DoctorateOpen Access

L'articulation de l'éthique et de la politique chez Spinoza et Sartre

2013
1 views
0 downloads
Advisor: Prof. Dr. Kenan Gürsoy

Abstract (TR)

Individu et Communauté chez Spinoza adlı eserinde Alexandre Matheron, Spinoza düşüncesinin etik, metafizik ve politik veçhelerini bir arada ele alan bütünlüklü bir yorumunu yapabilmek için çıkış noktası olarak Etika'nın üçüncü bölümünün 6. Önermesinin altını çizer. Spinoza'nın conatus kavramını, yani her varlığın kendine özgü varlıkta kalma çabasını merkeze koyarak Spinoza'nın eserlerine bakan Matheron, Spinoza'yı tam anlamıyla bir sistem filozofu olarak ele alır ve filozofun Etika'da ortaya koyduğu etik-metafizik kuramın derin bir analizini yaparken, Spinoza düşüncesini belirleyen bu etik-metafizik düzlemin Politik İnceleme'de ve Teolojik-Politik İnceleme'de ortaya koyduğu siyaset kuramıyla ne tür bir ilişkisi olduğunu da inceler. Matheron'un, pratik felsefenin iki temel alanının, yani etik ve politikanın, metafizik bir düşünce sistemiyle nasıl bir ilişki içinde ele alındığını Spinoza'nın tüm eserlerini inceleyerek ortaya koyduğu analizler, hem içerik olarak hem de metodolojik olarak bu tezin odaklandığı temel mesele açısından önemli bir referans oluşturur.Spinoza düşüncesindeki farklı katmanların conatus kavramı çevresinde birbirine bağlanışını göstererek Spinoza okumalarına yeni bir yön veren Matheron'un yorumu, bir yandan Spinoza düşüncesinin bütünlüklü bir sistem olarak iç işleyişini ele alırken diğer yandan karşılaştırmalı okumalara yol açabilecek bazı soru ve analizleri de ortaya koyar. Spinoza ve Sartre düşüncesinde etik ve siyasetin eklemlenişi konusuna odaklanan tezimizin çıkış noktasında da Matheron'un söz konusu eserinde ortaya attığı bir soru bulunur. Matheron, Spinoza'da insanlar arası yaşamın tutkularla nasıl belirlendiğini ve duyguların taklidi kuramını incelerken Sartre'ın Critique de la raison dialectique'te kullandığı iki kavramdan faydalanır: "negatif karşılıklılık" ve "pozitif karşılıklılık". Matheron'un Spinoza'da bireyler arası ilişkileri incelerken Sartre'ın kavramlarını devreye sokması, sosyal alanın analizini yaparken bu iki filozofun bir arada düşünülebileceğini hissettirir; zira Matheron'un Sartre'dan alarak kullandığı kavramlar Fransız filozofun siyaset teorisinin bel kemiğini oluşturan iki toplumsallık çeşidine (dizi ve kaynaşmış grup) doğrudan bağlanırlar. Ancak yine analizinin tam bu noktasında Matheron, bir dipnotta bizi Sartre'ı sözleşmeci teorilerle birlikte düşünmeye davet eder ve Sartre'ın siyaset kuramında yer alan diziden kaynaşmış gruba geçiş porblematiği ile klasik sözleşmeci kuramın doğal halden sivil hale geçiş problematiği arasında bir analoji olup olmadığını sorar. Bu soru Matheron'un Spinoza yorumu içinde herhangi bir rol oynamaz ve sadece karşılaştırmalı bir çalışmaya imkan veren, cevabı verilmemiş bir soru olarak kalır. Burada dikkat çekici olan şey, Matheron'un Spinoza'da bireyler arası etkileme-etkilenme ilişkilerini ele alırken Sartre'ın kavramlarını kullanmasına rağmen, dipnotta sorduğu soruyla Sartre'ın politik teorisini Spinoza'yla birlikte değil daha çok Hobbes gibi bir klasik sözleşmeci bir filozofla birlikte düşünme eğiliminde olduğunu hissettirmesidir.Matheron'un cevapsız bıraktığı bu soruya kapsamlı bir cevap verebilmek için öncelikle klasik sözleşmeci kuramın doğal hal ve sivil hal kavramlarıyla nasıl şekillendiğinin genel hatlarıyla ortaya koyulması ve daha sonra Sartre'ın politik kuramını belirleyen dizi ve kaynaşmış grup kavramlarının analizi ile bir karşılaştırma yapılması gerekir. Biz bu tezde Sartre'ın politik teorisinin sözleşmeci mantığa indirgenemeyecek olan işleyişini Sartre'ın politik teorisini ortaya koyduğu Critique de la raison dialectique adlı eserini inceleyerek ortaya koyacak ve buradaki yapıyı Hobbes düşüncesiyle karşılaştırarak Matheron'un sorusuna olumsuz bir cevap vereceğiz. Hobbes'ta doğal halden sivil hale geçişi belirleyen rasyonalist ve mutlakçı mantığın, Sartre'da diziden kaynaşmış gruba geçişte rol oynayan ilkelerden radikal bir biçimde ayrıldığını göstererek Sartre'ın politik kuramını klasik sözleşmeci net bir şekilde ayırırken Sartre'ın politik teorisini sözleşmeci mantıktan ayırdığımız ölçüde Spinoza'nın politik teorisine yaklaştıracağız. Felsefe tarihi içinde çoğunlukla Hobbes'unkine benzer bir sözleşme kavramıyla politik kuramını oluşturan bir filozof olarak görülen Spinoza'da doğal hal ve sivil hal kavramlarının nasıl ele alındığını inceleyecek, Spinoza'nın politik kuramının klasik kuramdan ne şekilde ayrıldığını ortaya koyacağız. Bu analizlere dayanarak Sartre'ın dizi ve kaynaşmış grup kavramlarıyla birlikte ele alınabilecek olan yaklaşımın Hobbes'ta değil Spinoza'da bulunabileceğini göstereceğiz. Matheron'un sorusuna vereceğimiz olumsuz cevap, Sartre'ı ve Spinoza'yı sözleşmeci kuramlara karşı ortak bir direnç gösteren filozoflar olarak bir arada okuma imkanını açaçak. Bu iki filozofta insan gerçekliğinin işleyişinin ve toplumsal yapıların oluşumunun nasıl ele alındığını analiz ederken, tekilliklerin belirleyiciliği üzerine kurulan birbirine paralel politika anlayışlarının Spinoza'da ve Sartre'da ortaya çıkışını göstereceğiz. Politik toplumun, ortak bir özgürleşme deneyimi içinde ortaya çıkışını takip eden süreçte, yani toplumsal ve bireysel özgürlüğün muhafaza edilmesi, sürdürülmesi ve toplumsal barışın kurulması aşamasında hem Sartre'da hem de Spinoza'da politikanın etiğe eklemlendiği noktaları açığa çıkaracağız. Hiç bir zaman birbirinin doğrudan muhatabı olmamış iki filozofu ele almak, genel felsefe tarihi okumaları içinde bu filozoflara atfedilen rollerin (Spinoza'yı mutlak bir zorunluluğun filozofu olarak okumak, Sartre'ı mutlak bir özgürlüğün ve bireysel bir pesimizmin filozofu olarak okumak gibi) ötesinde bir bağın, tutarlı bir tartışma içinde kurulmasıyla mümkün olur. Matheron'un sorusundan hareketle Spinoza ve Sartre'ı sözleşmeci politik kuramlar karşısında ortaak bir hatta yerleştirmek bize çok farklı pozisyonları temsil ettiği düşünülen bu iki filozofu birlikte düşünebileceğimiz bir bağlam kazandırır. Anakronizme düşmeden bu iki filozof arasındaki ilişkiye baktığımızda, bir 20. yüzyıl filozofu olan Sartre'ın kendisinden 3 asır önce yaşamış olan Spinoza'ya yaptığı referansların içeriğini incelemek ve bu referansların Sartre düşüncesinde oynadığı belirleyici bir rol olup olmadığna bakmak, bu filozoflar üzerinden verimli bir tartışma alanı açmayı sağlamaz. Zira Sartre'ın felsefi eserlerinde Spinoza'ya yaptığı göndermeler, basit felsefe tarihi göndermeleri olmaktan öteye hiç geçmez. Sartre L'être et le néant'da, Cahiers pour une morale'de ve Critique de la raison dialectique'te Spinoza'nın bazı kavramlarına ya da bazı spinozist temalara gönderme yapar, ancak bu göndermelerden hiç birinde Sartre'ın Spinoza'yı felsefe tarihi içinde ona biçilen genel rolün ötesine geçecek bir bakışla ele aldığını ya da Spinoza düşüncesini kendi analizlerinde etkin bir şekilde kullandığını görmeyiz. Ancak Sartre'ı ve Spinoza'yı farklı tarihsel bağlamlarda ortaya koydukları ortak bir ısrar üzerinden, toplumsal hayatta tekilliklerin indirgenemez ve kurucu rolüne yaptıkları vurgu üzerinden düşündüğümüzde, hem politik alanı hem de etiği belirleyen ortak bir ilkede bu iki filozofu bir araya getirmek mümkün olur. Sartre'da tekilliklerin belirleyiciliği ontolojik bir mutlak özgürlük fikrine dayandırılır, Spinoza'da ise her varlığın kendine özgü varlıkta kalma çabasına, yani conatus kavramına dayandırılır. Biz bu çalışmada, Sartre ve Spinoza'yı birbirine zıt özgürlük anlayışlarını temsil eden filozoflar olarak değil, conatus kavramı ve ontolojik özgürlük anlayışı üzerinden tekilliklerin sürekli olumlanışını politikanın ve etiğin temel ilkesi olarak ortaya koyan filozoflar olarak ele alacağız.Sartre'ın özgürlük anlayışını ve Spinoza'nın conatus kavramını inceleyerek bu iki filozofu ortak bir etik-politik ilke üzerinden birbirine yaklaştırmak ve bu filozofları tekilliklerin sürekli olumlanışına yaptıkları vurguda ortaklaştırmak bize bu filozofların politik kuramında belirleyici olan önemli bir noktanın da altını çizme imkanı verir. Hem Sartre'da hem de Spinoza'da olumsuz toplumsallık hallerinden (dizi ya da varsayımsal bir doğal hal gibi) çıkış hiç bir zaman mutlak ve geri dönüşsüz değildir. Spinoza gibi, her bireyin varlıkta kalma gücü ile varlıkta kalma hakki arasında mutlak bir eşitlik kuran bir filozof için sivil hale geçiş hiç bir zaman mutlak bir hak transferini ifade etmez. Zira hak, her bireyin kendine özgü varlıkta kalma çabasına, gücüne denk olan, tamamıyla o bireyin varoluş biçimini ifade eden bir kavramdır ve başkasına devredilemez. Dolayısıyla sivil topluma geçişte denyimlenen şey, geri çevrilemez bir kararla rasyonel bir toplumun kuruluşu değil, birbirine indirgenemez ve birbiriyle karşılaştırılamaz olan tikelliklerin ortak bir eylem çevresinde biraraya gelmesidir. Dolayısıyla, dağılma, olumsuz ve çatışmalı bir çoğulluk haline geri dönüş, sivil hale geçmiş toplumlara sürekli olarak içkin olan bir imkandır. Benzer bir yaklaşım Sartre'ın politik kuramını da belirler. Her biri mutlak bir özgürlükle, yani kendine özgü bir varolma şekliyle tanımlanan bireylerin dizisel bir çoğulluk halinden (olumsuz bir birliktelik, negatif karşılıklılığın alanı) kaynaşmış gruba (pozitif karşılıklılığın alanı) geçişi ortak bir eylem içinde mümkün olur. Ortak yaşamın kuruluşu ve sürdürülmesi arzusu, ortak bir eylem içerisinde yaşanan bireysel ve toplumsal dönüşüm ile ortaya çıkar. Hem Sartre'da hem de Spinoza'da olumlu bir toplumsal yapının kuruluşu bir çeşit güç, hak ya da özgürlük transferine değil tekil özgürlüklerin birlikte eylediği ortak bir üretim sürecine dayanır. Böyle bakıldığında Spinoza düşüncesi de Sartre düşüncesi de, bireysel hakların geri döndürülemez bir biçimde, rasyonel bir kararla bir egemen figüre aktarıldığı sözleşme fikriyle hiç bir şekilde uyuşmaz. Her iki filozofta da herhangi bir politik rejimin mutlaklaştırılışı söz konusu değildir; bilakis her toplumsal kurluşu, her politik özgürleşme deneyimi, kendi özgün şartları içinde değerlendirilmek zorundadır veo deneyimin bileşenlerinden doğan özgün bir bileşimin sonucu olarak düşünülürler. Tekilliklerin sürekli bir ilişkisellik içinde düşünüldüğü ve bu ilişkilerin ortak bir amacın gerçekleştirilmesine yöneldiği anlarda ortaya çıkan toplumsal kuruluş anlarının belirleyici olduğu bir toplumsallık analizi içinde, Sartre da Spinoza da özgürlüğü verili bir değer olarak değil, sürekli olarak kurulması, toplumsal ve bireysel olarak sürekli yenilenmesi gereken pratik bir yaratım süreci olarak görür. Toplumsallık analizinin temeline tekil varoluşların mutlak olumlanışını koyan filozoflar olarak Spinoza'ya ve Sartre'a baktığımızda, ilk bakışta birbirinden çok farklı gibi görünen bu iki filozofun ortak bir politika tanımında bir araya gelebileceğini görürüz. Bu bağlamda politika mutlak bir güvenlik rejiminin kuruluşunu hedefleyen, yönetme-yönetilme ilişkilerine odaklı pratiklerden ve düzenlemelerden ibaret bir alan değildir. Spinoza ve Sartre üzerinden bir politika tanımı yaptığımızda söylememiz gereken ilk şey, politikanın insan gerçekleğinin işleyişini, insanlar arası ilişkilerin olumlu ve olumsuz fazlarının nasıl oluştuğunu açığa çıkarması gerekir. Zira insan gerçekliği sürekli olarak bir salınım içinde, olumsuz bir toplumsallık hali ile olumsuz bir toplumsallık hali arasındaki sürekli salınım içinde kendini var eder. Politik etkinlik, bu salınımı belirleyen ilişkisel dinamikleri ortaya çıkararak, olumlu fazın uzatılmasını, insanlar arası ilişkileri hem bireysel hem toplumsal özgürlüğü destekleyecek şekilde düzenleyerek insanlar arası yaşamın uyum içinde sürdürülebilmesini hedefler. Her iki filozofta da bu türden bir politika anlayışı dolayısıyla hiç bir toplumsal yapı değiştirilemez ve mutlak bir yapı olarak tanımlanamaz. İnsanlar arası çatışmanın, insan gerçekliğinin asli dokusunu oluşturduğunu kabul ederek politik alanı düşünen Sartre'nın ve Spinoza'nın toplumsal analizlerini ulaşılması gereken toplumsal idealler ya da ütopyalar değil, ortak eylemin dönüştürücü ve özgürleştirici gücü belirler. Politik alan çatışmaların nihai bir çözüme kavuşturulduğu alan değildir; bilakis her tekil varoluşun özgür katılımıyla kurulan toplumlarda çatışma her an topluma içkin bir imkandır. Sartre'da ve Spinoza'da politik kuram, insan gerçekliğinin asli dokusunun çatışma olduğu kabulü üzerine kurulmak zorundadır, çünkü nihai bir barış ve uyum oluşturma iddiası, bu filozofların insanı ele alırken temele koydukları özgünlük ilkesine, yani her bireyin kendi doğası gereğince ve özgürce eyleyebilmesi ilkesine ters düşer. Politika, hep yeniden doğan çatışmalara sürekli ve konjonktürel çözümler üretme alanıdır. Toplumsal özgürlüğün bireysel özgürlüklerin desteklenmesi ve hayata geçirilmesi üzerine kurulduğu bir insan gerçekliğinin imkanı üzerine kurulan bu politika anlayışı Sartre ve Spinoza'yı bir arada düşünmemize izin verir.Spinoza'nın conatus kavramının onun politik kuramında oynadığı rol ile Sartre'ın ontolojik özgürlük anlayışının toplumsal analizlerini belirleyişi arasında kurulan paralellik, her iki filozofta benzer bir gerçekçiliğin politikayı şekillendirdiğini görmemizi ve bu politika anlayışının etiğe eklemlendiği spesifik bir noktayı, politik toplumda özgürlüğün ve barışın istikrarının sağlanması aşamasını farklı bir açıdan ele almamızı sağlar. Özgür bir toplumun spontane bir eylem içinde ortaya çıkış sürecini Spinoza'da ve Sartre'da paralel bir şekilde ele aldığımızda, bu iki filozofta da bu eylemsel kendiliğindenliğin mantığının benzer şekilde açıklandığını farkederiz. Politik toplumun ancak ve ancak bir praksis içinde, ortak ve kökensel bir eylem içinde kaynağını bulduğunu vurugulayan bu filozoflarda, toplumsal özgürleşme deneyimi aynı zamanda bireysel özgürleğün de en yüksek derecede hayata geçirildiği yerdir. Ortak özgürleştici deneyimin tamamlanışını takiben bireylerin kendini içinde bulduğu toplumsal aşamada, bir eylem içinde birleşen bireylerin ortak varoluşunun sürdürülmesi için düzenlemeler yapılması gerekir. Ortak yaşamı sürdürme arzusunun temelinde de, ortak deneyim içinde yakalanan özgürlük ya da yetkinlik seviyesinin sürüdürülmesi isteği vardır. Spinoza'da "özgür çokluk"un, Sartre'da da kaynaşmış kurumsal bir toplum düzenine geçiş sürecinde yine eylemsellik belirleyicidir; ancak bu kez toplumsal eylem bir kendiliğindenlikle değil bir ortak düşünümle kurulur. İlk ortak eylem içinde yakalanan yetkinlik derecesini kaybetmemek, ulaşılan toplumsal ve bireysel özgürlüğü istikrarlı bir şekilde sürdürebilmek için, özgürleşmiş toplumun yine ortak ve aktif bir düşünme ve farkındalık süreci yaşaması gerekir. Kriz ya da aciliyet durumunun ortadan kalktığı, ilk ortak eylemin başarıyla tamamlandığı noktada, bu eylemi gerçekleştiren bireylerin bütünlüğünü devam ettirmesinin koşulu, ortaya çıkan toplumsal varoluşun kendine özgü yapısını farketmek ve bu özgünlüğün uzantısı olan bir kurumsal düzeni birlikte icat edebilmektir. Bu aşamada toplumun içinde bulunduğı eylem, yani ortak, özgür yaşamı uyum içinde sürdürmenin koşullarının oluşturulması eylemi, düşünümsel bir eylemdir. Özgürleşme deneyimini takip eden toplumsal düzenin oluşturulması aşamasını ele alırken Spinoza ve Sartre, etik ve politikanın birbirine eklemlendiği paralel bir stratejiyle analizlerini kurarlar. Her iki filozof, toplumsal ve bireysel özgürlüğün ortak yaşam içinde istikrara kavuşturulması etkinliğini yalnızca bir rejim belirleme ve kurumlar oluşturma aşaması olarak görmez. Ortak yaşamda uyumun oluşturulması için, her bireyin hakiki bir özgürlük deneyiminin asla tek bir bireyin varoluşu üzerinden tanımlanamayacağına, özgürlüğün doğasının ancak bir çoğulluk içinde anlaşılabileceğine dair bir farkındalığa ulaşması gerekir. Bir başka deyişle, istikrarlı ve uyum içinde bir toplumsallığın kurulması aşaması, birlikte yaşamın temeline özgürlük üzerine bir düşünümün koyulması aşamasıdır Spinoza'da ve Sartre'da. Özgürlük, son tahlilde bir tür bireysel keyfiliğin ifadesi değildir; bilakis, özgürlük, her daim birbiriyle ilişki içinde olan bireylerin, kaçınılmaz olarak içinde bulundukları ilişkileri hem bireysel yaşamı hem de toplumsal yaşamı olumlu yönde etkileyecek şekilde düzenleyebildikleri oranda ortaya çıkar, deneyimlenir. Sartre'da insanlar arası ilişkilerin hem bireysel özgürlüğü hem de toplumsal özgürlüğü, yetkinliği destekleyecek şekilde düzenlenmesi, yani özgürlüğün en yüksek aşamasını belirleyen kavram yüce gönüllülük (générosité) kavramıdır.Sartre, yüce gönüllülüğü, özgürlüğün çoğulluk içinde kurulan bir yap ısı olduğuna dair bireysel bilincin yaşamsal pratik içinde bir varoluş stratejisine dönüşmesi olarak görür; hakiki bir bireyler arasılık ve özgürlük bu kavram üzerinden düşünülür Sartre'da. Yüce gönüllülük, Sartre'ın ifadesiyle en yüksek değer olarak tanımlanır Cahiers pour une morale'de; ancak burada yüce gönüllülükle kastedilen şey, verili ya da önceden belirlenmiş mutlak bir değer değil, her bireysel deneyim içinde özgün bir şekilde yeniden kurulan varoluşsal bir değerdir; bir tür pratik yaşam stratejisidir. Sartre'ın bu yaklaşımına paralel olarak Spinoza düşüncesinde de "ruh gücü" (force d'âme) kavramı benzer bir işlev görür. "Ruhun kuvveti" kavramının, biri sosyal diğeri bireysel varoluşu ilgilendiren iki modu vardır: yüce gönüllülük (générosité) ve dayanıklılık (fermeté). Spinoza da bu kavramlarla tekillikler çoğulluğu içinde özgür bir yaşamın düzenlenişini anlatır. Ruh kuvveti Spinoza düşüncesinde, teorik, içsel ve yalnızca düşünsel bir yetkinliği ifade etmez, tam tersine ruh kuvveti, iki moduyla pratik bir yaşam stratejisini, ilişkilerin hem bireyin kendi varoluşu açısından hem de karşısınakinin varoluşu açısından duyguların özgürleştirici bir zincirleniş içinde düzenlenmesini sağlayan pratik yaşam pirensiplerini ifade eder. Spinoza'da bu kavram toplumsal barışın temeline koyulur ve Politik İnceleme ile Etika arasında açık bir metinler arası bağ kurmaya imkan verir. Sartre'da düşünümsel özgürleştirici etkinliklerin temeli olarak ele alınabilecek olan saf düşünüm ve yüce gönüllülük kavramları ile Spinoza'da ruh kuvveti (ve onu oluşturan iki mod) kavramı üzerinden politika ile etik birbirine bağlanır. Bu kavramlar Spinoza ve Sartre düşüncesinin ana metinleri arasında açık bir bağ kurabilmeye imkan vermelerinin yanı sıra, aynı zamanda her iki filozofta etik, politik ve ontolojik düzlemlerin birbirine bağlandığı bütünlüklü birer felsefi sistem görmemize de imkan verirler.

Author

Dr. Zübeyde Gaye Çankaya Eksen

How to Cite

Zübeyde Gaye Çankaya Eksen (Doktora Tezi). L'articulation de l'éthique et de la politique chez Spinoza et Sartre, 2013, Galatasaray University.

License

Tüm Hakları Saklıdır

This work is shared under the specified license terms.

More theses from Galatasaray University