
182
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Rat testis dokusunda poliklorobifenil toksikasyonuna alfa lipoik asit kullanımının etkisi
Araştırmada, testislerde oluşan poliklobifenil (PCB) toksikasyonuna karşı alfa lipoik asit (ALA)'in antioksidan rolünün olup olmadığının, histolojik ve biyokimyasal farklılık oluşturup oluşturmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla 40 adet yetişkin erkek Wistar Albino rat (180-200 g/ 90 günlük) kullanıldı. Materyal, her biri sekizer rat içerecek şekilde beş gruba ayrıldı. Kontrol grubundaki (1. Grup) ratlara deneme süresince hiçbir uygulama yapılmadı. Sham kontrol grubuna (2. Grup) 2 ml/kg/gün mısır yağı verildi. PCB grubuna (3. Grup) Aroclor 1254 5 mg/kg/gün dozda, 2 ml/kg olacak şekilde mısır yağı ile karıştırılarak ağızdan uygulandı. ALA grubuna (4. Grup) 25 mg/kg/gün dozda ALA mısır yağı ile karıştırılarak 2 ml/kg olacak şekilde verildi. ALA-PCB grubuna (5. Grup) ise, 25 mg/kg/gün dozda ALA uygulandıktan bir saat sonra 5 mg/kg/gün dozda Aroclor 1254 aynı şekilde mısır yağı ile karıştırılarak 2 ml/kg olacak şekilde verildi. Deneme süresi 30 gün olarak belirlendi ve uygulamalar besleme kanülü ile ağızdan gerçekleştirildi. Deney süresi sonunda 120 günlük olan ratların vücut ağırlıkları ve testis ağırlıkları belirlendi. Serum örneklerinde total oksidan seviyesi ve total antioksidan seviyesi ile serum testosteron seviyesi belirlendi. Alınan sağ testis dokusunda TOS ve TAS ile, HO-1 band yoğunluğu belirlendi. Epididimislerden elde edilen sperma örnekleri ile hazırlanan frotilere eosin-nigrosin boyama tekniği uygulanarak anormal spermatozoon sayısı belirlendi. Parafin bloklardan alınan seri kesitlere Crossman'ın üçlü boyama metodu, TUNEL metodu ve sABC boyama yöntemi uygulandı. Işık mikroskobu ile doku kesitlerinde histolojik görünüm, histolojik değişimler, XIV. dönem tubulus yoğunluk değeri, apoptozis, HO-1 yoğunluğu ve anormal spermatozoon sayısı belirlendi. Mikroskoba bağlı görüntü analiz sistemi (Leica Q Win Standart) yardımı ile VII-VIII. dönem ve XII-XIV. dönem seminifer tubulus çapı ve epitel yüksekliği tespit edildi. Ratlarda PCB uygulamasının, histolojik değişimler açısından subbazal vakuolizasyon, epiteliyal dökülme, tubuler lumene germ hücre dökülmesi ve kapilar kanlanmayı artırdığı belirlendi. Ayrıca VII-VIII ve XII-XIV. dönem tubulus çaplarında azalmaya, apoptozisin artmasına, HO-1 enzimi yoğunluğu, serum ve testis dokusu total oksidan seviyesi ile anormal spermatozoon sayısında artışa sebep olduğu tespit edildi. ALA-PCB uygulaması ile sadece PCB uygulanan grupta gözlenen bu olumsuzluklardan subbazal vakuolizasyon, epiteliyal dökülme, tubuler lumene germ hücre dökülmesi ve kapilar hiperemi ile apoptozis oranında önemli derecede azalmaya neden olduğu belirlendi. Dolayısıyla sunulan çalışma ile, PCB'nin erkek reprodüktif sistem üzerinde oluşturacağı toksik etkilere karşı ALA'nın koruyucu etkisinin varlığı ortaya kondu. Literatürden farklı olarak sunulan çalışmada, PCB'nin testosteron üzerinde etkili olmamasının sebebinin, PCB'nin ratlara sindirim sistemi yoluyla verilmesi olabileceği ileri sürülebilir. Sunulan çalışma, testiste PCB toksikasyonuna karşı ALA'nın antioksidan etkisini araştıran ilk çalışmadır. ALA'nın kullanım oranı ve vücuda veriliş yolunun değiştirilerek yapılacak çalışmaların, erkek reproduktif sistemde ALA'nın antioksidan ve anti apoptotik etkisinin ayrıntısının belirlenmesine katkı vereceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler; Aroclor 1254, alfa lipoik asit (ALA), histometri, TUNEL, HO-1, testosteron, total oksidan seviyesi, total antioksidan seviyesi, anormal spermatozoon, rat.
Deneysel diyabet oluşturulan dişi ratların genital sistemindeki değişiklikler ve bu değişiklikler üzerine likopenin etkileri
Sunulan çalışmada; deneysel diyabet oluşturulan ratlarda dişi genital sistem organlarında meydana gelen değişikliklerin belirlenmesi ve oral olarak verilen likopenin bu değişiklikler üzerine etkilerinin ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Araştırmada; 30 adet erişkin dişi Wistar Albino ırkı rat (ortalama 160 g / 4 aylık) kullanıldı. Tek doz 50 mg/kg streptozotosin (STZ) 0,01 M sitrat tamponu pH: 4,5 içerisinde intraperitoneal (i.p.) yolla uygulanarak deneysel diyabet oluşturuldu. Streptozotosin uygulamasından 3 gün sonra açlık kan glikoz düzeyi 250 mg/dl ve üzerinde olan ratlar çalışmaya dahil edildi. Streptozotosin ile diyabet oluşturulduktan 3 hafta sonra kontrol ve diyabetik ratlar kontrol+mısır yağı (n=6), kontrol+likopen (n=6), diyabet+mısır yağı (n=8) ve diyabet+likopen (n=10) olmak üzere rastgele 4 gruba ayrıldı. Kontrol+likopen ve diyabet+likopen gruplarındaki ratlara gavaj yoluyla 4 hafta boyunca her gün 4 ml/kg mısır yağında çözdürülerek 4 mg/kg likopen verildi. Kontrol+mısır yağı ve diyabet+mısır yağı gruplarındaki ratlara ise; hergün 4 ml/kg mısır yağı verildi. Likopen uygulamasının son haftasında bütün gruplarda yer alan hayvanların düzenli östrus siklusu gösterip göstermedikleri vajinal smear yöntemi ile belirlendi. Çalışmanın başlangıcında ve sonunda (8. hafta) tüm gruplardaki ratların vücut ağırlıkları ölçüldü. Açlık kan glikoz değerleri ise, çalışmanın başlangıcında, likopen uygulamasının başında (4. hafta) ve çalışmanın sonunda (8. hafta) tespit edildi. Çalışmanın sonunda diöstrus dönemindeki hayvanlar hafif eter anestezisi altında servikal dislokasyon ile sakrifiye edildi. Hayvanlardan sağ ovaryum, uterus ve vajina örnekleri alındı ve % 4'lük paraformaldehid'te tespit edildi. Ardından rutin histolojik takip serilerinden geçirilen dokular paraplasta gömülerek, 5 μm kalınlığında seri kesitler alındı. Sol ovaryum ise, sıvı nitrojende dondurulup -80 °C'de saklandı. Hazırlanan tüm doku kesitlerine histolojik ve histometrik incelemeler için Crossman'ın üçlü boyama yöntemi uygulandı. Bunun yanında; ovaryumda immunohistokimyasal olarak konneksin-43 ekspresyonu, TUNEL (Terminal Deoxynucleotidyl Transferase dUTP Nick End Labeling) yöntemiyle apoptotik hücre yoğunluğu ve ELISA tekniğiyle malondialdehid (MDA) düzeyi saptandı. Ayrıca histokimyasal incelemeler için ovaryum, uterus ve vajinaya Periyodik Asit Schiff (PAS), uterusa ise; Alcian Blue (AB) pH: 2,5 yöntemleri uygulandı. Sunulan çalışmada; diyabetik ratlarda likopenin yüksek açlık kan glikoz düzeyi üzerinde olumlu bir etkisinin olmadığı görüldü. Ayrıca diyabetik ratların düzensiz östrus siklusuna sahip oldukları tespit edildi. Ovaryumda; diyabetin etkisiyle korpus luteum vakuolizasyonunun, intersitisyel alanlardaki hidropik dejenerasyonun ve korpus luteum sayılarının arttığı; korpus luteum çaplarının ise, azaldığı belirlendi. Bununla birlikte; diyabet+mısır yağı grubunda ovaryumda primordial ve atretik foliküller, intersitisyel hücreler ve korpus luteumdaki luteal hücrelerde konneksin-43 ekspresyonunun azaldığı saptandı. Diğer taraftan; diyabetin etkisiyle ovaryumdaki MDA düzeyinin ve büyük antral foliküllerin granüloza katmanlarındaki apoptotik hücre sayılarının daha yüksek olduğu tespit edildi. Uterusta; diyabetin etkisiyle bez sayısının, endometriyum kalınlığının ve bez epitelinde PAS pozitif aktivitenin azaldığı, aksine bez epitelinde AB pozitif aktivitenin ise arttığı tespit edildi. Vajinada ise; diyabet tablosuyla lamina epiteliyalis yüksekliğinin ve tunika muskularis kalınlığının azaldığı gözlendi. Diyabetik hayvanlara uygulanan likopenin ovaryumun primordial, sekonder ve büyük antral foliküllerinde konneksin-43 ekspresyonunu arttırdığı saptandı. Ayrıca ovaryumda MDA düzeyini ve apoptotik hücre sayısını azalttığı tespit edilmekle birlikte, bu bulguların istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi. Uterusta ise; diyabetli hayvanlara verilen likopenin histometrik ve histokimyasal açıdan önemli bir değişim oluşturmadığı görülürken; vajinada diyabet+likopen grubunda tunika muskularis kalınlığının arttığı saptandı. Sonuç olarak; diyabetin etkisiyle dişi genital sistem organlarında tespit edilen değişiklikler ve likopenin koruyucu etkilerinin varlığı bazı parametrelerde ilk kez ortaya konmuştur. Diyabetik hayvanlarda likopen dozu ve uygulama süresini artırarak yapılacak çalışmaların, dişi genital sistemde likopenin antioksidan etkisini daha belirgin ortaya çıkaracağı düşünülmektedir.
Kateşin ve gallik asitin sıçan karaciğer yağlanmasına etkisi
Erkek sıçanlarda yüksek yağ içerikli diyet uygulamasını takiben oluşan karaciğer yağlanmasında, farklı dozda kateşin ve gallik asitin yağlı karaciğer dokusuna etkisi araştırıldı. Bu amaçla 160 +/- 30gr ağırlığında 80 adet Wistar albino türü erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar, 1. grup (K), 2. grup (KY), 3. grup (KY + Kat 10), 4. grup (KY + Kat 50), 5. grup (KY + Kat 100), 6. grup (KY + Gal 10), 7. grup (KY + Gal 50), 8. grup (KY + Gal 100), 9. grup (K-10 hafta) ve 10. grup (KY- 10 hafta) olmak üzere gruplara ayrıldı. Yağlanmayı tespit etmek amacıyla 1. ve 9. grup 10 hafta boyunca standart sıçan yemiyle, diğer gruplar 10 hafta boyunca yüksek yağ içerikli diyetle beslendi. 10 haftanın sonunda 9. ve 10. gruplardan elde edilen karaciğer dokuları ve kan örneklerinde yapısal ve biyokimyasal incelemeler yapıldı. 1. grup standart sıçan yemiyle, 2. grup yüksek yağ içerikli diyetle 6 hafta daha beslendi. Diğer gruplara yukarıda belirtilen şekilde 10, 50 ve 100 mg/kg/gün kateşin ve gallik asit 6 haftalık süreçte gavaj yoluyla verildi. 16 haftalık deney süresi sonunda sıçanlardan kesilerek karaciğer dokuları ve kalpten kan örnekleri alındı. 10 haftalık gruplardan 10. grupta iNOS enzim aktivitesi, TG içeriği, ALT, AST, MDA enzim aktiviteleri artarken, SOD ve CAT aktivitesi azaldı. GSH değerlerinde iki grup arasında fark gözlenmedi. 16 haftalık 2. grupta da iNOS enzim aktivitesi, TG içeriği, ALT, AST ve MDA değerleri artarken SOD aktivitesi azaldı. CAT ve GSH aktivitelerinde ise gruplar arasında fark gözlenmedi. iNOS enzim aktiviteleri ve TG içeriği KY + Gal 50 ve KY + Gal 100 gruplarında azaldı. AST değerleri KY + Gal 50 grubunda düşüş gösterdi. MDA değerleri de KY + Kat 100 ve KY + Gal 100 gruplarında oldukça azaldı. Histolojik olarak 10 haftada 10 grupta 3. derecede yağlanma gözlendi. 16 haftalık 2. grupta 3. derecede yağlanmaya ek olarak balonlaşmalar, granüler ve vakuoler dejenerasyonlar, sinüzoidal dilatasyonlar, mononükleer hücre infitrasyonları görüldü. KY + Gal 100 grubunun yapısal olarak normale en yakın, KY + Gal 50 grubunun AST enzim aktivitesini düzenleyici, KY + Kat 100 ve Ky + Gal 100 gruplarının lipid peroksidasyonunu azaltıcı etkiye sahip olduğu görüldü. KY + Gal 100 grubunun hem yapısal hem de biyokimyasal düzeyde hasarı azalttığını söyleyebiliriz.
Mezenşimal kök hücrenin implantasyon üzerine etkisi
Embriyonun uterusa tutunması ile birlikte endometriyum da bir dizi morfolojik ve yapısal değişiklikler meydana gelir. Ekstraselüler matriksin (ESM) düzenlenmesinde görev alan ve enzimlerden oluşan Matriks metalloproteinaz (MMP) enzim sisteminin gebelikte implantasyon üzerine etkili olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada ekstraselüler matriks proteinlerinden biri olan fibronektin, matriks metalloproteinaz enzim sistemine üye olan MMP- 2 ve MMP- 9'un sıçanlarda implantasyon bölgesi üzerine Mezenşimal kök hücre (MKH) uygulanması ile meydana gelen değişikliği immünohistokimyasal yöntemle göstermeyi amaçladık. Çalışmamızda gebeliğin 10. gününde 16 erişkin "Wistar Albino" dişi rat deney ve kontrol olmak üzere 2 farklı gruba ayrılarak, sıçan kemik iliğinden elde ederek çoğaltığımız MKH'ler 8 sıçana verildi ve kontrol grubunda olan 8 sıçana ise Phosphate Buffered Saline (PBS) verildi. Aynı uygulama gebeliğin 21.gününde de yapıldı. Çalışmaya dahil edilen grupların implantasyon bölgeleri ve plasentaları çıkarıldı ve bu örneklerde Fibronektin, MMP- 9 ve MMP- 2 immunohistokimyasal yöntemle gösterildi. Gebeliğin 10. gününde uterustaki endometriyal stromal hücrelerin farklılaşması ile oluşan desidual yapıda fibronektinin deney ve kontrol grubunun her ikisinde de benzer bölgelerde reaktivite gösterdiği, aralarında anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür. MMP -2 düzeyi MKH verilen grupta trofoblastik dev hücrelerin etrafında immunreaktivisenin düştüğü, desidua hücrelerinde, bez epiteli ve damar duvarında ki immünreaktivitenin benzer yoğunlukta olduğu gözlendi. MMP -9 düzeyinin ise desidua hücrelerinde reaktivitesinin kontrol grubuna göre daha yoğun olduğu tespit edildi. Gebeliğin 21. gününde plasentanın olgun yapıda olduğu ve artan trofoblast proliferasyonu ile birlikte Fibronektin, MMP- 2 ve MMP- 9 aktivitesinin 10. güne göre fazla değişmediği gözlendi. Sonuç olarak, 10. günde MKH verilmesi ile MMP- 9 aktivitesinin biraz daha arttığı, gün ilerledikçe plasentanın olgun yapıya ulaştığı, deney ve kontrol grupları arasında MMP- 2, MMP- 9 ve Fibronektinin immünreaktivitesinde anlamlı bir fark bulunamamıştır.
Diyabetik gebe farelerin plasentalarında ve fetuslarında endoplazmik retikulum stres belirteçlerinin araştırılması
Tez çalışmamda, diyabet durumunun fetal karaciğer ve plasentalarda ER stres belirteçleri açısından bir fark oluşturup oluşturmadığının tespit edilmesi amaçlandı. Bu amaç ile, dört gruptan oluşan bir deney dizaynı oluşturuldu. Bu gruplar; sıfır kontrol grubu, gebe kontrol grubu, diyabetik gebe grubu ve gebe sitrat grubudur. Belirteçlerin araştırılması için immünohisto kimyasal tekniklerin yanı sıra western blot tekniği de kullanılmıştır. Yapılan deneylerin sonuçlarına göre, diyabetik grubun fetal karaciğer dokularında, diğer gruplara kıyasla incelemiş olduğumuz Nrf2, GADD 153, BIP, Xbp1 ve Herpud antikorları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p˃0.05). Plasenta dokularında; BIP, Xbp1 ve Herpud antikorları ile yapılan western blot sonuçlarına göre ise, diyabet grubundaki plasentaların bu belirteçler açısından diğer gruplara kıyasla azalma gösterdiğini saptadık. Gruplar arasında fetus ve plasenta ağırlıklarını kıyasladığımız zaman ise, diyabet grubundaki fetus ve plasentalarda diğer gruplara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş saptanmıştır (p˂0.05).
Trimetobenzamid uygulanmış gebe sıçanlara, timokinonun yeni doğan karaciğer dokusu üzerine etkisi
Gebeliklerin bazılarında görülen, bulantı ve kusmaya karşı kullanılan çok sayıda antiemetik ilaç bulunmaktadır. Sunulan çalışmada antiemetik trimetobenzamid'in gebe sıçanlarda ve yenidoğanlarda karaciğere olan muhtemel etkileri ile antioksidan olan timokinonun etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamızda 240-280 gram ağırlığında, 30 adet Wistar cinsi albino dişi sıçanı kullandı. Gebe olan sıçanlar gebeliklerinin ilk gününde; kontrol grubu, 1.grup 5 mg/kg/gün trimetobenzamid, 2.grup 10 mg/kg/gün trimetobenzamid, 3.grup 1ml suda 50 mg/kg/gün çözünen timokinon (TQ), 4.grup 5 mg/kg/gün trimetobenzamid+TQ, 5.grup 10 mg/kg/gün trimetobenzamid+TQ verilen 6 eşit gruba ayrıldı. Sıçanların gebeliklerini takiben 11 gün intramuskuler olarak 5mg/kg ve 10mg/kg dozlarda trimetobenzamid verilirken, TQ verilecek olan sıçanlara ise gebelikleri boyunca gavaj yolu ile uygulama yapıldı. Yavru sıçanların doğumdan üç gün sonra vücut ağırlıkları alındı. Doğumu takiben 3. gün sonunda anestezi altında anne ve yavrularından karaciğer dokuları alındı. Yapısal olarak ışık ve elektron mikroskobunda dokular incelendi. Biyokimyasal olarak ALT, AST, CAT, SOD ve MDA ölçümleri yapıldı. 10mg/kg dozda verilen trimetobenzamid, anne karaciğerinde yapısal değişiklik olarak vakuoler ve granüler dejenerasyona ayrıca mononüklear hücre infiltrasyonuna yol açmaktadır. Yavru sıçanların karaciğerlerinde 10 mg/kg dozda verilen trimetobenzamid sonucunda yağ damlacıklarının sayıca artmış olduğu ayrıca vakuoler ve granüler dejenerasyona neden olduğu gözlendi. Antioksidan olan TQ anne ve yavru karaciğerlerindeki hasarlanmayı düzeltmektedir. Bununla birlikte biyokimyasal verilerde istatistiksel bir anlamlılık elde edilemedi. Anahtar Kelimeler: Trimetobenzamid, Timokinon (TQ), Gebelik, Karaciğer Mikroskobisi.
Sperm kriyoprezervasyonu sonrasında apoptozisin değerlendirilmesi
İnsan sperm örneklerinin depolanması yani sperm bankası oluşturabilmek için uzun yıllardır çeşitli çalışmalar yapılmış ve çeşitli metotlar denenmiştir. Amaç spermin en az yapısal ve fizyolojik zararla döllenme kapasitesini sürdürebilmesi olmuştur ve kriyoprezervasyonla bu kısmen başarılmıştır. Ancak günümüzde ne yazık ki kriyoprezervasyon için standart bir yöntem mevcut değildir ve henüz aydınlatılamamış bir çok soru vardır. Bu amaçla bu çalışmada kriyoprotektan farkının dondurma çözme sonrasında spermde DNA fragmantasyonuna etkisini araştırdık.Bu amaçla toplam 50 olgu (sperm motilite bozukluğu olan asthenozoospermia, 40 olgu ile motilite bozukluğu olmayan normozoospermia 10 olgu) çalışma kapsamına alındı. Olgulardan elde edilen semen örnekleri makroskobik olarak koagülasyon, likefaksiyon, görünüm, hacim, viskozite ve pH açısından değerlendirildi. Mikroskobik olarakta motilite, sperm konsantrasyonu morfoloji yönünden dünya sağlık örgütü (WHO) kritelerine göre değerlendirildi. Bundan sonraki aşamada her bir olgudan alınan semen örnekleri iki gruba ayrıldı. Yıkama öncesi grup ve yıkama sonrasında iki farklı solüsyon (Medicult ve TEST yolk buffer) ile dondurulup çözülen grup. Her iki gruba da DNA fragmantasyonunu göstermek için TUNEL yöntemi uygulandı. Apopitoz bulguları ultrastrüktürel olarak da TEM ile değerlendirildi. Böylece yıkama öncesi ve yıkama sonrası dondurulan ve çözünen gruplar ile iki kriyoprotektan madde arasındaki fark ortaya konmaya çalışıldı. Beklenildiği gibi sperm sayısı, total motilitede yıkama sonrası artış, dondurup çözme sonrası da anlamlı bir düşüş gözlendi. Ancak iki farklı kriyoprotektan karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Çözme sonrası iki kriyoprotektan gurubu arasında DNA fragmantasyon ortalaması açısından ise anlamlı farklılık vardır.Sonuç olarak, bulgularımız spermin dondurma öncesi yıkanıp yıkanmama tartışmasına açıklık getirerek dondurma öncesi mutlaka yıkanması gerektiği doğrultusundadır. Ultrastrüktürel olarak da desteklenen, DNA fragmantasyonunun değerlendirildiği TUNEL testi sonucunda yıkanmamış örnekler ile yıkanan ve dondurulup çözünen örnekler arasında anlamlı fark ortaya konmuştur.
Seminal plazma reaktif oksijen türlerinin (ros) sperm dna fragmantasyonu ve apopitozu sürecinde infertiliteye olan etkisinin değerlendirilmesi
Spermatozoon DNA hasarının infertilitedeki önemi şimdiye kadar farklı mekanizmalarla birçok araştırmacı tarafından açıklanmaya çalışıldı. Bu mekanizmalardan protaminasyon, apopitoz ve oksidatif stres üzerinde duruldu. Sigaranın insanda semen kalitesini ve erkek faktörlü fertiliteyi ROS düzeyini arttırarak etkilediğine dair yayınlar bulunmakla birlikte sigara ile spermatozoon parametreleri arasında anlamlı ilişkinin saptanmadığı yayınlarda mevcuttur. Biz bu çalışmada sigara içimine bağlı olarak seminal plazma reaktif oksijen türlerinin, sperm DNA fragmantasyonu ve apopitozu sürecinde infertiliteye olan etkisinin değerlendirilmesini amaçladık.Sigara içen ve içmeyen 27 Astenozoospermia'lı, kontrol grubu olarak da sigara içen ve içmeyen 23 Normozoospermia'lı olmak üzere toplam 50 olgu çalışma kapsamına alındı. Bütün olgulardan toplanan semen örnekleri, makroskobik, mikroskobik, enzim aktivitesi ve morfometrik açıdan değerlendirildi. Reaktif oksijen türlerinin düzeyleri malondialdehit (MDA), antioksidanlardan Glutatyon peroksidaz (GPX) enzimi ve total protein miktarları ölçülerek belirlendi. Mikroskobik değerlendirmede sperm sayısı ve motilitesi WHO (Dünya Sağlık örgütü) kriterlerine göre, morfolojisi de Kruger'in kesin kriterlerine göre değerlendirildi. Eosin testi uygulanarak ışık mikroskobunda spermatozoon vitalitesi değerlendirildi. Her bir olgudan alınan semen örnekleri sırasıyla DNA fragmantasyonunu belirlemek için direkt TUNEL (TdT-mediated-dUTP nick end labeling) protokolü, apopitozu belirlemek için TUNEL pozitif oranının %10 ve üzeri olduğu olgularda Annexin V testi uygulandı. Ultrastrüktürel inceleme için transmisyon elektron mikroskobu kullanıldı.Çalışmamızda ROS düzeyinin yüksek bulunduğu astenozoospermia hasta grubunda spermatozoon DNA fragmantasyonu, kontrol grubundan daha fazlaydı. DNA fragmantasyonu ile semen parametreleri, vitalite arasında negatif korelasyon bulundu. Normozoospermia ve astenozoospermia olguları birbirleriyle karşılaştırıldığında sigaranın semen parametrelerine (konsantrasyon, motilite, morfoloji) etkisinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptandı. Sigara içen normozoospermia ve astenozoospermia olgularında içmeyenlere göre DNA fragmantasyonu daha yüksek olmakla birlikte istatistiksel açıdan anlamlı bulunmadı. Reaktif oksijen türeleri (ROS) ile semen parametreleri, vitalite gruplar arasında farklı olmakla birlikte istatistiksel açıdan ilişki bulunmadı. Ayrıca spermatozoon DNA fragmantasyonu ile apopitoz arasındaki pozitif korelasyon istatistiksel açıdan da anlamlıydı. Apopitoz ile ROS arasında doğrudan bir ilişki gösterilemedi.Sonuç olarak sigara içiciliği ile artan ROS düzeyinin apoptozisi indüklediğini ve dolayısıyla infertilitede doğrudan etkili olduğunu iddia eden çalışmaların aksine bu çalışmada sigara içiciliğinin ROS düzeyine etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamış apoptozis ve infertiliteye etkisi belirlenememiştir. İnfertillerde sigara içimiyle ROS'un doz bağımlı olarak arttığı bununda apoptozisten farklı bir mekanizma ile DNA fragmantasyonu oluşturduğu gösterilmiştir.
İnsan granüloza hücrelerinde apopitozun değerlendirilmesi
Çalışmamızda yardımlı üreme teknikleri sikluslarında follikül aspirayonuyla elde edilen granüloza hücrelerindeki apopitoz oranlarının immunohistokimyasal ve ultrastrüktürel incelemesi ve folliküler sıvılarda ROS düzeylerinin karşılaştırılması amaçlanmaktadır.Çalışmamız prospektif klinik gözlemsel bir çalışmadır. Dokuz Eylül Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Tüp Bebek Merkezi'ne çocuk sahibi olamama şikayeti ile müracaat eden primer yada sekonder infertil tanısına ek olarak PCOS, erkek faktör ve açıklanamayan infertilite tanısı konan ve yardımla üreme tekniği siklusuna alınan 30 hasta katıldı. Bütün olgulardan toplanan folliküler sıvılarındaki ROS spektrofotometrik yöntemle incelendi, ışık mikroskopu değerlendirmesi ile granüloza hücrelerindeki TUNEL pozitif hücre insidansı değerlendirildi ve aynı zamanda granüloza hücrelerinde meydana gelebilecek organel düzeyindeki değişiklikler Transmisyon Elektron Mikroskobu ile incelendi.Çalışmamızda granüloza hücrelerindeki ışık mikroskopi değerlendirmesi sonucunda açıklanamayan infertil grubunda TUNEL pozitif hücre ortalaması PCOS ve erkek infertil gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu. Folliküler sıvı MDA düzeyleri açıklanamayan infertilite olgularında PCOS'lu olgulara ve erkek faktör grubuna göre yüksek olduğu tespit edildi. Folliküler sıvı GPx düzeylerinin ise PCOS'lu olgularda, açıklanamayan infertilite ve erkek faktör olgularına göre yüksek olduğu tespit edildi. Ancak gruplardaki folliküler sıvı MDA ve GPx seviyeleri arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunamadı. Elektron mikroskopisi değerlendirmelerinde ise hem DNA fragmantasyonunun değerlendirildiği TUNEL testi sonuçları ile hem de folliküler sıvı MDA seviyelerinin değerlendirilmesi ile elde edilen sonuçlara paralel olarak ince yapı değişiklikleri gözlendi.Çalışmamızda TUNEL tekniği, oositi destekleyen granüloza hücrelerindeki DNA kırıklarının belirlenmesi ve böylece hücrelerin apopitotik yola girdiğinin gösterilmesi için kullanılmıştır. Buna ek olarak ultrastrüktürel olarak süreçteki dejenerasyon değerlendirilmiş ayrıca bu duruma follikül sıvısındaki oksidatif stresin etkisi de araştırılmıştır. Böylece çalışmamızda PCOS'lu olgularla açıklanamayan infertilite olgularının karşılaştırılması, bu 3 farklı teknik kullanılarak ilk kez değerlendirilmiştir.Anahtar kelimeler: Granüloza Hücresi, PCOS, Açıklanamayan İnfertilite, TUNEL, Apopitoz, Ultrastrüktür, ROS
Prepubertal dönemdeki dişi ratların ovaryumları üzerinde elektromanyetik alanın etkisine karşı lipoik asidin koruyucu özelliğinin biyokimyasal, ışık mikroskobik ve ultrastrüktürel düzeyde incelenmesi
Çalışmamızda elektromanyetik alanın ovaryumda meydana getirdiği değişimler ile ve bu değişimler üzerine lipoik asidin antioksidan etkisi incelenmiştir. EMA'nın ovaryumda beklenen apopitozdaki rolü, ayrıca oksidatif stres parametreleri üzerine olan etkisi de çalışılmış ve ultrastrüktürel incelemelerle desteklenmiştir.Dokuz Eylül Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Etik Kurulu'nun 21/03/2008 gün ve 33 sayılı kararı ile çalışmaya başlanmıştır.Çalışmamızda yirmi dört Wistar Albino türü prepubertal dişi sıçanlar 3 gruba ayrılmıştır: I. Grup; Kontrol grubu, EMA'ya maruz kalmamış ve p.o.serum fizyolojik almış denekler (n=7), II. Grup; EMA grubu. 50 Hz - 3mT EMA'ya maruz kalan ve p.o. serum fizyolojik uygulanmış denekler (n=7, 6 hafta boyunca günde 4 saat EMA), III. Grup; EMA+LA grubu. EMA maruziyeti + Lipoik Asit uygulanmış denekler (6 hafta boyunca günde 4 saat EMA, n=10, 100 mg/kg Lipoik Asit p.o.). Deney sonunda biyokimyasal, ışık mikroskopik ve elektron mikroskopik incelemeler için ovaryum dokuları alındı.Gruplar arası follikül sayılarının karşılaştırılması sonucunda EMA'ya maruz kalan grupta primer ve sekonder follikül sayılarında diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı azalma saptanmıştır. DNA hasarının değerlendirilmesinde Kontrol ve EMA+LA grupları arasında primer ve sekonder folliküllerdeki TUNEL pozitif boyanan granüloza hücrelerinde anlamlı fark gözlenmezken, EMA grubunda primer ve sekonder folliküllerde tunel pozitif hücre sayısı kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Hem EMA grubunda hem de EMA+LA grubunda MDA düzeyi ortalamaları EMA' nın verdiği hasardan dolayı kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Ancak EMA ve EMA+LA grupları arasında MDA düzeyleri açısından bulunan fark istatistiksel olarak anlamlı değildi.Hem EMA grubunda hem de EMA+LA grubunda GPx düzeyi ortalamaları EMA' nın verdiği hasardan dolayı kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu. Ancak EMA ve EMA+LA grupları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Elde ettiğimiz bulgulardan antioksidan olarak kullandığımız lipoik asitin oksidatif stres parametreleri üzerine etki etmediği sonucuna vardık.Yapılan seri kesitlerde, EMA'nın ovaryumu çevreleyen fibröz kapsülden parankima içerisine giren bağ dokusu demetlerinde kalınlaşmaya, interstisyel doku içindeki damarlanmada artışa, yer yer damarlarda dilatasyona, konjesyona ve kapillerlerde genişlemelere neden olduğu sonucuna varılmıştır.Yaptığımız bu çalışmada lipoik asidin, elektromanyetik alanın ovaryum dokusunda neden olduğu hasara karşı kullanılması literatürde bir ilktir.Anahtar kelimeler : Elektromanyetik alan, Lipoik asit, Ovaryum, Apopitoz, ROS, Ultrastrüktür
Yenidoğan, döneminden erişkinliğe kadar olan dönemde rat testislerinde spermatogonial kök hücre sayısında ve dağılımında görülen değişikliklerin incelenmesi
Erkek genital sistemin gelişiminde, erkek üreme sistemi hücreleri olan spermatogoniaların gelişim sürecine spermatogenezis adı verilir. Spermatojenik kök hücrelerden spermatogoniaların oluşumu intrauterin hayatta başlar. Erişkinlerde spermatogenezisin adolesan döneminde başlatılıp sürdürülebilmesi için testislerde yer alan spermatogonialardan yeni spermatozoaların oluşturulması gereklidir. Çalışmamızın amacı; spermatogonial kök hücrelerin doğumdan hemen sonraki döneminden başlayıp, ergin döneme dek farklı periodlarda gelişimlerini incelemektir. Çalışmamızda 30 adet Sprague-Dawley türü erkek rat 5 gruba ayrıldı. Ratların testisleri doğumdan sonraki 24. saatte, 10. günde, 20. günde, 30. günde ve 60. günde çıkartıldı. Dokular histolojik takip metodu sonrasında hematoksilen eozin ve immunohistokimyasal olarak c-kit ve Vasa primer antikorlarla boyanarak ışık mikroskobunda incelendi. Spermatogonial kök hücrelerin görüntü analiz programı ile sayımları yapılarak, spermatogonial kök hücrelerin gelişimsel süreçte gösterdiği değişiklikler belirlendi. Elde edilen sonuçlara göre, c-kit ve Vasa (+)'nın doğum sonrası dönemde eksprese olmaya başladıkları ancak Vasa ekspresyonunun ilerleyen zamana bağlı hızlı bir artış göstermesine karşın c-kit'de daha yatay ama giderek artan bir ekspresyon gözlemlendi. Elde edilen bulgular spermatogenesis süreci değerlendirmesinde bu 2 proteinin belirteç olarak kullanılabileceğini ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: • Spermatogonial Kök Hücre • Testis • İmmünohistokimya • Spermatogenezis, • C-Kit • Vasa.
Deneysel olarak oluşturulan diyabet modelinde etil pirüvat'ın sıçan testisine etkisinin incelenmesi
Amaç: Diabetes Mellitus (DM) modeli oluşturulan erkek sıçanlarda DM'nin testis yapısında oluşturduğu hasarı incelemek ve bu hasarda Etil Pirüvat'ın (EP) etkisini, histokimyasal (Hematoksilen-Eozin, Masson Trikrom, Periyodik Asit Schiff (PAS), immunohistokimyasal (Aktive Kaspaz-3 ve TUNEL) ve biyokimyasal [Malondialdehit (MDA), Glutatyon (GSH) ve Glutatyon Peroksidaz (GPx)] olarak göstermektir. Metod: Çalışmada deney grupları aşağıdaki gibi düzenlendi 1.Grup. Kontrol Grubu: Hiçbir madde uygulanmayacak, bazal değerler için kullanılacak gruptur. Deney başladıktan sonraki 18. günde tüm denekler sakrifiye edildi ve testis doku örnekleri alındı. 2.Grup. Etil Pirüvat Grubu: Deneklere deney başlangıcının 3. gününden itibaren 18. güne kadar günde iki defa intraperitoneal (i.p.) yolla 50 mg/kg Etil Pirüvat verildi. 18. gün sakrifiye edildi. 3.Grup. Diyabet Grubu: Deneklere ilk gün i.p yolla tek doz 45 mg/kg streptozotosin (STZ) verildi. 18. gün sakrifiye edildi. 4.Grup. Diyabet ve Etil Pirüvat Grubu: Deneklere ilk gün i.p yolla tek doz 45 mg/kg STZ verildi. Deney başlangıcının 3. gününden itibaren 18. güne kadar günde iki defa i.p yolla 50 mg/kg Etil Pirüvat verildi. 18. gün sakrifiye edildi. Histolojik ve morfometrik incelemeler için deneklerden alınan sağ testiste Hematoksilen-Eozin, Masson Trikrom, Periyodik Asit Schiff (PAS), immünohistokimyasal olarak; TUNEL ve Aktif Kaspaz-3 boyamaları yapıldı. Biyokimyasal incelemeler için deneklerden alınan sol testiste GSH, GPx, MDA düzeyleri incelendi. Bulgular: Yapılan histokimyasal incelemelerde, kontrol grubunda normal testis yapısı gözlendi. Diyabet grubunda; bazal membran kalınlaşması, bazal membran ondülasyonu, seminifer tübüllerde vakuolizasyon, germ hücre kaybı ve interstisyel alanda bağ doku artışı gözlendi. Etil pirüvat ve diyabet+ etil pirüvat gruplarında Hematoksilen-Eozin, Masson Trikrom, PAS boyamaları ve Johnsen skorlaması yapıldığında normale yakın testis yapısı gözlendi. İmmünohistokimyasal olarak TUNEL ve kaspaz-3 boyamaları yapılarak testis doku örneklerinde pozitif hücre aktivasyonuna bakıldı. Kontrol grubuna göre diyabet grubunda apopitotik hücre sayısı anlamlı olarak arttığını belirledik. Diyabet+ etil pirüvat grubuyla diyabet grubu kıyaslandığında, diyabet+ etil pirüvat grubunda apopitotik hücre sayısında anlamlı azalma olduğunu gözlemledik. Biyokimyasal incelemelerde, GPx, GSH ve MDA değerlendirildi. MDA'nın, diyabet grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı derecede artığını, GSH ve GPx'in ise anlamlı olarak azaldığını tespit ettik. MDA değerleri için diyabet grubu ile etil pirüvat ve diyabet+ etil pirüvat grupları kıyaslandığında, etil pirüvat ve diyabet+ etil pirüvat gruplarında anlamlı bir azalmanın olduğunu gözlemledik. Ayrıca diyabet grubuna göre etil pirüvat ve diyabet+ etil pirüvat gruplarında GSH ve GPx değerleri anlamlı olarak yüksek bulundu. Sonuç: Çalışmamızda STZ ile oluşturulan diyabette testis dokularında oluşan hasarı, etil pirüvat tedavisinin azalttığını bulduk.
Farelerde parasetamol ile oluşturulan testis hasarında L-karnitinin etkisi
Amaç: Parasetamol kaynaklı testis toksisitesine L-karnitinin etkisi bilinmemektedir. Çalışmanın amacı, parasetamol ile oluşturulan testis hasarında L-karnitinin koruyucu ve tedavi etkilerinin histokimyasal, immünohistokimyasal, enzim aktiviteleri ve ultrastrüktürel olarak incelemektir. Yöntem: Denekler rastgele SF1, SF2, APAP1, APAP2, Koruyucu etki ve Tedavi gruplarına ayrıldı. SF gruplarına yalnızca serum fizyolojik verildi. APAP grubuna 400mg/denek/gün olacak şekilde intra peritoneal olarak Parasetamol (SİGMA-A-7085 100 gr) verildi. Koruyucu etki ve tedavi grubuna 500 mg/denek/gün olacak şekilde intra peritoneal olarak l-karnitin (SİGMA-C-0283 5g) verildi. SF1, APAP1 ve Koruyucu etki grubundaki fareler 10. günde, SF2, APAP2, Tedavi grubundaki fareler 15.günde ketamin/ksilazin anestezisi altında sakrifiye edilerek testisleri alındı. Sol testistler enzim aktiviteleri için, sağ testisler histolojik incelemeler için kullanılmıştır. Fareler denek ve testis ağırlıkları gibi parametreler içeren sonuçlarla kayıt altına alınmıştır. Deneklerin deney başlangıcında ve sonunda ağırlıkları ölçülmüştür. Işık mikroskobik incelemeler için elde edilen kesitler, Hematoksilen-Eozin (HE), Periyodik Asit Schiff (PAS) ve Masson Trikrom ile boyandı. Kesitlerde Johnsen skoru, seminifer tübül çapı, seminifer tübül epitel yüksekliği ve bazal membran kalınlığı değerlendirildi. Apoptozu saptamak için TUNEL ve aktif kaspaz-3 boyamaları yapıldı. Testis yapısı ultrastrüktürel olarak incelendi. Enzim aktivitelerini incelemeler için testis dokusunda ise glutatyon(GSH), glutatyon peroksidaz (GPx) ve malondialdehit (MDA) düzeyleri incelendi. Bulgular: Yapılan ışık mikroskobik ve ultrastrüktürel incelemelerde SF1 ve SF2 gruplarında normal testis yapısı gözlendi. APAP1 ve APAP2 grubunda spermatogenik seri hücre diziliminde düzensizlik, germ hücre kaybı ve vakuolizasyon, seminifer tübül bazal membran kalınlığı ve çapında azalma ve intertisyel alanda bağ doku artışı gözlendi. Koruyucu etki ve Tedavi grubuplarında ise testis yapısı normale yakın morfolojide görüldü. İmmünohistokimyasal olarak TUNEL ve kaspaz-3 boyamaları yapılarak testis doku örneklerinde pozitif hücre aktivasyonuna bakıldı. SF1 ve SF2 grubuna göre APAP1 ve APAP2 grubunda apoptotik hücre sayısının anlamlı olarak arttığı belirlendi. Koruyucu etki ve Tedavi grubuyla APAP1 ve APAP2 grubu kıyaslandığında, Koruyucu etki ve Tedavi gruplarının apoptotik hücre sayısında anlamlı azalma gözlemlendi. Sonuç: Çalışmamızda APAP ile oluşturulan testis hasarında, LK'nın koruyucu ve tedavi edici etkisi gösterildi. Anahtar kelimeler: parasetamol, l-karnitin, testis, fare
Radyasyonun neden olduğu testis hasarında apocynin'in etkilerinin histolojik olarak incelenmesi
Amaç : Çalışmamızda radyasyon uygulanan sıçanlarda, testis dokusunda meydana gelen hasara karşı kuvvetli bir antioksidan olan Apocynin'in koruyucu etkilerini histokimyasal, immünohistokimyasal, elektron mikroskobik ve biyokimyasal düzeyde incelemeyi amaçladık. Yöntem : Çalışmamızda 35 adet Wistar albino erkek sıçan (n=7) 5 gruba ayrıldı: 1-Kontrol grubu: normal adlibitum beslenen grup, 2-Sham grubu: 5 gün günde tek doz ip. salin verilen grup, 3-Apocynin grubu: 5 gün 20 mg/kg/gün apocynin salinde ip. verilen grup, 4-Radyasyon grubu: Tek doz 10 Gy skrotal radyasyon uygulanan grup, 5-Apocynin+Radyasyon grubu: Radyasyon öncesi 5 gün ip. 20 mg/kg/gün apocynin salinde verilen ve son dozdan 24 saat sonra tek doz 10 Gy skrotal radyasyon uygulanan grup. Radyasyon uygulamasından 24 saat sonra tüm gruplar sakrifiye edildi. Işık mikroskobik incelemeler için Hematoksilen & Eozin (H&E), Periyodik Asit Sciff (PAS) ve Masson Trikrom boyaması ile boyandı. Kesitlerde Johnsen's skorlaması yapılıp, seminifer tübül çapı, seminifer tübül epitel yüksekliği ve bazal membran kalınlığı ölçüldü. İmmunohistokimyasal olarak apopitozu değerlendiemek için TUNEL, aktive kaspaz-3 immunohistokimya, hücreler arası sıkı bağlantı kompleksleri için ZO-1 ve Occludin immunohistokimyasal boyama yapıldı. Testis dokusu ultrastrüktürel olarak değerlendirildi. Biyokimyasal incelemeler için doku homojenatlarında Glutatyon Peroksidaz (GPx), Süperoksit Dismutaz (SOD), ve Malondialdehit (MDA) düzeyleri ölçüldü. Bulgular : Yapılan ışık mikroskobik ve elektron mikroskobik incelemelerde kontrol, sham ve apocynin gruplarında normal yapıda seminifer tübüller, düzgün sıralanmış spermatogenik seri hücreleri, normal kalınlıktaki seminifer tübül çapları, seminifer epitel yükseklikleri ve bazal membran yapısı gözlendi. Radyasyon grubunda germ hücre kaybı, intertisyel alanda bağ doku artışı saptandı. Johnsen's skorlamasında, seminifer tübül çaplarında ve seminifer tübül epitel yüksekliğinde azalma ve bazal membran kalınlığında artış gözlendi. Apocynin+radyasyon grubunda ise normale yakın morfolojide testis yapısı gözlendi.. Yapılan immunohistokimyasal incelemeler sonucunda radyasyon grubunda kontrol grubuna oranla seminifer tübüllerde TUNEL pozitif boyanan hücre sayısının ve aktive kaspaz-3 immun pozitif boyanan hücre sayısının arttığı, ZO-1 immun pozitif ve occludin immun pozitif hücre sayısının azaldığı saptandı. Apocynin+radyasyon grubunda ise TUNEL pozitif ve aktive kaspaz-3 immun pozitif hücre sayısının azaldığı, ZO-1 immun pozitif ve occludin immun pozitif hücre sayısının ise kontrole yakın bir şekilde arttığı tespit edildi. Biyokimyasal olarak ise Apocynin uygulamasının hasar grubu ile karşılaştırıldığında GPx ve SOD düzeyini arttırdığı, MDA düzeyini ise azalttığı görüldü. Sonuç : Radyasyonun oluşturduğu testis hasarında, Apocynin'in oluşan doku hasarını, apopitozu ve oksidatif stresi azaltarak olumlu koruyucu etkileri olduğu sonucuna varıldı.
Amniyotik sıvı kaynaklı kök hücrelerin osteojenik farklılaşmasının optimizasyonunda adaylar: TGF-ß3, 17ß-estradiol ve osteoprotegerin
Kemik doku, organik ve inorganik maddelerden oluşan kompleks bir dokudur. Hormonlar, büyüme faktörleri, sitokinler, iz elementler gibi birçok unsurun etki gösterdiği kemik dokuda 100'ün üzerinde hastalık ve sendrom tanımlanmıştır. Her biri karmaşık ve farklı yaklaşımlar gerektiren bu hastalıklar, kemik rejenerasyonu ile ilgili girişimlere ihtiyaç duyan bireylerde yenilikçi hücresel tedavi yaklaşımlarında problemlere sebep olabilecek potansiyeldedir. Çalışmada osteoblast hücre hattı olan hfOB hücreleri üzerinde TGF-ß3 ve 17ß-estradiol kullanarak kemik metabolizmasında önemli role sahip olan osteoprotegerin (OPG) proteinin üretimi arttırılarak yüksek seviyede OPG içeren koşullandırılmış medyum (KM) elde edildi. Elde edilen yüksek seviyede OPG içeren KM'nin yanı sıra TGF-ß3, 17ß-estradiol ve standart hfOB KM kullanılarak amniyotik sıvı kaynaklı kök hücrelerde (ASKKH) osteojenik farklılaştırma çalışmaları yapıldı. On dört ve yirmi bir günlük farklılaştırma çalışmalarının ardından hücreler real-time PCR yöntemi ile osteojenik belirteçler olan SPP1, RUNX2, COL1 ve DCN gen ifadeleri bakımından incelendi. Hücrelerde ayrıca Alizarin Red S boyamasının sayısal değerlendirmesi yapılarak kalsiyum birikimi seviyeleri belirlendi. Elde edilen veriler 17ß-estradiolün ASKKH'leri hızla osteojenik farklılaşmanın ileri safhalarına taşıdığını ve mineralizasyonu arttırdığını gösterdi. Öte yandan TGF-ß3 ve OPG'nin ise hücrelerin daha uzun süre erken osteoblastogenezis safhasında kalmasına yardımcı olduğu ve hücrelerde mineralizasyon miktarını düşük seviyelerde tuttuğu görüldü. Daha hızlı kemikleşme ve yüksek oranda mineralizasyonun amaçlandığı durumlarda 17ß-estradiol daha başarılı sonuçlar vaat ederken hücrelerin erken osteoblastogenezis safhasında tutulmasının fayda sağlayacağı veya ekstansif mineralizasyonun sorun yaratacağı durumlarda ise TGF-ß3 ve OPG'nin daha yararlı olabileceği düşünülmektedir. Çalışmadan elde edilen veriler diğer erken ve geç osteogenezis belirteçlerinden elde edilecek veriler ile zenginleştirilmeli; belirlenecek farklı zaman aralıkları ile hücrelerin osteogenezisin hangi aşamasında ne kadar süre ile kaldığı belirlenmeli ve elde edilecek sonuçlar in vivo çalışmalar ile test edilmelidir.
MK-801'le oluşturulan beyin hasarına karşı diyete katılan cevizin koruyucu etkilerinin incelenmesi
Sinir sistemi hastalıkları hastayı olduğu kadar toplumun da yaşam kalitesini etkilemektedir. Yaşam kalitesindeki bozuklukların yanı sıra hastalıkların tedavi süreçleri de, ekonomiye önemli bir yük getirmektedir. Bundan dolayı oluşturulan hayvan modelleri üzerinde çeşitli koruyucu tedavi yöntemleri denenerek hastalıklar daha başlamadan önlenmeye çalışılmaktadır. Sinir sistemi üzerinde son yıllarda yapılan araştırmalar cevizin faydalı etkisinin olabileceğini ortaya çıkarmıştır. Bu çalışmada MK-801 kimyasalıyla oluşturulan deney modelinde BALB/C farelerde beyin hasarı gerçekleştirilmiştir. Çalışma her grupta 8 erkek BALB/C fare olacak şekilde 5 gruptan oluşmaktadır. Gruplar; kontrol grubu, %9 ceviz grubu, MK-801 grubu, %6 ceviz+MK-801 ve %9 ceviz+MK-801 gruplarından oluşmaktadır. Çalışmada kontrol grubu ile MK-801 grubu normal yemle, %9 ceviz grubu yemine %9 oranında ceviz katılan yemle, %6 ceviz+MK-801 grubu yemine %6 oranında ceviz katılan yemle ve %9 ceviz+MK-801 grubu da yemine %9 oranında ceviz katılan yemle 1 ay boyunca beslenmiştir. Besleme süresi boyunca hayvanlara herhangi bir ilaç uygulaması yapılmamıştır. Bu süre sonunda MK-801, %6 ceviz+MK-801 ve %9 ceviz+MK-801 gruplarına 14 gün boyunca intraperitoneal yolla MK-801 (1mg/kg) uygulanmıştır. Aynı süre boyunca kontrol ve %9'luk ceviz gruplarına da fizyolojik tuzlu su (10 ml/kg) uygulaması yapılmıştır. Deneylerden sonra tüm hayvanlar sakrifiye edilip beyin hücrelerinde apoptozis ve demiyelinizasyona bakılmıştır. Hücrelerde apoptozisin gözlenmesi için Tunel boyası, miyelin tabakası için de Kluver-Barrera ve miyelin temel protein boyaları kullanılmıştır. Değerlendirmelerde ceviz yedirilen gruplarda istatistiksel olarak apoptozis ve demiyelinizasyonun MK-801 grubundan daha iyi olduğu ancak kontroller kadar iyi olmadığı gözlenmiştir. Hayvanların deney başlangıcı ve deney sonunda ki ağırlıkları karşılaştırıldığında ise ceviz yedirilen grupların ağırlıklarının diğer gruplara göre istatistiksel olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak ceviz yemenin beyindeki dejenerasyona karşı nispeten iyi geldiği ancak kilo alımına da sebep olduğu görülmüştür. Gelecekte cevizin oranı azaltılarak farklı antioksidanlarla ya da çeşitli egzersiz uygulamalarıyla kombinasyonlarının yapılarak konunun derinlemesine araştırılmasının faydalı olacağına inanılmaktadır.
Deneysel erişkin sıçan hipertiroidi modelinde quercetinin testis dokusundaki etkisinin histolojik olarak incelenmesi
Amaç: Çalışmamızda deneysel olarak hipertiroidi oluşturulan sıçanlarda, testiste oluşan hasara karşı güçlü bir antioksidan olan quercetinin etkisi histokimyasal, immünohistokimyasal, ultrastrüktürel ve biyokimyasal olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda Wistar suşu erkek sıçanlar 5 grubu ayrıldı (n=7). I. Kontrol grubu, II. Sham grubu: 2 cc mısır yağı verilen grup (21 gün oral gavaj), III. Quercetin grubu: 20 mg/kg/gün 2 cc mısır yağı içinde çözdürülerek verilen grup (21 gün oral gavaj), IV. Hipertiroidi grubu: 0,3 mg/kg/gün L-tiroksin verilen grup (21 gün ıp), V.Hipertiroidi+Quercetin grubu: 0,3 mg/kg ip L-tiroksin+ 20 mg/kg/gün oral gavaj Quercetin 2 cc mısır yağı içinde çözdürülerek verilen grup. 21 günün sonunda tüm denekler sakrifiye edildi. Işık mikroskobik incelemeler için elde edilen kesitler Hematoksilen & Eozin (H&E), Periyodik Asit Schiff (PAS) ve Masson Trikrom ile boyandı. Kesitlerde Johnsen skoru, seminifer tübül çapı ve bazal membran kalınlığı değerlendirildi. Apopitozisi saptamak için TUNEL ve aktif kaspaz-3 boyamaları yapıldı. Testis yapısı ultrastrüktürel olarak incelendi. Biyokimyasal incelemeler için kan TSH, T3, T4 ve testesteron düzeyleri, testis dokusunda ise süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GPx) ve malondialdehit (MDA) düzeyleri incelendi. Bulgular: Yapılan ışık mikroskobik ve ultrastrüktürel incelemelerde kontrol grubunda normal testis yapısı gözlendi. Hipertiroidi grubunda spermatogenik seri hücre diziliminde düzensizlik, germ hücre kaybı ve vakuolizasyon, seminifer tübül bazal membran kalınlığı ve çapında azalma ve intertisyel alanda bağ doku artışı gözlendi. Hipertiroidi+Quercetin grubunda ise testis yapısı normale yakın morfolojide görüldü. Yapılan immunohistokimyasal incelemelerde hipertiroidi grubunda kontrol grubuna göre seminifer tübüllerinde TUNEL pozitif ve ve aktif kaspaz-3 immunpozitif boyanan hücre sayısının arttığı, hipertiroidi+quercetin verilen grupta ise immunpozitif boyanan hücre sayısının azaldığı gözlendi. Biyokimyasal analizlerde, hipertiroidi grubunda kontrol grubuna göre T3, T4, düzeylerinin arttığı, TSH düzeyinin azaldığı, ancak hipertiroidi+quercetin gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı değildi. Testesteron düzeylerinde istatistiksel anlamlılık gözlenmedi. Testis dokusunda kontrol grubu ile hipertiroidi grubu kıyaslandığında MDA düzeylerinde anlamlı artış, SOD düzeylerinde ise anlamlı bir azalma gözlendi. Hipertiroidi+quercetin grubunda ise hipertiroidi grubuna kıyasla MDA düzeylerinde anlamlı azalış ve SOD düzeylerinde anlamlı artış saptandı. GPx düzeylerinde ise istatistiksel anlamlılık gözlenmedi. Sonuç: Elde ettiğimiz verilere dayanarak hipertiroidinin testis doku hasarı oluĢturduğu, oksidatif stresi ve apoptozu arttırdığı, Quercetin‟in ise oluşan doku hasarını ve biyokimyasal değişiklikleri azalttığı görüldü. Anahtar Kelimeler: testis, hipertiroidizm, quercetin, rat
Ratlarda doksorubisinin böbrekteki hasarına karşı quersetinin koruyucu etkisinin ışık mikroskopik düzeyde incelenmesi
Amaç: Antrasiklin grubundan antitümör ajanlardan olan doksorubisin, çeşitli deney hayvanlarında böbrek toksisitesine neden olmakta ve insanlarda da nefrotoksik olabilmektedir. Bu etki oksidatif stresin bir sonucu olabilir. Bu çalışmada doksorubisin uygulaması ile böbrek dokusunda meydana gelen yapısal/histolojik değişiklikler ve doksorubisin ile birlikte ekzojen uygulanan quersetinin' in koruyucu etkilerinin ışık mikroskopik düzeyde incelenmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Erkek Wistar Albino ratlar dört gruba ayrıldı: I, kontrol (n=10); II, doksorubisin hidroklorid, (n=10); III, doksorubisin hidroklorid + quersetin, (n=10); IV, quersetin (n=10). Doksorubisin grubuna tek doz doksorubisin 20 mg/kg/i.p. olarak verildi. İlaçların uygulanmasını takiben kesilen ratlardan alınan böbrek kesitleri %10'luk nötral tamponlanmış formalinde tespit edildi. Alınan doku örnekleri Hematoksilen-Eozin (H&E) ile boyandıktan sonra ışık mikroskobu altında incelendi.Bulgular: Yapılan ışık mikroskopik incelemede doksorubisin uygulanan ratların böbreklerinde tübüler dilatasyon, tübüler vakuoler değişiklikler, glomerüler vakuolizasyon, bowman boşluğunda azalma, bowman kapsülünde kalınlaşma ve interstisyel infiltrasyon bulgularına rastlandı.Sonuç: Bu çalışma ile doksorubisin ile meydana gelen böbrek hasarında, quersetinin meydana gelen hasarı azaltabileceği sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: Doksorubisin, Quersetin, ışık mikroskop, böbrek hasarı, rat.
Korelatif mikroskop ile veziküler yapıların görüntülenmesi
Korelatif mikroskop, optik mikroskoplar ile elektron mikroskoplarının birleştirildiği bir görüntüleme tekniğidir. En sık kullanılan kombinasyonu ışık mikroskopları ile elektron mikroskoplarının birleştirildiği sistemlerdir. Bu sistemlere kısaca CLEM (Correlative Light and Electron Microscopy) adı verilir. Işık mikroskobu olarak genellikle floresan mikroskoplar kullanılır. Floresan ile işaretli molekülleri görüntüleme özgünlüğüne sahip Floresan Mikroskop (FM) ile benzersiz yüksek çözünürlüğe sahip Elektron Mikroskobu (EM) nun birleştirilmesi ile biyolojik örneklerin yapı ve işlevini bir arada ve en yüksek çözünürlükte incelenmesini sağlar. Korelatif mikroskopi sisteminin geliştirilmesi ile, yapı ve fonksiyonda rol alan protein ve/veya RNAlar gibi moleküllerin, veziküllerin içinde veya yüzeyinde, yüksek çözünürlükte gösterilmesi mümkün olmuştur. Ancak halen bu sistemin metodolojik olarak geliştirilmesine ihtiyaç vardır.Çünkü korelatif mikroskopi benzersiz özellikleri yanında ciddi zorluklar da barındırır. Bunun en önemli nedeni FM ile EM için örnek hazırlama basamaklarının birbiri ile uyumlu olmamasıdır. Bu nedenle korelatif mikroskopi ile çalışmanın en büyük zorluğu örnek hazırlama sürecidir. Örnek hazırlama sürecinde hem floresan sinyalin kaybedilmemesi hem de ultra detaylı yapının korunması gereklidir. İki prosedür arasındaki denge en iyi şekilde kurulmalıdır. Diğer neden ise FM de işaretlenen ve görüntülenen alanın TEM de izinin sürülmesinin zor ve zaman alıcı bir işlem hatta bazen imkansız olmasıdır. Günümüzde yapılmakta olan çalışmalarda da Korelatif Mikroskopide görüntüleme için protokol geliştirme çalışmaları devam etmektedir. Ekzozomlar çift lipid tabakalı membran ile çevrili 30-150 nm çapında nano veziküllerdir. Eritrositler, lenfositler, dendritik hücreler ayrıca kanser hücreleri gibi birçok farklı hücre tipinden salınırlar. Tükürük, plazma, idrar, amniyotik sıvı,bronşiyal lavaj sıvısı, sinovyal sıvı, anne sütü gibi vücut sıvılarında bulunur ve bu sıvılardan izole edilebilirler. Hücreler arası haberleşmede yeni bir mekanizma olarak tarif edilen, yüksek biyobelirteç potansiyelleri nedeniyle özellikle hastalıkların tanısında ve yüklenebilir oldukları için tedavisinde kullanılabileceğine dair bir çok kanıt olan ekzozomların bilinmeyenleri de bir hayli fazladır. Bu nedenle, ekzozomların yüksek çözünürlükte işaretlenerek görüntülenmesi morfolojilerini ve fonksiyonlarını anlamak için oldukça önemli bir yöntemdir. İndirekt yöntemlerin aksine varlıkları, lokasyonları ve davranışları için kesin bir kanıttır. Amaç: Bu çalışmada, ekzozomlar kültür ortamındaki HeLa hücrelerden izole edilerek korelatif mikroskopi yöntemi ile görüntülenecektir. Şu anki literatür bilgimize göre daha önce ekzozomlar bu metot ile gösterilmemiştir. Yöntem: Hücre kültüründen izole ettiğimiz nano-boyutta veziküller olan ekzozomları, yüzey belirteci olan CD63 proteinini floresan konjuge antikorlar ile işaretleyerek konfokal mikroskopta görüntülenip, görüntülenen alanın koordinasyonları özel bir tututucu sayesinde, Zeiss ZEN Blue yazılım programı kullanılarak kaydedildikten sonra aynı örnek tututcuda ki pozisyonu hiç değiştirilmeden, elektron mikroskobik görüntüleme için kontrastlanarak EM de görüntülenir. Daha sonra bu iki görüntü arasında 3 tane korelasyon noktası belirlenir ve konfokalde işaretlenen alan bilgileri, ultra-detaylı elektron mikroskop görüntüsü üzerine, kaydededilen koordinasyonlar kullanılarak bire bir Zeiss Shuttle&Find programı ile yerleştirilir. Böylece korelasyon görüntüsü oluşturulur. Bulgular: Ekzozomlar yüzey belirteci olan CD63 proteininden floresan konjuge antikorlar ile işaretlenerek Konfokal-SEM ve Konfokal-TEM kombinasyonundan oluşan Korelatif Mikroskobi yöntemi ile görüntülenmiştir. Sonuçlar: Bu çalışma ile, hücrelerden izole edilen ekzozomlar ilk defa Korelatif Mikroskopi yöntemi ile görüntülenmiştir
Karaciğer iskemi reperfüzyon hasarında karnozin ve melatonin'in koruyucu etkileri
ÖZETKaraciğer İskemi Reperfüzyon Hasarında Karnozin ve Melatoninin KoruyucuEtkileriDr. Başak BaykaraDokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji A.D. İnciraltı-İzmirAMAÇKaraciğer iskemisi ardından gelen reperfüzyon, hepatosit hasarı ve apopitozis ilesonuçlanmaktadır. Bu çalışmanın amacı karaciğer iskemi reperfüzyon hasarında,antioksidan ajan olan karnozin (KAR) ve melatonin (MEL) verilerek, etkilerini ışıkmikroskobik, immunhistokimyasal ve biyokimyasal olarak incelemektir.YÖNTEM5 çalışma grubu oluşturuldu. I.Sham, II. İskemi/reperfüzyon (İR), III. İR+MEL, IV. İR+KAR V. İR+ MEL+KAR. Total hepatik iskemi 1 saat, reperfüzyon 4 saat uygulandı.KAR 250 mg/kg, MEL 10 mg/kg iskemiden 30 dakika önce ve reperfüzyondan hemenönce intraperitoneal yolla verildi. Işık mikroskobik incelemeler için takip yapılandokulardan elde edilen kesitler hemotoksilen eosin ile, elektron mikroskobik takipyapılan dokulardan alınan ince kesitler ise toluidin blue ile boyandı. Apopitotik hücreboyanma farklılıkları apostain boyası ile gösterildi. Serumda ALT (alaninaminotransferaz), AST (aspartat aminotransferaz), karaciğer doku homojenatlarındaTBARS (thiobarbituric acid reactive substances ), MPO (myeloperoksidaz), GlutatyonRedüktaz (GR) düzeyleri ölçüldü.BULGULARİR grubunda yaygın hepatosit hasarı, sinuzoid dilatasyonu, konjesyon, nötrofilinfiltrasyonu gözlenirken tedavi gruplarında bu bulgular oldukça azalmış olarakizlendi. İR grubunda artan ALT, AST, MPO düzeyi tedavi gruplarında azalmış olarakbulundu. GR düzeyi İR grubunda düşükken KAR ve KAR+MEL verilen grupta artışgösterdi. TBARS ölçümlerinde gruplar arası anlamlı fark bulunmadı. Apostain boyasıile boyanan kesitlerde İR grubunda artan apopitotik hücre sayısının, tedavi verilengruplarda azaldığı gözlendi.SONUÇİR hasarına bağlı oluşan yapısal ve biyokimyasal değişikliklerin geri dönüşümündeMEL' e göre KAR daha etkilidir. MEL + KAR'ın bir arada verilmesi bu maddelerin ayrıayrı verilmesinden çok daha iyi sonuçlar elde edilmesine neden olmuştur.Anahtar Sözcükler: Karaciğer, iskemi, reperfüzyon, karnozin, melatonin
Metoxychlor'un sıçan ovaryumunda IGF-I sinyal yolağı üzerine etkisi
Folikül gelişimi ve fonksiyonları, IGF'lerinde içinde bulunduğu pek çok büyüme faktörü tarafından düzenlenir. Bununla birlikte bazı gıdalar ve ekzojen ajanlar da foliküllerin gelişimini ve ovaryum fonksiyonunu etkileyebilir. Endokrin bozucular olarak bilinen bu ekzojen ajanlardan bir tanesi de MXC'dir. Östrojenik, antiöstrojenik ve antiandrojenik etkilere sahip organik klorlu bir pestisit olan MXC, folikülogenezis ve steroidogenezis gibi ovaryum fonksiyonlarını ve pek çok reprodüktif parametreyi değiştirerek dişilerde infertiliteye sebep olur. Amacımız embriyonal (E18) ile postanatal (PN7) günler arası 100 mg/kg/gün MXC uygulamasını takiben erişkin dönemde MXC'nin folikül aşamalarının oransal dağılımını nasıl etkilediğini ortaya çıkarmaktır. Ayrıca ovaryumda folikül safhalarına spesifik IGF-I ve IGF-IR ekspresyonlarını belirlemek ve folikül gelişimi ile IGF-I ve IGF-IR ekspresyon düzeyleri arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmak; MXC'nin folikül IGF-I ve IGF-IR protein seviyelerini değiştirip değiştirmediğini araştırmaktır. Foliküler kompozisyon yüzdesinde sekonder ve preantral foliküllerde (p<0,01) bir artış; primordial ve antral foliküllerde (p<0,05) ise azalma saptandı. İmmunohistokimyasal boyama ile foliküllerin ovosit ve granuloza hücrelerinde; luteal ve interstisyel hücrelerde, teka interna ve eksternada ve damar düz kas hücrelerinde IGF-I ekspresyonu belirlendi. IGF-IR ekspresyonu teka eksterna haricinde IGF-I ile aynı lokalizasyonu gösterdi. MXC uygulamasının IGF- I'nin ekspresyonunu preantral ve antral folikülde azalttığı (p<0,05), IGF-IR'in ekspresyonunu ise sekonder foliküllerin ovositleri (p<0,05) ile sekonder ve preantral foliküllerin granuloza hücrelerinde arttırdığı gözlendi. Sonuçta, MXC'ye fötal ve neonatal ratların maruz kalması, erişkin ovaryumunda morfolojik ve moleküler düzeyde değişikliklere neden olur. MXC, ovaryumda folikül safhasına spesifik olarak IGF-I ve IGF-IR ekpresyonlarını değiştirir. IGF-I ve IGF-IR ekspresyonlarındaki değişikliklere bağlı olarak ovaryumunda foliküler kompozisyon değişir. MXC'nin indüklediği ovaryum fonksiyon bozukluklarında ve dişi infertilitesinde IGF sinyal yolağı önemli rol oynuyor olabilir. Anahtar Kelimeler: Endokrin Bozucular, IGF-I, IGF-IR, Metoksiklor, Sıçan
Deneysel iskemi reperfüzyon hasarında ginkgo biloba extresi (egb 761) ve selenyumun beyin dokusu üzerine etkileri
Deneysel skemi Reperfüzyon Hasarında Ginkgo Biloba Extresi (EGb 761) ve Selenyumun Beyin Dokusu Üzerine Histolojik Etkileri Dr. Seda Özbal Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji A.D. nciraltı-zmir AMAÇ Beyin dokusu, iskemi-reperfüzyon hasarı ve oksidatif strese yüksek duyarlılık göstermekte ve bu nedenle beyin iskemisi ve ardısık reperfüzyon nöronal hasar ve apopitoz ile sonuçlanmaktadır. Olusturdugumuz deneysel modelde ginkgo biloba ekstresi (G) ve selenyumun (S) prefrontal korteks ve hipokampustaki tedavi edici etkilerini yapısal, immunhistokimyasal ve biyokimyasal olarak incelemeyi amaçladık. YÖNTEM Sham grubunda 4, diger gruplarda 14 sıçan olacak sekilde 5 çalısma grubu olusturuldu. I. Sham, II. skemi-reperfüzyon (R), III. R+G, IV. R+S, V. R+G+S. Sham grubu dısında tüm deneklere 45 dakika tek taraflı arteria carotis communis oklüzyonu uygulandı. G, S ve G+S tedavileri iskemi-reperfüzyon olusturulduktan sonra 14 gün süreyle intraperitoneal yoldan yapıldı. Ginkgo biloba extresi 50 mg/kg/gün, Selenyum 0.625 mg/kg/gün verildi. Isık mikroskobik incelemeler için elde edilen kesitler Crezyl-violet ile boyandı. Apopitozisi saptamak için Apostain boyası ve Kaspaz-3 immun isaretleme uygulandı. Serumda TNF-alfa ve IL?1beta, prefrontal korteks ve hipokampus doku homojenatlarında ise TNF-alfa, IL?1beta ve NGF düzeyleri ölçüldü. BULGULAR R grubunda nöronlarda belirgin büzülme, hücre ve çekirdek sınırlarında düzensizlik, çekirdek kromatininde yogunluk, nöron sitoplazmasında dansite artısı, perinöronal ve perikapiller ödem gözlenirken tedavi gruplarında bu bulgular oldukça azalmıs olarak izlendi. Hücre sayımlarında R grubunda azalan hücre sayılarının tedavi gruplarında korundugu saptandı. Apostain ve kaspaz-3 ile boyanan kesitlerde apopitoza giden nöronlar belirgin olarak isaretlenirken tedavi gruplarında bu tür hücrelere rastlanmadı. R grubunda artan serum ve doku TNF-alfa ve IL?1beta düzeyleri ve azalan NGF düzeyleri tedavi gruplarında sham grubuyla uyumlu bulundu. SONUÇ Histolojik ve biyokimyasal sonuçlar açısından G, S ve G+S tedavisi uygulanan gruplar degerlendirildiginde, iskemi-reperfüzyon hasarına karsı tedavi gruplarının her birinin anlamlı olarak farklı derecelerde olumlu etki gösterdigi gözlendi.
Östrojen hormonunun ovariektomize ratların ince bağırsaklarında leptin reseptörü üzerine etkisi
Ob gen tarafından kodlanan 16 kDa ağırlığında bir hormon olan leptin hormonunun, gıda alımının, vücut yapısının ve enerji tüketiminin düzenlenmesinde rolü olduğu bilinmektedir. Leptin reseptör ekspresyonu ince bağırsaklar da dahil olmak üzere birçok dokuda gösterildi. İnce bağırsaklarda leptin reseptörü hakkında çok az bilgi bulunmaktadır ve bu bilgiler çelişkilidir.Çalışmamızda immunohistokimya boyama yöntemi ile ince bağırsaklarda leptin reseptör ekspresyonunun belirledik. Leptin reseptör ekspresyonu ince bağırsağın villus ve kript epitelinde ve duodenumun Brunner bezlerinde bulundu. Kriptlerin dip kısımlarında kuvvetli bir reaksiyon gözlenirken, kriptlerin diferensiye hücrelerin bulunduğu üst kısımları ile villuslarda zayıf bir reaksiyon belirlendi.Östrojen reseptörlerini içeren ince bağırsak dokularında östrojen hormonunun farklı fonksiyonları etkilediği bilinmektedir. Menopoz sonrası şartların oluşturulduğu hayvan modeli olan ovariektomize edilmiş ratların ince bağırsak dokularında leptin reseptörü üzerine 17 ß estradiol (E2)'ün etkilerini ortaya çıkarmayı amaçladık. Ovariektomize ratlarda östrojenin süreye bağlı etkisini görebilmek için her biri altı hayvandan oluşan üç kontrol (K18, K90, K162), üç östrojen (Ö18, Ö90, Ö162) grubu olmak üzere toplam altı grup oluşturuldu. Kontrol grubundaki ratlara 0,2 ml susam yağı, östrojen grubundakilere ise 25 ? g 17 ß-östrodiol uygulandı. Ratlar 18., 90, ve 162. saatlerde servikal dislokasyon yöntemiyle öldürüldü. Duodenum, jejenum ve ileum örnekleri alınarak immunohistokimyasal boyama yöntemi ile boyandı.Ovariektomize ratlarda E2 uygulamaları, 90. saatte duodenumda ve jejunumda (p<0.05), 18. saatte ileumun villus ve kript epitelinde (p<0.05) ve de 162. saatte duodenumun villus epitelinde (p<0.05) leptin reseptör ekspresyonunu arttırdı. Bu sonuçlar göstermektedir ki gıda alımı ve sindiriminden sonra glikoz ve diğer besin maddelerinin emildiği ince bağırsaklarda E2, leptin reseptör ekspresyonunu arttırarak sindirim, emilim ve mukus salgılanması gibi ince bağırsak fonksiyonlarını düzenler.
Farklı ısı derecelerinin kan hücrelerinin morfolojisi ve yaşam süresine olan etkisinin değerlendirilmesi
Giriş: Apoptozis birçok vücut hücresinde olduğu gibi kan hücrelerinde de yaygın olarak görülen bir hücre ölüm şeklidir. Kan hücrelerinde apoptozisi uyaran etkenlerden bir tanesi de ısıdır. Bu çalışmada amacımız vücut ısısının değişimi ile lökositlerde görülen apoptotik hücre ölümünü incelemek, bu süreçte HSP70 proteininin rolünü değerlendirmek ve değişen ısının tüm kan hücreleri oranları arasındaki olası etkisini ölçmek ve bu kriterlerin cinsler arasında farklılık gösterip göstermediğini ortaya koymaktır.Materyal Metot: Çalışmada yaşları 18-25 arasında değişen tamamen sağlıklı 6 kadın ve 6 erkek denekten alınan kan örnekleri kullanıldı. Alınan örnekler kendi içlerinde 7 alt gruba ayrıldı ve ısı dereceleri her saatte 2 oC arttırılmak suretiyle tüm örneklerin ısıları 37 oC' den 43 oC' ye çıkarıldı. Isıtma sırasında 39 oC' ye ısıtılan örneğin bir kısmı 1 saat sonunda 37 oC'ye soğutulurken aynı işlem 41 oC ve 43 oC' ye dek ısıtılmış örneklerede uygulandı. Sürelerin sonunda kan örneklerinden 1 adet Giemsa ve 1 adet İmmunohistokimyasal boyama için 2 adet periferik yayma alındı. Aynı şekilde aynı örneklerden deneyin her basamağında alınan kan örneklerinden tam kan sayımı ve biyokimyasal olarak HSP70 titresi ölçüldü. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi.Bulgular: Deney sonunda artan ısı derecelerinin yüksek ısılarda daha anlamlı olmak üzere lökositlerde apoptotik hücre ölümünü arttırdığı tespit edildi. Diğer yandan ısının düşürüldüğü gruplarda ilginç olarak yüksek ısılardan hızla 37 oC' ye soğutma olduğunda apoptotik hücre ölümünün arttığı gözlendi. Bununla birlikte, tüm gruplarda HSP70 düzeylerinde anlamlı bir değişiklik olmadığı tespit edildi. Aynı şekilde kan şekilli elemanlarının oranlarında da artan apoptotik hücre ölümüne rağmen anlamlı değişiklik olmadığı tespit edildi. Elde edilen tüm verilerin kadın ve erkek arasında anlamlı bir farklılık göstermediği belirlendi.Sonuçlar: Elde edilen sonuçlar bize artan ısı derecelerinin kanda lökositlerde apoptotik hücre ölümünü arttırdığı, buna karşın bu artışın kan hücre profilinde anlamlı bir etki yapmadığını ortaya koymuştur. Bu ısı değişimlerinin HSP70 ekspresyonuna gereksinim olmayacak kadar az yan etkisi olduğu belirlenmiştir.
Metotreksat'ın karaciğerdeki hasarına karşı NAC'ın (N-asetilsistein)koruyucu etkisinin ışık mikroskobik düzeyde incelenmesi
Amaç: Metotreksat bir folik asit antagonistidir. Sitotoksik kemoterapik bir ilaç olan ve bazı kanser türlerinin ve çeşitli inflamatuvar hastalıkların tedavisinde kullanılan MTX'ın karaciğer üzerinde hepatotoksik etkilerinin olduğu bilinmektedir. Asetilsistein antioksidan bir maddedir. Asetilsistein akciğer ve karaciğerde glutatyon sentezine katılır ve sistein vererek glutatyon sentezini arttırır. Bu çalışmanın amacı; metoteksatın karaciğer üzerindeki hasarına karşı NAC'ın (N-Asetilsistein) etkilerinin ışık mikroskobik düzeyde incelenmesidir.Gereç ve Yöntem: Bu amaçla erkek Wistar Albino ratlar: Kontrol, MTX, MTX+NAC, ve NAC gruplarına ayrıldı. Karaciğerler 10. günün sonunda alınarak % 10 `luk nötral tamponlu formalinle tespit edildi. Işık mikroskobunda incelendi.Bulgular: Yapılan ışık mikroskobik incelemede MTX uygulanan ratların karaciğerlerinde sinüzoidal dilatasyon, hepatosit dejenerasyonu, vasküler konjesyon-tromboz, inflamatuar infiltrasyon bulgularına rastlandı.Sonuç: Bu çalışma ile Metotreksat ile meydana gelen karaciğer hasarında, N-Asetilsistein'in meydana gelen hasarı azaltabileceği sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: Metotreksat, NAC, ışık mikroskop, karaciğer hasarı, rat.
Ornidazole'ün fare fetus iskeleti üzerindeki teratojenik etkilerinin incelenmesi
2. ÖZET Çalışmamızda 5-Nitroimidozoller grubundan antimikrobiyal bir ajan olan Ornidazole'ün farede gebelik dönemindeki teratojenik etkilerinin araştırılması amaçlandı. Bunun için 40-80-160 mg/kg saf Ornidazole verilen 3 gurup ve bunların serum fizyolojik verilen kontrol gurupları süperovulasyonla aynı günde gebe bırakıldı. Gebe kalan farelere gebeliklerinin 6-16. günleri arasında günde bir kez intraperitoneal olarak Ornidazole verildi. Gebeliğin 18. gününde yavrular sezen/anla alınıp Alizarin Red S ile gövde boyası yapılarak beklenen kemik gelişim görüntülerine uygun olup olmadığı araştırıldı. Tüm aşamalarda gerek dış bakı gerekse kemiklerin durumu için yapılan stereomikroskobik taramalarda büyük bir konjenital anomali veya kemik gelişim anomalisine rastlanmadı. Sadece gözlemlenen ölü doğum ve gelişme geriliği olan yavrularda da teratojenik bir etkiye rastlanmaması bize Ornidazole'ün gebelik döneminde I. trimesterden sonra güvenle kullanılabilecek bir antimikrobiyal olarak düşünülebileceğini gösterdi. Bugüne kadar gebelik döneminde kullanılması konusunda üzerinde deneysel çalışma yapılmamış olan Ornidazole, ancak literatürde kimyasal yapısına çok benzeyen metronidazol ile açıklanıyordu. Bulgularımız Ornidozole'ün bağımsız olarak teratojenitesi konusunda güvenilirliğini göstermektedir. Bu da Ornidazole'ün gebelikte II. trimesterden itibaren kullanılmasının zararsız olduğu yönünde görüş bildiren üretici firma kanaati ve bu konuda az sayıda olan literatürle uyumludur. Anahtar Sözcükler: Ornidazole, Teratojenite, Fare.
Deneysel diyabet oluşturulmuş sıçanların böbrek glomerul değişikliklerine E vitamininin antioksidan etkisinin araştırılması
2.0ZET DENEYSEL DİYABET OLUŞTURULMUŞ SIÇANLARIN BÖBREK GLOMERUL DEĞİŞİKLİKLERİNE E VİTAMİNİNİN ANTİOKSİDAN ETKİSİNİN ARAŞTIRILMASI Diyabetes mellitus, lipid ve protein metabolizma bozukluğunun eşlik ettiği insulin eksikliği sendromudur. Son yıllarda birçok patolojide olduğu gibi diyabet komplikasyonlarının patogenizinde de serbest oksijen radikallerine ilgi artmıştır. Reaktif oksijen türlerinin oluşturduğu oksidatif hasar "oksidan stres" olarak tanımlanır ve prooksidan-antioksidan dengenin prooksidan yönünde değişmesiyle karakterizedir. Diyabetik komplikasyonların etyolojisinde oksidatif stresin önemli bir rol oynadığı çalışmalarla gösterilmiştir. Önemli bir endojen ve eksojen antioksidan olarak hücresel ve hücrealtı membranların bütünlüğünün korunması alfa-tokoferolün başlıca fonksiyonlarından biridir. E vitaminin biyolojik aktivitesi; antioksidan özellikleri sonucu, serbest oksijen radikallerinin moleküler ve biyolojik sistemlere olan oksidatif zararlarından korumaktır. Diyabetik nefropatinin klinik sendromu oluşmadan önce glomerül hemodinamiğinde değişiklikler olmaktadır. Bu evre fonksiyonel evredir, oluşan değişiklikler reverzibldir, uygun tedavi yöntemleriyle giderilmedikleri takdirde böbrek yetmezliğine giden ara evreye girilir. Bazal membran ve mezangiyumda reaktif, morfolojik bozukluklar oluşur. Çalışmamızda, erken diyabet evresindeki reverzibl değişikliklere E vitaminin koruyucu etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Streptozotocin ile diyabet oluşturulan sıçanlarda, sekiz hafta sonunda böbrekler histopatolojik olarak incelendi ve diyabet oluşturularak E vitamini verilen grupla karşılaştırıldı. E vitamini ile tedavi edilen grubun böbreklerinde glomerulosklerozun, E vitamini verilmeyen diyabetik gruba göre anlamlı olarak azaldığı gözlendi (P<0.01). Anahtar Sözcükler: Diyabetes Mellitus, E vitamini, Glomerül.
Karboplatin, metformin ve borik asit uygulanmış MCF-7 ve CRL-4010 hücrelerinde oksidatif stres üzerine etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmada, meme kanseri hücre hattı (MCF-7) ile sağlıklı epitel hücre hattında (CRL-4010) Karboplatin, Borik Asit ve Metformin'in hücre proliferasyonu, migrasyon ve oksidatif stres üzerindeki etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesini amaçlanmaktadır. Çalışmada in vitro deneysel model kullanılmış; hücre canlılığı CCK-8 testi, hücre migrasyonu yara iyileşme deneyi ve oksidatif stres seviyeleri süperoksit dismutaz (SOD) aktivitesi analizi ile incelenmiştir. Söz konusu uygulamalar belirlenen konsantrasyon ve sürelerde gerçekleştirilmiş, elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular, uygulanan ajanların hem meme kanseri hem de sağlıklı epitel hücrelerinde proliferasyon, migrasyon ve oksidatif stres yanıtı açısından farklı etkiler oluşturduğunu göstermiştir. Bu etkiler hem hücre tipine hem de kullanılan ajana bağlı olarak değişkenlik göstermiştir. Sonuç olarak, bu çalışmanın meme kanseri hücrelerinde kullanılan ajanların hücresel etkilerinin anlaşılmasına önemli katkı sağlaması ve kanser ile sağlıklı hücreler arasındaki yanıt farklılıklarının ortaya konmasına yardımcı olması beklenmektedir. Ayrıca, elde edilen bulguların gelecekteki deneysel ve terapötik çalışmalara temel oluşturması öngörülmektedir. Anahtar kelimeler: Borik Asit, Karbolatin, Meme Kanseri, Metformin, Oksidatif Stres
6-9 aylık insan fetusu dalak hücrelerinin flow cytometric ve immunuhistokimyasal yöntemlerle araştırılması
Bu çalışmada insan fetusu dalağının gelişimini ışık mikroskobu ve akım sitometrik analiz ile inceleyerek, morfolojik ve fonksiyonel bakımdan erişkin dalağı ile karşılaştırmak ve yapılacak olan araştırmalara katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Çalışma Nisan 1995 - Mart 1997 tarihleri arsında K.T.Ü. Tıp Fakültesi Histoloji - Embriyoloji Anabilim Dalında yapılmıştır. Çalışma grupları intrauterin yaşlan 21,5 -36,1 hafta arasında değişen toplam 42 adet fetus ve 7 adet erişkin otopsi materyalinde oluşturuldu. Kapsül ve trabeküllerdeki bağ dokusu komponentleri, kırmızı-beyaz pulpa gelişimi histokimyasal reaksiyonlarla, dalak hücrelerinin proliferasyon gücü akım sitometrik analizlerle incelendi. Işık mikroskobik çalışmada, kapsül ve trabeküllerin ayrıntılı yapısı, kırmızı-beyaz pulpa farklılaşması, a.sentralis çevresinde lenfosit birikimi ve lenfoid folliküllerinin sayı ve hacim artışı, a.sentralis oluşumu, kapsül ve trabeküllerde kollagen fibril birikiminin fetal gelişimle paralellik gösterdiği tespit edildi. Akım sitometrik analizde S faz (DNA sentez fazı) değerleri ileri fetal haftalarda erken fetal haftalara göre kayda değer ölçüde yüksek bulundu. Bu değerlerin yetişkin dalak örneklerinde düşük olduğu görüldü.
İnsan fetusunda lenfo-retiküler sisteme dahil Apendiks'in histolojik ve embriyolojik araştırılması
Bu çalışmada insan fetusu apendiksinin gelişimini ışık mikroskobu ve akım sitometrik analiz ile inceleyerek, morfolojik ve fonksiyonel bakımdan erişkin apendiksi ile karşılaştırmak ve yapılacak olan araştırmalara katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Çalışma Ekim 1996-Eylül 1997 tarihleri arsında K.T.Ü. Tıp Fakültesi Histoloji- Embriyoloji Anabilim Dalında yapılmıştır. Çalışma grupları intrauterin yaşları 18,2-36,4 hafta arasında değişen toplam 30 adet fetus ve 5 adet erişkin otopsi materyalinden oluşturuldu. Ayrıntılı histolojik yapı, kript gelişimi ve lenfoid follikül oluşumu histolojik boyama yöntemleri ile, apendiks hücrelerinin proliferasyon gücü ise akım sitometrik analizlerle incelendi. Işık mikroskobik çalışmada, yapısal olarak seroza-kas-mukoza gibi olgun histolojik tabakalanma ve kript yapısının 31-36 haftalardan itibaren ortaya çıktığı tespit edildi. Bu niteliğin de agregat lenfoid folliküller (peyer plakları) ile ortaya çıktığı ve gelişim süresince apendiks ana histolojik katları ile lenfoid dokunun paralel geliştiğini kanıtlamaktadır. Akım sitometrik analizde S faz (DNA sentez fazı) değerleri ileri fetal haftalarda erken fetal haftalara göre kayda değer ölçüde yüksek bulundu. Bu değerlerin yetişkin apendiks örneklerinde düşük olduğu görüldü.
Deneysel iskemi-reperfüzyon hasarına karşı mirisetin'in over ve oosit kalitesi üzerine etkilerinin mikroskobik ve biyokimyasal analizlerle araştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada, over detorsiyonunu takiben gelişen iskemi-reperfüzyon hasarında Mirisetin'in olası koruyucu etkilerini sıçan modelinde histokimyasal ve biyokimyasal analizlerle araştırmak amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Wistar Albino cinsi 32 dişi sıçan Kontrol, İskemi, İskemi-Reperfüzyon (İ/R) ve Tedavi olarak rastgele 4 gruba ayrıldı. Tüm gruplara abdominal insizyon yapıldı. Kontrol hariç diğer gruplara over torsiyonu uygulandı. İ/R ve Tedavi gruplarına torsiyonu takiben 3 saat sonra detorsiyon yapıldı. Tedavi grubuna ilaveten intraperitonel Mirisetin (20 mg/kg) verildi. Sıçanlar üç östrus siklusu boyunca takip edildikten sonra tüm gruplara oosit stimülasyonu için hormonlar uygulandı. Sıçanlar eksanguinasyonla sakrifiye edilerek kan örnekleri ve overler alındı. Kanda AMH, GSH, NF-B, TNF ve IL-1 düzeyleri ELISA ile ölçüldü. Tüm sıçanların sağ overlerinden toplanan oositler invert mikroskopta incelendi. Histolojik takibe alınan sol overlerin H-E, Masson-Trikrom ve immünperoksidaz yöntemleriyle boyanan kesitleri ışık mikroskobunda değerlendirildi. BULGULAR: Histopatolojik over hasarını değerlendirmek için kesitlerde vasküler dilatasyon-hemoraji, ödem, doku ayrışması ve foliküler dejenerasyon skorlaması yapıldı. Kontrol grubuyla kıyaslandığında, İskemi ve İ/R gruplarında doku hasarı anlamlı düzeyde yüksek (p<0,001) bulunurken, Tedavi grubunda saptanan minimal hasar istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Tedavi grubundaki hasar İskemi ve İ/R gruplarına kıyasla anlamlı olarak düşüktü (p<0,01). VEGF ve Caspase-3 antikorları ile işaretlenen immün-pozitif hücre sayıları İskemi ve İ/R gruplarında, Kontrol ve Tedavi gruplarına kıyasla anlamlı düzeyde yüksekti (p<0,001). Kontrol ve Tedavi grupları kıyaslandığında, VEGF-pozitif hücreler ve Caspase3-pozitif hücreler sırasıyla p<0,05 ve p<0,001 düzeyinde Tedavi grubunda yüksek bulundu. Toplam oosit sayısı, İskemi ve İ/R gruplarında Kontrole kıyasla anlamlı düzeyde düşüktü (p<0,001); Kontrol ile Tedavi grubu arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Biyokimyasal analizlerde, IL-1 bakımından, İskemi ve Tedavi grupları arasında anlamlı fark olması (p=0,05) dışında, diğer analizlerde gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). SONUÇ: Elde dilen bulgular ışığında, over torsiyonu/detorsiyonu ile gelişen klinik tabloda tedaviye Mirisetin eklenmesinin iskemi-reperfüzyon hasarına karşı koruyucu olabileceği sonucuna varıldı.
İnsan testiküler germ hücre tümörlerinde uygulanan klasik bep tedavisinde bor'un tedaviyi arttırıcı etkinliğinin araştırılması: İn vitro çalışma
GİRİŞ VE AMAÇ: Erkeklerin testis tümörüne yakalanma insidansı düşük olsa da son yıllarda bu oran artmaktadır. İnsan germ hücreli testis tümörlerinde (HGCT) uygulanan klasik BEP tedavisi her ne kadar etkin bir tedavi olsa da toksik etkileri nedeniyle önemli yan etkilere sahiptir. Çalışmamızda ülkemizde dünya rezervinin %70'inin bulunduğu ve birçok çalışmada olumlu tedavi edici veya destek sağlayıcı etkileri olduğu bilinen Bor elementinin BEP tedavisine yapabileceği olumlu veya olumsuz etkiyi belirleme amaçlanmıştır.YÖNTEM: Deneysel çalışma 5 grup şeklinde HGCT hücre hattı kullanılarak yapıldı.Tüm gruplara BEP kemoterapisi uygulandı. Bir grup kontrol grubu olarak belirlendi.Onun dışında kalan dört gruba artan dozlarda boraks uygulandı. Kontrol grubu: BEP. Grup 1: BEP+0,5 µg/ml Boraks. Grup 2: BEP+1 µg/ml Boraks. Grup 3: BEP+5 µg/ml Boraks. Grup 4: BEP+10 µg/ml Boraks. Kültür ortamında MTT ile hücre viabilitesi ölçüldü. İmmunositokimyasal olarak da Bax, Bcl-2, Kaspaz-3 ve VEGF gibi parametreler bakıldı. İmmunositokimyasal boyamalar mikroskop altında değerlendirildi. Her grupta her parametre için immunopozitif ve immunonegatif hücreler sayıldı ve elde edilen rakamlar istatistiksel değerlendirme için kullanıldı.BULGULAR: İmmünositokimyasal parametreler tüm gruplarda kontrol grubuna yakın düzeylerde bulundu ve gruplar arasında anlamlı bir farklılık tespit edilmedi (p>0.05).TARTIŞMA VE SONUÇ: Yaptığımız çalışma boraksın Bax, Bcl-2, Kaspaz-3 ve VEGF ekspresyonları üzerinde anlamlı bir etkisinin olmadığını ancak geniş kapsamlı yapılan bu çalışmanın diğer çalışmalara ışık tutabileceğini ve in vivo çalışmalarla bulguların değerlendirilmesinin uygun olacağını göstermektedir.
İnsan Testiküler germ hücre tümörlerinde uygulanan klasik BEP tedavisinde Bevacizumab 'ın tedaviyi arttırıcı etkinliğinin araştırılması: İn vitro çalışma
Testis kanseri, erkek ürogenital sistem tümörlerinin %13-23'ünü oluşturur. Testis tümörleri 20 – 40 yaş arası erkeklerde en sık rastlanan malign tümörlerdir ve % 90-95'ini germ hücre kökenlidir. İnsan testiküler germ hücre tümörü tedavisinde yaygın olarak üçlü ilaç kokteyli olan BEP (Bleomisin, Etoposit, Cisplatin) kombinasyonu kullanılır. Bu kombinasyon %90 oranında tedavi edici etkinliğe sahip olsa da yan etkilerin fazla olması yeni tedavi protokolleri geliştirilmesi gerekliliğini doğurmuştur. Bevacizumab birçok tümör tipinin tedavisinde kullanılan anti –tümör bir ilaç olup tümör hücrelerine doğrudan etki etmek yerine onları besleyen damarları hedef alır. Çalışmamızın amacı; BEP tedavisini potansiyalize edebileceğini düşündüğümüz, son dönemde kullanımı giderek yaygınlaşan bir kemoterapötik olan anti-VEGF özellikte bevacizumab'ın bu tedavi üzerine potansiyalize veya inhibe edici etkilerini değerlendirmektir. Çalışmamızda ACC 811 İnsan Germ Hücre Tümörü hücre hattında, hücre kültürü ortamında BEP kombinasyonuna ait IC50 doz belirlendikten sonra bu doz farklı bevazicumab dozları ile kombine ederek bu kombinasyonlardaki viabiliteler MTT kullanılmak suretiyle hesaplandı. MTT sonuçları alınırken aynı örneklerden immunositokimyasal boyamalar yapılarak örneklerdeki VEGF, Caspase-3, Bax ve Bcl-2 ekspresyonları belirlenip değerlendirildi Daha sonra ışık mikroskobunda immunopozitif ve immunonegatif hücreler sayılıp birbirine oranlandı ve sonuçlar istatistiksel olarak analiz edildi. Sonuç olarak; GCTT hücre hattında bevazicumab hücre ölümünü arttırıcı bir etki yapmasına karşın bu etkisini Bax, Bcl2 ve Caspase 3 yolakları üzerinden yapmadığı hutemel başka bir yolak aktivasyonu veya inhibisyonu yoluyla etkin olduğunu düşünmekteyiz. VEGF üzerinde önceleri artan anti VEGF etkininde daha yüksek dozlarda azalması bize bevazicumabın bu tümör tipinde çok etkin olamayacğını ancak ileri ve daha geniş spektrumlu çalışmalarla bu verilerin desteklenmesi gerekliliğini ortaya koymuştur
Deneysel tip 1 diabet oluşturulmuş ratlarda mezenşimal kök hücre ile insülin tedavisinin karşılaştırılması
Deneysel Tip 1 Diabet Oluşturulmuş Ratlarda Mezenşimal Kök Hücre Tedavisi ile İnsülin Tedavisinin Karşılaştırılması Beta hücre harabiyetiyle karakterize diyabet dünya çapında mortalite ve morbiditenin en önemli nedenlerinin başında gelmektedir. Günümüzde en yaygın klinik tedavi uygulaması olarak ekzojen kaynaklı insülin replasmanı kullanılmaktadır. Bununla birlikte uzun süreli insülin kullanımının meydana getirdiği komplikasyonlar nedeniyle alternatif tedavi şekilleri araştırılmaktadır. MKH tedavisi bu uygulamalar içinde üzerinde çalışılan yöntemlerden birisidir. Ancak kök hücre uygulaması sonrasında multifaktöriyel olumsuz şartların oluşturduğu hücresel stres nedeniyle meydana gelen hücre kaybı kök hücre tedavisi modellerinin geliştirilmesine yönelik bir araştırma alanının doğmasına neden olmuştur. Çalışmamızda MKH'lerin erkek albino sıçanlarında Streptozotosin ile indüklenen diyabet üzerindeki etkisini, potansiyel terapötik etkisini ve insan hastalıklarında olası uygulamalarını keşfetmeyi amaçladık. Bu araştırmada 24 erkek Wistar albino cinsi rat (250 - 300 gram) kullanıldı. Dört gruba ayrıldı: Grup I (Diyabetik grup), Grup 2 (İnsülin tedavisi alan diyabetik grup), Grup 3 (MKH ile tedavi edilen diyabetik grup) ve Grup 4 (MKH ve İnsülinle tedavi edilen diyabetik grup). Diyabet modeli, STZ'nin (50 mg / kg) intraperitonal enjeksiyonu ile oluşturuldu. MKH, Grup 3 ve Grup 4'te sıçan pankreasına intrapankreatik olarak tek seferde enjekte edildi ve üç hafta sonra bütün deney grupları sakrifiye edildi. Deney süresince tüm deneklerin kan glikoz ve insulin seviyeleri ölçüldü. Sonuç olarak MKH tedavisi istatiksel olarak anlamlı olmamasına karşın Tip 1 diyabet oluşturulan ratlarda dokusal düzeyde önemli rejeneratif yeteneklere sahipti. Fonksiyonel anlamda bu etkinliğinin de olduğu gözlemlendi. Bu sonıuçlar ışığında MKH tedavisinin sağlıklı pankreas morfolojisinin kazanılmasınında ve Tip 1 Diyabet tedavisinde ek bir tedavi uygulaması olarak kullanılabileceği düşünüldü. Tip 1 diyabet vakalarında histopatolojik iyileşme yönünde katkı yapmasına karşın bu etkinin vücut için daha efektif olması için ek bir moleküle ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Çalışmamızın sonuçları bu molekülün erken kısa dönemde insülin olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Mezenkimal Kök Hücreler, Streptozotosin, Diyabetik Rat, İnsülin
Melatonin ve 13-cis-retinoik asitin ykg-1 glioblastoma multiforme hücre hattında telomeraz aktivitesi üzerine olan etkilerinin karşılaştırılması: In vitro çalışma
Glioblastoma Multiforme (GBM) erişkinlerde görülen en sık ve en malign astrositik beyin tümörüdür. İntrakranial tümörlerin %12-15'ni, astrositik tümörlerin ise %50-60'nı oluştururlar. GBM ölüm oranı çok yüksek olmakla birlikte henüz etkili bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Diğer yandan sık olarak malignansilerin %85'inde yüksek telomeraz aktivitesi olduğu belirlenmiştir. Bu nedenle telomeraz aktivitesinin, kanser teşhisinde önemli bir gösterge olabileceği düşünülmektedir. Tümörlerin %90'ında yüksek düzeyde telomeraz aktivitesi saptanmaktadır. Kanser hücrelerinin sonsuz bölünme yeteneği ve dirençli yapıda olması, bu geri kazanılmış telomeraz aktivitesinden kaynaklanmaktadır. Çalışmamız içerik bakımında oldukça ölümcül bir tümör olan YKG-1 glioblastoma hücre hattı hücrelerinde A vitamini analoğu olan isotretinoin (13-cis retinoik asit) ve bir endojen hormon olan melatonin (MLT)'in telomeraz aktivitesi üzerine olan etkilerini karşılaştırdık. Melatonin ve 13-cis retinoik asiti hem ayrı ayrı hemde kombine ederek bu kombinasyonlardaki viabiliteler MTT kullanılmak suretiyle hesaplandı. MTT sonuçları alınırken aynı örneklerden immunositokimyasal boyama ve apoptotik boyama yapılarak örneklerdeki caspase-3 ve beclin-1 ekspresyonları belirlenip değerlendirildi. Daha sonra ışık mikroskobunda immunopozitif ve immunonegatif hücreler sayılıp birbirine oranlandı ve sonuçlar istatistiksel olarak analiz edildi. Sonuç olarak; YKG-1 GBM hücre hattında 13-cis retinoik asitin hücre viabilitesi üzerine oluşturdukları etkilerin telomeraz etkinliği üzerine olan etkilerinden kaynaklanmadığını ve başka yolakların veya mekanizmaların bu süreçte etkin olduğunu ve hücre ölümünün beclin-1 ekspresyonu sonucu ortaya çıkan otofajik hücre ölümünden kaynaklandığı sonucunu elde ettik.
Gebelik döneminde kullanılan sertralin fluoksetin ve escitalopram'ın nöral sistem gelişim üzerine olan etkilerinin karşılaştırılması
Gebelik dönemi, hormonal ve psikososyal yaşam tarzı değişikliklerinin olduğu bir dönemdir. Bu nedenle gebelik döneminde anksiyete. depresyon, obsesif kompulsif bozukluk gibi hastalıklar başlayabildiği gibi; psikotrop ilaç kullanımındaki aşırı kısıtlılıklardan dolayı da mevcut ciddi psikiyatrik bozukluklar sıklıkla görülebilmektedir. Gebeliklerin büyük bir bölümünün plansız olduğu düşünüldüğünde bu problemlerin aşılması hem gebe yönünden hem de fetüs yönünden bazı sorunlara neden olmaktadır. Neredeyse tüm prenatal dönemdeki antidepresan kullanımı fetüste anomali riski taşımaktadır. Biz de yaptığımız tez çalışmamızda fluoxetin, escitalopram ve sertralinin nöral sistem üzerine olan teratojenik etkileri değerlendirildik. Gebelik tayini yapılan ratların gebelik döneminin ilk gününden itibaren ilaçlar gavaj yoluyla verildi ve 16. Günde fetüsler anne karnınan alındı. Histolojik takip yapılan fetüsler immünohistokimyasal boyama yapılarak nöral sistem üzerindeki nNOS ve p73 ekspresyonları belirlenip, immünopozitif hücreler sayılarak oranlandı ve sonuçlar istatiksel olarak analiz edildi. Aynı zamanda fetüsün boy uzunluğu ve korteks kalınlığına bakılarak gelişim bakımından değerlendirildi. Sonuç olarak; fetüslerin boyları ve korteks kalınlığı açısından değerlendirildiğinde her üç ilaç verilen grubun kontrol grubuna göre azalma olduğu gözlendi. nNOS ve p73 ekspresyonları değerlendiridiğinde en belirgin etkiyi sertralin ilacı verilen grupta görüldü. Kontrol grubuna göre fluoxetin ve escitalopram verilen ilaç gruplarında da azalma olduğu gözlendi. Fluoxetin ilacı verilen grubun embriyotoksik bakımından diğerlerine göre daha az olması bu ilacın gebelik döneminde kullanımının tercih edilebilir olduğunu düşünmekteyiz.
Cisplatin ile testis hasarı oluşturulan yetişkin erkek sıçanlarda panax ginseng'in hücre ölümü üzerine etkisi
ÖZET Cisplatin ile Testis Hasarı Oluşturulan Yetişkin Erkek Sıçanlarda Panax Ginseng'in Hücre Ölümü Üzerine Etkisi İnfertilite genetik, ailevi, hormonal nedenler, doğumsal anormallikler, çevresel ve kimyasal nedenlerle günümüzde artmakta olan önemli bir sağlık sorunu haline gelmiştir. Biz çalışmamızda cisplatin tarafından oluşturulan testis hasarının degişik panax dozlarında hangi düzeyde korunabildiğini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmada toplam 35 rat kullanılmış olup, Gruplar; Kontrol grubu, CP grubu (7mg/kg), Panax grubu (200 mg/kg), Doz:1 (CP+Panax (200mg/kg)), Doz:2 (CP+Panax (300mg/kg)) olmak üzere, her grupta 7 hayvan olacak şekilde 5 gruba ayrılmıştır. Deney sonunda, gruplara ait vücut ve testis ağırlığı ölçümleri yapıldı. Histopatolojik olarak, Johnsen skorlaması yapıldı ve seminifer tübül çapları ölçüldü. TUNEL boyaması yapılarak, apoptotik hücreler işaretlendi. Biyokimyasal olarak, serbest testosteron, total testosteron, TAS, TOS seviyeleri ölçüldü ve OSİ hesaplandı. Sonuç olarak, CP testis dokusunda önemli hasarlar oluşturmuştur. Oluşan hasara bağlı olarak seminifer tübül çapları genişlemiş, apoptotik hücre sayısı oldukça artış göstermiştir. Total ve serbest testosteron seviyeleri de bu grupta azalmıştır. Panax verilip, CP uygulanan gruplarda ise özellikle Doz 1 grubunda hem apoptozisin azaldığı, hem de testosteron seviyesinin arttığı gözlenmiştir. Doz 2 grubunda spermatogenik seri hücrelerinde apoptozis belirgin olarak azalmasına rağmen Leydig hücrelerinde apoptozis Doz 1 deki kadar belirgin olarak azalmamıştır. Ayrıca testosteron seviyeleri de kısmi olarak bir artış göstermiştir. TAS seviyeleri de Doz 1 de, Doz 2' den daha yüksek olarak tespit edilmiştir. Çalışmamızda Panax'ın CP'ne bağlı oluşan hasarı belirli bir doz eşiğine kadar belirgin şekilde koruduğu belirlenmiş olmakla birlikte bu antioksidan maddenin özellikle koruyucu etkisinin araştırılması için ileri düzey çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: • Antioksidan, Cisplatin, Testiküler Toksisite, Panax Ginseng.
Testiste yer alan hücrelerde akut ve kronik kadmiyum alımına bağlı hücre ölümünün değerlendirilmesi
Kadmiyum tarımsal ve endüstriyel işlemlerde yaygın olarak kullanılan bir kimyasaldır ve çevreye salınarak hava, toprak ve su kirliliğine neden olur. Hızlı endüstriyel ve tarımsal gelişmelere bağlı olarak kadmiyum kirliliği, yaygın sorun haline gelmiştir. Çünkü kadmiyuma maruz kalma hem genel popülasyon hem de belirli meslek grupları için bir risk oluşturmaktadır. Kadmiyum, vücutta 40 yıla kadar kalabilir, bu nedenle uzun süre insan sağlığına zarar verebilir ve üreme hormon düzeylerini etkileyebilmekte, sperm kalitesini düşürebilmekte ve hatta erkek infertilitesine neden olabilmektedir. Bununla birlikte, günümüzde kadmiyum kaynaklı testis hasarının altında yatan mekanizma çalışmaları sınırlıdır. Ancak gerek erkek ve gerekse dişi üreme sistemi üzerinde toksisitesini belirleyen mekanizmalar açık değildir. Bizde yaptığımız tez çalışmamızda, kadmiyumun sıçan testisleri üzerindeki zararlı etkilerini ve bu süreçte hücre ölümünün önemini inceledik. 30adet Wistar Albino tipi erkek rat 5eşit gruba ayrılarak kullanıldı. Gruplar Kontrol grubu, Grup 1, Grup 2, Grup 3 ve akut doz grubu olacak şekilde düzenlendi. Ratlara 21 gün süreyle Kadmiyum klorür gavajla verildi. Deney sonunda, ratlar sakrifiye edildi ve testis dokuları alındı. Histolojik takip yapılan testisler immünohistokimyasal boyama yapılarak histopatolojik olarak incelenip, immünopozitif hücreler sayılarak oranlandı ve sonuçlar istatiksel olarak analiz edildi. Aynı zamanda testis ağırlıklarına bakılarak gelişim açısından incelendi Sonuç olarak; Hematoksilen-eozin ve pas boyamada, kontrol grubunda herhangi bir histopatolojik bulguya rastlanmazken Grup 3 ve akut dozda dejeneratif testis dokusu, anormal seminifer tübül yapısı gözlendi. Beclin 1 ekspresyonu tüm gruplarda negatifken RIP3 ekspresyonu sadece Grup 1 de pozitiflik gösterdi. Caspase-3 pozitifliği Grup 1 ve Grup 2dozlarında yüksek derecede mevcutken, Grup 3 de azaldığını akut grupta ise negatif oldukları gözlendi. Calretinin pozitiflikleri Grup 2 de yüksek bir etkiye sahip oldugunu Grup 1 ve Akut doz grubunda belirgin bir artışın olduğunu Grup 3 de ise azalma olduğu gözlemlendi. Kadmiyumun ürogenital sistem üzerindeki olumsuz etkileri olduğu kanısına varılarak başka çalışmalarla da tekrar değerlendirilmesini düşünmekteyiz. Bu sayede Kadmiyum aracılı testis hasarlarının etyolojisi ve tedavisinde uygun metodolojinin belirlenmesine katkı sağlanabilecektir.
Günlük yaşantıda sık olarak gıda sektöründe kullanılan alüminyumpotasyum sülfatın (Şap) rat testisleri üzerine etkilerinin histolojik olarak araştırılması
Kullanılan birçok gıdanın fabrikadan halka ulaştırılmasında çok değişik kimyasal maddeler kullanılmaktadır. Gıdaların kişilere sunulması sürecinde tercih edilen tuz, biber vb. gıdaların kalitesi ve olası yan etkileri halk sağlığı problemlerine neden olabilmektedir. Bunun yanında normal yemek tuzu yerine erkeklerin yoğun olarak bulunduğu yatılı okullarda ve askeri yerleşim yerlerinde olası aşırı cinsel aktiviteyi azaltabilmek için suda kolayca eriyebilen şap kullanıldığı uzun yıllardır bilinmektedir. Çalışmamızın amacı şap'ın erkek rat testislerinde oluşturabileceği histomorfolojik, moleküler ve hormonal değişikliklerin değerlendirilmesidir. Çalışmamızda toplam 24 Wistar Albino cinsi erişkin erkek rat kullanıldı ve 4 grup olarak düzenlendi. Kontrol grubuna hiçbir madde verilmezken 2. gruptaki hayvanlara 250/mg/kg suda çözünmüş şap verildi. 3. gruptaki hayvanlara 500 mg/kg suda çözünmüş şap verildi ve son olarak 4. gruptaki hayvanlara ise 1 g/kg suda çözünmüş şap verildi. Çalışma 30 gün boyunca sürdürdürüldü. Çalışma sonunda ratlar sakrifiye edilip sol testisleri alındı. Alınan örnekler bouin solüsyonuna konulup histolojik olarak takip edilerek ve parafine gömüldü. Bu örneklerden kesitler alındıktan sonra Hematoksilen eozin, PAS, Masson Trikrom ve immunohistokimyasal olarak VASA, c-kit, Calretinin, cytokeratin 18 ile boyandı. Hematoksilen eosin boyama Johensen skorlamada kullanıldı. Işık mikroskobu altında değerlendirme sonunda elde edilen sonuçlar görüntü analiz programı ile incelendi. Biyokimyasal olarak total ve serbest testosteron seviyelerin ölçüldü. Biyokimyasal incelemede kontrol grubu ile diğer gruplar arasında anlamlı bir farklılığın olmadığı tespit edilmiştir. Histolojik incelemede hematoksilen eosin boyamada deney grubunda seminifer tübül epitelinde bozulma gözlenmiştir. PAS boyamada deney gruplarında interstisyel alanda aralık gözlenmiştir. Masson trikrom boyaması yapılan kesitlerde deney gruplarında tunika albuginea kalınlığının arttığı gözlenmiştir. Johensens scorlamada çoğunda skor sonucu 7 olarak tespit edildi. İmmünohistokimyasal incelemede calretininin leyding hücresinin, cytokeratin 18' in sertoli hücresinin, Ckit' in spermatogonia, VASA' nın spermatogonial germ hücresi, spermatogonia, spermatosit ve yuvarlak spermatidlerin belirteci olduğu kanıtlanmıştır. Calretinin en yüksek leyding hücrelerinin boyanma şiddeti 3. grupta en az 4. grupta görülmektedir. Bu da bize 3. grupta ki testosteron seviyesindeki artışın sebebini açıklamaktadır. Cytokeratin 18 boyama sertoli hücrelerinin boyanma şiddeti en yüksek 4. grupta en az 2. grupta görülmüştür. Ckit boyamada gruplar arasında anlamlı bir farklılık görülmemiştir. VASA boyamada spermatogonial germ hücre ve spermatogoniaların boyanma şiddeti en fazla 2. grupta en az 4. grupta görülmüştür. Kullanılan doz miktarı 250mg/kg/gün'ün üzerine çıktığında ve 30 günden daha uzun süreli maruziyetlerde hem testis dokusunda histolojik bozukluklar ve ağırlık azlığı hemde özelligle leydig ve sertoli hücrelerinde hücresel bozukluk hücre iskeleti ve çekirdeğinde anormallikler belirmeye başlamıştır. Bunun da sonuç olarak döllenme yeteneğini azalttığı ve hatta sperm kalitesini düşürerek gebelik oranlarını dahi olumsuz etkileyeceği düşünülmektedir. Daha net bilgiler ortaya konmasında ileri enzimatik, biyokimyasal ve immünohistokimyasal düzeyde yapılacak araştırmalar bu konuda ek bilgiler ve kanıtlar sağlayabilir. Bununla birlikte gözlenen bu olumlu etkinin klinik ve geniş katılımlı çalışmalarda değerlendirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır.
Çay ağacı yağının, l929 fibroblast hücrelerinin indüklenmiş senesensine etkisinin sasp proteinleri bakımından değerlendirilmesi
DAHA SONRA DOLDURULACAKTIR
Sisplatinin testis üzerindeki hücresel hasarına karşı theranekronun koruyucu etkisi
İnfertilite; çevresel ve kimyasal etmenler, obezite ve kemoterapi gibi nedenlerle günümüzde erkeklerde artış gösteren önemli bir sağlık problemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızda sisplatin tarafından oluşturulan erken dönemde testisteki spermatogenik seriye ait hücrelerde meydana gelen hasarın Theranekron tarafından düzeltilebileceğini amaçladık. Deneyimizde toplam 30 rat kullanılmış olup, Gruplar; TH grubu (0.3mg/kg), CP grubu (1.5 mg/kg), TH+CP grubu(0.3mg/kg;1.5mg/kg), Sham grubu, Kontrol grubu olmak üzere, her grupta 6 hayvan olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Hücrelerin morfolojisini değerlendirmek için hematoksilen eozin boyaması, inflamasyon ve hücre rejenerasyonu için TNFa, NFkB, IL-1β, IL-6 erken dönem DNA kırıklarını göstermek için γH2AX immünoreaktivitesine bakıldı. Apoptotik hücreleri göstermek için de TUNEL tekniği kullanıldı. CP grubunda inflamasyon ve hücre rejenerasyonu markırlarında azalma gözlemlendi. γH2AX immünoreaktivitesinin yüksek olduğu izlendi, apoptatik hücrelerde de artış olduğu görüldü. TH+CP grubunda ise bu ifadelerin tam tersi izlendi. TH grubu ise Sham ve Kontrol grubuna yakın immünoreaktivite gösterdi. Bu ifadeler istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). CP grubunda meydana gelen spermatogenik seri hücrelerindeki hasar ve intersisyel alanda meydana gelen inflamasyon görünür derecede CP+TH grubunda azaldığı izlendi. TH grubunda ise herhangi bir şekilde hücrelerde morfolojik değişiklik ve inflamasyon izlenmedi. Sonuç olarak erken dönem Sisplatin uygulamasından doğan hücre hasarında Therenekronun olumlu sonuçlar verdiği görüldü. Theranekronun İnflamatik alanları özellikle baskılayarak spermatogenik seriye ait hücrelerdeki rejenerasyonda rol aldığı görüldü. Çalışmamızın özellikle testis üzerinde yapılacak deneyler için iyi bir referans olduğunu düşünmekteyiz. Yeni gelen çalışmalarla beraber özellikle erkek infertilitesinde Theranekronun bir ilaç olarak kullanılabilirliğinin gösterileceğini düşünüyoruz.
SHSY-5Y (nöroblastoma) ve l929 (fibroblast) hücre hatlarında theranekronun entegre stres yanıtı üzerindeki etkisinin İn Vitro olarak incelenmesi
Nöroblastoma, genellikle bebeklik ve erken çocukluk döneminde görülen, nöral krest hücrelerinden kaynaklanan sempatik sinir sistemi kaynaklı solid bir tümördür. L929, insan fibroblastlarından elde edilen normal bir hücre hattı olarak kullanılmaktadır. Çalışmalarda genellikle ilaca bağlı toksisitenin varlığı için kullanılmıştır. Entegre stres yanıtı(ISR), bir dizi fizyolojik değişiklik ve farklı patolojik koşullara karşı gelişen bir sinyal yoludur. Vücuttaki çeşitli besin yoksunluğu, hipoksi, virüs enfeksiyonu, oksidatif stres gibi koşullara karşı üç farklı kinaz olan; PERK, PKR, GCN-2 ile yapmaktadır. Theranekron, 'Tarantula Cubensis' örümceğinden hazırlanan; nörotoksik etkilerinin yanı sıra hücre rejenerasyonu ve hemolitik enzim inhibe edici aktivitelere sahip peptitlere sahip bir ajandır. Bu çalışmada, literatürde ilk kez Nöroblastoma ve fibroblastik hücrelerde potansiyel anti-kanser özellikleri entegre stres sinyal yolağı üzerinden Theranekron uygulaması ile araştırılmıştır. SHSY-5Y ve L929 hücre hatları çoğaltılmıştır. Theranekron için doz belirlemesi MTT testi ile yapılmış ve IC50 değeri 1/10 olarak belirlenmiştir. Etkin doz %90 konfluensiye gelmiş iki hücre hattı içinde 24 saat uygulandı. PERK, PKR, GCN-2 entegre stres markırları ile immünohistokimyasal olarak her iki hücre hattı boyandı. Apoptoz için Tunel ile değerlendirildi. İstatiksel olarak gruplar arası karşılaşmalar yapıldı. Theranekron uygulaması SHSY-5Y kanser hücre hattında kullanılan antikorlar immünoreaktivitesini arttırırken uygulama yapılmayan kanser hücre hattında bunun azaldığı istatiksel olarak anlamlı bulundu. L929 açısından ilaçlı gruplarda bu üç immünoreaktivitenin ilaçsız yani kontrol L929 a göre azaldığı istatiksel olarak anlamlı bulundu. Tunel boyamalarında SHSY-5Y nöroblastoma kanser hücre hattı için özellikle ilaçlı grupta hücre ölümü artarken L929 ilaçlı grubunda hücre ölümünün az bir ifadeyle olduğu izlendi. Yani theranekron etkisini entegre stres moleküllerini kanserde arttırarak ölüme götürdüğü fakat normal vücut hücrelerinde theranekronun göz ardı edilebilir bir etkisi olduğu anlaşıldı. Buna bağlı olarak belli dozlarda kanserlerde ilaç olarak kullanılabileceği gerçeğini öne çıkardı. Theranekronla ilgili çalışmaların azlığı göz önüne alındığında çalışmamızın iyi bir referans olabileceğini öngörmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Apoptoz, Entegre stres yanıt, Kanser, PERK, Theranekron
Deneysel düşük doz elektromanyetik alanın sıçan testis ve semen dokularına etkileri ve kafeik asit fenetil esterin antioksidan rolünün araştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmalarda düşük doz elektromanyetik alan (EMA) maruziyetinin oksidatif stres belirteçlerinin arttırması sonucu erkek infertilitesinde rol oynadığı bildirilmektedir. Çalışmalarda düşük doz elektromanyetik dalga ile uyarılan oksidatif stres durumuna antioksidanların potansiyel koruyucu etkileri gösterilmiştir. Bu çalışmada düşük doz elektromanyetik alanın sıçan testis ve semen dokularına etkileri ve kafeik asit fenetil esterin (CAPE) koruyucu rolü araştırılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: 30 günlük deneyde Wistar Albino sıçanlar kontrol, EMA, EMA+CAPE, CAPE şeklinde 4 gruba ayrılmıştır (n=8). Kontrol grubuna hiçbir madde uygulanmamıştır. EMA grubuna günde 1 saat 900 MHz elektromanyetik alan uygulanmıştır. EMA+CAPE grubuna 1 saat EMA maruziyetinden önce ip 10 mikromol/kg CAPE uygulanmıştır. CAPE grubuna ip 10 mikromol/kg CAPE uygulanmıştır. Deney sonunda sıçanlardan alınan kan ve testis dokularında biyokimyasal, testis ve semen dokularında histolojik analizler yapılmıştır. BULGULAR: Testiste EMA maruziyetine bağlı histopatolojik dejenerasyonlar, semende konsantrasyon ve ileri motilitede azalma ve sperm morfolojisinde baş anomalisi tespit edilmiştir. Semende akım sitometri analizi ile DNA hasarı yüzdesinin EMA grubunda yüksek olduğu görülmüştür. CAPE'nin bu hasarları azalttığı bulunmuştur. Serumda gruplar arasında glutatyon peroksidaz, total antioksidan status, süperoksit dismutaz, total tiyol açısından anlamlı fark bulunmamıştır. EMA uygulanan grupta serum testosteron düzeyi düşük, total oksidan status, oksidatif stres endeksi, malondialdehit düzeyleri yüksek bulunmuştur. Testiste süperoksit dismutaz düzeyinde anlamlı fark görülmezken CAPE uygulanan grubun total oksidan status, oksidatif stres endeksi, malondialdehit düzeyleri düşük, total antioksidan status düzeyi yüksek bulunmuştur. SONUÇ: CAPE EMA'nın oluşturduğu oksidatif stresi serumda ve dokuda histolojik ve biyokimyasal açıdan düzeltmektedir. Anahtar Kelime: Elektromanyetik alan, oksidatif stres, testis, semen, kafeik asit fenetil ester, akım sitometri.
Tüp bebek laboratuvar uygulamalarında sperm hazırlama yöntemlerinin IVF başarısı üzerine etkileri
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada erkek faktör ve açıklanamayan infertilite nedeniyle IVF tedavisi uygulanan olgularda kullanılan sperm hazırlama yöntemleri (swim-up, dansite gradient ve sperm wash)'nin IVF başarısına etkilerini araştırmak amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Bu amaçla, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tüp Bebek Merkezindeki hasta arşivinin dosya bilgilerini kullanarak retrospektif bir çalışma yaptık. Üç farklı sperm hazırlama yönteminin IVF başarısına etkisini araştırırken, aynı zamanda kadın ve erkek yaşının, kadın ve erkek beden kitle indeksinin (BMI), semen hacminin, toplam ve ileri hareketli sperm sayılarının ve sperm morfolojisinin bu başarı üzerindeki olası etkileyici rollerini de değerlendirdik. Kullanılan swim-up, dansite gradient ve sperm-wash yöntemlerinin gebelik sayısına oranlarını hesapladık ve hasta verilerini istatistiksel olarak birbiriyle kıyasladık. BULGULAR: 1 Ocak 2018 - 28 Şubat 2019 tarihleri arasında IVF uygulanan 176 infertil olgunun 57'sinde gebelik geliştiği gözlendi. Siklus başına gebelik oranı %32,28 bulundu. Tedaviye katılan kadınların yaş ortalaması 30,90'dı. Pearson korelasyon testine göre gebelik ve kadın yaşı arasında istatiksel ilişki görülmedi. Kadın BMI ortalaması gebelik-negatif sonuçlanan olgularda 25,59 ve gebelik-pozitif sonuçlanan olgularda 26,34 bulundu ve Pearson korelasyon testi ile kıyaslandığında anlamlı fark gözlenmedi. Olgulardaki erkek yaş ortalaması 34,38'di. Uygulanan 3 farklı sperm hazırlama yönteminde, erkek yaşının gebelik oranları üzerine istatistiksel olarak anlamlı bir etkisinin olmadığı saptandı. Farklı sperm hazırlama yöntemlerinde, erkek BMI'nin gebelik oranlarına etkisi araştırıldığında da anlamlı bir istatistiksel fark görülmedi. Semen hacmi ve toplam sperm sayısı bakımından gruplararası kıyaslama yapıldığında, pozitif gebelik sonuçları üzerinde etkili bulunmadı. Progresif hareketli sperm sayısı ve sperm morfolojisi ise gebelik oranları üzerinde istatistiksel olarak anlamlı derecede etkili bulundu. Sperm hazırlama yöntemlerine göre gebelik-pozitif sonuçlanan olgu yüzdeleri, sperm-wash xii uygulananlarda %47,37; swim-up uygulananlarda %33,94; dansite gradient uygulananlarda %22,92 olarak saptandı. Gebelik oranları bakımından, üç ayrı sperm hazırlama tekniği arasında istatistiksel anlamlı fark gözlenmedi. SONUÇ: Sperm hazırlama yöntemlerinin IVF başarısına etkilerini araştırmak amacıyla yapılan bu retrospektif çalışmada, swim-up, sperm-wash ve dansite gradient olmak üzere üç ayrı sperm hazırlama tekniği incelendi. Ortalama gebelik sonuçlarına bakıldığında sperm-wash'un, istatistiksel olarak anlamlı çıkmasa da diğerlerinden daha etkili olduğu görüldü. Anahtar Sözcükler: İn vitro fertilizasyon, swim-up, dansite gradient, sperm-wash erkek faktör, açıklanamayan infertilite, BMI, gebelik, hasta yaşı, semen parametreleri.
Sperm chip uygulamasının ve diğer sperm ayrıştırma yöntemlerinin IVF başarısı üzerine etkilerinin incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Tüp bebek tedavilerinde sperm seçme tekniklerinin iyi kalitedeki spermi ayrıştırmaya yönelik olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, sperm chip uygulamasının ve diğer sperm ayrıştırma yöntemlerinin IVF başarısı üzerine etkilerini araştırmaktır. Sperm hazırlamada kullanılan swim-up tekniği ile sperm chip tekniğini, fertilize oosit sayıları, kaliteli embriyo sayıları ve gebelik sonuçlarına etkisini araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Bu amaçla, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tüp Bebek Merkezindeki dosya bilgilerini kullanarak retrospektif bir çalışma yaptık. Sperm hazırlama yöntemlerinin IVF başarısına etkisini araştırırken, swim-up ve sperm chipli 30 kişilik iki ayrı grup değerlendirilmeye alındı. Kadın ve erkek yaşının, kadın ve erkek beden kitle indeksinin (BMI), semen hacminin, toplam ve ileri hareketli sperm sayılarının ve sperm morfolojisinin IVF başarı üzerindeki rollerini de değerlendirdik. Kullanılan yöntemlerin gebelik sayısına oranlarını hesapladık ve hasta verilerini istatistiksel olarak birbiriyle kıyasladık. BULGULAR: Çalışma Ocak 2019- Ağustos 2020 tarihleri arasında IVF uygulanan 60 infertil olgunun; tedavide kullanılan total gonadotropin miktarı, sperm konsantrasyonu, sperm morfolojisi, total sperm hareket ve progresif sperm hareketleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi(P>0.05). İki grup arasında toplanan oosit, MII oosit sayıları arasında fark görülmedi. Fertilize oosit, 3., 5.gün iyi kalite embriyo sayıları ile 5.gün dondurulmuş iyi kalite embriyo sayıları arasında anlamlı farklar görüldü. Gruplar arasında implantasyon ve gebelik oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar görülmedi(P>0.05). SONUÇ: Sperm hazırlama yöntemlerinin IVF başarısına etkilerini araştırmak amacıyla yapılan bu retrospektif çalışmamızda; MAC tekniğinin erkek faktör infertilitesi endikasyonlu ART tedavilerinde implantasyon ve gebelik sonuçlarını olumlu şekilde katkı sağlamadığı fakat ICSI sonrası fertilizasyon oranı, kaliteli embriyo sayısı ve dondurulan beşinci gün embriyo sayılarını arttırdığı görüldü.
IVF tedavilerinde erkek faktörü şiddetinin etkileri
IVF TEDAVİLERİNDE ERKEK FAKTÖRÜ ŞİDDETİNİN ETKİLERİ GİRİŞ VE AMAÇ: Yaptığımız çalışmada; sperm sayısı 15 milyon/ml olan oligospermik, sperm sayı, normal kriterler içerisinde olan normospermik, ejakülatında sperm elde edilemeyen (azospermi) fakat TESE ile sperm elde edilmiş hastalarımızın IVF başarısı üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçlandık. Ayrıca hastaları araştırırken; hasta grubunun fertilizasyon, embriyo gelişimi gibi önemli parametreleri ile beraber gebelik sonuçları değerlendirildi. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Bu amaçla, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin Tüp Bebek Merkezindeki hasta dosyalarını kullanarak retrospektif bir çalışma yaptık. Çocuk sahibi olamama nedeniyle merkeze gelen çiftlerimizden erkek faktörü endikasyonu olan hastaları araştırırken; hasta grubunun fertilizasyon, embriyo gelişimi gibi önemli parametreleri ile beraber gebelik sonuçları değerlendirildi. Karşılaştırma yapılırken kadın ve erkek hastanın yaşı, endikasyon durumları ve gebelik sonucu gibi parametreler incelendi ve hasta verileri istatistiksel olarak değerlendirildi. Çalışmamızda grupları karşılaştırmak için total oosit sayıları, MII oosit sayıları, fertilize olmuş yumurta sayısı, beşinci Grade 1 embriyo sayıları ve gebelik oranlarına bakıldı. BULGULAR: Çalışmamızdaki kadın ve erkeklerin yaş ortalaması; kadın ve erkeklerin BMI leri, tedavide kullanılan total gonadotropin miktarları, arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi Çalışmamızda üç farklı erkek infertilitesi görülen hastalarımızdan elde ettiğimiz spermler ile yaptığımız ICSI işlemlerinde, toplam oosit sayısı, MII evresindeki oosit sayısı, fertilize olan oosit sayısı, 5.gün kaliteli embriyo sayıları ile ilgili karşılaştırmalar yapıldı. Üç grup arasında toplanan oosit, MII oosit sayıları arasında fark görülmedi. Fertilize oosit sayıları, 5.gün iyi kalite embriyo sayıları arasında Normozoospermi grubu anlamlı farklar görüldü. Çalışmamızda erkek faktörüne bağlı infertil olan çiftlerde gebelik oranları, oligozoospermik grubunda %32,56 TESE grubunda %13,04 ve normozoospermi grubunda ise %35,63 oranında gebelik gerçekleştiği gözlemlenmiştir. Normozoospermik ve Oligozoospermik gruplar arasında gebelik oranlarına bakıldığında, ikili karşılaştırmalarda istatistiksel olarak anlamlı farklar görülmedi. Ancak Normozoospermi ve Oligozoospermi gruplarının TESE grubu ile yapılan ikili karşılaştırmalarda her iki grubun TESE grubuna göre daha yüksek ve istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek gebelik oranlarına sahip oldukları görüldü. SONUÇ: Erkek endikasyonun IVF başarısına etkilerini araştırmak amacıyla yapılan bu retrospektif çalışmamızda gruplar arasında gebelik oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar bulunmuştur. Anahtar Sözcükler: İn vitro fertilizasyon, azospermi, normozoospermi, oligospermi, erkek faktör
Diabetin endometrium reseptivitesi ve over üzerine etkileri
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışma Streptozotosin (STZ) ve yüksek yağlı diyet (high fat diet/HFD) beslenme ile elde edilen Obez/Tip 2 Diabet Mellitus (DM) farelerin endometrium reseptivite üzerindeki ve overlerinde meydana gelen değişiklikler ile AMH gibi dişi üreme sisteminin önemli hormonların seviyelerini tespit etmektir. Over ve Uterus immünohistokimyasal yöntemlerle incelenmesi, AMH hormon düzeylerinin karşılaştırılması ve bu parametrelerin DM ile ilişkilendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: 10 haftalık deney Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Deneysel Tıp Uygulamaları ve Araştırmaları Merkezi (SÜDATEM) deki BALB/C cinsi dişi farelerle oluşturuldu. POWER analizi, Literatür bilgilerine göre 7 fare (n=7) diabet grubu, 7 fare (n=7) ise kontrol grubu olarak belirlendi. Diabet çalışma grubu HFD ve STZ uygulaması ile diabet oluşturuldu, kontrol grubuna hiçbir madde uygulanmadı. Gruplara ait diseksiyon, uterus, over dokuları toplandı, kan numunesı alındı. Uterus ve endometriyumda VEGF, Ki67 immünohistokimyasal boyama yöntemi uygulandı, hematoksilen&eozin ile histolojik boyanıp, ışık mikroskobunda incelendi. Biyokimyasal analiz için toplanan kanda AMH seviyesi ölçümü yapıldı. BULGULAR: Çalışmanın başlangıcındaki ve sonundaki verileri kıyaslandığında; Diyabet(D) gruplarında çalışmanın 4. Haftasından itibaren ağırlık değerlerinin, kontrol grubunun ağırlık değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldığı görüldü. Açlık kan glikoz verileri incelendiğinde; açlık kan glikoz değerlerinin kontrol gruplarına göre diyabet gruplarında anlamlı bir şekilde arttığı belirlendi. (P<0.05). Folikül sayıları için yapılan değerlendirmede elde edilen verilerde; Primordial, primer, folükül sayılarında gruplar arasında istatistiksel olarak bir farklılık bulunmazken; kontrol grubunda sekonder, antral folükül ve korpus luteum sayılarının diyabet grubuna göre anlamlı şekilde fazla olduğu tespit edildi(P<0,01). Over ağırlıkları karşılaştırıldığında diabet grubunda ortalama over ağırlık değerlerinin kontrol grubuna göre daha düşük olduğu görüldü. Over ve endometriyumun Ki-67 ve VEGF immnühistokimyasal boyanması sonuçları gruplar arasında hem over hemde endometriyum için istatistiksel olarak anlamlı farklar görüldü. Her karşılaştırmada kontrol grubunda ortalama değerler daha yüksek bulundu. İki grup arasında AMH mg/dl değerlerini karşılaştırdığımızda ise kontrol grubunda AMH değerlerinin kontrol grubunda diyabet grubuna göre daha yüksek olduğu görüldü. P=0.001. SONUÇ: Diyabetin; folükül oluşumu ve gebeliğin devamında implantasyon ve doğum elde edilmesi üzerinde negatif etkileri olabileceği görüldü. Anahtar Sözcükler: Anti Müller Hormon, Diabet Mellitus, Endometrium Receptivite, Over, Ki67, VEGF
Karaciğer yağlanmasının over rezervine etkisinin değerlendirilmesi
GIRIŞ: Çalışmamızda yüksek yağlı diyetle obezite modeli sağlanarak karaciğer yağlanması elde edilen dişi ratlarda, serum AMH ve FSH seviyelerine bakılarak yağlanmanın over rezervi üzerine etkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. MATERYAL VE METOD: Çalışmamız için Sakarya Üniversitesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu'ndan (SÜHADYEK) 07.10.2020 tarih ve 57 sayılı kararı ile onay alınıp tüm deneysel uygulamalar etik kurallara uygun şekilde yürütülmüştür. Deney sonunda elde edilen dokuların histopatolojisi Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi patoloji labaratuvarı ve biyokimya değerleri ise Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı araştırma laboratuvarlarında çalışıldı. BULGULAR: Bu çalışma 16 adet Spraque Dawley cinsi dişi rat ile başlamakla birlikte ikinci haftada kontrol grubundan 1 adet hayvanın ex olması nedeniyle çalışmaya 15 adet rat (DG n=8, KG n=7) ile devam edildi. Çalışma başlangıcı ile karaciğer yağlanması sonrası C.A. ortalamaları yönünde oluşturduğumuz kontrol ve deney gruplarının her ikisinde de ağırlık ölçümleri istatistiksel anlamlı olarak artmıştır (p<0.001). Deney grubundaki artış kontrol grubuna kıyasla daha fazla olmuştur (p<0.001). SONUÇ: Yaptığımız deney sonunda hem kontrol grubu hem de karaciğer yağlanması elde ettiğimiz deney grubu Spraque Dawley dişi ratlarının çoğunda patolojik olarak PKOS varlığı tespit ettik. Karaciğer yağlanması elde ettiğimiz deney grubu ratlarındaki AMH, FSH seviyeleri ile karaciğer yağlanması gelişmeyen kontrol grubu ratlarındaki AMH, FSH seviyeleri kıyaslandığında deney grubu ratlarunda AMH seviyeleri daha düşük sonuçlandı fakat ne AMH ne de FSH seviyelerinde istatistiksel açıdan anlamlı bir fark yoktu. Elde ettiğimiz tüm bu veriler sonucunda biz karaciğer yağlanmasının over rezervi üzerine anlamlı bir etkisini gözlemlemedik. Anahtar Kelimeler: Karaciğer Yağlanması, Over Rezervi, Obezite, PKOS, Rat over ve Karaciğeri
Endometriyum kanserinde foxo transkripsiyon faktörleri ve ilişkili moleküler mekanizmaların histokimyasal ve moleküler biyolojik yöntemlerle araştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada farklı histopatolojik derecelere sahip endometriyum kanseri (EK) hastalarında forkhead transkripsiyon faktörü O1 (FOXO1) ve sterol element bağlayıcı protein 1 (SREBP1)'in ekspresyon düzeylerindeki değişiminlerin belirlenmesi ve EK gelişiminde prognostik önemlerinin ortaya konması amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEMLER: 61 adet Tip 1 EK ve 24 adet normal endometriyum içeren parafin doku bloklarında FOXO1 ve SREBP1'in gen ve protein düzeyinde ekspresyon değişimleri immunohistokimyasal boyama ve RT-PCR analizi ile araştırıldı. BULGULAR: İmmunohistokimyasal boyama sonuçlarına göre, FOXO1 protein düzeyinin EK hastalarında kontrol grubuna kıyasla azaldığı, grade bazlı değerlendirmede ise, kontrol grubuna kıyasla grade I EK'da artmasına rağmen, grade II ve grade III EK'da azaldığı belirlendi. SREBP1 proteinin düzeyinin ise kontrol grubuna kıyasla EK hastalarında anlamlı bir şekilde arttığı gözlemlendi. RT-PCR sonuçlarına göre ise FOXO1 mRNA düzeyinin kontrol grubuna kıyasla toplam hasta grubunda upregüle olduğu belirlenmesine rağmen, grade II ve grade III EK hastalarında kontrol göre FOXO1 ekspresyonunun azaldığı tespit edildi. Ayrıca, SREBP1 mRNA seviyesinin kontrol grubuna göre EK hastalarında azaldığı belirlenmesine rağmen, özellikle grade I ve III EK hastalarında SREBP1 ekspresyon düzeyinin anlamlı bir şekilde arttığı analiz edildi. SONUÇ: Mevcut tez çalışmasında, FOXO1 ve SREBP'in gen ve protein düzeylerinde değişimler, farklı gradelere sahip EK hastalarında ilk kez ortaya konmuştur. Ancak, EK hastalarında grade bağlı değişen FOXO1 ve SREBP1 ekspresyon düzeylerinin aydınlatılmasına yönelik ileri çalışmaların gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
Normal ve deksametazon verilen sıçan plasentasında hücre siklusu proteinlerinden siklin-E, PCNA ve p27' nin dağılımı.
Prenatal devrede fetüsün gelişmesinde, özellikle hücresel olgunlaşma ve differensiyasyon olaylarında, glukokortikoidler oldukça önemlidir. Günümüzde glukokortikoidlerin antiproliferatif etkileriyle de IUGR' ne neden olduğu bilinmektedir. Ancak bu etkilerini G1 fazı üzerinden yapıp yapmadıkları hakkında henüz bir çalışma yoktur. Bu çalışmada, bir glukokortikoid olan deksametazonun plasental gelişmede G1 fazı proteinleri olan siklin-E, PCNA ve inhibitör özellikli p27 üzerindeki etkilerini immunohistokimyasal ve TEM teknikleriyle, ayrıca bir apoptoz belirteci olan TUNEL metodu ile belirlemeye çalıştık. Bunun için gebe sıçanlardan kontrol (8 dişi) ve deney (8 dişi) olmak üzere iki grup oluşturduk. Sıçanlarda deksametazonla IUGR oluşturulmasında gebeliğin 13.gününde deney grubundan her hayvana 100?g, 14?19. günler arasında 200?g/kg deksametazon asetat, kontrol hayvanlarına ise 13?19. günler arasında serum fizyolojik subkutan olarak verildi. Gebeliğin 20. gününde eter anestezisi altında kontrol ve deney hayvanlarından glukokortikoid ölçümü için kan örnekleri alındı. Bunu takiben, hayvanlar diseke edilerek toplanan plasentaları ve fetüsleri tartıldı. Kontrol ve deney hayvanı plasentalarından ışık mikroskopi için alınan örnekler Holland fiksatifinde, transmisyon elektron mikroskopu için alınan örnekler %4' lük gluteraldehitte ve %1' lik OsO4' te tesbit edildi ve rutin histolojik takip işlemlerinden geçirildi. Hazırlanan bloklardan alınan kesitlerde siklin-E, PCNA ve p27 antikorlarının immünboyanma yoğunluklarına, ayrıca pozitif hücre sıklığı HSCORE değerlerine bakıldı, TUNEL pozitif hücreler belirlendi. TEM' de ince yapı değişiklikleri belirlenmeye çalışıldı. Deksametazonun sıçan plasentasında ve embriyosunda önemlilik düzeyinde ağırlık kaybına neden olduğu görüldü (p<0,005). PCNA immünboyanma yoğunlukları labirent kısmında ve bağlantı zonununda azalmıştı. Trofoblast dev hücrelerinde PCNA boyanması azdı. PCNA' nın aksine bütün hücrelerde p27 boyanma yoğunluğu artmıştı. Ancak siklin-E immünboyanması gerçekleştirilemedi. TEM' de de apoptotik hücreler gözlendi. Sonuçta, bir glukokortikoid olan deksametazonun sıçan plasentasında G1 fazı proteinlerinden PCNA' nın dağılımını azalttığı, p27 dağılımını ise artırdığı ve bu yolla hücre siklusu üzerinde antiproliferatif bir etkide bulunduğu sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: IUGR,