
512
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Türk sağlık reformları kapsamında sağlıkta dönüşüm programının incelenmesi
2002 yılında erken genel seçimler sonucu ülkenin siyasi yapısı yeniden şekillenmiş, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tek başına iktidara gelerek göreve başlamış ve sonrasında açıkladığı acil eylem planı ile sağlık sektöründe ciddi değişiklikler yapacağının haberini vermiştir. 58. Hükümet?in Acil Eylem Planı?nın kapsamında 205 faaliyet bulunmaktadır. Bu faaliyetlerin temel başlıkları; kamu reformu, ekonomik dönüşüm programı, demokratikleşme ve hukuk reformu, sosyal politikalardır.Özellikle 2003 yılından sonra ivme kazanan, sağlık politikalarında köklü değişiklikler öngören sağlık reformu çalışmaları `Sağlıkta Dönüşüm Programı?(SDP) başlığı altında Türkiye gündemindeki yerini almıştır. SDP, Türk idari teşkilatlanmasında merkezi yönetimin yeniden düzenlenerek yetki, görev ve sorumluluklarının günün şartları ile uyumlu hale getirilmesi çabasının sağlık hizmetlerinde nasıl yansıması gerektiğini ifade etmektedir.Araştırmanın problemi ve yanıt aranan soru şudur; Türkiye?de 2003 yılı itibariyle sağlık hizmetlerinde değişimi sağlamak üzere Sağlık Bakanlığı?nın başlatmış olduğu SDP projesi, gerçekten sağlık hizmetlerinde etkili, verimli ve hakkaniyete uygun bir şekilde organize edilmiş midir ve vatandaşa gerekli hizmeti sağlamış mıdır??Araştırmanın amacı; Türkiye?de sağlık alanında son dönemlerde yapılan yenilikler incelenerek, topluma ne kadar yarar sağladığını, etkinliğini ve verimliliğini incelemektir.Araştırmanın önemi; 2003?ten itibaren süregelen uygulamaların neyi, nasıl, ne yönde, ne kadar değiştirdiğinin tespit edilmesine çalışılmıştır. Ayrıca, uygulanan sağlık alanındaki yeniliklerin vatandaş açısından yararının ölçümü incelenmeye çalışılmıştır.iiAraştırmanın yöntemi ve veri toplama teknikleri; araştırmada sadece 2003 yılından itibaren sağlıkta yapılan reformlar ve topluma yansımaları ele alınmış olup, o tarihten önceki sağlık reformlarının kısa bir değerlendirilmesi yapılmıştır. Yapılan araştırmada; incelenen konuyla ilgili tezlerden, makalelerden, kitaplardan ve uluslararası finans kuruluşları Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund) (IMF), Dünya Bankası (DB) ve Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (Organization For Economic Co-Operation and Development (OECD) gibi örgütlerin raporlarından yararlanılmıştır. Verilerin güncel olmalarına dikkat edilmiştir. Bu yüzden farklı verileri metne aktarırken karşılaştırma yapılmış ve karşılaştırılan verilerden en yaygın olanı araştırmaya dahil edilmiştir. ANAHTAR KELİMELER: Sağlıkta Dönüşüm Programı, Kamu Yönetimi Reformları, Sağlık Reformları
Yerel yönetimlerin proje bazlı uluslararası fonlara erişimi: Türkiye'deki büyükşehir belediyeleri üzerine bir inceleme
Küreselleşme süreci; kamu yönetimi alanında da çok sayıda değişimi ve dönüşümü beraberinde getirmektedir. Toplumların tüm dünya ile entegre olma süreci, geleneksel devlet yapılarında reformu gerekli kılmaktadır. Türkiye?deki üniter devlet yapısının temelini merkezi yönetim oluşturmaktadır. Merkezi yönetimin yanı sıra yerel hizmetlerin sunumunu gerçekleştirmek adına yerel yönetimler de varlığını hissedilir şekilde göstermektedir. Dünyada yaşanan gelişmelere paralel olarak Türkiye?deki merkezi yönetimde, kendi üzerindeki yetkileri birer birer yerel yönetimlere aktarma yoluna gitmektedir. Bu noktada yerel yönetimlerin sundukları hizmetlerde çeşitlilik artmakta, hizmetlerin çeşitliliğinin artması da finansman sorununu ortaya çıkarmaktadır. Tezde küreselleşme ile birlikte yerel yönetimlerin ilişkide oldukları yeni kavramlar incelenmekte olup, yerel yönetimler odaklı çalışma gerçekleştiren uluslararası kurum ve kuruluşların faaliyetleri ve Türkiye?de yerel yönetimlere verdikleri destekler açıklanmaya çalışılmıştır. Tezde; öncelikle kavramsal çerçevede küreselleşme ve küreselleşmenin yerel yönetimlere etkisi incelenmiştir. Daha sonra ise yerel yönetimlere fon sağlayan uluslararası kurum ve kuruluşlar ve yerel yönetimlerin faydalanabildikleri finansal kaynaklar açıklanmaya çalışılmıştır. Son bölümde ise Türkiye?deki en etkili yerel yönetim kuruluşları olan büyükşehir belediyelerinin proje odaklı finansal kaynaklarla olan ilişkisi anket yöntemiyle analiz edilmeye çalışılmıştır.
Yönetişim perspektifinden kalkınma ajansları: Ankara ve Güney Ege kalkınma ajansı örnekleri
Bu tez, bir yönetişim örneği olarak kabul edilen Kalkınma Ajanslarını ve bu ajansların Türkiye?deki uygulamalarını içermektedir. Günümüz dünyasının şekillendirici temel unsuru olan küreselleşmeyle birlikte ulus-devlet bir dönüşüm sürecine girmiştir. Bu süreçte ulus-devlet yerelleşme gereği olarak merkezi yönetim yetkilerinin bir kısmını yerel ve bölgesel yönetimlere devretmektedir. Bu yönetimlerden biri de; kamu sektörü, özel sektör ve sivil toplum kuruluşları arasında işbirliği sağlayarak bölgesel dengesizliklere ortak çözüm geliştirip, bölgesel kalkınmayı gerçekleştirmeye çalışan Kalkınma Ajanslarıdır.Bu bağlamda tezde öncelikli olarak küreselleşme ve yerelleşme çerçevesinde Türkiye?de bölge-bölgecilik-bölgeselleşme konuları incelenmiştir. . Daha sonra Türkiye?de Bölgesel kalkınma politikalarının tarihsel süreci ele alınmış, ülkemizde de son zamanlarda bölgesel kalınmada etkin rol oynayan Bölgesel Kalkınma Ajansları incelenip Ankara Kalkınma Ajansı ve Güney Ege Kalkınma Ajansı (GEKA) örnekleri ele alınmıştır. Dolayısıyla bu çalışma, kalkınmada etkin rol oynayabilecek bir yönetişim modeli olan Kalkınma Ajanslarının daha iyi anlaşılmasına katkı sağlama amacı taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Küreselleşme-Yerelleşme-Yönetişim, Bölgeselleşme, Kalkınma Ajansları, Ankara Kalkınma Ajansı, GEKA
Türkiye'de terörle mücadelede Türk kamu yönetiminin işlevleri üzerine genel bir değerlendirme: PKK örneği
Bu Yüksek Lisans Tezi'nin amacı Türkiye'nin önemli bir sorunu olarak karşımızda duran PKK ve ona karşı yapılan mücadelenin Türk kamu yönetiminin işlevleri açısından bir süreç olarak incelenmesi ve terörle mücadele ile terörizme mücadele ekseninde Türk kamu yönetimindeki değişiminin araştırılmasıdır. Temel varsayım Türk kamu yönetiminin terör ve terörizmle mücadelede bir süreç olarak terörle mücadeleden terörizmle mücadele alanına kaydığı ve bunun nedeninin değişen konjonktür, değişen PKK ve kamuoyunun şiddete doygunluğu olduğudur. Üç bölümden oluşan bu tezin ilk bölümünde kavramsal çerçeve dâhilinde araştırmanın temeli olan terör ve terörizm kavramları ve bunların nedenleri, amaçları, unsurları, ayrımları zengin bir literatürle anlatılmıştır. Tezin ikinci bölümünde ise Türkiye'de PKK dışındaki terör örgütleri anlatılmıştır. Tezin son bölümünde ise PKK terör örgütü kökleri, örgüt yapısı ve finans kaynakları ile ayrıntılı bir şekilde anlatılmış ve Türkiye'nin terörle mücadelede kamu yönetiminin işlevleri yasama ve yürütme erklerinin faaliyet ve uygulamaları ile incelenmiş ayrıca Kürt Sorunu ve PKK terörünün bitirilmesi amacıyla ortaya konan belli başlı raporlar özetlenmiştir. Tezin katkısı ile PKK'daki ve Türkiye'nin terörle mücadelesindeki değişimler ve nedenleri ortaya konmuş ve konu bütüncül bir şekilde ele alınmıştır. Tezin bir başka katkısı ise PKK terör örgütünün ulaşılması yasal kendi yazılı kaynakları ile incelenmesi ve nesnel veriler ışığında doğru bir şekilde anlatılmasıdır. Sonuçta bu Yüksek Lisans Tezi ile PKK'daki değişimler bir süreç olarak irdelenmiş ve bunun Türk kamu yönetimindeki değişimler ile nedenselliği ortaya konmuştur. PKK'nın değişim süreci sonunda siyasallaşması ve terörizmi sadece alternatif bir güç haline getirmesi ile Türk kamu yönetiminin terörizmle mücadele ile artık mücadelenin siyasi, ekonomik ve toplumsal yanına ağırlık vermesi durumları arasında bağlar ortaya konarak temel varsayımımız doğrulanmıştır.
Türk Hukukunda yasama kısıntıları
İdarenin yargısal denetimi hukuk devletinin temel unsurlarından biridir ve çağdaş demokrasilerde idari işlemlerin yargı denetimine tabi olması kuraldır.Türk hukukunda yasama kısıntıları başlıklı bu çalışmanın ilk bölümünde hukuk devleti kavramı ve kavramın Türkiye de gelişimiyle paralel olarak yargı denetimi dışında bırakılan işlemler konusu tarihi süreç içinde ele alınmış ve anayasalarımızdaki durum incelenmiştir.İkinci bölümde öncelikle Türk kamu hukuku doktrininde idarenin yargısal denetimine dair ilkeler ele alınmış, yasama kısıntılarının nasıl ele alındığı ve hangi işlemlerin bu kapsamda kabul edildiği irdelenmiştir.Bunlar sırasıyla, cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler, yüksek askerî şura kararları, hâkimler ve savcılar yüksek kurulu kararları, uyarma ve kınama disiplin cezaları, askeri disiplin hukukuna ilişkin olarak disiplin suç ve tecavüzlerinden ötürü disiplin üstlerince verilen cezalar, sıkıyönetim komutanının ve olağanüstü hal bölge valisi işlemleri, organik bakımdan yürütme işlemi niteliğindeki olağanüstü hal ve sıkıyönetim kanun hükmünde kararnameleri, Sayıştay kararları, 298 sayılı seçimlerin temel hükümleri ve seçmen kütükleri hakkında kanunun 111-131 ve 132 nci maddeleri, 2822 sayılı toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt kanunu'nun 55 nci maddesi yüksek hakem kurulu kararları ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin sınırlamalardır.Daha sonra bu kısıntıların yargı kararlarında nasıl yorumlandığı üzerinde durularak uygulamadan örneklerle mevcut tablo ortaya konulmaya çalışılmıştır.Yine son dönemlerde yapılan yasal ve Anayasal değişikliklerin konumuzla ilgili olanlar üzerinde durulmuştur.Üçüncü ve son bölümde ise pozitif hukuktaki kısıtlamalara rağmen hukuk devleti ilkesiyle çelişen bazı kısıntıların yargı kararları ile aşılmasına yönelik örnekler ele alınmıştır. Anayasanın 90 ncı maddesinin son fıkrasına 2004 yılında eklenen hükümle insan haklarıyla ilgili uluslararası antlaşmaların iç hukuktaki etkisi yeniden tanımlandığı için Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi başta olmak üzere diğer uluslararası insan hakları belgeleri karşısında yasama kısıntılarının durumu ele alınmıştır.Son olarak bu kararları Türk yargı içtihatları üzerinde mevcut ve olası etkisine işaret edilmiş, örnek ulusal ve uluslararası yargı kararlarına yer verilmiştir.Anahtar Kelimeler: Hukuk Devleti Kavramı, Yasama Kısıntıları, Yargı Denetimi.
Sağlıklı kent planlaması açısından Isparta
Sağlıklı kent kavramı birçok farklı disiplinleri içinde barındıran bir kavramdır. Sağlıklı kent kavramıyla ifade edilen, sağlığı amaç edinmiş ve daha sağlıklı, huzurlu, yaşanabilir kent olmak için, gerekli yapısal değişiklikleri ve süreci başlatmış ve çalışmalarını bu yönde kararlılıkla yürüten kenttir. DSÖ bu doğrultuda, Avrupa Kentleri karar vericilerinin gündeminde ve kent sağlığının gelişim sürecinde en üst sıraya yerleşmesi amaçlanan uzun dönemli uluslararası bir gelişim projesi olarak "Sağlıklı Kentler Projesi"ni başlatmıştır.Türkiye'de Sağlıklı Kentler Hareketi'nin uygulanabilirliği için gerek Belediye Kanunu gerekse Büyükşehir Belediye Kanunu uygun bir zemin hazırlamaktadır. Türkiye'de Sağlıklı Kentler Projesi çalışmaları 1993 yılında başlamıştır. Sağlıklı Kentler çalışmaları Türkiye'de iki koldan yürütülmektedir. Bir taraftan DSÖ Avrupa Sağlıklı Kentler Ağı'na üye belediyelerle, ikincisi T.C. Sağlıklı Kentler Birliği'nin yürütmüş olduğu çalışmalarla devam etmektedir. Sağlıklı Kentler Birliği, ?Sağlıklı Kentler? hareketinin Türkiye'de gelişebilmesi, benimsenmesi ve uygulanabilmesi amacıyla, 22 Aralık 2004 tarihindeki Resmi Gazete ile tüzel kişilik kazanmış bir mahalli idare birliğidir. SKB'nin çalışmaları olağan ve olağanüstü meclis toplantıları ve eğitim çalışmaları şeklinde gerçekleşmektedir. Bu çalışmanın ikinci bölümünde Sağlıklı Kentler Birliği üyesi belediyelerin proje koordinatörleriyle, belediyelerindeki sağlıklı kent çalışmalarıyla ilgili anket çalışması yapılmıştır.Çalışmanın son bölümünde Isparta İli ekonomik, sosyal kültürel ve altyapı açısından incelenmiştir. Sağlıklı Kentler Birliği'ne üye olma yolunda adımlar atan Isparta Belediyesi'nin katılımcılık, yönetişim ve sektörler arası işbirliği politika ve uygulamalarına yer verilmiştir. Ayrıca, Isparta Belediyesi'nin sağlıklı kent ve sürdürülebilir kent yönetim stratejisi içersinde gerçekleştirdiği Ticareti Geliştirme, Çevrenin Korunması, Kültür ve Spor Projeleri, Altyapı ve Konut ve Sosyal Yardım Projeleri ele alınmıştır.Anahtar Kelimeler: Sağlığı Geliştirme, Kent Sağlığı, Sağlıklı Kentler Projesi, Sürdürülebilir Kentleşme, Katılımcılık.
Yeni dünya düzeni bağlamında ABD ve AB dış politikalarının karşılaştırmalı analizi
Soğuk Savaş'ın sona ermesi yakın tarihte uluslararası ilişkilerde meydana gelen en önemli dönüm noktalarından biri olarak değerlendirilmektedir. Berlin Duvarı'nın yıkılması ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla somutlaşan Soğuk Savaş'ın sonu, bir çok disiplini, ancak en fazla uluslararası ilişkileri derinden etkilemiştir. Akademik çalışmalar, Yeni Dünya Düzeni olarak adlandırılan, Soğuk Savaş sonrası dönem hakkındaki tartışmalara odaklanmıştır. Yeni Dünya Düzeni'nde uluslararası politikaların gündemi (Soğuk Savaş Dönemine nazaran) tamamen farklı gelişmelere odaklanmıştır. Küreselleşme, yeni uluslararası sistemin yapısı, insani müdahaleler, ulus devletin yeni konumu, insan hakları, demokratikleştirme gibi hususlar Yeni Dünya Düzeni bağlamında yapılan akademik çalışmaların konuları haline gelmiştir.Yeni Dünya Düzeninde akademik çalışmaların odaklandığı konulardan birisi de Yeni uluslararası güvenlik sorunlarıdır. Özellikle iki kutuplu sistemle beraber, ideolojik kutuplaşmanın da sona ermesi, Soğuk Savaş döneminden kalma güvenlik sorunlarının belirginleşerek, daha da artmasına neden olmuştur. Bölgesel istikrarsızlıkların arttığı bu dönemde, etnik milliyetçilik, kuzey-güney, çevre, terörizm, kitle imha silahlarının yayılması yeni uluslararası güvenlik sorunları haline gelmiştir.Yeni Dünya Düzeninde akademik çalışmaların gündemini meşgul eden konuların birisi de Transatlantik ittifakının geçirdiği yapısal dönüşümdür. Soğuk Savaşı kazanan tarafı olan Batı Bloğu nasıl (bir) ittifak ilişkileri benimsemişlerdi. Özellikle Sovyetsiz bir dünya düzeninde Amerikalılar ve Avrupalılar nasıl bir dış ve güvenlik politikasına yöneleceklerdi. Şu noktanın belirtilmesi gerekir ki, her iki aktörün de dış politika öncelikleri değişime uğramıştır. Temel önceliği bir güç veya güç bloğunun kendisine rakip haline gelmesini engellemek olan ABD, tek kutuplu sistemi devam ettirmeye çalışmaktadır. Uygar güç olarak AB ise refah, demokrasi, insan hakları, çevre gibi konuları dış politika öncelikleri haline getirmiştir. AB ayrıca siyasal bütünleşme sürecine ağırlık vermiş, ortak dış ve güvenlik konusunda ilerleme kaydetmiştir. Her iki aktörün dış ve güvenlik politikasında ortaya çıkan farklı yönelimler ve transatlantik ittifakın yeni şekli, çalışmada analiz edilmektedir.
Uluslararası sistemin Türkiye ve Bulgaristan dış politikaları üzerine etkisi
II.Dünya Savaşı sonrası uluslararası politikanın yapısı değişmiş ve Soğuk Savaş dönemi başlamıştır. İki kutuplu sistem döneminde, ABD ve SSCB öncülüğünde oluşmuş olan Batı ve Doğu Blokları arasında gerginlik ve kısmi çatışma biçiminde mücadele sözkonusudur. Bu dönemde Blok lideri olan bu ülkelerin, kendi bloklarının üzerinde büyük oranda kontrol sağladıklarını söyleyebiliriz. Gerek karşıt bloklar arasındaki gerilimler gerekse blok içindeki görüş ayrılıklarının ortaya çıktığı bu ortamda Türkiye, batılılaşma çerçevesinde Batı Bloğu içinde yer almayı tercih etmiştir. Bulgaristan ise, Doğu Blok ülkeleri arasında yer almaktadır.Soğuk Savaş`ın sona ermesi ile birlikte uluslararası sistem büyük bir değişim sürecine girmiştir. ABD, tek süper güç haline gelmiş ve uluslar arası sistemde belirleyici rol oynamaya başlamıştır. Büyük bir ekonomik güç haline gelen AET, ismini AB olarak değiştirmiş ve ekonomik gücünü, siyasal gücüne de yansıtabilmek amacıyla siyasal bütünleşmeye yönelmiştir. Bu gelişmelerle, ortak bir dış politika ve savunma politikası oluşturma çabasına yönelmiştir. Türkiye, Avrupa ile bütünleşmesine hız vermeye çalışmıştır. Bulgaristan ise, değişen bu uluslararası sistem içersinde kendine yeni bir yol çizmiş eski bir Doğu Bloğu ülkesi kimliğinden uzaklaşarak batılılaşma politikasına yönelmiş, AB süreci içersinde yer almak için çaba göstermeye başlamıştır.AB`ye üyelik sürecinde olan Türkiye ve Bulgaristan ilişkileri, iki ülkenin dış politik yönelişleri ve çıkar algılamaları bakımından ortak bir noktada odaklaşmaya başlamıştır. İki komşu ülkenin AB, NATO, kapsamındaki ilişkilerin, uluslararası hukuk normlarıyla yürütülmesi gerekmektedir. Soğuk Savaş sonrası dönemde, bu iki ülke arasındaki ilişkiler olumlu yönde gelişmiştir. Türkiye ve Bulgaristan`ın coğrafi ve kültürel yakınlık avantajı olmasına rağmen istenilen düzeye getirilemeyen sosyo-ekonomik ilişkiler de sürekli bir ivme göstermeye başlamıştır. Ocak 2007`de AB`ye tam üyeliği gerçekleşen Bulgaristan ile Batı Balkanlar`da AB unsuru daha da belirgin konuma gelmiştir. Bu çalışmada, uluslararası siyasal sistem analiz edilerek, Türkiye-Bulgaristan dış politikaları üzerine etkileri incelenmiştir.Anahtar Kelimeler: 1) Uluslararası Sistem 2) Türkiye3) Bulgaristan 4 ) Dış Politika
Polisin kent güvenlik uygulaması ve yönetim modeli
Bu güne kadar polis ve polislik konuları ile ilgili yapılan çalışmalarda polis kavramsalının gelişimi üzerinde pek durulmamıştır. Çalışmamızda kavramsalın gelişimi kamu yönetimindeki gelişimler bağlamında değerlendirilerek, geniş olarak ortaya konmuş bu yol ile ileride gidilebilecek sosyal gerçeklik noktalarına ulaşılmaya çalışılmıştır.Çalışma ülkemiz güvenlik yapılanmasında var olan bir sistem olan Çarşı ve Mahalle Bekçiliğini mahalle ölçekli, uluslararası uygulamaların ışığında ele alan, bir model olarak yeniden ortaya konması yolu ile güvenlik yapılanmasına mahalli ölçekli yeni bir açılım sağlayabilecek, yerelleşme uygulaması olarak ele almıştır.Çalışmanın birinci bölümünde polis kavramı ve gelişimi tarihsel süreç içinde ele alınarak, suç ve polis uygulamaları bağlamında etraflıca değerlendirilmiş ve polis kavramının toplumsal yapı ve kamu yönetimi bilimi gelişimi bağlamında ilerlemesi ortaya konmuştur.Bu kapsamda çalışmanın ikinci bölümünde kriminoloji kavramı, suç korkusu ve suç önleme konuları etraflıca ele alınmıştır. Suç kavranının güvenlik görevlileri tarafından algılanması ve bu doğrultuda önleme staratejilerinin geliştirilmesi etraflıca ele alınmıştır.Üçüncü bölüm kent, kent kavramında güvenlik ve toplumun güvenliğe desteği konuları, polislik yaklaşımları bağlamında detaylandırılarak ortaya konmuştur. Kent alanında polisin yeni yaklaşımı olarak ortaya konan toplum destekli polislik kavramı ele alınmıştır.Dördüncü bölümde modelin odağında olan mahalle, çarşı ve mahalle bekçileri ve geliştirilen model ele alınmıştır. Özellikle mahalle kavramının dünü, bu günü ve yarını Batı ülkelerinden örnek yapı ile belirtilmiştir. Mahalle de görev yapacak olan Çarşı ve Mahalle Bekçisinin yeni modeli etraflıca ele alınmıştır.Sonuçta çalışmada ele alınan tüm kavramlar ve yaklaşımların ülkemiz açısından değerlendirilmesi ve önerilen yönetim modelinin çalışma ışığında sağlayacağı fayda belirtilmiştir.
Türkiye'nin Avrupa Birliğine uyum sürecinde 1982 Anayasasında yapılan değişikliklerin insan hakları ve demokratikleşme açısından değerlendirilmesi
İnsan hakları ve demokratikleşme konusu 20. yüzyılda önemli ivme kazanmış ve günümüzde de kendilerine atfedilen değerler artmıştır. 2. Dünya Savaşından sonra temelleri atılan Avrupa Birliği de kendisine insan hakları ve demokratikleşmeyi hedef almıştır. Birleşik bir Avrupa düşüncesinin temellenmesi insan hakları ve demokrasi kavramları üzerinde olmuştur. Bu çerçevede Avrupa Birliği'nin bütün önemli belgelerinde insan hakları ve demokrasiye göndermeler yapıldığı görülür. Birlik, üye olarak kabul edeceği devletlerden insan hakları ve demokrasi açısından belli bir düzeyi sağlamalarını isterken, üye devletlerden bu düzeyi koruyup yükseltmelerini ister. Bu yükümlülüğün gereklerini yerine getirmeyen üye devletlere Birlik, üyelikten çıkarmaya varan yaptırımlar uygulayabilmektedir.Türkiye'de insan hakları ve demokrasi alanlarındaki ilerleme çabalarını bazı iniş-çıkışlara rağmen Osmanlı'dan itibaren gözlemlemek mümkündür.Ankara Antlaşmasıyla başlayan Türkiye Avrupa Birliği ilişkileri, Helsinki Zirvesi'nde Türkiye'ye adaylık statüsünün verilmesi kararından sonra hız kazanmıştır. Türkiye?AB görüşmelerinde insan hakları ve demokratikleşme konuları görüşmelerin başlıca konularından biri olmuştur. AB, Türkiye'ye insan hakları ve demokrasi konularında Avrupa düzeyinin sağlanması gerektiğini vurgulamıştır. Bu çerçevede Türkiye?AB arasındaki belgelerde, insan hakları ve demokrasi açısından 1982 Anayasası eleştirilmiş ve AB standartları doğrultusunda değişiklik yapılması gerektiği belirtilmiştir. Bu çerçevede yapılan 4709 sayılı ve 5170 sayılı Anayasa değişiklikleri Anayasa'nın insan hakları ve demokrasi düzenlemelerini AB standartları doğrultusunda değiştirmeyi amaçlamıştır. Bu çalışma'da Türkiye'nin AB`ye uyum kapsamında yaptığı 4709 ve 5170 sayılı Anayasa değişikliklerinin insan hakları ve demokrasi açısından yaptığı değişiklikler incelenmiş ve bu değişikliklerin Avrupa Birliği tarafından nasıl algılandı üzerinde durulmuştur. Türkiye'nin yaşadığı tecrübenin hangi aşamalardan geçtiğini görebilmek için ilk anayasadan itibaren bütün anayasalarda insan hakları ve demokrasi konusunun nasıl düzenlendiği de ele alınmıştır.
Türkiye'de kamu personel rejiminde 1980 sonrasında yaşanan dönüşüm: Eğitim sektörü örneği
Bu çalışmada, kamu hukuku içerisinde biçimlenen statüye dayalı istihdamdan piyasa tipi ve özel hukuk içerisinde yeniden üretilen esnek istihdama dönüşüm, eğitim sektörü üzerinden incelenmektedir. Devletin kamu hizmetleri alanındaki varlığında ve boyutunda yaşanan dönüşüm kamu personel rejimini, dolayısıyla kamu istihdamını etkilemektedir. Eğitim sektörü, kamu hizmetlerinin metalaşması ya da piyasa koşullarına göre yürütülmesi ile kamu istihdamındaki esnekleşme arasında kurulabilecek anlamlı ilişkinin en uygun inceleme alanlarından biri haline gelmiştir. Eğitim hizmetlerinin niteliğindeki dönüşüm, öğretmen istihdamının yönünü kadroluluktan sözleşmeliliğe doğru çevirecektir.Türkiye'de, son yıllarda kamu kesimi öğretmen istihdamında esnekliğe doğru dönüşümün göstergesi sayılabilecek bir süreç ortaya çıkmıştır. Kadrolu öğretmenlerin yanında sözleşmeli öğretmen alımları da yapılmaya başlanmıştır. Kadrolu öğretmenliğe nazaran önemli farkların ve hak kayıplarının bulunması biçiminde eleştiriler yapılmasına karşın, kamuda esnek öğretmen istihdamı devam etmiştir. Bu nedenle, sözleşmeliliğe dayalı esnek istihdam biçiminin öğretmenlikte kadroluluğun alternatifi olarak yer aldığı ve bu istihdam biçiminin tüm kamu istihdamında yaygınlaşacağını söylemek olanaklıdır.Anahtar Kelimeler: Kamu Personel Rejimi, Esneklik, Eğitim Sektörü, Öğretmen İstihdamında Dönüşüm, Sözleşmeli Öğretmenlik.
Kamu yönetiminde yeniden yapılanma bağlamında devletin temel işlevlerinden olan güvenlik hizmetlerindeki dönüşüm
Küreselleşme sürecinde, modern devletin temel işlevlerinden biri olan güvenlik hizmetinde meydana gelen değişimin Türkiye'ye yansımasını ve etkilerini incelemeyi amaçlayan bu çalışma gönüllü güvenlik uygulamasını içeren Toplum Destekli Polislik modeli ile özel güvenlik olgusunu kamu yararı açısından çözümlemeyi amaçlamaktadır.Yönetişimci devlet ve Yeni Kamu İşletmeciliği anlayışı doğrultusunda gerçekleştirilen yeniden yapılanma sürecinin güvenlik hizmetlerine uyarlanması olan özel güvenlik, yerelleşme, sivilleşme ve gönüllü güvenlik kavramları üzerinde durulmuş ve Türkiye örneği çözümlenmiştir.Türkiye'de idari yeniden yapılanma süreci ve bunun sonucunda güvenlik hizmetlerinde ortaya çıkan değişimler, dünyadaki örneklerle benzerlikler taşımaktadır. Türkiye'de güvenlik hizmetlerinde yaşanan en önemli değişim özel güvenlik ve Toplum Destekli Polislik alanında gerçekleşmektedir. Özel ve gönüllü güvenliğin yaygınlaşması, bir kamu hizmeti olarak güvenlik hizmetinin kamusal niteliğini yitirmesine ve güvenlik hizmetinin metalaşmasına yol açmaktadır. Çalışmada güvenlik hizmetlerinin kamusallığını yitirmeye başlamasının polisliğin yurttaşa hizmet boyutunun ihmal edilmesine ve yurttaşlık haklarının kısıtlanmasına yol açabileceği ve dolayısıyla kamu yararı açısından olumsuz olacağı sonucuna ulaşılmıştır.Anahtar Kelimeler: Yönetişim, Yeni Kamu İşletmeciliği, Emniyet Genel Müdürlüğünde Yeniden Yapılanma, Özel Güvenlik, Toplum Destekli Polislik.
Toplumsal ekolojiyi totalitarizm üzerinden okumak: Klasik felsefeden bookchın'e doğa ve toplum
Bu çalışmanın amacı, Murray Bookchin'in toplumsal ekoloji kuramını totalitarizm bağlamında ele almak ve toplumsal ekolojinin totaliter potansiyellerini ortaya koymaktır. Bu doğrultuda öncelikle literatür taraması yapılarak doğa ve toplum ilişkisi farklı kavramsal açılardan incelenmiştir. Bookchin'in yazılarından yola çıkılarak toplumsal ekoloji kuramı ayrıntılı bir şekilde ele alınmış, ekolojik toplum tasavvuru anlatılmıştır. Toplumsal ekoloji kuramında Bookchin'in ifade ettiği anlam, yapı ve ilişkiler; totalitarizm kavramı doğrultusunda analiz edilerek tartışılmıştır. Bu analiz neticesinde Murray Bookchin'in toplumsal ekoloji kuramının, totaliter nüveler taşıdığı ve tasavvur ettiği ekolojik toplumun totalitarizme dönüşebilme ihtimali ve potansiyeline sahip olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Toplumsal Ekoloji, Murray Bookchin, komünalizm, totalitarizm, tahakküm ve hiyerarşi
Lozan Antlaşması sonrasında İzmir'de Yahudi azınlıkların sosyal ve ekonomik durumlarındaki değişim
İzmir'in kent kültürüne farklı bir lezzet katan Yahudilerin, Kurtuluş Savaşı sonrasında 40 bin civarında olan nüfusu Tek Parti dönemi ve sonrasında izlenen azınlık karşıtı politikalar sonucunda 21. yüzyılın hemen başında 1500'ler düzeyine gerilemiş ve böylelikle Lozan Barış Antlaşması'nın ?azınlık? statüsü verdiği Yahudilerin İzmir'de oluşturduğu cemaat kaçınılmaz bir biçimde dağılma aşamasına gelmiştir.Küreselleşme sürecinde Batı perspektifli insan hak ve özgürlükleri anlayışının geniş ölçekte kabul görmesi, buna bağlı olarak farklılıkların birer zenginlik olarak kabul edilmesi ve kendilerini yaşatma eğiliminde oluşları, etnik ve dinsel temelli mikro milliyetçiliklerin ?Medeniyetler Çatışması - İttifakı? fikirlerini öne çıkartması ve Türkiye'nin AB ile yürüttüğü üyelik müzakerelerinde azınlık haklarının önemli bir gündem maddesi oluşturması; İzmir'deki Yahudi azınlıkları nüfus oranlarından çok daha fazla etkili ve önemli bir hale getirmektedir.Bu noktadan hareketle tezimizde, İzmir'in tarihi zenginliği olarak kabul ettiğimiz ve kent kültürüne önemli katkılar koyduğuna inandığımız Yahudi azınlıkların 21. yüzyılın hemen başında nasıl yaşadığı, birbirleriyle ? devletle ? toplumla nasıl ilişki kurdukları, dinlerini ? kültürlerini ? tarihi miraslarını nasıl korudukları ve AB ile müzakere sürecinde yaşadıkları değişim ve devletten beklentileri; yapılan yüz yüze görüşmeler ışığında ele alınacaktır.
Bir yönetişim uygulaması olarak şeker kurumu denemesinin çözümlenmesi
1980 sonrası ekonomik, siyasal ve sosyal olarak yaşanan süreç, küreselleşmenin etkisiyle birlikte kamu yönetiminin yapısında değişimlere yol açmıştır. Yeniden yapılanma olarak adlandırılan bu süreçte Türkiye'nin idari yapısına yeni kurumlar eklenmiştir. Özelleştirme, yerelleşme ve toplam kalite yönetimi gibi neoliberal politikalar, kamu yönetiminin yeniden yapılandırılmasında araç olarak kullanılmıştır. Yeni kamu işletmeciliğinin ve yönetişim anlayışının kamu yönetiminde gerçekleştirdiği dönüşüm bağımsız idari otoritelerin oluşumuna yol açmıştır. Türk idari teşkilatında 1980 sonrası süreçte yer almaya başlayan bu kurumlar yönetişim anlayışının uygulandığı alanlar olarak karşımıza çıkmaktadır.Çalışmada, bağımsız idari otorite olarak kurulan Şeker Kurumu'nun kuruluşundan bu yana geçirdiği dönüşüm tarım reformu kapsamında irdelenmeye çalışılmıştır. Şeker kurumu yapısal ve işlevsel olarak ele alınmış, bu kapsamda Şeker Kurumu'nun Türkiye'de şeker sektörünün liberalize edilmesindeki işlevi tartışılmıştır. Şeker Kurumu'nun kapatılma süreci yönetişim uygulaması olarak çözümlenmeye çalışılmıştır.Anahtar Kelimeler: Yönetişim, Bağımsız İdari Otorite, Tarım Reformu, Şeker Kurumu.
Siyasal partilerde şirketleşme eğilimleri
Günümüzde siyaset bir piyasa olarak tasavvur edilmekte, bir şirketin başarıyı hedeflediği piyasada uygulayacağı stratejiyi belirlemede kullandığı mantığı siyasette kullanmak söz konusu olmaktadır. Bu ortamda kurulan partiler; ideolojileri silikleşen, kimliksizleşen, aynılaşan siyasal partilerdir. Söz konusu siyasal partiler, şirketlerde olduğu gibi kâr-zarar (oy kazanma ve kaybetme) analizleri yapıp, kendilerine göre pazarlama anlayışları geliştirmektedirler. Bu tez çalışması, siyasal partilerdeki yapısal ve işlevsel dönüşümler ile siyasette görüntülerin ve imajların artan gücünü incelemeye çalışırken, Adalet ve Kalkınma Partisi'ni (AK Parti) kendisine örneklem olarak seçmektedir. Çalışma, AK Parti'yi lider, kadro, parti tipolojisi, söylem gibi bölümlerden hareketle analiz etmeye odaklanmaktadır. AK Parti, siyasal partilerin sahip olduğu bu klasik unsurlar çerçevesinde ele alınıp, tartışılmaktadır. Çalışmanın bu biçimde kurgulanışındaki amaç AK Parti'yi örgütsel yapı, söylem ve lider unsurları üzerinden konumlandırmak, böylece de siyasi partilerdeki şirketleşme eğilimlerini ortaya koyabilmektir. Bu noktadan hareketle üç ana bölümden oluşan çalışmanın birinci bölümünde, profesyonelleşen örgüt yapısı ele alınmaktadır. İkinci bölümde AK Parti söylemleri, gösterileşen siyasette ön plana çıkan siyasal pazarlama ve siyasal iletişim alanında yapılan çalışmalar dikkate alınarak incelenmektedir. Son bölümde ise parti örgütünden ziyade ön plana çıkan/çıkarılan parti lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi kariyeri ve kişiliği mercek altına alınmaktır. Çalışmada, AK Parti'nin seçmen kitlesinin sadece dindar seçmenlerle açıklanamayacak, tipolojik olarak ?Hepsini Yakala Partisi? (Catch All Party) özellikleri gösteren, örgütlenmesinde profesyonelliğe önem veren (kurumsal kimlik oluşumu, personelde liyakat vb.), siyasal yelpazenin tam ortasında durmaya çalışan, kitleyle ilişkisini program ya da ideolojiden daha çok doğrudan liderinin karizması ve kitle iletişim araçlarının etkili bir biçimde kullanılmasıyla kuran, dolayısıyla şirketlerin sahip olduğu pazarlama, halkla ilişkiler, Ar-ge gibi destekleyici unsurları bünyesinde barındıran bir parti olduğu savunulmuştur.Anahtar Kelimeler: Siyasal Parti, Siyasal Parti Örgütlenmesi, Siyasal Parti Stratejileri, AK Parti, Siyasal Pazarlama, Siyasal İletişim, Şirket Parti.
Bölgesel kalkınma ajanslarının yapılanması ve işlevselliği: İzmir ve Çukurova örnekleri
Kalkınma ajansları, kalkınmanın yeni popüler araçlarından birisidir vedünyanın birçok ülkesinde başarıyla uygulanmaktadır. Bölgelerin kendigelişme potansiyelini tespit ederek buna uygun kalkınma stratejisiniuygulamaya koyabilmeleri ve toplumdan gelen sinerjiyle yerelden ulusalakalkınma anlayışının ağırlık kazanması paralelinde kalkınma ajansı modelleride öne çıkmaya başlamıştır. Ajansların yapılanmaları çoğu kere ülkelerinsiyasi, yönetsel, hukuki ve diğer birçok unsurlarından etkilenmektedir. Bubağlamda da uygulamada değişik yapılarda ajans modelleri görülmektedir. Buçalışmanın temel amacı, kalkınma ajanslarını önce teorik ve kurulma felsefesiitibariyle incelemek ve dünyadaki ajans yapılanmalarını ve Türkiye'ye mahsusolan ajans yapılanmasını ve işlevselliğini ortaya koymaktır.Türkiye'deki kalkınma ajansları modeli, çalışmamız süresince, kurulmanedenlerinden daha çok sürekli eleştirilmesi ve yargıya taşınmasıylakamuoyunun gündemine aktarılmıştır. Nitekim çalışmamızın örnek uygulamaolarak dayandığı ve kalkınma ajanslarının ilk pilot örneklerinden olan İzmir veÇukurova Kalkınma ajanslarının kalkınma hamleleri daha uygulamayageçtikten kısa bir süre sonra yargılama süreciyle kesintiye uğramıştır. Her nekadar İzmir ve Çukurova Kalkınma Ajansları, yargılama süreci nedeniylefaaliyetlerine ara vermiş olsa da kendilerinden daha sonra kurulan 24 yeniajansa, yapılanmalarını tamamlamaları, proje teklif çağrılarına çıkmaları gibideneyimleri nedeniyle örgütlenme ve uygulama alanlarında yol göstericiolacaklardır. Çalışmamız kapsamında İzmir ve Çukurova Kalkınma Ajanslarınınörnek uygulama olarak seçilmesinin temel nedeni de budur.Kalkınma ajansları uygulamasında en dikkat çeken konular tüzel kişilik,statü, mevzuattaki açık noktalar, katılımı sağlamadaki güçlükler başta olmaküzere çok çeşitlidir. Bu sorunlara hem teorik kısımda hem de katılımın unsuruolan kalkınma kurulu üyelerine anket uygulamasıyla birlikte cevap aranmayaçalışılmıştır.Anahtar Kelimeler: Bölgesel Kalkınma Ajansları, Türkiye'de Kalkınma Ajansları,Kalkınma, Kalkınma Kurulu
Yönetişim yaklaşımı ve yerel yönetimler üzerinde uygulanabilirliği: Amasya Belediyesi örneği
Kamuda etkin, şeffaf ve denetime açık bir yapı ile karar alma süreçlerine vatandaşların, özel sektörün ve sivil toplumun da dahil edildiği, kamu kurumları arasında etkileşimin arttığı bir model ortaya koyan yönetişim yaklaşımı son döneme damgasını vurmuştur. Bunun yanında küreselleşme, postfordist temelli üretim yapısı ve ulus devletlerin dönüşüm süreci ile birlikte yerelleşme dalgası yerel yönetimlerin önemini artırmıştır. Bu noktada yönetişim yaklaşımının yerel yönetim birimlerinde uygulanabilirliğinin ne durumda olduğu sorusu akla gelmektedir. Bu soruya cevap vermek amacıyla bu çalışmada, yönetişim yaklaşımının ne olduğuna ve yerel yönetimler üzerindeki etkisine değinilerek, yerel yönetimlerin sivil toplum örgütleri ve özel sektör temsilcileriyle ilişkileri incelenmiştir. Bu kapsamda alan araştırması için Amasya Belediyesi örneği seçilmiş olup, Amasya Belediyesi üzerinden belediye temsilcileri, sivil toplum örgütü ve özel sektör temsilcilerinin katıldıkları anket çalışmasına verilen cevaplar analiz edilmiştir. Yönetişimin yerel yönetimlerde uygulanmasının, yönetişimin bütün paydaşları tarafından istenmesine ve yerel sorunlar üzerinde çözüm getireceğinin düşünülmesine rağmen, yönetişim uygulamalarının henüz istenilen düzeyde olmadığı görülmüştür. Bununla birlikte belediye, özel sektör ve sivil toplum temsilcilerinin bu ilgi ve istekleri sayesinde, aralarında iş birliği ve iletişimi artıracak mekanizmaların geliştirilmesiyle yönetişimin yerel yönetimler üzerinde uygulanabilirliğinin artacağı vurgulanmıştır. Anahtar Kelimeler: Yönetişim, Yerelleşme, Yerel Yönetim, Sivil Toplum, Özel Sektör
Küreselleşme sürecinde kentlerin dönüşümü ve ulus-devletlerin geleceği
En basit anlatımla dünya üzerindeki mal, sermaye, bilgi, kültür gibi değerlerin sınır tanımaksızın hareket edebilmesini ifade eden küreselleşme süreci, var olan toplumsal yapı ve kurumları da kendine özgü koşullar çerçevesinde dönüştürmektedir. Küreselleşme sürecinin dönüşüme zorladığı toplumsal yapı ve kurumlardan biri de ulus-devlettir. Bu süreçte ulus-devletin egemenliği önemli değişimler geçirmiş, hatta kimi yazarlara göre ulus-devletin etkinliği tümüyle yok olmuştur. Küreselleşme sürecinin değiştirdiği ve dönüştürdüğü bir diğer toplumsal yapı ise kentlerdir. Gerçekten de küreselleşme, kentler üzerinde ekonomik, sosyo-kültürel ve mekânsal açılardan önemli değişimler yaratmıştır. Ulus-devletler kentlerde baş gösteren bu değişimden şüphesiz dolaylı olarak etkilenmektedir. Ancak kentlerin ulus-devlet üzerinde yarattığı etkiler, ulus-devletleri en azından öngörülebilir bir gelecekte tarih sahnesinden silecek düzeyde değildir. Bu çalışmada, kentlerin ulus-devlet egemenliğine hangi düzeyde etkiledikleri veya etkileyecekleri ve ulus-devletlerin geleceğinin ne olacağı sorularına cevap aranmaktadır. Anahtar Kavramlar: Küreselleşme, ulus-devlet, kent, dünya kenti, ulus-devletlerin geleceği
İki Dünya savaşı arasında şeflik sistemi: Türkiye örneği
İki Dünya Savaşı arasındaki dönem radikal değişim ve dönüşümlerin yaşandığı bir süreç olmuştur. Bu durum Avrupa'da özellikle Almanya ve İtalya'da otoriter/totaliter yapıların ortaya çıkmasına ve güçlü lider anlayışına vurgu yapılmasına neden olmuştur. Mustafa Kemal önderliğinde kurulan yeni devlet modeli de Avrupa'da yaşanan süreçten etkilenmiştir. Bu etkileşimle birlikte tek partiye dayalı otoriter bir yapı ve gücünü liderin otoritesinden alan Şeflik sistemi uygulanmıştır. Çalışmamızda, Avrupa'da ortaya çıkan faşist ideolojinin tarihsel arka planı ve ortaya çıktığı dönemin koşulları, Türkiye kurulan tek partili yapının inşası ve Avrupa'daki otoriter-totaliter rejimlerden etkileşimi, tek parti döneminde fiili olarak uygulanan şeflik sisteminin özellikleri ve yansımaları incelenmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Faşizm, Otoriter Rejim, Totaliter Rejim, Şeflik, Tek Parti.
Ali Fuad Başgil perspektifinden anayasal meseleler (1933-1967)
Ali Fuad Başgil, 1893-1967 yılları arasında yaşamıştır. Başgil, döneminin önde gelen anayasa hukukçuları arasında yer almıştır. Başgil, Tek Parti ve Demokrat Parti dönemleri ile 27 Mayıs Darbesi ve sonrasındaki çok partili hayatı yaşamış bir ilim adamıdır. Türk siyasal hayatından güncelliğini ve serüvenini hiç yitirmeyen laiklik anayasa yargısı, özgürlük, insan hakları, demokrasi, iktidar ve meşruiyeti gibi konular Ali Fuad Başgil'in çalıştığı konular arasında yer almıştır. Çalışmada bahsi geçen konular Başgil'in çalışmalarından yola çıkılarak anayasal boyuttan ele alınmıştır.
Bir kentli hakkı olarak dolaşım hakkı: Afyonkarahisar halkının algısı üzerine bir araştırma
İnsan haklarının kapsamını kesin çizgilerle belirlemek kolay değildir. Çünkü insan hakları düşüncesinin tarihsel gelişimine bakıldığında bu hakların sürekli olarak genişlediği ve yeni hak kategorilerinin insan hakları kapsamına dâhil edildiği görülmektedir. İlk olarak dayanışma hakları kapsamında gündeme gelen kentli hakları, bir bakıma insan haklarının tamamının kent mekânına yansıyan özel bir türüdür. Günümüzde kentli hakları konusunda bağlayıcılığı olan veya bu hakların tam olarak neler olduğunu gösteren, üzerinde uzlaşılmış herhangi bir uluslararası metin yoktur. Ancak 1992 tarihli Avrupa Kentsel Şartı ve 2008 tarihli Avrupa Kentsel Şartı-2: Yeni Bir Kentlilik İçin Manifesto başta olmak üzere birçok belge kentli haklarını konu edinmektedir. Bu konuda ortaya konulan en önemli uluslararası metin olma özelliğini taşıyan Avrupa Kentsel Şartı'nda benimsenen 20 maddelik bildirgede "dolaşım" hakkı da yer almaktadır. Türkiye'de kentli haklarına ve özel olarak dolaşım hakkına ilişkin mevzuat araştırması yapıldığında, kentli haklarının gerektirdiği bakış açısıyla düzenlenmiş yasal kuralların mevzuatımızda bulunmadığı görülmektedir. Afyonkarahisar'da dolaşım hakkının durumunu, kentlilerin düşünceleri ekseninde saptamak üzere yapılan ampirik araştırma neticesinde Afyonkarahisar'da yayalık, bisikletli ulaşım ve toplu taşıma gibi sürdürülebilir ulaşım yöntemlerine ilişkin altyapı, donanım ve hizmetlerin genel olarak kaliteli, yeterli ve güvenli bulunmadığı tespit edilmiştir. Ayrıca kentlilerin çoğunluğunun otomobil merkezli kent içi ulaşım düşüncesine sahip oldukları ancak kaliteli ve güvenli altyapı sağlandığı takdirde yayalık, bisikletli ulaşım ve toplu taşıma gibi ulaşım yöntemlerine de geçişken oldukları belirlenmiştir.
Birinci Körfez Savaşı sonrası Türkiye'nin Irak'taki etnik, dini ve siyasi gruplarla ilişkileri
Küreselleşme olgusu ve uluslararası düzende gerçekleşen değişimler sayesinde, günümüzde artık ülkelerarası ilişkilerin sadece merkezi hükümetler nezdinde yürütülmekte olan ilişkilerle sınırlı kalmaktan çıkıp, ülkeler içerisindeki federe devletler veya bölgesel yönetimleri de içeren bir hal aldığı gözlenmektedir. Bu genel çerçeve içerisinde, merkezi otoritenin zayıfladığı, hatta bazen meşruiyet sorunu yaşamaya başladığı, Irak, Afganistan, Suriye ve Libya gibi "çökmüş" devletlerde bulunan etnik, dini ve siyasi grupların etkinliklerini artırarak dış ilişkilerde "alt aktörler" haline geldikleri görülmektedir. Bu gelişmeden hareketle, çalışmada Türkiye'nin Irak'taki etnik, dini ve siyasi gruplarla olan ilişkileri ve bu ilişkilerin iki ülke arasındaki hükümetler düzeyindeki ilişkilere yansımaları ele alınmıştır. Araştırma dönemi ise, 1991 yılındaki Birinci körfez Savaşı'ndan günümüze kadar geçen süreyi kapsamakta olup, bu dönemdeki bahse konu ilişkiler 2002 öncesi ve sonrası şeklinde incelenmiştir. Araştırma konusuna Irak'ta etkili konumda bulunan Kürtler, Şii ve Sünni Araplar, Türkmenler ile Hıristiyanlar ve Yezidiler dâhil edilmiştir. Çalışma Türkiye'nin sadece Irak merkezi hükümeti üzerinde değil, birçok etnik, dini ve siyasi grup üzerinde etkili olduğunu, bu sayede Irak iç politikasında dengelerin kurulmasına ve böylece Irak'ın istikrara kavuşmasına katkı sunan bir konuma geldiğini ortaya koymuştur.
Türk dış politikası'nda kültürel diplomasi: Yunus Emre Enstitüsü örneği
Devletler zora (güce) dayalı politikalardan ziyade ''kültürel diplomasi'' yoluyla dillerini, geleneklerini, göreneklerini ve kültürleri yaymak için çeşitli faaliyetler gerçekleştirmişlerdir. Örneğin, İngiltere British Council, Almanya Goethe Enstitüsü ve İspanya ise Cervantes Enstitüsü gibi kültür enstitüleri ile kültürel diplomasi faaliyetleri gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Türkiye de bu sürecin bir parçası olmuş ve Yunus Emre Enstitüsü bünyesinde kendi kültürel birikimini tanıtmak ve yaymak adına çeşitli adımlar atmıştır. Dolayısıyla, son dönemlerde literatüre giren ve Türk dış politikasında da kullanılmaya başlanan yumuşak gücün bir parçası olan ''kültürel diplomasi''nin mahiyeti ve Türkiye'nin bu alanda ne gibi faaliyetlerde bulunduğu ve bu bağlamda Yunus Emre Enstitüsü'nün faaliyetleri ve bu faaliyetlerin etkinliği incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Kültürel Diplomasi, Yumuşak güç, Yunus Emre Enstitüsü, Kültür Enstitüleri.
Avrupa Birliği terörle mücadele politikasının üyelik sürecine yansımaları
Yaşanan terör olayları sonrası AB nezdinde, Avrupa değerleri ile senkronize bir şekilde oluşturulan terörle mücadele politikasının AB üyelik müzakerelerinde aday ülkelere etkileri, çalışmanın genel çerçevesini oluşturmaktadır. 11 Eylül 2001 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde meydana gelen terör saldırıları AB terörle mücadele politikasının oluşumunda bir dönüm noktası oluşturması sebebiyle, AB terörle mücadele politikasının 2004 ve sonrası Avrupa Birliği üyelik sürecine dahil olan her bir aday ülkenin uyum çalışmalarına nasıl yansıdığı, ne oranda tutarlı olduğu; AB ilerleme raporlarından yararlanılarak tespit edilmektedir. Tespit edilen bulgular ışığında, uzun yıllar boyunca Avrupa Birliğine tam üye olma yolunda önemli çaba sarf eden ve 2005 yılından beri müzakereci ülke konumunda bulunan Türkiye'nin, AB ile terörle mücadele konusunda ortaya çıkan anlaşmazlıklarının nedenleri de açıklanmaya çalışılmaktadır. Anahtar Kelimeler: Avrupa Birliği, Terörle Mücadele Politikası, 2004 genişlemesi, İlerleme Raporları, Türkiye ve Avrupa Birliği.
Yavaş şehirler (cittaslow) ve kentsel yaşam kalitesi üzerindeki etkileri: Seferihisar halkının algısı üzerine bir araştırma
Yerleşik hayata geçiş sürecinde toplumlar, kendileri için elverişli olan bölgelere yerleşerek köyleri, bu köylerin zaman içerisinde gelişmesiyle de kentleri meydana getirmişlerdir. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra hem dünya nüfusunun hızlı bir şekilde artması hem de teknoloji ve sanayileşme alanında yaşanan gelişmeler sonucunda kentlerin daha çekici hale gelmesi insanların kırsal bölgelerden kentlere doğru göç etmesine neden olmuştur. Kentlerde giderek büyüyen iletişim ve ulaşım alanındaki teknolojik gelişmelerin, zaman ve mekân sınırını ortadan kaldırması ile gerçekleşen küreselleşme olgusu da üretim ve tüketimde hız kavramının gelişmesine zemin hazırlamıştır. Aşırı kentleşme ve küreselleşmenin doğayı göz ardı eden yaklaşımlarına karşı, çevre ve kaynakların gelecek nesillere sürdürülebilir bir şekilde aktarılmasını, yerel ekonomi, kültür ve değerlerin ön plana çıkarılmasını ve kentsel yaşam kalitesinin artırılmasını amaçlayan Yavaş Şehir (Cittaslow) Hareketi bir tür tepki olarak geliştirilmiştir. Bu çalışma kapsamında; yürütülen alan araştırmasına temel olması amacıyla sürdürülebilirlik, sürdürülebilir kentleşme, küreselleşme, kentsel yaşam kalitesi ve yavaş şehir kavramları incelenerek sürdürülebilir kentleşme bağlamında yavaş şehirlerin kentsel yaşam kalitesine etkileri üzerinde durulmuştur. Alan araştırması olarak farklı bölgelerde farklı kişi ve kurumlar tarafından yapılan çalışmalar sonucu ortaya konulan kentsel yaşam kalitesi kriterleri esas alınarak hazırlanan anket formu ile, Seferihisar'ın Yavaş Şehir Birliği'ne üyeliğinin kentsel yaşam kalitesi üzerindeki etkisini ölçmeye yardımcı olacak bir anket çalışması uygulanmıştır. Verilerin analizinde Student T-Test ve One-Way Anova testlerinden yararlanılmıştır. Elde edilen bulgular doğrultusunda; Seferihisar halkının yavaş şehir hareketine ve yavaş şehir statüsünün Seferihisar'daki kentsel yaşam kaliteleri üzerindeki etkilerine ilişkin kanaatleri belirlenmiş, analiz edilmiş ve memnuniyet seviyelerinin düşük olduğu hususlara vurgu yapılarak, kentsel yaşam kalitesini artırmaya yönelik öneriler geliştirilmiştir. Bu kapsamda fiziksel, ekonomik ve sosyal göstergeler dâhilinde altyapı, gelir düzeyi, nüfus artışı ve diğer bazı konularda Seferihisar halkının olumsuz görüşlere sahip olduğu anlaşılmıştır. Bu sonuca istinaden kentte, altyapı ve üstyapı çalışmalarının hızlandırılması, ekonomik anlamda yerli üreticiye teşvik politikalarının uygulanması, belirli planlamalar ekseninde nüfus artışının kontrol altına alınması vb. söz konusu öneriler arasındadır. Anahtar Kelimeler: Sürdürülebilirlik, Sürdürülebilir Kentleşme, Yavaş Şehirler (Cittaslow), Kentsel Yaşam Kalitesi, Seferihisar.
Kemal Tahir'in eserlerinde Türkiye'de Tek Parti Dönemi
Türkiye Cumhuriyeti'nde 1923- 1946 yılları arasında Cumhuriyet Halk Partisi tek parti olarak iktidarı elinde bulundurmaktadır. Kuruluşundan itibaren otoriter eğilimler gösteren Cumhuriyet Halk Partisi, Kemal Tahir'in eserlerinde eleştiri konusunu oluşturmaktadır. Çalışmanın konusunu dönemin tanığı olan Kemal Tahir'in eserleri üzerinden tek parti döneminin incelenmesi oluşturmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde "Kemal Tahir'in hayatı ve eserleri"; ikinci bölümünde "Kemal Tahir'de tarih, toplum ve siyaset"; üçüncü bölümünde "Kemal Tahir ve Türkiye'de tek parti dönemi" yer almaktadır. Sonuç bölümünde ise Türkiye'de tek parti dönemi hakkında genel kapsamda değerlendirme yer almaktadır.
Cumhuriyetçilik düşüncesi çerçevesinde Hannah Arendt: Özgürlükçü cumhuriyetçilik
Bu çalışmada, cumhuriyetçilik düşüncesi Hannah Arendt açısından ele alınmış ve özgürlükçü cumhuriyet yaklaşımı açıklanmıştır. Hannah Arendt, Antik Çağ değerlerine dönüş yaparak ve modern dönemin toplumsal ve siyasal düzenine eleştiriler getirerek, modern sorunlara cumhuriyetçi bir yaklaşımla çözüm önermiştir. Arendt, bireysel çıkarın ve araçsal aklın eleştirisini yaparak, ulus devletin sebep olabileceği totalitarizmin yükseliş tehdidine karşı, yurttaşlık erdemlerine vurgu yapmış, kamusal alanın ve siyasal katılımın aktif olması gerekliliği üzerinde durmuştur. Toplumsal farklılık ve çeşitlilik üzerine kurulmuş bir toplumda, ortak çıkarın tesis edilmesi ve bireysel özgürlüğün insanlık değerleri ile uyumlu bir şekilde sürdürülmesi gerekliliği vurgulanmıştır.
Türk siyasal hayatındaki gelişmelerin politik mizaha yansıması: 'Akbaba Dergisi' örneği (1922-1977)
Politik mizah, doğası gereği eleştirel bir bakış açısına sahiptir. Bu eleştiri; iktidardan muhalefete tüm siyasal aktörlere yöneliktir. Türk siyasal hayatının her döneminde yönetim sistemi değişiklikleri, liderler ve uyguladıkları yönetim biçimleri, seçim sistemleri, darbeler ve akabinde oluşturulan anayasalar toplumsal hayatı şekillendirmiştir. Bu tez çalışmasında, Türk Siyasal Hayatında yaşanan gelişmelerin politik mizaha yansıması incelenmiştir. Cumhuriyet tarihinin en uzun soluklu mizah dergisi olan, 1922-1977 yılları arasında Orhan Seyfi Orhon ve Yusuf Ziya Ortaç tarafından yayımlanan Akbaba dergisi ele alınmış; Türk siyasal hayatında yaşanan gelişmelerin dergideki yazı ve karikatürlerde nasıl yer bulduğu incelenerek günümüz Türk siyaseti ile olan bağlantısı tartışılmıştır
28 Şubat sürecinin yükseköğretimdeki yansımaları
Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasi tarihi, askeri darbeler tarihidir. Darbeler Türk milletinin tarih boyunca alışkın olduğu ve neredeyse her on yılda bir gerçekleşen olaylar olarak içerisinde yaşadığımız topluma yön vermişlerdir. Bu çalışmamda "28 Şubat 1997 Askeri Darbesi ve Türk Eğitim Sistemine Etkileri" araştırılmıştır. 28 Şubat 1997 post-modern askeri darbesi çok yakın bir geçmişe sahip olmasına karşın ülkemize ve milletimize toplumsal, siyasal, ekonomik ve hukuki açılardan birçok etkisi olmuştur. Yaşanan bu askeri müdahale Türkiye'nin miladı olarak değerlendirilmiştir. Askeri darbeyle, anayasa askıya alınmış, baskı ve zor kullanarak hukuk dışı yollara başvurulmuş, millet iradesi hiçe sayılmış, seçilmiş hükümetler darbe girişimleri sonucunda iktidardan uzaklaştırılmış, devlet ve toplum yapısında ve eğitim sisteminde önemli değişiklikler olmuştur. 28 Şubat 1997 Askeri darbesinden sonraki süreçte de devlet ve toplum yapısında siyasal, sosyal, ekonomik ve hukuki açılardan birçok değişiklikler meydana gelmiş, hatta bu değişiklikler eğitim sistemimize de yansımıştır.
Türkiye'de 15 Temmuz darbe girişimi sonrası olağanüstü hâl uygulamalarının incelenmesi (21 Temmuz 2016-19 ocak 2017)
Olağanüstü yönetim usulleri veya olağanüstü hâl rejimleri devletin, hukuk düzeninin olağan kurallarıyla üstesinden gelinmesine imkân olmayan olağanüstü bir tehdit veya tehlike karşısında başvurduğu usullerdir. Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) tarafından 15 Temmuz 2016 günü düzenlenmiş olan darbe girişiminin ardından 21 Temmuz günü olağanüstü hâl ilan edilmiştir. 7 kez uzatılmasının ardından 18 Temmuz 2018'de toplam 2 yıl (730 gün) süren olağanüstü hâl süreci sonlanmıştır. Bu tez çalışmasında 21 Temmuz 2016 ile 19 Ocak 2017 tarihleri arasındaki 2 dönem boyunca yürürlükte kalan olağanüstü hâl uygulamaları ele alınmıştır. Bu çalışma 15 Temmuz darbe girişiminin bilimsel açıdan incelenmesi; toplumsal, hukuki, siyasal, iktisadi, kültürel sonuçlarının yanı sıra darbeye teşebbüs eden kişi ve kurumların bilimsel verilere göre aydınlatılması; darbe girişimi sonrasındaki sürecin olağanüstü hâl kapsamında ele alınması, 21 Temmuz 2016-19 Ocak 2017 dönemlerinde çıkan kanun hükmünde kararnameleri incelemesi ve Türkiye tarihinde yaşanan diğer olağanüstü haller ile karşılaştırılması temel amacından yola çıkılarak tasarlanmıştır. Bu çalışma sonucunda bir temel hak ve özgürlükleri kısıtlama yöntemi olan olağanüstü halin, 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi sonrasında etkin bir şekilde kullanıldığı görülmektedir. 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi'nin, Türkiye'de daha önce hiç rastlanmamış, kendine özgü niteliklere sahip bir darbe teşebbüsü olması dolayısıyla, sonrasında ortaya çıkan OHAL uygulamaları da diğer OHAL'lerden farklı olarak daha derin ve köklü etkileri olan sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Anahtar Kelimeler: Olağanüstü hâl (OHAL), 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, darbeler, cumhurbaşkanlığı kararnameleri, Türkiye siyasal tarihi
Avrupa Birliği'ne uyum sürecinde Türkiye'de idam cezası tartışmaları(1999-2017)
Yaşam hakkı en dokunulmaz ve kutsal hak olarak tanımlanmaktadır. Sert çekirdek haklar arasında yer alan yaşam hakkının en büyük ihlallerinden birisi ise idam cezasıdır. Bu çalışmanın konusunu AB uyum süreci ile birlikte Türkiye'de kaldırılan idam cezası tartışmaları oluşturmaktadır. Bu çalışma ile amaçlanan Türkiye'de idam cezası tartışmalarının iç ve dış konjonktürden nasıl etkilendiğinin tespit edilmesidir. Ayrıca tartışmaya taraf olanların tutarlı-felsefi bir bakış açılarının olup olmadığının ortaya koyulmasıdır. Bu bağlamda Türkiye'de AB kriterleri çerçevesinde idam cezası kaldırıldıktan sonra ve 15 Temmuz darbe girişimi sonrası söz konusu cezanın yeniden getirilmesi etrafında yapılan tartışmalar ele alınmıştır. İdam cezası konusunun daha iyi anlaşılabilmesi adına insan haklarının gelişimine değinilmiş ve idam cezasının ortadan kaldırdığı yaşam hakkı konusu incelenmiştir. İdam cezasının Türkiye'de kaldırılmasına paralel olarak AB ile Türkiye ilişkilerinin gelişimi incelenerek idam cezası tartışmaları ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: İnsan hakları, yaşam hakkı, idam cezası, Avrupa Birliği
Çin Halk Cumhuriyeti'nde milliyetçilik anlayışının dış politika üzerindeki etkileri
Günümüz uluslararası sistemi çok kutuplu yapıya sahip olduğu için, uluslararası olaylarda etkin rol oynayan ülkelerin sayısında da artış görülmektedir. Çin Halk Cumhuriyeti bu ülkelerden biridir. Özellikle, 1978 yılında Deng Xiaoping önderliğinde oluşturulan reform ve dışa açılma stratejileri, 1990'lı yıllar boyunca uygulanmaya devam edilmiştir. Bunun sonucunda Çin hem ekonomi hem de dış politika alanlarında etkisini arttırmıştır. Çin Dış Politikasına yön veren birçok araç vardır. Bunlardan bir tanesi de Çin milliyetçiliğidir. Çalışmada, Çin'de milliyetçiliğin doğuşu ve Çin dış politikasını nasıl etkilediği ele alınmıştır. Araştırma dönemi ise, milliyetçiliğin doğduğu 1840'lı yıllardan başlayarak, özellikle 1949-2019 aralığındaki 70 yıllık süreyi kapsamaktadır. Araştırmaya milliyetçilikle ilişkili olarak iç politikada yaşanan gelişmeler fazla dahil edilmemiş, ağırlıklı olarak dış politika olaylarına ve stratejileri incelenmiştir. Çalışma, Çin milliyetçiliğinin, dış politikayı yönlendiren önemli bir araç olduğunu, milliyetçiliğin etkisinin Çin dış politikasında belirleyici olduğu ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Çin Dış Politikası, Çin Milliyetçiliği, Çin Dış Politikası Unsurları
Hatıratlarda Türkiye'de bürokrasi (1960-1980)
Devletlerin oluşum süreçlerinde ortaya çıkan bürokrasi, kararların alınmasında ve bunların yönetilmesinde siyasetin en önemli ortağıdır. Yönetimde kimi zaman çatışmalara yol açan siyaset-bürokrasi ilişkileri tarih boyunca tartışılan ve güncelliğini koruyan bir konu olmuştur. Devletlerin büyümesi ve yükünün artması bürokratikleşmeye neden olmuştur. Bu durum bürokrasiyi sevimsiz kılarak zamanla şikâyet edilen bir konuma getirmiştir. Siyaset bürokratikleşmiş, bürokrasi ise siyasallaşmıştır. Türk bürokrasisi, merkeziyetçi ve neopatrimonyal vesayetçi bürokrasi özellikleri göstermektedir. Türk kamu bürokrasisi Osmanlı bürokratik yönetim geleneğinden izler taşımaktadır. Türkiye'de bürokrasi; yöneten-yönetilen ayrımını derinden yaşayan halktan kopuk, modernleştirici ve rejimi koruyucu görevi üstlenerek kamu yararını yalnız kendisi tesis etmeye muktedir gören konumundadır. Çalışmada 1960-1980 dönemi siyasi olayları, siyaset-bürokrasi çatışması bürokrasinin yapısal ve işlemsel sorunları ve bunları gidermeye yönelik reform hareketleri hatıratlar perspektifinde incelenmiştir.
Disiplin işlemlerinde amaç unsuru
Disiplin denildiğinde her ne kadar aklımıza zorlayıcı tedbirler ve cezalar gelse de, sosyolojik olarak modern toplumlarda düstur ve kurallara uyma anlamında disiplin söz konusudur. Bu anlamda modern bir toplumu oluşturabilmek için özden gelen bir disiplin anlayışı içinde her alanda düzenin sağlanması gerekmektedir. Disiplinin hukuk alemine yansıması ise, bir kurum veya kuruluşta uyulması zorunlu olan kurallara, uymayan kişilere, kurumun yararına uygun düşmeyen davranışlarını cezalandırmak olarak yer bulmuştur. Disiplin yaptırımları denilen bu cezaların en temel amacı, kurumsal itibarı korumak ve kamu hizmetlerinde düzeni ve sürekliliği sağlayarak kamu yararını gerçekleştirmektir. Kamu yararının soyut bir kavram olması hasebiyle öğretide ve uygulamada tam olarak genel çerçevesi ortaya konulamamıştır. Bu soyutluk idari yargı mercilerinin denetim yaparken amaç unsurundaki sakatlıklarını tespit etme konusunda işini zorlaştırmaktadır. Çalışmamızda idari işlemin unsurlarından yola çıkarak amaç unsuruna yönelik yargı kararları ışığında ortaya konulan ilkeler ve görüşler bir araya getirilmiştir. Bu itibarla amaç unsurunu ortaya koyarken kamu yararı hedefinin sadece disiplin cezalarıyla sağlanamayacağı disiplin yaptırımlarının nitelikli ve liyakatli amirler eliyle yapıcı bir niteliğe kavuşturulması gerektiği ve kurumlarda verimliliğin artırılması için sadece cezalandırma yoluna değil ödüllendirme yoluna da gidilmesi gerektiği ortaya konulmuştur.
Siyasi bir lider olarak Aliya İzzetbegoviç
Liderler, kitleleri etkileyerek siyasal ve sosyal yaşamlarını biçimlendirirler. İzzetbegoviç'te o liderlerden biridir. Liderliği toplumsal yaşam koşulları çerçevesinde belirlenen İzzetbegoviç'in, siyasal yaşam da lider olarak ortaya çıktıktan sonra toplumsal koşullardan etkilenmeyi sürdürmenin yanında, kendisi de bu koşulları değiştiren faktör olmuştur. Aliya izzetbegoviç'te o liderlerden biridir. Begoviç'in hem eylemlerinin hem de düşünce dünyasının merkezi kavramlarından birisini siyaset oluşturmaktadır. Bu durum onun siyasete dair düşüncelerini tahlil etmek için eserlerinin yanı sıra eylemlerinin de referans olmasına imkân vermektedir. Çünkü İzzetbegoviç eylemlerini ve siyasal pratiklerini birçok siyasetçiden farklı olarak, devraldığı siyaset kültüründen ziyade kendi siyaset felsefesi doğrultusunda sergilemiştir. Bu nedenle siyasi bir lider olarak incelemek bir sorumluluktur ve liderlik anlayışı doğrultusunda sergilenmiştir. Anahtar Kelimeler: Aliya İzzetbegoviç, lider, düşünce adamı, siyasi lider, siyaset felsefesi
Dış politikada din faktörü: İsrail örneği
Modern uluslararası ilişkilere Vestfalya sistemi hâkim olduğu için din dış politikayı belirleyici bir faktör olarak görülmemiştir. Ancak din bu dönemde araç olarak uluslararası ilişkilerde varlığını devam ettirmiştir. 1948 yılında İsrail devletinin, akabinde din temelli çeşitli uluslararası örgütlerin kurulması dış politikada dinin yeniden etkili olduğu bir dönemi başlatmıştır. 11 Eylül 2001 yılında ABD'de Pentagon ve İkiz Kulelere yönelik saldırılarla birlikte din, uluslararası ilişkilere tam bir dönüş yapmıştır. Yöneticilerin dini düşünce ve inançlarının, kutsal mekânların statüsü ve dini temelli iç çatışmaların dış politikaya etkisi gibi konularda görüldüğü gibi günümüzde din dış politikada önemli bir faktör haline gelmiştir. İsrail Devleti'nin kurucu ideolojisi olan Siyonizm, uluslararası toplumun onayını almak için laik temel üzerine inşa edilmiş olup tüm dünyadaki Yahudiler için bir devlet yaratma amacında idi. Bu amaç doğrultusunda kurulmuş olan İsrail devletinin Tevrat kaynaklı bir dış politika stratejisi izlediği görülür. Tevrat kaynaklı olarak Yahudiler, vaat edilmiş topraklar, seçilmiş halk oldukları iddiası ve varlığını devam ettirme bilinci ile hareket etmektedirler. Anahtar Kelimeler: İsrail, din, dış politika, dış politika analizi
İbn Haldun'un Mukaddime adlı eserinde yer alan şehir ve şehirleşmeye ilişkin görüşleri üzerine bir inceleme
İslam dünyasında sosyal bilimlerin babası olarak kabul edilen İbn Haldun, evrensel bir tarih denemesi olan Kitâb-ul İber adlı kitabına giriş mahiyetinde yazdığı Mukaddime adlı eserinde "umran bilimini" kurmuştur. Umran bilimini kurmaktaki amacı tarihsel ve toplumsal olaylardaki düzenliliklerin ve sürekliliklerin belirlenmesi ile bu olaylara içkin olan nedensellikleri ve kanunlulukları ortaya koymaktır. Böylece umran bilimi bir "mihenk taşı" gibi tarihsel ve toplumsal olaylarda mümkün olan olayları mümkün olmayanlardan ayırabilmeyi sağlayarak hakikate ulaşmayı sağlar. Umran bilimi ile İbn Haldun insanın toplumsal hayatı ve ondan zorunlu olarak meydana gelen olayları ve kurumları ortaya koyarak bunlar arasındaki düzenlilik ve kanunlulukları belirlemiştir. Böylece o Mukaddime adlı eserinde en basit göçebe toplumsal hayattan en karmaşık şehir hayatına kadar içtimaî hayatı, kurumlarını ve örgütlenme şekillerini incelemiştir. Bu kapsamda tez çalışmasının amacı İbn Haldun'un umran biliminde incelemiş olduğu şehir ve şehirleşmeye dair görüşlerini tespit etmek ve amaçlamış olduğu nedenselliklere ve kanunluluklara şehir ve şehirleşme alanlarında ulaşıp ulaşmadığını belirlemektir. Bu bağlamda modern dönem şehir kuramları da tez çalışması kapsamında incelenmiştir. Anakronizme düşülmeden değerlendirildiğinde İbn Haldun'un şehir, şehirleşme ve şehirliliğe ilişkin görüşlerinin temelde modern dönem için de büyük ölçüde geçerli olduğu bu tez çalışması ile tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: İbn Haldun, umran bilimi, hadarî umran, şehir, şehir kuramları
Sosyalist Turan'dan Üçüncü Dünyacılık'a: Sultan Galiyev üzerine bir inceleme
Çarlık rejimi altında ezilen Türkler, siyasi faaliyetlere 1905 Devrimi sürecinde ağırlık vermeye başlamıştır. 1905 Devrimi'nin ardından çözülme sürecine giren Çarlık düzeni, 1917 Şubat'ında iflas etmiştir. 1917 Şubat Devrimi ile son derece güçlü biçimde esmeye başlayan hürriyet rüzgarları, Rusya baskısı altındaki diğer tüm milletler gibi Türkleri de, etkisi altına almıştır. Bu süreçte Türkler; ait oldukları boylara, inançlara ve benimsemiş oldukları farklı ideolojilere göre hassasiyet göstermiş ve çoklu biçimde kutuplaşmıştır. Sultan Galiyev, bu bol ideolojili ve kutuplu ortamda, Bolşeviklerin safında yer almayı tercih etmiştir. Sultan Galiyev gibi samimi biçimde Bolşevik safları tercih eden Türklerin seçiminde, Bolşeviklerin "ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi" ve bu ilke kapsamında Rus olmayan milletlere yönelik –dini özgürlükleri de kapsayan- özgürlük içeren vaatleri son derece etkili olmuştur. Sultan Galiyev, iç savaş sürerken Doğu Cephesi'nde Kızıl Ordu'nun, Beyaz Ordu'ya karşı başarı kazanmasında büyük pay sahibidir ve Kazan'da tehlike geçene kadar Bolşevik liderler, onun taleplerine ve siyasi hamlelerine hoşgörü ile yaklaşmıştır. Kazan'da gelen askeri başarı, devrimi güçlendirdiği gibi Moskova'daki Bolşevik liderlerin, Galiyev'in başını çektiği yerli Tatar komünistlerine olan ihtiyacını da son derece azaltmış ve hoşgörü yerini, yaptırımlara bırakmıştır. Bu noktada da hareket alanı kısıtlanan Galiyev ile Milliyetler Halk Komiseri olan Stalin arasında çekişmeler başlamıştır. Bu çalışmada, yukarıda değinmiş olduğumuz konular detaylı biçimde ele alınmaya çabalanmıştır. Bunların haricinde; Sultan Galiyev'in yaşamı ve mücadelesi üzerinde durularak, sömürgeler enternasyonali ve proleter millet gibi Galiyev'e özgü fikirler ve bu fikirlerin dönemini aşarak zamana meydan okuyabilme kabiliyetine de yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Ekim Devrimi, Sultan Galiyev, Proleter Ulus, Sömürgeler Enternasyonali, Milli Komünizm
Şerif Mardin'de batı ve batılılaşma kavramları üzerine bir inceleme
Özellikle 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti, başlattığı modernleşme çalışmalarıyla yönünü Batı'ya çevirmiş ve Tanzimat'tan itibaren düşünsel hayattan kurumsal yapıya kadar sosyal ve siyasi hayatta Batı etkisi yoğun bir şekilde hissedilmeye başlanmıştır. Bir siyaset bilimci ve sosyolog olan Şerif Mardin, bu süreçte Osmanlı Devleti'nde sosyal ve düşünsel alana sirayet eden Batılılaşma hareketlerini, kaleme aldığı tezlerinde ve makalelerinde büyük bir ilgi ve merakla yoğurmuştur. Fikri ürünlerin siyasi yapılanmada ve onu şekillendirmedeki rolünden yola çıkan, buna mukabil sorgulayıcı bir tutum sergileyen Mardin, Yeni Osmanlılar ve akabinde Jön Türklerin siyasi fikirlerinden hareketle Türk siyasal hayatına farklı bir bakış kazandırmıştır. Nitekim Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan süreçte, Batılılaşmanın etkisiyle yapılan birçok yenilikle beraber toplumsal alanda kopukluklar da meydana gelmiştir. Bu kopukluk, Atatürk döneminde de artarak devam etmiştir. Bu çerçevede Şerif Mardin'de bu süreci fikri yönleri, süreklilikleri, kopuklukları ve kırılma noktalarıyla ele almış, yeni ve özgün bir kavram dizisi oluşturmuştur. Bu çalışmada, yukarıda ifade edilen konular Şerif Mardin eserlerinden hareketle detaylı bir biçimde ele alınmış ve kimi zaman ölçülü olarak ortaya çıkan, kimi zamansa geleneksel kültürün karşısında duran ve onu tenkit eden bir yapı kazanan modernleşme süreci, Mardin perspektifinden değerlendirilmiştir.
Siyasal iktidar konusuna Hıristiyan ve Müslüman düşünürlerin yaklaşımı (9.-16. yüzyılları arası)
Bir devletin en önemli unsurlarından olan siyasal iktidar, sosyal yapılar hiyerarşisinde devlete üstün bir statü sağlamakta ve toplum içerisindeki diğer sosyal yapıların siyasallaşmasında oldukça etkili olmaktadır. Kabul edilebilir bir meşruluğa sahip olması gereken siyasal iktidarın, en önemli meşruluk kaynaklarından birisi de din olgusudur. Aynı zamanda dinlerde insanlara ulaşabilmek için siyasal otoriteleri kullanmaktadır. Bu bağlamda Hristiyanlık ve İslamiyet de siyasal iktidarın otoritesinden yararlanmış ve onu etkilemiştir. Bu doğrultuda, bu çalışmanın amacı Hristiyanlık ve İslamiyet dinlerine mensup düşünürlerin siyasal iktidar konusuna yaklaşımlarını inceleyerek, bu yaklaşımlar arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları tespit etmektir. Tezde geniş bir literatür taramasına dayalı betimleyici, nitel yöntem kullanılmıştır. Yapılan çalışma kapsamında, her iki dinin siyasal iktidar ile etkileşimlerinin en yoğun olduğu IX. ve XVI. yüzyılları arasındaki dönem incelenmiştir. Çalışmanın sonucunda Hristiyan ve Müslüman düşünürlerinin siyasal iktidar konusuna yaklaşımlarının farklı olmasında temel etken mensup oldukları din olarak gözükse de, dine bağlı olan farklı etkenlerde mevcuttur. Yaşadıkları coğrafya, içlerinde yetiştikleri siyasal yapılanmalar, yaşadıkları dönemdeki siyasal iktidarların dini kurumlar ile olan etkileşimleri, yetiştikleri bölgenin sahip olduğu bilgi birikimleri ve ekonomik durumu ve Hristiyanlık ve İslam'ın birbirleri ile olan etkileşimleri de bu farklılıkların oluşmasında önemli rol oynamıştır. Sonuç olarak, düşünürlerin siyasal iktidar konusuna yaklaşımları Hristiyan düşünürler için siyasal iktidarı savunma ya da dini iktidarı savunma şeklinde olurken, Müslüman düşünürler ise siyasal iktidarın kendisi ile ilgilenmişlerdir. Anahtar Kelimeler: Hristiyanlık, İslamiyet, siyasal iktidar, Kilise, halifelik.
Türkiye'ye yerleşme amacıyla gelen Ahıska Türklerine yönelik göç yönetimi stratejisi
Çalışmanın temel araştırma konusu, Türkiye'de önemli bir nüfusa sahip Ahıska Türklerinde göç algısı ve çeşitli ülkelerden Türkiye'ye göç ettiklerinde kamusal alanda karşılaştıkları sorunlardır. Bu çalışma, Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya, Gürcistan ve Ukrayna'dan Türkiye'ye göç ederek farklı şehirlerde yaşamakta olan Ahıska Türklerinin Türk toplumuna nasıl entegre olabildiklerini/neden entegre olamadıklarını ortaya koymaya çalışacak, sorun alanlarına yönelik çeşitli politika önerileri sunacaktır. Araştırma, Ahıska Türklerinin Türkiye'deki mevcut yaşam koşullarını, yaşadıkları yerleşim yerlerini ayırt etmeksizin ele almakta ve kamusal alandaki görünürlüklerine odaklanmaktadır. Çeşitli ülkelerden göçle gelen Ahıska Türklerinin sosyo-demografik özellikleri ve yerel/ulusal ölçekteki mekanizmalara katılım düzeyleri, önemli bir gösterge olarak Türkiye'deki demokrasi pratikleri ile özdeşleştirilebilecektir. Aynı zamanda Türk soylu etnik bir grup olan Ahıska Türklerine yönelik göç politikası hakkında literatüre kuramsal ve ampirik olarak özgün bir çalışma ile katkı yapılmış olacaktır. Çalışma yöntemi, alan araştırması ve buna bağlı olarak yapılacak yüz yüze görüşme ve gözleme dayalı araştırma yöntemi üzerine kurulmuştur. Ahıska Türkleriyle derinlemesine mülakatlar yapılmış, hazırlanan soru formları aracılığıyla kendilerine yarı yapılandırılmış anket soruları yöneltilmiştir. Göç politikalarının kitlesel göç hareketleri doğrultusunda şekillendiği günümüzde Türkiye, kitlesel göçler dışında kalan yerleşik halde bulunan göç aktörlerini de göz önünde bulundurmak durumundadır. Bu çalışma, Türkiye'nin son dönemde tartıştığı göç olgusuna ilişkin yaklaşımlara Ahıska Türkleri ile yeni bir soluk getirmeyi amaçlayan, aynı zamanda göç aktörlerinden biri olarak değerlendirilmeyi hak eden Ahıska Türkleri hakkında geliştirilebilecek bir göç politikası önerisi getirmeyi hedefleyen özgün bir araştırmadır.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde yürütme organı ve Devlet Başkanı'nın sorumluluğu: Karşılaştırmalı bir inceleme
1800'lü yıllarda başlayan Osmanlı-Türk anayasacılık hareketleriyle birlikte "yürütmenin sınırlandırılması ve demokratik hükümet sisteminin benimsenmesi" düşüncesi de tartışılmaya başlanmıştır. Elde edilen anayasal kazanımlarla birlikte zaman içinde farklı nitelikleri haiz demokratik hükümet sistemleri benimsenmiştir. Cumhuriyet döneminde uzun süre uygulanan parlamenter sistem 2017 anayasa değişiklileriyle yerini "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi"ne bırakmıştır. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde yürütme ve cumhurbaşkanının sorumluluğu diğer demokratik hükümet sistemlerinden (bazı yönleriyle) farklılaşmaktadır. Bu çalışmada öncelikle tarihsel süreç içerisinde Türk anayasalarındaki yürütme (ve devlet başkanının sorumluluğu) mercek altına alınmıştır. Özellikle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nde yürütme erki ayrıntılı olarak incelenmiştir. Çalışmanın spesifik alanını ise devlet başkanının sorumluluğu oluşturmaktadır. Bu doğrultuda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile Osmanlı-Türk anayasalarında cumhurbaşkanının sorumluluğu karşılaştırılmıştır. Daha sonrasında ise Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile parlamenter, başkanlık ve yarı başkanlık sistemlerinde devlet başkanının sorumluluğu karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Karşılaştırmalı anayasa hukuku çerçevesinde elde edilen bulgular ışığında, sisteme ilişkin öneriler sunmak amaçlanmıştır. Çalışmada elde edilen bulgulara göre, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nde devlet başkanının sorumluluğunun bazı yönleriyle parlamenter, yarı başkanlık ve sistemin temel alındığı klasik başkanlık sistemindeki devlet başkanının sorumluluğundan farklı olduğu görülmektedir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nde yetki ve sorumlulukta paralellik ilkesine uygun olarak cumhurbaşkanının sorumluluğu da artırılmıştır. Ancak artan sorumluluğun özellikle de cezaî kısmının uygulanması ise öncesine nazaran daha zor şartlara bağlandığı sonucu da çalışma bulgularındandır.
Mehmet Saffet (Arın) Engin'in modern Türk siyasal düşüncesine katkıları üzerine bir inceleme
Mehmet Saffet (Arın) Engin, tek-parti devrinden başlayıp 1970'li yılların sonlarına kadar otuzdan fazla kitap ve çok sayıda makale kaleme almış bir Cumhuriyet aydınıdır. Amerika'da sosyoloji ve felsefe alanlarında öğrenim gördükten sonra Türkiye'ye dönen ve çeşitli okullarda öğretmenlik yapan Engin, bir taraftan da eski Türk tarihi ve dili üzerine eserler yazmıştır. Bu eserleriyle Atatürk'ün dikkatini çeken Engin, zaman zaman onun Çankaya sofrasındaki davetlerine katılmıştır. Atatürk'ten gördüğü bu teveccüh neticesinde Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu'nun ilk üyeleri arasında yer alan Engin, 1930'lu yılların Türkiye'sinde Atatürk'ün girişimleriyle şekillenen tarih ve dil tezlerinin hazırlanmasında da görev almıştır. Engin, 1942 yılında öğretmenlik mesleğinden ayrılmasının ardından hiçbir resmî görev almamış ve vefatına kadar eski Türk tarihi ile Kemalizm'i anlatan eserler yazmıştır. Soğuk Savaş ortamında "anti-komünist" niteliği haiz yazılar kaleme almış olan Engin'in, 1950'li yıllardan itibaren "Türkçü" vasfı biraz daha ön plana çıkmıştır. "Öz Türkçe" olarak yazdığını ifade ettiği kitaplarında ırkçılığa varan görüşler öne sürmüş, Türkiye'de sol ideolojilerin yükselişe geçtiği 1960 sonrasında ise sert bir komünizm aleyhtarı olarak dikkat çekmiştir. Bu çalışma, Engin'in düşünce dünyasını özetleyen üç ana düşünce olan Kemalizm, milliyetçilik ve anti-komünizm bağlamında kendisinin modern Türk siyasal düşüncesi içerisindeki yerini tespit etmeyi amaçlamaktadır.
İktidar alanının yeniden üretim aracı olarak yönetimsellik: Adalet ve Kalkınma Partisi örneği
Bu çalışma iktidar alanının yeniden üretiminde yönetimselliğin oynadığı rolü incelemektedir. Bu kapsamda, nüfusları ve diğer tüm toplumsal süreçleri ilgilendiren idare tekniklerinin yönetim pratikleri, bilgi-iktidar ilişkisi ve iktidar söylemleri üzerinden okunabileceğinden söz edilmektedir. Böyle bir okuma, iktidarın yeniden üretiminin sadece baskı ile sağlanamayacağını, söz konusu denkleme özne ve iktidar arasındaki ortaklığın da eklenebileceğini öne sürmektedir. Hristiyanlığın bir Kilise olarak kurumsallaşması ile beraber bireylerin yönetimi konusu, iktidar pratiklerinin temel konularından biri olmuştur. Hristiyan Kilise'sinin pastöründen ismini alan bu pastoral iktidar tekniği XV. ve XVI. yüzyıllarda bir kriz dönemine girer. Modern çağda devlet olarak tanımlanan iktidar rejimi, Hristiyan Kilise'sinin yaşadığı bu yönetim krizlerini, devlet aklı ekseninde yönetmeyi amaçlamıştır. Hristiyan Kilisesi ve modern devletin yönetim rejimleri arasındaki ilişkiyi pastoral iktidar ve yönetimsellik olarak adlandıran bu çalışma, 3 Kasım 2002'den bu yana Türkiye'de iktidar olan Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kendi iktidarlarını nasıl ürettiğini, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin önde gelen siyaset icracılarının pastoral ve yönetimsel söylemlerinden yola çıkarak analiz etmektedir. Böylece, yönetilenlerin de yönetenlerle beraber iktidarın yeniden üretimine katkıda bulundukları vurgulanmıştır. Anahtar Kelimeler: Yönetimsellik, Özne ve İktidar, Söylem, İktidar Alanı, Habitus, Adalet ve Kalkınma Partisi
İnsan haklarının evrenselliği ve bölgesel çıkarlar paradoksu: Bosna Hersek krizi
İnsan hakları alanındaki gelişmeler 20. yüzyılda hız kazanmaya başlamıştır. Özellikle II. Dünya Savaşı'nda yaşanan ihlaller, devletleri bu konuda hukuki düzenlemeler yapmaya yöneltmiştir. Avrupalı devletlerin öncülüğünde hazırlanan uluslararası metinlerde insan haklarının evrensel niteliği vurgulanmıştır. Uluslararası sözleşmelerde evrensellik kavramı sürekli vurgulanmış olsa da fiiliyatta herkesi kapsayıcı şekilde uygulanmamıştır. Bu durum çalışma çerçevesinde Gazze, Ruanda ve Somali örnekleri üzerinde çeşitli açılardan değerlendirilmiştir. Çıkarlarının örtüşmediği yerlerde olayları engellemek adına güçlü devletler tarafından etkin girişimlerde bulunulmamıştır. Buna karşın ekonomik ve siyasi çıkarlarının tehdit edildiği yerlere gecikmeksizin müdahale etmeleri, insan haklarının evrenselliği konusundaki samimiyetlerini tartışılır hale getirmiştir. 20. yüzyılın sonlarına doğru Bosnalı Müslümanlar etnik kimliklerinden dolayı soykırıma uğramışlardır. Bosna Hersek Cumhuriyeti'nin 1991'de kurulup devletin kısa sürede tanınması Sırpları rahatsız etmiştir. Yakınlarında Müslüman nüfusun yoğun olduğu bir devlet görmek istemeyen Sırplar Bosna Hersek'e saldırmışlardır. Özellikle Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Birliği (AB) soykırıma müdahale konusunda kararsız kalmıştır. Örnek olaylar, gelişmiş devletlerin müdahalelerdeki gerçek amaçlarının insan haklarını korumak olup olmadığının irdelenmesini gerekli kılmıştır. Dayton Antlaşması sonucunda çatışmalar sona ermiş fakat Bosna Hersek'in geleceği konusunun adil bir şekilde çözüme bağlanıp bağlanmadığı sorusu uzun süre tartışılmıştır. Bosna Hersek'te oluşturulan yeni düzen incelenerek devletin bağımsızlık derecesi yorumlanmıştır. Sonuç olarak, insan haklarını koruma alanının bölgesel çıkarlar uğruna daraltılması Bosna Hersek Krizi üzerinden gösterilmeye çalışılmıştır. Araştırma yöntemi olarak literatür taraması ile ulusal ve uluslararası gazetelerin arşiv incelemesi kullanılmıştır. Bu kapsamda hukuksal metinler ve somut örnekler incelenerek evrensel söylemin tutarlılık derecesi değerlendirilmiştir. Günümüzde gelinen noktada evrensel insan hakları olgusu devletlerin çıkarlarına yenik düşmeye devam etmektedir. İnsan haklarının herkesi kapsayacak şekilde uygulanmaması ihlalleri derinleştirmektedir. Evrensel nitelik, çıkarları gerçekleştirmek için müdahale aracı olarak kullanılmanın aksine ulaşılması hedeflenen amaç olarak görülmelidir. Anahtar Kelimeler: İnsan Hakları, Evrensellik, Uluslararası Sözleşmeler, Birleşmiş Milletler, Bölgesel Çıkarlar, Bosna Hersek, Dayton Antlaşması.
Kamu yönetimi reformu uygulamalarının karşılaştırmalı çözümlenmesi: Güney Amerika ve Türkiye örnekleri
ÖZETYüksek Lisans TeziKamu Yönetimi Reformu Uygulamalarının Karşılaştırmalı Çözümlenmesi(Güney Amerika ve Türkiye Örnekleri)SA M UĞUR ALPSOYKANDokuz Eylül ÜniversitesiSosyal Bilimler EnstitüsüKamu Yönetimi Anabilim DalıKamu Yönetimi ProgramıKüreselleşme sürecinin kamu yönetimine en önemli yansıması, tümdünyada farklı zamanlarda uygulanmaya başlamasına rağmen benzer özelliklertaşıyan kamu yönetimi reformlarıdır. Bu reformlar, kamu yönetiminin çeşitlialanlarında, aynı kavramlar ışığında ortaya konulmuş ve geleneksel kamuyönetimi anlayışında önemli değişiklikler yaratmışlardır. Reform çabalarıküreselleşme sürecinin neo-liberal politikalarından kaynaklanmıştır.Yeni Kamu Yönetimi (NPM) anlayışının yaygınlaşması, işletmetekniklerinin kamu yönetimine uygulanması sonucunu doğurmuş ve merkeziyönetimlerin küçültülmesi, yerel birimlere yetki ve kaynak devredilmesi vehizmetlerin özelleştirilmesi konularında daha önceki reform denemelerinderastlanmayan bir hızla hareket edilmesini sağlamıştır. Özellikle az gelişmişülkelere kredi sağlayan uluslararası finans kuruluşları, benimsedikleri neo-liberal politikaların az gelişmiş ülkelere hızlı bir şekilde yayılmasında önemlibir rol üstlenmişlerdir. Böylelikle az gelişmiş ülkeler, küreselleşme sürecininpopüler kavramlarıyla bezenmiş ancak kendi özel koşullarına ve ulusalkarakterlerine uyumu yeterince sorgulanmayan reformlarla karşı karşıyakalmışlardır.Güney Amerika ülkeleri ile neo-liberal politikaları empoze edenuluslararası organizasyonlar arasındaki ilişki, bu ülkeleri bahsedilen kamuyönetimi reformlarının ilk uygulandığı ve sonuçlarının gözlemlendiği ülkelerhaline getirmiştir. Reformların uygulanma şekli ve sonuçları fayda ve maliyetboyutlarıyla tüm dünyada akademik ve politik çevrelerde tartışma konusuolmuştur. Ülkemizde uzun zamandır çeşitli alanlarda gerçekleştirilen dağınıkneo-liberal reform uygulamaları son dönemde sistematik, hızlı ve yaygın birşekilde kamu yönetimi sistemini çevrelemeye başlamıştır. Bu tez çalışmasındaGüney Amerika ülkelerinde uygulanan reformların sonuçları incelenmiş veTürkiye'de gerçekleştirilmek istenen benzer reformların muhtemel sonuçlarınayönelik çıkarsamalarda bulunulmuştur.Anahtar Kelimeler: 1) Neo-liberalizm, 2) Yeni Kamu Yönetimi, 3) Yönetişim,4) Toplam Kalite Yönetimi, 5) Desantralizasyon, 6) Yerelleşme, 7) Özelleştirme
Küreselleşme süreci ve Türkiye'de sağlık politikaları
ÖZETYüksek Lisans TeziKüreselleşme Süreci ve Türkiye'de Sağlık PolitikalarıÖzge ORHANDokuz Eylül ÜniversitesiSosyal Bilimler EnstitüsüKamu Yönetimi Anabilim DalıKamu Yönetimi ProgramıEğitim ve sosyal güvenlik gibi sağlık da, devletin vatandaşa karşı çeşitliyükümlülüklerinin olduğu önemli bir sosyal hizmet alanıdır. Bir toplumungelişiminin, ancak sağlıklı bireylerin varlığına bağlı olduğu ve sağlık düzeyininbir ülkenin gelişmişliğinde temel göstergelerden biri olduğu düşünüldüğünde,sağlığın önemi daha net anlaşılmaktadır. Bu bağlamda sağlık alanında üretilenve uygulanan politikaların da önemi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.Özellikle 1980'lerden itibaren dünyada yaşanan gelişmeler devletinrolünün yeniden tanımlanması ve kamu yönetiminde reforma gidilmesiihtiyacını doğurmuştur. Devletin hizmet üretiminden çekilerek düzenleyicilikişlevini üstlenmesi şeklinde tanımlanan yeni rolünden hiç şüphesiz sağlıkhizmetleri de etkilenmiştir. ?Kamu işletmeciliği? ve ?yeni kamu işletmeciliği?kavramlaştırmaları altında sunulan ve küreselleşme sürecinin açılımları olaraknitelendirilebilen toplam kalite yönetimi, yönetişim, yerelleşme, esnek işgücü veözelleştirme uygulamaları, sağlık politikaları üzerinde belirleyici olmuştur.Küreselleşme sürecinin önemli aktörleri olan Uluslararası Para Fonu ve DünyaBankası'nın program ve projeleri çerçevesinde sağlık alanında hedeflersaptanmıştır. Söz konusu kuruluşların belirleyici etkisinin bugün de devamettiği ?Sağlıkta Dönüşüm Programı?nda açıkça görülmektedir.Sağlık alanının temel sorunları olan finasman ve personel yetersizliğine,daha doğrusu personelin dengesiz dağılımına, yaklaşık 30 yıldır devlet-piyasailişkisi çerçevesinde çözüm aranmaktadır. Bu paralelde de deregülasyonivpolitikalarıyla sağlığın devletin tekelindeki kamusal alan olmaktan çıkarılmaya,devletin bu alandaki faaliyetlerinin kısıtlanmaya ya da kaldırılmaya çalışıldığı,dolayısıyla sosyal devlet ilkesinin sınırlarının zorlandığı görülmektedir. Bireyselve toplumsal sağlığın ancak piyasa koşullarına yönelik politikalarlasağlanabileceğinin tek yol olarak düşünülmemesi ve adil, makul ve ölçülüpolitikalar üretilmesi sağlık gibi hayati bir alan için büyük önem taşımaktadır.Anahtar Kelimeler: 1)Küreselleşme, 2)Deregülasyon, 3) Sosyal Devlet4) Sağlık Hizmeti, 5) Sağlıkta Dönüşüm Programıv
Büyükşehir belediyelerinin spor hizmetleri: Antalya Büyükşehir Belediyesi örneği
Spor başta gençler olmak üzere hemen her toplumsal kesimin, sağlıklı bedensel ve ruhsal bir yapıya kavuşmaları açısından son derece önemli bir aktivitedir. Bu nedenle spor hizmetleri kamu yönetimlerinin önemli hizmet alanlarından birisi olarak görülmektedir. Sporun geliştirilip yaygınlaştırılmasında yerel yönetimlerin önemi ve gerekliliği ortadadır. Büyükşehir belediyeleri, metropoliten alanlarda yaşayan halkın ve amatör spor kulüplerinin spor alanındaki faaliyetlerine güçleri oranında katkıda bulunmaktadırlar. Bu çalışmada; sporun toplum hayatındaki önemi, Türkiye?deki kamu yönetimi örgütlerinin ve özellikle yerel yönetimlerin spora ilişkin görev ve sorumlulukları belirlenmiştir. Çalışmada ayrıca, Antalya Büyükşehir Belediyesinin spor hizmetleri incelenerek Antalya Büyükşehir Belediyesi sınırları içinde yaşayan hemşehrilerin, belediyenin spor hizmetlerine ilişkin memnuniyet düzeyleri ile spor hizmetlerine dair beklentileri tespit edilmiştir. Buna göre yerel halkın Antalya Büyükşehir Belediyesinin spor hizmetlerinden genel anlamda memnun olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Yerel Yönetimler, Büyükşehir Belediyeleri, Antalya Büyükşehir Belediyesi, Spor Hizmetleri
ISO 14001 çevre yönetim sistemi standardı ve Türkiye'de durum analizi
20. yüzyılın özellikle ikinci yarısından itibaren çevre kirliliği sorunu uluslararasıtoplumun gündeminde yer almaya başlamıştır. Çevre kirliliğinin sınır tanımayanözelliği, üretilecek çözümlerin uluslararası işbirliği ile geliştirilmesini zorunlu kılmıştır.Dolayısıyla amacı mal ve hizmetlerin üretilmesi sürecinde atıkların azaltılmasını ve buyolla çevrenin korunmasını ve kaynakların verimli kullanılmasını sağlamak olan çevreyönetim sistemleri önem kazanmıştır. Bu nedenle Uluslararası StandardizasyonOrganizasyonu tarafından ISO 14000 Standartlar Serisi geliştirilmiş ve ISO 14001Çevre Yönetim Sistemi Standardı 1996 yılında ilan edilmiştir.Tezin ilk bölümünde öncelikle önemli görülen temel tanım ve kavramlaraçıklanmıştır. ISO 14001 Çevre Yönetim Sistemi Standardını hazırlayan UluslararasıStandardizasyon Organizasyonu (ISO) tanıtılmış ve çevre kirliliğinin önlenmesindeuluslararası işbirliğinin gerekliliği değerlendirilmiştir. ISO 14001'e temel teşkil eden BS7750 (British Standard 7750) incelenerek Eko-Yönetim ve Denetim Planı (EMAS: Eko-Management and Audit Scheme) ve ISO 14001'in temel prensipleri açıklanmıştır.Tezin ikinci bölümü ekonomi ve çevre etkileşimi üzerine kurularaksürdürülebilir bir çevre ve sürdürülebilir bir ekonomik büyüme dengesini sağlamadaISO 14001'in bir araç olarak kullanılabilirliği tartışılmıştır. Bu noktada ISO 14001Çevre Yönetim Sistemi Standardı'nın uluslararası ticarette bir rekabet unsuru olarakortaya çıkışı ve malların ihraç edilmesinde global bir pasaport haline gelişideğerlendirilmiştir. Bu bağlamda çeşitli ülkelerin ISO 14001 uygulama sonuçları elealınarak ?sürdürülebilir çevre? ve ?sürdürülebilir ticaret? noktasında ISO 14001incelenmiştir. Türkiye'deki beş yıllık kalkınma planları da inceleme kapsamınaalınmıştır.Tezin üçüncü bölümü olan son bölümde, Türkiye'de ISO 14001'i uygulayankuruluşların uygulama sonuçlarının tespitine yönelik olarak yapılan anket çalışmasıdeğerlendirilmiştir. Stratejik açıdan önemli görülen konulara ilişkin olarak görüş veöneriler belirtilmiştir.Anahtar Kelimeler: 1) ISO 14001, 2) Çevre Yönetim Sistemi,3) Çevre Performansı, 4) Sürdürülebilir Çevre, 5) Sürdürülebilir Ticaret