Adnan Menderes University
Anabilim Dalı

Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı

Adnan Menderes University

167

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Hemşirelerin problem çözme becerileri ve atılganlıkları arasındaki ilişkinin incelenmesi

Araştırma, hemşirelerin problem çözme becerileri ile atılganlıkları arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla analitik- kesitsel olarak planlanmıştır. Araştırmanın evrenini 2011 yılı itibariyle ve araştırma takvimi süresince Muğla ili Muğla Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi?nde çalışan 300 hemşire oluşturmaktadır. Araştırma verileri, tanımlayıcı özellikleri içeren Kişisel Bilgi Formu, Rathus Atılganlık Envanteri ve Gözden Geçirilmiş Sosyal Sorun Çözme Envanteri (GGSSÇE) ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, tanımlayıcı istatistikler, yüzdelik, Kruskal Wallis, Bağımsız iki örneklem T testi, Tek yönlü Varyans Analizi, Mann-Whitney-U, Pearson Korelasyon Analizi, Kolmogorov-Smirnov, Levene testi kullanılmıştır. Bekarların, çocuğu olmayanların, uzun süre şehirde yaşamış olan hemşirelerin atılganlık düzeyleri daha yüksek bulunmuştur. 40 yaş üstü hemşirelerin akılcı sorun çözme tarzı puanı, diğerlerine göre daha yüksek, servis hemşirelerinin olumsuz sorun yönelimi ve dürtüsel-dikkatsiz sorun çözme tarzı puan ortalaması daha yüksek, yönetici hemşirelerin ise toplam SPSI-R puanları daha yüksek bulunmuştur. Yine yönetimdeki hemşirelerin olumsuz sorun yöneliminin poliklinik ve klinik hemşirelerine göre daha az olduğu, poliklinik hemşirelerinin olumsuz sorun yöneliminin ise daha yüksek olduğu görülmüştür. Kadrolu hemşirelerin olumlu sorun yönelimi, akılcı sorun çözme tarzı, toplam SPSI-R puanı ve atılganlık puan ortalamalarının daha yüksek, olumsuz sorun yönelimi, kaçıngan sorun çözme tarzı ve dürtüsel dikkatsiz sorun çözme tarzı puan ortalamalarının ise daha düşük olduğu, kadrolu olmayan hemşirelerin ise kaçıngan sorun çözme tarzı puanı daha yüksek, atılganlık düzeyinin de daha düşük olduğu bulunmuştur. Hemşirelerin annesi okur yazar olmayanların toplam SPSI-R puan ortalaması daha yüksek bulunmuş, olumsuz sorun yönelimi puanı ise daha düşük bulunmuştur. Hemşirelerin RAE puanı (21,90 22,95), toplam SPSI-R puan ortalamasının (13.76 2,44), hemşirelerin sorun çözme becerilerinin ve atılganlıklarının ortalamanın üstünde olduğu bulunmuştur. Atılganlığa göre sorun çözme puan ortalamalarının istatistiksel açıdan anlamlı olduğu, atılganlık ile sorun çözmeye ilişkin tüm ölçekler arasındaki ilişkinin anlamlı olduğu bununla birlikte, en güçlü ilişkinin atılganlık ile toplam SPSI-R arasında olduğu bulunmuştur. Hemşirelerin GGSSÇE ve alt ölçekleri ile atılganlıkları ile ilişkili faktörler ise; anne eğitim durumu, çalışılan birimdeki görev, çalışılan birim, çocuk sayısı ve uzun süre yaşanılan yer olarak bulunmuştur. Bu sonuçlar doğrultusunda, atılganlık ve sorun çözmenin birlikte geliştirilmesinin her iki beceriyi de olumlu yönde etkileyeceğini düşünerek, bazı önerilerde bulunulmuştur. Anahtar kelimeler: Hemşirelik, Problem çözme, Atılganlık

AtılganlıkHemşirelerHemşirelik+3
Hatice Polat
Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obsesif kompulsif bozukluk alzheimer tipi demans gelişiminde bir risk faktörü müdür?

Amaç: Bellek ve diğer bilişsel işlevlerde çeşitli sorunlar olduğu bilinen OK belirtilerin ileride AD oluşmasında bir risk etmeni olup olmadığını incelemektir. OK belirtiler çeşitli bellek bozukluklarına neden oluyorsa bu hastaların ileri dönemlerde demans gibi bellek başta olmak üzere çeşitli nörobilişsel belirtilerle giden ilerleyici ve kronik bir hastalığa zemin hazırlaması olası görünmektedir. Eğer böyle bir ilişki bulunabilirse, OK belirtilerin yaş, cinsiyet, ailede demans öyküsü, kişide depresyon öyküsü gibi AD için bir risk etmeni olup olmadığı anlaşılmış olacaktır. OKB ve kontrol grubunu özellikle sözel bellek açısından karşılaştırmamızdaki amaç OKB deki bilişsel sorunları saptayıp AD gelişimi ile ilgili bağlantılar için bir ön veri kaynağı oluşturmaktır. Yöntem: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji ve Psikiyatri Polikliniğine başvuran yapılan inceleme ve değerlendirme sonucunda klinik olarak AD tanısı konulan 39 hasta (Grup 1); AD hastalarıyla klinik değişkenler yönünden karşılaştırma yapmak için yaş, cinsiyet ve eğitim yönünden eşleştirilmiş 30 sağlıklı kontrol (Grup 2); Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalına başvuran DSM-IV tanı ölçütlerine göre OKB tanısı alan 32 hasta (Grup 3); OKB hastalarından elde edilecek verileri karşılaştırmak için kontrol grubu olarak yaş, cinsiyet ve eğitim açısından eşleştirilmiş herhangi bir fiziksel ve psikiyatrik bozukluğu olmayan 26 sağlıklı kişi (Grup 4) alınmıştır. Tüm gruplara Yale-Brown Obsesyon-Kompulsiyon Ölçeği (Y-BOKÖ), Alzheimer Hastalığı Değerlendirme ölçeği-Bilişsel Alt ölçeği" (ADAS- cog) , Mini Mental Durum İncelemesi Testi" (MMDM) , Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ) , Hamilton Anksiyete Değerlendirme (HADÖ), DSM-IV Eksen I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I) ve DSM-III-R-Kişilik Envanteri (SCID-II) uygulanmıştır. Bulgular: ADAS-Cog Kelime hatırlama ve kelime tanıma alt madde skorlarının OKB grubunda OKB-kontrol grubuna göre daha yüksek, AD grubunda ise ADAS-Cog toplam ve alt madde skorları diğer tüm gruplardan daha yüksek saptanmıştır. AD hastaları OK belirtiler açısından incelendiğinde, AD hastalarında yaşam boyu ve güncel OK belirtilerin ortalama sayısının; güncel YBOCS skorlarının; yaşam boyu biriktirme, kontrol ve simetri obsesyon ve kompulsiyonlarının; güncel biriktirme ve kontrol etme obsesyon ve kompulsiyonlarının Alz-Kontrol grubuna göre daha fazla olduğu ve sadece biriktirme belirtilerinin OKB grubundan da anlamlı olarak daha fazla olduğu saptanmıştır. OKKB açısından AD grubunda Alz- kontrolüne göre anlamlı olarak fark saptanmıştır. Yaşam boyu OK belirtileri olan AD hastaları ile olmayanlar OK belirtileri olan grupta bilişsel olarak daha fazla yıkım olup olmadığını belirlemek amacıyla ADAS-cog ve alt ölçekleri açısından ve demans süresi açısından karşılaştırılmış ve anlamlı fark bulunamamıştır. Yaşam boyu var olan obsesyonların ortalama sayısı ve OK belirti süresinin ve güncel OK belirtilerin şiddeti ile AD hastalarında demansın süresi, depresyon, anksiyete ve MMDM ile ADAS-Cog toplam ve alt madde skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bağıntı bulunamamıştır Sonuç: Araştırmamız AD hastalarının geçmişinde OKB ve OKKB'yi bir risk etkeni olup olmaması yönünden inceleyen ilk çalışmadır. AD hastalarının yaşam boyu biriktirme, kontrol ve simetri OK belirtilerinin ve OKKB nin kontrol grubuna göre daha fazla olduğu ve AD gelişiminde bir risk faktörü olabileceği düşünülmektedir. Özellikle biriktirme davranışının kişilikten bağımsız bir örüntü sergilediği yaşam boyu biriktirme ve OKKB'si olanların OKB nin ayrı bir alt tipi olup olmadığı bilinmemektedir. Bizim bulgularımıza göre AD başlamadan önce var olan OK belirtiler AD gelişiminde önemli bulunmakla birlikte, bu belirtiler demansın daha erken başlaması ve bilişsel belirtilerin daha kötü olmasıyla ilişkili görünmemektedir. Bu nedenle AD başlamadan önce bulunan OK belirtilerin AD hastalığı sürecinde ne gibi etkilere yol açabileceğini anlayabilmek için, ileride yapılacak klinik, epidemiyolojik, genetik, nöropsikolojik ve beyin görüntüleme çalışmalarına gereksinim vardır.

Alzheimer hastalığıBellekBellek bozuklukları+4
Ayşe Döndü
Adnan Menderes University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ki̇şi̇li̇k bozukluğunun ki̇şi̇li̇k özelli̇kleri̇ni̇n semanti̇k bellekteki̇ özeti̇ üzeri̇ne etki̇si̇

Kim olduğumuz, nasıl biri olduğumuz sorusuyla karşılaştığımızda, hızlı biçimde yanıt verebilmek için, yıllar içinde semantik belleğimizde oluşturulmuş olan kişilik özelliklerimize ilişkin özete başvurduğumuz bilinmektedir. Dolayısıyla sözü edilen semantik özbilgi kimlik duygumuzun köşe taşlarından birini oluşturmaktadır. DSM-5 alternatif kişilik bozukluğu modeline göre, sağlıklı kişilik yapısından sağlıksıza doğru gidildikçe, kendilik işlevlerinden biri olan kimliğin tanımında ve sınırlarında bulanıklık artmaktadır. Bu çalışmada, psikiyatrik sorunu olan hastalarda kişilik patolojisinin şiddeti arttıkça semantik bellekteki kişilik özelliklerine ilişkin özet özbilginin doğruluk (geçerlik) ve güvenilirliğinde azalma olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla çalışmaya Adnan Menderes Üniversitesi Psikiyatri anabilim dalında yatarak veya ayaktan tedavi gören 75 hasta alınmıştır. Araştırmaya katılan her hastanın kişilik patolojisi SCID-II yapılandırılmış görüşmesi ve Kişilik İşlevsellik Düzeyi Skalası (KIDS) yardımıyla değerlendirilmiş; böylelikle DSM-III, DSM-IV/5, ICD-10 ve DSM-5 Alternatif Modele göre kişilik bozukluğu (KB) tanısı konmuştur.Ayrıca,her hastanın kendisine ve birinci derece yakınına 60 Soruluk Kişilik özelikleri listesi (KÖL-60) doldurtulmuştur. İlk uygulamadan en az bir ay sonra KÖL-60'ı ikinci kez doldurmak üzere davet edilen hastalardan 29'u bu davetimize uymuştur. Verilerin analizi aşamasında, hastanın semantik özbilgisinin geçerliğinin göstergesi olarak, hasta ve yakını tarafından KÖL-60 üzerinde yapılan derecelendirmeler arası uyuşma ve uyuşmazlığın düzeyleri belirlenmiştir. Güvenirlik göstergesi olarak da hastalar tarafından bir ay arayla yapılan iki KÖL-60 derecelendirmesi arasındaki uyuşma ve uyuşmazlık düzeyleri belrilenmiştir. Hem geçerlik hem güvenirlik için uyuşma düzeylerinin belirlenmesinde Pearson korelasyon analizinden, uyuşmazlık düzeylerinin belirlenmesinde derecelendirmeler arasın fark skorları ve fark skorlarının kareleri toplamından yararlanılmıştır. DSM-III, DSM-IV/5, ICD-10 ve DSM-5 Alternatif Modele göre konulan KB tanıları arasındaki uyuşma kappa (κ) istatistiği yardımıyla incelenmiştir. DSM-5 KB tanı gruplarında geçerlik ve güvenirlik göstergeleri ayrı ayrı hesaplanmış, gruplar arasında geçerlik yönünden yapılan karşılaştırmalarda varyans analizinden yararlanılmıştır. Kişilik patolojisinin ağırlığının özbilginin geçerlik ve güvenirliğini ne ölçüde yordadığını incelemek amacıyla, geçerlik/güvenirlik göstergelerinin her birinin ayrı ayrı bağımlı değişken olarak sokulduğu, SCID-II ve KIDS toplam skorlarının bu sırayla bağımsız değişken olarak sokulduğu bir dizi hiyerarşik çoklu regresyon analizi gerçekleştirilmiştir. Tanısal değerlendirmeler sonunda, DSM-5 genel tanı ölçütlerine göre 75 hastanın 39'unun (% 52) KB tanısı aldığı belirlenmiştir. Bu tanılar ile DSM-5 alternatif modele göre ve ICD-10'a göre konulan KB tanıları arasındaki uyuşmanın yüksek (sırasıyla κ = 0.76 ve 0.84); DSM-III-R'a göre konulan tanılar arasındaki uyuşmanın orta düzeyde (κ = 0.47) olduğu belirlenmiştir. Geçerlik göstergesi olarak her bir hasta için ayrı ayrı hesaplanan korelasyon katsayılarının KB tanısı alan gruptaki ortalamasının (r = 0.41) KB tanısı almayan grup ortalamasından (r = 0.53) anlamlı düzeyde düşük olduğu belirlenmiştir (F1, 73 = 4.52, p < 0.05, η2 = 0.06). Diğer yandan denekler için ayrı ayrı hesaplanan fark skorlarının kareler toplamı açısından KB tanısı alan grup ortalamasının KB tanısı almayan grup ortalamasından anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlenmiştir (F1, 73 = 12.83, p = 0 .001, η2 = .15). Bu iki analizde geçerlik göstergeleri üzerinde gözlenen tanı gruplaşmasının etkileri sırasıyla orta ve büyük boyda bulunmuştur. Özbilginin geçerlik ve güvenirlik göstergelerinin bağımlı değişken olarak sokulduğu dört ayrı regresyon analizlerinin sonuçları, KIDS skorlarının tüm göstergeler üzerinde küçük boyda (R2= 0.05 ile 0.09 arasında) yordayıcı etkisi olduğunu ortaya koymuştur. Bu etki geçerlik göstergelerinin sokulduğu 75 derecelendirme çiftine (hasta ile yakını) ilişkin verilere dayanan analizlerde anlamlı düzeyde bulunurken, güvenirlik göstergelerinin sokulduğu 29 derecelendirme çiftine (test - retest) ilişkin verilere dayanan analizlerde anlamlı düzeyde bulunmamıştır. Regresyon analizilerine ikinci sırada bağımsız değişken olarak sokulan SCID-II toplam skorunun hiçbir gösterge üzerinde yordayıcı etkisi gözlenmemiştir. Nörotik düzeyde yakınmaları olan karışık psikiyatri hastalarla yapılan bu çalışmanın bulguları, kişilik bozukluğu olanların özbilgilerinin doğruluğunun (geçerlik) kişilik bozukluğu olmayanlardan daha düşük olduğunu; KIDS ile değerlendirilen kişilik işlevlerindeki bozulma ile özbilginin geçerlik ve güvenirliğindeki azalma arasında doğrusal bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. İleride yapılacak çalışmalar; bu çalışmada gözlenen istatistiksel ilişkinin doğrulanması, klinik öneminin ve özellikle psikoterapötik açılımlarının anlaşılması açısından değerli olacaktır.

Anlam bilimBellekKişilik+4
Çiğdem Kırcı Dallıoğlu
Adnan Menderes University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Şizofreni hastaları ve 1. derece yakınlarında zihin kuramı ve ilişkili faktörler

Amaç: Şizofreni psikososyal işlev bozulmasına yol açan bir hastalıktır. Şizofrenideki sosyal işlev bozukluğunun Zihin Kuramı becerilerindeki azalma ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Literatürde bulgular çelişkili olmakla birlikte şizofreni hastalarının 1. derece yakınlarında da sosyal bilişsel bir bozulmasının olduğu ileri sürülmüştür. Zihin Kuramı, bir kişinin kendisinin ve diğer kişilerin zihinsel durumlarını temsil edebilmek için gerekli bilişsel kapasitesiyi ifade eder. Bu çalışmanın amacı şizofreni hastaları ve 1. derece yakınlarında zihin kuramı becerilerinin klinik değişkenler, bilişsel fonkiyonlar, içgörü, sosyal işlevsellik düzeyi ile ilişkisini araştırmaktır. Yöntem: DSM IV ölçütlerine göre şizofreni tanısı konan 30 hasta, hastaların 1. derece yakını (n=30) ve bu gruplarla yaş cinsiyet eğitim yılı yönünden benzer 42 sağlıklı kontrol çalışmaya alınmıştır. Hastalar, sosyodemografik ve klinik veri formu, İma Testi, Gözlerden Zihin Okuma Testi (Gözler Testi), Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği, Wechsler Bellek Ölçeği(WMS), Benton Görsel Bellek Testi(BGBT), Ekstrapiramidal Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (EBDÖ), Bireysel ve Sosyal Performans Ölçeği (PSP), Akıl Hastalığına İçgörüsüzlük Ölçeği ile değerlendirildi. Bulgular: Şizofreni hastalarının ve 1.derece yakınlarının Zihin Kuramı sosyal bilişsel alt tipinde sağlıklı kontrollere göre bozulma olduğu görüldü. Şizofreni hastalarında zihin kuramının klinik değişkenlerden hastaneye yatış sayısı ile korelasyon gösterdiği saptandı. Zihin Kuramı'nın negatif belirtiler ve içgörü ile ilişkili olduğu bulundu. Bireysel ve sosyal performans ölçeği toplam puanı, sosyal açıdan yararlı aktiviteler, kişisel ve sosyal ilişkiler, özbakım, rahatsız edici ve agresif davranışlar alt boyutlarının zihin kuramın becerileri ile ilişkili olduğu saptandı. Görsel uzaysal bellek fonksiyonları ve Gözler testinin ilişkili olduğu görüldü. Sonuç: Şizofreni hastaları ve 1.derece yakınlarında sosyal bilişsel işlevle ilişkili olan bilişsel Zihin Kuramı becerisinde bozulma vardır. Bu bozulmaların hastalığın yapısal(trait) bir özellik olabileceğini gösteriyor olabilir. ZK bozulmalarının belki de bir kısmı altta yatan sosyal olmayan bilişsel defisitlerle açıklanabilir. Şizofrenide Zihin kuramı becerisinin negatif belirtilerle ilişkisi vardır. Bu bozulma içgörü yetenekleri ve sosyal işlevsellik düzeyi ile ilişkili olduğu görülmektedir. Anahtar kelimeler: Şizofreni, 1. Derece Yakınlar, Zihin Kuramı, İçgörü, Sosyal İşlevsellik

AileHasta yakınlarıHasta yakınları+5
Burcu Gülün Manoğlu
Adnan Menderes University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dünya sağlık örgütü yetiyitimi değerlendirme çizelgesinin (WHODAS 2.0) Türkçe çevirisinin psikiyatrik hastalıklarda geçerlik ve güvenirliğinin incelenmesi

Amaç: Bu çalışma WHODAS 2.0 Türkçe çevirisinin 36 soruluk uzun ve 12 soruluk kısa sürümlerinin görüşmeci, özbildirim ve vekil formlarından elde edilen yetiyitimi puanlarının psikometrik özelliklerini incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Yöntem: Çeviri çalışmasının ardından, yaşları 19-65 arasında değişen 35 psikiyatri hastası ve 35 sağlıklı kontrolun yetiyitimleri WHODAS üzerinde kendileri, bir yakınları ve klinisyenler tarafından derecelendirilmiştir. Klinik örneklem ve kontrol örneklemi arasında yaş, cinsiyet ve öğrenim durumu açısından fark bulunmamaktadır. Toplanan verilere dayanarak WHODAS 2.0 yetiyitimi puanlarının geçerlik ve güvenirliğine ilişkin kanıtları derlemek amacıyla; klinik ve kontrol örneklemlerinin puanları karşılaştırılmış (t testi), genel yetiyitimi puanları için optimal kesme noktaları ile hasta ve sağlıklı gönüllüleri birbirinden ayrıştırmadaki duyarlık, özgüllük ve doğrulukları belirlenmiş (ROC analizi), kesme noktalarının grup üyeliğini yordama gücü ve tanısal olasılık oranı hesaplanmış (logistik regresyon analizi), görüşmeci-özbildirim-vekil formlarından elde edilen paralel puanlar arasındaki uyuşma düzeyi (sınıfiçi korelasyon katsayısı - ICC) ile uzun ve kısa formlardan elde edilen genel yetiyitimi puanları arasındaki uyuşma düzeyi belirlenmiş (Pearson korelasyon analizi), farklı puan türlerinin iç sürekliliği (Cronbach alfa) ve görüşmeci formu puanlarında derecelendirenler arası uyuşma düzeyi (ICC) incelenmiştir. Bulgular: WHODAS uzun formlarının her türünden elde edilen genel yetiyitimi puanları için hesaplanan geçerlik ve güvenirlik katsayıları klinik örneklemde de kontrol örnekleminde de yeterli düzeyde bulunmuştur. Buna karşılık, kısa formlardan elde edilen genele yetiyitimi puanlarının geçerlik ve güvenirliği, sadece görüşmeci formunun klinik örneklemde kullanılması durumunda istenen düzeye ulaşmıştır. Alan yetiyitimi puanları için hesaplanan geçerlik ve güvenirlik katsayıları klinik örneklemde genel olarak yeterli veya kabul edilebilir sınırlarda; kontrol örnekleminde ise yer yer kabul edilemez ölçüde düşük bulunmuştur. Sonuç: Gerek psikiyatri hastalarında gerekse genel popülasyonda genel olarak yetiyitimi ölçmek açısından WHODAS uzun formlarının her üçü de elverişli araçlar niteliğindedir. Genel yetiyitimini değerlendirmek açısından WHODAS kısa formları arasında sadece görüşmeci formu ve sadece klinik popülasyonda kullanıldığında uzun forma eş kalitede ölçüm olanağı sağlayabilmektedir. Uzun formlardan elde edilen alan puanları klinik popülasyonda nitelikli bir ölçüm sağlayabilirken, genel popülasyonda sağlayamamaktadır.

Dünya Sağlık ÖrgütüGüvenilirlik ve geçerlilikMaluliyet değerlendirmesi+3
Duygu Aslan Kunt
Adnan Menderes University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bipolar tip I bozukluğu olan ergenlerde manyetik rezonans görüntüleme ile Amigdala hacimlerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bipolar Bozukluk (BB) Tip I tanılı ergenlerde beyin görüntüleme tekniklerinden MRG kullanarak hastalıkla ilgili değişkenlerin amigdala hacimlerine etkisini araştırmak ve amigdala hacim farklılıklarını sağlıklı ergenlerle karşılaştırmaktır.Yöntem: Olgu grubunu, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD'de DSM IV tanı ölçütlerine göre BB tip I tanısı ile izlenmekte olan ve Mayıs 2008 ile Kasım 2008 tarihleri arasında DEÜTF Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD'ye başvurup DSM IV tanı ölçütlerine göre BB tip I tanısı alan 13-19 yaş arası 17 olgu oluşturmuştur. Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (K-SADS P-L) ve Washington Üniversitesi Çocuk ve Gençler için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Ölçeği - Şimdiki Zaman ve Yaşam Boyu (WASH-U-K-SADS) duygulanım mödülü ile tüm olguların tanıları kesinleştirilmiştir. Kontrol grubunu, üniversitenin epidemiyolojik kapsama alanından seçilen ve psikiyatrik değerlendirme sonucunda herhangi bir psikiyatrik tanı almayan 13-19 yaş arasındaki 12 ergen oluşturmuştur. Tüm hastaların beyin MRG incelemeleri 1,5 Tesla (Gyroscan Intero, Philips, Netherland) MRG cihazı ile standart kafa koili kullanılarak yapılmıştır. Hasta ve kontrol grubunda amigdala ölçümleri koronal kesitler üzerinden yapılmış, reformat aksiyel ve sagital kesitlerde amigdala sınırları kontrol edilmiştir. Sınırları belirlenen seri kesitlerden elle yapılan çizim sonucunda mevcut programdan hacim verisi milimetreküp olarak kaydedilmiştir. Olgular ötimik fazda MRG çekimine alınmıştır. Ötimik fazda olma ölçütü, Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ) ve Hamilton Depresyon Ölçeği (HDÖ) ile değerlendirilmiştir. Her iki ölçekte puanların 7'nin altında olması ötimik olarak kabul edilmistir.Bulgular: Olgu grubu ve kontrol grubu arasında sağ ve sol amigdala hacimlerinin karşılaştırılması sonucunda her iki grup arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Olgu grubunda hastalık süresi ile sağ ve sol amigdala hacimlerinin ise negatif korele (sağ amigdala P=0,026; sol amigdala P=0,031) olduğu bulunmuştur.Sonuç: Ergen ve erişkin BB örneklemlerinde yapısal MRG ile saptanan amigdala hacim farkları; erken başlangıçlı BB ile geç başlangıçlı BB arasındaki altta yatan patofizyoloji farklarını gösteriyor olabilir. Ergenlerdeki amigdala hacminde azalma ya da değişikliğin olmaması gibi sonuçların nedenleri ile ilgili sorulara, daha homojen gruplarda ve ilaçsız olgularda yapılacak yapısal ve fonksiyonel görüntüleme çalışmaları ile daha iyi yanıtlar bulunabilecektir.Anahtar kelimeler: Bipolar Bozukluk, ergen, amigdala, MRG

Amigdaloid cisimBipolar bozuklukErgenler+1
Birsen Şentürk
Dokuz Eylül University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Cinsiyetinden yakınma (hoşnut olmama) tanısı olan bireyler ve partnerlerinde bağlanma tipi, çift uyumu ve toplumsal cinsiyet rolleri tutumunun araştırılması

Amaç: Psikososyal uyum ve iyilik hali için romantik ilişki varlığı ve kalitesinin önemli olduğu düşünülmektedir. CY'si olan bireylerin romantik ilişkileri hakkında çok az şey bilinmektedir. Son 30 yılda, yetişkin romantik ilişkilerinin incelenmesinde bağlanma kuramı ana referanslardan biri haline gelmiştir. Yetişkin ilişkilerinin kalitesi ve genel ruh sağlığı için bağlanma sistemine atfedilen öneme rağmen şu ana kadar az sayıda çalışma CY'si olan bireylerin bağlanmasına odaklanmıştır. Bu çalışmada CY'si olan birey ve partnerlerinin bağlanma özelliklerinin belirlenmesi ve bağlanma stilleriyle, çift uyumu ve toplumsal cinsiyet rolleri tutumları ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya romantik ilişkisi olan (n=60) ve olmayan (n=50) toplam 101 trans erkek ve romantik ilişkisi olan trans erkeklerin partnerleri (n=50) dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara Yakın İlişkiler Yaşantılar Envanteri –II (YİYE-II), Toplumsal Cinsiyet Rolleri Tutum Ölçeği (TCRÖ), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) uygulanmıştır. Ayrıca, romantik ilişki yaşayan trans erkek ve partnerlerine ek olarak Çift Uyum Ölçeği (ÇUÖ) uygulanmıştır. Ayrıca, romantik ilişki yaşayan trans erkek ve partnerlerine ek olarak Çift Uyum Ölçeği (ÇUÖ) ve tüm katılımcılara sosyodemografik özellikler ve aile özelliklerinin değerlendirildiği veri formu uygulanmıştır. Elde edilen veriler üç grup için de değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızdaki tüm gruplarda güvensiz bağlanma stili oranı yüksek bulunmuştur. Bağlanma stilleri ile çift uyumunun ilişkisine bakıldığında güvenli bağlanan romantik ilişki yaşayan trans erkeklerde çift uyum puanı güvensiz bağlananlara göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Güvenli bağlanan bireylerin ilişki süreleri ortalamaları güvensiz bağlananlardan yüksek saptanmıştır. Katılımcıların genel anlamda eşitlikçi tutuma sahip olduğu bulunmuştur. Romantik ilişkisi olan trans erkeklerin TCRÖ'nün "geleneksel cinsiyet rolü" alt ölçek puanlarının partnerlerinin puanından anlamlı olarak yüksek olduğu saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışma bildiğimiz kadarıyla CY'si olan bireyler ve partnerlerinin romantik ilişkilerini ve bağlanma stili yaygınlığını inceleyen Türkiye'de yapılan ilk çalışmadır. Bu çalışmada tüm gruplarda güvensiz bağlanma oranları yüksek bulunmuştur. İnsan yaşamında bağlanma stilleri ve romantik ilişkiler, psikososyal uyum ve iyilik hali için önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle özellikle CY'si olan bireylerin klinik değerlendirmesinde bağlanma stilleri, değerlendirmenin bir parçası haline getirilmeli, kişinin güvenlik hissinin artırılması amaçlanmalıdır. Bireysel ve grup psikoterapilerinde bireylerin içsel çalışan modellerinin yeniden şekillendirilmesinin amaçlanmasının; bireylerin sosyal destek gruplarına erişimini kolaylaştırması, "olumlu kendiliğini" geliştirmesi beklenmektedir. Anahtar kelimeler: Cinsiyetinden yakınma, romantik ilişki, bağlanma tipi, çift uyumu, partner, toplumsal cinsiyet rolleri tutumu

Bağlanma stilleriCinsel kimlikCinsel yönelimler+5
Mehtap Az Genç
Dokuz Eylül University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sistemizasyon ölçeği (systemızıng quotıent-revısed (SQ-R) Türkçe formunun üniversite öğrencilerinde psikometrik özelliklerinin belirlenmesi ve trans erkek bireylerin ve üniversite öğrencilerinin "empatizasyon-sistemizasyon teorisi" temelinde beyin tipleri açısından karşılaştırılması

Amaç: Empati bireyin sosyal yaşama uyumunu kolaylaştırmak için ortaya çıkmış olan önemli sosyal bilişsel bir yetidir. Başkalarının duygu ve düşüncelerini tanımlayarak uygun duygu ile yanıtlamayı içermektedir. Sistemizasyon ise cansız, kurallarla yönetilen evreni anlama ve tahmin yetisi olup erkeklerde, fen bilimleri ile uğraşan kişilerde ve Asperger Sendromunda yüksek olduğu saptanmıştır. Empatiyi ölçmek için kullanılan Empati Ölçeği Türkçe geçerliliği ve güvenirliliği yapılmış olup, Sistemizasyon Ölçeği (Systemization Qoutient) Türkçe formunun geçerlik ve güvenilirliği bulunmamaktadır. Çalışmamızın amacı Sistemizasyon Ölçeği'nin Türkçe geçerlik güvenilirliğinin yapılması, üniversite öğrencilerine ve trans erkek bireylere uygulayarak empatizasyon-sistemizasyon teorisi kapsamında beyin tipleri açısından karşılaştırılmasıdır. Yöntem: Bu çalışmanın örneklemini, Hemşirelik Fakültesi (n=200), Edebiyat Fakültesi (n=201), Mühendislik Fakültesi (n=202) olmak üzere toplamda 603 üniversitesi öğrencisi ve cinsiyetinden yakınma (hoşnut olmama) tanısı olan 94 trans erkek (biyolojik cinsiyeti kadın) oluşturmuştur. Tüm katılımcılara sosyodemografik bilgi formu, Empati ölçeği ve Sistemizasyon ölçeği uygulanmıştır. Sistemizasyon ölçeğinin psikometrik özellikleri üniversite öğrencilerinde incelenmiş ve ek olarak Empatizasyon-Sistemizasyon teorisi kapsamında trans erkek grup ile üniversite öğrencilerinin empati ve sistemizasyon ölçümleri ve beyin tipleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Sistemizasyon ölçeğinin iç tutarlılık analizi sonucunda Cronbach alfa güvenirlik katsayısı 0,902 bulunmuştur. Test-yeniden test Pearson korelasyon katsayısı 0,89 olarak saptanmıştır. Yapılan iki yarım güvenirlik (Guttman split half) testi sonucunda 0,87 saptanmıştır. Bu bulgular ışığında Sistemizasyon ölçeğinin Türkçe formunun güvenilirlik analizlerinin orijinaliyle uyumlu olduğu söylenebilir. Çalışmamızda literatürde sıklıkla gösterilen sistemizasyon puanlarındaki erkek üstünlüğüne ilişkin bulgu tekrar edilmemiştir. Empatizasyon – sistemizasyon teorisine dayanarak beyin tiplerinin değerlendirilmesi sonucunda Trans erkek grupta en sık rastlanan beyin tipi "tip B" (balanced) olarak bulunmuştur. Sonuç: Bu sonuçlar Sistemizasyon ölçeğinin Türkçe formunun sistemizasyonu ölçmekte kullanılabilecek güvenilir bir ölçek olduğunu göstermektedir. Çalışma bildiğimiz kadarıyla cinsiyetinden hoşnut olmama tanısı olan erişkin bireyler ile üniversite öğrencilerinin Empatizasyon – Sistemizasyon teorisi kapsamında incelendiği literatürde bilinen ilk çalışmadır. Çalışmamızın önemli bir bulgusu Trans erkek grupta en sık rastlanan beyin tipinin "tip B" olmasıdır. Cinsiyetinden yakınma tanısı olan bireylerde, Empatizasyon – Sistemizasyon teorisine dayanarak beyin tiplerinin değerlendirilmesinin literatüre önemli katkılar sağlayabileceği görüşündeyiz. Anahtar kelimeler: Empatizasyon, Sistemizasyon, beyin tipi, trans erkek, geçerlik güvenilirlik

EmpatiEmpatik beceriGüvenilirlik ve geçerlilik+5
Armağan İngeç
Dokuz Eylül University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psikiyatrik hasta popülasyonunda cinsel işlev bozuklukları

Amaç: Hem psikiyatrik hastalıkların kendileri, hem de tedavisinde kullanılan ilaçlar cinsel disfonksiyonlara yol açabilirler. Çalışmamızda, çeşitli antidepresan ilaçların kullanımında ortaya çıkan cinsel yan etkiler ve dört majör psikiyatrik hastalıkta ortaya çıkan cinsel disfonksiyonların karşılaştırılması amaçlandı. Ayrıca cinsel fonksyonları etkileyen sosyodemografik faktörlerin araştırılması ve sonuçların literatür eşliğinde değerlendirilmesi amaçlandı.Yöntem: Çalışma grupları 409 kişiden oluşmaktaydı. Dört hastalık grubu vardı. Duygudurum bozukluğu (n=111), anksiyete bozukluğu (n=171), somatoform bozukluk (n=64), uyum bozukluğu (n=63) tanı gruplarını oluşturmaktaydı. Hastalar essitalopram (n=62), fluoksetine (n=33), klomipramin (n=26), paroksetin (n=50), sertralin (n=51), sitalopram (n=35), venlafaksin (n=52) kullanmaktaydı. Bazı hastalar henüz ilaç kullanmamaktaydı (n=100). Bütün hastalara sosyodemografik bilgi formu, cinsel bilgilerin ve klinik özelliklerin araştırıldığı yarı yapılandırılmış bilgi formu verildi. Hastalara cinsel disfonksiyonların tanısı için GRCDÖ uygulandı.Bulgular: Çalışmamızda, hastalarda %74,8 sıklık sorunu, %44,5 doyum sorunu, %%78,7 toplam cinsel disfonksyon saptanırken, erkeklerde %55,1 erken boşalma, %80,2 empotans ve kadınlarda %69,8 vaginismus, %34,7 orgazmik bozukluk saptanmıştır. Anksiyete bozukluklarında toplam puanlara göre cinsel sorunlar diğer gruplara göre daha fazlaydı. Toplam puanlar açısından cinsel disfonksiyonlara bakıldığında; klomipramin (%100), sertralin (%92,2) ve paroksetin (%90) en fazla yan etkinin gözlendiği ilaçlardı. En az yan etki; sitalopram (%60,0) ve essitalopram (%62,9) ile gözlendi. Dozların artması, tüm ilaçlarda cinsel disfonksyon oranını arttırmaktaydı. Eğitim düzeyi arttıkça doyum problemi artmaktaydı. Evlilik sürelerinin artmasıyla, cinsel ilişki sıklığı azalmaktaydı.Sonuçlar: Antidepresanların yüksek oranda cinsel yan etkileri olması nedeniyle yeni farmakolojik yaklaşımlar ve ekleme tedavileri geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Çalışmamızın sonuçlarına göre antidepresanların kullanımında cinsel disfonksyonlar, önemli bir engel teşkil etmektedir. Psikiyatrik hastalıkların tedavisinde yeni farmakolojik tedavi stratejilerine gereksinim vardır.Anahtar kelimeler: Antidepresan tedavisi, cinsel disfonksiyonlar, SSRI yan etkiler.

Cinsel birleşmeCinsel bozukluklarCinsellik+6
Güray Gülseren
Afyon Kocatepe University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obstrüktif uyku apnesi sendromu tanısı almış hastalarda psikiyatrik komorbidite araştırması

OUAS, uykuda tekrarlayan üst hava yolu kollapsı ile karakterize bir hastalıktır. Prevalansı genel popülasyonda kadında %2, erkekte %4'tür. OUAS ile bağlantılı olan uykunun bölünmesi ve tekrarlayan hipoksemi, gün içinde aşırı uyuklama ve motorlu taşıt kazaları için artmış risk oluşturur. Ayrıca konsantrasyon bozukluğu, hafıza kaybı, depresyon, psikoz, libidoda azalma ve impotans OUAS'da sıklıkla görülen nörokognitif bozukluklardır.OUAS'ın mental değişikliklere ve psikiyatrik anormalliklere neden olup olmadığı henüz net olarak anlaşılamamıştır. OUAS uyku kalitesini, dolayısı ile gün içerisinde işlevselliği bozan bir hastalıktır. Psikiyatrik hastalıklar da büyük oranda uykuyu etkilemekte ve gün içerisinde bilişsel ve işlevsel hatalara yol açabilmektedir. OUAS'da uyku kalitesinin bozulmasından kaynaklanan bulgular bazı psikiyatrik hastalıkların bulguları ile benzeşmektedir, ayrıca OUAS kliniği ile psikiyatrik hastalıkların kliniğindeki bazı bulguları ile örtüşmektedir. Bu iki hastalığın birlikteliği işlevselliği daha da bozabilir, tedaviyi daha da güçleştirebilir. Bir hastalık, diğerini, bulguların örtüşüyor olması sebebi ile gizliyor olabilir ve yeterince araştırılmaz ise bu durum tanıda eksikliklere sebep olabilir. Aslında tedavileri birbirinden tamamen farklı olan bu iki durum eğer aynı anda mevcut ise ayrı ayrı değerlendirilmeli ve ayrı ayrı tedavi edilmelidir. Gözden kaçması halinde tedavi başarısı düşebilir ve hastanın mevcut olan tedaviye uyumu ve güveni zedelenebilir.Bu çalışmada amaç OUAS tanısı almış hastalarda psikiyatrik hastalık birlikteliği olup olmadığının araştırılması, OUAS şiddeti ile psikiyatrik hastalık birlikteliği varsa farklarının araştırılması ve sonuçlar doğrultusunda anamnez derinliğinin sağlanması, ayırıcı tanılar konusunda fikir oluşturulması, dolayısı ile tedavi kalitesinin arttırılmasıdır.Çalışmaya Şubat 2012 ve Mart 2012 tarihleri arasında horlama, gündüz aşırı uyku hali ve yakınları tarafından bildirilen apne semptomlarından bir ya da daha fazlası ile Göğüs Hastalıkları ve Kulak Burun Boğaz Hastalıkları polikliniklerine başvuran ve PSG yapılarak OUAS tanısı alan, SCID-I Psikiyatrik Tarama Testi uygulanan, 18 yaşından büyük olan, 102 hasta (32 kadın, 70 erkek) alınmıştır. Demografik özelliklerin sorgulandığı 26 adet sorudan oluşan bir anket formu doldurulmuştur.İstatistiksel incelemeler için, gruplar arası karşılaştırmalarda independent sample T-test, ki-kare testi kullanılmıştır. Ortalamalar ortalama±standart sapma olarak verilmiştir. Sonuçlardan p? 0.05 olanlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir.Çalışmamızda, OUAS hastalarında artmış psikiyatrik komorbidite sıklığı tespit edilmiştir. OUAS şiddeti ile anksiyete bozuklukları arasında negatif korelasyon ve MD arasında ise pozitif korelasyon olduğu saptanmıştır.Anksiyete bozukluğu ve somatizasyon bozukluğu saptanan hastaların abartılı algılamaları sonucunda, hafif ve orta OUAS bulgularını algılamalarındaki hassasiyetleri sayesinde tanı almış olmaları olasıdır. Ağır OUAS'lı hastalarda uyku kalitesinin azalmasından kaynaklanan bilişsel fonksiyonların ileri derecede etkilenmesine bağlı MD bulgularını taklit eden bulgulara sebep olabilir ve bu nedenle ağır OUAS'lı hastalar MD tanısı almış olabilirler. Bu durum yanlış pozitiflik anlamına geliyor olabilir. Bunun tespiti için MD tanısı açısından hastaların OUAS tedavisini takiben belli süre sonra tekrar kontrole çağırılması, MD tedavisine karar verilmesi için OUAS tedavisinin ilerleyen dönemlerinin beklenmesi uygun olacaktır.

AnksiyeteDepresif bozuklukDepresyon+3
Ahmet Hakkı Aşık
Afyon Kocatepe University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obstruktif uyku apne sendromlu hastalarda cinsel işlev bozuklukları

Amaç: OUAS'lı hastalarda, birçok kronik hastalığın yanında cinsel işlev bozukluklarının ve psikiyatrik hastalıkların sıklığının normal populasyona göre daha fazla olduğu yapılan çalışmalarda saptanmıştır. Çalışmamızda OUAS hastalarının cinsel işlevler açısından değerlendirilmesi ve hem OUAS derecelerinin kendi aralarında hem de sağlıklı gönüllülerden oluşan kontrol grubuyla karşılaştırılması amaçlandı.Yöntem: Çalışmamızda OUAS tanısı almış 40 hasta ve 38 sağlıklı birey olmak üzere 2 grup vardı. Hasta grubu 11 kadın ve 29 erkek; kontrol grubu ise 20 erkek, 18 kadından oluşuyordu. Araştırmaya alınan bireylere sosyodemografik bilgi formu, cinsel bilgilerin ve klinik özelliklerin araştırıldığı bilgi formu verildi. Cinsel disfonksiyonların tanısı için ACYÖ uygulandı.Bulgular: Hasta grubundaki kadınların %90,9'unda, kontrol grubundaki kadınların ise % 72,2'sinde cinsel disfonksiyon varlığı saptanmış, hasta grubundaki cinsel disfonksiyonun kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu bulunmuştur. ACYÖ bileşenleri açısından hasta kadınların cinsel istek, orgazm kolaylığı, orgazm tatminliği ortalama puanları kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Kadın hastalardaki OUAS şiddeti arasında cinsel disfonksiyon, ACYÖ bileşenleri, cinsel yakınma açısından anlamlı fark saptanmamıştır.Hasta grubundaki erkeklerin %44,8'inde, kontrol grubundaki erkeklerin %35,0'inde cinsel disfonksiyon varlığı saptanmış, hasta grubunda cinsel disfonksiyon anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. ACYÖ bileşenleri açısından ise hasta grubundaki erkekler ile kontrol grubundaki erkekler arasında anlamlı faklılık bulunmamıştır. OUAS grupları arasında cinsel disfonksiyon ve cinsel yakınma açısından fark saptanmamıştır. ACYÖ bileşenlerinden sertleşme ve orgazm tatminliği ortalama puanlarının, ağır OUAS'lılarda orta OUAS'lılara göre anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edilmiştir.Sonuç: Çalışmamızda, OUAS her iki cinsiyette cinsel disfonksiyon için bir risk faktörü olarak tespit edilmiştir. OUAS şiddetinin ise her iki cinsiyette de cinsel disfonksiyon, cinsel yakınma ve ACYÖ bileşenleri ile korelasyonunun olmadığı saptanmıştır.

Cinsel bozukluklarErektil disfonksiyonUyku apne sendromları+1
Itır Yılmaz
Afyon Kocatepe University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obezite tanısı almış hastalarda psikiyatrik komorbidite araştırması

Bu çalışmada, obezite tanısı almış hastaların psikiyatrik hastalık birlikteliği olup olmadığının araştırılması, obezite şiddeti ile psikiyatrik hastalık birlikteliğinin araştırılması, psikiyatrik hastalık eştanılı obez hastalarının özelliklerinin incelenmesi, obezite sürecinde görülebilen kronik hastalık ve diğer eştanıların psikiyatrik eştanılarla birlikteliğinin araştırılması amaçlanmıştır.Araştırma grubumuzu Ekim 2012 ile Aralık 2012 tarihleri arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi ANS Hastanesi İç Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran hastalar arasından ölçülen BKÎ sonucunda çalışma kriterlerini karşılayan ve obez tanısı konulup çalışmamıza dahil edilen 85 kişi (66 kadın, 19 erkek) ile 60 (41 kadın, 19 erkek) obez olmayan kontrol hastası oluşturmuştur. Gruplara sosyodemografık veri formu ve SCID-I Psikiyatrik Tarama Testi uygulanmıştır.Obez grubun %60'nda, kontrol grubunun %20'nde DSM-IV kriterlerine göre psikiyatrik tanı saptanmıştır. Obez grupta Majör Depresif Bozukluk %27,1 oranıyla en yüksek tanı konulan bozukluk olarak belirlenmiştir. Anksiyete Bozuklukları diğer sık görülen bozukluklar olarak belirlenmiştir. Obezite şiddeti ile hiçbir SCID-I tanısı arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır.Çalışmamız da obez ve kontrol grupları karşılaştırıldığında obezlerde psikopatolojinin özellikle de Depresif Bozukluk ve Anksiyete Bozukluklarının yüksek olduğu tespit edilmiştir. Kronik hastalığı olanlarda obezite sıklığı ve psikiyatrik komorbiditenin daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Obezite nedeniyle herhangi bir polikliniğe başvuran hastaların psikiyatri polikiniğine gönderilmesi uygun bir yaklaşım olacaktır.Anahtar Kelimeler: Obezite, psikiyatrik bozukluk, depresyon, anksiyete, kronik hastalık.

AnksiyeteDepresyonKomorbidite+4
Cem Yalçın
Afyon Kocatepe University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bipolar bozukluk tanılı ötimik hastalarda nörokognitif işlevler ile nitrik oksit, asimetrik dimetilarjinin düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi

Amaç: Bipolar bozukluk bilişsel yetilerde bozulmaya yol açabilen kronik bir hastalıktır. Bu çalışmada ötimik bipolar bozukluğu olan hastalarda bilişsel işlevlerin, serum NO ve ADMA düzeyleri ile ilişkisinin belirlenmesi planlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmanın örneklemi Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Polikliniği tarafından ayaktan takip edilen , DSM-V'e göre bipolar bozukluğu tanısı konmuş ötimik dönemdeki 45 hasta ile yaş, cinsiyet ve eğitim süresi yönünden eşleştirilmiş herhangi bir psikiyatrik hastalığı olmayan 45 sağlıklı gönüllüden oluşturuldu. Çalışmaya katılanlara sosyodemografik veri formu ile birlikte Hamilton Depresyon Ölçeği ve Young Mani Ölçeği uygulandı. Nörokognitif fonksiyonlar Sözel Bellek Süreçleri Testi, Wisconsin Kart Eşleştirme Testi, Stroop Testi ve İz Sürme Testi ile incelendi. Serum NO ve ADMA düzeyleri ELİSA kiti kullanılarak ölçüldü. İstatistiksel analizi için de Kruskal-Wallis, Mann Whitney-U, Ki-Kare, Spearman ve Pearson korelasyon analizleri kullanıldı. Bulgular: Hasta grubunun nöropsikolojik test soncuçlarının kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu bulunmuştur. Geçirilen toplam manik atak sayısı ile sözel bellek puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı ters korelasyon olduğu saptanmıştır. İki grup arasında serum NO düzeyleri açısından istatistiki olarak anlamlı farklılığın olmadığı görülmüştür. Serum ADMA düzeyinin ise hasta grubunda kontrol grubuna göre daha düşük düzeylerde olduğu bulunmuştur. Serum NO düzeyi ile klinik değişkenler ve nörokognitif işlevler arasında ilişki tespit edilememiştir. ADMA düzeyi ile SBST puanları içinden kendiliğinden hatırlama puanı ile , WKET puanları içinden kavramsal düzey tepki yüzdesi ile, Stroop Test puanları içinden her bölümdeki süre puanları ile birlikte olmak üzere özellikle bölüm 5 süre puanı ile İz Sürme A testi süre puanı ile istatistiki olarak anlamlı ilişkisi olduğu bulunmuştur. Sonuçlar: Bu çalışmanın sonuçlarına göre BB'li hastalarda bellek, öğrenme, dikkat, işlem hızı, strateji değiştirme, problem çözme gibi bilişsel alanlarda bozulma olduğu fakat bu bozulmanın serum NO düzeyi ile ilişkisi olmadığı fakat bazı alt test puanlarının (kendiliğinden hatırlama, kavramsal düzey tepki yüzdesi, stroop testi tamamlama süresi, iz sürme A testi süresi) ADMA ile ilişkisi olduğu belirlenmiştir. Ancak bu sonucun daha büyük örneklemler ile gerçekleştirilen çok merkezli çalışmalar ile desteklenmesine ihtiyaç vardır.

Betül Kurtses Gürsoy
Afyon Kocatepe University
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Aile içi yaşlılara karşı tutumlar ve psikolojik sonuçları

Aile îçi Yaşlılara Karşı Tutumlar ve Psikolojik Sonuçları Araştırma Ekim 1992-Kasım 1993 tarihleri arasında yapılmıştır. Araştırmanın amacı,Trabzon-Sürmene ilçe merkezinde aileleriyle birlikte oturan yaşlılara karşı aile bireylerinin tutumlarını saptamaktır.Bunun sonucu olarak da yaşlıların psikolojik semptomlarını s ıralamaktır. Genel amaç doğrultusunda,aile bireylerinin tutum ve davranışları üzerinde etkili olabileceği düşünülen değişkenlere ilişkin sorular oluşturarak cevapları aranmıştır. Araştırmada kullanılmak üzere SLC-90 John Hopkins üniversitesi 'nde ayakta tedavi gören psikiyatrik hastalarda semptomatik davranışa yönelik olarak geliştirilmiş klinik değerlendirme ölçeği ile araştırmacı tarafından geliştirilen tutum envanteri kullanılmıştır.ölçekler araştırmacı tarafından geliştirilen "bilgi form"ları ile birlikte Sürmene ilçe merkezinde yaşayan yaşlılar ve yakınlarına uygulanmıştır. Sonuçlar çeşitli istatistiksel teknikler ve "t" testi kullanılarak çözümlenmiştir. Bu araştırmanın belli başlı bulguları şunlardır: 1- Bu araştırma kapsamına giren yaşlı yakını deneklerin yaşlılara karşı tutumları cinsiyet ve yaş alt grupları dağılımı itibariyle olumludur. Bir başka dey işle, Sürmene ilçe merkezinde aileleriyle oturan yaşlılara karşı aile atmosferinde kabul ve hoşgörü ön2- Aileleriyle birlikte oturan yaşlı kadınlarda, erkeklere göre daha çok olumsuz psikolojik semptoma rastlanmıştır.Ayrıca yaşlı kadın grubu daha çok sıkıntılı olduğunu belirtmiştir. 3-Beklenenin aksine yaşlıların akrabalarını ziyaret etmede daha çekingen davrandıkları gözlenmiştir. Bunun nedeni kültürel varsayımlar olabilir. 4- Yaşlı yakınlarının yaşlıyı ziyaret sıklığı oldukça üst düzeydedir.Bu durum yaşlıya gösterilen ilgi ve desteğin bir ifadesi olarak kuşaklar boyu yerine getirilmektedir. 5- Yaşlıların yakınları ile yaşamaktan memnun oldukları saptanmıştır. 6- Yaşlıya karşı olumsuz tutum ifadelerinde kadınların erkeklere oranla daha olumsuz bir tutum içinde oldukları tesbit edilmiştir. 7- Yaşlılar için düzenlenmiş kurumlarda yaşlıların kalmasını gerek yaşlılar gerekse yakınları son çare olarak düşündüklerini söylemişlerdir. 8- Aileleriyle birlikte kalan yaşlılarda en çok gözlenen şikayetler bedensel yakınmalar boyutunda olmuştur. 9- Yaşla birlikte meydana gelen ve bu dönemde hızlanan somut yitim ve kayıplar yaşlıları rahatsız eden temel biyo-psikososyal sorunlardır. 10- Bu dönemde yaşlının daha çok desteğe, bakıma ve saygıya ihtiyacı vardır. Yaşlı bunu ancak eski yaşadığı çevrede giderebilir. Bu nedenle yaşlı mümkün olduğu kadar doğal çevresinden koparı İmama lıdır. 11-Toplumsal ve moral değerlerin baskısı sonucu yaşlı kurumlarına kuşku ile bakan yaşlılar ve yaşlı yakınlarının yaşlılık hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları 103saptanmıştır. 12- Fiziksel ve psikolojik durumlarına bakıldığında aileleriyle birlikte kalan yaşlıların daha sağlıklı oldukları; buna karşın kurumlarda kalan yaşlı lar ınsa hemen büyük bir çoğunluğunun biyo-psikososyal problemlerle yüz yüze oldukları bu araştırmanın sonuçları ile yaşlı kurumlarında yapılan araştırma sonuçlarının karşılaştırılması sonucu tespit edilmiştir.

Ruh sağlığıYaşlılar
Yaşar Ugürol
Karadeniz Technical University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
1993
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Perinatal depresyonda tedaviye erişimin önündeki engeller- nitel ve nicel bir inceleme

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada perinatal dönemde depresyon açsısından riskli hastalarının tedaviye başvurmalarının önündeki gözden kaçan, kültüre ve bölgeye özgü engellerin tespiti amaçlanmıştır. YÖNTEM: Bu çalışma nitel ve nicel yöntemin kullanıldığı 2 aşamadan oluşmaktadır. Çalışmaya 2022 yılında kadın hastalıkları ve doğum kliniğinde Edinburg Doğum Sonrası Depresyon Ölçeği (EPDÖ) uygulanan ve depresyon açısından riskli saptanıp perinatal psikiyatri polikliniğine yönlendirilen ancak tedaviye başvurmayan kadınlar dahil edilmiştir. Nitel aşama için 20 katılımcıya sosyodemografik veri formu, EPDÖ uygulanmış ve nitel görüşme yapılmıştır. Nicel aşama için ise 66 katılımcıya sosyodemografik veri formu, EPDÖ ve nitel veriler doğrultusunda oluşturulan nicel anket formu uygulanmıştır. BULGULAR: Nitel aşamada bireysel faktörler, çevresel faktörler, sosyokültürel faktörler, damgalama ile ilgili faktörler ve sağlık sunucusu ile ilgili faktörler olmak üzere toplam 5 tema elde edilmiştir. Nicel aşamada ise en çok puan alan ilk 3 soru 'temizlik, ütü, yemek, çocuk bakımı gibi ev işlerin; toplumda kadının sorumluluğunda olması', 'temizlik, ütü, yemek, çocuk bakımı gibi ev işlerin yoğunluğu', 'günlük yaşam telaşesinin sizin için ruhsal sorunlarınızın önünde olması' şeklinde tespit edilmiştir. Nicel anket formundaki soruların EPDÖ ile korelasyonu incelendiğinde 'çocuğunuzu bırakabileceğiniz güvenilir bir yer olmaması', 'yakın çevrenizin yaşadığınız ruhsal sıkıntıları önemsiz görmesi', 'temizlik, ütü, yemek, çocuk bakımı gibi ev işlerin yoğunluğu', 'günlük yaşam telaşesinin sizin için ruhsal sorunlarınızın önünde olması', 'temizlik, ütü, yemek, çocuk bakımı gibi ev işlerin; toplumda kadının sorumluluğunda olması', 'eşinizin gebelik ve doğum sonrası dönemde ilgisiz olması veya yetersiz destek göstermesi' soruları ile pozitif yönde korelasyon saptanmıştır. SONUÇ: Nitel aşamada, bireysel faktörler, çevresel faktörler, sosyokültürel faktörler, damgalama ile ilgili faktörler ve sağlık sunucusu ile ilgili faktörler olmak üzere beş tema elde edilirken nicel aşamada ise, en yüksek puan alan 3 sorunun sosyokültürel faktörler ile işkili olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Nitel inceleme, perinatal depresyon, tedavinin önündeki engeller

Kübra Akbulut
Sakarya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanılı hastalarda bilişsel işlevler ile endokannabinoid sistem, BDNF, klotho ve NfL arasındaki ilişkinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada erişkin DEHB tanılı hastalar ve sağlıklı kontrollerin bilişsel işlevlerinin AEA, 2-AG, BDNF, NfL ve klotho ile bağıntısını incelemek amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi polikliniklerinde takip edilen erişkin DEHB tanılı 52 hasta ve 50 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik veri formu ve nöropsikiyatrik testler uygulanmıştır. Sağlıklı kontrol ve hasta grubunda serum AEA, 2-AG, BDNF, klotho ve NfL düzeyleri ölçülmüştür. BULGULAR: Hastalar ile sağlıklı kontrollerin AEA, 2-AG, BDNF, NfL ve klotho düzeylerinin karşılaştırılmasında anlamlı fark saptanmamıştır. DEHB tanılı hastalar sağlıklı kontrollere göre nöropsikiyatrik testlerde daha düşük performans göstermiştir. DEHB grubunun İT'de kontrol grubuna göre düşük performans gösterdiği aradaki farkın özellikle sol yarıda belirgin olduğu bulunmuştur. Serum AEA, 2-AG, BDNF, NfL ve klotho düzeyleri ile bilişsel işlevler arasında ilişki olduğu ve bu ilişkinin sağlıklı kontroller ile DEHB hastalarında farklılık gösterdiği saptandı. Hasta grubunda yapılan regresyon analizinde AEA düzeyinin dikkat eksikliği semptom şiddeti ve DEHB ölçeği toplam puanı için ön gördürücü olduğu bulundu. Hasta grubunda AEA düzeyi ile dikkat eksikliği semptom şiddeti, DEHB'ye bağlı yaşadığı sorun şiddeti ve sıklığı arasında negatif bağıntı bulundu. 2-AG ile aşırı hareketlilik ve dürtüsellik semptom şiddeti arasında negatif bağıntı bulundu. Her iki grupta da serum AEA, 2-AG, BDNF, klotho ve NfL düzeyleri birbiriyle orta-yüksek düzeyde bağıntı gösterdi. DEHB tanılı hastalarda aktif ilaç kullananlar ile kullanmayanlar arasında serum AEA, 2-AG ve NfL düzeyleri açısından farklılık saptandı. SONUÇ: AEA, 2-AG, BDNF, klotho ve NfL serum düzeyleri ile bilişsel işlevler arasındaki ilişki her iki grupta farklı özellik göstermektedir ve bu moleküller ile ilişkili farklıklar; moleküllerin serum düzeylerinin ortalamasının farkından ziyade bir regülasyon sistemiyle ilişkili görünmektedir. DEHB tanılı hastaların yaş ve eğitim süresi benzer sağlıklı kontrollere göre bilişsel işlevlerinde belirgin eksiklik olduğu saptanmıştır. Sonuçlar serum endokannabinoid düzeyleri ile DEHB semptom şiddeti arasında ilişki olabileceği düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: BDNF, DEHB, endokannabinoid, klotho, NfL

Abdüllatif Koyun
Sakarya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obezite hastalarında içgörü ve farklı içgörü ölçeklerinin karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada majör psikopatolojilerde ve psikotik olmayan psikiyatrik bozukluklar için geliştirilmiş içgörü ölçeklerinin obezitede içgörüyü ne kadar ölçtüğünü belirlemek ve obezite şiddeti ile içgörü düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemek amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi Psikiyatri Konsültasyon Liyezon polikliniğine, İç Hastalıkları Endokrinoloji polikliniğine ve Aile Hekimliği Obezite polikliniğine başvurup tedavi gören ve hastanemiz kayıtlarından telefonla ulaşılıp görüşmeye çağırılan 18 yaşını doldurmuş ve obezite tanısı almış 120 hasta üzerinde gerçekleştirildi. BULGULAR: Katılımcılarda özellikle beden imajı ile ilgili kaygıların ve kısıtlı yeme davranışlarının ön planda olduğunu göstermektedir. YBDÖ'de kadınların "beden şekli ve kilo ile ilgili duygu ve düşünceler" ile "işlevsellik" puanları erkeklerden yüksektir; YBDÖ toplam puanı da kadınlarda daha yüksektir. Obezite evresine göre, YBDÖ "beden şekli ve kilo ile ilgili duygu ve düşünceler" 1. evreye kıyasla 2. ve 3. evrede daha yüksektir. OFİ'de kadınların genel hastalık farkındalığı, tedavi gereksinimi ve olumsuz sonuçların farkındalığı puanları erkeklerden yüksektir. OFİ toplam puanı kadınlarda daha yüksektir. OFİ toplam puanı VKİ ve vücut yağ oranı ile pozitif yönlü orta düzeyde ilişkilidir. Yapılan regresyon analizinde içgörü ölçeklerinden yalnızca OFİ toplam puanının VKİ değerini pozitif yönde anlamlı olarak etkilediği saptanmıştır. Analiz sonuçlarına göre OFİ toplam puanının obezite evresini anlamlı biçimde yordadığı görülmüştür. SONUÇ: Çalışmamızda OFİ toplam puanı, hem VKİ hem de vücut yağ oranı ile pozitif ve orta düzeyde ilişki göstermiştir. Ayrıca OFİ toplam puanı, obezite evresini anlamlı biçimde yordayarak, içgörü düzeyi arttıkça daha obezite evresinin artma olasılığını göstermiştir. Obezite bağlamında içgörünün değerlendirilmesi için genel psikiyatrik içgörü ölçekleri uygun değildir; obeziteye özgü bir araç olan OFİ, klinik şiddet göstergeleriyle (VKİ, yağ yüzdesi, evre) tutarlı ilişkiler sunarak hem tarama hem de müdahalenin kişiselleştirilmesi açısından pratik bir çerçeve sağlamaktadır. Klinik uygulamada OFİ'nin rutin değerlendirmelere eklenmesi, tedavi gereksinimi farkındalığının artmasına ve müdahale planlarının hedeflenmesine katkı sunabilir. Anahtar Kelimeler: Farkındalık, içgörü, içgörü ölçekleri, obezite, üstbiliş

Leyla Mammadova
Sakarya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alkol kullanım bozukluğu olan bireylerde Klotho, nörotrofik faktörler (NGF, BDNF, GDNF) ve ilişkili etmenlerin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Alkol kullanım bozukluğu (AKB), bilişsel işlevlerde bozulmalara yol açan ve nöroplastisite ile nörodejenerasyon süreçlerini etkileyen kronik beyin hastalığıdır. Literatür, beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF), sinir büyüme faktörü (NGF), glial hücre kaynaklı nörotrofik faktör (GDNF) ve yaşlanma ile bilişsel işlevlerle ilişkili Klotho proteininin bağımlılığın biyolojik temelinde rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Bu çalışmada, AKB tanılı bireylerde klotho, BDNF, GDNF ve NGF düzeylerinin bilişsel işlevler, psikiyatrik belirtiler ve klinik değişkenlerle ilişkisi araştırılmıştır. YÖNTEM: Çalışma, Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi EYAM biriminde yürütülmüş olup, 40 AKB tanılı erkek hasta ve 40 sağlıklı kontrolden oluşmaktadır. Bireylere sosyodemografik veri formu, Hamilton Anksiyete (HAM-A), Hamilton Depresyon (HDDÖ) ve Montreal Bilişsel Değerlendirme (MOCA) uygulanmıştır. Alkol Yoksunluk Ölçeği (CIWA-AR) ve Michigan Alkolizm Tarama Testi (MATT) yalnızca hasta grubuna verilmiştir. Serum klotho, BDNF, GDNF ve NGF düzeyleri ELISA ile ölçülmüş; veriler SPSS'de analiz edilmiştir. BULGULAR: Hasta grubunda MOCA toplam puanı kontrol grubundan daha düşük (p<0,001), NGF düzeyi kontrol grubunda daha yüksek saptanmıştır (p<0,001). BDNF ve GDNF düzeyleri gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,062 ve p=0,102). Klotho düzeyi kontrollerde yüksektir ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,051). Hasta grubunda Klotho ile NGF arasında güçlü pozitif korelasyon bulunmuştur (rs=0,752; p=0,001). MOCA toplam puanı, kümülatif ve aylık alkol kullanım yükleri ile negatif ilişkilidir (r=-0,582; p<0,001). Regresyon analizlerinde MOCA toplam puanını yordayan değişkenler aylık alkol kullanım yükü (β=-0,500; p<0,001), gelir (β=0,357; p=0,004) ve eğitim düzeyidir (β=0,234; p=0,045); NGF ve Klotho anlamlı yordayıcı değildir. SONUÇ: Bulgular, AKB'de bilişsel bozulmanın özellikle alkol kullanım yüküyle ilişkili olduğunu göstermektedir. NGF'deki azalmanın bilişsel bozulmayla bağlantısı olasıdır. Klotho grup karşılaştırmasında anlamlı bulunmamış olsa da NGF ile güçlü korelasyonu biyolojik açıdan dikkate değerdir. Nörotrofik faktörler ve Klotho, AKB'de nöroplastisite ve bilişsel işlevler açısından potansiyel biyobelirteçlerdir. Anahtar Kelimeler: AKB, BDNF, GDNF, klotho, NGF

Onur Davutoğlu
Sakarya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Madde kullanım bozukluğu hastalarında oksitosin ve nörosteroidlerle bağlanma ve duygu düzenleme arasındaki ilişkinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızda Metamfetamin Kullanım Bozukluğu (MeKB) olan kişilerde NAS ve oksitosin serum düzeyleri ile duygu düzenleme ve bağlanma arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. YÖNTEM: Çalışmaya, Yataklı Arındırma Merkezi'nde yatan MeKB tanısı alan 40 erkek hasta ve 41 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubundaki bireyler, SCID-1 ve SCID-2 görüşmesi ile değerlendirilmiş ve sosyodemografik veri formu uygulanmıştır. Duygu Düzenleme Güçlükleri Ölçeği (DDGÖ), Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-2 (YİYE-2), Buss Perry Saldırganlık Ölçeği (BPSÖ), Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği hasta ve sağlıklı gönüllülere, Madde Aşerme Ölçeği (MAÖ) ve Bağımlılık Profil İndeksi sadece hasta grubuna uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubundan alınan kanda Allopregnanolon (ALLO), dehidroepiandrosteron sülfat (DHEAS), testosteron, Estradiol (E2) ve oksitosin serum düzeyleri belirlenmiştir. BULGULAR: Hasta grubunda DDGÖ, YİYE-2 ve BPSÖ puanları anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Hasta grubunda MAÖ puanları ile DHEAS, E2, testosteron ve oksitosin düzeyleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Hasta grubunda, MAÖ' nin bağımlı değişken olarak alındığı regresyon modelinde; testosteron düzeyi anlamlılığını korumuştur. Kontrol grubunda DDGÖ puanları ile ALLO ve testosteron düzeyleri arasında negatif korelasyon saptanmıştır. DDGÖ puanlarının bağımlı değişken olarak alındığı yapılan regresyon analizinde hormon düzeyleri anlamlılığını kaybetmiştir. Kontrol grubunda BPSÖ öfke puanları ile DHEAS, ALLO, testosteron arasında anlamlı negatif korelasyon göstermiş olup, yapılan regresyon analizinde DHEAS anlamlılığını korumuştur. SONUÇ: Hasta grubu kontrol grubuna göre daha fazla duygu düzenleme güçlüğü ve güvensiz bağlanma göstermektedirler. Hasta grubunda DHEAS, E2, testosteron ve oksitosin düzeyleri artıkça aşerme puanları artmaktadır ve testosteron düzeyleri, diğer hormonlara göre ön plana çıkmıştır. Kontrol grubunda ALLO, testosteron düzeylerindeki artış duygu düzenleme güçlüğü arasında negatif ilişki bulunmuştur. Kontrol grubunda DHEAS, ALLO, testosteron düzeyleri ile BPSÖ öfke puanları arasında negatif ilişki bulunmuş olup, bu hormonlardan DHEAS diğerlerinden daha önemli gözükmektedir.

BağlanmaDuygu düzenlemeMadde kullanım bozuklukları+2
Hacer Akbaş Çakmak
Sakarya University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Perinatal dönemde ruhsal hastalığı olan kadınlara yönelik stigma (Damgalama) ölçeği geliştirilmesi, geçerlik ve güvenilirlik çalışması

GİRİŞ VE AMAÇ: Perinatal dönemde psikiyatrik hastalığı olan kadınlara yönelik damgalama ölçeğinin geliştirilmesi, geçerlik ve güvenilirliğinin test edilmesidir. YÖNTEM: Metodolojik türde olan araştırma, 01.06.2022-01.12.2022 tarihlerinde Sakarya EAH'de farklı kliniklere başvuran hastalar, hasta yakınları ve hastane personeli üzerinde gerçekleştirildi. Çalışmaya 18-65 yaş aralığında 200 kişi (kadın n=134, erkek n=66) katıldı. Verilerin toplamasında "Sosyodemografik veri formu", "Perinatal Ruhsal Hastalık Damgalama Ölçeği (PRHDÖ)", "Sosyal mesafe ölçeği (SMÖ)" ve "Ruhsal hastalığa yönelik inançlar ölçeği (RHİÖ)" kullanıldı. Veriler SPSS 22 ve AMOS 26 programı kullanılarak incelendi. PRHDÖ'nün geçerlik ve güvenirlik analizi; Cronbach alfa kat sayısı, madde toplam puan korelasyonu, faktör analizi, test-tekrar test yöntemi kullanılarak ölçülmüştür. BULGULAR: Ölçek maddelerinin Kapsam Geçerlik İndeksi 0,80-1 arasında bulunmuştur. Ölçeğin iç tutarlılık analizinde; genel ölçeğin Cronbach alfa katsayısı 0,94, "Önyargı ve Ayrımcılık" alt boyutunun 0,93, "Etiketleme" alt boyutunun ise 0,88 olduğu bulunmuştur. Madde-toplam puan korelasyonlarının 0,410 ile 0,799 arasında değişiklik gösterdiği belirlenmiştir. Barlett's testinde p<0,05'tir, KMO 0,94 hesaplanmıştır, bu değerler ölçeğe faktör analizi uygulanabileceğini göstermektedir. AFA sonucuna göre ölçek 2 faktörlü bir yapıya sahiptir, toplam varyansın %60'ını açıklamaktadır. Ölçeğin Guttman Split-Half katsayısı 0,882 ve Spearman-Brown katsayısı 0,883 bulunmuştur. Ölçek, 30 katılımcıya üç hafta arayla tekrar uygulanmıştır. Ölçümler arasındaki korelasyon katsayısı 0,91 elde edilmiştir, bu ölçeğin zamana karşı değişmezlik ilkesini sağladığını göstermektedir. SONUÇ: Perinatal Ruhsal Hastalık Damgalama Ölçeği (PRHDÖ), Türk toplumunda perinatal damgalamayı araştırmak için kullanılabilecek güvenilir bir ölçüm aracıdır. Anahtar Kelimeler: Geçerlik ve güvenirlik, ölçek geliştirme, perinatal damgalama, stigma.

DamgalamaGüvenilirlik ve geçerlilikKadınlar+5
Esra Şen
Sakarya University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Panik bozukluğu hastalarında içgörü ve farklı içgörü ölçeklerinin karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: İçgörü, kapsamı ve sınırları belirsiz olan psikiyatrideki en tartışmalı kavramlardan biridir. Literatürde panik bozukluğunda içgörü kavramını ele alan çalışma sayısı oldukça azdır. Çalışmamızda panik bozukluğu hastalarında farklı içgörü ölçeklerinin benzerlik ve farklılıklarını, içgörü ölçeklerinin klinik belirtilerle ilişkisini ve hastalık şiddetini predikte eden etkenleri incelemeyi hedefledik. YÖNTEM: Çalışmaya, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniğine başvuran, dahil edilme ve dışlama kriterlerini karşılayan 53 panik bozukluğu hastası dahil edilmiştir. Hastalarla ilk olarak DSM-5'e uyarlı SCID-1 görüşmesi yapılmıştır. Hekim tarafından sosyodemografik veri formu, Panik Bozukluk Şiddet Ölçeği (PBŞÖ), Brown İnançların Değerlendirilmesi Ölçeği (BİDÖ), İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme Ölçeği (İÜBDÖ), Aşırı Değer Verilmiş Düşünce Ölçeği (ADDÖ) uygulanmıştır. Beck Bilişsel İçgörü Ölçeği (BBİÖ), Anksiyete Duyarlılık İndeksi-3 (ADİ), Belirti Yorumlama Ölçeği (BYÖ) ise hastalar tarafından doldurulmuştur. BULGULAR: Sosyodemografik değişkenler ile hastalık şiddeti ve içgörü düzeyi arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir. Anksiyete duyarlılığı ve belirti yorumlama şekli ile içgörü düzeyi arasında da anlamlı bir ilişki yoktur. Fiziksel ve bilişsel anksiyete duyarlılığı artan kişilerin, semptomları bedensel atıflarla açıklama eğilimi ve hastalık şiddeti artmaktadır. BBİÖ ile diğer içgörü ölçekleri arasında korelasyon tespit edilmemiştir. Hastalık şiddetini en çok predikte eden üç ölçüm aracı sırasıyla ADDÖ, BYÖ-Bedensel Atıf, BİDÖ'dir. SONUÇ: Panik bozukluğu hastalarında içgörünün azalması hastalık şiddetini artırmaktadır. BBİÖ ile diğer içgörü ölçekleri ve hastalık şiddeti arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir. Anksiyete duyarlılık düzeyi ve belirti yorumlama şekli içgörü düzeyini etkilememektedir. Anahtar Kelimeler: Anksiyete duyarlılığı, belirti yorumlama, içgörü, panik bozukluğu, semptom şiddeti

AnksiyeteAnksiyete duyarlılığıBelirti ve semptomlar+5
Çisem Yücel
Sakarya University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obsesif Kompulsif Bozukluğu olan bireylerde internet kullanımı ve gelişmeleri kaçırma korkusu ile ilişkili etmenler

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmayla Obsesif Kompulsif Bozuklukta F.o.M.O., problemli internet kullanımı ve ilişkili olabilecek durumların birbirleri ile bağlantılı olup olmadığının incelenmesi hedeflenmiştir. YÖNTEM: Bu çalışma 01.06.2022-01.06.2023 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ndeki 50 O.K.B. hastası ile bu hastalarla aynı yaş, cinsiyet ve öğrenim durumu özelliklerine sahip kontrol grubu ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya 18-65 yaş aralığında 100 kişi (kadın n=68, erkek n=32) katıldı. Verilerin toplamasında "Sosyodemografik veri formu", ''Yapılandırılmış klinik görüşme formu (S.C.I.D.-5/C.V.) "Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (Y.B.O.K.Ö.)", "Gelişmeleri Kaçırma Korkusu ölçeği", "Barratt Dürtüsellik ölçeği", ''Bağımlılık Profili İndeksi'', ''Problemli İnternet Kullanımı Ölçeği (P.İ.K.O.) kullanıldı. Veriler S.P.S.S. 22 programı kullanılarak incelendi. BULGULAR: Hasta grubunda çalışmıyor olma ve gelir düzeyinin düşük olması durumu arasındaki ilişki anlamlı tespit edildi. Hasta grubunda Twitter kullanımı anlamlı derecede düşük saptandı. O.K.B. grubunda Barratt Dürtüsellik ölçeği puanları ve Bağımlılık Profili İndeksi puanları anlamlı derecede yüksek tespit edildi. Obsesif Kompulsif Bozukluk grubunda F.o.M.O. puanları ile Barratt Dürtüsellik ölçeği skorları birbirleri ile korele saptandı. Kontrol grubunda F.o.M.O. sosyal medya ve haberleşme için internet kullanımı ile ilişkili bulundu. Kontrol grubunda F.o.M.O. bir günde sosyal ağlarda harcanan vakit ile ilişkili tespit edildi. Hasta grubunda problemli internet kullanımı evli olmama ile ilişkili tespit edildi. SONUÇ: Obsesif Kompulsif Bozukluk hastalarında F.o.M.O. için dürtüsellik ve internetin aşırı kullanımı; problemli internet kullanımı için de yalnız yaşıyor olmak ve ekran karşısında geçirilen süre önemli öngördürücülerdir. Anahtar Kelimeler: Bağımlılık, dürtüsellik, gelişmeleri kaçırma korkusu, obsesif kompulsif bozukluk, problemli internet kullanımı,

Murat Oğuzhan Keskinsezer
Sakarya University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psikiyatri servisinde tekrarlayan hasta yatışı ile ilişkili etmenler

GİRİŞ VE AMAÇ: Kurumsuzlaştırma politikalarının ardından psikiyatri hastalarında tekrarlayan yatış önemli bir sorun haline gelmiştir. Bu çalışmada psikiyatri servisinde tekrarlayan hasta yatışıyla ilişkili olabilecek sosyodemografik, klinik ve toplumsal faktörlerin tespit edilmesi ve aradaki ilişkinin açığa çıkarılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Nisan 2011 ile Mart 2020 tarihleri arasında Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi Psikiyatri Servisinde yatan 2903 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalardan taburcu olduktan sonraki 1 yıl içinde 2 veya daha fazla tekrar yatışı olanlar döner kapı hastası olarak tanımlandı. BULGULAR: Döner kapı hastalarının daha genç, daha yüksek oranda bekar olduğu, tedavilerinde daha yüksek oranda depo antipsikotik, klozapin ve EKT kullanıldığı, TRSM başvuru sayılarının daha fazla olduğu tespit edildi. Şizofreni ve diğer psikotik bozukluklar tanılı hastaların tekrarlayan yatışlarının daha fazla olduğu bulundu. Depo antipsikotik ve klozapin tedavisi, EKT ve TRSM takibi sonrasında tekrarlayan yatışların öncesine göre azaldığı bulundu. SONUÇ: Sık tekrarlayan yatışı olan hastaların depo antipsikotik, klozapin, EKT ve TRSM başvurusu sonrası yatış sayısı azalmaktadır. Sık tekrarlı yatışların daha iyi anlaşılması için hastalık şiddeti, belirti profili ve tedavi uyumuyla ilgili diğer değişkenler, hasta bakımı ve sosyal destek özelliklerinin araştırılması faydalı olabilir. Tekrarlayan yatışı fazla olan hastalarda depo antipsikotik, klozapin gerekirse EKT kullanımı düşünülebilir. Hastaların TRSM'ye düzenli gitmesi teşvik edilebilir.

Mehmet Akif Suda
Sakarya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bir perinatal psikiyatri polikliniğinin iki yıllık verilerinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Türkiye'de bir eğitim ve araştırma hastanesinde perinatal döneme özgü ruh sağlığı hizmeti sunun bir polikliniğin olması ülkemiz için ilk ve tek, dünyada da sınırlı sayıda örnekten biridir ve SEAH'ta 2021 yılından beri devam etmektedir. Bu çalışmada perinatal psikiyatri polikliniğine başvuran hastaların sosyodemografik ve klinik verilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: 01.01.2021-31.03.2023 tarihleri arasında SEAH perinatal psikiyatri polikliniğine 314 kadının başvurduğu tespit edildi ve telefonla ulaşılması planlandı. 314 kadın hastanın 169'una çeşitli nedenlerle ulaşılamadı. Telefonla ulaşılan 145 kişinin 15'i çalışmaya katılmayı kabul etmedi. Çalışmaya katılmaya gönüllü 130 kadınla yüz yüze ve telefonla görüşme gerçekleştirildi. Katılımcıların tanılarını doğrulamak ve ek psikiyatrik hastalıkları değerlendirmek amacıyla DSM-5'e uyarlanmış SCID-1 görüşmesi yapıldı. Sosyodemografik veriler ve klinik özellikler hakkında bilgi edinmek amacı ile kapsamlı sosyodemografik veri formu uygulandı. Klinik veriler sosyodemografik ve klinik veri formuna işlendi. SPSS 25 programı kullanılarak edinilen veriler incelendi. BULGULAR: Tamamı kadın olan katılımcıların yaş ortalaması 32,31 olarak bulundu. Katılımcıların %42,3'ünün gebelik döneminde, %42,3'ünün doğum sonrası dönemde, %15,4'ünün gebeliğe hazırlık döneminde başvurduğu görüldü. En sık başvuru döneminin %25,4 ile birinci trimesterde olduğu görüldü. Katılımcıların %30,8'inin kronik tıbbi hastalığının olduğu, %26,2'sinin ruhsal travma öyküsünün olduğu görüldü. Gebelik döneminde en sık alınan tanının %34,1 ile depresyon olduğu, doğum sonrası en sık alınan tanının %53,6 ile depresyon olduğu ve %24,6'sının intihar düşündüğü görüldü. Gebeliklerin %40,7'si plansızdı ve istenmeyen gebelik oranı %33,1'di. Hastaların %19,5'inde gebelik döneminde komplikasyon görülmüştü. SONUÇ: Çalışmamızda perinatal psikiyatri polikliniğimize başvuran hastaların sosyodemografik ve klinik özellikleri incelenmiştir. Perinatal dönemdeki hastaların çoğunluğu lise ve üzeri eğitimli, kentte yaşayan kadınlardan oluşmaktadır. En sık görülen tanı depresyondur ve eşlik eden tıbbi hastalığı, travma öyküsü, gebelik komplikasyonu gibi zorlayıcı yaşam olayları yaşayan kadınların oranları yüksek görünmektedir. Bu çalışmanın bulguları; perinatal döneme özelleşmiş polikliniklerin öneminin yanı sıra multidisipliner çalışma, planlı gebeliklerin teşviki gibi gereksinimlerin altını çizmektedir.

Enes Elmalı
Sakarya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Metamfetamin kullanım bozukluğu olan hastalarda VMAT-2 ve dat gen ifadesi ile klinik parametreler arasındaki ilişkinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Araştırmamızda Metamfetamin Kullanım Bozukluğu (MAKB) olan kişilerde DAT ve VMAT-2 gen ekspresyon ve protein düzeylerinin psişik yaşantılar ve diğer klinik parametrelerle olan ilişkisini incelemeyi amaçladık. YÖNTEM: Araştırmaya, Tedavi ve Arındırma Kliniği'nde yatan MAKB tanısı alan 50 erkek hasta ve 100 sağlıklı (50 sigara kullanan, 50 sigara kullanmayan) kişi dahil edilmiştir. Gruplardaki hasta ve sağlıklı bireyler, dahil edilme ve dışlama kriterlerine göre değerlendirildikten sonra sosyodemografik veri formu her kişiye uygulanmıştır. Toplumda Psişik Yaşantılar Ölçeği (TPYÖ) hasta ve sağlıklı gönüllülere, Bağımlılık Profil İndeksi (BAPİ), Tedavi Motivasyon Anketi (TMA), Madde Aşerme Ölçeği (MAÖ), Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS) yalnızca hasta grubuna uygulanmıştır. Sağlıklı kontrol ve hasta grubundan alınan kanda dopamin taşıyıcısı (DAT) ve veziküler monoamin taşıyıcısı (VMAT-2) gen ekspresyon ve protein düzeyleri belirlenmiştir. BULGULAR: Hasta grubunda TPYÖ pozitif, depresif, toplam, sıkıntı düzeyi puanları anlamlı yüksek bulunmuştur. Gruplar arasında DAT geni mRNA ve protein düzeyi ile VMAT-2 geni mRNA düzeylerinde anlamlı olarak farklılık saptanmıştır. Bağımlı değişken olarak grupların alındığı regresyon modelinde; DAT ve VMAT-2 gen ekspresyon ve protein düzeyleri bir kişinin metamfetamin kullanıp kullanmadığı hususunda %87 öngördürücü olarak saptanmıştır. SONUÇ: Hasta grubu kontrol gruplarına göre daha fazla psişik yaşantı deneyimleri göstermektedirler. Hasta grubunda DAT protein düzeyi, VMAT-2 gen ekspresyon ve protein düzeyi madde ve sigara kullanmayan kontrol grubuna kıyasla düşük bulunmuştur. Hasta grubunda DAT gen ekspresyon düzeyi madde ve sigara kullanmayan kontrol grubuna göre yüksek bulunmuştur. Sigara gen ekpresyon ve protein düzeylerinde karıştırıcı bir faktör gibi gözükmektedir. DAT ve VMAT-2 ekspresyon düzeylerine bakmak MAKB açısından bilgi verici olabilir. Anahtar Kelimeler: Dopamin taşıyıcısı, gen ekspresyonu, metamfetamin, psişik yaşantılar, veziküler monoamin taşıyıcısı

Mualla Keskinsezer
Sakarya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bipolar bozukluk tanılı hastalarda klotho, nörotrofik faktörler (BDNF, NGF, GDNF) ve bilişsel işlevlerin ilişkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada remisyon dönemindeki ötimik bipolar bozukluk tanılı hastalarda BDNF, GDNF, NGF ve klotho seviyelerinin bilişsel işlevlerle ilişkisinin incelemesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi psikiyatri polikliniklerine başvuran 3 aydır remisyonda olan bipolar bozukluk tanılı 48 erkek hasta ve 48 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Katılımcıların tamamına sosyodemografik veri formu, nöropsikiyatrik testler uygulanmıştır. Young mani ölçeği, Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği, İşlevselliğin Genel Değerlendirilmesi Ölçeği, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği yalnızca hasta grubuna uygulanmıştır. BULGULAR: Remisyondaki hastalar ile sağlıklı kontrollerin BDNF ve GDNF düzeylerinin karşılaştırılmasında anlamlı fark saptanmamıştır. İki grup arasında klotho ve NGF düzeylerinde anlamlı fark bulunmuştur. Hasta ve sağlıklı gönüllüler arasında Wechsler bellek skalası- görsel üretim alt testi ve Stroop testi süre ve enterferans faktörlerinde anlamlı fark vardır. Hasta grubunda BDNF ile nöropsikiyatrik testler arasında korelasyon bulunmamıştır. Regresyon analizinde hasta grubunun renkli kelime okuma aşamasının süre faktörüyle korelasyon saptanmıştır. NGF ile hastalık süresi, yaş ve Wechsler 40. dk performansı arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Hastalarda klotho ile Stroop testinin yanlış okuma sayısı arasında pozitif bağıntı bulunmuştur. Regresyon analizinde klotho Stroop testinin süre ve enterferans parametreleriyle pozitif, Wechsler 40. dk performansı ile negatif korele bulunmuştur. GDNF ile Stroop testinin spontan düzeltme sayıları arasında pozitif bağıntı saptanmıştır. GDNF, BDNF seviyeleri yaşla negatif korelasyon göstermiştir. SONUÇ: Çalışmamızda klotho ve NGF düzeyleri sağlıklı kontrollerde daha yüksek bulunmuştur. Hasta ve kontrol grupları arasında BDNF ve GDNF düzeyleri açısından fark yoktur. Remisyon dönemindeki BB hastaların bilişsel fonksiyonları sağlıklı gönüllülere göre daha kötü saptanmıştır. BDNF, GDNF, NGF ve klotho bilişsel işlevlerle alakalı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: klotho, BDNF, GDNF, NGF, bipolar bozukluk

Zeynep Çelebi
Sakarya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Majör depresyonda içgörü ve farklı içgörü ölçeklerinin karşılaştırılması

ÖZET GİRİŞ VE AMAÇ: İçgörü hakkında çok sayıda tanımlama yapılmış, çok sayıda araştırma yapılmış olsa da hala içgörü kavramı üzerinde psikiyatride net bir uzlaşmanın sağlandığını söylemek pek mümkün görünmemektedir. Bildiğimiz kadarıyla literatürde, MDB hastalarında içgörüyü değerlendirmek için birden fazla içgörü ölçeğinin kullanıldığı, ölçeklerin arasındaki korelasyonun incelendiği ve içgörü ölçekleri ile semptom şiddeti arasındaki ilişkiyi inceleyen bir araştırma bulunmamaktadır. Çalışmamızda MDB hastalarında İçgörü ölçeklerinin kendi aralarındaki korelasyonlarını, ölçeklerin hastalık şiddeti ile korelasyonlarını ve depresif semptomları predikte etme oranlarını incelemeyi hedefledik. YÖNTEM: Çalışmamıza, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvurmuş olan 80 MDB hastası dahil edilmiştir. Hastalarla öncelikle DSM-5'e uyarlı SCID-1 görüşmesi gerçekleştirilmiştir. Sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Ölçeği (HDÖ), Brown İnançların Değerlendirilmesi Ölçeği (BİDÖ), Akıl Hastalığına İçgörüsüzlük Ölçeği (AHİÖ), İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme Ölçeği (İÜBDÖ) hekim tarafından uygulanmıştır. Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Bilişsel İçgörü Ölçeği (BBİÖ), Öz Yansıtma ve İçgörü Ölçeği (ÖYİÖ) ve Üstbiliş Ölçeği (ÜBÖ) ise hastalar tarafından özbildirim formu olarak doldurulmuştur. BULGULAR: Klinik değişkenler ile semptom şiddeti ve içgörü düzeyleri arasında bir ilişki görülmemiştir. MDB semptom şiddeti arttıkça ÜBÖ hariç içgörü ölçekleri ile ölçülen içgörü düzeyinin azaldığı bulunmuştur. HDÖ toplam semptom düzeyini en iyi predikte eden ölçeğin İÜBDÖ, ikinci predikte eden ölçek ÜBÖ ve üçüncü predikte eden ölçek BİDÖ olarak bulunmuştur. BDÖ toplam semptom düzeyini en çok predikte eden iki ölçüm aracı sırasıyla ÖYVİÖ ve ÜBÖ olarak bulunmuştur. SONUÇ: Majör depresif bozukluk hastalarında içgörünün azalması ile hastalık şiddetinin artması beraberlik göstermektedir. Klinik içgörüye odaklanan İÜBD ve AHİÖ, bilişsel içgörüye odaklanan BBİÖ ve ÖYVİÖ, kendi aralarında benzer ve uyumlu sonuçlar vermiştir. MDBsemptom şiddeti arttıkça patolojik üstbiliş süreçlerinin arttığı gösterilmiştir. İçgörü ölçeklerinin depresif semptomları predikte etme oranları birbirinden farklı bulunmuştur. MDB'de içgörünün hem klinik hem bilişsel hem de üstbilişsel içgörü kavramlarıyla ele alınmasının önemli olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: İçgörü, içgörü ölçekleri, majör depresif bozukluk, semptom şiddeti

Zehra Güvenç
Sakarya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kolorektal kanserli hastalarda intihar düşüncesi ve psikiyatrik yardım arama davranışı

GİRİŞ VE AMAÇ: Kolorektal kanser hastalarının demografik ve hastalık özellikleri, psikiyatrik semptomlar, sosyal destek düzeyi, yaşam kalitesi gibi değişkenlerin intihar riski ve psikiyatrik yardım arama davranışı üzerindeki etkileri incelenecektir. Çalışmanın bulguları, kanserli hastalarda intihar riskini ve psikiyatrik yardım arama davranışını daha iyi anlamamıza katkı sağlayacak ve bu hastalar için daha etkili müdahale stratejilerinin geliştirilmesine yardımcı olması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Araştırmamıza 2023 Eylül ile 2024 Nisan ayı arasında onkoloji kliniğinde tedavi görmekte olan 97 kolorektal kanserli hasta dahil edildi. BULGULAR: Hastaların yaşının artmasının; ailede ruhsal hastalığın, kanserden önce psikiyatrik tanının ve kanserden sonra psikiyatrik şikâyetin varlığının intihar riskini artırdığı tespit edildi. Nükseden hastalığın, ameliyat ve yatış sayısının artmasının; hastalığın oluşturduğu işlevsellikte azalmanın intihar riskini artırdığı; depresyon, anksiyete ve uykusuzluk ölçeği puanlarındaki artışın intihar riskini artırdığı bulundu. Evdeki kişi sayısında artma ve kırsal bölgede yaşama psikiyatrik yardım alma tutumunu azaltabileceği bulundu. Anksiyete semptomlarının olmasının psikiyatrik yardım alma tutumunu artırdığı bulundu. İntihar riski ile psikiyatrik yardım arama davranışı arasında anlamlı bir fark bulunamadı. SONUÇ: Kanser hastalarında intihar riski, çok boyutlu bir sorun olup, bu riski azaltmak için multidisipliner bir yaklaşımın benimsenmesi gerekmektedir. Hem sağlık çalışanları hem de toplum olarak, kanser hastalarının psikolojik ihtiyaçlarına duyarlı olmalı ve onlara gerekli destek sağlanmalıdır. Bu sayede, kanser hastalarının yaşam kaliteleri artırılabilir ve intihar riski azaltılabilir. Anahtar Kelimeler: Kanser, intihar, yardım arama davranışı, psikiyatri

Sema Şahin Erdem
Sakarya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Opioid kullanım bozukluğu tanılı hastalardadamgalanma, benlik saygısı ve cinsel işlevbozukluğu arasındaki ilişkinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızın amacı Opioid Kullanım Bozukluğu (OPKB) tanılı hastalarda damgalanma, benlik saygısı ve cinsel işlev bozukluğu arasındaki ilişkinin incelenmesidir. YÖNTEM: Çalışma Sakarya Eğitimi ve Araştırma Hastanesi (SEAH) Erişkin Yataklı Arındırma Merkezi polikliniğinde yürütüldü. Çalışmaya OPKB tanılı, buprenorfine naloxone kombinasyon tedavisi ile en az üç aydır remisyonda olan, içleme ve dışlama kriterlerini karşılayan yüz dört (104) hasta dahil edildi. Çalışmaya dâhil edilen tüm hastalara Sosyodemografik Veri Formu (SDVF), Bağımlılık Profil İndeksi (BAPİ), Madde Aşerme Ölçeği (MAÖ) ve Opiyat Yoksunluk Ölçeği (OPYÖ), Rozenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ), Madde Kullanımda Damgalanma Mekanizma Ölçeği, Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği (ACYÖ), Golombok Rust Cinsel Doyum Ölçeği (GRCDÖ) uygulandı. BULGULAR: Bu çalışmanın sonuçlarına göre bağımlılık şiddeti ve damgalanma ile cinsel işlev bozukluğu arasında pozitif anlamlı ilişki bulunurken, benlik saygısı ve cinsel işlev bozukluğu arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. SONUÇ: OPKB tanılı bireylerde hastalık şiddeti artıkça, cinsel işlev bozukluğu artmaktadır. Ayrıca OPKB tanılı bireylerin cinsel işlevleri içselleştirilen ve algılanan olumsuz tutumlarla ilişkili görünmektedir. Anahtar Kelimeler: Benlik saygısı, cinsel işlev bozukluğu, damgalanma, opioid

Shukrullah Nıazı
Sakarya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında çocukluk çağı travması, üst biliş ve silik nörolojik belirtiler arasındaki ilişki

Amaç: Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB), obsesyonlar ve/veya kompulsiyonlar ile karakterize heterojen bir psikiyatrik hastalıktır. OKB hastalarında, çocukluk çağı travmalar, üst bilişsel işlevler ve silik nörolojik belirtilerin araştırıldığı çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışmada önceki çalışmalardan farklı olarak OKB hastalarında çocukluk çağı travmaları, üst bilişsel özellikler ve silik nörolojik belirtiler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: OKB tanısı ile takip edilen 40 hasta ile yaş, cinsiyet ve eğitim açısından eşleştirilmiş 40 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Çocukluk Çağı Travma Ölçeği (ÇTÖ), Üst Biliş Ölçeği (ÜBÖ), Silik Nörolojik Belirti Ölçeği (SNB), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) uygulandı. Hasta grubuna ayrıca Boyutsal Obsesyon Kompulsiyon ölçeği (BOKÖ), Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (Y-BOKÖ) uygulandı. İstatistiksel analizlerde ki-kare, mann whitney-u test ve spearman korelasyon analizi kullanıldı. Bulgular: OKB hastalarında çocukluk çağı travmalarından fiziksel istismar, duygusal istismar, fiziksel ihmal, duygusal ihmal ve toplam puanı, üst bilişlerden düşünce kontrol ihtiyacı ve bilişsel farkındalık, silik nörolojik bulgulardan duyusal entegrasyon, diğer nörolojik belirtiler ve toplam puanının sağlıklılardan yüksek olduğu saptandı. Bunun yanısıra çocukluk çağı travmalarından duygusal istismar ile üst bilişlerden olumlu inançlar, kontrol edilemezlik ve tehlike, bilişsel güven ve düşünce kontrol ihtiyacı arasında pozitif korelasyon olduğu, duygusal istismar ile silik nörolojik belirtilerden motor koordinasyon, ardışık motor hareketler ve toplam puanı arasında pozitif korelasyon olduğu, fiziksel ihmal ile duyusal entegrasyon arasında ilişki olduğu, duygusal ihmal ile motor koordinasyon, duyusal entegrasyon, ardışık motor hareketler ve SNB toplam puanı arasında pozitif korelasyon olduğu, ÇTÖ toplam puanı ile SNB tüm alt ölçekleri ve toplam puanı arasında pozitif korelasyon olduğu saptandı. ÇTÖ'lerden duygusal istismar, duygusal ihmal ve toplam puanın belirtilerin şiddetinde etkili olduğu, kontrol edilemez düşünceler alt boyutunun ÇTÖ'lerden fiziksel istismar, duygusal istismar, duygusal ihmal ve ÇTÖ toplam puanı, simetri alt boyutunun ise duygusal istismar ile pozitif korelasyon olduğu saptandı. SNB'lerden duyusal entegrasyonun hastalık süresinden etkilendiği saptandı. OKB hastalarında anksiyete ve depresyon puanlarının yüksek olduğu saptandı. Sonuç: OKB literatürde çocukluk çağı travmaları, üst bilişsel özellikler ve silik nörolojik belirtiler açısından ayrı ayrı ele alınmıştır. Çalışmamızın farklılığı bu özelliklerin birlikte değerlendirilmesidir. Sonuç olarak çocukluk çağı travmalarının, silik nörolojik belirtlerin ve üst bilişsel işlevlerin OKB hastalarında sağlıklılardan farklılık gösterdiğini, çocukluk çağı travmalarının üst bilişsel işlevlerle, silik nörolojik belirtilerle ve semptom şiddeti ile pozitif korelasyonu olduğunu, üst bilişsel işlevlerin ve silik nörolojik belirtilerin de obsesif kompulsif belirti boyutları ve şiddetiyle pozitif korelasyonu olduğu, SNB'nin her ne kadar daha çok genetik ve perinatal dönemle ilişkili olduğu düşünülse de çocukluk çağı travması yüksek olanlarda SNB'nin de daha şiddetli olduğu saptandı. Bu bulgular OKB'nin patofizyolojik süreçleri konusunda bilgi vermektedir ancak OKB hastalarında çocukluk çağı travmaları, üst bilişler ve silik nörolojik belirtiler arasındaki ilişkiye yönelik daha geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Çocukluk çağı travmalarına yönelik farkındalık kazanılması, OKB'nin üst bilişsel modelinin iyi anlaşılması planlanacak tedavi yöntemleri ve OKB'nin psikoterapötik sürecine katkıda bulunabilir. Anahtar Kelimeler: Obsesyon, Kompulsiyon, Üst Biliş, Çocukluk Çağı Travmaları, Silik Nörolojik Belirtiler

Nörolojik belirtilerObsessif davranışObsessif kompülsif bozukluk+2
Hilal Yavuz
Afyonkarahisar Health Sciences University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Şizofreni hastalarında serum matriksmetalloproteinaz 9 (MMP9), tissue polypeptide antigen (TPA), pro-brain derived neurotrophic factor (probdnf), brain derived neurotrophic factor (BNDF), aquaporin 4(AQP-4) düzeyleri

Amaç: Sinaptik bağlantı bozukluğunun şizofreni etyolojisinde rol oynadığı bilinmektedir. Literatürde bulunan çalışmalar sinaptik iletimde nörovasküler ünitenin (NVU) ve astrositlerin rolüne işaret etmekte, dolayısıyla NVU ve astrositlerin şizofreni etyolojisindeki rolü de gündeme gelmektedir. MMP-9, tPA, proBDNF, BDNF ve AQP-4; NVU ve astrosit işlevlerinde rol alan proteinlerdir. Mevcut çalışmada şizofreni hastaları ile sağlıklı kontrollerde MMP-9, tPA, proBDNF, BDNF ve AQP-4 serum düzeylerindeki farklılıkların araştırılması ve düzeylerinin hastalık şiddeti, hastalık süresi gibi paramatrelerle değişiminin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel nitelikte olan çalışmaya 30 Mayıs-30 Kasım 2022 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri polikliniğine başvuran, DSM 5 ölçütlerine göre şizofreni tanı kriterlerini karşılayan 40 erkek 30 kadın toplam 70 hasta ile yaş, cinsiyet, sigara kullanımı ve VKİ açısından eşleştirilmiş herhangi bir psikiyatrik hastalığı olmayan 70 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Tüm katılımcılara çalışma ile ilgili bilgi verildikten ve bilgilendirilmiş onam formu alındıktan sonra sosyodemografik ve klinik veri formu doldurulmuştur. Ek olarak hastalara Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS) uygulanmıştır. Tüm katılımcılardan 12 saat açlık sonrası, sabah saat 08:00-09:00 aralığında serum MMP-9, tPA, proBDNF, BDNF ve AQP-4 düzeylerine bakmak amacıyla kan örnekleri alınmıştır. Kan örnekleri biyokimyasal analiz yapılana kadar -20 derecede muhafaza edilmiştir. Verilerin analizinde SPSS 25 paket programı kullanıldı ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Yapılan biyokimyasal analiz sonucunda şizofreni hastalarında CRP (p=0,001), proBDNF/BDNF (p=0,015) düzeylerinin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu; proBDNF (p<0,001), BDNF (p<0,001), tPA (p<0,001), AQP-4 (p<0,001) ve MMP-9 (p=0,004) değerlerinin ise sağlıklı kontrollere göre belirgin düzeyde düşük olduğu gözlendi. Zamana göre düzeltilmiş istatiksel analizde ise aslında şizofreni hastalarının MMP-9 düzeylerinin anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu (p=0,038) fakat çalışmaya ilk şizofreni hastaları dahil edildiği için bekleyen kan örneklerinde MMP-9 düzeylerinde azalma olduğu görülmüştür. ProBDNF ve BDNF'nin AQP-4 (r= ,720; p<0,01) (r= ,557; p<0,01) ve tPA (r= ,735; p<0,01) (r= ,689; p<0,01) ile pozitif yönlü anlamlı korelasyonu olduğu tespit edildi. Ayrıca AQP-4 ve tPA arasındaki korelasyon ise pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlıydı (r= ,701; p<0,01). Sonuç: Şizofreni hastalarında AQP-4 ve tPA düşük bulunmuştur. AQP-4 ve tPA proBDNF ve BDNF ile pozitif koreleydi. Şizofreni hastalarındaki ProBDNF ve BDNF düşüklüğünün altında yatan mekanizma astrosit disfoksiyonu ve Nörovasküler eşleşme bozukluğu olabilir. Şizofreni patolojisinde astrosit disfonksiyonu ve Nörovasküler eşleşme bozukluğu önemli rol oynayabilir.

AstrositlerDoku plazminojen aktivatörüMatriks metalloproteinaz 9+4
Adem Donukara
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alkol ve madde bağımlılığında duygu dışavurum ve kişilik özellikleri ile hastalık seyrinin ilişkisi

Giriş ve Amaç: Bağımlılık; maddelerin zorlantılı bir biçimde, alışkanlık olarak kullanımıyla ilişkili ağır sorunları kapsayan bir hastalık olmakla beraber giderek büyüyen bir halk sağlığı sorunudur. Bağımlılık hayat boyu devam eden bir hastalık olup remisyon ve relapslarla seyretmektedir. Bağımlılıkta özellikle erken dönemlerde relaps oranları yüksek olmakla beraber mevcut tedaviler bağımlılığın seyrinde çoğu zaman yeterli faydayı sağlayamamaktadır. Bu çalışmada alkol ve madde bağımlılığında duygu dışavurumu ve kişilik özelliklerinin tedavi seyrine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Sağlık Bakanlığı Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi AMATEM (Alkol ve Madde Bağımlılığı Araştırma Tedavi ve Eğitim Merkezi) biriminde Nisan 2018 ile Nisan 2019 tarihleri arasında polikliniğe başvuran hastalarda yapılmıştır. Çalışmaya DSM-5 (Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı, 5. Basım)'e göre Alkol veya Madde Kullanım Bozukluğu tanı kriterlerini karşılayan ve tedavi altına alınan 102 sayıda hasta ve anahtar yakını alınmıştır. Hastalara Sosyo-demografik Veri Formu, Bağımlılık Profil İndeksi – Uygulayıcı (BAPİ-U) ölçeği, Temperament and Character Inventory/ Mizaç ve Karakter Ölçeği (TCI), ve bu hastaların en çok destek veren anahtar yakınlarına Sosyo-demografik Veri Formu ve Expressed Emotion/Duygu Dışavurum (DD) ölçeği uygulanmıştır. İlk görüşmeden 6 ay sonra hastalara ulaşılıp madde kullanım durumları sorgulanmıştır. Elde edilen veriler SPSS 22 istatistik programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Hastaların anahtar yakınlarının duygu dışavurumlarının yüksekliği erken dönem relaps oranları ilişkili bulunmuştur. Ancak hastaların kişilik özelliklerinin erken dönem tedavi seyri üzerine anlamlı bir etkisi bulunamamıştır. Sonuç: Çalışmamızda anahtar yakınların duygu dışavurumunun yüksekliğinin alkol ve madde bağımlısı olan hastalarda erken dönemdeki relaps ile ilişkili bulunması bağımlılığın tedavisinde hastaların aile ortamları ve yakınlarıyla olan iletişiminin önemini göstermektedir. Bağımlılığa yönelik tedavi yaklaşımlarının şimdiye kadar daha çok hasta odaklı olduğu görülmekte olup çalışmamız aileyi de içine alan çok yönlü bir yaklaşımın gerekliliğini ortaya koymaktadır. Kişilik özellikleri ve erken dönem relaps arasında anlamlı bir ilişkinin bulunamayışı çalışmamıza katılan hasta sayısının az olmasına bağlı olabileceği gibi, kişilik özellikleri tedavi seyri ile daha önce bildirildiğinden daha az ilişkili de olabilir. Anahtar Kelimeler: Alkol bağımlılığı, madde bağımlılığı, prognoz, duygu dışavurumu, kişilik özellikleri

Alkol bağımlılığıAlkolizmDuygu dışavurum tarzları+4
Ayşe Erdoğan Kaya
Sakarya University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alkol ve madde kullanım bozukluğunda travma belirtileri ve ilişkili etmenler

Giriş: Bağımlılık uzun süreli, remisyon ve relapslarla seyreden bir hastalıktır. Travmatik yaşam olayları ise neredeyse herkesin yaşayabileceği, sık karşılaşılan ruhsal ve bedensel bütünlüğü bozan ya da inciten olumsuz olaylardır. Bağımlılık grubunda travmatik yaşam olayları çeşitli faktörlerden dolayı çok önemli bir yere sahiptir. Bağımlılıkta relaps oranları birçok faktörden etkilenmekle birlikte travmatik yaşam olayları da bu faktörlerden biridir. Bağımlılıkta travmatik yaşam olayları ve bunlara etki eden ek diğer faktörler ile bu faktörlerin tedavi seyri ile ilişkisini araştırmak amacıyla bu çalışmayı yapmaktayız. Yöntem: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi AMATEM Kliniğinde tedavi amacıyla yatan DSM-V kriterlerine göre alkol veya madde kullanım bozukluğu tanısı alan, çalışmanın belirlenmiş kriterlerine uygun olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalara hastaneye yatışlarının 7. gününde Sosyodemografik Veri Formu, Olayların Etkisi Ölçeği-R (OEÖ-R), Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D), Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (HAM-A), Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği (KPDÖ), Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği(DES), Durumluluk-Süreklilik Kaygı Ölçeği (DSKÖ), Bağımlılık Profil İndeksi (BAPİ), Değişime Hazır Olma Aşamaları ve Tedaviyi İsteme Ölçeği (SOCRATES-M), Travmatik Yaşantılar Ölçeği (TYÖ) uygulandı. Hastalar, taburculuklarından 6 ay sonra hastalık prognozunu değerlendirmek için telefon, hastane kayıtları ve kontroller sırasında, idrarda madde analizi ya da hasta ve yakınlarının beyanına göre kayma, sürçme ve veya hastalık tekrarı açısından tekrar değerlendirildi. İstatiksel analizler SPSS versiyon 23 programı kullanılarak değerlendirildi. P>0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda alkol/madde kullanım bozukluğu olan hastalar taburculuk sonrası relaps ve remisyon olarak iki gruba ayrılarak incelendi. Çalışmaya toplam 51 hasta dahil edildi ve ulaşılabilen 49 hastanın %60,8' inde relaps saptandı. İki grup arasında sosyodemografik faktörler, bağımlılık profili, motivasyon, intihar girişimi oranları, depresyon, bağımlılık tedavisi için tekrarlayan yatışlar, tedavi terki, travmatik olay yaşama durumu, ortalama travma yaşı ve TSSB belirti şiddeti arasında anlamlı fark bulunamadı. Anksiyete (p:0.015), disosiyasyon semptomları (p:0.026), önceki psikiyatrik tedavi başvurusu (p:0.019), travmatik olay sayısı ve şiddeti (p:0.04 ve p:0.01), travmatik olay sonrası madde kullanım davranış paterninde değişiklikler (p:0.014), travmatik olay sonrası madde kullanım davranış paterninde değişikliklerin zamanlaması (ilk 2 haftada olan değişiklikler için p:0.049), travma türlerinden ihmal (p:0.009), duygusal istismar (p:0.019) ve fiziksel istismar (p:0.005) varlığı relaps olan ve olmayan gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede farklıydı. Anlamlı bulunan değişkenlerden 5 tanesinin Binary Lojistik Regresyon modelinde (travma sayısı, DES puanı, HAM-A puanı, daha önce psikiyatrik tedavi için başvurmamış olmak, travmatik yaşam olayı sonrasında madde kullanım davranışında değişiklik olmasının birlikte) relapsı güçlü bir şekilde öngördüğü, değişkenler tek başlarına değerlendirildiğinde, daha önce psikiyatrik tedavi için başvurmamış olmanın relapsı anlamlı (CI;%95, p:0.002) şekilde öngördüğü bulundu. Tartışma ve sonuç: Alkol ve madde kullanım bozukluğu olan hastalarda relapsı etkileyen bir çok faktör prospektif ve retrospektif olarak araştırılmıştır. Bu faktörlerden sosyodemografik özellikler, depresyon ve anksiyete semptomları, eşlik eden diğer psikiyatrik durumlar, madde kullanım şiddeti, motivasyon bu çalışmaların öne çıkan hedefleri olmuştur. Bu faktörlerin travma öyküsü ile birlikte incelendiği tedavi sonrası relaps oranlarını araştıran prospektif çalışmalar literatürde nadirdir. Ayrıca travmanın varlığının relapslar üzerine etkisi araştıran mevcut çalışmalar çoğunlukla TSSB (Travma sonrası stres bozukluğu) tanısına odaklanmış ya da sadece kadınları dahil etmiş ve çocukluk çağı travmalarına odaklanmış, diğer faktörleri çalışmalara dahil etmemiş veya spesifik bağımlılık grupları özelinde çalışmışlardır. Bu açıdan çalışmamızın sonuçları literatür ile benzer sonuçlar sunmakla birlikte yeni ve önemli bilgiler de sunmaktadır. Çalışmamızın sonuçlarına göre daha önce yapılan çalışmalara benzer bir şekilde anksiyete semptomları relapslarla ilişkili bulunmuştur. Daha önceki çalışmalarda relaps ile ilişkisi konusunda yeterli veri olmayan travmatik olay sonrası madde kullanım davranış paterninde değişiklikler, travmatik olay sonrası madde kullanım davranış paterninde değişikliklerin zamanlaması, önceki psikiyatrik tedavi başvurusu sayısının az olması ve disosiyasyon semptomlarının relaps oranları ile yakından ilişkili olması da önemli bir bulgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Literatürde hakkında az sayıda çalışma olan travmatik olay sayısı ve şiddeti, ihmal, duygusal istismar, fiziksel istismar gibi çeşitli travma türlerinin relaps oranlarını etkilemesi de önemli sonuçlardan biridir. Bütün bu bulgular psikiyatrik tedaviye başvurmuş olmanın, TSSB tanısından bağımsız olarak travmatik yaşantı deneyimlerinin azlığının ve deneyim sonrası madde kullanımıyla ilgili bir davranış değişikliği gelişmemiş olmasının, değerlendirme sırasındaki anksiyete ve disosiyatif semptomların az olmasının düşük relaps oranları ilişkili olduğunu göstermektedir. Ancak bu sonuçların daha büyük örneklemle yapılan çalışmalarla doğrulanması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Madde Bağımlılığı, Travmatik Olay, TSSB, Relaps, Prognoz, Tedavi başvurusu

Alkol bağımlılığıEroin bağımlılığıMadde bağımlılığı+7
Ebru Mercandağı
Sakarya University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Şizofrenide akut dönemde nöroplastisite ile ilişkili etmenler

Giriş: Şizofreninin etiyolojisine yönelik birçok hipotez ortaya atılmış olup bunlardan bir tanesi de nörodegenerasyondur. Nörodegenerasyon birçok farklı yolla meydana gelmektedir. Nöroplastisitenin kaybı en önemli nörodegenerasyon sebeplerinden biridir. Beyinde nöroplastisiteyi sağlayan farklı mekanizmalar ve biyokimyasal aracılar tanımlanmıştır. Bunlar arasında en iyi bilinenler BDNF, GDNF ve NGF'ninde içinde yer aldığı nörotrofik faktörlerdir.Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör (BDNF), Glia Kaynaklı Nörotrofik Faktör (GDNF) ve Nöron Büyüme Faktörü (NGF) şizofrenide en çok araştırılmış nörotrofik faktörlerdir. Klotho bu norotofik fatörlerle ilişkili yeni bir belirteç olup şizofreni hastalarında yapılmış çalışmalar oldukça kısıtlıdır. Şizofreni hastalarında yapılan araştırmalarda önemli düzeyde nörobilişsel işlevlerde bozuklukların olduğu saptanmıştır. Şizofreni hastalarında ilaç tedavisi ile sağlanan remisyon döneminde sanrı ve varsanıların şiddeti azalmakta ancak bilişsel bozukluklarda aynı oranda azalma görülmememktedir. Bu durum şizofrenide bilşsel belirtiler üzerinde yeni çalışmalara ihtiyacı koymaktadır. Şizofrenide daha öönce bilişsel işlevler ve nörotrofik faktörler arasında ki ilişkiyi inceleyen çalışmalar bulunmakla birlikte bu biyobelirtecin ve Klotho ile olası ilişkisini araştıran bir çalışma bulunmamaktadır. Amaç: Bu çalışmanın amacı, şizofreni tanılı akut psikotik alevlenme ile psikiyatri kliniğine yatışı olan hastaların 1. Ve 20. Günde yapılan bilişsel test sonuçlarıyla sağlıklı kontrol grubunu karşılaştırmak, bilişsel işlevlerin hastalık şiddeti, belirtileri ve işlevselliğe etkilerini araştırmak, kan BDNF, GDNF, NGF ve Klotho düzeylerinin hastalarda bilişsel kapasiteye etkilerini saptamak ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırmaktır. Yöntem: Çalışmaya Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Psikiyatri Kliniği Erkek servisinde, şizofreni akut alevlenme tanısı ile yatan 42 erkek şizofreni hastası (hasta grubu) ve yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi açısından benzer 42 sağlıklı kontrol (kontrol grubu) dahil edilmiştir. Hastaların tanısı DSM-V yönelimli klinik görüşme ile konulmuştur. Katılımcıların tamamına sosyodemografik veri formu, Stroop Testi Wechsler Bellek Ölçegi (WMS V)-Görsel Bellek testi ve uygulanmıştır. Hasta grubunda; yatışın ilk günü (gerekirse testlere uyum sağlayabilmesini beklemek amacı ile ilk 3 gün içinde) hastalık semptomlarını ve bilişsel işlevlerini eş zamanlı olarak değerlendirmek için, klinik değerlendirmede Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği (BPRS), Pozitif ve Negatif Semptom Ölçeği (PANSS), Klinik Global Izlenim Ölçeği (CGI), Işlevselliğin Genel Değerlendirilmesi Ölçeği uygulanmıştır. Hastaların bütün klinik ölçekleri ve bilişsel testler 20. Günde tekrarlanmıştır. Bu süreçte hastalar olağan tedavilerine devam etmişlerdir. Hasta grubundan 1. Ve 20. günlerde ölçek doldurmadan önce 10 ml venöz kan alınmış ve ELİSA yöntemiyle analiz edilmiştir. Verilerin analizinde değişkenlerin yüzde dağılımları alınmış, sürekli değişkenler için merkezilik ve yaygınlık ölçütleri (ortalama, standart sapma) hesaplanmış, bağımlı ve bağımsız değişkenler arası ilişkiler ki-kare, Student'st testi, Pearson korelasyon testi kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular ve Tartışma: Hasta ve sağlıklı kontrol grubunun sosyodemografik verileri incelendiğinde, hasta ve sağlıklı kontrol grubunun yaş, eğitim seviyesi, boy, kilo ve BMI açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Hasta ve sağlıklı kontroller arasında stroop ve Weschler Görsel Bellek testi arasında anlamlı bir fark saptandı. Hasta grubu kontrol grubuna göre nörobilişsel tetslerde daha düşük performans gösterdi. Klinik ölçeklerden PANSS genel, PANSS toplam, BPRS ve IGD ölçek puanları ile stroop testi arasında ilişki saptandı. Hastalık semptomları azaldıkça, işlevsellik arttıkça Stroop test performansı arttı. Nöroplastisite belirteçleri ile klinik ölçek verileri 1. Ve 20. Gün için ayrı ayrı değerlendirildi. Yapılan korelasyon analizinde ilişki saptanamadı. Hastaların 1. Ve 20. Gün nöroplastisite biyobelirteçleri karşılaştırıldığında 20. Gün BDNF düzeyleri 1. gün BDNF düzeylerine göre istatistiksel olarak daha yüksek saptandı. Hastaların 1. Ve 20. Günü ile sağlıklı kontrol grubunun nöroplastisite biyobelirteçleri karşılaştırıldığında sağlıklı kontrol grubunu tüm biyobelirteç düzeyleri hasta grubuna göre istatisksel olarak daha yüksekti. Sağlıklı kontrol grubunda nöroplastisite belirteçleri ile nörobilişsel testler karşılaştırıldığında stroop testinde renkli kelimeleri okuma süresi ve renkli kelimlerin rengini söyleme süresi BDNF; GDNF, NGF ve Klotho ile pozitif korelasyon göstermekteydi. Nöroplastisite marker düzeyleri arttıkça okuma süreleri artmaktaydı. Stroop testinde renkli kelimeleri yanlış okuma sayısı ile GDNF arasında pozitif korelasyon saptandı. GDNF düzeyi arttıkça yanlış okuma sayısı artmaktaydı Sağlıklı kontrol grubunda nöroplastisite belirteçleri ile Weschler görsel bellek testi karşılaştrıldığında 1. Dk ve 40.dk test puanları GDNF düzeyleri ile negatif korelasyon göstermekteydi. Tüm gruplarda yapılan BDNF, GDNF, NGF ve Klotho düzeyleri birbiriyle pozitif korelasyon göstermekteydi. Sonuç: BDNF, GDNF ve NGF nöroplastisite de önemli olduğu düşünülen nörotrofik faktörlerdir. Klotho bu alanda yeni çalışılmaya başlanmış biyobelirteç olup daha önce bilişsel işlevlerle ilişkisini inceleyen bir çalışma yoktur. Çalışmamızda sağlıklı kontrollerde BDNF, GDNF, NGF ve Klotho düzeyleri düzeylerinin bilişsel işlevlerle ilişkisi saptanmış olup, çalışmamız Klotho'nun bilişsel işlevlerle ilişkisini araştıran ilk çalışmadır. Anahtar kelimeler: BDNF, Bilişsel işlevler, GDNF, Klotho, NGF, Şizofreni

Beyin kaynaklı nörotrofik faktörKlothoNöronal plastisite+2
Betül Türkmen
Sakarya University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kannabis kullanım bozukluğu hastalarında Gastrointestinal Sistem (GIS) hormonları ile agresyon ve aşerme arasındaki ilişkinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Madde kullanımı dünya genelinde biyo-psiko-sosyal bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. En yaygın kullanılan yasa dışı madde esrar ve onun sentetik türevleridir. Esrar yoksunluğu son dönemde tanımlanmış olup agresyon ve aşerme en sık yoksunluk belirtilerindendir. Agresyon ve aşermenin kontrolü bağımlılık tedavilerinde hem arınma (detoks) hem de ayıklığın sürdürülmesinde anahtar rol oynamaktadır. Gastrointestinal hormonları (GİS) olarak bilinen ghrelin, leptin, adiponektin ve rezistin iştahın düzenlenmesi yanında bazı psikiyatrik hastalıklar ve bağımlılıklarla ilişkisi yeni araştırma konularındandır. Bu çalışmada kannabinoid kullanım bozukluğu olan hastalarda yoksunluk döneminde agresyon ve aşermenin GİS hormonları ile ilişkisi incelenecektir. Bu çalışmanın amacı GİS hormonları ile agresyon ve aşerme arasındaki ilişkiyi göstererek bağımlık tedavilerine farklı bir boyut kazandırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmaya Eylül 2018 ile Mart 2020 tarihleri arasında AMATEM Kliniğinde tedavi amacıyla yatan, DSM V kriterlerine göre "Kannabis Kullanım Bozukluğu" tanısı alan 56 hasta ve 45 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan hastalara ve sağlıklı gönüllülere uygulacak olan ölçekler; Bağımlılık Profil Endeksi (BAPİ), Buss Perry Agresyon Ölçeği (BPAÖ), Madde Aşerme Ölçeği (MAÖ)(sadece hastalara), Durumluluk Süreklilik Kaygı Envanteri(STAI-1 ve 2)'dir. Ayrıca agresyonun değerlendirilmesi için PSAP (Point-Subtraction-Aggression- Paradigm) adlı bilgisayar uygulaması kullanılmıştır. 1 hafta sonrasında hastalara tekrar MAÖ, BPAÖ, STAI-1, STAI-2 ve Açık Agresyon Ölçeği (AAÖ) uygulanmıştır. BULGULAR: Hasta ve kontrollerin 0. gün hormon düzeyleri karşılaştırıldığında; ghrelin, leptin ve adiponektin kan düzeyleri hastalarda anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Tüm katılımcılarda PSAP'ta yanıt/provakasyon ile leptin arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Hastalarda agresyonu indükleyen bilgisayar oyunu (PSAP) sonrası ghrelin düzeylerinde ise anlamlı artma, rezistin düzeylerinde ise anlamlı azalma olduğu gösterilmiştir. Tüm katılımcılarda BKI etkisinden bağımsız olarak STAI-1 ve STAI-2 kaygı puanları ile ghrelin düzeyleri arasında negatif 15 korelasyon tespit edilmiştir. Hastaların 0. ve 7. gün anksiyete puanları karşılaştırıldığında STAI-1 puanlarında azalma görülürken, STAI-2 puanlarında anlamlı azalma saptanmıştır. Hastaların 0. gün ve 7. gün agresyon düzeyleri kıyaslandığında BPAÖ ölçeği öfke alt puanının anlamlı olarak azaldığı saptanmıştır. Hastaların 7. günde aşerme puanlarının 0. güne göre azaldığı; 7. günde adiponektin, leptin ve rezistin düzeylerinin ise anlamlı olarak arttığı tespit edilmiş olup aşerme puanları ile hormon düzeyleri arasında anlamlı korelasyon saptanmamıştır. SONUÇ: Kannabis kullanım bozukluğu hastalarında ghrelin, leptin ve adiponektin düzeylerinin sağlıklı kontrollere göre anlamlı olarak daha düşük olduğu saptanmıştır. Kronik kannabinoid kullanımının ghrelin, leptin ve adiponektin hormonları üzerine etkili olmakla birlikte bu etkinin hangi mekanizma ile olduğu net değildir. Kannabinoid bağımlılarının agresyon ve anksiyete düzeyleri sağlıklı gönüllülere göre yüksektir. Hasta grubunda kontrol grubundan farklı olarak agresyonu indükleyen oyun sonrasında ghrelin düzeylerinin anlamlı artışı; kannabinoidlerin ghrelin sinyalizasyonu etkilediğini ve agresyonun indüklenmesine verilen hormonal yanıtı değiştirdiğini düşündürmektedir. Anksiyete puanları ile ghrelin düzeyleri arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Bu bulgular (hastalarda kontrol grubuna göre yüksek agresyon ve anksiyete puanlarının olması, agresyon puanları ile ghrelin düzeyleri arasında korelasyon bulunmaması, anksiyete puanları ile ghrelin düzeyleri arasında korelasyon bulunması) kannabinoid bağımlılarında ghrelinin agresyondaki rolünün anksiyete düzenlenmesi üzerinden olabileceğini düşündürmektedir. PSAP oyununda leptin düzeyleri ile provakasyona kazanma davranışına devam yanıtı arasında korelasyon bulunması, leptinin motivasyonun düzenlenmesinde rolü olabileceğini düşündürmektedir. Kannabinoid bağımlılarında bir haftalık yoksunluk süresince anksiyete, agresyon puanları ve aşermenin azaldığı tespit edilmiştir. Bir haftalık yoksunluk sonrasında leptin, ghrelin ve rezistin düzeylerinde anlamlı artış saptanmıştır. Bu hormonların anksiyete, agresyon ve aşerme ile karmaşık ve dinamik bir ilişkisi olduğunu düşünmekteyiz. Ancak aşerme ile hormon düzeyleri arasında korelasyon saptanmamıştır. Aşerme, agresyon ve GİS hormonları arasındaki ilişkinin anlaşılması için, çalışma verilerinin tekrarlanmasına ve daha geniş örneklem içeren, daha uzun süreli klinik çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.

AdiponektinAşermeGhrelin+7
Elif Merve Kurt
Sakarya University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alkol-madde kullanım bozukluğu olan bireylerde ilaç dışı tedavi arayışları ve ilişkili etmenler

Giriş ve Amaç: Alkol- madde bağımlılığı önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bağımlılığa yönelik tedavide hekimlerin uygulamış olduğu ilaç tedavisinin yanı sıra, hastaların kendilerinin uygulamış oldukları ilaç dışı tedavi arayışları da olabilir. Kişinin mizacı özellikleri ve bir çeşit geçiş nesnesi olarak da kabul edilen Tanrı ile olan bağlanma biçimi de, bu ilaç dışı tedavi yöntemlerinin seçiminde etkili olabilir. Bu çalışmada bağımlı hastaların ilaç dışı tedavi arayışlarını ve Tanrı ile olan bağlanma biçimleri başta olmak üzere ilaç dışı tedavi arayışları ile ilişkili etmenlerin araştırılması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi AMATEM yataklı servisine ve AMATEM polikliniğine, 15.04.2019 – 15.10.2019 tarihleri arasında başvuran hastalar ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmamıza DSM-5( Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayısal El Kitabı, 5. Basım)' e göre Alkol-Madde Kullanım Bozuklukları tanısından en az birini almış 103 hasta katılım sağlamıştır. Hastalara Sosyodemografik Veri Formu, İlaç Dışı Tedavi Anketi, Bağımlılık Profil İndeksi-Uygulayıcı Formu, Tanrı'ya Bağlanma Envanteri uygulanmış olup, beraberinde SCID-1 ve SCID-2 görüşmesi yapılmıştır. Toplanan verilerin analizi SPSS-22 programı üzerinden gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Bağımlı bireylerde, ilaç dışı herhangi bir yöntem arayış oranı %33 olarak tespit edilmiştir. Bağımlılıktan kurtulmak amacı ile en çok dine yönelme yöntemleri(%24,3) tercih edilmektedir. Tek tek bakıldığında en çok namaz kılma(%17,4) ve spor yapma(%6,7) gibi kendi kendine yardım yöntemleri tercih edilmektedir. Hastaların Tanrı ile olan bağlanma biçimleri ve kişilik özellikleri ile ilaç dışı tedavi yöntemi seçimi arasında ilişki bulunamamıştır. Ama bağımlılık şiddeti ve ek psikiyatrik problemlerin oluşunun ilaç dışı tedavi arayışında bulunmasında etkili olduğu tespit edilmiştir. Sonuçlar: Çalışmamızda bağımlılık şiddeti yüksek olan ve ek psikiyatrik tanıları olan hastaların diğerlerine göre daha fazla ilaç dışı tedavi arayışı gösterdikleri tespit edilmiştir. Bağımlılığın tedavisi çok yönlü bir boyutta ele alınması gereken bir husustur. Çalışmamız bağımlılığın tedavisinde ilaçların yer almasının yanı sıra, hastaların uygulamış oldukları ilaç dışı tedavilerin de olduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Alkol Bağımlılığı, Madde Bağımlılığı, Tanrı'ya Bağlanma, Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp, Kişilik Özellikleri

Alkol bağımlılığıBağlanmaKişilik özellikleri+7
Çağlar Turan
Sakarya University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

HIV pozitif bireylerde dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu yaygınlığı

Giriş ve Amaç: DEHB çocukluk döneminde başlayıp erişkin dönemde de devam edebilen, dikkat eksikliği, dürtüsellik ve aşırı hareketlilik belirtileriyle akademik, mesleki ve sosyal hayata önemli etkileri olan psikiyatrik bir bozukluktur. DEHB hastalarındaki dikkat eksikliği ve dürtüsellik, hastalık öncesi ve sonrasındaki korunma ve tedavi uyumuna olumsuz etkileriyle HIV enfeksiyonunun oluşması ve seyrinde rol oynayabilir. Bu çalışmada HIV pozitif bireylerde DEHB, dikkat eksikliği ve dürtüselliğin yaygınlığı ve hastaların tedavi uyumuna etkisinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Polikliniğinde ayaktan takip edilmekte olan ve çalışma süresinde başvuran 50 hasta dahil edildi. Hastalara Sosyodemografik Veri Formu, Barratt Dürtüsellik Ölçeği, Morisky Tedaviye Uyum Ölçeği ve Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Kendi Bildirim Ölçeği (ASRS-IV) uygulandı ve DSM-5 kriterlerine göre DEHB ve diğer psikiyatrik bozukluk tanıları kondu. Bulgular: HIV pozitif bireylerin %32'i ASRS-IV ölçek puanlarına göre olası veya büyük olasılıkla DEHB ile uyumlu bulunurken klinik görüşme ile tespit edilen DEHB yaygınlığı ise %4idi. SCİD görüşmesiyle diğer psikiyatrik tanı oranı ise %38 olarak tespit edildi. HIV tedavisi almayan hastalarda Barratt-Planlama puan ortalaması HIV tedavisi alan hastalardan yüksekti. ASRS-IV puanları ile tedavi uyumu arasında negatif yönde korelasyon saptandı. Birden fazla partneri olan bireylerde Barratt-Dürtüsellik puanı tek partneri olan bireylerden yüksekti. HIV pozitif olduktan sonra partnerinin HIV durumunu bilmediği halde cinsel olarak aktif olan hastalarda partnerinin HIV durumunu bilen hastalara göre Barratt-Toplam ve Barratt-Motor hareketlilik puan ortalaması daha yüksekti. Sonuçlar: HIV pozitif bireylerdeki DEHB yaygınlığını genel toplum yaygınlığına benzer bulduk. ASRS, Barratt ve Morisky ölçeklerinden elde edilen bulgular DEHB belirtileri gösteren HİV pozitif hastaların tedaviye başlama ve sürdürmede daha uyumsuz olduğu ve partnerlerine HIV bulaştırmama konusunda yeterince özenli olmadıkları şeklinde yorumlanabilir. COVİD-19 pandemisi nedeniyle yeterli hasta sayısına ulaşamamış olmakla birlikte araştırmamız HIV pozitif hastalarda DEHB belirtilerinin varlığının tedavi uyumu ve tedavi sonrası korunma üzerinde rolü olduğunu düşündürmektedir.

HIVHIV enfeksiyonlarıHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+1
Rabia Erdoğan
Sakarya University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ayaktan psikiyatri hastalarında mizofoni sıklığı, komorbiditesi ve sosyo-demografik değişkenlerle ilişkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Jastreboff 2001 yılında bazı seslerden belirgin olarak rahatsız olma ve seslere karşı oluşan sinirlenme, bunaltı ve iğrenme gibi duygularla karakterize, mizofoni isimli yeni bir klinik durumu tanımladı. Daha önce odyoloji literatüründe bilinen bu durumun psikiyatrik bir bozukluk olabileceğine yönelik görüşler son yıllarda giderek arttı. Bu çalışmada psikiyatrik tanı sınıflandırmasında yer almamakla birlikte giderek daha çok ilgi çeken, epidemiyolojisi, etiyolojisi, klinik görünümü ve tedavisi ile ilgili bilgilerin henüz çok yetersiz olduğu mizofoninin ayaktan psikiyatri hastalardaki yaygınlığı, belirti profili, sosyodemografik değişkenler ve diğer ruhsal hastalıklarla ilişkisini araştırmak hedeflendi. YÖNTEM: Araştırmaya Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde, psikiyatri polikliniğine başvuran, 1091 olgu dahil edildi. Jager ve ark. tarafından önerilen tanı ölçütlerine göre klinik görüşmeyle mizofoni tanısı konulan olgulara; SCID-5, SCID-5­PD, Sosyodemografik Veri Formu, HAM-D, HAM-A, YBOKÖ, GAS, KİDO ve WHOQOL-BREEF-TR uygulandı. BULGULAR: Ayaktan psikiyatri hastalarında mizofoninin yaygınlığı %2,9 bulundu. En çok rahatsız olunan sesler yemek yeme/çiğneme ve ağız şapırdatma idi. Tetikleyicilerle karşılaşıldığında en sık öfke ve bunalma/daralma duyguları ortaya çıktı. Olguların %32,6'sında psikiyatrik eş tanı yoktu. En sık eşlik eden psikiyatrik bozukluklar major depresyon ve OKB; en çok tespit edilen kişilik bozuklukları ise sınırda kişilik bozukluğu ve OKKB oldu. Mizofoni şiddeti ile Ham-A, Ham-D ve Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği puanları arasında pozitif yönde korelasyon saptandı. Mizofoni şiddeti ile; GAS ve WHOQOL-BREEF-TR'nin Psikolojik Sağlık Alanı, Sosyal İlişkiler Alanı, Çevre Alanı-Global, Çevre Alanı-Kültüre Standardize ve Genel Sağlık Alanı alt parametreleri arasında negatif yönde korelasyon saptandı. SONUÇ: Bulgularımız mizofonin ayaktan psikiyatri hastalarında azınsanmayacak bir oranda bulunduğunu ve başka bir psikiyatrik bozukluk tanısı almayan hastalarda da bulunabildiğini gösterdi. Mizofoninin belirti profili, ortaya çıkardığı duygular, baş etme davranışları ve psikiyatrik durumlarla birlikteliği gibi bulgularımızın psikiyatrik sınıflama sistemlerinde yer alması tartışılan mizofoninin anlaşılmasında önemli katkılar sağlayacağını düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Çınlama, düşük ses toleransı, epidemiyoloji, hiperakuzi, mizofoni.

KomorbiditeMizofoniOdyoloji+3
Nurullah Yavaş
Sakarya University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında farklı içgörü ölçeklerinin karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Obsesif Kompulsif Bozuklukta (OKB) içgörünün yeri ve önemine dair uzun zamandır süren tartışmalar sonucunda, OKB'de içgörü vardır noktasından, hastaların önemli bir bölümünde içgörü yoktur noktasına gelinmiştir. Sonrasında içgörünün şiddet belirteci olduğu düşünülmüş ancak bu görüş, içgörünün OKB için sadece bir alt tip belirteci olduğu şeklinde değişmiştir. İçgörü kavramının kapsamı ve ölçüm şekli konuları da tartışmalıdır. İçgörü ile klinik belirtiler ilişkisi konusunda çokça çalışma yapılmış, tartışmalı sonuçlara ulaşılmıştır. OKB'de farklı içgörü ölçeklerinin korelasyonlarını, klinik belirtiler ve üstbilişlerle ilişkilerini incelemeyi amaçladık. YÖNTEM: Çalışma Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine başvuran, 18-65 yaş arası 64 OKB hastası ile yapılmıştır. Hastalarla öncelikle DSM-5e uyarlı SCID-1 görüşmesi yapılmış, sosyodemografik-klinik özellikler formu kullanılmıştır. Hekim tarafından Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOKÖ) ve Semptom Kontrol Listesi, içgörü ölçekleri olarak Brown İnaçları Değerlendirme Ölçeği (BİDÖ), Aşırı Değerlendirilmiş Düşünceler Ölçeği (ADDÖ), İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme Ölçeği (İÜBDÖ), Akıl Hastalığına İçgörüsüzlük Ölçeği(AHİÖ) uygulanmıştır. Özbildirim ölçekleri olan Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi, Beck Bilişsel İçgörü Ölçeği (BBİÖ) ve Üstbiliş Ölçeği (ÜBÖ-30) hastalar tarafından doldurulmuştur. BULGULAR: Demografik verilere göre içgörü düzeylerinde farklılık bulunmamıştır. OKB belirti şiddeti (YBOKÖ) ile içgörü ölçekleri arasında (BİDÖ, ADDÖ, YBOKÖ-11, AHİÖ, İÜBDÖ, BBİÖ) korelasyon saptanmamıştır. İçgörü ölçekleri ile ÜBO-30 arasında da korelasyon saptanmamıştır. Ancak YBOKÖ ve ÜBO-30 arasında anlamlı korelasyon bulunmuştur. Otojen tipin bilişsel içgörüleri reaktif tipten daha yüksek bulunmuştur. İçgörü ölçekleri kendi aralarında anlamlı korelasyon göstermiştir. BBİÖ ile diğer içgörü ölçekleri korale değildir. SONUÇ: OKB semptom şiddeti ile 6 farklı içgörü ölçeği arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır; içgörünün nitel ya da nicel, tek boyutlu ya da çok boyutlu değerlendirilmesi önemli bir farklılık arz etmemiştir. Üstbilişler ile içgörü ölçekleri arasında da korelasyon bulunmazken, OKB hastalık şiddeti arttıkça patolojik üstbiliş süreçlerinin arttığı gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: İçgörü, içgörü ölçekleri, obsesif kompulsif bozukluk, üstbiliş

Obsessif kompülsif bozuklukÖlçeklerİçgörü
Narin Hilal Özdağ
Sakarya University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Şizofreni hastalarında içgörü değerlendirilmesi ve farklı içgörü ölçeklerinin karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: İçgörü psikoz kliniğinde temel bir özelliktir; genelde hastalığın farkında olma, tedaviye uyum gösterme olarak tanımlanır; fakat kapsamı, sınırları ve ölçüm şekli konuları tartışmalıdır. Farklı tanım ve kavramsal temeli olan bir çok ölçek geliştirilmiştir. Çalışmamızda remisyonda şizofreni hastalarında farklı içgörü ölçeklerini kullanarak, bu ölçeklerin benzerlik ve farklılıklarını ve hastalık belirtilerini predikte etme güçlerini incelemeyi amaçladık. YÖNTEM: Çalışmaya Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri polikliniğine ve Toplum Ruh Sağlığı Merkezine başvuran, DSM-5 kriterlerine göre 18-65 yaş aralığında remisyondaki şizofreni hastalarında gerçekleştirildi. Araştırmaya katılmayı kabul eden, çalışmanın dâhil edilme ve dışlama kriterlerini karşılayan 105 olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Şizofreni tanısını doğrulamak ve komorbid psikiyatrik hastalıkları değerlendirmek amacıyla DSM-V'e uyarlı SCID-1 görüşmesi yapıldı. Hastalığın şiddetini değerlendirmek için Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANNS) ve içgörü ölçekleri olan Beck Bilişsel İçgörü Ölçeği (BECK), Brown İnançları Değerlendirme Ölçeği (BROWN), İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme Ölçeği (İUB), Akıl Hastalığına İçgörüsüzlük Ölçeği (AHI), Aşırı Değer Verilmiş Düşünceler Ölçeği (ADVD) uygulandı. BULGULAR: İçgörü ölçeklerinin hepsi remisyonda şizofreni hastalarında belirti şiddeti ile negatif korele olduğu saptanmıştır. PANNS toplam belirti düzeyini en iyi predikte eden ölçek ADVD ve ikinci predikte eden değer ise İUB olarak bulunmuştur. PANNS pozitif belirti düzeyini en iyi predikte eden ölçek ADVD olarak bulunmuştur. PANNS negatif belirti düzeyini en iyi predikte eden ölçek İUB ve ikinci predikte eden değer ise ADVD olarak bulunmuştur. PANNS genel belirti düzeyini en iyi predikte eden ölçek BROWN ve ikinci predikte eden değer ise ölçek IUB olarak bulunmuştur. SONUÇ: İçgörü ölçekleri birbirleriyle ve şizofreni belirtileriyle yüksek korelasyon göstermiştir. Ancak şizofreni farklı belirti alt gruplarını predikte etmede içgörü ölçekleri farklılıklar göstermiştir; pozitif belirtileri ADVD, negatif belirtileri İÜB ve genel psikopatolojiyi BROWN en iyi predikte etmiştir. Anahtar Kelimeler: İçgörü, içgörü ölçekleri, pozitif ve negatif belirti ölçeği, semptom şiddeti, şizofreni

Belirti ve semptomlarPsikiyatrik hastalarÖlçekler+2
Vuslat Ecem Güneş Altıparmak
Sakarya University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gebelik döneminde anksiyete ve depresyon için mobil izleme programı geliştirilmesi ve ilk üç aylık sonuçlarının değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışma ile gebelikte anksiyete ve depresyon belirtilerini ve ilişkili faktörleri taramak üzere bir mobil uygulama geliştirilmesi, gebelerin bu uygulama ile periyodik aralıklarla taranması, riskli bireylerin tedaviye yönlendirilmesi ve uygulamanın gebeler üzerine etkisi ve uygulama kullanımını tercih eden gebelerin sosyodemografik özelliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Bu çalışma için ilk aşamada perinatal dönemde periyodik aralıklarla izlem yapan, Perinatal Anksiyete Depresyon İzlem Platformu (PADİP) adlı bir yazılım platformu geliştirildi. Bu platform içerisinde sosyodemografik veri formlarını, EDDÖ (Edinburgh Doğum Sonrası Depresyon Ölçeği), PASS-TR (Perinatal Anksiyete Tarama Ölçeği) ve PUKİ (Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi) ölçeklerini barındırıyordu. Sonrasında Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi kadın doğum kliniklerine başvuran 160'ı PADİP grubu 160'u kontrol grubu olmak üzere 320 gebe çalışmaya dahil edildi. PADİP grubu 3 ay boyunca platform aracılığıyla aylık olarak depresyon, anksiyete ve uyku kalitesi yönünden tarandı ve ölçek puanlarıyla ilgili anlık geri bildirimler sağlandı. Gebelere aylık olarak gönderilen mesajlarla ve psikiyatri hemşiresi tarafından aranarak ölçekleri doldurma zamanlarının geldiği hatırlatıldı, ihtiyaç durumunda psikiyatrik görüşmenin sağlanabileceği ifade edildi. Depresyon ölçek puanları yüksek saptanan hastalar polikliniğe yönlendirildi. BULGULAR: Çalışmamızda mobil uygulamayı yüklemeyi kabul etme oranları manuel tarama testi doldurma oranlarına göre anlamlı derecede düşüktü. Mobil uygulamada görüşmeleri çalışmaya katılmayı kabul edip ölçekleri dolduranların oranı %20,6'ydı. 3 ay sonunda PADİP grubunda takip sürecinde depresyon ve kaygı ölçeği puanlarında anlamlı bir düşüş tespit edildi, kontrol grubunda ölçek puanlarında anlamlı bir fark saptanmadı (EDDÖ için p=0,001; PASS için p=0,028). Son görüşmede takip süreci boyunca tedavi ihtiyacı olduğunu beyan eden kadınların sayısı PADİP grubunda daha yüksek saptandı. SONUÇ: PADİP kullanımının gebelerin depresyon ve anksiyete puanları üzerinde anlamlı iyileştirici etkilerinin olduğu, PADİP'in eğitim düzeyi yüksek, kaygılı ve uyku bozukluğu olan gebelerce tercih edildiği ve PADİP'i düzenli dolduran gebelerin eğitim düzeyi yüksek ev hanımı olma oranlarının daha yüksek olduğu tespit edilmiş olup bu konuyla ilgili daha büyük örneklemli prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.

AnksiyeteDepresyonGebelik+4
Yavuz Selim Oğur
Sakarya University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anoreksiya nervoza hastalarında içgörü ve farklı içgörü ölçeklerinin karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: İçgörü, ruhsal bozuklukların tanınması, tedavisi ve takibinde önemli bir yol gösterici olmakla birlikte, içeriği, sınırları ve değerlendirilmesi konusunda tartışmaların devam ettiği bir kavramdır. Anoreksiya Nervoza (AN) hastaları için de içgörü kavramı, özellikle inkar mekanizmalarının da etkisi ile daha karmaşık bir hale gelmektedir. Çalışmamızda AN hastalarına farklı içgörü ölçeklerini uygulayarak ölçeklerin birbirleri ve klinik verilerle ilişkilerini incelemeyi amaçladık. Ayrıca hastalık inkarının ölçekler üzerindeki olası etki ve sonuçlarını değerlendirmeyi hedefledik. YÖNTEM: Çalışma, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Kliniğine başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul edip, çalışmanın dâhil edilme, dışlama kriterlerini karşılayan 32 AN hastası ile yapılmıştır. Hastalarla öncelikle DSM-V e uyarlı SCID-1 görüşmesi yapılmış olup daha sonra sosyodemografik veri formu doldurulmuştur. Brown İnançların Değerlendirilmesi Ölçeği (BİDÖ), İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme Ölçeği (İÜBDÖ), Akıl Hastalığına İçgörüsüzlük Ölçeği, Aşırı Değer Verilmiş Düşünce Ölçeği (ADDÖ) hastalara hekim tarafından uygulanmıştır. Beck Bilişsel İçgörü Ölçeği (BBİÖ), Yeme Tutumu Testi (YTT), Yeme Bozukluğu Değerlendirme Ölçeği (YBDÖ) ve Beden Algısı Ölçeği ise hastalar tarafından doldurulmuştur. BULGULAR: Klinisyen değerlendirmesi sonucunda hastaların %9,4'ünün içgörüsünün var olduğu, %15,6'sının kısmi içgörüye sahip olduğu ve %75'inin ise içgörüsüz olduğu belirlenmiştir. İçgörü değerlendirme ölçekleri (ADDÖ, BİDÖ, AHİÖ, İÜBDÖ, BBİÖ) ile sosyodemografik veriler ve anorektik belirtiler (YTT, YBDÖ) arasında anlamlı korelasyon saptanmamıştır. İçgörü değerlendirme ölçekleri kendi aralarında anlamlı korelasyon gösterirken sadece BBİÖ diğerleri ile korelasyon göstermemiştir. Klinisyen içgörü değerlendirmesi ile içgörü ölçeklerinin sonuçları benzer ve uyumlu bulunmuştur. SONUÇ: Farklı içgörü ölçekleri kendi aralarında anlamlı ve klinisyenin içgörü değerlendirmesi ile benzer ve uyumlu sonuçlar vermiştir, farklılık saptanmamıştır. İçgörü ölçekleri ile semptom şiddeti ve beden algısı arasında ise anlamlı korelasyon bulunmamıştır. İçgörü ölçeklerinin sonuçları ile anorektik belirtiler arasında ilişki bulunmamıştır. Anahtar Kelimeler: Anoreksiya nervoza, içgörü, içgörü ölçekleri

Ortoreksiya nervozaÖlçeklerİçgörü
Sevgi Güleç Doğan
Sakarya University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İşitme varsanısı olan-olmayan şizofreni spektrumhastaları ve sağlıklı erişkinlerde;agmatin yolağı metabolitleri ilenörobiliş, uyku ve duyu profillerinin ilişkisi

Giriş ve Amaç: Şizofreni dünya nüfusunun yaklaşık %1'inde tanısı konan kronik seyirli ruhsal bir bozukluktur. Günümüzde şizofreni tanısı; psikotik belirtilerin belirleyici olduğu ancak bilişsel yetersizlikler, otistik örüntüler, uyku bozuklukları ve nevrotik özellikler gibi non-psikotik belirtilerin de sıklıkla eşlik ettiği klinik tablolar için konmakta ve tek bir hastalığı ifade etmekten çok, heterojen bir klinik sendromu tariflemekte kullanılmaktadır. Sanrı, varsanı, düşünce dağınıklığı gibi psikotik bileşenler ile; duyusal işlemleme bozuklukları, uyku problemleri, bilişsel yetersizlikler gibi non-psikotik belirti ve bulguların, şizofreni spektrumundaki (ŞZS) bir dizi etiyopatogenetik mekanizmanın ortak sonucu olması olasıdır. Ortak nörobiyolojik patogenezden sorumlu olması olası yapılardan biri, fizyolojik koşullarda talamus üzerinde GABAerjik inhibisyon sağlayan talamik retikuler nukleustur (TRN). TRN'nin talamokortikal ve kortikotalamik yolaklar ile beyin sapı retikuler formasyon ve bazal ön beyinden aldığı afferent girdiler göz önünde bulundurulduğunda; ŞZS olgularında işitme varsanıları, duyusal işlemleme/kapılanma bozuklukları, uyku problemleri ve bilişsel yetersizliklerin birbiriyle ilişkili olması olasıdır. Bu patolojilerin gelişiminde TRN'nin önemli rolü olduğuna dair bildirimler literatürde mevcuttur. Şizofreni kliniğinden sorumlu tutulan etiyopatogenetik mekanizmalardan bir diğeri, hastalardaki oksidatif stres yüküdür. Gerçekleştirilen pek çok çalışmada, bir prooksidan olan nitrik oksitin (NO) plazma düzeyi şizofreni olgularında artmış düzeyde bulunmuştur. NO üretiminden sorumlu olan nitrik oksit sentetaz (NOS) enzimi aynı zamanda sitrulin üretimine de yol açmaktadır. NO sentezi uzun dönem potansiyalizasyon ve sinaptik plastisite ile ilişkilidir ve NO'nun, şizofreni hastalarında prodromal dönemden itibaren görülen yetersiz nörobiliş ve uyku profillerini iyileştirici etkisi bilinmektedir. Ancak NO'nun aşırı sentezi; oksidatif streste, glutamat üretiminde ve psikoz eğiliminde artışa yol açmaktadır. NOS enzimi üzerinde inhibitör kontrol sağlayan bileşikler ise, agmatin ve ana metaboliti olan putresindir. Agmatin metabolitleri olan putresin, spermin ve spermidin; üretimini inhibe ettikleri NO'nun aksine antioksidan özelliktedir ve nörotoksisite riskini azaltmaktadırlar. Ancak, agmatin ve putresin, N-metil-D-aspartat (NMDA) reseptörünü xvii de bloke edici özelliğe sahiptir; buna bağlı olarak bir yandan nöroproteksiyon sağlarken, bir yandan da şizofreni spektrumundaki semptomlarla ve nörobilişle ilişkili olabilecekleri hipotezi ortaya çıkmıştır. Literatürde ŞZS ve sağlıklı kontrol (SK) gruplarında plazma agmatin metabolitlerini (putresin, spermidin ve spermin) ve NOS ürünlerini (NO ve sitrulin) birlikte ele alan ve bu metabolitlerin, nörobilişsel işlevler, işitme varsanıları, uyku ve duyu profilleri ile ilişkisini inceleyen bir çalışmaya rastlanmamıştır. Biz bu çalışmada; plazma agmatinaz, putresin, spermidin, spermin, NO ve sitrülin düzeyleri ile işitme varsanıları, duyu profili anormallikleri, nörobiliş yetersizlikleri ve uyku bozuklukları ilişkisini araştırmayı amaçladık ve şu hipotezleri değerlendirdik: 1. ŞZS hasta gruplarında plazma NO düzeyi sağlıklı kontrollerden yüksek olacaktır. 2. Agmatinaz enzimi ve ürünleri (putresin, spermin, spermidin) ile NOS enzimi ürünlerinin (NO ve sitrulin) plazma düzeyleri; işitme varsanılı ŞZS (İV+), işitme varsanısız ŞZS (İV-) ve SK grupları arasında farklılık gösterecektir. 3. Agmatinaz, putresin, spermidin, spermin, NO ve sitrulinin plazma düzeyleri; nörobiliş, uyku ve duyu profili bozulmaları ile ilişkili olacaktır. Yöntem ve Gereçler: Yaş, cinsiyet ve eğitim durumu açısından eşleştirilmiş 29 İV(+) olgusu, 27 İV(-) olgusu ve 25 SK'de sosyodemografik veriler, nörobiliş (yürütücü işlevler Wisconsin Kart Eşleme Testi (WCST) ile, dikkat işlevi Stroop Testi ile, işlem belleği Sayı Dizisi Öğrenme Testi (SDÖT) ile), uyku profili (Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) ile) ve duyu profili (Adölesan/Yetişkin Duyu Profili Anketi-AYDPA ile) değerlendirilmiştir. Hasta gruplarında klorpromazin eşdeğer dozları eşitlenmiş ve belirti şiddeti Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS) ile değerlendirilmiştir. Agmatinaz, putresin, spermin, spermidin, nitrik oksit ve sitrulinin plazma düzeyleri için kan tetkikinden elde edilen numuneler ELISA kitleri ile çalışılmıştır. Üç grup arasında karşılaştırmalar veriler normal dağıldığında one way ANOVA, dağılmadığında Kruskal Wallis ANOVA ile yapılmıştır. İki grup arasındaki karşılaştırmalar veriler normal dağıldığında student t testi, dağılmadığında Mann Whitney U testi ile gerçekleştirilmiştir. İki grup arasında sürekli değişkenleri ayırt etmeye yönelik receiver operating characteristic (ROC) analizi yapılmış, kesme değerleri Youden İndeksi ile belirlenmiştir. Klinik değişkenler için korelasyonlar normal dağılım kriterlerine göre Pearson xviii ya da Spearman korelasyon analizleri ile incelenmiş, lojistik ve lineer regresyon analizleri uygulanmıştır. Bulgular: ŞZS hastalarında duyu profili anormallikleri ve NO'nun plazma düzeyi sağlıklı kontrollerden anlamlı yüksek bulunmuş; ancak, İV(+) ve İV(-) grupları arasında fark göstermemiştir. İV(+) hastalarında İV(-) hastalarına kıyasla; plazmada antioksidan özellikli poliamin düzeyleri, WCST performans yetersizlikleri, geçmiş ve güncel uyku bozuklukları, pozitif belirti şiddeti ve sanrı-varsanı sayısı anlamlı yüksek saptanmış, plazma sitrulin düzeyi ve özkıyım girişim sayısı ise anlamlı düşük bulunmuştur. Şizofreni spektrumunda yer almanın en güçlü yordayıcıları plazma NO düzeyi, plazma spermin düzeyi, AYDPA düşük kayıt puanı ve WCST toplam doğru sayısıdır. İşitme varsanısı olan ve olmayan hastaların ayrımında en güçlü yordayıcılar ise WCST toplam doğru sayısı ve PUKİ toplam puanı olmuştur. Şizofreni spektrumundaki nörobilişsel yetersizlikler; AYDPA duyusal hassasiyet puanı ile pozitif bir ilişki, özkıyım girişimleri ile yüksek düzeyde negatif bir ilişki göstermiştir. Düşük WCST performansı ve yüksek PUKİ skorları; antioksidan özellikli poliaminlerin plazma düzeyi ile pozitif bir ilişki, plazma sitrulin düzeyi ile negatif bir ilişki göstermiştir. Tartışma: NO'nun ŞZS hastalarının genelinde SK grubuna göre artmış olması, bu hastalarda daha yüksek saptadığımız nörobiliş ve uyku problemleri üzerinde NO'nun nöroprotektif ve iyileştirici etkilere sahip olmasıyla açıklanabileceği gibi; santral sinir sisteminde sürekli yüksek düzeyde NO olması oksidatif stresi artırabilir, aşağı yönde glutamaterjik artışa ve psikoz eğilimine neden olabilir. Dolayısıyla ŞZS hastalarında yüksek saptadığımız NO, şizofrenideki nörodejeneratif süreçle de ilişkili olabilir. Nitekim çalışmamızda plazma NO düzeyi, PANSS negatif belirti puanı ile pozitif korelasyon göstermiştir. Yürütücü işlevlerin, geçmiş ve güncel uyku profillerinin, pozitif belirti şiddetinin ve sanrı-varsanı sayısının İV(+) grubunda en kötü, İV(-) grubunda arada, SK grubunda ise en iyi olacak şekilde sıralanmış olması; şizofreni spektrumunda pozitif belirti şiddeti ve sanrı-varsanı sayısının yanı sıra yürütücü işlev yetersizliği ve uyku bozukluklarının da işitme varsanıları ile ilişkili olduğunu göstermektedir. ŞZS grubunun genelinde azalmış saptadığımız antioksidan özellikli poliaminler ise, gruplarda İV(-)<İV(+)

Hüseyin Altuğ Yenice
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Şizofreni ve bipolar bozukluk hastalarının çocuklarının sağlıklı kontroller ile nörobiliş, sosyal biliş ve sonuca atlama yanlılığı açısından karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Şizofreni ve bipolar bozukluk nörogelişimsel ve yüksek genetik riski barındıran hastalıklar olduğu için bu hastaların çocuklarında hastalık ortaya çıkmadan nörobilişsel ve sosyal bilişsel işlevlerde bozukluklar daha önceki çalışmalarda endofenotipik belirteçler olarak araştırılmıştır. Sonuca atlama yanlılığının ise daha önceki çalışmalarda hem sağlıklı kontrollerde hem de psikoz açısından ailesel riski olanlarda psikozu öngörebileceği saptanmıştır. Ancak, bunları bir arada inceleyen bir çalışmaya rastlanılmamıştır. Bu çalışmada ailesel riski olan şizofreni ve bipolar bozukluk tanılı hastaların yetişkin çocukları ile sağlıklı kontroller nörobiliş, sosyal biliş ve sonuca atlama yanlılığı açısından karşılaştırılmıştır. Bu amaç doğrultusunda nörobilişsel işlevlerin, sosyal bilişin ve sonuca atlama yanlılığının şizofreni ve bipolar bozukluk tanılı hastaların yetişkin çocuklarında sağlıklı kontrollere göre daha bozuk olacağı ve şizofreni hastalarının çocuklarında bipolar bozukluk hastalarının çocuklarından daha bozuk olacağı hipotezleri test edilmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi EAH Psikiyatri Anabilim Dalı ve Bolu İzzet Baysal Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Toplum Ruh Sağlığı Merkezi'nde takipli olup, çalışmaya katılmayı kabul eden hastaların erişkin yaştaki çocukları üzerinde gerçekleştirilmiştir. 26 şizofreni tanılı hastanın erişkin yaştaki çocuğu, 27 bipolar bozukluk tanılı hastanın erişkin yaştaki çocuğu ve 26 sağlıklı kontrol olmak üzere toplamda 79 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırmaya dahil olan katılımcılara kendi hazırladığımız klinik ve sosyodemografik veri formu, Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği, Bipolar Prodrom Belirti Ölçeği, Global İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (GAF), düşünce bozukluklarını değerlendirebilmek için Düşünce Dil Ölçeği, zihin kuramını değerlendirmek için Dokuz Eylül Zihin Kuramı Ölçeği ve Gözlerden Zihin Okuma Testi, duygu tanımayı değerlendirmek amacıyla Ekman Yüzlerden Duygu Tanıma Testi, dikkat ve işleyen belleği değerlendiren Sayı Dizisi Öğrenme Testi, Stroop Testi, yürütücü işlevi değerlendiren Wisconsin Kart Eşleme Testi ve sonuca atlama yanlılığını değerlendirmeyi sağlayan kavanozda boncuk testi uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda şizofreni ve bipolar bozukluk tanılı hastaların yetişkin çocuklarının sağlıklı kontrollere göre işlevselliklerinin daha bozuk olduğu, her iki grubun zihin kuramı işlevlerinin sağlıklılara göre daha kötü olduğu, zihin kuramı bozukluklarının ve yüzlerden duygu tanımanın her iki grupta yürütücü işlev, çalışma belleği ve dikkat bozukluklarıyla ilişkili olduğu; çalışma belleğindeki bozulmanın bipolar veya şizofreni çocuğu olmayı ayırt ettiği; zihin kuramındaki bozulmanın ise hem şizofreni çocuğu olmayı, hem bipolar çocuğu olmayı sağlıklı olmadan ayırt ettiği belirlenmiştir. Bipolar bozukluk tanılı bireylerin yetişkin çocuklarının PANSS genel ve toplam puanlarının diğer gruplardan yüksek olduğu; WCST ile değerlendirilen yürütücü işlevlerinin diğer gruplara göre daha kötü olduğu ve dikkatteki bozulmanın prodromal belirtilerin sıklık ve şiddeti ile ilişkili olduğu ve bunu öngördüğü görülmüştür. Şizofreni tanılı bireylerin yetişkin çocuklarında sözel çalışma belleğinin diğer gruplardan daha bozuk olduğu, sözel çalışma belleğindeki bozukluğun genel psikotik belirti şiddeti, dil-düşünce bozuklukları ve zihin kuramı bozulmalarıyla ilişkili olduğu, negatif belirtilerin sosyal biliş ve nörobilişle ilişkili olduğu, dil ve düşünce bozukluklarının özellikle şizofreni çocuğu grubunda olmak üzere bipolar bozukluk tanılı bireylerin yetişkin çocuklarında da yürütücü işlev ve sosyal bilişteki bozulmalarla ilişkili olduğu saptanmıştır. İğrenmiş duygu ifadesini daha az tanımanın şizofreni grubunda negatif belirti şiddetini öngördüğü, ketleme yapamama ve zihin kuramındaki bozulmanın yine şizofreni grubunda dil ve düşünce bozukluklarını öngördüğü, sosyal bilişteki bozulmanın ise tüm örneklemde PANSS şiddetiyle ilişkili olduğu ve PANSS şiddetini öngördüğü saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda her iki grup hastanın çocuklarında sağlıklı kontrollere kıyasla daha düşük işlevsellik ile zihin teorisinde bozulmalar saptanmış olup, bu bozulmaların yürütücü işlev-dikkat ve çalışma belleğinde bozulmalarla ilişkili olduğu belirlenmiştir. Şizofreni hastalarının erişkin çocukları özellikle sözel çalışma belleğinde, bipolar bozukluk hastalarının erişkin çocukları ise özellikle yürütücü işlevlerde daha belirgin bozukluk göstermiştir. Bu nedenle, genetik risk grubundaki bu bireylerde nörobilişsel ve sosyal bilişsel işlevlerin zaman içindeki değişimini inceleyen uzunlamasına çalışmaların yapılması hem bu bireylerin gelişimsel süreçlerini izlemeye, hem de şizofreni ve bipolar spektrum bozukluğuna dönüşüm açısından risk faktörlerini daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Bipolar bozukluk, yüksek genetik risk, yetişkin çocuklar, nörobiliş, sosyal biliş, sonuca atlama yanlılığı, düşünce ve dil bozuklukları

Bilişsel işlevlerBipolar bozuklukDuygu tanıma+7
Gözdenur Turan
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 2 diabetes Mellitus tanısı bulunan ve bulunmayan şizofreni hastaları ile sağlıklı kontrollerin serum YKL-40 düzeylerinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Şizofreni, dünya çapında insanların yaklaşık %1'ini etkileyen ve yeti yitimine neden olan ilk 10 hastalık arasında yer alan kronik ruhsal bir bozukluktur. Şizofreni hastalığının etyopatogenezinde inflamasyon ve nöroinflamasyonun oynadığı role ilişkin çalışmalara olan ilgi son yıllarda artmaktadır. Şizofreni hastalığına benzer şekilde Tip 2 Diyabetes Mellitus (T2DM)'un patogenezinde de inflamatuar süreçlerin temel bir rol oynadığı bilinmektedir. Şizofreni hastalarında T2DM genel nüfusa göre daha fazla görülmektedir. Şizofreni ve T2DM oluşumunda ortak bazı patofizyolojik mekanizmaların yanı sıra inflamatuar süreçlerin de rol oynadığı düşünülmektedir. Çalışmamızda, bir proinflamatuar belirteç olan YKL-40 serum düzeylerini komorbid T2DM tanısı bulunmayan şizofreni hastaları, komorbid T2DM tanısı bulunan şizofreni hastaları ve sağlıklı kontroller arasında karşılaştırdık. Bu çalışmanın amacı, sağlıklı kontroller, komorbid T2DM tanısı bulunan şizofreni hastaları ve komorbid T2DM tanısı bulunmayan şizofreni hastalarının serum YKL-40 seviyeleri arasında fark olup olmadığını ve serum YKL-40 seviyeleri ile şizofreni hastalarındaki hastalık semptomlarının şiddeti arasında ilişki bulunup bulunmadığını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi EAH Psikiyatri Anabilim Dalı ve Bolu İzzet Baysal Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Toplum Ruh Sağlığı Merkezi'ne başvuran DSM-5 kriterlerine göre şizofreni tanısı konulmuş 36 komorbid T2DM tanısı bulunmayan şizofreni hastası, 36 komorbid T2DM tanısı bulunan şizofreni hastası ve 36 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 108 kişi dahil edilmiştir. Çalışma grupları yaş, cinsiyet ve eğitim yılı açısından eşleştirilmiştir. Tüm katılımcılara bilgilendirilmiş gönüllü olur formu imzalatıldıktan sonra sosyodemografik ve klinik veri formu doldurulmuş, tanı amaçlı hastaları değerlendirmek için SCİD I ile görüşme yapılmıştır. Hasta gruplarına Pozitif ve Negatif Semptom Ölçeği (PANSS), Klinik Global İzlem Ölçeği-Hastalık Şiddeti alt ölçeği (KGİ-Ş) uygulanmıştır. Tüm katılımcılardan venöz kan örnekleri alınmış, serum YKL-40 düzeyleri laboratuarda ELİSA kit kullanılarak ölçülmüştür. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 27.0 paket programı kullanılmıştır. Bulgular ve Sonuç: Çalışmamızda, T2DM tanısı bulunmayan şizofreni hastaları, T2DM tanısı bulunan şizofreni hastaları ve sağlıklı kontrol grubu arasında serum YKL-40 düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Çalışma sonuçlarımız, YKL-40'ın bu grupları ayırt etmek için güvenilir bir biyomarker olmayabileceğini göstermektedir. Ayrıca, her iki şizofreni grubunda da YKL-40 düzeyleri ile Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), Klinik Global İzlem Ölçeği (KGİ-Ş) puanları gibi hastalık şiddeti göstergeleri arasında herhangi bir korelasyon bulunmamıştır, bu da YKL-40'ın hastalık şiddeti için değerli bir belirteç olmayabileceğini göstermektedir. Ek olarak, YKL-40 düzeyleri ile hastalık başlangıç yaşı, hastalık süresi ve hastaneye yatış sayısı arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Önceki çalışmalar şizofreni ve T2DM hastalarında serum YKL-40 düzeylerini ayrı ayrı incelemiş olsa da, bilgimiz dahilinde, bu çalışma şizofreni hastalarında T2DM komorbiditesi olanlar, T2DM komorbiditesi olmayanlar ve sağlıklı kontrol grubu arasında YKL-40 düzeylerini karşılaştıran ilk çalışmadır. Bu nedenle, çalışmamız aynı örneklemde YKL-40 ile şizofreni ve metabolik bozukluklar arasındaki ilişkiyi değerlendiren ilk çalışmalardan biridir. Bu bulgular, şizofrenide YKL-40 düzeyleri ile komorbid metabolik durumlar arasındaki ilişkiyi daha iyi anlamak için, ilaç almamış ilk atak psikoz hastaları ve uzunlamasına tasarımlar dahil olmak üzere daha büyük örneklem büyüklüklerine sahip daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu göstermektedir.

Merve Şavlı
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Remisyon dönemindeki unipolar depresyon ve bipolar depresyon vakalarının zihin kuramı, bilişsel esneklik ve yürütücü işlevler açısından sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı, remisyon dönemindeki unipolar depresyon ve bipolar depresyon hastalarını yürütücü işlevler, zihin kuramı, duygu-yüz tanıma ve psikolojik esneklik açısından birbirleri ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırmak ve bu faktörlerin hangilerinin daha yakından ilişkili olduğunu incelemektir. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya remisyon dönemindeki 40 unipolar depresyon, 42 bipolar depresyon hastası ile birlikte yaş, cinsiyet ve eğitimleri eşleştirilmiş sağlıklı 45 bireyden oluşan sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiştir. Hasta gruplarına ve sağlıklı kontrol grubuna ilk olarak sosyodemografik ve klinik veri formu, ardından Beck Depresyon ve Anksiyete Ölçekleri, Kabul Eylem Formu-2, Psikolojik Esneklik Ölçeği ve Freiburg Kendindelik Envanteri verilip doldurtulmuştur. Sonrasında tüm gruplara Benton Yüz Tanıma Testi, Dokuz Eylül Zihin Teorisi Ölçeği, Ekman Yüz İfadeleri Tanıma Testi, Wisconsin Kart Eşleme Testi, Stroop testi uygulanmıştır. Bulgular:Çalışmaya katılan kontrol, unipolar depresyon ve bipolar bozukluk grupları arasında yaş, cinsiyet, eğitim süresi ve sosyoekonomik düzey açısından anlamlı fark saptanmazken; unipolar ve bipolar gruplarda bekar olan bireylerin oranı kontrol grubuna göre daha yüksekti. Bipolar grubunda çocuk sahibi olma, çalışma durumu ve psikiyatrik ek hastalık oranları kontrol grubuna kıyasla daha düşüktü. Psikiyatrik öyküye ilişkin olarak, bipolar grubun hastalık başlangıç yaşı daha erken olup; EKT, psikoterapi, psikiyatrik yatış, psikotik belirti, mevsimsellik, epizod şiddeti ve epizod sayısı gibi değişkenlerde kontrol ve unipolar gruba göre anlamlı farklılıklar gözlendi. Her iki hasta grubunda da kontrol grubuna kıyasla depresyon ve anksiyete düzeyleri yüksek, psikolojik esneklik, kendindelik, sosyal biliş ve yüz tanıma performansları ise düşüktü. Stroop ve Wisconsin Kart Eşleme Testi sonuçlarına göre yürütücü işlevlerde özellikle bipolar bireylerde bozulma gözlendi. Duygu tanıma testlerinde özellikle korku, iğrenme ve kızgınlık gibi olumsuz duyguların tanınmasında hasta gruplarının düşük performans sergilediği görüldü. Sonuç: Bu çalışma, remisyon dönemindeki unipolar depresyon ve bipolar depresyon tanılı bireylerin zihin kuramı, yüz ve duygu tanıma, yürütücü işlevler ve psikolojik esneklik alanlarındaki performanslarını birbirleriyle ve sağlıklı bireylerle karşılaştırmayı ve bu alanlar arasındaki ilişkileri ortaya koymayı amaçlamıştır. Bulgular, her iki hasta grubunun tüm alanlarda sağlıklı kontrollere göre belirgin bozulmalar sergilediğini ve bu bozulmaların remisyon döneminde dahi sürdüğünü göstermiştir. Zihin kuramı ve duygu tanıma becerileri bipolar grupta bazı alt boyutlarda daha fazla etkilenmiş görünmekle birlikte, iki hasta grubu arasında belirgin farklılıklar sınırlıdır. Yürütücü işlevlerde özellikle bilişsel esneklik ve dikkat süreçlerinde belirgin eksiklikler saptanmıştır. Psikolojik esneklik düzeyleri her iki hasta grubunda sağlıklı bireylere göre anlamlı ölçüde düşük bulunmuş; bu değişkenin, sosyal biliş ve yürütücü işlevlerle ilişkili olduğu belirlenmiştir. Korelasyon analizleri sonucunda, bazı parametreler arasında anlamlı ilişkiler gözlenmiş, özellikle yüz tanıma ile sosyal biliş ve yürütücü işlevler arasında dikkat çekici bağlantılar bulunmuştur. Bulgular, depresyonun yalnızca bir duygudurum bozukluğu değil, aynı zamanda sosyal ve bilişsel işlevsellikte bozulmalarla seyreden çok boyutlu bir tablo olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle tedavi süreçlerinde yalnızca semptomların değil, bilişsel ve sosyal bilişsel alanların da hedeflenmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Unipolar depresyon, bipolar depresyon, sosyal biliş, zihin kuramı, duygu-yüz tanıma, psikolojik esneklik, yürütücü işlevler

Hale Mükerrem Bodur
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İstifçi obsesif kompulsif bozukluk hastaları ile istifçi olmayan obsesif kompulsif bozukluk hastalarının yürütücü işlevler açısından sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması

Amaç: Bu araştırma, istifçi Obsesif Kompulsif Bozukluk, istifçi olmayan Obsesif Kompulsif Bozukluk ve sağlıklı kontrol gruplarını; komorbidite, depresif ve anksiyete semptomları, dürtüsellik seviyeleri ve yürütücü işlevler açısından karşılaştırarak, bu alanda yapılmış az sayıda çalışmayı genişletmeyi ve istifçiliğin bilişsel-klinik özelliklerini daha ayrıntılı değerlendirmeyi hedeflemektedir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 29 istifçi Obsesif Kompulsif Bozukluk, 29 istifçi olmayan Obsesif Kompulsif Bozukluk ve 30 sağlıklı birey katılmıştır. Katılımcılara DSM Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I), Biriktiricilik Değerlendirme Ölçeği, Yale Brown Obsesif Kompulsif Ölçeği, Biriktirme Envanteri-Gözden Geçirilmiş Form, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Barratt Dürtüsellik Ölçeği uygulanmıştır. Ayrıca sayı dizisi testi, iz sürme testi, Stroop testi, Wisconsin Kart Eşleme Testi, İstanbul Beş Küp Planlama Kulesi Testi ve Iowa Kumar Testi uygulanmıştır. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmada, İstifçi Obsesif Kompulsif Bozukluk ve Obsesif Kompulsif Bozukluk grupları hastalık şiddeti (p=0,786) ve depresyon düzeyleri (p>0,05) açısından benzer bulunmuştur. Ancak, anksiyete düzeyleri açısından İstifçi Obsesif Kompulsif Bozukluk grubunun puanları anlamlı seviyede daha yüksek bulunurken (p<0,05), bu grupta yaşam boyu psikiyatrik tanı alma oranı da anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,018). Nöropsikolojik test performansları açısından iki grup birbirine benzer gelmiştir (p>0,05). Hasta grupları, bilişsel esneklik ve karar verme testlerinde sağlıklı kontrol grubuna göre daha düşük performans göstermiştir (p<0,05). Yanıt inhibisyonu ve planlama becerileri açısından üç grup arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). İşlem hızı bakımından İstifçi Obsesif Kompulsif Bozukluk grubu diğer iki grup ile benzer performans göstermiştir (p>0,05); ancak Obsesif Kompulsif Bozukluk grubu sağlıklı kontrollerden daha düşük puan almıştır (p<0,05). Ayrıca, İstifçi Obsesif Kompulsif Bozukluk grubunun dürtüsellik düzeyi diğer iki gruba göre daha yüksek bulunmuş (p<0,05) ve istifçilik ile dürtüsellik arasında anlamlı pozitif korelasyonlar saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Bu araştırma İstifçi Obsesif Kompulsif Bozukluk hastalarında dikkatsizlik ve dürtüsellik seviyelerinin yüksek olmasını vurgulamakta ve bu hasta grubunda kullanılacak farmakolojik tedavilere ilişkin daha fazla araştırma yapılması gerektiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Dürtüsellik, İstifçilik, Obsesif Kompulsif Bozukluk, Yürütücü İşlevler

DürtüsellikKompulsif biriktirmeNeurobilişsel işlevler+2
Mustafa Bodur
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu farklı alt tipleri/prezentasyonları olan hastaların duygu tanıma, yüz tanıma ve subklinik otistik özellikler açısından sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması ve yüz ve duygu tanımanın otistik özellikler ile ilişkisi

Amaç: Yetişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu'na (DEHB) sahip bireyler ile yapılan önceki çalışmalar DEHB'li bireylerde yüz duygu tanıma kusuru bulunduğu konusunda hemfikir gibi görünmektedir. Ancak yetişkin bireylerde DEHB alt tipleri ve subklinik otistik özelliklerin yüz ve duygu tanımadaki etkisini araştıran çalışma sayısı oldukça sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı DEHB'nin farklı alt tiplerine sahip hastalar ile sağlıklı kontroller arasında yüz ve duygu tanıma ve subklinik otistik özellikler açısından fark olup olmadığını araştırmak; DEHB'de yüz ve duygu tanıma ile subklinik otistik özellikler arasında ilişki olup olmadığını incelemektir. Gereç ve Yöntem: Araştırma, sözel ve yazılı bilgilendirilmiş onamı alınmış 18 yaşın üstünde olan psikiyatrik komorbiditesi olmayan DEHB tanılı kişiler üzerinde gerçekleştirilmiştir. Dikkat eksikliği baskın 34 hasta, hiperaktivite/dürtüsellik baskın 12 hasta, bileşik görünümde 54 hasta ve 31 sağlıklı kontrol (SK) olmak üzere toplamda 131 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, komorbiditeleri saptamak amacıyla DSM-IV eksen I tanıları üzerine Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I) formu, DEHB belirtilerini değerlendirmek için Yetişkinlerde DEHB İçin Tanısal Görüşme – 5 (DIVA-5), Erişkin DEHB Öz Bildirim Ölçeği (ASRS), çocukluk semptomlarını değerlendirmek için Wender Utah Derecelendirme Ölçeği (WUDÖ), duygu düzenleme ile ilgili belirtileri değerlendirmek için Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği-Kısa Form (DDGÖ-16), dürtüsellik özelliklerini değerlendirmek için Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11 (BDÖ-11), otistik özellikleri değerlendirmek için Otizm Spektrum Anketi(OSA), zihin kuramını ve duygu tanımayı değerlendirmek için Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT), yüz tanıma değerlendirmesi için Benton Yüz Tanıma Testi (BFRT), duygu tanıma değerlendirmesi için Ekman Duygu Tanıma Bataryası uygulanmıştır. DEHB alt tipleri (dikkat eksikliği tipi, hiperaktivite/dürtüsellik tipi/ bileşik tip) DIVA-5 alt ölçeklerine göre sınıflandırılmıştır. Bulgular: Tüm DEHB alt tipleri, OSA toplam puanı ile sosyal beceri, dikkati kaydırabilme, iletişim ve hayal gücü alt ölçeklerinde kontrollere kıyasla daha yüksek puanlar aldı; yalnızca ayrıntıya dikkat etme boyutunda fark görülmedi. Yüz ve duygu tanıma performansı genel olarak DEHB grubunda belirgin biçimde daha düşüktü: Gözlerden Zihin Okuma, Benton ve Ekman toplam puanları ile üzgün, korkmuş, kızgın ve nötr yüzlerin tanınması anlamlı olarak daha düşük bulundu. DEHB alt tipleri arasında yüz ve duygu tanıma açısından anlamlı fark yoktu. Yüz tanıma becerisi alt tipler arasında değişmemekle birlikte, çocukluk çağı belirtileri ile yüz tanıma arasında negatif ilişki bulundu. Kontrol grubu, özellikle olumsuz duyguları tanımada (üzgün, korkmuş ve kızgın) bileşik ve hiperaktivite/dürtüsellik baskın tiplere göre daha iyi performans gösterirken, dikkat eksikliği baskın tipte olumsuz duyguları tanımada sağlıklı kontrollere göre farklılık saptanmadı. Korelasyon analizleri, DEHB semptom şiddeti ile duygu tanıma performansı arasında ilişki olmadığını, ancak otistik özelliklerin bazı alt boyutlarının (özellikle ayrıntıya dikkat etme) duygu tanımayla ilişkili olduğunu ortaya koydu. Bu alt ölçek Ekman yüz tanıma performansının anlamlı bir yordayıcısı olarak saptandı. Genel olarak, yetişkin DEHB'de artmış otistik özellikler ve bozulmuş yüz/duygu tanıma performansı gözlenmekte; bu bozulmanın alt tip farklılıklarından çok otistik özelliklerin belirli bileşenleriyle ilişkili olduğu görülmektedir. Sonuç: Mevcut çalışma görülebildiği kadarıyla yetişkin DEHB alt tiplerinde yüz ve duygu tanımanın subklinik otistik özellikler ile ilişkisini inceleyen ilk çalışmadır. Yüz tanıma becerilerinin gelişimsel bir kusur olarak çocukluk çağı semptomları ile ilişkili olması, duygu tanıma becerilerinin ise alt tip (bileşik tip ve hiperaktif/dürtüsel tip) ve subklinik otistik özellik düzeyi ile ilişkili olması, DEHB'li bireylerdeki sosyal biliş sorunlarının yalnızca DEHB semptom şiddetiyle değil, eşlik eden subklinik otistik özellikler ve detay odaklı bilişsel işleme tarzıyla yakından ilişkili olduğunun göstergesidir. Yetişkin DEHB'nin klinik değerlendirmesinde alt tiplere özgü sosyal biliş profilleri ve subklinik otistik özelliklerin dikkate alınması, sosyal beceri ve duygu düzenleme odaklı müdahalelerle işlevselliği artırabilir.

Dikkat eksikliği ve aşırı hareketlilik bozukluğuDuygu tanımaOtizm spektrum bozukluğu+3
Asena Ulusan Bülbül
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik bel ağrısı hastalarında bilişsel esneklik ve duygu düzenlemenin ağrı şiddeti ile ilişkisinin incelenmesi

Amaç: Araştırmamızda kronik mekanik bel ağrısı sebebiyle fizik tedavi ve rehabilitasyon polikliniğine başvuran hastaların bilişsel esnekliklerinin ve duygu düzenleme becerilerinin ağrı şiddeti ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızın örneklemi 01.06.2025-01.09.2025 tarihleri arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon polikliniğine başvuran, kronik, mekanik tipte bel ağrısı olan, çalışmaya katılım kriterlerini taşıyan 38 hasta, 38 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, ağrı şiddetini ölçmek için ortalama Vizüel Analog Skala (VAS), algometrik ölçüm, ağrıya bağlı engellilik düzeyini ölçmek için Roland Morris Engellilik Ölçeği ve Kısa Hastalık Algısı Ölçeği uygulanmıştır. Ayrıca komorbiditeleri saptamak amacıyla DSM-5 (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, Fifth Edition) için Yapılandırılmış Klinik Görüşme formu, nesnel bilişsel esnekliği ölçmek için nörokognitif test olan İz Sürme Testi, Wisconsin Kart Eşleme testi, Stroop Testi ve öz bildirim ölçeği olan Bilişsel Esneklik Envanteri (BEE) uygulanmıştır. Duygu düzenleme ile ilgili belirtileri değerlendirmek için Perth Duygu Düzenlemede Yetkinlik Envanteri ve Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği-Kısa Form (DDGÖ-16), ayrıca yaşam kalitesini ölçmek için özbildirim ölçeği olan Whoqol - 27 (Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği, Kısa Form) ve Anksiyete ve depresyon düzeyleri için Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) uygulanmıştır. Bulgular: Hasta ve sağlıklı kontrol grupları yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi açısından benzer dağılım göstermiştir (p>.05). Gruplar arasında nesnel olarak bilişsel esnekliği ölçen nörokognitif test performansları (WKET, Stroop, İST), duygu düzenleme güçlüğü (DDGÖ-16) ve yetkinliği (PDDYE) puanları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Buna karşın, hasta grubunun öznel bilişsel esneklik (BEE) düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur. BDÖ ve BAÖ puanlarında gruplar arası fark izlenmemiştir. Korelasyon analizlerinde; ağrı şiddetinin (VAS, Algometre) bilişsel ve duygusal değişkenlerle ilişkisiz olduğu; öznel (BEE) ve nesnel bilişsel esneklik ölçümlerinin ise çoğunlukla birbiriyle korelasyon göstermediği belirlenmiştir. Ayrıca bilişsel esneklik ve duygu düzenleme değişkenlerinin yaşam kalitesiyle de ilişkili olduğu; buna karşın WKET ve İST performanslarının yaşam kalitesiyle ilişkili olmadığı tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamız, kronik mekanik bel ağrısı hastalarında yürütücü işlevlerin ve bilişsel kapasitenin korunduğunu, ancak hastaların kendi esnekliklerine dair inançlarının (öznel bilişsel esneklik) bozulduğunu ortaya koymaktadır. Hastaların işlevselliği, hastalık algısı ve yaşam kalitesi; ağrının şiddetinden ziyade, öznel bilişsel esneklik, negatif duyguları yönetebilme yetkinliği, dikkat kontrolü ve duygusal sıkıntıya rağmen eyleme geçebilme kapasitesi ile ilişkilidir. Bu bulgular, kronik bel ağrısının yalnızca fiziksel bir durum olmadığını; bireyin hastalığı algılama biçimi, duygusal düzenleme kapasitesi ve öznel bilişsel süreçlerinin ağrı deneyimi ve işlevsellik üzerinde önemli rol oynadığını göstermektedir. Bu nedenle kronik bel ağrısının değerlendirilmesi ve tedavisinde psikolojik süreçleri hedefleyen bütüncül ve multidisipliner yaklaşımlara ihtiyaç olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Duygu Düzenleme, Bilişsel Esneklik, Kronik Bel Ağrısı

Bel ağrısıBilişsel esneklikDuygu düzenleme+1
İrem Gölgeli Dilbaz
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Şizofreni tanılı hastalarda total oksidan ve antioksidan seviyelerinin, semptom şiddeti, C-reaktif protein ve metabolik sendrom ile aralarındaki ilişkinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Şizofreni hastalarının sağ kalım sürelerinin genel nüfusa göre daha kısa olmasında metabolik sendrom da rol oynamaktadır. Ülkemizde ve dünyada şizofreni hastalarındaki metabolik sendrom (MS) yaygınlığı giderek artmaktadır. Şizofreni hastalarındaki yüksek metabolik sendrom yaygınlığı inflamatuar mekanizma, antipsikotik ilaçlar, genetik, hastalığın kendisi ve yaşam tarzı ile ilişkilendirilmektedir. Metabolik sendromun inflamasyon ve oksidatif stresle ilişkisini ayrı ayrı araştıran çalışmalar mevcuttur. Bununla birlikte şizofrenide metabolik sendrom, oksidatif stres ve inflamasyonu bir arada karşılaştıran çalışmalara literatür taramalarında rastlanmamış olup; Bu çalışmada; a) Şizofreni ve sağlıklı kontrol grubu arasında metabolik sendrom parametreleri, oksidatif stres parametreleri ve C-reaktif protein (CRP) açısından farklılık olup olmadığı, b) Metabolik sendromu olan ve olmayan şizofreni hastalarında oksidatif parametreleri ve C-reaktif protein açısından farklılık olup olmadığı, c) Şizofreni hastalarında hastalık şiddeti ile oksidatif parametreler ve C-reaktif protein açısından bir ilişki olup olmadığı sorularına yanıt aranmıştır. Gereç ve Yöntem: Yaş, cinsiyet ve eğitim durumu açısından eşleştirilmiş akut psikotik atakta olan, ilaçsız 26 şizofreni hastası ve 26 sağlıklı kontrol grubu, metabolik sendrom, oksidatif stres parametreleri ve CRP açısından karşılaştırılmıştır. Hastalık şiddetinin belirlenmesi için Pozitif ve Negatif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (PANSS), işlevselliğin değerlendirilmesiçin Global İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (IGD), şizofreni hastalarında depresyonu dışlayabilmek için Calgary Şizofrenide Depresyon Ölçeği (CDSS) uygulanmıştır. Bulgular ve Sonuç: Şizofreni ve sağlıklı kontrol grubu arasında TOS (Total oksidan seviyesi) ve OSİ (Oksidatif stres indeksi) açısından anlamlı fark saptanırken, TAS (Total antioksidan seviyesi) açısından anlamlı fark saptanmadı. İki grup arasında CRP düzeyleri açısından anlamlı fark saptanamadı. Şizofreni grubunda daha fazla olsa da iki grup arasında metabolik sendrom varlığı açısından anlamlı fark yoktu. Metabolik sendromu olan ve olmayan şizofreni hastaları arasında PANSS, CDSS, TOS, TAS, OSİ, CRP ve diğer klinik değişkenler açısından anlamlı fark yoktu. TOS ile yatış süresi ve yatış sayısı arasında pozitif yönde korelasyon saptandı. OSİ değeri ile IGD arasında negatif yönde korelasyon saptandı. Tüm örneklemde, TOS düzeyini hasta olma ve MS olmama yorduyordu. Şizofreni ve sağlıklı kontrol grubu, metabolik sendromu olan ve olmayanlar olarak dört gruba ayrıldığında TAS açısından; metabolik sendromu olan sağlıklı kontrol>metabolik sendromu olan şizofreni>metabolik sendromu olmayan şizofreni>metabolik sendromu olmayan sağlıklı kontrol olmak üzere anlamlı fark saptandı. Tüm örneklemde TAS düzeyi ile MS varlığı arasında pozitif yönde korelasyon saptandı. Çalışmanın sonuçlarına göre şizofreni etyopatogenezinde oksidatif stresin araştırılması, şizofreni hastalarında oksidatif strese bağlı nörodejenerasyonun önlenenebilmesine ve yaşam sürelerinin uzatılabilmesine ek katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: şizofreni, oksidatif stres, C-reaktif protein, metabolik sendrom

AntioksidanlarBelirti ve semptomlarC reaktif protein+5
Gülşah Güçlü Çelme
Bolu Abant Izzet Baysal University
2018
00