Master'sOpen Access

La passivite du souvenir: Husserl, Proust et Merleau-Ponty

2022
0 views
0 downloads
Advisor: Dr. Öğr. Üyesi Umut Öksüzan

Abstract (TR)

Fenomenolojinin tüm bilimlerin bilimi, temel bilim olma fikriyle doğduğunu biliyoruz. Fakat bu fikri ortaya çıktığı dönemden ayırarak incelersek çok büyük bir hata yapmış oluruz. Fenomenolojinin ortaya çıkmadan hemen önce, Freud'un çalışmaları sayesinde psikoloji git gide popülerleşti ve tüm bilimlerin temelindeki ana bilim olduğu iddia edilmeye başlandı. Husserl fenomenolojisinin bu görüşe karşı çıkmak ve felsefenin, daha doğrusu, fenomenolojinin hakiki bilim olduğunu göstermek için kurulduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu araştırmada, fenomenolojinin kendisi hakkında düşündüğü gibi bir ana bilim olup olmadığını araştırma arzusuyla yola çıktık. Bahsi geçen dönemde psikoloji alanındaki en popüler konulardan birinin hatırlama olduğunu göz önüne alarak bu konuyu seçtik. Çünkü Freud'un en çok üzerinde durduğu konunun hafıza ve hatırlama olduğunu biliyoruz. Bu yola girdik ve fenomenolojinin hafıza alanında da temel olup olmadığını incelemek istedik. İzlediğimiz yolda elbette fenomenolojinin yöntemini kullandık ve paranteze alarak ilerledik. İlk olarak Husserl'in felsefesinde hatırlamayı oluşturan yapılara bakarak kurguladığı fenomenoloji düzeninde bir sorun olup olmadığını araştırmaya başladık. Daha önce de söylediğimiz gibi, fenomenoloji felsefenin kendini psikolojiden ayırmaya çalıştığı için ortaya çıktı. Sonuç olarak, o dönemde hatırlama önemli bir konu haline geldiğinden, hatırlama ve hafıza konusunda fenomenolojik bir tartışmanın olması kaçınılmazdı. Ama bütün bunlardan önce, felsefe tarihinde hafıza üzerine yapılan çalışmaları olduğunu da görebilmek mümkün. Hatırlama, sadece felsefede her zaman önemli bir konu değil, aynı zamanda insanı insan yapan en önemli şeydir. Hepimiz hatırladığımız gibiyiz. Bugün fenomenoloji dahil olmak üzere tüm felsefe tarihine baktığımızda, hatırlama ile ilgili konuşan her filozofun değindiği üç ortak nokta olduğunu gördük: Algı, zaman ve nesne. Fenomenolojide bilincin, bir şeyin bilinci olduğunu çok iyi biliyoruz. Başka bir deyişle, her an, nesneleri algılayarak onların farkına varıyor ve onlar hakkında bir bilince sahip oluyoruz. Onların farkında olduğumuz sırada yaptığımız eylem, yukarıda söylediğimiz gibi aslında algılamadan başka bir şey değildir. Ayrıca, onlara dahil bilincimizin olması yalnızca algılamayı kapsamıyor. Eğer onları anımsamasaydık, nesnelere dair anlık bilincimiz dışında başka bir bilincimiz olmazdı. Yani aslında nesneyi algılamadan ona ait anıya da sahip olamayız. Burada algı-bellek ilişkisini açıkça görebiliyoruz. Gördüğümüz ve hepimizin deneyimlediği gibi anılarımız şimdiki zamanda değil, geçmişten çağırdığımız ve bugüne taşıdığımız bir şeydir. Yani anımsamanın görebildiğimiz gibi zamanla ilişkisi açıktır. Hem geçmişi hem şimdiyi hem de aslında geleceğimizi şekillendirir. Bu sebeple bellek ve zaman arasında koparılamayacak kadar güçlü bir bağ vardır. Son olarak, pek çok filozofa göre anımsadığımız anda ortaya çıkan anı aslında belleğimizde canlanan bir görüntüden başka bir şey değildir. İster bir nesne diyelim ister bir anı, hatırladığımız şey aslında zihnimizde canlanan bir görüntüdür diyebiliriz. Burada da bellek ve imge ilişkini açıkça görebilmemiz mümkün. Bu üç başlık, bellek üzerine konuşmuş tüm filozofların felsefesinde karşımıza çıkıyor. Kısaca zaman, algı ve imge bellek felsefesinde gördüğümüz üç ortak özellik diyebiliriz. Husserl'in fenomenolojisinde bu üçlüye bir dördüncü başlık katılır: edilgenlik (passivité). Bizim de araştırdığımız soru aslında bu dördünce başlıkta yer alıyor. Edilgenliği kısaca şöyle açıklayabiliriz: Bir nesne dikkatimizi çektiğinde o nesneye yönelir ve onu algılarız. Fakat algıladığımız yalnızca o nesne değildir, o nesneden daha fazlasını da algılamış olduğumuzu eğer üzerine düşünürsek fark edebiliriz. Nesnenin bulunduğu yeri, çevresindekileri vs. de nesneyle birlikte algılarız. Fakat bunu farkına varmadan yaparız, bu yüzden edilgen bir işlemdir ve bu yüzden buna edilgenlik deriz. Yani algılamak istediğimiz nesnenin yanı sıra algılamayı düşünmediğimiz şeylerin de o anda farkına varırız. Bu dikkatimizi üzerine çevirmediğimiz nesnelere dair nasıl bir anımızın olduğunu da açıklamak için edilgenliğe ihtiyacımız vardır. Bu çalışmada, fenomenolojide edilgenliği ve edilgenliğin uygunluğunu ele almaya çalıştık. Bunu Husserl'in felsefesinden hareketle tartışmaya başladık. Ideen [Fenomenoloji için Yol Gösterici Fikirler], Erfahrung und Urteil [Deneyim ve Yargı] ve Analysen zur passiven Synthesis [Edilgen sentezin analizi] isimli, maalesef Türkçeye çevrilmemiş metinleri bu tartışmada bize rehberlik etti, ama aynı zamanda Leçons pour une phénoménologie de la conscience intime du temps adlı eseri de edilgenlik olmadan felsefenin ve özellikle anımsama üzerine kurulan bir felsefenin ne kadar eksik kalacağını anlamamıza yardımcı oldu. Husserl'de edilgenliği anladıktan sonra, hayatımızda yaşanan veya yaşanabilecek örnekler üzerinden giderek Husserl'in kurduğu felsefede edilgenliğin doğru çalışıp çalışmadığını görmek için araştırmamıza Proust'un Kayıp Zamanın İzinde roman serisiyle devam ettik. Bu serinin, anımsama üzerine bize sunabileceği birçok farklı örneği olduğundan, farklı örnekler üzerinde yapacağımız edilgenlik incelemesi sayesinde araştırmamıza yardımcı olacağını düşündük. Son olarak, bulduğumuz boşlukları doldurmak için Merleau-Ponty'nin anımsama felsefesini de ortaya koyduğu Algının Fenomenolojisi metnini araştırdık ve oradan da aldığımız fikirlerle birlikte yeni bir anımsama anlayışı ortaya koymaya çalıştık. Dolayısıyla araştırma sorumuz, edilgenliğin fenomenolojide anımsamanın tüm açılarını açıklayabilecek doğru ve tutarlı bir anlayışı ortaya çıkarıp çıkarmadığıydı. Yukarıda bahsettiğimiz hatırlamanın üç ana ilişkisini öncelikle Husserl'de inceleyerek araştırmamıza başladık. Perspektifi ve nesneyi inceledikten sonra Husserl felsefesinde zaman kavramı üzerinde durduk. Husserl'in eski metinlerindeki zaman anlayışının belleğe ve genel olarak felsefeye uygun olmadığını gördükten sonra, daha ileri tarihlerde yayınladığı metinlerini inceleyerek edilgenliğin nasıl ve ne amaçla kurulduğunu inceledik ve Husserl'in bize iki tür edilgen sentez sunduğunu gördük: tutulma (rétention) ve tortulaşma (sédimentation). Husserl'in felsefesinde edilgenlik denen kavramın aslında bir sentez olduğunu gördük. Çünkü tortulaşma (sédimentation), dikkatimizi yönelttiğimiz nesneyle birlikte arka planda kalan şeyleri farkında olmadan algıladığımız ve hepsini sentezleyerek "sakladığımız" bir edilgenliktir. Öte yandan, tutulma (rétention) ise aslında bir tür hareket anı, hareketin öncesi ve sonrasıyla ilgilidir. Bir nesneye dikkatimizi yönelttiğimizde o an ne yaptığımızın farkındayızdır: O nesneye bakmaktayızdır. Hareketimizi biliriz çünkü o an algı eylemi sırasında gerçekleştirmekteyizdir. Fakat öncesinde bu nesnenin bizim dikkatimizi çağırdığının farkında değilizdir fakat yine de o nesnenin orijinal izlenimi algı sınırlarımız içinde yalnızca onu algılamamızı beklemektedir. Dikkatimizi ona çevirebilmemizin sebebi aslında onun edilgen olarak farkına varmamızdır. Algılama bittikten sonra ise nesneye dair farkındalığımız olduğundan, ilerleyen zamanlarda da o nesnenin farkında olmaya devam edebiliriz. Bunlara edilgenlik diyoruz çünkü bu durum, edim anında yaptığımızı bilmeden yaptığımız şeylerdir. Ayrıca, algıladığımız her şeyi sentezlediğimiz için de bir sentezdir. Yani edilgenlik aslında bir edilgen sentezdir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, edilgenlik olmadan bir anımsama felsefesinden söz etmemiz mümkün değildir. Fakat tüm bu edilgen sentez hakkında tartıştığımız kısımlarda, Husserl'in beden kavramını çok daha sonra felsefesine getirdiğini görüyoruz. Yalnızca tarihsel olarak değil, fakat Husserl tüm felsefesini kurduktan sonra, bilinçten bahsedip hatırlamada nasıl kullandığımızı anlattıktan sonra felsefesine beden kavramını ekliyor. Bu da bizi, aslında baştaki araştırma konumuza bağlı, başka bir araştırma noktasına getiriyor: Husserl'in kurduğu edilgen sentezin bulunduğu anımsama felsefesi, karmaşık bir beden anlayışı olmadan, yalnızca bir nesne olarak beden anlayışıyla ilerleyebilir mi? Araştırmaya devam etmek ve bu soruya yanıt bulmak için Proust'un romanlarına geçiş yapıyor ve o romanlarda yaşanan anımsama mekanizmalarını deşerek edilgen sentezin ve bedenin yalnızca bir nesne olmasının yeterli olup olmadığını araştırmaya koyuluyoruz. Bellek alanında edilgen sentezin gerekliliğini gördükten sonra, bu Husserlci sistemi Proust'un romanlarında incelemeye devam ettik. Anımsama için gerçekten bir bedene ihtiyacımız olabilir mi? Ayrıca, Proust'u incelemeye karar vermemizin başka bir nedeni de Proust'un edebiyat tarihinde bize anımsama örneklerini en açık şekilde veren en önemli yazarlardan biri olması ve Husserl, Proust ve Freud'un eserlerini aynı zaman aralıklarında hazırladıklarını bildiğimizden, dönemin felsefesinin de bu araştırmada Proust'un romanlarını kullanmamıza izin verdiğini düşündük. Proust'un roman serisindeki anımsama türlerini zamanımız el verdiğince inceledik. Bunların arasında, istemsiz anımsama, alışılmış anımsama ve yer belleği gibi farklı anımsama türleri yer alıyordu. Anımsama örneklerini Edward S. Casey'nin yardımıyla inceledikten sonra, anımsama için edilgen sentezin gerekli olduğuna kanaat getirdik. Anımsama örnekleri, Husserl'in felsefesinde de gördüğümüz gibi farklı ögeleri barındırdığından sentez yapmak gerekir. Fakat ihtiyaçlarımızı yalnızca sentez yapmanın çözemeyeceğini de örnekleri incelerken gördük. Prosut'ta gördüğümüz örneklerden bir tanesi de alışkanlığa dönüşmüş bedensel bellekti. Yani kısaca, her seferinde düşünmek zorunda kalmadan, alışkanlıkla hareket etmemizi sağlayan bir hafıza türü olan alışkanlığa dönüşmüş bedensel bellek için, adından da anlayabileceğimiz gibi bedene ihtiyacımız olduğunu gördük. Metinlerde biraz daha ilerlediğimizde, yer belleğinin de bizi ilişkilendiren diğer bir bellek türü olduğunu keşfettik. Anımsamanın mekanla ilişkisi olduğundan hareketle bedene de ihtiyacımız olduğu sonucunu çıkardık. Bunun nedeni, yalnızca bilincimizle yer belleğini kontrol etmemizin olanaksızlığıdır. Bedensel bellek olmadan, istemsiz bellek olmadan ve yer belleği olmadan anımsamanın çok büyük bir kısmının olmayacağını, hatta insanın olamayacağını söylemenin yanlış olmadığını düşünüyoruz. Sonuç olarak, Husserl'in felsefesi tüm anımsama anlayışını açıklamak için yeterli olmadığı için, daha doğrusu, bu anlayış daha açık bir beden kavramına gereksinim duyduğu için arayışımıza devam ettik. Çünkü, fenomenolojinin tüm bilimlerin temeli olabilmesi için her alana temel olması gerektiğini düşünüyoruz ve bu alanlardan birisi de anımsama olduğundan ona da temel olması gerekmektedir. Bu sebeple, araştırmamıza Merleau-Ponty ile devam ettik çünkü Merleau-Ponty'nin fenomenolojiyi geliştirdiğini biliyoruz. Onun felsefesinin bu yolda bizi yardımcı olacağını düşündük. Merleau-Ponty'nin Algının Fenomenoloji isimli metninde bizim aslında bir beden olduğumuz fikrini gördük. Merleau-Ponty açıkça beden ve bellek ilişkisini gözler önüne serdi. Fakat, felsefesinin sentez kısmındaki eksiklikler kurmayı düşündüğümüz anımsama felsefesinde eksiklikler yaratacaktı çünkü biraz önce yukarıda söylediğimiz gibi, kusursuz bir anımsama felsefesi için edilgen sentez olmazsa olmaz bir kavram. Merleau-Ponty'nin ele aldığımız konulara yaklaşımının Husserl'inkinden oldukça farklı olduğunu görürüz. Tutulma (rétention) fikrini Husserl'den almış olsa da bu kavram Merleau-Ponty için Husserl'in düşündüğü gibi bir edilgen bir sentez değildir. Ona göre, nesneleri algıladığımızda onlar zaten bize sentezle birlikte gelirler ve bu yüzden onları algılayabiliriz ama sentezi yapan biz değiliz. Arayışımız tam ve kesin bir yanıtla sonuçlanmadığından, biz ortaya bir öneri sunmayı doğru bulduk. Sorunsuz işleyen bir bellek sistemine sahip olmak için edilgen senteze gereksinim duyduğumuz kadar, bedenin de bu sistemde önemli bir rol oynaması gerekir. Husserl ve Merleau-Ponty'nin fikirlerinde yanıldığına inanmasak da araştırmamızda bu iki filozofun felsefesini birlikte okuyarak bazı eksiklikleri giderebileceğimiz sonucuna vardık. Belleğin somut olmayan bir deneyim olması ve hepimizin bu deneyimi yaşamamız nedeniyle sorunun önemli olduğunu düşündük. Tez çalışmamızın anımsama ve bellek konularında araştırma yapan kişileri aydınlatacağını umuyoruz. Anahtar Sözcükler: Anımsama, bellek, edilgenlik, zaman, algı, edilgen sentez, tutma, tortulaşma, istemsiz anımsama

Author

Dr. Ecehan Tanışık

How to Cite

Ecehan Tanışık (Yüksek Lisans Tezi). La passivite du souvenir: Husserl, Proust et Merleau-Ponty, 2022, Galatasaray University.

License

Tüm Hakları Saklıdır

This work is shared under the specified license terms.

More theses from Galatasaray University