DoctorateOpen Access

Le rapport des droits de l'homme au politique: Lefort et Rancière

2022
0 views
0 downloads
Advisor: Prof. Dr. Aliye Karabük Kovanlıkaya

Abstract (TR)

Bu doktora çalışmasının konusu Claude Lefort ve Jacques Rancière'in politikolan (le politique) ve politika (la politique) kavramlarının insan haklarıyla ilişkisidir. Bu çalışmanın birbiriyle bağlantılı dört amacı vardır. 1) İnsan haklarına 1980lerde bir geri dönüş yaşandığını göstermek, 2) 20.yüzyılda politika felsefesinin diğer felsefe alanlarıyla karşılaştırıldığında ortadan kaybolduğu ve filozofların politika felsefesinin konularıyla ilgilenmediği tezini göz önünde bulundurarak insan haklarına yaşanan dönüşün aynı zamanda politika felsefesini canlandırdığını öne sürmek, 3) Bu canlandırmayı politik-olan kavramı hakkında yapılan çalışmaların pekiştirdiğini vurgulamak, 4) Lefort ve Rancière'in insan haklarının politika, hukuk ve ahlak alanları dışında politik-olan alanında gerçekleştiğinde ancak üretici, dinamik ve hakiki bir oluşum olacağı düşüncesini desteklemektir. 1980li yılların başında hem filozofların ve akademisyenlerin hem de genel olarak entelektüel kesimlerin uzun bir aradan sonra insan hakları konusuna politik ve felsefi açıdan yeniden büyük bir ilgiyle yöneldikleri çok açık bir olgudur. Bu yıllardaki insan hakları tartışmaları demokrasi, yurttaşlık, özerklik, eşitlik vb. gibi çağdaş politika felsefesini doğrudan ilgilendiren konuların da tekrar gündeme gelmesini ve tartışılmasını sağlamıştır. Ancak konuya ilişkin yaklaşımlar öylesine büyük bir çeşitlilik içermekte ve yorumcular da birbirlerinden o derece ayrılmaktadır. Bunları kapsayabilmek için çalışmayı üç bölüm halinde planladık. İnsan hakları düşüncesinin 'tarihi ve bununla bağlantılı olarak felsefi gelişimi' "Birinci Bölüm: İnsan Hakları Düşüncesinin Felsefi ve Tarihsel Gelişimi" bölümüdür. İkinci ve üçüncü bölümde 1980lerden sonra özellikle Fransız Politika Felsefesi'nde Lefort'un politik-olan ve Rancière'in politika kavramlarını merkeze alarak insan hakları düşüncesinde özgün bir konumda olduğunu savunuyoruz. Bu nedenlerle tezin diğer iki ana bölümü "İkinci Bölüm: Claude Lefort'un Düşüncesinde Politik-olan ve İnsan Hakları İlişkisi" ve "Üçüncü Bölüm : Jacques Rancière : Nadir Bir Durum Olarak Politika ve İnsan Hakları"dır. İlk ana bölümün konusu şudur: insan haklarına dönüş momenti olarak kabul edilen 1980lere gelene kadar insan hakları kavramıyla ilgili doğal hukuk çatısı altında filozofların mülkiyet, devlet, hak, adalet, eşitlik ve özgürlük kavramları. Bu amaçla dört kısma ayırdığımız bu bölümün ilk kısmında "1. Eski Yunan'dan 18.yüzyıl Bildirgelerine Kadar Doğal Hukuk Düşüncesi"nde 18. Yüzyıl'da ilan edilmiş Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi (1776) ve Fransız İnsan Hakları ve Vatandaşlık Bildirgesi'ne (1789) kadar Eski Yunan düşüncesinden Platon, Sofistler ve Aristoteles; Stoacılardan Zenon ve Cicero; Ortaçağ düşüncesinden Augustinus ve Aquinas; doğal hukuk teorisyenlerinden Hugo Grotius ve Samuel von Pufendorf; toplum sözleşmecileri başlığında ise Thomas Hobbes, John Locke ve Jean-Jacques Rousseau'nun görüşleri vardır. "1.1. Eski Yunan Felsefesinde Nomos (νόμος) ve Physis (φύσις ) Ayrımı: Platon, Sofistler ve Aristoteles"te dikē (adalet/ δίκη), dikaion (haklı/δίκαιον) ve dikaiosynē (adalet kavramı/δικαιοσύνη) arasındaki terminolojik yakınlık Platon ile başlar, Aristoteles ve hatta Rawls'a kadar devam eder. Ayrıca Sofistlerin nomos ve physis yaklaşımlarında klasik doğal hukuk geleneğinin oluşumuna katkıları vardır. "1.2. Stoacılık: Erken Kozmopolitanizm" de erken kozmopolitanizm düşüncesi Eski Stoa düşünürlerinden Zenon'un aklın ilkeleri ile elde edilen ortak yasa (nomos koinos/νόμος κοινός) düşüncesiyle ve Diyojen'in kosmopolites (κοσμοπολίτης) meseliyle değerlendirilir. Cicero 'dünya vatandaşlığı' teorik düşüncesini hızla politik bir motivasyona dönüştürmüştür. Hem Eski Yunan hem de Stoa düşüncesinde hukuk kavramı (Ius), hak kavramını önceler ve henüz bir ayrışma gerçekleşmemiştir. "1.3. Ortaçağ'da Doğal Hukuk ve Doğa Yasası İlişkisi"nde Ius ideasının Tanrının buyruğu ve ilahi yasalar anlamında kullanılması, Hıristiyan düşüncesindeki haklarla ilgili devrimci yanın tüm insanların Tanrı'nın sureti (imago Dei) olarak kabul edilmesi ve dolayısıyla tüm insanların hem eşit hem de birey olarak görülmesidir. Fakat bu eşitliğin politik bir eşitlikten ziyade dini bir eşitlik olduğu Augustinus ve Aquinas'ın Hıristiyan teslisi, özgür irade, doğa yasası, ilahi yasa vs. gibi konularda kilisenin resmi ideolojisini şekillendiren öğretilerinde mevcuttur. "1.4. Doğal Hukuk Teorisyenleri"nde 16. yüzyılda dönüşen doğa kavrayışları nedeniyle hukuk dinden, politika teolojiden ayrışmaya başlamış ve bu temel alanlardaki ayrışma diğer disiplinlerde de etkili olmuştur. İlk defa üniversitelerde doğal hukuk kürsüleri kurulurken, doğal hukuk revize edilmiş ve klasik ile modern hukuk arasında bir ayrıma girilmiştir. "1.4.1. Grotius'un Bireysel Haklar Görüşü"nde Hugo Grotius'u modern doğal hukukun kurucusu olmasını sağlayan doğal hukukun kaynağını Tanrı'nın varlığından bağımsız açıklamasıdır. "1.4.2. Pufendorf: Doğal Hukuk ve Pozitif Hukuk Ayrımı"nda Grotius'un seküler ve rasyonalist doğal hukuk anlayışını Samuel Von Pufendorf devam ettirir. Her iki doğal hukuk teorisyeninin çalışmaları ve özellikle toplumsallaşma kavramı Toplum sözleşmecilerinin ve 18. yüzyıl bildirgelerinin öncülüdür. "1.5. Toplum Sözleşmecileri Açısından Doğal Hukuk Görüşü"nde Aydınlanma Çağını hazırlayan ara dönemde toplum sözleşmecileri başlığı altında toplanan Thomas Hobbes, John Locke ve Jean-Jacques Rousseau iktidarın ve kaynağının Tanrısal düzen ve buyrukları değil de insanın aklı olması gerektiğini savunurlar. "1.5.1. Hobbes'da Doğa Yasası ve Egemen"de Hobbes düşüncesinde doğal hak ve doğal yasa arasındaki ayrımı açık bir biçimde yapması, doğal hakkı insanın özgürlüğü için bütün yolları kullanarak kendini koruması, devletin kuruluşunu insanın kendi varlığını koruma arzusuyla açıklaması ve sivil duruma geçildiğinde tüm haklardan vazgeçilerek hukukun belirleyici olması fikirleri vardır. "1.5.2. Locke'da İnsan Hakları Düşüncesinin Kökenleri"nde Locke sivil duruma geçişte mülkiyetin bir hak olduğunu vurgular ama geniş anlamda bir mülkiyet hakkı yani mülkiyeti insanın yaşamı, özgürlüğü ve mülkü olarak tanımlar. Locke'un mutluluğun peşinde gidilmesi fikri Amerikan Bildirgesi'ni, direnme hakkından bahsetmesi ise Fransız Bildirgesi'ni etkilemiştir. "1.5.3. Rousseau: Genel İrade Kavramı"nda Rousseau Grotius, Pufendorf, Hobbes ve Locke'un doğa durumu betimlemelerini eleştirir. İnsanların toplumsallaşma (sociabilité) itkisi olduğunu kabul etmekle beraber daha ön planda tuttuğu yetkinleşme (perfectibilité) itkisini sivil durum ve genel iradeyle açıklar. Birinci kısım doğal hukuk ve doğal hak arasındaki ayrışmanın tarihsel olarak nasıl gerçekleştiği ile ilgilidir. Bu ilgi doğal hukuk ve pozitif hukuk ile bağlantılı nomosphysis ve doğa durumu-sivil durum ikiliğinde; hak kavramı ile bağlantılı hukuk, adalet, mülkiyet, yasa ve eşitlik (Toplum Sözleşmecilerinin katkısıyla) kavramlarında kurulur. Eşitliğin tam anlamıyla evrensel bir pratikliği olmasa bile düşünce hayatında sakınımsız söz edilebilir olması, özellikle Locke ve Rousseau'da, doğrudan bildirgeleri etkileyen en önemli unsurdur. 18. Yüzyıla gelindiğinde 1776 Amerikan Bildirgesi ve 1789 Fransız Bildirgesi ilan edildiği ve bu bildirgelerde 'insan hakları' kavramına yer verildiği için birey hakları, doğal haklar, doğuştan haklar gibi tamlamalar yerine artık 'insan hakları' kavramı açık bir şekilde felsefi metinlerde kullanılır olmasıyla Bildirgeler çeşitli tartışmalara konu edilmişti. "2. 18.yüzyıl Bildirgelerinden Birleşmiş Milletler Bildirgesi'ne (1948) Kadar İnsan Hakları" adlı ikinci kısımda Immanuel Kant, G.W. Friedrich Hegel, Karl Marx ve onlar kadar olmasa da Edmund Burke'un özgürlük kavramının hak düşüncesine eklemlenmesi ve insan hakları tasnifleri vardır. "2.1. Burke: İnsan Haklarının Öznesi Olarak Vatandaş"da Fransız Devrimi'ni eleştirir; insan haklarını metafizik haklar ya da sahte haklar olarak tanımlar; insanın gerçek haklarının vatandaşlık hakkı olduğunu öne sürer ve bu nedenle haklar konusunda insan ve vatandaş dikotomisini yaratır. "2.2. Kant : Hak ve Özgürlük" de Kant'ın ahlak yasaları ile jüridik ve etik yasalar arasında kurduğu bağın özgürlük yasaları ve hak ilişkisine değinilir. Modern kozmopolitanizm düşüncesine katkıları incelenir. "2.3. Hegel ve Hak Kavramı"nda insan haklarının 20. Yüzyılda gözde bir konu oluşuyla Hegel'e dönüşün iki yüzünden söz edilir. Hegel'in hak idesini soyut hak ve doğal hukuktan nasıl ayırdığı, özgürlük düşüncesi ve Fransız Devrimi'ne yönelik eleştirileri incelenir. "2.4. Marx'ın İnsan ve Vatandaş Ayrımı"nda Marx'ın Fransız Devrimi'ne yönelik eleştirileri ve insan hakları görüşleri üç açıdan incelendi: insan hakları ve vatandaşlık hakları arasında yaptığı ayrım, politik-olanla ilgili momenti kaçırması, doğal hukuk çalışmalarında öne çıkan mülkiyet kavramıyla ilgili görüşlerinin Pierre-Joseph Proudhon ile beraber değerlendirilmesi. "2.5. İnsan Hakları Tasnifleri" adlı son kısımda ise artık ilan edilmiş İnsan hakları ve tartışmalarının başka bir boyutundan hakların tarihi " 2.5.2 Tarihi Tasnif", felsefi "2.5.4. Özgürlükler ve talepler olarak haklar tasnifi" ve politik "2.5.1.Birey-devlet ilişkisine dayalı klasik tasnif" ve kronolojik " 2.5.3 Üçlü Kuşak Tasnifi" olarak ayrışmasıdır. İnsan haklarının tarihi ve felsefi gelişimiyle ilgili akademik yayınların çoğunda dönemsel olarak insan hakları üç aşamada incelenir. İlk ikisi bizim bölümlemeyi yaptığımız gibi 18. Yüzyıl Bildirgeleri'ne kadar doğal hukuk anlayışı içinde hak kavramı ve sonrasında 18. Yüzyıldan 1948 BM bildirgesine kadar artık ilan edilmiş ve tanımı verilmiş 'insan hakları' kavramı hakkında ilgili filozofların düşünceleridir. Üçüncü aşama ise 1948 BM bildirgesinden sonraki tartışmalardan günümüze kadar insan haklarına getirilen çağdaş yorumları içerir. 1980lerde yeniden insan haklarına dönüşün politika felsefesi, politika bilimi ve diğer sosyal bilimler çalışmalarında açıkça gözlendiği bir dönem olduğu için bu aşama ikiye ayrıldı: "3. BM Bildirgesinden (1948) 1980 yılına Kadar İnsan Hakları Düşüncesinin Gelişimi" ve "4.1980lerde Politika Felsefesinin Yaşadığı Krize Yanıt olarak İnsan Haklarının Dönüşü". Bu ayrım aynı zamanda tezimizin ilk iki amacıyla yani bildirgeler ilan edildikten sonra Hegel ile başlayan doğal hukuk çalışmalarında bir kopukluğun yaşanması, sosyal bilimlerin gelişerek politika felsefesinin kavramlarıyla iş görmesi ve politika felsefesinin felsefenin diğer alanları arasında kaybolmasıyla ilgilidir. Bu dönemde filozoflar tarafından meşru bir inceleme konusu olamayan insan haklarına politika bilimcileri ve teorisyenler, sosyologlar olumlu ve işlevsel katkılarda bulunmuştur. Bu ara dönemde felsefe açısından bunu tersine çeviren iki filozof Hannah Arendt ve Leo Strauss'dur. "3.1. Arendt'in İnsan Hakları Tanımı : 'Haklara Sahip Olma Hakkı' "nda Arendt totalitarizm olgusuna çağdaşlarından farklı olarak tekilliği içerisinde ve yasayla kurduğu ilişkiyle değerlendirilir. Arendt'in özellikle 'haklara sahip olma hakkı' kavramının modern kozmopolitanizme etkisi söz konusudur. "3.2. Strauss'un Doğal Hak Görüşü ve Politika Felsefesine Dair Krizin Tespiti"nde Strauss kendi çağında politika felsefesinin normativite eksikliğine sebep olan pozitivizm ve tarihselcilik hesaplaşması Felsefe, Tarih ve Bilim krizi ekseninde klasiklere dönüş ve politeia kavramıyla beraber değerlendirir. "4.1980lerde Politika Felsefesinin Yaşadığı Krize Yanıt olarak İnsan Haklarının Dönüşü" adlı kısımda tüm dünyada yaşanan politik olaylar 1980 yılında insan hakları kavramının tartışılmasını sağlayan bir zemin hazırlar. Politika felsefesinin gerilemesine neden olan sosyal bilimler özellikle politika bilimiyle ilgili rasyonalist açıklamaların geçerliliği ve olgu/değer ayrımı ilkesinin yaygınlık kazanması gibi konular "4.1.Politika Felsefesinin Krizi ve Sosyal Bilimlerin Yükselişi"nde değerlendirilir. Bu sürecin sonunda Marcel Gauchet'nin ifade ettiği gibi Bilim ve Tarihin topluma dayatmış olduğu tekelci anlayıştan kurtulmak için hukuki olarak temellere geri dönülmüştü. Felsefi bir temellendirme iddiasıyla bu temellere dönüş 1971 yılında John Rawls'ın Adalet Teorisi adlı kitabıydı. "4.2. Politika Felsefesinin Krizine Bir Yanıt olarak Politik Hukuk Düşüncesi: Rawls"da Rawls ile simgeleşen bu an gözden geçirildi. Rawls'ın politika felsefesinde uzun zamandır hissedilen normativizm açığını kapatan ve büyük bir sistem filozofu olarak görülmesini sağlayan kitabına eleştirilerimiz politik-olanın otonomisini kurmaması, rejim sorununa yönelmemesi ve insan haklarını asgari bir standartta değerlendirmesi nedeniyle yöneltildi. İnsan hakları alanındaki çalışmalarda ve yaklaşımlarda özgün bir konumda olduğunu ve Rawls düşüncelerinden azade bir görüş bildirdiklerini düşündüğümüz Fransız düşünürleri "4.3. Fransız Düşüncesinde Politika Felsefesinin Konusu Olarak İnsan Haklarına Dönüş" başlığındadır. "4.3.1.Yapısalcılık ve Marksizmin Fransız Politika Felsefesindeki Etkileri"nde yapısalcılık ve Marksizm boyunduruğundaki Fransız sol düşüncesinde insan haklarının alanının ve gerçek doğasının nasıl reddedildiği ve bu reddedilişin politik pratik olaylar karşısındaki tavrı resmedildi. Fransız Düşüncesinde insan haklarına dönüşün iki safhasından "4.3.2. Fransız Düşüncesinde İnsan Haklarına Dönüşün Pratik ve Teorik İki Safhası"nda söz edildi. Fransız düşüncesinin yaşanan olaylarla ilgili olarak totalitarizmi de gündeme almasıyla beraber demokrasiye ve insan haklarına ilişkin tavırları "4.3.3. Fransız Düşüncesinde Demokrasi ve İnsan Hakları İlişkine Dair Yaklaşımlar" da incelendi. "4.3.3.1.Demokrasi Yaklaşımları"nda özellikle Fransız Devrimi'nin yorumlanmasına ilişkin düşüncelerle demokrasi yaklaşımları mevcuttur. İlk ana bölümün "4.3.3.2. İnsan Hakları Politikasında İki Yaklaşım: Modern Kozmopolitanizm ve Politik-olan" adlı son kısmında ise insan hakları söylemi soyutluğu ve aktörlerinin çeşitliliği nedeniyle sabit ve tutarlı değildir ve tamamlanmamıştır. Günümüzde modern insan hakları tartışmaları, hakların temellerine ve içeriğine ilişkin sadece saf felsefi tartışmalardan ziyade felsefi yanı da kaybedilmeden daha çok haklara dayalı bir politikanın veya hukukun anlamı ve olanaklarını içerir. Birçok yaklaşım olmasına rağmen, bir insan hakları politikasının demokratikleşme yönünde sunacağı imkanlardan bahseden yaklaşımlar önemlidir. Bu görüşü temsil eden iki yaklaşım var: biri insan hakları politikasının kozmopolitanizmine açılan bir hak kavrayışı çerçevesinde yapılanması ve diğeri hakların dinamik bir politik mücadele zemini oluşturmasını sağlayan agonistik ve süreçsel karakteridir. İkinci ve üçüncü bölümlerde görüşlerine yer vereceğimiz Lefort ve Rancière ikinci yaklaşımının önemli temsilcileridirler. "İkinci Bölüm: Claude Lefort'un Düşüncesinde Politik-olan ve İnsan Hakları İlişkisi" ana bölümünde Lefort'un totalitarizm, demokrasi ve insan hakları tartışmalarında politik-olan kavramını merkeze aldığı ikinci dönem çalışmaları incelenir. "1. Politik-olan Kavrayışları" adlı kısım Lefort'un, klasiklerden modernlere kadar yaptığı politika felsefesi tarihi okumalarında filozofları politik-olan görüşleri hakkında değerlendirmeye aldığı için iki kısma ayrılır. İlk kısımda Lefort politik-olan ve politika arasında kavramsal ayrımı önemsemeyen ve bu nedenle totalitarizmi açıklamakta yetersiz kaldığını düşündüğü sosyal bilimler, Marksizm ve Yeni Filozofları eleştirir. "1.1. Sosyal Bilimlerin Yaklaşımı"nda Lefort sosyal bilimlerin politikayı hukuk, ekonomi, estetik gibi alt alanlar olarak görüp onu da bir bilimin konusu haline getirmesi ve ayrıca politikayı sadece kurumlar, etkinlikler alanı olarak nesnelleştirmesinin sonuçları üzerinde durur. "1.2. Politik-olanın Sembolik Boyutu" adlı kısmın ilk bölümlemesinde "1.2.1 Merleau-Ponty ve Toplumsalın Kuruluşu" var. Bu bölümde Lefort'un Marx okumalarını etkileyen hocası Maurice Merleau-Ponty'nin toplumsalın ilk bölünmesi düşüncesini sahiplenmesine rağmen onu politik-olan alanını toplumsal kuruluştan ayıramaması noktasında eleştirir. İkinci evrede ise "1.2.2.Marx ve Marksizm: Politikanın sembolik kuruluşu" adlı başlıkta Lefort, Marx'ın bölünmeyi sezmiş olmasına rağmen politikayı bir üst yapı olarak ekonominin doğrudan bir yansıması olarak ele alması ve sınıfsız toplum özlemini eleştirir. "1.3. Politik-olana Moral Yaklaşım: Yeni Filozoflar" adlı kısımda Yeni Filozoflar grubunu anti-totaliter bir konsensüs oluşmasına yardımcı olmalarına rağmen politikadan uzaklaşılıp moral yaklaşımları benimsemeyi tavsiye etmeleri noktasında eleştirir. Bu kısmın "1.4. Politik-olan Düşünceleri" adlı ikinci ayağında ise Lefort felsefe tarihinde politik-olana katkılarını yadsımayacağı üç filozoftan bahseder: Makyavelli, Strauss ve Arendt. "1.4.1 Machiavelli'de Kurucu Bir Özellik Olarak İhtilaf" da Makyavelli'nin asli bölünmeyi yöneten ve yönetilenler arasındaki ihtilaf (le conflit) olarak ele almasını vurgular. "1.4.2. Strauss ve Politeia Kavramı"nda Lefort politik-olanın toplumsalın kuruluşuna yönelik hedeflerinde bölünmenin rejimlerde nasıl gerçekleştiği sorusuna Strauss'un politeia kavramıyla eşlik eder. "1.4.3. Arendt ile Birlikte ve Arendt'e Karşı Totalitarizm Olgusu"nda Lefort kendisi gibi Arendt'in oldukça erken bir dönemde totalitarizmi anlama ve onu bir rejim olarak değerlendirme çabalarında ortaklaşa olduklarını belirtir. Fakat Arendt'i düşüncesinde politik-olan ve toplumsal-olan arasında yaptığı katı ayrım nedeniyle demokrasiye yer vermediği için eleştirir. "2. Modern Demokrasi ve Totalitarizm" adlı ikinci kısımda Lefort demokrasiyi ve demokrasinin belirsizliğine bir karşı-devrim olarak tanımladığı totalitarizmi inceler. Bu nedenle bu bölüm "2.1.Modern Demokrasilerin Karakteristikleri" ve "2.2. Bir Rejim Olarak Totalitarizm" olarak ikiye ayrılmıştır. İlk ayrımda "2.1.1.İhtilaf, Bölünme ve Kesinlik İşaretlerin Çözülmesi"nde Lefort Makyavelli'den ihtilaf (le conflit), Merlau-Ponty'den ve Strauss'tan bölünme (la division) kavramlarını değerlendirir. Bu kavramları demokrasinin bir özelliği olarak sunarken, ayrıca Tocqueville'den de kesinlik işaretlerinin çözülmesi (la dissolution des repères de la certitude) yani iktidar, yasa ve bilgi'nin ayrışması düşüncesini alır ve demokrasinin bir diğer özelliği olarak dolayıma sokar. "2.1.2. 'Boş Yer' Olarak İktidarın Sembolik Boyutu"nda demokrasilerin ihtilafı yok etmemesi, iktidarının ise bir yandan halktan geldiği bir yandan da kimseye ait olmadığı teziyle yönetmesinin sonuçları üzerinde durulur. Lefort demokrasilerde iktidarın sembolik düzeyde kalmasının iktidarın yerinin her daim boş olduğuna işaret ettiğini vurgular. Totalitarizm de demokrasinin iktidarın boş yeri (le lieu vide du pouvoir) belirsizliğine karşı bir ataktır. "2.2.Bir Rejim Olarak Totalitarizm" de Lefort'un totalitarizmi gelmiş geçmiş bir olay, bir ideoloji, tiranlık, despotluk gibi klasik varyasyonlarla açıklanabilir olmadığını vurgular. "2.2.1. Bölünmenin Reddi"nde Lefort'un totalitarizmi toplumsal bölünmenin ve devlet ile toplum arasındaki bölünmenin reddi olduğu; ihtilafı devre dışı bıraktığı; iktidar, yasa ve bilginin (kesinlik işaretleri) kaynaştığı bir rejim olarak belirler. "2.2.2. Harici Bölünme ve Yapay İhtilaf: Öteki ve Bir-olan-halk"da totalitarizmde ilkeller tarzı bir bölünme olduğu iddiasına karşılık Lefort şunu öne sürer: Her iki toplum biçiminde dahili bölünme yoktur ve harici bölünme vardır. Fakat bu benzerliğe karşı totalitarizmde birliğin sağlanması için harici bölünme yapay bölünme olarak kurulur. Yapay bölünme parti lideri, parti, organizasyon vs. herkesin 'Bir-olan-halk (le peuple-Un)' olarak politik bedene dönüştüğü ve totalitarizmin birliğini sağlamak için bir Öteki'ne (l'Autre) ihtiyaç duymasıdır. "3. Demokrasinin Üretici Gücü Olarak İnsan Hakları" adlı son bölümde Lefort demokrasinin karakteristiği olarak ihtilafı, bölünmeyi ve kesinlik işaretlerinin çözülmesini ele almak yoluyla demokrasiyi önceki biçimlerinden ayırır. Fakat Lefort demokrasilerin bu özelliklerinin aynı zamanda totaliter ataklara maruz kalma talihsizliğine de sahip olduğunu belirtir. Bu nedenle Lefort demokrasinin totaliter eğilimleri bastırmak için hangi araçlara sahip olduğunu sorar. Buna cevabı haktır. Bu son bölümde Lefort için insan hakları mücadeleleri demokratik toplumun üretici ilkeleri, en sıkı düzenlerde ise bu haklara müracaat edilmesi sınırları bile zorlayan en güçlü unsurdur. "Üçüncü Bölüm: Rancière: Nadir Bir durum Olarak Politika" adlı ana bölümümüz politika felsefesini soruşturan ve insan hakları tartışmasını felsefeye karşı politika yaklaşımıyla ele alan filozof Jacques Rancière'in olgunluk dönemi görüşleriyle ilgilidir. Rancière, aynı Lefort gibi, 1980lerden sonra Fransız düşüncesinde politika felsefesinde yaşanan krizler nedeniyle politika kavramına yönelir. "1. Fransız Düşüncesinde Politika Felsefesinin Krizlerinin Yorumlanışı" kısmında "1.1. Birinci Kriz" 'politik-olanın dönüşü' çerçevesinde yapılan tartışmalarla – bu tartışmaların yapıldığı Centre'da Lefort ile sessiz bir diyalogu olmuştur- ve "1.2. İkinci Kriz" Rawls'un ve neoliberal düşüncelerin dolayısıyla dağıtıcı adalet görüşünün yaygınlık kazanmaya başlamasıyla ilgilidir. Bu iki kriz Rancière'in düşüncesinde politika felsefesine dair iki gerilimin oluşmasına neden olmuştur. "2. Politika Felsefesinin Gerilimleri" adlı kısımda Rancière, Lefort gibi felsefe tarihinde yaptığı okumalarda, filozofların felsefelerinin politikayı nasıl bastırdığını araştırır. Bu kısımdaki "2.1. İlk Gerilim: Politika Felsefesinin Politikayı Bastırması"nda Rancière'in Eski Yunan'dan günümüze felsefenin politikayı nasıl bastırdığı görüşleri incelenir. Ranciére'in bu bastırma şekillerini üçe ayırması "2.1.1.Politika Felsefesinin Üç Formu: Arkhe-politik, Para-politik ve Meta-politik" adlı kısımdadır. Özellikle günümüzde hangi bastırma şekillerinin devreye gireceği Rancière'in birinci krizi tanımlamasıyla ilişkilidir. İlerleyen kısımda "2.1.2. Politika Filozoflarına Bir Eleştiri" de Rancière neden kendisini politika filozofu olarak görmediğini özellikle uyuşmazlık (la mésentente) kavramının multidisipliner alanda anlaşılması gerekliğiyle vurgular. Bu kısım ise ikinci kriz ile ilişkilidir. Rancière, felsefe ve politika arasındaki teorik gerilimin pratik boyutunu polis ve politika arasındaki gerilimle çözümler. "2.2. İkinci Gerilim: Politika ve Polis Arasında" da politika felsefesinin üç formunun aynı zamanda polis'in de (la police) üç formuna denk geldiğini vurgular. "2.2.1. Polis'in Tanımı"nda polis kavramı ile işaret ettiği toplumun organizasyonu, toplumun bütününü oluşturan çeşitli parçaların dağıtımı, toplumdaki rollerin ve meşguliyetlerin paylaşımıdır. "2.2.2. Duyulur Olanın Paylaşımı"nda Rancière'in polis düzeni içerisinde kimin görünür ve işitilir olması gerektiğinin rolü hatta rolsüzlüğünün dağıtımı önemlidir. Ayrıca Rancière kimlerin sayılmayacağı ya da payı olmayacağı (sans-part) fikrinin polisin özünü oluşturduğunu savunur. "2.2.3. Arkhe Mantığı"nda ise Rancière politikanın asıl işlevinin polisinin arkhesini sekteye uğratmak olduğunu belirtir. Polis düzenlerinin hangi arkhe ile kuruluşunu gerçekleştiği ve demokrasinin an-arkhe bir rejim olduğu düşüncesi önemlidir. "2.2.4.Politikanın Tanımı"nda Rancière'in polis ve politika arasındaki anlam kaymasının anlaşılması için önce polis mantığını sonra politikanın ne olmadığını inceler. Bir kavramın önce ne olmadığını araştırmak Rancière'in yöntemidir. Rancière'e göre politika iki heterojen sürecin karşılaşmasıdır: polis süreci ve eşitlik süreci. "2.2.5. Politikanın Süreci: Eşitlik" te Rancière dağıtıcı adalet ve pasif eşitlik anlayışına karşı aktif eşitliği konumlandırır. Rancièreci eşitlik düşüncesi demosun polis düzenindeki hiyerarşik bölünmesiyle yani, Rancière'in ifadesiyle, payı olanlar ve olmayanların arasındaki ihtilafla gerçekleşir. "2.3. Gerilimlerin Sonucu olarak Uyuşmazlık (Dissensus)" da Rancière'in meşhur uyuşmazlık (la mésentente / dissensus) kavramının ihtilaf ile benzerliği söz konusudur. "3. Heterojen İki Sürecin Karşılaşması Olarak Politik-olan" da Rancière politik-olan kavramını polis ve politikayla açıklar. Politikanın polis ve eşitlik heterojen süreçlerinin karşılaşması olarak tanımlamıştı. Rancière bu noktada kavram çiftlerini artırarak hükümete ilişkin işler ile polisi, eşitlik ile politikayı denkleştirir. Hatta son kavram çiftine özgürleşmeyi (l'émancipation) de katar. Bu her iki düzeyin karşılaşması ise politik-olanın ortaya çıkmasıdır. "3.1. Haksızlığın Giderilmesi"nde nasıl polis ve politikanın kendine özgü kavramları varsa politik-olanın kavramı haksızlığın giderilmesidir (le traitement d'un tort). Rancière'e göre payı olanlar ve olmayanlar arasındaki ihtilafta veya aralıkta sujelerin ortaya çıkması politik-olanın gerçekleşmesini sağlar. " 3.2. Özneleşme Faaliyeti"nde özneleşme (la subjectivation) sürecinin üç formu vardır. Bu bölümün "4. Oligarşi ve Demokrasi: Tanımlar ve Farklar" adlı kısmına gelene kadar Rancière'in kavram haritası ortaya çıkar. Rancière politikanın gerçekleşmesi için demokratik bir yönetimin öneminin farkındaydı. Fakat Rancière'in demokrasiden klasik bir demokrasi anlayışına sahip olmadığını arkhe düşüncesiyle nasıl örneklendirdiği "4.1. Demokrasinin Skandalı"nda irdelenir. Rancière'in politika ve demokrasi arasında kurduğu eşitliğin karşı versiyonu polis ve oligarşilerdir. Rancière'in polis hiyerarşik düzenlemesine sahip tüm rejimlerin nasıl oligarşik öğeler barındırdığı "4.2. Oligarşinin Demokratik Özellikleri"ndedir. Bu bölümün son kısmında "5. İnsan Haklarının Değişen Özneleri: Vatandaştan Kurbana" da Rancière Arendt'in 'haklara sahip olma hakkı' (droit d'avoir des droits) görüşü çerçevesinde totolojik bir yaklaşımı açıklar ve günümüzde insan haklarının klasik insan ve vatandaşlık hakları dikotomisinden ayrışarak bambaşka bir yöne hümanitaryanizme savrulmasına dikkat çeker. Böylece sonuç bölümünde, Lefort'un, insan haklarına dönüşün momentini belirleyerek başlattığı tartışmasında, demokrasiyi özellikle politik-olan (le politique), toplumun bölünmesi (la division), ihtilaf (le conflit), kesinlik işaretlerinin çözülmesiyle (la dissolution des repères de la certitude) açıklama girişiminin önemi gösterilir. Rancière, her ne kadar çalışmalarını politika (la politique) kavramıyla temellendirme eğiliminde olsa da politik-olanın düşüncesindeki konumu önemlidir. O hiyerarşik sosyal düzenlerin hepsine polis adını verir, polise ait arkhe mantığı üzerinde durur. Lefort'un ihtilaf kavramına benzer bir şekilde uyuşmazlık (la mésentente / dissensus) kavramıyla politika, polis ve politik-olan kavramları arasındaki bağı açığa çıkarır. Rancière ayrıca Lefort'un hiç değinmediği çağdaş hümanitaryen teamüllere yeni bir açılım getirerek, insan hakları tartışmasına yeni perspektifler kazandırmıştır. Tezimiz tüm bu tartışmaların bir sonucu olarak, kısaca insan haklarının tarihsel süreç içindeki soyut ve uygulamadan uzak entelektüel bir tartışma olmaktan öteye gidemediği geleneksel politika alanından çıkıp yepyeni bir şekilde gündeme getirilen politik-olanın alanına girmesiyle edineceği kazanımlar üzerinden varılan çıkarımlarla sona erer.

Author

Dr. Eylem Yolsal Murteza

How to Cite

Eylem Yolsal Murteza (Doktora Tezi). Le rapport des droits de l'homme au politique: Lefort et Rancière, 2022, Galatasaray University.

License

Tüm Hakları Saklıdır

This work is shared under the specified license terms.

More theses from Galatasaray University