
161
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Uterus leiomyomlarında açık myomektomi sırasında turnike, uterin arter bulldog klemp ve kompresyonsuz tekniklerin kanama ve hemogram üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
ÖZET Uterus Leiomyomlarında Açık Myomektomi Sırasında Turnike, Uterin Arter Bulldog Klemp Ve Kompresyonsuz Tekniklerin Kanama Ve Hemogram Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi Amaç: Bu çalışmanın amacı, miyomektomi cerrahisi sırasında uygulanan farklı uterin arter kompresyon yöntemlerinin (turnike, bulldog klemp ve kompresyonsuz yaklaşım) intraoperatif kanama miktarı ve postoperatif hematolojik parametreler üzerindeki etkilerini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif, randomize ve kontrollü klinik çalışmaya, 18–45 yaş aralığında, FIGO tip 3–6 intramural veya subseröz myomu bulunan ve miyomektomi planlanan toplam 120 hasta dahil edildi. Hastalar bilgisayar tabanlı blok randomizasyon yöntemi ile üç eşit gruba ayrıldı: uterin arter turnike grubu (n=40), bulldog klemp grubu (n=40) ve müdahalesiz miyomektomi grubu (n=40). Hematolojik parametreler preoperatif dönemde, postoperatif 1. ve 2. günlerde değerlendirildi. Ameliyat süresi ve intraoperatif kanama miktarı kaydedildi. Veriler uygun istatistiksel yöntemler kullanılarak analiz edildi ve kanama miktarını etkileyen faktörler çoklu doğrusal regresyon analizi ile incelendi. Bulgular: Gruplar arasında yaş, vücut kitle indeksi, miyom sayısı ve FIGO myom tipi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (tümü için p>0.05). Preoperatif hemoglobin ve hematokrit değerleri gruplar arasında benzer bulundu (Hb için p=0.621, Htc için p=0.913). Postoperatif 1. günde hemoglobin düzeyleri turnike grubunda 11.1±1.3 g/dL, klemp grubunda 11.8±1.6 g/dL ve müdahalesiz grupta 10.5±1.5 g/dL olarak saptandı ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.001). Aynı gün hematokrit değerleri de sırasıyla %33.0±3.9, %34.9±4.3 ve %31.5±4.1 olup anlamlı farklılık gösterdi (p=0.004). Postoperatif 2. günde hemoglobin düzeyleri turnike grubunda 10.3±1.4 g/dL, klemp grubunda 11.4±1.4 g/dL ve müdahalesiz grupta 9.8±1.5 g/dL olarak ölçüldü ve gruplar arasında anlamlı fark devam etti (p<0.001). Hematokrit değerleri de sırasıyla %30.4±4.2, %33.2±3.4 ve %29.5±3.6 olarak saptandı (p<0.001). Postoperatif trombosit değerleri açısından gruplar arasında anlamlı fark izlenmedi (p>0.05). İntraoperatif kanama miktarı turnike grubunda 248.8±60.4 mL, klemp grubunda 240.0±86.4 mL ve müdahalesiz grupta 295.0±73.2 mL olarak bulundu ve gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.002). Ameliyat süresi açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0.891). Çoklu regresyon analizinde, cerrahi grup (B=22.129, p=0.011) ve ameliyat süresi (B=1.762, p=0.008) kanama miktarını bağımsız olarak etkileyen faktörler olarak belirlendi. Sonuç: Miyomektomi sırasında uterin arter turnike veya bulldog klemp uygulanması, kompresyonsuz miyomektomiye kıyasla intraoperatif kanama miktarını anlamlı düzeyde azaltmakta ve postoperatif hemoglobin ile hematokrit düşüşünü sınırlamaktadır. Bu yöntemlerin uygun hastalarda güvenli ve etkili kanama kontrol stratejileri olarak tercih edilebileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Hemoglobin Düşüşü, İntraoperatif Kanama, Miyomektomi, Randomize Kontrollü Çalışma, Uterin Arter Kompresyonu.
Varis dışı üst gastrointestinal sistem kanaması ile yatan hastalarda 2 skorlama sisteminin retrospektif analizi
Üst gastrointestinal kanama (ÜGK), Treitz ligamentine kadar olan proksimal duodenum ile üst özofagus sfinkteri arasında lümen içine olan kanamayı ifade eder. Şiddeti; subklinik gizli bir kanamadan abondan kanamaya, kronik anemiden akut hipovolemik şoka kadar değişebilen geniş bir spektrumu kapsar. Sıklığı yılda 103/100.000'dir. ABD'de yılda 300.000 hastaneye yatış nedenidir ve tüm hastaneye yatışların yaklaşık %1'ini teşkil eder. Farmakolojik ve girişimsel tedavi yöntemlerindeki tüm gelişmelere rağmen mortalite %2-10 arasındadır. Mortalite oranı yaşla yakından ilişkilidir. Öyle ki, 60 yaşın altında mortalite %8 iken, 60 yaşın üstünde bu oran %13'e çıkmaktadır. Mortaliteyle ilişkili diğer faktörler nüks kanama, yandaş hastalık varlığı (kardiyak hastalık, kronik karaciğer hastalığı, solunum sistemi veya merkezi sinir sistemi hastalığı, renal yetersizlik), peptik ülser veya geçirilmiş cerrahi girişim öyküsü, hematemezle prezentasyon, hipotansiyon gelişimi ve özofagus varis kanamasıdır. ÜGK'ların yaklaşık %50'sinin nedeni peptik ülserdir. Hastaların %30-50'sinde non-steroid antiinflamatuvar ilaç (NSAİİ) kullanımı mevcuttur. Özellikle yaşlı hastalarda NSAİİ'lara bağlı ÜGK riski yüksektir. Çoğunlukla kanamalar spontan olarak durur. Kanamanın devam ettiği olgularda endoskopik tedaviyle hemostaz sağlanabilir. Hemodinamik stabilitenin ve kanama kontrolünün sağlanamadığı veya nüks kanaması olan riskli olgular cerrahiye adaydır. Son yıllarda hastaları risk gruplarına göre sınıflandırmak için birçok skorlama geliştirilse de en çok kullanılan iki puanlama sistemi; pre-endoskopik ve endoskopik bileşenleri içeren ve mortaliteyi öngörmede kullanılan Rockall skoru (RS) sistemi ile sadece klinik ve laboratuvar bulguları ile müdahale gerekmeyen düşük riskli hastaları tahmin etmede kullanılan Glasgow-Blatchford skorlama (GBS) sistemidir. Bu çalışmada Üst Gis Kanamalı hastalarda endoskopi yapılma süresi, helikobakter pilori pozitifliği, forrest sınıflaması, cerrahi ihtiyacı gibi parametrelerle beraber Rockal ve Glasgow-Blachford skorlarının mortalite üzerine etkisi değerlendirilecektir. Böylece, helikobakter pilori pozitifliğinin mortalite üzerine etkisi ne kadardır? endoskopi yapılma süresinin mortalite üzerine etkisi ne kadardır? Rockal ve Glasgow-Blachford skorlarının mortalite üzerine etkisi ne kadardır? gibi sorulara yanıt bulmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma rutin tetkik ve tedavi işlemleri sırasında elde edilmiş materyallerle yapılacak çalışma olarak planlandı. Çalışmaya 45 kadın, 155 erkek hasta olmak üzere toplam 200 gönüllü alındı. Çalışmada 18-99 yaş aralığındaki üst gis kanaması olan ve helikobakteri pilori durumuna bakılan, forrest düzeyine bakılan ve Rockal ve GlasgowBlachford skorları incelendi. Araştırma Ocak 2013'ten sonra Van YYÜ Dursun Odabaş Tıp Merkezi, İç Hastalıkları servisi, Gastroenteroloji servisi İç Hastalıkları Yoğun Bakım servisi, Genel Cerrahi servisi, Genel Cerrahi Yoğun Bakım servisi ve Anestezi ve Reaminasyon Yoğun Bakım servisinde üst gis kanamalı hastalarda Rockal ve Glasgow-Blachford skorları istatistiksel olarak değerlendirilmesi planlandı. Çalışmanın örneklem genişliğini hesaplamada, her değişken için Power (Testin Gücü) en az %80 ve Tip-1 hata %5 alınarak Standart Etki Büyüklüğü 0,61 olarak belirlenmiştir. Her bir gruba n=42 vaka alınması yeterlidir. Çalışmada her bir grup için 3 er vaka rezerv alındı. Bütün verilere ulaşılmaya çalışıldı. Elde edilen tüm bilgiler bilgisayar ortamına taşındı. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler kullanıldı. Verilerin tanımlayıcı istatistiklerinde ortalama, standart sapma, medyan en düşük, en yüksek, frekans ve oran değerleri kullanılmıştır. Değişkenlerin dağılımı kolmogorov simirnov test ile ölçüldü. Nicel bağımsız verilerin analizinde bağımsız örneklem t test, mann-whitney u test kullanıldı. Bağımlı nicel verilerin analizinde eşleştirilmiş örneklem t test, wilcoxon testi kullanıldı. Nitel bağımsız verilerin analizinde ki-kare test, ki-kare test koşulları sağlanmadığında fischer test kullanıldı. Analizlerde SPSS 28.0 programı kullanılmıştır. Anlamlılık düzeyi için p <0.05 değeri anlamlı kabul edildi. II Bulgular: Çalışmaya toplam 200 hasta (155 erkek, 45 kadın) dahil edilmiş olup, mortalite oranı %38.5 olarak saptanmıştır. Yapılan normal dağılım analizleri sonucunda yalnızca yaş değişkeninin parametrik dağılım gösterdiği, diğer tüm skorlar ve inflamatuvar belirteçlerin nonparametrik dağıldığı belirlenmiştir. Mann-Whitney U testine göre mortal olan hastaların Glasgow-Blatchford skoru, Rockall skoru, CRP/Alb oranı, NLR, PLR ve SII değerlerinin sağ kalan hastalara göre anlamlı derecede yüksek olduğu gözlenmiştir (p<0.05). Cinsiyet ile sağkalım arasında yapılan ki-kare testinde, erkeklerin sağ kalım oranının kadınlara göre daha yüksek olduğu, bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur (p=0.010). ROC analizi sonuçlarına göre Glasgow-Blatchford Skoru (AUC: 0.801) en yüksek ayırt ediciliğe sahip parametre olarak belirlenmiş, onu sırasıyla NLR (0.761), PLR (0.732), Rockall skoru (0.742) ve CRP/Alb oranı (0.726) izlemiştir. Ayrıca Forrest sınıflamasına göre Ia–Ib grubundaki hastalarda mortalite oranının %27,6 ile en yüksek düzeyde olduğu, Helicobacter pylori negatif hastalarda ise mortalite oranının %21,5 olduğu saptanmıştır. Endoskopi süresi 12 saatten fazla olan hastalarda mortalite oranı belirgin şekilde artmıştır. Sonuç: Bu retrospektif analizde, üst gastrointestinal sistem kanaması olan hastalarda kullanılan Rockall ve Glasgow-Blatchford skorlama sistemlerinin mortalite öngörüsünde etkin araçlar olduğu belirlenmiştir. Özellikle Glasgow-Blatchford Skoru'nun yüksek AUC değeri ile klinik kullanıma uygunluğu desteklenmiştir. İlaveten, inflamatuvar belirteçlerin (CRP/Alb, NLR, SII, PLR) de mortalite ve yeniden kanama açısından anlamlı öngörü gücüne sahip olduğu gösterilmiştir. Kadın hastalarda mortalite oranlarının daha yüksek olması, cinsiyete dayalı farklı risk profillerinin var olabileceğini düşündürmektedir. Forrest sınıflamasının ileri evresinde yer alan hastalarda ölüm oranlarının artması, endoskopik sınıflamanın klinik gidişatı öngörmede önemli olduğunu göstermektedir. Helicobacter pylori pozitif hastalarda mortalite oranının daha düşük olması, bu enfeksiyonun sistemik etkilerinin beklenenden farklı olabileceğini düşündürmektedir. Bu doğrultuda, ÜGK hastalarının erken dönemde risk skorlamaları ile değerlendirilmesi, inflamatuvar parametrelerin izlenmesi ve endoskopik sınıflandırmanın dikkate alınması; tedavi sürecinin etkinliğini artırarak mortalite ve komplikasyonları azaltabilir.
Non-hodgkin lenfoma hastalarında nötropenik ateş ataklarının retrospektif değerlendirilmesi
Amaç Bu çalışmanın amacı, Non-Hodgkin lenfoma (NHL) tanısı almış ve sitotoksik kemoterapi uygulanmış hastalarda gelişen febril nötropeni ataklarının sıklığını, klinik özelliklerini, lenfoma alt tipleri ile ilişkisini ve mortalite üzerindeki etkilerini retrospektif olarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem Bu retrospektif çalışma, Ocak 2014–Aralık 2024 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Hematoloji Kliniği'nde Non-Hodgkin lenfoma tanısı ile takip edilen ve febril nötropeni atağı gelişen 68 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Hastaların demografik özellikleri, lenfoma alt tipleri, febril nötropeni atak sayıları ve süreleri, remisyon durumları ve mortalite verileri hasta dosyalarından elde edildi. İstatistiksel analizler SPSS 28.0 programı kullanılarak yapıldı ve p<0,05 değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular Çalışmaya dahil edilen 68 hastanın 41'i (%60,3) erkek ve 27'si (%39,7) kadındı; genel yaş ortalaması 55,59±15,67 yıl olup cinsiyetler arasında yaş açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Tüm hastalarda ortalama febril nötropeni atak sayısı 1,68±0,78 olarak hesaplandı; erkeklerde 1,49±0,59, kadınlarda ise 1,96±0,94 olup cinsiyet ile atak sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı (p>0,05). Ortalama atak süresi 9,12±6,06 gün olup 3–36 gün arasında değişmekteydi. Lenfoma alt tiplerine göre dağılımda hastaların %50'si Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma (DBBHL) tanılıydı; bunu T hücreli lenfoma (%13,2), B hücreli lenfoma (%13,2) ve Burkitt lenfoma (%10,3) izlemekteydi. Febril nötropeni ataklarının %55,8'i remisyon döneminde, %44,2'si ise remisyon dışı dönemde gelişti; DBBHL ve B hücreli lenfoma hastalarında ataklar çoğunlukla remisyon döneminde görülürken, T hücreli ve Burkitt lenfoma hastalarında daha sık remisyon dışı dönemde ortaya çıktı. Ataklar sırasında 13 hastada (%19) mortalite gelişti. Atak sırasında sağ kalan 55 hastada ortalama febril nötropeni süresi 8,36±5,075 gün iken, eksitus olan 13 hastada bu süre 12,31±8,693 gün olarak saptandı ve iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Sonuç Non-Hodgkin lenfoma hastalarında febril nötropeni, anlamlı mortalite riski taşıyan önemli bir klinik sorun olmaya devam etmektedir. Lenfoma alt tipi ve hastalığın remisyon durumu, febril nötropeni ataklarının klinik seyri ve sonuçları üzerinde belirleyici rol oynamaktadır. Erken tanı, risk sınıflaması ve uygun tedavi yaklaşımları, febril nötropeniye bağlı olumsuz sonuçların azaltılmasında kritik öneme sahiptir. Anahtar kelimeler : Non-Hodgkin lenfoma, febril nötropeni Danışman: Prof. Dr. Ramazan ESEN
Bipolar bozukluk tanılı suisid girişimi olan hastalarda metakognisyon ve çocukluk çağı olumsuz yaşantılar ı̇lişkisi
Amaç: Bipolar bozukluk, yaşam boyu intihar riski yüksek olan ciddi bir ruhsal bozukluktur. Çocukluk çağı olumsuz yaşantıları (adverse childhood events; ACE), bu riski artıran önemli etkenlerden biridir ve erken dönemde yaşanan bu deneyimler, bireyin bilişsel süreçlerini şekillendirerek ilerleyen yaşamda intihar davranışına zemin hazırlayabilir. Metakognisyon, kişinin kendi düşünme süreçlerini fark etmesi ve düzenlemesi olarak tanımlanır; özellikle işlevsiz metakognitif inançlar, intihar riski ile ilişkili bilişsel mekanizmalar arasında yer almaktadır. Bu çalışmada, bipolar bozukluk tanılı bireylerde çocukluk çağı olumsuz yaşantılarının (ACE) işlevsiz metakognitif inançlarla ilişkisi ve bu inançların intihar davranışındaki rolü araştırılmıştır. Yöntem: Çalışmaya Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran, intihar girişimi öyküsü olan (n=52) ve olmayan (n=54) bipolar bozukluk tanılı bireyler ile sağlıklı kontrol grubu (n=53) dahil edilmiştir. Katılımcılara Çocukluk Çağı Olumsuz Yaşantılar Ölçeği (ACE-Q), Üstbiliş Ölçeği-30 (MCQ-30) ve İntihar Davranışları Anketi (SBQ) uygulanmıştır. Verilerin istatistiksel analizleri SPSS yazılımı aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Bulgular: İntihar girişimi olan grupta ACE, MCQ-30 ve SBQ puanları anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır. MCQ-30'un özellikle "Düşünceleri Kontrol Etme İhtiyacı" alt ölçeği, hem ACE puanı hem de SBQ ile pozitif korelasyon göstermiştir. Aracılık analizinde, ACE puanının SBQ üzerindeki etkisinin bir kısmının MCQ-30 aracılığıyla dolaylı olarak gerçekleştiği bulunmuştur. ACE-ihmal puanı da düşünceleri kontrol ihtiyacı üzerinden intihar davranışına anlamlı dolaylı etki göstermiştir. Ayrıca MCQ-30 toplam puanındaki ve ACE istismar puanındaki her bir birim artışın intihar girişimi öyküsü olasılığını artırdığı saptanmıştır. Regresyon analizinde, ACE-istismar ve MCQ-30 toplam puanı intihar girişiminin anlamlı yordayıcıları olarak bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamız, çocukluk çağı olumsuz yaşantılarının bipolar bozuklukta intihar davranışına yalnızca doğrudan değil, işlevsiz metakognitif inançlar aracılığıyla dolaylı olarak da katkıda bulunduğunu göstermektedir. Özellikle düşünceleri kontrol etme ihtiyacı ve bilişsel güven gibi metakognitif temalar ön plana çıkmaktadır. Bu bulgular, metakognisyonu hedefleyen müdahalelerin intihar riski yüksek bipolar hastalarda önemli bir klinik araç olabileceğine işaret etmektedir.
Bakteriyemi tanısında hızlı identifikasyon ve duyarlılık test yöntemlerinin değerlendirilmesi
Kan dolaşımı enfeksiyonları, özellikle hastane ortamında ciddi morbidite ve mortaliteye yol açan kritik bir sorundur. Sepsisli hastalarda hayatta kalma şansını artırmak için tedaviye ideal olarak ilk saat içinde başlanması gerekirken, geleneksel kültür yöntemleri hedefe yönelik tedaviyi 48-72 saat geciktirmektedir. Bu çalışmanın amacı, bu hayati tanısal gecikmeyi aşmak için geliştirilen multipleks PCR (hızlı etken tanısı) ve Hızlı Antimikrobiyal Duyarlılık Testi (HADT) yöntemlerinin laboratuvar performansını, mevcut rutin uygulamalarla karşılaştırarak değerlendirmektir. Bu çalışma, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarı'nda 01.09.2024–31.05.2025 tarihleri arasında pozitif üreme sinyali saptanan 50 farklı hastanın kan kültüründen elde edilen 50 izolat ile yürütülmüştür. Pozitif kan kültür şişeleri gram boyama ile ön sonuç raporlaması için incelenmiş, eş zamanlı olarak katı besiyerlerine ekim yapılmıştır. İzolatların tür tanımlaması otomatize sistem (Phoenix M50) kullanılarak ve antibiyotik duyarlılık testleri ise disk difüzyon yöntemi kullanılarak yapılmıştır. Etkenlerin ve direnç genlerinin tespiti için multipleks PCR (Bio-Speedy Sepsis qPCR MX-30L Panel) yöntemi de kullanılmıştır. HADT yöntemi, pozitif kan kültürü şişesinden doğrudan 125±25 µl seyreltilmemiş kan alınarak Mueller Hinton agar plağına inokülasyon yapılması ve 4, 6, 8 ve 16-20 saatlerde EUCAST HADT sınır değerleri dikkate alınarak sonuçların okunması ilkesine dayanmıştır. Referans yöntem olarak disk difüzyon yöntemi kullanılmıştır. İncelenen 50 izolatın dağılımında en sık rastlanan türler Staphylococcus aureus n: 15 (%30), Klebsiella pneumoniae n: 11 (%22) ve Pseudomonas aeruginosa n:11 (%22) olmuştur. Otomatize sistem (cins ve tür tanımlaması için) ve disk difüzyon yöntemi (direnç profili için) referans yöntem kabul edilerek PCR sonuçları ile karşılaştırıldığında; çalışılan 50 izolatın 49'unda (%98) cins, 46'sında (%92) tür ve 43'ünde (%86) direnç geni düzeyinde tutarlılık saptanmıştır. Toplamda 40 izolat (%80) tüm parametrelerde tam uyum gösterirken, 10 izolatta (%20) kısmi uyum gözlenmiştir. HADT sonuçlarında, disklerin okunabilirlik oranları inkübasyon süresi ile artmış; 4. saatte %86,90, 6. ve 8. saatlerde %96,89 ve 16-20. saatte %100 olarak saptanmıştır. Yöntemin kategorik uyum oranları tüm saatlerde yüksek bulunmuştur: 4. saatte %96,86, 6. saatte %96,24, 8. saatte %96,97 ve 16-20. saatte %98,43 olarak bulunmuştur. Çalışmada 4., 6., 8. ve 16-20. saatlerde saptanan çok büyük hata oranları sırasıyla %0,63, %0,39, %0,72, %0,71 olarak, büyük hata oranları sırasıyla %5,79, %7,48, %3,33, %1,42 olarak, küçük hata oranları ise sırasıyla %0,00, %0,23, %0,46, %0,22 olarak bulunmuştur. Multipleks PCR (hızlı tanı) ve HADT'nin birlikte kullanımı, antibiyogram süresini 32-48 saat kısaltarak hedefe yönelik tedaviye geçişi hızlandırmaktadır. EUCAST HADT sınır değerlerinin nihai sonuçlarla yüksek uyum göstermesi, bu erken değerlendirmenin güvenilir olduğunu kanıtlamıştır. Bu yaklaşım, hasta morbidite/mortalitesini azaltma ve antimikrobiyal direnci kontrol altına almada kritik bir potansiyele sahiptir. Anahtar kelimeler: Hızlı Antimikrobiyal Duyarlılık Testi (HADT), bakteriyemi, Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR)
Gastroenteritli hastalarda viral, bakteriyel ve paraziter etkenlerin dağılımı
Çalışmada, gastroenterit ön tanısı alan hastaların dışkı örneklerinde viral, bakteriyel ve paraziter etkenler; kültür, mikroskobik nativ-lügol, immünokromatografik testler ve sendromik PCR yöntemleri ile değerlendirilerek etkenlerin sıklıkları belirlenmiş ve yöntemler karşılaştırılmıştır. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarı'nda Eylül 2024-Mayıs 2025 tarihleri arasında gastroenterit tanılı hastalara ait 100 gaita örneği incelenmiştir. Dışkının rengi, kıvamı, kokusu gibi fiziksel özellikleri incelendikten sonra paraziter etkenler açısından mikroskobik olarak incelenmiştir. Gaita örnekleri Entamoeba histolytica, Giardia lamblia ve Cryptosporidium antijenleri ve Adenovirus ve Rotavirus açısından kromatografik olarak incelenmiştir. Kültür için gaita örnekleri Eozin Metilen Blue, Salmonella Shigella agar, %5 koyun kanlı agar, %10 koyun kanlı Campylobacter seçici besiyerine ekilmiştir. Besiyerleri, 37oC'de derece etüvde 24-48 saat; Campylobacter açısından ise 42oC'de 2 hafta inkübasyona bırakılmıştır. Gastroenterit etkenlerinin nükleik asit tespiti için Multiplex Bio-Speedy® Gastroenterit RT-qPCR MX-24 Panel kullanılmıştır. Çalışmaya dâhil edilen 100 örneğin 52'si (%52) kadın, 48'i (%48) erkek hastalardan elde edilmiştir. Hastaların 46'sı (%46) pediatrik, 54'ü (%54) yetişkin yaş grubundadır. Multiplex panelde 55 adet bakteriyel (35'i E.coli patotipi, 6'sı Campylobacter, 10'u C.difficile Toksin, 2'si Shigella ve 2'si Salmonella), 19 adet viral (10'u Rotavirüs, 3'er adedi Astrovirüs, Sapovirüs, Adenovirüs) ve 5 adet paraziter etken (3'ü Giardia ve 2'si E.histolytica) olmak üzere toplam 79 etken saptandı. Sendromik test sonucunda rotavirüs pozitif saptanan 10 örneğin 9'u ve adenovirüs pozitif saptanan 3 örneğin biri kromatografik test ile de pozitif bulunurken, rotavirüs negatif saptanan 87 örnekten 2'sinde ve adenovirüs negatif saptanan 95 örnekten birinde kromatografik test ile pozitiflik saptanmıştır. Rotavirüs açısından, kaset testi ile PCR arasında yüksek düzeyde uyum saptanmıştır. Entamoeba, Giardia ve Cryptosporidium antijenlerini saptamaya yönelik hızlı kaset testinde 100 örneğin hiçbirinde pozitiflik saptanmamıştır. Kültür sonucunda salmonella saptanan 4 örneğin 2'si; Shigella pozitif saptanan 2 örneğin biri ve Campylobacter pozitif saptanan bir örnek sendromik test ile de pozitif bulunmuştur. Kültürde Campylobacter tespit edilmeyen 5 örnek sendromik test ile pozitif bulunmuştur. Bakteriyel patojenler açısından, Salmonella ve Shigella'da kültür ile PCR arasında çok iyi uyum (Kappa=0,795; p<0,001), Campylobacter açısından ise orta düzeyde uyum (Kappa=0,273; p<0,001) gözlenmiştir. Sendromik multipleks PCR, mikroskopi, immünokromatografi ve kültür gibi konvansiyonel yöntemlere kıyasla daha yüksek duyarlılığa sahip bulunmuştur. Bu nedenle klinik pratikte konvansiyonel yöntemlerle birlikte kullanılması hem sonuçların doğrulanması hem de antibiyogram verilerinin elde edilmesi açısından önem taşımaktadır. Özellikle pediatrik yaş grubunda sendromik testlerin rutin kullanımı, doğru tanı koyma ve toplum sağlığını koruma açısından salgınların önlenmesine katkı sağlayabilir. Bununla birlikte, elde edilen bulguların güvenilirliğini artırmak için daha geniş örneklem gruplarıyla yapılacak ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Gastroenterit, mültipleks sendromik, PCR, gaita, enfeksiyöz ishal
Multiple Sklerozis hastalarının kornea konfokal mikroskopi ve retina optik koherens tomografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Multiple Sklerozis (MS) hastalarında retina sinir lifi katmanları ve kornea subbazal sinir pleksusundaki yapısal değişiklikleri optik koherans tomografi (OCT) ve in vivo kornea konfokal mikroskopi (IVCCM) ile değerlendirmek, bu parametrelerin hastalık süresi, Genişletilmiş Engellilik Durum Skoru (EDSS), MS alt tipi ve optik nörit (ON) öyküsü ile ilişkisini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel çalışmaya Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi'nde takip edilen 49 MS hastasının 98 gözü ve 41 sağlıklı kontrol grubunun 82 gözü dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara detaylı oftalmolojik muayene yapıldıktan sonra retina yapılarının değerlendirilmesi için spectral domain OCT (Heidelberg Spectralis®) ve kornea subbazal sinir liflerinin değerlendirilmesi için IVCCM (Heidelberg Retina Tomography 3- Rostock Cornea Module) kullanılmıştır. OCT ile peripapiller retina sinir lifi tabakası (RNFL) ve maküler NFL, ganglion hücre tabakası(GCL), iç pleksiform tabaka(IPL) ve ganglion hücre kompleksi(GCC) ölçümleri yapılmıştır. IVCCM ile CNFD(kornea sinir lifi yoğunluğu), CNBD(kornea sinir dal yoğunluğu), CNFL(kornea sinir lifi toplam uzunluğu) ve TC (tortiosite katsayısı) değerleri analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular hastalık süresi, EDSS, MS alt tipi, kullanılan ilaçlar ve ON öyküsü ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: MS hastalarında CNFD, CNBD ve CNFL değerleri kontrol grubuna göre anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0.05); ancak TC açısından anlamlı bir fark gözlenmemiştir (p>0.05). RNFL, GCL, IPL ve GCC katmanlarında MS grubunda anlamlı incelme gözlenmiştir. Bu parametreler özellikle SPMS grubunda ve ON geçirmiş hastalarda daha belirgin düzeydedir. MS süresi ile RNFL, GCL, IPL ve GCC ölçümleri arasında anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır(p<0.05); ancak IVCCM parametreleri ile MS süresi ve EDSS arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. MS alt tipleri karşılaştırıldığında, SPMS grubunda GCL, GCC ve RNFL değerleri anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur(p<0.05). Ancak, IVCCM değerleri açısından anlamlı fark bulunamamıştır. EDSS ile yalnızca RNFL G, T ve NS segmentleri arasında anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır. Sonuç: Retina ve kornea yapılarında saptanan yapısal değişiklikler, MS'in nörodejeneratif doğasını yansıtmaktadır. IVCCM ölçümleri MS alt tipleri arasında anlamlı bir fark ortaya koyamasa da, OCT ölçümleri beraber değerlendirilmesi MS hastalarının takibinde potansiyel biyobelirteç olarak kullanılabilir. Bu bulguların daha sağlam şekilde desteklenebilmesi için, özellikle SPMS hastalarının daha fazla temsil edildiği geniş örneklemli prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Multiple Sklerozis, Optik Koherens Tomografi, İn Vivo Kornea Konfokal Mikroskopi, RNFL, Ganglion Hücre Kompleksi, Nörodejenerasyon
Epileptik nöbet ile asimetrik dimetil arjinin (ADMA), nitrik oksit (NO), paraoksanaz, arilesteraz(ARE) ve iskemik modifiye albumin (İMA), düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Epileptik nöbetle başvuran hastaların periferik kan örneklerinde ölçülen Asimetrik Dimetil Arjinin (ADMA), Nitrik Oksit (NO), Paraoksanaz (PON), Arilesteraz (ARE) ve İskemik Modifiye Albumin (İMA) parametrelerinin; nöbetin başlangıcından sonraki birinci ve üçüncü saatlerdeki kan düzeylerinin hem birbirleriyle hem de sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Bu araştırma,nöbet aktivitesine bağlı biyokimyasal değişikliklerin izlenmesini ve epileptik nöbetlerin psödonöbetlerden ayırıcı tanısına katkı sağlayabilecek potansiyel biyobelirteçlerin belirlenmesini hedeflemektedir. Bu çalışmaya, 18–85 yaş arası, epilepsi tanısı almış ya da almamış, nöbet ile başvuran hastalar dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında öncelikle her bir hastanın demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, hastalık öyküsü vb.) kaydedilmiştir. Acil servise epileptik nöbet şikayetiyle başvuran ve çalışmamızın dahil etme ve dışlama kriterlerini karşılayan hastalardan, nöbet başlangıcından sonraki birinci ve üçüncü saatlerde alınan periferik kan örnekleri; tamamen sağlıklı kontrol grubundan alınan periferik kan örnekleri ile karşılaştırılmıştır. Periferik kan örneklerinde ADMA, NO, PON, ARE ve İMA düzeyleri incelenmiştir. Bu biyobelirteçler, nöbetin süresi ve şiddetiyle ilişkili olarak belirli değişiklikler gösterebildiğinden, epileptik nöbet ile psödonöbet geçiren hastaların periferik kanlarındaki biyolojik farklılıkların ve bu farklılıkların nöbet sonrasında ne kadar süreyle devam ettiğinin anlaşılmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bu veriler, epilepsi hastalarının nöbet süresince biyokimyasal kan değerlerindeki değişimlerin izlenmesine ve potansiyel olarak nöbet ile psödonöbet ayrımına ışık tutacak biyobelirteçlerin klinik izlem ve takipte kullanılmasına olanak sağlayacaktır. Çalışmaya 54 hasta ve 54 sağlıklı birey katılmıştır. Yaş ve cinsiyet açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Vaka grubunda, birinci saatte ADMA, NO, PON, ARE ve İMA düzeyleri kontrol grubuna kıyasla daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Üçüncü saatte ise PON, ARE ve İMA düzeylerinde artış gözlenirken; ADMA ve NO düzeyleri daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Biyobelirteçler arasında anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır (p>0,05).
Farklı uterus kapatma tekniklerinin sezaryen skar defekti gelişimi üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, primer sezaryen operasyonlarında kullanılan farklı uterus kapatma tekniklerinin sezaryen skar defekti (CSD) gelişimi üzerindeki etkilerini karşılaştırmalı olarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmada, daha önce sezaryen geçirmemiş, erken term, term ve postterm gebelik haftasında olan toplam 60 gebe iki gruba ayrılmıştır. Kontrol grubunda klasik tek kat kilitli uterus kapatma tekniği uygulanırken, çalışma grubunda karşılıklı yara dudaklarının birleştirildiği çift kat kilitsiz, insizyona paralel kontinu uterus kapatma tekniği tercih edilmiştir. Tüm olgular, postoperatif 3. aydan sonra transvajinal ultrasonografi (TVUSG) ile değerlendirilmiş; kavitede sıvı izlenmeyen olgularda salin infüzyon sonografi (SIS) uygulanmıştır. Sezaryen skar defekti varlığı, defektin derinlik ve genişliği, rezidüel miyometriyum kalınlığı (RMT), uterin kavite ile defekt arasındaki mesafe, operasyon öncesi ve sonrası hemoglobin düzeyleri ile semptom varlığı (anormal uterin kanama ve pelvik ağrı) kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışma grubunda sezaryen skar defekti insidansı kontrol grubuna kıyasla anlamlı şekilde daha düşük saptanmıştır (p <0.05). Ayrıca, defektin derinlik ve genişliği de çalışma grubunda istatistiksel olarak daha düşüktür. Rezidüel miyometriyum kalınlığı kontrol grubunda anlamlı şekilde daha düşük ölçülmüş olup, bu durum miyometriyal iyileşmenin çalışma grubunda daha iyi olduğunu göstermektedir. Çalışma grubunda semptom düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmış (p <0.01) ve bu durum uygulanan uterus kapatma tekniğinin semptom gelişimini azaltma açısından etkili olabileceğini göstermiştir. Kontrol grubunda ise yalnızca semptom varlığı ile yokluğu arasında anlamlı fark bulunmuş, alt semptom türleri arasında anlamlı bir farklılık izlenmemiştir. Postoperatif hemoglobin düzeylerindeki değişim açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Sonuç: Karşılıklı yara dudaklarını birleştiren çift kat kilitsiz insizyona paralel uterus kapatma tekniği, klasik tek kat kilitli tekniğe kıyasla daha düşük sezaryen skar defekti insidansı, daha kalın rezidüel miyometriyum ve daha az semptom ile ilişkilidir. Bu teknik, primer sezaryen cerrahilerinde uterin skar iyileşmesini destekleyen ve semptom gelişimini azaltan etkili bir yöntem olarak tercih edilebilir.
Obstruktif uyku apnesi olan hastalarda hastalık şiddetini belirlemede oksijen desaturasyon süresi kullanılmalı mı?
Giriş: Obstrüktif Uyku Apnesi (OUA), uyku sırasında üst solunum yolunun tekrarlayan şekilde daralması veya tamamen tıkanmasıyla karakterize bir hastalıktır. Etkin bir şekilde tedavi edilmediğinde kardiyovasküler hastalıklar, hipertansiyon ve gündüz aşırı uyku hali gibi önemli sağlık sorunlarına yol açabilir. Bu nedenle tedavisi son derece önemli bir hastalıktır. Tedavi sürecinin en önemli basamaklarından birisi de şüphesiz teşhis ve hastalık şiddetinin belirlenme aşamasıdır. Günümüzde kabul gören protokollerde OUA da hastalık şiddeti yalnızca apne-hipopne indeksine (AHI) göre konulmaktadır. Ancak AHI skoru her zaman hastalık şiddeti ile korele olmayabileceği bunun yanısıra oksijen desaturasyon parametrelerinin hastalık şiddeti ile ilişkili olabileceği gözardı edilmemelidir. Amaç: Bu çalışma OUA tanılı hastalarda hastalık şiddeti belirlenirken oksijen desaturasyonun rolünü araştırmak amaçlı yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Oksijen desaturasyon şiddeti ve desature kalma süresinin OUA şiddetini belirlemedeki rolünü araştırmak amaçlı yapılan çalışmada, son 6 ay içinde Van YYÜ Dursun Odabaş Tıp Merkezi Polisomnografi Ünitesi'nde yapılan PSG testlerinde AHİ değeri 5 ve üzeri olan toplamda 120 katılımcı çalışmaya dahil edildi. Katılımcılardan; 30'u AHİ değeri; 5≤AHİ<15, 30'u AHİ değeri; 15≤AHİ<30, geriye kalan 60'ı ise AHİ değeri; AHİ≥30 olacak şekilde seçilmiştir. Katılımcılara Epworth Uykululuk Ölçeği uygulandı ve metabolik sendrom açısından değerlendirme amaçlı; bel çevresi ve kan basıncı değerleri ölçülüp, plazma trigliserit ve kolesterol düzeyleri ve açlık kan glukozu değerleri çalışıldı. Metabolik sendrom varlığının tespiti amaçlı Uluslararası Diyabet Federasyonu'nun önerdiği metabolik sendrom tanı kriterleri dikkate alınmıştır. Tüm gece PSG raporları değerlendirilip, gece boyunca oksijen saturasyonu % 90 altı kalma süresi(D90), en düşük oksijen saturasyonu ve ortalama oksijen saturasyonu parametreleri belirlendi. Benzer çalışmalarda da, OUA'lı hastalarda hastalık şiddeti arttıkça Epworth Uykululuk Ölçeği puanı ve metabolik sendrom görülme sıklığı arttığı sıklıkla gösterilmiştir. Bu bağlamda; Epworth Uykululuk Ölçeği puanı ve metabolik sendrom varlığı referans kriter olarak kullanılmıştır. Katılımcıların oksijen saturasyonu % 90 altı kalma süresi(D90), en düşük oksijen saturasyonu ve ortalama oksijen saturasyonu parametreleri; Epworth Uykululuk Ölçeği puanı ve metabolik sendrom görülme sıklığına göre karşılaştırılmıştır. Bulgular: Toplamda 120 katılımcıdan; 30'u AHİ değeri 5≤AHİ<15, 30'u AHİ değeri 15≤AHİ<30, 60' ı AHİ değeri AHİ≥30 olacak şekilde seçilmiştir. AHİ değeri; 5≤AHİ<15 olan katılımcıların 14'ünde, 15≤AHİ<30 olan katılımcıların 19'unda ve AHİ≥30 olan katılımcıların ise 40'ında metabolik sendrom olduğu tespit edilmiş olup gruplar arasında metabolik sendrom görülme sıklığı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. AHI skoruna göre gruplar içerisinde ayrı değerlendirme yapılmadan tüm katılımcıların birlikte değerlendirildiği Pearson korelasyon analizinde; AHI skoru ile Epworth Uykululuk Ölçeği puanı pozitif yönde anlamlı ilişki göstermiştir. Çalışmaya dahil edilen katılımcılar arasında O₂ saturasyonu %90 altı kalma süresi (d90 min) en düşük 0 dakika, en yüksek 210 dakika idi. Metabolik sendromu olan katılımcılarda O₂ saturasyonu %90 altı kalma süresi (D90) ortalama 34.4 dk, olmayanlarda ise ortalama 12.6 dk tespit edilmiş olup gruplar arasında anlamlı derecede fark bulunmuştur [34.4 dk (15.4–76.4) vs. 12.6 dk (1.3–42.3); p=0.002]. O₂ saturasyonu %90 altı kalma süresi (D90) Epworth Uykululuk Ölçeği puanı(r=0.449, p<0.001), ile istatistiksel olarak anlamlı şekilde ilişkili bulunmuştur.Katılımcılar arasında en düşük O₂ saturasyonu 53 olarak tespit edilmiştir. Metabolik sendromu olan katılımcılarda en düşük O₂ satürasyonu anlamlı derecede düşük bulunmuştur [78 (69–83) vs. 82 (78–85); p=0.001]. En düşük O₂ satürasyonu; Epworth Uykululuk Ölçeği puanı (r=–0.576, p<0.001) ile istatistiksel olarak anlamlı şekilde ilişkili bulunmuştur.Çalışmaya dahil edilen tüm katılımcılar arasında ortalama oksijen satürasyon düzeyi; en düşük 76.6 iken en yüksek 94.7 olarak tespit edilmiştir. Ortalama oksijen satürasyon düzeyi metabolik sendromu olan grupta daha düşüktür [89.9 (87.4–90.9) vs. 91.1 (88.8–92.5); p=0.001]. Ortalama oksijen satürasyon düzeyi; Epworth Uykululuk Ölçeği puanı (r=–0.511, p<0.001) ile anlamlı şekilde koreledir. Sonuç: Obstruktif uyku apnesi olan hastalarda hastalarda hastalık şiddetini belirlemede oksijen desaturasyon süresi kullanılmalı mı?' adlı çalışmamız OUA hastalarında hastalık şiddetinin belirlenmesinde oksijen desatürasyon parametrelerinin kullanılması gerekliliğinin değerlendirilmesi amaçlı yapılmıştır. Her ne kadar güncel kabul gören protokoller hastalık derecesinin belirlemede yalnızca AHI skorunu kullanmayı önerse de, çalışmamızdan elde ettiğimiz veriler neticesinde; AHI skorunun hastalık şiddeti ile her zaman pozitif korele olmayabileceği ve hastalık derecesini tek başına yansıtamayabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Asıl çalışma konumuzu oluşturan, oksijen desaturasyon parametreleri ile hastalık şiddeti arasındaki ilişki değerlendirildiğinde de belirtilen parametreler arasında kuvvetli ilişki saptanmıştır. Gece boyunca ortalama oksijen saturasyonu ve oksijen saturasyonunun % 90 altı kalma süresi parametrelerinin hastalık şiddetinin belirlenmesinde kullanılmasının fayda sağlayabileceği çalışmamızda ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Obstruktif uyku apnesi, oksijen desaturasyon parametreleri, OUA şiddeti