
154
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Migren ve gerilim tipi baş ağrısı olan bireylerle olmayan bireyler arasında vitamin d, vitamin B12 ve TSH düzeylerinin karşılaştırılması
Amaç: Migren ve gerilim tipi baş ağrısı (GTBA), sık görülen kronik klinik tablolardır. Bu çalışmanın amacı migren ve GTBA ile D vitamini, vitamin B12 ve TSH düzeyleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Yöntem: Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji polikliniğine başvurmuş 210 hasta çalışmaya dahil edildi. Migren ve GTBA tanısı için Uluslararası Baş ağrısı Derneği (IHS) 2013 kriterleri ve klinik değerlendirme kullanıldı. Grupların her üçü de (migren, GTBA ve kontrol) 70 katılımcıdan oluşmaktaydı. 210 katılımcının D vitamini, B12 vitamini ve TSH düzeyleri değerlendirildi. Bulgular: Kontrol grubu 30 erkek, 40 kadından oluşmaktaydı. Grubun yaş ortalaması 32,21±10,14 idi. Migren grubu 54 kadın ve 16 erkekten oluşmaktaydı ve grubun yaş ortalaması 31,36±9,48 idi. GTBA grubu ise 53 kadın ve 17 erkekten oluşmaktaydı, grubun yaş ortalaması 34,03±12,28 idi. Hem migren hem GTBA gruplarında vitamin D ve vitamin B12 düzeyleri kontrol grubundan anlamlı derecede düşüktü. Migren ve GTBA gruplarında ise vitamin D ve vitamin B12 düzeyleri birbirine benzerdi. Her 3 grup arasında TSH düzeyleri açısından bir fark saptanmadı. Sonuç: Bu çalışma migren ve GTBA'da vitamin D ve vitamin B12 düzeylerinin anlamlı derecede düşük olduğunu göstermektedir. Bu sonuçlar hem GTBA ve migrenin patofizyolojik mekanizmalarını anlamamıza hem de tedavide yeni bakış açıları kazanmamıza yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Baş ağrısı, migren, GTBA, vitamin D, vitamin B12, TSH
Van ilinde çalışan sağlık çalışanlarının çocuk istismarına yönelik bilgi, tutum ve davranışları
Bu araştırmanın amacı sağlık çalışanlarının çocuk istismarı ve ihmali hakkında bilgi, tutum ve davranışlarının incelenmesidir. Çalışma grubunu Van İli Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi ve Van il merkezindeki ASM'lerde çalışan doktor, hemşire, ebe ve ATT'lerden oluşan 251 gönüllü katılımcı oluşturmuştur. Araştırma kesitsel tanımlayıcı tipte bir anket çalışmasıdır. Çalışmamıza katılan sağlık çalışanlarının sosyodemografik özelliklerine ve çocuk istismarı ve ihmaline ait bilgi, tutum ve davranışlarına ilişkin verileri elde etmek amacıyla Sosyodemografik Bilgi Formu ile Çocuk İstismarı ve İhmalinin Belirti ve Risklerinin Tanılanmasına Yönelik Ölçek (ÇİİBRTYÖ) kullanılmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde Tek Yönlü Varyans Analizi ve Duncan testinden faydalanılmıştır. Katılımcıların %52.5'i (n=132) doktor, %35.8'i (n= 90) hemşire, %7.9'u (n=20) ebe ve %3.1'i (n=8) ATT'dir. Araştırmaya dahil edilenlerin %52.9'u (n=133) kadın, %47.1'i (n=118) erkektir. Çalışmaya katılan sağlık çalışanları %41 (n=103) ile en çok 26-30 yaş aralığındadır. En az bir çocuğu olanlar toplam katılımcı sayısının %43.8'ini (n=110) oluşturmaktadır. Çocuk istismarıyla karşılaşan katılımcı oranı %53'tür (n=133) ve %57 (n=76) ile en çok fiziksel istismarla ardından %47 (n=63) ile cinsel istismarla, %45 (n=60) ile ihmalle, %27 (n=36) ile duygusal istismarla ve %14 (n=19) ile ekonomik istismarla karşılaşmışlardır. Araştırmamıza dahil edilen sağlık çalışanları istismar vakalarında kendilerini en çok zorlayan durum olarak %48.6 ile (n=90) ebeveynlerin tepkisini göstermişlerdir. Diğer zorlayan durumlar %32 ile (n=60) anamnez alma, %23 ile (n=43) fizik muayene, %20 ile (n=37) adli mercilere bildirme şeklinde sıralanmıştır. Katılımcılar çocuk istismarı vakalarında bildirim yapılacak yerler olarak en çok polis ve Çocuk İzlem Merkezi'ni seçmişlerdir. Çalışmamıza katılan sağlık çalışanları bildirim yapmadıkları takdirde bildirim yapmama sebebi olarak istismara uğrayan çocuğun bu süreçten zarar görebileceği endişesini %42 ile (n=63) ilk sıraya koymuşlardır. Diğer bildirim yapmama sebepleri %23 ile (n=34) tanı koymada kendine güvenmemesi, %23 ile (n=34) bildirim yapma prosedürünü tam bilmemesi, %12 ile (n=19) sosyal olarak başına gelebileceklerden kendini korumak istemesi olarak bulunmuştur. Çocuğun herhangi bir konudaki davranışını düzeltmek, yanlışını göstermek için çocuğa yüksek sesle konuşma, bağırma, hafif tokat atma vb. uygulamaların istismara gireceğini düşünenlerin ÇİİBRTYÖ'den aldıkları puanlar daha yüksek çıkmıştır ve istismar olmadığını düşünenlere göre istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). Cinsel istismara uğradığını bildiği bir hastası sonraki süreçte herhangi bir nedenle muayeneye geldiğinde ona karşı daha özenli, kibar olurum diyenlerin İÇÜFB, İİÇDB ve İÇÜB alt ölçeklerinde ortalama puanları daha düşüktür ve diğer hastalarıma nasıl muamele ediyorsam onlara da öyle ederim diyenlerle aralarındaki fark karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). Sonuç olarak çalışmamızdaki sağlık çalışanlarının çocuk istismarı ve ihmali konusunda bilgilerinin yetersiz ve bildirim oranlarının bir takım nedenlerden dolayı tam olmadığı belirlenmiştir. Özellikle fiziksel ve cinsel istismar gibi bariz bulguları olmayan duygusal ve ekonomik istismar ile ihmalin de belirlenerek gerekli koruyucu tedbirlerin alınması gerektiği üzerinde de durulmalıdır. Birinci basamakta hizmet veren aile hekimliği uzmanları, aile hekimleri ve aile sağlığı çalışanları topluma en kolay ve direkt ulaşabilen sağlık çalışanları olduğu için istismardan korunma, tanı, tedavi ve bildirim konularında daha yetkin olmaları, daha dikkatli bir şekilde bu konunun üzerinde durmaları gerekmektedir. Bunun sağlanabilmesi için mezuniyet öncesi ve sonrası eğitimlerle birinci basamak sağlık çalışanlarının çocuk istismarı ve ihmaline yönelik farkındalık ve bilgi düzeylerinin arttırılması, bildirimde bulunmama sebeplerinin çözümüne yönelik adımların atılması ayrıca toplumun bu konuda duyarlılığını arttırmak için öncelikle birinci basamakta halka yönelik eğitimlerin yapılması gerekmektedir.
Van bölgesindeki romatoid artrit hastalarında hepatit B ve hepatit C prevelansının belirlenmesi
AMAÇ:Romatoid artrit (RA) dünya nüfusunun yaklaşık %1'ini etkileyen inflamatuvar bir poliartropatidir. Hepatit B (HBV) ve Hepatit C (HCV) virüsleri ise dünyada 2 milyardan fazla enfekte insanın olduğu kronik karaciğer hastalığının önde gelen nedenlerindendir. RA tedavisinde kullanılan immun baskılayıcı ve immun düzenleyici ilaçlar hepatit virüs enfeksiyonlarının RA hastalığında insidansını arttırabilmektedirler. Çalışmamızda Van bölgesindeki RA hastalarındaki HBV ve HCV insidansını saptamanın yanında hastaların kullandığı immun baskılayıcı ve immun düzenleyici ilaçların bu insidansa olan etkilerini araştırmayı hedefledik. GEREÇ VE YÖNTEM:Bu çalışmaya 2015 ocak ile 2018 temmuz tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Romatoloji Bölümlerinde RA tanısı alan, takip ve tedavisine devam edilen ardışık 403 hasta alındı. Hastaların demografik bilgileri ve laboratuvar değerleri retrospektif olarak tarandı. Hastalar kullandıkları ilaç tiplerine göre 3 gruba ayrıldı. Metotreksat, Salazopril, Hidroksiklorokin veya Leflunamid gibi hastalık modifiye edici (DMARD) grubu ilaç kullananlar grup 1, DMARD ile birlikte kortikosteroid alanlar grup 2, biyolojik ajanlarla birlikte DMARD ve/veya kortikosteroid kullananlar ise grup 3 olarak sınıflandırıldı. Gruplar arasında AST, ALT, ALP ,GGT, CRP, ESR, RF, anti-CCP, HBsag, Anti-HBs, Anti HCV düzeyleri arasındaki istatistiksel ilişki incelendi. Çalışmamızda üzerinde durulan özelliklerden sürekli değişkenler için tanımlayıcı istatistikler; ortalama, standart sapma, minimum ve maksimum değerler olarak ifade edilirken, kategorik değişkenler için sayı ve yüzde olarak ifade edilmiştir. Hesaplamalarda istatistik anlamlılık düzeyi p değeri 0,05 olarak alınmıştır. BULGULAR:Hastaların yaşları ortalama 50,943 ± 12,90; aralık (19-91) yıl idi. Hastalık süreleri ise 4,876 3 ± 3,74; aralık (1-20) yıl idi. Hastalar aldıkları tedaviye göre gruplandırıldığında ise birinci gruptaki 183 hasta (% 45) Metotreksat, Salazopril, Hidroksiklorokin veya Leflunamid gibi hastalık modifiye edici (DMARD) grubu ilaç kullanmakta iken, ikinci gruptaki 176 hasta (% 43,6) ise DMARD ile birlikte kortikosteroid almaktaydı, üçüncü grupta da 45 hasta (% 11,1) biyolojik ajanlarla birlikte DMARD ve/veya kortikosteroid kullanmaktaydı. Hastaların HBsag, Anti-HCV ve Anti- HBs pozitiflik yüzdeleri sırası ile %2,8, %0,8 ve % 28,1 olarak bulundu. Anti-HCV ve anti HBS değerleri arasında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken HBsag pozitiflik oranları biyolojik ajanların bulunduğu 3. grupta anlamlı olarak yüksek bulundu. (p<0.05) SONUÇ:RA hastalarında HBV ve HCV prevelansında normal popülasyona göre belirgin bir artış görülmemekle birlikte özellikle biyolojik ajan kullanımında hepatit reaktivasyon riski göz önünde bulundurulmalıdır. Tüm hastalardan tedavi öncesi viral hepatit tarama testleri istenmelidir ve aşılanma gereken hastalar hepatit aşısı planlanmalıdır. Ülkemizde RA'da HBV prevelansını değerlendiren çeşitli çalışmalar mevcut olmakla birlikte bizim çalışmamız ise Van bölgesindeki RA hastalarındaki HBV ve HCV prevelansını değerlendirmek açısından yapılmış ilk çalışmadır.
Alt extremite derin venöz trombozlarda medikal tedavi sonrası damarın açılma oranının elastografi değeri ile korelasyonu
Amaç: Bu çalışmamızda alt ekstremite, akut ve subakut evrede tespit edilen ve akım izlenmeyen derin venöz trombozlarda standart medikal tedavi sonrası damarın açılma oranının trombüsün elastografi değeri ile korelasyonunu amaçladık. Materyal-Metod: Bu çalışmaya aralık 2017 ve şubat 2019 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Radyoloji Ana Bilim Dalına başvuran Renkli Doppler US (RDUS) değerlendirmesinde alt ekstremitede akut ve subakut evrede (< 1 ay), akımın izlenmediği derin ven trombozu tanısı konmuş hastalar dahil edildi. Kronik DVT'si olan hastalar, akut ve subakut evrede olupta akımın izlendiği hastalar, medikal tedavinin verilemeyeceği aktif kanaması olan(gastrik/duedonal ülser,serebrovasküler kanama),son bir yıl içerisinde geçirilmiş hemorajik stroke öyküsü olan, gebe hastalar, kanama-pıhtılaşma profili bozukluğu olan ve hemofili hastalıkları olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmaya 75 sayıda hasta dahil edildi. İncelemelerde hastalara öncelikle alt ekstremite RDUS incelemesi yapıldı. RDUS incelemesinde, her iki ana iliak venden ayak seviyesine kadar alt ekstremite derin venöz sistemi DVT açısından değerlendirilerek, trombüs varlığı, varsa trombüs evresi ve anatomik lokalizasyonu raporlandı. Daha sonra alt ekstremitede derin venöz sistemde saptanan trombüsten, trombüsün en belirgin olduğu damardan ve en iyi izlendiği lokalizasyondan ARFI elastografi tekniği ile ölçümler yapıldı. Daha sonra hastalara standart medikal tedavi başlandı. Hastalara 1. ve 3. ay kontrollerde, tedavi öncesi tromboz saptanan segmentlerin uygulanan tedavilere yanıtlarının değerlendirilmesi için RDUS inceleme yapıldı. Rekanalizasyonun değerlendirilmesinde tromboze vendeki açıklık oranı tromboze ve kısmi-tam açık olacak şekilde iki grup olarak belirlendi. Bulgular: 1.ay kontrolde kısmi-tam açıklık saptanan grubun ortalama elasto değeri 1,77 m/sn ve standart sapma 0.49 olup minimum ve maksimum hız değerleri sırasıyla 1.09 m/sn ve 3.03 m/sn'ydi. Tromboze grubun ortalama elasto değeri ise 2.21 m/sn ve standart sapma 0.54 olup minimum ve maksimum hız değerleri sırasıyla 1.24 m/sn ve 3.36 m/sn'ydi. İki grup arasında yapılan independent T testine göre bulgular istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0.001) . 1.ay kontrolde ROC analizine göre eğrinin altında kalan alan %72.2 (%60-84) olarak bulundu. Kısmi-tam açılmanın izlendiği grup ile tromboze grubun shear dalga hızları için kesim değeri (cut-off): 1.85 m/sn alındığında, tanı testinin gerçek pozitif değeri (sensitivitesi): %71.4, spesifisitesi: %72.7'dir. 3.ay kontrolde kısmi-tam açıklık saptanan grubun ortalama elasto değeri 1,77 m/sn ve standart sapma 0.46 olup minimum ve maksimum hız değerleri sırasıyla 1.09 m/sn ve 3.03 m/sn'ydi. Tromboze grubun ortalama elasto değeri ise 2.52 m/sn ve standart sapma 0.48 olup minimum ve maksimum hız değerleri sırasıyla 1.74 m/sn ve 3.36 m/sn'ydi. İki grup arasında yapılan independent T testine göre bulgular istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001) . 3.ay kontrolde ROC analizine göre eğrinin altında kalan alan %88 (%81-95) olarak bulundu. Kısmi-tam açılmanın izlendiği grup ile tromboze grubun shear dalga hızları için kesim değeri (cut-off): 2.23 m/sn alındığında, tanı testinin gerçek pozitif değeri (sensitivitesi): %80, spesifisitesi: %80'dir. Sonuç: ARFI elastografi tekniğini kullanarak yaptığımız çalışmada elastografi değeri yüksek olan yani daha sert izlenen trombüslerin medikal tedaviye yanıtının daha az olduğunu tespit ettik. Çünkü trombüsün normal fizyolojik süreci sebebiyle trombüs içerisinde zamanla kollojen liflerinin artmasına bağlı daha dayanıklı hale geldiğinden medikal tedavi ile çözülme ihtimali azalmaktadır. Böylece tanı anında elastografi değerleri yüksek olan trombüslerin medikal tedaviye yanıtının az olacağı ön görülebilir. Ayrıca elastografi değerleri yüksek olan trombüslerde medikal tedavi ile açılma oranı az olacağından alternatif tedavi yöntemleride düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Derin ven trombüsü, ARFI elastografi, ultrason , medikal tedavi
Ani sensörinöral işitme kaybı hastalarında serum prestin düzeyinin değerlendirilmesi
Giriş: Ani sensorinöral işitme kaybı (ASNİK), ani başlayan, tedavi edilmediğinde kalıcı işitme kaybına sebep olan, hastanın sosyal hayatını ve yaşam kalitesini bozan akut bir olaydır. Etyopatogenezde birçok faktör suçlanmış fakat halen tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu yüzden halen kesinleşmiş bir tedavisi yoktur. Muhtemel etyolojiler göz önünde bulundurularak birçok ilacı barındıran kombine tedavi prosedürleri uygulanmaktadır. Erken dönem başlanan tedavinin en önemli prognostik faktörlerden biri olması erken tanıyı çok daha önemli kılmaktadır. Ani sensörinöral işitme kaybı gelişen hastalarda kokleadaki dış tüy hücreleri zarar görmektedir. Bu dış tüy hücrelerinin hareketinden sorumlu motor protein olan prestin molekülünün işitme kaybı ile ilişkisi önem arzetmektedir. Bu çalışmada ani sensorinöral işitme kaybı bulunan hastalarında serum prestin düzeyinin prognozu belirlemedeki değerini saptamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi K.B.B. Anabilim Dalı Polikliniği'ne başvurmuş ve Ani idiopatik sensorinöral işitme kaybı tanısı konulan 40 hasta birey vaka grubunu ve laboratuvarlara başvuran herhangi bir kalıtsal, edinsel veya kronik hastalığı bulunmayan yaş ve cinsiyetleri benzer 40 sağlıklı birey kontrol grubunu oluşturmak üzere çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen olgulardan açlık kanları, biyokimya tüplerine alındı. Alınan kanlar santrifüj edilerek serumları ayrıldı. Bu serumlardan prestin düzeyi ELISA yöntem ticari kit kullanılarak ölçüldü. Vaka grubuna tedavi öncesi ve tedavi sonrası 1. ayda olmak üzere iki kez, kontrol grubuna başvuru anında olmak üzere bir kez YYU Dursun Odabaş Tıp Merkezi Odyoloji Ünitesi'nde saf ses odyometri testi yapıldı. Bulgular: Vaka grubu ve kontrol grubu arasında yaş ve cinsiyet açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. ( Sırası ile P Değeri) Nötrofil Lenfosit Oranı (NLO) ve Platelet Lenfosit Oranı (PLO) tedavi öncesinde, tedavi sonrası ve kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksek bulunmuştur. (p). 2. Haftada gelen hastaların serum prestin düzeyi 1. Haftada gelen hastalardan istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p). 2. Hafta gelen hastaların serum prestin düzeyi geç gelen gruptan ve kontrol grubundan yüksek olmasına rağmen bu yükseklik istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). 1. Haftada gelen hastaların serum prestin düzeyi kontrol ve geç gelen hastalardan düşük olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlılık yoktu (p>0.05). Tedavi sonrası Prestin düzeyleri incelendiğinde, en düşük prestin seviyesi iyileşme olmayan grupta tespit edildi ancak diğer gruplarla karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p). En yüksek serum prestin düzeyi ise tam İyileşme olan grupta saptanmasına rağmen diğer gruplar ile karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı fark yoktu(p). Başvuru anında serum prestin düzeyi düşük olan hastalarda iyileşme düzeyi daha yüksek tespit edildi. Ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. (p). Sonuç: Çalışmamız ile ASNİK etyolojisindeki enflamatuar proçesinin varlığı ve NLO ve PLO düzeylerinin prognostik önemi istatiksel olarak tespit edildi. Hastaların tedavi sonrası ölçülen prestin düzeyleri ile tedaviye cevapları arasında korelasyon saptandı. Ayrıca, başvuru anında bakılan serum prestin düzeyinin düşük olması ile iyileşme arasında korelasyon tespit edildi. Bu nedenle, Prestin'in ASNİK için prognostik bir belirteç olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Ani Sensorinöral İşitme Kaybı, Enflamasyon, Prestin, Prognoz
Multipl sklerozun periferik sinirler üzerine etkisinin araştırılması
Multipl skleroz enflamasyon, demiyelinizasyon ve akson hasarı ile karakterize otoimmün bir santral sinir sistemi hastalığıdır. Multipl Skleroz'un farklı kliniklerle seyreden relapsing remitting, sekonder ilerleyici ve primer progresif olmak üzere üç alt tipi vardır. Bu çalışmada multipl skleroz hastalarında periferik sinir tutulumu ve ilişkili faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza katılan hastaların 35'i (%70,0) Relapsing Remitting Multipl Skleroz ve 15'i (%30,0) Sekonder Progresif Multipl Skleroz hastasıydı. Hastaların semptomlarının başlangıç yaş ortalaması 30.44±1.06 yıl, Genişletilmiş Multipl Skleroz Özürlülük Skalası (EDDS) puan ortalaması 2.97±2.58 puan ve çalışmaya katılan hastaların 12'sinin (%24,0) polinörapatisi mevcuttu. Kontrol grubunda 3 kişide (%6,0) polinöropati tespit edildi. Çalışmamızda erkek hastalarda periferik sinir tutulumunun kadın hastalara göre daha yüksek olduğu belirlendi. Hastalık gelişme süresi ile Genişletilmiş Multipl Skleroz Özürlülük Skala puanı arasında pozitif yönlü çok güçlü bir korelasyon olduğu tespit edildi. Çalışmada multipl skleroz hastalarının literatürle uyumlu olarak daha çok kadınlarda görüldüğü, hastalık süresi arttıkça EDDS puanlarında artış olduğu ve erkeklerde polinöropati sıklığının kadınlara göre yüksek olduğu belirlenmiştir. Ayrıca çalışmada kontrol grubunda polinöropati sıklığının beklenenin üzerinde olduğu tespit edilmiştir.
Van ilinde Klavikula'nın BT'deki antropometrik ölçümlerden cinsiyet tayini
İskelet haline gelmiş, çürümüş, parçalanmış veya tamamen yanmış cesetlerde kimliğinin belirlenmesi için gerekli morfolojik özelliklerin, parmak izlerinin ve DNA gibi biyolojik materyallerin elde edilememeleri nedeniyle pozitif kimliklendirme yöntemlerinin kullanılması bazen mümkün olamamaktadır. Bu durumlarda, genellikle diğer tanımlanabilir özelliklerden daha uzun süre dayanabilen dişler ve iskelet üzerinde yapılacak antropolojik kimliklendirme yöntemleri çok daha faydalı olabilmektedir. Literatürde Radyolojik Görüntüleme yöntemlerini kullanarak klavikula kemiğinden kimliklendirmeye ilişkin birçok çalışma bulunmakta olup; bunların çoğunluğu cinsiyet tayini üzerinde yoğunlaşmış ise de, yaş, ırk ve boy tayinine yönelik çalışmaların da mevcut olduğu görülmektedir. Çalışmamızda, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji ve Radiyodiagnostik Anabilim Dalı tarafından 01.01.2015 – 01.01.2017 tarihleri arasında çekilmiş 21 yaş ve üstü olgulara ait PET Tüm vücut BT görüntüleri incelenerek, arasından seçilen ve literatürdeki diğer makalelerden farklı olarak yaş gruplarına ve cinsiyete göre standardize edilmiş 180 erkek ve 180 kadın olmak üzere, toplam 360 olgudan oluşan geniş bir seri üzerinde her iki taraf klavikula kemiklerinde yapılacak olan antropolojik ölçümler ve bu ölçümlerden yola çıkılarak yapılacak hesaplamalar ile elde edilen verilerin, cinsiyet ve tarafla birlikte değişimlerinin ve yine yaş gruplarına göre bir değişikliğe uğrayıp uğramadığının belirlenmesi, klavikula ölçümlerinin cinsiyet ve taraf tayini için kullanılıp kullanılamayacağının araştırılması ve sonuç olarak varsa farklılıkların olası sebeplerinin tartışılması amaçlanmıştır. Çalışmada her bir taraf klavikulasından Klavikulada maksimum uzunluk (MLC), Klavikulada eğrisel uzunluk (CLC), Midklavikular maksimum yükseklik (MMHC) ve Midklavikular maksimum ön-arka genişlik (MMWC) olmak üzere her bir taraf klavikulasından 4 ölçüm olmak üzere toplamda 8 ölçüm yapılmış; ayrıca Klavikula maksimum uzunluğu ile eğrisel uzunluk farkı (CDC), Midklavikular maksimum çevre (MMCC) ve Midklavikular maksimum alan (MMAC) olmak üzere her bir taraf klavikulasından 3 hesaplama olmak üzere toplamda 6 hesaplama kullanılmıştır. Bu ölçümler üzerinde tanımlayıcı istatistikler yapılmış; hesaplamalar için SPSS istatistik paket programından yararlanılmış ve hesaplamalarda istatistik anlamlılık düzeyi %5 olarak alınmıştır. Ayrıca, ölçümü yapılan özelliklerin (değişkenlerin) cinsiyet ve taraf tayininde etkisini belirlemek üzere, Univariate Diskrimiant Analizi ve Adımsal (Stepwise) Diskriminant Analizi yapılmıştır. Yapılan Stepwise Diskriminant Fonksiyon Analizi'ne göre erkek olgularda %86,4; kadın olgularda %89,7 ve tüm olgular göz önüne alındığında ise %88,1 doğruluk oranında cinsiyet tayini yapılabildiği; sol tarafta %59,7; sağ tarafta %61,4 ve tüm olgular göz önüne alındığında ise %60,6 doğruluk oranında taraf tayini yapılabildiği, ancak klavikulaların ölçümlerindeki yaş ile değişimlerden faydalanılarak, erişkinlerde yaş tayini yapılabilmesi mümkün görülmemiştir. Sonuç olarak, çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre klavikulalarının antropometrik ölçümlerinin orta derecede seksüel dimorfizm gösterdiği, cinsiyet tayini açısından tek başına kullanılması için kabul edilebilir doğruluk oranı olan %95 ve üzerine ulaşamadığı tespit edilmiş; bu sebeple klavikula ölçümlerin tek başına cinsiyet tayinindeki güvenilirliğinin kısıtlı olduğu, buna karşılık yalnızca klavikula kemiklerinin bulunduğu durumlarda çalışmamızda elde edilen verilerin yön gösterici olabileceği, elde edilen verilerin taraf dimorfizmi için ise düşük değerlerde olması nedeniyle kullanılabilirliğinin oldukça kısıtlı olacağı değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Klavikula, Cinsiyet Tayini, Taraf Tayini, Yaş Tayini, Adli Antropoloji, Antropometri, Diskriminant Fonksiyon Analizi.
Orta-ağır malnütrisyonlu hastalarda pankreas enzim replasmanının tedavideki etkinliği
Mis D.M, Orta-Ağır Malnütrisyonlu Hastalarda Pankreas Enzim Replasmanının Tedavideki Etkinliği, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Uzmanlık Tezi, Van, 2019. Amaç: Bu çalışmada, Dünya Sağlık örgütü (DSÖ) sınıflamasına göre orta-ağır malnütrisyon tanısı almış hastalara uygun beslenme rejimi ile birlikte pankreas enzim replasman tedavisinin (PERT) kilo alımı üzerinde etkili olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 1 Kasım 2018 – 1 Şubat 2019 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Gastroenteroloji ve Genel Çocuk polikliniklerine ayaktan başvuran, orta-ağır malnütrisyon tanısı alan 3 ay-17 yaş arası 45 çocuk (22 kız, 23 erkek) çalışmaya alındı. Hastaların demografik özellikleri, antropometrik ölçümleri ve laboratuvar verileri incelendi. Yaşlarına ve kilolarına uygun beslenme rejiminin yanında birinci gruba sadece hiperkalorik mama, ikinci gruba ise hiperkalorik mamanın yanında 2000 U lipaz /kg/gün dozunda PERT verildi. Hastaların ilk ve ikinci ay muayenelerinde antropomerik ölçümler yapıldı, fekal elastaz, desnutrin ve ghrelin seviyeleri çalışılarak PERT'in kilo alımı ve laboratuar değerleri üzerinde etkili olup olmadığı değerlendirildi. Bulgular: 45 hastanın 22si kız (%48,8), 23'ü erkek (%51,2) idi. Hiçbir hastamızda ek hastalık yoktu. Hastaların tamamında pankreas yetmezliği görüldü. Hastaların ilk ve iki aylık tedavi sonrası değerleri karşılaştırıldığında PERT grubundaki hastaların daha iyi kilo aldığı ancak istatiksel anlamlı fark yaratmadığı görüldü. Fekal elastaz, desnutrin ve ghrelin düzeyleri arasında da iki grup arasında anlamlı değişiklik olmadı. Sonuç: Malnutrüsyonun önemli halk sağlığı sorunlarından biri olmayı sürdüğü günümüzde yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi hala önemini korumaktadır. PERT üzerinde düşünülen bir seçenek olmakla birlikte bu konuda literatür sınırlıdır. Bildiğimiz kadarıyla çalışmamız bu konuda yapılan hasta grubunun en fazla olduğu ve PERT süresinin en uzun tutulduğu çalışmadır. Malnütre hastalarda PERT verilmesinin klinik ve biyokimyasal etkilerini incelediğimiz çalışmamızda PERT verilen grubun daha iyi kilo almakla birlikte anlamlı fark yaratmadığı, biyokimyasal belirteçler üzerinde beslenme desteğinden farklı bir sonuç çıkarmadığı görülmüştür.
Beta talasemi majör tanılı hastalarda plazma lipoprotein ilişkili fosfolipaz a2 ile sistatin c düzeyi ve karotis intima media kalınlığının değerlendirilmesi
Beta talasemi majör, nadir görülmesine rağmen tüm dünyada önemli bir sağlık sorunu olup, yüksek maliyetli tedavi ve takip yönünden hassasiyet gerektiren bir hastalıktır. Hastaların çoğu ikinci dekatta tedaviye bağlı komplikasyonlar nedeniyle kaybedilmektedir. Hastalarda doku ve organlardaki demir birikime bağlı olarak kardiyak, hepatik ve endokrin organ disfonksiyonları olabilmektedir. Özellikle kardiyak tutulumun hayatı ciddi şekilde etkileyebilmesinden dolayı bu çalışmayı yapmaya karar verdik. Bu çalışmada hastanemizde izlenmekte olan beta talasemi majörlü hastalarda hastalığın komplikasyonlarının ve düzenli kan transfüzyonunun kardiyovasküler sistemde meydana getirdiği değişikliklerin erken saptanması için son zamanlarda çeşitli çalışmalarda kardiyovasküler hastalıklarda belirteç olarak kullanılabileceği öne sürülen Lp-PLA2 (Lipoprotein ilişkili fosfolipaz A2) ve Cys-C (Sistatin C) düzeyinin değerlendirilmesi ve karotis intima media kalınlığı ile karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakultesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Hematoloji ve Onkoloji bölümünde beta talasemi majör tanısı ile izlenmekte olup, kan transfüzyon programında yer alan 30 hasta çalışma grubunu ve Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakultesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Genel Çocuk Polikliniğine başvuran kronik herhangi bir hastalığı olmayan 30 çocuk kontrol grubunu oluşturdu. Çalışma ve kontrol grupları prospektif olarak incelendi. Çalışma grubundan transfüzyon öncesi kan örnekleri alındı ve KIMK (karotis intima media kalınlığı)'ları ölçüldü. Kontrol grubundan ise başvuru anında kan örnekleri alındı ve KIMK kalınlıkları ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya 30 hasta ve 30 sağlıklı çocuk dahil edildi. Hasta grubunda ortalama yaş 8,07 ± 4,03 yıl iken kontrol grubunda ortalama yaş 11,03 ± 3,99 yıl olup gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark vardı (p<0.05). Hasta grubunda KasÇ ve KaPSH kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı (sırasıyla p: 0,029, p: 0,003). Hasta grubunda CAS (0,115±0,049) ve CAD (10,08±5,28) kontrol grubuna göre (CAS: 0,148±0,035 ve CAD: 13,53±4,93) anlamlı (sırasıyla p: 0,004, p: 0,011) düşük bulundu. Hasta grubunda KIMK ve KadÇ kontrol grubuna göre yüksek çıksa da istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Hasta grubunda lipoprotein ilişkili fosfolipaz A2 ve sistatin C düzeyleri kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmasına rağmen istatiksel olarak anlamlı değildi (hasta grubu ortalama Lp-PLA2: 4,1 ng/mL, kontrol grubu ortalama Lp-PLA2: 3,4 ng/mL p: 0,164 ve hasta grubu ortalama Cys-C: 3,5 ng/mL, kontrol grubu ortalama Cys-C: 2,7 ng/mL p: 0,137). Hasta grubunda kontrol grubuna göre hemoglobin anlamlı derecede düşük, ferritin ise anlamlı olarak yüksekti (p<0.05). Hasta grubunda TG kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti (p<0.05). TC, LDL ve HDL ise hasta grunda kontrol grubuna göre anlamlı düşüktü (p<0.05). Sonuç: Beta talasemi majör hastalarında hastalağın komplikasyonları ve düzenli kan transfüzyonlarına bağlı olarak kardiyovasküler sistemde hasar oluşabilmektedir. Bu hastalarda erken dönemde CAS ve CAD değerleri ilerleyen dönemlerde ise KIMK artışı kardiyovasküler hasar açısından bir belirteç olarak düşünülebilir. Bulgularımız bu konuda yapılacak geniş ölçekli çalışmalar için yol gösterici olabilir
Ailevi Akdeniz ateşinin erkeklerde seksüel fonksiyon üzerine etkisi
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı AAA'nın erkek hastalarda; serum testosteron, seks hormonu bağlayıcı globulin (SHBG) seviyesi ve seksüel fonksiyon üzerine olan etkisini araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya hasta grubu olarak AAA tanısı almış 35 erkek hasta ve kontrol grubu olarak, hasta grubuna oldukça benzer özelliklere sahip 35 sağlıklı gönüllü erkek dahil edildi. Her iki gruptan kan örnekleri alınarak laboratuvarda total testosteron ve seks hormonu bağlayıcı globulin (SHBG) seviyelerine bakıldı. Seksüel fonksiyonlar her iki grupta da uluslararası erektil fonksiyon anketi (IIEF) ile değerlendirilerek veriler toplandı. Bakılan parametrelerin sonuçları incelenerek iki grup arasındaki ilişki değerlendirildi. BULGULAR: 35 AAA tanılı hasta ve 35 sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. Hasta grupta serum SHBG seviyesi ortalama 25,9686±13,95549 nmol/l saptanırken, kontrol grubunda ortalama 29,8943±12,16238 nmol/l olup her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamı fark olmadığı görüldü (p:0,214). Hasta grupta serum total testosteron seviyesi ortalama 18,1540±7,32547 nmol/l saptanırken, kontrol grubunda ortalama 16,5697±6,999610 nmol/l olup her iki grup arasından istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı görüldü (p:0,358). Hasta grupta serbest testosteron seviyesi ortalama 0,3677±0,08116 ng/ml saptanırken, kontrol grubunda ortalama 0,3171±0,11159 ng/ml olup hasta grupta serbest testosteron seviyeleri daha yüksek bulunarak her iki grup arasında anlamlı istatistiksel fark olduğu görüldü (p:0,033). Hasta grupta erektil fonksiyon skorları kontrol grubuna göre daha düşük saptanarak her iki grup arasında anlamlı istatistiksel fark olduğu görüldü (p:0,001). Hasta grupta orgazmik işlev skorları kontrol grubuna göre düşük saptanarak her iki grup arasında anlamlı istatistiksel fark olduğu görüldü (p:0,007). Hasta grubunda cinsel memnuniyet skorları kontrol grubuna göre düşük saptanarak her iki grup arasında anlamlı istatistiksel fark olduğu görüldü (p:0,003). Hasta grubunda ED prevalansı %74,2 olarak saptanırken kontrol grubunda %31,4 olduğu görüldü. SONUÇ: Sonuç olarak yapılan bu çalışmanın, alan yazın taraması sonucunda AAA'ın erkek hastalarda seksüel fonksiyon üzerine olan etkisini araştıran ilk çalışma olduğu görülmektedir. Yapılan bu çalışmada elde edilen bütün bulgular değerlendirildiğinde; AAA hastalığında, erkeklerde seksüel disfonksiyon gelişme riskinin, kontrol grubuna göre yüksek olduğu ortaya çıkmaktadır. AAA hastalığı; erkeklerde, seksüel fonksiyon üzerine olumsuz bir etkiye sahiptir. Hastaların klinisyenler tarafından ilgili dallara yönlendirilmesi ile seksüel fonksiyonlarının artacağı ve hayat kalitelerinin yükseleceği düşünülmektedir.