Master'sOpen Access

L'Islamophobie croissante en Europe

2024
0 views
0 downloads
Advisor: Dr. Öğr. Üyesi Zeynep Arıkanlı

Abstract (TR)

İslam karşıtlığı, son dönemde özellikle Kuzey Avrupa ülkelerinde yapılan Kur'an yakma eylemleri nedeniyle uluslararası kamuoyunun gündeminde yer almaktadır. Bu eylemler, İslam karşıtlığının tanımlanmasına dair tartışmaları da beraberinde getirmiştir. İslam karşıtlığının aslında yeni bir tür ırkçılık, veya kültürel ırkçılık olduğu yönündeki görüşler ağırlık kazanmıştır. Bu noktadan hareketle, bu çalışmada, günümüzde İslam karşıtlığına hatta İslam düşmanlığına dönüşen İslamofobi konusundaki güncel tartışmaları inceleyerek Avrupa'da İslam karşıtlığının ne bağlamda yeni bir tür ırkçılık olduğunu ele alacağız. Bu kapsamda, İslamofobinin Müslümanlara yönelik ayrımcılıktaki rolü, Avrupa'daki hükümetlerin ve aşırı sağın konuya yaklaşımı, Müslümanlara yönelik tepkinin yanında İslam'ın kendisine yönelik olumsuz söylemler, İslam karşıtı eylemlerin cezalandırılması bağlamında İslamofobi ile antisemitizmin karşılaştırılması, İslamofobiyle mücadelede olumlu örnekler ve atılabilecek adımları tartışacağız. Çalışmamızda ilk olarak sahadaki durum ele alacak, İslami sembollere yapılan saldırılar ve Müslümanlara yönelik ayrımcılık üzerinde duracağız. Daha sonra, politika ve söylem düzeyinde İslamofobiyi ele alacak, bu çerçevede Avrupa'daki hükümetlerin politikaları ve aşırı sağın söylemlerini analiz edeceğiz. Sonuç bölümünde genel bir değerlendirme yaparak çözüm için atılabilecek adımlara dair tespitlerimizi paylaşacağız. Bu çalışmamızı yaparken, bu konuda daha önce yapılmış araştırmalara ve yazılmış kitaplara, uluslararası örgütlerin, Avrupa'daki aşırı sağ olarak nitelendirilen siyasi partilerin resmi sitelerine ve basın haberlerine başlıca kaynaklar olarak başvuracağız. İslam karşıtlığının tarihini İslamiyet'in doğuşuna kadar götürmek mümkün olsa da, terminolojik olarak İslamofobi nispeten yeni bir kavramdır. İslamofobi, en genel anlamda İslam dininden hoşlanmama, korkma veya nefret etme anlamında kullanılmaktadır. Müslümanlara karşı ayrımcılık ve ötekileştirme içeren bir nefret söylemidir. İslamofobi, zenofobi (yabancı düşmanlığı) ve ırkçılık eğilimlerini birbirinden bağımsız düşünmemek gerekmektedir. İslamofobi, kavramsal olarak zenofobi ile yakın bir anlamsal içeriğe ve benzer bir mantığa sahiptir. İslamofobi kavramının ilk kullanımı 1920'lerde görülse de, «İslam Korkusu» olarak ele alınıp tarif edildiği ilk eser ise Runnymede Trust tarafından 1997 yılında hazırlanan Islamophobia: A Challenge For Us All isimli rapordur. Rapor, İslamofobi'yi «Müslümanlara karşı temelsiz bir düşmanlık ve bunun sonucu olarak da tüm Müslümanlara ya da çoğuna karşı korku ve düşmanlık besleme» olarak tanımlamaktadır. İslamofobi'nin örneklerine, Orta Çağ'da Hıristiyan dünyasının İslam'a bakışında ve Batılı düşünürlerin eserlerinde Müslümanlara yaptıkları atıflarda rastlamak mümkündür. Birçok Batılı aydınlanma filozofunun eserlerinde Türklerle ve İslam diniyle ilgili olumsuz görüşler yer aldığı görülmektedir. Bu eserlerde Türkler İslam diniyle özdeşleştirilmekte, Türk ifadesi çoğunlukla Müslüman ifadesi yerine kullanılmaktadır. Bununla birlikte, doğrudan İslam'a ve Müslümanlara yapılan olumsuz atıflar da mevcuttur. Avrupa ülkelerine İkinci Dünya Savaşı sonrasında işgücü göçü çerçevesinde yönelen göç hareketleri ile 11 Eylül 2001 terör saldırıları nedeniyle ırkçılık, ayrımcılık, yabancı düşmanlığı ve İslamofobi gibi ayrıştırıcı, ötekileştirici düşüncelerin ciddi şekilde zemin kazandığı görülmektedir. Aynı şekilde, Suriye Savaşı ve Arap Baharı sonrasında hızlanan düzensiz göç ve Müslümanların terörle ilişkilendirilmesinin de bu süreçte olumsuz etkileri olmuştur. İkinci Dünya Savaşından sonra Batı Avrupa ülkelerinde işgücü açığı oluşmuştur. Bu açığın sonucu olarak, Fransa, Almanya, Belçika gibi ülkelere Türkiye, Güney Avrupa ve Kuzey Afrika'dan işgücü göçü olmuştur. 1970'lerde OPEC'in uyguladığı petrol ambargosu nedeniyle, Avrupa ülkelerinde işsizlik kaygıları artmış ve buna bağlı olarak göç karşıtı politikalar öne çıkmıştır. Ayrıca, Avrupa'da kara para döngüsü ortaya çıkaran kayıt dışı istihdam ve yasadışı göçü engellemek amacıyla göçmenlerin yasallaştırılması süreci başlatılmıştır. 1990'lı yıllardan itibaren, göçmen kaçakçılığı, uluslararası bir kazanç alanına dönüşmüştür. İslamofobi bakımından 11 Eylül öncesinde ekonomik kaygılar daha ön plandayken, bu terör saldırılarının ardından Müslümanların dini kimlikleri dikkat çekmeye başlamıştır. Avrupa ülkelerine yönelen göç dalgaları, 11 Eylül 2001 saldırılarıyla artan güvenlik kaygıları ve İslam'ın terörizmle ilişkilendirilmesi, Avrupa'da Müslümanlara karşı zaten geçmişten beri var olan önyargıları artırmıştır. Özellikle 2010 Arap Baharı sonrasında AB'ye ciddi bir göç dalgasının oluşması ve iltica taleplerinin artması AB'nin göç politikalarının kısıtlayıcı hale gelmesiyle sonuçlanmıştır. Avrupa ülkeleri, düzensiz göç dalgalarını engellemek için göçü kontrol altında tutmaya yönelik politikalar izlemişlerdir. Diğer yandan, 11 Eylül saldırıları ve benzeri terör eylemleri nedeniyle Avrupa'da göçmen politikaları güvenlik perspektifinden oluşturulmaya başlanmıştır. Bu durum, Avrupa'da aşırı sağın güçlenmesine de zemin hazırlamıştır. Avrupa'da, İkinci Dünya Savaşı öncesinde görülen klasik faşist partilerden farklı olarak, yeni nesil bir aşırı sağ ortaya çıkmıştır. Klasik faşist partiler, parlamenter demokrasiye, liberalizm ve sosyalizm gibi olgulara karşı oldukları halde, yeni-aşırı sağ partilerin demokrasiyi yıkma gibi hedefleri yoktur. Sanayileşme sonrası aşırı sağ olarak da adlandırılan bu partiler, II. Dünya Savaşının acı hatıralarının da etkisiyle 1945 öncesi faşizm dönemlerindeki partilerle aralarına mesafe koymaya çalışarak kendilerini ayrıştırsa da, doğrudan Müslümanları ve İslam dinini hedef alan ötekileştirici bir söylem benimsemişlerdir. Aşırı sağ partilerin söylemlerinde İslam, ilkel, dogmatik ve saldırgan bir ideoloji olarak gösterilmektedir. Burada İslam'dan sadece bir din değil totaliter ve şiddet yanlısı bir ideoloji olarak bahsedilmesi dikkat çekicidir. Fransa'da İslamcılık (Islamisme) kelimesinin aşırı sağ, hatta ana akım medya tarafından İslam'a referans yapılarak aşırıcılık anlamında kullanılması önemli tepki çekmektedir. Bu bağlamda, « Christianisme » ve « Judaisme » kelimelerinin anlamları, bu dinlerin öğretilerinin tanımlanması için kullanılmakta ve olumsuz bir anlam içermemekte iken, isminin sonuna « -izm » eki getirildiğinde bir öğretiye değil de bir siyasi ideolojiye referans yapılan tek dinin İslam olduğuna dikkat çekilmektedir. Buna ilaveten, merkezdeki siyasi partiler ile aşırı sağ arasındaki söylem farkı azalmış, bu durum yabancı düşmanı ve İslam karşıtı söylemin normal gibi görülmeye başlanmasına neden olmuştur. Hıristiyan Batı kültürünün göçmen kültürün etkisi altında kalacağı yönündeki komplo teorileri günden güne merkezde yer alan siyasetçiler tarafından da benimsenmektedir. Samuel Huntington'ın Medeniyetler Çatışması tezi ile Francis Fukuyama'nın Tarihin Sonu tezleri de Batı dünyası ile Müslüman toplumlar arasındaki çatışmaya düşünsel dayanak teşkil etmiştir. Böylece, göçmen karşıtı söylemlerin, dolayısıyla İslam karşıtlığının atması için uygun bir ortam oluşmuştur. Kur'an yakma eylemleri, aslında İslam karşıtlığının medyada görünen yüzüdür. İslam karşıtlığı, Camilere yapılan saldırılar, Müslümanlara yönelik ayrımcılık, aşırı sağın ötekileştirici söylemleri, Müslüman toplumu kontrol altına almaya yönelik mevzuat çalışmaları gibi pek çok farklı şekillerde tezahür etmektedir. Danimarka ve İsveç gibi Kuzey Avrupa ülkelerinde Kur'an yakma eylemleri, Almanya'da camileri hedef alan hakaret ve tehdit mesajları, Fransa ve Hollanda'da aşırı sağ partilerin açıkça İslam dinini hedef alan söylemleri ile ibadet yerlerini ve/veya Müslüman dernekleri kontrol altında tutmak amacıyla yapılan düzenlemeler öne çıkmaktadır. Her hal ve karda, bu ülkelerin tümünde, Müslümanların günlük yaşamda şu veya bu şekilde, kökenleri veya dini kimlikleri nedeniyle ayrımcılığa uğradıkları bilinmektedir. Ayrımcılık, esasen, maruz kalan kişi sayısı ve bu kişilerin hayatlarına etkileri bakımından Kur'an'a veya camilere yönelik fiziksel saldırılardan daha vahim sonuçlar doğurmaktadır. Yabancı kökenliler, sosyal alanda, iş, eğitim ve barınma gibi konularda ayrımcılığa maruz kalabilmektedirler. Ayrıca, resmî kurumlarca da Müslümanlara yönelik ayrımcılık yapılabilmektedir. Özellikle 11 Eylül sonrası ABD'de Müslümanlara yönelik gözetimlerin sıkılaştırılmasıyla başlayan bu süreç Avrupa'ya da yansımıştır. Bu kapsamda, emniyet güçlerinin göçmenlere yönelik davranışları eleştiri konusu olabilmekte, göçmenlerin etnik profillerine göre davranma (etnik profilleme) gibi vakalar görülebilmektedir. İslam karşıtlığı, sadece Müslümanlara yönelik saldırılar ve ayrımcı uygulamalardan da ibaret değildir. Kur'an yakma eylemlerinden aşırı sağ partilerin söylemlerine kadar pek örnek, sadece şahısların değil doğrudan İslam dininin hedef alındığını göstermektedir. Ancak, Batı'daki bazı çevreler ve uluslararası örgütlerce İslamofobi kavramının kullanılmak istenmediği ve bu kavramın yerine « Müslümanlara karşı şiddet », « Müslümanlara karşı hoşgörüsüzlük » gibi terimlerin tercih edildiği görülmektedir. Avrupa'da göçmenlere yönelik tepki, ekonomik nedenlerin yanında, göçmenlerin kimlik unsurlarından da kaynaklanmaktadır. Göçmenler, yabancı bir etnik gruba mensup oldukları, yabancı bir dil konuştukları veya ten renkleri nedeniyle ayrımcılığa uğradıkları gibi, Müslüman oldukları için de ayrımcılığa uğramaktadırlar. Genellikle, ayrımcılığın sebepleri olarak etnik ve dini kimlik unsurları beraber görülmekte ve iç içe geçmektedir. Bu noktada, göçmenlerin etnik ve dini kimliklerinden bağımsız olarak genel bir göçmen karşıtlığı göze çarpmaktadır. İslam karşıtlığının, yeni bir tür ırkçılık olarak ortaya çıktığı görülmektedir. Bu yeni nesil ırkçılık, kültürel ırkçılık olarak da tanımlanmaktadır. Zira, hem ırkçılık hem de İslam karşıtlığında mağdurların bir kimlik unsuru nedeniyle ötekileştirilmesi, dışlanması, ayrımcılığa ve hatta saldırıya uğraması söz konusudur. «Kültürel ırkçılık» anlayışında genetik ve biyolojik özelliklerden ziyade «kültürel ve etnik-dinsel» özellikler temel belirleyicidir. Kişinin ya da grubun genetik-etnik özellikleri değil, kültürel-dinsel aidiyeti ve bunun sonucunda benimsediği dinsel normlar-değerler ve uygulamalar esas alınmakta ve bu bağlamda etnik-dinsel-kültürel azınlıklara-marjinal gruplara yönelik ayrımcı tutumlar ortaya çıkabilmektedir. « Modern ırkçılık » olarak da nitelendirilen bu yeni ırkçılık, başta Müslümanlar olmak üzere egemen toplumlarda azınlık olarak yaşayan göçmen gruplara ve yabancılara yönelik korku ve nefret, yabancı düşmanlığı ve İslamofobi tutumlarında kendini göstermektedir. İslam karşıtlığı, antisemitizm ile de karşılaştırılmakta, İslam karşıtı saldırılara ve bu saldırıların faillerine antisemitizmde olduğu gibi muamele edilmesi talep edilmektedir. Bu noktada, İslamofobi ile mücadelenin temel hedeflerinden biri, İslami sembollere yapılan saldırıların nefret suçu olarak tanımlanarak, uluslararası hukukta ve ülkelerin ulusal mevzuatlarında bu saldırıların cezai müeyyideye tabi tutulması yönünde adımlar atılmasıdır. İslamofobinin ötekileştirici karakterinin kamuoyunu oluşturan unsurlar tarafından algılanması, ardından marjinal alanda çevrelenmesi ve etkisiz hale getirilmesi önemlidir. İslamofobi ile mücadelede temel hedef, İslamofobinin bir insan hakları sorunu olduğu, demokrasi değerlerini ve birlikte yaşama kültürünü tehdit ettiği yönünde küresel bir farkındalık oluşturulması ve bu yönde uluslararası işbirliğinin güçlendirilmesi olmalıdır. İslam karşıtlığıyla mücadelede, yeterli olmasa da, olumlu örnekler mevcuttur. 2019 yılında Yeni Zelanda'nın Christchurch kentindeki iki Camiye düzenlenen ve 51 kişinin ölümüyle sonuçlanan terör saldırısının anısına 15 Mart gününün BM tarafından «İslamofobi ile Uluslararası Mücadele Günü» olarak ilan edilmesi sembolik önemdedir. 2023 yılı Temmuz ayında BM'de İslami sembollere yapılan saldırıları «dini nefret» ve «uluslararası hukukun ihlali» olarak tanımlayan kararlar alınmıştır. AGİT/ODIHR, Müslüman karşıtı nefret suçlarına dair 10 ilkeyi kapsayan bir kılavuz yayınlamıştır. Muhtelif uluslararası örgütlerin İslam karşıtlığını kınayan pek çok kararı bulunmaktadır. Keza, muhtelif kuruluşlar ve ülkeler, İslam karşıtlığı ile mücadele için bir özel temsilciler atamakta, çalışma grupları oluşturmakta raporlar yayınlamaktadır. Bu olumlu adımlar, bu aşamada sahadaki durumu değiştirmek için yeterli olmamaktadır. Somut ve etkili adımların atılabilmesi için, devlet yönetimlerinde de güçlü bir siyasi irade bulunması gerekmektedir.

Author

Dr. Onur Sevim

How to Cite

Onur Sevim (Yüksek Lisans Tezi). L'Islamophobie croissante en Europe, 2024, Galatasaray University.

License

Tüm Hakları Saklıdır

This work is shared under the specified license terms.

More theses from Galatasaray University