Master'sOpen Access

Nationalisme et Identité au Japon-Une Etude de Cas: L'Epoque de Meiji en cadre des théories sur le nationalisme

2013
0 views
0 downloads
Advisor: Doç. Dr. Ali Faik Demir

Abstract (TR)

Bu çalışmanın amacı, Japonya'nın millet olma, modernleşme, endüstrileşme ve militerleşme süreçlerinin analizi yoluyla Japon millileşme süreciyle "Batılı" milliyetçilik teorileri arasında uyum olup olmadığını anlamaktır. Sosyal bilimlerin popüler bir konusu olan milliyetçilik çalışmaları, hem teorik hem de pratiğe yönelik araştırmalarıyla günümüzde hâlâ yüksek oranda ilgi görmektedir. Milliyetçilik çalışmaları sosyoloji, antropoloji, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler gibi birçok alanla bağıntılıdır. Disiplinler arası bir çalışma olan bu araştırma da, bu alanlardan yararlanmaktadır, ayrıca milliyetçilik teorilerini bir vaka çalışmasıyla –özel olarak Japonya örneğiyle- birleştirme amacı taşımaktadır. Bu vaka çalışması, "Batı"nın teorileriyle Batılı olmayan bir ülkeyi açıklamayı hedefler, böylece bu teorilerin "uygulanabilirliği" veya "evrenselliği" üzerine bir fikir verebilir. Şu da belirtilmelidir ki, "biricik olduğu" hususunda hakkında yaygın bir inanış olan bir ülke olarak Japonya, milliyetçilik teorilerinin uygulanması açısından özgül bir örnektir. Önyargısız bir değerlendirme yapabilmek açısından, Japonya'nın Avrupa örnekleri ile hem benzer, hem farklı olan yönlerine çalışma boyunca atıf yapılacaktır. Bu çalışma üç bölümden oluşur: Seçilmiş Avrupa milliyetçilik ve kimlik teorilerinin incelenmesi, "Japon kimliği" ve "Japon milliyetçiliği"nin tarihi arka planı ve modernleşme, endüstrileşme, militarizm, eğitim ve toplumsal cinsiyet politikalarıyla Japon toplumunun dönüşümü. Bu üç bölümün birbirlerini ve aynı konunun farklı yönlerini tamamlaması düşünülmüştür, çünkü "milliyetçilik" asla "milliyetçi propaganda" ya da "faşist politikalar"dan ibaret değildir, aslında bunlardan çok daha derin ve yaygındır. Bu sebeple, Japon milliyetçiliği siyasi tarih, Japon mit ve efsaneleri, Japonya'nın söylemi ve ülke içindeki azınlıklarla ilişkileri ve sosyal yapı, eğitim, askeri yapı ve toplumsal cinsiyet üzerine olan politikaları ışığında incelenecektir, çünkü tüm bu etmenler millileşme sürecinin kurucu elemanlarıdır. Az evvel de söylenildiği gibi, bu çalışma Avrupa milliyetçilik teorilerinin Japonya örneğine uygulanabilirliğini anlamaya çalışmaktadır. Bu sebeple, çalışma milliyetçiliğin tarihi ve gelişimi hususuyla başlayacaktır. Milliyetçilik ve tarihi geçmişi, "millet" terimi ve terimin kökeni, çalışmalarıyla milliyetçilik üzerine yapılan akademik araştırmaları besleyen düşünürler, milliyetçilik, modern devletin ortaya çıkışı ve Sanayi Devrimi arasındaki ilişki meseleleri, başlangıç olarak çok önemlidir. Ayrıca, milliyetçiliğin ortaya çıktığı yer ve zaman hakkındaki fikirler veya farklı politik kanatların milliyetçilik üzerine olan görüşleri belirtilmelidir. Bunların yanı sıra, temel milliyetçilik tipleri –Fransız ve Alman- de milliyetçilik xiii tarihi hususunda mihenk taşı sayılan bir konudur, meselenin daha iyi anlaşılması bakımından çalışmada bunlara da yer verilmiştir. Milliyetçilik tarihinin kısaca açıklanmasından sonra, seçili teoriler analiz edilmiştir. Burada dört farklı isim ve iki farklı ekolden bahsedilmektedir. Analizler, modernist ekolün lider teorisyenlerinden biri olan Ernest Gellner ile başlar. Gellner kendi teorisini ilkçi yaklaşımın eleştirisi üzerine kurar ve milletleri ezeli ebedi olgular olarak gören görüşü reddeder. Bunun yerine, milletlerin, sanayileşme süreci ve modern devletin ortaya çıkışının "yan ürünü" olarak, yüzyılın ihtiyaçlarına bir cevap niteliğinde belirdiğini öne sürer. Elbette bu özellikler milleti "ölümlü" ve daha da önemlisi "yapay" kılmaktadır. O vakte dek "millet", dünyadaki ilk insan topluluklarından beri var olagelen "doğal" ve verili bir fenomen olarak kabul edildiyse de, Gellner bu teoriyi tersyüz etmiştir. Gellner gibi Eric Hobsbawm da ilkçi ekole karşı çıkar ve modernist yaklaşımı paylaşır. Bu alanda için de yeni bir terim ortaya koymuştur, "icat edilmiş gelenek". Hobsbawm'a göre, milletler milliyetçiler tarafından icat edilmişlerdir ve bu "icat etme" esnasında milliyetçiler sembolleri, gelenekleri ve yeniden yorumlanmış mitleri kullanırlar; fakat kullanacak uygun bir şey bulamadıkları zaman da bir "gelenek" yaratmaktan çekinmezler. Bu görüş en "bilindik" gelenekler hakkında bile şüphelenmeyi, "millet"lerin tarihinin incelenmesini ve resmi tarih yazımının da sorgulanmasını önerir. Bir başka modernist teorisyen olan Benedict Anderson da ekole iki farklı nokta ekler. Birincisi, "icat"ların "yapay" olarak etiketlenmesini eleştirir ve onları "imgelem" ve "yaratı" ürünleri olarak görmeyi teklif eder. İkincisi, milliyetçilikmodern devlet-sanayileşme üçgenine yeni bir ilişki katar: Basım teknolojilerindeki gelişme ve yerel dilleri ve iletişimi destekleyen yayıncılık sektörünün yükselişi. Modernleşmenin hayati bir elemanı olarak iletişim, insanlar arasında "hayali" bağlar yaratır ve onlara bir tür "paylaşılmış zaman" illüzyonu vererek onları "aynı milletin üyeleri" olarak birbirine bağlar. Anderson, milliyetçiliğin başlangıcı olarak Fransız İhtilali'ni gören görüşü paylaşmasa ve bazı noktalarda Gellner ve Hobsbawm'a katılmasa da, bu teorisiyle modern ekole katkı yapmaktan geri durmaz. Öte yandan, Anthony D. Smith kendi yaklaşımına modernist ekolü eleştirerek başlar. Onun yaklaşımı –etno sembolcülük- ulus inşası sürecindeki sembol ve geleneklere daha çok önem verir ve milletlerin etnik "çekirdeği" meselesi üzerinde durur. Bu sebeple, bazı teorisyenler Smith'in teorisindeki "milletlerin yapaylığı" meselesi üzerine odaklanmayı seçseler de, Smith'in yaklaşımının "yeni ilkçilik" gibi görüldüğü de olmuştur. Aslında, Smith milletin ezeli ve ebedi bir fenomen olduğunu iddia etmez, ancak "bazı" milletlerin gerçekten de bir etnik çekirdek içerdiğini söyler. Yine de, etnisiteler millet olarak isimlendirilemezler ve millet olgusu da modern zamanlardan önce ortaya çıkamaz. Smith'in görüşleri bazı noktalarda modernistlerinkine karşıt olsa da; Japonya gibi izole, dünyanın en "homojen" örneklerinden biri olmasına rağmen hâlâ kimlik inşası ve azınlık gruplar meselelerinde sorunlar yaşayan bir ülkeyi anlamak için kullanışlıdır. Japonya, anlaşılması için birden çok ekole ihtiyaç duyan girift bir örnektir.xiv Bu teorilerin ve ulus olma kriterlerinin analizi ile vaka incelemesinin teorik çerçevesi Japonya örneği üzerinden doldurulmaya hazır hâle gelir. Bu çalışma Meiji Restorasyonu ile Taishō Demokrasisi'nin sonu arasında kalan belli bir dönemi ele alsa da, iki sebepten dolayı Japon tarihine genel bir bakış hayati önem taşır: Birincisi, tüm tarihi olaylar gibi, Meiji Restorasyonu da derin tarihi kökler taşır ve bu tarihi arka plan bilinmeden Reform'un dinamikleri anlaşılamayacaktır. İkincisi, eğer konu uluslaşma süreci ve milli kimlik meselesi ise, ortada daima mitler, efsaneler, görsel/işitsel semboller ve gelenekler gibi yeniden üretilmiş tarihi malzemeler meselesi olacaktır. Doğal olarak Japonya da bu konuda bir istisna teşkil etmez ve Japon milli kimliğinin incelenmesi meselesi de bu tarz bilgilere haiz olmayı lüzumlu kılar. Japon tarihi ve Meiji Restorasyonu hakkında bu kısa bilgilendirme sonrasında, milli kimlikle ilişkilendirilmiş Japon mit ve efsaneleri incelenmektedir. Bu tarz tarihi malzemeler resmi eğitim sisteminden tarih yazımına birçok alanda kullanılmaktadır, hatta toplumsal cinsiyetin kurgulanması meselesi bile bu "seçilmiş" tarihi malzemelerle ilişkilidir. Şu da belirtilmelidir ki, bu malzemeler, milliyetçi karar alıcılar tarafından amaca yönelik olarak özellikle seçilir. Bu bilgiler, tarafsız veya "tamamen tarihî" olmaktan çok uzaktır; tam aksine, bunlar tarihin "istenen" parçalarıdır ve hükümetlerin amaçlarına uygun olarak hususi olarak çıkarılmış ve "temizlenmişlerdir". Meiji Restorasyonu'ndan beri, Japonya kendi tarihini ve ulusal söylemini baştan yaratmıştır. Bu bağlamda ulusal söylemi "kendi" tarihiyle "uyumlu"dur, çünkü ikisi de yapbozun parçaları gibi birbirini tamamlamak üzerine, ısmarlama yapılmış gibidir. "Emperyal güç olma" amacıyla, Japonya'nın söylemi iddialı ve hırslı bir hâle gelmiş, bu sebeple emperyal arzuları ve sert söylem, yabancılarla ve ülke içindeki azınlıklarıyla olan ilişkilerine de yansımıştır. Japonya, milli kimliğini yaratırken, bunu Ainular, Koreliler, Çinliler ve Dokunulmazlar'ı (Hisabetsu Burakumin) dışlamak noktasından hareketle yapmıştır. Japonya, kimlik meselesinde çoğulcu bir yaklaşıma sahip değildir ve daima "biz-ve-ötekiler" konsepti çizgisinden yürümüştür. Japonya'nın söylemi Japon olmayan herkese karşı değişmeye başlarken, bu esnada aslında içteki sistemi de hükümetler tarafından yeniden inşa ediliyordu. Reformların lider gücü ve yeni yapının bir elementi olan samuraylar, işlevlerini tamamlamışlardı ve bu sebeple tasfiye edildiler. Yeni askeri ordu tamamen Batılı tarzda şekillendirilmişti ve burada eski tarzdaki askerlere yer yoktu; ancak yine de, yeni sisteme itaat etmeyi kabul eden samuraylar birçok önemli göreve atandılar. Bu topyekun bir sosyal değişim dönemiydi ve bu dönemin yeni lideri zaibatsular –devlet tarafından desteklenen ticari şirketler- oldu. Japonya, ordusunu modernleştirdikten sonra, pek çok doğal kaynak ve pazar elde etti, dolayısıyla ordu ve sanayi yakın ilişki içerisindeydi. Japon hükümetleri bu durumu güçlendirmek için ellerinden gelen her şeyi yaptı, yeni resmi eğitim modeli yeni nesilleri istendiği gibi "yaratmaya" başladı, hem yetişkinler, hem de çocuklar Japonya'nın yüce menfaatlerine inanmışlardı ve bu menfaatlere asker, işçi, çiftçi, memur, araştırmacı olarak "hizmet ediyorlardı". Tüm xv resmi eğitim sistemi ve hatta toplumsal cinsiyet politikaları "Tennō'nun idaresi altında bir güneş gibi parlayan Japonya" hayaline göre yeniden düzenlenmişti. Japonya askeri arzularla birleşen bu emperyal hırsı sonucunda önce komşularıyla birçok çatışmanın, sonunda ise 2. Dünya Savaşı'nın bir parçası oldu. Emperyal yürüyüşü esnasında Japonya bir "Japon milleti" ve "Japon kimliği" yaratmayı başardı, ama bu faşist öğeler içeren bir yaratıydı. 2. Dünya Savaşı sonrasında bile Japonya, "özgül"lüğü üzerinde ısrarla durdu; aslında bu şaşırtıcı değildi çünkü onlara "anlatılan" daima bu olmuştu. Yıllar sonra, Japon aydınları Japonya'nın bu "biriciklik miti"ni derinden derine sorguladılar. Japonya'nın millileşme sürecini Avrupa ve ABD ile temas kurduktan sonra başlattığı düşünülürse, denebilir ki Japonya kendi kimliğini ve ulusunu Avrupa teorilerinin "kurallarına göre" yaratmıştır. Ayrıca, Japonya'nın Avrupa'yla benzer şekilde feodal sisteme sahip oluşu, bir zamanlar Avrupa'nın da yaşamış olduğu bu sosyal geçişi Japonya için de oldukça kolaylaştırmıştır. Japonya'nın bu benzer ve farklı yönleri birleştirildiğinde, tüm bu ulus ve kimlik inşası süreçlerinin Avrupa milliyetçilik teorileriyle uyumlu bir çizgide gelişmiştir

Author

Dr. Merin Sever

How to Cite

Merin Sever (Yüksek Lisans Tezi). Nationalisme et Identité au Japon-Une Etude de Cas: L'Epoque de Meiji en cadre des théories sur le nationalisme, 2013, Galatasaray University.

Keywords

License

Tüm Hakları Saklıdır

This work is shared under the specified license terms.

More theses from Galatasaray University