
47
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Van ili içme sularında mikroplastik kalıntısınınaraştırılması
Mikroplastikler, plastik atıkların çevresel etkileri ve sağlık üzerindeki potansiyel zararlarıyla giderek daha fazla endişe yaratmaktadır. Çevrede uzun süre kalıcılığını sağlayan plastik atıklar, fizikokimyasal ve biyolojik etkilerle parçalanarak mikroplastiklere dönüşmektedir. Bu tez çalışmasında Van ili içme sularında mikroplastik kalıntısının araştırılması amaçlanmıştır. Van il sınırları içerisinde toplam 10 farklı yerden, 3 farklı zamanda ve 4 farklı hazır plastik su örneğinden alınan 42 numunede araştırılmıştır. Araştırmada numuneler su kaynağından cam kavanozlara alınarak analiz edilinceye kadar saklanmış, analiz öncesi kompresör ve filtrasyon basamakları ile 0,45µm por genişliğine sahip, bölmeli filtre kağıtlarından su örnekleri geçirilerek mikroplastikler toplanmıştır. Filtre kağıtları stereo mikroskop altında görüntülendi. Mikroskop incelemesi sonrasında renk, tür ve şekil olarak mikroplastik varlığı belirlenmiştir. Görüntülenen ve tespit edilen mikroplastik örnekleri Taramalı Elektron Mikroskobu (Scanning Electron Microscope - SEM) ile analiz edildi. Stero mikroskop ve SEM analizleri sonuçları ile Van ili içme sularında polivinil klorür (PVC), Polietilen (PE), Polipropilen (PP), Polistiren (PS) mikoplastik kalıntılarının olduğu belirlendi. Elde edilen bulgular ile mikroplastiklerin içme suları ile canlıların vücuduna girebileceği hayatımız için tehlike arz edebileceği kanaatine varıldı.
Gentamisinin sıçanlarda renin-anjiyotensin-aldosteronsistemine etkisi ve Tarantula cubensis alkolik ekstraktınınkoruyucu rolünün belirlenmesi
Bu çalışmanın amacı gentamisinin normal tedavi dozunda ve süresinde kullanıldığında renin-anjiyotensin-aldosteron sistemi üzerindeki etkilerini belirlemek ve Tarantula cubensis örümceğinin alkolik ekstraktının bu etkilere karşı koruyucu rolünü tespit etmekti. Gentamisin gram-pozitif bakterilerin neden olduğu hastalıkların tedavisinde kullanılmakla birlikte genellikle gram negatif bakterilerin neden olduğu enfeksiyonların tedavisi için hızlı bakterisidal etkileri ve kimyasal stabilitelerinden dolayı klinik uygulamalarda öncelikli ilaç olarak tercih edilen bir antibiyotiktir. Gentamisinin yüksek dozda verilmesi nefrotoksiktir ve akut renal yetmezliğinin %10-20'sinden sorumludur. Homeopatik bir ilaç olarak Tarantula Cubensis örümceğinin alkolik ekstraktı, veteriner sahada ruhsatlandırılmış ve birçok hayvan türünde yangısal tırnak hastalıkları (panarisyum, ayak çürüğü), septik durumlar, flegmonlar, irinli lezyon ve pürülan nekroze olan olgular, ülserler, deri yangısı, çıban ve patolojik olarak değişen nekrotik ve proliferatif dokularda resolitif, antiflojistik, demarkasyon ve rejenarasyon etki oluşturan bir ilaçtır. Bu çalışmada, 32 sıçan 4 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubuna 0.5 ml izotonik NaCl periton içi 7 gün, gentamisin grubuna periton içi yolla 5 mg/kg gentamisin ilk günde günde iki kez diğer günler günde bir kez olmak üzere 7 gün, Tarantula Cubensis alkolik ekstraktı grubuna 200 µl/kg/gün Tarantula cubensis alkolik ekstraktı deri altı yolla 1. ve 4. günlerde, gentamisin + Tarantula Cubensis alkolik ekstraktı grubuna periton içi yolla 5 mg/kg gentamisin ilk günde günde iki kez diğer günler günde bir kez olmak üzere 7 gün, 200 µl/kg/gün Tarantula Cubensis alkolik ekstraktı deri altı yolla 1. ve 4. günlerde uygulanmıştır. Sıçanlardan alınan serum örneklerinde ve böbrek dokularında renin, ANG I, ANG II, ACE, ATR1 ve aldosteron düzeylerinin ölçümleri ELISA ticari test kitleri kullanılarak yapılmıştır. Bu çalışma sonucunda elde edilen bulgulara göre sıçanlara normal sağaltım dozunda gentamisin uygulaması böbrek dokusu ve kanda renin, ANGII, ACE ve ATR1 seviyelerinde istatistiksel olarak değişikliğe neden olmazken böbrek dokusunda aldosteron düzeyini önemli ölçüde düşürmüş, kanda ise aldosteron düzeyinin yükselmesine neden olmuştur. Ayrıca, ANGI düzeyinin kandaki düzeyini arttırmıştır. TCAE uygulaması ise incelenen tüm parametrelerde gentamisine ait bulguların kontrole yakın düzeye ulaşmasını sağlamıştır. Sonuç olarak, bu çalışmada normal sağaltım dozunda kullanılan gentamisinin renin-anjiyotensin- aldosteron sisteminde özellikle aldosteron ve ANGI seviyelerini değiştirdiği, ancak bu etkilerinin TCAE uygulamasıyla kısmen önlenebildiği, dolayısıyla TCAE'nın gentamisin kaynaklı böbrek toksisitesinde koruyucu etkiye sahip olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca bu çalışma sonucunda, gentamisinin böbrek üstü bezinden sentezlenen aldosteron üzerinde etki gösterirken, böbreğin justaglomerüler hücrelerinde sentezlenen renin üzerinde etkisi olmadığı, dolayısıyla normal sağaltım dozunda gentamisin uygulamasının böbreğin özellikle adrenal korteksi üzerinde hasara neden olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Gentamisin, Hormon, Tarantula Cubensis.
Broyler ve hindilerde bakampisilinin oral biyoyararlanımı
Ampisilinin (AMP) farmakokinetiği ve biyoyararlanımı, tavuklarda ve hindilerde tek doz intravenöz (i.v.) ve oral uygulamanın ardından belirlendi. Otuz tavuk ve otuz hindiye İV yolla AMP (25 mg/kg) verildi. ve oral uygulamalar ve 25 mg/kg ampisiline eşdeğer oral bakampisilin (BAC) uygulandı. Kan örnekleri ilaç uygulamasından sonraki 0, 0,08, 0,16, 0,25, 0,5, 1, 2, 4, 8 ve 12. saatlerde toplandı. Plazma ilaç konsantrasyonları, yüksek performanslı sıvı kromatografi cihazıyla belirlendi. Veriler non-komparmental yöntemle analiz edildi. Ampisilinin ortalama eliminasyon yarı ömrü tavuklarda sırasıyla 1,81 ± 0,18 saat (İV AMP), 3,64 ± 2,07 (oral AMP) ve 5,39 ± 1,54 saat (oral BAK) (P= 0,024) ve hindilerde sırasıyla 2,44± 0,27 saat (i.v. AMP), 2,53 ± 0,72 saat (oral AMP) ve 5,5 ± 0,79 saat (oral BAC) (P <0,0001) olarak belirlendi. Ampisilin ve bakampisilin'in oral biyoyararlanımı tavuklarda sırasıyla % 25,9 ve % 44,6; hindilerde sırasıyla %19,09 ve %44,2 olarak saptandı. Oral uygulama sonrası bakampisilinin ampisiline kıyasla daha yüksek biyoyararlanım göz önüne alındığında; tavuk ve hindilerde bakteriyel enfeksiyon tedavisinde kolay ve etkili bir antibiyotik olarak önerilebileceğini düşünmekteyiz.
Lipozomal levamizol hazırlanması ve farmakokinetik özelliklerinin araştırılması
Ülkemizin hayvancılık sektörü ele alındığında önemli bir kısmını koyun yetiştiriciliği oluşturmaktadır. Parazitlerin neden olduğu hastalıklar sebebiyle bu sektörden elde edilen ve ekonomik gelir sağlanan et, süt, yapağı ve deri gibi ürünlerde ciddi maddi kayıplara neden olmaktadır. Levamizol hayvanlar ve insanlarda antiparaziter ve bağışıklık sistemini güçlendirici etkisi amacıyla kullanılır. Lipozomlar son yıllarda özellikle hastalıkların tedavisinde nanoteknolojinin öneminin artmasıyla çok çalışılan ilaç formülasyonlarından birisidir. Veteriner hekimliği alanında saha uygulamasına yönelik olarak lipozomlanmış ilaç formülasyonu bulunmamaktadır. Bu araştırmada sahada var olan eksiğin kapatılmasına yönelik çalışma yapılmıştır. Bu araştırmada lipozomal levamizol hazırlanması ve farmakokinetik özelliklerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma kapsamında koyunlara oral, deri altı ve kas içi uygulama yolları kullanılarak 7.5 mg/kg levamizol serbest ve lipozomal formülasyonda uygulandı. Hayvanlar serbest ve lipozomal levamizol uygulamasının karşılaştırılması amacıyla 2 gruba ayrıldı. Her grupta 6 toplamda 12 hayvan çalışmaya alındı. İlaç kalıntı arınma süresine dikkat edilerek 12 hayvan üzerinde 3 uygulama yolu denendi. Levamizolün lipozomal formülasyonunun hazırlanması amacıyla ince lipit film hidratasyonu yöntemi tercih edilmiştir. Lipozomların kalite-kontrol çalışmaları sonucunda; levamizolün enkapsülasyon oranı %31.41-32.34, zeta potansiyelleri -16.2 ile -1.6 mV, polidispersite indeksleri 0.231-0.998, pH'ları 6.75-7.04 aralığında bulundu. Lipozomların taramalı elektron mikroskobu altında görüntülerinin alınması yapıldı. Serbest ve lipozomal levamizol ilaç uygulamalarını takiben; 2.5, 5, 10, 15, 30, 60, 90, 120, 240, 480. dakikalarda; 12, 16, 24, 32, 48. saatlerde ve 3, 4, 5, 6, 8. günlerde kanları alındı. Plazma ilaç ölçümleri için HPLC'de miktar tayini yapıldı. Serbest ve lipozomal levamizolün farmakokinetik parametrelerde oluşturduğu değişimler uygulama yollarına göre ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Uygulama yollarına göre farmakokinetik parametreler istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Oral yoldan kullanılan serbest ve lipozomal levamizol farmakokinetik parametreler yönünden karşılaştırıldığında; Clast, EAA0-t, EAA0-∞, tmax, Cmax ve ClT değerleri lipozomal levamizolde daha iyi bulundu. Deri altı yoldan kullanılan serbest ve lipozomal levamizol farmakokinetik parametreler yönünden karşılaştırıldığında; Clast, EAA0-t, EAA0-∞, Cmax ve ClT değerleri lipozomal levamizolde daha iyi bulundu. Kas içi yoldan kullanılan serbest ve lipozomal levamizol farmakokinetik parametreler yönünden karşılaştırıldığında; Clast, EAA0-t, EAA0-∞, Cmax ve ClT değerleri lipozomal levamizolde daha iyi bulundu. Lipozomal olarak oral, deri altı ve kas içi yoldan uygulaması yapılan levamizolün uygulama yollarına göre farmakokinetik parametreleri karşılaştırıldığında, tmax oral yolda, deri altı ve kas içine göre daha yüksek tespit edildi. Cmax değerleri uygulama yollarına göre kıyaslandığında; kas içi ve deri altı kullanımda önemli farklılık olmamasına karşın; her iki uygulama yolunun, oral yola göre daha yüksek sonuçlar verdiği saptandı. Lipozomal levamizol oral, deri altı ve kas içi uygulamaları kendi aralarında karşılaştırıldığında; kas içi uygulamada diğer iki uygulamaya kıyasla, Clast, EAA0-t, EAA0-∞, Cmax ve ClT değerleri daha iyi bulundu. Hayvanlarda lipozomal levamizol formülasyonu kullanılacak olduğunda en uygun yolun kas içi ve deri altı olduğu sonucuna varıldı. Ancak sonuçların hayvan popülasyonun genelini yansıtması adına lipozomal ilaçlarla ilgili çalışmaların devam etmesinin daha iyi olacağı kanaatine varıldı. Anahtar kelimeler: Farmakokinetik, levamizol, lipozom, HPLC.
Harpagophytum procumbens ekstraktı'nın deneysel rat kolit modelinde koruyucu etkilerinin araştırılması
Ülseratif kolit, kolonda nötrofil infiltrasyonu, epitel hücre nekrozu ve ülserasyon ile karakterize, etiyolojisi bilinmeyen kronik inflamatuar bir bağırsak hastalığıdır. Harpagophytum procumbens bitkisinin kökleri, Güney Afrika'da uzun yıllardır romatizma ve ağrı tedavisinde tamamlayıcı tıpta kullanılmaktadır. Çalışmada, ratlarda deneysel olarak oluşturulan kolit modelinde Harpagophytum procumbens ekstraktının proinflamatuar sitokinler, oksidatif stres, apoptozis ve antioksidan parametreler üzerine olası koruyucu etkileri araştırıldı. Toplam 40 adet erkek Wistar albino rat rastgele beş eşit gruba ayrıldı. Kontrol grubuna fizyolojik tuzlu su (FTS) 14 gün boyunca oral yolla 2 ml ve 14. günün sonunda intrarektal olarak 2 ml uygulandı. Harpagophytum procumbens (HP) grubu için; 14 gün boyunca HP 300 mg/kg dozunda 2 ml FTS'de oral olarak uygulandı. Kolit grubuna FTS 14 gün oral yolla 2 ml ve 14. gün sonunda 2 ml % 3'lük asetik asit intrarektal olarak uygulandı. Kolit+HP grubunda 14 gün süreyle HP 300 mg/kg dozunda 2 ml FTS içinde oral olarak uygulandı ve 14. günün sonunda % 3'lük asetik asitten 2 ml intrarektal olarak uygulandı. Kolit+Sülfasalazin (SS) grubuna 100 mg/kg sülfasalazin 14 gün oral, 14. gün sonunda ise 2 ml %3'lük asetik asit intrarektal infüze edildi. Her grubun son uygulamasından 24 saat sonra 4-5 ml kan örneği ve 5 cm distal kolon alındı. Bu çalışmada kolon doku kesitleri histopatolojik ve immunohistokimyasal (Bcl-2, Bax) olarak değerlendirildi. MDA, SOD, TAS, NO, TNF-α, IL-6, seruloplazmin ve sialik asit serumda analiz edildi. Kolit grubu kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak MDA, NO, IL-6, TNF-α ve sialik asit düzeylerinde anlamlı bir artış, SOD, TAS ve seruloplazmin düzeylerinde anlamlı bir azalma olduğu görüldü. Kolit+HP grubunda ise Kolit grubuna göre azalan SOD, TAS ve seruloplazmin değerlerinde istatiksel olarak önemli bir artış, artan MDA, NO, IL-6, TNF-α ve sialik asit düzeylerinde istatiksel olarak önemli bir azalma belirlendi. Kolon dokusunun histopatolojik incelemesinde kolit grubunda; mukozal yapının kaybı, enflamatuar hücre infiltrasyonu, kript apse oluşumu, ödem, konjesyon ve goblet hücre deplesyonunda artış, Kolit+HP grubunda ise HP'nin ılımlı bir koruyucu etki gösterdiği belirlendi. İmmunohistokimyasal değerlendirme sonucunda Kolit grubunda Kontrol grubuna göre apoptozisin arttığı (Bcl-2 de düşüş, Bax da artış), Kolit+HP grubunda ise Kolit grubuna göre apoptozisin azaldığı gözlemlendi. Sonuç olarak; ülseratif kolitte Harpagophytum procumbensin oksidatif stres, proinflamatuar sitokinler, lipit peroksidasyonu, antioksidan ve apoptoz parametreler üzerine koruyucu etki gösterebileceği kanısına varıldı.
Gentamisin kullanımına bağlı gelişen nefrotoksisitede b12 vitamininin etkilerinin araştırılması
Aminoglikozid grubu antibiyotiklerin kullanımına bağlı olarak %10-25 oranında nefrotoksisite gelişme ihtimali vardır. Aminoglikozid kullanımına bağlı nefrotoksisiteye karşı rutin olarak kullanılabilecek koruyucu ajan olmaması tedaviyi güçleştirmektedir. Bu çalışmada B12 vitamininin aminoglikozidlerin neden olduğu nefrotoksisite üzerine koruyucu etkilerinin olup olmadığı araştırılmıştır. Bu amaçla B12 vitamini, gentamisin ile birlikte veya gentamisinden önce başlanarak uygulanmış ve hangi uygulamanın daha etkin olduğu değerlendirilmiştir. Çalışmada 10-12 haftalık, 280-420 gr. ağırlıklarında 42 adet Wistar Albino cinsi erkek sıçan kullanılmıştır. Hayvanlar randomize olarak 6 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubuna tüm çalışma süresi boyunca 0.1 ml/kg serum fizyolojik, Gentamisin grubuna yedi gün boyunca intraperitoneal enjeksiyonla 100 mg/kg/gün gentamisin uygulanmıştır. B12 vitamini, bir gruba bir hafta, diğer gruba iki hafta olmak üzere 3 mcg/kg/gün intraperitoneal yolla uygulanmıştır. Gentamisin + B12 vitamini gruplarında, 7 gün süreyle intraperitoneal yolla 100 mg/kg/gün gentamisinin yanı sıra, ön tedavi B12 vitamini grubunda B12 vitamini gentamisinden bir hafta önce başlanıp iki hafta süreyle uygulanmış, eş zamanlı B12 vitamini grubunda ise B12 vitamini gentamisinle aynı anda başlanıp sadece bir hafta boyunca verilmiştir. Çalışma sonunda serum örneklerinde üre, kreatinin ve kalsiyum seviyeleri; böbrek dokusu örneklerinde MDA, SOD, TNF-α, IL-6, IL-1β, KIM-1, NGAL düzeyleri ölçülmüş ve elektron mikroskobik inceleme yapılmıştır. Gentamisin uygulaması yapılan grupta kontrol grubuna kıyasla serum üre, kreatinin ve böbrek dokusu MDA düzeylerinde artış; SOD düzeylerinde ise azalma gözlemlenmiştir. Gentamisinden önce uygulanan B12 vitamini tedavisi, gentamisin uygulamasına bağlı artan serum üre ve kreatinin seviyelerini geri döndürmüştür. Hem eş zamanlı tedavi hem de ön tedavi gruplarında B12 vitamini, böbrekte gentamisinle indüklenen IL-6 ve NGAL düzeylerini önemli ölçüde iyileştirerek antiinflamatuar etki sağlarken; gentamisine bağlı artan böbrek MDA düzeylerini tersine çevirerek antioksidan etkinlik göstermiştir. Ayrıca B12 vitamini uygulaması her iki grupta da gentamisin toksisitesine bağlı histopatolojik hasarı engellemiştir. Sonuç olarak; B12 vitamininin gentamisin uygulamasına bağlı ortaya çıkan nefrotoksisitenin engellenmesinde antioksidan ve antiinflamatuar etkileri ile koruyucu bir seçenek olabileceği düşünülmüştür.
Farklı dozlarda oluşturulan akut ve kronik bor maruziyetinin etkilerinin araştırılması
Bor, dünya rezervinin yaklaşık %73,5'lik payı Türkiye'ye ait olan önemli yeraltı zenginliklerinden biridir. Yaklaşık 250'ye yakın çeşidi bulunan bor ve bileşikleri daha çok endüstriyel alanlarda kullanılmasına rağmen son yıllarda sağlık alanında da dikkatleri üzerine çekmektedir. Canlılar için esansiyel element sınıfında yer alır ve vücutta birçok fizyolojik olaya katılır. Kemik ve beyin sağlığı, bağışıklık ve immun sistem, vitamin, mineral, hormon ve bazı enzim mekanizmalarında etkin rolleri vardır. Ancak etki katsayısı yüksek olan borun, noksanlığı ve toksisitesi arasında oldukça ince bir sınır vardır. Bu nedenle önerilen miktarlarda vücuda alındığında etkilerinin olumlu olduğu bildirilen bor bileşiklerinin; farklı maruziyet durumlarındaki etkilerinin araştırılması gerekmektedir. Bor bileşiklerinin sağlık alanında özellikle toksisite çalışmalarında veri sayısı oldukça azdır. Bu nedenle bu araştırmada bor maruziyetinin süre ve doza bağlı olarak göstereceği çeşitli etkilerin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda 250-300 gr ağırlığındaki 10-12 haftalık 119 adet Wistar Albino cinsi dişi sıçan kontrol ve uygulama gruplarına ayrılmıştır. Randomize seçim olarak her grupta 7'şer hayvan bulunmaktadır. Uygulama grupları 7, 15, 30, 45 ve 60 gün ve 5000, 2500 ve 1250 mg/kg/gün şeklinde oluşturulmuştur. Bor maruziyeti oluşturmak için boraks dekahidrat gavaj ile uygulanmıştır. Çalışma başlangıcında ve sonunda tartılan sıçanların vücut ağırlık değişim yüzdeleri hesaplanmıştır. Kan örnekleri santrifüjlenerek serumları çıkarılmıştır. Serumlarda ICP-MS cihazıyla bor konsantrasyonları belirlenmiştir. Ayrıca böbrek ve karaciğer dokuları histopatolojik açıdan incelenmiştir. Elde edilen bulgularda vücut ağırlık değişim yüzdeleri ve serum bor konsantrasyonlarının süre ve doza bağlı olarak değişiklik gösterebileceğini ancak histopatolojik bulgulardaki dejenerasyonların bundan etkilenmediği tespit edilmiştir. Bor maruziyetine yönelik araştırmaların gün geçtikçe artması ve geliştirilmesi gerekmektedir.
Ranibizumab ve aflibercept'in In vitro oküler toksisitesinin araştırılması
Günümüzde, anti-VEGF moleküllerinin intravitreal enjeksiyonları, neovasküler YBMD tedavisi için altın standarttır. Yanı sıra; RVT, DMÖ ve prematüre retinopatisi başta olmak üzere yeni damar büyümesi ve damar aşırı geçirgenliği olan diğer oküler patolojilerde de yaygın olarak kullanılmaktadır. Tedavinin genellikle aylık ve tekrarlanan dozlarda uygulanması gerekmektedir. Tedavinin kesilmesi neovaskülarizasyonun nüksüne sebep olabilir. Bu nedenle çoğu durumda tedavinin birkaç yıl sürdürülmesi gerekebilir. Her ne kadar VEGF antagonistlerinin güvenli olduğu gösterilmiş olsa da, hücrenin hayatta kalabilmesinde VEGF kritik bir faktör olduğu için, bir takım yan etkileri de tespit edilmiştir. Bazı çalışmalar, anti-VEGF tedavisinden sonra, RPE yırtıkları ve göz içi iltihabı bildirmiştir. Dahası, uygulanan intravitreal enjeksiyon sayısının retinal atrofinin ilerlemesi ile önemli ölçüde ilişkili olduğu bulunmuştur. Ancak bu etkilerin hastalığın doğal seyrinin bir sonucu mu yoksa anti-VEGF tedavisinden mi kaynaklandığını ayırt etmek mümkün değildir. Söz konusu çalışma kapsamında, çok sayıda randomize klinik çalışmalar neticesinde güvenilirlik profili ispatlanarak FDA onayı alan Ranibizumab ve Aflibercept'in, erişkin insan RPE hücre hattında (ARPE-19) olası toksik etkilerini in vitro olarak değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Bunun yanı sıra, söz konusu ilaçların 1) Otofaji yolağında kritik öneme sahip Beclin1 ve ATG4 ekspresyonları üzerine olan etkilerini 2) Hücreler arası yapısal ve kimyasal destekte görevli ekstraselüler matriksin düzenlenmesinde başlıca öneme sahip enzimlerden MMP2 ve TIMP1 ilişkisinin aydınlatılması amaçlanmıştır. Hücrelere sitotoksisite değerlendirilmesi için MTT testi uygulanmıştır. Ardından RNA izolasyon işlemi gerçekleştirilmiştir. Son olarak Kantitatif Ters Transkripsiyon PCR ile seçilen otofaji ve matriks metalloproteinaz proteinleri analiz edilmiştir. Sonuç olarak, klinik uygulamada kullanılandan çok daha yüksek dozlarda uygulanan bu iki anti-VEGF ilacın, in vitro olarak RPE'ye önemli bir toksisite oluşturmadığı gözlemlenmiştir. Kontrol grubuna kıyasla, Ranibizumab'ın Beclin1 ekspresyonu üzerinde anlamlı bir etkisi yokken Aflibercept'in Beclin1 ekspresyonunu istatistiksel olarak anlamlı derecede azalttığı tespit edilmiştir. Her iki anti-VEGF de ATG4 gen ekspresyonunu arttırmıştır. Kontrol grubuna kıyasla Ranibizumab MMP2 ve TIMP1 ekspresyonunda artışa neden olmuşken; Aflibercept MMP2 ekspresyonunu azaltıp TIMP1 ekpresyonunu arttırmıştır. TIMP1'i MMP2'ye oranladığımızda bu oran Aflibercept'te daha yüksek bulunmuştur.
Ankara ilinde satışa sunulan içme sütlerinde antibiyotik kalıntısının araştırılması
Hayvancılıkta antibiyotiklerin yasal olmayan şekilde kontrolsüz kullanılmaları insan sağlığı açısından ciddi boyutlara varan tehlikeler oluşturmaktadır. Avrupa Birliği'nde, ülkemizde ve birçok diğer ülkede hayvancılıkta antibiyotiklerin kullanımına sınırlamalar getirilmiş ve kullanımı uygun mevzuatlarla düzenlenmiştir. Hayvansal ürün olarak en çok tüketilen besin inek sütüdür. 2020 yılında dünya toplam süt üretimi yaklaşık 875 milyon tona ulaşmıştır. Tüik verilerine göre ülkemizde 2021 yılında 23 milyon 200 bin 306 ton süt üretilmiştir. Süt ve sütten imal edilen ürünlere olan talep nüfus ve gelir artışına paralel olarak ciddi şekilde artmaktadır. Oluşan talep artışı hayvan sayısının artmasına yeni hayvancılık tesislerinin kurulmasına ve hayvansal üretimin artmasına neden olmaktadır. Bununla beraber ilaç tüketimi, özellikle antibiyotik kullanımı çok ciddi boyutlara ulaşmıştır. İlaç kullanımıyla beraber oluşan kalıntılar insan sağlığını tehdit etmektedir. Kalıntılar ülkeler tarafından çeşitli düzenlemelerle kontrol altında tutulmaya çalışılmaktadır. Çalışmamızda Ankara ilinde tüketime sunulan içme sütlerinde en çok kullanılan antibiyotik grubu olan beta-laktam'lar ELISA yöntemi kullanılarak incelenip kalıntı düzeyleri AB komisyonu ve Türk Gıda Kodeksi Yönetmeliği'nde bildirilen limit değerlere uygun olup olmadığı araştırıldı. 2022 yılı Temmuz ve Ağustos aylarında haftalık düzenli olarak 5 ayrı firmaya ait UHT ve pastörize sütlerden 25 'er adet süt örneği alındı. Aynı şekilde Ankara ilinde satışa sunulan sokak sütlerinden de süt toplama tanklarından (veya toplama kaplarından) 5 ayrı ilçeden gelen süt örneklerinden 5 farklı numune olmak üzere 25 adet çiğ inek sütü örneği alındı. Toplam 75 adet örnek alındı. Alınan örneklerden UHT ve pastörize sütte kalıntı bulunamadı. Çiğ sütlerde ise 1-3,1 ppb arasında kalıntı bulundu ve sonuçların yasal limitlerin altında kaldığı belirlendi. Anahtar Sözcükler: Ankara, Beta-laktam, Kalıntı, Süt, UHT.
Ankara'da satışa sunulan ballarda bazı neonikotinoidlerin LC-MS/MS ile araştırılması
Bu çalışma ile süzme ballarda asetamiprid, klotiyanidin, imidakloprid, tiyametoksam ve tiyakloprid kalıntılarının belirlenmesi için test yönteminin uyarlanması, uyarlanan yöntem ile neonikotinoid kalıntıların araştırılması, gıda güvenliği ve halk sağlığı açısından sonuçların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Avrupa Komisyonu 2002/657/EC sayılı Kararına uygun olarak baldaki beş neonikotinoidin, likit kromatografi-tandem kütle spektrometrisi (LC-MS/MS) yöntemi, analiz yöntemi eş zamanlı olarak hızlı ve güvenirilir bir şekilde geliştirilmiş ve tam olarak doğrulanmıştır. Yapılan çalışma sonucunda, CCα ve CCβ sırasıyla, Asetamiprid için 5,44 ve 5,89 ng/g, Klotiyanidin için 5,23 ve 5,46 ng/g, İmidakloprid için 5,15 ve 5,30 ng/g, Tiyametoksam için 5,16 ve 5,32 ng/g, Tiyakloprid için 20,28 ve 20,56 ng/g olarak bulundu. Metot validasyon parametreleri sağlandıktan sonra Ankara'da satışa sunulan 60 adet bal numunesin de maksimun kalıntı limitlerini aşan neonikotinoid kalıntısı varlığı belirlenememiştir. Uyarlanan yöntemin kısa zamanda, az kimsayal kullanılarak, etkili, güvenilir, duyarlı, tekraredilebilmesinin yanı sıra birden fazla analitin eş zamanlı olarak analiz edilebilir olması nedenleriyle kullanılabilir ve avantajlı olduğu sonucuna varılmıştır.
Veteriner hekimliğinde etiket dışı ilaç kullanımının boyutlarının araştırılması
Etiket dışı ya da endikasyon dışı ilaç kullanımı; bir ilacın prospektüsünde veya etiketinde yazmayan şekillerde (farklı türlerde, farklı dozlarda, farklı sürelerde, farklı yaşlarda, farklı uygulama yollarıyla, farklı olgularda) kullanılması olarak tanımlanır. Veteriner hekimliğindeki mevcut yasalar bu kullanıma izin verse de, sorumluluğu uygulayan ve uygulatana yüklemektedir. Yasal olarak güvence altında olmak, hayvan sağlığını ve halk sağlığını tehdit eden antimikrobiyal direnç ve gıdalarda kalıntı sorununu ortadan kaldırmamaktadır. Böyle bir uygulamaya karar veren hekim, mutlaka endikasyon dışı ilaç kullanımı talep formu ve bilgilendirilmiş hasta olur formu düzenlemelidir. Beşeri hekimler için yayımlanan Endikasyon Dışı İlaç Kullanımı Kılavuzu'nun veteriner hekimler için olmaması, etiket dışı ilaç uygulayan hekimlerin mesleklerini icra ederken kendilerini güvende hissedememelerine ve formlarda bir örnekliğin sağlanamamasına neden olmaktadır. Bu tez çalışmasında, Türkiye'nin farklı coğrafi bölgelerinde ve farklı hizmet alanlarında hizmet veren 542 veteriner hekimin, etiket dışı kullandıkları ilaç grupları; sıklık, nitelik, kullanım şekli, kullanım nedeni ve karşılaşılan yan etkiler yönünden anket çalışması yöntemiyle incelenmiş, elde edilen veriler ışığında veteriner hekimliğinde Etiket Dışı İlaç Kullanım Kılavuzu'na ihtiyaç olup olmadığı araştırılmıştır. Veteriner hekimlerin yarısından fazlasının etiket dışı ilaç kullandığı, kullandıkları ilaç gruplarının azalan sırayla antimikrobiyaller, vitamin-mineraller, antiparaziterler, diğer ilaç grupları, antiseptik-dezenfektanlar olduğu, ilaçların en çok tür ve doz değişikliği yapılarak kullanıldığı, ilaç seçimlerinde çeşitli nedenlerin gerekçe gösterildiği, en çok alerjik reaksiyonlar ve sindirim sistemi bozuklukları ile karşılaştıkları tespit edilmiştir. Sonuç olarak, veteriner hekimlerin %93,9'unun Tarım ve Orman Bakanlığı'nın etiket dışı ilaç kullanım kılavuzunu yayımlaması gerektiğini ve %87,3'ünün kılavuzda talep formu - bilgilendirilmiş hasta olur formunun yer alması gerektiğini beyan etmesi, etiket dışı ilaç kullanım kılavuzunun yayımlanmasının ihtiyaçtan öte bir zorunluluk olduğunu göstermiştir.
Salmonella kentucky ile aşılı etlik piliçlerde probiyotik ve postbiyotiklerin, bağışıklık, mikrobiyom ve oksidatif strese etkisi
Amaç: Kanatlı sektörü açısından oldukça bulaşıcı ve insana bulaşması ile ölümlere yol açan bir hastalık etkeni olan Salmonella Kentucky (S. Kentucky) suşundan hazırlanan inaktif S. Kentucky aşısı ile aşılanan etlik piliçlerin, bu aşıya ek olarak içme sularına Bacillus sp. sporlarından hazırlanan probiyotik ve postbiyotik katılması sonucu bu yardımcı maddelerin, karaciğer ve böbrek dokularında oksidatif hasar göstergesi olan antioksidan/oksidan parametrelerin belirlenmesi, bağırsak florasında meydana gelebilecek bakteriyel yük bakımından farklılıkların görülebilmesi için taze dışkı mikrobiyotasının incelenmesi ile antikor titrelerinin belirlenmesi ve aşıya ek olarak kullanılan organik maddelerin bağışıklık sistemi üzerine oluşturduğu etkilerin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Kanatlı Araştırma Birimi'nde yürütüldü. Denemede 130 adet etlik piliç (Ross 308) kullanıldı. Kontrol grubu hariç tüm civcivler, fakültemiz Mikrobiyoloji Anabilim Dalı tarafından hazırlanan Salmonella Kentucky inaktif aşısıyla 7. ve 21. günde (rapel doz) aşılandı. Rastgele seçilmek üzere toplamda 5 grup oluşturulup kontrol grubuna ve sadece aşı yapılan gruba, içine ekstra bir madde katılmamış içme suyu verilirken; diğer 3 gruptan birinin içme suyuna Bacillus subtilis'ten (B. subtilis) üretilen probiyotik, diğerinin içme suyuna B. subtilis'ten üretilen postbiyotik ve son grubun içme suyuna da yine B. subtilis'ten üretilen probiyotik ve postbiyotik karıştırılarak plastik yer suluklarına eklendi. Kan ve organ örneklerinin alınacağı 21. ve 42. günlerde, piliçlere anestezi (Ketamin) altında servikal dislokasyon yöntemi uygulandı. Antikor titresi açısından incelemek amacıyla boyun bölgelerinden kandan (2 ml) tüp aglüstinasyon testi yapıldı. Buna ek olarak kesim günlerindeki oksidatif stres parametrelerini değerlendirmek amacıyla, karaciğer ve böbrek dokularında total protein (TP), superoksitdismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon (GSH) ve malondialdehid (MDA) seviyeleri ölçüldü. Bağırsak xii mikrobiyotasında oluşan değişiklikleri değerlendirmek için gruplardan alınan taze dışkılardan mikrobiyom analizi yapıldı. Bulgular: Probiyotik ve postbiyotik takviyesi yapılan gruplarda bağışıklık parametrelerinde artış, mikrobiyal çeşitlilikte iyileşme ve oksidatif stres göstergelerinde azalma gözlenmiştir. Aşı uygulanan gruplarda bağışıklık yanıtında artış saptanmış, probiyotik ve postbiyotik takviyesi ile bu etkinin arttığı belirlenmiştir. Mikrobiyom analizlerinde faydalı bakteri oranlarında artış, zararlı bakteri oranlarında azalma tespit edilmiştir. Oksidatif stres parametrelerinde probiyotik ve postbiyotik uygulanan gruplarda MDA düşmüş, GSH düzeyleri ile antioksidan enzim aktiviteleri (SOD, CAT) artmıştır. Sonuç: Aşıya ek olarak, etlik piliçlerin içme suyuna probiyotik ve postbiyotik olarak B. subtilis eklenmesinin hem bağışıklık sistemini ve mikrobiyomu düzenleyici hem de oksidatif stresi azaltıcı etkiler gösterdiği sonucuna varılmıştır. Bu sonuçlar, probiyotik ve postbiyotiklerin aşı etkinliğini artırabileceğini ve etlik piliçlerin sağlığını korumada önemli destekleyiciler olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Salmonella Kentucky, Aşı, Bacillus subtilis, İmmün Sistem, Mikrobiyota, Probiyotik, Postbiyotik, Oksidatif Stres, Broyler.
Ratlarda parasetamol ile oluşturulan hepatoksisite ve oksidatif stres üzerine oleuropeinin koruyucu etkilerinin araştırılması
Amaç: Çalışmada, ratlarda parasetamol ile oluşturulan hepatoksisite ve oksidatif stres üzerine oleuropeinin koruyucu etkileri araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Deney Hayvanları Üretim ve Araştırma Laboratuvar`ından temin edilen, canlı ağırlığı 200-250 gr aralığında değişen 5 aylık erkek toplam 48 Wistar Albino rat kullanıldı. Ratlar kontrol, parasetamol (3 g/kg/gün), oleuropein (15 mg/kg/gün), parasetamol+oleuropein (sırası ile 3+15; 3+30; 3+50 mg/kg/gün) ve parasetamol+N-asetilsistein (3+150 g/kg/gün) uygulaması olacak şekilde 6 gruba ayrıldı (n=8). Belirtilen ilaç miktarları ratlara oral ve tek doz olarak uygulandı. Uygulamadan 24 saat sonra, biyokimyasal analizler için kan örnekleri ile histolojik ve oksidan (malondialdehit (MDA) ve antioksidan (glutatyon (GSH), katalaz (CAT), süperoksit dismutaz (SOD)) parametre analizleri için karaciğer doku örnekleri toplandı. Bulgular: Oleuropeinin (15 mg/kg/gün) karaciğerde nekrotik alanların küçülme sağladığı; ancak, hepatositlerde şişme, vakuoler yapı ve kordon yapısında bozulmalar olduğu ve yüksek dozda oleuropeinin (30 mg/kg/gün) ve parasetamol+N-asetilsistein uygulamasının karaciğer üzerinde daha iyi koruyucu etki gösterdiği görüldü. Parasetamol grubunda AST (P=0,020), ALT (P=0.012)) bilirubin (P=0,039), LDH (P=0,049), üre (P=0,049) ve kreatin (P=0,011) seviyeleri ile MDA (P=0,046) düzeyinin anlamlı olduğu gözlendi. Karaciğer CAT düzeyinin parasetamol+oleuropein (15 ve 30 mg/kg/gün) ve parasetamol+NAC gruplarında, parasetamol grubuna göre düşük ve anlamlı (P=0,022) olduğu belirlendi. Sonuç: Çalışmada karaciğerde parasetamolün yol açtığı hepatotoksisite ve oksidatif hasarı karşı oleuropein uygulamasının etkinlik sağlayabileceği ve olası karaciğer hasarını azaltmada kulanılabileceği; ancak, bunun farklı dozlarda ve uygulama sürelerinde genişletilmiş değerlendirme parametreleri ile desteklenmesi kanatine varılmıştır. Bu kapsamda elde edilecek sonuçlar oleuropeinin ekonomik ve ulusal kaynaklı yeni bir alternatif koruyucu farmakolojik madde modelinin geliştirilmesine katkı sağlayabilir. Anahtar kelimeler: hepatoksisite, oksidatif stres. oleuropein, parasetamol.
Deneysel diyabet oluşturulmuş ratlarda arı sütünün dna koruyucu etkinliği
Amaç: Bu çalışmanın amacı, streptozotosin ile diyabet oluşturulmuş erkek ratlarda, arı sütünün artan dozlarda intragastrik sonda uygulanması ile olası antihiperglisemik, antioksidan ve DNA hasarındaki koruyucu etkinliğini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 330-400 g ağırlığında erişkin 38 adet Sprague dawley erkek rat kullanıldı. 50mg/kg streptozotosin intraperitoneal enjeksiyonla uygulanarak diyabet oluşturuldu. Kan glukoz düzeyi 200mg/dl üzerinde olan ratlar diyabetik olarak kabul edildi. Arı sütü sağlıklı arı sütü (Sas) grubuna 300 mg/kg, diyabetik üç gruba (Das50, Das150, Das300), sırasıyla, 50-150-300 mg/kg dozlarında, 2ml %0,9 NaCl solüsyonu sağlıklı kontrol (Sk) ve diyabetik kontrol (Dk) gruplarına 28 gün boyunca intragastrik sonda ile uygulandı. DNA hasarının değerlendirilmesi için kan numunelerinden comet analizi yapıldı ve kuyruk momenti ile kuyruk yüzdesi parametreleri incelendi. Oksidatif stresin değerlendirilmesi için karaciğer numunelerinden Süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), İndirgenmiş glutasyon (GSH) ve malondialdehit (MDA) parametreleri incelendi. Bulgular: Das300 grubunda canlı ağırlık ölçümlerinde haftalar arası anlamlı farklılık gözlemlenmedi (p=0,307). Das300 grubunda kan glukozu ölçümlerinde haftalar arası anlamlı farklılık gözlenmedi. Dk grubuna göre Das50, Das150 ve Das300 gruplarında kuyruk momenti ve kuyruk yoğunluğu verilerinde anlamlı bir azalma saptanmıştır (p=0,001). Das gruplarında SOD düzeyinin anlamlı olarak arı sütü dozuna bağlı arttığı saptanmıştır (p=0,002). Yine, Das gruplarında CAT ve GSH düzeyinin anlamlı olarak arı sütü dozuna bağlı arttığı saptanmıştır. Das150 grubunda MDA düzeyinin anlamlı olarak azaldığı saptanmıştır. Sonuç: Arı sütünün diyabete bağlı gelişen oksidatif stres ve DNA hasarını azaltabileceği, canlı ağırlık kaybını kısmen engelleyebileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Arı sütü, comet assay, diyabet, oksidan, streptozotosin.
İskenderun körfezi balıklarında bisfenol a (BPA) düzeylerinin belirlenmesi
Dünya genelinde en çok üretilen ve kullanılan endokrin bozucu kirleticilerden biri olan Bisfenol A (BPA), insan ve hayvan sağlığı üzerine ciddi olumsuz etkileri nedeniyle günümüzde önemli bir çevre ve halk sağlığı problemidir. Besin zincirinde önemli bir rolü olan balıklar, sucul ortamlarda yaygın olarak bulunan BPA kirliliğini izlemek için biyomonitör canlılar olarak kullanılmaktadır. Bu çalışma, İskenderun Körfezi'nde avlanan ve bölgede sık tüketilen Levrek (Dicentrarchus labrax, Linnaeus, 1758), Çipura (Sparus aurata, Linnaeus, 1758), Kefal (Mugil cephalus, Linnaeus, 1758) ve Mercan (Patlak göz mercan) (Dentex macrophthalmus, Bloch, 1791) balık türlerinde BPA düzeylerini araştırmak amacıyla gerçekleştirildi. Çalışmada her türden 7 adet olmak üzere toplam 28 adet balık kullanıldı. Balıkların boy ve ağırlık ölçümleri yapıldıktan sonra kas dokusu örneklerinde Yüksek Performanslı Sıvı Kromatografi (HPLC) ile BPA düzeyleri tespit edildi. Metot validasyonu tespit limiti (LOD), tayin limiti (LOQ), regrasyon katsayısı (R2), relatif standart sapma (RSD) ve geri kazanım parametreleri üzerinden gerçekleştirildi. Validasyon parametrelerinden; LOD ve LOQ değerleri ise sırasıyla 0.28 ve 0.92 ppb, R2 = 0.9963, % RSD değeri 9.8 ve geri kazanım oranı %96 olarak tespit edildi. Çalışılan tüm balıklarda (n:28) BPA pozitiflik oranı %50 (n:14) olarak belirlendi. Mercan, Çipura, Kefal ve Levrek türlerinde tespit edilen ortalama BPA düzeyleri sırasıyla; 0.50, 0.44, 0.33 ve 0.22 ng/g olarak tespit edildi. Balık türlerine göre tespit edilen en yüksek BPA düzeyleri; Çipura 1.84, Kefal 1.28, Mercan 1.27 ve Levrek 0.93 ng/g olarak ölçüldü. Sonuç olarak; bu çalışmada belirlenen balık türleri BPA düzeyleri farklı bölgelerde yapılan benzer çalışmalarda bildirilen düzeylerin çoğundan ve resmi otoriteler tarafından belirlenen gıdayla temas eden maddelerden kaynaklanabilen spesifik migrasyon limitinin altında tespit edilmiştir. Bununla birlikte, BPA düzeylerinin gıda değeri olan biyomonitör türler üzerinden periyodik olarak izlenmesi ve bölgesel tüketim senaryoları üzerinden risk değerlendirmelerinin yapılması halk sağlığı bakımından önem arz etmektedir.
Eryngium campestre ekstresinin deri kanseri üzerine etkilerinin araştırılması
Apoptozisin kanserin gelişimi ve tedavisindeki önemi büyüktür. Çalışmamızın materyali olarak seçilen Eryngium campestre bitkisinden elde edilen bileşikler ile yapılmış az sayıda çalışma mevcut olmakla beraber, bu çalışmalar bitkinin bazı kanser türleri üzerinde aktif olabileceğini göstermiştir. Bu bilgilerden hareketle Eryngium campestre ekstresiyle muamele edilen cilt kanseri hücrelerinde kaspaz-3, Bax, Bcl-2, wee1, grp78, GADD153, ve AIF protein düzeyleri ve aktivitelerini incelemeyi amaçladık. Hücre kültürünün kullanıldığı çalışmada ELISA yöntemi ile kaspaz-3, Bax, Bcl-2, wee1, GADD153, AIF ve grp78 protein düzeyleri ve aktiviteleri incelendi. Çalışmamızda veriler %95 güvenle SPSS 21 versiyon kullanılarak analiz edildi. Grup kıyaslamaları için Mann Whitney U testi kullanıldı. Çalışma sonunda wee1, Bax, kaspaz-3, GADD153 ve AIF, grp78 protein düzeyleri ve aktiviteleri değerlendirildiğinde kontrole kıyasla anlamlı şekilde arttığı ve Bcl-2 değerlerinin azaldığı tespit edildi (p<0,01). Sonuç olarak; Eryngium campestre bitkisinden elde edilen bileşikler ile kanser tedavisinde kullanılma potansiyeli olabilecek yeni ilaçların geliştirilebileceği, bu amaçla in-vivo ve faz çalışmalarının yapılması gerektiği kanaatine varıldı.
β-amiloid ile indüklenen in vitro alzheimer hastalığı modelinde linoleik asit'in koruyucu etkisinin araştırılması
Bu çalışma, β-amiloid (Aβ) ile indüklenen in vitro Alzheimer Hastalığı (AH) modelinde apoptotik yolaklar ve antioksidan enzimler üzerine, esansiyel yağ asitlerinden biri olan ve Omega-6 olarak bilinen Linoleik Asit'in (LA) etkilerini araştırmak amacıyla gerçekleştirildi. Çalışmada; U87 hücre hatlarından ibaret kontrol grubu, β-amiloid ile indüklenmiş U-87 hücre hatlarını içeren in vitro AH modelinin oluşturulduğu Aβ grubu ve Aβ grubuna LA eklenmesiyle elde edilen Aβ+LA grubu olmak üzere 3 grup oluşturuldu. Çalışma gruplarında apoptotik yolakları temsilen kaspaz-3; antioksidan durumu değerlendirmek için de süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GPx) enzim düzeyleri ile Total Antioksidan Seviye (TAS) ve Total Oksidan Seviye (TOS) sonuçları analiz edildi. Kontrol grubuyla kıyaslandığında Aβ'ya maruz kalmış U87 hücre hattında, SOD, CAT, GPx, TAS düzeylerinin önemli şekilde azaldığı; kaspaz-3 ve TOS seviyelerinin ise anlamlı şekilde arttığı belirlendi. Bununla birlikte Aβ-U87 hücre hattına LA uygulanmasının SOD, CAT, GPx, TAS düzeylerini önemli şekilde artırdığı; kaspaz-3 ve TOS seviyelerini ise azalttığı tespit edildi. Sonuç olarak, LA'nın apoptoza bağlı nörodejenerasyonu azalttığı, antioksidan aktiviteyi destekler mahiyette arttırdığı ortaya konuldu. LA'nın bu etkileri göz önüne alındığında AH'da bu güçlü antioksidanın koruyucu ya da alternatif tedavide kullanım potansiyeline sahip olabileceği, bunun yapılacak daha ileri çalışmalarla desteklenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.
ß-amiloid ile indüklenen ın vitro alzheimer hastalığı modelinde ß-glisiretinik asit'in koruyucuetkinliğinin araştırılması
Bu çalışma, U87 Malign Glioma (MG) hücre hattında amiloid ß1-40 (Aß) ile indüklenen in vitro Alzheimer Hastalığı (AH) modelinde apoptotik yolaklar ve antioksidan enzimler üzerine meyan kökü (Glycyrrhiza glabra) bitki ekstresinden elde edilen 18ß- Glisiretinik asitin (GA) koruyucu etkilerini araĢtırmak amacıyla gerçekleştirildi. Çalışmada U87 MG hücre hattından ibaret kontrol grubu, Aß ile indüklenmiĢ U-87 hücre hatlarını içeren in vitro AH modelinin oluĢturulduğu Aβ grubu ve Aβ grubuna 18ß GA eklenmesiyle oluĢturulan Aß+18ß GA grubu olmak üzere 3 grup oluşturuldu. Apoptozisin göstergesi olarak kaspaz-3, antioksidan durumun belirlenebilmesi için de süper oksit dismutaz (SOD), katalaz (KAT) ve glutatyon peroksidaz (GPx) enzimlerinin seviyeleri analiz edildi. Kontrol grubuna kıyaslandığında Aß grubunda kaspaz-3 seviyesi istatiksel olarak önemli şekilde yüksek bulunurken; Aß+18ß GA grubunda ise Aß grubuna kıyasla kaspaz-3 seviyesi istatiksel olarak anlamlı şekilde düşük tespit edildi (p<0,05). Bununla birlikte, kontrol grubu ile kıyaslandığında Aß grubunda SOD, KAT ve GPx enzim seviyeleri istatiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunurken, Aß+18ß GA grubunda Aß grubuna kıyasla bu enzim seviyeleri istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek tespit edildi (p<0,05). Sonuç olarak, Aß ile indüklenmiş in vitro AH modelinde 18ß-GA'nın antioksidan enzim düzeylerini artırarak ve apoptotik yolakları aktive ederek koruyucu bir potansiyele sahip olduğu ortaya konuldu. Bu etkiler göz önüne alındığında 18ß-GA'nın AH'da koruyucu ya da alternatif tedavide kullanım potansiyeline sahip olabileceği, bunun yapılacak daha ileri çalışmalarla desteklenmesi gerektiği değerlendirildi.
Türkiye'nin güney doğu sahillerinden toplanan mavi yengeçler (Callinectes sapidus)'de esansiyel olmayan bazı metal düzeylerinin belirlenmesi
Bu çalışma Türkiye'nin Güney Doğu sahillerinden toplanan mavi yengeçlerde (Callinectes sapidus) bazı ağır metal düzeylerinin belirlenmesi amacıyla gerçekleştirildi. Çalışmada Hatay ilinin İskenderun, Dörtyol ve Samandağ ilçelerinden, her istasyondan 10'ar adet olmak üzere toplam 30 adet mavi yengeç (Callinectes sapidus) kullanıldı. Yengeçlerin kas, hepatopankreas ve solungaç dokularında Kurşun (Pb), Kadmiyum (Cd) Arsenik (As), Nikel (Ni) ve Cıva (Hg) ağır metal düzeyleri Atomik Absorbsiyon Spektrofotometre (AAS) cihazında ölçülerek değerlendirildi. Dörtyol istasyonu Hg düzeyi diğer iki istasyondan yüksek bulunurken (p<0,05) diğer metal düzeyleri bakımından istasyonlar arasında fark bulunamadı. Cd düzeyleri hepatopankreas dokusunda, As ve Ni düzeyleri solungaç dokusunda, Hg düzeyleri ise kas dokusunda diğer dokulara göre yüksek bulundu (p<0,05). Pb sadece Döryol ve İskenderun istasyonundan alınan mavi yengeçlerin solungaç dokularında tespit edildi. Mavi yengeç dokularında tespit edilen As düzeyleri çift kabuklu yumuşakçalar için kabul edilebilir ağır metal limitlerinden yüksek bulunurken, Cd, Pb ve Hg düzeyleri ise limitlerden düşük olarak belirlendi. Sonuç olarak, doğal ve besin değeri yüksek mavi yengeçlerin düzenli periyotlarla ağır metal kirliliği açısından takip edilmesinin, gelecekte ekosistem ve insan sağlığının riske girmemesi açısından önemli olduğu değerlendirildi. Anahtar Kelimeler: Ağır metal, AAS, Mavi yengeç, Hatay.
Halk tarafından sıkça kullanılan bazı bitkilerin antibakteriyel etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada, çörek otu (nigella sativa), badem (Prunus Dulcis), chia (Salvia hispanica), defne (Laurus Nobilis L.), sarı kantaron (Hypericum Perforatum) ve hindistan cevizi (Cocos Nucifera) bitkilerinden elde edilen uçucu ve sabit yağların, tüp dilüsyon yöntemi kullanılarak, Gram pozitif bakterilerden Staphylococcus aureus, Gram negatif bakterilerden Escherichia coli ile Pseudomonas aeruginosaya karşı antimikrobiyal etkinlikleri değerlendirilmiştir. Çalışmada elde edilen sonuçlara baktığımızda, E.coli üzerine farklı değerlerde etki etmiştir. Prunus Dulcis; 25 µl/ml, salvia hispanica; 12,5 µl/ml, nigella sativa 25 µl/ml, laurus nobilis; 25 µl/ml, cocos nucifera; 12,5 µl/ml, hypericum perforatum; 25 µl/ml oranlarda antibakteriyel etki göstermiştir. S.aureus üzerine prunus dulcis; 25 µl/ml, salvia hispanica; 25 µl/ml, nigella sativa; 0,21 µl/ml, laurus nobilis; 12,5 µl/ml, cocos nucifera; 12,5 µl/ml, hypericum perforatum; 25 µl/ml oranlarda antibakteriyel etki göstermiştir. P.auregunosa üzerine ise prunus dulcis; 25 µl/ml, salvia hispanica; 25 µl/ml, nigella sativa; 25 µl/ml, laurus nobilis; 25 µl/ml, cocos nucifera; 25 µl/ml, hypericum perforatum; 25 µl/ml oranlarda etkinlik gösterdiği görülmüştür. Bitkilerin hem Gram-pozitif hem de Gram-negatif bakterilere karşı anti-bakteriyel aktiviteye sahip oldukları gösterilmiştir. Bu sonuçlar, bakteri türlerine karşı antibakteriyel aktivitelerden sorumlu ümit verici bileşikler bulma olasılığı açısından bitki türlerinin seçilmesi için bir kılavuz görevi görebilir. Anahtar Kelimeler: Nigella Sativa, Prunus Dulcis, Salvia Hispanica, Laurus Nobilis, Antibakteriyel Etki.
Sıçanlarda deneysel sipermetrin toksisitesinde intravenöz lipid emülsiyonunun etkisinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı, sıçanlarda sipermetrin (CYP) toksikasyonunda intravenöz lipid emülsiyonu (ILE) tedavisinin bazı toksikolojik, patolojik, biyokimyasal ve hematolojik parametreler üzerine etkilerinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: 32 adet yetişkin erkek Sprague dawley sıçan kontrol, sipermetrin (CYP), sipermetrin+intravenöz lipid emülsiyonu (CYP+ILE) ve sipermetrin+genel tedavi (CYP+GT) olmak üzere dört gruba ayrıldı. CYP toksikasyonu tek doz 450 mg/kg doz sipermetrin oral yolla indüklendi. CYP+ILE grubuna %20 ILE 12,4 ml/kg I.V. yolla 10 dakika süreyle uygulandı. CYP+GT grubuna etkin kömür 1-3 mg/kg ve magnezyum sülfat 1g/kg oral yolla, atropin 2 mg/kg İ.P. verildi. İlaç uygulamasından 24 saat sonra anestezi altındaki sıçanlardan kan örnekleri ve ötenazilerini takiben karaciğer ve böbrek dokusu örnekleri alındı. Bulgular: Dokulara ait oksidatif stres parametreler değerlendirildiğinde, karaciğer dokusunda CYP grubu ile karşılaştırıldığında, CYP+ILE grubunda süperoksit dismutaz aktiviteleri, glutatyon seviyeleri ve katalaz aktiviteleri istatistiksel olarak yüksek, malondialdehit ve myeloperoksidaz seviyeleri istatistiksel olarak daha düşük bulundu. Böbrek dokusunda ise CYP grubu ile karşılaştırıldığında, CYP+ILE grubunda sadece süperoksit dismutaz aktiviteleri ve glutatyon seviyeleri istatistiksel olarak yüksek bulundu, diğer parametreler arasında anlamlı fark bulunamadı. CYP ile oluşturulan DNA hasarına bakıldığında, CYP+ILE grubunda kuyruk momenti ve kuyruk yoğunluğunun anlamlı olarak düşük olduğu belirlendi. Serum örneklerinden elde edilen biyokimyasal parametreler değerlendirildiğinde, ALT ve üre değerlerinde CYP grubu ile CYP+ILE grubu arasında anlamlı fark tespit edildi, ancak diğer biyokimyasal parametrelerde anlamlı bir fark bulunamadı. Hematolojik parametreler incelendiğinde, K grubu ile karşılaştırıldığında CYP grubunda hematokrit (%), hemoglobin (g/dl), eritrosit (ml/mm3) ve değerleri istatistiksel olarak düşük, CYP grubu ile karşılaştırıldığında, CYP+ILE grubunda trombosit (103/mm3) değeri istatistiksel olarak yüksek bulundu. Diğer hematolojik parametreler arasında anlamlı fark bulunamadı. Karaciğer ve böbrek dokusunun histopatolojik değerlendirilmesinde, CYP grubunda konjesyonlar görülürken, CYP+ILE grubunda sınırlı patolojik değişiklikler tespit edilmiştir. İmmunohistokimyasal parametreler değerlendirildiğinde ise, karaciğer ve böbrek Bcl-2 immunoreaktivitesinin CYP+ILE grubunda önemli ölçüde pozitif olduğu belirlenmiştir. Karaciğer kaspaz-3 immunoreaktivitesinde en yüksek skor CYP+ILE grubunda görülürken, böbrek kaspaz-3 immunoreaktivitesinde en yüksek skorun CYP+GT grubunda olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamız sonucunda elde edilen veriler, ILE'nin sipermetrinin olumsuz etkilerine karşı etkili olabileceğini ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: İntravenöz Lipid Emülsiyonu, Oksidatif Stres, Sıçan, Sipermetrin, Toksikasyon.
Deneysel pıtrak (Xanthium strumarium) zehirlenmesi oluşturulan ratlarda tamoksifen ve sodyum tiyosülfat'ın tedavi edici etkilerinin belirlenmesi
Pıtrak (Xanthium strumarium) bitkisindeki Atraktilozid (ATR), özellikle karaciğer ve böbrek dokusunda toksik nitelikte olup oksidatif stres ve mitokondriyal disfonksiyon sonucunda hücre ölümüne neden olur. Tamoksifen (TAM), canlılarda bazı kanser türlerine karşı kullanılan bir ajan olup ayrıca, hücrelerde mitokondriyal por açılımını ve reaktif oksijen türlerinin oluşumunu engeller. Sodyum tiyosülfat (STS) ise ROS üretimini engellemesinin yanında sülfür kaynağı olarak da karaciğeri koruyucu nitelikte bir bileşiktir. Bu çalışmada pıtrak ile karaciğer ve böbrek hasarı oluşturulan ratlarda TAM ve STS'nin bu dokular üzerine tedavi edici etkileri araştırıldı. Çalışmada 155 adet dişi Sprauge-Dawley rat kullanıldı. Ratlar 7 gruba ayrıldı (n=7). Bu hayvanlara pıtrak verilmesinden sonraki 6. saatte TAM ve STS verildi ve uygulama her gün aynı saatte tekrarlandı. Tedavi ajanlarının verilmesini takiben 6, 24, 72, 120 ve 168. saatlerde her gruptan 5 hayvan dekapite edilerek kan, karaciğer ve böbrek dokuları alındı. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında pıtrak grubunda AST, ALT, ALP, LDH, CK, BUN, kreatinin ve MDA düzeylerinin arttığı; glikoz düzeyleri ile GSH ve SOD aktivitelerinin azalttığı tespit edildi. Ayrıca, mitokondriyal Ca+2 düzeyi, mPTP açılma oranı ile ATP-sentaz aktivitesinin arttığı; histopatolojik incelemelerde ise nekrotik hüce ölüm oranının yükseldiği belirlendi. Bunun yanında pıtrak verilen gruplarda TAM ve STS uygulanmasının oksidatif stres ile serum biyokimya parametrelerini normal düzeylere ulaştırdığı belirlendi. ATR+TAM ve ATR+TAM+STS gruplarında, mitokondriyal Ca+2 artış ve mPTP açılma oranları azalırken, ATR+STS' nin mPTP üzerinde herhangi bir etki oluşturmadığı gözlendi. Patolojik hasarı önlemede üç tedavi grubunda da olumlu etki görülürken bu etkinin tüm zaman dilimlerinde oluşmadığı belirlendi. Artan ATP-sentaz aktivitesi üç tedavi grubunda da azaldı. Elde edilen bulgular, TAM ve STS bileşiklerinin özellikle birlikte kullanılması durumunda pıtrak zehirlenmesinde tedaviye yardımcı olabileceğini göstermiştir.
Normal akciğer bronşial epitelyum hücresi ile kistik fibrozis (KF) akciğer bronşial epitelyum hücresine farklı grup antibiyotiklerin hücre içine girişleri arasındaki farkın belirlenmesi
Solunum sistemi diğer sistemlerle karşılaştırıldığında çevreye açık bir giriş kapısı gibi görünmesine karşın normal bir insan her zaman solunum sistemi enfeksiyonu geçirmemektedir. Solunum sisteminin en öncelikli koruyucu elemanı mukosiliyer yapıdır. Bu yapı mikroorganizmaların sisteme ulaşmasını engellediği gibi diğer partikülleride uzaklaştırarak sistemi korur. Kistik fibrozisli (KF) hastalarda Kistik Fibrozis Transmembran İletken Düzenleyici kodlayan gende oluşan mutasyon nedeniyle perisiliyer sıvının hacminde azalma olmaktadır. Bu bozulma sonucunda akciğerin mukusu temizlenememektedir. Mukusta oluşan bu dehidratasyon aynı zamanda glikokaliks yapıya sıkı yapışmaya neden olmaktadır. Tüm bu değişiklikler solunum sisteminde çeşitli bakterilerin kolonizasyonu için elverişli bir ortamın oluşmasına neden olmaktadır. Hücre içi madde transferinde sorun olduğu bilinen KF hastası akciğer bronşial epitelyum hücresi ile normal akciğer bronşial epitelyum hücresi farklı etki mekanizmalarına sahip antibiyotiklerin hücre içinde etkin konsantrasyona hangi dozlar ve zamanlarda ulaşabileceğinin kıyaslamalı olarak araştırılması amaçlanmıştır. Biz çalışmamızda hücre çeperi sentezini bozanlardan vankomisin, protein sentezini bozanlardan tetrasiklinlerin semi sentetik analogları olan Glisilsiklinlerin ilk üyesi olan tigesiklinin belirli dozlarının KF hastası akciğer bronşial epitelyum hücresi ve normal akciğer bronşial epitelyum hücresine giriş doz cevap ve zaman cevap çalışması hücre kültürü ortamında yapılıp, yüksek performanslı sıvı kromatografi (HPLC) ile hücre içerisindeki oranının doz ve zamana bağlı farklılıkları belirlenmiştir. Çalışmamızda, tigesiklin tüm dozlar ile yapılan çalışma sonucunda 10, 30, 100 ve 300 µg/ml dozlarında IB3-1 hücresine giriş normal hücre ile karşılaştırıldığında anlamlı oranda yüksek bulunmuştur. Antibiyotiklerin hücre içine giriş oranları KF hücreleri için 3 µg/ml için %22.43, 10 µg/ml için %25.79, 30 µg/ml için %36.20, 100 µg/ml için %33.09 ve 300 µg/ml için %18.30 iken, normal bronş epitelyum hücreleri için 3 µg/ml için % 24.62, 10 µg/ml için %8.28, 30 µg/ml için %4.57, 100 µg/ml için %2.65 ve 300 µg/ml için %2.71 bulunmuştur. Hücre içine giren miktar verilen miktarlar ile karşılaştırıldığında 30 µl/ml MİK değerlerine yakın ve hücre içine optimal girişin olduğu doz belirlenmiştir. IB3-1ve BEAS hücresi için 30 µg/ml tigesiklin doz zaman çalışması sonucunda 1 saat, 2 saat, 4 saat, 8 saat,16 saat, 24 saat IB3-1 hücresine giriş anlamlı bulunmuştur. tigesiklin 30 µg/ml dozunun zamana göre hücre içine giriş oranları KF hücreleri için 1.saat için %12.57, 2.saat için %23.20, 4.saat için %33.23, 8.saat için %45.85, 16.saat için %45.29 ve 24.saat için %39.60 iken, normal bronş epitelyum hücreleri için 1.saat için %3.64, 2.saat için %4.33, 4.saat için %7.51, 8.saat için %9.43, 16.saat için %6.55 ve 24.saat için %4.30 bulunmuştur. IB3-1 hücresine en iyi giriş oranı 8 saat olarak tespit edilmiştir. Vankomisin ile yapılan doz çalışmalarında, hücre içine girebilen miktar standartlarda (CLSI ve EUCAST) belirtilen MİK değerlerinin çok üstünde ve hücre içine giren miktarın çok düşük oranda (IB3-1 ve BEAS hücreleri içerisine girişin sadece 300 µg/ml için IB3-1 için %0,88, BEAS için %1,26) olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, tigesiklinin KF akciğer hücresine girişi normal akciğer hücresine oranla daha yüksek bulunmuştur. 30 µg/ml MİK optimal giriş dozu için KF akciğer hücresi ve normal akciğer hücresinde tigesiklin doz zaman çalışmasında 1, 2, 4, 8, 16 ve 24 saatlerde KF akciğer hücresine tigesiklinin girişi anlamlı bulunmuştur. KF akciğer hücresine en iyi giriş yüzdesi 8. saatte bulunmuştur. Vankomisinin KF ve normal bronş hücresine girişinin yok denecek kadar az olduğu tespit edilmiştir. Bunun için vankomisin doz yanıt çalışması yapılmamıştır. Bu nedenle, tigesiklinin KF ve normal akciğer epitel hücrelerine penetrasyonu vankomisine oranla daha yüksek bulunmuştur.
Farelerde borik asidin testis dokusunda oksidatif stres ve spermatozoon DNA hasarına olan etkisinin saptanması
Bu çalışmada, borik asidin erkek Swiss albino CD-1 farelere farklı dozlarda (115, 250 ve 450 mg/kg/gün) ve sürelerde (4 ve 6 hafta) oral yolla uygulanmasının canlı ağırlık, erkek fertilitesi (testis ve vesicula seminalis ağırlıkları), sperm kalitesi (motilite, ölü/canlı oranları ve membran bütünlüğü) ve testis dokusu oksidatif stress parametreleri (malondialdehid (MDA) ve glutatyon (GSH) düzeyleri ile süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz (CAT) enzim aktiviteleri) ile spermatozoon DNA hasarına olası etkileri araştırıldı. Çalışmada farelerde uygulama süresi sonunda (4 ve 6 hafta) v. seminalis ağırlıklarında azalmanın (P<0.05) olduğu, bunun en fazla 450 mg/kg borik asit verilen grupta olduğu görüldü. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, sperm örneklerinde motilite değerleri (%), 4 haftalık 450 mg/kg/gün (P<0.05), 6 haftalık 250 ve 450 mg/kg/gün borik asit uygulanan gruplarda azaldığı (P<0.001), canlı sperm oranları (%), 4 haftalık gruplarda doz arttıkça düştüğü (P<0.01), bunun 6 haftalık gruplarda daha yüksek düzeyde (P<0.001) olduğu, membran bütünlüğü değerlerinin (%) ise 4 ve 6 haftalık tüm gruplarda borik asit uygulaması ile azaldığı (P<0.001) tespit edildi. Spermatozoonlarda uygulama süresi içinde 4 hafta borik asit uygulanan tüm gruplarda DNA hasarı gözlenmezken, 6 haftalık gruplarda % 3.3-14.4 arasında değişen oranlarda DNA hasarı (P<0.001) olduğu görüldü. Testis dokusunda kontrol grubuna göre doz arttıkça MDA düzeylerinin yükseldiği (P<0.001 ve P<0.05), SOD enzim aktivitelerinin 6 haftalık 250 ve 450 mg/kg/gün doz gruplarında azaldığı (P<0.01), GSH aktivitelerinin ise 4 haftalık 450 mg/kg/gün (P<0.05), 6 haftalık 250 ve 450 mg/kg/gün doz gruplarında oldukça düşük (P<0.001) olduğu belirlendi. Çalışmada uygulanan süre ve dozlar dikkate alındığında, uygulama süresinin bor bileşiklerinin fertilite ve toksik etkilerinin değerlendirilmesinde etkin olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca spermatozoonlarda olası DNA hasar düzeylerinin belirlenmesi ve değerlendirilmesinde farklı analiz metodları ve parametreleri de kapsayan multidisipliner çalışmaların yararlı olacağı kanısına varılmıştır.
Keçilerde tulatromisinin plazma farmakokinetiği üzerine -glikoprotein indüktörü rifampisinin etkisi
Tulatromisin solunum sistemi enfeksiyonlarında etkili, sıklıkla kullanılan makrolid bir antibiyotiktir. Bu çalışmanın amacı P-gp taşıyıcı protein indüktörü rifampisinin, tulatromisin farmakokinetiği üzerine etkilerini belirlemektir. P-gp'nin aktive edilmesiyle birçok ilacın dozunda, dağılımında ve uygulama aralığında değişiklikler meydana gelebilmektedir. Bu amaçla sağlıklı erkek Alpin-Kıl Keçisi melezi (F1), üç gruba (n=8) (Grup A, B ve C) ayrıldı. A grubuna tulatromisin deri altı ve tek doz 2.5 mg/kg, B grubuna ilk 7 gün ağızdan 10 mg/kg/gün rifampisin ve 8. gün aynı yol ve dozda tulatromisin, C grubuna ise ilk 7 gün ağızdan 10 mg/kg/gün rifampisin ve 8. gün aynı yol ve dozda tulatromisin ile beraber 8-15. günlerde tekrar rifampisin tek başına ağızdan uygulandı. Kan örnekleri ilaç uygulama öncesi ve sonrası (0,016-360. saat) Vena jugularis'den heparinli tüplere alındı ve plazma örnekleri likit kromatografi sıralı kütle spektrometresi (LC-MS/MS) ile analiz edildi. Çalışmada A grubunda tulatromisinin plazma doruk yoğunluğu (Ydoruk) 1390,97±173,65, rifampisin+tulatromisin uygulanan B ve C grubunda ise sırası ile 958,21±106,31 ve 807,21±116,82 ng/ml olarak tespit edildi. A grubu Ydoruk değerinin B ve C grubundan yüksek ve anlamlı olduğu (P<0.05) belirlendi. Tulatromisinin en son ortalama kalış süresi (OKSson) A grubunda 52.16±1.87, B grubunda 56,04±4,70 ve C grubunda 66,75±4,30 saat olarak tespit edildi. Bu gruplarda sıfırdan sonsuza ölçülebilir ortalama kalış süresi (OKS 0) sırası ile 69.28±4.64, 85.90±5.75 ve 86,76±4,69 saat olarak belirlendi. Rifampisin uygulanan grupların (B ve C grupları) tek başına tulatromisin uygulanan gruba göre (A grubu) OKSson ve OKS0 değerleri daha yüksek bulunmuş ve farkın anlamlı olduğu saptanmıştır (P<0.05). Çalışma bulguları rifampisinin keçilerde kullanılmasını takiben tulatromisinin bazı farmakokinetik parametreleri değiştirebileceği belirlenmiştir. Bununla birlikte keçilerde rifampisin ve tulatromisinin birlikte kullanılmaları durumunda, rifampisinin tulatromisinin etkinliğinde aktif rol alıp almadığının anlaşılabilmesi için CYP enzimleri ve P-gp gibi taşıyıcı sistemler ile ilgili olarak daha detaylı in vitro çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Keçilere karprofenin ağız, damariçi ve derialtı yol ile uygulanmasını takiben farmakokinetiğinin karşılaştırılması
Bu çalışmada nonsteroidal antiinflamatuvar ilaçlardan karprofenin keçilere ağız, damariçi ve derialtı yol ile uygulanmasını takiben farmakokinetik parametrelerinin belirlenmesi ve karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada deneme hayvan materyali olarak canlı ağırlıkları 33-38 kg, yaşları 12-14 aylık toplam 15 baş sağlıklı Alphin ırkı keçi kullanıldı. Keçiler ortalama canlı ağırlıkları dengeli olacak şekilde her biri 5 hayvan içeren ağız (Grup I), damar içi (Grup II) ve deri altı (Grup III) olmak üzere üç guruba ayrılarak ayrı bölmelere konuldu. Hayvanlara 1,4 mg/kg dozda karprofen ağız, damariçi ve derialtı yolla uygulandı. İlaç uygulanmadan önce ve ilaç uygulamasını takiben 2. dk ile 120. saatler arasında Vena jugularis'ten kan örnekleri (5 ml) heparinli tüplere alındı. Alınan örneklerde karprofen miktarı yüksek basınçlı sıvı kromatografisi ile belirlendi. Çalışma süresince ilaç kaynaklı hayvanlarda herhangi bir yan etki gözlenmedi. Uygulama sonrası 120. saate kadar plazmada ilaç tespit edildi. İlacın doruk plazma yoğunluğu damariçi uygulamada (11,92±0,76 µg/ml) derialtı (4,11±1,51 µg/ml) ve ağız yolu ile uygulamaya göre (3,71±0,26 µg/ml) istatiksel olarak daha yüksek bulundu. Doruk plazma yoğunluğuna ulaşma zamanının ise derialtı uygulamada (5,00±2,45 saat), ağız yolu ile uygulamaya göre (7,00±1,22 saat) daha kısa olduğu tespit edildi. Yarılanma ömrü ağız yolu ile uygulamada (27,43±1,78 saat), deri altı (33,93±7,48 saat) ve damariçi yol (30,99±2,00 saat) ile uygulamaya göre istatiksel olarak daha kısa bulundu. Ortalama kalış süresi damar içi uygulamada (34,54±1,35 saat) ağız (37,09±3,85 saat) ve deri altı (39,71±1.34) uygulamaya göre istatiksel olarak daha kısa tespit edildi. Sonuç olarak bu çalışmada keçilerde farklı yollarla uygulanan karprofenin biyoyararlanımı deri altı yol ile uygulamada daha yüksek tespit edildi. İlaçla en kısa sürede en yüksek plazma yoğunluğu elde edilmek isteniyorsa damar içi, derialtı ve ağız yolu sıralamasına göre uygun olan tercih edilebilir.
Varroa destructor ile doğal enfeste bal arısı (Apis mellifera) kolonilerinde sentetik piretroid, organik asit ve esansiyel yağ asit etkinliğinin karşılaştırılması
Varroa destructor, arı sağlığına doğrudan ve dolaylı olarak etki eden ve koloni kayıplarına yol açan önemli bir arı ektoparazitidir. Bu ektoparazite karşı, kimyasal, biyolojik, genetik ve hormonal mücadele yöntemleri bulunmaktadır. Bu yöntemler içerisinde en etkili olanı kimyasal mücadeledir. Fakat kimyasal mücadele yöntemlerinin arı ürünlerinde kalıntı bırakması ve akarların bu ilaçlara direnç geliştirmesinden dolayı alternatif çözümler aranmaya başlanmıştır. Okzalik asit ile timol kalıntı bırakmaması ve Varroa üzerinde yüksek etkinliğe sahip olmalarından dolayı en sık kullanılan alternatif yöntemlerdir. Bu araştırmada her grupta (flumethrin, okzalik asit, timol ve kontrol) 9 koloni olacak şekilde toplam 36 adet kolonide çalışıldı. Çalışma sonuçlarında; ilaçlar arasında ilkbahar ve sonbahar dönemlerine göre, günlere göre, aynı sezon içerisindeki günlere göre düşen varroa sayıları arasında önemli istatistiki farklılıklar tespit edilmiştir. Yüzde değişim formülüne göre ilaç etkinlikleri; sonbahar döneminde flumethrin %85, okzalik asit %80, Timol %87 ve ilkbahar döneminde flumethrin %75, okzalik asit %68, timol %84 olarak bulunmuştur. Bu çalışmanın sonuçları flumethrin uzun süreli, okzalik asit ve timol kısa süreli varroa mücadelesinde başarılı olduğu göstermektedir. Timol'ün kullanımında ise sıcaklık faktörünün önemli olduğu, kontrolsüz kullanımında koloni çökmesi gibi istenmeyen etkiler oluşturduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak araştırmamız, bu ilaçların birbirlerinin alternatifi olarak değil koloniye göre birlikte varroa mücadelesinde kullanılması gerekliği ortaya konulmuştur. Anahtar kelimeler; Apis mellifera, Bal arısı, flumethrin, okzalik asit, timol, Varroa destructor.
Böğürtlenin yanıt yüzey metodolojisi ile ultrasonik destekli ekstraksiyonunun optimizasyonu ve doksorubisin ile kombine antiproliferatif etkilerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı böğürtlen meyvesinden fenolik bileşikler bakımından zengin ekstraktın elde edilmesi ve 4T1 meme kanseri hücreleri üzerindeki antiproliferatif etkilerinin hem tek başına hem de doksorubisin ile kombinasyon halinde değerlendirilmesidir. Toplam fenolik içerik (TPC) ve antioksidan kapasite açısından ultrason destekli ekstraksiyon (UAE) koşulları optimize etmek için tepki yüzey metodolojisi (RSM) kullanıldı. Optimum ekstraktte polifenolik profil HPLC ile tespit edildi. Toplam fenolik, antioksidan kapasite ve toplam antosiyanin miktarını belirlemek için spektrofotometrik yöntem kullanıldı. Ekstrakt ve doksorubisinin tek başına ve birlikte 4T1 hücrelerinin canlılığı üzerine etkileri MTT testi ile belirlendi. (sinerjizma cümlesi). Optimum koşullar şu şekilde belirlendi: Çözücü oranı %48,87, sıcaklık 69,83 °C, Süre 89,20 dakika ve çözücü /katı oranı 39,837 ml/g olarak belirlendi. Optimum ekstraktın TPC, DPPH yakalama kapasitesi ve toplam antosiyanin içeriği sırasıyla 64,178±6,68 mg GAE/g, 38,320±4,46 mg AAE/g ve 9,231±0,302 mg C3G eşdeğer /g kuru böğürtlen meyvesi (19,293±0,631 mg/g kuru ekstrakt) olarak bulundu. Optimum ekstraktta kafeik asit (10,354 mg/g DW), (−)-Epikateşin (5,545 mg/g DW), 2,5-dihidroksibenzoik asit (4,495 mg/g DW) ve Naringin (1,814 mg/g DW) yüksek miktarlardaydı. Optimum ekstrakt IC50 değeri 2,507 mg/mL iken doksorubisinin 1,274 µM olarak hesaplandı. Doksorubisin ve böğürtlenin optimum ekstraktının belirlenen bütün dilüsyonlarının kombinasyonunda değerlendirilen Bliss (-18,22), Loewe (-10,65) ve ZIP (-15,05) modelleri için genel olarak antagonizma gözlendi. Ancak, HSA modelinde (ortalama -7,43) ise -10 ile 10 arasında olduğundan dolayı additif etki olarak değerlendirildi. Bu antagonistik etkinin temelinde yatan mekanizmalar, doz optimizasyonu ve ekstrakt bileşenlerinin etkileşimlerini incelen ileri çalışmalar ve sonuçları doğrulan in vivo çalışmalar yapılmalıdır. Optimum böğürtlen ekstraktının doksorubisin kaynaklı oluşan kalp hasarından korunmada kullanılma potansiyeli olabilir, bu ileri çalışmalar ile araştırılmalıdır.
Topikal uygulama ile selamektinin koyun ve keçilerde plazm konsantrasyonlarının araştırılması
Hayvanlarda iç ve dış parazitlerin sağaltımı amacıyla kullanılan, yeni bir avermektin türevi olan selamektinin koyun ve keçilerdeki plazma konsantrasyonu ile bazı farmakokinetik parametrelerinin araştırıldığı bu çalışmada; 1 yaşında ve dişi olmak üzere 12'şer adet akkaraman koyun ve kıl keçisi kullanılmıştır. Her iki gruptaki hayvanlara topikal olarak tek doz 12 mg/kg selamektin (Stronghold® % 12 240 mg, Pfizer) uygulanmıştır. İlaç uygulamasını takiben 35 gün süresince değişik aralıklarla kan örnekleri alınmış ve gerekli analizler yapılmıştır. Plazma selamektin tayininde yüksek basınçlı sıvı kromatografisi (HPLC) kullanılmıştır.Yapılan analizler sonucunda; plazma konsantrasyonları, farmakokinetik parametrelerden plazma maksimum konsantrasyon (Cmax), eğri altında kalan alan (AUC), ortalama kalış süresi (MRT) ve plazma maksimum konsantrasyona ulaşma süresi (Tmax) değerlendirilmiştir. Buna göre plazma konsantrasyonu koyunlarda 1427.27 ± 90.52 pg/ml, Cmax 4.78 ± 0.61 ng/ml, AUC 810.35 ± 115.95 saat.ng/ml, MRT 10.86 ± 0.89 gün ve Tmax 72 saat; keçilerde ise plazma konsantrasyonu 1195.03 ± 70.81 pg/ml, Cmax 3.27 ± 0.52 ng/ml, AUC 664.42 ± 72.62 saat.ng/ml, MRT 10.46 ± 0.74 gün, Tmax ise 72 saat olarak belirlenmiştir. Koyun ve keçi arasında istatistiksel olarak plazma konsantrasyonları, Cmax ve AUC değerleri bakımından önemli farklılıklar (p<0.05) olmasına rağmen; MRT ve Tmax değerleri açısından ise istatiksel yönden önemli sayılabilecek bir farkın bulunmadığı (p>0.05) tespit edilmiştir.Sonuç olarak, selamektinin koyun ve keçilerde paraziter enfeksiyonların tedavi veya kontrolünde topikal yol ile uygulanması halinde plazma konsantrasyon düzeyi, Cmax ve AUC değerlerinin koyunlarda keçilere göre daha yüksek bulunduğu, MRT ve Tmax değerleri arasında ise önemli bir fark olmadığı belirlenmiştir.Anahtar Kelimeler: Selamektin, koyun, keçi, topikal uygulama, HPLC.
Cisplatin indüklü böbrek hasarına karşı punicalaginin koruyucu etkisinin araştırılması
Bu araştırmada cisplatin indüklü böbrek hasarına karşı punicalaginin koruyucu etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada her grupta 8 adet fare olmak üzere 32 adet 8 haftalık BALB/c ırkı dişi/erkek fareler 4 gruba ayrıldı. Grup 1 kontrol grubu olarak ayrıldı ve 3 gün boyunca salin solüsyonu intraperitoneal (i.p.) olarak verildi. Grup 2 deki farelere punicalagin 3 gün boyunca 15 mg/kg, i.p. olarak uygulandı. Grup 3'deki farelere tek doz cisplatin 20 mg/kg dozunda i.p. olarak uygulandı. Grup 4 deki farelere tek doz cisplatin (20 mg/kg dozunda i.p. ) ile punicalagin (15 mg/kg i.p. 3 gün süreyle s.i.d.) verildi. Çalışma sonunda deneklerden alınan serum örneklerinde üre, kreatinin, total oksidant ve total antioksidant status (TOS ve TAS) ve böbrek doku TAS ve TOS seviyeleri belirlendi. Ayrıca alınan böbrek örneklerinden histopatolojik olarak hemotoksilen-eosin boyama, immunohistokimyasal olarak Bcl-2, TNFα, NF-кB yönünden incelenerek böbreklerde oluşan değişiklikler değerlendirildi. Deney sonunda elde edilen serum örneklerinde cisplatin grubundaki üre seviyeleri kontrol ve punicalagin gruplarında elde edilen üre seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde artış gösterdiği tespit edildi (p<0.05). Buna karşın punicalagin+cisplatin grubu üre seviyesi cisplatin grubuna göre düşük olduğu görüldü. Üre seviyesi kontrol ve punicalagin gruplarıyla karşılaştırıldığında yüksek olduğu görüldü. Kreatinin seviyesi punicalagin+cisplatin grubundaki kreatinin seviysinde kontrol grubuna göre fark görülmedi (p>0.05). Cisplatin grubu serum ve böbrek doku TAS seviyeleri incelendiğinde kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde düşüş gösterirken, TOS seviyeleri anlamlı bir şekilde artış gösterdi (p<0.05). Punicalagin+ cisplatin grubu serum ve böbrek doku TAS ve TOS seviyeleri kontrol grubuna göre fark göstermediği tespit edildi (p>0.05). Histopatolojik incelemede cisplatin grubunda şiddetli hiperemi, tubullerin lümenlerinde proteinli sıvı birikimleri ve glomeruluslarda sklerozis dikkati çekti. Punicalagin+cisplatin grubunda bulguların önemli ölçüde azaldığı görüldü. Böbreklerin Bcl-2 ekspresyonları incelendiğinde kontrol ve punicalagin gruplarında negatif reaksiyon gözlenirken cisplatin grubunda hem tubul epitellerinde hem de glomeruluslarda belirgin şekilde artmış immunoreaksiyon dikkati çekti. Punicalagin+cisplatin grubunda immun reaksiyonun cisplatin grubuna göre önemli ölçüde azaldığı gözlendi. Böbreklerde NF-кB ve TNF-α immunoreaksiyonu incelendiğinde kontrol ve punicalagin grubunda negatif ekspresyon gözlenirken ciplatin grubunda çok sayıda hücrede yoğun ekspresyon görüldü. Punicalagin+cisplatin grubunda ise cisplatin grubuna göre azalmış immunoreaksiyon görüldü. Sonuç olarak biyokimyasal ve histopatolojik bulgulara göre punicalalginin cisplatin indüklü böbrek hasarına ve oksidatif strese karşı koruyucu etki gösterdiği, punicalalginin cisplatin tedavisi sırasında koruyucu ve tedavi edici bir ajan olark kullanılabileceği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Cisplatin, Punicalagin, Böbrek hasarı, Koruyucu etki
Farelerde metotreksatla indüklenen oksidatif stress üzerine apigeninin koruyucu etkisi
Bu araştırmada farelerde metotreksat (MTX) ile oluşturulan oksidatif hasara karşı apigeninin (Apig) koruyucu etkinliğinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada her bir grupta 12 adet olmak üzere toplam 48 adet CD-1 erkek fare kullanıldı. Farelere ad libitum pelet yem ve su verildi. Çalışmada kontrol, MTX, Apig ve Apig+MTX'in birlikte verildiği grup olmak üzere toplam 4 grup oluşturuldu. Kontrol grubuna 4 gün süreyle periton içi (p.i) %0,1 dimetilsülfoksit (DMSO) içeren %0,9'luk NaCl (2 mg/kg c.a) verildi. Apigenin grubuna 4 gün süreyle 3 mg/kg/c.a/gün p.i (DMSO içinde) Apig, MTX grubuna tek doz 4. günde 20 mg/kg/c.a/gün MTX (fizyolojik NaCl içinde) uygulandı. Apig+MTX'in birlikte verildiği gruba ise 7 gün süreyle 3 mg/kg/c.a/gün p.i Apig, 4. gün tek doz 20 mg/kg/c.a MTX p.i verildi. Çalışma sonunda kan, karaciğer ve böbrek örnekleri alındı. Serum örneklerinde alanin aminotransferaz (ALT) ve aspartat aminotransferaz (AST) ile kreatinin; hemolizatlar ile karaciğer ve böbrek homojenatlarında katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) ve glutatyon (GSH) seviyeleri ile plazma, karaciğer ve böbrek homojenatlarında malondialdehit (MDA) ve süperoksit dismutaz (SOD) seviyeleri ölçüldü. Ayrıca karaciğer ve böbrek örneklerinde histopatolojik incelemeler yapıldı. Çalışmada MTX verilen grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında serum AST, ALT ve kreatinin değerlerinde önemli düzeyde bir artış (p<0,05), Apig+MTX'in birlikte verildiği grupta ise, MTX'in tek başına verildiğinde artan AST, ALT ve kreatinin değerlerinde önemli düzeyde bir düşüş (p<0,05) olduğu belirlendi. Kan, karaciğer ve böbrek doku örneklerinde MTX verilen grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında MDA miktarlarında önemli düzeyde bir artış (p<0,05); SOD, CAT ve GSH-Px enzimlerinin etkinliği ile GSH düzeylerinde ise önemli bir düşüş (p<0,05) tespit edildi. Apig+MTX'in birlikte verildiği grupta ise, MTX'in tek başına verildiğinde artan MDA miktarında önemli düzeyde bir düşüş (p<0,05); SOD, CAT ve GSH-Px enzimlerinin etkinliği ile GSH düzeylerinde ise önemli düzeyde bir artış (p<0,05) belirlendi. Ayrıca histopatolojik incelemeler sonucunda da MTX'in karaciğer ve böbrek dokularında belirgin şekilde patolojik lezyon oluşturduğu; ancak Apig'in bu lezyonları belirgin şekilde düzelttiği saptandı. Sonuç olarak MTX'in kan ile karaciğer ve böbrek dokularında lipit peroksidasyona (LPO) ve antioksidan savunma sistemlerinde tükenmeye yol açtığı, Apig'in, MTX'in yol açtığı LPO'yu azalttığı ve antioksidan enzimler/sistemler üzerinde düzeltici etki gösterdiği tespit edildi. Anahtar Kelimeler: Apigenin, Fare, Metotreksat, Oksidatif stress
2,3,7,8-TCDD'nin ratlarda bağışıklık sistemi üzerine olan etkileri ve bu Etkilerin Curcumin tarafından engellenmesinin araştırılması
2,3,7,8-TCDD'nin, ratlarda bağışıklık sistemi üzerine olan olumsuz etkileri ile bu etkilerin curcumin tarafından hangi oranda engellenebileceğinin araştırıldığı bu çalışmada, 128 adet 250-300 gr ağırlığında, 3-4 aylık Wistar albino ırkı dişi rat kullanıldı. Deney ve kontrol gruplarındaki ratlara, 2 µg/kg 2,3,7,8-TCDD ile 100 mg/kg dozunda curcumin mısır yağı içinde çözdürülerek, ağız yoluyla verildi. Deney hayvanlarından çalışmanın 15, 30, 45 ve 60. günlerinde serum örnekleri alındı ve bu örneklerde, sitokin, immunoglobulin ve kompleman düzeyleri ELİSA yöntemiyle belirlendi. Yapılan analizler sonucunda; 2,3,7,8-TCDD tarafından bağışıklık sistemininin hücresel ve humoral düzeyde, istatistiksel olarak önemli (P<0.05) düzeyde baskılandığı, bunun yanında 2,3,7,8-TCDD ile birlikte curcumin verilen gruplarda; dioksin bileşiklerinin neden olduğu immun sistem baskılanmasının önemli oranda engellendiği tespit edildi.Sonuç olarak; günümüzde farklı kaynaklardan çevreye yayılan ve buna bağlı olarak hem bitkisel hem de hayvansal kökenli gıdalarda biriken dioksinli bileşiklerin, neden olacağı bağışıklık sistemi zayıflamasının, bazı bitkilerin yapısında bulunan curcumin ile önemli oranda engellenebileceği belirlenmiştir.
Farklı dozlarda 2,3,7,8-Tetraklorodibenzo-p-dioksin tarafından ratlarda beyin, karaciğer, böbrek ve kalp gibi dokularda oluşturulan oksidatif stres üzerine Likopen'in koruyuculuğu
Bu çalışmada, farklı dozlarda subkronik TCDD uygulamalarının ratlarda oksidan-antioksidan sistemler üzerine etkileri ve bu etkiler üzerine likopenin koruyucu rolünün araştırılması amaçlanmıştırÇalışmada 190-250 g ağırlığında toplam 64 adet Sprague-Dawley ırkı erkek rat her grupta 8 adet olacak şekilde 8 gruba ayrıldı. Deney süresi 13 hafta olarak belirlendi. Çalışma periyodu boyunca Kontrol grubuna plasebo (0,5 ml mısır yağı) gavajla uygulandı. Grup 2'ye 10 mg/kg dozunda likopen; Grup 3, Grup 4 ve Grup 5'e sırasıyla 50, 500 ve 1000 ng/kg dozlarında TCDD; Grup 6, Grup 7 ve Grup 8'e sırasıyla 50, 500 ve 1000 ng/kg dozlarında TCDD ile birlikte 10 mg/kg dozunda likopen uygulandı. Deney sonunda ratlar dekapite edilerek biyokimyasal analizler için karaciğer, böbrek, kalp ve beyin dokuları alındı.TCDD uygulamaları hayvanların canlı ağırlıklarını dozlara göre önemli ölçüde azalttı. Grup 4 ve Grup 7'de hayvanların yarısının, Grup 5 ve Grup 8'de ise hayvanların tamamının öldüğü görüldü. MDA düzeylerinin Grup 3 ve Grup 4'te önemli düzeyde arttığı; likopen uygulamasının ise bu değerleri azalttığı belirlendi. SOD ve GSH-Px aktivitelerinin Grup 3 ve Grup 4'te azaldığı, Grup 6 ve Grup 7'de ise normale yakın oldukları gözlendi. CAT aktivitelerinin Grup 3 ve Grup 4'te karaciğer, böbrek ve beyin dokularında anlamlı azaldığı; likopen uygulamasıyla ise karaciğer ve beyin CAT aktivitelerinin yükseldiği tespit edildi. Doku GSH düzeylerinin ise tek başına TCDD uygulanan gruplarda azaldığı, eşzamanlı likopen uygulanmasıyla Grup 6'da normal seviyelere yaklaştığı, ancak Grup 7'de likopenin herhangi bir olumlu etkisinin olmadığı belirlendiSonuç olarak; likopenin TCDD'nin neden olduğu lipit peroksidasyonu azalttığı, antioksidan aktiviteyi destekler mahiyette artırdığı ortaya konulmuştur. Likopenin bu yararlı etkileri göz önüne alındığında, TCDD ve diğer çevresel kirleticilerin neden olduğu/olacağı toksititelerde bu güçlü antioksidanın tedavide kullanım potansiyeline sahip olduğu kanaatine varılabilir.
Elazığ bölgesinde tüketime sunulan et ve süt ürünlerinde nitrat ve nitrit düzeylerinin belirlenmesi
ÖZET Elâzığ ve çevresinden temin edilen 369 et ve süt ürününde nitrat ve nitrit düzeylerine belirlemek amacıyla yapıldı. Analiz edilen 141 et ve et ürününün tamamında nitrat ve nitritin varlığı tespit edildi. Et ürünlerinde belirlenen nitrat ve nitrit düzeyleri sırasıyla 3.24-166.77 ppm 2-230 ppm olarak bulundu. Et ürünlerinde bulunan nitratın en yüksek ve en düşük düzeyleri sırasıyla 166.77 ppm, 3.24 ppm olarak sucuklarda ve kıymalarda belirlendi. Et ürünlerinde nitritin en yüksek ve en düşük düzeyleri sırasıyla 230 ppm, 2 ppm olarak salamlarda ve karaciğer ile kıymalarda tesbit edildi. Kırkyedi et ürününün 32'sinde nitrat ve nitrit düzeyleri arasında negatif korolasyon bulundu. Bu çalışmada kullanılan 228 süt -ürününün 66'sında nitrit tespit edilemedi. 6eri kalan 162 süt ürünündeki nitrit düzeyleri 2-22 ppm olarak bulundu. Süt ürünlerindeki en yüksek nitrit düzeyi 22 ppm olarak Edirne peynirlerinde belirlendi. Süt ürünlerinin tümünde nitrat tesbit edildi. Süt ürünlerindeki nitrat düzeyleri 3.84-57.9 ppm olarak bulundu. Süt ürünlerindeki en yüksek ve en düşük nitrat düzeyleri sırasıyla 57.9-3.84 ppm olarak tuzlanmış Savak peynirleri ile taze Savak peynirlerinde belirlendi. 54 süt ürününün 41'inde nitrat ve nitrit düzeyleri arasında negatif korelasyon bulundu. Sonuç olarak, Elazığ yöresinde kullanılan et ve süt ürünlerinde bulunan nitrat ve nitritin sağlık açısından sakınca oluşturacak düzeylerde olduğu söylenebilir.
Furosemid' in diüretik etki gücü üzerine Aspirin' in etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada yalnız başına furosemidin ve furosemid ile birlikte asetilsalisilik asit (A.S.A.)'in idrar miktarı ile sodyum, klorür, potasyum ve kalsiyum atılımı üzerine olan etkileri araştırıldı. Çalışmada, vücut ağırlıkları 13-32 kg arasında olan 8 dişi köpek kullanıldı. Genel anesteziye alınmış köpeklerde üretra yoluyla sidik kesesine folley kateteri yerleştirildi. Hayvanlara 1, 2, 3 ve 4 nolu uygulamalarda yalnız başına furosemid (0.5-1 mg/kg) ve furosemid ile birlikte A.S.A. (25mg/kg) verildi. 5, 6, 7 ve 8 nolu uygulamalarda ise laktatlı ringer solüsyonu (L.R.S.) verilerek aynı ilaç denemeleri tekrarlandı. Bunun yanısıra 9 nolu uygulamada L.R.S. ile birlikte A.S.A. verildi. İdrar miktarı ve sodyum, klorür, potasyum, kalsiyum düzeyleri kontrol zamanı ve belirlenen zaman aralıklarında tespit edildi. Furosemid köpeklerde idrar, sodyum, klorür, kalsiyum atılımlarını arttırdı. Furosemidin bu etkileri 10 dakika içinde oluştu ve 30 dakika içinde maksimuma erişti. Daha sonra bu etkiler 120nci dakikaya kadar azalma gösterdi. Buna karşın furosemid potasyum atılımına etkisiz oldu. Furosemid ile birlikte A.S.A. verilen uygulamalarda ise idrar, sodyum, klorür ve kalsiyum atılımlarının kontrol zamanı düzeylerine göre daha yüksek, fakat furosemid verilen uygulamalara göre daha düşüktür.
Deneysel olarak siyanürle zehirlenmiş farelerde HCN düzeylerinin belirlenmesi
Bu araştırma deneysel olarak siyanür zehirlenmesi oluşturulan farelerin kan ve idrar dokularındaki siyanür ve tiyosiyanat düzeylerinde meydana gelen değişikliklerin belirlenmesi amacıyla yapıldı. Çalışmada vücut ağırlıkları 40 - 45 g arasında olan 200 adet beyaz fare kullanıldı. Farelere 0.1, 0.2, 0.4, 0.8 ve 1.4 mg / kg dozlarında sodyum siyanür intraperitonal olarak verildi. Kan örnekleri farelerin boyunları kesilerek doku örnekleri ise farelerin kloroformla öldürülmesiyle elde edildi. Numunelerdeki siyanür ve tiyosiyanat düzeyleri, bu bileşiklerin bromlu su tarafından yükseltgenmesi ve piridin - benzidin bileşikleri ile bağlanması ile kolorimetrik olarak tayin edildi. Sodyum siyanür, verilen tüm dozlarda kan, idrar, karaciğer, dalak, böbrek ve kas örneklerindeki siyanür ile tiyosiyanat düzeylerini arttırdı. Kan, doku ve idrardaki siyanür ve tiyosiyanat düzeyleri sırasıyla 6.dk., 1. saat ve 4. saatten itibaren artmaya başladı ve dozlara göre değişen zamanlarda maksimuma ulaştı. Daha sonra tedrici bir şekilde azalarak kan siyanür düzeyleri 720.dakikada, kan tiyosiyanat, idrar, karaciğer, dalak, böbrek ve kas siyanür ve tiyosiyanat düzeylerinin ise 96. dakikada kontrol gruplarına yakın düzeylere indiği belirlendi.
Deneysel olarak selenyum zehirlenmesi oluşturulan koyunlarda kan ve selenyum düzeylerinin belirlenmesi
Bu çalışma, deneysel olarak selenyum zehirlenmesi oluşturulan koyunların kan ve dokularındaki (karaciğer, böbrek, dalak, kalp, akciğer, kıl, deri, tırnak, kas ve safra) selenyum düzeylerinde meydana gelen değişikliklerin belirlenmesi amacıyla yapıldı. Araştırmada 50-55 kg ağırlığında 25 adet Morkaraman koyun kullanıldı. Koyunlara ağız yolu ile 1, 2, 3 ve 4 mg/kg, kas içi yolla 0.1, 0.2, 0.4 ve 0.6 mg/kg dozlarında selenyum (sodyum selenit) verildi. Ağız yolu ile selenyum uygulamasından sonra 1, 3, 6, 9, 12, 18, 24, 48, 72, 120, 168, 240, 360, 480 ve 600.saatlerde; kas içi yolla selenyum verilmesinden sonra ise 1/6, 1/3, 1/2, 1, 3, 6, 9, 12, 24, 48, 72, 120, 168 ve 240. saatlerde kan örnekleri v.jugularis'ten alındı. Doku örnekleri ise 0.6 mg/kg dozunda selenyumun kas içi yolla uygulamasından sonra 1/2, 1, 3, 9 ve 24.saatlerde hayvanların boğazları kesilmek suretiyle alındı. Kan ve dokulardaki selenyum düzeyleri selenyumun asit ortamda 3,3- diaminobenzidin ile reaksiyona girmesi sonucu oluşan sarı renkli piazselenol bileşiğinin 420 nm'de spektrofotometrik olarak belirlenmesi esasına dayanır. Selenyum uygulanan hayvanlarda kan selenyum düzeylerinin doza bağlı olarak arttığı görüldü. Selenyumun ağız yolu ile verilmesinden sonra kan selenyum düzeyleri tüm dozlarda 1. saatten itibaren artarak 18.saatte en yüksek seviyeye ulaştı. Daha sonra selenyum düzeyleri tedrici bir şekilde azalarak 1 ve 2 mg/kg'lik dozlarda 360.; 3 ve 4 mg/kg'lik dozlarda ise 600.saatlerde kontrol gruplarına yakın düzeylere indiği belirlendi. Selenyumun kas içi yolla verilmesinden sonra kan selenyum düzeyleri tüm dozlarda (0.1, 0.2, 0.4 ve 0.6) 10.dk'dan itibaren artarak 0.1 ve 0.2 mg/kg dozlarında 20.dk'da; 0.4 ve 0.6 mg/kg 45 dozlarında ise 30.dk'da doruk noktaya ulaştığı tespit edildi. Daha sonra selenyum düzeyleri tedrici bir şekilde azalarak 0.1 ve 0.2 mg/kg'lık dozlarda 120; 0.4 ve 0.6 mg/kg'lık dozlarda ise 168.saatlerde kontrol gruplarına yakın seviyelere indiği belirlendi. Selenyumun 0.6 mg/kg dozunda kas içi yolla verilmesinden sonra alınan karaciğer, böbrek, dalak, kalp, akciğer, kas ve safra örneklerindeki selenyum düzeyleri 30.dk'dan itibaren artmaya başlayarak, dalak, kalp ve akciğerde 1.saatte; karaciğer, böbrek ve kasta 3.saatte; safrada ise 9.saatte doruk noktaya ulaştığı görüldü. Daha sonra selenyum düzeyleri tedrici bir şekilde azalarak 24.saatte kontrol gruplarından yüksek seviyelerde olduğu tespit edildi. Kıl, deri ve tırnak gibi dokulardaki selenyum düzeylerinde ise 24 saatlik süre içinde hiçbir değişikliğin oluşmadığı belirlendi.
Antidiabetik olarak kullanılan Sitagliptin'in ratlarda genotoksisitesinin değerlendirilmesi
Çalışmada dipeptil peptidaz - 4 (DPP-4) enzim inhibitörünün ilk temsilcisi olan sitagliptinin sağlıklı ratlara artan dozlarda uygulanmasını takiben canlı ağırlık ve kan glikoz düzeyleri üzerine olası etkileri ile in vitro rat lenfositlerinde tek hücre jel elektroforez (Comet) yöntemi ile olası genotoksik etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır.Bu amaçla ortalama 229,26 ± 28,92 g canlı ağırlığında 2 ? 3 aylık toplam 40 adet erkek Wistar-Albino rat kullanıldı. Ratlar doğal gün ışığından yararlanmaları sağlanarak 22 ºC (± 2) tutuldu ve standart rat yemi ile içme suyu ad libitum olarak verildi. Ratlar her grupta 10 adet olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Grup 1; kontrol olup sadece 1 mL serum fizyolojik (%0,9), Grup 2; 1 mg/kg dozda, Grup 3; 10 mg/kg dozda ve Grup 4; 100 mg/kg dozda sitagliptinin aktif şekli olan sitagliptin fosfat monohidrat, ağızdan 1 mL serum fizyolojik ile birlikte 36 gün boyunca uygulandı. Çalışma sonunda elde edilen değerlerin ortalama ± standart hataları verildi. Gruplar arasındaki farklılıklar SPSS 11.5 paket programında One-Way ANOVA varyans analizinde Duncan testi ve t-testi kullanılarak değerlendirildi. P<0.05 altındaki değerler anlamlı kabul edildi.Canlı ağırlıkları değerleri bakımından; uygulama öncesi (0. gün) gruplar arasındaki farklılıkların 36. günde benzer şekilde devam ettiği, hatta 3'üncü grup ile kontrol grubu arasındaki farkın ortadan kalktığı belirlendi. Canlı ağırlık artışının %10 ? 20 aralığında ve en az % 10.05 ile Grup 2'de (P<0.01), kontrol, Grup 3 ve Grup 4'te ise sırası ile % 10.62, % 13.62 ? 18.59 oranında (P<0.001) olduğu tespit edildi. Kan glikoz değerleri bakımından; 36. gün sitagliptin uygulama gruplarının kendi arasında ve kontrol grubu ile 4'üncü grup (P>0.05) arasında fark olmadığı saptandı. Kan glikoz değeri artışının % 2.5 ? 14.25 aralığında ve en az % 2.5 ile Grup 3'de, Grup 2 ve kontrol grubunda ise sırası ile % 9.37 ve % 14.25 (P>0.05), Grup 4'te ise % 7.53 (P<0.05) düzeyinde olduğu tespit edildi. Ratlarda 36. gün elde edilen lenfositlerde genetik hasar indeks (GHİ) değerleri bakımından; gruplar arasında fark (P<0.001) olduğu belirlendi. GHİ'nin sırası ile genotoksik etkinliği bilinen H2O2?pozitif kontrole göre (3.38) en az kontrol grubunda (0.72), bunu Grup 3 (1.15), Grup 4 (1.54) ve Grup 2'nin (1.97) izlediği saptandı.Uygulama sonunda (36. gün) tüm gruplarda ratların normal fizyolojik canlı ağırlık düzeyine erişemediği ve % 10 ? 20 aralığındaki canlı ağırlık artışının fizyolojik gelişim süreci içinde kaldığı dikkate alınarak, sitagliptinin artan doz uygulamalarında önemli derecede canlı ağırlık artışı veya azalmasına neden olmadığı saptandı. Kan glikoz düzeylerinde sitagliptin uygulama öncesi göre artış oranlarının (% 2.5 ? 14.25) fizyolojik kan glikoz aralığında kaldığı, özellikle ratlardaki canlı ağırlık artışı ve kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, etkin ve yüksek dozlarda sitagliptinin doza bağlı olarak kan glikoz düzeyinde önemli derecede artış veya azalmaya neden olmadığı, dolayısı ile hipoglisemi riskinin oldukça düşük olduğu tespit edildi. İn vivo rat lenfositlerinde hasarlı hücre oranları ve GHİ değerlerinin artan dozlarda sitagliptin uygulaması ile aynı yönde artış göstermediği, dolayısı ile DNA hasarının direkt olarak ilaç uygulamasına bağlı olmadığı; diabet oluşturulmuş hayvanlarda farklı süre ve dozlarda sitagliptinin kullanımını içeren daha kapsamlı çalışmalara gereksinim olduğu kanısına varılmıştır.Anahtar kelimeler: Comet yöntemi, DNA hasarı, DPP-4 enzim inhibitörü, genotoksisite, rat, sitagliptin.
Ege bölgesi Aydın ve Denizli illerinde hastanelere başvuran zehirlenme olgularının karşılaştırmalı analizi
-67- ÖZET Ege Bölgesi Aydın ve Denizli İllerinde Hastanelere Başvuran Zehirlenme Olgularının Karşılaştırmalı Analizi Ülkemizde zehirlenme nedeniyle acil servislere başvuran hastaların yerel epidemiyolojik çalışmalarının azlığı göz önünde bulundurularak bu çalışmada, Ege bölgesinde yer alan ve ekonomisi daha çok tarıma dayalı Aydın İli ile tarıma ek olarak sanayisi de gelişmiş olan Denizli İli arasında bir yıllık zehirlenme vakalarının retrospektif olarak karşılaştırılması ve alınabilecek önlemlerin neler olabileceğinin ortaya konması amaçlanmıştır. Bu amaçla bir yıl süre ile Aydın Devlet Hastanesi ve Denizli Devlet Hastanesi'nin acil servis kayıtlan yaş, cinsiyet, başvuru tarihi, zehirlenme nedeni, şekli ve yolu, zehirlenmelerin kombine olup olmaması, tedavi biçimi, hastanede yatış süresi ve tedavinin sonuçlan olmak üzere 10 farklı değerlendirme kriteri retrospektif olarak inceledi ve ayrıntılı olarak analizleri gerçekleştirildi. Çalışmada, toplam 1722 zehirlenme vakası incelenmiştir. Her iki ilde de zehirlenme vakalarında yaş ortalamalarının birbirine yakın (Aydın/Denizli) (22,75±14,97/22,52±14,40) ve daha çok 2-5 yaş grubu (%13,9/%13,6) ile 13-20 (%31,3/%27,6) ve 21-30 (%25,0/%26,5) yaş arasında yoğunlaştığı, toplamda kadın erkek oranının birbirine yalan olduğu (Aydin'da 1,89 (Kadın/Erkek), Deniz'li de 1,59) saptanmıştır. Zehirlenmelerin yaz (%32,7/%30,3) ve ilkbahar (%28,5/%28,8) aylarında arttığı, düşükte olsa gıda zehirlenmesi (%21,89/%17) şeklinde olduğu; ancak, bu oranın ilaç zehirlenmeleri yanında oldukça düşük oranlarda şekillendiği gözlenirken, kimyasal ajanlarla zehirlenmelerin 2-5 (%26,0/%22,0) ve 21-30 (%26,8/%17,4) yaş gruplarında yoğunlaştığı saptanmıştır. Ancak, bunların dağılımına baktığımızda kimyasal zehirlenmelerde Aydm'da sıvı ajanlarla (%62,6/%39,0) ve 2-5 yaş grubunda, Denizli'de ise gaz (%36,6/%60,6) ve 21-30 yaş grubunda daha sık rastlandığı tespit edilmiştir. Ayrıca her iki ilde ilaçlara bağlı zehirlenmeler birinci şuada (%57,71/%61,9), 13-20 (%40,55/%33,27) ve 21-30 yaş grubunda (%28,94/%33,44) ve kadınlarda daha fazla (%70,4/%67,0) genellikle de kasıtlı olarak şekillendiği (%85,4/%84,16) saptanmıştır. Zirai mücadelede kullanılan ilaçlarla meydana gelen zehirlenmelerin en fazla ilkbahar (%3 7,9/20,7)-68- ve yaz (%31,0/47,1) aylarında ve kasıtlı olarak alınmasıyla (%79,3/%76) meydana geldiği, Aydın'da erkeklerde (%52,20) Denizli'de ise kadınlarda (%60,92) ve özellikle 13-30 yaş arasında (%51,7/%48) daha fazla olduğu ve Aydın'da daha çok ölümle (%20,7/%2,5) sonuçlandığı saptanmıştır. Tedavi amacıyla kullanılan ilaçlarla zehirlenmelerin (%52/%48,62) kadınlarda yüksek oranda (%72,1/%68,1) ve her iki ilde de en fazla SSS'ne etkili ilaçlarla oluştuğu (%63,2/%63,l) gözlenmiştir (özellikle analjezik ve antienflamatuarlar (%51,6/%47,8)) bunu kemoterapotikler (%9,2/%10,l) ile antihistaminik ve dekonjestan etkili ilaçlar (%6,l/%8,4)). Kasıtlı zehirlenmelerin her iki ilde de yüksek (%54,4/%54,2) ve kadınlarda (%60,30/%62,6) özellikle de 13-20 yaş grubunda (%45,l/%38,9) daha fazla şekillendiği, genellikle oral yolla (%91,4/%85,3) yüksek doz ve birden fazla ilaç alımının olduğu (%90,5/%96) belirlenmiştir. Zehirlenmelerde antidot kullanımının Aydın'da %14,9, Denizli'de %23,6 iken aktif kömür, PAM, atropin, N-asetilsistein ve oksijen ile sınırlı kaldığı, vakalarda daha çok gastrik lavaj uygulamalarının yapıldığı (%51,07/%39,67), çok azında zehir danışma merkezlerine başvurulduğu (%1/%0,2) tespit edilmiştir. Zehirlenme vakaların genellikle şifa (%93,7/%91,2) ile sonuçlandığı, bazılarının yatarak tedavi edildiği (%72,l/%82,9); ancak, düşük oranda da olsa exitusun (%1,2/%0,4) şekillendiği, yalnızca bazı vakaların ileri tetkik ve tedavi gerektirdiği için başka bir hastaneye sevk edildiği (%6,58/%10,23) belirlenmiştir. Çalışmamızda Türkiye'de ki diğer çalışmalarla benzer şekilde gençlerin ve özellikle kadınların zehirlenmeler açısından riskli gruplar olduğu ve zehirlenme etkeni olarak ilk sırada ilaçların geldiği, bunun yanında ilaçla zehirlenme bakımından risk altında ki diğer bir grubu 2-5 yaş arası çocukların oluşturduğu tespit edilmiştir. Tüm bunlar dışında zehirlenmelerin önlenmesi açısından ailelere, hekimlere, eczanelere, ilaç üretim birimlerine, devlete ve denetim mekanizmalarında yer alan kurumlara büyük görevler düştüğü de göz ardı edilmemelidir. - Anahtar kelimeler: Aydın, Denizli, Zehirlenme, Retrospektif Analiz. -
Aydın'da içme suyu nitrit ve nitrat düzeylerinin yüksek basınçlı sıvı kromotografisi(YBSK) ile belirlenmesi
İçme sularının nitrit ve nitrat seviyeleri su kalitesinin önemli bir göstergesidir. Nitrit ve nitrat seviyesindeki kabul edilebilir seviyelerin üzerindeki artışlar insan ve hayvan sağlığı açısından önemli problemler ortaya çıkarabilir.Bu çalışma Aydın ili sınırları içerisinde insan ve hayvanlar tarafından tüketilen suların nitrat ve nitrit düzeylerinin tespiti amacıyla yapıldı.Çalışmada Aydın ili sınırları içerisinde 2009?2010 yılları arasında toplam 1 yıllık sürede kış-ilkbahar ve yaz-sonbahar aylarında toplam 104 adet numune toplandı. Alınan numunelerin 71 adedi artezyen suyu, 22 adedi kaynak suyu, 11 adedi şişe suyundan oluşmuştur. Numune alınmadan önce şişeler doldurulacak su ile 8-10 kere doldurulup boşaltılmıştır. Alınan numuneler analiz edilene kadar karanlık bir ortamda +4ºC muhafaza edildi.Alınan numunelerin pH değerleri bir elektronik pH metre ile belirlendi. Nitrat ve nitrit değerleri ise yüksek basınçlı sıvı kromotografisi ile tespit edildi.Çalışma sonucunda sadece artezyen sularından 2 örnekte nitrit tespit edildi. Ortalama nitrat seviyesi kış aylarında artezyen sularında 21.84±29.96 ppm, kaynak sularında 3.04±2.57 ppm, şişe sularında 3.61±2.31 ppm, yaz aylarında ise artezyen sularında 20.28±24.09 ppm, kaynak sularında 3.41±2.85 ppm, şişe sularında 2.87±2.31 ppm tespit edildi. Ortalama pH seviyesi ise kış aylarında artezyen sularında 6.96±0.41 ppm, kaynak sularında 7.41±0.35 ppm, şişe sularında 7.45±0.31 ppm, yaz aylarında ise artezyen sularında 6.95±0.27 ppm, kaynak sularında 7.09±0.48 ppm, şişe sularında, 7.26±0.52 ppm olarak belirlendi. Kış mevsimde alınan artezyen sularında Merkez Pınardere'de 1,26 ppm, Bozdoğan Çamlıdere'de 1,26 ppm nitrit belirlendi. Yaz ve kış mevsiminde alınan diğer numunelerde nitrit tespit edilmedi.Sonuç olarak Aydın ili sınırları içersinde hayvan ve insan tüketiminde kullanılan sularda değişik miktarlarda nitrat tespit edildi. Sulardaki pH değerleri TS266 uygun bulundu.
Sitagliptin'in rat karaciğer ve böbrek dokusunda oksidatif stres metabolizması üzerine etkisi
Çalışmada dipeptil peptidaz - 4 (DPP-4) enzim inhibitörünün ilk temsilcisi olan sitagliptinin sağlıklı ratlara artan dozlarda uygulanmasını takiben canlı ağırlık (g) ve kan glikoz düzeyleri (mg/dL) ile karaciğer ve böbrek doku ağırlıkları (g) üzerine olası etkileri ile sitagliptinin biyotransformasyonunda ve atılmasında önemli rol oynayan karaciğer ve böbrek doku örneklerinde oksidatif hasar belirteçlerinden süperoksit dismutaz (SOD, U/mg doku protein) ve katalaz (CAT, k/mg doku protein) enzim aktiviteleri ile glutatyon (GSH, mg/mg doku protein) seviyesi ve malondialdehid (MDA, nmol/mg doku protein) konsantrasyonlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Bu amaçla ortalama 229,26 ± 28,92 g canlı ağırlığında 2 ? 3 aylık toplam 40 adet erkek Wistar-Albino rat kullanıldı. Ratlar doğal gün ışığından yararlanmaları sağlanarak 22 ºC (± 2) tutuldu ve standart rat yemi ile içme suyu ad libitum olarak verildi. Ratlar her grupta 10 adet olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Grup 1; kontrol olup sadece 1 mL serum fizyolojik (%0,9), Grup 2; 1 mg/kg dozda, Grup 3; 10 mg/kg dozda ve Grup 4; 100 mg/kg dozda sitagliptinin aktif şekli olan sitagliptin fosfat monohidrat, ağızdan 1 mL serum fizyolojik ile birlikte 36 gün boyunca uygulandı. Çalışma sonunda elde edilen değerlerin ortalama ± standart hataları verildi. Gruplar arasındaki farklılıklar SPSS 11.5 paket programında One-Way ANOVA varyans analizinde Duncan testi ve t-testi kullanılarak değerlendirildi. P<0.05 altındaki değerler anlamlı kabul edildi.Canlı ağırlıkları değerleri bakımından; uygulama öncesi (0. gün) gruplar arasındaki farklılıkların 36. günde benzer şekilde devam ettiği, hatta 3'üncü grup ile kontrol grubu arasındaki farkın ortadan kalktığı belirlendi. Canlı ağırlık artışının %10 ? 20 aralığında ve en az % 10.05 ile Grup 2'de, kontrol, Grup 3 ve Grup 4'te ise sırası ile % 10.62, % 13.62 ? 18.59 oranında olduğu tespit edildi.Karaciğer ve sol böbrek doku ağırlıkları bakımından; 2'inci grubun diğer gruplarla, 3'üncü ve 4'üncü grupların kendi aralarındaki farkın anlamlı olduğu saptandı. Sağ böbrek doku ağırlıkları bakımından ise; kontrol grubu ile 3'üncü grubun diğer gruplarla, benzer şekilde 2'üncü ve 3'üncü grup arasındaki farkın anlamlı olduğu tespit edildi.Kan glikoz değerlerinin, 36. gün sitagliptin uygulama gruplarının kendi arasında ve kontrol grubu ile 4'üncü grup arasında fark olmadığı saptandı. Kan glikoz değeri artışının % 2.5 ? 14.25 aralığında ve en az % 2.5 ile Grup 3'de, Grup 2 ve kontrol grubunda ise sırası ile % 9.37 ve % 14.25, Grup 4'te ise % 7.53 düzeyinde olduğu tespit edildi.Tüm gruplarda belirlenen canlı ağırlık artışının (% 10 ? 20) fizyolojik gelişim süreci içinde kaldığı, doku ağırlık kazançlarının da canlı ağırlık ve organ gelişimine paralel olarak arttığı tespit edildi. Kan glikoz düzeylerindeki yükselmelerin (% 2.5 ? 14.25) fizyolojik aralıkta seyrettiği saptandı. Buna göre sitagliptinin artan doz uygulamalarında önemli canlı ağırlık ve doku ağırlık değişimlerine neden olmadığı ve hipoglisemi riskinin düşük olduğu gözlendi.Karaciğerde artan MDA konsantrasyonunu ve antioksidan enzim aktivitelerine rağmen, karaciğer ve böbrek dokusunda lipid peroksidasyonuna (MDA düzeyinde) neden olmadığı; karaciğer dokusunda günde 10 ve 100 mg/kg tez doz sitagliptin uygulamalarının GSH seviyesi yönünden kontrol grubuna göre önemli artışlar şekillendirdiği; böbrek dokusunda ise her üç sitagliptin uygulama dozunun da CAT enzim aktivitesi bakımından kontrol grubuna göre önemli düşüşlere neden olduğu tespit edilmiştir.Sitagliptinin oksidan ? antioksidan dengeye olan etkilerinin tam olarak belirlenmesinde sadece kalp ve böbrek dokularından elde edilecek verilerin yeterli olamayabileceği, farklı deneme modelleri oluşturulmuş hayvanlarda daha geniş parametreleri içine alan, farklı süre ve dozlarda sitagliptinin kullanımını içeren kapsamlı çalışmaların yapılmasının ilacın oksidatif stres mekanizmasına olan etkisinin aydınlatılmasına daha fazla katkı sağlayacağı kanısına varılmıştır.
Streptozotosin ile deneysel olarak diyabet oluşturulmuş sıçanlarda selejilinin nöroprotektif etkisi
Diyabette uzun sürede çeşitli komplikasyonlar gelişebilmektedir. Bu komplikasyonlardan biri diyabetik nöropatidir. Doku kültürü ve hayvan modellerinde selejilinin nöroprotektif etkisi saptanmıştır. Bu çalışmada streptozotosin (STZ) kullanılarak diyabet oluşturulmuş sıçanlarda, selejilinin nöroprotektif, DNA hasarını önleyici ve antioksidan etkileri araştırıldı. Çalışmada 40 adet erişkin Wistar albino erkek sıçan kullanıldı. Deneysel diabet 50 mg/kg STZ'in intraperitonal enjeksiyonu ile gerçekleştirildi. Kan glukoz düzeyi 200mg/dL ve üzerinde olan sıçanlar diabetik olarak kabul edildi. Çalışmada kontrol negatif (diyabetik olmayan sıçanlar), kontrol pozitif (diyabetik sıçanlar) ve selejilin grupları (5 mg/kg, 10 mg/kg, 20 mg/kg) oluşturuldu. Selejilin, selejilin gruplarındaki sıçanlara 21 gün boyunca, belirtilen dozda intragastrik sonda ile verildi. Diabetli sıçanlarda negatif kontrol grubuna göre canlı ağırlık azaldı (P<0.01). Selejilin 20 grubu diğer gruplarla karşılaştırıldığında HbA1c düzeyi düştü(P<0.05). Diabetli gruplarda negatif kontrole göre proksimal ve distal amplitüd değerleri azaldı (P<0.05). Diabetli kontrole göre selejilin 5, 10 ve 20 gruplarında lenfosit DNA kuyruk yoğunluğu ve kuyruk momenti değerleri azaldı (P<0.001). Beyin ve karaciğerde selejilin 20 grubunda antioksidan parametrelerin arttığı (SOD, CAT, GSH), oksidan parametrenin (MDA) düştüğü saptandı (P<0.01). Selejilinin 20mg/kg dozda uygulandığında,diabete bağlı gelişen oksidatif stres, DNA hasarı veHbA1c düzeyiniazaltabileceği sonucuna varıldı.
Ratlarda deneysel bisfenol-A toksikasyonunda folik asit'in koruyucu etkilerinin araştırılması
Bisfenol A (BPA) propan yapısında, iki fenol ve polikarbonat moleküllerinin birleşmesiyle elde edilen bir maddedir. BPA önemli bir çevresel kirletici olup, insan ve hayvanlar başta olmak üzere tüm canlı yaşam üzerinde pek çok olumsuz etkiye sahiptir. Bu etkilerin birisi de oksidatif hasardır. Folik asit, pteridin, para-aminobenzoik asit ve glutamik asitten oluşan pteroilglutamik asit yapısında, suda çözünen B grubu bir vitamindir. Yapılan çalışmalarda folik asidin reaktif oksijen türlerine karşı etkili olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmada BPA ile deneysel olarak oluşturulmuş oksidatif hasarda folik asitin koruyucu etkinliği araştırıldı. Çalışma kapsamında 35 adet erkek Wistar albino rat kullanıldı ve sıçanlar kontrol, BPA, folik asit, sikloofosfamid ve BPA+folik asit olacak şekilde 5 gruba ayrıldı (n=7). BPA ve folik asit hayvanlara 10 gün süreyle, sırasıyla 50 mg/kg/gün ve 20 mg/kg dozda oral yolla veildi. Çalışma sonunda hayvanların karaciğer, böbrek, beyin ve testis dokularında süperoksid dismutaz (SOD) ve katalaz (CAT) aktivitesi ile malondialdehid (MDA) ve glutatyon (GSH) seviyesi analiz edildi. BPA grubuyla karşılaştırıldığında BPA+ folik asit grubunun beyin dokusunda SOD ve CAT aktivitelerinin (P<0.001), karaciğer dokusunda GSH seviyesi ve SOD aktivitesinin (P<0.001), böbrek dokusunda SOD ve CAT aktiviteleri ile GSH seviyesinin (sırasıyla P<0.001, P<0.01, P<0.01) istatistiksel olarak yüksek olduğu belirlendi. Her iki grup MDA yönünden değerlendirildiğinde karaciğer, böbrek ve testis dokularına ait MDA seviyelerinin BPA+ folik asit grubunda anlamlı olarak düşük olduğu saptandı (P<0.001). Bu sonuçlar, folik asitin BPA'nın neden olduğu oksidatif hasarı engellediğini ve folik asitin koruyucu bir rolünün olabileceğini gösterdi. Anahtar kelimeler: Bisfenol A, oksidatif hasar, folik asit, oksidan/antioksidan parametreler.
İdrar yolu enfeksiyonlarında patojen bakterilerin varlığının ve antibiyotiklere duyarlılıklarının araştırılması
Üriner sistem enfeksiyonları medikal tedavi gerektirmesi ve çoğu antibiyotiğe direnç geliştirmiş hastane enfeksiyonlarına sebep olmasından dolayı dikkati çekmektedir. Üriner sistem enfeksiyon tedavisinde antibiyotik direnci önemli bir role sahiptir. Bu çalışmada Muğla/Marmamaris yöresinde İYE'na neden olan bakterileri, antibiyotik direnç oranlarını belirlemeyi amaçladık. Çalışmada, Eylül 2015-Aralık 2015 tarihle¬ri arasında çeşitli şikayetlerle başvuran ve üriner enfek¬siyon ön tanısıyla poliklinik hastalarından alınan 340 idrar örneğinin kültür sonuçları, üreyen bakteri çeşitleri ve duyarlılık testleri değerlendirildi. 134 örnekte bakteri üredi. En sık izole edilen bakteri %61.19 oranında Escherichia coli idi. Antibiyotik duyarlılıkları incelendiğinde %63'ü ampisillin-sulbaktama, %59'u trimetoprim–sulfametoksazola, %48'i siprofloksasine, %34'ü seftiriaksona, %28'i gentamisine, %24'ü piperasilin/tazobaktama ve %6'sı ise imipeneme dirençli bulundu. Tedavilerde bölgesel direnç profilinin bilinmesi önemlidir. Bölgemizdeki direnç profilinin periyodik olarak takibi önem taşımaktadır. Araştırmamızda elde edilen sonuçlar özellikle bölgemizdeki klinisyenlere tedavi aşamasında önemli ölçüde yol gösterecektir
Sağlıklı ve tip 2 diyabet modeli oluşturulan ratlarda verapamilin saksagliptinin farmakokinetiği üzerine etkisi
Diabetes Mellitus (DM) kronik hiperglisemi ile seyreden, insülin sekresyonunda tamamen ya da kısmen eksiklik ile karakterize metabolik bir hastalıktır. İnsülin sekresyonunda kısmen azalma ve/veya perifer dokularda insülin direnci ile karakterize olan ve diyabet vakalarının yaklaşık %90'ını oluşturan şekli ise Tip 2 Diabetes Mellitus (T2DM)'dir. T2DM hastalarının en önemli hastaneye yatış ve ölüm nedeni olarak kardiyovasküler yan etkiler gösterilmektedir. Bir dipeptidil peptidaz-4 (DPP-4) inhibitörü olan saksagliptinin, T2DM hastalarında glisemik kontrolü sağlamak amacıyla kullanımı önerilir. Verapamil ise bir kalsiyum kanal blokörü olup; hipertansiyon, supraventriküler taşiaritmi ve anjina pektoris gibi kardiyovasküler rahatsızlıklarda kullanımı önerilir. Bu çalışmada sağlıklı ve T2DM modeli oluşturulmuş ratlarda verapamilin, saksagliptinin farmakokinetiği üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada dört farmakokinetik çalışma grubuna (n=192) ek olarak metot validasyon çalışmaları (n=20) ile beraber toplam 212 adet erkek Wistar Albino ırkı rat kullanıldı. Sağlıklı saksagliptin (SS, n=48), sağlıklı verapamil + saksagliptin (SVS, n=48), diyabetik saksagliptin (DS, n=48) ve diyabetik verapamil + saksagliptin (DVS, n=48) grupları farmakokinetik çalışma gruplarını oluşturdu. Ayrıca farmakokinetik çalışma gruplarında, farmakodinamik farklılıkların belirlenmesi için kan glikoz düzeyleri araştırıldı. Etkileşim gruplarındaki ratlara verapamil yedi gün boyunca 10 mg/kg dozunda, saksagliptin ise tüm gruplara sekizinci gün tek doz 20 mg/kg dozunda gastrik gavaj yardımıyla oral yolla uygulandı. Plazma saksagliptin ve 5-hidroksi saksagliptin (5-HS) düzeyleri, yüksek basınçlı sıvı kromatografisi-UV kullanılarak belirlendi. Farmakokinetik parametreleri hesaplamak için bölmesiz metot kullanıldı. SS grubunda saksagliptinin yarılanma ömrü (t1/2λz) 3,97 saat; eğri altında kalan alan (EAA0-∞) değeri 22,84 saat*μg/mL; ortalama kalış süresi (MRT0-∞) 5,11 saat; total klerensi (Cl/F) 875,3 mL/saat/kg; dağılım hacmi (Vdalan/F) 5017,51 mL/kg; doruk konsantrasyonu (Cdoruk) 4,8 ± 1,07 μg/mL ve doruk konsantrasyona ulaşma süresi (Tdoruk) ise 1,5 saat olarak belirlendi. Diyabet ve verapamilin kombine etkisiyle saksagliptine ait t1/2λz ve EAA0-∞ değerlerinde artış gözlenirken; Cl/F değerinde düşüş belirlendi. Verapamil uygulaması ve diyabetik durumun varlığı, saksagliptine ait Cdoruk değerinde artış; Tdoruk değerinde ise düşüşe neden oldu. Metabolit-Ana ilaç Oranı [MAO: (EAA0-∞(5-HS) / EAA0-∞(Saksagliptin))] SS, SVS, DS ve DVS grupları arasında sırasıyla 2,85; 1,5; 2,09 ve 1,01 değerlerinde tespit edildi. Saksagliptin uygulaması ile tüm gruplarda kan glikoz düzeylerinin azaldığı, verapamil ön tedavisi gören gruplardaki azalmanın da daha yüksek oranlarda gerçekleştiği tespit edildi. Verapamilin kan glikoz düzeylerindeki düşüşe katkısı diyabetik rat gruplarında, sağlıklı rat gruplarına kıyasla daha yüksek sayıda örnekleme zamanında istatistiksel olarak anlamlıydı. Diyabetik hastalarda verapamil, saksagliptinin terapötik etkinliğini artırabilir. Ancak bu çalışmada saksagliptinin tek doz kullanılması ve sınırlı sayıda rat üzerinde gerçekleştirilmesi sebebiyle, farmakokinetik ve farmakodinamik verilerin farklı popülasyonlarda tekrarlı uygulama ile ortaya çıkacak sonuçlarla tespit edilmesi ve bu sonuçların hangi mekanizmalar üzerinden şekillendiğinin belirlenmesi, T2DM hastalarında saksagliptin ve verapamil kullanımlarına katkı sağlayacaktır.
Pyraclostrobin ile indüklenen oksidatif strese karşı taurinin koruyucu etkisinin sıçanlarda araştırılması
Pyraclostrobin yaygın olarak kullanılan strobilurin türevi bir mantar ilacı olup organizmada oksidatif stres ve DNA hasarı ile birlikte üreme performansını ve embriyonal gelişimi bozmaktadır. Sistein aminoasitinden elde edilen taurin ise antioksidan, sitoprotektif ve ozmoregülasyon gibi metabolik süreçlerde önemli bir rol oynamaktadır. Bu çalışmada pyraclostrobin verilen erkek sıçanlarda oluşan oksidatif strese karşı taurinin olası koruyucu etkinliğinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmada Sprague Dawley cinsi sıçanlar her grupta 8 hayvan olacak şekilde 6 gruba ayrıldı. Çalışmada sıçanlara mısır yağı, 30 mg/kg pyraclostrobin ve 30 mg/kg pyraclostrobin ile birlikte 50, 100 ve 200 mg/kg taurin gastrik gavaj ile 28 gün süresince verildi. Pyraclostrobin uygulamasının bazı biyokimyasal parametreler (aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz, alkalen fosfataz, kan üre azotu ve kreatinin) ile malondialdehid düzeylerini artırdığı, aksine glutatyon ve antioksidan enzim aktivitelerinden süperoksid dismutaz ve katalaz düzeylerinde ise azalma meydana getirdiği belirlendi. Ayrıca, pyraclostrobin uygulaması ile karaciğer dokusunda apoptotik (Bax, Caspase 3, Caspase 8, Caspase 9 ve p53) ve proinflamatuvar (TNF-α ve NFκB ) genler ile CYP2E'in1 mRNA ekspresyon düzeylerinin arttığı ve antiapoptotik gen olan Bcl-2'nin mRNA ekspresyonun düzeyinin azaldığı tespit edildi. Ayrıca, pyraclostrobin uygulamasının DNA hasarını artırdığı ve dokularda ise histopatolojik değişiklikler oluşturduğu gözlendi. Pyraclostrobin ile birlikte verilen 50, 100 ve 200 mg/kg dozda taurin uygulamalarının ise pyraclostrobin ile oluşan değişikleri tersine çevirdiği tespit edildi. Sonuçta taurinin pyraclostrobin ile indüklenen oksidatif hasara karşı antioksidan, antiinflamatuvar ve antiapoptotik etkisi ile birlikte sitoprotektif etki gösterdiği belirlendi.
Koyunlara uygulanan seftiofur hidroklorür'ün farmakokinetiğinin belirlenmesi ve fluniksin meglumin ile birlikte kullanımında iki ilaç arasındaki farmakokinetik etkileşimin araştırılması
Bu çalışmada sağlıklı koyunlara 2,2 mg/kg dozda seftiofur hidroklorürün (CFT HCl) intravenöz (İV), intramüsküler (İM) ve subkutan (SC) yol ile uygulanmasını takiben, desfurilseftiofurun (DFC) farmakokinetiği ve biyoyararlanımının belirlenmesi, ayrıca CFT HCl (2,2 mg/kg) ve fluniksin megluminin (FM) (2,2 mg/kg) İV yolla eş zamanlı uygulanmasından sonra aralarında oluşabilecek farmakokinetik etkileşimin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmada 6 adet kıvırcık ırkı dişi koyun (12-14 aylık, 37,21±1,70 kg) kullanıldı. Çalışma beş periyotlu longitüdinal farmakokinetik dizayna göre gerçekleştirildi. Uygulamalar arasında 2 haftalık arınma süresi bırakıldı. Birinci periyotta CFT HCl İV uygulama çözeltisi, ikinci ve üçüncü periyotta CFT sırasıyla İM ve SC yolla, dördüncü periyotta FM İV yolla, beşinci periyotta FM ve CFT HCl İV uygulama çözeltisi ayrı ayrı İV yol ile uygulandı. Plazma ilaç konsantrasyonları, yüksek basınçlı sıvı kromatografisi-UV kullanılarak ölçüldü, DFC'nin farmakokinetik parametreleri nonkompartmental modele, FM'in farmakokinetik parametreleri iki kompartmanlı açık modele göre hesaplandı. İV, İM ve SC uygulamaları takiben DFC'nin eliminasyon yarılanma ömrü (t1/2ʎz) benzerken, ortalama kalış süresi (MRT) sırasıyla 8,49; 12,87 ve 11,73 saat bulundu. DFC'nin biyoyararlanımı, İM ve SC uygulamadan sonra sırasıyla %70,79 ve %79,52 olarak belirlendi. DFC'nin EAA0-32, EAA0-∞ değerleri FM uygulaması ile artarken, ClT'si önemli ölçüde azaldı (P<0,05). FM'in CFT ile eş zamanlı uygulanmasında, FM'in t1/2α ve V1 değerleri artarken, k12 değeri anlamlı ölçüde azaldı (P<0,05). Bu çalışmada FM, DFC'nin eliminasyonunu azaltırken, plazma konsantrasyonunu artırdı. CFT 2,2 mg/kg dozda, 24 saat doz aralığında, tek başına İV, İM, SC ve FM ile eş zamanlı İV yolla uygulandığında MİK değeri ≤1 µg/mL olan bakteri izolatları için %T>MİK değerini %50-70 aralığında sağlayabildi. Enfeksiyonun varlığında farmakokinetik ve farmakodinamik etkileşimin belirlenebilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Farmakodinamik, farmakokinetik, fluniksin meglumin, koyun, seftiofur