DoctorateOpen Access

Türkiye'de su hakkı

2021
0 views
0 downloads
Advisor: Prof. Dr. Erdoğan Bülbül

Abstract (TR)

H2O şeklinde basit bir molekül, yanıcı olmayan, kokusuz, tatsız ve neredeyse renksiz bir birleşik olan su, insanların ve diğer tüm canlıların yaşamlarını idame ettirmelerinin yanı sıra ekonomik, sosyal, kültürel kalkınmayı sağlamak üzere girişilen tüm beşerî faaliyetlerin gerçekleştirilmesinde zorunlu ancak kısıtlı bir unsur olarak gerek ulusal gerek bölgesel gerek küresel bağlamda her zaman önemini korumuştur. 2050'de dünya nüfusunun 9,6 milyar olacağı ve su ihtiyacının günümüzdekinin %40'ı oranında artış göstereceği; buna karşılık mevcut su kaynaklarının iklim değişikliği ve kirlilik de dikkate alındığında bu ihtiyacı karşılayamayacağı, her dört kişiden en az birinin kronik veya yinelenen temiz suya erişememe sorunu ile karşı karşıya kalacağı tahminlenmektedir. Yenilenebilir tatlı su miktarının dünya çapında sınırlı ve adilane dağılmamış olması gerçeği karşısında giderek artan dünya nüfusunun ihtiyaçlarını karşılamak üzere elde edebileceği ve güvenilir su miktarının artmayacak ve aksine gittikçe azalacak olması, küresel yoksulluk krizini daha da körükleyecek ve küresel güvenlik ile barışı tehdit edebilecek, devletler ve sektörler arası çatışmalar doğurabilecek bir küresel su krizini yaratacaktır. Küresel su krizini bertaraf etmek üzere ekonomi ve hukuk bilimlerince teoride bazı çözüm mekanizmaları bulunmaya çalışılmaktadır. Uluslararası su satışı, sanal su ticareti ve su hakkının bir insan hakkı olarak tanınması şeklindeki çözüm mekanizmalarından ilk ikisi mevcut örnekler çerçevesinde amaca uygun değildirler. Bu halde elde kalan tek mekanizma olarak su hakkının bir insan hakkı olarak kavramsal olarak ve nasıl somutlaştırılacağına ilişkin olarak incelenmesi gerekmektedir. Su hakkı 1970'lerden itibaren uluslararası mecrada, BM, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği başta olmak üzere birçok uluslararası kuruluşun küresel barış ve güvenliğin tesis edilmesi, çevresel sorunların bertaraf edilmesi, sürdürülebilir çevrenin ve sürdürülebilir ekonomik kalkınmanın mevcut ve gelecek nesiller için mümkün kılınması ve insan haklarının gerçekleştirilmesi gibi amaçlarla gerçekleştirdiği çeşitli çalışmaların sonucu olarak önem kazanmış kavramdır. Çevre hukuku ve insan hakları hukuku bağlamında sürdürülen bu çalışmalar sonucunda hazırlanan ve imzaya açılan çok taraflı uluslararası sözleşmeler veya devletlerin yanı sıra özel girişimlere de yol gösterici nitelik taşıyan yorumlar, konferans bildirileri ve tavsiyeler su hakkını gün geçtikçe farklılaşan odaklarla ele almış; öznesi, kapsamı, yükümlü ve sorumluları bağlamında farklı yorumlar ortaya koymuştur. Kısaca su hakkı, günümüzde halen hukuki araştırmalara sürekli yeniden girmekte ve gelişmekte olan bir kavramdır. Su hakkının kavramsallaştırılmasındaki ilk aşama, bir insan hakkı olarak su hakkının kavramsal içeriğinin ortaya konulmasıdır. Su hakkının kavramsallaştırılmasında öncelikle kişisel açıdan hak öznesi ve yükümlüsünün belirlenmesi, ardından normatif açıdan hak öznesinin, yükümlüye karşı talep yetkilerinin ne olduğunun ortaya konulması gereklidir. Su hakkının öznesi, uluslararası düzenlemelerde yavaş bir evrim geçirmiş, öncelikle savaş mahkumları ve savaş halinde savaşmayan sivil halka, sonra kırsal ve su kaynaklarına uzak yerleşim yerlerinde yaşayan kadınlara, daha sonra temel sağlık hizmetlerinin yürütüldüğü tesislerde tedavi gören veya rehabilite edilen çocuklara, ardından engellilere ve eğitim alanlar ile eğitmenleri kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Nihayetinde BM ESKHK tarafından tematik sözleşmeler yaklaşımı, ESKHS'nin 11. maddesinde yer alan Yeterli Bir Yaşam Standardına Sahip Olma Hakkına ilişkin 1991 tarihli Genel Yorum 4 ve Su Hakkına ilişkin 2003 tarihli Genel Yorum 15 ile genişletilerek, özellikle ırk, renk, cinsiyet, dil, din, politik ve diğer görüş, milliyet veya sosyal köken, mal varlığı, yaşam tarzı veya yerleşim gibi hiçbir nedene bağlı olarak ayrım gözetmeksizin taraf devletin yargı alanı dahilinde herkesin su hakkının öznesi olduğu açıkça ifade edilmiştir. Su hakkını teminat altına alan anayasalarda da hak öznesi 'herkes', 'vatandaşlar' veya 'yurttaş' şeklinde okunmaktadır. Türk hukuku açısından bakıldığında, Anayasa md.17 ile teminat altına alınan yaşama hakkı ve md.56 ile teminat altına alınan sağlıklı yaşama ve sağlıklı bir çevreye sahip olma haklarının herkese tanınmış olması karşısında bu haklara içkin bir hak olarak değerlendirebileceğimiz su hakkının öznesi de herkestir. Su hakkı, hakkın öznesi olan herkese, devlet ve diğer kişilerden saygı duyma ve müdahale etmemeyi talep etme ile devletten belirli müdahaleleri gerçekleştirme ve haksız müdahalelerden korunmayı talep etme yetkileri vermektedir. Böylelikle su hakkının yerine getirilmesi bakımından iki yükümlü vardır: devlet ve özel hukuk kişileri. BM ESKHK'nin su hakkını açıkladığı Genel Yorum 15'te 'Taraf Devletlerin Yükümlülükleri'ne odaklandığı ve 'Devlet Dışı Aktörlerin Yükümlülükleri' başlığında dahi hak öznesi olmanın beraberinde getirdiği ödevlerden açıkça bahsetmediği ifade edilmekteyse de bu husus yükümlünün belirlenmesi açısından bir sorun teşkil etmemektedir. Nitekim Türk hukukunda gerek Anayasa md.17 ile teminat altına alınan yaşama hakkının gerek Anayasa md.56 ile teminat altına alınan sağlıklı ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının Anayasa md.12/2 doğrultusunda hak öznesine birtakım ödevler de yükümleyeceği şeklinde okunduğunda, su hakkına saygı duyma ve koruma yükümlüsünün hem devlet hem de su hakkının sahibi olanları da kapsayacak şekilde tüm özel hukuk kişileri olarak okunması gerektiği açıktır. Ancak su hakkını yerine getirme yükümlüsünün aslen devlet olduğu açıktır. Zira özel kişilerin, su hakkı öznesi olan herkesin ihtiyaçlarını karşılamak üzere birtakım mal ve hizmetler sunmakla yükümlü tutulmaları, girişim özgürlüğü ve mülkiyet hakkının benimsendiği bir anayasal düzlemde mümkün olmadığı gibi, su hakkı öznesi olan kimsenin kişisel ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek miktarda güvenilir ve temiz suyu doğada kendi başına bulmak yükümlülüğü ile başbaşa bırakılması da söz konusu olamaz. Su hakkının yükümlüsünün devlet olması hususunda en tartışmalı nokta aslında hangi devletin hangi yükümlülükler altında olduğudur. Uluslararası örf ve âdet hukukundan doğan adil ve makul kullanım ile önemli zarar vermeme ilkeleri ile doğal kaynak ve servetlerden yararlanmada mutlak egemenlik görüşü çatışmaktadır, mutlak egemenlik görüşünün baskınlığı karşısında kıyıdaş devletlerden birinin su hakkını gerçekleştirmek üzere, diğer bir kıyıdaş devletin ilgili su kaynağını ekonomik gelişimi sağlayacak diğer beşeri faaliyetlerde kullanmasını engelleyici eylemlerde bulunamayacağı açıktır. Ancak günümüzde mutlak egemenlik görüşünü şiddetle eleştirilmekte, doğal kaynak ve servetlerin küresel kamusal mallar olarak ele alınabilirliği tartışılmaktadır. Bu tartışma su hakkına da yansımakta, su kaynaklarının sınıraşan niteliğinin yanı sıra hidrolojik döngü sebebiyle özellikle saygı duyma yükümlülüğü bağlamında su kaynakları üzerinde zarar verici tasarruflarda ve eylemlerde bulunmama yükümlülüğü ile yerine getirme yükümlülüğü bağlamında suya fiziki erişimi sağlamak yükümlülüğünün özellikle kıyıdaş devletlere yönelik de olması gerektiği de ifade edilmektedir. Ancak bu tartışmalar halen çözüme kavuşturulmamıştır. Su hakkının yükümlüsünün devlet olması hususunda tartışmalı ikinci nokta yerine getirme yükümlülüğünün özel kişilere devredilmesi hususudur. Su hakkı bağlamında herkesin kişisel ihtiyaçlarını karşılamak üzere temiz ve yeterli erişimi sağlama yükümlülüğünün muhatabının devlet olması, devletin bu yükümlülüğünü özel kişilerin katılımı aracılığıyla gerçekleştirebilme ihtimalini ortadan kaldıran bir durum değildir. Bir başka ifadeyle su hakkını somutlaştırmak üzere özellikle içme suyu temin ve kanalizasyon hizmetlerinin bizzat idare tarafından yürütülmesi yerine özel kişiler tarafından yürütülmesi de söz konusu olabilmektedir. Ancak bu halde dahi su hakkının yerine getirilmesi yükümlülüğü halen devletin üzerinde olup, bu yükümlülük gereğince idarenin özel kişinin yürüttüğü faaliyeti ihtiyaçların layıkıyla karşılanması bağlamında kontrolü, gözetim ve denetimi altında tutması da gerekmektedir. Su hakkının normatif alanı su hakkı öznesinin sahip olduğu taleplerin konularının, bir başka ifadeyle su hakkının asli yükümlüsü olan devletin hangi yükümlülükleri hangi temel ilkeleri gözeterek yerine getireceğinin belirlenmesine ilişkindir ve normatif alanın belirlenmesi talep edilebilirliğinin arttırılması için oldukça önemlidir. Unutmamak gerekir ki bir hakkın normatif alanının sosyal, ekonomik ve siyasi değişimlerden bağımsız olarak sabit kalması söz konusu olamayacağından ekonomik ve sosyal diğer temel haklar gibi su hakkının normatif alanının da zaman içerisinde değişim ve gelişime tabi olacağı unutulmamalıdır. Su hakkının çekirdek normatif alanını belirlerken negatif yükümlülüklerin ne olduğu, bir başka ifadeyle saygı duyma ve koruma yükümlülüğü kapsamında devletin veya özel kişilerin ne türlü eylemlerinin su hakkını ihlal edecek nitelikte müdahaleler olduğu ve dolayısıyla hangi eylemlerden sakınılması gerektiği konusunda uluslararası ve ulusal hukuk kaynaklarında asgari müştereklerde buluşmak nispeten kolay olmuştur. Ancak pozitif yükümlülüklerin ne olduğu, bir başka ifadeyle yerine getirme yükümlülüğü kapsamında devletin hangi müdahaleleri bir yapması gerektiği bir başka ifadeyle hangi faaliyetleri gerçekleştirmesi gerektiği konusunda asgari müştereklerin veya çekirdek pozitif yükümlülüklerin halen tartışmalı olduğu görülmektedir. Su hakkı, öncelikle çekirdek negatif yükümlülük olarak su kaynaklarının mevcudiyetini ve devamlılığını sağlamak üzere devlet ve diğer kişilere, saygı duyma ve koruma yükümlülüğü bağlamında suya nicelik ve nitelik yönünden zarar vermeme yükümlülüğü getirmektedir. Devlet, suya nicelik ve nitelik yönünden zarar vererek yeterli miktarda ve uygun nitelikte suya erişimi kısıtlayan veya ortadan kaldıran her türlü eyleme karşı hukuki düzenlemeler yapmak ve yaptırımları uygulamakla yükümlüdür. ESKHK, Genel Yorum 15'te devletin tüm beşerî faaliyetleri, suya ve su kaynaklarına ve hatta su kaynakları ile etkileşimde olan tüm ekosistemlere yönelik nitelik ve nicelik bakımından etkilerini değerlendirme, düzenleme, yasaklama, izne bağlama, denetleme ve yaptırıma tabi tutma gibi yükümlülükleri olduğunu açıkça ifade etmekte, devletlerin bu görevlerini yerine getirmek üzere gerekli yasal düzenlemeleri ve uygulamasını yapmaya davet etmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası md.56(2)'de yer alan "Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir." hükmünün evleviyetle su kaynaklarının nitelik ve nicelik yönünden korunmasını da gerektireceği açıktır. Nitekim yasa koyucu da bu doğrultuda başta 1593 s. Umumi Hıfzıssıhha Kanunu md.242 ve 2872 s. Çevre Kanunu md.9(h) hükümleri ile yüzey ve yeraltı sularının hangi eylemlere, tehlikelere, faaliyetlere karşı ne şekilde korunacağını düzenleyerek suya nicelik ve nitelik yönünden zarar vermeme yükümlülüğünü açıkça kanunla da düzenlemiştir. Su hakkı, ikinci olarak, çekirdek pozitif yükümlülükler arasında, devlete, yerine getirme yükümlülüğü bağlamında fiziki erişimi sağlama yükümlülüğü getirmektedir. Bu doğrultuda devletin öncelikli olarak suyun nicelik ve nitelik bakımından mevcudiyetini sağlaması gerekmektedir. Suyun niteliksel mevcudiyeti, ESKHK'nin deyişi ile kabul edilebilir olması kişisel ihtiyaçların karşılanması için suyun içinde insan ve çevre sağlığına zararlı (toksik) veya tehdit içeren maddeler, kir, toz veya mikro-organizmalar, kimyasal veya radyolojik atıkları barındırmamasının yanı sıra rengi, kokusu ve tadının da bireyin kişisel ihtiyaçlarını karşılayabilecek nitelikte olmasını ifade eder. Suyun niceliksel mevcudiyeti ise kişisel ihtiyaçların karşılanması için yeterli miktarda ve su arzının sürekli olarak mevcut olmasını ifade eder; BM ve WHO kişilerin hayatta kalabilmeleri için gerekli içme suyu ve hijyen ve yemek hazırlamak için kullanma suyu miktarını totalde günlük kişi başı 50 litre olarak kabul etmektedir. Suya fiziki erişimi sağlama yükümlülüğü bağlamında özel kişilerin içmekullanma ihtiyaçlarının giderilmesi için su kaynaklarının sektörel kullanımının düzenlenmesi, doğrudan kullanım için gerekli münferit su tahsislerinin yapılması ve denetlenmesi de gerekmektedir. Ardından kişisel ihtiyaçlarını karşılamasına imkân sağlayacak uygun nitelikleri taşıyan ve yeterli miktardaki suya erişimi sağlamak üzere, yararı umuma ait olan genel suların toplanması, bu kaynaklardan elde edilecek suların yerleşim yerlerine isalesi, içme ve kullanmaya uygun hale getirilmesi için arıtılması ve hanelere, çalışma mekanlarına ve kamusal alanlara dağıtılması ile atıksuların da toplanması ve yaşam alanlarından uzaklaştırılması hizmetlerinin yürütülmesi veya özel kişilere yürüttürülmesi gerekmektedir. Türk hukukunda 831 s. Sular Hk. Kn. ile şehir, kasaba ve köylerin suya fiziki erişiminin sağlanmasına yönelik olarak, gerek köy, kasaba, belde sınırları içerisinde gerekse dışarısında olan ve kamusal ihtiyacı karşılamaya hasredilmiş suların tedarik ve idaresi, su yollarının ve kaynaklarının bakımı, onarılması, temizlenmesi ve suyun sıhhat şartlarına uygun bir halde bulundurulması görevlerini, belediye teşkilatı olan mahallerde belediyelere, olmayan yerlerde 442 s. Köy Kanunu uyarınca ihtiyar meclislerine vererek suya fiziki erişimi sağlama yükümlülüğünü ilk kez kanuni düzenlemeye kavuşturmuştur. Anayasa Mahkemesi birçok kararında su kaynaklarından yerleşim yerlerine suyun akıtılmasını sağlayan isale hatlarının 'kamu yararı niteliği taşıyan yatırımlar' olduğunu, içme suyu hizmetinin de 'öncelikli kamu hizmeti' niteliğinde olduğunu belirtmektedir. Türk mevzuatında ayrıca içme suyu hizmetinde kullanılacak genel suların ne şekilde arıtıma tabi tutulacağına ve bu arıtma sonucu elde edilecek suyun kimyasal bileşenlerine ilişkin düzenlemeler olmakla birlikte günlük kişi başı kaç litre suyun su hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. Su hakkı, üçüncü olarak, çekirdek pozitif yükümlülükler arasında, devlete, yine yerine getirme yükümlülüğü bağlamında suya fiziki erişimi sağlamak üzere yürüttüğü veya özel kişilere yürüttürdüğü hizmetlerin ekonomik olarak erişimini sağlamak yükümlülüğü getirmektedir. Ekonomik olarak erişim sağlama yükümlülüğü uyarınca devlet, insani ihtiyaçların karşılanması amacıyla yeterli miktarda, güvenilir ve temiz içme suyundan doğrudan yararlanmanın veya içme suyu ve kanalizasyon hizmetlerinin, kişilerin mali durumunu diğer temel ihtiyaçlarını karşılayamayacak derecede sarsmadan ödeyebileceği ve sosyal imkansızlıkların sübvansiyonlarla dengelendiği bir bedel karşılığında gerçekleştirmekle yükümlüdür. Ancak bu yükümlülük suyun bir ekonomik değerinin olduğu gerçeğini dışlamamakla birlikte suyun serbest piyasalardaki diğer ticari mallar gibi bedellendirilmemesini gerektirmektedir. Ekonomik olarak erişim sağlama yükümlülüğü devlete öncelikle, su hakkını somutlaştıran kamusal faaliyetlerinin finansmanını ve bedellendirmesini düzenlerken, su hakkına sahip kişiler ile su kaynaklarından farklı amaçlarla yararlananların farklı statülerde olduğunu dikkate alma ve eşitlik ilkesi ve bunun özel bir ifadesi olan kirleten-öder ilkesinin hayata geçirilmesini gerektirmektedir. Ekonomik olarak erişim sağlama yükümlülüğü uyarınca, su hakkının somutlaştırılması için yürütülen faaliyetler karşılığında alınacak bedelin, gerek vergi gerek ücret şeklinde olsun, kamusal su kaynaklarına yapılan etkinin tazmini olarak düşünülmesi, bir hizmetin karşılığı olarak tam maliyet ilkesi ile belirlenen ücret olarak yani yüksek sabit yatırım giderlerinin tamamını mevcut tüketiciye yüklememesi gerekmektedir. Altını çizmek gerekir ki ekonomik olarak erişim sağlama yükümlülüğü su hakkını somutlaştırmaya yönelik kamusal faaliyetlerin kaynağının vergi veya tarifelere dayalı ücretler şeklinde düzenlenmesi konusunda devletlerin takdir yetkisini sınırlamamaktadır. Ekonomik erişilebilirlik yükümlülüğü açısından su hakkını somutlaştırmak üzere yürütülen faaliyetlerden özellikle içme ve kullanma suyu ve kanalizasyon hizmetlerinden alınan bedelin hane halkı gelirine oranının BM Kalkınma Programı'nda azami %3, OECD ve WB'ye göre azami %5 olması gerektiği ifade edilmektedir. Su hakkının normatif alanının ikinci ayağı temel yükümlülüklerin gerçekleştirilmesinde uyulacak temel ilkelerdir. Su hakkının çekirdek yükümlülükleri olan suya nicelik ve nitelik olarak zarar vermeme, suya fiziki erişimi ve ekonomik olarak erişim sağlama yükümlülüklerini gerçekleştirmek üzere devletin yürüteceği tüm faaliyetlerin eşitlik ve pozitif ayrımcılık, katılım ve bilgi edinme ile hesap verilebilirlik ilkeleri çerçevesinde yürütülmesi gerekmektedir. ESKHK, Genel Yorum 15'te, devletlerin, su hakkının hiçbir ayrımcılık yapılmaksızın eşit olarak kullanılmasını sağlamakla yükümlü olduğu belirtilmekte; devletin hem su hakkını somutlaştırmaya yönelik faaliyetlerini yürütürken hem de diğer kişilerin su hakkına halel getirebilecek faaliyetlerine ilişkin düzenleme, denetleme ve yaptırımlar uygularken ırk, renk, cinsiyet, yaş, dil, din, siyasi veya diğer bir fikir, ulusal veya toplumsal köken, mülkiyet, doğum, fiziksel veya zihinsel engel, sağlık durumu (HIV/AIDS hastalıkları dahil olmak üzere), cinsel tercih, sivil, siyasi veya diğer statülere göre yapılan her türden ayırımcılığı engellemesi gerektiğini ifade etmektedir. Su hakkına yer vermemekle birlikte; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası md.10 gereğince tüm temel hak ve hürriyetlerin somutlaştırılmasını sağlayan kamusal faaliyetlerde eşitlik ilkesinin gözetileceğinin altını çizmektedir. Eşitlik ilkesi, sosyal açıdan diğer kişi veya gruplardan daha olumsuz koşullarda olan kişi ve gruplara yönelik olarak bu eşitsizliği ortadan kaldırmaya yönelik pozitif ayrımcılık yapma yükümlülüğünü de içerir. ESKHK, Genel Yorum 15'te, ayrımcılık yapmama yükümlülüğünün, sosyal veya ekonomik risklere açık veya zayıf durumda olan kadınlar, çocuklar, yaşlılar, engelliler, doğal felaket mağdurları, afete eğilimli yerlerde yaşayan kişiler, azınlık grupları, kırsal ve yoksul kentsel bölgelerde yaşayanlar, göçebeler ve gezici gruplar, mülteciler, sığınmacılar, yerinden edilmiş kişiler, göçmen işçiler, mahkum ve tutuklular gibi grupların ihtiyaçlarının özel olarak ele alınması ve pozitif ayrımcılık önlemleri alınması gerekliliğini de içerdiğini belirtmektedir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Anayasası md.10(3)'de sosyal açıdan olumsuz konumda olan kişiler için alınacak pozitif ayrımcılık önlemlerinin eşitlik ilkesine aykırı sayılmayacağı, hatta eşitlik ilkesinin gereği olduğu da belirtilmektedir. Eşitsizlik durumları sadece ekonomik alım gücüne değil başta kişinin mukim olduğu coğrafya koşullarına, aile yapısına, çalışma durumuna, mülkiyet durumuna bağlı olarak ortaya çıkabilmektedir. Kişinin ekonomik durumu, yaşadığı coğrafya veya yaşam tarzı ne olursa olsun herkesin su hakkının gerçekleşmesi için yerine getirilecek içme suyu ve kanalizasyon hizmetlerinden eşit şekilde yararlanmasını sağlamak yükümlülüğü esastır. Ancak bu durum ülkenin her yerinde su hakkının aynı yöntemleri içeren kamusal faaliyetlerle somutlaştırılması gerektiği anlamına gelmemektedir. Suya ekonomik olarak erişim sağlama yükümlülüğünün eşitlik ilkesi çerçevesinde gerçekleştirilmesi için öncelikle su hakkı öznelerinin mali imkanlarındaki eşitsizlikleri gidermek hedeflenerek pozitif ayrımcılık tedbirleri olarak özellikle bedellendirmede artan oranlı tarifeler, sübvansiyonlar, herkes için belirli kotalar dahilinde ücret alınmaması veya indirim yapılması gibi denkleştirme mekanizmaları kurulmaktadır. ESKHK, GY 15'te su hakkının somutlaştırılması için yürütülen kamusal faaliyetlerin etkin bir denetime tabi olması için katılım ve bilgi edinme hakkının da etkin olarak kullanılabilmesini bir ilke olarak benimsemiştir. Katılım ve bilgi edinme hakları ardıl denetimler açısından önemli olduğu kadar su hakkının somutlaştırılmasına yönelik faaliyetlerin su hakkı öznelerinin gereksinimlerini doğru ve gerçekçi bir şekilde karşılamasını da sağlayacaktır. Bilgi edinme hakkı uyarınca, su hakkını somutlaştırmak üzere yürütülen kamusal faaliyetlere ilişkin olarak, kamunun mevcut ve planlanan su kaynakları ve hizmetlerinin yönetimine dair siyasi belgeler, planlar ve mevzuata erişiminin sağlanması gerekmektedir. Su hakkı bağlamında özellikle su hizmetlerinin yürütülmesine dair, tarifeler, su kaynaklarının nicelik ve nitelik durumunu, kirlilik oranları gibi bilgilerin mümkün olduğunca geniş bir yayım alanında, kolayca erişilebilir kılınması gerekir. Su hakkının gerçekleştirilmesine yönelik kamusal faaliyetleri gerçekleştirecek idarelerin karar alma organlarının, doğrudan veya dolaylı şekilde su hakkı öznesi olan herkesin temsilini sağlayacak şekilde oluşmasını sağlayan seçim yolu ile oluşması başlı başına yeterli bir katılım mekanizması değildir; aktif ve özgür katılımın sağlanması ve gerçek anlamda sonuç doğurabilecek mekanizmaların kurulması gerekmektedir. Bu bağlamda su hakkını somutlaştırmak üzere yürütülecek hizmetlerden özellikle içme suyu ve kanalizasyon hizmetlerinin yerel yönetimler tarafından gerçekleştirilmesi katılım ilkesini gerçekleştirme açısından güçlü bir çözüm olarak önerilmektedir. Ancak su hakkının devletlere yükümlediği yükümlülüklerin gerektirdiği hangi faaliyetlerin hizmette yerellik ilkesine dayanarak düzenlenebileceği ve yerel yönetimlerin üzerinde merkezi idarenin vesayet yetkileri bağlamında demokratik katılımın sağlanıp sağlanamadığı da ayrı bir sorudur. Türkiye'de su hakkını somutlaştırmak üzere kamusal faaliyetler yürütmekle görevli idarelerden DSİ ve merkezi idareyi temsilen bakanlıklar bakımından katılım ilkesini sağlamaya yönelik mekanizmalara örnek olarak AB çevre müktesebatı WFD gereğince oluşturulmaya devam eden nehir havza yönetim planlarının hazırlık aşamalarında, halkın bilgilendirilmesi amacıyla paydaş kurum ve kuruluşların temsilcileri dışında sivil toplumun katılımını da sağlamak üzere gerçekleştirilen ulusal paydaş toplantıları ve havza paydaş toplantıları; yerel yönetimlerin gerçekleştirdiği faaliyetlere yönelik olarak da aktif katılımı sağlama potansiyeli taşıyan Kent Konseyleri örnek verilebilir. Türkiye'de bilgiye erişim ilkesi bağlamında özellikle 4982 s. Bilgi Edinme Hakkı Kanunu uyarınca yapılan bilgi edinme başvuruları öne çıkmaktadır. Bilgi edinme Hakkı Kanunu uyarınca su hakkını somutlaştırmak üzere çeşitli faaliyetleri yürüten idarelerin, su hakkı öznesi olan herkesin ilgili faaliyetlerin planlama, yürütme, uygulama ve denetim aşamalarına katılımını ve bu katılımın anlamlı olmasını sağlayan bilgi edinme usullerini tesis ve temin etmekle yükümlü olduğunu belirtmek gerekir. Su hakkı, tıpkı diğer insan hakları gibi, su hakkından doğan yükümlülüklere yönelik faaliyetlerde bulunan idarelerin, hak sahipleri karşısında sorumlu tutulmasını; sorumluluğun da hesap vermeyi sağlayan mekanizmalarla işletilmesini gerektirmektedir. ESKHK, ESKHS'ne taraf devletlerin, mevzuatlarında su hakkının somutlaştırılması için gerçekleştirilecek faaliyetler için kurumsal sorumluluğun kurulması ve bu sorumluluğun işletilmesi için gerekli ulusal mekanizmalar ile başvuru yolları ve usullerinin düzenlenmesi gerektiğini ifade etmektedir. Hesap verilebilirlik kavramı sadece bağımsız yargının ardıl denetiminden ibaret olarak algılanmamalıdır. Su hakkını somutlaştırmak üzere çeşitli kamusal faaliyetler yürüten idareler iç ve dış idari denetime tabi olmalı; bu idarelerin karar organlarının oluşmasını sağlayan seçimler de yürütülen faaliyetlere ilişkin hesabın sorulması ve sorumluluğun gereğince yerine getirilmesinin denetimini sağlar nitelikte olmalıdır. Hesap verilebilirliğin sağlanması yükümlülüğüne yönelik hukuki başvuru yolları dizayn edilirken su hakkının ihlal edildiğini düşünen kişi ve gruplara hak arama özgürlüğü bağlamında hem bireysel hem de topluluk olarak başvuru imkanı tanınması gerekir. Gerek iç ve/veya bağımsız denetim mekanizmaları gerek mahkemeler önünde su hakkı ihlal edilenler hem şikayetlerinin dinlenmesi hem de ihlalin giderilmesi ile uyuşmazlığın çözülmesini talep etme yetkilerine sahip olmalıdır. Hesap verme yolları ise ihlali giderme, eski hale getirme, tazmin etme, ihlalin tekrar etmeyeceğine yönelik hukuken bağlayıcı teminatlar verme, ıslah etme ve benzeri yöntemleri kapsar. Su hakkına yer vermemekle birlikte; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası md.40(1) hem devletin hem de kişilerin temel hak ve hürriyetleri ihlal etmeleri halinde, hakkı ihlal eden tarafından yapılacak başvuru uyarınca sorumlu tutulacağını ifade etmekte; md.125 ile temel hakları somutlaştırmak üzere idare tarafından yürütülen faaliyetler gereğince yerine getirilen eylem ve işlemlerin temel hakları zedeleyerek zarara yol açması halinde idarenin sorumlu olduğunu da açıkça tekrar etmekte ve md.40(2) ile su hakkını somutlaştırmak üzere merkezi idare tarafından yürütülen kamusal faaliyetlere ilişkin olarak gerçekleştirilen hukuki işlemlerde, ilgili kişilere hangi kanun yolları ve mercilere başvurulacağını ve bu başvuru yollarının sürelerini belirtmekle yüküm kılmaktadır. Su hakkının kavramsallaştırılmasındaki ikinci aşama, bir insan hakkı olan su hakkından farklı ancak su hakkına dair önem taşıyan su kaynakları üzerindeki mülkiyet ile su kullanım haklarının ayrımlanması ve tanımlanmasıdır. Su hakkı, su kaynaklarına ilişkin mülkiyet hakkı ile su kullanım hakları, uluslararası yazında su hakları olarak da ele alınmaktadır. Ancak su hakkı bu iki haktan ayrı bir insan hakkıdır. Su kaynaklarının mülkiyetine ilişkin haklar ile suyun kullanım haklarını, mutlak hakimiyeti ile her ülkenin diğer ülkelerin müdahalesinden ari olarak düzenleme yetkisi vardır. Türkiye Cumhuriyeti'nin, su kaynaklarının mülkiyeti ve suyun kullanımına ilişkin olarak kabul ettiği yasal düzenlemeleri, Roma hukuku kavramları üzerine gelişen ve farklılıklar gösteren Kıta Avrupası hukuk sistemleri ve Anglo-Sakson hukuk sistemlerinin düzenlemeleri ile selef Osmanlı hukuku düzenlemeleri ile karşılaştırmalı olarak inceleyerek ortaya koymak gerekir. Su hakkı, öncelikle su kaynakları mülkiyetinin devlet veya kamuya ait olmasını otomatik olarak gerektirmemektedir. Bir başka ifade ile su hakkı, devlet veya kamunun mülkiyetinde olan su kaynakları ile özel mülkiyet altında olan su kaynakları arasında ayrım yapan düzenlemelerde yasa koyucunun takdir yetkisine bir sınırlama getirmemektedir. Türk hukukunda doğal olarak ortaya çıktığı ve üzerinde bulunduğu taşınmazın sınırlarını aşan nitelik gösteren veya çıkar çıkmaz kaynadığı taşınmaz içerisinde kalmayacak miktarda ve arazi malikinin ihtiyacının üzerinde bir debiye sahip olarak akar nitelik taşıyan ya da debi veya niceliğine bakılmaksızın özel mülkiyete konu olmasının kamu yararı açısından kanunla kabul edilmemiş olan sular yararı kamuya hasredilmiş genel sular olup devletin hüküm ve tasarrufu altındadırlar. Bu durum Türk yargısı tarafından kısaca genel su kaynaklarının kamusal veya idari mülkiyet altında olması şeklinde açıklanmaktadır. Kamusal mülkiyet altındaki su kaynaklarının usus, fructus ve abusus yetkilerinin tamamını özel kişiye devretmesi söz konusu olmamaktadır. Genel sulardan, su kaynaklarının mülkiyetine dokunulmaksızın, içme-kullanma, tarımsal sulama, enerji üretimi, sanayi kullanımı, hayvancılık ve su ürünleri üretimi, madencilik, turizm, rekreasyon, spor, sağlık, ulaşım ve taşımacılık faaliyetleri gibi birçok beşeri faaliyetin gerçekleştirilmesi amacıyla gerek tüketme, tüketilmeksizin kaldırma kuvveti, akış hızı, itici güçten faydalanma şeklinde, gerek genel su kaynağın eğimin, yön, derinliğinin değiştirilmesi şeklinde, gerek su kaynağının tabanında veya arzın altında yer alan ekosistemlerden veya cansız varlıklardan yararlanma şeklinde yararlanılması mümkündür. Türk hukuk sisteminde, yararı kamuya hasredilmiş ve devletin hüküm ve tasarrufu altındaki genel su kaynaklarından elde edilecek sulardan yararlanma hakları yani usus veya fructus yetkilerinin kimlere, nasıl ve ne şartlarla devredilebileceği konusu ise su kaynaklarından yararlanma haklarını ifade eder ve kanunlarla düzenlenir. Su kullanım haklarının idari yönetimi sistemi ile devletin hüküm ve tasarrufunda olan genel su kaynaklarından her türlü yararlanma için özel kişilere, devlet tarafından yararlanma hakkının hangi yetkileri içerdiği, hangi amaç doğrultusunda olduğu, su veya ilgili kaynaktan ne miktarda ve ne süre ile yararlanılabileceğini beyan eden tahsis, izin, lisans, imtiyaz, kira sözleşmesi gibi hukuki araçlarla devredilmesi gerekmektedir. Genel su kaynaklarının ve genel suların, çeşitli beşeri amaçlara yönelik olarak özgülenmesi amacıyla gerek kamu tüzel kişileri gerek özel kişilere su kullanım haklarının verilmesi ile su kullanım haklarının özel hukuka tabi işlemlerle verilmesi özelleştirme kavramı çerçevesinde eleştirilmektedir. Özellikle içme suyu kaynaklarının ambalajlı su ticaretine ve elektrik üretimi amacıyla hidroelektrik santrallerin işletilmesine özgülenmesi ile bu özgülemenin özel hukuka tabi kira sözleşmeleri ile yapılması özelleştirme karşıtları tarafından etkin şekilde eleştirilmektedir. Ancak gerek diğer beşeri faaliyetlere özgüleme gerek özgülemenin hukuki rejimi hakkındaki bu özelleştirme karşıtı eleştiriler, genel su kaynaklarının niteliği ve niceliğinin beşeri faaliyetlerdeki gerekliliğinin dikkate alınması ve önem sıralamasının yapılması ve özgülemenin serbest şekilde yani su kullanım hakkının çerçevesini çizen idarenin iradesi olmaksızın başka bir beşeri faaliyet veya üçüncü kişiye devredilememesi şeklinde su hakkını korumaya yönelik önlemlerin alınması karşısında anlamsız kalmaktadır. Su kullanım hakları, geçici nitelikte, devlet tarafından onaylanmadıkça devredilemez veya satışa çıkarılamaz haklar olduğundan su kaynağı mülkiyetinden ayrı bir hak olarak ele alınmalıdır. İnsani tüketim amacı ile genel su kaynaklarından aracısız, doğrudan faydalanma aslında bir su kullanım hakkı gerektirmekle birlikte günümüz şehir yaşamı şartlarında mahalli idareler aracılığıyla gerçekleştirilen insani tüketim dikkate alındığında su hakkı kavramı su kullanım hakkından da ayrışmaktadır. Su hakkının kavramsallaştırılması başlığını takiben Türkiye'de su hakkının somutlaştırılması yani Türkiye Cumhuriyeti devletinin su hakkının temel yükümlülüklerini yerine getirmek üzere nasıl bir kamusal örgütsel yapı kurduğu ve bu kamusal örgütsel yapının görev ayrımının nasıl şekillendiğinin ortaya konulması; kamu idarelerine kanunlarla verilen görevler çerçevesinde yerine getirilen faaliyetlerden, içme suyu ve kanalizasyon kolluğu ile içme suyu ve kanalizasyon hizmetlerinin hukuki çerçevesinin incelenmesi ve su hakkı bakımından eksik hususların açıklanmaya çalışılması gerekir. Türkiye'de çevre ve su kaynaklarının korunmasına yönelik faaliyetler büyük ölçüde merkezi idare tarafından yerine getirilmektedir. 2017 Anayasa değişikliklerine uyum sağlamak amacıyla 703 s. Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında K.H.K. ile yapılan düzenlemelerle bakanlıkların teşkilat ve görevlerine ilişkin kanun hükmünde kararnameler yürürlükten kaldırılmış ve Anayasa md.106(11) uyarınca bakanlıkların teşkilat yapısı ve görev taksimatı 1 s. Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında C.B.K. ile yeniden düzenlenmiştir. Günümüzde merkezi idarede su hakkının somutlaştırılması amacıyla Tarım ve Orman Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı çeşitli faaliyetler yürütmektedir. Tarım ve Orman Bakanlığı'na, su hakkını somutlaştırmak üzere 167 s. Yeraltısuları Hk. Kn., 831 s. Sular Hk. Kn., 2872 s. Çevre Kanunu çerçevesinde su kaynaklarının korunması ve sürdürülebilir şekilde kullanılmasına dair görevler verilmiştir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'na ise 2872 s. Çevre Kanunu çerçevesinde genel olarak çevrenin korunması, iyileştirilmesi ile çevre kirliliğinin önlenmesi, atıkları dolayısıyla çevre kirliliği oluşturan faaliyetlerin çevresel etkilerini değerlendirme, izleme, izin verme, denetleme görevleri verilmiştir. Sağlık Bakanlığı'na ise 5996 s. Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu ile 1593 s. Umumi Hıfzıssıhha Kanunu uyarınca 5996 gerek doğrudan yararlanma gerek mahalli idareler tarafından içme suyu hizmeti aracılığıyla yararlanma söz konusu olsun içme-kullanma sularının insani tüketime uygunluğuna ilişkin teknik ve hijyenik şartlara uygunluğu sağlama ve izleme görevleri verilmiştir. Altını çizmek gerekir ki merkezi idarede bakanlıklara su hakkı bağlamında verilen görev ve yetkilerin, içme suyu ve kanalizasyon kolluğu ile içme suyu ve kanalizasyon hizmetlerini yürütecek yerinden yönetimlerle koordinasyon içerisinde gerçekleştirilmesi söz konusu olmaktadır. Su hakkının somutlaştırılması için faaliyet gösteren yerinden yönetim idarelerinin başında mahalli idareler ile teknik ve uzmanlık isteyen hizmetleri yürütmek üzere kurulan kamu kurumlarından Devlet Su İşleri, su ve kanalizasyon idareleri ile mahalli idare birlikleri ve bölge kalkınma idareleri gelmektedir. İçme ve kullanma suyu ihtiyacı, mahalli müşterek bir ihtiyaçtan ziyade toplumsal genel bir ihtiyaçtır; insanlar nerede yaşarsa yaşasın içme suyuna ihtiyaç duyarlar. Ancak öncelikle şehirlerde yaşayan, su kaynaklarından uzak ve bu sebeple güvenilir ve temiz içme suyuna doğrudan erişime imkanı olmayan kişilerin içme suyuna erişim ihtiyacının ve ardından atıksuların uzaklaştırılması ihtiyacının mahalli bir nitelik kazandığı da açıktır. Bu ihtiyacı karşılamak üzere sunulacak mal ve/veya hizmet sunumlarının özellikle bölgede bulunan su kaynaklarının niteliksel ve niceliksel özellikleri, yerleşim yerine uzaklığı, yerleşim yerlerine göre rakımı yanı sıra suyun kaynağından yerleşim yerine gelene kadar geçeceği bölgelerde kirlilik faktörleri, elde edilen suyun nerede, hangi usullerle arıtılacağı, bölgede yaşayan halkın nüfusu ve yerleşimlerin nerede yoğunlaştığı gibi coğrafi, demografik, mekânsal tüm özelliklerin merkezi idare yerine mahalli idarelerce belirlenmesi ve bunlara dayalı olarak içme suyu ve kanalizasyon hizmetlerinin mahalli idareler tarafından sunulması kanunlarla uygun görülmüştür. Bu doğrultuda 5302 s. İl Özel İdaresi Kanunu, 1593 s. Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, 831 s. Sular Hk. Kn., 2560 s. İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hk. Kn., 5216 s. Büyükşehir Belediyesi Kn., 5393 s. Belediye Kanunu, 442 s. Köy Kanunu, 3202 s. Köye Yönelik Hizmetler Hk. Kn. uyarınca tüm mahalli idarelere içme suyu ihtiyacını karşılamak üzere içme suyu ve kanalizasyon hizmetlerine ilişkin görev ve yetkiler verilmiştir. Nihai durumda günümüzde büyükşehir belediyesinin bulunduğu illerde içme suyu ve kanalizasyon hizmetleri su ve kanalizasyon idareleri tarafından yürütülmektedir; ancak büyükşehir belediyesinin olmadığı ve fakat il özel idaresinin olduğu illerde kurulmuş olan il merkez, ilçe ve belde belediyeleri içme suyu hizmetlerini kendi imkânlarıyla veya DSİ ile birlikte yapabilmektedirler. İl özel idareleri, su hakkı bağlamında esasen belediyeler ve köy sınırları dışında, köy, belediye veya bunların kurduğu mahalli idare birlikleri varsa bunların sorumluluk alanları dışında veya bunların DSİ ile yaptıkları ortaklıkla gerçekleştirilemeyen içme suyu ve kanalizasyon hizmetlerini yapma yetkisine sahiptir. Tüm Türkiye'de hizmet yürüten ve kamu tüzel kişiliğine sahip bir kamu kurumu olan DSİ'nin su hakkını somutlaştırmak üzere yerine getirdiği görevler belediye teşkilatı olan yerleşim yerlerine yönelik olarak baraj ve iletim altyapısını kurmak ve barajları belediyeler ile kurulacak ortaklık çerçevesinde işletmek, iletim ve atıksu tasfiye altyapısını kurmak ve bunları işletilmek üzere belediyelere teslim etmek, yeterli miktarda güvenli içme suyu olmayan köylere içme suyu teminine yönelik olarak baraj, iletim, tasfiye ve gerekli diğer su tesisleri inşa edip işletilmesi için devretmek, şehir ve köylerde su ve kanalizasyon idareleri, belediyeler, köyler veya mahalli idare birlikleri tarafından gerçekleştirilecek içme suyu ve kanalizasyon hizmetlerine dair içme suyu temini, arıtımı, dağıtımı projelerini inceleme, teknik organizasyonunu yapma, onaylama ve denetleme, köy içme suları için mahalli idareler birliklerince yapılacak projelerin organizasyonu ile denetimi sağlamak ve yeraltı sularından doğrudan yararlanmaya ilişkin gerekli tahsisleri yapmak ve izinleri vermek şeklinde özetlenebilir. Günümüzde 2560 s. İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hk. Kn. ve mevzuat değişiklikleri uyarınca büyükşehir belediyelerinin içme suyu ve kanalizasyon hizmetlerine ilişkin görevleri yanında büyükşehir belediyesi sınırları içindeki tüm su kaynaklarının ve kıyılarının kullanılmış sularla ve endüstri artıklarıyla kirletilmesini, bu kaynaklarda suların kaybına veya azalmasına yol açacak tesis kurulmasını ve işletilmesini önlemek görevlerini de ayrı kamu tüzel kişiliğine sahip içme suyu ve kanalizasyon idareleri üstlenmiştir. Ayrıca 832 s. Sular Hk. Kn. uyarınca köy ve şehirlerin içme suyu ihtiyacını karşılayacak ortak su kaynaklarından suların temin edilmesi ile köylere ve belediyelere ihtiyaçları oranlarında iletilmesi için birlik kurma imkânı tanınmış hatta bir noktada zorunlu kalınmıştır. Bu doğrultuda günümüzde il özel idaresi olan illerde 5355 s. Mahalli İdare Birlikleri Hk. Kn. uyarınca, kuruluş tüzüğünde birliğe devredilmesi öngörülen mahalli müşterek ihtiyaçları karşılamaya yönelik hizmetlere ilişkin olarak üye mahalli idarelerin hak ve yetkilerine sahip olan mahalli idare birlikleri kurulmuş olup su hakkını somutlaştırmak üzere kurulan içme suyu birlikleri ile köye hizmet götürme birlikleri de öne çıkmaktadır. Bunlarla birlikte 388 s. K.H.K. uyarınca refahın yükseltilmesi ile çevrenin korunmasını bütüncül ve dengeli şekilde ele alınması ile gerçekleşecek kalkınmada daha ziyade ekonomik kalkınma odaklı olan GAP, kapsamındaki illerde içme suyu ve kanalizasyon hizmetlerine ilişkin olarak mahalli idareler tarafından yürütülecek su ve kanalizasyon hizmetlerinin altyapı projelerinde veri alınmak üzere haritalama projeleri yürütmekteyken; 642 s. K.H.K. uyarınca DAP, DOKAP ve KOP genel anlamda kamu kurum ve kuruluşlarının kalkınma amacıyla hazırladıkları proje ve faaliyetlerin uyum ve bütünlük içinde yürütülmesini sağlamak üzere eylem planı hazırlamak, uygulanmasını koordine etmek, izlemek ve değerlendirmek, ilgili kurum ve kuruluşların talebi üzerine yatırım projelerinin geliştirilmesine yardımcı olmak ve bu bağlamda mali ve teknik destek sağlamak görevlerini yürütmektedir. Su hakkını somutlaştırmaya yönelik olarak yukarıda özetlenen teşkilatın gerçekleştirdiği idari faaliyetlerin tamamını su hizmetleri gibi bir çatı kavram içerisinde düşünmek mümkündür. Ancak temel hak ve hürriyetler zemininde etki gösteren bu idari faaliyetlerin, tabi olduğu hukuki rejimin anlaşılmasını ve hangi faaliyetlerin su krizi ile öne çıkan özelleştirme kapsamında değerlendirilebileceğini açıklamayı kolaylaştıracağı dikkate alındığında kamu hizmeti, kolluk, özendirmedestekleme, planlama ve özyönetim faaliyetleri olarak ele alınması gerekmektedir. Suya erişimi sağlama yükümlülüğü açısından devletin, öncelikle bireylerin yaşamlarını sürdürdüğü yerleşim, eğitim, sağlık, çalışma alanlarına içme ve kullanma ihtiyaçlarını karşılayacak nitelik ve nicelikteki suyun temin edilmesi ve dağıtılmasını, atıksuların da bu alanlardan uzaklaştırılmasını sağlaması gerekmektedir. Toplumsal yaşamın birlikteliği ve devamlılığı, ancak temiz suya erişimin sağlandığı ve atıksuların uzaklaştırıldığı yerlerde devam edebildiğinden, temiz suya erişim ve atıksuların uzaklaştırılması hem sağlıklı yaşama hem de sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı ile bağlantılı toplumsal bir genel ihtiyaç niteliği taşımaktadır. Dolayısıyla, idare hukuku bağlamında su hakkının hayata geçirilmesini sağlayan ilk idari faaliyet temiz, güvenilir, bedeli karşılanabilir içme suyu ve kanalizasyon kamu hizmetleri olmaktadır. Suya nicelik ve nitelik yönünden zarar vermeme ve üçüncü kişiler tarafından zarar verilmesini önleme yükümlülüğü açısından ise devletin kamu gücünü kullanarak başta ceza hukuku ile idare hukukunu ilgilendiren ve kişilerin temel hak ve özgürlükleri üzerinde müdahaleler içeren birtakım faaliyetler yürütmesi söz konusu olacaktır. Dolayısıyla, idare hukuku bağlamında su hakkının hayata geçirilmesini sağlayan ikinci idari faaliyet bireyin içme ve kişisel ihtiyaçlarını karşılamak üzere erişmesi gereken suyun nitelik ve niceliğinin korunmasına yönelik olarak başta mülkiyet ve girişim özgürlüğü olmak üzere çeşitli temel hak ve özgürlüklere müdahaleyi içeren içme suyu ve kanalizasyon kolluğu faaliyetidir. Su hakkının hayata geçirilmesi için gerçekleştirilecek olan içme suyu ve kanalizasyon kamu hizmetleri ve içme suyu ve kanalizasyon kolluğunun yürütülmesinden önce, su kaynaklarının yer aldığı havzaların coğrafi, fiziksel, niteliksel, niceliksel tüm yönleri ile kendini yenileme imkânlarının, çevresindeki ekosistemlerle dengesinin, zarar verebilecek faktörlerin ve alınabilecek önlemlerin öngörülmesi, ülke kaynaklarının planlanması da gerekmektedir. Nitekim Türkiye'de Tarım ve Orman Bakanlığı Yüksek Planlama Kurulu tarafından hazırlanan Ulusal Havza Yönetim Stratejisi'ne uygun olarak, su kaynaklarının korunması, iyileştirilmesi ve kirletilmemesi yanı sıra verimli ve etkin kullanılması ve sucul çevrenin ekolojik ve kimyasal kalitesinin korunması ve geliştirilmesini sağlamak amacıyla genel nitelikte havza bazında nehir havza yönetim planı hazırlamak veya hazırlatmakla görevlidir. Ancak su hakkını hayata geçirmeye yönelik icrai faaliyetlerin planlanması aşaması, hem AB müktesebatı bağlamında geçireceği değişiklikler dikkate alındığında doğrudan talep edilebilir veya yargılama konusu olabilir bir faaliyet olmadığından ayrıntılı olarak incelenmemiştir. Bununla birlikte su hakkına sahip herkesin ve su kaynakları veya suyun kullanımını gerektiren her türlü özel sektör faaliyetinde bulunan tüm özel kişilerin temiz suyun tüketilmesinde tasarruf sağlayacak yöntemlere özendirilmesi ve desteklenmesi, suyun hijyenik kullanımı konusunda ömürboyu eğitim anlayışıyla gerek öğretim müfredatına dersler konulması, gerek kamu spotları ile halkın bilgilendirilmesi gerek atıksu miktarının azaltılmasına yönelik her türlü teknolojik imkanların teşvik edilmesi de su hakkının somutlaştırılması bakımından önemlidir. Nitekim 2871 s. Çevre Kanunu, sulama suyunun kıt olduğu ve ekonomik değer taşıdığı yörelerde, arıtılmış atıksuların tarımsal sulama suyu olarak kullanılmasının teşvik edileceği belirtilmiştir. Ancak atıksuların, yıllık su kullanımında çok daha büyük bir pay teşkil eden tarımsal sulamada yeniden kullanımına ilişkin yeterli bir özendirme ve destekleme alanından bahsetmemiz şu an için mümkün görünmediği gibi içme suyu temininde tasarrufu sağlamak adına yapılan yaygın bir özendirme ve destekleme sistematiği olmadığından idarenin özendirme ve destekleme faaliyeti de ayrıntılı olarak incelenmemiştir. Kişilerin günlük içme ve hijyen ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla, içilebilir nitelikteki suyun yeraltı ve yerüstü kaynaklarından elde edilmesi, arıtılması ve kent içinde toplu yaşamın olduğu alanlarda bir şebeke ağı üzerinden dağıtılması hizmetlerini kısaca 'içme suyu hizmeti'; içme suyu hizmetinden yararlanan kişilerin kullandığı ve böylelikle niteliği kısmen veya tamamen değişmiş olan atıksuyun, yerleşim alanlarından toplanarak ve arıtılarak su döngüsü içerisinde su kaynaklarının yenilenebilirliğini sağlamak için uygun bir alıcı ortama boşaltılarak deşarj edilmesine yönelik hizmetleri kısaca 'kanalizasyon hizmetleri' olarak tanımlamak mümkündür. Bu iki faaliyet su hakkını somutlaştıran temel kamu hizmetleridir. Su hakkı bu hizmetlerin ekonomik ve sosyal kamu hizmeti olarak düzenlenmesini gerektirmemekle birlikte, çoğu ülkede bu nitelikte olduğu görülmektedir. Kamu hizmeti, devlet ve diğer kamu tüzel kişilerinin veya bunların doğrudan ve yakın kontrol, gözetim ve denetimleri altında özel kişilerin, kamu yararını sağlamak amacıyla toplumsal genel ihtiyaçları karşılamak ve tatmin etmek için topluma eşitlik, süreklilik, düzenlilik ilkeleri çerçevesinde mal ve/veya hizmet sunmaları faaliyeti olarak tanımlanabir. Öncelikle Türk hukukunda içme suyu ve kanalizasyon hizmetlerinin kamu hizmeti niteliği taşıyıp taşımadığının ortaya konulması gerekir; bunun için de kamu hizmetinin maddi, organik ve usul unsurlarını karşılayıp karşılamadığına bakılmalıdır. Kamu hizmetinin maddi unsuru, yani konusu, karşılanmadığı halde toplumsal yaşayışın işleyişinin sekteye uğratacak veya imkânsızlaştıracak nitelikteki genel ihtiyaçların tatmin edilmesi ve karşılanması için mal ve/veya hizmet sunulmasıdır. İçme suyu ve kanalizasyon hizmetlerinin su hakkına sahip olan toplumun genel ihtiyacı olup olmadığını anlamak için yasa koyucu veya onun verdiği yetki ile idarenin açık iradesine, eğer bunlar yoksa yargı kararlarına bakmak gerekir. Anayasa Mahkemesi "kişilerin, su, […] gibi ihtiyaçlarının karşılanması önemli kamu hizmetlerindendir." diyerek suyun genel bir toplumsal ihtiyaç olduğunu ardından "[y]asanın […] maddesinde belirtilen […] baraj, içme suyu, arıtma tesisi, kanalizasyon […] yapımı ve işletilmesi ve benzeri etkinlikler kamu hizmetidir. Çünkü bunlar, toplumun ortak gereksinmelerini karşılamaya yönelik, kamu yararı için yapılan düzenli ve sürekli etkinliklerdir." diyerek toplumsal genel ihtiyaç olan su ihtiyacının karşılanmasına yönelik kamu hizmeti oluşturan faaliyetlerin yasa ile belirlendiğini açıkça belirtmiştir. 442 s. Köy Kanunu, 7478 s. Köy İçme Suları Hk. Kn., 1593 s. Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, 2560 s. İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kn., 5216 s. Büyükşehir Belediyesi Kanunu, 5302 s. İl Özel İdaresi Kanunu ve 5393 s. Belediye Kanunu başta olmak üzere mevzuat uyarınca içme ve kullanma suyuna erişim ile atıksuların yaşam alanlarından uzaklaştırılması mahalli müşterek ihtiyaçlar olarak düzenlenmiş olup suyun yeraltı su kaynaklarından, akarsulardan, barajlardan ve doğal göllerden alınması, tasfiyesi ve isalesi ve gerektiğinde depolanmasının, atıksuların boşaltımı, toplanması, arıtımı ve uygun ortama deşarjının kendi içinde bir bütünlük teşkil ederek su hakkı dolayısıyla toplumun genel ihtiyacı olan güvenilir, temiz, yeterli suya erişimini sağlayan bir kamu hizmetleridir. Kamu hizmetinin organik unsuru, hizmeti kimin yürüteceği sorunudur. Anılan kanunlar uyarınca, suyun yeraltı su kaynaklarından, akarsulardan, barajlardan ve doğal göllerden alınması, tasfiyesi ve isalesi ve gerektiğinde depolanmasından, yani kısaca temininden, DSİ ve mahalli idareler ile su ve kanalizasyon idarelerinin ortak olarak sorumlu olduğu; yeraltı su kaynaklarından, akarsulardan, barajlardan ve doğal göllerden temin edilen suyun, içilebilir ve güvenli su haline getirilmesi için çeşitli fiziksel ve kimyasal işlemlerden geçirilerek içerisinde kirliliğe neden olan yabancı maddelerin uzaklaştırılması anlamına gelen arıtımdan ve arıtılarak içilebilir, güvenli hale getirilen içme suyunun nüfusun ihtiyaçlarına yeterli oranda yerleşim alanları ve kamusal alanlarda erişilmesini sağlayacak şekilde şebeke ağı veya ihtiyacı karşılamaya uygun diğer araçlar aracılığıyla dağıtılmasından mahalli idareler ile su ve kanalizasyon idarelerinin sorumlu olduğu; atıksuların yaşam alanlarından toplanması, uzaklaştırılması ve deşarjından ise hem mahalli idareler, hem DSİ hem de su ve kanalizasyon idarelerinin sorumlu olduğu görülmektedir. Kısaca kanunlarla içme suyu ve kanalizasyon hizmetlerinin çeşitli aşamalarına ilişkin olarak çeşitli yerinden yönetim idarelerinin asli sorumlusu ve yükümlüsü olarak belirlendiğinin altını çizebiliriz. İçme suyu ve kanalizasyon hizmetlerinin sorumluluğu ve yürütülmesi özel kişilerin girişimine bırakılmamış olmakla birlikte farklı aşamalarda özel kişilerin girişimlerinden yararlanmaya da tamamen kapatılmamıştır. DSİ, su ve kanalizasyon idareleri, belediyeler ve il özel idareleri su kaynağından abonelere ulaşıma kadar su temin, iletim, arıtım ve dağıtım altyapısına ilişkin olan her türlü tesisi kendisi kurabileceği gibi özel kişilere de kurdurabilir; bunların yenileme, bakım ve onarımını da kendisi yapabileceği gibi özel kişilere de yaptırabilir; bu altyapının işletilmesini kendisi sağlayabileceği gibi işletmeyi özel kişiye de bırakabilir. Kamu hizmetinin usul unsuru ise, yasa koyucu tarafından asli sorumlu olarak kılınan idare ile kamu hizmetini yürütme imkanı tanınan özel kişi arasındaki hukuki ilişkinin yanında kamu hizmetini yürüten kişi ile kamu hizmetinden yararlanan arasındaki hukuki ilişkinin niteliğini incelemeyi gerektirir. Genel olarak Türk hukukunda, kamu hizmetinin, asli sorumlu kamu tüzel kişisi tarafından yürütülmesi emanet usulü olarak tanımlanırken; kamu hizmetinin özel kişilere gördürülmesini sağlayan kamu hukukuna tabi usuller ruhsat, imtiyaz, müşterek emanet ve iltizam sözleşmeleri ile özel hukuka tabi yap-işlet-devret ve diğer karma sözleşmeler usulleri olarak değerlendirilmektedir. 3996 s. Bazı Yatırım ve Hizmetlerin Yap-İşlet-Devret Modeli Çerçevesinde Yaptırılması Hk. Kn. uyarınca DSİ, mahalli idareler ile su ve kanalizasyon idareleri, ileri teknoloji veya yüksek maddî kaynak gerektiren baraj, sulama, içme suyu, arıtma tesisi, kanalizasyon, çevre kirliliğini önleyici yatırım ve hizmetlerin altyapısının yaptırılması ve/veya işletilmesini özel kişilere özel hukuk sözleşmeleri ile devredebilmektedir. Belediyeler, 5393 s. Belediye Kanunu uyarınca içme suyu ve kanalizasyon hizmetlerinin çeşitli aşamalarını, Danıştayın görüşü ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığının kararıyla süresi kırk dokuz yılı geçmemek üzere imtiyaz yoluyla özel kişilere işlettirebilmektedir. Büyükşehir Belediyeleri'ne 5216 s. Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile "Su ve kanalizasyon hizmetlerini yürütmek, bunun için gerekli baraj ve diğer tesisleri kurmak, kurdurmak ve işletmek" verilmiş olmakla birlikte, ne 5216 s. Kn. ne 2560 s. Kn. "işlettirmek" yetkisinin olmayışı karşısında büyükşehir belediyelerinin içme suyu ve kanalizasyon hizmetleri için yapılacak tesislerin işletmesini özel kişiye imtiyaz yolu ile devretmesi mümkün değildir. Kaldı ki yasa koyucu içme suyu ve kanalizasyon hizmetleri tesislerinin su ve kanalizasyon idareleri tarafından işletilmesine yönelik irade beyan etmiştir. Dolayısıyla su ve kanalizasyon idarelerine, içme suyu ve kanalizasyon hizmetlerinin işletmesini özel kişiye devretme yetkisinin verilmesi bu idarelerin kuruluş amacına aykırı olacaktır ve 2560 s. Kn. da böyle bir yetki tanımamıştır. 3996 s. Kn. uyarınca su ve kanalizasyon idarelerinin içme suyu ve kanalizasyon hizmetlerine ilişkin yatırımların kurulum ve işletmesini özel kişiye özel hukuk sözleşmesi ile devretme imkanı varken imtiyaz yolu ile devretme imkanı olmayışını, yatırımların bölge genelinde eşitlik ve tarafsızlık ilkeleri çerçevesinde gerçekleştirilmesini ve tarife belirleme yetkisinin devredilmemesi hususuna ilişkin tartışmalar doğrultusunda eleştirmek gerekmektedir. Bu noktada özel kişinin içme suyu ve kanalizasyon hizmetini özel hukuk sözleşmeleri ile işletmesi konusunda YİD modelinin yegane örnekleri olarak gösterilen İzmit Büyükşehir Belediyesi - İzmit Şehri Kentsel ve Endüstriyel Su Temini Projesi (İzmit Su Projesi) ve Antalya Su ve Atıksu İdaresi – Antalya Su ve Atıksu Projesi örneklerine bakılarak bu hizmetlere ilişkin özel hukuk sözleşmelerinin su hakkını ihlal edecek boyutta tehlikeler taşıdığını görmek mümkündür. Kamu hizmetinin usul unsurunda, hizmeti sunan ile yararlananlar arasındaki hukuki ilişkinin niteliği konusunda öncelikle ifade etmek gerekir ki özel hukuk kişilerinin hukuk önünde eşitliği ilkesi uyarınca hizmeti sunan eğer bir özel hukuk kişisi ise kamu hizmetlerinden yararlanan ile arasında özel hukuka tabi bir ilişki kurulacaktır. İdare tarafından yürütülen ve fakat yararlanılması isteğe bağlı ve ücret şeklinde ekonomik değerlemeye tabi tutulan kamu hizmetleri söz konusu olduğunda idare ile hizmetlerden yararlananlar arasında bir özel hukuk ilişkisi de kurulması gerekmektedir. İçme suyu ve kanalizasyon hizmetlerinden yararlananları ile hizmetleri yürüten idareler arasında, aldıkları hizmet karşılığında bir ücret ödeme yükümlülüğünü düzenleyen abonman sözleşmeleri ile özel hukuka tabi bir ilişki kurulmaktadır. Ancak içme suyu ve kanalizasyon hizmetlerinde, hizmeti sunan idare ile hizmetlerden yararlanan arasında, abonman sözleşmesinde değişiklik yapma yetkisi veya idari ceza uygulama şeklinde kamu gücü kullanımına da sebebiyet veren bir kamu hukuku ilişkisinin kurulduğunu, ayrıca idarenin özel hukuk sözleşmesini yapmaktan kaçınmasının da kamu hukuku ile sınırlandırılmış olduğunu da atlamamak gerekir. Kamu hizmetleri, ister idare ister özel kişi tarafından yürütülsün, toplumsal genel ihtiyaçları karşılamak amacı taşıdığından, içtihatlarla geliştirilen eşitlik, genellik ve tarafsızlık, değişkenlik (uyarlama), düzenlilik ve süreklilik (devamlılık) ilkelerine uyularak yürütülmesi gereken hizmetlerdir. Günümüzde bedelsizliğin bir kamu hizmeti ilkesi olmadığını, her kamu hizmetinin vergi, harç, resim ve benzeri mali yükümlülükler çerçevesinde veya doğrudan ücretlendirme yoluyla bedellendirildiğini, anayasa veya yasalarda kamu hizmetinin açıkça bedelsizlik ilkesi çerçevesinde yürütüleceği belirtilmediği sürece bedellendirmenin bir ilke olduğunu söylemek mümkündür. İçme suyu ve kanalizasyon hizmetlerinde kamu hizmeti ilkelerinin nasıl ele alındığını da incelemek gerekir. Eşitlik ilkesi öncelikle kamu hizmetinin toplumun geneline sunulmasını gerektirir. Kamu hizmetini yürüten idare veya özel kişi her ne kadar hizmetlerden yararlananlar ile arasında özel hukuk ilişkisi kuracaksa da eşitlik ve tarafsızlık ilkesi uyarınca kamu hizmetinden yararlanma koşullarını yerine getiren herkes ile, yasal ve teknik olanaksızlıklar sebebiyle bir engel bulunmadığı sürece sözleşme yapma yükümlülüğü altındadır. Türkiye açısından, Yargıtay ve Danıştay kararları doğrultusunda eşitlik ve genellik ilkelerini özellikle imar mevzuatına, mülkiyet durumuna ve ilgili idarenin abonelik ve tarifelere ilişkin düzenleyici işlemlerine bağlı olarak abonelik sözleşmesinin yapılmamasına veya abonelik niteliğinin farklılaşmasına etki ettiği görülmektedir. İçme suyu ve kanalizasyon hizmetlerinden özellikle köy, ilçe ve il belediyesi halkı ile büyükşehir belediyesi ve il özel idaresinin sorumluluk alanlarında yaşayanların her birinin yararlanma yöntemlerinin ve esaslarının farklılaşmasının, bedellendirmenin de farklı tarifeler üzerinden yapılmasının eşitlik ilkesine aykırı değil, tam da eşitlik ilkesi gereği olduğunun altını çizmek gerekir. Bununla birlikte su hakkı bağlamında yararlanma sağlayan abonelerden sosyal veya ekonomik olarak zayıf durumda olanlar ile çeşitli kamusal faaliyetlerden yararlananlar için pozitif ayrımcılık ile eşitliğin sağlanması amacıyla içme ve kullanma suyunun ücretsiz olarak verilmesi de söz konusu olmaktadır. Kamu hizmetleri, toplumsal genel ihtiyacın varlığı devam ettiği sürece muntazam bir şekilde yürütülmelidir. İçme suyu ve kanalizasyon hizmetlerinde süreklilik hizmetten her gün her an kesintisiz olarak, aynı nitelik ve nicelikte yararlanabilmeyi gerektirir. Türkiye'de abonelik devamlılığı mülkiyet durumundan etkilenebilmektedir. Kamu hizmetlerinde süreklilik ilkesi aynı zamanda düzenliliği de gerektirir. Düzenlilik ilkesi hizmetin toplumsal genel ihtiyaçları karşılamasını sağlamak üzere idarenin kanundan aldığı yetki ile hizmetin nicelik ve niteliğine ilişkin düzenlemeler yapmasını gerektirir. İçme ve Kullanma Suyu Temini ve Dağıtım Sistemleri Hk. Yönetmelik uyarınca içme suyu ve kanalizasyon hizmetlerinin tasarım, proje ve yapımında "sistemlerin en az 30 yıl hizmet edecek şekilde tasarlanması, bu süreye 5 yıl inşaat süresi eklenmesi […], pompalar, muhtelif ölçüm aletleri ve kontrol ekipmanlarının daha erken sürelerde iyileştirme veya yenileme gerektirebileceği"nin dikkate alınması ve "Mevcut ve gelecekteki su ihtiyacı tahminlerinin yapılması" esastır. Coğrafi tekel niteliği taşıyan içme suyu ve kanalizasyon hizmetlerinin özel hukuk sözleşmeleri ile özel kişiye gördürülmesi özellikle düzenlilik ilkesi konusunda sorunlar ortaya çıkarma riski taşımaktadırlar. Günümüzde doğrudan ve bireyselleşmiş yararlanma içeren kamu hizmetlerinde ayrıca bir bedellendirme yapılması hem maliye-iktisat tekniği açısından mümkün, hem de eşitlik ilkesi doğrultusunda bir gereklilik olarak değerlendirilebilir. Bireysel ve doğrudan yararlanmanın gerçekleştiği kamu hizmetlerinde, hizmetlerden yararlananlardan alınan bedelin niteliği konusunda iki farklı görüş vardır. Bir görüşe göre bu bedel bir ücret veya fiyat değildir. Diğer görüşe göre bu bedeller bir çeşit katılım payı değil; öncelikle maliyeti karşılayan ve hatta kâr içerebilen bir ücret veya fiyattır. Bu görüş, özel kişilerin de faaliyet gösterdiği idari kamu hizmetleriyle birlikte yararlanmanın ihtiyari olduğu sınaî ve ticari kamu hizmetlerinin hizmette devamlılık ve verimlilik ilkeleri doğrultusunda bedellendirilmesini esas almaktadır. Ayrıca yasa koyucunun tüm kamu hizmetlerini Anayasal ilkeler çerçevesinde bedellendirme yöntemini belirleme, idareye ücretlendirme yetkisi verme, iktisadi-ticari ücretlendirmede kâr amacı gütme yetkisi verme konusunda takdir yetkisi bulunduğu unutulmamalıdır. Bu doğrultuda içme suyu ve kanalizasyon hizmetlerinin bedellendirilmesinin yasal dayanakları 2872 s. Çevre Kanunu, 5393 s. Belediye Kanunu, 2464 s. Belediye Gelirleri Kanunu'nda düzenlenmiştir. Ayrıca içme suyu ve kanalizasyon hizmetlerinde bedellendirilmenin bir kısmı altyapı katılım payı adı ile vergi benzeri bir mali yükümlülükten, bir diğer kısmı ise kâr içermesi kanunla zorunlu kılınan ve ilgili idareler tarafından kanuni sınırlamalar içerisinde belirlenen tarifelere dayanarak hesaplanan ücretler ve abonelik hizmetleri için alınan sabit/nisbi ücretlerden sağlanmaktadır. Tarifelerin hangi maliyetleri kapsayacağı konusu su hakkı bağlamında çokça tartışılmaktadır; tarifelerin içme suyu ve kanalizasyon hizmetini bir piyasa haline getirdiği ifade edilmektedir. Türkiye'de günümüz sisteminde tarifelerin tam arz maliyetini karşılaması gerekmektedir. Bedellendirme ilkesinde en tartışmalı konu içme suyu ve kanalizasyon idarelerinin, 2560 s. Kn. uyarınca ücretlere yansıtmakla yükümlü olduğu kâr oranına bir sınır getirilmemesi ve böylelikle tam arz maliyetini aşar şekilde ücretlendirmenin mümkün kılınmış olmasıdır. Anayasa Mahkemesi ve Uyuşmazlık mahkemesi ücretlerin iktisadi-ticari usulle yani maliyet ve kâr unsuru içerecek şekilde belirleneceğini kararlarında ifade etmektedir. Su hakkı bizatihi içme suyu ve kanalizasyon hizmetlerinden kâr elde edilmesine engel teşkil etmemekle birlikte kâr unsurunun alt ve üst sınırlarının kanunla belirlenmesini gerektirmektedir. Eklemek gerekir ki merkezi idarenin ne belediyeler ne de su ve kanalizasyon idareleri tarafından belirlenen tarifelerin hukuka uygunluk ve yerindeliğini inceleyebilecek bir vesayet yetkisi yoktur; ancak bu durum kâr unsurunun hukuka uygunluğunun idare mahkemeleri tarafından denetlenmesine engel teşkil etmemektedir. Bedellendirme hususunda bir diğer önemli konu ön ödemeli sayaçlar konusudur. Yargıtay'ın içtihadına ve KDK'nın tavsiye kararlarına rağmen halen bu konuda yeterli mevzuat düzenlemelerinin yapıldığını söylemek mümkün değildir. Hizmetten bireysel yararlanmayı sağlayan birtakım diğer mal ve hizmetlerin (su sayacı, elektronik kart, sayaç okuma, tetkik ve onarım gibi) gerek hizmeti sunan idareler tarafından, satış bedellerinin hedeflenen bir kâr oranı içerecek şekilde belirlenmesine ilişkin olarak Rekabet Kurumu'nun denetiminin olduğunu da eklememiz gerekir. Bedellendirmede bir başka tartışma konusu ise içme suyu ve kanalizasyon hizmetlerinden katma değer vergisi alınıp alınmayacağıdır. KDV'nin konusunun ticari bir mal ve hizmet sunumu olduğu dikkate alındığında ve su hakkına yönelik olarak içme suyu ve kanalizasyon hizmetinin büyükşehir belediyeleri olan illerde su ve kanalizasyon idarelerince ticari bir hizmet olarak yürütülmekte iken köylerde ticari hizmet olarak yürütülmediğini söylemek çelişki yaratmakta ve hizmetin bedellendirilmesinde eşitliği de etkilemektedir. Son olarak 2019 yılında İSKİ tarafından hayata geçirilen ve her faturalama döneminde konut abonelerine belirli bir miktar suyun ücretlendirilmeksizin temin edilmesini sağlayan İnsanı Su Hakkı uygulamasının yaygınlaşması su hakkının hayata geçirilmesi açısından olumlu bir adım olacaktır. Su kaynaklarının nitelik ve niceliğinin korunmadığı bir ortamda içme ve kişisel ihtiyaçlarını gidermek için yeterli miktarda ve nitelikte suya erişim ya mümkün olmaz ya da tehlikeye girer; ayrıca böyle bir ortamda öncelikle Anayasa ile teminat altına alınan yaşama hakkı, yerleşme hürriyeti, sağlık hakkı ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı ve buna bağlı birçok temel hak ve hürriyetin layıkıyla kullanılması mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla su kaynaklarının potansiyelinin, nitelik ve niceliğinin korunduğu kamu düzenini oluşturmak ve korumak için yasa koyucunun, bazı beşerî eylem ve faaliyetleri ceza hukuku bağlamında yaptırımı adli cezalar öngörülen suçlar olarak; bazılarını ise yaptırımı idari tedbir ve cezalar gerektiren kabahatler olarak düzenlemesi söz konusu olmaktadır. Ayrıca bazı beşerî eylem ve faaliyetlerin kamu düzenini bozmaması için evveliyatında izin veya bildirim gibi idari tedbirlere tabi tutulması da söz konusu olmaktadır. Kısaca kolluk faaliyeti ile idare, kamu düzeninin bozulmaması için özel kişilerin bazı faaliyetlerinin izne veya bildirime tabi tutmak, kamu düzenini bozacak ve kabahat teşkil edecek eylemleri düzenlemek, suç ve kabahat teşkil eden eylemleri önlemek, özel kişilerin faaliyetlerinde suç veya kabahat oluşturan eylemlerin gerçekleşip gerçekleşmediğini denetlemek ve tespit etmenin yanı sıra kamu düzenini bozan kabahat niteliğindeki eylemleri idari yaptırımlara tabi tutmak veya suç niteliğindeki eylemlerin adli yaptırıma tabi tutulması için ilgili adli makamlara soruşturma ve kovuşturma evresinde çeşitli yargılama tedbirleri almakla görevli ve yetkilidir. Bu bağlamda ele aldığımız içme suyu ve kanalizasyon kolluğu, idarenin öncelikle içme ve kullanma suyu temin edilen kaynakların nitelik ve niceliğinin korunmasına ilişkin olarak özel kişilerin çeşitli faaliyetlerinin düzenlenmesini, ardından bu düzenlemelere bağlı olarak denetlenmesini ve denetimler sonucunda düzenlemelere aykırılığın tespiti halinde idari yaptırımlara tabi tutulmasını gerektirmektedir. Yasa koyucu su hakkını somutlaştırmak üzere, ilgili idarelere kanunlarla ile içme suyu temin edilen kaynakların nitelik ve niceliğinin korunmasına ilişkin görevler vermiş; ancak sürekli değişen ve gelişen teknoloji ile çeşitlenen beşerî faaliyetleri dikkate alarak bu görevlerin nasıl gerçekleştirileceğine ilişkin detaylı düzenlemeleri yapma yetkisini idarelere bırakmıştır. Yasa koyucunun belirlediği esaslar çerçevesinde kalmak şartıyla çeşitli idarelere verilen içme ve kullanma suyu temin edilecek su kaynaklarına doğrudan veya dolaylı şekilde etkide bulunacak kirletici etkenlerin veya faaliyetlerin ne olduğunu; kirletici maddeler ve atıkların hangi miktarlarda çevreye salınabileceğini, sözkonusu salınımların su kaynaklarının ve suların yanı sıra bunlarla etkileşim içerisinde olan diğer çevre unsurları olan hava ve toprağa aktaran ve böylelikle zarar potansiyeli taşıyan tüm kamusal ve özel faaliyetlerin hangi maddi ve usuli şartlarla yürütülebileceğini, bu faaliyetlerin sonucunda zararın oluşup oluşmadığının ne şekilde ve ne zaman denetleneceğini ve denetim sonucunda şartlara uyumsuzluk veya zararın oluşması halinde hangi yaptırımların uygulanacağını belirleme yetkisini düzenleme yetkisi olarak değerlendirmek mümkündür. İçme suyu ve kanalizasyon kolluğu alanında yasa koyucunun görevlendirdiği gerek merkezi idarenin gerek mahalli idareler ve kamu kurumları, genel düzenlemelerini ekseriyetle yönetmelik şeklinde ihdas etmektedirler. İçme ve kullanma suyu elde edilen suyu kaynakları ile bu kaynakların oluşumunu sağlayan içme suyu havzasının nitelik ve nicelik olarak korunmasına yönelik olmakla birlikte uygulama alanı ve konusu dikkate alınarak, ülke çapında uygulanacak merkezi idare veya ülke çapında faaliyet gösteren kamu kurumlarından olan DSİ tarafından ihdas edilen idari düzenlemeleri ülke çapında uygulanan düzenlemeler; sadece ilgili mahalli idare sınırları içerisinde uygulanacak, mahalli idareler ve su ve kanalizasyon idarelerince ihdas edilen düzenlemeleri yerel çapta uygulanan düzenlemeler olarak incelemek mümkündür. İçme-kullanma suyu havzalarında yer alan dere, çay ve nehirler (akarsular) ile tabii göl, baraj gölü ve göletler için genel koruma esaslarını, himaye mıntıkası ve koruma alanları üzerinde hangi faaliyetlerin gerçekleştirilmesinin yasak, izne veya bildirime tabi olduğunu somutlaştıran İçme – Kullanma Suyu Havzalarının Korunmasına Dair Yönetmelik; su kalitesinin korunmasına ilişkin yasakları, atıksuların boşaltım ilkelerini ve boşaltım izin esaslarını, atıksu altyapı tesisleri ile ilgili esasları ve su kirliliğinin önlenmesi amacıyla yapılacak izleme ve denetleme usul ve esaslarını düzenleyen Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği; kanalizasyon sistemlerine boşaltılan kentsel ve belirli endüstriyel atıksuların toplanması, arıtılması ve deşarjı, atıksu deşarjının izlenmesi, raporlanması ve denetlenmesi ile ilgili teknik ve idari esasları düzenleyen Kentsel Atıksu Arıtımı Yönetmeliği; yüzeysel sularda, haliç sularında, bölgesel sularda kirliliğe neden olan tehlikeli maddelerin belirlenmesi, kirlilik azaltma programlarının oluşturulması, kirliliğin önlenmesi ve izlenmesi, suya deşarj edilen tehlikeli maddelerin envanterinin yapılması, deşarj standartları ve kalite kriterlerinin belirlenmesi ile ilgili teknik ve idari esasları düzenleyen Tehlikeli Maddelerin Su ve Çevresinde Neden Olduğu Kirliliğin Kontrolü Yönetmeliği; iyi durumda olan tüm yeraltı sularının mevcut durumunun korunması, çeşitli sebeplerle kirlenmesinin ve bozulmasının önlenmesi ile kirlenen veya bozulan suların kalitesinin iyileştirilmesine yönelik yaptırımları düzenleyen Yeraltı Sularının Kirlenmeye ve Bozulmaya Karşı Korunması Hk. Yönetmelik ülke çapında uygulanan düzenleme örnekleridir. Tüm bu idari genel düzenlemelerde içme suyu elde edilecek su kaynaklarına ve bu kaynakları besleyecek yeraltı sularına etki edebilecek beşeri faaliyetler ile her türlü beşeri faaliyet sonucu ortaya çıkan atıksuların deşarjına ilişkin yasaklar, izinler ve diğer idari tedbirler ve bunlara aykırılık dolayısıyla uygulanacak yaptırımlar detaylı olarak düzenlenmiştir. Yukarıda bahsettiğimiz, merkezi idare ve tüm Türkiye'de hizmet yürüten DSİ tarafından çıkarılan genel düzenlemelere ek olarak, su hakkını somutlaştırmak üzere çeşitli görevler verilen mahalli idareler, su ve kanalizasyon idareleri ve mahalli idare birliklerine de kendi görev alanları içerisinde uygulanacak ek düzenleme yapma yetkisi tanınmıştır. Örneğin su ve kanalizasyon idarelerinin, her ile içme suyu temin edilen ve edilecek olan havzaları ve/veya bunların koruma alanlarını ve sınırlarını listeleyen; içme suyu havzalarının koruma alanlarında İçme – Kullanma Suyu Havzalarının Korunmasına Dair Yönetmelik uyarınca izin verilebileceği belirtilen hususlar veya yasaklara ek olarak izin, bildirim ve yasaklar düzenleyen veya bunları açıklayan içme suyu havzaları koruma yönetmelikleri ile kanalizasyon şebekesi bulunmayan yerlerdeki atıksu kaynaklarının uyacağı esasları, kanalizasyon şebekesine verilmesi yasak maddeleri, evsel atıksuların kanalizasyon şebekesine ve/veya doğrudan alıcı ortama deşarj koşullarını, endüstriyel atıksu kaynaklarının uyması gereken atıksu deşarj standarlarını, endüstriyel atıksu kaynaklarının kanalizasyona bağlanma ve boşaltım yapmaları koşullarını belirleyen deşarj kalite kontrol ruhsatına ilişkin hususları, ön arıtma yükümlülüğü ile ilgili olarak verilecek süreler gibi hususları, organize sanayi bölgelerinde uygulanacak özel hükümleri, deşarj şartlarını sağlamadan doğrudan kanalizasyona boşaltım yapan endüstriyel atıksu kaynaklarına uygulanacak atıksu arıtma bedeli ile bunun hesaplanmasına ilişkin esas kirlilik parametreleri ve katsayılarını, kontrol ve denetim için endüstriyel atıksu kaynaklarına kontrol bacası inşa etme, debimetre ve/veya kompozit numune alma cihazı bulundurma, gerçek zamanlı uzaktan atıksu işletme sistemi kurma gibi yükümlülükleri ve bu düzenlemelere aykırı faaliyetlere uygulanacak ceza ve yaptırımları düzenleyen atıksuların kanalizasyona deşarjı yönetmelikler, yerel çapta uygulanan düzenlemelerdendir. İçme ve kullanma suyu elde edilebilecek her türlü su kaynağı ile bu su kaynağını besleyen su havzalarında kamu ve özel sektör tarafından gerçekleştirilebilecek her türlü faaliyetin içme suyu ve kanalizasyon kolluğuna ilişkin yasaklar ile izin, bildirim ve diğer yükümlülükleri ile diğer yükümlülüklerini düzenleyen kanunlar ile bu kanunların uygulanmasına yönelik olarak ilgili idareler tarafından çıkarılan idari genel düzenlemelere aykırı bir faaliyette bulunup bulunulmadığının denetim ve kontrolü yetkisi aslen kamu düzeninin korunmasına yönelik düzenleme yetkisine içkin bir yetki olup ayrıca kanun veya idari düzenlemelerde açıkça belirtilmesi gerekmemektedir. Ancak bazı düzenlemelerde ilgili beşeri faaliyetleri gerçekleştiren kişilerin sağlayacağı verilere dayanan özel denetim usulleri de düzenlenmiştir. İçme suyu ve kanalizasyon kolluğuna ilişkin kanun ve idari düzenlemelerde yer alan yasakların, izin veya bildirim gibi yükümlülüklerin ihlalinden sonra kamu düzeninin yeniden tesisi yani maddi düzenin hukuka uygun hale getirilmesini sağlayan, ihlalin kamu düzeni üzerindeki etkilerinin önlendiği ve kamu düzeni olması gereken haline geldiği zaman sona eren, yasaklara uyulmasının emredilmesi; izne tabi faaliyetlerde iznin (ruhsatın) iptali; izin, bildirim yükümlülüğüne veya serbestiye tabi faaliyetlerde faaliyetten menetme/yasaklama, faaliyeti erteleme; faaliyetin sürdürüldüğü işyerini kapatma; eşyaya el koyma şeklinde ortaya çıkabilen idari yaptırımları idari tedbirler olarak ele almak mümkündür. Çevre İzin ve Lisans Yönetmeliği uyarınca atıksu deşarj izni almakla yükümlü olan atıksu altyapı yönetimleri ile endüstriyel atıksu kaynakları için aldıkları geçici faaliyet belgesinin (GFB), belirlenen süreler içinde çevre izni için başvuru yapılmaması, eksikliklerin tamamlanarak gönderilmemesi, başvurunun uygun bulunmaması veya GFB başvuru aşamasında sunmuş olduğu bilgi ve belgelere aykırı çalıştığının tespit edilmesi durumunda iptal edilmesi ve/veya işletmenin kısmen veya tamamen süreli veya süresiz olarak durdurulması; belediyelerin hususi kuyu veya sarnıçların kirlenmesi halinde ıslah edilmesini kuyu sahibine emretmesi; mutlak, kısa mesafeli ve orta mesafeli koruma alanlarında insan sağlığı ve çevrede telafisi mümkün olmayan neticelere yol açabilecek faaliyetlerin gerçekleştirildiği tesisler, tehlikeli atık bertaraf tesisi, tehlikeli madde deposu ve benzeri mevcut yapıların ilgili idare tarafından kaldırılması; mutlak, kısa, orta, uzun mesafeli koruma alanlarında izne tabi olan hayvancılık ve tarım, yapı bakım/onarım veya inşaat, sanayi tesisi veya madencilik işletme izinlerinin yönetmelikte ve ilgili mevzuatında belirlenen şartları yitirmesi halinde iptal edilmesi veya faaliyetin durdurulması veya yapı hakkında yıkım kararı verilmesi; köy, belediye ve büyükşehir belediyeleri kendi kullanımlarına tahsis edilmiş içme sularına zarar verecek ve sıhhat şartlarını bozacak nitelikte tarla açmak veya sulamak isteyenlerle hayvan otlatmak isteyenleri bu faaliyetten men etmesi içme suyu ve kanalizasyon kolluğunda idari tedbirlerin örneklerini oluşturmaktadır. İçme suyu ve kanalizasyon kolluğuna ilişkin kanun ve genel düzenlemelerde yer alan yasakların, izin veya bildirim gibi yükümlülüklerin ihlalinden sonra odak noktası kamu düzeninin yeniden tesis edilmesinden ziyade kamu düzenini ihlal eden ihlalciyi cezalandırmak olan, bu sebeple hukuki etkilerini kamu düzeni yeniden tesis edildikten sonra dahi sürdüren idari para cezaları, mülkiyetin kamuya geçirilmesi, süreli olarak faaliyetten men, iznin iptali şeklinde ortaya çıkan idari yaptırımları idari cezalar olarak ele almak mümkündür. Büyükşehir belediyesi sorumluluk alanında su ve kanalizasyon idareleri, belediye ve mücavir alan sınırları içinde belediyelerin yanı sıra, organize sanayi bölgelerinde organize sanayi bölgesi yönetimi, küçük sanayi sitelerinde kooperatif başkanlıkları; serbest ve/veya endüstri bölgelerinde bölge müdürlükleri; kültür ve turizm koruma ve gelişme bölgeleri ile turizm merkezlerinde Kültür ve Turizm Bakanlığı veya bakanlığın yetkili kıldığı birimleri, mevcut yerleşim alanlarından kopuk olarak münferit yapılmış tatil köyü, tatil sitesi, turizm tesis alanlarında site yönetimleri veya tesis işletmecilerinin atıksu toplama (kanalizasyon ve/veya vidanjörle toplama sistemi), arıtma ve alıcı ortama deşarj sistemlerini içeren atıksu altyapı tesislerini kurmaması veya çalıştırmaması halinde verilecek idari para cezası ile içme-kullanma suyu temin edilen göllerde sportif amaçlı balıkçılık yapan, mekanik ya da yakıtlı taşıma araçlarında yolculuk yapanların göl rezervuarına veya akarsuya atık atmaları halinde verilecek idari para cezası içme suyu ve kanalizasyon kolluğunda idari cezaların örneklerini oluşturmaktadır.

Author

Dr. Yıldız Akel Ünal

How to Cite

Yıldız Akel Ünal (Doktora Tezi). Türkiye'de su hakkı, 2021, Galatasaray University.

License

Tüm Hakları Saklıdır

This work is shared under the specified license terms.

More theses from Galatasaray University