
433
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Uzmanlık eğitimi programlarıyla ilgili gelişmelerin aile hekimliği asistanlarının kendi eğitimlerine bakışları ve gelecekle ilgili beklentileri üzerine etkisi
Aile hekimliği uzmanlık eğitimi alan asistanlar, aynı zamanda bu eğitimin bir parçasıdır. Dolayısıyla eğitimleri konusunda duygu ve düşüncelerini öğrenmek uzmanlık eğitimini yönlendirmede bizim için bir kılavuz görevi yapacaktır. Ayrıca ülkemizde, son yıllarda aile hekimliği uzmanları ve asistanları ilgilendiren hızlı değişimler söz konusudur. Bu değişimlerle birlikte, asistanlarımızın beklentilerinin de değişeceği açıktır. Çalışmayı planlamaktaki birincil amacımız, asistanlarımızın uzmanlık eğitimleri ve aile hekimliği uygulaması konusundaki düşüncelerini öğrenmekti. Ayrıca, bu konulardaki düşünceleri ve beklentilerini belirleyerek uzmanlık eğitim programına ışık tutmak bir diğer amacımızdı. Yöntem Çalışmamız, tanımlayıcı, kesitsel bir anket çalışmasıdır. Evrenimizi, ülkemizde halen uzmanlık eğitimi alan tüm aile hekimliği asistanları olarak belirledik. Anket formu, katılımcılara `Surveey Online Anket Sistemi? kullanılarak iletilmiştir. Anket doldurma için belirlenen zaman aralığı, 15/07/2012-15/09/2012 tarihleri idi. Bu süre zarfında anketimizi yanıtlayan tüm aile hekimliği asistanları çalışmamıza dahil edildi. Verilerin analizi için SPSS 17 paket programı kullanıldı.Bulgular Çalışmamıza toplam 99 aile hekimliği asistanı katılmıştır. Asistanların büyük çoğunluğu aile hekimliği asistanlığını sosyal sebepler nedeniyle tercih etmişlerdi. Aile hekimliği uzmanlık eğitimini 51 asistan yeterli bulurken, 41 asistan yeterli bulmadığını belirtmiştir. Birinci yıl asistanlarının 26?sı, ikinci yıl asistanlarının 17?si ve üçüncü yıl asistanlarının 32?si aile hekimliği uzmanlık eğitiminin süresinin yeterli olduğunu düşünmektedirler. Kurumu üniversite olan 34 asistan, eğitim ve araştırma hastanesi olan 14 asistan rotasyon süresini yeterli bulmuşlardır. Asistanların 39?u ülkemizdeki aile hekimliği uzmanlığının geleceğinden `umutlu?, 47?si ise `umutsuz? olduklarını belirtmişlerdir. Ülkemizdeki mevcut aile hekimliği uygulamasının geleceğinden ise 35 asistan umutlu ve 48 asistan umutsuz idi. Asistanların 84?ünün ?yarı zamanlı uzaktan uzmanlık eğitimi? modeli hakkında bilgisi bulunurken, altı asistan konu hakkında bilgisinin olmadığını belirtmiştir. ?Yarı zamanlı uzaktan uzmanlık eğitimi? modelinin olumsuz olduğunu düşünen 59 asistan, böyle bir olasılığın varlığından olumsuz yönde etkilendiğini bildirirken, 10 asistan bunun kendisini etkilemediğini belirtmiştir. Asistanların 56?sı aile hekimliğinde yan dal uzmanlık eğitimi olması gerektiğini belirtmiştir. Bunlardan 37 asistan ise yan dal branşı olarak geriatriyi önermişlerdir Sonuç Asistanlarımız uzmanlık eğitimi boyunca yeterli eğitim almadıkları, saha eğitiminin uygulanması gerektiği kanısındaydı. Aile hekimliği uzmanlığının geleceği ve şu andaki sağlık sistemi modelinin durumu hakkında karamsar düşüncedeydiler. Yaklaşık üçte birinin uzmanlık eğitimini bırakmayı düşünmesi bu sonucu desteklemektedir. Anahtar Sözcükler: Aile hekimliği, uzmanlık eğitimi, anket, kesitsel çalışma
Bireye yönelik bakımın koordinasyonu ve sistem uzmanlarına başvuran hastaların sağlık hizmeti kullanma özellikleri
Giriş ve amaç Hastaların sağlık hizmetlerini kullanım özellikleri bakımın koordinasyonunun sağlanmasında önemli bir etkendir. Çalışmamızın genel amacı üniversite hastanesindeki sağlık hizmetlerinin kullanımını ve aile hekimine başvurmaksızın üniversite hastanelerindeki uzmanlara yapılan başvuruları değerlendirmektir. Ayrıca kapı tutuculuğun olmadığı sağlık sistemimizde 3. basamak sağlık kuruluşuna başvuran hastaların sağlık sistemlerine ilk giriş noktalarını ( aile hekimleri, ayaktan bakım hizmeti veren uzmanlar, ikinci basamak hastaneler ve 3. basamak ) belirlemeyi amaçladık. Son olarak da hastaneye başvuranların sosyodemografik özelliklerini değerlendirdik. Gereç ve yöntem Kesitsel tanımlayıcı bir araştırma olarak düzenlenen bu çalışmada sağlık hizmeti kullanımına ilişkin veriler Adnan Menderes Üniversitesi hastanesine 2013 yılı mayıs-haziran aylarında başvuran, yaşları 18-95 arasında olan, 318'i çocuk hastaların ebeveynleri olmak üzere toplam 1573 kişiye yüz yüze anket uygulanarak elde edildi. Asıl olarak katılımcıların şimdiki rahatsızlıkları nedeniyle sağlık sistemine ilk başvuru noktaları ve hastanedeki işlemleri bitince bilgi vermek amaçlı aile hekimine başvurma durumları sorgulandı. İstatistiksel değerlendirmelerde tanımlayıcı istatistikler, tekli (univariate) analizler ve çoklu (multivariate ) regresyon analizleri yapıldı. Bulgular 1573 katılımcının %62'si kadındı ve katılımcıların %82,6'sı aile hekimlerini tanıyorlardı. Katılımcıların %79,5 i son 1 yılda en az bir kez aile hekimine başvurmuştu. Katılımcıların yarısı yeni bir klinik durum ve yakınma nedeniyle, üçte biri daha önceki bir başvurularıyla ilgili izlem görüşmesi için başvurmuştu. Katılımcıların %17,7'si şimdiki rahatsızlıkları nedeniyle daha önce hiçbir hekime başvurmadan direk üniversite hastanesine başvurmuştu, % 59,5'i şimdiki rahatsızlığı için aile hekimine başvurmadan hastane uzmanına başvurmuştu. Katılımcıların %24,5'i hastanedeki işlemleri bittikten sonra bilgi vermek amacıyla aile hekimine gideceğini ifade etti. Son bir yıl içinde herhangi bir nedenle aile hekimine gitmiş olanlar, şimdiki rahatsızlığı nedeniyle daha önce aile hekimine başvurmuş olanlar ve sağlıklarıyla ilgili kararlar verirken aile hekimlerine danışanlar hastanedeki işlemleri bitince bilgi vermek amacıyla aile hekimine yeniden gitmeyi daha çok istemektedirler. Sonuç Kırsal bölgede yaşayan, 12 yıldan daha az eğitimli olan, hastanede dahili dallara başvuran, aile hekimini tanıyan, son bir yıl içinde aile hekimine gitmiş olan ve sağlıklarıyla ilgili kararlarda daha çok aile hekimine danışanlar hastane öncesi ve sonrasında aile hekimlerine daha sık başvurmaktadırlar. Bakımın koordinasyonu açısından aile hekimine kayıtlı nüfusun aile hekimleriyle iyi ilişkiler kurmuş olması önemli gözükmektedir. Anahtar kelimeler: Üçüncü basamak, kullanım, sağlık hizmetlerine erişim, koordinasyon
Evde bakım hizmeti alan kişilerde sık karşılaşılan tıbbi ve sosyal sorunlar
Giriş ve amaç: Artan yaşlı ve engelli nüfusun sağlık ve bakım ihtiyaçlarını karşılamak için evde bakım hizmetlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Biz bu çalışma ile Aydın ilinde evde sağlık ve bakım hizmeti alanların; genel profilini, mevcut durumlarıyla ilgili yaşadıkları, hizmet sunumu sırasında karşılaştıkları, tıbbi ve sosyal sorunları, günlük yaşamlarındaki bağımlılık düzeylerini ve bakım verenlerin yaşadıkları sorunları ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Kesitsel tanımlayıcı bir araştırma olarak tasarlanan bu çalışmada, Aydın ilindeki evde sağlık hizmetleri koordinasyon merkezine kayıtlı kişilere (s=718), 2013 yılı haziran-aralık ayları arasında ulaşılarak, sözel onamlar alındıktan sonra, yüz yüze görüşerek anket ve günlük yaşam aktiviteleri ölçekleri uygulanmıştır. Evde sağlık ve bakım hizmeti alan ve bakım veren kişilere, demografik bilgileri, tıbbi ve sosyal durumları, yaşadıkları tıbbi ve sosyal sorunlar sorulmuştur. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: ESH alan ve çalışmaya katılan 451 kişiden 303'ü (%67,2) kadındı ve yaş ortalaması 70,5 yıldı. Yaş dağılımında çoğunluğu ileri yaş grubu oluşturmaktaydı (75-84 yaş s:154, %34,1 ve ≥85 s:115, %25,5). Yatağa bağımlılar 192 kişi (%42,6) olarak saptanmış olup, kadınlarda yatağa bağımlılık oranı daha yüksekti. İlk 3 sırada yer alan tanılar sıklık sırasına göre hipertansiyon (s:219, %48,6), serebrovasküler hastalık (SVO) (s:115, %25,5), diabetes mellitustu (DM) (s:95, %21,1) ESH alanların yarıya yakını yardımcı cihaz kullandıklarını belirtmişlerdi (s=179, %39,7). Günlük yaşam aktivitelerinde bağımlılık durumları değerlendirildiğinde önemli bir kısmının hem temel hem de aletli günlük yaşam aktivitelerinde bağımlı olduğu görülmüştür. Yaş ilerledikçe bağımlılık düzeyi de artmıştır. Hizmet kapsamında en çok muayene yapıldığı (s=414; %91,8) ve sevk oranın %9,3 olduğu görülmüştür. Günlük sosyal aktivite olarak en çok televizyon (TV) izlendiği (ortalama=3,24±1,99 saat) belirtilmiştir. Sosyal sorunlar değerlendirildiğinde ise hastaların, yaklaşık üçte ikisinin kendilerini hayattan kopmuş (izolasyon) hissettiklerini bildirdikleri görülmüştür. Evde bakım verenlerin 402'sinin (%89,1) kadın olduğu saptanmış olup, yaş ortalaması 52,6 yıl olarak bulunmuştur. Önemli bir kısmı anksiyete (s:93; %20,7) ile ilgili bir tanı almış olduğunu bildirmiştir. Sonuç: Evde sağlık hizmetlerinin (ESH) önemi giderek artmaktadır. ESH sunumunun kamusal düzeyde (devlet desteğiyle) verilmeye başlaması önemli bir adım olmuştur. Sağlık desteğinin yanında, sosyal ve toplumsal destekleri de içerecek biçimde kapsamlı bir evde bakım hizmeti modeli, gereksinimlere daha iyi yanıt verebilecektir. Anahtar kelimeler: Evde bakım, evde sağlık, tıbbi, sosyal, Katz, Lawton, günlük yaşam aktiviteleri
Bir üniversite hastanesinde meme kanseri tanısı almış hastaların tanımlayıcı özellikleri ve tanı süreci
GİRİŞ Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi'nde meme kanseri tanısı alan hastaların tanımlayıcı özelliklerinin belirlenmesi ve hastaların tarama programlarına dahil olmama nedenlerini, tanı ve tedavi gecikmelerinin olası nedenlerini ve tanısal süreçte hastaların karşılaştıkları sorunları ortaya çıkarmak hedeflenmiştir. MATERYEL METOD Çalışmamız tanımlayıcı, kesitsel bir araştırma olarak tasarlandı. Çalışmanın evreni Adnan Menderes Üniversitesi Patoloji Anabilim Dalı'nda, 01 Ocak 2010-30 Haziran 2013 tarihleri arasında meme biyopsisi sonucunda meme kanseri tanısı alan hastalardan oluşturuldu. Bu tarihler arasında tanı alan 503 hastadan 282 hastaya ulaşıldı. Hastalardan randevu alındıktan sonra yüzyüze görüşülerek, araştırmacılar tarafından oluşturulmuş olan; hastaların demografik verilerini, tarama davranışlarını ve tanısal süreci sorgulayan anket formu dolduruldu ve onam formu imzalatıldı. Veriler SPSS 17.0 istatistik programıyla oluşturulan veri tabanına işlenerek istatistiksel değerlendirme yapıldı. BULGULAR Çalışmadaki hastaların yaş ortalamaları 53,6 ±10,7 idi (28-78). Hastaların %18,4'ünün birinci derece yakınlarında meme kanseri vardı. Hastaların tanı öncesindeki dönemlerde tarama davranışları incelendiğinde %59,2'sinin (s=167) kendi kendine meme muayenesi yaptığı, %56,4'ünün (s=159) klinik meme muayenesi yaptırdığı saptandı. Hastaların %31,6'sı (s=89) tarama amaçlı mamografi çektirmişti. Hastaların yalnız %7,5'i doktor önerisi ile tarama yaptırmıştı. Tanı öncesinde herhangi bir şikayeti olmayan 56 kişi (%19,9) vardı. Şikayeti olanlar arasında memede kitle %65,4 ile ilk sıradaydı. Hastalar tanı için ortalama 2,1 kere doktora başvuruyorlardı. Hastaların %62,4'ü ilk olarak devlet hastanesine ve %70,2'si genel cerrahi uzmanına başvuruyorlardı. Hastaların %58,5'i erken evrede tanı almışlardı. Ev hanımları diğer meslek gruplarına göre anlamlı olarak daha ileri evrede tanı alıyorlardı. Birinci derece akrabada meme kanseri olması, tarama yaptırma, normal kiloda olmak, kentsel bölgede yaşamak erken evrede tanı alma şansını arttırmaktaydı. Çalışmamızda hastaya bağlı gecikme süresi ortalama 8,05 hafta, sisteme bağlı gecikme süresi ise 3,53 hafta olarak saptandı. Hastaların yaşı arttıkça tanı alma süreleri kısalıyordu. Kırsal bölgede oturmak, düşük gelire sahip olmak, daha az eğitimli olmak, daha çok doktora başvurmak, ilk olarak KETEM'e başvurmak, ilk olarak kadın doğum uzmanına başvurmak tanı sürecini uzatıyordu. Aile hekimleriyle tanı sürecinde iletişim kuranların hastaya bağlı gecikme süresi, sisteme bağlı gecikme süresi anlamlı olarak daha kısaydı. Hastaların % 25,2'i tedavilerinin yanında alternatif tedavi yöntemlerini de kullanmışlardı. En sık olarak beslenmeyi destekleyici bitkisel ilaç ve ısırgan otu kullanımı saptandı. Tamamlayıcı ve alternatif tedavi kullananların tanı sürecinde hastaya bağlı gecikme süresinin uzun olduğu saptandı. SONUÇ Çalışmamıza göre bölgemizde ortalama tanı süresi Türkiye ortalamasının altındadır. Özellikle sisteme bağlı gecikme süresi belirgin olarak kısa saptanmıştır. Buna rağmen tanı süresi halen gelişmiş ülkeler düzeyinde değildir. Çalışmamızda aile hekimleri ile iletişim düşük oranda saptanmıştır. Birinci basmağın güçlenmesinin tanı sürecinde hasta kaynaklı gecikmeyi azaltacağı düşünülmektedir.
Hipertansiyon yönetiminde hasta uyumu ve hastaların sağlık anlayışlarına yönelik bir girişimin uyum üzerine etkisi
Giriş ve amaç Çalışmamızın amacı, Aydın ili 18 yaş ve üzeri nüfustaki hipertansiyon sıklığı, farkındalık, tedavi ve kontrolde olma oranları ve uyuma ilişkin tanımlayıcı verilerin saptanması ve uyumu artırmaya yönelik bir girişimin etkisinin belirlenmesidir. Gereç ve yöntem Araştırma kesitsel bir alan çalışması ve devamında girişimsel çalışma olarak tasarlanmıştır. TUIK nüfus verileri kullanılarak Aydın ili ve ilçelerindeki 18 yaş ve üstü nüfustan tabakalı, sistemik rastgele örnekleme yapıldı. Örneklem büyüklüğü 1075 olarak belirlendi. Haziran-Temmuz 2013 aylarında, çalışmaya alınacak kişilere bizzat yaşadıkları ortamlarda, yüz yüze görüşme yöntemi ile anket uygulandı ve standardize edilmiş yöntemle kan basınçları ölçüldü. HT tanısı olan kişilerin tedaviye uyumlarını ölçmek için MMAS(Morisky Medication Adherence Scala) ölçeği kullanıldı ve 7 ve altı puan alanlar tedaviye uyumlu,8 ve üstü alanlar tedaviye uyumsuz olarak kabul edildi. Çalışmanın girişimsel kısmında, daha önce HT tanısı alan ve çalışmamıza katılmayı kabul eden 11 kişiyle küçük grup tartışması gerçekleştirildi. Küçük grup tartışmaları öncesinde, 3 ve 6 ay sonrasında hasta uyumları MMAS ölçeğiyle değerlendirildi ve kan basıncı ölçümleri yapıldı. Veriler SPSS 17.0 istatistik programıyla oluşturulan veri tabanına işlenerek istatistiksel değerlendirme yapıldı. Bulgular Katılımcıların yaş ortalaması 45,6±15,5 idi; %51,3'sı (s:551) kadın, %54,6'sı(s:587) ilkokul mezunu, %81,1'i(s:872) evli ve %65,4'ü(s:703) kentsel bölgede yaşıyordu. Katılımcıların %38,4'ü(s:413) yemeklere başlamadan önce hiç tuz kullanmıyordu. Yüzde 5,3'ü(s:57) düzenli olarak alkol ve %30,6'sı(s:329) sigara kullanırken ve %64,0'ü(s:688) egzersiz yapmamaktaydı. Yüzde 24,6'sı(s:264) daha önce hiç kan basıncını ölçtürmemiş olan katılımcıların %46,5'i(s:500) normal kan basıncı değerlerini tam olarak bilmekteydi. Bölgemizde HT prevalansı ( KB yüksek çıkanlar+KB normal çıkıp daha önce HT tanısı alanlar) %29,4 (s:316) olarak saptandı. Çalışmaya katılanların %20,6'sı(s:221) daha önce HT tanısı almıştı, %8,8'i(s:95) ise yeni olarak saptanmıştı. Tüm HT hastalarının %70,1'i(s:221) hipertansiyon hastası olduğunun farkında idi. Farkında olanların %87,3'ü(s:193) (%69,9'u düzenli, %30,1'i ara sıra) ve tüm tanı almışların %61,0'i (s:193) tedavi alıyordu. Yüzde %68,3'ü (s=151) ilacının ismini bilmiyordu. İlaç ismini belirtenler veya yanında olan hastalar arasında en sık kullanılan ilaç grubu %14(S:31) ile ARB-diüretik kombinasyonu olarak bulundu; hiç ilaç kullanmayanların oranı ise %12,7 (s=28) idi. Tüm HT hastalarının % 35,4'ünün (s=112) , tedavi alanların %54,9'unun (s=106) kan basınçları kontrol altındaydı. Hastaların MMAS puan ortalaması 5,82±2,91 idi ve daha önce tanı alan hipertansif hastaların %66,5'i(s:147) ilaç tedavisine uyuyordu. İlaçlarını düzensiz kullandığını veya hiç kullanmadığını belirten 86 (s=%38,9) hastanın tedaviye uyumsuzluk nedenleri sorgulandığında ilk sırada hastalığın semptom yaratmaması (%24,9; s=55), ikinci sırada ise ilaç almayı unutma (%23,1;s=51) yer almaktaydı. Tedaviye uyum ile yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, medeni durum, meslek, gelir düzeyi, sigara içme ve alkol Kullanma alışkanlıkları, egzersiz yapma ve ek hastalığı olma durumu arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0,05). Kentsel bölgede yaşamak ve hastanın herhangi bir sağlık güvencesinin olması tedaviye uyumu anlamlı ölçüde artırıyordu (sırasıyla χ2=13,357; p<0,001 ve χ2=9,681; p=0,008). Ayrıca yemeklere başlamadan önce hiçbir zaman tuz kullanmayanlarda tedaviye uyum oranı anlamlı ölçüde daha yüksek iken (χ2=13,594; p=0,004) düzenli tansiyon ölçtürmeyen ve düzenli kontrole gitmeyen hastalarda uyum oranı anlamlı ölçüde daha düşüktü (sırasıyla χ2=13,971; p=0,007 ve χ2=33,838; p<0,001). Hastaların sağlık anlayışlarını değiştirmeye yönelik yapılan küçük grup görüşmelerinden üç ay sonraki kontrollerde saptanan ilaç uyumu, çalışma öncesine ve altı ay sonrasındaki kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha yüksekti (χ2=7,364; p=0,007). Bunun yanı sıra katılımcıların grup çalışması öncesindeki, üç ve altı ay sonrası kontrollerindeki SKB ve DKB ortalamaları arasında da istatiksel olarak anlamlı fark bulundu (sırasıyla χ2R=6,465; p=0,039 ve χ2R=6,000; p=0,05). Sonuç Çalışmamızda Aydın ili HT prevalansı Türkiye ortalamasına yakın değerde bulunmuştur ve son 20 yılda önemli bir değişiklik olmamıştır. Farkındalık, tedavi alma ve kontrol oranlarında ise önemli artış gözlenmektedir. Buna rağmen tedaviye uyum konusunda halen sıkıntılar yaşanmaktadır. Hastaların ilaç kullanımı ve yaşam tarzı üzerine görüşlerini paylaşarak sağlık inanışlarını değiştirmeye yönelik yapılan grup toplantıları tedaviye uyumu artırsa da etkisi zamanla azalmaktadır. Bu nedenle sağlık inanışlarını değiştirmeye yönelik kalıcılığı olan girişimlerin tedaviye uyumu artıracağı düşünülmektedir.
Sağlık arama davranışı ve etki eden etkenler
Giriş ve Amaç Sağlık; yaşamının devamlığı ve kalitesinin en önemli ve değerli göstergesidir. Günümüzde sağlık; bedensel, ruhsal ve sosyal yönleriyle tüm insanların temel beklentisi ve ihtiyacı olan mutlak iyilik halinin bir ifadesi olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmanın amacı; bireyler için " sağlık " ve "sağlıklı olma" kavramın ne anlama geldiği, sağlıklarında bir bozulma veya anormallik hissettiklerinde oluşan duygu ve düşünceler, bundan sonraki süreçte sağlık arama davranışlarının nasıl olduğunu öğrenmeye çalışmak şeklinde belirlenmiştir. Ek olarak sağlık arama davranışının oluşmasında ve sürdürülmesinde etkili olan faktörler, kişilerin hastalık davranışı sırasında kullandıkları danışma sistemi ve etkilerini anlamaya çalıştık. Ayrıca kişilerin sağlık hizmeti kullanımı ile ilgili düşünce ve beklentilerini kavramaktır. Gereç ve Yöntem Çalışma niteliksel araştırma olarak tasarlandı. Veriler yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşme tekniği ile toplandı. Verilerin analizinde ise tematik analiz yöntemi kullanıldı. Çalışma evreni Aydın'da yaşayan 18 yaşın üzerindeki erişkinler olarak tanımlandı. Örneklem büyüklüğü en az 30 erişkin kişi olarak belirlendi. Görüşmeler, iki araştırmacı tarafından Eylül – Aralık 2014 tarihleri arasında ve yüz yüze bireysel görüşme şeklinde gerçekleştirildi. Sesli kayda alınan tüm görüşmeler yazılı dokümanlara çevrildi. Bu dokümanlar birkaç kez okundu ve temalar saptandı. Bu temalar arasında açıklayıcı ilişkiler belirlendi ve bulgulara ulaşmaya çalışıldı. Bulgular Çalışmamıza Aydın'da yaşayan 18 yaşından büyük erişkin nüfustan 30 kişi katıldı. Katılımcıların yaş ortalaması 44,3±11,5 olarak saptandı. Katılımcıların 8'i kadın (% 26,7), 22'si erkek (% 73,3)'ti. Görüşmeler sırasında katılımcılardan konuyla ilgili beş temel başlık hakkında bilgi alınmaya çalışıldı: sağlıklı olma algısı, sağlıktaki bozulmanın farkına varılması, sağlıktaki bozulmayı yorumlama ve oluşturulan tepkiler, yardım arama davranışı ve sağlık hizmeti kullanımı. Başlıca bulgular olarak : Katılımcılar sağlığı kapsayıcı bir şekilde anlamlandırmaktadırlar ve kendileri için öneminin farkındadırlar. Sağlıklarında bir bozulma olduğunda kendilerini dinlemekte, bedenlerindeki değişmeleri anlamaya ve kendini tanımaya çalışmaktadırlar. Katılımcıların sıkıntı çektikleri en önemli sorunları; sorunun ne olduğunu anlayamamak, bir sağlık sorunu olduğunda nereye gideceğini ve nerede çözüm bulacağını bilememektir. Tüm sağlık sorunlarında çare arama davranışı çeşitlilik göstermektedir. Çare arama davranışında, internet kullanımı ve danışma sisteminin işletilmesi davranışı etkileyen önemli faktörlerdendir. Sağlık hizmeti almada en temel sorunlar ; para, ulaşım sorunları, sağlık güvencesi, yardımcı olabilecek birilerini bulamama , bürokratik süreçler ve sistemsel engeller olarak gözlenmiştir. Hasta ile doktor arasındaki iletişim sağlık hizmeti almada önemli rol oynamaktadır. Sonuç Sağlığın tanımı herkes için farklılık göstermektedir. Ancak önemi ve değerinin yüksek olduğu konusunda tüm katılımcılar fikir ortaklığı göstermiştir. Bu yüksek farkındalık kişilere sağlıklarını iyi durumda tutabilme konusunda motivasyon sağlamaktadır. Bu farkındalık bireysel ve toplumsal iyi sağlık hedeflerine ulaşmada başlangıç noktası olarak kullanılabilir. Kişilerin sağlıklarında bozulma olduğunda ilk başvuru noktası konusundaki sıkıntıları sağlık hizmetlerinin akış şemasına ciddi zarar vermektedir. Sağlık hizmeti sunumu, kişilerin sağlık arama davranışının belirlenmesinde önemli bir faktördür. Sağlık hizmet sunumuna ulaşmayı ve ondan yararlanmayı engelleyen etkenlerin azaltılması sağlık arama davranışını olumlu olarak etkileyecektir. Sağlık arama davranışının tüm bileşenlerini kapsayan yeni niceliksel çalışmalar tasarlanması ve bunların sonuçlarının bizim çalışmamızla beraber değerlendirilmesi, çalışma alanımızla ilgili daha ayrıntılı sonuçların alınmasını sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: Sağlık arama davranışı, hastalık davranışı, sağlık hizmeti kullanımı , sağlıklı olma , sağlıkta bozulma
Aydın İli merkez eczanelerinde reçetesiz satılan alternatif tıp ilaçlarından satın alan kişilerin beklentileri ve bilgi düzeylerine yönelik anket çalışması
Giriş: Tüm dünyada, reçete dışı ilaç kullanımı son derecede yaygındır. Kişiler, çok çeşitli nedenlerle reçete dışı ilaç kullanmaktadır. Bunların bir bölümü de alternatif yöntem olarak bilinen bitkisel ilaçlardır. Bu çalışmada, Aydın ili merkez eczanelerine reçetesiz ilaç almak için başvuran kişilerin sosyodemografik özellikleri ile kullandıkları ürünler arasında bir ilişkinin olup olmadığının, hangi tür ilaçları, ne amaçla ve ne oranda aldıklarının tespit edilmesi ve bu kişilerin TAT hakkında ne düşündüklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Çalışma, gönüllülük esasına dayalı, kesitsel, tanımlayıcı bir araştırma olarak tasarlandı. Çalışma öncesinde, Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan onay alındı. Evrenimiz, Aydın il merkezi 18 yaş üstü nüfusu olarak belirlendi. Örneklem büyüklüğü, EPİ İNFO STATCALC istatistik programında beklenen prevalans %50 (p %50), tip 1 alfa hata payı 0,05 alınarak %95 güven aralığında, 842 olarak tespit edildi. Bu amaçla, 1 Eylül 2014-31 Aralık 2014 tarihleri arasında, Aydın Eczacılar Odası Başkanlığı'nın kayıtlarından rastgele örneklemle tespit edilmiş olan eczanelere başvuran ve reçetesiz satılan ilaç kullanan kişilere, hazırlanan anket formu yüz yüze görüşme yöntemi ile anketörler tarafından dolduruldu. Anket formuna son şekil verilmeden önce, 25 kişilik bir gruba uygulanmıştır. Anketörün ziyareti sırasında eczaneye gelen ve çalışmaya katılmayı kabul eden ardışık 851 erişkin (18 yaş üstü) çalışmaya alındı ve onam formu imzalatıldı. Daha sonra toplanan bilgiler, SPSS 18.0 paket programıyla değerlendirildi. İstatistiksel olarak p<0,05 değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 851 kişi katıldı. Katılımcılarımızın 393'ü kadındı. Yaş aralığı 18-87 olan katılımcılarımızın yaş ortalaması 40,25±13,85 olarak saptandı. Çalışmaya katılanların %56,1'i üniversite mezunu idi. Çalışma grubumuzun %29,5'nun sürekli takibi altında olduğu bir hekimi yoktu. Geri kalanların yaklaşık yarısı aile hekimi tarafından takipliydi. Katılımcıların %46,2'sine şimdiye kadar bir hastalık tanısı konmuştu. Evli olanların, 8 yıllık eğitimi bitirmiş olanların, sigara içenlerin ve bırakmış olanların, aile hekimi tarafından takipli olmayanların daha fazla kronik hastalığı vardı. Kronik hastalığı olduğu halde ilaç kullanmayanlar %37,5'di. Çalışma grubumuz, reçete dışı ilaç olarak en çok ağrı kesici almakta idi. Bunu, %10,5 ile grip ilacı takip ediyordu. Kronik hastalığı olan katılımcılarımız eczaneden daha çok hastalığına yönelik ilaçları alıyordu. Çalışmamızda, kişilerin %85,4'ü doktor, özellikle de aile hekimlerinin önerilerine uyduklarını belirttiler. Çalışma grubumuzun çoğu hastalandığında ilk olarak bir resmi sağlık kuruluşuna gidiyordu. Hayatı boyunca bitkisel tedavi ya da ilaç kullananların oranı, %37,5 idi. Kadınlar, geliri yüksek olanlar, kronik hastalığı olanlar, aile hekimi takipli olmayanlar ve sağlık çalışanları anlamlı düzeyde daha fazla bitkisel tedavi ya da ilaç almışlardı. Çocuğu olan katılımcıların %22,9'u çocuklarına son bir yılda bilinen tıbbi yöntemler dışında bir yöntem uygulamıştı. Kadınlar, geliri yüksek olanlar ve sağlık çalışanları anlamlı derecede daha fazla çocuklarına son bir yılda tıp dışı yöntem uygulamıştı. Katılımcılarımızın %71,2'si bitkisel tedavilerin modern tedavileri destekleyebileceğini, %19,1'i ise kesinlikle zararsız bulduğunu belirtti. Sonuç: Çalışmamızda, katılımcılarımızın, eğitim düzeyi yüksek, gelir düzeyi yüksek, daha çok kentte yaşayan, büyük çoğunlukta sosyal güvencesi olan kişiler olduğunu ve reçetesiz ilaç olarak büyük çoğunlukla ağrı kesicilerin satın alındığını tespit ettik. Aile hekiminin takibinde olanlar, hekim önerilerine daha çok uymaktaydı. Katılımcılarımız genellikle TAT yöntemleri hakkında, modern tıbbi tedavileri destekleyebileceğini düşünmekteydi. Anahtar kelimeler: Eczane, reçetesiz ilaç, aile hekimi takibi, TAT hakkında düşünce
Bir üniversite aile hekimliği polikliniğinin hasta profili ve başvuru nedenleri
Giriş ve amaç: Birinci basamak sağlık hizmetleri, sağlık hizmeti sunumunda giriş kapısı olup bireye en yakın ve en kolay ulaşılabilecek konumdadır. Biz bu çalışma ile ADÜ Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran hastaların yaş, cinsiyet gibi demografik verilerini, başvuru nedenlerini, tanılarını, danışmanlık hizmetlerini, uygulanan yönetim planını, sevk ve konsültasyon işlemlerini değerlendirerek polikliniğimize başvuran hasta profilini ortaya koymayıamaçladık. Gereç ve yöntem: Kesitsel ve tanımlayıcı bir araştırma olarak tasarlanan çalışmamızda; 07.05.2010 - 21.03.2013 tarihleri arasında ADÜ Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 1420 hastanın; demografik bilgileri, başvuru nedenleri, sıklığı, tanıları, danışmanlık konuları, yönetim planı, tetkik ve tedavileri, izlem, sevk ve konsültasyon işlemleri ile ilgili bilgilerinin hasta kayıt sisteminden elde edilerek değerlendirildi. Bulgular: ADÜ Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran kişi sayısı 1420 olup, toplam 2472 başvuru olmuştur. Ortalama başvuru sayısı 1,7 olarak saptanmıştır. Başvuranların 1636 kişisi kadın, 836 kişisi ise erkektir. Başvuranların yaş ortalaması 47 (0-92 yaş) olup, en sık başvuruda bulunan yaşaralığı 25 - 64 yaş, En az başvuruda bulunan yaş aralığı ise 0 - 6 yaş olmuştur. Hastaların en sık belirttikleri başvuru nedenleri genel kontrol, reçete yazdırma, öksürük, boğaz ağrısı, halsizlik, bel ağrısıydı. En sık konan tanılar, demir eksikliği anemisi, hipertansiyon, dislipidemiler, diabetes mellitus ve osteoporozdu. Başvuran hastaların 1084'ünden (%43,9) tetkik istenmiş, 469'una (%19) reçete yazılmış,187'sine (%7,6) danışmanlık verilmiş, 5'i (%0,02) sevk edilmiş, 16'sından (%0,06) ise konsültasyon istenmiştir. Sonuç: Aile hekimliği uzmanlık eğitimi ve uygulamasında düzenli kayıt tutma, periyodik muayene, bakımın sürekliliği, kronik hastalık yönetimi ve danışmanlığına daha fazla yer verilmelidir. Anahtar kelimeler: Aile hekimi, birinci basamak sağlık hizmeti, danışmanlık
Kadın kuaförü çalışanlarının kan yoluyla bulaşan enfeksiyonlar konusundaki bilgi, tutum, davranışları ve etkileyen faktörler
GİRİŞ Kadın kuaförü çalışanlarının kan yoluyla bulaşan enfeksiyonlar ile ilgili bilgi, tutum, davranışları ve bunları etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi, bilginin tutum ve davranışa dönüşüp dönüşmediğinin irdelenmesi ve bunun nedenlerini belirlemek hedeflenmiştir. GEREÇ VE YÖNTEM Çalışma kesitsel tanımlayıcı bir araştırma olarak tasarlandı. Aydın Esnaf ve Sanatkarlar Odası'na kayıtlı olan 150 kuaför salonu çalışmanın evrenini oluşturdu. Örneklem seçilmedi ve evrenin tamamına ulaşılması planlandı. Yüzelli kuaför salonunun telefon ve adres bilgileri elde edildi. Telefon ve adres bilgileri yanlış, eksik veya değişmiş olan 9 kuaför salonuna ulaşılamadı. Ulaşılan 141 kuaför salonundan 8 kuaför salonu çalışmaya katılmayı kabul etmedi. Sonuçta 133 kuaför salonunda 18 yaş ve üzeri 500 kuaför çalışanı çalışmaya dahil edildi. Gerekli izinlerin alınmasını takiben 01.09.2014-31.11.2014 tarihleri arasında katılımcılar ile yüz yüze görüşülerek anket uygulandı ve onam formu imzalatıldı. Veriler istatistik programıyla oluşturulan veri tabanına işlenerek istatistiksel değerlendirme yapıldı. BULGULAR Çalışmaya katılanların 289'u (%57,8) kadın, 211'i (%42,2) erkekti ve yaş ortalamaları 25.27±9.1 yıl idi. Katılımcıları mesleklerine göre gruplandırdığımızda 147'si (%35,3) çırak, 110'u (%26,5) kalfa, 159'u (%38,2) usta, 84'ü (%16,8) manikürcü idi. Kuaför çalışanlarının %86,8'i mesleki riskler ve kan yoluyla bulaşan hastalıklar konusunda eğitim aldığını belirtti. Bilgi kaynakları olarak en fazla okul (Çıraklık Eğitim) (%52 ), daha sonra Meslek Odasından (%46,2) bilgi aldıklarını belirttiler. Araştırma grubunda kan yoluyla bulaşan hastalıklar açısından mesleğini riskli görenlerin oranı %81,8 idi. Katılımcıların %24,6'sı işyerini tehlikesiz görmekteydi. HBV, HCV, AIDS gibi hastalıkların kan yoluyla bulaştığını doğru bilenlerin oranı %87,6 iken, bu hastalıkların havlu, çatal, bardak kullanımıyla da geçebileceğini ifade edenlerin oranı %67 idi. Makas, jilet vs. yoluyla geçebileceğini ifade edenlerin oranı ise %77,2 bulundu. Katılımcıların sadece %43,4'ü Hepatit-B aşısı yaptırdığını belirtti. Son bir ay içinde kesici-delici alet ile yaralandığını ifade eden 160 kişi (%32) bulunmaktaydı. Çalışma sırasında her işte eldiven kullanan sadece 32 kişi vardı (%6,4). Aletlerin temizliğinde(dekontaminasyon işleminde) %55,2 ile alkol kullanma oranı en yüksek bulundu. İşlemlerden önce ve sonra el yıkayanların oranı %76,4 idi. Sterilizasyonda kuru ısı yöntemini kullananlar %54,8 olarak bulundu. Katılımcıların bilgi puanı ortalaması 12 üzerinden 8,81±1,81 olarak bulundu. Bilgi puanını cinsiyet, yaş, eğitim, manikürcü olmak, medeni durum, meslek içi eğitim alma, meslekte sürenin olumlu etkilediği gözlendi. Katılımcıların davranış puanı ortalaması 10 üzerinden 6,63±1,4 saptandı. Davranış puanını cinsiyet, yaş, eğitim, manikürcü olmak, meslekte sürenin olumlu etkilediği gözlendi. SONUÇ Çalışmamızda katılımcıların kan yoluyla bulaşan hastalıklar konusunda bilgi düzeyinin ve uygulamalarının yetersiz olduğu görülmüştür ve bu durum toplum sağlığı açısından risk oluşturmaktadır. İlgili kurumların hizmet öncesi ve hizmet içi eğitim çalışmalarının daha etkin hale getirilip çalışanları biliçlendirmeleri önem taşımaktadır. Özellikle genç ve tecrübesiz katılımcıların eğitimine öncelik verilmesi önemlidir. Ülkemizde Hepatit B aşısı ücretsiz olmasına rağmen katılımcı kuaför çalışanlarının aşılı olma oranları yeterli değildir. Gerek kuaför çalışanlarına gerekse erişkinlere yönelik bağışıklama programlarının aktif bir şekilde uygulanması hastalık bulaşını önemli ölçüde azaltacaktır. Toplum sağlığı açısından berber ve kuaförlerin sorumlu kuruluşlar tarafından yapıcı bir şekilde denetlenmesi, çalışanların sağlık kontrollerinin düzenli olarak yapılması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Kadın kuaförü, kan yoluyla bulaşan hastalıklar, bilgi ve davranış
Alıcılar ve aktarlar açısından şifalı bitkilere kişisel yaklaşım
Giriş: Son yıllarda dünya genelinde bitkisel tedavilere ilgi giderek artmaktadır. Doğal ürünlere dönüş sloganıyla organik gıda ürünleriyle başlayan akım, tedavilerde bitkisel ürünlerin kullanılması şekline dönüşmüştür. Artan taleple birlikte, bugün oldukça büyük bir ekonomi haline gelen şifalı bitkiler piyasasında zincirin son halkasında aktarlar ve bu ürünlerin müşterileri konumundaki alıcılar yer almaktadır. Çalışmamızın amacı Aydın ili merkez ilçesinde yaşayan fertlerin sosyodemografik özelliklerinin aktar ürünlerini kullanmalarıyla olan ilişkisini, hangi amaçla hangi bitkiyi tercih ettiklerini, bu konudaki düşüncelerini ve aktar ürünlerinin kullanımında etkili faktörleri tespit etmek ve bu konuya dikkat çekmektir. Bu çalışmayla ayrıca, Aydın'daki aktarların şifalı bitkiler hakkındaki görüşleri, meslekle ilgili eğitim durumları, modern tıp hakkında ve mesleklerinin geleceğiyle ilgili düşüncelerini ortaya çıkarmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma kesitsel, tanımlayıcı, gönüllülük esasına dayanan bir anket çalışması olarak tasarlandı. Çalışma öncesinde, Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan onay alındı. Evrenimiz, Aydın il merkezi 18 yaş üstü nüfusu (180.506 kişi) olarak belirlendi. Örneklem büyüklüğü, EPİ İNFO STATCALC istatistik programında beklenen prevalans %50 (p %50), tip 1 alfa hata payı 0,05 alınarak %95 güven aralığında, 842 olarak tespit edildi. Bu amaçla Aydın Gıda, Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü'ne Aydın Valiliği üzerinden başvuru dilekçesi ile başvurularak Merkez İlçe'de kendilerine resmi kayıtlı aktar sayısı öğrenildi ve Aydın Merkez İlçe'de resmi kayıtlı 15 aktarın tümü çalışmaya alındı. 1 Eylül 2014-31 Aralık 2014 tarihleri arasında, Aydın il merkezindeki kayıtlı 15 aktarın tümüne araştırmacı tarafından önceden bilgilendirilerek, yüz yüze görüşme yöntemiyle aktarlara yönelik hazırlanmış veri formu dolduruldu. Araştırmacı tarafından, aktarda alıcıların özellikle yoğun olduğu gün ve saatler belirlendi. Bu saatlerde, alıcılar için hazırlanmış anket formu anketörler tarafından dolduruldu. Kişiler çalışma hakkında bilgilendirildi, onam formu ve anket formu yüz yüze görüşme yöntemiyle dolduruldu. Anketörün ziyaret ettiği aktarlara gelen alıcılardan çalışmayı kabul eden 18 yaş üstü, gönüllü alıcılardan ardışık seçilen 842 kişi çalışmaya alındı. Daha sonra toplanan bilgiler, SPSS 18.0 paket programıyla değerlendirildi. İstatistiksel olarak p<0,05 değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya Aydın İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü'ne resmi olarak kayıtlı 15 aktarın tümü alınmıştır. Çalışmaya katılan aktarların yaş ortalaması 44,6 ve 4'ü kadındı. Aktarların çoğunluğu lise mezunuydu ve yarısına yakını 10 yıldan daha az süredir bitkisel ürün ticaretiyle uğraşmaktaydı. Aktarlık mesleğini bu işi yapan ustalarından ve ailesinde bu işle uğraşanlardan öğrendiklerini söyleyenler çoğunluktaydı. Alıcıların bitkisel ürünleri satın alırken tercih ettikleri yol, ağırlıklı olarak televizyon programlarında gördükleri ürünleri alma şeklindeydi. Aktarların çoğunluğu mesleklerinin, modern tıbba tamamlayıcı bir rolü olduğunu söylese de, yarısından fazlası doktorların bitkisel ürünler hakkındaki bilgilerinin düşük ve ön yargılı olduğu fikrindeydi. Çalışmaya aktarlardan alış-veriş yapan toplam 842 kişi alınmıştır. Alıcıların yaş ortalaması 41,6'dır. Alıcıların çoğu kadındı, orta ve üst gelir grubunda ve yarısından fazlası lise ve üniversite mezunuydu. Alıcıların neredeyse tamamının sağlık güvencesi mevcuttu. Alıcıların hastalanınca ilk ne yaparsınız sorusuna yarısından çoğu bir sağlık kuruluşuna ya da doktora başvururum şeklinde cevapladı. Alıcıların denedikleri tıp dışı tedavi yöntemleri arasında bitkisel ürünler ilk sırayı aldı. Alıcılar tarafından en çok satın alınan zencefil ve zerdeçal gibi bitkisel ürünler, aynı zamanda en pahalı ithal ürünler arasındaydı. Alıcıların yarısından çoğu, aldıkları ürünü sağlığı destekleyici amaçlı aldığını bildirdi. Alıcılardan kronik hastalığı olanlar hastalanınca anlamlı oranda kendi kendilerini tedavi ettiklerini belirttiler. Eğitim durumunu üniversite olarak belirtenler, sağlıklarını anlamlı oranda çok iyi ve iyi olarak tanımladı. Mevcut şikayetleri olanların aktara gelmeden önce anlamlı oranda başvurdukları daimi hekimin aile hekimi olduğu, ancak kendi diyetlerini ve çocuklarının diyetlerini desteklemek için bitkisel ürünleri tercih edenlerin daimi doktorlarının anlamlı olarak diğer branş hekimleri olduğu görüldü. Sonuç: Aktarların en çok sattıkları ürünler arasında yer alan zencefil, zerdeçal gibi ürünler, aynı zamanda en pahalı ithal ürünler arasındaydı. Alıcıların çoğu orta ve üst gelir grubunda, yarısından fazlası lise ve üniversite mezunu ve sosyal güvencesi olan kadın cinsiyet ağırlıklı kişilerdi. Alıcılar hastalanınca ilk olarak daha çok bir sağlık kuruluşuna başvurduklarını belirtmişlerdir. Aile hekimleri, kullanımının oldukça yaygın olduğu bitkisel ürünler hakkında bilgi sahibi olmalıdır. Standardize edilmiş teorik derslerle birlikte pratik eğitimin de yer aldığı bir müfredatın tıp fakültesi lisans eğitimi ve aile hekimliği uzmanlık eğitim programlarında yer alması bu konudaki eksiklikleri gidermekte yararlı olabilir. Anahtar kelimeler: Bitkisel tedavi, şifalı bitkiler, aile hekimi
Aydın Efeler'de erken ek gıdaya başlamanın anne sütüyle beslenme üzerine etkisi: 2015 yılında kesitsel bir çalışma
GİRİŞ Aydın Efeler'de 6-24 ay bebeği olan annelerin emzirme durumlarını, süresini ve etkileyen faktörleri, bebeklerin anne sütü alma, ek gıdaya başlanma durumlarını ve etkileyen faktörleri, erken ek gıdaya başlamanın anne sütüyle beslenme üzerine etkisini ortaya çıkarmak hedeflenmiştir. GEREÇ VE YÖNTEM Araştırmamız tanımlayıcı ve kesitsel bir çalışma olarak tasarlanmıştır. Aydın ili Efeler ilçesinde bulunan Aile Sağlığı Merkez'leri (ASM) çalışmanın evrenini oluşturdu. Örneklem seçiminde çok aşamalı örneklem metoduyla kullanıldı. Örneklem büyüklüğü 348 olarak belirlendi. Seçilen ASM'lere 01 Şubat-30 Nisan 2015 tarihleri arasında başvuran 6-24 aylık bebeği olan annelerle (n=348) yüz yüze görüşülürek anket uygulandı ve onamları alındı. Anket uygulandığı sırada emzirmekte olan annelere 6 ay sonra ulaşarak anket formundaki iki soru tekrar soruldu. Veriler SPSS 18.0 istatistik programıyla oluşturulan veri tabanına işlenerek istatistiksel değerlendirme yapıldı. BULGULAR Annelerin yaş ortalaması 29,21±5,11 idi. Bebekler ortalama olarak 13,45±5,08 aylıktı. Bebeklerin %46,3'ü erkek, %53,7'si kızdı. Bebeklere ilk gıda olarak annelerin %95,7'si kolostrum vermişti. Gelir düzeyi yüksek olan annelerin ilk besin olarak anne sütünü tercih etme oranları diğerlerine göre daha fazla idi.. Doğum sonrası annelerin %88,2'si ilk 1 saat içinde anne sütüne başlamıştı. Bebeklerin %64,5'i halen emzirilmekteydi, %42,2'si emzik kullanıyordu. Bebekler ortalama olarak 10,62±5,06 ay emzirilmişti. Doğum şekli ve emzik kullanılmasının emzirme süresini etkilediği saptandı. Sezaryenle doğan ve emzik kullanan bebeklerin diğerlerine göre daha kısa emzirildiği görüldü. Emzirme döneminde annelerin %90,2'si bebeği ile geceleri aynı odada kalmıştı. Bebekleri ile geceleri aynı odada kalan annelerin toplam emzirme süreleri daha uzundu. Tek başına anne sütü alma süresi ortalama 5,07±1,62 ay ve ilk 6 ay tek başına anne sütü alma oranı %56,0'dı . Annelerde en sık görülen emzirme problemleri sırasıyla meme başında yara ve çatlak oluşması (%49,7), tecrübesizlik (% 6,6) , mastit (%3,7) idi. Annelerin %35,5'i emzirmeyi kesmişti ve en sık emzirmeyi kesme nedenleri sırasıyla bebeğin memeyi almaması (%17,5), sütün yeterli miktarda gelmediğini düşünme (%13,2), bebeğin yeterli kilo alamaması (%4,6) idi. Emzirmeyi kesen annelerin toplam emzirme süreleri emzirmeye devam edenlere göre daha kısaydı. İlk ek gıda olarak; annelerin %49,1'i yoğurdu tercih etmişti. Annelerin %37,9'u altı aydan önce ek gıdaya başlamıştı. Anneler en sık ek gıda başlama nedeni olarak sırasıyla doktor önerisi (%58,9), bebeği daha iyi beslemek (%26,2) anne sütünün yetmemesini (%23,6) belirtmişlerdi. Emziren annelerle 6 ay sonra tekrar görüşüldüğünde %63,6'sı emzirmeye devam etmekteydi. Emzirmeyi kesenlerin en sık kesme nedeni sırasıyla bebeğin 2 yaşına gelmesi (%30,8), bebeğin memeyi almaması (%21,8) ve sütün yeterli gelmemesi (%20,5) idi. Annenin yaşı, emzirme durumu, emzik kullanma durumu ile erken ek gıda başlama zamanı arasında anlamlı ilişki görüldü. Annenin 29 yaşından genç olması, emzirmeye devam etmemesi ve emzik kullanımı erken ek gıdaya başlanması açısından risk faktörleriydi. SONUÇ Çalışmamızda Aydın Efeler'de erken ek gıdaya başlama oranı Türkiye ortalamasına göre yüksek bulunmuştur. Ek gıdaya başlanma konusunda halen sıkıntılar yaşanmaktadır ve ülkemizde son beş yılda erken ek gıdaya başlama oranı artmıştır. Bu sonuç eğitimin en etkili biçimi olan yüz yüze eğitimin yetersizliğini göstermektedir. Kalıcılığı olan eğitici uygulamaların gerçekleştirilmesi ile bebeklerin tek başına anne sütü ile beslenme süresini uzatacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Anne sütü, emzirme, emzirme süresi, ek gıda.
Tıp öğrencilerinde tütün bağımlılığı ve bırakma girişimleri: Engeller ve başarıyı etkileyen faktörler
Giriş ve Amaç: Tütün bağımlılığı mortalite ve morbidite açısından önemli bir toplum sağlığı sorunudur. Yapılan çalışmalar ülkemizde tütün kullanımı oranının %27,1 olduğunu göstermektedir. Ülkemizde 15 yaş altında sigaraya başlama oranı %16,1, 18 yaş altında ise bu oran %58,7'dir. Bu nedenle erken erişkin dönemde tütün alışkanlığının incelenmesi ve tütünle mücadelenin başlatılması önemlidir. Bu çalışmada sağlıkla ile ilgili bir meslek grubunu seçmiş olan bir grup gencin; sigara kullanma durumunu, başlama nedenlerini, bırakma girişimlerini, girişimlerinin başarı oranları ve nedenlerini, bırakma girişimlerinin önündeki engelleri ve başarısızlık nedenlerini, doktorların öğrencilerin sigara kullanımını sorgulama durumunu belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Kesitsel analitik bir araştırma olarak planlanan çalışmada, Adnan Menderes Tıp Fakültesinde 2014-2015 yılında okumakta olan 965 öğrencinin 869 u katılmıştır. Katılan öğrencilere 2015 yılı mart ayında hazırlanmış olan anket formu uygulanmıştır. Anket formunda öğrencilerin sigara içme öyküleri, bırakma girişimleri, başarı ve başarısızlık nedenleri sorulmuştur. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 869 öğrencinin 225 i (%25,9) tütün mamulü kullanmaktaydı. Düzenli olarak tütün kullanmaya başlama yaş ortalaması 18 olarak bulunmuştur. Düzenli tütün kullanmaya başlama nedenleri arasında merak (s=77; %44), rahatlatıcı ve keyif verici özelliğinin olması (s=27; %15,4), stres ve sorunlar (s=24; %13,7) ilk üç sırada yer almaktaydı. Tütün mamulünün kullanımının arttığı dönemler sıklık sırasına göre sınav zamanı (s=118; %58,4) ve duygusal stres (s=103; %51), azaldığı dönemler ise evde (s=57; %30,5) ve tatilde (s=49; %26,2) olarak bildirilmiştir. Öğrencilerin stresli olduğu dönemlerde tütün kullanımının arttığı, rahatladıkları dönemlerde ise kullanımın azaldığı fark edilmiştir. Sigarayı bırakmayı düşünme nedenleri arasında sağlığa zararlı olduğu için (s=108; %71,1), mali yük getirdiği için (s=67; %44,1) ve ilerde sağlık sorunlarına yol açacağı için (s=63; %41,4) ilk üç sırada yer almaktaydı. Hekimlik mesleğini seçmiş olmak ise sıralamada daha aşağılarda yer almaktaydı. Sigara içen öğrencilerden 99'u (%53,2) son bir yılda en az bir kez sigarayı bırakmayı denediğini belirtmişti. Sigarayı bırakma deneme nedenleri de yine en sık sağlığa zararlı olduğu için (s=77; %66,4), mali yük getirdiği için (s=58; %50), ileride sağlık sorunlarına yol açacağı için (s=47; %40,5) olarak belirtilmişti, hekimlik mesleğini seçmiş olmak (s=18, %15,5) ise sekizinci sırada yer almaktaydı. Sigarayı bırakmayı deneme nedenlerinin başarılı olmasındaki en sık etkenler irade (s=41; %71,9) ve arkadaş desteği (s=12; % 21,1) iken; başarısız olmasındaki en sık nedenler ise sigaraya özlem duyma (s=42; %51,2) ve sınav zamanında ders çalışmada zorlanma (s=28; %34,1) olarak bulundu. Görüştükleri herhangi bir doktorun tütün kullanma durumlarını sorgulamaları ile ilgili soruya ise 149 (%33,9) öğrenci sadece sorulduğunu; sigara kullanan öğrencilerden 58 (%45,3) öğrenci ise doktorun sigarayı bırakmasını önerdiğini belirtmişti. Profesyonel yardım önerisinde bulunulduğunu belirten öğrenci sayısı ise 14 (%30,4) idi. En sık göğüs hastalıkları uzmanları tütün kullanımını sormuş, bırakmayı önermiş ve profesyonel yardım teklif etmişti. Sonuç: Hekimlik mesleğini seçmiş olan öğrencilerimizin; yarısından fazlası tütün mamulü ile karşılaşmıştı. Tütün kullanımı sınav dönemi ve duygusal stresle artarken, stresin azaldığı dönemlerde örneğin evlerinde veya tatillerde azalmaktaydı. Öğrencilerin yaklaşık yarısına herhangi bir sağlık sorunu için gittikleri doktorlar tütün kullanımlarını sormakta ancak çok daha azı bırakmalarını önermekte ve profesyonel yardım tektif etmekteydi. Öneride bulunanların çoğunluğunu göğüs hastalıkları uzmanları oluşturmaktaydı. Aile hekimlerinin sigara kullanımını sorguladığını ancak bırakmak için destek vermeyi önerenlerin çok az sayıda olduğu dikkat çekmekteydi. Anahtar kelimeler: Tıp Fakültesi öğrencileri, tütün kullanımı, tütün bağımlılığı, sigarayı bırakma,
Yaşlılarda aşılanma durumu ve bilgilendirmenin etkisi
Araştırmamızda yaşlı bireylerin, yaşlı aşıları hakkındaki bilgi düzeylerini ve bu aşılarla aşılanma oranlarını saptamak ve yaşlılık dönemi bağışıklaması hakkında bireylerin farkındalıklarının artırılması ve aşılanma oranlarında artış sağlanması amaçlanmaktadır. Gereç ve yöntem Ocak 2010- Mayıs 2014 yılları arasında Adnan Menderes Üniversitesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvurmuş ve çalışmaya katılmayı kabul eden 60 yaş ve üzeri hastalardan toplam 400 kişiye telefonla görüşme yoluyla anket çalışması uygulanmıştır. Hastalara demografik bilgileri, yaşlı dönemi aşıları hakkındaki farkındalık durumlarını ve bu aşılarla aşılanma durumlarını içeren sorular yöneltilmiştir. Anket bitiminde hastalara yaşlılık dönemi aşıları hakkında kısa bilgilendirme yapılmıştır. Aynı hastalar üç ay sonra tekrar aranarak aşılanma durumları sorgulanmıştır. Bulgular Çalışmaya 279 (%69,8)'u kadın, 121 (%30,3)'i erkek, toplam 400 kişi katılmıştır. Katılımcılardan çok azı (s=17, %4,3) "65 yaş üzerinde aşı gerekli midir?" sorusunu "evet, gereklidir." şeklinde cevaplamışlardır. "Evet" şeklinde cevaplayan 17 kişinin tamamı aşıların hastalıklardan koruduğunu ifade etmişlerdir. 65 yaş üzerinde hangi aşıların yapıldığını bilenlerin sayısı oldukça azdı. Aşılananlardan hekim önerisi belirten katılımcı sayısı sınırlıdır. Bilgilendirme öncesi influenza aşılanma oranı %1, pnömokok aşılanma oranı %1 ve tetanoz aşılanma oranı %1,3 olarak bulunmuştur. Bilgilendirme öncesi toplam aşılanan 10 (%2,5) kişi iken, bilgilendirme sonrasında bu oran 43( %10,8) kişiye çıkmaktadır. Sonuç Bulgular bireylerin yaşlı bağışıklaması hakkında yeterince bilgi sahibi olmadıklarını göstermektedir. Özellikle bütüncül yaklaşım ve kapsamlı bakım ilkeleriyle klinik süreci yöneten aile hekimlerinin bu konuda duyarlı olmaları aşılanma oranlarının yükselmesine büyük katkı yapacaktır. Anahtar kelimeler: Yaşlılık dönemi, yaşlılık dönemi bağışıklaması, aile hekimliği, koruyucu hekimlik, bilgilenme
Aile hekimliğinde kronik hasta yönetimi: PACIC (The patient assessment of chronic illness care) ölçeğini modifiye etme ve ölçeğin geçerlik ve güvenirliği
Giriş Ve Amaç Kronik hastalıklar toplumda mortalite ve morbiditenin en önemli nedenidir. Bu nedenle kronik hastalıkların kontrolu ve yönetimi için çeşitli program ve modeller geliştirilmiştir. Bunlardan birinci basamakta en bilineni ise Kronik Bakım Modelidir. Bu modele dayalı olarak 2005 yılında Glasgow ve arkadaşları tarafından kronik hastalara sunulan sağlık hizmetinin hasta bakış açısından değerlendirildiği Patient Assesment of Chronic Illnes Care (PACIC) ölçeği geliştirilmiştir. Bu çalışmanın amacı, kronik hasta bakımını hasta bakış açısından değerlendiren PACIC ölçeğinin Türkçe uyarlamasının toplumumuzun sosyokültürel özelliklerine ve ülkemiz sağlık sisteminin birinci basamak örgütlenmesine özgü olarak modifiye edilmesi ve bu şekilde oluşturulan Türkçe modifiye PACIC ölçeğinin geçerlik ve güvenirliğinin çalışılmasıdır. Gereç Ve Yöntem Çalışmamız iki aşamalı gerçekleştirilmiştir. Birinci aşamada PACIC ölçeği Türkçe çevirisi toplumumuzun sosyokültürel özelliklerine ve ülkemiz sağlık sisteminin birinci basamak örgütlenmesine uyumlu olarak modifiye edilmiştir. İkinci aşamada ise, oluşturulan Modifiye Türkçe PACIC ölçeğinin geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılmıştır. Bunun için metodolojik tipte bir araştırma planlanmıştır. Çalışma Aydın ili merkez ilçesinde 18 yaş üstü erişkin nüfusta gerçekleştirilmiştir. Örneklem grubunun belirlenmesi için sistemik rastgele örnekleme yöntemi kullanılmıştır. Çalışmaya bulaşıcı olmayan kronik hastalıklarından en az birinin en az bir yıl önce tanı konduğu kişiler alınmıştır. Elde edilen veriler istatistiksel olarak SPSS 20.0 paket programında değerlendirilmiştir. Bulgular Yaş ortalaması 60,2±13,3 olan katılımcıların çoğunluğu evli (%80,8), eğitim durumu sekiz yılın altında (%64,4) ve emekli (%43) idi. En sık görülen hastalıklar sırasıyla hipertansiyon (%58,8), kardiovasküler hastalık (%33,2) ve diyabetti (%29,6). Ölçeğin Kapsam Geçerlik İndeksi 0,80 olarak bulundu. Madde toplam puan korelasyonları 0,27 ile 0,68 arasında değişmekteydi. Cronbach alfa katsayısı ise 0,93 ve iki aylık test-tekrar test korelasyonu 0,94'tü. Açıklayıcı faktör analizi ölçeğin beş faktörlü yapıda olduğunu gösterdi. Ölçek toplam puan ortalaması 2,78±0,83'tü. Alt ölçeklerin ortalamaları sırasıyla hasta katılımı 2,99±1,04; karar verme desteği 3,24±0,97; hedef belirleme 2,73±0,98; sorun çözme 3,14±1,07; izlem/koordinasyon 2,12±0,86 idi. Eğitim ve gelir düzeyi, ilgili uzman hekime başvurma, kentte yaşama, hasta eğitimi ve yaşam tarzı değişikliği önerisi alma ve kanser hastası olma ölçek puanlarını etkilemekteydi. Sonuç Kronik hasta bakımını hasta bakış açısından değerlendirmek için geliştirilen Türkçe Modifiye PACIC ölçeğinin geçerli-güvenilir olduğu saptanmıştır. Kronik hastalıkların bakım kalitesini değerlendirmek için kullanılabilecek bir ölçek olarak düşünülmektedir.
Tıp öğrencilerinde tükenmişlik ve etkileyen faktörler
Giriş ve amaç: Son yıllarda tükenmişlik ile ilgili yapılan araştırmaların önemli bir grubunu tıp öğrencileri oluşturmaktadır. Bu çalışma ile Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin tükenmişlik durumlarını etkileyen faktörleri tespit etmeyi amaçladık. Ayrıca tespit edeceğimiz risk faktörlerinin, tükenmişliği önleyici müdahale programlarına rehberlik edeceğini düşünüyoruz. Gereç ve yöntem: Kesitsel analitik bir araştırma olarak planlanan çalışmada, Adnan Menderes Tıp Fakültesinde 2014-2015 yılında eğitim görmekte olan 965 öğrencinin 861'i katıldı. Çalışmaya katılan öğrencilerden, araştırmacının gözetimi altında anket formlarını doldurmaları istendi. İki bölümden oluşan anket formunun ilk kısmında; sosyodemografik özellikler ile tükenmişlikle ilişkili olabilecek çeşitli faktörleri araştıran sorular yer alıyordu. Anket formunun ikinci kısımda ise, öğrenci tükenmişliğini değerlendiren Maslach Tükenmişlik Envanteri – Öğrenci Formu (MTE – ÖF) kullanıldı. Veriler SPSS 17.0 istatistik programıyla oluşturulan veri tabanına işlenerek istatistiksel değerlendirme yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza katılan erkek öğrencilerin kadınlara göre, daha fazla duyarsızlaşma gösterdikleri saptandı. Sınıf düzeyi bakımından; 1. ve 6. sınıf öğrencileri, 3. ve 4. sınıf öğrencileri göre daha fazla duyarsızlaşma gösteriyordu. Ayrıca 1. sınıf öğrencileri daha düşük yetkinlik puanlarına sahipti. Öğrencilerin kardeş sayısı, aylık geliri, sosyal güvencesi, anne-babalarının eğitim ve çalışma durumları gibi çeşitli sosyodemografik özelliklerin tükenmişlik puanlarına etkisinin çok sınırlı olduğu veya hiç olmadığı saptandı. Öğrenim süresince aileleriyle yaşadıklarını belirten öğrenciler, diğer öğrencilere göre daha düşük tükenmişlik gösteriyordu. Tıp öğrencisi olduğu için mutlu olduğunu ve hekimliğin kendine uygun meslek olduğunu düşünen öğrenciler daha az tükenmişti. Tıp fakültesini kendi isteği ile seçen ve hekimlik mesleği hakkında ön bilgiye sahip olan öğrenciler daha az tükenmişlik gösteriyordu. Yıl/staj kaybı olduğunu ve daha önce tıp fakültesini bırakmayı düşündüğünü belirten öğrenciler ise daha fazla tükenmişliğe sahipti. Fakültemizde verilen eğitimi yeterli bulmayan ve TUS'a hazırlanmadığını ifade eden öğrenciler daha fazla tükenmişlik gösteriyordu. Maddi güçlük çektiğini, uyku sorunu yaşadığını, kendine yeterince zaman ayıramadığını belirten öğrencilerin de daha fazla tükenmişlik gösterdikleri saptandı. Sonuç: Çalışmamızda öğrencilerin tıp öğrencisi olma ve hekimlik mesleği ilgili görüş ve tutumları ile bazı diğer özelliklerin; tükenmişlik puanlarını yordalamada, sosyodemografik özelliklere göre daha etkili olduğu görülmüştür. Bu anlamda saptanan risk faktörlerine yönelik hazırlanacak eğitim ve müdahale programlarının, tükenmişliğin fark edilmesi ve önlenmesinde etkili olacağını düşünmekteyiz.
Muğla ili merkez ilçeye bağlı aile sağlığı merkezleri'ne başvuran kişilerin fiziksel aktivite, beslenme alışkanlığı ve obezite durumu
Giriş ve Amaç Obezite dünyadaki en önemli halk sağlığı sorunlarından biridir. Epidemiyolojik çalışmalar; yaş, cinsiyet gibi demografik faktörlerle, eğitim düzeyi, medeni durum gibi sosyo-kültürel faktörler yanında biyolojik faktörlerin ve beslenme alışkanlıklarının, sigara ve alkol tüketimi ile fiziksel aktivite azlığı gibi yaşam biçimi faktörlerinin de obeziteden sorumlu olduğunu göstermektedir. Araştırmanın amacı, Muğla yöresindeki insanların beslenme, fiziksel aktivite ve obezite durumu ve birbirleri arasındaki ilişkiyi belirlemek ve toplumda farkındalık yaratmaktır. Gereç Ve Yöntem Araştırmamız, tanımlayıcı, kesitsel bir çalışmadır. Araştırmamızın evrenini, Muğla İli Merkezine bağlı Aile Sağlığı Merkezlerine (ASM) başvuran 18 yaş ve üstü tüm kişiler oluşturmaktadır. Veri toplama aracı olarak 4 bölümden oluşan 55 soruluk anket formu kullanılmıştır. Bu çalışmada, bireylerin fiziksel aktivite düzeylerini belirlemek için Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi; International Physical Activity Questionnaire (IPAQ) kısa formu kullanılmıştır. Çalışmanın veri girişi ve analizleri SPSS 17 programı kullanılarak tanımlayıcı analizlerde sayı, yüzde, ortalama±standart sapma ve ortanca (minimum-maksimum) verilmiş olup, analitik analizlerde başlıca ki kare, Student's T testi, Mann-Whitney U testi, Kruskal-Wallis testi ve lojistik regresyon analizi uygulanmıştır. Tip I hata düzeyi α=0,05 olarak alınmıştır (p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir). Bulgular Çalışmamıza Muğla İli merkez ASM'ye başvuran 414 kişi katıldı. Katılımcıların yaş ortalaması 46,9±18,5 olarak saptandı. Katılımcıların 244'ü kadın (%58,9) iken 170'i erkekti (%41,1). Çalışmaya katılan kişilerin bel çevresi ortalaması 93±14,1 cm olarak saptanmıştır. 289 (%69,8) kişi günde üç öğün yemek tüketirken, iki öğün yiyen 117 (%28,3) kişi, tek öğün yiyen altı (%1,4) kişi, üçten fazla ana öğün tüketen iki kişi (%0,5) olarak tespit edilmiştir. Katılımcıların 162'si (%39,1) normal ve zayıf, 153'ü (%37) fazla kilolu ve 99'u (%23,9) obez olarak saptanmıştır. Kadınlar, evli olanlar, eğitim seviyesi düşük olanlar, yaşı ortalamanın üstünde olanlar, çocuk sahibi olanlar, aylık geliri 2000 TL ve altı olanlar, sigara ve alkol kullanmayanlar daha obez bulunmuştur. Obezite risk etkenlerinin belirlenmesi için oluşturulan lojistik regresyon modeli incelendiğinde, evli olanların bekar olanlara göre obez olma olasılığı 3,855 kat, diyabet hastalığı tanısı olanların olmayanlara göre obez olma olasılığını 2,2 kat daha fazla arttırdığı bulunmuştur. Çalışmamıza katılan kişilerin fiziksel aktive durumları incelendiğinde, kadınlar, yaşlılar, evliler, lise ve altı eğitim alanlar, memurlar, çocuk sahibi olanlar ve aylık geliri ortalamanın altında olanlar fiziksel olarak daha inaktif bulundu. Fiziksel inaktivite risk etkenlerinin belirlenmesi için oluşturulan lojistik regresyon modeli incelendiğinde fiziksel inaktivite için medeni durum, meslek, eğitim durumu ve cinsiyet anlamlı bir risk etkeni olduğu görülmektedir. Evli olanların bekar olanlara göre 2,658 kat, orta okul ve altı eğitim seviyesi olanların lise ve üstü eğitim seviyesi olanlara göre 2,527 kat, kadınların erkeklere göre 2,231 kat, ev hanımı, memur, öğrenci ve emekli olanların işçi, esnaf ve serbest meslek işi yapanlara göre 2,231 kat daha fazla fiziksel inkativite olasılığını arttırdığı görülmüştür. Tartışma Ankara'da farklı sosyoekonomik düzeydeki ailelerin beslenme alışkanlıkları ve bunu etkileyen faktörleri incelendiği bir araştırmada; ailelerin %74,79'unun kahvaltı, %67,71'inin öğle, %91,94'ünün akşam öğünlerini düzenli tükettiklerini ve çoğunluğunun (%75,83) öğün zamanlarının düzenli olduğu saptanmıştır (61). Bizim çalışmamızda katılımcıların 365'i (%88,2) düzenli kahvaltı yaptığını, 265'i (%64) düzenli öğle yemeği, 400'ü (%99,6) düzenli akşam yemeği yediğini belirmiştir. Evde bulunma daha çok düzenli öğün tüketmeyi sağlamış olabilir. Türk erişkin toplumunda, standardize obezite prevalansının TURDEP II çalışmasında 1998'de %22,3'ten %40 artarak 2010'da %31,2'ye ulaştığı bulunmuştur. Buna göre son 12 yılda kadınlarda obezitenin %34, erkeklerde ise %107 oranında artmış olduğu saptanmış (12). Bizim yaptığımız çalışmada 99 kişi (%23,9) obez bulunmuştur. Çalışmamızdaki obezite oranının düşük çıkması çalışmanın Akdeniz kuşağında yer alan Muğla ilinde yapılmış olmasından kaynaklanıyor olabilir. Akdeniz kuşağındaki beslenme alışkanlıkları ve yaşam tarzı bu duruma yol açmış olabilir. Fiziksel aktivite durumu inaktif, minimal aktif ve çok aktif olarak üç kategori alındığında fiziksel aktivite düzeyi ile cinsiyet, yaş, medeni durum, eğitim durumu, meslek, çocuk sahibi olma, aylık gelir, kronik hastalık, sigara ve alkol kullanımı arasında anlamlı ilişki bulunmuşken lojistik regresyon analizi yapıldığında medeni durum, meslek, eğitim durumu ve cinsiyet ile anlamlı fark saptanmıştır. Lojistik regresyon analizinin fiziksel aktif ve olmayan grup olmak üzere iki kategori üzerinden yapılması aradaki bu farklılığı oluşturmuş olabilir. Sonuç Sonuç olarak, çalışmamızda obeziteyle ilgili ilginç verilere ulaşılmıştır. . Evli olmak obez olma olasılığını 3,855 kat, diyabetli olmak ise 2,2 kat arttırmaktadır. Fiziksel aktivite açısından ise, çalışmamızda, fiziksel inkativite olasılığını evli olmanın 2,658 kat, ortaokul ve altı eğitim seviyesinde olmanın 2,527 kat, kadın cinsiyetin 2,231 kat, hareketsiz meslek veya ev hanımı olmanın fiziksel iş yapanlara göre 2,231 kat daha fazla etkilediği görülmüştür. Çalışmamızdaki tüm bu sonuçlara dayanarak, yaş arttıkça fiziksel aktivitenin düşmesi nedeniyle büyük yaş gruplarına özel programlar yapılabilir, obezitenin azaltılması amacıyla basın yayın kuruluşları ile insanlar daha fazla bilinçlendirilmeli, obeziteyle igili kamu spotu reklamlar hazırlanmalıdır. Obezitenin üstesinden gelmek için uzun vadeli çözümlere yönelmeli, diyet değil yaşam tarzı değişikliklerinin uygulanması gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: Obezite, fiziksel aktivite, beslenme alışkanlıkları, kesitsel çalışma
Tip 2 diyabette mikroanjiopati gelişiminin öngörülmesi: Hemogram parametrelerinin mikroalbuminüri ile ilişkisi
DM; toplumda yaygın olarak görülen, ciddi fiziksel bozukluklara ve ölüme neden olabilen kronik metabolik bir hastalıktır. Yapılan tahminlere göre 2035 yılında 592 milyon insanın diyabet hastası olması beklenmektedir. Global DM prevalansının ise %10,1 olacağı öngörülmektedir. Son çalışmalara göre ise ülkemizdeki prevalans 2 katına yaklaşmıştır. Diyabet ve bağlı komplikasyonlar nedeniyle sağlık harcamaları da giderek artmaktadır. Bu çalışmada amacımız, diyabetin en büyük morbidite nedenlerinden olan nefropati gelişiminin erken aşamada saptanmasında yol gösterebilecek hemogram parametrelerinden MPV, RDW, PDW ve NLR'nin mikroalbüminüri ve kan şekeri kontrolü ile ilişkisinin saptanması olmuştur. Gereç ve Yöntem Çalışma tek merkezli retrospektif tanımlayıcı desende yapılmıştır. Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrin ve Metabolizma Kliniği'ne başvuran ve 24 saatlik idrarda albümin bakılan tip 2 diyabetik 979 hasta çalışmaya dahil edildi,dışlama kriterleri nedeniyle hastalar dışlandıktan sonra 268 hasta çalışmaya alındı. Çalışmanın analizleri SPSS paket programı aracılığıyla yapıldı. Spapiro-Wilk testi, ki kare, Kruskal – Wallis, Mann Whitney U, Spearmann ve çoklu lojistik regresyon analizi yapıldı. Bulgular Hastaların 158'i (%59,0) erkek, 110'u (%41,0) kadındı. Yaş ortalaması 53,5±11,5 (en küçük yaş 26, en yüksek yaş 85; ortanca: 54,0 ) olan hastaların 26'sı (%9,7) 18-39 yaş, 201'i (%75,0) 40-64 yaş ve 41'i (%15,3) 65 ve üstü yaş aralığındaydı. Erkekler (51,0±11,1;en küçük yaş 26, en büyük yaş 77; ortanca: 52,0), kadınlardan (57,0±11,1;en küçük yaş 37,en büyük yaş 85;ortanca:57,0) daha gençti (p=0,000). Mikroalbüminüri pozitifliği için oluşturulan çoklu lojistik regresyon modeline göre; 24 saatlik idrarda mikroalbümin pozitifliği MPV değeri 10,25'ten küçük olanlarda 4,3 kat, PDW değeri 16,05'ten büyük olanlarda 2,7 kat, NLR değeri 1,96'dan büyük olanlarda 2,4 kat, HbA1c değeri 9,05'ten büyük olanlarda 3,6 kat daha fazla saptandı. Yeterli anlamlılık düzeyi (p=0,054) göstermese de HDL değeri 38,5'in altında olanlarda 2,4 kat daha fazla mikroalbüminüri saptandı. Kan şekerinin kontrolde olması için oluşturulan çoklu lojistik regresyon modeline göre; yaşı 54,5'ten büyük olanlarda 1,7 kat, trigliserid düzeyi 149,5'ten düşük olanlarda 2,5 kat daha iyi kan şekeri kontrolü olduğu saptandı. Sonuç ve Tartışma Çalışmada MPV düşüklüğü ile mikroalbuminüri arasında anlamlı ilişki görülmekle beraber literatürde aralarındaki ilişkinin hem pozitif hem de negatifliği için sonuçlar mevcuttur. PDW yüksekliği ile mikroalbuminüri arasında anlamlı ilişki görülmüş olup literatürdeki çalışmalarla benzerlik göstermektedir. NLR artışı ile mikroalbuminüri arasında saptanan pozitif yönlü ilişki literatürde de benzer şekilde izlenmektedir. Anahtar kelimeler: Diyabet, Mikroalbuminüri, Hemogram Parametreleri
Kronik idiyopatik bel ağrısı olan hastaların aile hekimliği ilkelerine göre takiplerinin sonuçları
Amaç: Bu çalışmada, kronik idiyopatik bel ağrısı olan hastalarda aile hekimliği yaklaşımı ilkeleri kullanılarak yapılan altı aylık takipleri sonucunda, hastaların ağrı, fiziksel bağımlılık, hayat kalitesi ve depresyon düzeylerindeki değişimin saptanması amaçlanmıştır.Yöntem: Araştırma; Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon polikliniğine başvuran, KİBA olan hastalardan randomize edilen 15 deney ve 15 kontrol hastasıyla tamamlanmıştır. Deney grubu hastalarına aile hekimliği ilkeleri uygulanmış, kontrol grubuna ek müdahalede bulunulmamıştır. Hastaların altı aylık takipleri sonucunda, hayat kalitelerindeki, depresyon, ağrı ve fiziksel bağımlılık düzeylerindeki değişim, SF-36 Hayat Kalitesi Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri, Vizüel Analog Skalası ve Oswestry Bağımlılık İndeksi ile değerlendirilmiştir. Veriler SPSS 11.0 istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiştir. İstatistik analiz olarak; tanımlayıcı analizler, Khi kare, Wilcoxon t testi, Mann-Whitney U testi kullanılmıştır.Bulgular: Aile hekimliği ilkeleri ile takip edilen hastaların egzersiz uyumlarının (p=0,00) ve ağrı şiddetlerindeki azalma farkının (p=0,01) deney grubunda daha fazla olduğu, hayat kalitesinin değerlendirmesinde gruplar arası karşılaştırmada fiziksel güçlülük (p=0,03) ve ağrı (p=0,00) alt birimlerinde anlamlı fark olduğu bulunmuştur. Depresyon skorlarında fark saptanmamıştır (p=0,24). Deney grubundaki hastaların bağımlılık düzeylerinde anlamlı azalma bulunmuştur (p=0,04).Sonuç: Aile hekimliği uygulamasının bel ağrılı hastalarda ağrı şiddetini azaltmada, fiziksel açıdan hayat kalitesini arttırmada, bağımlılık düzeylerini azaltmada ve egzersiz uyumunu artırmada etkili olduğu gösterilmiştir.Anahtar kelimeler Kronik bel ağrısı, aile hekimliği, biyopsikososyal yaklaşım
Koah tanısında birinci basamakta kullanılabilecek tanı testi
Amaç: Hekimlerin günlük pratiklerinde sıkça kullandıkları öykü ve fizik muayene bulgularına dayanarak elde edilecek kriterler dizininin, kronik obstrüktif akciğer hastalığını (KOAH) saptama düzeyinin belirlenmesidir.Yöntem: Araştırma, İzmir Basın Sitesi Aile Sağlığı Merkezi ve DEÜTF Göğüs Hastalıkları Polikliniğine başvuran 40 yaş üstü, öksürüğü olan dahil edilme kriterlerine uygun 195 katılımcı ile tamamlanmıştır. Tüm katılımcılara anket, fizik muayene ve spirometre testi uygulanmıştır. Spirometrik değerlendirme sonrası değişkenlerin hasta ve sağlam grupta duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif olabilirlik oranı (LR) ve test sonrası olasılık hesaplanmıştır. SPSS 11.0 programında hipotez testi olarak Fisher's exact test kullanılmıştır. p değeri <0,05 olan kriterler, test sonrası olasılığa etkisine göre zayıf, orta ve kuvvetli olarak üç gruba ayrılmıştır. Farklı değişken grupları için zincirleme LR yöntemi kullanılarak, test sonrası olasılık değerleri hesaplanmıştır.Bulgular: 20 paket-yıldan fazla sigara içiminin KOAH için belirleyici kriterlerden biri olduğu, paket-yıl miktarının artması ile belirleyicilik oranının arttığı saptanmıştır. Muayene bulgularından wheezing, interkostal kaslarda çekilme, taktil fremitus artımının kuvvetli kriterler arasında olduğu, balgam, efor dispnesi, zamanla artan nefes darlığının zayıf kriterler arasında olduğu saptanmıştır. Saptanan dokuz zayıf kriterden hepsinin, beş orta kriterlerden üçünün, üç kuvvetli kriterlerden ikisinin pozitif olması durumunda tanıya yaklaştıracak düzeyde test sonrası olasılık elde edilebilmektedir.Sonuç: Birinci basamakta, hekimler, kendilerine başvuran hastalarında saptadıkları bulguları ve klinik karar vermelerini kolaylaştıracak kriterler dizinlerini kullanarak KOAH tanısına yaklaşabilirler.Anahtar Kelimeler: KOAH, tanı testi, olabilirlik oranı, test sonrası olasılık.
Annelerin emzirme ve anne sütünü artırıcı geleneksel uygulamalar hakkındaki bilgi, tutum ve davranışları
Anne sütü bebeğin sağlıklı büyümesi ve gelişmesi için en önemli besindir. Anneler anne sütünü artırmak için bölgesel ve kültürel özelliklere göre çeşitli geleneksel yöntemlere başvurmaktadır. Araştırma bebeği olan annelerin emzirme ve anne sütünü artırıcı geleneksel uygulamalar hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarını incelemek amacıyla tanımlayıcı ve kesitsel olarak yapılmıştır. Afyon Devlet hastanesi pediatri polikliniğine başvuran anneler ile pediatride yatarak tedavi gören bebeklerin anneleri araştırmanın evrenini oluşturmaktadır. Örneklem büyüklüğü 227 kişi olarak hesaplandı. Annelerin emzirme ve süt arttırıcı uygulamalara ilişkin inanç, bilgi, tutum ve davranışlarının incelendiği 80 sorudan oluşan anket formu yüz yüze uygulandı. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, Mann-Whitney U ve ki-kare testi uygulandı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 18,0 kullanıldı. Katılımcıların yaş ortalaması 25,7 ± 5,0'di. Gebelikte emzirme ve anne sütü eğitimi alanların oranı %34,8; doğumdan sonra ise %63,9'du. Sütünü artırmak için geleneksel yöntem bilenlerin oranı %92,5 ve bitkisel çay kullananların oranı %45,8'di. Anne sütünü artırmaya yönelik uygulamaları annelerin eğitim durumu, çocuk sayısı ve gebeliğin planlı olması etkilemektedir (p<0,001, p<0,047, p<0,014). En sık kullanılan geleneksel yöntemler bol sıvı tüketme, soğan, helva, karışık bitki çayı ve bulgurdur. En çok kullanılan bitki çayları sırasıyla; karışık bitki çayı ve rezenedir. Annelere sağlık personeli tarafından emzirme eğitimi ile birlikte süt artırıcı yöntemler hakkında bilgi hem doğum öncesi hem de doğum sonrasında verilmelidir.
Hepatit b aşısının 13 ve 17 yaş okulçağı çocuklarında etkinliğinin değerlendirilmesi, hepatit a ve hepatit c serolojilerinin araştırılması
Viral hepatit enfeksiyonları tüm dünyada ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu yüzden özellikle viral hepatit B' ye karşı koruyuculuk önem arz etmektedir. Bilindiği üzere ülkemizde Hepatit B aşısı 1998 yılında rutin çocuk aşılama programına girmiştir. Çalışmamızda Afyonkarahisar'da 1999 ve 2003 doğumlu öğrencilerde hepatit B aşısının immünizasyonu değerlendirildi. Çalışmamız, ülkemizde yapılan ilk aşıların etkinliğinin değerlendirildiği bir çalışma olması açısından dikkat çekicidir. Ayrıca çalışmamızda Hepatit A ve Hepatit C enfeksiyonlarının seroprevalansları da değerlendirildi. Yöntem olarak kesitsel-analitik olarak yapılan araştırmanın örneklemini 2016 yılında Afyonkarahisar Merkez okullarında okuyan toplam 803 öğrenci oluşturdu. Çalışmaya katılmayı kabul eden gönüllü öğrencilere sosyo-demografik özellikler, hepatit B'nin bulaşma yolları ve aşı ile ilgili bilgi düzeyini ölçen 17 sorunun yer aldığı anket formu uygulandı ve bir tüp venöz kan alındı. Alınan kan numunesinden HBsAg, anti-HBs, anti-HBc IgG, anti-HAV ve anti-HCV düzeyleri CMIA (kemiluminesan mikropartikul immunolojik) test yöntemiyle çalışıldı. Anti-Hbs>10 mIU seropozitif, Anti-Hbs>100mIU ise yüksek seropozitif olarak değerlendirildi. İstatistiksel analizlerde, tanımlayıcı istatistikler,ki kare testi kullanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edildi. İstatistik analizi için SPSS 18.0 programı kullanıldı. Çalışmamıza katılan 803 öğrencinin %56'sı (n=454) kız, %44'ü (n=349) erkekti. Çalışmaya katılan öğrencilerin %70,5'inde (321 kız, 245 erkek) Anti-Hbs pozitif (>10 mIU) olarak belirlendi. Seropozitif olan öğrencilerin Anti HBs değer ortalaması 198,8 mIU/mL (kızlarda 206,2 mIU/mL, erkeklerde 189,2 mIU/mL) olarak belirlendi. 1999 doğumlularda Anti-Hbs pozitifliği %90,5; 2003 doğumlularda Anti-Hbs pozitifliği %51,6 bulundu. Çalışmamızda HbsAg pozitifliği %0,4 (n=4) bulunurken, anti-HBc İgG pozitifliği %0,2 (n=2) saptandı.Anti-HAV seropozitifliği, 13 yaş okul çocuklarında %9,2 iken 17 yaş okul çocuklarında %24,9 olarak saptandı. Anti-HCV seropozitifliği 13 yaşında %0,7; 17 yaşında %0,5 olarak saptandı. Sonuç olarak; Hepatit B aşısının rutin aşı takvimine girdiği ilk yıl sağladığı immünizasyon başarısı 5 yıl sonraki başarıdan daha yüksek saptandı. HAV enfeksiyonu açısından 5 yıllık süreçte hastalığı geçirme oranının çocuklarda azaldığı görüldü. Afyonkarahisar, HCV enfeksiyonu açısından düşük endemik bölge olarak değerlendirildi.
Aşerme Yaşantı Ölçeği (AYÖ) Türkçe formunun geçerlik ve güvenirlik çalışması
Amaç Tütün kullanımı birçok sağlık sorununa yol açan, önlenebilir hastalık ve ölüm sebepleri arasında en önde gelen risk faktörlerinden birisidir. Son 15 yılda azalma olmasına rağmen Türkiye nüfusunun yaklaşık üçte biri halen tütün kullanmaktadır. Şiddetli madde kullanma isteği ve aşermesi (craving) ise sigara kullanıcılarında tedaviye uyumu zorlaştıran bir etkendir. Bu nedenle aşerme isteğinin saptanması önemlidir. Jon May ve ark. tarafından geliştirilmiş olan Craving Experience Questionnaire, uluslararası çalışmalarda kullanılmaktadır. Sigara aşerme isteği gücünü ve sıklığını birlikte ölçen, Türkçe'ye uyarlanmış herhangi bir ölçek bulunmamaktadır. Bu araştırmanın amacı; Craving Experience Questionnaire'ın (CEQ) Aşerme Yaşantı Ölçeği (AYÖ) adıyla Türkçe'ye uyarlanarak, sigara bağımlılığı olan hastalarda geçerlik ve güvenirliğinin araştırılmasıdır. Yöntem Bu çalışma metodolojik bir araştırmadır. Aşerme Yaşantı ölçeği çeviri ve tekrar çevirisi yapılarak Türkçe formu hazırlanmıştır. Geçerlik güvenirlik çalışması için DEÜTF ASM'ne başvuran ve sigara içen 752 kişi çalışmaya katılmıştır. Veri toplama araçları olarak, demografik veri formu, Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi (FNBT), Aşerme Yaşantı Ölçeği (AYÖ), Madde Aşerme Ölçeği (MAÖ) uygulanmış olup tekrar test değerlendirilmesi için 2-3 hafta sonra AYÖ ikinci kez uygulanmıştır. Ölçeğin güvenirliği iç tutarlılık ve test-tekrar test yöntemiyle; geçerliği ise yapı geçerliği ve ölçüt geçerliği ile sınanmıştır. Bulgular Aşerme Yaşantı Ölçeği, 11 maddelik iki alt ölçekten oluşmaktadır. Her bir madde 0-10 puan arasında değerlendirilir. Faktör analizi, her iki ölçek için de üç boyutlu yapıyı göstermiştir. Ölçeğin ölçüt geçerliği MAÖ - AYÖ-Güç, MAÖ - AYÖ-Sıklık, FNBT - AYÖ-Güç, FNBT - AYÖ-Sıklık korelasyonuyla değerlendirilmiştir. Ölçekler arasında zayıf düzeyde ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmuştur. Cronbach alfa iç tutarlılık katsayısı AYÖ-Güç için 0,89, AYÖ-Sıklık için 0,85 bulunmuştur. Test-tekrar test güvenirliğinde korelasyon katsayısı AYÖ-Güç için 0,89, AYÖ-Sıklık için 0,90 bulunmuştur. Sonuç AYÖ Türkçe formu, sigara içen kişilerde aşermenin değerlendirilmesi için kullanılabilecek geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracıdır.
İzmir ilinde irritabl barsak sendromu prevalansı ve etkileyen faktörler
Amaç: İrritabl barsak sendromu, toplumdaki yüksek prevalansı, hayat kalitesini olumsuz etkilemesi ve iş gücü kayıpları nedeniyle önemli bir sağlık sorunu olup tanı konması büyük öneme sahiptir. Çalışmamızın amacı, İzmir ilindeki erişkinlerde İBS sıklığını ve etkileyen faktörleri belirlemek, Roma III ile Roma IV kriterlerinin tanı gücünü karşılaştırmaktır. Yöntem: Araştırmamız bir prevalans çalışmasıdır. İzmir ili merkez ilçelerinde Mart-Nisan 2017 tarihlerinde 18 yaş üzeri erişkinler arasında gerçekleştirilmiştir. Veriler yüzyüze görüşme yöntemiyle araştırmacı tarafından hazırlanmış sosyo-demografik özellikleri, Roma III ve Roma IV kriterlerini, İBS tiplerini belirlemek için bristol dışkı skalasını, alarm septomlarını, beslenme, alkol ve sigara alışkanlıklarını, kronik hastalıklar, kullanılan ilaçlar, radyolojik ve girişimsel tetkikleri sorgulayan anket yoluyla toplanmıştır. İstatistiksel analizlerde SPSS 23.0 programı kullanılmış, p<0.05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya dahil edilen 1315 katılımcının yaş ortalaması 42 olup %55,1(n:725)'i kadındı. İBS prevelansı Roma III kriterlerine göre %10,4, Roma IV kriterlerine göre de %3,5 bulunmuştur. Hem Roma III hem de Roma IV kriterlerine göre en sık görülen alt tip İBS-U olarak belirlenmiştir. Roma III'e göre İBS, 65 yaş altında daha sıktır (p<0.05). Roma IV'e göre ise İBS 18-34 yaş aralığında daha azdır (p<0.05). Kadınlarda hem Roma III hem de Roma IV'e göre İBS daha fazladır (p<0.05). Fazla kilolu ve obezlerde de daha sık bulunmuştur (p<0.05). Gastrit, reflü, peptik ülser, konstipasyon tanısı alanlarda İBS, her iki Roma kriterine göre daha sıktır (p<0.05). Sonuç: İrritabl barsak sendromu, prevalansı kullanılan tanı kriterine göre farklı olmakla birlikte aile hekimlerinin klinik pratiğinde sıkça karşılaştıkları bir durumdur. Aile hekimlerinin hastalarını bu kriterlere göre değerlendirerek önerilerde bulunmaları yaşam kalitelerine katkı sağlayacaktır.
Prediyabetik bireylerde tip 2 diyabet gelişiminin engellenmesi için verilen yaşam tarzı değişikliklerine hasta uyumunu etkileyen faktörlerin saptanması
T.C.DOKUZ EYLÜL ÜN VERS TESTIP FAKÜLTESA LE HEK ML ĞANAB L M DALIPRED YABET K B REYLERDET P 2 D YABET GEL Ş M N NENGELLENMES Ç N VER LEN YAŞAMTARZI DEĞ Ş KL KLER NE HASTA UYUMUNUETK LEYEN FAKTÖRLER N SAPTANMASIDR. DEN Z BESLERUZMANLIK TEZZM R- 2006T.CDOKUZ EYLÜL ÜN VERS TESTIP FAKÜLTESA LE HEK ML ĞANAB L M DALIPRED YABET K B REYLERDET P 2 D YABET GEL Ş M N NENGELLENMES Ç N VER LEN YAŞAMTARZI DEĞ Ş KL KLER NE HASTA UYUMUNUETK LEYEN FAKTÖRLER N SAPTANMASIUZMANLIK TEZDR. DEN Z BESLERIIÖnsözAile Hekimliği Anabilim Dalı'nda çalışmaya başladığım ilk günden itibaren banabilgi yanı sıra güç veren sayın hocalarım Yrd. Doç. Dr. Nilgün Özçakar ve Yrd. Doç. Dr.Vildan Mevsim'e teşekkür ediyorum. Yepyeni bir bölüm olmanın verdiği sıkıntıları kendiözveri ve katkılarıyla aşmama yardımcı olan sayın Prof. Dr. Dilek Güldal'a teşekkürlerimisunarım. Çalışmamın planlanmasındaki yardımları için Prof. Dr. Gül Ergör'e, hastalarınyönlendirilmesi ve önerileri için Endokrinoloji bilim dalı başkanı Prof. Dr. Sena Yeşil veekibine teşekkür ediyorum. Eğitimimde katkısı olan tüm hocalarıma ve bilgilerinipaylaşmaktan kaçınmayan, hekimlik mesleğinin inceliklerini gösteren tüm meslektaşlarımateşekkür ediyorum.Bu zorlu yolda, kendi yoğun çalışma temposuna rağmen beni hiç yalnız bırakmayaneşim Dr. Evren Besler'e teşekkür ediyorum. Bugünlere gelmemde hiçbir fedakârlıktankaçınmayan ve her zaman destek olan, eğitici kimlikleri ve aydın görüşleri ile doğrularıbulmamda bana ışık tutan, anne ve babama, eğitimim sırasında yaşadığım tüm zorluklararağmen bana gülmeyi hatırlatan ablam ve kardeşime teşekkür ediyorum. Her zaman kaçıpsığınabildiğim, tüm dertlerimi dinleyen, birkaç savaş ve birçok zorluğu atlatmış olan ailemizinçınarı anneanneme, bizlere verdiği emekler adına bu tezi ilk eserim olarak armağan etmeyi,karşılığı olamayacağını bilmeme rağmen, uygun görüyorum.Dr. Deniz Besler10-04- 2006IIIÇ NDEK LER1. Giriş 32. Amaç 43. Genel Bilgiler 51. Diyabetes Mellitusun Tarihçesi 52. Diyabetes Mellitusun Etiyolojik Sınıflandırması 63. Tip 1 Diyabetes Mellitus 74. Tip 2 Diyabetes Mellitus 85. Gestasyonel Diyabetes Mellitus 116. Bozulmuş Glukoz Toleransı (BGT) ve Bozulmuş AçlıkGlukozu (BAG) 127. Prediyabet 138. Epidemiyoloji 149. Obezite 1710. Diyabet ve Ekonomi 1711. Diyabeti Önleme veya Geciktirme Girişimleri 1912. Diyabet Önlenebilir Bir Hastalıktır 2113. Diyabetik Hastalar çin Diyetin Özellikleri 2314. Fizik Aktivitenin Arttırılması Ve Egzersiz Önerileri 2515. Diğer Öneriler 264. Gereç ve Yöntem 284.1. statistiksel Analiz 335. Bulgular1. Yaş 342. Cinsiyet 353. Medeni Hal 354. Öğrenim Durumu 365. Çocuk Sayısı 366. Menstrüel Siklus 367. Gestasyonel Diyabet 378. Çocukluk Çağında ve Adolesan Çağda Kilo Durumu 379. Geçirilmiş Ameliyat 37IV10. Aile Öyküsü 3811. Aile ile Yaşanan Dönemdeki Alışkanlıklar 3912. Çalışma Başlangıcında Yaşam Biçimleri 4013. Çalışma Başlangıcında Hastaların Kullandıkları laçlar 4314. Çalışma Başlangıcında Ölçülen Veriler 4415. Başlangıçtaki Biyokimyasal Veriler 4516. Anket Sonuçları 4617. Çalışma Sonunda Ölçülen Veriler 4918. Başlangıçtaki Değerler ve Son Değerler Arasındaki Fark 5019. Diyabet Tanısı Alan Hastaların Özellikleri 5120. Çalışma Sonunda Biyokimyasal Veriler 526. Tartışma 557. Sonuç ve Öneriler 618. Kaynaklar 62Ek 70VTABLO L STESTablo 1: Glukoz Hemostazis Spektrumu Ve Diyabetes Mellitus 10Tablo 2: ADA kan glukoz düzeyi ölçütleri 11Tablo 3: Yönlendiren Birimler 28Tablo 4: Yaş Gruplarına Göre Dağılım 34Tablo 5: Cinsiyet 35Tablo 6: Medeni Hal 35Tablo 7: Öğrenim Durumu 36Tablo 8: Kadınların Menapoz, GDM, ri Bebek Doğurma Öyküleri 37Tablo 9: Aile Öyküsü 38Tablo 10: Aile le Yaşanan Dönemdeki Alışkanlıklar 39Tablo 11: Çalışma Başlangıcında Hastaların Kullandıkları laçlar 43Tablo 12: Çalışma Başlangıcında Ölçülen Veriler 44Tablo 13: Başlangıç Biyokimyasal Verileri 45Tablo 14: Anket Sonuçları 46Tablo 15: Çalışma Sonunda Ölçülen Veriler 49Tablo 16: Başlangıçtaki Değerler Ve Son Değerler Arasındaki Farklılık 50Tablo 17: Diyabet Tanısı Alan Hastaların Özellikleri 51Tablo 18: Diyabet Gelişen Hastaların Özellikleri 51Tablo 19: Çalışma Sonunda Biyokimyasal Veriler 52Tablo 20: Antihiperlipidemik laç Kullanmayan Hastaların Lipid Değerleri 53Tablo 21: Kontrol Grubunda Antihiperlipidemik laç Kullanmayan HastalarınLipid Değerleri 54ŞEK L L STESŞekil 1: Prediyabetik hastalar için izlenecek yol 14Şekil 2: Dünyada Tahmini Diyabetli Hasta Sayısı 15Şekil 3: Tip 2 Diyabet Pandemisinin Nedenleri 16Şekil 4: Hastaların Çalışmaya Katılımı ile lgili Akış Şeması 30Şekil 5: Yaş Dağılımı 56VIKISALTMALARADA: Amerikan Diyabet BirliğiAKŞ: Açlık kan şekeriBGT: Bozulmuş glukoz toleransıBAG: Bozulmuş açlık glukozuCDC: Centers For Disease ControlDEÜTFH: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi HastanesiDPP: Diabetes Prevention ProgramFDA: Food and Drug AdministrationGDM: Gestasyonel Diyabetes MellitusHDL: High-dansity lipoproteinsLDL: Low-dansity lipoproteinsKAH: Koroner Arter HastalığıKg: KilogramM: MetreMODY: Maturity onset diabetes of the youngNHIS: National Health Interview ServiceNHANES: National Health And Nutrition Examination SurveyNIDDM: Non- nsülin Dependent Diabetes MellitusOGTT: Oral glukoz tolerans testiPCOS: Polikistik Over SendromuSD: Standart derivasyonSPSS: Statistical Package For Social SciencesTG: TrigliseridTRIPOD: Troglitazone in the Prevention of DiabetesTURDEP: Turkish Diabetes Epidemiology StudyXENDOS: Xenical in the Prevention of Diabetes in Obese Subjects StudyVIIÖZETPrediyabetik Bireylerde Tip 2 Diyabet Gelişiminin Engellenmesi çin Verilen Yaşam TarzıDeğişikliklerine Hasta Uyumunu Etkileyen Faktörlerin SaptanmasıDr. Deniz Besler, DEÜTF, DEÜTF Aile Hekimliği Anabilim Dalı nciraltı / zmirDiyabet vakalarının yaklaşık %90'ını oluşturan tip 2 diyabet önlenebilir birhastalıktır. Prediyabetik dönemdeki hastalarda diyabet gelişiminin önlenmesi, kalıcı davranışdeğişikliği ile sağlanabilmektedir. Bu tezde, prediyabetik bireylerde diyabet gelişmesininönlenmesi veya geciktirilmesi için önerilen yaşam biçimi değişikliklerine uyumun AileHekimliği yaklaşımı ile arttırılabileceği gösterilmek istenmiştir.Bu amaçla randomize kontrollü, açık bir çalışma planlanmıştır. Çalışma kriterlerineuygun olan ve katılmayı kabul eden hastaların anamnezleri alınıp, fizik muayeneleri yapılarakyaşam biçimleri, beslenme alışkanlıkları, fizik aktivite alışkanlıkları, uyku düzenleri gibisoruları içeren anket uygulanmıştır.Hastalar altı ay süresince takip edilmiştir. Kontrol grubu, yalnızca endokrinolojipolikliniği tarafından izlenmiştir. Deney grubuna ise ek olarak aile hekimliği disipliniözelliklerine dayanan kapsamlı sağlık hizmeti verilmiştir. Bu çerçevede deney grubundakihastalara diyabet ile ilgili geniş bilgi verilmesi yanı sıra diyet, egzersiz ve yaşam biçimideğişiklikleri ile ilgili periyodik görüşmeler yapılmıştır.Deney grubunda, kontrol grubuna göre daha yüksek oranda fizik aktivite alışkanlığıgelişmiştir ve yine benzer şekilde beslenme alışkanlıklarında olumlu davranış değişikliğiolduğu görülmüştür. Deney grubunda ortalama 4,11 kg kilo kaybı ve VK 'inde 1,54 kg/m²azalma olduğu görülmüştür ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (Asymp. Sig.(2-tailed)=0.001). Kontrol grubunda kilo kaybı olmamış, ortalama 0,36 kg kilo alımı olduğugörülmüştür. VK 'nde ortalama 0,15 kg/ m² kadar artış gözlenmiştir. Açlık kan şekerindeçalışma sonunda ortalama -6,14 mg/dl değişiklik deney grubu için anlamlı olarak bulunmuştur(p=0,035).Deney grubunda yaşam biçimi değişikliklerine uyumun arttırılması hedefine büyükoranda ulaşılmıştır. Kilo kaybı ve VK 'inde azalma yanı sıra çalışma planlanırken süreninkısıtlılığı nedeni ile ulaşacağımızı tahmin edemediğimiz açlık kan şekeri seviyesinde azalmada elde edilmiştir. Aile hekimliği yaklaşımı ile hedeflere daha yüksek oranlarda ulaşıldığıgörülmüştür.Anahtar kelimeler: Prediyabet, yaşam tarzı değişikliği, aile hekimliği.1AbstractFactors that effects the adherence to the lifestyle changes which prevents type 2diabetes progression in prediabetic patientsDr. Deniz Besler, DEÜTF, DEÜTF Department Of Family Practice, Inciralti / Izmir.Approximately 90% of the diabetic cases are type 2 diabetes, which can be prevented.Permanent behaviour changes prevents the improvement of diabetes for the patients in theprediabetic process. In this thesis, it has been emphasized that Family Physicians' approachcan increase the adaptation to the recommended lifestyle which has been proved to prevent ordelay type 2 diabetes.Hence, an open randomized controlled study has been planned. We took the detailedhistories of the patients that are in line with our criteria and have accepted to participate inour study. The patients are examined and given a survey regarding their lifestyle, eating,sleeping and pyhsical activity habits.The patients are observed for a 6 months' time of period. The control group is onlyobserved by endocrinology policlinics. Experiment group is given an additional healthsupport in line with the discipline of family medicine. Not only a broad knowledge of diabetesis conveyed to the experimental group, but also a diet and exercise programme as well as thenecessary changes in their lifestyles are also periodically emphasized during the on-goinginterviews.The experiment group have gained more physical activity habit, compared to thecontrol group and additionally observed to have a positive improvement in their eating habit.In the experiment group there have been approximately 4,11 kg weight loss and a decrease of1,54 kg/m² in BMI (Body Mass Index) which is statistically significant (Asymp. Sig.( 2-tailed ) = 0.001). In the control group no weight loss has been observed, on the contrary theyhave gained approximately 0,36 kg and there occured 0,15 kg/m² increase in BMI. In theexperiment group, 6,14 mg/dl decrease in the fasting blood glucose level was obtained whichseems to be meaningful in terms of our study ( p=0,035).In the experiment group, the target of adherence in the change of lifestyle has beenreached significantly. Due to the limited time of the study fasting blood glucose level was notexpected to be in such a decreasing trend as well as the loss of weight and a decrease in theBMI. Thanks to the family practiotioner's approach, the targets are more easily and quicklyachived.Key Words: Prediabetes, lifestyle changes, family practitioner.21. G R ŞPrediyabet bozulmuş glukoz toleransı (BGT), bozulmuş açlık glukozu (BAG) veya herikisinin varlığı olarak tanımlanmıştır. BGT standart oral glukoz tolerans testi uygulamasındaniki saat sonra, kan glukoz değerinin 140-199 mg/dl arasında olmasıdır. Bu değerler normalsınırların üstünde olmasına rağmen diyabet sınırının altındadır. BAG ise 8-12 saatlik açlıksonrası kan glukoz değerinin 100-125 mg/dl arasında olmasıdır. Bu değerler normal sınırlarüstünde olmasına rağmen diyabet sınırının altındadır. Bu iki duruma prediyabet denmektedir.Diyabetik dönem öncesinde çoğu hasta prediyabetik dönemden geçmektedir (1,2).Ekonomik olarak diyabet giderek artan bir yük oluşturmaktadır. Bunun sebepleriarasında diyabet prevalansındaki artış yanı sıra diyabetli hastaların yaşam süresininuzamasıyla eklenen komplikasyonların maliyetleri bulunmaktadır. Artan diyabet insidansı ilekomplikasyonların insidansı da artmaktadır. Diyabetli hastaların sağlık masraflarının,diyabetli olmayan bireylere göre 2,4 ile 2,6 kat daha fazla olduğu saptanmıştır (3). Diyabet,uzun dönemde makrovasküler ve mikrovasküler birçok hastalığa sebep olmaktadır. Bunlarkalp ve damar hastalıkları, hipertansiyon, inme, nöropati, nefropati, retinopati, ayak ülserlerigibi ciddi hastalıklardır. Bunları önlemek için çok titiz bir glisemik kontrol sağlanmayaçalışılsa bile başarı oranı düşüktür. ABD'de, Centers For Disease Control (CDC) vePrevention Diabetes Cost-Effectiveness Study Group tarafından yapılan çalışmada henüzsemptomatik olmadan yapılan taramalarla, diyabetin prediyabet aşamasında saptanması ilesemptomatik olduktan sonraki dönemde saptanması karşılaştırılmıştır. Tarama ve erkendönemde tedavi yaklaşımları ile yaşam boyu böbrek yetmezliğine yakalanma %26, körlük%35, alt ekstremite amputasyonları %22 oranında azalmıştır (3).Tip 2 diyabetin önlenmesi veya geciktirilmesi mümkündür, yapılan geniş kapsamlıçalışmalarla farmakolojik ajanlar yanı sıra yaşam biçimi değişikliklerinin başarısıgösterilmiştir. DPP çalışmasında beslenme, egzersiz, vücut ağırlığı kontrolü ile özelliklediyabete yatkın etnik gruplarda tip 2 diyabetin %58 gibi büyük bir oranda önlenebildiğigösterilmiştir. Bunun için, vücut ağırlığının %7'si kadar kilo kaybının ve haftada 700 kaloriharcatacak egzersizin yeterli olduğu gösterilmiştir (4).Diyabetin ortaya çıkışını önlemek, ülkelerin sağlık politikalarının bir parçası olmayolundadır. Kanada'da bu düşünce ile gençliği hedef alan çalışmalar yapılmaktadır. Bunlar 5-13 yaş grubuna yönelik sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazandırma çalışmaları ve 14-18 yaşgrubuna yönelik egzersizin hayatın bir parçası olması için yapılan kampanyalardır (5).3Fazla kilo, obezite ve özellikle abdominal obezite, fiziksel inaktivite, gestasyoneldiyabet tip 2 diyabet insidansını arttıran faktörler arasındadır (6). Obezite günümüzde 300milyondan fazla insanın sorunudur. Yalnızca son 7 yılda %50 artış gözlenmiştir. Tip 2diyabeti olanların %90 kadarının normalden kilolu olduğu saptanmıştır (7,8).2. AMAÇDiyabet vakalarının yaklaşık %90'ını oluşturan tip 2 diyabet, önlenebilir birhastalıktır. Buna rağmen diyabet prevalansında artış görülmektedir. Bunun nedenleri;prediyabetik dönemdeki hastaların tespitindeki eksiklikler ve diyabet gelişimini önleyen kalıcıdavranış değişikliğinin gerçekleştirilememesidir. Altta yatan nedenler ilgi çekici bir konudurve araştırılması gereken bir alandır. Bu tez, prediyabetik bireylerde diyabet gelişmesininönlenmesi veya geciktirilmesi için önerilen yaşam biçimi değişikliklerine hastaların uyumunuinceleyerek, Aile Hekimliği yaklaşımıyla bunun arttırılabileceğini göstermeyihedeflemektedir. Bu amaçla, hastaların sorunlarına ve ihtiyaçlarına göre bireysel planlargeliştirilerek yaşam biçimlerini değiştirmeleri sağlanacak ve böylece tip 2 diyabetinönlenmesi veya geciktirilmesi hedefine ulaşmak mümkün olacaktır.43. GENEL B LG LER3. 1. Diyabetes Mellitus ve TarihçesiDiyabetes (Yunanca) Mellitus (Latince), ballı sıvının bol akıntısı anlamınagelmektedir(95). Diyabetten ilk olarak bahseden Hintli doktorlar Charaka ve Sushrata (MS600), diyabetin iki formu olduğunu söylemiştir ve daha çok bugün tip 1 (insülin bağımlı)diyabet olarak adlandırdığımız durumu tanımlamışlardır. Sushruta ayrıca diyabetli hastalarınidrarını `ballı idrar' olarak isimlendirmiştir. Buna benzer bir tanımlama Çin'de yapılarak,karıncaların diyabetli insanların idrarına geldiklerini söylemiştir. Tarihte Galen, Avisenna,Paraselsus da diyabetten bahsetmişlerdir. Maimonides (1135-1204), soğuk Avrupaülkelerinde diyabetin nadir görülmesine karşın sıcak Afrika ülkelerinde sıkça görüldüğünügözlemlemiştir(94).18 ve 19. yüzyılda daha az semptomatik bir alt tipten bahsedilmiştir. Ciddi glukozüriile tanımlanan ve sıklıkla ileri yaş gruplarına mensup şişman insanlarda görülen bu tipte kilokaybı olmadığı belirtilmiştir. Bu tanımlama bugün tip 2 diyabet olarak kabul edilen tipeyakındır.Thomas Willis (Londra, 1621-1675), diyabetik idrarın şekerli tatta olduğundan,1766'da Matthew Dobson ise diyabetik serumun şekerli tadından bahsetmiştir. Fehling'inkeşfettiği biyokimyasal test ile diyabetik idrardaki şeker ancak 1840'larda tespitedilebilmiştir. Benedikt'in keşfettiği idrar testi (1911), gelecek dekatlarda diyabet kontrolüiçin en önemli yöntem olmuştur. 1919'da Folin ve Wu kanda şeker ölçüm testinigeliştirmiştir.Osler kitabında (1892), diyabetes mellitus ve insipidusu net olarak tanımlayarak farklıolduklarını göstermiştir. Hastalığın beslenme ile ilgili olduğunu, idrar ve kanda şekerbiriktiğini ve idrar miktarının arttığını söyleyerek akut ve kronik formundan bahsetmiştir.Ancak her iki form arasında çok fazla fark olmadığını, akut formun daha genç yaşlardabaşladığını, daha hızlı ilerlediğini ve hastanın hızla zayıfladığını belirtmiştir. Ayrıca lipojeniktip obezite ile bağdaştırılan, nörotik tip sinir sistemindeki hasarlara bağlı gelişen, pankreatiktip pankreastaki hasara bağlı gelişen üç alt tipten bahsetmiştir.1870'lerde Bouchardat diyabetik hastalarda besin kısıtlamasının faydalı etkilerindenbahsetmiştir. Glukozüri ve ketonüri ile birlikte, majör semptom ve işaretlerin azaldığı ya da5kaybolduğunu gözlemlemiştir. Diyabetli hastalar için beslenme önerileri bu dönemdebaşlamıştır.Van Mering ve Minkowski köpeklerde pankreasın çıkartılması ile glukozüri geliştiğinigöstermişler ve pankreasın internal sekresyonunu postüle etmeyi başarmışlardır. Banting'e bugelişme, insülinin izolasyonu ile pankreatik hastaların tedavi edilebilmesi fikrini vermiş ve1921'de Nobel ödülünü kazanmasını sağlamıştır (94). Tedavide insülinin kullanılmayabaşlanması ile birlikte bir sınıflama oluşmuştur; insüline bağımlı diyabetes mellitus,insülinden bağımsız diyabete mellitus ve diğerleri.Diyabetes mellitus, tipik semptomlar olsun ya da olmasın hiperglisemi ile giden kronikilerleyici mikrovasküler, makrovasküler hastalıklara yol açabilen bir grup metabolikbozukluktan oluşur. Ölüm sıklıkla makrovasküler komplikasyonlara bağlı olarakgerçekleşmektedir. Yaşam süresini, özellikle kardiyovasküler hastalıklar eklendiğinde 15 yılkadar kısalttığı düşünülmektedir (9). Kronik hiperglisemi; insülin sekresyonundaki defekteveya insülin etkinliğindeki azalmaya ya da her ikisinin birden varlığına bağlıdır. Uzundönemde organ hasarına özellikle de göz, böbrek, sinir, kalp ve kan damarlarında hasaraneden olmaktadır. Sınıflandırma hiperglisemiye sebep olan patoloji göz önündebulundurularak yapılmaktadır. Daha önceleri tedavi rejimi veya hastalığın başladığı yaşa göreyapılan sınıflama günümüzde hiperglisemiye neden olan patoloji göz önüne alınarakyapılmaktadır.3. 2. Diyabetes Mellitusun Etiyolojik Sınıflandırması (10)1. Tip 1 diyabetOtoimmünâ¢dyopatikâ¢2. Tip 2 diyabet3. Diğer spesifik tiplerBeta hücre fonksiyonunun genetik defektleriâ¢A. Hepatosit nükleer transkripsiyon (HNF) faktör 4α (MODY 1)B. Glukokinaz (MODY 2)C. HNF-1α (MODY 3)6D. nsülin promotor faktör (IPF) 1(MODY 4)E. HNF-1β (MODY 5)F. NeuroD1 (MODY 6)G. Mitokondriyal DNAH. Proinsülin veya insülin konversiyonunsülin etkisinde genetik defektlerâ¢A. Tip a insülin direnciB. LeprekanuzimC. Rabson-Mendenhall sendromuD. Lipodistrofi sendromlarıEkzokrin pankreas hastalıkları: Pankreatit, pankreatektomi, neoplazi, kistikâ¢fibrozis, hemakromatozis, fibrokalküloz pankreatopatiEndokrinopatiler: Akromegali, cushing sendromu, glukagonomaâ¢feokromatisoma, hipertiroidism, somatostatinoma, aldosteronomalaç veya kimyasal maddelere bağlı gelişen: Pentamidin, nikotinik asid,â¢glikokortikoidler, tiroid hormonu, diazoksid, β-adrenerjik agonistler,tiazidler, fenitoin, α-interferon, proteaz inibitörleri, klozapin, beta blokerlerEnfeksiyonlar: Konjenital rubella, sitomegalovirus, coxsakie virusâ¢mmun diyabetin nadir şekilleri: `Stiff-man' sendromu, anti-insülin reseptörâ¢antikorlarDiğer genetik sendromlar: Down sendromu, klienefelter sendromu, turnerâ¢sendromu, wolfram sendromu, friedreich ataksisi, huntington koresi,laurence -moon-biedl sendromu, myotonik distrofi, porfiri, prader-willisendromu4. Gestasyonel diyabetes mellitus3. 3. Tip 1 Diyabetes MellitusTip 1 diyabet, insülinin tamamen ya da tama yakın eksikliğinin neden olduğu ketozismevcudiyeti ile tanımlanır. β-hücrelerinin immünolojik tahribi tip 1 diyabetin etiyolojik7temelini oluşturur. Tanı konulduğunda adacık hücrelerine, endojen insüline ve/veya adacıkhücrelerinin antijenik bileşenlerine karşı dolaşımdaki antikor mevcudiyeti vardır ve bundandolayı otoimmün bir mekanizma düşünülür. Hastalar genellikle zayıftır, tanı öncesinde hızlıkilo kaybı öyküsü bulunur. Her yaşta gelişebilse de sıklıkla 20 yaşından önce görülür. Diyabettanısı konan hastaların yaklaşık %10 kadarı tip 1 diyabetiktir. Hastanın yaşamınısürdürebilmesi için ekzojen insülin ihtiyacı vardır.mmun mekanizma ile oluşan tip 1 diyabete, tip 1A denir ve bu tipte beta hücreleri,otoimmun mekanizma ile yıkılır. Beta hücrelerinin harabiyeti %80'lere varınca semptomlarortaya çıkar. Bu durumda adacık hücrelerine karşı antikor (ICA), insüline karşı antikor (AIA)ve glutamik asid dekarboksilaza karşı antikor (antiGAD) oluşmaktadır.dyopatik tip1 diyabete, tip1B denir ve bu tipte insülinopeni bulunmaktadır. Tüm tip 1diyabetin %10 kadarını oluşturur. Beta hücrelerinin otoimmun yıkımına ilişkin immünolojikgöstergeler mevcut değildir.Tip 1 diyabetin gelişiminde çeşitli safhalar görülmektedir. lk olarak genetik eğilim roloynamaktadır. kinci dönemde, genetik yatkınlığı olan kişilerde çevresel faktörlerletetiklenmektedir. Üçüncü dönemde, immun mekanizmaların uyarılması ile hücre hasarıoluşmaktadır. Son dönemde ise adacık beta hücrelerinin %80'den fazla harabiyeti sonrasındaklinik bulgular ortaya çıkmaktadır. Bu ilerleme çok hızlı olduğunda hastalar ketoasidoz ilebaşvurmaktadır. Bu süreç bazen uzun yıllar sürebilmekte, hasta bu sırada prediyabetik safhadabulunmaktadır. Genetik yatkınlığı bulunan ve prediyabetik olan hastalarda bazı önleyiciçalışmalar yapılmaktadır. Diabetes Prevention Trial-1 (diyabetin önlenmesi çalışması-1), TheDiabetes Control and Complications Trial (diyabet kontrolü ve komplikasyonları çalışması),Immun Intervention Trials in New-Onset Type-1 Diabetes (yeni başlamış tip-1 diyabetinimmun müdahalesi çalışması) gibi. Ancak bu çalışmalar henüz uygulamaya konulacak kadargüvenilir değillerdir.3. 4. Tip 2 Diyabetes MellitusEtiyolojisi tam olarak anlaşılamamıştır ancak heterojen bir yapıdadır. Tüm diyabetvakalarının yaklaşık %90 kadarı bu gruba girmektedir. Genetik ve çevresel faktörler vebunların birbirleri ile etkileşiminin rol aldığı bilinmektedir. Çoğunlukla erişkin yaşta, çok azbir kısmı çocukluk çağında başlamaktadır. Prevalans yaşla artar. Antikorlar negatiftir.Hastaların 1/5'i insülinle tedavi olur, insülin kesildiğinde bile kolay kolay ketoasidoza8girmezler. Mevcut insülin miktarı ketoasidozu önlemeye yetse de hiperglisemiyiönleyememektedir. Hastaların %85'i şişmandır, periferik dokuların insüline yanıtı azalmış,insüline karşı direnç gelişmiştir. Yağlanma daha çok abdominal bölgededir. Bel kalça oranıartmıştır. Klasik semptomlar; poliüri, susuzluk, tekrarlayan görme bozukluğu, parestezi,halsizlik olup hiperglisemi ve ozmotik diüreze bağlıdır. Tip 2 diyabetli hastaların çoğundahiperglisemi rastlantısal olarak saptanmaktadır ve bundan önce asemptomatik olarakseyretmektedir. Tanının geç konmasından dolayı %59'unda hastalık saptandığında diyabetikkomplikasyonlara da rastlanmaktadır. Tanı alanlar kadar tanı almayan hastalar dadüşünüldüğünde komplikasyon sıklığı çok daha yüksek olacaktır. Kronik cilt enfeksiyonları,jeneralize kaşıntı, kadınlarda tekrarlayan vajinit enfeksiyonları sık görülmektedir. Sıkvulvovajinit geçiren, iri bebek doğurma öyküsü olan (4,1 kg'ın üzerinde), polihidramniyoz,preeklampsi veya nedeni bilinmeyen fetal ölüm öyküsü olan kadınlar diyabet açısındantaranmalıdır. Asemptomatik erkeklerde tanı konmadan önce empotans gelişebilmektedir. Bugibi ipuçları hekimlerin yüksek riskli hastaları saptamasını, tarama yapılmasını ve tanının çokgecikmeden konmasını sağlamaktadır.Çevresel faktörlerin önemi, prevalansın düşük olduğu bölgelerden, yüksek olanbölgelere göç edenlerin yerleştikleri bölgenin özelliklerine uygun bir prevalans sergilediklerigözlemlerden anlaşılmıştır. Saptanan en önemli iki faktör diyet ve fizik aktivitedir (11).Çocuklar için de benzer özelliktedir, vücut ağırlığının artmasıyla tip 2 diyabet görülmesisıklığı da artmaktadır (12).9Glukoz Hemostazis Spektrumu ve Diyabetes Mellitus (13)Tabloda görüldüğü gibi diyabetin birçok tipinde, hastalar normal glukoz toleransındanbozulmuş glukoz toleransına ve daha sonra aşikâr diyabet safhasına geçmektedir. Yinetabloda fark edilebileceği gibi diyabetin bazı tiplerinde bu geçişler iki yönlü olabilmektedir.Örneğin tip 2 diyabetli bir hasta kilo kaybı ile bozulmuş glukoz toleransı sınıfına dönebilir.Bir başka örnek; gestasyonel diyabetli bir bayan doğumdan sonra bozulmuş glukoz toleransısınıfına hatta normal glukoz toleransı sınıfına dönebilmektedir.Tablo 1: Glukoz Hemostazis Spektrumu Ve Diyabetes Mellitus (13)HiperglisemiBozulmuş Açlık Diyabetes MellitusDiyabetes NormalGlukozu VeyaMellitus GlukozBozulmuş Glukoz nsülinden Kontrol çin Yaşam çinTipleri ToleransıBağımsız nsüline Bağımlı nsülineToleransıBağımlıTip 1Tip 2Diğer spesifiktiplerGestasyoneldiyabetYıllarAKŞ (mg/dl) <110 110-125 â¥126OGTT(mg/dl) <140 140-199 â¥200*Harrisons Principles of Internal Medicine 16th Edition sec.323 pg.215210Tabloda görülen kan glukoz düzeyi ölçütleri Amerikan Diyabet Birliği (ADA)tarafından revize edilerek aşağıdaki gibi değiştirilmiştir (10).Tablo 2: ADA Kan Glukoz Düzeyi ÖlçütleriAKŞ OGTT 2.saat değeriNormal <100 mg/dl <140 mg/dlBAG â¥100 ve <126 mg/dl â¥140 ve <200 mg/dlDiyabet â¥126 mg/dl â¥200 mg/dlKriterlerin değişimi, uygunsuz kan glukozuna bağlı mikrovasküler komplikasyonlarayol açacak düzeylerdeki kan glukozu saptanarak yapılmaktadır. Bunun için değerlendirilenkomplikasyon retinopatidir. Retinopatinin seçilmesindeki amaç diyabete özgü olması,değerlendirilmesinin kolay olması ve en sık görülen komplikasyon olmasıdır.Bu yeni kriterler daha fazla sayıda insana diyabet tanısı konmasına sebep olmuştur.3. 5. Gestasyonel Diyabetes Mellituslk defa gebelik sırasında tespit edilen glukoz toleransındaki bozukluğa gestasyoneldiyabetes mellitus denmektedir (14). GDM denebilmesi için konsepsiyon öncesi diyabetvarlığı olmamalıdır. Bu hastalarda sıklıkla hiçbir semptom görülmez ya da varsa semptomlargebelikle ilgili değişiklikler olarak yorumlanır. Semptom olmamasına rağmen hiperglisemiyeni doğanda perinatal mortaliteyi belirgin şekilde arttıracak potansiyel bir tehlikedir (15).ADA'nın önerisi tüm gebelerin GDM yönünden taranmasıdır. Burada izlenen prosedüryüksek riskli gebelerle düşük ve orta riskli gebeler için biraz farklıdır.GDM için yüksek risk oluşturan etkenler annenin belirgin şekilde obez olması,öyküsünde glukoz toleransında bozukluğu olması, daha önce iri bebek doğurma öyküsüolması ya da glukozüri saptanmasıdır. Bu etkenlerden birinin görülmesi hastanın yüksekriskli kabul edilmesine neden olur. Bu gruptaki kadınlara mümkünse konsepsiyon öncesi,tarama yapılmalıdır. Eğer tarama yapılmamışsa gebelik sürecinde doktoru ile ilkgörüşmesinde kan glukoz taraması yapılmalıdır, burada GDM tanısı konulmamışsa 24-28.haftalarda tetkikler tekrarlanmalıdır.11GDM riskinin düşük olduğu durumlar 25 yaşın altında olmak, düşük diyabet risklietnik köken, ailede diyabet öyküsü yokluğu, normal vücut ağırlığı, gebelik sırasında normalsınırlarda ağırlık artışı olması, öyküde kan şekeri yüksekliği olmaması şeklinde özetlenebilir.Bu hastalarda kan glukoz taramasına gerek yoktur.Orta riskli bayanlar her iki gruba da mensup olmayanlardır. Bu gruba 24-28. gebelikhaftasında kan glukoz taraması yapılmalıdır. Gerekli görülürse üç saatlik 100 gram glukoz ileOGTT yapılmalıdır.GDM'lu kadınların tekrarlayan gebeliklerinde bu durumun yineleme olasılığı vardır.Doğumdan sonra hastaların %81-94'ünde glukoz toleransları normale döner. Tarama içinpostpartum 6-12. haftalar tercih edilmelidir (16).GDM'lu tüm kadınlar, diyabetes mellitus hastası olmaya adaydır. Sıklıkla tip 2 diyabetgelişmekteyse de tip 1 diyabet de gelişebilmektedir. Bu kadınlarda 10-20 yıl arasında tip 2diyabet ya da BGT gelişme ihtimali %30-40 arasında değişmektedir. Bu nedenle bu kadınlarerken dönemde yaşam tarzını değiştirme programlarına alınmalıdır. Obezite ile mücadeleetme, egzersiz alışkanlığı edinme önemlidir. Bu kadınların yılda en az bir kere diyabetaçısından taranması önerilmektedir (17).GDM'lu anneden doğan bebekler de obezite ve diyabet açısından çocukluk çağındanitibaren incelenmelidir. Kilolu çocukların kan glukoz düzeyleri düzenli olarak incelenmelidir,obeziteyi en aza indirgeyecek yaşam ve davranış biçimlerine uyulması konusunda teşvikedilmelidir (18).3. 6. Bozulmuş Glukoz Toleransı (BGT) ve Bozulmuş Açlık Glukozu (BAG)Epidemiyolojik çalışmalar, tip 2 diyabetin aşikâr hale gelmeden semptomlarınolmadığını BGT veya BAG ile seyreden bir dönem olduğuna dair kanıtlar sunmaktadır. ADA2006 değerlendirme raporunda, BGT ve BAG'nun prediyabet olarak resmentanımlanabileceğini ve bu risk faktörlerinin aynı zamanda kardiyovasküler hastalıklar için debir gösterge oldukları belirtilmiştir. Bu safhaya diyabetin habercisi de denebilir. Amerika'da32 milyon insanın bu safhada olduğu tahmin edilmektedir (19). BGT varlığı diyabet gelişmeriskini 5-8 kat arttırmaktadır ve bu kişilerin %1-9'u her yıl aşikâr diyabete dönmektedir. Buhastaların % 30'unda 10 yıl içinde aşikâr diyabet gelişmesi söz konusudur (20). BAG için debenzer risk söz konusudur. Bu asemptomatik dönem mikro ve makrovasküler hastalıklarınbaşladığı dönem olduğu için ayrıca önem taşır. Amerikan Diyabet Birliği'nin 2004 yılındaki12raporunda BAG, 100-125 mg/dl arası, BGT ise 75 gram OGTT'nin 2.saat değerlerinin 140-199 mg/dl arası olması şeklinde tanımlamıştır.3. 7. PrediyabetDiyabet riski için obezite ve aile öyküsü gibi faktörler bilinmekte ise de BGT ve BAGdeğerlerinden yararlanmak faydalı olacaktır. Prediyabetik olarak tanımlanan bu kişileraşağıdaki faktörlere bakılarak saptanabilmektedir.1. Yaş > 452. VK ⥠25 kg/m23. GDM öyküsü4. Birinci derece akrabalarda tip 2 diyabet öyküsü5. Etnik kökende, yüksek diyabet riski6. Hipertansiyon7. DislipidemiYukarıdaki faktörlerden yaş veya VK 'nin yanında diğer faktörlerden herhangi birininbulunması prediyabet denmesi için yeterlidir.Çocuklarda tip 2 diyabetin araştırılması için gereken kriterler aşağıda belirtilmiştir:1. Fazla kilo (yaş, cinsiyet ve boya göre ağırlığın 85 persentilin üstü veyaağırlığın boya göre idealin %120'si ve üstü olması),2. Birinci veya ikinci derece akrabalarda tip 2 diyabet öyküsü,3. Etnik kökeninde diyabet prevalansının yüksekliği,4. nsülin direncini gösteren bulguları olması (akantozis nigricans, PCOS),5. Annede GDM öyküsü.Birinci madde yanı sıra diğerlerinden iki faktör varlığında diyabet açısından çocuklar veadölesanlar taranmalıdır. Taramada AKŞ önerilir. Bu hastalarda diyabet ya da prediyabetsaptanmadıysa iki yılda bir tarama tekrarlanmalıdır (21). Bir başka çalışmada tip 2 diyabetlianne baba çocuklarında, glukoz toleransında çocukluk döneminde bozukluk başladığısaptanmıştır ve bu çocuklarda fizik aktivite arttırıldığında metabolik kontrolde iyileşmesağlandığı görülmüştür (22). Sinha ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada, 4-10 yaş arası 55 obezçocuğun %25'inde ve 11-18 yaş arası 112 obez adolesanın %21'inde bozulmuş glukoz13toleransı saptanmıştır (23). Çalışmalarda da görüldüğü gibi metabolik değişimler çocuklukçağına kadar ulaşmaktadır ve riskli bireylerin saptanması basit yaşam biçimi değişiklikleri ilemetabolik kontrolün iyileşmesine yeterli olmaktadır.Prediyabet için yüksek riski olan hastalarda izlenecek yol aşağıdaki şekildeki gibiolmalıdır.Pre-diyabet risk faktörleri olan hastaların saptanmasıAKŞ veya OGTTAKŞ OGTTâ¥126 mg/dl 110-125 mg/dl 140-199 mg/dl â¥200mg/dlDiyabet DiyabetPredi yabetPredi yabetTanıyı doğrula Tanıyı doğrulaTedavi ye başl a Tedavi ye başl aPredi yabet tanıtılmalıDiyabetin önlenebileceği aşılanmalıŞekil 1: Prediyabetik hastalar için izlenecek yol3. 8. EpidemiyolojiDiyabetli hasta sayısı tüm dünyada günden güne artmaktadır ve artış hızındayavaşlama olmamaktadır. Bu artışın asıl sorumlusu olarak tip 2 diyabet görülmektedir. Dahaönceleri yalnız erişkin çağın hastalığı olarak bilinen tip 2 diyabet artık daha genç yaşgruplarını da etkilemektedir. nsanların yaşam sürelerinin giderek uzaması, fiziksel aktiviteninazalması ve obezitenin artması diyabetes mellitus insidans ve prevalansında hızlı bir artışaneden olmaktadır (24). Bu artışa bağlı, Amerika'da günümüzde altıncı en sık ölüm nedeninin14diyabet olduğu belirtilmiştir (25). Bu hastalarda kardiyak hastalık geçirme ve inme riskinormal popülâsyona oranla iki ile dört kat artmıştır. nme riski yine iki ile dört kat arasıartmıştır. 20-74 yaş grubunda en sık görülen körlük ve son dönem böbrek hastalığı sebebiyine diyabettir. Travma dışında sebeplere bağlı alt ekstremite amputasyonlarının sebebi %60oranında diyabettir (25).Dünya Sağlık Örgütü, diyabet prevalansının gelecek 20 yıl içinde iki katına çıkacağınıöngörmektedir (26). 1995'de bu sayının 150 milyon olduğu tahmin edilmiştir. NHANES II veIII, Amerika'da erişkin popülâsyondaki diyabet prevalansını incelemişlerdir. Bu çalışma1976-1994 yılları arasında yapılmış ve diyabetin tahmini prevalansının %6.6'dan %7.8'eyükseldiği görülmüştür (27). 2000 yılında dünya çapında yapılan bir çalışmada da diyabetliolgu sayısı yaklaşık 171 milyon olarak hesaplanmıştır ve önceki çalışmalara göre % 11oranında yükseldiği saptanmıştır (28). Bu farklılık önceki rapora göre yaşlı nüfusun artmasınedeni ile demografik verilerdeki değişikliklere bağlanmıştır. 2010 yılı itibarı ile bu sayınıntüm dünyada 216 milyona çıkacağı öngörülmektedir (29).Dünyada Tahmini Diyabetli Hasta Sayısı (Milyon) (28)200180160140120200010080 2030604020020-44 45-64 65+Yaş gruplarıŞekil 2: Dünyada Tahmini Diyabetli Hasta SayısıNHANES ve CDC, ABD'de erişkinlerin %8,6'sının diyabetli olduğunu ve her yıl625.000 yeni olgunun eklendiğini belirtmektedir (30). Tüm dünyada gelecek birkaç on yılda,diyabetteki en büyük artışın gelişmekte olan ülkelerde olacağı öngörülmektedir. Çin'de 1986-1996 yılları arasında, diyabet prevalansı üç katına çıkmıştır. Gelecek 20 yılda da günümüzde16 milyon olan diyabetli sayısının 38 milyona çıkacağı tahmin edilmektedir (26). Hindistandünyada en hızlı büyüyen diyabetli hasta nüfusuna sahiptir. Günümüzde 19,4 milyon diyabetlihasta varken bu rakamın 2025'de 57 milyonun üzerine çıkması beklenmektedir (26).15Ülkemizde 2,6 milyon civarında diyabetli, 1,8 milyon BAG'lu nüfus vardır. TURDEPçalışmasında Türkiye'de henüz tanı konmamış yeni diyabet prevalansı %2,3 , bilinen diyabetsıklığı %4,9 ve BGT sıklığı ise %6,7 olarak bildirilmiştir. 60 yaş üzeri popülâsyonda isediyabet prevalansı %20'nin üstüne çıkmaktadır (31). Bu bize diyabet hastalarının üçte birininhastalıklarının farkında olmadıklarını göstermektedir. Önümüzdeki 15-20 yıl içerisindediyabetli hasta sayısının hızla artacağı tahmin edilmektedir.Hastaların diyabetes mellitus olduklarını bilmemeleri önemli bir sorundur. ABD'deyapılan NHANES III çalışması bize bu konuda fikir vermektedir. Avrupa Birliği üyeleriülkelerde yapılmış Tuomilehto çalışmasında diyabet hastalarının %25-45 kadarında henüztanı konulmamış diyabet olduğu görülmüştür. Erişkinlerde tip 2 diyabet tanısı konmasındanortalama 7 yıl önce hastaların diyabetik safhaya girdikleri bilinmektedir. Semptomlardan uzakolan bu süreç aslında kronik komplikasyonların başladığı dönemdir. Tip 2 diyabetli hastaların%50'sinde bu dönemde kronik komplikasyonlara ait kanıtlar görülmektedir. Yukarıda sözüedilen çalışmada ayrıca BGT'nın 20-44 yaş grubunda %3-5 olan prevalansının 65-74 yaşgrubunda %20-30'a kadar yükseldiği gösterilmiştir. Bu bize geriyatrik yaş grubunun diyabetiçin önemli bir kaynak olduğunu göstermektedir (32). Genç yaş döneminde ise hastalık sıklıklatesadüfû olarak, glukozüri ya da hiperglisemi görülmesi ile saptanmaktadır (33).Gelişmekte olan ülkelerde tahmini yaşam süresindeki artış, aynı zamanda değişenyaşam standartları ile obezite ve diyabete yatkın yaşam tarzının benimsenmesi hastalığınprevalansında artışa sebep olmaktadır.Yaşam süresinin uzamasıDiyabet ins idansında artış Demografik değişikliklerTip 2 diyabetlihastalarTanı almış:almamışDiyabet gelişiminin erkenhastaların oranındakiyaşlara kaymasıdeğişiklikŞekil 3: Tip 2 Diyabet Pandemisinin Nedenleri16Şekilde görülen pandemi etmenleri aşağıda özetlenmiştir (34):1. Tanısal ölçütlerin değişimi ile tanı almış hastaların almamış hastalara göre oranınındeğişmesi,2. Yaşlanan nüfusun demografik verileri değiştirilmesi,3. Obezite,4. Fiziksel aktivitenin azalması,5. Diyet,6. Diyabet gelişiminin erken yaşlara kayması.3. 9. ObeziteTip 2 diyabetin davranışsal ve yaşam tarzına bağlı risk faktörleri; obezite, fizikselinaktivite, diyet, stres, kentsel yaşam tarzı olduğu bilinmektedir (35). Obezite küresel olarakepidemik oranlara ulaşmıştır ve kanıtlar bunun daha da kötüye gideceğini göstermektedir.Avrupa, ABD ve Avustralya gibi gelişmiş bölgelerde prevalans daha yüksektir (35). Bunauyumlu olarak tip 2 diyabet prevalansı da yüksektir. Her iki durum da yaşam tarzı ilebağlantılıdır. Obezite ve tip 2 diyabet arasındaki ilişki çeşitli popülâsyonlardakarşılaştırmalarla ve prospektif çalışmalarla gösterilmiştir. Avrupa Birliği üyeleri ülkelerdeyapılan çalışmalarda bütün tip 2 diyabet vakalarının %70-90'ında obezite mevcuttur veobezitenin hızla arttığı görülmektedir. Obezite tip 2 diyabet riskini 3-10 kat arttırır.Obezitenin kontrol altına alınmasıyla bu risk % 50-75 azalır. Obezite insülin direncini arttırır,hiperlipidemi ve hipertansiyonu ağırlaştırabilir. Diyabet tanısı konan veya prediyabetiksafhada yakalanan veya diyabet için risk faktörlerine sahip hastaların agresif olarak tedaviedilmesi önerilmektedir (36).3. 10. Diyabet ve EkonomiDiyabet gelişmiş ülkelerde, kişisel ve toplumsal düzeyde sağlık hizmetlerinin vekaynaklarının en çok kullanılmasına sebep olan hastalıktır. Bu yüzden diyabet günümüzdeciddi tehdit oluşturan bir halk sağlığı sorunu olarak kabul edilmektedir. Diyabetli bir hastayabakım hizmeti vermenin ortalama maliyeti sağlık sisteminden hizmet alan hastalardanortalama 2,4 kat fazla olarak hesaplanmıştır (37).17Diyabetle ilgili sakatlık ve maliyetlerin büyük kısmı diyabetin kronikkomplikasyonlarına bağlı gelişmektedir. Rakamlarla belirtilecek olursa, Amerika'da sağlıkharcamalarının %16'sından diyabet sorumludur ve bu da yılda yaklaşık 100 milyar dolarakarşılık gelmektedir. Danimarka için bu pay %10, ngiltere için %5, diğer Avrupa Birliğiüyelerinde ise %6-14 arasında değişmektedir. Danimarka ve ngiltere'de yapılançalışmalarda, diyabetli hastaların toplumun diğer kesimlerine göre altı kat daha fazlahastaneye yattığı gösterilmiştir.Sağlık sistemlerinin hedefi, genetik yatkınlığı ve predispozan faktörleri olan bireylerdetip 2 diyabet gelişiminin geciktirilmesi veya önlenmesi, diyabet gelişen hastaların optimaltedavi stratejileri ile komplikasyonlardan korunması olmalıdır. Giriş bölümünde kısacabahsettiğimiz, Kanada'nın koruyucu ve sağlığı geliştitirici sağlık politikaları çerçevesindeçocuk ve ergen yaş grubuna, doğru beslenme biçimi ve egzersiz alışkanlığı kazandırılmasınayönelik çalışma çok güzel bir örnek olarak verilebilir (5).Diyabetin gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik yükü, veri yetersizliği nedeni ilebilinmemektedir. Ülkemizde yapılmış olan DiabCost çalışması ile diyabetli bir bireyinkomplikasyonları olmadığı varsayıldığında, sağlık sistemine maliyeti yılda ortalama 450 USDiken komplikasyonlar varlığında bunun üç kat artacağı bildirilmiştir (38).Amerika'da NHIS'in 1989 yılı verilerinde, diyabet hastalarının bir yıl içersinde sağlıkhizmetleri için 96 milyon başvuruda bulunduğu saptanmıştır. Bu rakamınn 53 milyonu doktorviziti, 11 milyonu telefonla danışmanlık alma, 32 milyonu polikliniklere, acil servislere veayaktan bakım veren diğer merkezlere başvuru şeklinde olmuştur. Çalışmada diyabethastalarının yaklaşık %90 kadarının düzenli olarak hekime başvurduğu ve bu hastalarınyaklaşık üçte ikisinin yılda en az dört kere düzenli olarak doktora gittiği gösterilmiştir.Düzenli olarak gidilen doktor %34 oranında aile hekimi/genel pratisyen, %37 iç hastalıklarıuzmanı, %8 endokrinoloji uzmanı ve %21'lik kalan kesim çeşitli branşlardaki doktorlarolarak saptanmıştır. Fransa'da yapılan incelemelerde diyabet için yapılan harcamaların %13'üdoktor viziteleri için yapılmaktadır. Bu oran sveç'te %14, Kanada'da %29, Amerika'da %4-10 olarak saptanmıştır. laçlar için yapılan incelemelerde toplam maliyetin sveç'te %19'u,Amerika'da %9-14'ü kadar olduğunu göstermektedir. ş gücü kaybı ile ilgili yapılmışçalışmalarda da yine benzer şekilde ciddi maliyetler saptanmıştır. Maliyetin bir başka yüzü dehastalara ve ailelerine olan mali yüktür. Bununla ilgili elimizde çalışma sonuçları olmamasınarağmen yüksek maliyeti olduğu düşünülmektedir.183. 11. Diyabeti Önleme veya Geciktirme GirişimleriEpidemiyoloji ve ekonomiye yükü haricinde hasta penceresinden bakıldığındadiyabetes mellitus ciddi komplikasyonlar, sıkı tedavi rejimi, organ hasarları, fizikselkısıtlılıklar, psikolojik rahatsızlıklar yaratmaktadır. Ayrıca hasta ailesine maddi ve maneviyükümlülükler, ciddi bir hasta bakım hizmeti şeklinde ağır problemleri de beraberindegetirmektedir.En optimal tedavi ve girişimler ile bile diyabet, komplikasyonları ile birlikte hastahayatına ciddi kısıtlılıklar getirmektedir (39). Yapılması gereken, taramalarla hasta bireylerinsaptanması, sıkı bir tedavi programı ve hasta eğitimine başlanmasıdır. Yine de daha öncebahsettiğimiz gibi sonuçlar en iyi koşullarda bile yüz güldürücü olmamaktadır.Bu ciddi toplum sağlığı problemine yaklaşım, prediyabetik hastaların taranması vediyabet gelişmesini önleme veya geciktirme müdahaleleri şeklinde olmalıdır.Tip 2 diyabetin geciktirilmesi veya önlenmesi ile ilgili çok sayıda çalışmayapılmaktadır. Kontrollü klinik çalışmalardan elde edilen kanıtlara göre yaşam değişikliğiyüksek riskli prediyabetik bireylerde diyabet gelişimini geciktirmekte veya önlemektedir.Çalışmalar birkaç formda yapılmıştır. Bunlardan bir bölümü sadece yaşam değişikliği yapılançalışmalar, bir bölümü yaşam değişikliğine oral hipoglisemik ajanların eklenmesi şeklindekiçalışmalar, diğer grup ise yaşam değişikliğine yeni ilaçların eklendiği çalışmalardır. Buçalışmalardan aşağıda kısaca bahsedilmektedir.Malmö çalışması, yaşam biçimi değişikliğinin diyabeti önleyebileceğine dair kanıtlarsunan ilk çalışmadır. Yaş ortalaması 48 ve VK 26 kg/m2 olan sadece erkek 181 hasta ileyapılmıştır. Altı yıllık izlem süresinde sadece diyet ve egzersiz uygulanmıştır. Ağırlık kaybıortalama 2-3,3 kg'dır ve plaseboya göre diyabet sıklığı %37 azalmıştır (41).Diyabet Önleme Programı, BAG veya BGT olan, VK >24 kg/m2 olan 3234 hasta ileyapılmış bir çalışmadır. Randomize edilen hastalar üç grupta izlenmiştir; metformin grubu,plasebo grubu, yoğun yaşam tarzı değişikliği grubu. Hastalar ortalama olarak 2,8 yıl takipedilmiştir. Yoğun yaşam tarzı değişikliği grubunda, plasebo grubuna göre %58 oranındadiyabet gelişiminde azalma görülmüştür ve bu başarının metformin grubundan daha fazlaolduğu saptanmıştır. Başlangıçta hedef; kilolarının %5-7'sini vermek, günlük alınan kalorininyağdan gelen kısmının %30 ve daha az olmasına dikkat etmek ve haftada 150 dakika ortaşiddetli (hızlı tempoda yürüyüş) egzersiz yapmaktır. Hastaların hepsi tarafından tam olarakuygulanmamış olmasına rağmen bireylerin çoğu egzersiz hedeflerine ulaşmış, hastaların yarısıhedef olan %7'den daha fazla kilo verebilmiştir (bir kısmı çalışma sırasında tekrar kilo19almasına rağmen). Ayrıca yoğun yaşam tarzı değişikliği AKŞ ve BGT'nın normaledönmesinde metformin grubundan daha başarılı olmuştur. Çalışmanın sonucuna göre diyabetbaşlaması üç yıl kadar geciktirilmiştir (19).Finlandiya Diyabet Önleme Programı yaş ortalaması 55, VK ortalaması 31 kg/m2olan, 522 BGT'lı hasta ile yapılmıştır. Takip süresi 3,2 yıl olan çalışmada hastalar iki grubaayrılarak beslenme ve yoğun yaşam tarzı değişikliği uygulananlarla kontrol grubu olarakdeğerlendirilmiştir. Bu çalışmada hedef %5 ağırlık kaybı ve haftada 150 dakika egzersizyapılması, diyette ise yağ alımının azaltılması (tüm kalorinin %30'undan az), doymuşyağların %10'u geçmemesi ve liften zengin beslenmedir. Çalışma sonunda hastaların %43'üzayıflamayı başarmış ve %36'sı hedef fizik aktiviteyi sağlayabilmişlerdir. Çalışma sonundadeney grubunda diyabet gelişme riski %58 oranında azalmıştır (40).Da Quing çalışmasında ortalama 45 yaşında, BGT olan, 577 hasta kontrol grubu ile üçaktif tedavi grubuna ayrılmıştır. Bu gruplar yalnız diyet, yalnız egzersiz, diyet ve egzersizolarak ayrılmıştır. Hastalar altı yıl boyunca iki yılda bir kontrol edilmiştir. Aktif tedavi edilentüm gruplarda kontrol grubuna göre diyabet gelişme riski azalmıştır. En yüksek başarı, %47diyabet gelişme oranında azalma olarak egzersiz grubunda bulunmuştur (42).Stop-NIDDM çalışması ise yaş ortalaması 55, VK ortalaması 31 kg/m2 olan, 1429hasta ile yapılmıştır. zlem süresi 3,3 yıl olup plasebo ile alfa-glukozidaz inhibitörükarşılaştırılmıştır. Plasebo grubunda riskte %42 azalma olurken ilacın uygulandığı grupta risk%32 azalmıştır. Bu çalışmanın bir başka sonucu ise akarboz grubunda KVH riskinin %4,7plasebo grubunda ise %2 azalmasıdır (43).TRIPOD çalışması ise gestasyonel diyabet tanısı olan 235 bayanla yapılmıştır.Ortalama takip süresi otuz ay olup, hastalar plasebo ve troglitazon grubu olarak iki koldantakip edilmişlerdir. Troglitazon karaciğer toksisitesi nedeni ile daha sonra piyasadan geriçekilmiştir fakat ilacın dâhil olduğu thiazolidion grubundan iki preparat halenkullanılmaktadır. Çalışma sonunda plasebo grubunda %12,3, troglitazon grubunda ise %5,4oranında tip 2 diyabet geliştiği görülmüştür. Bu tedavinin diyabet riskinde %56 rölatif riskazalması sağladığı gösterilmiştir. Tedavi bırakıldıktan sonra sekiz aydan uzun bir süre ilacınkoruyucucu etkisinin sürdüğü gözlenmiştir (44).XENDOS çalışması %79 normal, %21 BGT'lı, VK >30 kg/m2 olan, 3035 hasta ileyapılmıştır. Yaşam biçimi değişikliği ve plasebo ile yaşam biçimi değişikliği ve orlistatolarak gruplara ayrılarak dört yıl takip edilmişlerdir. Normal glukoz toleransı olan hastalardadiyabet gelişmesi riskinde iki grup arasında değişiklik saptanmamıştır ancak BGT'lıhastalarda diyabet gelişmesi riskinde %37,3 azalma görülmüştür (45).203. 12. Tip 2 Diyabet Önlenebilir Bir HastalıktırTüm bu verilere bakarak tip 2 diyabetin önlenebilir ya da en azından geciktirilebilir birhastalık olduğunu söyleyebiliriz. Kilo kaybı, kilo kaybının korunması, beslenmealışkanlıklarının kalıcı ve etkin bir şekilde düzeltilmesi, kan şekeri hedeflerine ulaşılmasıyanında kardiyovasküler risklerinde azalması sağlamaktadır. stenen sonuçlar yaşam biçimideğişikliğinin etkin şekilde uygulanmasıyla elde edilmektedir, bu da beslenme ve egzersizalışkanlıklarının kalıcı biçimde değiştirilmesi ile olmaktadır (46).Diyabet nedeni ile taranan hastalarda şunlar sorgulanmalıdır (47):Tıbbi öyküde;Semptomlarâ¢Laboratuar tetkik sonuçlarıâ¢Daha önceki tetkikleriâ¢Beslenme alışkanlıkları ve kilo durumu ( çocukluk ve adölesan çağ dâhil)â¢Daha önce kullandığı tedaviler, ilaç (hiperglisemiye neden olan ilaçlar), diyet, egzersizâ¢programı ve diğerleriKomplikasyonların değerlendirilmesiâ¢Ateroskleroz için risk faktörlerinin değerlendirilmesi; sigara, hipertansiyon, obezite,â¢dislipidemi, aile hikâyesiDiğer endokrinolojik bozukluklar, endokrin ve yeme bozuklukları dâhilâ¢Ruhsal bozukluklarâ¢Aile hikâyesiâ¢Yaşam biçimi, kültür, psikolojik, eğitim, ekonomik faktörlerâ¢Sigara, alkol ve diğer madde bağımlılıklarıâ¢Kontrasepsiyon, üreme ve seksüel bilgilerâ¢Fizik muayenede bakılması gerekenler;Boy, kiloâ¢Pubertedeki hastalar için seksüel matürite sınıflamasıâ¢Kan basıncı (gerekiyorsa ortostatik ölçümler yapılmalı)â¢Fundoskopik bakıâ¢Oral bakıâ¢21Tiroid palpasyonuâ¢Kardiyak muayeneâ¢Abdominal muayeneâ¢Nabızların dört ekstremitede palpasyonu ve oskültasyonuâ¢El ve parmakların muayenesiâ¢Ayak muayenesiâ¢Cilt bakısı (akantozis nigrikans)â¢Nörolojik muayeneâ¢Laboratuar incelemesi olarak yapılması önerilenler;Hemoglobin A1câ¢Lipid profiliâ¢Mikroalbüminüri değerlendirmesiâ¢Serum kreatininiâ¢TSHâ¢EKGâ¢drarda keton, protein, sediment incelemesiâ¢Refere edilmesi önerilenler;Göz muayenesiâ¢Tıbbi beslenme tedavisiâ¢Üreme çağındaki kadınların aile planlaması hizmeti almasıâ¢Diyabet eğitimiâ¢Davranış terapistiâ¢Ayak bakımı için destekâ¢Diğer gereken hizmetlerâ¢Prediyabetik bireyler için de aynı prosedür uygulanmaktadır. Hastalar bu ilk ayrıntılıgörüşmeden sonra periyodik olarak takip edilmelidir. Bu aşamada yapılması gereken diyet veegzersize uyumunun sağlaması için destek olmaktır. Diyetisyen tarafından kısa aralıklarlatakipler yapılmalıdır.223.13. Diyabetik Hastalar çin Diyetin ÖzellikleriTıbbi beslenme tedavisi kapsamlı diyabet tedavisinin ve bakımının vazgeçilmez birbileşendir. Yapılan birçok araştırma uygun beslenme tedavisinin kan şekeri, hemoglobin A1cdeğeri, kan lipitleri ve kan basıncı üzerinde olumlu etkilerini göstermiştir.Diyabetik ve prediyabetik hastalar için diyet yerine beslenme planı terimini kullanmakdaha uygun olmaktadır. Beslenme planı bu bireyler için yaşam biçiminin bir parçası olmalıdır.Birçok alışkanlığın terk edilerek doğru davranış stratejilerinin edinilmesi gerekmektedir.Diyet bir süre yapılacak bir beslenme programı değil, hayatın bir parçası olmalıdır. Bununiçin hastaların süreklilik gerektiren eğitim, danışmanlık ve destek hizmeti alması gereklidir.Diyabette diyet tedavisinin asıl amacı, diyabetli hastaların metabolik kontrollerininiyileşmesine katkıda bulunarak günlük yiyec
Otopsi salonu solunum havasında bulunan patojenlerin mikrobiyolojik yöntemler ile saptanması
ÖZETÇürümenin çe itli evrelerindeki cesetlerle ve bu cesetlerin vücut s v lar ve yumu akdokular ile direkt temasta olan otopsi salonunda çal an sa l k personeli, di er sa l kçal anlar na oranla daha fazla risk alt ndad r. Üstelik otopsi salonu çal anlar otopsi yap lancesedin geçmi hastal k öykülerini, ya am biçimlerini, madde ba ml s olup olmad klar nbilemediklerinden bula c enfeksiyonlar n tehlikesi daha da artmaktad r. Otopsi s ras ndaçal an sa l k personeline enfeksiyon bula , direkt kutanöz inokulasyonla yada aerosollerinve damlac klar n solunmas yoluyla gerçekle mektedir. Ülkemizde otopsi salonlar n nhavas nda var olan mikroorganizmalar n varl n ve yo unlu unu gösteren bir çal mabulunmamaktad r.Bu çal man n amac ; mesleksel riskin boyutlar n n ortaya koymak, otopsi salonusolunum havas nda gram negatif ve gram pozitif bakteriler ile mantarlar n otopsi öncesi,otopsi s ras ve otopsi sonras nda varl n ve koloni say lar n saptamak, bakteri vemantarlar n varl na ve koloni say lar na etkili olan faktörleri incelemek, otopsi salonusolunum havas n n çal ma ortam aç s ndan uygunlu unu de erlendirmektir.%lkbahar ve yaz mevsimlerinde %zmir Adli T p Kurumu Morg %htisas Dairesi OtopsiSalonu havas ndan ondokuzar gün, plak açma ve hava örnekleme cihaz ile otopsi öncesinde,otopsi s ras nda ve tüm otopsiler bitirilip salon temizlendikten sonra örnekleme yap ld .Havada bulunan bakterilerin izole edilmesi amac yla kanl agar, maya ve küf mantarlar n nsoyutlanmas amac yla Sabouraud Dekstroz Agar kullan ld . Örneklerin de erlendirilmea amas Dokuz Eylül Üniversitesi T p Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik MikrobiyolojiAnabilim Dal laboratuvarlar nda gerçekle tirildi.Çal mam zda mevsimin, otopsi salonunun s cakl n n, nemin, klima ve havaland rmasisteminin, içerideki ki i say s n n, yap lan otopsi say s n n, otopsi salonunda kullan lan masasay s n n, koku mu cesetlere yap lan otopsinin bakteri ve mantar koloni say lar na etkisigösterildi. Otopsi salonu solunum havas nda, 14 tür bakteri ve 26 tür mantar üredi. Otopsisalonu solunum havas nda en s k üreyen gram pozitif bakteriler aras nda Koagülaz negatifstafilokok , Micrococcus spp, Bacillus spp., Difteroid basil, en s k üreyen gram negatifbakteriler aras nda Acinetobacter spp., Proteus mirabilis, Eschericia coli, en s k üreyenmantarlar aras nda ise Penicillium spp., Alternaria spp., Aspergillus flavus bulunmaktayd .Çal mam zda kullan lan her iki yöntem ile belirlenen koloni say lar aç s ndan, bakteriler içinotopsi öncesi bir günde, otopsi s ras nda dört günde, otopsi sonras iki günde; mantarlar içinise otopsi öncesi bir günde, otopsi s ras 18 günde, otopsi sonras dört günde otopsi salonusolunum havas n n kirli oldu u saptand .Ülkemizde kullan lan otopsi salonlar n n solunum havas nda mikrobiyal say myönünden resmi sa l k kurumlar nca belirlenen ulusal bir standart ya da yönetmelik yoktur.Biz bu çal mayla ulusal düzeyde otopsi salonu solunum havas n n temizlik standard nolu turmaya ve uygun havaland rma sistemlerinin kullan lmas gerekti ine katk olabilecekbir ad m att k. Bu çal malar n de i ik merkezlerde yap lmas ile ulusal bir standartolu turulmas na yard mc olunacak, asgari hava temizli ine ili kin kabul edilebilir mikrobiyalsay m standartlar olu acakt r.Anahtar Kelimeler: Otopsi salonu, otopsi personeli, hava yoluyla bula an enfeksiyonlar,mesleksel hastal klar, bakteri, mantar
Aile hekimlerinin vejetaryen/vegan beslenme ile ilgili bilgi, tutum ve davranışları
Vejetaryen beslenme, hayvansal gıdalarla beslenmeme temelinde ve alınmayan hayvansal gıdaların çeşitlerine göre alt başlıklara ayrılan bir beslenme biçimiyken, veganlık hiçbir hayvansal gıdayla beslenmeyip, hayvansal ürünlerin kullanıldığı veya üretiminde hayvan deneyleri yapılmış hiçbir ürünün de kullanılmadığı bir yaşam biçimidir. Dünyada vejetaryen/vegan beslenme prevalansı ve bu konuya olan ilgi artmaktadır. Ancak artan prevalansla birlikte bu bireylerle daha sık karşılaşacak olan birinci basamak hekimlerinin vejetaryen/vegan bireylerle ilgili bilgi, tutum ve davranışlarını inceleyen bir çalışmaya literatürde rastlanmamıştır. Bu çalışmadaki amacımız; İzmir ili merkez ilçeleri ASM'lerinde çalışan birinci basamak hekimlerinin vejetaryen/vegan beslenme ile ilgili bilgi, tutum ve davranışlarını saptamaktır. Kesitsel analitik tipte planlanan araştırmamızın evrenini, İzmir ili merkez ilçeleri ASM'lerinde çalışan 796 birinci basamak hekimi oluşturmaktadır. Örneklem büyüklüğü en az 247 aile hekimi olarak hesaplanmıştır. Anket formu; katılımcıların demografik bilgilerini, vejetaryen/vegan beslenme konusundaki görüşlerini, vejetaryen/vegan beslenen bireylere karşı olan tutum ve davranışlarını ve vejetaryen/vegan beslenmenin sağlık etkileri konusundaki bilgi düzeylerini araştıran sorulardan oluşmaktadır. Tüm veriler için tanımlayıcı analizler yapılmış, karşılaştırmalarda kategorik değişkenler için Chi-Square testi; sürekli değişkenler için ise Student's t testi, ANOVA ve korelasyon analizi kullanılmıştır. Katılımcıların her doğru cevabı için 1 puan verilerek bilgi puanları hesaplanmıştır. Ek olarak 31 bilgi sorusunun ve öz değerlendirme, görüş, tutum ve davranış sorgulayan 13 sorunun iç tutarlılıklarını ölçmek için Cronbach's Alpha testi uygulanmıştır. Çalışmaya toplam 307 aile hekimi dahil edilmiş olup, yaş ortalamaları 44,01 ± 7,440 idi. Katılımcıların %39,4'ü kadındı, %80,5'i evliydi, %12,4'ü ise bir evcil hayvanla beraber yaşamaktaydı. Meslekte geçirdikleri toplam yıl ortalaması 20,45 ± 7,336 yıldı. Katılımcıların yalnız 1'i vejetaryen/vegan idi, yalnız %2'si (n=6) vejetaryen/vegan beslenmeyi daha önce denemişti ve %16,9'unun (n=52) ailesinde ve/veya yakın çevresinde vejetaryen/vegan beslenen insanlar mevcuttu. Daha önce vejetaryen/vegan beslenmenin sağlık etkileri konusunda eğitim almadığını belirtenlerin oranı %94,8 (n=291) idi. Bilgi puanları ortalaması 11,45 ± 3,271 idi. Bilgi puanı ile yaş, biyolojik cinsiyet, meslekteki yıl, aile sağlığı merkezinde çalışılan yıl, günlük ortalama hasta sayısı, her bir hastaya ayrılan ortalama süre, yeterli eğitim alma durumları ile ilgili öz değerlendirmeleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p>0,05). Ailesinde ve/veya yakın çevresinde vejetaryen/vegan beslenen insanlar mevcut olan katılımcıların ve vejetaryen/vegan beslenmenin insan doğasına aykırı olmadığını düşünenlerin bilgi puanlarının ortalaması, diğer katılımcılara göre anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0,05). Sonuç olarak çalışmaya katılan aile hekimlerinin vejetaryen/vegan beslenme ve sağlık etkileri konusundaki bilgilerinin zayıf olduğu, vejetaryen/vegan beslenmeyle ilgili görüş ve tutumlarının olumsuz olduğu ve bu beslenme tipine hastaları yönetmekte yetersiz olduğu görülmektedir. Ayrıca katılımcıların, bu konuda hem mezuniyet öncesinde hem de mezuniyet sonrasında aldıkları eğitimin yeterli olmadığı düşüncesindedirler. Hekimlerin bu konu ile ilgili bilgi düzeylerini, görüşlerini, tutumlarını ve davranışlarını etkileyen faktörler başka çalışmalarla daha derinlemesine incelenmeli ve bu konudaki ihtiyaçlar gerekirse diğer disiplinlerin de literatürleriyle bütüncül çalışılarak ortaya konmalıdır.
Afyon Kocatepe Üniversitesi akademikpersonelinin mesleki tükenmişlik, iş doyumu veişle bütünleşme düzeyinin farklı değişkenleregöre incelenmesi
Tükenmişlik doğrudan insana hizmet eden, hizmetin kalitesinde insan etmeninin önemli rol oynadığı alanlarda sık görülmektedir. Üniversitelerde çalışan akademik personelin tükenmişlik yaşaması, sadece kendi kişisel sağlığını etkilemez aynı zamanda öğrenci eğitimi ve hastaya sunulan hizmet üzerinde de olumsuz etkiler yaratır. Ayrıca tükenmişlik düzeyi ne kadar artarsa iş doyumu ve işle bütünleşme oranı da o derece azalmaktadır. Yöneticilerin sağlık çalışanlarının karşı karşıya kaldığı bu durumu farkedip durum değerlendirmesi yapması, çözüm önerileri getirmesi açısından bu çalışmalara gereksinim vardır. Bu araştırmanın amacı, akademik personelin tükenmişlik düzeylerini incelemek, belirli sosyodemoğrafik değişkenlerin tükenmişlik üzerine etkilerini ve tükenmişlik, işle bütünleşme ile iş doyumu arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Araştırmamız tanımlayıcı yöntemle yapılmış bir çalışmadır. Araştırmanın evrenini, 2014-2015 akademik yılı itibariyle Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Veterinerlik Fakültesi'nde görev yapan 298 akademisyen oluşturmaktadır. Veri toplama aracı olarak kişisel bilgi formu, Kopenhag Tükenmişlik Envanteri, Utrecht İşle Bütünleşme Ölçeği ve Minesota İş Doyumu Ölçeği' nin yer aldığı anket formu kullanıldı. Katılımcılara anket formu elden dağıtıldı ve aynı gün içinde toplandı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 18.0 kullanıldı. Araştırmaya katılan akademik personelin kişisel-işle ilgili tükenmişlik ortalaması 48, müşteriyle ilgili tükenmişlik ortalaması 44, genel iş doyumu 3.4, bütünleşme-zindelik 3.2 ve adanma-zindelik 3.1 olarak bulundu. Kadın,bekâr, genç, çocuk sahibi olmayan, işte çalışma süresi çok olanların ve araştırma görevlilerinin tükenmişliğinin daha yüksek, iş doyumlarının ve işle bütünleşmelerinin ise daha düşük olduğu saptandı. Ayrıca Tıp Fakültesi akademisyenlerinin daha çok tükendiği ve daha az işle bütünleşmesi olduğu; idari görevi olan akademisyenlerin tükenmişliğinin azaldığı, işle bütünleşmelerinin arttığı; kadro sorunu olanların hasta/öğrenciyle ilgili daha çok tükendiği ve işle bütünleşme-zindeliklerinin daha az olduğu saptandı. Katılımcıların, işle bütünleşme ve genel iş doyumu puanları arttıkça tükenmişlik düzeylerinin azaldığı belirlendi. 76 Bu araştırmanın sonucunda akademik personelin tükenmişlik düzeyinin cinsiyet, yaş, medeni durum, çocuk sayısı, çalıştığı alan, akademik ünvanı, işte çalışma süresi, haftalık spor yapma sıklığı, haftalık ders yükü, idari görevi, kadro sorunu değişkenleri bakımından farklılaştığı saptanmıştır.
Alanya eğitim ve araştırma hastanesi geleneksel ve tamamlayıcı tıp (GETAT) Merkezi'ne başvuran kişilerin GETAT hakkındaki bilgi , tutum, davranış ve uygulama sonrası fayda düzeylerinin değerlendirilmesi
Günümüzde sağlık hizmetlerinden beklentiler değişmekte ve tedavide kişi merkezli ve bütüncül yaklaşımlara ilgi artmaktadır. Bununla birlikte geleneksel ve tamamlayıcı tıp (GETAT) uygulamaları sağlık hizmetlerinde göz ardı edilmemesi gereken bir konumdadır. Bu çalışmada, Alanya Eğitim ve Araştırma Hastanesi GETAT Uygulama Merkezi'ne başvuran bireylerin GETAT uygulamaları hakkındaki bilgi, tutum ve davranış düzeylerini değerlendirmek ve uygulama sonrası algıladıkları fayda durumlarını belirlemek amaçlandı. Tanımlayıcı ve kesitsel tipteki bu araştırma, Kasım 2023-Şubat 2024 tarihleri arasında Alanya Eğitim ve Araştırma Hastanesi GETAT Uygulama Merkezi'ne başvuran iletişim engeli olmayan gönüllü katılımcılar üzerinde yürütülmüştür. Katılımcılara sosyodemografik özelliklerini, GETAT hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarını ve uygulama sonrası fayda düzeylerini değerlendirmeye yönelik anket formu uygulanmıştır. Çalışmada 13 sorudan oluşan 4'lü likertle hazırlanmış Tamamlayıcı Tıpa Yönelik Tutum Ölçeği (TTTÖ) ve Görsel Analog Skala (VAS) kullanılmıştır. Veriler Jamovi (v 2.6.25) istatistiksel analiz programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Katılımcıların %58'i GETAT'ı yardımcı yöntem olarak görmektedir ve en sık (%66) kupa tedavisini tercih etmektedir. İlk kez GETAT uygulaması yaptıranlar çoğunlukla kupa uygulaması (%74,5) için başvurmuşlardır. Katılımcıların ortalama ölçek puanı 23,9±5,1 bulunmuştur. GETAT'a yönelik düşünceler ölçek puanını anlamlı şekilde etkilemektedir (p=0,012). GETAT sonrası VAS skorları anlamlı şekilde düşük saptanmıştır (p=0,001). Çalışmamıza göre hirudoterapi ve kupa terapinin proloterapi uygulamasından fayda düzeyi daha yüksektir. Çalışma bulguları, GETAT uygulamalarına yönelik toplum farkındalığının arttığını ve bireylerin bu yöntemlerden anlamlı düzeyde fayda gördüğünü göstermektedir. Bu sonuçlar, GETAT uygulamalarının sağlık hizmetlerine bilimsel temelde, etkin ve güvenli şekilde entegre edilmesi ve yaygınlaştırılması için önemli bir veri sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Tamamlayıcı terapiler, geleneksel tıp, sağlık bilgisi, tutum ve davranış
Kulak burun boğaz hastalıkları polikliniğine başvuran erişkin hastaların poliklinik başvuru sebeplerinin ve birinci basamakta yönetilebilirliğinin incelenmesi
Bir eğitim ve araştırma hastanesinin kulak burun boğaz hastalıkları polikliniğine başvuran hastaların başvuru nedenlerini, aile hekimine başvuru geçmişlerini, başvuru sebeplerinin birinci basamakta yönetilebilirliğini ve birinci basamak sağlık hizmetlerinin poliklinik yükü üzerindeki etkisini araştırmaktır. Bu çalışma, sağlık sistemindeki hizmet akışını iyileştirme ve poliklinik üzerindeki yükü azaltma stratejilerinin geliştirilmesine katkı sağlamayı hedeflemektedir GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız, Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran 18 yaş ve üzeri 500 hasta ile gerçekleştirilen tek merkezli, tanımlayıcı tipte kesitsel bir araştırmadır. Araştırma, 1 Temmuz 2024 ile 1 Aralık 2024 tarihleri arasında yüz yüze görüşerek 37 soruluk anketle yapılmıştır. Verilerin analizinin değerlendirilmesinde SPSS 22.0 istatistiksel paket programı kullanılmış olup, istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. BULGULAR: Araştırmanın sonuçlarına göre, kulak burun boğaz hastalıkları polikliniğine başvuran hastaların %24'ü birinci basamakta yönetilebilecek durumdayken, %28,8'i birinci basamakta yönetilebilirdi fakat ilgili ilaçlar SGK kapsamında olmadığı için bu mümkün olmamıştır. Çalışmamızda katılımcıların aile hekiminin ünvanına ya da aile hekimini tanımalarına göre şikayetleri için ilk başvurdukları kurum ile aile hekimi tarafından sevk edilme, KBB polikliniğine başvuru şekli ve şikayet süresi gibi değişkenlerle birinci basamakta yönetilebilirlik arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar belirlenmiştir (p<0,05). SONUÇ: Aile hekimliği sisteminin güçlendirilmesi, zorunlu sevk uygulamasının devreye girmesi ve birinci basamak sağlık hizmetlerinin kapasitesinin artırılması, hastaların aile sağlığı merkezlerine başvurularını teşvik edebilir. Bu değişiklikler, hastanelerdeki yoğunluğu azaltarak sağlık hizmetlerinin daha verimli sunulmasını sağlar ve aynı zamanda sağlık harcamalarındaki ekonomik yükü hafifletir. Anahtar kelimeler: Aile hekimliği, ayaktan tedavi hizmeti, kulak burun boğaz hastalıkları, temel sağlık hizmeti
Türkiye'de aile sağlığı merkezlerinde görev yapan aile hekimlerinin HPV enfeksiyonu ve HPV aşıları hakkında bilgi düzeyleri, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: HPV enfeksiyonu, dünya genelinde yaygın görülen ve cinsel yolla bulaşan, özellikle serviks kanserine yol açabilen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu araştırmanın amacı, aile sağlığı merkezlerinde görev yapan aile hekimlerinin HPV enfeksiyonu ve aşılarıyla ilgili bilgi düzeylerini, tutumlarını ve davranışlarını değerlendirmektir. YÖNTEM: Bu tanımlayıcı ve kesitsel araştırma, 20-27 Eylül 2024 tarihleri arasında Türkiye geneli 1013 aile hekimi ile yapılmıştır. SPSS 28.0 programında tanımlayıcı istatistikler, bağımsız örneklem t-testi, ANOVA ve Ki-kare testleri kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 44,3±9,3 olup; %57,7'si erkektir. HPV enfeksiyonu ve aşılarına ilişkin bilgi düzeyinde, %60'ı bilgi sahibi olduğunu belirtirken, %20,2'si bu bilgiyi yeterli görmüştür. Kadın hastalıkları ve doğum rotasyonu yapmış olanların (p=0,013), çocuk sağlığı ve hastalıkları rotasyonu yapmış olanların (p=0,009) veya mezuniyet sonrası HPV enfeksiyonu ve aşılarına ilişkin eğitim almış bireylerin bilgi düzeyleri (p=0,000) anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. HPV aşısı önermeme nedenleri arasında aşının yüksek maliyeti (%49,2) ve ulusal aşılama programında yer almaması (%45,5) öne çıkmıştır. Katılımcıların %84,9'u HPV aşısının ulusal aşılama programında yer alması gerektiğini düşünmektedir. SONUÇ: Bu araştırma, aile hekimlerinin HPV enfeksiyonu ve aşılara dair farkındalık seviyelerinin genellikle orta düzeyde olduğunu ortaya koymaktadır. Kırsal bölgelerde çalışan hekimlerin bilgi düzeylerinin düşük olması, eğitim ve farkındalık çalışmalarının bu bölgelerde artırılması gerektiğini ortaya koymaktadır. HPV aşısı önermeme nedenleri arasında aşının maliyeti, bilgi eksikliği, ulusal aşılama programında yer almaması ve hasta iletişiminde vakit yetersizliği yer almıştır. Araştırma bulguları, HPV enfeksiyonu ve aşıları hakkında aile hekimlerine yönelik standart ve yaygın eğitim programlarının geliştirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.
Çocukluk dönemi aşılarını reddeden ailelerin kararlarını etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi: Nitel bir çalışma
GİRİŞ VE AMAÇ: Aşı reddi Türkiye'de ve dünya genelinde giderek artmaktadır. Çalışmamızın amacı aşı reddinde bulunan ailelerle görüşerek aşı reddinin nedenlerini ortaya çıkarmaktır. YÖNTEM: Bu çalışma niteliksel yöntemle yapılmış olup tanımlayıcı bir niteliktedir. Veriler, sosyo-demografik özellikleri sorgulayan sekiz ve aşı reddinde bulunan ailelerin düşüncelerini derinlemesine incelemeyi amaçlayan beş açık uçlu soru içeren yarı yapılandırılmış bir görüşme formu kullanılarak toplanmıştır. Derinlemesine görüşme tekniğiyle elde edilen görüşler, temalar ve kategoriler şeklinde gruplandırılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya 16 kadın (%80), 4 erkek (%20) olmak üzere toplam 20 ebeveyn katılmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 32,55 ± 4,34 Standart Sapma (SS) yıldır. Araştırmamızda elde edilen veriler; "aşı güvenliği ve içerik endişeleri", "bilgi kaynakları ve algılar", "bireysel ve ailesel karar mekanizmaları" ve "toplumsal faktörler ve sosyal algılar" temaları altında toplanmıştır. SONUÇ: Aşı reddinin nedenlerinin belirlenmesi aşı reddi sayılarının azaltılmasında büyük önem taşımaktadır. Aileler aşıların yan etkileri ile ilgili sağlık otoriteleri tarafından bilgilendirilmeli, sosyal medya uygulamalarında doğruluğu ispatlanmış bilgiler paylaşılmalıdır. Ayrıca içeriği ailelere anlaşılır bir şekilde açıklanmış yerli aşıların bulunmasının aşı reddi sayılarının azaltılmasında önemli bir etken olabileceğini düşünmekteyiz.
Tam bağımlı şizofreni tanısı almış hastalara bakım verenlerin bakım süreçleri ile ilgili yaşadıkları deneyimler: Nitel çalışma
GİRİŞ VE AMAÇ: Tam bağımlı şizofreni tanısı almış hasta, şizofreni hastalığının ileri seviyelerinde olup günlük yaşam aktivitelerini (yemek yeme, kişisel bakım, giyinme ve tuvalet gibi temel ihtiyaçlar) kendi yerine getiremeyen ve tamamen başkalarının yardımıyla yaşamını sürdürebilen kişiyi ifade eder. Bu çalışmada bu hastalara bakım veren ve yasal olarak vasisi olan kişilerin bakım sürecinde karşılaştıkları zorluklar, yaşadıkları deneyimler ve bu süreçteki duygusal, sosyal, psikolojik ve fiziksel etkilerin ayrıntılı bir şekilde incelenmesi, bakım verenlerin destek ihtiyaçlarını ve bu durumla nasıl başa çıktıklarını ortaya koyarak bakım verenlere daha iyi destek yolları geliştirilmesine katkıda bulunulması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Bu araştırma, tanımlayıcı bir nitelikte ve niteliksel yöntemle yapılmıştır. Araştırma 01.01.2025 ile 01.04.2025 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvurmuş olan tam bağımlı şizofreni tanısı almış hastalara bakım veren yasal vasilerine ulaşılmıştır. Veriler, sosyo-demografik verileri içeren anket formu ve açık uçlu soruların yer aldığı yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılarak ve görüşmelerde ses kaydı alınarak toplanmıştır. Alınan ses kayıtları bire bir metne dönüştürülmüştür. Elde edilen veriler; temalar ve alt temalar şeklinde gruplandırılmıştır. BULGULAR: Görüşmeler sonucunda beş ana tema ve alt temalar belirlenmiştir. Katılımcılar, bakım sürecinde fiziksel ve psikolojik yük yaşadıklarını, sosyal desteğe ihtiyaç duyduklarını ve toplumun damgalayıcı tutumlarıyla karşılaştıklarını ifade etmişlerdir. SONUÇ: Bakım sürecinde karşılaşılan psikolojik ve sosyal zorlukları azaltmak için bakımverenlere yönelik danışmanlık hizmetleri sunulmalıdır. TRSM kapasiteleri artırılmalı ve bakım verenlere yönelik destek programları oluşturulmalıdır. Şizofreni hastalığına yönelik toplumsal farkındalık artırılmalı, damgalanma ve ayrımcılığın önüne geçmek için eğitimler düzenlenmelidir. Anahtar Kelimeler: Bakım veren, deneyim, sosyal destek, şizofreni, tam bağımlı
Aile hekimlerinin gezici sağlık hizmetleri hakkındaki deneyim ve görüşlerinin değerlendirilmesi: Niteliksel bir çalışma
Türkiye'de 2010 yılından beri gezici sağlık hizmetleri, aile hekimleri tarafından birinci basamak sağlık hizmet sunumu şeklinde uygulanmaya başlamış ve sağlık erişiminde eşitlik için çalışılmıştır. Çalışmamızın amacı, bu hizmet sunulurken ortaya çıkan sorunları tespit etmek ve çözüm önerileri sunarak hizmetin kalitesini ve etkinliğini yükseltmektir. Araştırmamızda tanımlayıcı tipte niteliksel bir yöntem kullanılmıştır. Verilerimiz, sosyodemografik bilgiler içeren dokuz ve aile hekimlerinin gezici sağlık hizmeti hakkında görüş ve deneyimlerini derinlemesine incelemeyi amaçlayan dört açık uçlu soru içeren yarı yapılandırılmış bir görüşme formu kullanılarak elde edilmiştir. Derinlemesine görüşme tekniği kullanılarak toplanan bu veriler, temalar ve kategoriler şeklinde değerlendirilmiştir. Çalışmamıza katılan toplam 16 aile hekiminin 9'u erkek (%56,2) ve 7'si kadındır (%43,8). Katılımcıların yaş ortalaması 37,37 ± 7,98 Standart Sapma (SS) yıldır. Araştırmamızda elde edilen veriler; '' altyapı ve lojistik sorunları'', '' etkinliği ve verimliliği'', '' hedef kitlesi'' ve '' çalışma koşulları ve motivasyon'' temaları altında incelenmiştir. Sağlık eşitliğini sağlamada gezici sağlık hizmetlerinin rolü büyüktür. Bu hizmetlerin başarısında güçlü iletişim, teknik altyapı, yerel yönetim desteği ve personelin çalışma koşulları belirleyici olmaktadır. Saha koşullarını bilen bir koordinasyon görevlisi, adil ve gerçekçi mali destek, çalışanlara psikososyal destek ve yapısal koruyucu önlemler ile hizmetin kalitesinin yükseltilebileceğini düşünüyoruz.
Aile Sağlığı Merkezine başvuran 65 yaş ve üzeri hastaların malnütrisyon durumlarının değerlendirilmesi, depresyon düzeyi ve günlük yaşam aktiviteleri ile ilişkisinin incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Yaşam süresinin uzamasıyla birlikte, 65 yaş ve üzeri bireylerin günlük yaşam aktivitelerini bağımsız bir şekilde sürdürebilmeleri ile depresyon ve malnütrisyon gibi sağlık sorunlarının ve bu durumları etkileyen faktörlerin belirlenmesi giderek daha önemli hale gelmektedir. Bu çalışma, söz konusu sağlık durumlarının değerlendirilmesini amaçlamakta ve yaşlı bireylerin yaşam kalitesinin artırılmasına katkı sağlamayı hedeflemektedir. YÖNTEM: Bu çalışma arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği bünyesinde hizmet veren eğitim aile sağlığı merkezlerine başvuran 65 yaş ve üzeri 220 gönüllü ile gerçekleştirilen tanımlayıcı tipte kesitsel bir araştırmadır. Araştırma, 1 Kasım 2024 ile 31 Mart 2025 tarihleri arasında yüz yüze görüşme yöntemi ile anket uygulanmıştır. BULGULAR: Çalışmaya 118 kadın (%53,6), 102 (%46,4) erkek katılmıştır. Toplam değerlendirme puanları esas alındığında, katılımcıların %29,1'inin malnütrisyon riski taşıdığı görülmüştür. Depresyon durumları incelendiğinde, bireylerin %20,5'inde kesin depresyon mevcutken, %8,6'sında olası depresyon bulgusu tespit edilmiştir; katılımcıların %70,9'unda ise depresyona dair herhangi bir belirtiye rastlanmamıştır. Günlük yaşam aktivitesi düzeyi açısından bakıldığında ise katılımcıların %80,5'inin bağımsız, %19,5'inin ise tamamen ya da kısmen bağımlı durumda olduğu değerlendirilmiştir. 'Olası depresyon' grubunda 'depresyon yok' grubundan daha fazla malnütrisyon riski altında birey gözlenirken; 'kesin depresyon' grubunda 'depresyon yok' grubundan daha fazla malnütrisyon riski altında birey gözlenmiştir(p<0,001). SONUÇ: Çalışmamız, 65 yaş ve üzeri bireylerde malnütrisyon, depresyon ve günlük yaşam aktivitelerinde bağımlılık durumlarının birbirini etkileyen çok boyutlu yapılar olduğunu göstermektedir. Elde edilen veriler, bu durumların sosyoekonomik, psikolojik ve yaşam tarzı faktörleriyle yakından ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Birinci basamak sağlık hizmetlerinde bu etkileşimleri dikkate alan bütüncül ve erken müdahaleye yönelik yaklaşımlar, yaşlı bireylerin yaşam kalitesini artırmada önemli katkı sağlayabilir.
Aile sağlığı merkezine başvuran menopoz dönemindeki kadınların yaşadığı deneyim ve zorlukların değerlendirilmesi: Nitel bir çalışma
GİRİŞ VE AMAÇ: Menopoz, kadının adet döngüsünün sona erdiği, fizyolojik ve psikososyal değişimlerin yaşandığı doğal bir süreçtir. Bu çalışma, kadınların menopoz deneyimlerini, başa çıkma yöntemlerini ve aile hekimliğinin bu süreçteki rolünü incelemeyi amaçlamaktadır. YÖNTEM: Bu araştırma, niteliksel yöntemle yürütülmüştür. Çalışmaya Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı'nda bağlı Eğitim Aile Sağlığı Merkezine başvuran 40-65 yaş aralığında doğal menopoz döneminde bulunan 16 kadın katılmıştır. Veriler, yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılarak yüz yüze toplanmış ve ses kayıtları alınmıştır. Elde edilen veriler beş tema ve ilgili alt temalar şeklinde gruplandırılmıştır. BULGULAR: Katılımcıların yaş ortalaması 54,56 ± 3,48 SS, ortancası 55 olup yaş aralığı 48-62'dir. Menopoz süresi 0-5 yıl arasında olanlar %50, 5-10 yıl olanlar %43,75, 11 yıl ve üzeri olanlar ise %6,25'tir. Görüşmeler sonucunda elde edilen veriler beş ana tema altında toplanmıştır: menopoz algısı, fiziksel ve psikolojik etkiler, başa çıkma stratejileri, sosyal destek ve yaşamın etkilenmesi. Katılımcılar menopozu yaşlanmanın başlangıcı ve adet döngüsünün sona ermesi şeklinde tanımlamış, bu süreci doğal bir gelişim olarak değerlendirmiştir. Fiziksel ve ruhsal belirtilerle başa çıkmada bireysel yöntemlerin ve sosyal desteğin önemli rol oynadığı vurgulanmıştır. SONUÇ: Menopoz dönemindeki kadınlar fiziksel, duygusal ve sosyal düzeyde çeşitli zorluklar yaşamaktadır. Bu zorluklarla başa çıkmada bireysel stratejilerin yanı sıra sağlık sisteminden alınan desteğin önemi büyüktür. Aile hekimliği birimlerinin, kadınların menopoz sürecine yönelik daha bütüncül, bilgilendirici ve destekleyici hizmetler sunması gerekmektedir.
Sakarya ilindeki aile sağlığı merkezlerinde çalışan aile hekimlerinin hipertansiyon yönetimine genel yaklaşımlarının değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ:Hipertansiyon, yüksek prevalansa sahip, çoğunlukla nonspesifik semptomlarla ve metabolik disfonksiyonlarla birlikte seyreden bir hastalıktır. Aile hekimleri, hipertansiyonun erken tanısı ve etkin yönetiminde önemli rol üstlenmektedir. Bu çalışmada; hipertansiyon yönetimi konusunda, Sakarya ilinde görev yapan aile hekimlerinin bilgi birikimini, bu birikimi etkileyebilecek etmenleri belirlemek ve hekimlerin bu konuda farkındalık düzeylerinin artırılması amaçlanmaktadır. YÖNTEM:1 Nisan - 30 Nisan 2025 tarihleri arasında Sakarya'da görev yapan 212 aile hekiminin katılımıyla kesitsel ve tanımlayıcı bir çalışma yürütülmüştür. Veriler, 22 maddelik bir çevrimiçi anket kullanılarak toplanmış ve istatistiksel analize tabi tutulmuştur. BULGULAR:Katılımcıların %66,5'ini pratisyen hekimler, %17,5'ini aile hekimliği asistanları ve %16,0'ını aile hekimliği uzmanları oluşturmuştur. Hekimlerin çoğunun (%72) altı yıldan fazla deneyime sahip olduğu, yüksek sayıda (3000-4000) kayıtlı hastayı yönettiği ve kısıtlı muayene süresine (≤5 dakika) sahip olduğu görülmüştür. Hipertansiyon, en sık karşılaşılan kronik hastalık (%19,0) olarak bulunmuştur. Aile hekimliği uzmanlarının, pratisyen hekimler ve aile hekimliği asistanlarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük sevk oranlarına sahip olduğu (p<0,05) ve klinik kılavuzları kullanma eğilimlerinin daha yüksek olduğu (p<0,001) tespit edilmiştir. SONUÇ:Çalışmamızda, aile hekimliği uzmanlarının hipertansiyon hastalarının tanı, takip ve tedavi süreçlerinde güncel ulusal ve uluslararası kılavuzlara uyum, hasta sevk oranları ve öz yeterlilik algısı açısından üstünlük gösterdiği saptanmıştır. Bu bulgular, hipertansiyon yönetim kalitesinin artırılmasında ve hasta sonuçlarının iyileştirilmesinde aile hekimliğinin merkezi rolünü ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda, aile hekimliği disiplininin güçlendirilmesi, çalışma koşullarının optimize edilmesi ve sürekli mesleki gelişim programlarının yaygınlaştırılması önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler:Aile hekimliği, birinci basamak sağlık hizmetleri, hipertansiyon, hipertansiyon yönetimi.
Sakarya il genelinde aile sağlığı merkezlerinde çalışan aile hekimlerinin tükenmişlik düzeyi ve ilişkili faktörler
ÖZET GİRİŞ VE AMAÇ: 2010 yılında tüm ülke genelinde aile hekimliği uygulamasına geçilmiş olup günümüze kadar bu uygulamadan bir çok revizyon yapılmıştır. Bu revizyonlar kimi zaman sistem içerisinde çalışan aile hekimlerinin günlük pratiğini ve çalışma hayatını olumlu etkilese de bir kısım uygulamalar beraberinde çeşitli zorluklar getirmiştir. Her meslek grubunda olduğu gibi hekimlikte de tükenmişlik görülebilmektedir. Özellikle birinci basamak hekimleri yaklaşım modeli itibariyle buna daha yatkın olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı da, Sakarya ilindeki aile hekimlerinin tükenmişlik seviyeleri ve tükenmişlik durumlarına etki eden faktörleri tespit etmek ve bu probleme bölgesel anlamda ışık tutmaktır. YÖNTEM: Çalışmamız 1 Nisan 2025 ile 31 Mayıs 2025 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı'nda yapılmıştır. Veri toplama aşamasında tarafımızca hazırlanan anket formları aile hekimlerine teslim edilmiş, bir hafta sonra kendilerinden teslim alınmıştır. Hazırladığımız anket formu üç bölümden oluşur. Birinci bölüm Ek-2 formu olup katılımcının sosyodemografik verilerin alındığı, ikinci bölüm Ek-3 formu olup katılımcının tükenmişlik durumuyla ilişkili olduğu düşünülen faktörlerin sorgulandığı ve üçüncü bölümde Maslach Tükenmişlik Ölçeği'nin bulunduğu ve tükenmişliğin ölçüldüğü bölümdür. Anketler aracılığı ile toplanan veriler SPSS programı kullanılarak istatistiksel değerlendirilmesi yapılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya Sakarya da aile hekimi olarak görev yapan 346 kişiden 219 (%63.29)'unun katılımı sağlandı. Katılımcıların büyük çoğunluğu duygusal tükenmişlik, duyarsızlaşma ve kişisel başarı alt ölçeklerinde orta ve yüksek derecede tükenmişlik puanları aldı. Temel demografik verilerden yaş ile kişisel başarı arasında pozitif yönlü zayıf korelasyon, aile hekimi olarak çalıştıkları yıl ile duygusal tükenmişlik durumu arasında pozitif yönlü zayıf korelasyon bulunmuştur. SONUÇ: Çalışma, aile hekimlerinin tükenmişlik düzeylerinin ekonomik, psikososyal ve çalışma koşullarına bağlı faktörlerden etkilendiğini göstermiştir. Gelir yetersizliği, yüksek iş yükü, şiddet ve mobbing gibi olumsuz etmenler tükenmişliği artırmaktadır. Ayrıca, performans kriterleri ve takdir eksikliği hekimlerin motivasyonunu olumsuz yönde etkilemektedir. Bu bulgular, tükenmişliği azaltmaya yönelik çok boyutlu ve kapsamlı müdahalelerin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Aile hekimliği, Sakarya, tükenmişlik
Sakarya ilindeki aile hekimlerinin ağrı yönetimine genel yaklaşımlarının değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: 2010 yılı sonundan itibaren tüm Türkiye'de aile hekimliği sistemine geçilmiş ve birinci basamak sağlık hizmetleri aile hekimleri tarafından verilmeye başlanmıştır. Ağrının yönetimi, değerlendirmesi ve tedavisi sağlık hizmetlerinde önemli bir yer tutmaktadır. Çalışmamızın amacı da Sakarya ilindeki aile hekimlerinin ağrı yönetimi pratiklerini, tutumlarını, varsa çekincelerini, sorun alanlarını ve farklılıkları ortaya koymak, mevcut durumu tespit etmek ve bu konuda yapılacak iyileştirme çalışmalarına basamak oluşturarak yardımcı olmaktır. YÖNTEM: Çalışmamız 2 Ocak 2025 ile 1 Nisan 2025 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı'nda yapılmıştır. Veri toplama aşamasında tarafımızca hazırlanan anket formları aile hekimlerine online olarak ulaştırılmıştır. Anketler aracılığı ile toplanan verilerin daha sonra SPSS programı kullanılarak istatistiksel değerlendirilmesi yapılmıştır ve istatistiksel anlamlılık sınırı p<0,05 olarak belirlenmiştir. BULGULAR: Çalışmamıza katılan hekimlerin %54,5'i aile hekimliği yaparken ağrı yönetimi ile ilgili bir eğitim almamıştır ve %82'si eğitim almak istemektedir. Ayrıca %83,6'si bilgi düzeyini kısmen yeterli bulmaktadır. Aile hekimleri bilgi kaynağı olarak en sık tıbbi kitapları kullanmaktadır. Hekimlerin çoğu ağrı skalası kullanmamaktadır. Aile hekimleri ağrı tedavisinde en çok ilaç tedavisini tercih etmektedir. Aile hekimleri sıklıkla oral analjeziyi tercih etmekte, intramuskuler tedaviyi bazen kullanmakta, opioid analjeziklerden ise kaçındıkları görülmüştür. SONUÇ: Ağrı yönetiminin öncelikle tıp fakültelerin eğitim müfredatında ağrı yönetimi ve ağrılı hastaya yaklaşım konularının yeniden revize edilmesi gerektiğini, eğitim içindeki yeri artırılması ve mezuniyet sonrası ilgili sağlık yöneticileri tarafından belli aralıklarla eğitim planlamalarının yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Ağrı skalası kullanımını arttırmak için gerekli düzenlemeler yapılmalı, ağrı yönetiminin daha uygun yapılabilmesi için aile hekimlerinin kullandıkları bilgi sistemlerinde ve fiziki şartlarında da gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Aile hekimliği, ağrı, analjezikler, ilaç tedavisi
Bariatrik cerrahi sonrası uyku kalitesinde değişiklikler ve depresyon: Preoperatif ve postoperatif dönemlerin karşılaştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Obezite, dünya genelinde hızla artan ve yaşam kalitesini düşüren önemli bir halk sağlığı sorunudur. Artmış yağ dokusu ve hormonal değişiklikler obez bireylerde uyku bozuklukları ve depresyon riskini artırmaktadır. Uyku kalitesi bozuldukça depresif belirtiler ağırlaşmakta, bu durum obeziteyle karşılıklı bir etkileşim oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı, bariatrik cerrahi geçiren hastalarda preoperatif ve postoperatif dönemlerdeki uyku kalitesi ve depresyon düzeylerindeki değişimleri karşılaştırarak bu iki değişken arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. YÖNTEM: Araştırmamız, 1 Kasım 2024 – 31 Temmuz 2025 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji Cerrahisi Polikliniği'ne bariatrik cerrahi amacıyla başvuran 18 yaş ve üzeri toplam 47 katılımcı ile tamamlanmıştır. Veriler, araştırmacı tarafından yüzyüze anket yöntemiyle toplanmış; demografik anket formu, Beck Depresyon Ölçeği, Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi ve Epworth Uykululuk Ölçeği kullanılmıştır. Analizler, SPSS v.27 istatistik programında yapılmıştır ve anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak alınmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda bariatrik cerrahi sonrası dönemde katılımcıların uyku kalitesi ve depresyon düzeylerinde belirgin iyileşme saptanmıştır. Preoperatif dönemde hafif ve orta depresyon düzeyinde olan hastalar, postoperatif dönemde minimal düzeye gerilemiştir. Uyku kalitesi açısından değerlendirildiğinde, postoperatif dönemde katılımcıların %83'ünde iyi uyku kalitesi elde edilmiş, gündüz uykululuk düzeyleri de normal sınırlara inmiştir. Yeme bozukluğu oranı preoperatif dönemde %63,8 iken postoperatif dönemde %8,5'e düşmüş; yeme bozukluğu olan bireylerde depresyon ve gündüz uykululuk puanlarının daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Ayrıca, uyku kalitesi kötü olan bireylerde depresyon skorlarının daha yüksek olduğu ve öznel uyku kalitesi arttıkça PUKİ puanlarının anlamlı biçimde azaldığı saptanmıştır. SONUÇ: Çalışmamızda, bariatrik cerrahinin obez bireylerde kilo kaybını sağlamanın yanında uyku kalitesi ve psikolojik iyilik halini de olumlu yönde etkilediği sonucuna varılmaktadır. Ayrıca, yeme bozukluğu varlığının depresyon ve gündüz uykululuğu ile ilişkili olması multidisipliner yaklaşımın gerekliliğini vurgulamaktadır. Bulgular, obezitenin yalnızca bireysel değil, genetik ve çevresel faktörlerle şekillenen bir süreç olduğunu ve aile odaklı stratejilerin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimler: Bariatrik cerrahi, depresyon, obezite, uyku
Birinci ve üçüncü basamak sağlık kurumlarına başvuran hastalarda sağlık okuryazarlığı: Aile hekimliği üzerinden karşılaştırılması ve ilgili faktörlerin incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Sağlık okuryazarlığı, bireylerin sağlık bilgilerini anlayarak değerlendirebilme ve bu bilgileri sağlıklı yaşam kararlarında kullanabilme yeteneğidir. Sağlık okuryazarlığını etkileyen pek çok faktör bulunmaktadır. Amacımız birinci ve üçüncü basamak sağlık kurumlarına başvuran hastaların sağlık okuryazarlığı düzeylerini karşılaştırmak, bu düzeyin sağlık hizmeti tercihleri üzerindeki etkisini ortaya koymaktır. YÖNTEM: Araştırmamız, Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi aile hekimliği polikliniği veya eğitim aile sağlığı merkezine başvuran 18 yaş ve üstü 500 kişi ile yürütülen kesitsel tipte ve tanımlayıcı bir araştırmadır. 1 Ekim 2024 ile 31 Mart 2025 tarihleri arasında yürütülen çalışmada veriler, yüz yüze görüşme ile yapılmıştır. Anketin birinci bölümünde 17 sorudan oluşan demografik anket formu, ikinci bölümde 32 sorudan oluşan TSOY-32 ölçeği yer almaktadır. Analizler için Windows için IBM SPSS Statistics, v. 26.0 (Armonk, NY: IBM) kullanılmış ve anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak alınmıştır. BULGULAR: Tüm katılımcılarda eğitim ve gelir düzeyi yüksek olan, bekâr, çocuk sahibi olmayan, sağlık kurumu başvuru sayısı daha az olan, kronik hastalığı bulunmayan, öznel sağlık algısı iyi olan bireylerde ve sadece ASM grubu katılımcılarında il merkezinde yaşayanlarda anlamlı farklılık bulunmuş sağlık okuryazarlık düzeyi daha yüksek tespit edilmiştir. SONUÇ: Çalışmamız sağlık okuryazarlığını geliştirmek için çok boyutlu ve hedefe yönelik müdahalelerin gerekliliğini ortaya koymuştur. Özellikle yaşlı, düşük eğitim ve gelir düzeyine sahip, kronik hastalığı bulunan bireyler öncelikli hedef gruplar olmalıdır. Yerel kültüre uygun toplum temelli eğitim programları yaygınlaştırılmalıdır. Ekonomik destek mekanizmaları oluşturulmalı ve materyaller ücretsiz sunulmalıdır. Sağlık çalışanlarının danışmanlık becerileri güçlendirilerek bireylerin sağlık sistemini daha bilinçli kullanmaları sağlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Aile hekimliği, okuryazarlık, sağlık, sağlık hizmetleri
İnsülin kullanan ve kullanmayan Tip 2 diyabet hastalarının beslenme tutumları: Bir karşılaştırma çalışması
GİRİŞ VE AMAÇ: Tip 2 diyabet yönetiminde beslenme alışkanlıklarının rolü büyük öneme sahiptir. Çalışmamızda, tedavisinde insülin yer alan hastaların beslenme tutumlarının, yalnızca oral antidiyabetik ilaç kullanan hastalarla olan farklılıklarını belirlemek hedeflenmiştir. YÖNTEM: Araştırmamız, 1 Aralık 2024–1 Mayıs 2025 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin diyabet ve aile hekimliği poliklinikleri ile eğitim aile sağlığı merkezine başvuran 18 yaş ve üzeri 300 gönüllü Tip 2 diyabetli birey ile yürütülmüş, veriler araştırmacı tarafından yüz yüze anket yöntemiyle toplanmıştır. Çalışma tanımlayıcı tipte kesitsel olup, istatistiksel analizler SPSS 26.0 programıyla yapılmış ve anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. BULGULAR: Çalışmamızda insülin kullanan Tip 2 DM hastalarının SBİTÖ (Sağlıklı Beslenmeye İlişkin Tutum Ölçeği) toplam puanı 58,76 ± 18,29, insülin kullanmayanların ise 73,90 ± 15,29 olarak bulunmuş olup insülin kullanmayan Tip 2 DM hastalarının SBİTÖ toplam ve alt ölçek puanları anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. İnsülin kullanan hastalarda hastalık süresi ve komplikasyon sıklığı daha yüksek, beslenme alışkanlıklarına dikkat oranı ise daha düşüktür. Diyabet eğitimi alma oranı insülin kullanan grupta daha yüksek bulunmuştur. Kadınların SBİTÖ puanları erkeklerden anlamlı düzeyde yüksek, erkeklerde ise kendi cinsiyet grubunda insülin kullanımı daha sık görülmüştür. Ayrıca şehirde yaşayan, sigara ve alkol kullanmayan bireylerin beslenme tutumları daha olumlu olarak bulunmuştur. SONUÇ: Çalışmamızda; Tip 2 diyabet yönetiminde yalnızca glisemik kontrolün değil, beslenme davranışlarını etkileyen psikososyal, çevresel, genetik ve cinsiyet temelli faktörlerin de dikkate alınması gerektiğini düşünmekteyiz. Aile hekimliğinin bu çok boyutlu yaklaşımın merkezinde olduğuna inanmaktayız. Birinci basamakta düzenli izlem, kişiye özel beslenme danışmanlığı ve sürdürülebilir eğitim desteğinin önemli olduğu ve bu yaklaşımların hastaların beslenme tutumlarını güçlendirebileceği, komplikasyon riskini azaltabileceği ve diyabet yönetiminde bütüncül bir iyileşme sağlayabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Beslenme davranışı, insülin, tip 2 diyabet
Aile sağlığı elemanlarının serviks kanserinin erken tanısına yönelik tutumlarının değerlendirilmesi ve etkileyen faktörlerin incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada Sakarya ilinde görev yapan aile sağlığı elemanlarının serviks kanserinin erken tanısına yönelik tutumlarını, teorik bilgi düzeylerini ve bu tutumlarla mesleki ve sosyodemografik özelliklerle ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Kesitsel tipte tanımlayıcı bir araştırma olan bu çalışma, 01.02.2025–31.03.2025 tarihleri arasında çevrimiçi anket yöntemiyle yürütülmüştür. Araştırmaya 209 aile sağlığı elemanı dahil edilmiştir. Veri toplama aracı olarak, araştırmacı tarafından geliştirilen sosyodemografik ve bilgi formu ile servikal kanserin erken tanısına yönelik tutum ölçeği (SKETTÖ) kullanılmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, t-testi, ANOVA ve çoklu yanıt analizleri uygulanmıştır. BULGULAR: Katılımcıların serviks kanserinin aşı ile önlenebilirliği ve HPV'nin kanser etiyolojisindeki rolü gibi temel konularda bilgi düzeyleri yüksek bulunmuştur. Ancak, tarama sıklığı ve programdan çıkış kriterleri gibi spesifik konularda bilgi eksiklikleri tespit edilmiştir. SKETTÖ toplam puan ortalaması 104,45 ± 9,25 olarak bulunmuş olup, ebelerin duyarlılık alt boyut puanları hemşirelerden anlamlı derecede yüksektir. Ayrıca, ileri yaş, mesleki deneyim süresinin 5 yıldan fazla olması ve sigara kullanımına göre tutum puanlarının istatistiksel açıdan anlamlı bir şekilde arttığı saptanmıştır. SONUÇ: Aile sağlığı çalışanlarının serviks kanseri erken tanısına ilişkin bilgisi yüksek olmakla birlikte, bu durum tutum ve uygulamalarına tam olarak yansımamakta; mesleki rol, yaş, deneyim ve kişisel sağlık davranışları ise belirleyici faktörler olarak öne çıkmaktadır. Bu nedenle, bilgi-tutum açığını kapatacak şekilde kapsamlı ve mesleki role özgü eğitim programlarının geliştirilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Aile sağlığı elemanı, erken tanı, HPV, serviks kanseri, tutum.
Aile hekimlerinin yenidoğan taramasını reddeden ebeveynler ile iletişim deneyimleri üzerinden yenidoğan tarama reddinin değerlendirilmesi: Niteliksel bir araştırma
GİRİŞ VE AMAÇ: Yenidoğan tarama reddi son yıllarda Türkiye'de ve dünyada artış göstermektedir. Bu çalışmanın amacı, yenidoğan taramasını reddeden ebeveynlerle iletişim kuran aile hekimlerinin deneyimlerini inceleyerek, reddin altında yatan nedenleri ve bu süreçte kullanılan iletişim yaklaşımlarını ortaya koymaktır. YÖNTEM: Bu çalışma niteliksel, tanımlayıcı bir araştırma olarak yürütülmüştür. Veriler, katılımcıların sosyo-demografik özelliklerini belirleyen 6 soru ile yenidoğan taramasını reddeden ebeveynlerle iletişim deneyimlerini derinlemesine incelemeye yönelik 5 açık uçlu sorudan oluşan yarı yapılandırılmış görüşme formu aracılığıyla toplanmıştır. Görüşmeler derinlemesine analiz tekniğiyle gerçekleştirilmiş ve elde edilen veriler tema, alt tema ve kategoriler altında analiz edilmiştir. BULGULAR: Çalışmaya 10 kadın (%62,5), 6 erkek (%37,5) olmak üzere toplam 16 aile hekimi katılmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 38.56 ± 10.42 Standart Sapma yıldır. Çalışmamızda elde edilen veriler; "tarama reddi" ve "tarama reddi ile mücadele" temaları altında toplanmıştır. Bu temalar, sırasıyla "tarama reddinin nedenleri", "tarama reddine yönelik iletişim yaklaşımları", "mücadele sürecinde etkili faktörler" ve "tarama reddinin önlenmesine yönelik öneriler" olmak üzere dört alt tema ile desteklenmiştir. SONUÇ: Yenidoğan taramasının reddedilmesinin bilgi eksikliği, yanlış inanışlar ve iletişim yetersizlikleriyle yakından ilişkili olduğu görülmüştür. Birinci basamak sağlık hizmetlerinin ve aile hekimlerinin bilgilendirme ve yönlendirmedeki rolü, yenidoğan tarama programlarının başarısında kritik bir öneme sahiptir. Etkili, açık ve güven temelli iletişim yaklaşımlarının, ebeveynlerin bilinçli karar vermelerini ve tarama programlarının kabulünü artıracağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Aile hekimliği, iletişim, nitel çalışma, tarama reddi, yenidoğan taraması
Aile sağlığı merkezine başvuran gebe kadınların gebelikte beslenme bilgisinin ve davranışlarının değerlendirilmesi: Nitel bir çalışma
GİRİŞ VE AMAÇ: Gebelik dönemi, anne ve fetüs sağlığını doğrudan etkileyen beslenme alışkanlıklarının kritik önem kazandığı fizyolojik bir süreçtir. Çalışmamızın amacı, aile sağlığı merkezine başvuran gebe kadınlarla yapılan görüşmeler aracılığıyla, gebelikte beslenmeye ilişkin bilgi düzeyleri ve beslenme davranışlarını nitel olarak değerlendirmektir. YÖNTEM: Bu çalışma niteliksel yöntemle yapılmış olup tanımlayıcı bir niteliktedir. Veriler, sosyo-demografik özellikleri sorgulayan on üç ve gebe kadınların gebelikte beslenme bilgisini ve davranışlarını derinlemesine incelemeyi amaçlayan beş adet açık uçlu soru içeren yarı yapılandırılmış bir görüşme formu kullanılarak toplanmıştır. Derinlemesine görüşme tekniğiyle elde edilen görüşler, temalar ve kategoriler şeklinde gruplandırılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya toplam 20 gebe kadın katılmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 30,0 ± 4,32 Standart Sapma (SS) yıldır. Araştırmamızda elde edilen veriler; ''gebelikte beslenme algısı'', ''beslenme davranışlarında değişiklikler'', ''bilgi kaynakları'', ''karşılaşılan zorluklar'' ve ''çözüm önerileri ve beklentiler'' temaları altında toplanmıştır. SONUÇ: Gebelikte beslenme bilgisi ve davranışları; bireysel, psikososyal, kültürel, ekonomik ve çevresel faktörlerin etkileşimiyle şekillenmektedir. Gebelikte beslenme danışmanlığının birinci basamak sağlık hizmetlerine entegre edilmesi, bireyselleştirilmiş ve kanıta dayalı eğitimlerin sunulması gereklidir. Sağlık profesyonellerinin iletişim becerilerinin güçlendirilmesi ile aile ve çevre desteğinin artırılması, sağlıklı beslenme davranışlarının sürdürülebilirliğine önemli katkı sağlayabilir. Kültürel inanışlara yönelik farkındalığın geliştirilmesi, dijital araçlarla güvenilir bilgiye erişimin sağlanması ve psikososyal desteklerin danışmanlığa entegre edilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Beslenme, birinci basamak sağlık hizmetleri, gebelik, nitel çalışma.
Aile Sağlığı Merkezine başvuran 65 yaş ve üzeri popülasyonun beslenmeye yönelik tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi: nitel çalışma
GİRİŞ VE AMAÇ: Yaşlı bireylerde beslenme davranışları, sağlık durumları ve yaşam kaliteleri üzerinde doğrudan etkilidir ve geriatrik değerlendirmede önemli bir yer tutmaktadır. Bu çalışmada aile sağlığı merkezine başvurmuş 65 yaş ve üzeri bireylerin beslenmeye yönelik tutum ve davranışlarını derinlemesine değerlendirmek amaçlanmıştır. YÖNTEM: Bu çalışma, tanımlayıcı nitelikte olup niteliksel yöntemle yapılmıştır. Araştırmada veriler, altı sosyo-demografik soru, bir antropometrik ölçümlere ilişkin soru ve beş yaşam tarzı sorusu olmak üzere toplam on iki sorudan oluşan bir anket formu ile 65 yaş ve üzeri bireylerin beslenmeye yönelik deneyimlerini derinlemesine incelemeyi amaçlayan dört açık uçlu sorudan oluşan yarı yapılandırılmış bir görüşme formu aracılığıyla toplanmıştır. Elde edilen görüşler; tema, alt tema ve kategoriler şeklinde gruplandırılmıştır. BULGULAR: Araştırmaya 10 kadın (%55,6), %44,4'sı 8 erkek (%44,4) olmak üzere 18 yaşlı birey katılmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 73,52 ± 5,88 standart sapma (SS) yıldır. Elde edilen bulgular kapsamında beslenmeye yönelik tutum ve davranışları gösteren veriler; beslenme alışkanlıkları, kronik hastalıklar ve diyet, sosyal ve çevresel etkenler olmak üzere temalar altında yer almıştır. SONUÇ: Yaşlı bireylerin beslenme davranışlarını etkileyen çok boyutlu faktörlerin göz önünde bulundurulması, birinci basamak sağlık hizmetlerinde daha bütüncül yaklaşımların geliştirilmesini desteklemektedir. Aile hekimlerinin, bu faktörleri dikkate alarak geriatrik değerlendirme ve takip yapması sundukları sağlık hizmetlerinde kritik bir rol oynamaktadır. Anahtar Kelimeler: Aile Hekimliği, beslenme, birinci basamak, yaşlı.
Acil servise başvuran pediatrik yaş grubundaki hastaların birinci basamak sağlık tesisinde yönetilebilirliği
GİRİŞ VE AMAÇ: Acil servislerdeki hasta başvuru sayıları gün geçtikçe artmaktadır. Acil servisin kullanım özellikleri, nedenleri, sık acile başvuranların sosyo-demografik özellikleri, nitelikleri gibi faktörlerin belirlenmesi uygun sağlık politikalarının geliştirilmesine ışık tutacaktır. Buradan hareketle çocuk acil servisine başvuran hastaların aciliyet durumlarının değerlendirilmesi amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Tıpta uzmanlık tezi kapsamında olan bu çalışma, Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi Çocuk Acil Servisine 01.12.2022 ile 31.12.2022 tarihleri arasında başvuran hastaların ebeveynlerine ve çocuk acil hekimlerine uygulanmıştır. Çalışmamız anket soruları üzerinden yürütülen bir araştırmadır. Çalışmanın örneklemi; %95 güven aralığı, uygunsuz acil servis kullanım sıklığı %50 alınarak 378 katılımcı olarak hesaplanmıştır. Çalışmanın verileri anket formu şeklinde sosyo-demografik özellikleri, sağlık hizmetlerini kullanma şekilleri ve hekimlerin hastayı değerlendirme sonuçları içerir şekilde hazırlanmıştır. BULGULAR: Çalışmamıza kabul edilen çocukların 208'i (%55,0) erkek, 170'i (%45,0) kız çocuğuydu. Yaşları 0,0-17,0 arasında değişmekte olup, ortalama (SS) 6 (4,7), ortancası 5 yıldı. Katılımcılardan çocukları hastalandığında ilk olarak acil servise başvuranların sayısı 177 (%46,8) idi. Hasta çocukların acil servise başvuru sebepleri incelendiğinde en sık başvuru şikayetinin öksürük olduğu, en sık aldıkları tanının Üst Solunum Yolu Enfeksiyonu olduğu bulundu. Başvuran hastaların %70,6'sının birinci basamakta yönetilebileceği saptandı. Ebeveyn ile hekimin aciliyet puanları karşılaştırıldığında ise, sağlık kuruluşları hakkındaki düşüncelerin her bileşeninde aciliyet puanları hekimlerde daha düşüktü. (p değeri<0,05). SONUÇ: Ebeveynlerin çocukları için aile hekimliği sağlık hizmetlerini kullanmak yerine çocuk acil servislere başvurmalarının önemli nedenlerinden birisi ebeveynlerin yanlış aciliyet algısıdır. Bu nedenle ebeveynlerin çocuklarının sağlık durumunu doğru şekilde yönetmesi acil servislerin kullanımında son derece önemli role sahiptir. Acile gelmeden önce ebeveynlerin, birinci basamak sağlık hizmetlerini tercih etmeleri yönünde teşvik edilmelidir. Anahtar Sözcükler: Acil başvuru, aciliyet algısı, çocuk acil servisi, uygunsuz kullanım
İlahiyat fakültesi öğrencilerinin organ bağışı ve nakli konusunda bilgi, tutum ve davranışları
GİRİŞ VE AMAÇ: Bulaşıçı olmayan kronik hastalıkların artışı organ yetmezliklerinin sıklığında artışı da beraberinde getirmiş, nakil yapılan hasta ile bekleyen hasta sayısı arasındaki açığın iyice derinleşmesine neden olmuştur. Kişilerin bağışçı olma düşüncesinde önemli etkenlerden birisi dini inançlarıdır. Bu çalışmada din görevlisi adaylarının organ bağışı ve nakli konusundaki bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi, ilişkili olabilecek faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışma 1 Nisan 2022-1 Haziran 2022 tarihleri arasında yürütülen tanımlayıcı tipte kesitsel bir araştırmadır. Çalışma grubu Sakarya Üniversitesi İlahiyat fakültesinde öğrenim gören 260 öğrenciden oluşmaktadır. Çalışmanın verileri anket formu ile toplanmıştır. Anket formu dijital ortamda doldurulmuştur. Çalışmada elde edilen veriler bilgisayar ortamında IBM SPSS (versiyon 20,0) paket programında analiz edilmiştir. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro Wilk testi ile değerlendirilmiştir. Normal dağılım göstermeyen verilerin analizinde Mann Whitney U ve Kruskal Wallis testleri kullanılmıştır. Sürekli değişkenler arasındaki ilişki Spearman korelasyon analizi ile test edilmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi olarak p<0,05 olarak kabul edilmiştir. BULGULAR: Çalışma grubunu oluşturanların 166'sı kadın (%63,8), 94'ü erkekti (%36,2). Katılımcıların yaşları ortalama 22,8 (±3,4), ortanca 22,0 yıldı. Katılımcıların 126'sı (%48,5) organ bağışı yapma konusunda kararsızken, 72'sinin (%27,7) organ bağışı yapma düşüncesi olumluydu. Bağış yapan ve bağış kartı olan katılımcı yoktu. Aile gelir düzeyi 4000-6000 ₺ arasında olanlar 4000'den az olanlara göre Organ-Doku Bağışı ve Nakli Konusunda Bilgi Düzey Ölçeği (ODB-BÖ)'nden aldıkları puan daha yüksek olarak saptandı (p=0,022). Katılımcılardan organ bağışçısı olma düşüncesi olumlu olanlarda, İslam dininin organ bağışına olumlu baktığını ifade edenlerde, Müslüman olmayan kişilerden organ alınabileceğini düşünenlerde ODB-Tutum Puanı daha yüksekti (her biri için p<0,05). SONUÇ: Çalışmada katılımcıların organ-doku nakli konusundaki tutumları, bilgi düzeyleri ile pozitif yönlü korelasyon göstermekte idi. Bilgi düzeylerindeki yetersizliklerin organ-doku nakli konusundaki tutuma olumsuz yansıdığı görüldü. Bu bağlamda dini bilgi vermede yetkili kişilerin organ bağışı konusunda daha bilgili olması ve eğitim sürecinde bu konuya ağırlık verilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: Din adamı, ilahiyat fakültesi, organ-doku bağışı, organ-doku nakli.
Sakarya ilinde çalışan aile hekimlerinin alkol madde ve tedavi merkezlerine hasta yönlendirme hakkındaki bilgi düzeyi ve farkındalıklarının değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Bağımlılık, tarih boyunca hemen her dönemde bireyleri, ailelerini ve toplumları etkileyen önemli bir sosyal sorun olmuştur. Alkol ve madde kullanım durumları giderek yaygınlaşmakta ve başlama yaşı her geçen gün düşmektedir. Bağımlılıkla mücadelenin etkili bir şekilde yürütülmesi için kurumların işbirliği içerisinde hareket etmesi gerekmektedir. Çalışmamızda aile hekimlerinin karşılaştıkları bağımlı hastaları AMATEM'lere yönlendirme hakkındaki bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Bu araştırma tanımlayıcı tipte kesitsel bir çalışma olarak 1 Aralık 2022 – 31 Aralık 2022 tarihleri arasında Sakarya ilinde Aile Sağlığı Merkezlerinde çalışan aile hekimleri üzerinde yapılmıştır. 325 aile hekiminden çalışmaya katılmayı kabul eden, anket formunu tam ve hatasız dolduran 196 aile hekimi çalışmaya dahil edilmiştir. Veri toplama aracı olarak 30 sorudan oluşan anket formu kullanılmıştır. Veri toplama araçları yüz yüze ve çevrimiçi uygulanmıştır. Verilerin analizinde IBM SPSS Statistics 26 programı kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda aile hekimi olarak çalışma süresiyle muayene sırasında hastalara alkol kullanımı sorgulama durumu arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Çalışma süresi ve aile hekimi olarak çalışma süresi ile muayene sırasında madde kullanımı sorgulama durumu arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Çalışma süresi, aile hekimi olarak çalışma süresi ve günlük bakılan hasta sayısı ile alkol/madde kullanım bozukluğu olan hastaları ilgili merkezlere yönlendirme durumu arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). SONUÇ: Aile hekimleri sağlığın korunması ve artırılması kapsamında kendilerine başvuran kişileri aile hekimliği çekirdek yeterlilikleri kapsamında bütün olarak ele almalı, muayene esnasında sigara, alkol ve madde kullanımını da sorgulamalı gerekli hallerde kişilerin ihtiyacına göre ilgili merkezlere yönlendirmelidir. Anahtar Kelimeler: Aile hekimliği, alkolizm, bağımlılık, bağımlılıkla mücadele, uyuşturucu bağımlılığı.
Dermatoloji polikliniğine başvuran hastaların birinci basamakta yönetilebilirliğinin incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Toplumun genelinde yaygın olarak karşılaşılan sağlık sorunları arasında dermatolojik hastalıklar yer almaktadır. Aile hekimliği hizmetlerine yapılan başvuruların incelenmesi sonucunda, başvuruların önemli bir bölümünün dermatolojik hastalıklarla ilgili olduğu görülmektedir. Hastaların etkin bir şekilde tedavi alması ve uygun basamakta tedavi edilmeleri, sağlık hizmetlerinin sunumunda verimliliği artırmaya yardımcı olacaktır. Bu amaç doğrultusunda, çalışmamızda dermatoloji polikliniği başvurularının ne ölçüde birinci basamak sağlık hizmetlerinde yönetilebileceğini belirlemeyi amaçlamaktayız. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız tek merkezli tanımlayıcı tipte kesitsel bir araştırma olup 1 Ekim 2022 - 31 Mart 2023 tarihleri arasında Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi Dermatoloji polikliniğine başvuran 18 yaş ve üzeri hastalara yüzyüze görüşme yolu ile 30 soruluk anket uygulanarak gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya 429 hasta dahil edilmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 22.0 programı kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. BULGULAR: Çalışmamızda değerlendirilen hastaların %39,6'sının birinci basamak düzeyinde tanı ve tedavi süreçlerinin yönetilebileceği tespit edilirken, hastaların %37,1'inin ise birinci basamak sağlık hizmetlerinde tanı alabilmesine rağmen sigorta tarafından karşılanmaması sebebiyle tedaviye başlanamadığı tespit edilmiştir. Katılımcıların şikayet süresi, laboratuvara ihtiyaç duyulması, girişimsel işlem durumu ile birinci basamakta yönetilme durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p<0,05). Katılımcıların medeni durumu, aile hekimini tanıma durumu ile şikayetleri için ilk başvurdukları kurum arasında ve hastaların yaşına göre şikayetleri için ilk başvurdukları kurumlar değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). SONUÇ: Dermatoloji polikliniklerine başvuran hastalara konulan teşhislerin çoğu, birinci basamak sağlık kuruluşlarında yönetilebilir olduğu tespit edilmiştir. Sevk sisteminin uygulanması, aile hekimi tarafından reçete edilen ilaçlarla ilgili olarak sigorta ödemelerine yönelik düzenleme yapılması, aile hekimlerinin yeteneklerinin geliştirilmesi ve toplumun farkındalık düzeyinin artırılmasıyla aile hekimliği uygulamasının etkinliği artırılabilir. Bu şekilde, ikinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşlarının amaçlarına yönelik kullanımları sağlanabilir.
Ortopedi ve travmatoloji polikliniğine başvuran hastaların başvuru sebeplerinin birinci basamakta yönetilebilirliğinin incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Aile hekimliği birinci basamak sağlık hizmetlerinin merkezinde bulunmakla ve sürdürülebilir bir sağlık sisteminin oluşturulmasında temel bir role sahiptir. Kas ve iskelet sistemi hastalıkları ülkemizde yaygın olarak polikliniklere başvuru nedenlerindendir. Bu çalışmamızda ortopedi ve travmatoloji polikliniklerine başvuran hastaların birinci basamakta yönetilebilirliğini değerlendirmek amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Tıpta uzmanlık tezi kapsamında olan bu çalışma, Sakarya Yenikent Devlet Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Polikliniğine 01/10/2022 ile 01/02/2023 tarihleri arasında başvuran toplam 473 hastaya, kendilerinden veya yakınlarından bilgi alınarak uygulanmıştır. Çalışmamız hastalara yüz yüze görüşme yolu ile anket soruları üzerinden gerçekleştirilmiştir. Araştırmamıza 18 yaş altı hastaların ebeveynlerinden, 18 yaş üzeri olan hastaların kendilerinden gönüllü olan hastalar dahil edilmiştir. Veri toplama aracı olarak araştırmacılar tarafından oluşturulan 28 soruluk bir anket kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmamıza katılan hastaların %53,5'inin (n:253) herhangi bir sağlık sorununda ilk başvuru merkezi olarak aile sağlığı merkezini (ASM) tercih ettiği görüldü. Mevcut şikayetleriyle aile hekimliğine başvuranların oranı %33,4 (n:158) olarak belirlendi. Katılımcıların ASM'yi tercih etmeme sebepleri sorulduğunda %33,3 (n:105) oranında "ASM'lerde görüntüleme yöntemi olmadığı için gitmedim" cevabı alındı. Başvuran hastaların %51,4'ü görüntüleme yapılamadığın dolayı ve %27,7'si girişimsel işlem gerektirdiği için yönetilemez şeklindeyken %17,3'ünün birinci basamakta tanısı konulup yönetilebileceği belirlendi. ASM'ye başvuran hastaların yaş ortalaması hastaneye başvuranlara göre anlamlı derecede daha yüksek olarak belirlenmiştir (p<0,05). Laboratuvar tetkikine ihtiyaç duyulmayanlar, görüntüleme tetkiki yapılmayanlar, girişimsel işlem yapılmayanlar, travma öyküsü olmayanların birinci basamakta yönetilebilir olma sıklıkları anlamlı derecede daha fazladır (p<0,05). SONUÇ: Çalışmamıza katılan hastaların büyük bölümünün ilk başvuru merkezi olarak ASM'yi belirtmesine rağmen ortopedik şikayetler mevcut olduğunda üst basamaklara başvuru yaptığı görülmüştür. Hastaların ASM'ler yerine ortopedi ve travmatoloji polikliniğine başvurmalarının en önemli nedeni olarak ASM'lerde görüntüleme tetkiklerinin bulunmaması olduğu tespit edilmiştir. Ortopedi polikliniklerine uygunsuz başvurunun en aza indirilmesi için ASM'lerde görüntülemelere yönelik gerekli altyapının planlanmasının uygun olacağı kanaatindeyiz.