Hastalık şiddeti indeksi
Bu konu başlığı altında 187 tez
Hastanemizde takip edilen kronik hepatit B hastalarında yapılan karaciğer biyopsilerinde bakılmış olan fibrozis ve histolojik aktivite indeksi sonuçlarının, kan tetkiklerinde bakılmış olan non-invaziv inflamasyon belirteçleri ile retrospektif olarak karşılaştırılması
Hepatit B virüsü bir DNA virüsüdür ve Hepadnaviridae ailesinde yer almaktadır. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre 2019 yılında 296 milyon kişi kronik hepatit B tanılıdır ve kronik HBV enfeksiyonu 820000 insanın ölümünden sorumludur. Bu enfeksiyonda karaciğer hasarı düzeyinin tespiti için günümüzde altın standart yöntem halen karaciğer biyopsisidir. Karaciğer biyopsisi en başta invaziv bir süreç olması, öznel değerlendirme sürecine sahip olması, eğitimli personel ile hastane yatışı gerektirmesi ve mali yük barındırması sebepleriyle alternatif bir yöntem arayışını gerekli kılmaktadır. Ek olarak biyopsinin ciddi komplikasyonları da olabilmektedir. Bu nedenlerle karaciğer fibrozisi ve histolojik aktivitesi değerlendirmesi için pratik, hızlı ve görece ucuz yöntemler araştırılmaktadır. Çalışmamızda, invaziv olmayan hemogram tetkikinden elde edilen NLO, PLO ve MPV inflamasyon parametrelerinin, kronik inflamatuar bir süreç olduğu iyi bilinen kronik HBV enfeksiyonunda karaciğer biyopsisi sonuçlarını öngörmede etkinliği araştırılmıştır. Bu amaçla hastanemizde kronik hepatit B enfeksiyonu ile takip edilen ve karaciğer biyopsisi yapılan 119 hastanın verileri retrospektif olarak analiz edilmiştir. Çalışmamız sonuçlarına göre düşük ve yüksek histolojik aktivite gruplarında yaş, NLO ve MPV benzer saptanırken "yüksek HAİ" grubunda "düşük HAİ" grubuna göre viral yük daha yüksek, PLO ortalaması daha düşük bulunmuştur (sırasıyla p değerleri = 0,219; 0,125; 0,135; <0,001; 0,009). Düşük ve yüksek fibrozis gruplarında ise viral yük, NLO ve MPV benzer saptanırken, yüksek fibrozis grubunda düşük fibrozis grubuna göre yaş daha yüksek, PLO ortalaması daha düşük bulunmuştur (sırasıyla p değerleri =0,105; 0,153; 0,209; 0,015; 0,001). Sonuç olarak PLO değeri, karaciğer biyopsisinin histolojik aktivite ve daha güçlü olmak üzere fibrozis parametreleri ile ters yönlü ilişki göstermektedir ve biyopsinin bu sonuçlarını öngörmede umut vaat etmektedir.
İki yaş ve altında atopik dermatit tanısı alan çocuk olgularda hastalık şiddetini etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Bu çalışmaya Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Çocuk Alerji ve İmmünoloji Polikliniğinde Atopik Dermatit tanısı ile izlenen yaş ortalaması 11,3±6 ay (2-24 ay) olan 209 hasta dahil edilmiştir. Hastaların %57(n=120)'si kız, %43(n=89)'ü erkekti. Hastaların cinsiyet, doğum şekli, doğum haftası, anne sütü alma süresi, formula kullanımı, ek gıda özellikleri, irritan maruziyeti (sabun kullanımı, yünlü kıyafet), terleme ile yakınma varlığı, ailenin ekonomik durumu özellikleri ve laboratuvar sonuçları AD şiddetine göre benzerdi. AD şiddeti ağır olan hastalarda 1,000-1,999 gram arasında doğum tartısında hasta sıklığı daha fazlaydı (p=0,025); ailede (p=0,004) ve annede atopi (p=0,028) öyküsü daha sıktı. Haftada 3'ten fazla banyo sıklığı öyküsü hafif şiddette AD'li hastalarda daha sıktı (p=0,028). Vücutta döküntü en sıklıkla %79,4 yüz, %78,5 yanak, %73,2 ense/boyun, %45,9 kollarda olup; kollarda, bacaklarda, sırtta, gövdede, tüm vücutta döküntü AD şiddeti ağır hastalarda daha sıktı (p<0,001). Eşlik eden şikayetler en sık %46,4 huzursuzluk, %21,5 diaper dermatit, %9,6 kilo alamama olup; %50,7'sinde sürekli kaşıntı mevcuttu. Kaşıntı (p<0,001), huzursuzluk (p<0,001), kilo alamama (p=0,002), gece öksürüğü (p=0,013) ağır şiddetteki AD'li hastalarda daha sıktı. Hastaların %47,4'ünde çocuk alerji polikliniğine başvuru öncesi tedavi başlanmış olup; TKS kullanımına göre fark yokken (p=0,868), nemlendirici (p<0,001) ve antihistaminik ilaçların (p<0,01) AD şiddeti orta veya ağır olan hastalarda daha sık verildiği saptandı. Hastaların %52,6'sında besin, %20'sinde çoklu besin duyarlılığı saptanmış olup; besin duyarlılığı (p<0,01) ve çoklu besin duyarlılığı (p=0,024) AD şiddeti ağır hastalarda daha sıktı. Hastalarda saptanan besin duyarlılıkları %43 yumurta, %20 inek sütü, %11,9 fındık, %4,8 yer fıstığı ve %1,9 ceviz ile olup; sadece yumurta duyarlılığı AD şiddeti ağır hastalarda daha sık saptandı (p<0,001). Yumurta sIgE pozitifliği, DPT'de yumurta pozitifliği AD şiddeti ağır hastalarda daha sıktı (p<0,05). Hastaların %87,1(n=182)'inde Total IgE yüksekliği, %27,3(n=57)'ünde periferik kanda eozinofili varlığı, %27,3(n=57)'ünde D vitamini düşüklüğü saptandı. Yumurta duyarlılığı, yumurta spesifik IgE pozitifliği, bacaklarda döküntü varlığı, huzursuzluk yakınması AD şiddeti ağır olma durumunu etkileyen parametreler olarak tespit edildi. Bu çalışmanın sonuçlarına göre AD şiddetini etkilen faktörlerin belirlenmesinin hasta izlemi ve hastalık seyrinde önemli olacağı düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler: çocuk; atopik dermatit, SCORAD indeksi; hastalık şiddeti
Psöriatik artritli hastalarda hastalık aktivitesi ile sarkopeni ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç Sarkopeni, yaşlanmaya bağlı kas kütlesi ve fonksiyon kaybıdır. İnflamatuar yükün artmasına bağlı olarak görülme sıklığı artmaktadır. Psoriatik artrit (PsA) aksiyel ve periferik eklemleri tutan kronik yıkıcı inflamatuar bir artrittir. Bu çalışmada PsA hastalarında hastalık aktivitesinin sarkopeni tanısal parametreleri ile korelasyonunu araştırmayı amaçladık. Yöntemler: Yaşları ≥55 olan 43 PsA hastası ve yaşları ≥55 olan 31 sağlıklı yetişkin gönüllü bu çalışmaya dahil edildi. PsA hastaları daha sonra sarkopeni varlığına göre iki gruba ayrıldı. Tüm grupların demografik ve klinik verileri kaydedilmiş ve gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen PsA hastalarından 14'ü sarkopeni tanısı alırken, 29'u sarkopeni tanısı almadı. Sarkopeni tanısı alan hastaların ağırlığı anlamlı olarak daha yüksekti (p=0.009). Ayrıca, kortikosteroid kullanımı sarkopenik hastalarda anlamlı olarak daha sıktı (p=0,03). Psoriatik artritte hastalık aktivitesi (DAPSA) skorları sarkopenik PsA hastalarında sarkopenik olmayan hastalara kıyasla anlamlı derecede yüksekti (p=0,005). CRP ve ESR düzeylerinde iki grup arasında anlamlı bir fark yoktu. Yüksek DAPSA skorları sarkopeni riskini artırmıştır (OR: 0.06, %95 GA: 1.005-1.119 p=0.03). Ayrıca, DAPSA skorunun 5 kez otur-ayakta dur testi ile zayıf, el kavrama gücü, STAR skorları ve yürüme hızı ile orta düzeyde korelasyon gösterdiği bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda DAPSA skoru ile sarkopeni ile ilişkili parametreler arasında anlamlı bir korelasyon bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Psoriatik artrit, Sarkopeni, El kuvveti, Yürüme hızı
Hidradenitis suppurativa'lı hastalarda serum endocan, TNF-α ve IL-17A düzeylerinin hastalık şiddeti ve metabolik parametreler ile ilişkisinin araştırılması
Hidradenitis suppurativa (HS), sıklıkla aksiller, inguinal, mamarian ve gluteal bölgelerde, pilosebase ünitelerin foliküler bölümünü etkileyen kronik ve inflamatuvar bir deri hastalığıdır. HS'nin etiyolojisi tam olarak aydınlatılmamış olup multifaktöriyel bir hastalık olduğu düşünülmektedir. Kıl folikülü oklüzyonu sonrası anormal immün yanıt HS gelişimini başlatmak için gereklidir. HS patogenezinde, TNF-α ve IL-17A'nın anahtar sitokinler olduğu öne sürülmektedir. Endocan, yaklaşık 50 kDa ağırlığında, çözünebilir ve salgılanabilir bir dermatan sülfat proteoglikanıdır. Endocanın, kronik inflamatuvar hastalıkların patogenezindeki rolüne ve serum düzeylerinin biyobelirteç olabileceğine yönelik son yıllarda yapılan birçok çalışma bulunmaktadır. Çalışmamızda, HS'nin kronik inflamatuvar bir hastalık olması ve komorbiditeleri ile yakın ilişkisi nedeniyle endocanın, HS patogenezinde anahtar rolü olduğu düşünülen TNF-α ve IL-17A'nın hasta ve sağlıklı kontrol gruplarında serum düzeylerinin ölçülmesi amaçlandı. Hastalık şiddeti ve metabolik parametreler ile ilişkisi değerlendirildi. Çalışmamıza 35 HS hastası ve 35 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarında monosit, hs-CRP, rutin biyokimya ve lipid parametreleri ölçüldü. Serum endocan, TNF- ve IL-17A düzeyleri ELISA yöntemi ile çalışıldı. Ayrıca tüm katılımcıların vücut kitle indeksi, tansiyon, nabız, bel ve kalça çevresi ölçümleri kaydedildi. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) versiyon 29.0 ve Minitab 18 programı ile analiz edildi. Çalışmamızda, hasta ve kontrol grubu arasında serum endocan düzeyi ortalaması (sırasıyla 6108,80 ± 1517,35 pg/ml, 6114,51 ± 1561,89 pg/ml, p=0,906) ile serum IL-17A düzeyi ortalamasının (sırasıyla 45,78 ± 24,92 pg/ml, 38,78 ± 12,84 pg/ml, p=0,981) benzerdi. Serum TNF-α düzeyi ortalaması (sırasıyla 81,72 ± 51,51 pg/ml, 53,55 ± 32,83 pg/ml, p=0,016) ise hasta grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu. Hurley evreleme sistemine göre bakılan hastalık şiddeti ile serum endocan ve IL-17A düzeyi arasında korelasyon olmadığı, serum TNF-α düzeyi ile pozitif anlamlı korelasyon olduğu saptandı. Hasta grubunda serum endocan düzeyi ile serum TNF-α düzeyi ve monosit/HDL-K oranı arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı. Çalışmamızın HS'nin patogenezine ışık tutacağını ve bir proteoglikan olan endocanın HS ile ilişkisi üzerine yapılacak ileri çalışmalara öncülük edebileceğini düşünmekteyiz. Sonuçlarımız HS patogenezinde TNF-α'nın, IL-17A'dan daha önemli bir role sahip olabileceğini düşündürmektedir. HS patogenezinin ve endocanın HS'de rolünün aydınlatılması için hem serum hem de doku düzeyinde geniş vaka serilerinde yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.
Psöriazisli hastalarda serum catestatin düzeyinin hastalık şiddetiyle ve metabolik parametrelerle ilişkisinin araştırılması
Psöriazis, dünya nüfusunun yaklaşık %2'sini etkileyen, genellikle deri ve eklemleri tutan, sistemik komorbiditelerin de eşlik edebildiği kronik seyirli inflamatuvar bir hastalıktır. Genetik ve çevresel faktörler hastalık patogenezinde birlikte rol oynar. Kromogranin A'nın çeşitli dokularda proteolitik işlenmesi sonucu birçok aktif peptid oluşur. Bunlar içerisinde catestatinin (CST) antimikrobiyal peptid özelliklere sahip olduğu ve vücutta çeşitli anti adrenerjik, antihipertansif ve anti inflamatuvar etkilere aracılık ettiği, leptin sinyalizasyonunu düzenleyerek lipit metabolizmasında önemli rolü olabileceği düşünülmüştür. Literatürde psöriazisli hastalarda serum CST düzeylerinin değerlendirildiği bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızda, psöriazisin kronik inflamatuvar bir hastalık olması ve çeşitli komorbiditelerle yakın ilişkisi nedeniyle CST'nin hasta ve sağlıklı kontrol gruplarında serum düzeylerinin karşılaştırılması amaçlandı. Hastalık şiddeti ve metabolik parametrelerle ilişkisi araştırıldı. Çalışmaya 70 psöriazis hastası ve 70 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarında hs-CRP, rutin biyokimya parametreleri, serum lipid profilleri ölçüldü. Serum CST düzeyleri de ELISA yöntemi ile çalışıldı. Ayrıca hasta ve kontrol gruplarının vücut kitle indeksi, tansiyon, nabız, bel ve kalça çevresi ölçümleri kaydedildi. Veriler SPSS 29.0 ve Minitab 18 programı ile analiz edildi. Çalışmanın sonuçlarında; hasta ve kontrol grubunda serum CST düzeylerinin ortanca değerleri sırasıyla 0,519 (0,267) ve 0,453 (0,231) ng/ml olarak bulunmuş olup iki grup arasında serum CST düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p=0,013). Tırnak tutulumu olan hastalarda olmayanlara göre serum CST ortanca değerleri istatiksel açıdan anlamlı düşük saptanmıştır (p=0,037). Ancak serum CST düzeyleri ile PASI ve NAPSI skoru arasında anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır. Psöriazis gelişiminde rol oynayabilecek risk faktörleriyle birlikte çok değişkenli lojistik regresyon analizinde catestatin düzeyindeki artışın psöriazis gelişim riskini 6,8 kat arttırdığı saptandı (p=0,027). Çalışmamızın psöriazis patogenezine ve hastalığa eşlik eden komorbiditelerin önüne geçilmesi doğrultusunda geliştirilebilecek yeni tedavi modalitelerine yönelik yapılacak çalışmalara ön ayak olabileceğini düşünüyoruz. Hem serum hem de doku düzeyinde yapılacak kapsamlı vaka serileriyle, psöriazis patogenezinin ve CST'nin psöriazisteki rolünün daha iyi bir şekilde aydınlatılması gerekmektedir.
Romatoid artriti olan hastalarda ağrının cinsiyet ve hastalık özellikleri açısından değerlendirilmesi
Bu çalışma, Romatoid Artrit (RA) tanısı alan bireylerde ağrının cinsiyet ve hastalık özellikleri açısından değerlendirilmesi ve semptomların birbiriyle ilişkisini belirleme amacı ile tanımlayıcı tipte bir araştırma olarak gerçekleştirildi. Çalışma için etik kurul, kurum izni ve hasta onayı alındıktan sonra, bir üniversitenin romatoloji polikliniği ve servisinde tedavi gören 332 RA tanılı hasta araştırmaya dahil edildi. Ocak 2022 – Ocak 2023 tarihleri arasına gerçekleştirilmiş olan bu çalışmada, veri toplama araçları olarak 'soru formu' ve 'McGill Melzack Ağrı Soru Formu' kullanıldı. Elde edilen veriler Mann-Whitney U, Pearson KiKare, Ki-Kare, Kruskal-Wallis testleri ile değerlendirildi. p<0,001 istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. Hastaların cinsiyet, eğitim düzeyi, sigara ve alkol kullanma durumları ile Mcgill Melzack Ağrı Soru Formu puan ortalamaları arasında anlamlı fark bulunduğu, şiddetli ve aşırı düzeyde yorgunluk hisseden hastaların yorgunluk puanının, hafif ve orta düzeyde yorgunluk hisseden hastalardan yüksek olduğu, hissedilen ağrı şiddetinin kadın hastalarda daha yüksek olarak ifade edildiği ve bu durumun anlamlı olduğu, cinsiyet ile ek hastalık durumu, eklemlerde şişlik ve hissedilen yorgunluk şiddeti arasında ilişki olduğu tespit edildi. Bu sonuçlar doğrultusunda hastaların ağrı, yorgunluk ve sabah tutukluğu şikayetleri öncelikli olmak üzere tüm semptomlarının değerlendirilmesi, bu semptomlarla baş etmelerini sağlayacak planlamaların yapılması ve özellikle kadın hastaların ağrısının daha sık değerlendirilerek, ağrı kontrolü için uygun yöntemlerin kullanılması önerilebilir.
COVID-19 hastalık şiddetini belirleyici faktörler olarak fiziksel aktivite düzeyi ve besin takviyesi kullanımının değerlendirilmesi
Bu araştırmanın amacı, Covid-19 hastalık şiddetini belirleyici faktörler olarak fiziksel aktivite düzeyi ve besin takviyesi kullanımının değerlendirilmesidir. Araştırmaya 18-64 yaş arası, Covid-19 test sonucu pozitif olan 955 birey (%77,7 kadın) dahil edilmiştir. Verilerin toplanmasında araştırmacılar tarafından geliştirilmiş olan veri toplama formu ve Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi-Kısa Form (IPAQ-SF) kullanılmıştır. Katılımcılar Google e-formlar üzerinden oluşturulan araştırma bağlantısıyla çalışmaya katılım sağlamıştır. Verilerin analizinde, sayısal değişkenler iki ortalama arasındaki farkın önemlilik testi veya Mann-Whitney U testi ile kategorik değişkenler ise Ki-Kare testi, Fisher'in kesin testi ya da Fisher-Freeman-Halton testi ile karşılaştırılmıştır. Covid-19'dan hastaneye yatış durumunu etkileyen faktörleri değerlendirmek için lojistik regresyon analizi yapılmıştır. Covid-19 sebebiyle hastaneye yatan bireylerin yatmayanlara göre fiziksel aktivite enerji harcaması (MET-dk/hf) daha düşük bulunmuştur (p<0,001). Hastaneye yatanlar (%87,5) yatmayanlara (%53,6) göre daha yüksek oranda düşük aktivite (<600 MET-dk/hf) düzeyine sahiptir (p<0,001). Ayrıca düşük fiziksel aktivite düzeyinin, orta ve yüksek fiziksel aktivite düzeyine göre Covid-19'dan hastaneye yatışı 5,31 kat arttırdığı bulunmuştur (p<0,05). Haftalık orta ile yüksek şiddetli fiziksel aktiviteye katılım süresi 150 dk'dan az olanlar ile 150 dk ve daha yüksek olanların hastaneye yatış oranları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Düşük-orta şiddetli fiziksel aktiviteye katılım sıklığı kategorileri arasında Covid-19 sebebiyle hastaneye yatış oranları açısından anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Düşük-orta şiddetli aktivitelere katılım sıklığı "nadiren/hiç" olanların oranı, hastaneye yatış yapanlarda (%40) yapmayanlara (%19,7) göre daha yüksektir. Yüksek şiddetli fiziksel aktivitelere katılım sıklıkları arasında hastaneye yatış oranı açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Covid-19 hastalığı öncesinde ya da sırasında besin takviyesi kullanan ve kullanmayanların hastaneye yatış oranları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç olarak, bu çalışmanın bulguları daha yüksek fiziksel aktivite düzeyi ve sıklığına sahip bireylerde Covid-19 hastalığı sebebiyle hastaneye yatış oranlarının daha düşük olabileceğini gösterirken besin takviyesi kullanım durumunun hastalık şiddeti üzerinde anlamlı etkisi bulunmadığını ortaya koymuştur. Anahtar kelimeler: Covid-19, hastalık şiddeti, bağışıklık, fiziksel aktivite, besin takviyeleri
Kronik obstruktif akciğer hastalığında hastalık şiddetinin ve torakal etkilenimin metabolik ve fonksiyonel belirteçleri
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) multisistemik bir hastalık olmakla birlikte torakal bölge ilişkili kas ve iskelet yapısında, metabolik değerlerde ve fonksiyonel kapasitede değişimler görülebilmektedir. Bu çalışmanın amacı, KOAH tanılı hastalarda hastalık şiddetine göre hastaların metabolik faktörleri, fonksiyonel kapasiteleri, torakal bölge etkilenimi ile ilgili kas iskelet sistemi, ağrı şiddeti ve KOAH ilişkili yaşam kalitesi ve depresyon durumlarını incelemekti. Çalışmaya KOAH tanısı almış, onkolojik veya osteoporotik tedavi almayan, omurga cerrahisi geçirmemiş yaşları 58,1±7,3 yıl olan 16 kadın ve 46 erkek olmak üzere 62 birey dahil edildi. KOAH semptomları KOAH Değerlendirme Testi ile (CAT), Modifiye Medical Research Council (mMRC) dispne skalası ile yapıldı ve hastaların alevlenme hikayeleri sorgulandı. Solunum fonksiyon testi spirometre ile, fonksiyonel kapasite 6 dakika yürüme testi (6 DYT) ve zamanlı kalk yürü testi ile, ağrı şiddeti Görsel Analog Skalası ile, nöropatik ağrı seviyesi Leeds Nöropatik Ağrı Skalası ile, yaşam kalitesi ve psikolojik durum değerlendirmesi sırasıyla St. George Solunum Anketi ve Beck depresyon ölçeği ile gerçekleştirildi. Torakal bölge etkilenimini incelemek için göğüs duvarı mobilitesi, kas kısalık testleri, solunum hareketinin manuel değerlendirmesi, Corbin Postür Analizi uygulandı. Metabolik belirteçleri incelemek için son altı aya ait yapılmış hematolojik parametreler kaydedildi. Hastalar Birleşik KOAH Evrelemesine göre A, B ve E; Global iniative for chronic Obstructive Lung Disease (GOLD) hava akımı sınıflamasına göre ise, hafif ve orta şiddet olarak gruplandı. Hastalık şiddetinin artması ile hematolojik parametrelerden yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL), alanin aminotransferaz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST), C-reaktif protein (CRP) düzeylerinin arttığı, torakal etkilenim olarak aksiller ve torakal sirtometri farkının azaldığı, istirahette ve aktivite sırasındaki torakal ağrının arttığı, yaşam kalitesinin düştüğü ve depresyon durumunun arttığı bulundu (p<0,05). Lojistik Regresyon analizi ile GOLD hava akımı sınıflamasına göre hafif şiddet grubundan orta şiddet grubuna geçişi, CAT evrelemesindeki bir birim artışın yaklaşık 9 kat artırdığı, yaştaki bir birim artışının ise geçişi 1,2 kat artırdığı saptandı. Serum trigliserid seviyesindeki artış ve 6 DYT mesafesindeki azalmayla bu geçişin arttığı saptandı (R 2= 0,42). Hastalık şiddeti ile olumsuz etkilendiğini bulduğumuz torakal bölge ilişkili durumların, fonksiyonel egzersiz kapasitesindeki azalmaların ve metabolik durum değişikliklerinin değerlendirme aşamasında dikkat edilmesi gereken parametreler olduğunu vurguluyoruz. Anahtar Kelimeler: Akciğer Hastalığı, Kronik Obstüktif; Kardiyometabolik Risk faktörleri; Egzersiz kapasitesi; Toraks
Behçet hastalığı olan yetişkin bireylerde akdeniz diyetine uyumun behçet sendromu aktivite skalası ve yaşam kalitesi ile ilişkisi
Bu çalışma, Akdeniz diyetine (AD) uyumun ve bağlılığın hem sağlığı koruyucu özelliklerin kalıcılığına yardımcı olması hem de kronik ve inflamatuar seyirli hastalıklar üzerine olan olumlu etkilerini düşünerek, otoinflamatuvar/otoimmün yapıda kronik multisistemik inflamatuar bir hastalık olan Behçet Hastalığına sahip bireylerde Akdeniz diyetine uyumun Behçet Sendromu aktivitesi ve yaşam kalitesi ile ilişkisini araştırmak ve bu konu ile ilgili kısıtlı olan literatüre katkı sağlamak amacı ile yapılmıştır. Çalışma, yaşları 25-50 yıl aralığında olan çalışmaya katılım koşulu sağlayan 34 kadın ve 34 erkek olmak üzere 68 Behçet hastası ile kesitsel bir çalışma olarak yürütülmüştür. Bireylere genel bilgiler, besin tüketim sıklığı, besin tüketim kaydı, Akdeniz Diyeti Uyum Ölçeği, Behçet Sendromu Aktivite Skalası (BSAS) ve Behçet Hastalığı Yaşam Kalitesi Ölçeği'nden (BHYKÖ) oluşan bir anket formu çevrimiçi görüntülü veya sesli görüşme ile uygulanmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 37,88±7,20 yıl olarak ve hastalık süresinin ortanca değeri 8,50(12,00) yıl olarak bulunmuştur. Çalışmada AD uyum skoru 10 ve üzeri olan birey saptanmamıştır. Akdeniz diyetine uyum skoru [6-9] puan aralığında olan bireylerin %64,7'si kadın ve %35,3'ü erkek, ≤5 puan olan bireylerin %38,2'si kadın ve %61,8'i erkek bireylerden oluşmaktadır (p=0,028). Erkek ve kadın katılımcıların BSAS skoru ortalaması sırası ile 30,12±16,29 ve 27,12±10,64 puan olarak bulunmuştur (p=0,372). Akdeniz diyeti uyum skoru ≤5 puan olan bireylerin hastalık aktivite skoru ortalaması 37,11±13,54 olarak ve [6-9] puan olan bireylerin ise 20,61±7,36 puan olarak saptanmıştır (p<0,001). Negatif değerlendirmeye sahip olan bir ölçek olan BHYKÖ'nün total puanı, AD uyum skoru arttıkça azaldığı tespit edilmiştir (p=0,001). Serum C-Reaktif Protein (CRP) değerinin Akdeniz diyeti uyum skoru ≤5 puan olan bireyler ile [6-9] puan aralığında olan bireyler arasındaki farkı anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Behçet hastalarının toplam Akdeniz diyeti uyum skoru ile Behçet hastalığı aktivite toplam skorunun ilişkisi negatif yönlü, orta düzeyde ve anlamlı olarak elde edilmiştir (r= -0,577;p<0,001). Katılımcılarda toplam Akdeniz diyeti uyum skoru ile Behçet hastalığı yaşam kalitesi toplam skorunun ilişkisi negatif yönlü, zayıf düzeyde ve anlamlı olarak bulunuştur (r= -0,328; p=0,007). Behçet hastalığı yaşam kalitesi toplam skoru ve Behçet hastalığı aktivite toplam skorunun ilişkisi pozitif yönlü, zayıf düzeyde ve anlamlı olarak tespit edilmiştir (r=0,295 p=0,015). Akdeniz diyeti uyumu total skoru ile serum C-reaktif protein, beden kütle indeksi, bel çevresi ve bel/kalça oranı arasındaki ilişki anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Akdeniz diyetine uyumun, Behçet hastalarında hastalık aktivitesini ve yaşam kalitesini pozitif etkilediği tespit edilmiştir. Akdeniz diyet modelinin içerdiği bir besin grubu veya bir besin öğesi ile hastalık aktivitesi arasında anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır. Bu durum bir besin grubu ya da besin öğesine odaklanmak yerine Akdeniz diyet modelinin tamamına odaklanmamız gerektiğini vurgular nitelikte olsa da bu konu ile ilgili ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Kolda lenfödem semptom şiddeti ve distres ölçeği'nin kültürel adaptasyonu, güvenirlik geçerliği, lenfödem semptomları ve ödem değerlendirmeleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışma, meme kanseri cerrahisi geçiren kadınlarda, Kolda Lenfödem Semptom Şiddeti ve Distres Ölçeği'nin (Lymphedema Symptom Intensity and Distress Survey- Arm, LSIDS-A) Türkçeye adapte edilmesi, güvenirliğinin ve geçerliğinin araştırılması ve hastaların bildirdiği semptomların varlığı ve şiddeti ile ödem değerlendirmeleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla planlandı. Çalışmaya, meme kanseri tedavilerini tamamlayan 120 kadın (yaş ortalaması= 52.610.7 yıl) dahil edildi. LSIDS-A'nın Türkçe versiyonunun güvenirliği, iç tutarlılık ve test-tekrar test analizleri ile incelendi. Yapı geçerliğinin belirlenmesi için doğrulayıcı faktör analizi yapıldı. Ölçeğin kriter geçerliği, Lenfödem Fonksiyon, Özürlülük ve Sağlık Ölçeği–Üst Ekstremite (Lymph–ICF–UL), Üst Ekstremite Lenfödemi Yaşam Kalitesi Ölçeği (ULL–27) ve Kol, Omuz ve El Sorunları Hızlı Anketi (Quick–DASH) ile değerlendirildi. Eş zamanlı geçerlik, Türkçe LSIDS-A'nın toplam/alt boyut puanları ve biyoempedans spektroskopi puanı (L-Dex) arasındaki korelasyonlar ile belirlendi. LSIDS-A-Tr'nin iç tutarlılığının güçlü/çok güçlü düzeyde olduğu (Cronbach alfa= 0.87 – 0.91) bulundu. Ölçeğin toplam puan ve alt boyut puanlarının test-tekrar test güvenirliği çok güçlü (Sınıf içi korelasyon katsayısı (ICC)=0.91–0.95; p=0.001) düzeydeydi. Türkçe LSIDS-A'nın verilerinden elde edilen faktör yapısının orijinal ölçeğin faktör yapısı ile uyumlu olduğu bulundu. LSIDS-A-Tr'nin toplam puanı ile Lymph-ICF-UL (r=0.84), ULL-27 (r=0.83) ve quick-DASH (r=0.74) ölçeklerinin toplam puanları arasında orta veya güçlü düzeyde ilişki olduğu bulundu (p=0.001). Sadece LSIDS-A-Tr yumuşak doku alt boyut puanı ile L-Dex puanı arasında anlamlı bir ilişki vardı (r=0.46; p<0.01). Şişlik, ağırlık, gerginlik ve ağrı semptomları ile objektif ödem değerlendirmeleri arasında pozitif yönde anlamlı korelasyonlar olduğu tespit edildi (r= 0.24–0.52, p<0.05). Evre 0 ve Evre 1 olan hastalar ile karşılaştırıldığında, subjektif lenfödem semptomların varlığının ve/veya şiddetinin Evre 2 olan hastalarda daha yüksek olduğu bulundu. Sonuç olarak, LSIDS-A-Tr, lenfödem semptomlarının değerlendirilmesinde geçerli ve güvenilir bir ölçektir. Bu ölçek, klinikte ve araştırmalarda meme kanseri ile ilişkili lenfödem semptomlarının kapsamlı olarak değerlendirilmesinde kullanılabilir. Subjektif lenfödem semptomları ile objektif ödem değerlendirmeleri arasında anlamlı ilişkinin bulunması, klinikte bu hastalarda subjektif semptomların da kapsamlı olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Ankilozan spondilit hastalarında nötrofil/lenfosit oranıplatelet/lenfosit oranı ve ortalama trombosit hacmi ile hastalık aktivitesi arasındaki ilişki
AMAÇ: Son yıllarda çeşitli romatizmal hastalıklar, maligniteler ve inflamasyonla seyreden hastalıkların aktivite ve prognoz tayininde tam kan sayımından elde edilen parametreler kullanılmaya başlanmıştır. Biz bu çalışmamızda AS hastalarında MPV, NLR ve PLR gibi değerlerin hastalık aktivitesiyle ilişkisini incelemeyi amaçladık. YÖNTEM: Çalışmaya 60 AS hastası ve 19 sağlıklı gönüllü alındı. Çalışmaya alınan tüm katılımcılardan hemogram örnekleri alınarak NLR, PLR ve MPV değerleri hesaplandı. AS hastalarında ESH ve CRP düzeyleri bakıldı. AS hastalarında hastalık aktivite skorlaması olarak Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite İndeksi (BASDAI) kullanıldı. Elde edilen verilerle, AS hastalarıyla kontrol grubu MPV, NLR ve PLR değerleri açısından karşılaştırıldı; AS hastalarında BASDAI ile MPV, NLR, PLR, ESH ve CRP değerleri arasındaki korelasyon incelendi. BULGULAR: AS hastalarının ortalama yaşı 37.9±9.6, kontrol grubunun ortalama yaşı 40.3±9.4 olup her iki grupta hastaların yaşları istatistiksel anlamlı farklılık göstermemiştir (p=0.367). AS hasta grubunda 28 (%46.7) kadın ve 32 (%53.3) erkek bulunmakta, kontrol grubunda 9 (%47.4) kadın ve 10 (%52.6) erkek bulunmakta olup; her iki grup arasında cinsiyet dağılımı açısından istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamıştır (p=0.957). AS hastalarında MPV değeri ortalaması 8.6±0.9, kontrol grubunda ise 8.9±1.0 olup, her iki grupta MPV değeri açısından istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamıştır (p=0.176). AS hastalarında NLR değeri ortalaması 1.7±0.9, kontrol grubunda ise 1.6±0.7 olup, her iki grupta NLR değeri açısından istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamıştır (p=0.886). AS hastalarında PLR değeri ortalaması 111.4±66.3, kontrol grubunda ise 108.1±30.3 olup, her iki grupta PLR değeri açısından istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamıştır (p=0.289). BASDAI skoru ile ESH, CRP, MPV, NLR, PLR değeri arasında istatistiksel anlamlı (p ˃ 0.05) korelasyon gözlenmemiştir. SONUÇ: AS hastalarıyla kontrol grubu arasında MPV, NLR ve PLR değerleri açısından istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamıştır. AS hastalarında BASDAI skorları ile MPV, NLR, PLR, ESH ve CRP değerleri arasında istatistiksel anlamlı bir korelasyon gözlenmemiştir.
Okul çağı kekemeliği olan çocukların mizaç özellikleri
Mizaç, kekemeliğin nedeni olmasa da kekemeliğe etki edebileceği ve kekemeliğin şiddetini artırabileceği düşünülen bir faktördür. Kekemeliği olan okul çağı çocuklar, adölesan ve yetişkinlerde mizaç çalışmaları okul öncesi döneme göre daha az yapılmaktadır ve bulgular tutarsızdır. Çocuğun gelişimi boyunca ortaya çıkan değişiklikleri anlamak için okul çağı çocuklarda mizacın daha fazla araştırılmasına ihtiyaç vardır. Bu bağlamda, okul çağı kekemeliği olan çocukların kekemeliği olmayan akranlarıyla mizaç özelliklerini karşılaştırmak ve mizaç özellikleri ile kekemelik şiddeti arasındaki ilişkiyi incelemek amaçlanmıştır. Çalışmaya, 8-11 yaş arasındaki kekemeliği olan tipik gelişim gösteren 66 çocuk ile yaş ve cinsiyet açısından eşleşen 66 kekemeliği olmayan tipik gelişim gösteren çocuk dahil edilmiştir. Çocukların mizaç özelliklerini değerlendirebilmek için ebeveyn raporuna dayanan Okul Çağı Çocukları için Mizaç Ölçeği (School - Age Temperament Inventory - SATI) kullanılmıştır. Kekemeliği olan grubun kekemelik şiddeti; konuşma ve okuma kayıtları alınarak Kekemelik Şiddeti Değerlendirme Aracı-4 (KEŞİDA-4) ile hesaplanmıştır. Elde edilen bulgulara göre; kekemeliği olan ve kekemeliği olmayan çocuklar arasında SATI alt boyutlarından olumsuz tepkisellik, yaptığı işi sürdürebilme, yaklaşma/kaçınma ve aktivitenin hiçbirinde anlamlı farklılık bulunmamıştır. Kekemeliği olan çocukların mizaç özellikleri ile kekemelik şiddeti arasındaki ilişki incelendiğinde, aktivite ile KEŞİDA-4 alt başlıklarından biri olan toplam puan arasında negatif yönde zayıf bir ilişki bulunmuştur. Olumsuz tepkisellik, yaptığı işi sürdürebilme ve yaklaşma/kaçınma ile KEŞİDA-4 alt başlıkları arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. Aktivite ile KEŞİDA-4 alt başlıklarından olan sıklık puanı, süre puanı ve sekonder davranış arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. Kekemeliği olan bireylere yönelik müdahale programı belirlenirken bireysel farklılıkları ve ihtiyaçları göz önünde bulundurulmalıdır.
NAFLD hastalarında karaciğer hastalığının evresi ile serum dallı zincirli amino asitler ve fruktoz düzeyi arasındakı ilişkinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada NAFLD hastalarında hastalık evresi ile fruktoz ve dallı zincirli amino asitler (BCAA) düzeyi arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Tüm katılımcılar ile yüzyüze görüşülerek karaciğer hastalığının öyküsü, ek hastalıkları ve ilaç öyküsü öğrenildi ve antropometrik ölçümleri yapıldı. Elektronik sistemdeki laboratuvar, radyolojik görüntüleme ve karaciğer biyopsi sonuçları incelendi. Son 1 yılda MR-PDFF ve MRE'si bulunmayan bütün hastalara karaciğer MR görüntülemesi yapıldı. NAFLD hastalarından 62'sinin besin tüketim anketi uygulandı. Tüm katılımcılardan tek seferlik 10 cc kan ve idrar örneği alındı. Fruktoz, BCAA ve diğer metabolitlerin serum düzeyleri "Gase Chromotography- Mass Spectroscopy (GC-MS)" kullanılarak ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 132 katılımcı 4 grupta değerlendirildi; 27 kontrol, 63 steatohepatit, 29 erken fibrozis ve 13 ileri fibrozis. Çalışmaya dahil edilen 105 NAFLD hastasının 56'sı (%53) kadın ve ortanca yaşı 49 (20-71) idi. NAFLD hastalarının ortalanca fruktoz alımları 29,6±19,6 g/gün ve toplam enerjiye katkısı %4,8'dü. Fruktoz ve BCAA tüketimi ile klinik parametreler veya karaciğer yağlanması arasında ilişki saptanmadı. Kontrollerle karşılaştırıldığında NAFLD hastalarında serum fruktoz (11,0 vs. 14,7 µmol/ml; p=0,03), izolösin (13,9 vs. 16,7 µmol/ml; p=0,01) ve lösin (48,0 vs. 60,2 µmol/ml; p=0,008) düzeyleri daha yüksek, ancak serum valin düzeyleri (16,3 vs. 17,4 µmol/ml; p=0,41) benzerdi. Serum fruktozun düzeyi ile açlık kan şekeri (r= 0,25; p <0,004), serum izolösin ve lösin düzeyleri ile MR-PDFF karaciğer yağ miktarı (r=0,18; p=0,04 ve r=0,18; p=0,039) ve ALT (r=0,29; p <0,01 ve r=0,19; p=0,03) arasında güçlü pozitif korelasyon mevcuttu. Ayrıca amino asit, lipit, enerji metabolizmalari ve gut florası ile ilgili 178 metabolit tanımlanabilmiştir. Bu metabolitlerden bazılarının serum düzeyleri NAFLD hastaları ve kontroller arasında farklılıklar göstermekle birlikte NAFLD alt grupları birbirine benzerdi. Sonuç: Serum fruktoz, isolösin ve lösin düzeyleri NAFLD hastalarında kontrollerden yüksekti. Bulgular serum fruktoz düzeyinin insülin direnci için, serum izolösin ve lösin düzeyininse hepatosteatoz ve steatohepatit gelişimi için biyobelirteç olabileceğini düşündürmekteydi. Ayrıca serum düzeyleri değişen diğer metabolitlerin NAFLD hastalarındaki tanısal, teröpatik ve prognostik önemlerinin klinik ve laboratuar çalışmalarla araştırılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Alkol dışı yağlı karaciğer hastalığı, NASH, fruktoz, dallı zincirli amino asitler.
Hacettepe Üniversitesi erişkin hastanesi romatoloji polikliniğinde takip edilip biyolojik tedavi alan romatoid artrit hastalarının komorbid hastalıklarının değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı biyolojik DMARD (bDMARD) tedavisi alan Romatoid Artrit (RA) hastalarına eşlik eden komorbidite prevalansının belirlenmesi, biyolojik tedavi altında bu hastalıkların seyrinin incelenmesi ve komorbiditelerin hastalık aktivitesi üzerine etkisinin belirlenmesidir. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Romatoloji Bilim Dalında 2013-2020 yılları arasında takip edilen ve bDMARD tedavisi almış 581 RA hastası dahil edildi. Retrospektif olarak ilk bDMARD tarihinden itibaren tüm hasta kayıtları incelendi. Buna göre hastaların 143'ü (%24.6) erkekti. Son vizit yaşı ortalama 50.3 (13.8) idi. Takip süresi ortalama 26.0 (20.9) aydı. Charlson komorbidite indeksi tüm hastalarda hesaplanmış olup, ortalaması 2.43 (1.72), ortancası 2.0 (1-13) idi. 228/581 (%39.2) hastanın en az bir komorbiditesi mevcuttu. BDMARD başlangıcında hastaların %41.1'i obezdi. Kadınlar erkeklerden daha kiloluydu (29.8'e karşı 27.5 p:0.002). Son vizitte ise VKİ bilinen 516 hastanın %42.1'inin obez olduğu görüldü. BDMARD başlangıcında diyabet öyküsü bilinen hastaların %13.8'inde diyabet tanısı mevcuttu. Takipte 21 hastada diyabet geliştiği görüldü ve diyabet insidansı 100 hasta yılında 2.47 (%95 GA: 1.62-3.77) hesaplandı. BDMARD başlangıcında hastaların %28.6'sında hipertansiyon mevcuttu. Lipid parametreleri bilinen hastaların %51.4'ünde LDL-K, %25.5'inde TG, %17.4'ünde total kolesterol yüksek bulundu. 42 (%7.2) hastada koroner arter hastalığı (KAH) mevcut olup, bunların 29'unun prematür KAH olduğu görüldü. Takipte 17 hastada KAH geliştiği görüldü ve KAH insidansı 100 hasta yılında 1.84 (%95 GA 1.15-2.94), prematür KAH insidansı ise 100 hasta yılında 1.08 (%95 GA 0.58-2.0) olarak hesaplandı. BDMARD öncesinde DAS-28 skoru yüksek olanlarda obezite daha sıktı. HAQ-DI skoru yüksek olanların ise çoğunlukla kadın, daha ileri yaşta, VKİ daha yüksek, komorbidite sayılarının ve kardiyovasküler risklerinin daha fazla olduğu görüldü. Yapılan çok değişkenli analizde ise bDMARD başlangıcında obezite varlığının DAS-28 tedavi cevabını olumsuz etkilediği görüldü (OR 1.04, %95 GA 1.0-1.08). Sonuç olarak bDMARD alan RA hastalarının tedavi yanıtlarında, eşlik eden komorbiditelerin önemli olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Romatoid artrit, hastalık modifiye edici anti-romatizmal ilaçlar (biyolojik), komorbidite, hastalık aktivitesi
ADAM19, FAM13A, IREB2 genleri yaygın varyantlarının KOAH yatkınlığı ve şiddeti ile ilişkisi
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), kalıcı hava akımı kısıtlaması ile karakterize, çevresel etkenler ile genetik yatkınlık neticesinde gelişen, heterojen bir hastalıktır. Bu çalışmada KOAH ile güçlü seviyede ilişkilendirilmiş genler olan; IREB2, FAM13A, ADAM19 yaygın polimorfizmleri ile KOAH yatkınlığı ve şiddeti ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. İlk olarak GOLD'un KOAH tanımlamasına uygun olarak persistan hava akımı kısıtlaması olan toplam 110 hastanın klinik verileri elde edildi. Periferik kandan elde edilen DNA ve spesifik primerler ile PCR yapıldı ve sonrasında ABI Prism 3500 cihazında Sanger dizileme yöntemi ile ADAM19, FAM13A, IREB2 genleri dizi analizleri tamamlandı. IREB2 rs2568494 GA genotipi ile KOAH hastalık yatkınlığı arasında anlamlı ilişki saptandı. FAM13A rs2869967 TC genotipi olanlarda solunum yetmezliği görülmesi riski 3.758 kat, mMRC 2 olma riski 2.359, daha fazla olduğu görüldü. FAM13A TC olan hastalarda GOLD B+D oranı (%74,4), FAM13A TC olmayanlara göre (%55,2) anlamlı derecede yüksekti. ADAM19 AG varyantı olanlarda istatistiksel anlamlı olarak FEV1 değerinin daha düşük seyrettiği, veriler değerlendirildiğinde IREB2 heterozigot varyantın KOAH hastalığı ile ilişkisi olabileceği görüldü. FAM13A TC varyanta sahip bireylerde KOAH gelişmesi halinde daha semptomatik seyredebileceği görüldü. Benzer şekilde ADAM19 rs1422795 AG genotipi ile hastalığa yatkınlık arasında ilişkisi saptanmadı ancak FEV1 değerlerinin hastalarda daha düşük olduğu tespit edildi. Bu çalışma sonucunda ADAM19, FAM13A, IREB2 genlerinin KOAH patofizyolojisinde yer alabileceği gösterildi. Çalışmamızda gösterilen farklı yolaklardaki ilişkiler, KOAH heterojenitesini yansıtan yeni yolakları belirlemek için çok önemlidir.
Nörojenik disfajili hastalarda baş ve boyun propriyosepsiyonu ile disfaji şiddeti arasındaki ilişkinin incelenmesi.
Bu çalışmanın amacı, nörojenik disfajili hastalarda baş ve boyun propriyosepsiyonun disfaji şiddeti ile ilişkisini incelemektir. Çalışmaya 26 nörolojik tanılı hasta dahil edildi. Hastaların disfaji şiddeti Modifiye Baryum Yutma Çalışması sonucuna göre puanlanan Penetrasyon Aspirasyon Skalası (PAS)'na göre belirlendi. Hastalar PAS'a göre disfajisi olan (n=15) ve olmayan (n= 11) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastaların boyun normal eklem hareketi (NEH) ve kas kuvveti ölçümü yapıldı. Servikal bölge propriyosepsiyon ölçümü hastaların kafasına yerleştirilen laser işaretleyici ile yapıldı ve orta hedeften sapma miktarı santimetre cinsinden not edildi. Baş ve boyun farkındalığını belirlemek için Fremantle boyun farkındalık anketi kullanıldı. Gruplar arasında cinsiyet, yaş, boy, kilo, tanı, boyun NEH açıklığı ve kas kuvveti açısından fark yoktu (p>0,05). Disfaji şiddeti ile boyun fleksiyon, ekstansiyon ve sol rotasyon propriyosepsiyon ölçüm sonuçları arasında pozitif yönde orta düzeyde ilişki bulundu (sırasıyla, r=0,48, p=0,01; r=0,58, p=0,002; r=0,42, p=0,02). Gruplar arasında boyun fleksiyon, ekstansiyon ve sol rotasyon propriyosepsiyon ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p<0,05). Disfaji şiddeti ile boyun farkındalığı arasında ilişki tespit edilmedi (p=0,72). Gruplar boyun farkındalığı açısından benzer bulundu (p=0,65). Sonuç olarak; nörojenik disfajili hastalarda baş ve boyun propriyosepsiyon etkileniminin olduğu ve disfaji yönetiminde baş ve boyun propriyosepsiyonun göz önünde bulundurulması gerektiği düşünüldü.
Nörojenik disfajili hastalarda disfaji şiddeti ile derin servikal fleksör kas kuvveti ve fonksiyonel bağımsızlık düzeyi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışma; nörojenik disfajili hastalarda disfaji şiddeti ile derin servikal fleksör (DSF) kas kuvveti ve fonksiyonel bağımsızlık düzeyi arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya yaş ortalaması 53,05±10,27 yıl olan nörolojik hastalık tanısına sahip 21 hasta dahil edildi. Demografik bilgileri alınan hastalar yutma fonksiyonu, postür, DSF kas kuvvet ve enduransı ve fonksiyonel bağımsızlık açısından değerlendirildi. Disfaji şiddeti için Modifiye Baryum Yutma Çalışması sonucuna göre puanlanan Penetrasyon Aspirasyon Skalası sonuçları kullanıldı. Postür değerlendirmesinde New York Postür Skalası ve baş anterior tilt ölçümü, DSF kas kuvveti değerlendirmesinde kranio servikal fleksiyon testi, DSF endurans değerlendirmesinde kranio servikal endurans testi, fonksiyonel bağımsızlık düzeyi değerlendirmesinde zamanlı kalk ve yürü testi (TUG) ve fonksiyonel bağımsızlık ölçeği (FIM) kullanıldı. Disfaji şiddeti ile New York Postür Skalası ve baş anterior tilti arasında ilişki bulunmadı (p>0,05). Disfaji şiddeti ile DSF aktivasyon puanı ve performans indeksi arasında orta düzeyde ilişki olduğu belirlendi (r=-0,57, p=0,01; r=-0,54, p=0,01; sırasıyla). Disfaji şiddeti ile DSF enduransı arasında ilişki bulunmadı (p= 0,30). Disfaji şiddeti ile TUG ve FIM bilişsel puanları arasında ilişki bulunmazken (p>0,05), FIM toplam ve motor puanları arasında orta düzeyde ilişki bulundu (r=-0,61, p=0,00; r=-0,57, p=0,01; sırasıyla). Sonuç olarak; nörojenik disfajili hastalarda disfaji şiddeti ile DSF kas kuvveti ve fonksiyonel bağımsızlık düzeyleri arasında ilişki olduğu saptandı. Çalışmadan elde edilen bulgular doğrultusunda nörojenik disfajisi olan hastalarda DSF kas kuvveti ve fonksiyonel bağımsızlığın göz önüne bulundurulması gereken faktörler olduğu, nörojenik disfaji değerlendirme ve tedavisinde bütüncül bir yaklaşım izlenmesi gerektiği sonuçlarına varıldı.
Klinik ve radyolojik olarak diz osteoartriti tanısı almış olan hastalarda serum COMP ve MMP-3 düzeylerinin hastalık evresi ve günlük yaşam aktiviteleri ile ilişkisi
Giriş: Osteoartrit en sık görülen eklem hastalığı olup, en fazla diz eklemini tutmaktadır. İnsidansı giderek artmakta ve özellikle yaşamın ikinci yarısında önemli ölçüde morbiditeye yol açarak yaşam kalitesini olumsuz olarak etkilemektedir. Günümüzde osteoartritte düşük dereceli kronik inflamasyonla seyreden multifaktöriyel bir sürecin rol oynadığı kabul edilmektedir. Çalışmanın amacı; klinik ve radyolojik olarak diz osteoartriti tanısı almış hastalarda serum COMP (Kıkırdak Oligomerik Matriks Proteini) ve MMP-3 (Matriks Metalloproteinaz-3) düzeyleri ile, hastalık evresi ve günlük yaşam aktiviteleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, ACR (Amerikan Romatoloji Derneği) kriterlerine göre primer diz osteoartriti tanısı alan 85 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, kilo, boy, eğitim durumları, meslekleri, ek hastalıkları ve kullandıkları ilaçlar kaydedildi. Ayrıntılı fizik muayene yapılarak diz osteoartriti değerlendirildi. Ayrıca serum COMP ve MMP-3 ölçümleri için hastalardan kan örneği alındı. Ağrının şiddeti ve günlük yaşam aktivitelerindeki fonksiyonel durumları VAS (Görsel Analog Skala), WOMAC (Western Ontario ve McMaster Üniversiteleri Osteoartrit İndeksi), Lequesne ve KOOS-PS (Diz yaralanması ve osteoartrit sonuç skoru-fiziksel fonksiyon kısa form) ölçekleri ile değerlendirildi. Bulgular: Hastaların 75'i (%88.2) kadın, 10'u (%11.8) erkekti. 85 hasta, Kellgren-Lewrence radyolojik evreleme sistemi (K-L) ne göre 3 gruba ayrıldı. K-L evre-I hastalar grup 1' e, K-L evre-II ve III olan hastalar grup 2' ye, K-L evre-IV olan hastalar ise; grup 3' e alındı. Yaş ortalaması grup 1' de 57.17±9.37, grup 2' de 64.73±9.48 ve grup 3' te 68.17±10.27 yıl olarak bulundu. Çalışmamızda hastaların serumda ölçülen COMP ve MMP-3 düzeyleri her üç grupta benzer saptandı. Kanda bakılan bu biyobelirteçler ile fonksiyonel test skorları karşılaştırıldığında, serum COMP düzeyi ile VAS skoru arasında orta derecede korelasyon, WOMAC ile orta derece negatif korelasyon, KOOS-PS ile düşük-orta derecede negatif korelasyon görüldü. Serum MMP-3 düzeyi ile VAS, WOMAC, KOOS-PS skorları arasında korelasyon görülmezken, Lequesne skoru ile düşük düzeyde korelasyon saptandı. Sonuç: Serum COMP ve MMP-3 ölçümlerinde farklı evrelerdeki diz OA' sı grupları arasında anlamlı fark görülmemiş olup, serumda ölçülen bu biyobelirteçler ile ilgili OA tanısı ve bu belirteçlerin prognostik değeri adına daha büyük örneklem gruplarında ileri çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.
Erken koklear implantasyon yaşının konuşma sesi bozukluğu şiddetine ve konuşma anlaşılırlığı düzeyine olan etkisinin incelenmesi
Konuşma seslerinin algılanması ve üretilmesi işitme sistemine bağlı olduğundan işitme kaybı olan bireylerde artikülasyon ve fonolojik becerilerin yetersiz kaldığı bilinmektedir. Buna bağlı olarak konuşma anlaşılırlığı da bozulmaktadır. Artikülasyon ve fonolojik bozukluğun özellikleri; işitme kaybı başlangıç yaşı, işitsel bozukluk türü ve derecesinden etkilenmektedir. İleri ve çok ileri derecede işitme kaybı olan çocuklar, koklear implant gibi modern işitme teknolojisinden maksimum işitsel yarar sağlamaktadırlar. Bu araştırmada, prelingual işitme kayıplı çocuklarda koklear implantasyon zamanının konuşma sesi bozukluğu şiddetine ve konuşma anlaşılabilirliğine etkisinin incelenmesi amaçlanmaktadır. İkincil olarak, normal işitme becerilerine sahip akranları ile koklear implantlı çocukların artikülasyon, fonolojik ve anlaşılabilirlik becerileri açısından karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Çalışmaya koklear implantasyon yaşı 12-18 ay, 18-24 ay ve 24-30 ay aralığında bulunan 5-7 yaş arasında toplam 45 çocuk (32 E, 13 K) ve normal işitme becerilerine sahip 5-7 yaş arasında toplam 15 çocuk (7 E, 8 K) dahil edilmiştir. Konuşma sesi becerileri değerlendirilmesi "Türkçe Sesletim ve Sesbilgisi Testi (SST)" nin üç alt testi kullanılarak konuşma anlaşılabilirliği değerlendirilmesi ise "Bağlamiçi Anlaşılabilirlik Ölçeği" kullanılarak yapılmıştır. Araştırmanın sonucunda, erken koklear implantasyon yaşına sahip çocukların artikülasyon-fonolojik becerileri ve konuşma anlaşılırlığı daha geç yaşta koklear implantasyon yapılan çocuklardan anlamlı derecede daha yüksek olduğu görülmüştür. Ayrıca en erken dönemde koklear implantasyon olan çocukların bile normal işitme becerilerine sahip akranları ile karşılaştırıldığında konuşma sesi becerilerinde ve konuşma anlaşılabilirliğinde anlamlı derecede düşük performans gösterdiği bulunmuştur..
Türkçe konuşan çocukların kekemelik bulgularının hece ve sözcük temelli değerlendirilmesi
Kekemelik değerlendirmelerinde çeşitli yöntemler ve araçlar kullanılarak kekemelik sıklığı ve şiddeti değerlendirilmektedir. Bu çalışmada, Türkçe'de hece ve sözcük temelli kekemelik sıklıkları ve kekemelik şiddeti değerlendirmeleri incelenmiştir. Çalışmaya, kekemeliği olan, 7-16 yaş aralığında toplam 61 çocuk dahil edilmiştir. İlk olarak, çocukların spontan konuşma verilerinden hece ve sözcük temelli kekemelik sıklıkları hesaplanmıştır. Kekemelik sıklıkları arasındaki uyum incelenmiş ve bu oranlar arasında bir dönüşüm oranı sağlanmıştır. Kekemeliği olan okul çağındaki bir çocuğun kullandığı bir sözcüğün ortalama 2,48 heceden oluştuğu gözlenmiştir. Bu oran ile heceden sözcüğe, sözcükten heceye dönüşüm sağlanmıştır. Kekemelik şiddeti değerlendirmelerinde ise hece temelli veri alan SSI-4-TR ve hem hece hem de sözcük temelli veri alan Weighted SLD ile kekemelik bulguları değerlendirilmiş ve aralarındaki şiddet uyumları incelenmiştir. Çalışmanın bulgularına göre, Türkçe'de kekemelik sıklığı hesaplamalarında sözcük temelli hesaplama oranlarının hece temelli hesaplama oranlarından istatistiksel olarak anlamlı biçimde daha yüksek olduğu gözlenmiştir (p < , 001). Dönüşüm değeri olarak kullanılan 2,48'e göre, dönüştürülmüş sıklık değerleri ile gerçek sıklık değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı ve uyumlu oldukları gözlenmiştir (p <,005). SSI-4-TR ile hece ve sözcük temelli Weighted SLD kategorik değerlerinin uyumlu olduğu, ancak, hece temelli Weigthed SLD ile uyumun daha yüksek olduğu görülmüştür. Türkçe konuşan kekemeliği olan okul çağı çocuklarının hece ve sözcük temelli kekemelik sıklıkları arasında dönüşüm yapılmasında 2,48 oranı kullanılabilir. Kekemelik şiddeti değerlendirme araçları Türkçe'ye uyarlanırken, hece ve sözcük temelli hesaplama sonuçları arasındaki farkın göz önünde bulundurulması önemlidir. Anahtar Kelimeler: Okul çağı, kekelenen hece sıklığı, kekelenen sözcük sıklığı,kekemelik şiddeti
Nöromusküler hastalığa sahip bireylerde postür bozukluklarının incelenmesi ve hastalık şiddeti, kas kuvveti, fonksiyonel kapasite ve denge ile ilişkisinin araştırılması
Bu çalışma, Nöromusküler hastalıklarda (NMH) omurga ve ayak postür bozukluklarının detaylı incelenmesi ve kas kuvveti, hastalık şiddeti, fonksiyonel kapasite ve denge bozukluğu ile ilişkisinin araştırılması amacıyla planlandı. Çalışmaya yaş ortalaması 36.13±14.25 yıl olan ve NMH tanısı almış 47 erişkin hasta dâhil edildi. Bireylerin genel vücut postürü New York Postür Derecelendirme Ölçeği (NYPR), kifoz ve lordoz açısı Fleksible Ruler, skolyoz ve spinal asimetri Skolyometre ile, ayak deformiteleri ve ayak postürü ise Ayak Postür İndeksi ile değerlendirildi. Ayrıca postür bozuklukları ile aralarındaki ilişkinin belirlenmesi adına; kas kuvveti (Manuel Kas Testi, Dinamometre), hastalık şiddeti (Üst/Alt Ekstremite Fonksiyon İndeksi), fonksiyonel kapasite (2 Dakika Yürüme Testi), denge bozukluğu (Fonksiyonel Uzanma Testi, Zamanlı Kalk Yürü Testi) ve günlük yaşam aktiviteleri (Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği) değerlendirildi. Skolyometre ile yapılan ölçümlerin sonucunda, 30 hastada (%73.2) olası skolyoz varlığı, 11 hastada (%26.8) spinal asimetri, 27 hastada (%65.9) ise pelvik asimetri olduğu bulundu. Ayak postürünün değerlendirilmesi sonucunda 3 hastada düşük ayak (%6.4), 35 hastada pes planus (%89.74), 2 hastada (%5.12) pes kavus, 6 hastada (% 12) halluks valgus deformitesi olduğu kaydedildi. NYPR ölçeği ile üst ekstremite hastalık şiddeti, fonksiyonel kapasite, günlük yaşam aktivitesi ve denge bozukluğunun ilişkili olduğu bulundu (p<0,05). Skolyoz ve pelvik asimetri varlığı ve torakal kifoz ve lumbal lordoz açılarındaki artış ile denge bozukluğu arasında ilişki bulundu (p<0,05). Ayrıca pelvik asimetrisi olan hastaların olmayanlara göre denge ve düşme risklerinin daha fazla olduğu görüldü (p<0.05). Çalışmamızdan elde edilen bulgular, NMH'da postür bozukluklarının sık görüldüğü ve hastalığın diğer bulguları ile ilişkisi nedeniyle dikkatle takip edilmesi ve uygun fizyoterapi müdahaleleri ile kontrol altında tutulmasının hastaların günlük yaşamdaki bağımsızlıkları için önem arz ettiğini göstermiştir.
Adölesan idiyopatik skolyozda iki farklı egzersiz yönteminin skolyoz şiddeti, yürüyüş, fiziksel, fonksiyonel parametreler ve yaşam kalitesi üzerine etkisinin incelenmesi
. Bu çalışmanın amacı, adölesan idiyopatik skolyozda (AİS), iki farklı egzersiz yönteminin skolyoz şiddeti, yürüyüş, fiziksel, fonksiyonel parametreler ve yaşam kalitesi üzerine etkisinin karşılaştırılmasıdır. Çalışmaya Lenke tip 1 eğriliğe sahip 28 AİS'li birey dahil edildi ve bireyler rastgele iki gruba ayrıldı: Schroth grubu (n = 14) ve Core stabilizasyon grubu (n = 14). Her iki gruba fizyoterapist kontrolünde haftada 3 gün 10 haftalık egzersiz programı uygulandı. Tedavi öncesinde ve tedavi bittikten sonra; eğrilere ait Cobb açıları ön-arka radyografi ile, gövde rotasyonları öne eğilme testinde skolyometre ile, kozmetik deformite algısı Walter Reed Visual Assessment Scale (WRVAS) ile, üst ve alt ekstremite kas kuvveti Biodex System 4-Pro® ile, spinal mobilite Spinal Mouse® ile, pedobarografik yürüyüş parametreleri DIASU Dijital Analiz Sistemi® ile ve yaşam kalitesi SRS-22 anketi ile değerlendirildi. Tedavi sonrası her iki grupta, Cobb açıları ve gövde rotasyon açılarında azalma, kozmetik deformite algısı, spinal mobilite, kas kuvveti, pedobarografik yürüyüş parametreleri ve yaşam kalitesinde iyileşme görüldü (p<0,05). Schroth grubunda Cobb açıları, torakal gövde rotasyon açısı, kozmetik gövde deformitesindeki azalma ile spinal mobilite ve yaşam kalitesindeki gelişimin Core stabilizasyon grubuna göre daha fazla olduğu bulundu (p<0,05). Core stabilizasyon grubunda, Schroth grubuna göre üst ve alt ekstremite kas kuvveti artışının daha fazla olduğu görüldü (p<0,05). Plantar yüzey temas alanında hem statik durumda hem de yürüyüşte Schroth grubunda Core stabilizasyon grubuna göre daha fazla artış görüldü (p<0,05). Serviko-torasik ve lumbal gövde rotasyonundaki azalmada iki grup arasında fark görülmedi (p>0,05). Sonuç olarak, Schroth egzersizleri AİS'de skolyoz şiddetini azaltmada, skolyoza bağlı problemlerin düzeltilmesinde ve yaşam kalitesini geliştirmede Core stabilizasyon egzersizlerinden daha etkili bulunmuştur. Bunun yanında, Core stabilizasyon egzersizleri, üst ve alt ekstremite kas kuvvetinin geliştirilmesinde Schroth egzersizlerinden daha etkili bulunmuştur. Tedavinin amacı göz önünde bulundurularak, her iki egzersiz yöntemi de AİS'nin konservatif tedavisinde kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Adölesan idiyopatik skolyoz, egzersiz, Schroth yöntemi, Core stabilizasyon, skolyoz
Solunum yolu bulguları ile başvuran çocuklarda hastalık şiddetini belirleyen farklı skorların hastaneye yatışı ve hastalık ciddiyetini belirlemedeki etkisinin değerlendirilmesi
Çocuk acil servisine en sık başvuru nedenlerinden biri solunum sistemi şikayetleridir. Acil servise burun akıntısıdan takipne, nefes darlığı, retraksiyon, siyanoz gibi solunum yetmezliği bulgularına kadar geniş bir yelpazede solunum şikayetleri ile başvurular yapılmaktadır. Birçok solunum yolu hastalığı hafif ve kendini sınırlayan özellikte olup, bir kısmı ise hayatı tehdit edebilir. Bu nedenle acil serviste çalışan hekimlerin bu hastalıkları iyi tanıması ve uygun tedavi etmesi önemlidir. Bu çalışmanın amacı; solunum sıkıntısı ile acil servise başvuran çocuklarda hastaneye yatışı gösteren kriterlerin belirlenmesi ve farklı rehber ve skorların hastaneye yatışı göstermedeki etkinliğinin incelenmesidir. Çalışmaya araştırmacının bizzat çalıştığı şiftlerde (08:00-16:00 ve 16:00-23:00 saatleri arasında) triaja üst ve alt solunum yolu şikayetleri ya da bulguları ile başvuran hastalar dahil edildi. Hastaların triaj alanında vital bulguları, Pediatrik Değerlendirme Üçgeni bileşenleri, ESI ve PaedCTAS'a göre triaj seviyeleri ile PEUS skorları belirlendi. Solunum şikayetleri ile acil servise başvuran hastaların %13'ü yatırıldı. PDÜ değerlendirmesi anormal olan hastaların hastane yatışının daha fazla olduğu görüldü (p<0,001). Yatırılan hastaların ESI'ye göre %92'sinin ve PaedCTAS'a göre %91'inin triaj seviyesi 1 veya 2 idi. Triaj alanında PEUS skoru 4 ve üzerinde olan hastaların %80 duyarlılık, %86,5 seçicilik ile yatışı öngörebildiği görüldü. Triaj alanında yatışı öngörmede kullanılacak istatistiksel anlamı olan faktörler; bilinç bulanıklığı, oksijen satürasyonunun <%95 olması, retraksiyonların eşlik etmesi ve anormal solunum sayısı olarak bulundu. Sonuç olarak bu çalışmadan elde edilen bilgilerle; triajda solunum sıkıntısı olan ve hastaneye yatacak hastaları belirleyen faktörler belirlenerek bir skorlama oluşturuldu. Bu skorlamanın geçerlilik değerlendirmesi için daha fazla sayıda hastane ve/veya yoğun bakım ünitesine yatan hastaların dahil edildiği çalışmalara ihtiyaç duyulduğu görüldü.
Bebeklerde komplike olmayan bez dermatiti şiddet değerlendirme ölçeğinin geçerlik ve güvenirliğinin incelenmesi
Bebeklerde Komplike Olmayan Bez Dermatiti Şiddet Değerlendirme Ölçeğinin Geçerlik ve Güvenirliğinin İncelenmesi Amaç: Araştırma Buckley ve arkadaşları tarafından 2016 tarihinde geliştirilen "Bebeklerde Komplike Olmayan Bez Dermatiti Şiddet Değerlendirme Ölçeği"nin Türkçe uyarlamasının geçerlik ve güvenirliğini değerlendirilmesi amacıyla metadolojik olarak planlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmanın evrenini Temmuz 2018-Aralık 2018 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yenidoğan Polikliniğine getirilen bebekler, örneklemini ise belirtilen tarihlerde dahil edilme kriterlerine uyan 150 bebek oluşturmuştur. Veri toplama aracı olarak Bebek Tanıtıcı Bilgi Formu ve Bebeklerde Komplike Olmayan Bez Dermatiti Şiddet Değerlendirme Ölçeği kullanılmıştır. Araştırmanın istatistiksel değerlendirilmesinde sayı/yüzde, t testi, Cronbach alfa güvenirlik katsayısı, bağımsız gözlemciler arası uyum testi için sınıf içi korelasyon testi kullanılmıştır. Bulgular: Ölçeğin geçerlik çalışmasında dil geçerliği için ölçeğin İngilizceden Türkçeye çevirisi ve daha sonra Türkçeden İngilizceye çevirisi yapılmıştır. Dil geçerliği sağlandıktan sonra içerik geçerliği için ölçek farklı sağlık alanlarında uzman 10 öğretim üyesi görüşüne sunulmuştur. Uzman görüşleri Davis tekniği kullanılarak değerlendirilmiştir. Uzman görüşlerine göre tüm maddelerinin kapsam geçerlik oranı "0.90", kapsam geçerlik indeksi "0.98" olarak bulunmuştur. Yapı geçerliği için yapılan bilinen grupların karşılaştırılması analizinde, gestasyon haftalarına göre 3 grubun karşılaştırılması yapılmış ve gruplar arasında anlamlı fark görülmüştür. (x2:27.597,p<0.005) Bu sonuçlara göre, Bebeklerde Komplike Olmayan Bez Dermatiti Şiddet Değerlendirme Ölçeğinin geçerli bir ölçme aracı olduğu belirlenmiştir. Bebeklerde Komplike Olmayan Bez Dermatiti Şiddet Değerlendirme Ölçeğinin güvenirlik çalışması için, madde toplam puan korelasyonları incelenmiştir. Ölçek maddelerinin ölçek toplam puanıyla olan korelasyon katsayılarının 0.725-0.898 arasında dağılım yaptığı görülmüştür. Tüm maddelerin madde-toplam ölçek puan korelasyonu için hesaplanan p değerinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu ve böylece ölçekten madde çıkarılmayacağı da saptanmıştır (p<0.001). Ölçeğin Cronbach α güvenirlik değerinin 0.81; maddelerinin güvenirlik değerlerinin ise sırasıyla 0.73, 0.80, 0.78 ve 0.79 olarak belirlenmiştir. İki gözlemci arasındaki uyum katsayısı (ICC: 0.999) ve her bir madde için uyum katsayısı (ICC: 0.997) 0.80'den büyük bulunmuştur. İki gözlemci arasında yüksek düzeyde uyum olduğu saptanmıştır. Ölçeğin her iki ölçüm arasındaki sınıf içi korelasyon katsayısı hemşire ölçümünde 0.987, araştırmacı ölçümünde 0.995 bulunmuştur. Analiz sonucu her iki gözlemcide de ölçeğin tüm maddelerinin her iki ölçüm arasında istatistiksel olarak pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Bu sonuçlara göre, Bebeklerde Komplike Olmayan Bez Dermatiti Şiddet Değerlendirme Ölçeğinin Türk toplumu için güvenilir bir ölçme aracı olduğu da belirlenmiştir. Sonuç: Yapılan analizler ve değerlendirmeler sonucu Bebeklerde Komplike Olmayan Bez Dermatiti Şiddet Değerlendirme Ölçeği Türk toplumu için geçerli ve güvenilir bir ölçme aracıdır. Bu sonuçlar doğrultusunda geliştirilen ölçek Türkiye'de yapılacak araştırmalar için başarıyla kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Bebek; Bez Dermatiti; Değerlendirme; Geçerlik; Güvenirlik