Adnan Menderes University
Discipline

Neurology

Adnan Menderes University

139

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Frenik sinir'in, tıkayıcı uyku apne sendromu'nda etkilenmesine dair elektrofizyolojik incelemeler

Uyku apne sendromu toplumda sık görülen, ciddi mortalite ve morbiditeye neden olan bir hastalıktır. Uyku apne sendromu toplumda erkeklerde kadınlardan en az iki kat daha fazla görülen nadir olmayan bir hastalığı tanımlamaktadır. Frenik sinir, esas inspirasyondan sorumlu diyaframın motor uyarımından sorumludur. Biz bu çalışmada OUAS hastalarında frenik sinir etkilenmesinin var olup olmadığını inceledik. Bu amaçla 22'si ağır OUAS tanılı ve 29 sağlıklı bireye çalışmamızda yer verildi. Bu olgularda frenik sinirin boyun, servikal kök ve kortikal TMS yanıtlarına bakıldı. Elde edilen verilerde kontrol grubu ile hasta grup arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Elde ettiğimiz veriler frenik sinirin OUAS hastalarında etkilenmesinin olmadığını gösterdi. Anahtar Kelimeler: OUAS, frenik sinir, diyafram, TMS

DiyaframElektrofizyolojiFrenik sinir+1
Abdulkadir İnci
Adnan Menderes University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epilepside uzun latanslı refleksler ve kortikal gecikme zamanı

ÖZET Amaç: Biz bu çalışmada kortikal nöronal fizyoloji ile ilişkili bir hastalık olan epilepside, transkranial manyetik uyarım ile kortikal motor eşik, kortikal sessiz periyod ve daha önce hiç çalışılmamış parametreler olan kortikal gecikme zamanını ve uzun latanslı refleksleri değerlendirmeyi amaçladık. Ayrıca antiepileptiklerle bu parametrelerde değişim olup olmadığını araştırdık. Materyal-Metod: ILAE tanı kriterlerine göre epilepsi tanısı almış 52 hasta (39' u kadın, 13'ü erkek) ve 20 gönüllü denek (12 'si kadın, 8'i erkek) çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya katılan tüm bireylere uygulama ile ilgili bilgi verildikten sonra yazılı onamları alındı. TMS öncesi standart EEG incelemesi yapıldı. TMS ile ME, MUP amplitüdü, MUP latansı, SMİZ ve KSP süreleri ölçüldü, ayrıca ULR ve SUP amplitüdü, SUP latansı çalışıldı. ULR II latansından MUP ve SUP latansları toplamı çıkartılarak KGZ hesaplandı. Tartışma ve Sonuç: Bizim çalışmamızda KGZ, JME dışı jeneralize epilepsili grupta kontrol grubu, fokal epilepsili grup ve JME'li gruba kıyasla uzun, JME'li grupta daha kısa bulundu. Ancak gruplar arası farklılık istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. ULR II amplitüdü JME de en yüksek, JME dışı jeneralize epilepsili grupta en düşük bulundu. Bu fark istatiksel olarak anlamlı bulundu. ULR II latansı kontrol grubunda en uzun, JME'li grupta en kısa bulundu. Gruplar arası farklılık istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. JME'li grupta ME, diğer gruplar ile kıyaslandığında anlamlı olarak düşük bulundu. Bu sonucu, JME'li hastalarda inhibitör internöronal devrelerin fonksiyonunda bozukluk sonucu gelişen bir hipereksitabilite ile ilişkili olabileceği düşünüldü. En sık kullanılan antiepileptiklerden valproik asit ve levetiresetamın bu parametreler üzerindeki etkileri karşılaştırıldı, elektrofizyolojik veriler üzerinde istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Çalışılan elektrofizyolojik parametreler içinde bir tek ME'nin kortikal eksitabilitenin değerlendirilmesinde güvenilir bir parametre olduğu düşünüldü. Kortikal elektrofizyolojinin değerlendirilmesinde önemli bir parametre olabileceğine inandığımız KGZ'nın olası bu öneminin değerlendirilmesi için ilaç öncesi ve sonrası daha çok sayıda epileptik hastanın incelenmesi ileriki çalışmalar açısından uygun olabilir.

AntikonvülsanlarAntikonvülsanlarEpilepsi+5
Gevher Nesibe Tilek
Adnan Menderes University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıkayıcı uyku apne sendromunda pozitif hava yolu basıncını polisomnografik veriler öngörebilir mi?

Tıkayıcı uyku apne sendromu toplumda sık görülen, ciddi mortalite ve morbiditeye nedne olan bir hastalıktır. Tıkayıcı uyku apne sendromu toplumda erkeklerde kadınlardan en az iki kat daha fazla görülen nadir olmayan bir hastalığı tanımlamaktadır. Tıkayıcı uyku apne sendromunda temel tedavi pozitif hava yolu basıncı uygulanmasıdır. Asıl olan manuel titrasyondur. Ancak bu yöntemin uzun sürmesi ve zahmetli olması nedeniyle son zamanlarda PAP öngördürücü parametreler ve formüller üzerinde durulmaktadır. Biz çalışmamızda polisomnografik verilerin PAP basıncını öngörmedeki etkisini araştırdık. Bu konuda en değerli parametrenin orta düzeyde öngörücü etkisi ile desatürasyon indeksi olduğunu saptadık. Ancak bu etkenin PAP üzerindeki ağırlığı %30 olarak saptandı. Diğer önemli parametreler ise AHI ve VKİ ve N1 uyku evresi olarak bulundu. Ancak yine bu iki parametrenin etkisi de orta düzeyde idi. PAP üzerindeki ağırlığı ise sırası ile %25, %18 ve %18 olarak saptandı. Diğer birçok parametre PAP basıncını öngörmede hafif düzeyde etkili olduğu izlendi. Ancak tüm parametreler değerlendirildiğinde PAP basıncını öngörmede herhangi bir matematiksel formül oluşturulamamıştır. PAP basıncını birçok faktör etkilemekte olup hastaları tedavi edecek PAP basıncının yine uyku tıbbı merkezinde manuel titrasyon ile belirlenmesi gerektiği görüşündeyiz.

PolisomnografiPozitif basınç solunumuUyku+1
Dilek Öztürk İnan
Adnan Menderes University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Auralı migrende SLC1A3 gen mutasyon analizi

Migren bulantı, kusma, fotofobi ve fonofobi ile hastaların 1/5'de nörolojik aura semptomlarının eşlik ettiği tekrarlayıcı başağrısı ataklarıyla karakterize, sık görülen ve disabiliteye yol açan bir hastalıktır. Migrenle uğraşan bir çok araştırmacı, migrenli bireylerdeki nöronal hipereksitabilitenin bazı tetikleyici faktörlerin de etkisiyle kortikal yayılan depresyon, nörojenik inflamasyon ve son olarak da başağrısı oluşumuna neden olduğuna inanmaktadır. Kortikal yayılan depresyon dalgasının, aura patogenezinde rol oynadığı bilinmektedir, ancak son yıllarda, hayvan modelleri, kortikal yayılan depresyon dalgasının trigeminovasküler afferentlerin aktivasyonu ile başağrısı oluşumunda da rol oynayabileceğini göstermektedir. Migrenin nadir görülen Mendelian formu olan familyal hemiplejik migrenle ilgili yürütülen genetik çalışmalar, migrenin moleküler temelini anlamamıza önemli katkılar sağlamıştır. Familyal hemiplejik migren'den (FHM) sorumlu olduğu gösterilen üç farklı gen bulunmuştur. İyon kanallarını kodlayan bu üç gendeki mutasyonlar olasılıkla ekstrasellüler potasyum ve glutamat düzeylerinde artışa yol açarak, nöronal eksitabilite artışına yol açmaktadır.Biz çalışmamızda, auralı migren hastalarında SLC1A3 geninde mutasyon analizi yaptık. Bu gen eksitatör amino asit taşıyıcı olarak bilinen EAAT1'i kodlar ve glial hücrelere glutamat taşınmasında rol alır. Bu amaçla çalışmaya alınan, farklı ailelerden 14 auralı migren ve 10 sağlıklı kontrol olgusunun tüm ekson/intron bölgelerini içeren mutasyon analizinde, altı yeni gen varyantı bulunmuştur (IVS2+28-29insA, IVS4+17C>T, Phe389Phe (1167C>T), 3'UTR 33+ G>A, 3'UTR 515+A>C). Bu gen varyantlarından; IVS2.+28-29, IVS+17C>T ve Phe389Phe (1167C>T) üç hastamızda saptanırken kontrol olgularında saptanmamış, 3'UTR 33+ G>A, 3'UTR 515+A>C varyantları ise hem hasta hem de kontrol olgularında saptanmıştır. Yine sadece üç hastamızda saptanan, Glu219Asp (657G>C) varyantı ve yedi hasta ve üç kontrol olgusunda saptanan IVS8+22C>T varyantı literatürde daha önceden polimorfizm olarak bildirildiği görülmüştür. Olguların klinik özellikleri incelendiğinde, IVS2+28-29insA varyantı bulunan hastada, aura atakları diğer hastalardan farklı olarak hem görsel hem de somatik duysal semptomlardan oluşmaktaydı, ek olarak paroksimal dengesizlik ve baş dönmesi atakları oluyordu. IVS4+17C>T varyantı saptanan hastada ise yine farklı bir özellik olarak, özgeçmişinde taşıt tutması ve vertigo atakları bulunmaktaydı.Çalışmamız, her nekadar kısıtlı sayıda bir hasta grubunda yapılmış olsa da, bu gendeki mutasyonların hastalık oluşturmada rolü olabileceğini düşündüren önemli bulgular elde edilmiştir. Bulduğumuz, bu gen varyantlarının, patojen mutasyonlar ya da hastalıkla ilişkili polimorfizmler olup olmadığının, fonksiyonel çalışmalarla ve ilişkilendirme (assosiyasyon) çalışmalarıyla belirlenmesinin önemli olacağını düşünmekteyiz.

Fusun Çakır
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atak dönemindeki multipl skleroz olgularında beyin omurilik sıvısı tau proteini düzeyleri, beyin omurilik sıvısı immün parametreleri ve manyetik rezonans görüntülemede saptanan bulgular arasındaki ilişkiler

Amaç ve HipotezA ksonal dejenerasyon multipl sklerozun önemli bir özelliğidir ve hastalık seyrisırasında erken evrede ortaya çıkar. Aksonal dejenerasyon geri dönüşümsüznörolojik defisitin nedenidir. Günümüzde multipl sklerozda aksonal dejenerasyonunbiyolojik belirteci yoktur. Bu çalışmada beyin omurilik sıvısı tau protein düzeyininaksonal dejenerasyonun biyolojik belirteci olup olamayacağını araştırdık. Ayrıca taudüzeyi ile demografik özellikleri, beyin omurilik sıvısının diğer parametrelerini veMRG bulguları arasındaki ilişkileri çalıştık.YöntemÇ alışmaya McDonald kriterlerine göre multipl skleroz tanısı konulmuş 41 olguve 12 ilk atak olgusu alındı. Kontrol grupları multipl skleroz dışı diğer nörolojikhastalıklara sahip 8 olgu (kontrol grubu 1) ve nörolojik açıdan sağlıklı 18 olgudan(kontrol grubu 2) oluşmaktaydı. Beyin omurilik sıvısı tau düzeyleri InnogeneticsInnotest h tau antijen kiti ve ?sandwich? ELISA yöntemi kullanılarak ölçüldü. MRG'ler1,5 Tesla Philips Interna cihazı ile multipl skleroz hastaları için standart bir protokolegöre çekildi.BulgularMultipl skleroz hastalarının, kontrol grubu 1 ve kontrol grubu 2'nin ortalama taudüzeyleri sırasıyla 189,15 pg/ml, 228,27 pg/ml ve 170,21 pg/ml'ydi. Multipl sklerozhastaları ile kontrol grupları arasında anlamlı bir fark yoktu fakat relapsing remitingmultipl skleroz alt grubunun ortalaması (202,45 pg/ml) Kontrol grubu 2'ninortalamasından istatiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti. SPMS grubunun iseortalama BOS tau düzeyi (141,87 pg/ml) Kontrol grubu 2'ye göre istatiksel olarakanlamlı derecede daha düşüktü. T1 ağırlıklı görüntülerde 10?14 arası kara deliksaptanan olgularda tau düzeyi 5'ten az kara delik saptananlara göre istatiksel açıdananlamlı derecede daha yüksekti. Tau düzeyi, 14'ten fazla kara deliğe sahip olgulardadüşme eğilimindeydi ancak bu istatiksel açıdan anlamlı değildi. BOS tau düzeyi ileinflamasyonun BOS bulguları olan hücre sayısı ve IgG indeksi arasında korelasyonsaptanmadı. MRG'de kontrast tutan lezyon sayısı ile BOS tau düzeyi arasında dakorelasyon yoktu.SonuçÇalışmamızda atak dönemindeki multipl skleroz hastaları ile kontrol gruplarıarasında tau düzeyi açısından anlamlı bir fark saptanmadı. MS hastaları ve sağlıklıkontrollerin tau değerlerinin geniş bir aralıkta değişmektedir ve MS plaklarınınventriküle ya da spinal kanala olan uzaklığı BOS tau düzeyini etkileyebilmektedir.Tüm bu faktörler tau proteininin multipl sklerozda aksonal dejenerasyonun biyolojikbelirteci olarak kullanışlı olmadığını düşündürmektedir. Tüm bu faktörlere rağmenbilinen bir MS hastasında tau düzeyinin giderek artması ve daha sonra azalmayabaşlaması artan nörodejenerasyonun belli bir eşiği aşması şeklinde yorumlanabilir.Anahtar KelimelerMultipl skleroz, beyin omurilik sıvısı, tau proteini, aksonal dejenerasyon

AksonlarManyetik rezonans görüntülemeMultipl skleroz+4
Görkem Kösehasanoğulları
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Auralı ve aurasız migrenlilerde görsel stimülasyonla tetiklenmiş başağrısı atağı öncesi ve sırasında internal juguler venöz kanda bazı nöral mediatörlerin ve beyin sapında manyetik rezonans spektroskopik değişikliklerin incelenmesi

AURALI VE AURASIZ MİGRENLİLERDE GÖRSEL STİMÜLASYONLA TETİKLENMİŞ BAŞAĞRISI ATAĞI ÖNCESİ VE SIRASINDA İNTERNAL JUGULER VENÖZ KANDA BAZI NÖRAL MEDİATÖRLERİN VE BEYİN SAPINDA MANYETİK REZONANS SPEKTROSKOPİK DEĞİŞİKLİKLERİN İNCELENMESİDr. Gökhan GÜRELDokuz Eylül Üniversitesi Nöroloji Anabilim DalıMigren; sık görülen, yaşam kalitesini bozan ve önemli sosyoekonomik kayıplara neden olan bir sendromdur. Buna karşın etyopatogenezi henüz yeteri kadar aydınlatılamamıştır. Migren etyopatogenezinin aydınlatılması için spontan ataklara en yakın başağrısının oluşturulması ve bu model üzerinde araştırmaların yapılması büyük önem taşımaktadır.Bu çalışmada auralı (11 olgu) ve aurasız (12 olgu) migren tanısı almış olgularda ve başağrısı tanımlamayan sağlıklı kontrol (10 olgu) olgularında görsel stimülasyon (GS) ile başağrısı oluşturma yöntemi kullanılmıştır. Stimülasyon öncesi ve sonrasında internal juguler venöz kandan alınan serum örneklerinde, olası serebral metabolik değişiklikleri yansıtan ve migrenlilerde trigeminovasküler aktivasyon ile steril nörojenik enflamasyonun biyobelirteçleri olabilecek nörometabolitlerin konsantrasyonları (Calcitonin gene related peptide ?CGRP?, substans P, nörokininA, serotonin ve lökotrien B4) incelenmiş, GS sonrasında, manyetik rezonans spektroskopi (MRS) ile beyin sapında (pons ve mezensefalon), enerji yetmezliği ve metabolik değişiklikleri gösterebilecek laktat, N-asetil aspartat (NAA) ve kolin (Cho) miktarlarındaki değişimler irdelenmiştir.Görsel stimülasyonla migrenli olguların tamamında başağrısı gelişmiş, hiçbirinde aura tanımlanmamıştır. Migrenlilerde, başağrısı sırasında, juguler venöz kanda lökotrien B4 (LTB4) konsantrasyonlarının anlamlı artışı saptanırken diğer nörometabolitlerin konsantrasyonlarında istatistik anlamlılığa ulaşan değişiklik görülmemiştir. GS sonrasında yapılan MRS incelemelerinde ise migrenli olguların beyin sapında, yine migrenlilerin referans beyin bölgelerine göre Laktat, NAA ve Cho miktarlarını yansıtan alan oranlarında anlamlı artış saptanmıştır.Sonuç olarak; GS ile tetklenmiş deneysel başağrısının yalnızca migrenlilerde ortaya çıkması ve oluşan başağrısının spontan ataklardakine olan yakın benzerliği, bu deneysel modelin başka çalışmalarda da yararlanılabilecek, doğala en yakın, başarılı bir deneysel model olduğunu göstermiştir. LTB4' ün başağrısı atağı sırasında artmış bulunması bu mediatörün nörojenik enflamasyonun ve trigeminal stimülasyonun bir belirteci olabileceğini göstermiş, ayrıca LTB4' ün ataklar sırasında antagonize edilmesi ile yeni bir sağaltım yaklaşımı doğabileceğini düşündürmüştür. MRS incelemelerinde beyin sapında artmış laktat, NAA ve Cho miktarlarının patogenezdeki hücresel ya da nöronal enerji yetmezliğini ve atak sırasında bu yetmezliği kompanze etmeye çalışan nöronal metabolizma ve işlev artışını ortaya koymuştur.Bu çalışma belirtilen özellikleri ile günümüze değin literatürde bildirilenlerin içinde bu denli geniş kapsamlı ilk çalışmadır. Sonuçları ilginç ve çarpıcıdır. Bununla birlikte yeni yapılacak çalışmalarla desteklenme ve doğrulanmaya gereksinimi vardır. Ayrıca yeni çalışmalara ışık tutacak nitelik ve özellikler taşımaktadırAnahtar kelimeler: Migren başağrısı, deneysel model, görsel stimülasyon, juguler venöz kan, nöromediatörler, MR spektroskopi

Baş ağrısıBeyin sapıKolin+2
Gökhan Gürel
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstruktif uyku apne sendromlu hastalarda polinöropati ve disotonomi varlığının araştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı obstruktif uyku apne sendromu (OUAS) hastalarında polinöropati ve otonomik disfonksiyon varlığının araştırılması ve bunların hastalık şiddeti ile ilişkilerinin belirlenmesidir.Metod: Bu çalışmaya Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Uyku ve Epilepsi Merkezi'ne Eylül 2008 ve Mayıs 2009 tarihleri arasında başvuran, polisomnografisi çekilerek ağır OUAS tanısı konmuş 20 hasta, hafif - orta OUAS tanısı konmuş 20 hasta ve aynı yaş grubundaki 20 sağlıklı olgu (kontrol grubu) alınmıştır. Olgulara klasik elektronöromiyografi (ENMG) polinöropati protokolü, sağ üst ve sol alt ekstremiteden sempatik deri yanıtı (SDY) incelemesi, istirahatte-derin solunumda-valsalva manevrasında-ayakta kalp hız değişkenliği (KHD) incelemesi ve Schirmer testi yapılmıştır.Bulgular: Ağır OUAS ve hafif OUAS gruplarında kontrol gurbuna göre sağ tibialis posterior motor sinir iletim hız ortalamasında istatistiksel olarak anlamlı azalma ve ağır OUAS grubunda kontrol grubuna göre sempatik deri yanıtı amplitüd ortalamasında istatistiksel olarak anlamlı artış saptanmıştır (p<0,05).Sonuç: OUAS'ın periferal nöropati oluşumuna neden olduğu ve otonomik disfonksiyon görülme riskinin OUAS şiddeti ile korele olarak arttığı gözlenmiştir

Ahmet Turan Evlice
Dokuz Eylül University
2009
00
Master'sOpen AccessTR

8?10 YAŞ GRUBU AMATÖR SPORCU ÇOCUKLARDA GÜNLÜK FİZİKSEL AKTİVİTENİN MOTOR PERFORMANSA ETKİSİ

Amaç: Günümüzde birçok çocuk önerilenden daha az fiziksel aktivite yapmaktadır ve fiziksel aktivite seviyesi yaş arttıkça azalmaktadır. Bununla birlikte motor performansı zayıf olan çocuklar hareketlerdeki zorluklardan kaçınmak için daha sedanter bir yaşam şekli seçebilmektedir. Bu araştırmanın amacı, 8-10 yaş grubu amatör sporcu çocuklarda fiziksel aktivite ile motor performans arasındaki ilişkinin belirlenmesidir.Gereç-Yöntem: Araştırmaya yaş ortalaması 9.18±0,8 yıl olan 50 kız, 37 erkek toplam 87 amatör gönüllü sporcu katıldı. Çocukların demografik bilgileri kaydedildi ve fiziksel aktivite düzeyleri ?Bouchard'ın Fiziksel Aktivite Kaydı? ile değerlendirildi. Motor performansları ise sekiz alt başlıkta kaba ve ince motor becerileri değerlendiren ?Bruininks Oseretsky Motor Performans Testi (BOMPT)? ile belirlendi.Bulgular: Fiziksel aktivite puanında kız ve erkekler arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0.163). Motor performansı ölçen 8 alt testten üçünde motor performans ile günlük enerji tüketimi arasında anlamlı ilişki vardı. Üst ekstremitelerin koordinasyonu testleri [Fırlatılan Topu Her İki El ile Yakalama (p=0.001; r=0.399), Dominant El ile Topu Hedefe Fırlatma (p=0.016; r=0.303)] ile günlük enerji tüketimi arasında pozitif yönde anlamlı ilişki saptandı. Günlük enerji harcama tüketimi ile reaksiyon zamanı arasında ise negatif yönde anlamlı ilişki bulundu (p=0.023; r=-0.286).Tartışma: Araştırmanın sonucunda; çocuklarda motor performansın fiziksel aktivite ile pozitif yönde, sedanter yaşam şekli ile negatif yönde ilişkili olduğu görüldü. Motor performansın fiziksel aktivite açısından belirleyici bir parametre olması nedeniyle bireylerde çocukluk döneminden itibaren motor becerileri arttırmaya odaklanılmasının, çocuğun genç ve erişkin dönemlerindeki fiziksel aktivite ve sağlığını geliştirme hedefine yönelik etkin bir strateji olduğu görüşüne varıldı.Anahtar Sözcükler: Fiziksel Aktivite, Motor Performans, Amatör Sporcu Çocuklar

Fiziksel aktiviteMotor performansıÇocuklar
Anıl Özüdoğru
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vasküler kognitif bozukluk olgularında bilgisayarlı bilişsel değerlendirme

Amaç: Bu çalışmanın amacı, küçük damar hastalığına bağlı vasküler kognitif bozukluk gelişen olgulardaki kognitif bozuklukların nöropsikolojik testler ve bir sanal gerçeklik uygulaması olan sanal süpermarket uygulaması (SSU) ile değerlendirilmesidir. Olgular ve Yöntem: Bu çalışmaya 75 küçük damar hastası dahil edilmiştir. Ayrıntılı geleneksel nöropsikolojik testler sonucunda vasküler kognitif bozukluk saptanan 39 olgu hasta grubu olarak, nöropsikolojik testleri normal olan olgular kontrol grubu olarak belirlenmiştir. İki gruba ayrıntılı nöropsikolojik testler yanı sıra duygudurum ve işlevsellik ölçekleri ve SSU uygulanmıştır. Verilerin istatiksel analizi SPSS 22.0 programı ile yapılmıştır. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu nöropsikolojik test skorları arasında anlamlı farklılık göstermiştir. SSU değişkenlerinden doğru miktarda ödeme ve süre ile nöropsikolojik test sonuçları gruplar arasında anlamlı farklılık göstermiştir. SSU süresi ile nöropsikolojik test sonuçları arasında çeşitli düzeylerde ilişki saptanmıştır. SSU'nun hasta ve kontrol grubu ayırmada %77.8 doğru sınıflama oranına sahip olduğu bulunmuştur. SSU süre cut of değeri 5.51 dakika olarak alındığında %80 sensitivite ve %75 spesifisite oranları ile tanı testi olarak kullanılabileceği gösterilmiştir. Sonuç: Günlük pratikte kognitif bozukluk tanısı için uzun süre alan, uygulanması için uzmana ihtiyaç duyulan nöropsikolojik testler kullanılmaktadır. SSU, küçük damar hastalarında kognitif bozukluk gelişen olguları birbirinden ayırt etmede başarılı bulunmuştur. SSU sayesinde daha kısa sürede daha fazla hastaya test uygulanarak vasküler kognitif bozukluk erken dönemde tespit edilebilecektir. Anahtar sözcükler: İnme, İnme sonuçları, Vasküler kognitif bozukluk, sanal süpermarket uygulaması, Nöropsikolojik test

Biliş bozukluklarıNöropsikolojik testlerSanal alışveriş+4
Hatice Limoncu
Dokuz Eylül University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vestibüler migren ve baş dönmesi olmayan migren hastalarının klinik özelliklerinin karşılaştırılması

Amaç: Vestibüler migren ve baş dönmesi olmayan migren klinik özellik olarak birçok noktada birliktelik ve farklılık göstermektedir. Her iki grubun baş ağrısı özelliklerinin, baş ağrısının neden olduğu işlev kaybının değerlendirilmesi, anksiyete ve depresyon varlığının ve derecesinin araştırılması, mevcut hastalıkların yaşam kalitesini ne denli etkilediğinin gösterilmesi ve bu bulguların her iki grup arasında karşılaştırılması hedeflenmiştir. Ayrıca vestibüler migren hastalarında baş dönmesi özelliklerinin, eşlik eden nörootolojik bulgularının ve baş dönmesinin neden olduğu işlev kaybının değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. . Yöntem: Çalışmamızda, DEÜTF Nöroloji Anabilim Dalı Polikliniğinde The International Classification of Headache Disorders 3 Beta (ICHD beta-3) tanı kriterlerine göre vestibüler migren (VM) tanısı almış 35 hasta, baş dönmesi yakınması olmayan auralı ve/veya aurasız migren (BDOM) tanısı almış 35 hasta yer almıştır. Her iki hasta grubuna da Migren Engellilik Değerlendirmesi (MIDAS), Sağlık Anksiyetesi Ölçeği (SAÖ), Yaşam Kalitesi Ölçeği 12 Soruluk Kısa Formu (YKÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), 12 Soruluk Allodini Değerlendirme Formu (ADF), Durumluluk Sürekli Kaygı Envanteri (DSKE) ve Aktiviteye Özgü Denge Güvenlilik Skalası (AÖDGS) ölçekleri uygulanmıştır. Ayrıca, VM hastaları Baş Dönmesi Engellilik Envanteri (BDEE) ile değerlendirilmiştir. Her iki grubun baş ağrısı özellikleri ve demografik bilgileri kaydedilmiştir. Bulgular: Baş ağrısı başlangıç yaşı VM grubunda 26,2 (±11,16); BDOM grubunda 20,91 (±5,93) olmak üzere VM grubunda daha geç başlangıçlıdır (p=0,038). VM grubundaki vestibüler semptomlar; 21 (%60) hastada çevrenin dönme illüzyonu şeklinde tanımlanmıştır. Baş dönmesi ve baş ağrısının 17(%48,6) hastada aynı atak içinde olduğu görülmüştür. VM hasta grubunda baş dönmesi atağı ile başvuru sırasında migren tanısı alan hasta sayısı 22 (%66,7) olup, bu hastalardan 19 (%76)'unda ailede migren öyküsü mevcuttur. MIDAS derecesi ortalaması; VM grubunda 2,59 (±1,32), BDOM grubunda 2,82 (±1,16) olarak bulunmuştur ve anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0,352). BDÖ; VM grubunda 11,29 (±8,30), BDOM grubunda 7,21 (±6,64)'dir ve VM grubunda anlamlı derecede yüksektir (p=0,024). DSKE ortalaması, VM grubunda 38,88 (±4,95), BDOM grubunda 41,68 (±6,67)'dir ve BDOM grubunda anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0,042). SAÖ ortalamaları VM grubunda 14,14 (±5,93), BDOM grubunda 13,51(±5,38)'dir ve anlamlı farklılık mevcut değildir (p= 0,173). BDEE; VM grubunda değerlendirilmiş olup, ortalama 50(±21,44)'dir ve orta dereceli engelliliği göstermekteydir. AÖDS ortalaması; VM grubunda %62,97 (±20,79), BDOM grubunda %84,84 (20,33)'dır ve VM grubunda anlamlı derecede yüksektir (p=0). ADF ortalamaları; VM grubunda 4,54(±3,44), BDOM grubunda 5,57(±5,44) olup, anlamlı farklılık yoktur (p=0,84). YKA; VM grubunda %51,04 (±22,74), BDOM grubunda %61,04 (±20,02)'dir ve anlamlı farklılık mevcut değildir (p=0,06). VM grubunda benign paroksismal pozisyonel vertigo (BPPV) 18 hastada mevcut olup, hastaların hepsi Epley manevrasından fayda görmüştür. Sonuç: VM ve BDOM'de anksiyete ve depresyon komorbid problemlerdir. Her iki hastalık da engellilik oluşturmakta ve yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilemektedir. VM hastalarının vestibüler bulguları değişkenlik göstermekte, hastalık günlük aktivitelerdeki dengeyi olumsuz yönde etkilemekte ve baş dönmesi, baş ağrısıyla birlikte bu hastalarda işlev kaybını artırmaktadır. Günlük klinik pratikte sık bir başvuru nedeni olan baş dönmesi yakınmasının altında migren olabileceği ve baş dönmesi ataklarının migren baş ağrısı tedavisiyle gerileyebileceği akılda tutulmalı ve baş ağrısı sorgulanmalıdır. Ayrıca vestibüler migren hastalarında kontrol vizitlerdeki pozisyonel baş dönmesi sorgulanması ve BPPV varlığında, düzeltici manevralarla tedavisi ek katkı sağlamaktadır. Anahtar Sözcükler: Vestibüler migren, Migren, Anksiyete, Depresyon, Yaşam Kalitesi

AnksiyeteBaş ağrısıDepresyon+4
Pınar Özçelik
Dokuz Eylül University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parkinson hastalarında dürtü kontrol bozuklukları ve kullanılan dopaminerjik ilaçlarla ilişkisi

Parkinson Hastalarında Dürtü Kontrol Bozuklukları Ve Kullanılan Dopaminerjik İlaçlarla İlişkisiÖZETDr. Sevgi GÖKBu çalışmada parkinson hastalarında dürtü kontrol bozukluklarının hastalıkla ve kullanılan ilaçlarla ilişkisi araştırılmıştır. Çalışmaya Hareket Hastalıkları Polikliniğine 1 Ocak-30 Ağustos 2010 tarihleri arasında başvuran 100 parkinson hastası dahil edildi. Hastalara dürtü kontrol bozukluğu ile ilgili sorular soruldu. Parkinson plus sendromları, ilaca bağlı parkinsonizm ve vasküler parkinsonizm çalışma dışında tutuldu.Hiperfaji, hiperseksüalite, patolojik kumar ve OKB DA ve Ldopayı birlikte kullanan hastalarda en yüksek saptandı. Patolojik alışveriş ve alkol- madde kullanımına hiçbir hastada rastlanmadı. Çalışmamızın sonuçları literatürle uyumluydu.Sonuç olarak, DA ve Ldopa yı birlikte kullanan Parkinson hastalarında bu ilaçları tek başına kullanan hastalara göre DKB daha yüksek oranda saptandı.

DopaminDopaminerjik ajanlarDürtü kontrol bozukluğu+5
Sevgi Gök
Afyon Kocatepe University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parkinson hastalarında vertebral kolon eklem hareket açıklıklarının değerlendirilmesi ve düşme ile ilişkisi

Bu çalışmaya İngiltere Beyin Bankası Tanı kriterlerine göre tanı konmus, aktif boyun ve bel ağrısı olmayan, vetebral kolonun kemik ve yumuşak dokusunu tutan bilinen hastalığı olmayan ve geçirilmiş spinal cerrahisi bulunmayan, hoehn yahr evre 1-4 olan 50 Parkinson hastası alındı. Kontrol grubu olarak benzer yaş ve cinsiyet özelliklerinde yine parkinson hasta grubunda dışlanan kriterler gözetilerek 50 parkinson hastalığı olmayan sağlıklı birey alındı.Çalışmada ?Cervikal Rom Meter? ve ?Inclinometer? cihazları yardımıyla servikal fleksiyon, ekstansiyon, sağ-sol lateral fleksiyon, sağ-sol rotasyon EHA'ları ve lomber fleksiyon, ekstansiyon EHA'ları ölçüldü. Düsme öyküsü olan hastalar değerlendirildi. Sonuçlar SPSS (Statistical Package for the Social Sciences, version 17.0, SSPS Inc, and Chicago, IL, USA) ile değerlendirildi. Hoehn Yahr (H&Y) evre 1 ve 2 olanlar erken evre, evre 3 ve 4 olanlar ileri evre kabul edildi. H&Y evre 5 hastalar çalışmaya dahil edilmedi. 50 parkinson hastasının 26'sı erken evre 24'ü ileri evre idi. Yine hastaların 36'sında son 6 ay içinde düşme öyküsü yok iken 14'ünde en az bir kez düşme öyküsü mevcuttu.Parkinson hasta grubunda vertebral kolon EHA ölçümleri Parkinson olmayan hastalardan anlamlı olarak azalmış bulundu. Erken evre hastalar ile ileri evre hastalar karşılaştırıdığında; ileri evre olan grubda Vertebral EHA daha azalmış olmakla birlikte istatistiksel anlamlılık düzeyine ulaşmadı. Bu da vertebral EHA'nın hastalarda henüz erken evrelerde azaldığını göstermektedir.Düşme öyküsü olmayan hastalar ile düşme öyküsü olan hastalar karşılaştırıldığında; aralarında vertebral EHA açısından istatistiksel anlamlılık düzeyinde bir farklılık saptanmadı.Düşme öyküsü olmayan ve olan grublar BPHDÖ ve BDÖ puanları açısından karşılaştırıldığında ise; düşme öyküsü olan grubun BPHDÖ puanları daha yüksek ve BDÖ puanları daha düşük idi. Ancak bu fark her iki ölçek puanı içinde istatistiksel anlamlıklık düzeyine ulaşmadı.Sonuç olarak; Parkinson hastalarında daha erken evrelerden itibaren vertebral EHA'ları azalmaktadır. Ayrıca gözlenen bu esneklik kaybının hastalarda denge kontrolünün bozulması yanında hastaların işlevselliklerini de etkileyeceğini düşünmekteyiz. Bunun önüne geçilmesi açısından farmokolojik tedaviler yanında özellikle fizyoterapi ve egzersiz tedavilerininde faydalı olacağı bilinmeli, ihmal edilmemelidir.

DüşüşEklemlerEsneklik+2
Hayri Demirbaş
Afyon Kocatepe University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Migren hastalarında atak ve ataklar arası dönemlerde VEP (Görsel uyarılmış potansiyeller) ve göz kırpma refleksi incelemesi

İnsanları etkileyen ağrılar içinde baş ağrısı en sık olanlarından biridir. Migren hayatı kısıtlayan baş ağrılarının en sık nedenidir ve baş ağrısı için sağlık kuruluşlarına başvuruların da yine en sık nedenidir. Migrenin toplumda oldukça yaygın olması, ciddi işgücü kayıplarına neden olacak kadar rahatsız edici olması ve hatta ciddi nörolojik bozukluklara zemin hazırlayabilme potansiyeli olması nedeni ile etkin tedavi son derece önemlidir. Bilindiği gibi hastalıklar için en etkin tedavi seçenekleri hastalığın fizyopatogenezine yönelik olarak uygulanan tedavilerdir. Migrenin bilinen toplumsal ve bireysel özellikleri nedeni ile etyoloji, fizyoloji ve patolojisini aydınlatmaya yönelik olarak çok sayıda çalışma literatürde mevcuttur. Ancak migren patogenezi devam eden pek çok çalışmaya rağmen tam olarak aydınlatılamamıştır. Yapılan elektrofizyolojik incelemeler migrenin fizyopatolojik temeline ilişkin ipuçları elde edilmesine katkıda bulunmuştur. Çalışmamıza IHS kriterlerine göre değerlendirilen 8?i auralı, 27?si ise aurasız toplam 35 migrenli hasta ve kontrol amaçlı sağlıklı 25 birey alındı. Çalışmamızda migrenli gruba atak ve ataklar arası dönemlerde VEP ve göz kırpma refleksi incelemesi yapıldı. Kontrol grubuna da VEP ve göz kırpma refleksi uygulandı. Migren hastaları arasında atak ve ataklar arası dönemlerdeki VEP latans ve amplitüd ölçüm sonuçları ve göz kırpma refleksi latans ölçümleri karşılaştırıldı. Ayrıca migren hastalarının atak arası dönem sonuçlarıyla kontrol grubunun ölçümleri karşılaştırıldı. Migren hasta grubunda atak döneminde ataklar arası döneme göre VEP latansı anlamlı derece uzun bulundu (p<0.001). Migrenli hastaların ataklar arası dönemde yapılan VEP incelemesinin kontrol grubuyla karşılaştırmasında sol VEP latans ve amplitüdü anlamlı farklılık göstermezken (p>0,05), sağ VEP amplitüdü kontrol grubuna göre daha düşük saptanmıştır (p<0,05). Sağ VEP latansında ise anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Migrenli hastaların ataklar arası dönemdeki göz kırpma refleksi değerlendirmesi ile kontrol grubunun karşılaştırmasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p>0,05). Migrenli hastalarda atak arası dönem ve atak dönemindeki göz kırpma refleksi değerlendirmesinde de anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p>0,05). Çalışmamızda hasta grubunda atak ve ataklar arası dönemdeki VEP ve göz kırpma refleksi incelemesi ile hastalık süresi ve atak sıklığı arasındaki korelasyon incelendiğinde; aralarında anlamlı bir ilişki olmadığı saptandı (p>0,05). Bizim çalışmamız migren hastalarında atak döneminde görme yollarının etkilendiğini ve bu etkilenmenin bu yolaklarda atak esnasında devam eden steril inflamasyona bağlı olabileceği kanaati uyandırmıştır. Ancak trigeminal yolaklarda atak ve atak arası dönemde fark saptanmadı. Ayrıca migren hastalarında ataklar arası dönemde kontrol grubuna göre trigeminal sistem ve görme yolakları sensitizasyonunda fark yoktu. Sonuç olarak migren hastalarında atak dönemindeki santral steril inflamasyon VEP ile gösterilebilmiştir.

AğrıGöz kırpmaMigren hastalıkları+2
Şenol Öztürk
Afyon Kocatepe University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multipl skleroz hastalarında hijyen ve yaşam şartları

Multipl Skleroz (MS), çeşitli genetik ve çevresel faktörlerin karmaşık ilişkileri ile tetiklenen otoimmunite nedeniyle ortaya çıktığı düşünülen, santral sinir sistemine ait demyelinizasyon ile karakterize bir hastalıktır. Çevresel faktörler içinde coğrafi ve ırksal dağılım, göç yaşı, enlem ve güneş ışınları, D vitamini, enfeksiyöz ajanlar önde gelen nedenler arasındadır. Onun için MS'li hastaların büyürken hijyen koşulları üzerinde çok araştırma yapılmıştır. Hijyen hipotezi özellikle batı ülkelerinde enfeksiyon insidansının azalması ile otoimmun hastalıkların insidansının artmasını açıklamak için ortaya atılmış bir hipotezdir. Acaba bölgeye has yaşam şartları erken dönemde çocuğun T hücre bağışıklık sistemini üzerinden etki ederek yaşamın ileriki yıllarında MS gibi otoimmün hastalıkların oluşmasında etkili olabilir mi? Bu çalışmadaki amacımız MS hastalarının hayatının erken yıllarındaki hijyen açısından yaşam şartlarını belirleyerek hijyen şartlarının hastalığın oluşmasında bir risk faktörü olup olmadığını ortaya koymaktır. Çalışmaya, Ocak 2009 ile Mart 2013 tarihleri arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı Demiyelinizan hastalıklar Polikliniği'nde takip edilmekte olan 127 Multipl Skleroz hastası ve aynı bölgede yaşayan benzer sosyokültürel seviyede 127 sağlıklı gönüllü kontrol grubu alındı. Bu kişilere doğumundan şimdiye kadar hijyen şartlarını gösteren yarı yapılandırılmış anket yüz yüze görüşülerek uygulandı. Yaptığımız ankette iki grup arasında en son yaşadıkları yerleşim yeri, eğitim düzeyi, birey başına düşen aylık gelir düzeyleri, eve yakın hayvan barınağı, evdeki oda sayısı, evde kaç kişi yaşadıkları, zemini toprak evde yaşama, evde kullanılan ısınma kaynağı, paraziter enfeksiyon öyküsü, bilinen allerjik hastalık öyküsü, doğumlarının nerede gerçekleştiği, 0-15 yaş arasında yemeklerin ortak kapta yenilmesi, annesinin ve kendisinin temizlik hassasiyeti ve son 1 yıldaki ortalama banyo yapma sıklığı açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (P>0.05). 0-15 yaş arasında yaşadıkları yerleşim yeri, 0-15 yaş arasında tarım ve hayvancılıkla uğraşma oranı, evdeki tuvalet sistemi, İçme suyu kullanım şekli, Isınma kaynağı olarak tezek kullanımı , 0-15 yaş arasında evde herkesin ayrı diş fırçası olması karşılaştırıldığında iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark olduğu belirlendi (P<0.05). Bu fark MS hastalarının daha kentsel yaşam tarzı, daha hijyenik ve daha steril ortamlarda büyüdüklerini gösteriyordu. Afyon bölgesinde yaşayan MS hastalarının kent yaşamından geldikleri, hayvanlarla daha az temas halinde oldukları, kişisel ağız temizliği, içme suyunun kontaminasyonu ve evdeki tuvalet sistemi bakımından daha hassas şartlarda büyüdükleri ve büyüdükleri ortamda sağlıklı yöntemlerle ısındıklarını tespit ettik. Dolayısıyla bölgemiz MS hastalarının yaşamının ilk yıllarında benzer sosyoekonomik ve kültüre sahip sağlıklı kontrol gruba göre daha iyi hijyen şartlarında büyüdükleri ortaya konmuştur. Bu sonuç, hayatın erken dönemlerinde aşırı steril ortamlarda yetişmenin MS açısından bir çevresel risk faktörü olabileceği tezini desteklemektedir.

Demiyelinizan hastalıklarEtyolojiHijyen+3
İnci Çeçen
Afyon Kocatepe University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servikal diskopatili hastalarda nöropatik ağrı araştırması

Bu çalışmada boyun ve kol ağrısı olan hastalarda nöropatik ağrı sıklığının tespiti, bunun teşhisinde KSP incelemesinin kullanılıp kullanılmayacağı ve servikal diskopatiye bağlı nöropatik ağrı tanısı alanlarda, diğer nöropatik ağrılarda etkinlik ve güvenliği gösterilen pregabalinin tedavisinin etkinliğini araştırmak amaçlanmıştır..Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Ahmet Necdet Sezer Araştırma ve Uygulama Hastanesi Nöroloji polikliniğine boyun ve kol ağrısı şikayetleri ile başvuran hastalar değerlendirilmeye alındıDeğerlendirilen hastalar içinde servikal diskopati ön tanısı konulanlara servikal MRG ve elektromiyografi tetkikleri yapıldı. Hastalara rutin EMG işlemlerinin dışında ağrı yollarının fonksiyonunu ve Medulla Spinalisteki organizasyonunu gösteren kutanöz sessiz periyod (KSP) adlı tetkik yapıldı. Kutanöz sessiz periyod bakılması yanında tüm hastalara ağrısının karakteristiğini belirlemek amacıyla LANNS ağrı ölçeği (Leeds Assesment of Neuropathic Sympotms and Signs) uygulandı.Mevcut şikayetleri servikal bölgede kök basısına bağlanan hastalar çalışmaya dahil edildi.EMG ve servikal MRG incelemede servikal radikülopati gösterilen hastalar içinde ağrı karakteristiği olarak nöropatik ağrı tespit edilen hasta grubuna pregabalin tedavisi başlandı. Elde edilen sonuçlar servikal radikülopati gösterilen hastalar içinde ağrı karakteristiği olarak nöropatik ağrı saptanmayan hasta grubu ve şikayeti olmayan kontrol grubu ile karşılaştırıldı.Nöropatik ağrı kriterlerini karşılayan hasta grubunun yaş ortalaması 45.73 olarak saptandı.Çalışmamızda servikal radikülopati tanısı alan hastaların % 54`ünde beraberinde nöropatik ağrı saptandı. Bunun servikal bölgedeki sinir köklerine olan kronik bası sonucu oluştuğunu düşünüyoruz.Nöropatik ağrı grubundaki hastaların nosiseptif ağrı grubundaki hastalara göre ağrı skorlarının daha yüksek olarak saptandı.Çalışmamızda hem nosiseptif ağrı grubunda hem nöropatik ağrı grubunda kontrol grubuna göre KSP latansları anlamlı düzeyde uzamış KSP süreleri ise kısalmış olarak tespit edilmiştir.Bununla birlikte KSP latans ve süresi nosiseptif ağrı grubu ve nöropatik ağrı grubunda anlamlı farklılık göstermemiştir.KSP'nin servikal radikülopati kaynaklı nosiseptif veya nöropatik ağrının ayırtedilmesinde elektrofizyolojik yöntem olarak şimdilik kullanılamayacağı görülmüştür.Günde iki kez sabit doz pregabalin rejimi ortalama ağrı puanlarında istatistiksel olarak anlamlı azalmalar sağladı.Pregabalinin servikal radikülopati kaynaklı nöropatik ağrı olduğunu iddia ettiğimiz hastalarda da etkili olduğu görülmektedir. Çalışmamızda pregabaline bağlı yan etkiler literatürde saptanan yan etkilerden farklı değildir..

Serdar Oruç
Afyon Kocatepe University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sensorimotor korteks alanlarının fonksiyonel anatomosinin değerlendirilmesinde median sinir kortikal somatosensoriyel uyarılmış potansiyelleri

Bölüm 6) ÖZET : Somatosensoriyel Uyarılmış Potansiyeller sinir sisteminin çeşitli hastalıklarına yönelik klinik ve bilimsel yaklaşımlarda değişik amaçlarla sık başvurulan yardımcı inceleme yöntemlerindendir. SUP'lerin son yıllarda giderek yaygınlaşan uygulama alanlarından biri de intraoperatif olarak sensorimotor korteks alanlarını lokalize etme amaçlı kullanımları olmuştur. Bu yaklaşımın temel amacı santral sulkusa yakın yerleşimli lezyonlara yönelik operatif girişimler sırasında median sinir kortikal SUP'leriyle motor ve somatosensoriyel kortekslerin yerleşiminin ortaya konmasıdır. Sensorimotor korteks alanlarının yerleşiminin bilinmesi operatif yaklaşımın bu bilgiye göre planlanrnasınî sağlamakta ve böylece postoperatif nörolojik defisitlerin önlenmesi ya da enazından minimale indirilmesi mümkün olmaktadır. Bu çalışma Ekim 1991 ile Eylül 1992 tarihleri arasında "The University of Chicago" Nöroloji Anabilim Dalı Klinik Nörofızyoloji Laboratuarları bünyesinde gerçekleş¬ tirilmiştir. Çalışmada sensorimotor korteks alanlarına yakın yerleşimli tümör, vasküler malformasyon ve epileptik foküs gibi lezyonlar nedeniyle öpere edilen ve operasyon sırasında korteks yüzeyinden median sinir SUP kayıtlaması yapılarak sensorimotor korteks alanlarının lokalizasyonunun değerlendirildiği 20 olguluk bir grup incelenmiştir. Yirmi olgunun ll'i erkek ve 9'u kadın olup, yaş dağılımı 9-69 (yaş ortalaması 30.2) olarak saptanmıştır. Bu olguların 11'i çeşitli tiplerde beyin tümörü, 4'ü vasküler malformasyonlar ve geriye kalan olgular ise tedaviye dirençli epilepsi nedeniyle öpere edilmişti. Kortikal median sinir SUP kayıtlaması operasyon sırasında 12 olguda genel anestezi, 5 olguda ise lokal anestezi altında yapılmış; epileptik foküs yönünden değerlendirilen 3 olguda ise kayıtlar operasyon ile yerleştirilen subdural elektrodlar ile postoperatif olarak anestezik etki olmaksızın, ancak sedatif-trankilizan ilaçların etkisi altında gerçekleştirilmiştir. Sensorimotor korteks alanlarına yakın yerleşimli lezyonlar sözkonusu olduğunda operasyon anında motor ve somatosensoriyel kortekslerin yerleşiminin saptanması amacıyla kullanılan klasik yöntem Penfıeld ve Boldrey'in tanımladıkları intraoperatif kortikal elektriksel stimülasyondur. En basit yöntem ise intraoperatif anatominin inspeksiyonu olarak bilinmektedir. Ancak yapılan çalışmalar inspeksiyon yönteminin basit olduğu kadar da az güvenilir olduğunu ortaya koymuştur. Kortikal elektriksel stimülasyon yöntemi de uygulamada birçok dezavantaj ile birliktedir. En Önemli dezavantajlar kortikaî 60stimülasyonutı operasyon sırasında oldukça zaman alıcı bir yöntem oluşu ve genel anestezi altında motor hareketleri uyartmak oldukça güç olduğundan, ya operasyonun lokal anestezi altında yapılması ya da genel anestezinin hafıfletilrnesinin gerekmesidir. Diğer bir dezavantaj ve potansiyel tehlike ise premotor korteks alanlarının ve hatta somatosensoriyel korteksin uyartılmasıyla motor yanıtların ve bazen de motor bölgelerin uyartılması ile duysal deneyimlerin ortaya çıkmasıdır. Bu dezavantajlar gözönüne alındığında median sinir kortikal SUP'lerinin bu 2 yönteme alternatif olarak kullanılabileceği bildirilmiş ve kriterler tanımlanmıştır. Çalışmamızın ilk amacı intraoperatif kortikal SUP verilerinin sensorimotor korteks alanlarının lokalize etmedeki etkinliğinin değerlendirilmesi ve güvenilirliğinin ortaya konulmasıydı. Bu amaçla kortikal SUP'lerin sensorimotor korteks alanlarım lokalize ettirecek zamansal ve morfolojik özellikleri değerlendirildi. Yöntemin güvenilirliğini ortaya koymak amacıyla SUP'lerle elde edilen lokalizasyonlar kortikal elektriksel stimülasyon verileri ile karşılaştırıldı. Ayrıca olguların postoperatif prognozları da ciddi sensorimotor komplikasyonlar yönünden değerlendirildi. Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular hem sedatif etkisi altındaki uyanık olgularda, hem de genel anestezi etkisi altındaki olgularda median sinir kortikal SUP'leri ile primer motor ve somatosensoriyel korteks alanlarının başarıyla lokalize edilebildiğini gösterdi. Sensorimotor bölgenin invazyonuna yolaçan lezyonlar dışında SUP'ler üzerine etkili olduğu bilinen hasta ve çevreden köken alan pekçok faktörün kortikal kayıtlar için önemli bir problem yaratmadığını saptadık. Bizim elde ettiğimiz bulgular anestezinin ve dolayısıyla anestezik ajan tipinin bu yöntem için kritik bir faktör olmadığını göstermekteydi. Elde edilen potansiyeller genel anestezi alan ve almayan olgularda aynı dalga formu ve topografık özellikleri taşımaktaydılar. Kısacası bulgularımız median sinir SUP'lerinin sensorimotor korteks alanlarının lokalize edilmesinde kolay, çabuk uygulanabilen ve genel anestezi altında bile etkinliğini yitirmeyen bir yöntem olduğu şeklinde daha önceki çalışmalarda ileri sürülen görüşü desteklemekteydi.. Özetlenecek olursa, median sinir kortikal SUP'leri ile santral sulkusun optimal lokalizasyonu açısından aşağıdaki 3 pratik kriterin değerli olduğu saptandı (Bkz. Şekil 4.3): (a)N20-P30 /P20-N30 Geçişi: Postsantral bölgede N20-P30 ve presantral bölgede P20-N30 komponentleri santral sulkus hizasında birbirlerine geçiş göstermektedir. Bu durum santral sulkus üzerinde polarite inversiyonu (faz karşılaşması) şeklinde gözlenmektedir. (b)N20-P30, P20-N30 ve P25-N35 aktiviteleri en yüksek amplitüdlü olarak postsantral ve presantral bölgelerde saptanmakta, bu bölgelerden.uzaklaşıldıkça amplİtüd değerlerinde belirgin düşüş gözlenmektedir. 61(c) P25 komponenti en yüksek amplitüd değerini postsantral bölgede göstermekte, bu aktivite giderek amplitüdü düşmekle birlikte kısmen komşu presantral bölgeye de taşmaktadır. Kortikal elektriksel stimülasyon verileri ile karşılaştırıldığında elde ettiğimiz bulgular median sinir kortikal SUP'lerinin sensorimotor korteks alanlarının lokalize edilmesinde güvenilir bir yöntem olduğunu göstermekteydi.. Ayrıca indirekt bir bulgu da olsa olguların postoperatif prognozları incelendiğinde ciddi sensorimotor komplikasyonların saptanmamış olması bu yöntemin güvenilir olduğu lehine değerlendirildi. Kısa latanslı kortikal SUP potansiyellerinin sensorimotor korteksten jenere olduğu konusunda fikir birliği sözkonusuysa da, bu komponentlerin ortaya çıkışında spesifik sensorimotor alanların yeri ve motor korteksin bu komponentlere katkısı yoğun tartışma lara yolaçmıştır. Genel olarak kortikal SUP komponentlerinin multipl korteks alanlarından jenere olduğu kabul edilmektedir. Ancak katkıda bulunan kortikal alanların sayısı ve özellikle lokalizasyonu konusunda farklı görüşler ileri sürülmektedir. Kortikal jeneratör bölgeleri ortaya koymak amacı ile BES A (Brain Electrical Source Analysis, Neuroscan Inc.) programı ile multipl dipol (source) modeli uygulandığımızda elde ettiğimiz bulgular, median sinir kortikal SUP'lerinin postsantral girusta değişik alanlardan köken alan, ancak zamansal ve yersel açıdan üstüste binen aktivite fonksiyonlu, dipol doğasındaki 2 aktivite ile modellenebileceğini ortaya koydu. Postsantral girusta yerleşimli bu 2 dipol yaklaşık 10 msn latansla bifazik zamansal aktivite göstermekteydi. İlk dipol aktivitesi büyük oranda tanjansiyel dipol özelliklerini taşımaktaydı ve korteks yüzeyi ile ortalama 5.3° (+/- 19.1) açı yaptığı saptandı. Bu zamansal olarak bifazik aktivite fonksiyonlu dipolün santral sulkus 2 yakasında ortaya çıkan N20-P30, P20-N30 komponentlerini modellemekteydi. Çalışmamızda bu dipolün korteks düzeyinde jenere olan tüm aktivitenin % 50'sine yakınını modelleyebildiğini saptadık. Modele eklenen 2. dipolün de olguların hepsinde postsantral girusta lokalize olduğu ve P25-N35 aktivitelerini modellediği saptandı. P25 dipolü Broughton-Allison hipotezinde öne sürülenin aksine radialden çok oblig özellikteydi ve bu dipolün korteks ile yaptığı açının ortalama 42.7° (+/- 23.7) olduğu saptandı. Tüm kortikal aktivitenin yaklaşık % 40'ını modelleyebilen bu dipol bazı olgularda daha çok tanjansiyel, bazı olgularda ise daha çok radial dipol özelliklerini taşımaktaydı. Bizim çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular olguların çoğunluğunda P25-N35 aktivitelerini modelleyen dipolün radial özellikleri daha baskın olan oblig dipol şeklinde ortaya çıktığını gösterdi. Bu çalışmada multipl dipol modeli ile saptadığımız postsantral girus yerleşimli 2 dipol aktivitesi elektrofızyolojik verilerin % 61-91 kadarını (ortalama % 79) açıklayabil mekteydi. Bifazik aktivasyon paterni gösteren bu 2 dipol akti vitesinden birincisi tanjansiyel dipol özelliklerini göstererek hem N20-P30, hem de P20-N30 komponentlerini 62modellemekteydi. Bu bulgu sözü edilen aktivitelerin gelişiminden sorumlu korteks bölümünün santral sulkus arka duvarı yerleşimli 3b alan» olduğu şeklindeki görüşü destek lemekteydi. P25-N35 aktivitelerini modelleyen diğer dipolün ise santral sulkusa oldukça yakın yerleşimli ve oblig yönelimli olduğu saptandı. Bilgilerimiz bu dipolün jenerasyonun dan büyük olasılıkla postsantral I. alanda ya da 1 ve 2.alanlarda yerleşimli kortikal aktivitenin sorumlu olabileceğini düşündürmekteydi. Sonuçlarımız motor korteksten köken alan aktivitenin varlığını kesin olarak reddetirmiyorsa da, bu aktivitenin kortikal SUP komponentleri üzerine önemli bir katkısı olmadığını göstermekteydi. Kortikal SUP'Ierle elde edilen veriler duysal informasyonun somatosensoriyel korteks alanlarındaki işlemlenmesini yansıttığından, bu verilerin jenerasyonundan sorumlu korteks bölgelerinin saptanması, aynı zamanda sensorimotor korteksin fonksiyonel anatomisi ile ilgili bilgiler de vermektedir. Bilindiği gibi hayvan çalışmaları da talamik duysal afferentlerin çoğunluğunun 3a ve 3b alanlarında sonlandığını ve bu alanlardaki hücrelerin daha sonra Brodmann'ın 1 ve 2. alanlarına projekte olduğunu göstermiştir. Bu durum postsantral bölgede saptadığımız 2 kortikal aktivite arasındaki latans farkını açıklayabilir. Bu konudaki diğer bir açıklama ise farklı projeksiyon sistemleri için saptanan farklı lif çaplan ve farklı iletim hızlarının buna yolaçtığı şeklindedir. Multipl dipol (source) modeli ile elde ettiğimiz bu sonuçlara tam değilse de, en yakın hipotez "Tanjansiyel + Somatosensoriyel Radial Dipol Modeli" olarak gözükmektedir. 63

AnatomiMedyan sinirSomatosensoryel korteks+1
Raif Çakmur
Dokuz Eylül University
1993
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alzheimer hastalığı ve frontal lob demansın ayırt edilmesinde kantitatif EEG ve XENON 133-SPECT ile ilişkisi

77 BÖLÜM 6. ÖZET Amaç: a) Dejeneratif demanslardan Alzheimer hastalığı (AH) ve frontal lob demansları (FLD), Kantitatif EEG (KEEG) yardımıyla ayırt etmek ve bu iki demanstaki KEEG özelliklerini belirlemek b) KEEG'nin iki hasta grubunda klinik ağırlık derecesi ile ilgisini araştırmak c) Bu iki demans tipinde Xenon-SPECT ile beyin kan akımı özelliklerini saptamak d) KEEG ile Xenon-SPECT arasındaki korrelasyonu araştırmak Bilgi: AH'de erken evre olguların %50'si ve daha sonraki evre olgularının %90'ı EEG'de diffüz yavaşlama gösterir, posterior dominant htm (alfa) erken evrede kaybolur. AH SPECT'lerinde ise oksipital bölgenin korunduğu iki yanlı paryetal ve posterior temporal perfüzyonun ağırlıklı etkilendiği diffüz bir hipoperfüzyon görülür. FLD yeni tanımlanan ve Pick tipi demansı da kapsayan bir demans türüdür. Pick tipi FLD'de rutin EEG'de çoğunlukla normal olarak değerlendirilmişken tek bir KEEG çalışmasında yavaş dalgalarda artış görüldüğü bildirilmiştir. Bu hastalarda SPECT ise frontal, anterior temporal bölgenin en ağırlıklı etkilendiği genel bir perfüzyon azalması gösterir. Gereç Yöntem: Mental durumları değerlendirilmek üzere demans araştırma merkezine gönderilen ve evinde ailesiyle yaşamakta olan, veya yataklı bakım kurumunda yatmakta olan NINCDS-ADRDA kriterlerine göre belirlenen 26 AH, 13 FLD'li olgu ve 27 sağlıklı kontrole KEEG; 12 AH ve 8 FLD olgusuna Xenon SPECT uygulanmıştır. KEEG değişkenlerini kullanarak diskriminant fonksiyon analiziyle önce hasta grupları normal kontrollerden, ardından da iki demans grubu birbirinden ayırt edilmeye ve tanı gruplarına göre sınıflanmıştır. MMSE skorları ile KEEG değişkenleri arasındaki ilişki basit regresyon analizi ile incelenmiştir. Xenon-SPECT ile elde edilen bölgesel beyin kan akımları ANOVA testleri ile iki hasta grubunda karşılaştırılmış ve ardından bölgesel Xenon-SPECT ve KEEG sonuçları arasındaki ilişki basit regresyon analizi ile araştırılmıştır. Sonuçlar: a) AH ve FLD grupları yalnız 5 KEEG değişkeni kullanıldığında %85, 18 KEEG değişkeni kullanıldığında %100 doğrulukla birbirinden ayrılabildi. b) KEEG ile klinik ağırlık derecesini yansıtan MMSE skorları arasında anlamlı bir ilişki AH'de izlenirken aynı ilişki FLD için anlamlılık derecesine78 ulaşamamıştır. c) AH'de en ağır olarak paryetal, FLD'de ise frontal bölgelerde izlenen genel bir hipoperfüzyon görülür. İki demans grubu arasında beyin kan akımı yönünden frontal bölgeler arasında anlamlı bir fark izlenmezken bu fark en belirgin olarak paryetal bölgelerde gözlenmiştir. d) Topoğrafik KEEG paterni ile SPECT paternleri arasında uyum vardır. Her ikisinde de frontal bölgelerde KEEG'de yavaş dalga artışı yanında SPECT'te eşit düzeyde frontal hipoperfüzyon görülmüş, iki grup arasında en belirgin farklılık da hem KEEG'de hem de SPECT'te paryeto-temporallerde izlenmiştir. Ancak bu gözlem sayısal değerlere istatistik yöntemler uygulandığı zaman çok zayıf olarak izlenmiştir. Seçilen 6 beyin bölgesinden elde edilen 5'er frekans bandına ait toplam 30 KEEG değişkeni ile ilgili bölgelerin perfüzyonu ancak 3 KEEG değişkeninde anlamlılığa ulaşabilmiştir. Yorum: Kantitatif EEG, AH ve FLD ayrımını yapmada pratik bir değer taşımaktadır, özellikle SPECT'e ulaşılamayan durumlarda, dejeneratif demans türlerinin ayrımında KEEG ucuz ve kolay ulaşılabilir bir yardımcı inceleme yöntemi olma potansiyeline sahiptir. Xenon-SPECT kantitatif olması ve objektif değerler vermesi nedeniyle HMPAO-SPECT'e ek olarak demansiyel hastalıkların ayrımında yararlanılması uygun olan bir yöntemdir. SPECT ve KEEG ilişkisinin zayıf bulunması EEG ritmisitesinin beyinsapı yapılarıyla ilgili olabilir. FLD'de demansın klinik ağırlık derecesi ile KEEG değişikliğinin koşut gitmemesi FLD tanısını destekleyen bir bulgu olabilir, ileriki çalışmalarda daha fazla sayıda ve histolojik olarak kanıtlanmış AH ve FLD serilerinde KEEG ve SPECT özelliklerinin ve birbirleriyle ilişkisinin belirlenmesi şu an netlikle bilinemeyen sorulara yanıt getirebilecektir.

Alzheimer hastalığıDemansElektroensefalografi+2
Görsev G. Yener
Dokuz Eylül University
1994
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antikonvülzan kullanan primer jeneralize ve parsiyel epilepsili olgularda olayla ilişkili serebral potansiyellerle (P300-CNV) yapılan multiparametrik değerlendirmeler

50 VII. ÖZET Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Epilepsi polikliniğine kayıtlı 43 epileptik hasta ve 29 sağlıklı kontrolde P300 ve CNV incelemesi yapılmıştır. Hastaların 23 ü kadın, 20 si erkek, yaş ortlaması 27.883 ± 9.12, yaş aralığı 15-43 idi. Kontrollerin ise 14 ü kadın, 15 I erkek, yaş ortalaması 25.103 ± 712, yaş aralığı 15-41 idi. P300 kayıtlaması standart oddball paradigması uygulanarak yapılmıştır. CNV incelemesi ise beklentisel uyaran olarak ışık, buyruksal uyaran olarak ses kullanarak gerçekleştirilmiştir. P300 değerlendirmesinde, P300 dalgasının süresini ölçtüğümüz interpik latanslar, hastalarda ve primer jeneralize epilepsili grupta kontrollere göre daha uzamış olarak bulunmuştur. Son bir yılda nöbet geçirmeyen, toplam 5 nöbetten fazla geçiren, hastalık süresi 5 yıldan uzun, EEG leri bozuk ve karbamzepin kullanan hastaların interpik latanslarında uzama saptanmıştır. Orta çizgi ön bölüm amplitüdleri karbamazepin kullanan hastalarda kontrollerden daha düşük, fenitoin kullanan hastaların orta çizgi amplitüdleri kontrollerden daha yüksek bulunmuştur. Karbamazepin kullanan hastalarda orta çizgi arka bölüm amplitüdleri fenitoin kullananlara göre daha düşük olarak saptanmıştır. Karbamazepin kullanan hastalar, kan düzeylerine göre normalin alt ve üst sınırı olarak gruplara ayrılarak incelendiğinde ise orta amplitüdleri kan düzeyi üst sınırda olan hastalarda daha düşük olarak bulunmuştur. CNV incelemeleri değerlendirildiğinde ise, 5 primer jeneralize epilepsili, 4 parsiyel epilepsili toplam 9 hastada CNV elde edilememiştir. Hastaların ortalama amplitüdleri kontrollerden daha düşük, CNV alanları ise daha küçük olarak bulunmuştur. Parsiyel epilepsili hastalarda ortalama amplitüdler kontrollerden daha düşük olarak bulunmuştur. Son bir yılda nöbet geçiren hastaların CNV alanları, nöbet geçirmeyen hastalardan daha küçük, son bir yılda nöbet öyküsü olan hastalar kontrollerle karşılaşıldığında ise, ortalama amplitüdler nöbet hastalarda daha düşük olarak saptanmıştır. Geçirdikleri toplam nöbet sayısı 5 ten fazla ve hastalık öyküsü 5 yıldan uzun, EEG si normal olan epileptik hastaların ortalama amplitüdleri kontrollere göre daha düşük olarak saptanmıştır.51 P300 ve CNV kayıtlamalarının topoğrafik İncelenmesinde ise CNV haritalamasında kontrollerle hastalar arasında fark saptanmazken, P300 haritalamasında hastalarda kontrollerden farklı olarak orta hat aktivitesi yerine hemisferik lateralizasyon saptanmıştır. Bu çalışmadan elde edilen izlenimlerimize göre bilişsel fonksiyonların, nöropsikojik testlere göre daha objektif olan nörofizyolojik testlerle incelenmesinin uygulanım ve yorumlama kolaylığı nedeni ile klinik kullanımda daha yaygın olarak kullanılacağı kanısındayız.

AntikonvülsanlarBiliş bozukluklarıEpilepsi-parsiyel+1
Gülden Akdal
Dokuz Eylül University
1996
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebral kan akım hızları ve etkileyen faktörler; Transkraniyal doppler ultrasonografi çalışması

ÖZET Transkranyal doppler (TKD) ultrasonografi ile serebral kan akımının değerlendirilmesi 1982'den bu yana kullanılan bir yöntem olmakla birlikte ülkemiz için oldukça yenidir ve konuyla ilgili çalışmalar yeni başlamaktadır. Noninvaziv özelliği, kolay uygulanabilirliği, güvenilirliği, iyi tolere edilebilir oluşu ve pahalı olmaması nedeniyle kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır. Serebral kan akımının istenilen aralıklarla çok kez ve istenilen süre boyunca ölçülebilmesi en önemli özelliğidir. Ana intrakranyal arterlerdeki ciddi stenozun saptanması, serebral damarların bilinen stenoz ve oklüzyonlarında kollateral dolaşımın değerlendirilmesi, ekstrakranyal oklüziv hastalıkların intrakranyal kan akımı üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi, fonksiyonel testlerle serebral rezervin saptanması, herhangi bir nedenle gelişen vazokonstriksiyonda (özellikle subaraknoid kanama sonrası gelişen vazospazmda), spontan ve terapötik rekanalizasyonda monitörizasyon ve periyodik izlem başlıca kullanım alanlarını oluşturmaktadır, önümüzdeki yıllarda beyin ölümü tanı kriterleri arasında yeralacağı, serebral vaskülopatili çocukların ayırtedilmesinde kullanılacağı ve migren patogenezine katkılar sağlayacağı düşünülmektedir. Başta yaş ve cinsiyet olmak üzere birçok fizyolojik, anatomik, patolojik ve teknik faktörün doppler parametrelerini etkilediği bilinmektedir. Bu çalışmada ülkemiz için yeni bir inceleme yöntemi olan TKD parametrelerini etkileyebileceği düşünülen faktörlerin ne derecede etkili olduğu ve hangilerinin bağımsız belirleyici olabileceği araştırılmıştır. Çalışmaya, değişik nedenlerle hastanemiz Nöroloji polikliniğine başvurmuş hastalardan sistematik örnekleme yöntemine göre seçilen 159 kadın, 51 erkek toplam 210 olgu alınmıştır. Yaşlan 18-93 arasında değişen (Ortalama yaş: 49.51 ±14.38) olgulara, servikal ekstrakranyal, periorbital ve temporal, suboksipital yaklaşımla transkranyal doppler incelemesi yapılmıştır. Her bir arter için ortalama akım hızı, pulsatilite indeksi ve rezistans indeksi kaydedilmiş, ekstrakranyal serebral arterlerden arteria karotis kommünis (AKK) ve internal karotis arter (İKA), intrakranyal arterlerden orta serebral arter (OSA) ve baziler arter (BA) parametreleri esas alınarak istatistiksel değerlendirme yapılmıştır. Doppler parametrelerinin yaş, cinsiyet, beden kitle indeksi (BKİ), hemoglobin (Hb), hematokrit (Htk) değeri, 65serum açlık kan şekeri, kolesterol, trigliserid, LDL, HDL düzeyleri, sistolik ve diyastolik arteriyel kan basıncı, kardiyak nabız, antiagregan-antikoagülan kullanımı, sigara, migren, serebrovasküler hastalık, kalp hastalığı, akciğer hastalığı öyküsü ile ilişkisi araştırılmıştır. İstatistiksel değerlendirmede muitivaryant lojistik regresyon, bivaryant korelasyon analizi, student t testi kullanılmış ve değerlendirmede p<0.05 istatistiksel anlamlılık olarak kabul edilmiştir. Muitivaryant lojistik regresyon analizi için sağ ve sol OSA ortalama akım hızlarının ortalaması alınarak, 40-60 yaş olgular için üst sınır kabul edilen 70cm/sn'nin altındaki ve üstündeki hızlar ile iki grup oluşturularak istatistiksel değerlendirme yapılmıştır. Bu inceleme sonunda migren öyküsü ve yaşın bağımsız belirleyici faktör olduğu bulunmuştur (p=0001 ve p=0.0024). Migrenli olgular migreni olmayanlarla karşılaştırıldığında AKK, İKA, eksternal karotik arter (EKA), OSA, anterior serebral arter (ASA), posterior serebral arter (PSA), intrakranyal vertebral arter (İVA) ve BA akım hızının migrenlilerde anlamlı derecede yüksek ve pulsatilite indeksinin anlamlı derecede düşük olduğu görülmüştür. Yaş ilerledikçe akım hızının azaldığı, pulsatilite ve rezistans indekslerinin (Pİ ve Rİ) artığı gözlenmiştir. Hemoglobin ve hematokrit düzeyi ile serebral arterlerin akım hızları arasında güçlü bir negatif korelasyon (p= 0.0001) olduğu saptanmış ve Pİ, Rİ'nin de bu değişkenlerle pozitif korelasyon gösterdiği gözlenmiştir (p=0.001 ve p=0.004). Kadınlarda akım hızının erkeklere göre daha yüksek olduğu gözlenmiş ve bu fark İKA, OSA ve BA'de istatistiksel anlamlılığa ulaşmıştır. 50 yaş altı ve 50 yaş üzeri iki grupta da kadınların bu farkı koruduğu gözlenmiştir. Ancak erkek ve kadın olguların Hb ve Htk değerleri karşılaştırıldığında her iki grupta da kadınların daha düşük değerlere sahip olduğu saptanmış, akım hızlarındaki farklılığın Hb ve Htk farklılıklarından ileri gelebileceği düşünülmüştür. Total kolesterol düzeyi ile doppler parametreleri arasında anlamlı korelasyon olduğu gözlenmiş ve kolesterol düzeyi arttıkça akım hızlarının azaldığı, Pİ ve Rİ'nin arttığı sonucuna ulaşılmıştır. Hipertansif olanların olmayanlara göre akım hızlarının düşük, Pİ ve Rİ'lerinin daha yüksek olduğu gözlenmiş ve bu ilişkinin hipertansiyon süresi ile korelasyon gösterdiği saptanmıştır. Doppler parametreleri ile BKİ, trigliserid, LDL düzeyi, diyabet ve sigara alışkanlığı arasında ilişki bulunamamıştır. İncelenen arterler arasında anlamlı sağ - sol farkı saptanmamıştır. 66Çalışmaya alman 210 olgunun temporal yaklaşımla transkranyal doppler incelemesinde, 6 erkek, 13 kadın toplam 19 olguda (%9.04) sağ ve/veya sol tarafta 1 ya da daha fazla intrakranyal arter insone edilememiştir. Bu olgulardan ikisinde sağ ve sol hiçbir arter sinyali alınamaz iken, 9 olguda tek tarafta, 8 olguda iki tarafta 1 ya da daha fazla arter iyi insone edilememiştir. Tüm olgularda insone edilemeyen toplam 64 intrakranyal arterin 13'ünün (%18.75) OSA, 24'ünün (%41.66) ASA, 21 'inin (%35.41) PSA olduğu gözlenmiştir. TKD insonasyonu yeterli olmayan olguların yaş ortalamasının, tüm olguların yaş ortalamasından anlamlı olarak yüksek olduğu gözlenmiştir (p=0.0001). Noninvaziv, güvenilir, kolay uygulanabilir ve ülkemiz için oldukça yeni bir yöntem olan TKD kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır. Birbirinden kesin olarak ayrılamayan birçok faktör TKD parametrelerini etkilemektedir. Çalışmamızda bağımsız belirleyici olduğu saptanan migren öyküsü ve yaş dışındaki faktörlerin ne derecede etkili olduklarını bilmek olası değildir. Ancak başta hemoglobin ve hematokrit değeri ve cinsiyet olmak üzere, total kolesterol düzeyi, hipertansiyon, diabetes mellitus, kalp hastalığı ve akciğer hastalığı gibi diğer faktörlerin de doppler parametrelerini etkilediği bilinmektedir. Transkranyal doppler incelemesi yapılan bir olguda patoloji yorumlamadan önce bu faktörler gözönünde bulundurulmalıdır. Hemoglobin ve hematokrit değerlerine göre TKD parametrelerinin normal standartlarının belirlenmesine gereksinim olduğu görülmektedir. Ayrıca, migrenli ve migrenli olmayan olgular arasında interiktal dönemde TKD incelemesinde böyle büyük farklılıkların olması gözönüne alınırsa, ileride yapılacak çok sayıda migrenli hastayı değişik dönemlerde bazal şartlarda ve/veya fonksiyonel rezerv testlerle inceleyen çalışmaların migren fizyopatolojisine katkı sağlayacağı ve tedavi yaklaşımlarını yönlendireceği düşünülmektedir. 67

Kan akış hızıSerebral arterlerUltrasonografi
Vesile Öztürk
Dokuz Eylül University
1996
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fokal kalıcı serebral iskemide risperidon ve olanzapinin in vivo nöroprotektif etkisi

Burak Yuluğ
Dokuz Eylül University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Distrofinopatili hastaların klinik ve genetik açıdan değerlendirilmesi

ÖZET Bu çalışmada klinik olarak DMD tanısı alan 27 (arasında akrabalık ilişkisi olmayan 24) hasta, BMD tanısı alan 12 (arasında akrabalık ilişkisi olmayan 8) hasta klinik ve genetik yönden incelenmiştir. DMD'li hastaların yaş ortalaması 9.65±3.05, BMD'li hastaların yaş ortalaması 19.71±9.74 olarak bulunmuştur. Genetik incelemede delesyon yönünden sıcak bölge olan genin 5' ucuna ve merkezine ait toplam 19 ekzonu kapsayan primer çitfleri kullanılmıştır. Hastalanmızdaki toplam delesyon oram %78 (25/32) olarak bulunmuştur. Hastalar mental ve kardiyak açıdan incelenmiş; mental ve kardiyak bulguların genetik bulgularla arasındaki ilişki araştırılmıştır. Mental değerlendirme Weschsler ölçekleri kullanılarak yapılmıştır. 70 puan altı mental retardasyon olarak kabul edilmiştir. DMD'li hastaların %45.83'ünde, BMD'li hastaların %12.5'unda, tüm hastaların %38'inde mental retardasyon saptanmıştır. DMD hastalarda toplam IQ, 72.44±21.64 BMD'li hastalarda 83.75±21.15 olarak saptanmıştır. Mental retardasyondan sorumlu özel bir ekzon bölgesi saptanmamasına rağmen, mental retardasyonu olan ve delesyonu saptanın 10 hastanın 9'unda delesyon genin merkezinde gözlenmiş, yalnızca 1 hastanın delesyonunun 5' bölgesinden başlayıp genin merkez bölgesinde de devam ettiği gözlenmiştir. Otuz yedi hastanın 2 boyutlu M. Mode Dopier ekokardiyografî ile ekokardiyografîk değerlendirmesi yapılmıştır. 26 DMD'li hastanın 5'inde sol ventrikül çaplarının artmış olduğu, 8'inde ejeksiyon fraksiyonunun düşük olduğu saptanmıştır. 11 BMD'li hastanın 3'ünde sağ ventrikül, 5'inde sol ventrikül çaplarının artmış olduğu 5 hastada da ejeksiyon fraksiyonunun düştüğü izlenmiştir. DMD'li hastalarda ortama ejeksiyon fraksiyonu %57.38±87.49, BMD'li hastalarda ortalama ejeksiyon fraksiyonu %54.54±9.1 1 olarak saptanmıştır. 51Kardiyak bulgulara spesifik olan bir ekzon bölgesi saptanmamıştır. Ancak genin 5' ucunda delesyon saptanan hastaların tümünde kardiyak tutulum olduğu gözlenmiş ve bu bulgu istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.004). ÖNERİLER. Klinik olarak DMD düşünülen 1 hasta ile BMD düşünülen 1 hastanın, genetik ve patolojik incelemeleri bu tamları dışlamamızı sağlamıştır. Bu nedenle DMD ve BMD tanısı yalnızca klinik olarak konulamayacağı ve mutlaka genetik inceleme ve/veya kas biyopsisinde immunohistokimyasal metodlarla distrofin araştırılması gerektiğini,. BMD'li hastaların % 12.5'inde mental retardasyon izlenirken DMD'li hastaların % 45. 83 'ünde mental retardasyon saptanmıştır. DMD' li hastalarda yüksek oranda mental retardasyon saptanması nedeniyle, bu hastalarda eğitim programlan düzenlemek için zeka testi yapılması gerektiğini,. Delesyonu pozitif olan mental retarde hastaların 9'unun delesyonunun 2. sıcak bölgede, sadece Tinin 1. sıcak bölgede olması çok dikkat çekici bir bulgudur. Genin 3' ucunda delesyonu saptanan hastalar mental retardasyon açısından incelenmesi gerektiğini. Genin 5' ucunda delesyonu saptanan 5 hastanın hepsinde ejeksiyon fraksiyonunun düşük olması ve sol ventrikül çapının artmış olması nedeniyle bu bölgede delesyonu saptanan hastaların kardiyak tutulum açısından izlenmesi gerektiğini düşünüyoruz. 52

DystrophinGenetikGenetik+3
Berril Dönmez
Dokuz Eylül University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otoimmün ensefalitlerde eeg değişiklikleri ve prognoz öngörmedeki etkinliği

GİRİŞ ve AMAÇ: Otoimmün ensefalit (OE), zamanında tedavi edilmediğinde yüksek mortalite ile ilişkili nadir bir hastalıktır. EEG, erken tanı açısından önemli veriler sağlar. Çalışmamızda OE'de EEG bulguları ile mortalite ve nöbet prognozu arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. YÖNTEM: 2021–2024 yılları arasında hastanemizde OE tanısı alan hastalar değerlendirildi. Hastaların nöbet özellikleri, laboratuvar parametreleri, beyin MRG ve başvuru anındaki EEG bulguları kaydedildi. 1. 3. ve 6. aylarda yapılan takip EEG'leri de analiz edildi. Kontrol grubunu ise ilk kez epileptik nöbet geçiren hastalar oluşturdu. Gruplar arasında demografik veriler, laboratuvar, EEG ve MRG bulguları karşılaştırıldı. BULGULAR: OE grubunda 21, kontrol grubunda ise 33 hasta yer aldı. Yaş ve cinsiyet dağılımları gruplar arasında benzerdi. OE grubunda Ensefalit grubunda başvuru esnasındaki anormal MRG bulgusu oranı, EEG'de ağır zemin ritmi bozukluğu, zemin ritmi bozukluğu, epileptik aktivite varlığı ve bu son iki anormalliğin birlikte görülme oranları, kontrol grubuna kıyasla daha yüksekti. OE grubunda hayatını kaybeden 7 hastada, hem ilk başvuruda hem de 1. ay takip EEG'sinde ağır zemin ritmi bozukluğunun sıklığı ve epileptiform deşarjların varlığının sıklığı daha yüksekti. Bu hastalarda ortanca yaş, vücut kitle indeksi, başvuru anındaki CASE ve mRS skorları, üre, sodyum ve sedimentasyon düzeyleri daha yüksek; albümin düzeyleri ise daha düşüktü. Subakut evre sonrası tekrarlayan nöbetleri olan ve olmayan hastalar arasında laboratuvar, MRG ya da EEG bulguları açısından anlamlı fark saptanmadı. Ancak, tekrarlayan nöbetleri olan hastalarda, ilk başvuruda epileptik nöbet ile olması oranı ve CASE ile mRS skorları daha yüksekti. SONUÇ: OE'de immünoterapinin erken başlanması daha iyi bir prognoz ile ilişkilidir. Bu çalışmada, EEG'de ileri düzeyde zemin ritmi bozukluğunun ve epileptiform aktivite varlığının, ölen hastalarda daha yüksek oranda olduğu gözlenmiştir. Bu tür EEG anormallikleri saptanan hastalarda daha yoğun immünoterapinin daha erken başlanmasının prognozu iyileştirip iyileştirmeyeceğini belirlemek için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Şule Dalkılıç
Sakarya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut iskemik inme hastalarında nütrisyonel durum kontrolü (CONUT) indeksinin kontakt aspirasyon yöntemi klinik sonlanımına etkisi

GİRİŞ ve AMAÇ: İnme, ani nörolojik semptomlar ve 24 saatten fazla sürebilen fonksiyon kaybıyla kendini gösterir ve bazen ölümle sonuçlanabilir. Bu çalışmanın amacı, akut inme sebebiyle girişimsel işlem yapılan hastaların işlem sonrası klinik sonlanımlarını belirlerken, Controlling Nutritional Status (CONUT) skoru'nun bu sonlanımlar üzerindeki etkisini incelemektir. YÖNTEM: Aralık 2019 ile Aralık 2022 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Kliniğine akut iskemik inme nedeniyle müracaat eden mekanik trombektomi yapılan hastaların endovasküler tedavi sonrası klinik durumları, 90. gün mRS (modified Rankin Scale) skoru ve radyolojik sonlanım (mTICI 2b/2c/3) değerlendirilmiş ve CONUT (Controlling Nutritional Status) skorunun bu sonlanımlar üzerindeki etkisi retrospektif olarak araştırılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya 99 kadın, 96 erkek toplam 195 hasta alınmştır. Ortalama yaş 67,6±11,5' tir. Obezite ve DM olmaması, 24.saat NIHSS skorunun düşük olması, İv TPA uygulanması, kollateral akımın iyi olması, rekanalizasyon süresinin kısa olması, first pass ve pass sayısı az olması, arkus aorta tip 3 olmaması, mTICI 2b/2c/3 olması, HDL yüksek olması, CRP nötrofil ve monosit değerlerinin düşük olması, işlem sonrası kanama olmaması daha iyi sonlanımla ilişkili saptandı. Conut indeksine göre normal ve normal olmayan gruplarda doksanıncı gün mRS istatistiksel olarak anlamlı bir fark (p>0.05) gözlemlenmemiştir. SONUÇ: İnme hastalarında rekanalizasyon tedavilerinin başarısını etkileyen birçok faktör bulunmaktadır. Malnütrisyon inme hastalarında hem premorbid hem de hastalık sonrası gelişen yaygın sorunlardan biridir. Gelecekte yapılacak çalışmalarda bu hastaların inme merkezine başvurusunda ve sonrasında beslenme durumlarının değerlendirilmesi, buna yönelik skorlar geliştirilmesi hastaların uzun dönemde prognozunun belirlenmesine katkı sağlayacaktır.

Halil Alper Eryılmaz
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnmeli hastalarda otonom sinir sisteminin kalp hızı türbülansı ile değerlendirilmesi

Serebrovasküler olayların kardiyovasküler ve otonomik fonksiyon değişikliklerine neden olduğu yapılan klinik çalışmalarla gittikçe daha çok desteklenmektedir. Biz de çalışmamızda akut inmeli hastalarda otonom sinir sistemin serebral lokalizasyon ile ilişkisini kalp hızı türbülansı aracılığı ile değerlendirdik. Retrospektif dosya tarama temelli çalışmamıza Mayıs 2016 ile Aralık 2017 tarihleri arasında AKÜ Nöroloji Kliniğine yatan, 24 saatlik holter EKG monitorizasyonu yapılmış ve holter EKG monitorizasyonunda yeterli sayıda ventriküler erken vuru (>5) içeren 30 akut inmeli hasta (yaş 65,2±10,6) alındı. Çalışmaya inme geçirdikten sonra ilk 24 saat içerisinde hastaneye başvurmuş ve holter EKG monitorizasyonu inme geçirdikten sonra ilk 24 saat içerisinde yapılmış olan hastalar dahil edildi. Hikayesinde diyabetes mellitusu olan, atriyal fibrilasyon gibi aritmi tanısı olan, geçirilmiş inmesi olan, inme geçirdikten 24 saat sonra hastaneye başvuran, kalp protez kapağı bulunan, ileri derecede kalp yetmezliği olan, böbrek ve karaciğer yetmezliği tanısı almış olan hastalar ile kraniyal MRG'de lezyon saptanmayan hastalar tespit edilip çalışma dışı bırakıldı. Ayrıca kardiyak ritmi etkileyeceği bilinen ilaçlar sorgulanıp bu ilaçları kullanan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Anlamlı tüm çalışmalarda olduğu gibi en az 24 saatlik holter kayıtları kullanıldı. Çalışmaya alınan gruplar arasında cinsiyet, yaş, hipertansiyon, hiperlipidemi sigara kullanımı ve biyokimyasal parametreler açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı. TB ve TE değişkenleri normal ve anormal olarak sınıflandırıldıktan sonra, ayrı ayrı değişkenler olarak değerlendirildiğinde; çalışmamızda akut inme geçiren sol hemisfer lezyonlu hastalarda anormal TB ve/veya TE oranı daha yüksek olmak ile beraber sağ hemisfer ve beyin sapı–serebellum lezyonlu hastalara göre istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Ortalama değerler karşılaştırıldığında da hasta grubu ve sağlıklı kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık yok idi. Sonuç olarak inmeli hastaların aritmi ve ani ölüm gibi komplikasyonlardan korunması amacıyla özellikle akut dönemde daha yakın takibi ve tedavisi prognozu olumlu yönde etkileyebilir. Bununla beraber inme sonrası otonom sinir sistemi değerlendirmek için daha geniş katılımlı, otonomik fonksiyon üzerinde etkileri olduğu düşünülen santral bölgelerin (insüler korteks, amigdaloid çekirdek ve lateral hipotalamus) özellikle değerlendirildiği ve uzun süreli prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.

Kalp hızıOtonom sinir sistemiOtonom sinir sistemi+2
Abdullah Güzel
Afyonkarahisar Health Sciences University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multiple skleroz hastalarında komorbiditeler ve bu komorbiditelerin hastalığın klinik seyrine etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ MS, kronik ve dejeneratif bir S.S.S hastalığıdır. Özellikle genç yaş grubunu etkilediğini bildiğimiz bu hastalığın seyrinde kısa ya da uzun vadede komorbid hastalıkların ortaya çıkabileceğini bilmekteyiz. Ancak bu hastaların çoğunun genç olması sebebi ile farklı komorbiditelerin olabileceği çoğu zaman göz ardı edilen ve unutulan bir mevzudur. Bu komorbiditelerin yaygınlığını ve içeriğini aynı zamanda hastalık gidişatına olan katkısını ortaya koymaya çalışan araştırmalar mevcut olsa da; Multiple Skleroz ve komorbidite konusu ilerleyen dönemde ortaya çıkabilecek yeni veri ve bilgilerle bu hastalığın tedavi ve izleminde bize değişik yaklaşımlar sunacak gibi görünmektedir. Biz bu çalışmada MS hastalarında komorbidite sıklığı ve hastalık seyrine etkisini inceledik. Ülkemiz ve dünya literatürüne, MS tedavi ve izleminde bir bakış açısı oluşturup katkıda bulunmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM Biz bu çalışmamızda prospektif olarak 1 Ocak 2020- 31 Aralık 2020 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Nöroloji Kliniğinde takip edilen 89 Multiple Skleroz hastası ile detaylı olarak birebir görüştük. Hastaların özgeçmişlerini, klinik ve demografik özelliklerini kaydettik. Nörolojik muayenelerini görüşme anında yineledik ve dizabilitelerini EDSS ye göre hesaplayarak not ettik. Ayrıntılı olarak komorbiditelerini sorguladık ve bu komorbiditelerin hekim tarafından tanılı olmasına dikkat ettik. BULGULAR Çalışmamızda bulunan 89 hastanın,55'i kadın,34'ü erkek hastaydı. Kadın ve erkek cinsiyetler arasında hastalık süresi ve EDSS skorları arasında anlamlı bir fark mevcut değildi. Ancak EDSS ile hastaların yaşı arasındaki ilişki ileri düzeyde anlamlıydı (p=0.000). 89 hastanın 72'si RR MS (%80,9), 11 hasta PP MS (%12,4), 6 hasta ise SP MS hastasıydı (%6,4). En uzun hastalık süresi SP MS hastalarında iken (15,33±9,04 yıl), en kısa hastalık süresi RR MS hastalarında idi (6,58±5,01 yıl). MS fenotipi ile EDSS skorları arasındaki ilişki anlamlı olarak değerlendirildi (p=0.000). En yüksek EDSS skorları SP MS (7.58±0.91) hastalarında iken, RR MS hastalarında EDSS skorlarınınen düşük olduğu (3.24±1.46) görüldü. EDSS'si yüksek olan hastalarda ise komorbidite görülme sıklığının yüksek olduğu görüldü (p=0.006). Çalışmamızda en sık görülen komorbiditeler psikiyatrik komorbiditeler (%48,.3) ve bunu takiben gastrointestinal sisteme (%19,1) ait komorbiditelerdi. En sık görülen ek nörolojik komorbiditeler ise epilepsi (%4,5) ve demans (%4,5) idi. SONUÇ Multiple Skleroz hastalarında komorbiditeleri belirlemek ve değerlendirmek hastalığın doğru yönetilmesinde ve hastayı bütüncül değerlendirmede biz hekimlere önemli seviyede yardımcı olacaktır.

KomorbiditeMerkez sinir sistemi hastalıklarıMultipl skleroz+1
Ayşe Kübra Şap Kınar
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servikal diskopatide nörolojk semptom ve bulgular

Amaç: Servikal diskopati kişilerin günlük yaşamlarını etkileyen ve farklı semptomları olan bir hastalıktır. Çalışmamız servikal diskopatinin semptomlarını incelemek için yapıldı. Gereç ve yöntem: Tanımlayıcı ve gözlemsel nitelikte olan bu çalışma 1 Haziran – 1 Ekim 2021 tarihinde Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesi nöroloji polikliniğine başvuran servikal diskopati tanısı almış hastaların retrospektif olarak dosyalarının taranması ile 55 hasta çalışmaya alındı. Çalışmaya boyun bölgesinden operasyon geçirmemiş, 18 yaş üzeri, chiari malformasyonu ve gebe olmayan hastalar dahil edildi. İstatistiksel analiz için SPSS 26 paket programı kullanıldı ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların 32'si (%58.2) kadın ve 23'ü (%41,8) erkekti. Çalışma grubunun ortalama yaşı 56,33±12,92 olarak bulundu. Çalışmamızda boyun ağrısı görülen hasta sayısı 49, baş ağrısı görülen hasta sayısı 15, tinnitus görülen hasta sayısı 2, baş dönmesi görülen hasta sayısı 8 ve trigeminal nevralji görülen hasta sayısı 8 olarak saptandı (n=55). C2-C3 düzeyinde protrüzyon olan tüm hastalarda trigeminal nevralji görülürken, C3-C4 düzeyi normal olan hastalarda trigeminal nevralji saptanmadı. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızdaki veriler değerlendirildiğinde hastalarda daha çok servikal bölgenin orta kesiminde diskopati izlenmiştir. Baş dönmesi, tinnitus ve trigeminal nevralji gibi semptomlar ile gelen hastalarda servikal diskopati ayırıcı tanılar içinde olmalıdır. Bu veriler ışığında üst ve alt servikal diskopati semptom ve bulgularını aydınlatacak yeni klinik çalışmalara ihtiyacımız vardır.

NevraljiServikal vertebraTrigeminal sinir+2
Ahmet Mert
Afyonkarahisar Health Sciences University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik polinöropatilerde iskemik serebrovasküler hastalık prevelansı

Diyabetin iskemik inme üzerinde bağımsız arttırıcı risk faktörü olduğu bilinmektedir. Biz bu çalışmada en az 2 yıl tip 2 DM mevcut diyabetik polinöropati tanısı almış hastalarda ve polinöropati tanısı almamış hastalarda iskemik serebrovasküler hastalık geçirme prevelansını belirlemeyi amaçladık. Ayrıca polinöropatili hastalarda otonomik tutulum bulguları ile iskemik serebrovasküler hastalık arasındaki ilişki araştırıldı. Bu çalışma kontrollü kesitsel çalışma olarak düzenlendi. Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne 1 Ocak 2022-1 Ocak 2023 tarihleri arasında nöroloji polikliniğine başvuran ve elektrofizyolojik olarak diyabetik polinöropati tanısı konan hastalar alındı. Hastaların demografik bilgileri, hemoglobin A1c düzeyi, EMG ve otonom nöropati bulguları forma kaydedildi. Daha önce diyabet tanısı alan, başvuru sırasında Polinöropatisi olan ve olmayan her iki hasta gurubunda iskemik serebrovasküler hastalık prevelansı karşılaştırıldı. Çalışmaya tip 2 DM tanılı ve diyabetik polinöropati mevcut 200 ve tip 2 DM tanılı-diyabetik polinöropatisi olmayan 200 hasta olmak üzere toplam 400 hasta alındı. Polinöropati olan grupta yaş ortalaması 62,3±9,9, hemoglobin a 1c düzeyi 8,5±2,2, ortalama DM tanı süresi 13,4±6,7 , ortalama iskemik serebrovasküler hastalık geçirme süresi 1,49±4,7, ortalama polinöropati gelişme süresi 3,5±2,4 yıl olarak , polinöropati olmayan grupta ise yaş ortalaması 62,8±8,9, hemoglobin a 1c düzeyi 7,6±1,9,ortalama DM tanı süresi 10,3±5,8, ortalama iskemik serebrovasküler hastalık geçirme süresi 1,49±4,7 yıl olarak saptandı.Diyabetik polinöropatili grupta 104(52,0%) hasta erkek, 96(48,0%) hasta kadındı. Polinöropati olmayan grupta ise 77(%38,5) hasta erkek, 123(61,5%) hasta kadın saptandı.Toplam hasta sayısında 181(45,2%) hasta erkek, 219(54,8%) hasta kadındı. Diyabetik polinöropati olan grupta 23(%11,5) hastada iskemik inme saptandı. Polinöropati olmayan grupta ise toplam 15(%7,5) hastada iskemik inme saptandı.Polinöropati olan ve olmayan gruplar arasında polinöropati olan grupta iskemik inme oranı daha fazla olmakla birlikte istatikstiksel olarak anlamlı fark saptanmadı .Diyabetik polinöropati mevcut iskemik inme geçiren grupta otonom nöropati 22 hastada , polinöropati saptanmayan ve iskemik inme geçiren grupta 2 hastada otonom tutulum mevcuttu.Diyabetik polinöropati ve iskemik inme mevcut grupta otonom tutulum daha yüksek saptanmış olup istatikstiksel olarak anlamlı saptandı. Sonuç olarak bu çalışma diyabetik polinöropati iskemik inme açısından arttırıcı bir risk faktörü olarak görülmemiştir. Fakat diyabetik polinöropati ve otonom nöropati birlikteliği iskemik serebrovasküler hastalık açısından arttırıcı bir risk faktörü olduğu görülmüştür . Otonomik sinir sisteminin iskemik serebrovasküler hastalık ile ilişkisini göstermektedir.

Beyin iskemisiDiabetes mellitusPolinöropatiler+4
Selin Betaş Akın
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik migrenli hastalarda lokal analjezik ile periferik sinir blokajının migren dizabilite değerlendirme ölçeği (MIDAS) üzerine etkisi

Amaç: Migren tekrarlayan ataklarla ortaya çıkan, pek çok ilaç tedavisine rağmen hastada tam yanıt alınamayan, sağlık sisteminin yükünü artıran bir hastalıktır. Son yıllarda sinir blokajları ile migren tedavisi popülerlik kazanmaya başlamıştır ve pek çok çalışmada olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Bu çalışma da sinir blokajının kronik migren tedavisindeki etkinliğini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Afyon Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Baş Ağrısı Polikliniği'ne 1 Ocak 2022-1 Eylül 2022 tarihleri arasında başvuran 23'ü profilaksi tedavisi alan , 31'i profilaksi tedavisi almayan toplam 54 kronik migren hastası çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara 1.5 ml %2'lik lidokain ile Büyük Oksipital Sinir, Supraorbital Sinir ve Supratroklear Sinir blokajı uygulandı. Profilaksi alan ve almayanlar olarak gruplandırılan hastaların ağrılı gün sayısı, ağrı şiddeti (VAS), Migren Dizabilite Değerlendirme Ölçeği (MIDAS) skoru ve kullanılan analjezik miktarının zamana göre değişimi incelendi. İnceleme zamanları; tedavi öncesi ile tedavi sonrası birinci ve üçüncü ay olarak belirlendi. Bulgular: Profilaksi alan ve almayan gruplar arasında; ağrılı gün sayısı, VAS skoru, MIDAS skoru ve analjezik kullanımı açısından anlamlı bir farklılık tespit edilmemiş. Bununla beraber grupların kendi içinde zamana bağlı bu parametrelerdeki değişimler anlamlı bulunmuştur. Profilaksi almayan grupta VAS skorunun tedavi öncesi değeri ile tedavi sonrası 1. ayda ve 3. aydaki değerleri sırasıyla (8,52±0,96), (4,84±1,59) ve (3,16±1,71) olarak ölçülmüştür (p<0,001). Profilaksi alan grupta VAS skorunun tedavi öncesi değeri ile tedavi sonrası 1. ayda ve 3. aydaki değerleri sırasıyla (8,74±1,29), (4,00±2,39) ve (3,48±1,78) olarak ölçülmüştür (p<0,001). Profilaksi almayan grupta MIDAS skorunun tedavi öncesi değeri ile tedavi sonrası 1. ayda ve 3. aydaki değerleri sırasıyla (8,52±0,96), (4,84±1,59) ve (3,16±1,71) olarak ölçülmüştür (p<0,001). Profilaksi alan grupta MIDAS skorunun tedavi öncesi değeri ile tedavi sonrası 1. ayda ve 3. aydaki değerleri sırasıyla (3,70±0,56), (1,65±0,88) ve (1,39±0,72) olarak ölçülmüştür (p<0,001). Profilaksi almayan grupta aylık ağrı kesici kullanma sayısı tedavi öncesi ile tedavi sonrası 1. ayda ve 3. ayda sırasıyla (9,48±2,14), (4,00±2,37) ve (2,00±1,77) olarak ölçülmüştür (p<0,001). Profilaksi alan grupta aylık ağrı kesici kullanma sayısı tedavi öncesi ile tedavi sonrası 1. ayda ve 3. ayda sırasıyla (9,65±2,37), (3,09±2,81) ve (2,22±2,19) olarak ölçülmüştür (p<0,001). Sonuç: Sonuç olarak kronik migren hastalarının tedavisinde sinir blokajı uygulanması, ağrı şiddetinde ve analjezik ilaç tüketiminde anlamlı azalmaya neden olmaktadır.

Hakan Acar
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karpal tünel ön tanılı hastaların yapay zeka kullanılarak EMG analizi

Amaç: Karpal tünel sendromu (KTS), genel popülasyonda en sık görülen kompresyon nöropatisidir ve tanısında EMG testi altın standarttır. Yapay zeka (YZ) ise sağlık hizmetlerinde devrim meydana getirerek daha doğru teşhis ve sınıflandırma sağlamıştır. Bu çalışmada, EMG parametrelerini YZ algoritmaları ile değerlendirerek YZ'nin sağlık sektöründeki kullanımını geliştirmeyi hedefliyoruz. Gereç ve Yöntem: Çalışmada kullanılan veriler, 01.10.2011- 30.06.2023 tarihleri arasında hastanemizdeki Dahili Tıp Bilimleri Nöroloji Anabilim Dalı Elektronörofizyoloji Laboratuvarı'ndan toplanmıştır. Araştırmaya toplamda 1.649 hastaya ait her el için birer tane olmak üzere toplamda 3298 EMG verisi dahil edilmiştir. Toplanan ve ön işleme tabi tutulan EMG verileri, makine öğrenimi algoritmaları ile analiz edilmiştir. Bu çalışmada kullanılan makine öğrenimi algoritmaları arasında; "Decision Tree", "K-Nearest Neighbour", "Suport Vector Machine", "Random Forest", "Naive Bayes", "CatBoost", "Xgboost", "Light GBM" yer almaktadır. Bulgular: Tüm modellerin doğruluk oranları (accuracy) yüksek olmakla birlikte, özellikle CatBoost, Random Forest ve XGBoost modelleri en yüksek doğruluk oranlarını elde etmiştir (%90, %90, %89 sırasıyla). KNN ve Naive Bayes modelleri, doğruluk oranı açısından diğerlerine göre daha düşük performans sergilemiştir (%77, %79 sırasıyla). Sonuç: Tezimizde kullanılan makine öğrenmesi metotları genel olarak karpal tünel tanısı ve derecesi tahmininde yüksek başarı göstermekle beraber özellikle "hafif KTS" ve "ağır KTS" grupları tahmininde bazı sınırlamalar olduğunu gösteriyor. Anahtar Kelimeler: Derin Öğrenme, Elektromiyografi, Karpal Tünel Sendromu, Makine Öğrenmesi, Yapay Zeka

Furkan Yılmaz
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Geleneksel olmayan lipit profillerinin iskemik inme alt tipleri ve rekürren inme ile ilişkisi

Amaç: Lipit anormallikleri, inme geçiren hastalarda önemli risk faktörleridir. Son çalışmalar, geleneksel olmayan lipit parametrelerinin aterosklerozun gelişiminde kritik bir rol oynadığını göstermiştir. Bu çalışmada, iskemik inme geçiren hastalarda geleneksel olmayan lipit parametrelerinin iskemik inme alt tipleri ve rekürren inme arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntem : 1.1.2023–1.1.2024 tarihleri arasında Afyon Sağlık Bilimleri Üniversitesi'nde iskemik inme tanısı alan 484 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hemorajik inme, geçici iskemik atak ve sinüs ven trombozu dışlandı. TG/HDL-C, Non-HDL-C/HDL-C, CRI-I, CRI-II ve AIP gibi geleneksel olmayan lipid parametreleri değerlendirildi. Rekürrens ve inme alt tipleriyle ilişkili faktörler Lojistik Regresyon, rekürrens öngörüsü ROC analiziyle incelendi (p<0,05 anlamlı kabul edildi). Bulgular: Çalışmaya Afyon Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Klinik-Polikliniği'ne başvuran ve iskemik stroke tanısı alan toplam 484 hasta dahil edilmiştir. Aterojenik indeksler açısından KE grubu en düşük değerlere sahipti: Non-HDL-C/HDL-C (p=0,031), CRI-I (p=0,036), AIP (p=0,037). Dislipidemi varlığı rekürrens ile anlamlı ilişkiliydi (p<0,001). ROC analizine göre LDL (AUC=0,628, p<0,001), total kolesterol (AUC=0,611, p=0,001), non-HDL (AUC=0,594, p=0,006) ve CRI-II (AUC=0,582, p=0,018) rekürrensi ayırt etmede anlamlıydı. Trigliserid düzeyi ile küçük damar (KD) inme arasında anlamlı pozitif ilişki vardı (p=0,033, OR=1,003, %95 CI: 1,000–1,005). Sonuç: Bu çalışmada, kardiyoembolik inmelerde düşük lipid ve aterojenik indeksler embolik kökeni desteklerken, büyük ve küçük damar inme gruplarında yüksek lipid düzeyleri aterosklerotik mekanizmalara işaret etmektedir. Trigliserid yüksekliği, küçük damar hastalığında mikrovasküler patolojiyle ilişkili bulunmuştur. Rekürrens açısından CRI-II anlamlı bir öngörücü olarak öne çıkmıştır. Bulgular, non-tradisyonel lipid parametrelerinin klasik lipid ölçümlerinin ötesinde, risk değerlendirmesi ve tedavi stratejilerinde değerli bilgiler sağlayabileceğini göstermektedir.

Zehra Özbilici
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Red cell distrabition width (RDW) değerlerinin intravenöz trombolitik tedavi verilen akut iskemik inme hastalarındaki prognoz ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: İnme tüm dünyada en önde gelen morbidite ve mortalite nedenlerinden biridir. Son yirmi yıldır daha yaygın uygulanan revaskülarizasyon tedavileri ile inmelerin büyük çoğunluğunu oluşturan iskemik inmelerin topluma verdiği ağır kayıplar önlenmeye çalışılmaktadır. Akut iskemik inme tedavisinde uygulanan doku plazminojen aktivatörü (rt TPA) sonrası tedaviye yanıtı öngörmek revaskülarizasyon stratejilerini oluşturmada büyük öneme sahiptir. Bu nedenle az maliyetli, rutin kan tetkiklerinde sıkça çalışılan bir tam kan parametresi olan eritrosit dağılım hacminin (RDW) rt-TPA tedavisi sonrası erken nörolojik iyileşme ve erken fonksiyonel iyileşmeyi gösteren bir biyobelirteç olup olmadığını araştırmak istedik. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 1 Şubat 2017- 1 Mayıs 2020 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Acil Servisine başvuran, akut iskemik inme tanısını koyularak rt-TPA tedavisi verilen 99 hasta retrospekif olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaneye geliş kan RDW düzeyleri ile tedavi öncesi, tedavinin 1. saati, 1. gün ve 7. günündeki modifiye rankin skoru (mRS) ile NIHSS (National Institutes of Health Stroke Scale) değerleri hasta kayıt sisteminden temin edilmiştir. Tedavi sonrasında mRS ve NIHSS değerleri düşen hastalar ile düşüş gözlemlenmeyen hastalar arasında RDW düzeyleri karşılaştırılmıştır. Toplanan verilerin analisi SPSS-26 programı üzerinden gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Doku plazminojen aktivatörü tedavisi sonrasında mRS ve NIHSS değerleri düşüş olan grup ile düşüş olmayan grup arasında RDW düzeyleri arasında istatistiksel bir ilişki saptanmamıştır. Çalışmamızda atrial fibrilasyon (AF) varlığı , üre, kreatin yüksekliği, vücut kitle indeksi (VKİ) yüksekliği, AST yüksekliği, sistolik kan basıncı yüksekliği mRS veya NIHSS düşüşü olmayan grupta, düşüş olan gruba göre istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur.xii Sonuçlar: Çalışmamızda RDW düzeylerinin rt-TPA tedavisi alan akut iskemik inmeli hastalarda prognoz göstergesi bir biyobelirteç olarak kullanımında yetersiz olduğu saptanmıştır. Ayrıca AF varlığı , üre, kreatin yüksekliği, VKİ yüksekliği, AST yüksekliği, sistolik kan basıncı yüksekliği kötü prognoz ile ilişkili bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Iv tpa, NIHSS, RDW

PrognozTrombolitik terapiÖlçekler+2
Mustafa Karabacak
Sakarya University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID 19 hastalarında başağrısı özelliklerinin saptanması ayrıca inflamatuar ve solunum parametreleri ile olan ilişkilerinin araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: COVID-19, solunum yolu bulgularının yanısıra en sık başağrısı olmak üzere pek çok nörolojik bulgunun eşlik ettiği bir hastalıktır. Çalışmamızda, COVID-19 sebebiyle hastaneye yatışı yapılan olgularda, yeni saptanan başağrısının klinik özelliklerini, solunum ve enflamatuvar parametreleri ile olan ilişkisini araştırmayı ve COVID-19' a atfedilen başağrısının hastalığın klinik sonlanımı ile ilişkisini inceleyerek hastaların takip ve tedavisine katkıda bulunmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya SB. Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Pandemi servisinde takip edilen, COVID-19 tanılı 196 hasta dahil edildi. Olguların başağrısı özellikleri, sosyodemografik verileri, klinik bulguları, hane içi temas öyküleri, sigara öyküleri kayıtlandı. İstatistiksel analizlerde p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 52.04 16.02 yıl ve % 60.7'si erkek idi. Hastaların %43,3'ünde yeni başlangıçlı COVID-19 ile ilişkili başağrısı görüldü ve başağrısı ile cinsiyet arasında ilişki bulunmadı. Başağrısı ile vücut ısısı arasında ters ilişki bulundu. Başağrısı olan hastalarda koku kaybı (%56,5), tat kaybı (%50,6), bulantı (%44,7), ishal (%44,7), dengesizlik-sersemlik (%14,1) ve hane içi temas öyküsü (%42,6) daha yüksek bulundu. Başağrısı CRP, laktat, CAR, ELR ve MLR değerleri ile pozitif korele iken lenfosit ve lökosit değerleri ile negatif korele idi. COVID-19 ile ilişkili başağrısı hastaların %68,2'sinde bilateral, %41,2'sinde alında lokalize, %36,5'inde zonklayıcı karakterde, sıklıkla 1-24 saat arası süren ve NSAİİ'ye duyarlı idi. Kötü sonlanım ile yakın ilişkili olduğu düşünülen biyobelirteçlerden CRP, ferritin, CAR, MLR ile başağrısı yoğunluğu arasında doğrusal bir korelasyon bulundu. SONUÇ: Çalışmamızda COVID-19'a atfedilen başağrısı 1-24 saat süren, bilateral, zonklayıcı, alında yoğunlaşan, ışık ve ses hassasiyetinin yanı sıra, gastrointestinal bulguların eşlik ettiği, sıklıkla NSAİİ'ye duyarlı migren benzeri klinik ile tezahür edildi. Başağrılı kadın hastalardaki ağrı fenotipi erkek hastalara kıyasla migren ile daha yakın klinik benzerlik gösterdi. Erkek olguların büyük bir çoğunluğunun şiddetli başağrısı yaşadığı ve şiddetli başağrısının kötü klinik sonlanım parametreleriile yakın ilişkili olduğu görüldü. Çalışmamız; başağrısı olan COVID-19 tanılı erkek olguların daha yakın klinik takibinin gerektiğini ve hastalığın kötü prognoza sahip olabileceğini, kadın olguların ise düşük vücut ısısı ve eşlik eden nörolojik bulgularının sık olması sebebiyle erken evrede viral yükün daha fazla olabileceğini ortaya koymuştur. Sonuçlarımız, başağrısının fenotip ve evrimsel gelişiminin yanısıra cinsiyetin bir risk faktörü olarak değerlendirilmesi için ileri ve daha geniş ölçekli araştırmaların gerekliliğini göstermiştir. Anahtar kelimeler: COVID-19, Başağrısı, Biyobelirteç

Baş ağrısıBiyobelirteçlerSolunum+2
Yonca Ünlübaş
Sakarya University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiyopatik parkinson hastalarında zonulin ve claudin-5 düzeyleri ile prodromal evre semptomları, hastalık başlangıç yaşı, hastalık tipi, hastalık evresi ve cinsiyet arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

GİRİŞ ve AMAÇ: İdiyopatik Parkinson Hastalığı, santral sinir sisteminde özellikle substantia nigra pars kompakta olmak üzere bazal ganglionları ve beyin sapındaki dopaminerjik nöronları etkileyen kronik, ilerleyici, nörodejeneratif bir hastalıktır. Nörodejeneratif hastalıklar arasında Alzheimer hastalığından sonra ikinci en sık görülen hastalıktır. Çalışmamızın amacı İdiyopatik Parkinson Hastalarında Zonulin ve Claudin-5 düzeyleri ile prodromal evre semptomları, hastalık başlangıç yaşı, hastalık tipi, hastalık evresi ve cinsiyet arasında bir ilişki olup olmadığının değerlendirilmesidir. YÖNTEM: Çalışmaya İdiyopatik Parkinson Hastalığı tanısı almış olan ve en az 1 yıldır düzenli olarak uygun doz ve sürede ilaç tedavisi gören 34 hafif evre, 33 orta evre, 39 ileri evre hasta ve 33 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 139 gönüllü dahil edilmiştir. Hastaların dosyaları incelenmiş ve demografik verileri, hastalık başlangıç yaşı, süresi, hastalık tipi ve kullandıkları ilaçlar not edilmiştir. Nörolojik muayeneleri yapılarak UPDRS ve H&Y ölçekleri değerlendirilmiş, skorlarına göre evrelere ayrılmıştır. Prodromal evre semptomları, apendektomi öyküsü ve non-motor semptomların varlığı sorgulanmıştır. Hasta ve kontrol grubundan alınan venöz kandan elde edilen serumdan Zonulin ve Claudin-5 düzeyleri çalışılmıştır. BULGULAR: Zonulin değerlerine bakıldığında hasta grubunda ortalama Zonulin değeri 16,0±10,5 iken kontrol grubunda ortalama Zonulin değeri 11,1±4,3 saptanmıştır. Hasta ve kontrol grubunun Zonulin değerleri karşılaştırıldığında hasta grubunun Zonulin değeri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı (p <0,05) daha yüksek bulunmuştur. Yine hasta grubunda ortalama Claudin-5 değeri 8,4±5,5 iken kontrol grubunun ortalama Claudin-5 değeri 6,2±3,4 saptanmış olup hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı (p <0,05) olarak daha yüksek izlenmiştir. SONUÇ: İdiyopatik Parkinson Hastalığında Zonulin ve Claudin-5 düzeylerinin birer biyomarker olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda net bir karara varabilmek için örneklem büyüklüğünün genişletilmesi, daha büyük ve çok merkezli çalışmaların yapılmasına ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Beyin-bağırsak aksı, claudin-5, idiyopatik parkinson hastalığı, zonulin

BağırsaklarBelirti ve semptomlarBeyin+4
Sena Boncuk Ulaş
Sakarya University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yeni tanı almış erişkin yaş epilepsi hastalarında iki yıllık prognozun prospektif olarak incelenmesi

Ebru Apaydın Doğan
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bilateral hipokampal formasyon lezyonu olan ratlarda koşullanmış aktif kaçınma cevabı ve buna rivastigmin ve memantinin etkisi

Bilateral ventral hipokampal formasyon lezyonunun, ratlarda aktif kaçınma öğrenmesi üzerine etkilerini araştırmak ve bu ratlarda, asetilkolin esteraz inhibitörü rivastigmin ve NMDA reseptör antagonisti memantin tedavilerinin etkisini incelemek. Bu çalışma 7 grup erkek wistar ratta (250-350 g) yapıldı. İlk 3 gruba, iki taraflı ventral hipokampal lezyonu kinolinik asitin stereotaksik enjeksiyonu ile gerçekleştirildi. 4. gruba sham operasyonu yapıldı. Sham grubuna intraperitoneal serum fizyolojik; iki taraflı hipokampal lezyonu olan gruptaki deneklere serum fizyolojik, rivastigmin, ya da memantin verildi. Ayrıca 3 kontrol grubu oluşturuldu. Kontrol grubundaki ratlara da sıra ile serum fizyolojik rivastigmin ve memantin verildi. Denekler 'shuttle-box' kullanılarak, 5 gün boyunca aktif kaçınma öğrenme deneylerine tabi tutuldu. Deneklerin cevapları arasındaki farklılığı Kruskal Wallis ve Mann-Whitney U testi ile ve her grubun öğrenme cevabının denemeyle artıp artmadığı ise Freidman testiyle analiz edildi. Ventral hipokampal lezyonun varlığı koronal beyin kesitlerinin hemotoksilen-eozin histokimyasal boyaması ile gösterildi. İki taraflı ventral hipokampal lezyon geliştirilen ratların koşullanmış aktif kaçınma cevabı, kontrol grubu ve sham operasyonlu denekler ile benzerdi ve tüm deneklerin koşullanmış aktif kaçınma cevapları 5 günlük öğrenme deneyi süresince arttı (Freidman testi, p<0.05). Rivastigmin ya da memantin tedavisi ile koşullanmış aktif kaçınma cevabı daha düşüktü ve bu ajanlar hem hipokampal lezyonlu hem de lezyon olmayan ratlarda performansı kötüleştirdi (Friedman testi, p>0.05) Bu bulgular, ventral hipokampal lezyonu yapılan ratlarda aktif kaçınma öğrenmesinin bozulmadığını göstermektedir. Aktif kaçınma öğrenmesi, implisit öğrenme şekli olup, bu öğrenmenin hipokampustan bağımsız olduğu görüşü, bu çalışmada desteklenmiştir. Lezyon geliştirilen deneklerde saptanan bu etki, ajanların bilinen doza bağımlı oluşturabildikleri kognitif disfonksiyonla veya hipokampusdan bağımsız olan implisit öğrenme ile ilgili sistemler (örneğin bazal ganglia, serebellum) üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle olabilir.

S. Candan Özdemir Karahasan
Akdeniz University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer huzursuz bacaklar sendromu tanılı otonom disfonksiyonun; serum CHI3L1 düzeyi, klinik ve elektrofizyolojik yöntemlerle değerlendirilmesi

Huzursuz bacaklar sendromu (HBS) hastalarında otonom disfonksiyonun saptandığı çalışmalar mevcut olsa da literatürdeki çalışmalar arasında fikir ayrılıkları mevcuttur ve yapılan çalışmalar az sayıdadır. Bu çalışmada otonom fonksiyonları hem klinik hem de elektrofizyolojik olarak değerlendirerek, serum CHI3L1 düzeyi ile ilişkisini araştırmayı amaçladık Çalışmamızı Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi nöroloji kliniğine başvuran primer HBS tanısı almış toplam 20 hasta ve benzer yaş ve cinsiyete göre seçilmiş 20 sağlıklı gönüllü ile gerçekleştirdik. Katılımcıların demografik verileri, klinik özellikleri sorgulandı. Otonom sinir sistemi fonksiyonlarının değerlendirilmesi için COMPASS-31 otonom semptom ölçeği, R-R aralık değişkenliği (RRAD) ve Sempatik deri yanıtı (SDY) kullanıldı. Katılımcılardan serum CHI3L1 düzeyi çalışılmak üzere serum örneği alındı. Çalışmamıza 9'u erkek 11'i kadın olmak üzere 20 hasta ve aynı cinsiyet dağılımında 20 sağlıklı kontrol dahil edildi. Hasta grubunun yaş ortalaması 46,55±9,34, kontrol grubunun yaş ortalaması 46,15 ±7,05 yıldı. Gruplarda cinsiyet dağılımı ve yaş yönünden anlamlı farklılık bulunmuyordu. Hasta grubunda COMPASS-31 toplam skoru kontrol grubuna kıyasla daha yüksekti (p<0.05). Ortostatik intolerans, sekretomotor sistem, gastrointestinal sistem ve mesane işlevleri alt ölçeği skorları hasta grubunda daha yüksek olarak saptanırken, vazomotor sistem ve pupillomotor sistem alt ölçeğinde iki grup arasında fark yoktu. İstirahat halinde (%R) ve derin solunumda (%D) RRAD değeri hasta grubunda daha düşük elde edildi. Tüm katılımcılarda SDY elde edildi. SDY latans ve amplitüd değerinde iki grup arasında anlamlı fark yoktu. Serum CHI3L1 düzeyi hasta grubunda daha düşüktü (p<0.05). Bu çalışmada COMPASS-31 ölçeği ve RRAD ile HBS hastalarında otonom disfonksiyon saptanmıştır. HBS hastalarında duyusal ve motor şikayetlerin yanı sıra otonom disfonksiyon da özellikle değerlendirilmelidir.

ElektrofizyolojiHuzursuz bacak sendromu
Tahsin Bakkal
Bolu Abant Izzet Baysal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Migren hastalarında büyük oksipital sinir blokajının sempatik deri yanıtına etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Migren, günlük yaşamı etkileyen yaygın bir nörolojik rahatsızlıktır. Bu çalışma, migren tedavisinde alternatif bir yöntem olan GON blokajının, hastaların sempatik deri yanıtları üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji polikliniklerinde gerçekleştirilen çalışma, migren tanısı alan hastalara uygulanan blokajın migren tedavisindeki mekanizmasını anlamak ve sempatik deri yanıtlarının üzerindeki etkisini değerlendirmektedir. MATERYAL VE METOD: GON blokajının etki mekanizmasını ve sempatik deri yanıtının takipte önemini değerlendirmek amacıyla gönüllü 20 adet GON blokajı tedavisine ihtiyaç duyan migren hastası dahil edilmiştir. Bu hastalara ilk dört tanesi birer hafta arayla, sonraki iki tanesi birer ay arayla olmak üzere altı adet GON blokajı tedavisi uygulanmıştır. Blokajlardan önce, ikinci blokajdan sonra ve altıncı blokajdan sonra olmak üzere üç adet sempatik deri yanıtı ölçümü yapılmıştır. Tedavi öncesi ve sonrası migren ağrı skalaları ile aralarındaki ilişki karşılaştırılmıştır. BULGULAR: Migren interval döneminde yapılan ölçümlerde; hem latans hem de amplitüd değerlerinde, tedavi öncesinde ve sonrasında, sağ ve sol taraflar arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Tedavi sonrasında hastaların aylık migren sıklığı, vizüel ağrı skalası, aylık analjezi kullanımı, aylık fonksiyon kaybı, MIDAS ve HIT-6 ölçeklerinde anlamlı düşüş gözlendi(p<0.001). Hastalarda tedavi öncesinde, tedavinin 2. seansında ve tedavinin 6. seansında yapılan B-SDY ölçümlerinin varyans analizinde anlamlı fark izlendi(p<0.05). 1. ve 3. B-SDY ölçümlerinin amplitüdlerinin yüzde (%) cinsinden değişiklik oranları korelasyon açısından karşılaştırıldı. HIT-6 skorundaki yüzde (%) cinsinden olan değişim hem sağ hem de sol B-SDY amplitüdleri ile korele saptanırken(p<0.05), diğer parametrelerde anlamlı korelasyon izlenmedi(p>0.05). SONUÇ: Çalışmamız GON blokajının etkinliğini desteklemektedir. Bu yöntemin daha yaygın bir şekilde benimsenmesi gerektiğini göstermektedir. Son dönemlerde, migrenin otonom sinir sistemi ile ilişkisini araştıran çalışmaların artmasıyla birlikte, GON blokajının migren tedavisindeki etki mekanizmasının, otonom sinir sistemi açısından da değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. ANAHTAR KELİMELER: Migren, Büyük oksipital sinir blokajı, GON, Sempatik Deri Yanıtı

Migren hastalıklarıNörolojiSinir blokajı
Sadettin Ersoy
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Auralı ve aurasız migren hastalarında prodrom bulgularının prospektif olarak değerlendirilmesi

Giriş: Migren genç yaşta yaygın görülmesi ve bireylerde yüksek oranda özürleyici olması yanında bilişsel fonksiyonları etkilemesi nedeniyle de önem arz etmektedir. Bu tez çalışmasında prospektif olarak bilişsel fonksiyonları çeşitli kognitif testler ile prodrom ve interiktal dönemde değerlendirdik. Hastaları ağrısız dönemde polikliniğe geldikleri gün değerlendirdikten 72 saat sonrasında hastalarla iletişime geçtik ve bu sürede migren atağı yaşayıp yaşamadıklarını sorguladık. Baş ağrısı yaşayanları prodrom döneminde, baş ağrısı yaşamayanları interiktal dönemde kabul ederek kognitif testler yönünden kıyasladık. Yöntem: Çalışmaya etik kurul onayı sonrası dahil edilme ve dışlama kriterlerini göz önünde bulundurarak 178 tane migren hastası dahil ettik. Hastaların demografik özelliklerini, alışkanlıklarını, baş ağrısı özelliklerini detaylı olarak sorguladık. Hastaların migrene bağlı özürleyiciliğini MIDAS ile baş ağrısı şiddetini Visual Analog Skala (VAS) ile değerlendirdik. Duygu durum değerlendirmesi için Beck Depresyon ve Anksiyete ölçeklerini yaptık. Hastaların bilişsel fonksiyolarını değerlendirmek için Stroop, Frontal Değerlendirme Bataryası (FAB) ve Saat Çizme Testi (SÇT) uyguladık. Bulgular: Yaş, cinsiyet ve eğitim yönünden benzer 100 tanesi prodrom döneminde 78 tanesi interiktal dönemde olan hastaların kognitif testleri karşılaştırıldığında prodrom döneminde olan hastalar her 3 testte de daha kötü performans gösterdi. Prodrom dönemindeki hastaların Beck Anksiyete ölçeği ve MIDAS toplam puanları interiktal dönemde olanlardan daha yüksekti. MIDAS puanı ile kognitif testlerden sadece SÇT arasında anlamlı ilişki bulduk. Ayrıca MIDAS puanı arttıkça hastaların Beck Anksiyete ve Depresyon toplam puanlari artıyordu. Otonom tutulumu olan hastaların Beck Anksiyete ölçeği toplam puanı daha yüksekti. Sonuç: Bu çalışmada migren hastalarında iktal fazda gösterilen bilişsel fonksiyon bozukluğunun prodrom döneminde başladığını göstemeyi amaçladık. Prodrom döneminin ve bilişsel fonksiyon bozukluğunun anlaşılması ataktan önce etkisini gösterecek yeni tedavilere ışık tutacak ve migrene bağlı özürleyiciliği azaltacaktır. ANAHTAR KELİMELER: Migren, Prodrom, Bilişsel bozukluk, Stroop, Frontal Değerlendirme Bataryası

Fatma Bilgili
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endovasküler trombektomi tedavisi uygulanan akut iskemik inme hastalarında BT-ASPECT lokalizasyonu, DWI-MR hacminin ve BTA kollateral dolaşımının klinik sonlanıma etkisi

Amaç: Akut iskemik inme mortalite ve morbiditeye yol açan önemli bir klinik tablodur. Akut iskemik inmede uygun görüntüleme yöntemlerinin kullanılarak hastaların değerlendirilmesi, tanıları, tedavi seçenekleri ve klinik seyri açısından önemlidir. Bu bigiler ışığında akut iskemik inme kliniği ile başvuran ICA, MCA M1 oklüzyonu olan ve EVT uygulanmış hastalarında işlem öncesi BT-ASPECT lezyon lokalizasyonu, DWI-MR infarkt hacmini ve mBTA kollateral dolaşım ile klinik sonlanım arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi hedeflemektedir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Ocak 2019 ile Temmuz 2023 tarihleri arasında AİBÜ İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne akut iskemik inme nedeniyle EVT uygulanmış hastalar demografik özellikleri, NIHS skoru, BT-ASPECT skoru ve izfarkt lokalizasyonu, DWI-MRI'da infarkt hacmi, işlem öncesi mBTA kolleteral dolaşımı, işlem sonrası rekanalizasyon oranları ve 3. Ay mRS açısındandan retrospektif olarak değerlendirilerek kayıt altına alındı. Verilerin istatistiksel analizi için IBM SPSS V23 programı kullanıldı ve istatistiksel anlamlılık değeri 'p<0.05' olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmada EVT uygulanan 100 hastanın 83'ünde başarılı rekanalizasyon elde edilmiştir. Hastaların 58'i iyi klinik sonlanımlı, 48'i kötü klinik sonlanımlı idi. Daha yüksek ASPECT skoru iyi klinik sonlanımla ilişkili idi. BT-ASPECT'de kapsula interna lezyonu, DWI-MR'da daha yüksek infarkt hacmi, zayıf mBTA kollateral skoru olan hastalar kötü klinik sonlanımla ilişkilendirildi. Sonuç: EVT uygulanan AIS hastalarında sonuçları öngörmede BT-ASPECT etkilenen lokalizasyon, DWI-MR infarkt hacmi ve mBTA kolateral dolaşım gibi radyolojik veriler kullanılabilir. Ancak bu verilerle klinik sonlanımı öngörmek ve AIS hastalarında doğru EVT kararı verebilmek için geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Endovasküler trombektomi, BT-ASPECT lokalizasyonu, DWI-MR infarkt hacmi, kollateral dolaşım, klinik sonlanım

Hilmiye Tokmak
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parkinson hastalığında kemik mineral dansitesi, kemik biyomarkerleri ve vitamin D düzeyi arasındaki ilişki

Amaç: İdiyopatik Parkinson Hastalığı (İPH) yaşla ilişkili, en sık görülen nörodejeneratif hareket bozukluğudur. Bradikinezi, istirahat tremoru, dişli çark rijiditesi ve ilerleyen dönemde postural instabilite motor semptomları ile karakterizedir. Ancak demans, depresyon, anksiyete gibi psikiyatrik bozukluklar, uyku bozukluğu, ortostatik hipotansiyon, anormal termoregulasyon, üriner problemler gibi otonomik bozukluklar, akomodasyonda bozulmaya bağlı bulanık görme, olfaktör bozukluklar, disfazi, siyalore gibi kraniofasial bozukluklar, yorgunluk (fatigue) gibi nonmotor semptomların da hastalık öncesi ve hastalık süresince görüldüğü artık bilinmektedir. Bu hastalıkta meydana gelen hareket kısıtlılığı, ilerleyen aşamalarda immobilizasyon; osteoblast fonksiyonu için gerekli olan mekanik stres ve yükü azaltmakla beraber ev dışına daha az çıkan hastalarda yeterince güneş ışığı alınamadığından vitamin D eksikliği gelişebileceği düşünülmektedir. Ayrıca parkinson hastalarında meydana gelen yutma problemleri nedeniyle diyetle yeterli kalsiyum ve D vitamini alınamamasına bağlı osteoporoza yatkınlık olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada İdyopatik Parkinson hastalığı olan kişilerde kemik mineral yoğunluğunun ve kemik biyokimyasal belirteçlerinin değerlendirilmesi ve sonuçların kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamıza Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji polikliniğinde takip edilmekte olan parkinsonlu hastalar içinden İPH tanı kriterlerine uyan hastalar alınmıştır. Çalışmaya 18 erkek, 12 kadın 30 parkinsonlu hasta ve yaş olarak uyumlu 12 erkek, 18 kadın 30 kişiden oluşan kontrol grubu dahil edilmiştir. Katılımcıların kemik yoğunluk ölçümleri DEXA cihazı kullanılarak lomber omurga (L1-4) ve çift femur bölgelerinden yapılmıştır. Katılımcıların serum 25(OH) D vitamini, alkalen fosfataz (ALP), parathormon (PTH), osteokalsin, prolidaz ve idrar hidroksiprolin seviyelerine bakılmıştır. Tüm veriler değerlendirilirken SPSS for Windows 17.0 paket program kullanılmıştır. Bulgular: Hasta grubunda femur total kemik mineral yoğunluğu değeri (KMY), T skoru ve Z skoru kontrol grubuna göre düşük bulundu. Lomber KMY değeri, T skoru ve Z skoru açısından gruplar arasında farklılık gözlenmedi. Hasta grubunda kontrol grubuna göre serum 25(OH) D vitamini eksikliği ve buna sekonder hiperparatroidizm daha fazla tespit edildi. Hasta grubunda kontrol grubuna göre serum prolidaz ve idrar hidroksiprolin düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulundu. Hasta grubunda serum ALP ve osteokalsin düzeyleri kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç: Bu çalışmada İdyopatik Parkinson hastalığı olan kişilerde femur total KMY değeri ve serum 25(OH) D seviyeleri kontrol grubuna göre düşük bulunmuştur. Yine kemik biyokimyasal markerlerinden olan serum prolidaz ve idrar hidroksiprolin seviyeleri parkinson hastalığı olan grupta kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur. Parkinson hastalığı olan grupta osteoporoz ve osteopeni sıklığı ile düşme sıklığı kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha yüksek bulundu. Bu nedenle parkinson hastalarının osteoporoz açısından değerlendirilmesi, vitamin D ve diğer kemik biyokimyasal parametrelerinin incelenmesi ve gerekli tedavilerin başlanması önemlidir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Parkinson hastalığı, DEXA, kemik mineral yoğunluğu, osteoporoz, osteopeni, prolidaz, hidroksiprolin

BiyobelirteçlerKemik dansitesiKemik hastalıkları-metabolik+3
Nimet Uçaroğlu Can
Sakarya University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Huzursuz bacak sendromu (Willis ekbom hastalığı) ve serum hepsidin düzeyi ilişkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Huzursuz Bacak Sendromu (HBS), demir eksikliği ile ilişkisi iyi bilinen ancak etyolojisi henüz net aydınlatılamamış bir hastalıktır. Bu çalışmada primer HBS ile serum hepsidin düzeyi ilişkisi araştırıldı. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya yaş ortalaması 46,85±8,6 olan 40 (30 K ve 10 E), primer HBS hastası ile yaş ortalaması 44,83±9,8 olan 40 (26 K ve 14 E) sağlıklı gönüllü alındı. HBS tanısı için IRLSSG 2012 kriterleri esas alındı. Tüm katılımcılardan sekonder HBS'ye neden olabilecek nedenlerin ekartasyonu amacıyla hemogram, CRP, ferritin, serum demir düzeyi ölçümü, tiroid fonksiyon testleri, eritrosit sedimentasyon hızı tetkikleri istendi. Hepsidin ölçümü Human Hepcidin 25 (Hepc25) ELISA kiti ile (Mybiosource, San Diego, USA) yapıldı. Katılımcılarda uyku kalitesi ve depresyon, standardize anket ölçümleriyle değerlendirildi. İstatistiksel değerlendirme SPSS 21.0 paket programı ile yapıldı. BULGULAR: HBS hastalarında kırmızı kan hücresi sayımı, nötrofil sayısı, lenfosit yüzdesi ve çok daha belirgin olarak nötrofil yüzdesi ve hepsidin değeri kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Hepsidinin primer HBS hastalarında ROC eğrisi kullanılarak yapılan analizinde sensivite %87,5; spesifite %55; pozitif kestirim %66; negatif kestirim %81,5 idi. Eğri altında kalan alan 0,712 saptandı. Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) ile yapılan değerlendirmede HBS'li hastalarda kötü uyku kalitesi oranı, kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p ˂ 0,05). Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ile değerlendirilen depresyon oranı HBS grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p˂0,05). SONUÇ: Çalışmamızda primer HBS hastalarında serum hepsidin düzeyi sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Bulgularımız serum hepsidin düzeyi ölçümünün HBS tanı testi olarak kullanılabileceğini telkin etmektedir fakat bu konuda büyük ölçekli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bununla birlikte literatürle uyumlu olarak çalışmamızda HBS'de uyku kalitesi bozulmuş, depresyon skorları da sağlıklı kontrol grubuna göre artmış bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Huzursuz bacak sendromu, serum hepsidin, demir

DemirHepsidinHuzursuz bacak sendromu
Semra Alaçam Köksal
Sakarya University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnme sonrası spastisitede spinal refleksler ve botulinum a toksin uygulamasının etkileri

Bu çalışma, İnme sonrası spastisite gelişen hastalarda spastisiteli alt ekstremitede spinal refleks değişimlerini incelemek, inmeli hastaların spastik alt ekstremitesinde olan spinal refleks değişimlerini inmeli hastaların sağlam alt ekstremitesi ve sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırmak amacı ile gerçekleştirildi. Bir başka amacı ise inme sonrası spastisite gelişen alt ekstremiye uygulanan Botulinum A Toksin (BoNT) uygulamasının hem spastik alt ekstremitede hemde sağlam alt ekstremitede ki spinal refleks değişimine etkisini ve bu sayede BoNT uygulamasının santral ve periferik etkisini incelemeyi amaçladık. Çalışmaya yaş ortalaması 56 (±12) yıl olan 14 inmeli, yaş ve cinsiyet olarak eşleştirilmiş yaş ortalaması 61 (±16) yıl olan 14 sağlıklı birey alındı.Çalışmaya katılan tüm bireylerin sosyo-demografik özellikleri kaydedildikten sonra çalışma grubunun tüm bireylerine BoNT uygulama öncesi ve uygulama sonrası 1. ay ve 3. ayda Modifiye Rankin Skalası(MRS), Modifiye Ashwort Skalası (MAS)değerleri not edilerek, disinaptik inihibisyon, presinaptik inhibisyon ve postaktivasyon depresyonyüzdesi ölçümü yapıldı. Kontrol grubunun çalışılan alt ekstremitesine tek bir defa disinaptik inhibisyon, presinaptik inhibisyon ve postaktivasyon depresyon yüzdesi ölçümü yapıldı. İnme sonrası spastisite gelişençalışma grubunun alt ekstremitesinde;sağlam alt ekstremite ve kontrol grubuna göre disinaptik inihibisyon, presinaptik inhibisyon ve postaktivasyon depresyon yüzdesi azalmış olarak tespit edildi. Bu azalma disinaptk inhibisyon için özellikle 2 ve 5 ms interstimulus intervalde iken presinaptik inhibisyon için 20, 80, 100, 150 ms interstimülüs intervalde idi.BoNT uygulama sonrası 1.ay ve 3.ayda yapılan incelemelerde çalışma grubunun spastik alt ekstremitesinde azalmış olan disinaptik ve presinaptik inhibisyonun artarak çalışma grubunun sağlam alt ekstremitesi ve kontrol grubunun çalışılan alt ekstremitesi ile benzer düzeylere ulaştığı tespit edildi.BoNT uygulama öncesi çalışma grubunun spastik alt ekstremitesinde azalmış olan postaktivasyon depresyon yüzdesi BoNT uygulama sonrası 1. ayda çalışma grubunun sağlam alt ekstremitesi ve kontrol grubunun çalışılan alt ekstremitesi ile benzer düzeylere ulaştığı, BoNT uygulama sonrası 3. ayda ise çalışma grubunun sağlam alt ekstremitesi ve kontrol grubunun çalışılan alt ekstremitesine göre azalmış olarak tespit edildi. BoNT uygulama öncesiçalışma grubunun sağlam alt ekstremitesi ile kontrol grubunun disinaptik inhibisyon düzeyi normal sınırlarda iken BoNT uygulama sonrası 1.ayda çalışma grubunun sağlam alt ekstremitesinde disinaptik inhibisyonun azaldığı tespit edildi. Bu çalışma ile spastisiteli hastalarda presinaptik inhibisyonun, disinaptik inhibisyonun ve postaktivasyon depresyon yüzdesinin azaldığı tespit edilmiştir. BoNT uygulamasının hastaların klinik değerlendirme olan MRS ve MAS değerlerinde bir düzelme sağladığı gibi; presinaptik, disinaptik ve postaktivasyon depresyon yüzdesini arttırıcı etkisiyle elektrofizyolojık olarak da düzeltmektedir.BoNT uygulamasının sağlam ekstremitede ki spinal refleks değişimi yapması BoNT'un santral etkimekanizmasını desteklemektedir. Anahtar Kelimeler:Botulinum A toksin, disinaptik inhibisyon, postaktivasyon depresyon, presinaptik inhibisyon, spastisite

Botulinum toksinleriDepresyonKas spastisitesi+3
Edip Gültekin
Bolu Abant Izzet Baysal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

El ve ense sempatik deri yanıtları ile kan basıncı arasındaki ilişkinin araştırılması

Esansiyel hipertansiyonun (HT) doğrudan tanımlanmış bir nedeni bulunmamakla birlikte sempatik aşırı aktivasyonun risk faktörleri arasında olduğu uzun yıllardır tartışılmaktadır. Bu çalışma; yeni tanı almış farklı evrelerdeki esansiyel hipertansif hastalarda sempatik nöral mekanizmaların daha iyi anlaşılmasını sağlamak ve sempatik deri yanıtı (SDY) ölçümlerinin enseden kayıtlanmasının kardiyak sempatik innervasyonu göstermede elden kayıtlamaya göre daha duyarlı olup olmadığını araştırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya bilinen herhangi bir kronik hastalık ve/veya ilaç kullanım öyküsü bulunmayan yaş ortalaması 34.4±8.6 olan 10 kadın, 12 erkek olmak üzere toplam 22 evre 1 HT'li hasta, yaş ortalaması 37.2± 8.8 olan 2 kadın 28 erkek olmak üzere toplam 30 evre 2 HT'li hasta ve yaş ortalaması 32.3±8.3 olan 17 kadın, 11 erkek olmak üzere toplam 28 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Her olgunun sağ ve sol olmak üzere iki yanlı kan basıncı değerleri ölçülmüş ve ardından ense ve el bölgelerinden iki yanlı SDY çalışılmıştır. Evre 1 HT grubunda, sağlıklı kontrol ve evre 2 HT grubuna göre ense ve el SDY amplitüd değerleri istatiksel olarak anlamlı oranda yüksek bulunmuştur. Ayrıca evre 1 HT'si olan hastaların tamamında bilateral ense SDY elde edilebilmişken, sağlıklı kontrol grubunun %50'sinde ve evre 2 HT grubunun ise %70'inde bilateral ense SDY elde edilebilmiştir. Bilateral yanıtlı gruplar değerlendirildiğinde maksimum amplitüdlerden dört kayıt konumunda aynı uyaranla ve farklı uyaranla eş zamanlı olarak ortaya çıkanlar karşılaştırıldığında alt gruplarda istatiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0.05). Bu çalışma HT'nin başlangıç döneminde sempatik aktivitede artış olduğunu ve ilerleyen dönemlerde bu artışın regrese olduğunu, erken dönemdeki bu artışın gösterilmesinde ense SDY ölçümlerinin elden yapılan ölçümlere göre daha iyi sonuç verdiğini göstermiştir. Anahtar kelimeler: Hipertansiyon, kan basıncı, otonom sinir sistemi, sempatik aktivasyon, sempatik deri yanıtı

ElEnseGalvanik deri cevabı+4
Merve Önerli
Bolu Abant Izzet Baysal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Myastenia gravis hastalarında yorgunluğun incelenmesi

Giriş Yorgunluk, Myastenia Gravis hastalarında sık saptanan ve çok boyutlu bir problemdir. Bu çalışma ile katılımcılarda saptanan yorgunluğun hastalık ve kişiye özel değişkenlerle ilişkisi, yorgunluğun nedeni ve hastalık yükü üzerine değerlendirilme yapmak amaçlanmaktadır. Metot 53 MG hastası (farmakolojik remisyon ya da minimal bulgusu olan) çalışmaya dahil olmuştur. MG hastaları pozitif antikor testi, repetetif incelemelerde dekrement yanıt ya da tek lif EMG'de uzamış jitter yanıtı ile tanı almıştır. Sonrasında hastalar myastenik kötüleşme öyküsüne göre iki gruba ayrılmıştır.Yorgunluk CIS-F, MG-QoL, QMG-Skoru, dinamometri ile el sıkma gücü ile değerlendirilmiştir. Sonuçlar Ortalama CIS skoru 72 saptandı. Cut-off değer 40 olarak alındığında hastaların %80'i "yorgun" olarak değerlendirilmiştir. Kötüleşme olan grup daha yüksek CIS-Total, CIS-Fiziksel aktivite, CIS-subjektif algı yorgunluk skorları ile bulber ve ekstremite güçsüzlük skorları ve kaliteli yaşam ölçeği skorlarına sahiptir. Ayrıca yorgunluk QMG-bulber, ekstremite, el skma güç kaybı ve yaşam kalitesi skorları ile güçlü pozitif korelasyon göstermiştir. Yorgunluk yaş, hastalık süresi, erken veya geç başlangıç, alkol, sigara kullanımı ile korelasyon göstermemiştir. Sonuç Yorgunluk MG hastaları için sık bir problemdir. Sorun sadece fiziksel yorulabilirlik değil aynı zamanda bu hastalar hem düşük yaşam kalitesine sahip hem de hastaların yorgunluk algısında sorun mevcuttur. Yorgunluk periferal orijinlidir. Myastenik Kriz grubundaki daha düşük skorlar bu nedenle nöromuskuler kavşaktaki hastalık yükü ile açıklanabilir. Myastenik krizi önlemek, bulber ve jeneralize semptomu olan bireylerde daha agresif tedavi, fiziksel aktivite artışı yorgunluğun engellenmesi açısından önemli olabilir.

Hastalık şiddeti indeksiMyasthenia gravisYorgunluk+1
Rahmi Tümay Ala
Dokuz Eylül University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiyopatik Parkinson hastalarında, MR görüntülemede Substansiya Nigrada nöromelanin kaybının hastalık evresi ile korelayonunun değerlendirilmesi ve Parkinson Plus Sendromlu hastalarda ayırıcı tanıdaki yerinin araştırılması

İdiyopatik Parkinson Hastaları'nda, MR Görüntülemede Substansiya Nigra'da Nöromelanin Kaybının Hastalık Evresi ile Korelasyonunun Değerlendirilmesi ve Parkinson Plus Sendrom'lu Hastalarda Ayırıcı Tanıdaki Yerinin Araştırılması Bu çalışmada amacımız, Parkinson hastalığının tanısını ve ayırıcı tanısını iyileştirmeye yönelik katkıda bulunmaktır. Poliklinik başvurularında, İPH ya da Parkinson Plus Sendromu ön tanısı düşünülüp MRG'a yönlendirilmiş hastalarda; kontrol muayenelerinde MRG'de nöromelanin kaybının incelenerek, bu kaybın İPH'da, hastalık evresi ile korele olup olmadığı, nöromelanin MRG görüntülemesinde Parkinson Plus Sendromlarında nasıl bir etkilenme olduğu değerlendirilerek İPH ayırıcı tanısında kullanılıp kullanılamayacağı amaçlanmıştır. Retrospektif ve kesitsel olarak planlanmış bu çalışmaya; Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Tıp Fakültesi Nöroloji polikliniğine rutin kontrolleri için 30.09.2020 ve 04.05.2023 tarihleri arasında başvuran; 18 yaş ve üzeri, UKBBPDS kriterlerine uygun İPH tanısı alanlar ve klinik olarak Parkinson Plus Sendromu tanısı alanlar ve kontrol grubu olarak nörodejeneratif hastalığı olmayan kişiler dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan kişilerin sistemde nörogörüntüleme olarak Nöromelanin-MRG yapılmış olmasına dikkat edilmiştir. İdiyopatik Parkinson Hastaları'na, hastalığın evrelendirilmesi için Hoehn& Yahr Evrelemesi ve UPDRS yapılmıştır. Çalışmamızda vizüel değerlendirmede; sağ ve sol taraflarda; lateral ve medianda kayıp görülme oranı İPH'lı kişilerde, kontrol grubuna anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Sağ ve sol medial kayıpta farklılık görülmemiştir. ROİ-Sİ ile bakıldığında gruplar arasında bölgesel farklılık bulunmamış ayrıca aynı taraflı crus cerebriye kıyaslandığında da farklılık bulunmamıştır. Çalışmamızda vizüel bakıda; sağ lateral, median ve medialde kayıp görülme oranı İPH' lı bireylerde, MSA ve PSP gruplarına göre anlamlı yüksek bulunmuştur. İPH olarak değerlendirilen bireylerde; Hoehn&Yahr ve UPDRS ile bulunan hastalık evresi ile kaybın gerek vizüel incelemede, gerekse ROİ-Sİ ile incelemede birbiri ile korele olmadığı görülmüştür. MSA türleri kendi aralarında ROİ-Sİ ile değerlendirildiğinde sağ taraf MSA-P hastalarında, MSA-C' ye göre median ve medialde daha fazla kayıp bulunmuştur. Çalışmamızdan elde edilen veriler, İdiyopatik Parkinson Hastaları'nda vizüel değerlendirme sonucunda; normal bireylerden ayırt etmede lateral ve median bölgede kayıp olduğunu göstermektedir, ek olarak diğer Parkinsonizm gruplarından farklı olarak tüm bölgelerde kayıp gösterdiği sonucu elde edilmiştir. İdiyopatik Parkinson Hastaları'nda tanıyı iyileştirmeye ve erken aşamada başvuran Primer Parkinsonizm Hastaları'nı birbirinden ayırmaya yönelik görüntüleme biyobelirteçlerine ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İdiyopatik Parkinson Hastalığı, Parkinson Plus Sendromları, Nöromelanin-MRG

Sultan Didem Aydeniz
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Eppsteinbarr virüs yüksek titrede pozitif olan Multipl skleroz'lu bireylerde erken tanı almanın atak şiddeti ve lezyon yayılımı üzerindeki etkisinin incelenmesi

Multipl skleroz (MS), santral sinir sisteminin enflamatuvar ve demiyelinizan tipte hastalığıdır. Hastalığın nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte birtakım genetik ve çevresel risk faktörlerinin hastalığın gelişiminde rol oynadığı düşünülmektedir. Günümüzde üzerinde en çok durulan çevresel risk faktörlerinden biri de Epstein Barr Virüstür (EBV). EBV sağlıklı toplumun %90'ını etkileyen bir virüstür. Seroepidemiyolojik çalışmalar, önceden EBV maruziyeti olan bireylerin MS olma riskinin daha yüksek olduğunu göstermiştir. Seronegatif hastalarda MS riski çok düşüktür. Son dönemlerde üzerinde durulan bir diğer konu, EBV antikoru pozitifliğinin, MS'in şiddeti ve aktivitesiyle ilişkisidir. Fakat bu konu henüz tartışmalıdır. Literatürde MS - EBV antikoru ilişkisini inceleyen çalışmalar genelde antikorun pozitifliğinin tedaviye yanıtla bağlantısına yoğunlaşmıştır. EBV antikoru pozitif olan bireylerde erken tanı almanın prognoza olan etkisi bilinmemektedir. Çalışmanın amacı erken ve geç tanı almış MS'li bireylerde EBV antikoru pozitiflik seviyelerinin karşılaştırılması ve EBV antikor titresinin atak şiddeti üzerine etkisini araştırmaktır. İkincil olarak, erken tanı alanlarda EBNA antikoru yüksek titre pozitifliğinin prognoza olan etkisini incelemek amaçlanmıştır. Çalışmaya 69 RRMS'li birey dahil edilmiştir. Hastaneye ilk başvurularında; fiziksel (9 Hole Peg Test - 9HPT), (Timed 25 Foot Walk Test - 25FTW), bilişsel (Brief Visuospatial Memory Test – BVMT, California Verbal Learning Test – CVLT, Symbol Digit Modalities Test - SDMT) testler uygulanmıştır. Engellilik değerlendirilmesinde uzun yıllardır standart kullanımı olan Expanded Disability Status Scale (EDSS) de kullanılmıştır. Son çekilen MRG'lerdeki lezyon yükleri ve lezyon lokalizasyonları incelenmiştir. Atak sınıflandırılması yapılmış, demografik verilerden yaş ve cinsiyetin etkileri incelenmiştir. P değeri <0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Yapılan analizler sonucunda MS'de atak sayısının artmasının EBNA titresi yüksekliği ile korelasyon gösterdiği fakat EBNA titresiyle geç tanı almanın anlamlı ilişkisinin olmadığı saptanmıştır. Atak tipi ve MRG'nin EBNA ile ilişkisi incelendiğinde, spinal atağı olan veya MRG'de spinal lezyonu olan hastaların EBNA titrelerinin anlamlı oranda yüksek olduğu saptanmıştır. Son 1 ayda İVMP almış hastaların EBNA titreleri anlamlı derecede düşük ve atak dönemine yakın dönemde tanı almış hastaların EBNA titreleri anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. MS'in EBV antikorlarıyla ilişkisinin tam anlaşılabilmesi için daha çok veriye ve daha çok çalışmaya ihtiyaç olmakla birlikte, bu çalışmada; EBNA titresinin MS'deki MRG yüküne, atak tipine ve hastalığın aktivitesine olan etkileri incelenmiş ve önemi vurgulanmıştır.

Epstein-barr virüs enfeksiyonlarıErken teşhisHastalık şiddeti indeksi+2
Önder Ölmez
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parkinson hastalarında erken sabah off dönemlerinin değerlendirilmesi

Amaç: Erken sabah off (ESO) dönemi, Parkinson hastalarında ilk ortaya çıkan motor komplikasyonlardan biridir. ESO dönemleri dizabiliteye yol açarak hastaların yaşam kalitelerini önemli ölçüde azaltmaktadır. Gastropareziye bağlı günlük alınan ilk doz levodopanın gecikmiş etkisi ile ortaya çıktığı düşünülmekle birlikte bu konuda yeterli çalışma bulunmamaktadır. Biz çalışmamızda ESO sıklığını ve demografik veriler, gastroparezi semptomları, uyku parametreleri ve yaşam kalitesi ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Bu kesitsel analitik çalışmaya, rutin poliklinik kontrollerine başvuran 90 idiyopatik Parkinson hastası dahil edilmiştir. Hastalara ESO'nun gastroparezi semptomları, uyku parametreleri, non motor semptomlarla ilişkisini sorgulayan bir anket uygulanmıştır. Hastalığın evresi Hoehn&Yahr ile yaşam kalitesi PDQ-8 ile değerlendirilmiştir. Bulgular: ESO, hastalığın hemen her evresinde sıklıkla görülmekte olup, hastaların %42,2'sinde saptanmıştır. Gastroparezi semptomları ile ESO arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0.05). ESO olan hastalarda ortalama 3 gastroparezi semptomu saptanırken, ESO olmayan hastalarda ortalama 1 gastroparezi semptomu saptanmıştır. ESO sırasında en sık görülen semptomlar ise yatakta dönme/yataktan kalkma güçlüğü ve yorgunluktur. Gece toplam uyku süresi azaldıkça ve gece uyanıklık sayısı arttıkça ESO sıklığı artmaktadır (p<0.001). Ayrıca ESO olan hastaların yaşam kalitelerinin belirgin ölçüde azaldığı görülmüştür (p<0.001). Sonuç: ESO Parkinson hastalığının tüm motor evrelerinde sık görülen bir semptom olup, hayat kalitesini negatif yönde etkilemektedir. ESO ile gastroparezi semptomları arasında belirgin bir ilişki mevcuttur. ESO ve gastroparezi semptomlarının sorgulanması, bu hasta grubunun daha iyi tedavi edilebilmesi açısından oldukça önemli bir adımı oluşturmaktadır

Belirti ve semptomlarGastopareziMide+5
Ela Simay Zengin
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küme başağrısı hastalarında demografik özellikler, atak ve dönem özellikleri ve atak ve profilaktik tedavi yanıtları

Amaç: Küme başağrısı (KB), toplumda her 1000 kişiden yaklaşık 4'ünde görülen, şiddetli ve işlevselliği kısıtlayıcı bir primer başağrısı bozukluğudur. KB'nin iyi bilinmemesi nedeniyle hastalar sıklıkla yanlış tanılar almakta ve doğru tedaviye ulaşmada gecikmeler yaşamaktadır. Bu çalışmanın amacı, merkezimizde takip edilen KB hastalarının klinik özelliklerini retrospektif olarak değerlendirmek, geçmişte aldıkları yanlış tanıları belirlemek ve uygulanan tedavilere yanıtlarını incelemektir. Yöntem: Çalışmaya, 2018 yılında yayınlanan Başağrısı Bozukluklarının Uluslararası Sınıflaması'nın üçüncü baskısında bulunan küme başağrısı tanı kriterlerini karşılayan, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı'nda takipli KB hastaları dahil edilmiştir. Demografik veriler, klinik özellikler, tedavi yanıtları ve tanı gecikmeleri analiz edilmiştir. Tedavi etkinliklerini ve sonuçları etkileyen faktörleri değerlendirmek için istatistiksel analizler yapılmıştır. Bulgular: Çalışmaya toplam 89 KB hastası dahil edilmiş olup, erkek/kadın oranı 10:1 olarak bulunmuştur. Hastalığın başlangıç yaşı ortalama 28,5 yıl iken, tanı gecikme süresi ortalama 6,2 yıl olarak belirlenmiştir. Oksijen tedavisi ve sumatriptan enjeksiyonları, sırasıyla %80,9 ve %85,7 oranlarında yüksek tutarlı yanıt oranları ile dikkat çekmiştir. Diğer tedaviler, örneğin nazal lidokain ve frovatriptan, değişken etkinlik göstermiştir. En sık kullanılan profilaktik tedaviler olan verapamil ve metilprednizolon, sırasıyla %78,95 ve %79,31 oranlarında tutarlı yanıt oranlarına sahiptir. Ayrıca, hastaların %82,8'inin başlangıçta migren veya sinüzit gibi yanlış tanılar aldığı tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmanın bulguları, KB'nin tanı ve tedavi süreçlerinde farkındalığın artırılması gerektiğini vurgulamaktadır. Oksijen tedavisi ve sumatriptan enjeksiyonları, KB ataklarının yönetiminde oldukça etkili tedavi seçenekleri olarak öne çıkmaktadır. Verapamil ve metilprednizolon gibi profilaktik tedaviler de önemli ölçüde etkilidir. KB'nin yönetiminde, hastaların bireysel özelliklerine ve yanıtlarına göre özelleştirilmiş tedavi planları gerekmektedir. Gelecekteki araştırmalar, tedavilerin uzun vadeli etkinliği ve güvenliği üzerine odaklanmalı ve tedavi stratejilerinin sürekli olarak iyileştirilmesine katkı sağlamalıdır.

Sultan Şeyma Taşkın
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multipl sklerozlu bireylerde sosyal bilişin yapısal ve fonksiyonel konnektivite ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışma ile Multipl Skleroz'da (MS) sosyal bilişin, genel biliş ve nörogörüntüleme verileri ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ek olarak, sosyal bilişsel etkilenme ile depresyon-anksiyete ve fiziksel engellilik arasındaki ilişki incelenmiştir. Method: Çalışmaya 41 MS'li birey ve 28 sağlıklı kontrol olmak üzere 69 katılımcı dahil edildi. Her iki grupta sonuç ölçümleri olarak Kısa Uluslararası Kognitif Değerlendirme (Brief International Cognite Assessment for MS - BICAMS), Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT), Gaf Testi, Yüzlerden Duygu Tanıma Testi (YDT), Empati Ölçeği, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD), 2 Dakika Yürüme Testi (2DYT), 9 Delikli Peg Testi (9-DPT) kullanıldı. MS'li bireylerde ek olarak Zamanlı 25 Adım Yürüme Testi (Z25AYT) kullanıldı. Tüm katılımcıların yapısal nörogörüntüleme verileri, 3 T, 3 boyutlu T1 MRG'den elde edildi. Elde edilen veriler gruplar arasında genelleştirilmiş lineer model kullanırak karşılaştırıldı. Bulgular: MS'li bireylerle ve sağlıklı kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi ve tahmini toplam intrakraniyal volüm (ICV) açısından anlamlı fark gözlenmedi (p>0,005). MS'li bireylerle sağlıklı kontroller genel ve sosyal bilişsel, fiziksel ölçümler bakımından karşılaştırıldığında; empati ölçeği, depresyon ve anksiyete, üst ekstremite ve alt ekstremite fonksiyon ölçümleri arasında anlamlı fark bulundu (p<0,005). MS'li bireylerin %36,8'inde Empati ölçeğinde, %36,8'inde GZOT'de, %21,1'inde YDT testinde ve %21,1'inde Gaf testinde bozulma bulundu. Kontrol grubunda ise katılımcıların; %17,9'unda empati ölçeğinde, %17,9'unda GZOT'de, %17,9'unda YDT testinde ve %14,3'ünde Gaf testinde bozulma bulundu. Her bir testte bozulması olan MS'li bireyler ile bozulması olmayan MS'li bireyler kortikal ve subkortikal beyin volümleri bakımından karşılaştırıldığında Gaf testinde anlamlı faklılık görülmezken (p>0,005), GZOT'de sol postosterior singulat ve sağ lingual korteks, YDT testinde korpus kallozumun anterior parçası ve sol pericalcarine korteks kalınlığı, Empati ölçeğinde sol amigdala ve sol anterior singulat korteks kalınlığı bakımından anlamlı farklılıklar bulundu. Sonuç: Bu çalışma ile MS'lilerde sosyal bilişin, genel bilişsel bozukluk olmadan da bozulabileceği, depresyon ve fiziksel engellilikle doğrudan ilişkili olmayabileceği vurgulanmıştır. Daha da önemlisi, MS'deki sosyal bilişsel performans, sosyal bilişsel bağlantısallıkla ilişkili alanların atrofisi ile ilişkilidir.

AnksiyeteBedensel engellilerBiliş+5
Abdullah Taha Aslan
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

BOS destekli erken-başlangıçlı alzheimer hastalığı tanılı hastalarda düşük N1 görsel uyarılmış yanıtları

Erken başlangıçlı Alzheimer hastalığında(EBAH) tanıya kadar geçen süre geç başlangıçlı vakalara göre uzundur. Tanıda eğitim, kültür gibi demografik özelliklerden daha az etkilenen objektif tanısal gereçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Çalışmanın amacı, pasif izleme paradigması ile kaydedilen N1 olaya-ilişkin potansiyel bileşeninin EBAH olguları ile sağlıklı kontroller(SK) arasındaki farklarını incelemek ve EBAH tanısında N1 bileşeninin kullanılabilirliğinin araştırılmasıdır. 17 beyin omurilik sıvısı(BOS) biyobelirteci destekli EBAH olgusu ile bu olgularla yaş, eğitim, cinsiyet açısından eşleştirilmiş 17 sağlıklı kontrolün verileri incelenmiştir. Ayrıntılı nöropsikolojik değerlendirmeleri yapılmış olan hasta ve sağlıklıların pasif izleme paradigması ile kayıtlanan OİP'leri çalışma kapsamında analiz edilmiştir. 10 cd/m2 şiddetinde ışık uyaranının kullanıldığı çalışmada frontal, santral, parietal ve oksipital olokasyonlarında orta hattan kayıtlanan N1 bileşeni(130-200 ms) ortalama genlik değerleri gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Ayrıca N1 bileşeni anterior (frontosantral) ve posterior (parietooksipital) iki alt bileşene ayrılmıştır. N1 alt bileşenleri ile BOS biyobelirteç değerleri ve bilişsel kompozit Z-skorları arasında korelasyon analizleri yapılmıştır. Ortalama N1 genlik değerlerinin duyarlılık ve özgüllüğünün belirlenmesi için ROC analizi yapılmıştır. Yapılan analizlerde Grup*Lokasyon (AP) etkileşim etkisi saptanmıştır [F(3,96)=5,040, p=,018]. İleri analizlerde EBAH'ların hem frontal alandan alınan N1 ortalama genlik değerlerinin(p=,001), hem de santral alanlardan alınan N1 ortalama genlik değerlerinin(p=,003), SK'larda elde edilen değerlere göre daha düşük olduğu görülmüştür. Bu bulguların aksine parietal ve oksipital alanlarda grupların birbirinden farklılaşmadığı gözlenmiştir (sırası ile; p=,128, p=,894). Ayrıca modelde Grup ana etkisi saptanmıştır [F(1,32)=5,614, p=,024]. İleri analizlerde EBAH'ların N1 ortalama genlik değerlerinin SK'lardan düşük olduğu bulunmuştur (p=,024). Diğer yandan BOS Aß(1-42) değerleri ile posterior N1 ortalama genlik değerleri arasında yüksek düzeyde anlamlı korelasyon bulunmuştur.(p=,011) Bunların yanında frontosantral ortalama N1 genlik değerinin -3,14 mikrovolt kesme noktasında %100,0 duyarlılık %59,0 özgüllük değerleri ile sağlıklı kontrol ve EBAH gruplarını birbirinden ayırt edebildiği saptanmıştır. Çalışma bulguları, anterior N1 genlik değerlerinin EBAH tanısında bir tarama testi olarak kullanımını desteklemektedir.

Alzheimer hastalığıOlay ilişkili potansiyellerSerebrospinal sıvı
Deniz Atılgan
Dokuz Eylül University
2021
00