DoctorateOpen Access

L'intentionnalité et l'individuation chez Brentano et Husserl

2024
0 views
0 downloads
Advisor: Prof. Dr. Aliye Kovanlıkaya ; Prof. Dr. Chrısıtan Bonnet

Abstract (TR)

Tezimiz tarihsel bir hipoteze dayanıyor: Yönelimsellik kavramı ilk olarak Brentano'nun çalışmalarında zihin durumlarının bireyleşmesi problemi bağlamında şekillenmiştir. Tez, bu tarihsel gözleme dayanarak Brentano'nun problemi nasıl çözmeye çalıştığını ve Husserl'in transandantal fenomenolojisi bağlamında bu sorunu nasıl ele aldığını açıklamaya çalışıyor. Bu amaçla öncelikle bireyleşme sorununun iki biçimi arasında bir ayrım öneriyoruz. İlki, fenomenlerin bireyselleşmesinin içsel nedenine yönelik bir soruşturmadır ve çalışmamızda metafizik soru olarak anılmaktadır. İkinci soru ise daha ziyade bir şeyi ya da bireysel bir nesneyi belirlemenin, ona kendine has bir özdeşlik atfetmenin koşullarıyla ilgilidir. Problemin bu iki yönlülüğü zihin ya da bilinç alanı için de geçerlidir. Bu nedenle, çalışmanın başında, en azından metodolojik açıdan, ruhun bireyselleşmesine ilişkin metafizik bir soru ile noetik bir soruyu birbirinden ayırmak oldukça mümkün ve zorunlu görünüyor. İlk soru, bir zihinsel eylemi diğerinden ayıran ilkenin ne olduğunu bilmek olacaktır. Genel olarak fenomenolojik soru ya da daha spesifik olarak noetik soru olarak adlandırabileceğimiz ikinci soru, bireysel bir içerikle ilgili olduğu için, zihinsel edimin bireyselliğiyle ilgilidir. Bu noetik anlamda, bir bilinç edimi, bireysel bir içerikle ilgili oluşu temelinde, yine de aynı özneye ait olan diğer tüm edimlerden ayrılır. Bu şekilde, noetik bireyleşme kavramı yönelimsellik tezinden başka bir anlama gelmez. Bu bağlamda, yönelimsellik tezinin, Brentano'nun bir edimin bireyselleşmesi sorununa ilişkin hipotezi olarak adlandırdığımız şeyin temelini oluşturduğunu öne sürüyoruz. Brentano ile ilgili bölümde, bireyleşme sorununun kısa bir tarihçesiyle başlıyoruz ve noetik sorunun metafizik soruyla nasıl ilişkili olduğunu gösteriyoruz. Bu ilişkiyi şu biçimde özetlemek mümkün görünüyor: Brentano'nun mirasçısı olduğu Aristotelesçi veya Thomasçı gelenekte, bireyleşmenin metafizik ilkesi belirli bir madde miktarı olarak anlaşılır. Maddi şeyler duyusal algının nesneleridir. Ama duyusal algı her zaman bu maddi şeylerdeki tümel ile ilgilidir. Tümel, algıda, maddeden soyutlanmış olarak zihne yerleşir. Başka bir deyişle, algının doğrudan nesnesi her zaman tümeldir. Bu nedenle metafizik anlamda bireyleşme ilkesi olan madde hiçbir zaman zihinde yer bulmaz. Algı tümelliği nedeniyle bireysel belirlenimi elde edemez. Noetik soru bu nedenle algının tümelliği bağlamında, nihai belirlenimin yoksunluğu biçiminde, bir yetersizlik biçiminde ortaya çıkar. Bu aynı zamanda nesnenin maddi belirlenimden soyutlanmış meşhur yönelimsel mevcudiyetin bireysel bir varoluş biçimi olmadığı anlamına gelir. Başka bir deyişle, şey, zihinde, türünün genel biçimi içinde bulunur ve orada asla kendi bireyselliği içinde bulunmaz. Kuşkusuz, Brentano'nun iddia ettiği gibi, var olan her şeyin bireysel olarak var olduğu düşünülürse, yönelimsellik tezi zorlu bir problemle karşı karşıya kalır. Biz buna zihinsel içeriğin bireyselleşmesi sorunu diyoruz. İşte bu nedenle bir yönelimsellik teorisinin, içeriğin bireyselleşmesine dair bir teori önermesi gerektiğini öne sürüyoruz. Bu problemin farkında olduğundan Brentano, yönelimsel içeriklerin çok bireyleşmesine dair çok ayrıntılı soruşturmalara girişmiştir. İlk olarak, algının her zaman bir içeriğin türce belirlenimini (spesifikasyonu) içerdiğini öne sürer. İlk hipoteze göre, bilinçli edimler kendilerini içerik belirlenimine karşılık gelen bir belirlenim içinde farklılaştırır. Örneğin yer kaplayan bir şey bir renk ile belirlediğinde, algı da kendisini görme olarak belirler. Yönelimsellik tezinin bir sonucu olarak, içeriğin nihai belirlenimi, edimin nihai belirlenimi olmalıdır. Brentano uzunca bir süre bu bireyselleştirici belirlenimin yer olduğunu düşünmüştür. Bu düşünceye göre, aynı renkte, aynı biçimde, aynı uzunlukta olan şeyler en azından yerleri bakımından ayrıdır. Dolayısıyla Brentano, düşüncesinin oldukça geç bir dönemine kadar, yerin zihinsel içeriğin bireyselleşmesinin ilkesi olduğunu düşünüyor gibi görünmektedir. İçeriklerin bireyleşme ilkesi ortaya çıktığında, onları içinde barındıran edimlerin de bireyleşme ilkeleri ortaya konmuş olur. Sonuç olarak algı edimlerinin kendilerinin bireyleşme ilkesi sorusuna karşılık gelen ilk hipotez şöyle ifade edilebilir: Edimin yönelimsel içeriği, edimin bireyselleşmesi için yeterli bir koşuldur. Edimlerin bireyleşmelerini açıklamak gerekir çünkü edimler de birer algının, Brentano'nun içsel algı adını verdiği bir algının nesneleridir. Ayrıca bu nesneler psikolojinin nesneleridir. Bu noktada Brentano, betimleyici bir bilim olarak psikolojinin nihai nesneleri arasındaki gerçek farklılığı açıklamak için yönelimsellik (zihinde kast edilmiş olarak bulunma) teziyle yetiniyor gibi görünmektedir. Bu, betimleyici psikolojinin nesnesini açıklamak için yönelimsel mevcudiyetten başka bir ilkeye ihtiyaç duymadığı ve dolayısıyla bir cevher olarak ruh hipotezine ihtiyaç duymadığı anlamına gelir. Brentano'nun, F. A. Lange'ye gönderme yaparak, meşhur "ruhsuz psikoloji" formülünü kullanışının arka planındaki gelişme budur. Bu durumda Brentano'nun içine göçtüğü güçlük şöyle özetlenebilir. İçsel algının nesneleri, dışsal algının nesnelerinden farklı olarak bir yerde bulunmadıklarına göre, yer onlar için bireyleşme ilkesi olamaz. Aynı yerdeki bir şeyin iki farklı algısı arasında ayrım yapmak bu bakımdan imkansız görünmektedir. Gerçekten de edimler uzayda yer bulan nesneler değildir, bu yüzden de bir yerde olmanın iç algı nesnelerinin bireyleşme ilkesi olması düşünülemez. Bu sorun Brentano'yu başka bir hipoteze götürmüştür: Bilinç edimlerinin yalnızca içeriklerine göre bireyleşemez ve onları bireysel (sayı bakımından) bir ayrımları içinde düşünebilmek için, ayrı ayrı onların temelinde yatan, kendi bireyselliğine sahip manevi bir tözün varsayılması gerekir Çalışmamızda bunu Brentano'nun ikinci hipotezi olarak adlandırıyoruz. Bu hipotez birinci bölümün dördüncü kısmında ayrıntılı olarak incelenmiştir. Eğer, Brentano'ya göre, aynı tekil içeriğin farklı algılara konu olması mümkünse, içsel algı bize edime bireysellik kazandıran nihai unsuru vermez, deneyimin bana olan bu aidiyeti asla algılanmaz. Aslında bu cevherin kendisi, yer gibi bireyselleştirici bir belirlenime sahip olmadığından, kendi içinde asla algılanamaz. Brentano'yla ilgili bölümün son kısmında, zihinsel yaşamın bilimi olarak betimleyici psikolojinin bir konu birliği ihtiyacı içinde olduğunu yeniden vurguluyoruz. Bu birlik genel olarak tasavvur kavramında ve onun mütekabili olarak "şey" kavramında bulunur. Brentano felsefesine göre yalnızca şeyler tasavvur edebiliriz. Tasavvur kavramı gibi şey kavramı da tek anlamlıdır. Her yönelim bu kurucu özelliği, yani bir şeyin tasavvurunu taşıma özelliğini sergiler. Kendine özgü tarzı ne olursa olsun, yönelimsel ilişki her zaman bir tasavvur içerir. Özetleyecek olursak, Brentano için her bilinç edimi her şeyden önce bir tasavvur etme işidir ve bunun her olası içeriği de her şeyden önce bir şeydir. Hakikat, iyilik, ilişki, olasılık gibi kavramların her biti bu bakımdan "şey" kavramından sonra gelir ve şey kavramında yakaladığımız türden kesin bir tek anlamlılığa sahip değildir. Bununla birlikte, tasavvurun her zaman az ya da çok bir tümellik derecesine sahip olduğu ve şeyin her zaman bireysel olduğu doğrudur. Brentano'nun betimleyici psikoloji içinde yönelimsellik kavramı, nihayetinde, böyle bir sınırlılıkla belirlenmiştir. Bilincin yönelimsel doğası, onun yöneldiği nesneyi veya bir nesne olarak kendi yönelişini bireyselliği içinde kavramasına izin vermez. Eğer yönelimsellikten anladığımız en genel hatları ile bilincin nesnesi itibariyle bireyleşme yeteneği ise, bu sınırlılığı yönelimselliğin doğası ile çelişir görünebilir. Brentano konuya metafizik bir çözüm önerebilir elbette ama, bu yönelimsellik üzerine bir araştırmanın sınırlarını aşar. Bu nedenle bireyleşme probleminin betimleyici psikoloji ile metafizik arasında bir sınır problemi olduğunu ileri sürebiliriz. Brentano yönelimsellik kavramı ile birlikte, bu kavramdan ayrılamayacak bir problemi miras bırakmıştır. Bu nedenle bilincin bireyselleşmesine dair bu teorinin ortaya çıkardığı problem, Husserl'in transandantal fenomenolojisini yönlendirmiştir. Problemi Brentano'da bıraktığımız yerden izlemeye devam edersek, Husserl'in bir tasavvura dayanan yönelimsellik fikrini sorgulayarak işe giriştiğini düşünebiliriz. Çünkü, Husserl'e ayırdığımız İkinci Bölüm'ün ilk kısmında gördüğümüz gibi, Husserl nesnenin içkin bir resmi olarak tasavvur fikrine dayanan yönelimsellik anlayışını daha ilk özgün çalışmalarında sorgular olmuştur. Bu anlamda, gençliğinden itibaren doğruluk ve yargı kavramlarını yönelimsellik tanımının içine yeniden yerleştirmiştir. Çünkü Husserl nesne ile ona ilişkin doğrular arasında bir ayrım olduğu fikrine itibar etmez. Brentano'nun doğruluk kavramı karşısındaki eleştirel ve eleyici tavrını benimsemez. Dolayısıyla, Husserl'de tartışma en başından beri tasavvur kavramından ziyade bir yargı teorisi etrafında dönmektedir. Tasavvur bir yargı bağlamında şekillenir: Bir yargı bağlamında nesneyi temsil eden tasavvura "anlam" denir. Bu çıkarımların sonucu olarak Husserl'in yönelimsellik teorisi anlam teorisi etrafında şekillenir. Diğer yandan Husserl'in Mantık Araştırmaları'ndan önceki dönemdeki algı teorisi realizmin damgasını taşır. Buna göre algının görüsel içeriği ile anlam içeriği arasında bir ayrım yapılır. Görüsel içerik anlamdan ibaret değildir, anlamın temsil ettiği bütünün bir kısmi yönüne tekabül eder. Görünün içeriği bu anlamda bireyleşmiştir. Bu bireyleşme bedenimin konumu gibi, gözlerimin hareketleri gibi gerçek koşullara bağlıdır. Yönelimsellik, Husserl tarafından, anlam ve doğruluk kavramlarına yapılan vurguya rağmen, bir tür gerçek ilişki ya da en azından gerçek koşullara bağlı bir ilişki olarak düşünülür. Çalışmanın ikinci bölümü ikinci kısmı Husserl'in Mantık Araştırmaları 'na ve daha spesifik olarak anlam ve yönelimsellik teorisine odaklanıyor. Bu teorik çerçevenin bizim problemimiz açısından önemli yönü şudur: Husserl fenomenolojinin temellerini ortaya koyduğu metninde anlamı bireysel bir edimin türü olarak tanımlar. Başka bir deyişle, edimlerin içeriklerini eylemlerin kendilerinden ayırdığında, Husserl bu içeriklere bir tür ideal varlık atfeder. Bu ideal varoluş tarzı Platoncu bir model altında ideal türlerin varlığı biçimde olarak düşünülür. Bu şemaya göre içeriği bir tür, o içeriği içeren her bir edime de o türün bireyleri gözüyle bakabiliriz. Bu bakış açısı hem bizim problemimizi içermesi hem de Husserl'in konumundaki zorluğu ortaya koyması bakımından çözümlemeye değer bulundu. Çünkü, bu metinde (yani Mantık Araştırmaları'nda) edimler nesnel zaman içinde bireyleşmiş gerçek olaylar olarak kavranır. Edimler, bir içerik taşımaları bakımından ideal olanın türü altında ama tek tek olmaları bakımından dünyanın tarafındadır. Bir tabiiyet ilişkisi aracılığıyla ideal içeriklerine geri bağlanırlar. Dolayısıyla, yönelimsel deneyimlerin betimlenmesinin fenomenolojiyi betimleyici bir psikoloji olarak tanımlayan şey olduğu kabul edilirse, Brentano'dan gelen eylemin bireyselleşmesi sorununun Husserl tarafından da devralındığı ve Mantık Araştırmaları'nda çözülmeden kaldığı da görülür. Ancak Altıncı Araştırma'da Husserl başka bir bakış açısı önerir. Buna bilgi kuramsal bakış açısı adını verebiliriz. Bu açıdan Husserl, şeyi upuygun bir algının nesnesiyle özdeşleştirerek, içerik olarak şey kavramına normatif bir boyut kazandırır. Brentano'nun aksine, Husserl'in görüşüne göre, tüm apaçık algılar upuygun algılar değildir. Çünkü apaçıklık kavramı Husserl için içsel algı kavramıyla aynı kapsama sahip değildir. Husserl'e göre bir insanın deneyimleri olarak içsel algılar da aşkın algılardır. İnsanın dünyadaki varlığını varsayarlar. Herhangi bir biçimsel hakikat anlayışının öznel kaynağı olarak apaçıklık kavramı ve yargıdaki yönelimin aslına uygunluğu- anlamın doğruluğu (Richtigkeit) olarak doğruluk – fikri Husserl'de Brentano'dan esinlenmiştir. Ancak Husserl için en temel düzeydeki deneyim her zaman bir motivasyon ile belirlenmiştir. Algı, yargı ve tüm bilme edimleri, upuygunluk amacındaki doğruluk arayışının bir parçasıdır. Yargılardaki oluşumların böyle bir analizinin sonunda ve bir bilgi çabası ya da performansı aracılığıyla (Mantık Araştırmaları tarzındaki bilgi teorisi açısından), bu normatif bakış açısını kazandıktan sonra, deneyimlerin doğrulukla ilişkili olarak bireyselleşmesini açıklayan bir açıklama gerçekten de anlamlı olabilir. Bir yüklem biçiminde oluşan yargıdan önce işlev gördükleri içindir ki apofantik tutum bu oluşumları daha yüksek bir düzenin nesneleri haline getirir ki bunları bir eylemin bireyselleşmesinin koşulları olarak düşünebiliriz. Üçüncü bölümde, bu gnoseolojik ve normatif bakış açısının baskın olmaya devam ettiğini varsayıyoruz. Özellikle, transandantal indirgeme yöntemi ile Husserl, doğruluğa yönelik edimi saflığı içinde kavramak için bir yöntem önerir. Fenomenolojik bir tekillik, transandantal indirgemenin radikal biçimde değiştirdiği bakış açısı altında saf bir tekillik, yani bilgi amacıyla tamamen bireyselleştirilmiş bir tekillik olarak kavranır. Dolayısıyla, Ideen ve bu metin etrafındaki diğer metinlere dayanarak, araştırmamızın başlangıç sorusu, yani edimin bireyselleşmesi sorusu üzerine Husserlci bir hipotez öneriyoruz: Yönelimsel yaşantılar, fenomenolojik saflıklarında kavrandıkları şekliyle, bir doğruluk işlemi olarak, doğruluğun bendeki bir fonksiyonu olarak bireyleşirler. Bir eylemin bireyleşmesinin koşullarını belirleyen de her şeyden önce bireysel doğrulardır. Dolayısıyla yaşantı, Smith ve McIntyre'ın dediği gibi, ideal içeriğin ya da basitçe önermenin bir fonksiyonudur. Karşılaştırmalı bir sonuç olarak şunu öne sürebiliriz: Brentano'ya göre, bilince birliğini ve amaçsal işlevini veren şeyin "şey" olduğunu görüyoruz. Bu görüşe göre yönelimsellik her şeyden önce bir şeyi tasavvur etmektir. Apaçıklık, bir norm olsa bile, betimlenin ilk kavramı değildir. Husserl için, betimlenecek bir iç algı alanı ile apaçıklığın normatif düzenini birbirinden ayırmak, yönelimselliğin yanlış bir betimlenişini verir. Bir türün ideal birliği olarak anlamın ontolojik statüsü başka bir sorundur. Bizim için önemli olan, Mantık Araştırmaları'nda açığa çıktığı şekliyle türün bireyle ilişkisi resminin Husserl'in gözünde büyük ölçüde değiştiğini göstermektir. Apaçıklık, genel yapısına göre, Husserl'in dediği gibi, şeyin sayısal özdeşliği içinde tanınmasını gerektirir. Evans tarafından önerilen bir formülasyonu kullanırsak, bir şeyin apaçık bir görüsüne sahip olmak için, bu şeyi aynı türden diğer şeylerden ayırt etmeyi mümkün kılan temel fikre ulaşmak yeterlidir. Deneyimlerin çokluğu içinde ortaya çıkan, dolayısıyla bunların her birine aşkın gerçek şeyler söz konusu olduğunda bir nesneyi ayırt etme yetisini ortaya koymak, birinci tekil şahıs algıyı ya da algısal bir bağlantıyı gerektirir. Bu yüzden tekil olarak ayırt etme ve tanımanın temel biçimi algıdır. Mantıksal düzlemde, yargının amacı olan apaçıklık düşüncenin normu ya da kuralı olarak işlev görür. Apaçıklık soyut bir doğruluk fikrinden aşağıya doğru inen bir şekilde çıkarıldığı için değil, belirli bir nesnenin mevcudiyetini ortaya koyan belirli bir tavır olduğu için her defasında somut ve tekil bir normdur. Tekil bir nesnenin ayırt edilişinde ideal anlamlar pekala yürürlükte olabilir, bun anlamların kendileri henüz birer nesne değildir. Onları ideal nesnelliklerine kavuşturmak için kişinin tutumunu değiştirerek başka bir konuma, bir tür meta-noetiğe, Husserl'in "apofantik tutum" dediği şeye doğru ilerlemesi gerekir. Bir edimin bir kişiye bireysel mantıksal açıdan (örneğin Frege'nin yaptığı gibi) ihmal edilebilir olduğu kadar psikolojik açıdan da yadsınamaz, betimlenebilir bir gerçektir. Bu olgu fenomenolojik açıdan temel bir sorun teşkil ediyor. Transandantal indirgeme yöntemi ile bu aidiyet, bireysel bir tavır almanın, apaçıklığın (ve onun farklı düzeylerinin) olanaklılık koşuluna indirgenir. En temelde de saf "şimdi ve burada", anlamın doğruluğunu tesis etmenin saf imkanı olarak düşünülür. Bu da, şu ya da bu nesneyi, şu anda, şu ya da bu bakış açısından tanıyabilecek tek kişinin ben olduğum anlamına gelir. Transandantal fenomenoloji açısından yaşantıların, doğru varlığı (ve pratik akıl yürütmede iyiyi) hedefleyen inançlar olarak bireyselleştirildikleri ölçüde, bilgi teorisi açısından tanımlandıklarını söylemek yanlış olmaz.

Author

Dr. Yusuf Yıldırım

How to Cite

Yusuf Yıldırım (Doktora Tezi). L'intentionnalité et l'individuation chez Brentano et Husserl, 2024, Galatasaray University.

Keywords

License

Tüm Hakları Saklıdır

This work is shared under the specified license terms.

More theses from Galatasaray University