmaz şekilde hızlandırmıştır. Son on yılda dünyada yaşlı nüfusun katlanarak artması beklenmektedir. Yaşlı nüfusun sosyal medya kullanımındaki artış ile beraber bu konuda çalışmalara olan ihtiyaç da artmaktadır. Bu sebeple çalışmamızda 65 yaş üstü bireylerde sosyal medya kullanımının yalnızlık düzeyi, depresyon ve anksiyete belirtileri ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu kapsamda çalışmamıza sosyal medya kullanımı olan 65 yaş üzeri 140 birey dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, geriatrik depresyon ölçeği, geriatrik anksiyete ölçeği, yaşlı bireyler için yalnızlık ölçeği, sosyal medya bağımlılığı ölçeği ve sosyal ağları kullanım amaçları ölçeği uygulanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS Statistics 22.0 kullanılarak yapılmıştır. Çalışmamızda; yaşlı kadın bireylerin sosyal medyayı sıklıkla içerik paylaşma ve eğlence amaçlarıyla, yaşlı erkek bireylerin ise iletişimi başlatma amacıyla kullandıkları tespit edilmiştir. Çalışma durumu, gelir düzeyi ve eğitim durumunun sosyal medya kullanım süreleri ve amaçları ile ilişkili olduğu, sosyal medya kullanım saatleri ve bağımlılık düzeylerinin ise depresyon belirtileri ve yalnızlık düzeyleri ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Yaşlı bireylerde sosyal medya bağımlılığı düzeyi ile; depresyon belirtileri arasında doğrusal, pozitif yönde, anksiyete belirtileri arasında doğrusal, pozitif yönde ve yalnızlık düzeyi ile arasında ise doğrusal, negatif yönde bir ilişki bulunmuştur. Literatürde sosyal medya kullanımının yalnızlık düzeyi ve depresyon ile ilişkisini inceleyen birçok çalışma bulunmaktadır fakat yaşlı bireylerle yapılan çalışma sayısı oldukça azdır. Bu sebeple yaşlı bireylerde yapılacak ileriye dönük izlem çalışmaları, depresyon, anksiyete ve yalnızlık düzeyleri ile sosyal medya arasındaki ilişkinin netleştirilmesine katkı sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: Ruhsal Hastalıklar, Sosyal Medya, Yaşlılık

AnksiyeteDepresyonGeriatrik psikiyatri+7
Ayten Yüksek
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastalarda reaktif olan ve reaktif olmayan obsesyon tiplerinin bilişsel işlevler üzerine etkisinin incelenmesi

Amaç: Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) tanılı hastalarda bilişsel işlev bozuklukları ile ilgili yapılan çalışmalarda tutarsız sonuçlar elde edilmiştir. Bu araştırmanın amacı, erişkin OKB tanısı bulunan hastalarda obsesyon tiplerinin bilişsel işlevler üzerinde farklılığa sebebiyet verip vermediğini tespit etmektir. Çalışmamızın OKB hastalarında tutarsız sonuçlar gösteren bilişsel işlevlerin yorumlanmasında ve farklı obsesyon türlerine sahip hastaların klinik gidişatını öngörme ve bireyselleştirilmiş tedavi seçimine yönelik çalışmalara faydalı olabileceği düşünülmektedir. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya DSM-5 tanı ölçütlerine göre OKB tanısı almış ve saf reaktif obsesyon türüne sahip 38 hasta, saf reaktif olmayan obsesyon türüne sahip 41 hasta ve 40 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Araştırmamız gözlemsel bir vaka-kontrol çalışması olup araştırmacı tarafından hazırlanmış olan sosyodemografik veri formu, Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOKÖ), Hamilton Anksiyete Ölçeği (HADÖ) ve Hamilton Depresyon Ölçeği (HDDÖ) uygulanmıştır. Wender-Utah Ölçeği (WUDO), Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Değerlendirme Ölçeği (ASRS) ve Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11 (BDÖ-11) öz bildirim ölçeklerinin tüm katılımcılar tarafından cevaplanması istenmiştir. Daha sonra tüm katılımcılara araştırmacı tarafından Cambridge Nörofizyolojik Değerlendirme Test Bataryası (CANTAB) uygulanmıştır. CANTAB' da yer alan Eşleştirilmiş Çağrışımsal Öğrenme Testi (Paired Associate Learning Test-PAL), Cambridge Kumar Oynama Testi (Cambridge Gambling Tasks-CGT), Boyutlar Arası Kurulumu Değiştirme Testi (İntra-Extra Dimensional Set Shift-IED), Durma Sinyali Testi (Stop Signal Test-SST) kullanılmıştır. Bulgular: Saf reaktif olmayan tip OKB grubunda tanı alma yaşının daha düşük, benzodiazepin kullanımının daha yüksek olduğu saptandı. HDDÖ puanı saf reaktif olmayan tip OKB grubunda daha yüksekti. Yaş, eğitim yılı ve HDDÖ toplam puanının etkisi kaldırıldığında karar verme kalitesinin saf reaktif tip OKB grubunda saf reaktif olmayan tip OKB grubuna göre anlamlı şekilde bozulduğu tespit edildi. Saf reaktif tip OKB hastaları risk alma ve yüksek bahis oynama açısından kontrol grubuna göre daha kötü performans gösterdi. HADÖ ve HDDÖ puanları azaldıkça karar verme kalitesinin arttığı, karar verme süresinin ve risk ayarlamanın iyileştiği tespit edildi. Yaş, eğitim yılı, anne eğitim yılı gibi faktörlerin karar verme kalitesi, karar verme süresi, riskli karar verme ile ilişkili olduğu bulundu. Görsel uzamsal işlevler üzerinde eğitim yılı, ebeveyn eğitim yılı, yaş, semptom başlama yaşı, tanı alma yaşı etkiliyken hastalık şiddetinin etkisi yoktu. HADÖ ve HDDÖ puanları arttıkça kurulumu değiştirmede performansın kötüleştiği görüldü. Saf reaktif olmayan tip OKB grubunda saf reaktif tip OKB grubuna ve kontrol grubuna göre yanıt inhibisyonunda bozulma olduğu tespit edildi. Düşük eğitim yılı, anne eğitim yılı, ileri yaş ve hastalık şiddetinin yanıt inhibisyonunu olumsuz etkilediği saptandı. IED- EDS hata sayısı, PAL- Toplam deneme sayısı, PAL- Ortalama deneme sayısı ve SST- Kaçırılan deneme sayısının OKB tanısını öngörebildiği tespit edildi. IED- Tamamlanan aşama sayısı ve SST- Kaçırılan deneme sayısının reaktif obsesyon tipi OKB tanısını öngörmede anlamlı olduğu saptandı. Sonuç: Çalışmamızda farklı obsesyon türüne sahip hastaların klinik özellik ve bilişsel işlevler açısından farklılıklar sergilediği tespit edildi. Saf reaktif olmayan tip OKB grubunda yanıt inhibisyonunun ve saf reaktif tip OKB grubunda karar vermenin bozulduğu saptandı. Bunun, hastaların değerlendirilmesinde ve tedavi seçiminde faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. Bulgularımızın desteklenmesi için geniş örneklem büyüklüğüne sahip, bilişsel işlevleri benzer oranda etkileyecek tedavileri alan hastalardan oluşan araştırmaların gerçekleştirilmesi önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Obsesif kompulsif bozukluk, Reaktif obsesyon, Otojen obsesyon, Karar verme, Kurulumu değiştirme, Görsel uzamsal işlevler, Yanıt inhibisyonu.

Biliş bozukluklarıBilişsel işlevlerKarar verme+2
Ayşegül Kırkaş
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastalarda intihar riskinin bilişsel esneklik ve sosyal biliş ile ilişkisinin değerlendirilmesi

AMAÇ: Bu çalışmanın amacı obsesif kompulsif bozukluk tanısı alan hastalarda intihar riskinin sosyal biliş ve bilişsel esneklikle ilişkisini belirleyerek önlenebilir ölüm nedenlerinden biri olan intiharı erken tespit etmek, önlem almak ve uygun tedavileri geliştirebilmeye yardımcı olmaktır. YÖNTEM VE ARAÇLAR: Çalışmamızın örneklemi, Balıkesir Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvurarak Obsesif Kompulsif Bozukluk tanısı alan (n=51) hastalardan oluşmaktadır. Psikiyatrik değerlendirme, Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabının beşinci baskısı (DSM-V) ölçütlerine göre klinisyen tarafından yapılmıştır. Hastalara Sosyodemografik Veri Formu doldurulmuş, Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (Y-BOCS) uygulanarak hastalığın şiddeti, Bilişsel Esneklik Envanteri (BEE) uygulanarak bilişsel esneklik skorları, İma Testi ve Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT) uygulanarak sosyal biliş skorları, İntihar Olasılığı Ölçeği (İOÖ) uygulanarak da intihar riski hesaplanmıştır. BULGULAR: İOÖ, intihar düşüncesi ve intihar girişimi ile sosyodemografik ve klinik veriler karşılaştırıldığında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark görülmemiştir (p>0,05). Y-BOCS ölçeği ile İOÖ total ve alt ölçekleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Bu korelasyon istatistiksel olarak anlamlı ölçülmüştür (p<0,05). Y-BOCS ölçeği ile BEE arasında negatif korelasyon, İOÖ total ve alt ölçekleri ile BEE arasında da negatif korelasyon saptanmıştır (p<0,05). Geçmiş intihar düşüncesine sahip kişilerin BEE skorları düşük olarak saptanmıştır (p<0,05). Sosyal biliş değerlendirme ölçekleri ile İOÖ arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanamamıştır_(p>0,05). SONUÇ: OKB'de bilişsel esnekliğin az olması ile, hastalık şiddetinin ve intihar olasılığının yüksek olması arasında ilişki saptanmıştır. Hastalık şiddetinin intihar olasılığını artırmasında bilişsel katılığın aracı rol üstlendiği düşünülmüştür. Sosyal bilişsel beceriler ile intihar olasılığı, geçmiş intihar düşüncesi ve intihar girişimi öyküsü arasında ilişki saptanmamıştır. Bilişsel esnekliğe yapılacak terapötik müdahalelerin intihar riski ve hastalık prognozuna olumlu katkı yapacağı değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Bilişsel esneklik, intihar, obsesif kompulsif bozukluk, sosyal biliş, yürütücü işlevler

Bilişsel esneklikObsessif kompülsif bozuklukSosyal biliş+2
Duygu Özşenler Alkan
Balıkesir University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yeni tanı almış majör depresif bozukluk hastalarında, altı aylık tedavi sonrası glucagon-like peptide 1 (GLP-1) düzeyi, TNF-α düzeyi ve metabolik parametrelerin semptom şiddeti ile ilişkisinin değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Araştırmamızda majör depresif bozukluk hastalarında ilk tanı aldıklarındaki ve 6 aylık tedavi sonrasındaki TNF-α ve GLP-1 seviyelerini karşılaştırmayı, bu belirteçlerin altı aylık tedavi sonrasında, tedavi öncesine göre değişip değişmediğini, bu parametrelerdeki değişiklik ile hastaların depresyon şiddetindeki değişikliğin ilişkili olup olmadığını araştırarak hem depresyon etiyolojisinin aydınlatılmasında hem de tedaviye yanıtı değerlendirmede kullanılabilecek yeni biyobelirteçlerin geliştirilmesine katkıda bulunmayı amaçladık. YÖNTEM VE ARAÇLAR: Bu çalışma Balıkesir Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniğine başvurduğunda, SCID-5-CV uygulanan ve DSM-V tanı ölçütlerine göre ilk kez majör depresif bozukluk tanısı konulan ve ilk kez psikiyatrik tedavi almaya başlayıp, altı aydır psikiyatrik tedavileri devam eden 40 hasta ile gerçekleştirildi. Hastalara başvuru sırasında onam formunun ardından sosyodemografik veri formu verilmiş, tedavi başlanılmadan önce ve tedavinin altıncı ayında Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği uygulanmış, serum GLP-1, TNF-α düzeyleri ve metabolik parametrelerini değerlendirmek açısından açlık kan şekeri, HbA1c, HDL, LDL, total kolesterol, trigliserid, bel çevresi ve tansiyon arteriyel değerlerine bakılmıştır. Bu değerlerin 6 aylık değişimi istatistiksel yöntemlerle analiz edilmiştir. BULGULAR: Hastaların GLP-1 değerleri tedavi öncesi 69,2 ± 58,1 pmol/L iken tedavi sonrası azalarak 60,1 ± 50,6 pmol/L olsa da fark anlamlı bulunmamıştır (p = 0,085). Bunun yanında TNF-α değeri ise tedavi öncesinde 357,0 ± 343,0 ng/L iken tedavi sonrasında anlamlı şekilde azalarak 238,2 ± 221,6 ng/L bulunmuştur (p = 0,005). Hastaların Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D) skorları ortalaması tedavi öncesi 19,3 ± 4,5 iken tedavi sonrasında anlamlı şekilde azalarak 14,3 ± 6,4 bulunmuştur (t = 5,498, p < 0,001). Ayrıca, Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği (HAM-A) skorları ortalaması tedavi öncesinde 10,7 ± 2,5 iken tedavi sonrasında anlamlı şekilde azalarak 6,7 ± 3,9 bulunmuştur (t = 7,094, p < 0,001). Hastaların HAM-D, HAM-A skoru değişiklikleri ve GLP-1, TNF-α düzeyi değişiklikleri arasındaki ilişkinin incelenmesi için korelasyon analizi yapılmıştır. Ortalama GLP-1 düzeyindeki değişiklik ile hem HAM-D hem de HAM-A puanı ortalamasındaki değişiklikler arasında anlamlı bir pozitif korelasyon bulunmuştur (p=0,041, r=0,324; p=0,035, r=0,334). Bununla birlikte, ortalama TNF-α düzeyindeki değişiklik ile hem HAM-D hem de HAM-A puanı ortalamasındaki değişiklikler arasında anlamlı bir pozitif korelasyon gözlemlenmiştir (p=0,014, r=0,385; p=0,025, r=0,355). Ortalama HAM-D puanındaki değişiklik ile ortalama HAM-A puanındaki değişiklik arasında da anlamlı bir pozitif korelasyon bulunmuştur (p=0,001, r=0,521). Ayrıca, ortalama TNF-α düzeyindeki değişiklik ile ortalama GLP-1 düzeyindeki değişiklik arasında anlamlı bir pozitif korelasyon tespit edilmiştir (p=0,000, r=0,917). SONUÇ: Çalışmamızda majör depresif bozukluk hastalarında GLP-1 ve TNF-α düzeylerinin semptom şiddeti ile ilişkisi olabileceği ortaya konulmuştur. Ancak depresyon ile GLP-1 ve TNF-α arasındaki bu ilişki iki yönlü de olabileceğinden her iki belirtecin majör depresif bozukluğun patofizyolojisinde rol oynayabileceği de söylenebilir. Depresif belirtilerin ortaya çıkmasının ve şiddetlenmesinin mi GLP-1 ve TNF- α düzeyindeki artışa yol açtığı yoksa GLP-1 ve TNF- α düzeyinizdeki artışın mı depresif belirtilere neden olduğu henüz tam olarak bilinmemektedir. Çalışmamızdaki bulgular, majör depresif bozukluk patofizyolojisini anlayabilmemiz açısından önemli katkılar sunmakla birlikte daha geniş örneklem ile yapılacak, bu ilişkinin yönünü belirlemeye odaklanacak ve nedensellik bağlantısını ortaya koyabilecek yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

Emre Kaan Yürür
Balıkesir University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üç ay süre ile takip edilen panik bozukluk hastalarında uyku kalitesinin karar verme ve yürütücü işlevlerle ilişkisi

Amaç: Araştırmamızın amacı; panik bozukluğa eşlik eden uyku kalitesi bozuklukları ile bilişsel işlev bozukluklarını değerlendirmeyi ve aralarındaki ilişkiyi incelemektir. Ayrıca tedavi sonrası panik atakların semptomatik düzelmesine rağmen bilişsel işlevlerdeki bozulmanın devam edip etmediğini ve bilişsel işlevlerin düzelmesine uyku kalitesindeki düzelmenin etkisini araştırmaktır. Yöntem: Çalışmaya, dahil edilme kriterlerini karşılayan 81 Panik Bozukluk (PB) tanılı gönüllü hasta ve hasta grubuyla yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi açısından uyumlu 81 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastalara ilk görüşmelerinde Sosyodemografik Veri Formu, Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Panik Bozukluk Şiddet Ölçeği (PBŞÖ), Montgomery Asberg Depresyon Ölçeği (MADÖ), Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET) ve İowa Kumar Testi (IKT) uygulanmıştır. Üç aylık psikiyatrik tedavi ve izlem süresince 43 hasta çeşitli nedenlerle takipten ayrılmıştır. Bu nedenle takip ve tedaviye devam eden PB tanılı 38 hastaya PUKİ, PBŞÖ, MADÖ, WKET ve İKT tekrar uygulanmıştır. Bulgular: Korelasyon analizlerinde, PUKİ ile MADÖ ve MADÖ ile PBŞÖ arasında pozitif yönde korelasyon tespit edilmiştir (p<0,001). Bilişsel işlevlerin değerlendirildiği WKET'de tedavi sonrasında bireylerin toplam doğru sayısı artarken, toplam yanlış sayısı ve perseveratif hata oranları anlamlı bir şekilde azalmıştır (p<0,001). IKT skorlarında tedavi sonrası artış görülmüştür. Analizlerde, PUKİ skorundaki bir puanlık düşüşün IKT puanını 0,156 puan artırdığı belirlenmiştir (p=0,013). Sonuç: Çalışmada, panik bozukluk şiddetinin bilişsel işlevleri olumsuz yönde etkilediği saptanmıştır. Ayrıca kötü uyku kalitesinin depresyon şiddetini artırdığı, artan depresyonun ise panik bozukluk şiddetini yükselttiği gözlemlenmiştir. Elde edilen veriler, depresyon ve panik bozukluk şiddeti arasında karşılıklı bir etkileşim olabileceğine işaret etmekte ve bu iki durumun birbiriyle yakından ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Tedavi sonrası yapılan değerlendirmelerde, uyku kalitesindeki iyileşmenin karar verme yeteneğini olumlu yönde etkilediği ve panik bozukluğun tedavisinde uyku bozuklukları ile eşlik eden depresyonun yönetiminin önemli bir rol oynadığı görülmüştür. Bunun yanısıra; yapılan Genelleştirilmiş Tahmin Denklemleri (GEE) analizi, uyku kalitesinin IKT skorları üzerindeki anlamlı etkisinin, diğer değişkenlerden bağımsız olduğunu ortaya koymuştur. Bu bulgu, uyku yönetiminin yalnızca genel ruh sağlığını iyileştirmekle kalmayıp bilişsel işlevler ve karar verme süreçleri üzerinde de temel bir rol oynadığını vurgulamaktadır. Bu çalışma, PB tedavi planlarına uyku yönetimi eklenmesinin ve eşlik eden depresyonun tedavisinin önemini vurgulamakta, ileride yapılacak araştırmalar ile klinik müdahaleler için yol gösterici olmaktadır. Anahtar sözcükler: Bilişsel işlevler, Depresyon, Karar verme, Panik bozukluk, Uyku kalitesi

Hediye Hilal Okucu
Balıkesir University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluk'ta aile uyumu ve damgalanma arasındaki ilişkinin incelenmesi

Amaç: Bu araştırmanın amacı Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB)'ta son yıllarda tedavi stratejilerinde önemi artan aile uyumu ile OKB tanılı hastalarla aynı yaşam alanını paylaşan yakınlarındaki içselleştirilmiş damgalanma arasındaki ilişkiyi incelemektir. Ana hipotezimiz aile uyumu ile hasta yakınlarında saptanan içselleştirilmiş damgalanma arasında pozitif yönde ilişki olacağı yönündedir. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Balıkesir Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvuran, DSM-5 bozuklukları için yapılandırılmış klinik görüşme (SCID-5) uygulanan ve DSM-V ölçütlerine göre OKB tanısı konulan 64 katılımcı ve SCID-5 uygulanarak aktif psikiyatrik bozukluğun dışlandığı, OKB tanılı hasta ile aynı ev ortamını paylaşan 64 hasta yakını dahil edilmiştir. Katılımcılardan yazılı onam alındıktan sonra hastalar sosyodemografik veri formu, Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Derecelendirme Ölçeği (YBOKÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BECK-D), Beck Anksiyete Ölçeği (BECK-A), Aile Uyumu Ölçeği-Hasta Formu (AUÖ-HF), Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği (RHİDÖ), Boyutsal Obsesif Kompulsif Bozukluk Ölçeği (BOKÖ); hasta yakınları ise Ebeveynlerin Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği (ERHİDÖ) ile değerlendirilmiştir. Bulgular: AUÖ-HF ile son bir haftadaki aile uyumu davranışının sıklığı değerlendirmiş olup, çalışmaya katılan 64 kişilik örneklemdeki tüm aile üyelerinde en azından bir kez uyum davranışının gözlendiği, en sık görülen uyum davranışlarının ise obsesyonlara güvence sağlama (%96,8), kompulsiyonlara güvence sağlama (%89,0) ve kompulsiyonlar nedeni ile bekleme (%79,6) şeklinde olduğu bulunmuştur. Çalışmamızda yapılan Spearman Korelasyon Analizi'ne göre AUÖ-HF puanları ile YBOKÖ (r:0,756, p<0,01), BECK-D (r:0,652, p<0,01), BECK-A (0,601, p<0,01), RHİDÖ (r:0,350, p<0,01), ERHİDÖ (r:0,762, p<0,01) puanları arasında istatistiksel açıdan anlamlı derecede pozitif korelasyon olduğu bulunmuştur. Regresyon analizi sonuçları, Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği-Ebeveyn Formu (ERHİDÖ)'nun aile uyumunu güçlü bir şekilde yordadığını göstermektedir. Ailenin damgalama ile ilgili algısındaki artışın, uyum davranışlarını şiddetlendirdiği bulunmuştur. Bu ilişki, OKB, anksiyete ve depresyon belirtilerinin şiddeti kontrol edildiğinde de geçerliliğini korumuştur. AUÖ-HF puanları ile BOKÖ-bulaş alt boyutu (r: 0,285, p<0,05) puanları arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki olduğu, AUÖ-HF ile BOKÖ Sorumluluk, Simetri ve Kabul Edilemez Düşünceler alt boyutları arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki olmadığı (p>0,05) saptanmıştır. Sonuç: Aile uyumu ile hasta yakınlarında saptanan içselleştirilmiş damgalanma arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki olduğu bulunmuştur. İçselleştirilmiş damgalanma arttıkça aile uyumu da şiddetleniyordu. Aile uyumu OKB'de tedavi etkinliğini ve hastalık gidişini olumsuz etkileyen klinik bir özelliktir. Çalışmamız, OKB'de hasta yakınlarının damgalanma algısını azaltmaya yönelik stratejilerin terapötik müdahale için önemli bir hedef olabileceği potansiyelini vurgulamakta ve gelecekteki araştırmalar için yol gösterici bir nitelik taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Obsesif Kompulsif Bozukluk, Aile Uyumu, Damgalanma

Fulya Özbek Akbaş
Balıkesir University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anksiyete bozukluklarında BDNF rs6265 (Val66Met) polimorfizmi ve serum BDNF düzeyi ilişkisi

Amaç: Araştırmamız, anksiyete bozukluğu olan bireyler ile sağlıklı gönüllülerde serum BDNF düzeylerini ve BDNF rs6265 (Val66Met) polimorfizmini inceleyerek, serum BDNF düzeyleri ve Val66Met polimorfizminin anksiyete bozukluğu etiyolojisindeki rolünü ortaya koymayı, semptom şiddeti ile ilişkisini değerlendirmeyi ve Val66Met polimorfizminin serum BDNF düzeyleri üzerindeki etkilerini belirlemeyi amaçlamaktadır. Yöntem ve Araçlar: Araştırmaya Balıkesir Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvuran, DSM V-TR ölçütlerine göre anksiyete bozukluğu tanı çatısı altında yer alan hastalıklardan en az birisinin tanı kriterlerini karşılayan 64 hasta ve 64 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Katılımcılardan alınan kan örnekleri, biyokimya ve genetik laboratuvarlarında ELISA ve RT-PCR yöntemleri kullanılarak incelenmiştir. Araştırmaya katılım öncesinde, tüm katılımcılardan Bilgilendirilmiş Gönüllü Onam Formu alınmış, ardından Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu doldurulmuş ve tüm katılımcılara SCID-5-CV ve HAM-A, HADS ile Düzey 2 Bedensel Belirti Ölçekleri uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda hasta ve kontrol gruplarının serum BDNF düzeyi ortanca (min-maks) değerlerinin sırasıyla 1,50 (0,19-3,28) ng/mL ve 1,62 (1,05-9,50) ng/mL olduğu görülmüş ve aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,007). Serum BDNF düzeyleriyle HAM-A, HADS ve Düzey 2 Bedensel Belirti Ölçeği puanları arasında negatif korelasyon saptanmıştır (sırasıyla rs= -,386, rs= -,317, rs= -,224). Serum BDNF düzeyinin tanısal performansı ROC eğrisi ile değerlendirildiğinde ise 1,54 ng/mL kesme değeri için %59,4 sensitivite ve %57,8 spesifite ile hastalığı belirlemede anlamlı bir ayırt edici güce sahip olduğu bulunmuştur. Val66Met polimorfizminin varlığı açısından hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı bir fark görülmemiştir (p=0,843). Serum BDNF düzeyi ile Val66Met polimorfizmi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p=0,215). Sonuç: Serum BDNF düzeylerinin anksiyete bozukluğu olan bireylerde belirgin şekilde daha düşük olması, birçok psikiyatrik bozuklukta biyobelirteç olarak aday gösterilen BDNF'nin, anksiyete patofizyolojisinde oynadığı rolü desteklemektedir. Bununla birlikte, Val66Met polimorfizminin BDNF düzeyleri üzerindeki etkisinin anlamlı bir şekilde doğrulanamaması, genetik varyasyonların daha geniş örneklem gruplarında ve farklı popülasyonlarda incelenmesi gerektiğini göstermektedir.

Dicle Yılmaz Uyanık
Balıkesir University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Major depresif bozukluk hastalarında serum paraoksonaz düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Majör Depresif Bozuklukta (MDB) oksidatif stres artışı ve antioksidan savunma sistemlerindeki bozulmaların önemli rol oynadığı bilinmektedir. Paraoksonaz-1 (PON1), yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) ile ilişkili bir antioksidan enzim olup oksidatif stres biyolojisinin önemli belirteçlerinden biridir. Bu çalışmanın amacı, MDB hastalarında serum PON1 aktivitesini sağlıklı bireylerle karşılaştırmak ve ilk atak depresyon ile yineleyici depresyon arasındaki ilişkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bu vaka-kontrol çalışmasında Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı -5 (DSM-5) ölçütlerine göre MDB tanısı alan 64 hasta ve 64 sağlıklı kontrol dâhil edilmiştir. Serum PON1 aktivitesi spektrofotometrik yöntemle ölçülmüştür. Depresyon şiddeti Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D) ve Depresyon Anksiyete Stres Ölçeği-21 (DASS-21) ile değerlendirilmiştir. İlk atak ve yineleyici depresyon alt grupları karşılaştırılmıştır. Gruplar arası karşılaştırmalarda uygun parametrik ve non-parametrik testler kullanılmış; PON1'in depresyonu ayırt etme gücü Alıcı İşlem Karakteristiği (ROC) analizi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: MDB grubunda serum PON1 aktivitesi, sağlıklı kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur (129,3 U/L'ye karşı 170,6 U/L; p <0,001). Hasta ve sağlıklı gruplar arasında yaş, cinsiyet ve sigara kullanımı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. İlk atak depresyon grubunda PON1 düzeyleri yineleyici depresyon grubuna göre daha düşük bulunmuş; her iki hasta grubunun PON1 düzeyleri de sağlıklı bireylerin altında saptanmıştır. PON1 aktivitesi ile HAM-D ve DASS-21 alt ölçek puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. ROC analizinde serum PON1 aktivitesinin majör depresif bozukluğu sağlıklı bireylerden ayırt etme gücü istatistiksel olarak anlamlı görülmüştür (Eğri Altında Kalan Alan (AUC) = 0,706). Youden VI indeksine göre belirlenen 97,5 kesme değerinde duyarlılık %50 ve özgüllük %89,1 olarak hesaplanmıştır. Sonuç: Serum PON1 aktivitesinin majör depresif bozuklukta belirgin biçimde azalması, oksidatif stres–antioksidan dengesindeki bozulmanın hastalığa eşlik eden biyolojik süreçlerle ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. İlk atak depresyonda daha düşük PON1 düzeylerinin saptanması, bu biyolojik süreçlerin hastalığın erken evrelerinde daha belirgin olabileceğine işaret etmektedir. Bununla birlikte PON1 düzeylerinin depresyonun semptom şiddetiyle doğrudan ilişkili olmaması, bu enzimin klinik şiddeti yansıtan bir göstergeden ziyade hastalığın biyolojik varlığına eşlik eden bir belirteç olabileceğini düşündürmektedir. ROC analizi bulguları, PON1'in yüksek özgüllüğü sayesinde sağlıklı bireyleri doğru biçimde ayırt etme açısından güçlü bir yön taşıdığını; buna karşın görece düşük duyarlılığı nedeniyle depresyon olgularının tümünü yakalamada sınırlılık gösterebileceğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle PON1'in, tek başına tanısal karar vermekten ziyade, çoklu biyobelirteç yaklaşımları içinde klinik değerlendirmeyi destekleyici bir parametre olarak değerlendirilmesi daha uygun görünmektedir. Anahtar Kelimeler: Majör depresif bozukluk, paraoksonaz-1, oksidatif stres, biyobelirteç, ilk atak depresyon.

Oğuzcan Türkmen
Balıkesir University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Major depresif bozukluk tanılı hastalarda yeme tutumlarının serum apelin düzeyi ile ilişkisi

Amaç: Çalışmamızın amacı, Majör Depresif Bozukluk (MDB) tanılı bireylerde yeme tutumu ve yeme davranışına ilişkin psikometrik özellikler ile serum apelin düzeyleri arasındaki ilişkiyi sağlıklı kontrollerle karşılaştırarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Araştırma kesitsel nitelikte olup Balıkesir Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği ve Tıbbi Biyokimya Laboratuvarında 01 Şubat 2025–01 Ağustos 2025 tarihleri arasında yürütülmüştür. Toplam 109 katılımcı çalışmaya dahil edilmiştir (54 sağlıklı kontrol, 55 MDB). Katılımcılara Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu, Beck Depresyon Envanteri (BDE), Yeme Tutum Testi-26 (YTT-26), Duygusal Yeme Ölçeği (DYÖ) ve ORTO-11 ölçeği uygulanmıştır. Serum apelin düzeyleri 8–12 saatlik açlık sonrası alınan venöz kan örneklerinde ELISA yöntemiyle ölçülmüştür. İstatistiksel analizlerde grup karşılaştırmaları, Spearman korelasyon analizi ve hiyerarşik lineer regresyon modeli kullanılmıştır. Bulgular: Hasta ve kontrol grupları yaş ve cinsiyet açısından benzer bulunmuştur (p>0,05). Gelir düzeyi ve çalışma durumu açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,05). BDE puanları hasta grubunda anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur (kontrol: 3,9±2,5; hasta: 26,1±11,9; p<0,001). DYÖ ve YTT puanları da hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede daha yüksek saptanmıştır (sırasıyla p=0,012 ve p=0,020). ORTO-11 puanı kontrol grubunda hasta grubuna göre daha yüksek bulunmuştur (p=0,018). Serum apelin düzeyi hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek saptanmıştır (medyan [min–maks]: kontrol 1198,3 [785,7–3426,7] pg/mL; hasta 1352,3 [590,7–4000] pg/mL; p=0,023). Tüm örneklemde apelin düzeyi ile BDE arasında düşük düzeyde pozitif korelasyon görülmüştür (r=0,308; p=0,001); ancak hasta ve kontrol grupları ayrı değerlendirildiğinde apelin ile ölçek puanları arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Hiyerarşik regresyon analizinde grup, BDE, cinsiyet ve apelin düzeyi yeme tutumunu bağımsız olarak yordamamış; modele ORTO-11 ve DYÖ eklendiğinde model anlamlı hale gelmiş ve nihai modelde yeme tutumunu bağımsız olarak yordayan tek değişken ORTO-11 olmuştur (p<0,001). Sonuç: Bulgular, MDB'de yeme tutumu ve duygusal yeme düzeylerinin sağlıklı kontrollere kıyasla daha olumsuz seyrettiğini ve serum apelin düzeylerinin hasta grubunda daha yüksek olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte apelin düzeyi, yeme davranışına ilişkin ölçeklerle doğrudan ilişkili görünmemiş ve yeme tutumunun bağımsız belirleyicisi olmamıştır. Yeme tutumunu en güçlü biçimde açıklayan değişkenin ORTO-11 olması, yeme davranışına özgü bilişsel kontrol süreçlerinin biyobelirteçlerden ve genel depresif belirti şiddetinden daha belirleyici olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Majör Depresif Bozukluk, Depresyon, Yeme Tutumu, Apelin, ORTO-11

Hilal Ulusoy
Balıkesir University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klomipramin kullanan hastalarda tedavi yanıtının 5ht2a (RS6313) ve serotonin taşıyıcı protein geni (5-HTT / RS25531) polimorfizmleriyle ilişkisi

Amaç: Bu tez çalışmasının amacı OKB'de klomipramin tedavi yanıtının ve yan etki profilinin serotonin reseptör gen polimorfizmleri ile olası ilişkisini ortaya koymaktır. Bu tez çalışmasının hipotezleri ise (i) Dirençli OKB hastalarında klomipramin tedavisine verilen tedavi yanıtının HTR2A geni T102C (rs6313) polimorfizmi ve SLC6A4 (Serotonin Taşıyıcı Protein [5-HTT]) geni promoter bölge (5-HTTLPR) varyasyonu ve aynı gendeki tek nükleotid rs25531 farklılığı ilişkili olduğu (ii) dirençli OKB olgularında tamamlanma ihtiyacının HTR2A rs6313 polimorfizmi ve SLC6A4 5-HTTLPR varyasyonu ve rs25531 polimorfizmi ile ilişkili olduğu (iii) dirençli OKB olgularında klomipraminin neden olduğu bildirilen yan etkilerin, HTR2A rs6313 ve SLC6A4 5-HTTLPR ve rs25531 polimorfizmleri ilişkili olabileceği şeklindedir. Gereç ve Yöntem: Dirençli OKB tanısı olan 64 hasta çalışmaya alınmış ve obsesif-kompulsif bozukluk şiddeti Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOKÖ) ile değerlendirilmiştir. Olgulara Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği ve Bilişsel Tamamlanma İhtiyacı Ölçeği de uygulanmıştır. Polimorfizm değerlendirmesi için kan örneği vermeyi kabul eden 56'sında HTR2A rs6313, SLC6A4 5-HTTLPR ve rs25531 polimorfizmleri araştırılmıştır ve ilaç yan etkilerini değerlendirmek için UKU yan etki derecelendirme ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: HTR2A geni T102C polimorfizmi ile OKB klinik özellikleri, şiddeti ve klomipramin tedavi yanıtı ile arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. SLC6A4 5-HTTLPR polimorfizminde, OKB'nin başlangıç yaşının L alleli varlığı ile istatistiksel olarak anlamlı ilişkide olduğu bulunmuştur; S alleli ise çocuklukta tik öyküsü varlığı ile ilişkili bulunmuştur. SLC6A4 geni rs25531 polimorfizminde OKB'nin başlangıç yaşı ile LA alleli varlığı arasındaki ilişki istatistiksel olarak belirgin hale gelmiştir. Çalışmada klomipramine ait olarak kaydedilen yan etkiler ile HTR2A geni T102C polimorfizmi ilişkili bulunmamıştır. Yan etkilerde tremor, terleme eğiliminde artış ve cinsel isteğin azalması 5-HTTLPR polimorfizmi ile ilişkili bulunmuştur. rs25531 polimorfizminde LA yokluğunda terleme eğiliminin arttığı gösterilmiştir. Bilişsel tamamlanma ihtiyacı ise OKB'ye ait klinik belirtiler ve tedavi öncesi belirti şiddeti ile ilişkili bulunmasa da tedavi yanıtı ile ters korelasyonlu bulunmuştur. Bilişsel tamamlanma ihtiyacına yönelik alt faktörlerden düzen arama puanı 5-HTTLPR S alleli varlığı ile, belirsizliğe tahammülsüzlük alt puanı HTR2A T102C polimorfizminde C alleli varlığı ile ilişkili bulunmuştur. Sonuç: Dirençli OKB olgularında HTR2A ve SLC6A4 genlerine ait polimorfizmler, klinik özellikler ile ilişkili görünmekle birlikte tedavi yanıtını yordamamaktadır. Klomipramin kullanımına bağlı yan etkilerin bir kısmı HTR2A ve SLC6A4 genleri ile ilişkili görünmektedir. Bilişsel tamamlanma ihtiyacı, dirençli OKB'de klinik özellikler ve belirti şiddeti ile ilişkili değildir fakat tedavi yanıtını yorduyor olabilir. Anahtar Kelimeler: Obsesif kompulsif bozukluk, Genetik polimorfizm, Klomipramin, Yan etki, Bilişsel tamamlanma ihtiyacı

Bilişsel tamamlanma ihtiyacıObsessif kompülsif bozuklukPolimorfizm-genetik+1
Büşra Yalçınkaya
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofrenide tedavi direncinin otistik özellikler ve obsesif-kompulsif belirtilerle ilişkisinin ilgili genetik varyasyonlar aracılığıyla araştırılması

Amaç: Bu tez çalışmasının amacı şizofreni hastalarında tedavi direnci ile ilişkili olabilecek obsesif-kompulsif semptomların (OKS), otizm spektrum bozukluğu (OSB) özellikleri ile ilişkisini ve daha önce şizofreni hastalarında OKS'ye duyarlılık yarattığına ilişkin bulgular elde edilmiş olan BDNF, COMT, HTR2A ve SLC6A4 genlerine ait bazı polimorfizmlerin rolünü araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 70 tedaviye dirençli şizofreni hastası ile 66 tedavi direnci geliştirmeyen şizofreni hastası olmak üzere toplam 136 katılımcı alınmıştır. İlk aşamada tüm katılımcılara şizofreni belirtilerini değerendirmek için Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS) ve Klinik Global İzlenim-Şizofreni Ölçeği (KGİ-ŞÖ), belirtilerine ilişkin farkındalıklarını değerlendirmek için İçgörü Değerlendirme Ölçeği (İDÖ), depresyon şiddetini değerlendirmek için Calgary Şizofrenide Depresyon Ölçeği (CŞDÖ) uygulanmıştır. Ardından hastalarda OKS şiddetinin değerlendirilmesi için Yale Brown Obsesyon-Kompulsiyon Ölçeği (YB-OKÖ); otistik özelliklerin değerlendirilmesi için ise PANSS Otizm Şiddeti Ölçeği (PAUSS), Tekrarlayıcı Davranışlar Ölçeği-Revize-Türkçe Versiyonu (TEDÖ-R-TV), Erişkin Otizm Spektrum Anketi (OSA), Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT) ve Tanısal Otizm Spektrum Görüşmesi (DASI) uygulanmıştır. Premorbid bilişsel işlevleri değerlendirmek amacıyla da tüm hastalara Raven Standart Progresif Matrisler Testi (RSPMT) uygulanmıştır. İkinci aşamada tedaviye dirençli şizofreni grubundaki hastalardan kan numuneleri alınarak BDNF, COMT, SLC6A4 ve HTR2A genlerine ait polimorfizmler araştırılmıştır ve bunların OKS ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Bulgular: Her iki grup arasında sosyodemografik özellikler ve şizofreni belirti şiddeti açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Tedaviye dirençli şizofreni hastalarında, tedaviye direnç göstermeyen hastalara göre OKS şiddeti ve otistik özellikler anlamlı düzeyde fazla bulunmuştur. Tedaviye dirençli şizofreni grubunda OKS şiddeti yüksek olan hastaların OSA, TEDÖ toplam ve PAUSS puanları anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Yapılan çoklu doğrusal regresyon analizi sonucunda bu grupta yalnızca OSA puanlarının OKS'yi yordadığı görülmüştür. Ek olarak, tedaviye dirençli şizofreni grubunda BDNF, COMT, HTR2A ve SLC6A4 genlerine ait polimorfizmlerin frekansları, sağlıklı popülasyona göre farklılık gösterse de OKS ile anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Sonuç: Şizofrenide OKS ve otistik özellikler tedavi direnci ile ilişkili görünmektedir. Dolayısıyla tedaviye dirençli şizofreni hastalarında OSB ve OKB tanı ve ayırıcı tanısının sağaltımda ele alınması önemlidir. Bu hasta grubunda OKS ve OSB ile ilgili genlere ait polimorfizmlerin rollerini kesin olarak ortaya koyabilmek amacıyla daha geniş örneklemlerde, glutamaterjik genleri de içeren polimorfizmlerin araştırılması önerilir.

Belirti ve semptomlarGenetik varyasyonObsessif davranış+5
Koray Yarız
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bulimiya nervoza ve tıkınırcasına yeme bozukluğunda transkraniyal direkt akım uyarımı'nın bilişsel esneklik, dürtüsellik ve yeme davranışı üzerine etkileri

Amaç: Bulimiya nervoza (BN) ve tıkınırcasına yeme bozukluğunda (TYB) bilişsel işlevler, dürtüsellik ve yeme davranışının özellikleri ve bunların transkraniyal direkt akım uyarımına (tDAU) yanıtı son zamanlarda ilgi odağı olan konular arasındadır. Ancak bu konudaki çalışmalar çelişkili sonuçlar bildirmektedir. Bu nedenle, bu çalışmada BN ve TYB tanısı olan hastalarda bilişsel esneklik, dürtüsellik ve yeme davranışının değerlendirilmesi ve dorsolateral prefrontal kortekse (DLPFK) uygulanan tDAU ile değişimlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 6'sı BN, 15'i TYB tanısı olan toplam 21 katılımcı dahil edilmiştir. İlk değerlendirmede, katılımcıların sosyodemografik bilgileri alındıktan sonra Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ), Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği (HADÖ), Durumluk Kaygı Envanteri (DKÖ), Yeme Bozukluğu Değerlendirme Ölçeği (YBDÖ), Yeme Tutumu Testi (YTT), Yeme Davranışı Takip Formu (YDTF), BARRATT Dürtüsellik Ölçeği Kısa Formu (BDÖ-11-KF), Bilişsel Esneklik Ölçeği (BEE), İz Sürme Testi A ve B formları (İST A ve B) ve Modifiye Balon Analog Risk Testi (M-BART) uygulanmıştır. Daha sonra, katılımcılara 3 hafta boyunca haftada üç kez gün aşırı, toplamda 9 seans, DLPFK'e tDAU uygulaması yapılmış ve her tDAU seansı 20 dakika sürmüştür. Katılımcılara sırasıyla, ilk hafta 3 seans sağ anodal sol katodal sahte (sham) tDAU, ikinci hafta 3 seans sağ anodal sol katodal aktif tDAU, üçüncü hafta 3 seans sol anodal sağ katodal aktif tDAU uygulanmıştır. Her hafta son uygulama sonrasında katılımcılara, DKÖ, HDDÖ, HADÖ, İST A-B ve M-BART yeniden uygulanmış ve katılımcılardan takip eden 2 gün, günde birer kez, toplamda 6 kez YDTF'yi doldurmaları istenmiştir. Katılımcılara ait dört seferde toplanan veriler, tekrarlı ölçümler ANOVA ya da Friedman testi ile analiz edilmiştir. Bulgular: M-BART ile değerlendirilen, risk alma davranışının hem sağ anodal sol katodal hem de sol anodal sağ katodal DLPFK aktif tDAU ile daha yüksek olduğu saptanmıştır. Bilişsel esnekliği değerlendirmek amacıyla uygulanan İST B-A puanının yalnızca sol anodal sağ katodal DLPFK aktif tDAU ile anlamlı olarak daha düşük olduğu bulunmuştur. Yeme isteğinin sahte uyarım ve her iki aktif tDAU sonrası ilk değerlendirmeye göre daha düşük olduğu; ancak, sahte ve aktif uyarımlar arasında anlamlı bir fark olmadığı saptanmıştır. Yeme atağı sayısı ise, sahte uyarım ve her iki aktif tDAU sonrası ilk değerlendirmeye göre daha düşük, ayrıca aktif tDAU'lar sonrası sahte uyarıma göre anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır. Öte yandan, HADÖ ile değerlendirilen anksiyete düzeyinin tüm tDAU'larda ilk değerlendirmeye göre daha düşük olduğu ancak sahte ve aktif koşullar arasında anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür. HDDÖ ile değerlendirilen depresyon düzeyleri ise tüm tDAU'lar ile ilk değerlendirmeye göre daha düşük, ayrıca sol anodal sağ katodal aktif tDAU sonrası sahte uyarıma göre daha düşük bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışmanın bulguları, DLPFK'ya uygulanan her iki aktif tDAU'nun dürtüsellik düzeyini artırdığını, buna karşın yalnızca sol anodal sağ katodal tDAU'nun bilişsel esneklik üzerinde olumlu bir etkisi olduğunu göstermektedir. Yeme isteği açısından, tDAU koşulları arasında anlamlı bir fark bulunmazken, yeme atağı açısından ise, her iki aktif tDAU'nun sahte uyarımdan daha etkili olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, yeme bozukluğu olan hastalarda tDAU, temel semptomlara ek olarak hastalık seyrini etkileyebilecek depresif belirtiler ve bilişsel esneklik gibi alanlara da etkisi olabilecek bir müdahale yöntemi gibi görünmektedir. Bu hasta grubunda, tDAU'nun risk alma ve dürtüsellik üzerine etkilerinin anlaşılabilmesi için, tekrarlayan tDAU uygulamalarının yapılacağı geniş örneklemli ve kontrollü çalışmalara gereksinim bulunmaktadır.

Beslenme bozukluklarıBeslenme davranışıBeslenme ve yeme bozuklukları+4
Hamide Kutlu Cansever
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psikotik hasta grubunda otistik özelliklerin hastalık sonuçları açısından incelenmesi

Amaç: Otizm ile psikotik bozukluklar arasında klinik görünüm ve etyopatogenez açısından anlamlı derecede örtüşme olduğunu öne süren literatür giderek daha fazla ilgi görmektedir. Psikoz popülasyonlarında otistik özelliklerin yaygınlığı genel nüfusa kıyasla önemli ölçüde daha fazladır. Fakat bu birlikteliğin önemi yeterince araştırılmamıştır. Otistik özelliklerin klinik açıdan neden önemli olduğunun anlaşılması hastaların en uygun tanı ve tedaviyi alması açısından önem arz etmektedir. Gereç ve Y öntem: Çalışmaya hastalık seyri üzerinde önemli etkisi olan en az bir psikotik atak geçirmiş ve tedavi süresinin çoğunda antipsikotik ilaç kullanmış veya kullanmakta olan 125 hasta dahil edilmiştir. Hastalar ile yapılan anamnez görüşmesi ışığında; yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim düzeyi, ilk psikiyatrik belirtilerin ortaya çıkma yaşı, ilk psikiyatri başvurusunun ne zaman olduğu, psikotik belirtilerin ortaya çıkması ile antipsikotik ilaç başlanması arasında geçen süre, psikiyatri servisine yatış sayısı, psikiyatri servislerindeki toplam yatış süresi, psikotik atak sayısı, aldığı psikotrop tedaviler, tıbbi ve nörolojik komorbiditeler, adli olay öyküsü, alkol-madde ve sigara kullanımı, akran zorbalığına uğrama gibi bilgileri içeren sosyodemografik bilgi ve anamnez formu doldurulmuştur. Ayrıca araştırmacı tarafından hastanın tedavi uyumunu değerlendirmek amacıyla Modifiye Morisky İlaç Uyumu Ölçeği (MMS), işlevselliğini değerlendirmek amacıyla Bireysel ve Sosyal Performans Ölçeği (PSP) ve İşlevselliğin Genel Değerlendirilmesi Ölçeği (İGD), içgörü düzeyini değerlendirmek amacıyla İçgörünün Üç Bileşeni Ölçeği(İÜBÖ), hastalık şiddetini belirlemek amaçlı Klinik Global İzlenim Ölçeği (CGI), pozitif ve negatif belirtilerinin şiddetini değerlendirmek amacıyla Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), anksiyete ve depresyon şiddetini belirlemek amacıyla sırasıyla Hamilton Anksiyete Ölçeği(HAM-A) ve Hamilton Depresyon Ölçeği (HAM-D), intihar davranışını değerlendirmek amacıyla Columbia İntihar Şiddetini Derecelendirme Ölçeği (C-İŞDÖ) doldurulmuştur. Hasta tarafından doldurulan ölçekler ise şu şekilde sıralanabilir; otistik özellikleri değerlendirmek amacıyla Otizm Spektrum Anketi (OSA), yaşam kalitesinin değerlendirilmesi amacıyla Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Değerlendirme-Kısa Formu (WHOQOL-BREF) ve aleksitimi düzeyini değerlendirme amacıyla Toronto Aleksitimi Ölçeği(TAÖ). Bulgular: Çalışmamızda otistik özellikler ile işlevsellik, yaşam kalitesi ve öznel tedavi yararı arasında negatif yönlü; aleksitimi, aile eleştirelliği, hastalık şiddeti, anksiyete ve depresyon şiddeti, pozitif ve negatif belirti şiddeti, intihar düşüncesi ve davranışı, psikotik atak sayısı arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki olduğu gösterilmiştir. İlaç uyumu açısından bakıldığında, motivasyonu yüksek olan grup ile düşük olan grup arasında otistik özellik düzeyi açısından anlamlı fark elde edilirken; bilgi düzeyi yüksek olan grup ile düşük olan grup arasında anlamlı fark elde edilmemiştir. Sigara kullananlar, kullanmayanlara kıyasla OSA iletişim alt ölçeğinde daha az otistik özellik bildirmiştir. Psikiyatrik belirtilerin ortaya çıkma yaşı ile OSA dikkati kaydırabilme alt ölçeği puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif yönlü bir ilişki olduğu gösterilirken; ilk psikiyatri başvuru yaşı, ilk psikotik belirtiler ile antipsikotik ilaç başlanması arasında geçen süre, psikiyatri servisi yatış sayısı ve süresi, cinsiyet, medeni durum, çocuk sahibi olma, alkol madde kullanımı, mevcut antipsikotik ilaçlar ve içgörü düzeyi ile otistik özellikler arasında anlamlı bir ilişki gösterilmedi. Sonuç: Birlikte ele alındığında, bulgularımız psikotik hasta grubunda otistik özelliklerin önemini göstermektedir. Otizm ile psikoz arasındaki ilişkiye ilişkin klinik bilgide önemli bir boşluk olduğu, tanı araçlarında ve tedavi seçeneklerinde daha fazla iyileştirmeye ihtiyaç olduğu açıktır. Çalışmamız tasarımı gereği kesitsel bir çalışma olduğundan nedensellik konusundaki spekülasyonlar sınırlıdır ve daha fazla ileriye dönük araştırmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Psikotik Bozukluklar, Otizm Spektrum Bozukluğu, Otistik Özellikler, Boyutsal Yaklaşım, İşlevsellik

Otistik bozukluklarOtizm spektrum bozukluğuPsikiyatrik hastalar+3
Ezgi Sıla Ahi Üstün
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozuklukta sirkadiyen ve sosyal ritmin düzeni, kronotip ve COMT geni Val158Met (rs4680), CLOCK geni 3111 T/C (rs1801260), GSK3-ß geni -50 T/C (rs334558) polimorfizmlerinin valproik asit tedavi yanıtıyla ilişkisi

Bipolar Bozuklukta Sirkadiyen ve Sosyal Ritmin Düzeni, Kronotip ve COMT Geni Val158Met (rs4680), CLOCK Geni 3111 T/C (rs1801260), GSK3-ß Geni -50 T/C (rs334558) Polimorfizmlerinin Valproik Asite Tedavi Yanıtıyla İlişkisi Amaç: Bipolar bozukluk (BB), sosyal ve sirkadiyen ritmin belirgin olarak bozulduğu, yaygın ve ciddi bir ruhsal bozukluktur. Tedavi yanıtı değişkendir ve pek çok etmenle ilişkilendirilmiştir. Sirkadiyen ritim bozukluğu ve kronotip bu etmenler arasındadır. Duygudurum düzenleyiciler ilk basamak tedaviyi oluşturur. Bunlardan en yaygın kullanılanılar arasında lityum ve valproik asit (VPA) yer almaktadır. Son yıllarda hem hayvan hem insan çalışmalarında VPA'nın sirkadiyen ritim üzerinde farmakodinamik etkisi olabileceği öne sürülmektedir. Bu tez çalışmasında BB olgularının VPA'ya verdiği tedavi yanıtının (i) daha önce sirkadiyen ritimle ilişkilendirilmiş genlere ait çeşitlilikler [COMT geni Val158Met (rs4680), CLOCK geni 3111T/C (rs1801260), GSK3-ß geni -50 T/C (rs334558) polimorfizmleri], (ii) sosyal ve biyolojik ritmin düzeni ve (iii) kronotip ile ilişkili olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: BB tanısı konan, en az bir aydır VPA kullanmakta olan, 18-65 yaş aralığında olan 94 olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Katılımcılara Hamilton Depresyon Ölçeği (HAM-D), Young Mani Değerlendirme Ölçeği (YMDÖ) ve Klinik Global İzlenimler Ölçeği (KGİ), Biyolojik Ritim Değerlendirme Görüşmesi Ölçeği (BRDG), Sabahçıllık Akşamcılık Ölçeği (SAÖ), Koruyucu Sağaltımı Değerlendirme Ölçeği (Alda Ölçeği) ve Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği-Motor Muayene (BPHDÖ-MM) uygulanmıştır. Sosyal ritim düzeni Sosyal Ritim Metrik-5 (SRM-5) ölçeği ile değerlendirilmiştir. Genetik polimorfizmler periferik kan örnekleri üzerinden polimeraz zincir reaksiyonu-restriksiyon parça uzunluk polimorfizm (PZR-RPUP) yöntemiyle saptanmıştır. Bulgular: CLOCK geni 3111T/C (rs1801260) polimorfizmi ile ilişkili olarak C aleline sahip olan kişilerde hastalık başlangıç yaşının daha geç, geçmişteki depresif ve manik/hipomanik atak sayısının, sosyal ve sirkadiyen ritimdeki sapmanın ve duygudurum dalgalanmasının daha az olduğu saptanmıştır. COMT geni Val158Met (rs4680) polimorfizmi A/A genotipinin VPA idame tedavisine tam yanıt açısından avantajlı, GSK3-ß geni -50 T/C (rs334558) polimorfizmi C/T genotipinin kısmı yanıt açısından dezavantajlı olduğu ortaya konmuştur. COMT geni Val158Met (rs4680) polimorfizmi ile ilişkili olarak A alelinin varlığı sosyal ritim düzensizliğiyle ilişkili bulunmuştur. Ailede psikiyatrik bozukluk öyküsü bu olgularda daha sıktır. Hastalık süresi, geçmişteki toplam manik/hipomanik atak sayısı, HAM-D toplam puanı, SRM-5 duygudurum sapma puanı, VPA maruziyet süresi ile Alda Ölçeği A puanı arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Sabahçıllık daha düzenli biyolojik ritimle ve daha iyi tedavi yanıtıyla ilişkili bulunmuştur. VPA tedavisine verilen yanıtın hastalık süresi, HAM-D toplam puanı, geçmişteki toplam manik/hipomanik atak sayısı, SRM-5 duygudurum sapma puanı ve VPA maruziyet süresi değişkenlerinden oluşan bir model tarafından yordandığı ve hiçbir bağımsız değişkeninin model dışı kalmadığı saptanmıştır [F(5)=9.34, R2=0.32, p<0.001]. Sonuç: CLOCK geni 3111T/C (rs1801260) polimorfizmi ile ilişkili olarak C alelinin varlığı atak sayısı, biyolojik ritmin düzenliliği ve duygudurum dalgalanması açısından koruyucudur. COMT geni Val158Met (rs4680) polimorfizmi A/A genotipi ve GSK3-ß geni -50 T/C (rs334558) polimorfizmi C/T genotipi VPA idame tedavi yanıtı ile ilişkilidir. Tedavi yanıtı hastalık süresi, geçmişteki toplam manik/hipomanik atak sayısı, HAM-D toplam puanı, SRM-5 duygudurum sapma puanı, VPA maruziyet süresi parametreleri ile negatif koreledir. Sabahçıllık kronotipi düzenli biyolojik ritim ve VPA idame tedavisine daha iyi yanıt ile ilişkilidir. Hastalık süresi, HAM-D toplam puanı, geçmişteki toplam manik/hipomanik atak sayısı, SRM-5 duygudurum sapma puanı ve VPA maruziyet süresi değişkenlerinden oluşan bir model tedavi yanıtını yordamaktadır. Geçmişteki toplam manik/hipomanik atak sayısı ve VPA maruziyet süresinin model üzerindeki etkisi diğer değişkenlerden daha belirgindir. Anahtar Sözcükler: Bipolar bozukluk, valproik asit, genetik polimorfizm, sirkadiyen ritim, kronotip

Bipolar bozuklukGenlerKronotip+5
Müge Ulusoy Altınoklu
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu eş tanısının bariatrik cerrahi sonrası hastalarda kilo üzerinde etkisi

Amaç: Obezitesi olan bireyler arasında DEHB prevalansının yüksek olduğu bilinmektedir. Bariatrik cerrahi uygulanan olguların sağlıklı yeme davranışlarını ve düzenli takiplerini sürdürmesi gerekmektedir. DEHB eş tanısı sağlıklı yeme davranışı ve takiplere düzenli devam etmeyi etkileyebilmektedir. Bu çalışmada bariatrik cerrahi ameliyatı olmuş olgularda DEHB belirtileri ile ameliyat sonrası başarısız kilo kaybı ve kilo geri alımı arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmanın bir diğer amacı ise bu olgularda DEHB belirtileri ile alkol kullanımı arasında ilişkiyi araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya bariatrik cerrahi ameliyatı olmuş ve ameliyat sonrasında 6-60 ay arası süre geçmiş, 134 katılımcı dahil edilmiştir. Katılımcılara Yetişkinlerde DEHB İçin Tanısal Görüşme, Wender-Reimherr Yetişkin DEHB Öz Bildirim Ölçeği (SR-WRAADDS), Ruhsal Belirti Tarama Listesi (SCL90), Yeme Bozukluğu Değerlendirme Ölçeği (YBDÖ), Alkol Kullanım Bozuklukları Tanıma Testi (AKBTT) uygulanmıştır. Bulgular: DEHB sıklığı %14.9 bulunmuştur. DEHB belirtileri olan olguların olmayanlara göre cerrahi tedavi sonrası kontrollere daha az geldiği bulunmuştur. AKBTT puanları anlamlı olmasa da DEHB olası ve dikkat eksikliği baskın alt tipi gruplarında daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: DEHB belirtileri olan olguların cerrahi tedavi sonrası takiplere uyum sağlamada zorlandığı görülmüş, ancak belirtilerin kilo kaybı başarısı ve kilo geri alımı üzerine anlamlı etkisi bulunmamıştır. DEHB belirtilerinin alkol kullanım riski üzerinde anlamlı etkisi görülmemiştir. Anahtar Sözcükler: dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, bariatrik cerrahi, obezite cerrahisi, ameliyat sonrası sonuç, kilo geri alımı.

Hiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuKilo almaKomorbidite+3
Jamala Huseynlı
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk tanılı hastalarda serum glial fibriler asidik protein, β-III tübülin, sinaptofizin ile optik koherens ilişkisi

Amaç: Bipolar bozukluğun (BPB) etiyolojisi kesin şekilde gösterilememiş olup nörodejeneratif ve nörogelişimsel süreçlerin hastalığın etiyolojisinde rol oynadığı düşünülmektedir. Çalışmanın amacı bipolar bozukluk tanısı olan bireylerde sağlıklı kontrol grubuna kıyasla nörodejeneratif ve nörogelişimsel belirteçler olan serum β-III tübülin, GFAP (glial fibriler asidik protein), sinaptofizin ile OKT (optik koherens tomografi) ölçümlerini karşılaştırmak ve bunlar arasındaki olası ilişkiyi belirlemektir. Yöntem: Araştırma kesitsel ve gözlemsel olarak tasarlanmıştır. Örneklemi BPB tip I tanı ölçütlerini karşılayan bipolar bozukluk tanılı ötimik dönemdeki 43 hasta ve benzer yaş diliminde yer alan 46 sağlıklı gönüllü oluşturdu. Katılımcıların serum β-III tübülin, GFAP, sinaptofizin seviyeleri ölçüldü ve OKT ölçümleri yapıldı. Bulgular: Çalışmada BPB grubunda sağlıklı kontrole kıyasla serum GFAP ve sinaptofizin seviyesi istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmamıştır. Serum β-III tübülin seviyesinin BPB grubunda azalmış olduğu tespit edilmiştir (U=1240,500; p=0,039). BPB grubunda sağlıklı kontrole kıyasla retinal sinir lifi tabakası (RSLT) kalınlığı sağ gözde inferior ve nazal kadranlarda, sol gözde ise superior, inferior ve nazal kadranlarda istatistiksel olarak anlamlı azalmış oldukları saptanmıştır. ILM-IPT (iç limitan membrandan iç pleksiform tabakaya kadar olan ölçüm) BPB grubunda sol gözde superotemporal ve inferotemporal kadranlarda istatistiksel açıdan anlamlı azaldığı bulunmuştur. Serum belirteçleri ile RSLT ve ILM-IPT arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Mevcut çalışmada saptanan serum β-III tübülin azalması BPB etiyolojisinde rol oynayan oksidatif stres ve nörodejenerasyon mekanizmaları ile ilişkili olabilir. BPB grubunda saptanan RSLT kalınlığındaki ve ILM-IPL kalınlığındaki azalmanın bipolar bozukluk etiyolojisinde nörodejenerasyon hipotezine destek olabilir. Gelecekteki çalışmaların daha geniş bir örneklem grubu ve nörogörüntüleme eşliğinde planlanması önerilir. Anahtar Sözcükler: bipolar bozukluk, nörodejenerasyon, GFAP, sinaptofizin, β-III tübülin, RSLT, ILM-IPT

Bipolar bozuklukGFAPNörodejeneratif hastalıklar+6
Esma Çörekli Kaymakçı
Maltepe University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sonuca atlama yanlılığının, paranoid şizofreni tanılı hastalarla non-paranoid şizofreni, anksiyete bozukluğu tanılı hastalar ve sağlıklı bireylerle karşılaştırılması

Amaç: Belirsizlik durumlarında sanrılı bireyler daha az bilgi kullanarak sonuca varırlar. Buna sonuca atlama yanlılığı denilmektedir. Bu tezde paranoid şizofreni, non-paranoid şizofreni ve yaygın anksiyete bozukluğu tanılı hastalar ve sağlıklı gönüllerin sonuca atlama yanlılığı bakımdan karşılaştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca sonuca atlama yanlılığını etkileyen faktörlerin ortaya çıkarılması hedeflenmiştir. Methodoloji: Çalışmaya 35 paranoid şizofreni, 31 non-paranoid şizofreni, 31 yaygın anksiyete bozukluğu tanılı hasta ve 31 sağlıklı gönüllü alındı. Tüm katılımcıların sosyodemografik bilgilerin alınmasının ardından KBT, LKT, BPRS, SANS, HAM-D, HAM-A ve BIS-11 ölçekleri uygulandı. Şizofreni tanılı bireylere ek olarak SAPS ve CDÖ ölçekleri de uygulandı. İstatistik değerlendirmeleri SPSS 21.0 IBM paket programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: KBT 60/40 versiyonunda paranoid şizofreni hastaları kontrol grubundan anlamlı olarak daha az sayıda boncuk çekerek karar vermişlerdir (F(3-124)=3.495, p<.05). Paranoid şizofreni grubuyla sağlıklı gönüllüler arasında KBT 90/10 JTC (X2=8.989, p<.05) ve KBT 60/40 JTC (X2=9.394, p<.05) puanları açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmıştır. Paranoid şizofreni tanılılarda KBT 60/40 versiyonuna göre sonuca atlama yanlılığı olanlar (Sıra Ort.=21.91) olmayanlara (Sıra Ort.= 14.71) göre anlamlı olarak daha fazla toplam sanrı puanlarına sahiptir. Şizofreni tanılı bireylerde JTC yanlılığını etkileyen etmenler incelendiğinde, KBT 90/10 versiyonunda toplam SANS ve yaş arttıkça; HAM-A ve öğretim yılı azaldıkça JTC yanlılığı artmaktadır. KBT 60/40 versiyonunda ise toplam SAPS, BIS-NP ve yaş arttıkça; aksine BIS-M azaldıkça JTC yanlılığı artmaktadır. Sonuç: Paranoid şizofreni tanılı bireylerde sağlıklı bireylere göre daha fazla sonuca atlama yanlılığı mevcuttur. Bununla birlikte bu grupta sanrı şiddeti arttıkça JTC yanlılığının arttığı görülmektedir. Şizofreni tanılı bireylerde JTC yanlılığını etkileyen faktörler koşulun değişmesi ile değişmektedir. Daha belirli koşullarda negatif belirtiler JTC yanlılığını etkilerken daha belirsiz koşullarda ise pozitif belirtiler etkilemektedir. Ayrıca dürtüselliğin de JTC yanlılığını etkilediği söylenebilir. JTC yanlılığın psikotik bozukluklarda prognoza veya tedavilerin JTC yanlılığına etkisinin incelenmesi için uzunlamasına izlem çalışmaları yapılması, JTC yanlılığının daha iyi anlaşılmasına yardımcı olabilir.

Akıl yürütmeAnksiyeteAnksiyete bozuklukları+6
Şükrü Alperen Korkmaz
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bedensel belirti bozukluğu ve oksidatif stres

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada DSM-5'e göre bedensel belirti bozukluğu tanısı alan hastalarda oksidatif stres belirleyicilerinden total oksidan seviye (TOS), total antioksidan seviye (TAS), paraoksonaz (PON), arilesteraz (ARE) ve tiyol/disülfid değerlerinin araştırılması, oksidatif stres ile bedensel belirti bozukluğu arasındaki ilişkiyi değerlendirerek etiyolojiye dair yeni hipotezlerle bu hastalığın daha iyi anlaşılması ve tedavisinde yeniliklere katkıda bulunulması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 41 bedensel belirti bozukluğu tanısı alan hasta ile yaş, cinsiyet ve sosyodemografik özellikler bakımından eşleştirilmiş 47 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Katılımcıların sosyodemografik verileri bir forma kaydedildi. Hasta grubuna Hasta Sağlık Anketi-15 (PHQ-15), Bedensel Duyumları Abartma Ölçeği (SSAS), Beck Depresyon Ölçeği (Beck-D) ve Beck Anksiyete Ölçeği (Beck-A) uygulandı. Kontrol grubuna ise belirti tarama listesi (SCL-90R) testi verildi. Hasta ve kontrollerin venöz kan serumu örneklerinde rutin biyokimyasal tetkikleri, TOS, TAS, OSİ, PON, ARE ve tiyol/disülfid değerleri çalışıldı. BULGULAR: Hasta grubunda sağlıklı kontrollere göre oksidanların artışını gösteren TOS, OSİ, disülfit, disülfit/native tiyol ve disülfit/total tiyol değerleri daha yüksekti (p<0.001). PON, ARE ve TAS değerlerinde hasta grubu ve kontrollere arasında anlamlı fark yoktu (p>0.005). Hastalığın süresi, belirtilerin şiddeti ile oksidatif stres parametreleri arasında ilişki yoktu. SONUÇ: Bedensel belirti bozukluğunda oksidatif dengenin oksidanlar lehine bozulduğu görüldü. Oksidatif parametrelerdeki bu artış, oksidatif stresin bedensel belirti bozukluğunun etiyopatogenezinde rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Oksidatif stresi azaltmaya yönelik yaklaşımlar bedensel belirti bozukluğunun ortaya çıkışının önlenmesinde ve tedavisinde alternatif bir yöntem olabilir. Anahtar Kelimeler: Bedensel belirti bozukluğu, oksidatif stres

AntioksidanlarArilesterazDisülfitler+5
Esra Kabadayı Şahin
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Major depresif bozukluğu olan hastalarda benlik saygısı, mizaç-karakter özellikleri ve baş etme becerilerinin kompulsif satın alma ve çevrimiçi kompulsif satın alma davranışıyla ilişkilendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, kompulsif satın alma/ çevrimiçi kompulsif satın alma ve major depresif bozukluk arasındaki ilişkinin ve depresyon şiddeti ile kompulsif satın alma ve çevrimiçi kompulsif satın alma davranışları arasındaki korelasyonun ve düşük benlik saygısı, mizaç-karakter özellikleri, baş etme becerilerinin kompulsif satın alma ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç-yöntem: Çalışmaya DSM-5 tanı ölçütlerine göre major depresif bozukluk tanısı alan 106 hasta ve sosyodemografik açıdan hasta grubuyla eşleşen, ruhsal bozukluğu olmayan ve çalışmaya katılmaya yazılı onay veren 98 sağlıklı gönüllü alındı. Katılımcılara Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği, Kompulsif Satın Alma Ölçeği, Kompulsif Online Satın Alma Ölçeği, Başa Çıkma Tutumlarını Değerlendirme Ölçeği, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Mizaç ve Karakter Envanteri uygulandı. Aynı işlemler kontrol grubu katılımcılarında da gerçekleştirildi. Bulgular: İki grup arasında cinsiyet, medeni durum ve meslek açısından anlamlı düzeyde fark bulunmuştur. Depresyon grubunda kontrol grubuna göre Kompulsif Satın Alma Ölçeği ve Kompulsif Çevrimiçi Satın Alma Ölçeği (KSAO, KCSO), Başa Çıkma Tutumları Ölçeği (COPE-R) ve Rosenberg Benlik Saygısı Ölçek (RBSO) puanları, zarardan kaçınma (HA), yenilik arayışı (NS), sebat etme (P) mizaç boyutları ve kendini yönetme (S), iş birliği yapma (C) karakter boyutları toplam puanları farkı anlamlı düzeyde önemli bulunmuştur. Depresyonun şiddeti (HDOT), baş etme becerileri (COPE-T), benlik saygısı (RBSO-T) ile kompulsif satın alma (KSAO-T) ve mizaç ve karakter boyutları arasındaki ilişkilerin yönünü ve büyüklüğünü belirlemek amacıyla iki model (Şekil 1 = Model 1 ve Şekil 2= Model 2) kurulmuştur. Model 1, depresyon şiddetinin kompulsif satın alma üzerine doğrudan bir etkisi olmadığını, benlik saygısı ve baş etme becerileri üzerinden dolaylı olarak bu etkinin ortaya çıktığını göstermiştir. Model 2'de Model 1'de gözlenen depresyon şiddetinin baş etme becerileri üzerindeki etkisi ve baş etme becerilerinin de kompulsif satın alma üzerindeki anlamlı etkisi ortadan kalkmıştır. Sonuç: Bu çalışmada kompulsif satın alma ve çevrimiçi kompulsif satın alma üzerinde depresyon şiddetinin doğrudan bir etkisinin olmayıp benlik saygısı ve baş etme becerileri üzerinden dolaylı bir yol üzerinden etki ettiği görülmüştür. Mizaç ve karakter özellikleri dikkate alındığında kompulsif satın alma ve benlik saygısı arasındaki ilişki önemini korumaya devam ederken depresyonun baş etme ve baş etmeninde kompulsif satın alma üzerindeki etkisine dair yol önemini yitirmektedir. Kompulsif satın alma davranışı diğer psikiyatrik hastalıklarda veya izole olarak da gözlenmekle beraber depresyon psikopatolojisinde önemli bir yere sahip gibi görünmektedir. Anahtar kelimeler: baş etme, benlik saygısı, depresyon, kompulsif satın alma, mizaç-karakter

Başa çıkmaBenlik saygısıDepresif bozukluk-majör+4
Oğuz Peker
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozuklukta düşünce eylem füzyonu, şizotipi ve otistik özellikler ile ilişkisi

ÖZET Amaç: OKB'li hastalardaki DEK, şizotipallik ve otistik özellikler arasındaki ilişkiler uzun yıllardır ilgi çekmiştir. Biz çalışmamızda OKB ile DEK, şizotipallik ve otistik özellikler arasındaki ilişkileri incelemeyi amaçladık. Yöntem: Çalışmaya Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne ayaktan başvuran ya da yataklı psikiyatri servisinde takip edilen, Eksen I bozuklukları için DSM-IV Yapılandırılmış Klinik Görüşme-I (SCID-I) ile OKB tanı ölçütlerini karşılayan, Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Derecelendirme Ölçeği (Y-BOCS) skoru ≥ 16 olan, çalışmaya katılma kriterlerini karşılayan, dışlama kriterlerinden herhangi birini bulundurmayan gönüllü hastalar dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, Eksen I bozuklukları için DSM-IV Yapılandırılmış Klinik Görüşme-I Ölçeği, Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Derecelendirme Ölçeği, Beck Depresyon Derecelendirme Envanteri (BDE), Düşünce Eylem Kaynaşması Ölçeği (DEKÖ), Otizm Spektrum Anketi (OSA), Beck Anksiyete Envanteri (BAE), Şizotipal Kişilik Ölçeği (ŞKÖ) uygulanmıştır. Böylece OKB hastalarında düşünce eylem füzyonu, şizotipallik ve otistik özellikler arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Bulgular: DEKÖ toplam ve her üç boyutu ile BAE, YBOCS toplam ve alt ölçek puanları arasında pozitif yönde ilişkiler saptanmıştır. DEKÖ toplam ve ahlak boyutu ile BDE arasında pozitif ilişki saptanmıştır. ŞKÖ toplam ve bilişsel algısal, dezorganize boyutları ile DEKÖ toplam ve her üç alt boyutu arasında; ŞKÖ kişiler arası boyutu ile DEKÖ toplam, ahlak boyutu arasında pozitif yönde ilişki saptanmıştır. DEKÖ toplam ve her üç boyutu ile OSA ayrıntıya dikkat etme boyutu arasında; DEKÖ toplam ve ahlak, olabilirlik kendisi boyutları ile OSA dikkati kaydırabilme boyutu arasında; DEKÖ toplam ve olabilirlik kendisi boyutu ile OSA toplam arasında pozitif yönde ilişkiler saptanmıştır. DEKÖ olabilirlik kendisi boyutu ile OSA iletişim boyutu arasında da pozitif ilişkiler bulunmuştur. OSA toplam ve dikkati kaydırabilme, ayrıntıya dikkat etme, iletişim boyutları ile ŞKÖ toplam ve bilişsel algısal, dezorganize boyutları arası pozitif yönde ilişkiler saptanmıştır. ŞKÖ kişiler arası boyutu ile OSA toplam ve iletişim, sosyal beceri, dikkati kaydırabilme, ayrıntıya dikkat etme boyutları arasında istatistiksel anlamlı pozitif yönde ilişkiler saptanmıştır. OSA toplam ve dikkati kaydırabilme boyutu ile BAE arasında; OSA toplam ve sosyal beceri, dikkati kaydırabilme, ayrıntıya dikkat etme, iletişim boyutları ile BDE arasında pozitif yönde ilişkiler saptanmıştır. ŞKÖ toplam ve her üç boyutu ile BAE, BDE, YBOCS toplam, obsesyon ve kompulsiyon puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde ilişki saptanmıştır. DEKÖ ile ilişkili değişkenleri belirlemek için yapılan lineer regresyon analizinde ŞKÖ bilişsel algısal boyutu ve YBOCS obsesyon puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişki bulunmuştur. DEKÖ ahlak boyutu ile ilişkili değişkenleri belirlemek için yapılan lineer regresyon analizinde ŞKÖ'nün bilişsel algısal boyutu ve YBOCS kompulsiyon boyutu arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişki bulunmuştur. DEKÖ olabilirlik kendisi boyutu ile ilişkili değişkenleri belirlemek için yapılan lineer regresyon analizinde ŞKÖ 'nün bilişsel algısal boyutu ve YBOCS obsesyon puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişki bulunmuştur. DEKÖ olabilirlik diğerleri boyutu ile ilişkili değişkenleri belirlemek için yapılan lineer regresyon analizinde OSA ayrıntıya dikkat etme boyutu ve YBOCS obsesyon boyutu arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişki bulunmuştur. Hastalarda bilişsel algısal şizotipik kişilik özellikleri ve YBOCS obsesyon skorlarının DEKÖ toplam skorlarına etkisi değerlendirilmiş; DEKÖ toplam skorları ile YBOCS obsesyon skorları arasındaki ilişkiye bilişsel algısal şizotipi skorlarının kısmi aracı etkisinin olduğu; YBOCS obsesyon skorundaki 1 birimlik artışın DEKÖ toplam skorunu 2.096 puan arttırdığı ve bilişsel algısal şizotipi skorundaki 1 birimlik artışın ise DEKÖ toplam skorunu 0.856 puan arttırdığı tespit edilmiştir. Hastalarda bilişsel algısal şizotipik kişilik özellikleri ve YBOCS kompulsiyon skorlarının DEKÖ ahlak skorlarına etkisi değerlendirilmiş; DEKÖ ahlak skorları ile YBOCS kompulsiyon skorları arasındaki ilişkiye bilişsel algısal şizotipi skorlarının kısmi aracı etkisinin olduğu; YBOCS kompulsiyon skorundaki 1 birimlik artışın DEKÖ ahlak skorunu 1.206 puan arttırdığı ve bilişsel algısal şizotipi skorundaki 1 birimlik artışın ise DEKÖ ahlak skorunu 0.588 puan arttırdığı tespit edilmiştir. Hastalarda bilişsel algısal şizotipik kişilik özellikleri ve YBOCS obsesyon skorlarının DEKÖ olabilirlik kendisi skorlarına etkisi değerlendirilmiş ;DEKÖ olabilirlik kendisi skorları ile YBOCS obsesyon skorları arasındaki ilişkiye bilişsel algısal şizotipi skorlarının kısmi aracı etkisinin olduğu; YBOCS obsesyon skorundaki 1 birimlik artışın DEKÖ olabilirlik kendisi skorunu 0.451 puan arttırdığı ve bilişsel algısal şizotipi skorundaki 1 birimlik artışın ise DEKÖ olabilirlik kendisi skorunu 0.138 puan arttırdığı tespit edilmiştir. Hastalarda OSA ayrıntıya dikkat etme skorları ve YBOCS obsesyon skorlarının DEKÖ olabilirlik diğerleri skorlarına etkisi değerlendirilmiş; bağımsız değişken olan YBOCS obsesyon skorunun mediatörü predikte etmediği anlaşılmıştır. DEKÖ olabilirlik diğerleri boyutunun bağımsız olarak OSA ayrıntıya dikkat etme ve YBOCS obsesyon puanına ayrı ayrı etkisi olduğu sonucuna varılmıştır. Sonuç: Bildiğimiz kadarıyla OKB'de DEK, şizotipi ve otistik özellikler arasındaki ilişkiyi değerlendiren bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamızdan elde ettiğimiz bulgulara göre; OKB hastalarında DEK, şizotipal özellikler ve otistik özellikler arasında bazı ilişkiler bulunmuştur. DEK ve ahlak, olabilirlik kendisi boyutları üzerinde bilişsel algısal şizotipinin kısmi etkisi bulunmuştur. Ayrıca DEK olabilirlik diğerleri boyutu üzerinde OSA ayrıntıya dikkat etme boyutunun mediatör etkili olmadığı görülmüştür. Bu ilişkilerin bir kısmı literatür ile uyumlu olmakla birlikte, bir kısmının yeni verilerle doğrulanması ve desteklenmesi için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Obsesif Kompulsif Bozukluk, Düşünce Eylem Füzyonu, Şizotipal Kişilik Özelliği, Otistik Özellikler

Vasfiye Özek Gökbulak
Aydın Adnan Menderes University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Barkley erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu-IV (BAARS-IV) ölçeğinin "öz-değerlendirme: Şimdiki belirtiler" bölümünün tıp fakültesi öğrencilerindeki Türkçe geçerlilik ve güvenilirlik çalışması

Amaç ve hipotez: Amacımız, BAARS-IV Öz-bildirim, Şimdiki Belirtiler Ölçeğinin Türkçe uyarlamasının psikometrik özelliklerini incelemektir. Yöntem: 417 katılımcı ASRS v1.1, BAARS-IV- Öz bildirim ölçeği- Şimdiki Belirtiler, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği ve sosyodemografik ve klinik veri formunu doldurmuştur. 417 katılımcının 402'si analize dahil edilmiştir. Yapısal geçerlilik için açımlayıcı faktör analizi(AFA) ve doğrulayıcı faktör analizi(DFA) yapılmıştır. YBT ölçeğinin ıraksak yakınsak geçerliliği için dikkatsizlik ve hiperaktivite/dürtüsellik maddeleriyle AFA ve DFA uygulanmıştır. Ayrıca tüm alt ölçeklerin madde toplamlarıyla korelasyon analizi yapılmıştır. Güvenilirlik için test tekrar test analizi, iç tutarlılık, iki yarıya bölme analizleri uygulanmıştır. DEHB maddeleri için paralel ölçekler güvenilirliğine bakılmıştır. Test-tekrar test güvenilirliğinde katılımcıların bir kısmı 12-22 gün içerisinde ölçeği tekrar doldurmuş, doldurdukları iki ölçek arasında sınıf içi korelasyon katsayısı, kesin uyum ve iki yönlü karışık opsiyonları kullanılarak hesaplanmıştır. Bulgular: YBT ölçeğindeki 9. Soru yapılan analizler sonucunda düşük paylaşılan varyans ve düşük düzeltilmiş madde-toplam korelasyonları nedeniyle ölçekten çıkarılmıştır. AFA ve DFA sonuçları kabul edilebilir uyumu göstermektedir. YBT 6,7 ve 8. Maddeleri daha iyi yakınsak ve ıraksak geçerlilik göstermektedir. İki yarıya bölme sonuçları kabul edilebilir sınırdadır. Test tekrar test analizinde hiperaktivite alt ölçeği kabul edilebilir ölçüde, diğer alt ölçekler iyi ölçüde güvenilir bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızın sonuçları BAARS-IV Öz-bildirim Şimdiki Semptomlar ölçeğinin geçerli ve güvenilir olduğu yönündedir. YBT 6-7 ve 8. Maddelerinin YBT için daha özgül olabileceği görülmüştür. DEHB ölçeği 15. Maddesi 'sosyal ortamlarda çok konuşurum' iç tutarlılıkta bazı sorunlara sebep olmuştur. Ölçeği kullanan ileri çalışmalarda bu soru için -en azından Türk popülasyonda- bazı açıklamalar eklenmesi gerekebileceğini düşünmekteyiz. Ölçeğin genel örneklem ve klinik örneklemde psikometrik özelliklerinin incelenmesinin gerekli olduğu düşünülmektedir.

Bilişsel işlevlerHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuÖlçekler+2
Tansu Eda Topaloğlu
Aydın Adnan Menderes University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği-hiperaktivite bozukluğu olan ve olmayan bipolar bozukluk hastalarında kronotipi tercihleri: Sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırmalı bir çalışma

AMAÇ: Epidemiyolojik, nörogörüntüleme ve aile çalışmaları bipolar bozukluk ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu arasında olası bir ilişkiyi vurgulamaktadır. Bipolar bozukluk ve dikkat eksikliği-hiperaktivite bozukluğunun her ikisinde de sirkadyen ritimde bozulmalar görülür ve kronotip tercihleri çoğunlukla akşamcılık lehinedir. Bizim bu çalışmada amacımız bipolar bozukluk tanılı hastalarda dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu eştanısının ve alt tiplerinin kronotip tercihlerine etkisini ve ilişkili olabilecek faktörleri sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırarak incelemektir. METOD: Çalışmaya Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi'nde bipolar bozukluk tanısı ile poliklinikte ayaktan takip ile tedavi görmekte olan, çalışmaya katılmayı kabul eden ve katılma kriterlerini karşılayan 74 hasta alınmıştır. Sağlıklı kontrol grubuna ise gene katılma kriterlerini karşılayan Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi personeli ve Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencileri arasından 56 kişi dahil edilmiştir. Tüm katılımcıların sosyodemografik verileri ayrıntılı olarak alınmış ve klinisyen tarafından SCID-I, YMDÖ, HAM-D, HAM-A, DIVA-2.0 uygulanmıştır. Ayrıca bipolar bozukluk tanısına sahip katılımcılara kendileri tarafından dolduracakları ASRS, WUDÖ, SAA ve PUKİ ölçekleri; sağlıklı kontrollere PUKİ ve SAA ölçekleri uygulanmıştır. BULGULAR: Sağlıklı kontrol grubu ve bipolar bozukluk grubunu kronotip tercihleri açısından karşılaştırdığımızda iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır. Çalışmaya dahil ettiğimiz üç grup sabahçılık-akşamcılık skorları açısından karşılaştırıldığında üç grup arasında anlamlı farklılık vardır. Bipolar bozukluk tanılı hastalara dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu eştanısının eklenmesi sabahçılık/akşamcılık skorlarında azalmaya ve kronotip tercihlerinde akşamcılık yönünde bir kaymaya neden olmuştur. Çalışmamızda sabahçılık-akşamcılık skoru ile anlamlı ilişkili olduğu bulunan katılımcı yaşı, eğitim süresi, HAM-D, HAM-A ve YMDÖ skorları, ASRS Toplam skoru, ASRS hiperaktivite/dürtüsellik skorları kontrol edildikten sonra yapılan analizde sabahçılık- akşamcılık skoru ile BB hastalık süresi, ASRS dikkatsizlik skoru ve PUKİ toplam skoru arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. SONUÇ: Bipolar bozukluk tanılı hastalarda dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu eştanısının kronotip tercihlerine etkisi ve ilişkili olabilecek faktörleri araştırdığımız çalışmamız bilgilerimize göre daha önce yapılmamıştır. Çalışmanın sonuçlarına göre, bipolar bozukluk tanılı hastalara dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu eştanısının eklenmesi alkol, madde ve sigara kullanımında artışa, kronotip tercihlerinde akşamcıllığa doğru bir kaymaya ve uyku parametrelerinde daha fazla bozulmaya neden olmaktadır. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu'unun özellikle dikkatsizlik boyutu BB tanılı hastalarda akşamcılığı öngörmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Bipolar Bozukluk,Dikkat Eksikliği-Hiperaktivite Bozukluğu,Kronotip

Bipolar bozuklukHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuKronotip
Meltem Tuna Türkoğlu
Aydın Adnan Menderes University
2022
00