Adıyaman University
Discipline

Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı

Adıyaman University

152

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Aile içi yaşlılara karşı tutumlar ve psikolojik sonuçları

Aile îçi Yaşlılara Karşı Tutumlar ve Psikolojik Sonuçları Araştırma Ekim 1992-Kasım 1993 tarihleri arasında yapılmıştır. Araştırmanın amacı,Trabzon-Sürmene ilçe merkezinde aileleriyle birlikte oturan yaşlılara karşı aile bireylerinin tutumlarını saptamaktır.Bunun sonucu olarak da yaşlıların psikolojik semptomlarını s ıralamaktır. Genel amaç doğrultusunda,aile bireylerinin tutum ve davranışları üzerinde etkili olabileceği düşünülen değişkenlere ilişkin sorular oluşturarak cevapları aranmıştır. Araştırmada kullanılmak üzere SLC-90 John Hopkins üniversitesi 'nde ayakta tedavi gören psikiyatrik hastalarda semptomatik davranışa yönelik olarak geliştirilmiş klinik değerlendirme ölçeği ile araştırmacı tarafından geliştirilen tutum envanteri kullanılmıştır.ölçekler araştırmacı tarafından geliştirilen "bilgi form"ları ile birlikte Sürmene ilçe merkezinde yaşayan yaşlılar ve yakınlarına uygulanmıştır. Sonuçlar çeşitli istatistiksel teknikler ve "t" testi kullanılarak çözümlenmiştir. Bu araştırmanın belli başlı bulguları şunlardır: 1- Bu araştırma kapsamına giren yaşlı yakını deneklerin yaşlılara karşı tutumları cinsiyet ve yaş alt grupları dağılımı itibariyle olumludur. Bir başka dey işle, Sürmene ilçe merkezinde aileleriyle oturan yaşlılara karşı aile atmosferinde kabul ve hoşgörü ön2- Aileleriyle birlikte oturan yaşlı kadınlarda, erkeklere göre daha çok olumsuz psikolojik semptoma rastlanmıştır.Ayrıca yaşlı kadın grubu daha çok sıkıntılı olduğunu belirtmiştir. 3-Beklenenin aksine yaşlıların akrabalarını ziyaret etmede daha çekingen davrandıkları gözlenmiştir. Bunun nedeni kültürel varsayımlar olabilir. 4- Yaşlı yakınlarının yaşlıyı ziyaret sıklığı oldukça üst düzeydedir.Bu durum yaşlıya gösterilen ilgi ve desteğin bir ifadesi olarak kuşaklar boyu yerine getirilmektedir. 5- Yaşlıların yakınları ile yaşamaktan memnun oldukları saptanmıştır. 6- Yaşlıya karşı olumsuz tutum ifadelerinde kadınların erkeklere oranla daha olumsuz bir tutum içinde oldukları tesbit edilmiştir. 7- Yaşlılar için düzenlenmiş kurumlarda yaşlıların kalmasını gerek yaşlılar gerekse yakınları son çare olarak düşündüklerini söylemişlerdir. 8- Aileleriyle birlikte kalan yaşlılarda en çok gözlenen şikayetler bedensel yakınmalar boyutunda olmuştur. 9- Yaşla birlikte meydana gelen ve bu dönemde hızlanan somut yitim ve kayıplar yaşlıları rahatsız eden temel biyo-psikososyal sorunlardır. 10- Bu dönemde yaşlının daha çok desteğe, bakıma ve saygıya ihtiyacı vardır. Yaşlı bunu ancak eski yaşadığı çevrede giderebilir. Bu nedenle yaşlı mümkün olduğu kadar doğal çevresinden koparı İmama lıdır. 11-Toplumsal ve moral değerlerin baskısı sonucu yaşlı kurumlarına kuşku ile bakan yaşlılar ve yaşlı yakınlarının yaşlılık hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları 103saptanmıştır. 12- Fiziksel ve psikolojik durumlarına bakıldığında aileleriyle birlikte kalan yaşlıların daha sağlıklı oldukları; buna karşın kurumlarda kalan yaşlı lar ınsa hemen büyük bir çoğunluğunun biyo-psikososyal problemlerle yüz yüze oldukları bu araştırmanın sonuçları ile yaşlı kurumlarında yapılan araştırma sonuçlarının karşılaştırılması sonucu tespit edilmiştir.

Ruh sağlığıYaşlılar
Yaşar Ugürol
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
1993
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Madde kullanım bozukluğu hastalarında oksitosin ve nörosteroidlerle bağlanma ve duygu düzenleme arasındaki ilişkinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızda Metamfetamin Kullanım Bozukluğu (MeKB) olan kişilerde NAS ve oksitosin serum düzeyleri ile duygu düzenleme ve bağlanma arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. YÖNTEM: Çalışmaya, Yataklı Arındırma Merkezi'nde yatan MeKB tanısı alan 40 erkek hasta ve 41 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubundaki bireyler, SCID-1 ve SCID-2 görüşmesi ile değerlendirilmiş ve sosyodemografik veri formu uygulanmıştır. Duygu Düzenleme Güçlükleri Ölçeği (DDGÖ), Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-2 (YİYE-2), Buss Perry Saldırganlık Ölçeği (BPSÖ), Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği hasta ve sağlıklı gönüllülere, Madde Aşerme Ölçeği (MAÖ) ve Bağımlılık Profil İndeksi sadece hasta grubuna uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubundan alınan kanda Allopregnanolon (ALLO), dehidroepiandrosteron sülfat (DHEAS), testosteron, Estradiol (E2) ve oksitosin serum düzeyleri belirlenmiştir. BULGULAR: Hasta grubunda DDGÖ, YİYE-2 ve BPSÖ puanları anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Hasta grubunda MAÖ puanları ile DHEAS, E2, testosteron ve oksitosin düzeyleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Hasta grubunda, MAÖ' nin bağımlı değişken olarak alındığı regresyon modelinde; testosteron düzeyi anlamlılığını korumuştur. Kontrol grubunda DDGÖ puanları ile ALLO ve testosteron düzeyleri arasında negatif korelasyon saptanmıştır. DDGÖ puanlarının bağımlı değişken olarak alındığı yapılan regresyon analizinde hormon düzeyleri anlamlılığını kaybetmiştir. Kontrol grubunda BPSÖ öfke puanları ile DHEAS, ALLO, testosteron arasında anlamlı negatif korelasyon göstermiş olup, yapılan regresyon analizinde DHEAS anlamlılığını korumuştur. SONUÇ: Hasta grubu kontrol grubuna göre daha fazla duygu düzenleme güçlüğü ve güvensiz bağlanma göstermektedirler. Hasta grubunda DHEAS, E2, testosteron ve oksitosin düzeyleri artıkça aşerme puanları artmaktadır ve testosteron düzeyleri, diğer hormonlara göre ön plana çıkmıştır. Kontrol grubunda ALLO, testosteron düzeylerindeki artış duygu düzenleme güçlüğü arasında negatif ilişki bulunmuştur. Kontrol grubunda DHEAS, ALLO, testosteron düzeyleri ile BPSÖ öfke puanları arasında negatif ilişki bulunmuş olup, bu hormonlardan DHEAS diğerlerinden daha önemli gözükmektedir.

BağlanmaDuygu düzenlemeMadde kullanım bozuklukları+2
Hacer Akbaş Çakmak
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Perinatal dönemde ruhsal hastalığı olan kadınlara yönelik stigma (Damgalama) ölçeği geliştirilmesi, geçerlik ve güvenilirlik çalışması

GİRİŞ VE AMAÇ: Perinatal dönemde psikiyatrik hastalığı olan kadınlara yönelik damgalama ölçeğinin geliştirilmesi, geçerlik ve güvenilirliğinin test edilmesidir. YÖNTEM: Metodolojik türde olan araştırma, 01.06.2022-01.12.2022 tarihlerinde Sakarya EAH'de farklı kliniklere başvuran hastalar, hasta yakınları ve hastane personeli üzerinde gerçekleştirildi. Çalışmaya 18-65 yaş aralığında 200 kişi (kadın n=134, erkek n=66) katıldı. Verilerin toplamasında "Sosyodemografik veri formu", "Perinatal Ruhsal Hastalık Damgalama Ölçeği (PRHDÖ)", "Sosyal mesafe ölçeği (SMÖ)" ve "Ruhsal hastalığa yönelik inançlar ölçeği (RHİÖ)" kullanıldı. Veriler SPSS 22 ve AMOS 26 programı kullanılarak incelendi. PRHDÖ'nün geçerlik ve güvenirlik analizi; Cronbach alfa kat sayısı, madde toplam puan korelasyonu, faktör analizi, test-tekrar test yöntemi kullanılarak ölçülmüştür. BULGULAR: Ölçek maddelerinin Kapsam Geçerlik İndeksi 0,80-1 arasında bulunmuştur. Ölçeğin iç tutarlılık analizinde; genel ölçeğin Cronbach alfa katsayısı 0,94, "Önyargı ve Ayrımcılık" alt boyutunun 0,93, "Etiketleme" alt boyutunun ise 0,88 olduğu bulunmuştur. Madde-toplam puan korelasyonlarının 0,410 ile 0,799 arasında değişiklik gösterdiği belirlenmiştir. Barlett's testinde p<0,05'tir, KMO 0,94 hesaplanmıştır, bu değerler ölçeğe faktör analizi uygulanabileceğini göstermektedir. AFA sonucuna göre ölçek 2 faktörlü bir yapıya sahiptir, toplam varyansın %60'ını açıklamaktadır. Ölçeğin Guttman Split-Half katsayısı 0,882 ve Spearman-Brown katsayısı 0,883 bulunmuştur. Ölçek, 30 katılımcıya üç hafta arayla tekrar uygulanmıştır. Ölçümler arasındaki korelasyon katsayısı 0,91 elde edilmiştir, bu ölçeğin zamana karşı değişmezlik ilkesini sağladığını göstermektedir. SONUÇ: Perinatal Ruhsal Hastalık Damgalama Ölçeği (PRHDÖ), Türk toplumunda perinatal damgalamayı araştırmak için kullanılabilecek güvenilir bir ölçüm aracıdır. Anahtar Kelimeler: Geçerlik ve güvenirlik, ölçek geliştirme, perinatal damgalama, stigma.

DamgalamaGüvenilirlik ve geçerlilikKadınlar+5
Esra Şen
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Panik bozukluğu hastalarında içgörü ve farklı içgörü ölçeklerinin karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: İçgörü, kapsamı ve sınırları belirsiz olan psikiyatrideki en tartışmalı kavramlardan biridir. Literatürde panik bozukluğunda içgörü kavramını ele alan çalışma sayısı oldukça azdır. Çalışmamızda panik bozukluğu hastalarında farklı içgörü ölçeklerinin benzerlik ve farklılıklarını, içgörü ölçeklerinin klinik belirtilerle ilişkisini ve hastalık şiddetini predikte eden etkenleri incelemeyi hedefledik. YÖNTEM: Çalışmaya, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniğine başvuran, dahil edilme ve dışlama kriterlerini karşılayan 53 panik bozukluğu hastası dahil edilmiştir. Hastalarla ilk olarak DSM-5'e uyarlı SCID-1 görüşmesi yapılmıştır. Hekim tarafından sosyodemografik veri formu, Panik Bozukluk Şiddet Ölçeği (PBŞÖ), Brown İnançların Değerlendirilmesi Ölçeği (BİDÖ), İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme Ölçeği (İÜBDÖ), Aşırı Değer Verilmiş Düşünce Ölçeği (ADDÖ) uygulanmıştır. Beck Bilişsel İçgörü Ölçeği (BBİÖ), Anksiyete Duyarlılık İndeksi-3 (ADİ), Belirti Yorumlama Ölçeği (BYÖ) ise hastalar tarafından doldurulmuştur. BULGULAR: Sosyodemografik değişkenler ile hastalık şiddeti ve içgörü düzeyi arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir. Anksiyete duyarlılığı ve belirti yorumlama şekli ile içgörü düzeyi arasında da anlamlı bir ilişki yoktur. Fiziksel ve bilişsel anksiyete duyarlılığı artan kişilerin, semptomları bedensel atıflarla açıklama eğilimi ve hastalık şiddeti artmaktadır. BBİÖ ile diğer içgörü ölçekleri arasında korelasyon tespit edilmemiştir. Hastalık şiddetini en çok predikte eden üç ölçüm aracı sırasıyla ADDÖ, BYÖ-Bedensel Atıf, BİDÖ'dir. SONUÇ: Panik bozukluğu hastalarında içgörünün azalması hastalık şiddetini artırmaktadır. BBİÖ ile diğer içgörü ölçekleri ve hastalık şiddeti arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir. Anksiyete duyarlılık düzeyi ve belirti yorumlama şekli içgörü düzeyini etkilememektedir. Anahtar Kelimeler: Anksiyete duyarlılığı, belirti yorumlama, içgörü, panik bozukluğu, semptom şiddeti

AnksiyeteAnksiyete duyarlılığıBelirti ve semptomlar+5
Çisem Yücel
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif Kompulsif Bozukluğu olan bireylerde internet kullanımı ve gelişmeleri kaçırma korkusu ile ilişkili etmenler

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmayla Obsesif Kompulsif Bozuklukta F.o.M.O., problemli internet kullanımı ve ilişkili olabilecek durumların birbirleri ile bağlantılı olup olmadığının incelenmesi hedeflenmiştir. YÖNTEM: Bu çalışma 01.06.2022-01.06.2023 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ndeki 50 O.K.B. hastası ile bu hastalarla aynı yaş, cinsiyet ve öğrenim durumu özelliklerine sahip kontrol grubu ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya 18-65 yaş aralığında 100 kişi (kadın n=68, erkek n=32) katıldı. Verilerin toplamasında "Sosyodemografik veri formu", ''Yapılandırılmış klinik görüşme formu (S.C.I.D.-5/C.V.) "Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (Y.B.O.K.Ö.)", "Gelişmeleri Kaçırma Korkusu ölçeği", "Barratt Dürtüsellik ölçeği", ''Bağımlılık Profili İndeksi'', ''Problemli İnternet Kullanımı Ölçeği (P.İ.K.O.) kullanıldı. Veriler S.P.S.S. 22 programı kullanılarak incelendi. BULGULAR: Hasta grubunda çalışmıyor olma ve gelir düzeyinin düşük olması durumu arasındaki ilişki anlamlı tespit edildi. Hasta grubunda Twitter kullanımı anlamlı derecede düşük saptandı. O.K.B. grubunda Barratt Dürtüsellik ölçeği puanları ve Bağımlılık Profili İndeksi puanları anlamlı derecede yüksek tespit edildi. Obsesif Kompulsif Bozukluk grubunda F.o.M.O. puanları ile Barratt Dürtüsellik ölçeği skorları birbirleri ile korele saptandı. Kontrol grubunda F.o.M.O. sosyal medya ve haberleşme için internet kullanımı ile ilişkili bulundu. Kontrol grubunda F.o.M.O. bir günde sosyal ağlarda harcanan vakit ile ilişkili tespit edildi. Hasta grubunda problemli internet kullanımı evli olmama ile ilişkili tespit edildi. SONUÇ: Obsesif Kompulsif Bozukluk hastalarında F.o.M.O. için dürtüsellik ve internetin aşırı kullanımı; problemli internet kullanımı için de yalnız yaşıyor olmak ve ekran karşısında geçirilen süre önemli öngördürücülerdir. Anahtar Kelimeler: Bağımlılık, dürtüsellik, gelişmeleri kaçırma korkusu, obsesif kompulsif bozukluk, problemli internet kullanımı,

Murat Oğuzhan Keskinsezer
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psikiyatri servisinde tekrarlayan hasta yatışı ile ilişkili etmenler

GİRİŞ VE AMAÇ: Kurumsuzlaştırma politikalarının ardından psikiyatri hastalarında tekrarlayan yatış önemli bir sorun haline gelmiştir. Bu çalışmada psikiyatri servisinde tekrarlayan hasta yatışıyla ilişkili olabilecek sosyodemografik, klinik ve toplumsal faktörlerin tespit edilmesi ve aradaki ilişkinin açığa çıkarılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Nisan 2011 ile Mart 2020 tarihleri arasında Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi Psikiyatri Servisinde yatan 2903 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalardan taburcu olduktan sonraki 1 yıl içinde 2 veya daha fazla tekrar yatışı olanlar döner kapı hastası olarak tanımlandı. BULGULAR: Döner kapı hastalarının daha genç, daha yüksek oranda bekar olduğu, tedavilerinde daha yüksek oranda depo antipsikotik, klozapin ve EKT kullanıldığı, TRSM başvuru sayılarının daha fazla olduğu tespit edildi. Şizofreni ve diğer psikotik bozukluklar tanılı hastaların tekrarlayan yatışlarının daha fazla olduğu bulundu. Depo antipsikotik ve klozapin tedavisi, EKT ve TRSM takibi sonrasında tekrarlayan yatışların öncesine göre azaldığı bulundu. SONUÇ: Sık tekrarlayan yatışı olan hastaların depo antipsikotik, klozapin, EKT ve TRSM başvurusu sonrası yatış sayısı azalmaktadır. Sık tekrarlı yatışların daha iyi anlaşılması için hastalık şiddeti, belirti profili ve tedavi uyumuyla ilgili diğer değişkenler, hasta bakımı ve sosyal destek özelliklerinin araştırılması faydalı olabilir. Tekrarlayan yatışı fazla olan hastalarda depo antipsikotik, klozapin gerekirse EKT kullanımı düşünülebilir. Hastaların TRSM'ye düzenli gitmesi teşvik edilebilir.

Mehmet Akif Suda
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir perinatal psikiyatri polikliniğinin iki yıllık verilerinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Türkiye'de bir eğitim ve araştırma hastanesinde perinatal döneme özgü ruh sağlığı hizmeti sunun bir polikliniğin olması ülkemiz için ilk ve tek, dünyada da sınırlı sayıda örnekten biridir ve SEAH'ta 2021 yılından beri devam etmektedir. Bu çalışmada perinatal psikiyatri polikliniğine başvuran hastaların sosyodemografik ve klinik verilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: 01.01.2021-31.03.2023 tarihleri arasında SEAH perinatal psikiyatri polikliniğine 314 kadının başvurduğu tespit edildi ve telefonla ulaşılması planlandı. 314 kadın hastanın 169'una çeşitli nedenlerle ulaşılamadı. Telefonla ulaşılan 145 kişinin 15'i çalışmaya katılmayı kabul etmedi. Çalışmaya katılmaya gönüllü 130 kadınla yüz yüze ve telefonla görüşme gerçekleştirildi. Katılımcıların tanılarını doğrulamak ve ek psikiyatrik hastalıkları değerlendirmek amacıyla DSM-5'e uyarlanmış SCID-1 görüşmesi yapıldı. Sosyodemografik veriler ve klinik özellikler hakkında bilgi edinmek amacı ile kapsamlı sosyodemografik veri formu uygulandı. Klinik veriler sosyodemografik ve klinik veri formuna işlendi. SPSS 25 programı kullanılarak edinilen veriler incelendi. BULGULAR: Tamamı kadın olan katılımcıların yaş ortalaması 32,31 olarak bulundu. Katılımcıların %42,3'ünün gebelik döneminde, %42,3'ünün doğum sonrası dönemde, %15,4'ünün gebeliğe hazırlık döneminde başvurduğu görüldü. En sık başvuru döneminin %25,4 ile birinci trimesterde olduğu görüldü. Katılımcıların %30,8'inin kronik tıbbi hastalığının olduğu, %26,2'sinin ruhsal travma öyküsünün olduğu görüldü. Gebelik döneminde en sık alınan tanının %34,1 ile depresyon olduğu, doğum sonrası en sık alınan tanının %53,6 ile depresyon olduğu ve %24,6'sının intihar düşündüğü görüldü. Gebeliklerin %40,7'si plansızdı ve istenmeyen gebelik oranı %33,1'di. Hastaların %19,5'inde gebelik döneminde komplikasyon görülmüştü. SONUÇ: Çalışmamızda perinatal psikiyatri polikliniğimize başvuran hastaların sosyodemografik ve klinik özellikleri incelenmiştir. Perinatal dönemdeki hastaların çoğunluğu lise ve üzeri eğitimli, kentte yaşayan kadınlardan oluşmaktadır. En sık görülen tanı depresyondur ve eşlik eden tıbbi hastalığı, travma öyküsü, gebelik komplikasyonu gibi zorlayıcı yaşam olayları yaşayan kadınların oranları yüksek görünmektedir. Bu çalışmanın bulguları; perinatal döneme özelleşmiş polikliniklerin öneminin yanı sıra multidisipliner çalışma, planlı gebeliklerin teşviki gibi gereksinimlerin altını çizmektedir.

Enes Elmalı
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metamfetamin kullanım bozukluğu olan hastalarda VMAT-2 ve dat gen ifadesi ile klinik parametreler arasındaki ilişkinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Araştırmamızda Metamfetamin Kullanım Bozukluğu (MAKB) olan kişilerde DAT ve VMAT-2 gen ekspresyon ve protein düzeylerinin psişik yaşantılar ve diğer klinik parametrelerle olan ilişkisini incelemeyi amaçladık. YÖNTEM: Araştırmaya, Tedavi ve Arındırma Kliniği'nde yatan MAKB tanısı alan 50 erkek hasta ve 100 sağlıklı (50 sigara kullanan, 50 sigara kullanmayan) kişi dahil edilmiştir. Gruplardaki hasta ve sağlıklı bireyler, dahil edilme ve dışlama kriterlerine göre değerlendirildikten sonra sosyodemografik veri formu her kişiye uygulanmıştır. Toplumda Psişik Yaşantılar Ölçeği (TPYÖ) hasta ve sağlıklı gönüllülere, Bağımlılık Profil İndeksi (BAPİ), Tedavi Motivasyon Anketi (TMA), Madde Aşerme Ölçeği (MAÖ), Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS) yalnızca hasta grubuna uygulanmıştır. Sağlıklı kontrol ve hasta grubundan alınan kanda dopamin taşıyıcısı (DAT) ve veziküler monoamin taşıyıcısı (VMAT-2) gen ekspresyon ve protein düzeyleri belirlenmiştir. BULGULAR: Hasta grubunda TPYÖ pozitif, depresif, toplam, sıkıntı düzeyi puanları anlamlı yüksek bulunmuştur. Gruplar arasında DAT geni mRNA ve protein düzeyi ile VMAT-2 geni mRNA düzeylerinde anlamlı olarak farklılık saptanmıştır. Bağımlı değişken olarak grupların alındığı regresyon modelinde; DAT ve VMAT-2 gen ekspresyon ve protein düzeyleri bir kişinin metamfetamin kullanıp kullanmadığı hususunda %87 öngördürücü olarak saptanmıştır. SONUÇ: Hasta grubu kontrol gruplarına göre daha fazla psişik yaşantı deneyimleri göstermektedirler. Hasta grubunda DAT protein düzeyi, VMAT-2 gen ekspresyon ve protein düzeyi madde ve sigara kullanmayan kontrol grubuna kıyasla düşük bulunmuştur. Hasta grubunda DAT gen ekspresyon düzeyi madde ve sigara kullanmayan kontrol grubuna göre yüksek bulunmuştur. Sigara gen ekpresyon ve protein düzeylerinde karıştırıcı bir faktör gibi gözükmektedir. DAT ve VMAT-2 ekspresyon düzeylerine bakmak MAKB açısından bilgi verici olabilir. Anahtar Kelimeler: Dopamin taşıyıcısı, gen ekspresyonu, metamfetamin, psişik yaşantılar, veziküler monoamin taşıyıcısı

Mualla Keskinsezer
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk tanılı hastalarda klotho, nörotrofik faktörler (BDNF, NGF, GDNF) ve bilişsel işlevlerin ilişkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada remisyon dönemindeki ötimik bipolar bozukluk tanılı hastalarda BDNF, GDNF, NGF ve klotho seviyelerinin bilişsel işlevlerle ilişkisinin incelemesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi psikiyatri polikliniklerine başvuran 3 aydır remisyonda olan bipolar bozukluk tanılı 48 erkek hasta ve 48 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Katılımcıların tamamına sosyodemografik veri formu, nöropsikiyatrik testler uygulanmıştır. Young mani ölçeği, Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği, İşlevselliğin Genel Değerlendirilmesi Ölçeği, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği yalnızca hasta grubuna uygulanmıştır. BULGULAR: Remisyondaki hastalar ile sağlıklı kontrollerin BDNF ve GDNF düzeylerinin karşılaştırılmasında anlamlı fark saptanmamıştır. İki grup arasında klotho ve NGF düzeylerinde anlamlı fark bulunmuştur. Hasta ve sağlıklı gönüllüler arasında Wechsler bellek skalası- görsel üretim alt testi ve Stroop testi süre ve enterferans faktörlerinde anlamlı fark vardır. Hasta grubunda BDNF ile nöropsikiyatrik testler arasında korelasyon bulunmamıştır. Regresyon analizinde hasta grubunun renkli kelime okuma aşamasının süre faktörüyle korelasyon saptanmıştır. NGF ile hastalık süresi, yaş ve Wechsler 40. dk performansı arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Hastalarda klotho ile Stroop testinin yanlış okuma sayısı arasında pozitif bağıntı bulunmuştur. Regresyon analizinde klotho Stroop testinin süre ve enterferans parametreleriyle pozitif, Wechsler 40. dk performansı ile negatif korele bulunmuştur. GDNF ile Stroop testinin spontan düzeltme sayıları arasında pozitif bağıntı saptanmıştır. GDNF, BDNF seviyeleri yaşla negatif korelasyon göstermiştir. SONUÇ: Çalışmamızda klotho ve NGF düzeyleri sağlıklı kontrollerde daha yüksek bulunmuştur. Hasta ve kontrol grupları arasında BDNF ve GDNF düzeyleri açısından fark yoktur. Remisyon dönemindeki BB hastaların bilişsel fonksiyonları sağlıklı gönüllülere göre daha kötü saptanmıştır. BDNF, GDNF, NGF ve klotho bilişsel işlevlerle alakalı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: klotho, BDNF, GDNF, NGF, bipolar bozukluk

Zeynep Çelebi
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Majör depresyonda içgörü ve farklı içgörü ölçeklerinin karşılaştırılması

ÖZET GİRİŞ VE AMAÇ: İçgörü hakkında çok sayıda tanımlama yapılmış, çok sayıda araştırma yapılmış olsa da hala içgörü kavramı üzerinde psikiyatride net bir uzlaşmanın sağlandığını söylemek pek mümkün görünmemektedir. Bildiğimiz kadarıyla literatürde, MDB hastalarında içgörüyü değerlendirmek için birden fazla içgörü ölçeğinin kullanıldığı, ölçeklerin arasındaki korelasyonun incelendiği ve içgörü ölçekleri ile semptom şiddeti arasındaki ilişkiyi inceleyen bir araştırma bulunmamaktadır. Çalışmamızda MDB hastalarında İçgörü ölçeklerinin kendi aralarındaki korelasyonlarını, ölçeklerin hastalık şiddeti ile korelasyonlarını ve depresif semptomları predikte etme oranlarını incelemeyi hedefledik. YÖNTEM: Çalışmamıza, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvurmuş olan 80 MDB hastası dahil edilmiştir. Hastalarla öncelikle DSM-5'e uyarlı SCID-1 görüşmesi gerçekleştirilmiştir. Sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Ölçeği (HDÖ), Brown İnançların Değerlendirilmesi Ölçeği (BİDÖ), Akıl Hastalığına İçgörüsüzlük Ölçeği (AHİÖ), İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme Ölçeği (İÜBDÖ) hekim tarafından uygulanmıştır. Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Bilişsel İçgörü Ölçeği (BBİÖ), Öz Yansıtma ve İçgörü Ölçeği (ÖYİÖ) ve Üstbiliş Ölçeği (ÜBÖ) ise hastalar tarafından özbildirim formu olarak doldurulmuştur. BULGULAR: Klinik değişkenler ile semptom şiddeti ve içgörü düzeyleri arasında bir ilişki görülmemiştir. MDB semptom şiddeti arttıkça ÜBÖ hariç içgörü ölçekleri ile ölçülen içgörü düzeyinin azaldığı bulunmuştur. HDÖ toplam semptom düzeyini en iyi predikte eden ölçeğin İÜBDÖ, ikinci predikte eden ölçek ÜBÖ ve üçüncü predikte eden ölçek BİDÖ olarak bulunmuştur. BDÖ toplam semptom düzeyini en çok predikte eden iki ölçüm aracı sırasıyla ÖYVİÖ ve ÜBÖ olarak bulunmuştur. SONUÇ: Majör depresif bozukluk hastalarında içgörünün azalması ile hastalık şiddetinin artması beraberlik göstermektedir. Klinik içgörüye odaklanan İÜBD ve AHİÖ, bilişsel içgörüye odaklanan BBİÖ ve ÖYVİÖ, kendi aralarında benzer ve uyumlu sonuçlar vermiştir. MDBsemptom şiddeti arttıkça patolojik üstbiliş süreçlerinin arttığı gösterilmiştir. İçgörü ölçeklerinin depresif semptomları predikte etme oranları birbirinden farklı bulunmuştur. MDB'de içgörünün hem klinik hem bilişsel hem de üstbilişsel içgörü kavramlarıyla ele alınmasının önemli olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: İçgörü, içgörü ölçekleri, majör depresif bozukluk, semptom şiddeti

Zehra Güvenç
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolorektal kanserli hastalarda intihar düşüncesi ve psikiyatrik yardım arama davranışı

GİRİŞ VE AMAÇ: Kolorektal kanser hastalarının demografik ve hastalık özellikleri, psikiyatrik semptomlar, sosyal destek düzeyi, yaşam kalitesi gibi değişkenlerin intihar riski ve psikiyatrik yardım arama davranışı üzerindeki etkileri incelenecektir. Çalışmanın bulguları, kanserli hastalarda intihar riskini ve psikiyatrik yardım arama davranışını daha iyi anlamamıza katkı sağlayacak ve bu hastalar için daha etkili müdahale stratejilerinin geliştirilmesine yardımcı olması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Araştırmamıza 2023 Eylül ile 2024 Nisan ayı arasında onkoloji kliniğinde tedavi görmekte olan 97 kolorektal kanserli hasta dahil edildi. BULGULAR: Hastaların yaşının artmasının; ailede ruhsal hastalığın, kanserden önce psikiyatrik tanının ve kanserden sonra psikiyatrik şikâyetin varlığının intihar riskini artırdığı tespit edildi. Nükseden hastalığın, ameliyat ve yatış sayısının artmasının; hastalığın oluşturduğu işlevsellikte azalmanın intihar riskini artırdığı; depresyon, anksiyete ve uykusuzluk ölçeği puanlarındaki artışın intihar riskini artırdığı bulundu. Evdeki kişi sayısında artma ve kırsal bölgede yaşama psikiyatrik yardım alma tutumunu azaltabileceği bulundu. Anksiyete semptomlarının olmasının psikiyatrik yardım alma tutumunu artırdığı bulundu. İntihar riski ile psikiyatrik yardım arama davranışı arasında anlamlı bir fark bulunamadı. SONUÇ: Kanser hastalarında intihar riski, çok boyutlu bir sorun olup, bu riski azaltmak için multidisipliner bir yaklaşımın benimsenmesi gerekmektedir. Hem sağlık çalışanları hem de toplum olarak, kanser hastalarının psikolojik ihtiyaçlarına duyarlı olmalı ve onlara gerekli destek sağlanmalıdır. Bu sayede, kanser hastalarının yaşam kaliteleri artırılabilir ve intihar riski azaltılabilir. Anahtar Kelimeler: Kanser, intihar, yardım arama davranışı, psikiyatri

Sema Şahin Erdem
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Opioid kullanım bozukluğu tanılı hastalardadamgalanma, benlik saygısı ve cinsel işlevbozukluğu arasındaki ilişkinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızın amacı Opioid Kullanım Bozukluğu (OPKB) tanılı hastalarda damgalanma, benlik saygısı ve cinsel işlev bozukluğu arasındaki ilişkinin incelenmesidir. YÖNTEM: Çalışma Sakarya Eğitimi ve Araştırma Hastanesi (SEAH) Erişkin Yataklı Arındırma Merkezi polikliniğinde yürütüldü. Çalışmaya OPKB tanılı, buprenorfine naloxone kombinasyon tedavisi ile en az üç aydır remisyonda olan, içleme ve dışlama kriterlerini karşılayan yüz dört (104) hasta dahil edildi. Çalışmaya dâhil edilen tüm hastalara Sosyodemografik Veri Formu (SDVF), Bağımlılık Profil İndeksi (BAPİ), Madde Aşerme Ölçeği (MAÖ) ve Opiyat Yoksunluk Ölçeği (OPYÖ), Rozenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ), Madde Kullanımda Damgalanma Mekanizma Ölçeği, Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği (ACYÖ), Golombok Rust Cinsel Doyum Ölçeği (GRCDÖ) uygulandı. BULGULAR: Bu çalışmanın sonuçlarına göre bağımlılık şiddeti ve damgalanma ile cinsel işlev bozukluğu arasında pozitif anlamlı ilişki bulunurken, benlik saygısı ve cinsel işlev bozukluğu arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. SONUÇ: OPKB tanılı bireylerde hastalık şiddeti artıkça, cinsel işlev bozukluğu artmaktadır. Ayrıca OPKB tanılı bireylerin cinsel işlevleri içselleştirilen ve algılanan olumsuz tutumlarla ilişkili görünmektedir. Anahtar Kelimeler: Benlik saygısı, cinsel işlev bozukluğu, damgalanma, opioid

Shukrullah Nıazı
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında çocukluk çağı travması, üst biliş ve silik nörolojik belirtiler arasındaki ilişki

Amaç: Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB), obsesyonlar ve/veya kompulsiyonlar ile karakterize heterojen bir psikiyatrik hastalıktır. OKB hastalarında, çocukluk çağı travmalar, üst bilişsel işlevler ve silik nörolojik belirtilerin araştırıldığı çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışmada önceki çalışmalardan farklı olarak OKB hastalarında çocukluk çağı travmaları, üst bilişsel özellikler ve silik nörolojik belirtiler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: OKB tanısı ile takip edilen 40 hasta ile yaş, cinsiyet ve eğitim açısından eşleştirilmiş 40 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Çocukluk Çağı Travma Ölçeği (ÇTÖ), Üst Biliş Ölçeği (ÜBÖ), Silik Nörolojik Belirti Ölçeği (SNB), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) uygulandı. Hasta grubuna ayrıca Boyutsal Obsesyon Kompulsiyon ölçeği (BOKÖ), Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (Y-BOKÖ) uygulandı. İstatistiksel analizlerde ki-kare, mann whitney-u test ve spearman korelasyon analizi kullanıldı. Bulgular: OKB hastalarında çocukluk çağı travmalarından fiziksel istismar, duygusal istismar, fiziksel ihmal, duygusal ihmal ve toplam puanı, üst bilişlerden düşünce kontrol ihtiyacı ve bilişsel farkındalık, silik nörolojik bulgulardan duyusal entegrasyon, diğer nörolojik belirtiler ve toplam puanının sağlıklılardan yüksek olduğu saptandı. Bunun yanısıra çocukluk çağı travmalarından duygusal istismar ile üst bilişlerden olumlu inançlar, kontrol edilemezlik ve tehlike, bilişsel güven ve düşünce kontrol ihtiyacı arasında pozitif korelasyon olduğu, duygusal istismar ile silik nörolojik belirtilerden motor koordinasyon, ardışık motor hareketler ve toplam puanı arasında pozitif korelasyon olduğu, fiziksel ihmal ile duyusal entegrasyon arasında ilişki olduğu, duygusal ihmal ile motor koordinasyon, duyusal entegrasyon, ardışık motor hareketler ve SNB toplam puanı arasında pozitif korelasyon olduğu, ÇTÖ toplam puanı ile SNB tüm alt ölçekleri ve toplam puanı arasında pozitif korelasyon olduğu saptandı. ÇTÖ'lerden duygusal istismar, duygusal ihmal ve toplam puanın belirtilerin şiddetinde etkili olduğu, kontrol edilemez düşünceler alt boyutunun ÇTÖ'lerden fiziksel istismar, duygusal istismar, duygusal ihmal ve ÇTÖ toplam puanı, simetri alt boyutunun ise duygusal istismar ile pozitif korelasyon olduğu saptandı. SNB'lerden duyusal entegrasyonun hastalık süresinden etkilendiği saptandı. OKB hastalarında anksiyete ve depresyon puanlarının yüksek olduğu saptandı. Sonuç: OKB literatürde çocukluk çağı travmaları, üst bilişsel özellikler ve silik nörolojik belirtiler açısından ayrı ayrı ele alınmıştır. Çalışmamızın farklılığı bu özelliklerin birlikte değerlendirilmesidir. Sonuç olarak çocukluk çağı travmalarının, silik nörolojik belirtlerin ve üst bilişsel işlevlerin OKB hastalarında sağlıklılardan farklılık gösterdiğini, çocukluk çağı travmalarının üst bilişsel işlevlerle, silik nörolojik belirtilerle ve semptom şiddeti ile pozitif korelasyonu olduğunu, üst bilişsel işlevlerin ve silik nörolojik belirtilerin de obsesif kompulsif belirti boyutları ve şiddetiyle pozitif korelasyonu olduğu, SNB'nin her ne kadar daha çok genetik ve perinatal dönemle ilişkili olduğu düşünülse de çocukluk çağı travması yüksek olanlarda SNB'nin de daha şiddetli olduğu saptandı. Bu bulgular OKB'nin patofizyolojik süreçleri konusunda bilgi vermektedir ancak OKB hastalarında çocukluk çağı travmaları, üst bilişler ve silik nörolojik belirtiler arasındaki ilişkiye yönelik daha geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Çocukluk çağı travmalarına yönelik farkındalık kazanılması, OKB'nin üst bilişsel modelinin iyi anlaşılması planlanacak tedavi yöntemleri ve OKB'nin psikoterapötik sürecine katkıda bulunabilir. Anahtar Kelimeler: Obsesyon, Kompulsiyon, Üst Biliş, Çocukluk Çağı Travmaları, Silik Nörolojik Belirtiler

Nörolojik belirtilerObsessif davranışObsessif kompülsif bozukluk+2
Hilal Yavuz
Afyonkarahisar Health Sciences University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni hastalarında serum matriksmetalloproteinaz 9 (MMP9), tissue polypeptide antigen (TPA), pro-brain derived neurotrophic factor (probdnf), brain derived neurotrophic factor (BNDF), aquaporin 4(AQP-4) düzeyleri

Amaç: Sinaptik bağlantı bozukluğunun şizofreni etyolojisinde rol oynadığı bilinmektedir. Literatürde bulunan çalışmalar sinaptik iletimde nörovasküler ünitenin (NVU) ve astrositlerin rolüne işaret etmekte, dolayısıyla NVU ve astrositlerin şizofreni etyolojisindeki rolü de gündeme gelmektedir. MMP-9, tPA, proBDNF, BDNF ve AQP-4; NVU ve astrosit işlevlerinde rol alan proteinlerdir. Mevcut çalışmada şizofreni hastaları ile sağlıklı kontrollerde MMP-9, tPA, proBDNF, BDNF ve AQP-4 serum düzeylerindeki farklılıkların araştırılması ve düzeylerinin hastalık şiddeti, hastalık süresi gibi paramatrelerle değişiminin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel nitelikte olan çalışmaya 30 Mayıs-30 Kasım 2022 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri polikliniğine başvuran, DSM 5 ölçütlerine göre şizofreni tanı kriterlerini karşılayan 40 erkek 30 kadın toplam 70 hasta ile yaş, cinsiyet, sigara kullanımı ve VKİ açısından eşleştirilmiş herhangi bir psikiyatrik hastalığı olmayan 70 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Tüm katılımcılara çalışma ile ilgili bilgi verildikten ve bilgilendirilmiş onam formu alındıktan sonra sosyodemografik ve klinik veri formu doldurulmuştur. Ek olarak hastalara Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS) uygulanmıştır. Tüm katılımcılardan 12 saat açlık sonrası, sabah saat 08:00-09:00 aralığında serum MMP-9, tPA, proBDNF, BDNF ve AQP-4 düzeylerine bakmak amacıyla kan örnekleri alınmıştır. Kan örnekleri biyokimyasal analiz yapılana kadar -20 derecede muhafaza edilmiştir. Verilerin analizinde SPSS 25 paket programı kullanıldı ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Yapılan biyokimyasal analiz sonucunda şizofreni hastalarında CRP (p=0,001), proBDNF/BDNF (p=0,015) düzeylerinin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu; proBDNF (p<0,001), BDNF (p<0,001), tPA (p<0,001), AQP-4 (p<0,001) ve MMP-9 (p=0,004) değerlerinin ise sağlıklı kontrollere göre belirgin düzeyde düşük olduğu gözlendi. Zamana göre düzeltilmiş istatiksel analizde ise aslında şizofreni hastalarının MMP-9 düzeylerinin anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu (p=0,038) fakat çalışmaya ilk şizofreni hastaları dahil edildiği için bekleyen kan örneklerinde MMP-9 düzeylerinde azalma olduğu görülmüştür. ProBDNF ve BDNF'nin AQP-4 (r= ,720; p<0,01) (r= ,557; p<0,01) ve tPA (r= ,735; p<0,01) (r= ,689; p<0,01) ile pozitif yönlü anlamlı korelasyonu olduğu tespit edildi. Ayrıca AQP-4 ve tPA arasındaki korelasyon ise pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlıydı (r= ,701; p<0,01). Sonuç: Şizofreni hastalarında AQP-4 ve tPA düşük bulunmuştur. AQP-4 ve tPA proBDNF ve BDNF ile pozitif koreleydi. Şizofreni hastalarındaki ProBDNF ve BDNF düşüklüğünün altında yatan mekanizma astrosit disfoksiyonu ve Nörovasküler eşleşme bozukluğu olabilir. Şizofreni patolojisinde astrosit disfonksiyonu ve Nörovasküler eşleşme bozukluğu önemli rol oynayabilir.

AstrositlerDoku plazminojen aktivatörüMatriks metalloproteinaz 9+4
Adem Donukara
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alkol ve madde bağımlılığında duygu dışavurum ve kişilik özellikleri ile hastalık seyrinin ilişkisi

Giriş ve Amaç: Bağımlılık; maddelerin zorlantılı bir biçimde, alışkanlık olarak kullanımıyla ilişkili ağır sorunları kapsayan bir hastalık olmakla beraber giderek büyüyen bir halk sağlığı sorunudur. Bağımlılık hayat boyu devam eden bir hastalık olup remisyon ve relapslarla seyretmektedir. Bağımlılıkta özellikle erken dönemlerde relaps oranları yüksek olmakla beraber mevcut tedaviler bağımlılığın seyrinde çoğu zaman yeterli faydayı sağlayamamaktadır. Bu çalışmada alkol ve madde bağımlılığında duygu dışavurumu ve kişilik özelliklerinin tedavi seyrine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Sağlık Bakanlığı Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi AMATEM (Alkol ve Madde Bağımlılığı Araştırma Tedavi ve Eğitim Merkezi) biriminde Nisan 2018 ile Nisan 2019 tarihleri arasında polikliniğe başvuran hastalarda yapılmıştır. Çalışmaya DSM-5 (Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı, 5. Basım)'e göre Alkol veya Madde Kullanım Bozukluğu tanı kriterlerini karşılayan ve tedavi altına alınan 102 sayıda hasta ve anahtar yakını alınmıştır. Hastalara Sosyo-demografik Veri Formu, Bağımlılık Profil İndeksi – Uygulayıcı (BAPİ-U) ölçeği, Temperament and Character Inventory/ Mizaç ve Karakter Ölçeği (TCI), ve bu hastaların en çok destek veren anahtar yakınlarına Sosyo-demografik Veri Formu ve Expressed Emotion/Duygu Dışavurum (DD) ölçeği uygulanmıştır. İlk görüşmeden 6 ay sonra hastalara ulaşılıp madde kullanım durumları sorgulanmıştır. Elde edilen veriler SPSS 22 istatistik programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Hastaların anahtar yakınlarının duygu dışavurumlarının yüksekliği erken dönem relaps oranları ilişkili bulunmuştur. Ancak hastaların kişilik özelliklerinin erken dönem tedavi seyri üzerine anlamlı bir etkisi bulunamamıştır. Sonuç: Çalışmamızda anahtar yakınların duygu dışavurumunun yüksekliğinin alkol ve madde bağımlısı olan hastalarda erken dönemdeki relaps ile ilişkili bulunması bağımlılığın tedavisinde hastaların aile ortamları ve yakınlarıyla olan iletişiminin önemini göstermektedir. Bağımlılığa yönelik tedavi yaklaşımlarının şimdiye kadar daha çok hasta odaklı olduğu görülmekte olup çalışmamız aileyi de içine alan çok yönlü bir yaklaşımın gerekliliğini ortaya koymaktadır. Kişilik özellikleri ve erken dönem relaps arasında anlamlı bir ilişkinin bulunamayışı çalışmamıza katılan hasta sayısının az olmasına bağlı olabileceği gibi, kişilik özellikleri tedavi seyri ile daha önce bildirildiğinden daha az ilişkili de olabilir. Anahtar Kelimeler: Alkol bağımlılığı, madde bağımlılığı, prognoz, duygu dışavurumu, kişilik özellikleri

Alkol bağımlılığıAlkolizmDuygu dışavurum tarzları+4
Ayşe Erdoğan Kaya
Sakarya University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alkol ve madde kullanım bozukluğunda travma belirtileri ve ilişkili etmenler

Giriş: Bağımlılık uzun süreli, remisyon ve relapslarla seyreden bir hastalıktır. Travmatik yaşam olayları ise neredeyse herkesin yaşayabileceği, sık karşılaşılan ruhsal ve bedensel bütünlüğü bozan ya da inciten olumsuz olaylardır. Bağımlılık grubunda travmatik yaşam olayları çeşitli faktörlerden dolayı çok önemli bir yere sahiptir. Bağımlılıkta relaps oranları birçok faktörden etkilenmekle birlikte travmatik yaşam olayları da bu faktörlerden biridir. Bağımlılıkta travmatik yaşam olayları ve bunlara etki eden ek diğer faktörler ile bu faktörlerin tedavi seyri ile ilişkisini araştırmak amacıyla bu çalışmayı yapmaktayız. Yöntem: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi AMATEM Kliniğinde tedavi amacıyla yatan DSM-V kriterlerine göre alkol veya madde kullanım bozukluğu tanısı alan, çalışmanın belirlenmiş kriterlerine uygun olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalara hastaneye yatışlarının 7. gününde Sosyodemografik Veri Formu, Olayların Etkisi Ölçeği-R (OEÖ-R), Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D), Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (HAM-A), Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği (KPDÖ), Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği(DES), Durumluluk-Süreklilik Kaygı Ölçeği (DSKÖ), Bağımlılık Profil İndeksi (BAPİ), Değişime Hazır Olma Aşamaları ve Tedaviyi İsteme Ölçeği (SOCRATES-M), Travmatik Yaşantılar Ölçeği (TYÖ) uygulandı. Hastalar, taburculuklarından 6 ay sonra hastalık prognozunu değerlendirmek için telefon, hastane kayıtları ve kontroller sırasında, idrarda madde analizi ya da hasta ve yakınlarının beyanına göre kayma, sürçme ve veya hastalık tekrarı açısından tekrar değerlendirildi. İstatiksel analizler SPSS versiyon 23 programı kullanılarak değerlendirildi. P>0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda alkol/madde kullanım bozukluğu olan hastalar taburculuk sonrası relaps ve remisyon olarak iki gruba ayrılarak incelendi. Çalışmaya toplam 51 hasta dahil edildi ve ulaşılabilen 49 hastanın %60,8' inde relaps saptandı. İki grup arasında sosyodemografik faktörler, bağımlılık profili, motivasyon, intihar girişimi oranları, depresyon, bağımlılık tedavisi için tekrarlayan yatışlar, tedavi terki, travmatik olay yaşama durumu, ortalama travma yaşı ve TSSB belirti şiddeti arasında anlamlı fark bulunamadı. Anksiyete (p:0.015), disosiyasyon semptomları (p:0.026), önceki psikiyatrik tedavi başvurusu (p:0.019), travmatik olay sayısı ve şiddeti (p:0.04 ve p:0.01), travmatik olay sonrası madde kullanım davranış paterninde değişiklikler (p:0.014), travmatik olay sonrası madde kullanım davranış paterninde değişikliklerin zamanlaması (ilk 2 haftada olan değişiklikler için p:0.049), travma türlerinden ihmal (p:0.009), duygusal istismar (p:0.019) ve fiziksel istismar (p:0.005) varlığı relaps olan ve olmayan gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede farklıydı. Anlamlı bulunan değişkenlerden 5 tanesinin Binary Lojistik Regresyon modelinde (travma sayısı, DES puanı, HAM-A puanı, daha önce psikiyatrik tedavi için başvurmamış olmak, travmatik yaşam olayı sonrasında madde kullanım davranışında değişiklik olmasının birlikte) relapsı güçlü bir şekilde öngördüğü, değişkenler tek başlarına değerlendirildiğinde, daha önce psikiyatrik tedavi için başvurmamış olmanın relapsı anlamlı (CI;%95, p:0.002) şekilde öngördüğü bulundu. Tartışma ve sonuç: Alkol ve madde kullanım bozukluğu olan hastalarda relapsı etkileyen bir çok faktör prospektif ve retrospektif olarak araştırılmıştır. Bu faktörlerden sosyodemografik özellikler, depresyon ve anksiyete semptomları, eşlik eden diğer psikiyatrik durumlar, madde kullanım şiddeti, motivasyon bu çalışmaların öne çıkan hedefleri olmuştur. Bu faktörlerin travma öyküsü ile birlikte incelendiği tedavi sonrası relaps oranlarını araştıran prospektif çalışmalar literatürde nadirdir. Ayrıca travmanın varlığının relapslar üzerine etkisi araştıran mevcut çalışmalar çoğunlukla TSSB (Travma sonrası stres bozukluğu) tanısına odaklanmış ya da sadece kadınları dahil etmiş ve çocukluk çağı travmalarına odaklanmış, diğer faktörleri çalışmalara dahil etmemiş veya spesifik bağımlılık grupları özelinde çalışmışlardır. Bu açıdan çalışmamızın sonuçları literatür ile benzer sonuçlar sunmakla birlikte yeni ve önemli bilgiler de sunmaktadır. Çalışmamızın sonuçlarına göre daha önce yapılan çalışmalara benzer bir şekilde anksiyete semptomları relapslarla ilişkili bulunmuştur. Daha önceki çalışmalarda relaps ile ilişkisi konusunda yeterli veri olmayan travmatik olay sonrası madde kullanım davranış paterninde değişiklikler, travmatik olay sonrası madde kullanım davranış paterninde değişikliklerin zamanlaması, önceki psikiyatrik tedavi başvurusu sayısının az olması ve disosiyasyon semptomlarının relaps oranları ile yakından ilişkili olması da önemli bir bulgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Literatürde hakkında az sayıda çalışma olan travmatik olay sayısı ve şiddeti, ihmal, duygusal istismar, fiziksel istismar gibi çeşitli travma türlerinin relaps oranlarını etkilemesi de önemli sonuçlardan biridir. Bütün bu bulgular psikiyatrik tedaviye başvurmuş olmanın, TSSB tanısından bağımsız olarak travmatik yaşantı deneyimlerinin azlığının ve deneyim sonrası madde kullanımıyla ilgili bir davranış değişikliği gelişmemiş olmasının, değerlendirme sırasındaki anksiyete ve disosiyatif semptomların az olmasının düşük relaps oranları ilişkili olduğunu göstermektedir. Ancak bu sonuçların daha büyük örneklemle yapılan çalışmalarla doğrulanması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Madde Bağımlılığı, Travmatik Olay, TSSB, Relaps, Prognoz, Tedavi başvurusu

Alkol bağımlılığıEroin bağımlılığıMadde bağımlılığı+7
Ebru Mercandağı
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofrenide akut dönemde nöroplastisite ile ilişkili etmenler

Giriş: Şizofreninin etiyolojisine yönelik birçok hipotez ortaya atılmış olup bunlardan bir tanesi de nörodegenerasyondur. Nörodegenerasyon birçok farklı yolla meydana gelmektedir. Nöroplastisitenin kaybı en önemli nörodegenerasyon sebeplerinden biridir. Beyinde nöroplastisiteyi sağlayan farklı mekanizmalar ve biyokimyasal aracılar tanımlanmıştır. Bunlar arasında en iyi bilinenler BDNF, GDNF ve NGF'ninde içinde yer aldığı nörotrofik faktörlerdir.Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör (BDNF), Glia Kaynaklı Nörotrofik Faktör (GDNF) ve Nöron Büyüme Faktörü (NGF) şizofrenide en çok araştırılmış nörotrofik faktörlerdir. Klotho bu norotofik fatörlerle ilişkili yeni bir belirteç olup şizofreni hastalarında yapılmış çalışmalar oldukça kısıtlıdır. Şizofreni hastalarında yapılan araştırmalarda önemli düzeyde nörobilişsel işlevlerde bozuklukların olduğu saptanmıştır. Şizofreni hastalarında ilaç tedavisi ile sağlanan remisyon döneminde sanrı ve varsanıların şiddeti azalmakta ancak bilişsel bozukluklarda aynı oranda azalma görülmememktedir. Bu durum şizofrenide bilşsel belirtiler üzerinde yeni çalışmalara ihtiyacı koymaktadır. Şizofrenide daha öönce bilişsel işlevler ve nörotrofik faktörler arasında ki ilişkiyi inceleyen çalışmalar bulunmakla birlikte bu biyobelirtecin ve Klotho ile olası ilişkisini araştıran bir çalışma bulunmamaktadır. Amaç: Bu çalışmanın amacı, şizofreni tanılı akut psikotik alevlenme ile psikiyatri kliniğine yatışı olan hastaların 1. Ve 20. Günde yapılan bilişsel test sonuçlarıyla sağlıklı kontrol grubunu karşılaştırmak, bilişsel işlevlerin hastalık şiddeti, belirtileri ve işlevselliğe etkilerini araştırmak, kan BDNF, GDNF, NGF ve Klotho düzeylerinin hastalarda bilişsel kapasiteye etkilerini saptamak ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırmaktır. Yöntem: Çalışmaya Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Psikiyatri Kliniği Erkek servisinde, şizofreni akut alevlenme tanısı ile yatan 42 erkek şizofreni hastası (hasta grubu) ve yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi açısından benzer 42 sağlıklı kontrol (kontrol grubu) dahil edilmiştir. Hastaların tanısı DSM-V yönelimli klinik görüşme ile konulmuştur. Katılımcıların tamamına sosyodemografik veri formu, Stroop Testi Wechsler Bellek Ölçegi (WMS V)-Görsel Bellek testi ve uygulanmıştır. Hasta grubunda; yatışın ilk günü (gerekirse testlere uyum sağlayabilmesini beklemek amacı ile ilk 3 gün içinde) hastalık semptomlarını ve bilişsel işlevlerini eş zamanlı olarak değerlendirmek için, klinik değerlendirmede Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği (BPRS), Pozitif ve Negatif Semptom Ölçeği (PANSS), Klinik Global Izlenim Ölçeği (CGI), Işlevselliğin Genel Değerlendirilmesi Ölçeği uygulanmıştır. Hastaların bütün klinik ölçekleri ve bilişsel testler 20. Günde tekrarlanmıştır. Bu süreçte hastalar olağan tedavilerine devam etmişlerdir. Hasta grubundan 1. Ve 20. günlerde ölçek doldurmadan önce 10 ml venöz kan alınmış ve ELİSA yöntemiyle analiz edilmiştir. Verilerin analizinde değişkenlerin yüzde dağılımları alınmış, sürekli değişkenler için merkezilik ve yaygınlık ölçütleri (ortalama, standart sapma) hesaplanmış, bağımlı ve bağımsız değişkenler arası ilişkiler ki-kare, Student'st testi, Pearson korelasyon testi kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular ve Tartışma: Hasta ve sağlıklı kontrol grubunun sosyodemografik verileri incelendiğinde, hasta ve sağlıklı kontrol grubunun yaş, eğitim seviyesi, boy, kilo ve BMI açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Hasta ve sağlıklı kontroller arasında stroop ve Weschler Görsel Bellek testi arasında anlamlı bir fark saptandı. Hasta grubu kontrol grubuna göre nörobilişsel tetslerde daha düşük performans gösterdi. Klinik ölçeklerden PANSS genel, PANSS toplam, BPRS ve IGD ölçek puanları ile stroop testi arasında ilişki saptandı. Hastalık semptomları azaldıkça, işlevsellik arttıkça Stroop test performansı arttı. Nöroplastisite belirteçleri ile klinik ölçek verileri 1. Ve 20. Gün için ayrı ayrı değerlendirildi. Yapılan korelasyon analizinde ilişki saptanamadı. Hastaların 1. Ve 20. Gün nöroplastisite biyobelirteçleri karşılaştırıldığında 20. Gün BDNF düzeyleri 1. gün BDNF düzeylerine göre istatistiksel olarak daha yüksek saptandı. Hastaların 1. Ve 20. Günü ile sağlıklı kontrol grubunun nöroplastisite biyobelirteçleri karşılaştırıldığında sağlıklı kontrol grubunu tüm biyobelirteç düzeyleri hasta grubuna göre istatisksel olarak daha yüksekti. Sağlıklı kontrol grubunda nöroplastisite belirteçleri ile nörobilişsel testler karşılaştırıldığında stroop testinde renkli kelimeleri okuma süresi ve renkli kelimlerin rengini söyleme süresi BDNF; GDNF, NGF ve Klotho ile pozitif korelasyon göstermekteydi. Nöroplastisite marker düzeyleri arttıkça okuma süreleri artmaktaydı. Stroop testinde renkli kelimeleri yanlış okuma sayısı ile GDNF arasında pozitif korelasyon saptandı. GDNF düzeyi arttıkça yanlış okuma sayısı artmaktaydı Sağlıklı kontrol grubunda nöroplastisite belirteçleri ile Weschler görsel bellek testi karşılaştrıldığında 1. Dk ve 40.dk test puanları GDNF düzeyleri ile negatif korelasyon göstermekteydi. Tüm gruplarda yapılan BDNF, GDNF, NGF ve Klotho düzeyleri birbiriyle pozitif korelasyon göstermekteydi. Sonuç: BDNF, GDNF ve NGF nöroplastisite de önemli olduğu düşünülen nörotrofik faktörlerdir. Klotho bu alanda yeni çalışılmaya başlanmış biyobelirteç olup daha önce bilişsel işlevlerle ilişkisini inceleyen bir çalışma yoktur. Çalışmamızda sağlıklı kontrollerde BDNF, GDNF, NGF ve Klotho düzeyleri düzeylerinin bilişsel işlevlerle ilişkisi saptanmış olup, çalışmamız Klotho'nun bilişsel işlevlerle ilişkisini araştıran ilk çalışmadır. Anahtar kelimeler: BDNF, Bilişsel işlevler, GDNF, Klotho, NGF, Şizofreni

Beyin kaynaklı nörotrofik faktörKlothoNöronal plastisite+2
Betül Türkmen
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kannabis kullanım bozukluğu hastalarında Gastrointestinal Sistem (GIS) hormonları ile agresyon ve aşerme arasındaki ilişkinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Madde kullanımı dünya genelinde biyo-psiko-sosyal bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. En yaygın kullanılan yasa dışı madde esrar ve onun sentetik türevleridir. Esrar yoksunluğu son dönemde tanımlanmış olup agresyon ve aşerme en sık yoksunluk belirtilerindendir. Agresyon ve aşermenin kontrolü bağımlılık tedavilerinde hem arınma (detoks) hem de ayıklığın sürdürülmesinde anahtar rol oynamaktadır. Gastrointestinal hormonları (GİS) olarak bilinen ghrelin, leptin, adiponektin ve rezistin iştahın düzenlenmesi yanında bazı psikiyatrik hastalıklar ve bağımlılıklarla ilişkisi yeni araştırma konularındandır. Bu çalışmada kannabinoid kullanım bozukluğu olan hastalarda yoksunluk döneminde agresyon ve aşermenin GİS hormonları ile ilişkisi incelenecektir. Bu çalışmanın amacı GİS hormonları ile agresyon ve aşerme arasındaki ilişkiyi göstererek bağımlık tedavilerine farklı bir boyut kazandırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmaya Eylül 2018 ile Mart 2020 tarihleri arasında AMATEM Kliniğinde tedavi amacıyla yatan, DSM V kriterlerine göre "Kannabis Kullanım Bozukluğu" tanısı alan 56 hasta ve 45 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan hastalara ve sağlıklı gönüllülere uygulacak olan ölçekler; Bağımlılık Profil Endeksi (BAPİ), Buss Perry Agresyon Ölçeği (BPAÖ), Madde Aşerme Ölçeği (MAÖ)(sadece hastalara), Durumluluk Süreklilik Kaygı Envanteri(STAI-1 ve 2)'dir. Ayrıca agresyonun değerlendirilmesi için PSAP (Point-Subtraction-Aggression- Paradigm) adlı bilgisayar uygulaması kullanılmıştır. 1 hafta sonrasında hastalara tekrar MAÖ, BPAÖ, STAI-1, STAI-2 ve Açık Agresyon Ölçeği (AAÖ) uygulanmıştır. BULGULAR: Hasta ve kontrollerin 0. gün hormon düzeyleri karşılaştırıldığında; ghrelin, leptin ve adiponektin kan düzeyleri hastalarda anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Tüm katılımcılarda PSAP'ta yanıt/provakasyon ile leptin arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Hastalarda agresyonu indükleyen bilgisayar oyunu (PSAP) sonrası ghrelin düzeylerinde ise anlamlı artma, rezistin düzeylerinde ise anlamlı azalma olduğu gösterilmiştir. Tüm katılımcılarda BKI etkisinden bağımsız olarak STAI-1 ve STAI-2 kaygı puanları ile ghrelin düzeyleri arasında negatif 15 korelasyon tespit edilmiştir. Hastaların 0. ve 7. gün anksiyete puanları karşılaştırıldığında STAI-1 puanlarında azalma görülürken, STAI-2 puanlarında anlamlı azalma saptanmıştır. Hastaların 0. gün ve 7. gün agresyon düzeyleri kıyaslandığında BPAÖ ölçeği öfke alt puanının anlamlı olarak azaldığı saptanmıştır. Hastaların 7. günde aşerme puanlarının 0. güne göre azaldığı; 7. günde adiponektin, leptin ve rezistin düzeylerinin ise anlamlı olarak arttığı tespit edilmiş olup aşerme puanları ile hormon düzeyleri arasında anlamlı korelasyon saptanmamıştır. SONUÇ: Kannabis kullanım bozukluğu hastalarında ghrelin, leptin ve adiponektin düzeylerinin sağlıklı kontrollere göre anlamlı olarak daha düşük olduğu saptanmıştır. Kronik kannabinoid kullanımının ghrelin, leptin ve adiponektin hormonları üzerine etkili olmakla birlikte bu etkinin hangi mekanizma ile olduğu net değildir. Kannabinoid bağımlılarının agresyon ve anksiyete düzeyleri sağlıklı gönüllülere göre yüksektir. Hasta grubunda kontrol grubundan farklı olarak agresyonu indükleyen oyun sonrasında ghrelin düzeylerinin anlamlı artışı; kannabinoidlerin ghrelin sinyalizasyonu etkilediğini ve agresyonun indüklenmesine verilen hormonal yanıtı değiştirdiğini düşündürmektedir. Anksiyete puanları ile ghrelin düzeyleri arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Bu bulgular (hastalarda kontrol grubuna göre yüksek agresyon ve anksiyete puanlarının olması, agresyon puanları ile ghrelin düzeyleri arasında korelasyon bulunmaması, anksiyete puanları ile ghrelin düzeyleri arasında korelasyon bulunması) kannabinoid bağımlılarında ghrelinin agresyondaki rolünün anksiyete düzenlenmesi üzerinden olabileceğini düşündürmektedir. PSAP oyununda leptin düzeyleri ile provakasyona kazanma davranışına devam yanıtı arasında korelasyon bulunması, leptinin motivasyonun düzenlenmesinde rolü olabileceğini düşündürmektedir. Kannabinoid bağımlılarında bir haftalık yoksunluk süresince anksiyete, agresyon puanları ve aşermenin azaldığı tespit edilmiştir. Bir haftalık yoksunluk sonrasında leptin, ghrelin ve rezistin düzeylerinde anlamlı artış saptanmıştır. Bu hormonların anksiyete, agresyon ve aşerme ile karmaşık ve dinamik bir ilişkisi olduğunu düşünmekteyiz. Ancak aşerme ile hormon düzeyleri arasında korelasyon saptanmamıştır. Aşerme, agresyon ve GİS hormonları arasındaki ilişkinin anlaşılması için, çalışma verilerinin tekrarlanmasına ve daha geniş örneklem içeren, daha uzun süreli klinik çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.

AdiponektinAşermeGhrelin+7
Elif Merve Kurt
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alkol-madde kullanım bozukluğu olan bireylerde ilaç dışı tedavi arayışları ve ilişkili etmenler

Giriş ve Amaç: Alkol- madde bağımlılığı önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bağımlılığa yönelik tedavide hekimlerin uygulamış olduğu ilaç tedavisinin yanı sıra, hastaların kendilerinin uygulamış oldukları ilaç dışı tedavi arayışları da olabilir. Kişinin mizacı özellikleri ve bir çeşit geçiş nesnesi olarak da kabul edilen Tanrı ile olan bağlanma biçimi de, bu ilaç dışı tedavi yöntemlerinin seçiminde etkili olabilir. Bu çalışmada bağımlı hastaların ilaç dışı tedavi arayışlarını ve Tanrı ile olan bağlanma biçimleri başta olmak üzere ilaç dışı tedavi arayışları ile ilişkili etmenlerin araştırılması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi AMATEM yataklı servisine ve AMATEM polikliniğine, 15.04.2019 – 15.10.2019 tarihleri arasında başvuran hastalar ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmamıza DSM-5( Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayısal El Kitabı, 5. Basım)' e göre Alkol-Madde Kullanım Bozuklukları tanısından en az birini almış 103 hasta katılım sağlamıştır. Hastalara Sosyodemografik Veri Formu, İlaç Dışı Tedavi Anketi, Bağımlılık Profil İndeksi-Uygulayıcı Formu, Tanrı'ya Bağlanma Envanteri uygulanmış olup, beraberinde SCID-1 ve SCID-2 görüşmesi yapılmıştır. Toplanan verilerin analizi SPSS-22 programı üzerinden gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Bağımlı bireylerde, ilaç dışı herhangi bir yöntem arayış oranı %33 olarak tespit edilmiştir. Bağımlılıktan kurtulmak amacı ile en çok dine yönelme yöntemleri(%24,3) tercih edilmektedir. Tek tek bakıldığında en çok namaz kılma(%17,4) ve spor yapma(%6,7) gibi kendi kendine yardım yöntemleri tercih edilmektedir. Hastaların Tanrı ile olan bağlanma biçimleri ve kişilik özellikleri ile ilaç dışı tedavi yöntemi seçimi arasında ilişki bulunamamıştır. Ama bağımlılık şiddeti ve ek psikiyatrik problemlerin oluşunun ilaç dışı tedavi arayışında bulunmasında etkili olduğu tespit edilmiştir. Sonuçlar: Çalışmamızda bağımlılık şiddeti yüksek olan ve ek psikiyatrik tanıları olan hastaların diğerlerine göre daha fazla ilaç dışı tedavi arayışı gösterdikleri tespit edilmiştir. Bağımlılığın tedavisi çok yönlü bir boyutta ele alınması gereken bir husustur. Çalışmamız bağımlılığın tedavisinde ilaçların yer almasının yanı sıra, hastaların uygulamış oldukları ilaç dışı tedavilerin de olduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Alkol Bağımlılığı, Madde Bağımlılığı, Tanrı'ya Bağlanma, Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp, Kişilik Özellikleri

Alkol bağımlılığıBağlanmaKişilik özellikleri+7
Çağlar Turan
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

HIV pozitif bireylerde dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu yaygınlığı

Giriş ve Amaç: DEHB çocukluk döneminde başlayıp erişkin dönemde de devam edebilen, dikkat eksikliği, dürtüsellik ve aşırı hareketlilik belirtileriyle akademik, mesleki ve sosyal hayata önemli etkileri olan psikiyatrik bir bozukluktur. DEHB hastalarındaki dikkat eksikliği ve dürtüsellik, hastalık öncesi ve sonrasındaki korunma ve tedavi uyumuna olumsuz etkileriyle HIV enfeksiyonunun oluşması ve seyrinde rol oynayabilir. Bu çalışmada HIV pozitif bireylerde DEHB, dikkat eksikliği ve dürtüselliğin yaygınlığı ve hastaların tedavi uyumuna etkisinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Polikliniğinde ayaktan takip edilmekte olan ve çalışma süresinde başvuran 50 hasta dahil edildi. Hastalara Sosyodemografik Veri Formu, Barratt Dürtüsellik Ölçeği, Morisky Tedaviye Uyum Ölçeği ve Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Kendi Bildirim Ölçeği (ASRS-IV) uygulandı ve DSM-5 kriterlerine göre DEHB ve diğer psikiyatrik bozukluk tanıları kondu. Bulgular: HIV pozitif bireylerin %32'i ASRS-IV ölçek puanlarına göre olası veya büyük olasılıkla DEHB ile uyumlu bulunurken klinik görüşme ile tespit edilen DEHB yaygınlığı ise %4idi. SCİD görüşmesiyle diğer psikiyatrik tanı oranı ise %38 olarak tespit edildi. HIV tedavisi almayan hastalarda Barratt-Planlama puan ortalaması HIV tedavisi alan hastalardan yüksekti. ASRS-IV puanları ile tedavi uyumu arasında negatif yönde korelasyon saptandı. Birden fazla partneri olan bireylerde Barratt-Dürtüsellik puanı tek partneri olan bireylerden yüksekti. HIV pozitif olduktan sonra partnerinin HIV durumunu bilmediği halde cinsel olarak aktif olan hastalarda partnerinin HIV durumunu bilen hastalara göre Barratt-Toplam ve Barratt-Motor hareketlilik puan ortalaması daha yüksekti. Sonuçlar: HIV pozitif bireylerdeki DEHB yaygınlığını genel toplum yaygınlığına benzer bulduk. ASRS, Barratt ve Morisky ölçeklerinden elde edilen bulgular DEHB belirtileri gösteren HİV pozitif hastaların tedaviye başlama ve sürdürmede daha uyumsuz olduğu ve partnerlerine HIV bulaştırmama konusunda yeterince özenli olmadıkları şeklinde yorumlanabilir. COVİD-19 pandemisi nedeniyle yeterli hasta sayısına ulaşamamış olmakla birlikte araştırmamız HIV pozitif hastalarda DEHB belirtilerinin varlığının tedavi uyumu ve tedavi sonrası korunma üzerinde rolü olduğunu düşündürmektedir.

HIVHIV enfeksiyonlarıHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+1
Rabia Erdoğan
Sakarya University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ayaktan psikiyatri hastalarında mizofoni sıklığı, komorbiditesi ve sosyo-demografik değişkenlerle ilişkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Jastreboff 2001 yılında bazı seslerden belirgin olarak rahatsız olma ve seslere karşı oluşan sinirlenme, bunaltı ve iğrenme gibi duygularla karakterize, mizofoni isimli yeni bir klinik durumu tanımladı. Daha önce odyoloji literatüründe bilinen bu durumun psikiyatrik bir bozukluk olabileceğine yönelik görüşler son yıllarda giderek arttı. Bu çalışmada psikiyatrik tanı sınıflandırmasında yer almamakla birlikte giderek daha çok ilgi çeken, epidemiyolojisi, etiyolojisi, klinik görünümü ve tedavisi ile ilgili bilgilerin henüz çok yetersiz olduğu mizofoninin ayaktan psikiyatri hastalardaki yaygınlığı, belirti profili, sosyodemografik değişkenler ve diğer ruhsal hastalıklarla ilişkisini araştırmak hedeflendi. YÖNTEM: Araştırmaya Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde, psikiyatri polikliniğine başvuran, 1091 olgu dahil edildi. Jager ve ark. tarafından önerilen tanı ölçütlerine göre klinik görüşmeyle mizofoni tanısı konulan olgulara; SCID-5, SCID-5­PD, Sosyodemografik Veri Formu, HAM-D, HAM-A, YBOKÖ, GAS, KİDO ve WHOQOL-BREEF-TR uygulandı. BULGULAR: Ayaktan psikiyatri hastalarında mizofoninin yaygınlığı %2,9 bulundu. En çok rahatsız olunan sesler yemek yeme/çiğneme ve ağız şapırdatma idi. Tetikleyicilerle karşılaşıldığında en sık öfke ve bunalma/daralma duyguları ortaya çıktı. Olguların %32,6'sında psikiyatrik eş tanı yoktu. En sık eşlik eden psikiyatrik bozukluklar major depresyon ve OKB; en çok tespit edilen kişilik bozuklukları ise sınırda kişilik bozukluğu ve OKKB oldu. Mizofoni şiddeti ile Ham-A, Ham-D ve Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği puanları arasında pozitif yönde korelasyon saptandı. Mizofoni şiddeti ile; GAS ve WHOQOL-BREEF-TR'nin Psikolojik Sağlık Alanı, Sosyal İlişkiler Alanı, Çevre Alanı-Global, Çevre Alanı-Kültüre Standardize ve Genel Sağlık Alanı alt parametreleri arasında negatif yönde korelasyon saptandı. SONUÇ: Bulgularımız mizofonin ayaktan psikiyatri hastalarında azınsanmayacak bir oranda bulunduğunu ve başka bir psikiyatrik bozukluk tanısı almayan hastalarda da bulunabildiğini gösterdi. Mizofoninin belirti profili, ortaya çıkardığı duygular, baş etme davranışları ve psikiyatrik durumlarla birlikteliği gibi bulgularımızın psikiyatrik sınıflama sistemlerinde yer alması tartışılan mizofoninin anlaşılmasında önemli katkılar sağlayacağını düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Çınlama, düşük ses toleransı, epidemiyoloji, hiperakuzi, mizofoni.

KomorbiditeMizofoniOdyoloji+3
Nurullah Yavaş
Sakarya University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında farklı içgörü ölçeklerinin karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Obsesif Kompulsif Bozuklukta (OKB) içgörünün yeri ve önemine dair uzun zamandır süren tartışmalar sonucunda, OKB'de içgörü vardır noktasından, hastaların önemli bir bölümünde içgörü yoktur noktasına gelinmiştir. Sonrasında içgörünün şiddet belirteci olduğu düşünülmüş ancak bu görüş, içgörünün OKB için sadece bir alt tip belirteci olduğu şeklinde değişmiştir. İçgörü kavramının kapsamı ve ölçüm şekli konuları da tartışmalıdır. İçgörü ile klinik belirtiler ilişkisi konusunda çokça çalışma yapılmış, tartışmalı sonuçlara ulaşılmıştır. OKB'de farklı içgörü ölçeklerinin korelasyonlarını, klinik belirtiler ve üstbilişlerle ilişkilerini incelemeyi amaçladık. YÖNTEM: Çalışma Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine başvuran, 18-65 yaş arası 64 OKB hastası ile yapılmıştır. Hastalarla öncelikle DSM-5e uyarlı SCID-1 görüşmesi yapılmış, sosyodemografik-klinik özellikler formu kullanılmıştır. Hekim tarafından Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOKÖ) ve Semptom Kontrol Listesi, içgörü ölçekleri olarak Brown İnaçları Değerlendirme Ölçeği (BİDÖ), Aşırı Değerlendirilmiş Düşünceler Ölçeği (ADDÖ), İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme Ölçeği (İÜBDÖ), Akıl Hastalığına İçgörüsüzlük Ölçeği(AHİÖ) uygulanmıştır. Özbildirim ölçekleri olan Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi, Beck Bilişsel İçgörü Ölçeği (BBİÖ) ve Üstbiliş Ölçeği (ÜBÖ-30) hastalar tarafından doldurulmuştur. BULGULAR: Demografik verilere göre içgörü düzeylerinde farklılık bulunmamıştır. OKB belirti şiddeti (YBOKÖ) ile içgörü ölçekleri arasında (BİDÖ, ADDÖ, YBOKÖ-11, AHİÖ, İÜBDÖ, BBİÖ) korelasyon saptanmamıştır. İçgörü ölçekleri ile ÜBO-30 arasında da korelasyon saptanmamıştır. Ancak YBOKÖ ve ÜBO-30 arasında anlamlı korelasyon bulunmuştur. Otojen tipin bilişsel içgörüleri reaktif tipten daha yüksek bulunmuştur. İçgörü ölçekleri kendi aralarında anlamlı korelasyon göstermiştir. BBİÖ ile diğer içgörü ölçekleri korale değildir. SONUÇ: OKB semptom şiddeti ile 6 farklı içgörü ölçeği arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır; içgörünün nitel ya da nicel, tek boyutlu ya da çok boyutlu değerlendirilmesi önemli bir farklılık arz etmemiştir. Üstbilişler ile içgörü ölçekleri arasında da korelasyon bulunmazken, OKB hastalık şiddeti arttıkça patolojik üstbiliş süreçlerinin arttığı gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: İçgörü, içgörü ölçekleri, obsesif kompulsif bozukluk, üstbiliş

Obsessif kompülsif bozuklukÖlçeklerİçgörü
Narin Hilal Özdağ
Sakarya University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni hastalarında içgörü değerlendirilmesi ve farklı içgörü ölçeklerinin karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: İçgörü psikoz kliniğinde temel bir özelliktir; genelde hastalığın farkında olma, tedaviye uyum gösterme olarak tanımlanır; fakat kapsamı, sınırları ve ölçüm şekli konuları tartışmalıdır. Farklı tanım ve kavramsal temeli olan bir çok ölçek geliştirilmiştir. Çalışmamızda remisyonda şizofreni hastalarında farklı içgörü ölçeklerini kullanarak, bu ölçeklerin benzerlik ve farklılıklarını ve hastalık belirtilerini predikte etme güçlerini incelemeyi amaçladık. YÖNTEM: Çalışmaya Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri polikliniğine ve Toplum Ruh Sağlığı Merkezine başvuran, DSM-5 kriterlerine göre 18-65 yaş aralığında remisyondaki şizofreni hastalarında gerçekleştirildi. Araştırmaya katılmayı kabul eden, çalışmanın dâhil edilme ve dışlama kriterlerini karşılayan 105 olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Şizofreni tanısını doğrulamak ve komorbid psikiyatrik hastalıkları değerlendirmek amacıyla DSM-V'e uyarlı SCID-1 görüşmesi yapıldı. Hastalığın şiddetini değerlendirmek için Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANNS) ve içgörü ölçekleri olan Beck Bilişsel İçgörü Ölçeği (BECK), Brown İnançları Değerlendirme Ölçeği (BROWN), İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme Ölçeği (İUB), Akıl Hastalığına İçgörüsüzlük Ölçeği (AHI), Aşırı Değer Verilmiş Düşünceler Ölçeği (ADVD) uygulandı. BULGULAR: İçgörü ölçeklerinin hepsi remisyonda şizofreni hastalarında belirti şiddeti ile negatif korele olduğu saptanmıştır. PANNS toplam belirti düzeyini en iyi predikte eden ölçek ADVD ve ikinci predikte eden değer ise İUB olarak bulunmuştur. PANNS pozitif belirti düzeyini en iyi predikte eden ölçek ADVD olarak bulunmuştur. PANNS negatif belirti düzeyini en iyi predikte eden ölçek İUB ve ikinci predikte eden değer ise ADVD olarak bulunmuştur. PANNS genel belirti düzeyini en iyi predikte eden ölçek BROWN ve ikinci predikte eden değer ise ölçek IUB olarak bulunmuştur. SONUÇ: İçgörü ölçekleri birbirleriyle ve şizofreni belirtileriyle yüksek korelasyon göstermiştir. Ancak şizofreni farklı belirti alt gruplarını predikte etmede içgörü ölçekleri farklılıklar göstermiştir; pozitif belirtileri ADVD, negatif belirtileri İÜB ve genel psikopatolojiyi BROWN en iyi predikte etmiştir. Anahtar Kelimeler: İçgörü, içgörü ölçekleri, pozitif ve negatif belirti ölçeği, semptom şiddeti, şizofreni

Belirti ve semptomlarPsikiyatrik hastalarÖlçekler+2
Vuslat Ecem Güneş Altıparmak
Sakarya University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelik döneminde anksiyete ve depresyon için mobil izleme programı geliştirilmesi ve ilk üç aylık sonuçlarının değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışma ile gebelikte anksiyete ve depresyon belirtilerini ve ilişkili faktörleri taramak üzere bir mobil uygulama geliştirilmesi, gebelerin bu uygulama ile periyodik aralıklarla taranması, riskli bireylerin tedaviye yönlendirilmesi ve uygulamanın gebeler üzerine etkisi ve uygulama kullanımını tercih eden gebelerin sosyodemografik özelliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Bu çalışma için ilk aşamada perinatal dönemde periyodik aralıklarla izlem yapan, Perinatal Anksiyete Depresyon İzlem Platformu (PADİP) adlı bir yazılım platformu geliştirildi. Bu platform içerisinde sosyodemografik veri formlarını, EDDÖ (Edinburgh Doğum Sonrası Depresyon Ölçeği), PASS-TR (Perinatal Anksiyete Tarama Ölçeği) ve PUKİ (Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi) ölçeklerini barındırıyordu. Sonrasında Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi kadın doğum kliniklerine başvuran 160'ı PADİP grubu 160'u kontrol grubu olmak üzere 320 gebe çalışmaya dahil edildi. PADİP grubu 3 ay boyunca platform aracılığıyla aylık olarak depresyon, anksiyete ve uyku kalitesi yönünden tarandı ve ölçek puanlarıyla ilgili anlık geri bildirimler sağlandı. Gebelere aylık olarak gönderilen mesajlarla ve psikiyatri hemşiresi tarafından aranarak ölçekleri doldurma zamanlarının geldiği hatırlatıldı, ihtiyaç durumunda psikiyatrik görüşmenin sağlanabileceği ifade edildi. Depresyon ölçek puanları yüksek saptanan hastalar polikliniğe yönlendirildi. BULGULAR: Çalışmamızda mobil uygulamayı yüklemeyi kabul etme oranları manuel tarama testi doldurma oranlarına göre anlamlı derecede düşüktü. Mobil uygulamada görüşmeleri çalışmaya katılmayı kabul edip ölçekleri dolduranların oranı %20,6'ydı. 3 ay sonunda PADİP grubunda takip sürecinde depresyon ve kaygı ölçeği puanlarında anlamlı bir düşüş tespit edildi, kontrol grubunda ölçek puanlarında anlamlı bir fark saptanmadı (EDDÖ için p=0,001; PASS için p=0,028). Son görüşmede takip süreci boyunca tedavi ihtiyacı olduğunu beyan eden kadınların sayısı PADİP grubunda daha yüksek saptandı. SONUÇ: PADİP kullanımının gebelerin depresyon ve anksiyete puanları üzerinde anlamlı iyileştirici etkilerinin olduğu, PADİP'in eğitim düzeyi yüksek, kaygılı ve uyku bozukluğu olan gebelerce tercih edildiği ve PADİP'i düzenli dolduran gebelerin eğitim düzeyi yüksek ev hanımı olma oranlarının daha yüksek olduğu tespit edilmiş olup bu konuyla ilgili daha büyük örneklemli prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.

AnksiyeteDepresyonGebelik+4
Yavuz Selim Oğur
Sakarya University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anoreksiya nervoza hastalarında içgörü ve farklı içgörü ölçeklerinin karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: İçgörü, ruhsal bozuklukların tanınması, tedavisi ve takibinde önemli bir yol gösterici olmakla birlikte, içeriği, sınırları ve değerlendirilmesi konusunda tartışmaların devam ettiği bir kavramdır. Anoreksiya Nervoza (AN) hastaları için de içgörü kavramı, özellikle inkar mekanizmalarının da etkisi ile daha karmaşık bir hale gelmektedir. Çalışmamızda AN hastalarına farklı içgörü ölçeklerini uygulayarak ölçeklerin birbirleri ve klinik verilerle ilişkilerini incelemeyi amaçladık. Ayrıca hastalık inkarının ölçekler üzerindeki olası etki ve sonuçlarını değerlendirmeyi hedefledik. YÖNTEM: Çalışma, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Kliniğine başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul edip, çalışmanın dâhil edilme, dışlama kriterlerini karşılayan 32 AN hastası ile yapılmıştır. Hastalarla öncelikle DSM-V e uyarlı SCID-1 görüşmesi yapılmış olup daha sonra sosyodemografik veri formu doldurulmuştur. Brown İnançların Değerlendirilmesi Ölçeği (BİDÖ), İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme Ölçeği (İÜBDÖ), Akıl Hastalığına İçgörüsüzlük Ölçeği, Aşırı Değer Verilmiş Düşünce Ölçeği (ADDÖ) hastalara hekim tarafından uygulanmıştır. Beck Bilişsel İçgörü Ölçeği (BBİÖ), Yeme Tutumu Testi (YTT), Yeme Bozukluğu Değerlendirme Ölçeği (YBDÖ) ve Beden Algısı Ölçeği ise hastalar tarafından doldurulmuştur. BULGULAR: Klinisyen değerlendirmesi sonucunda hastaların %9,4'ünün içgörüsünün var olduğu, %15,6'sının kısmi içgörüye sahip olduğu ve %75'inin ise içgörüsüz olduğu belirlenmiştir. İçgörü değerlendirme ölçekleri (ADDÖ, BİDÖ, AHİÖ, İÜBDÖ, BBİÖ) ile sosyodemografik veriler ve anorektik belirtiler (YTT, YBDÖ) arasında anlamlı korelasyon saptanmamıştır. İçgörü değerlendirme ölçekleri kendi aralarında anlamlı korelasyon gösterirken sadece BBİÖ diğerleri ile korelasyon göstermemiştir. Klinisyen içgörü değerlendirmesi ile içgörü ölçeklerinin sonuçları benzer ve uyumlu bulunmuştur. SONUÇ: Farklı içgörü ölçekleri kendi aralarında anlamlı ve klinisyenin içgörü değerlendirmesi ile benzer ve uyumlu sonuçlar vermiştir, farklılık saptanmamıştır. İçgörü ölçekleri ile semptom şiddeti ve beden algısı arasında ise anlamlı korelasyon bulunmamıştır. İçgörü ölçeklerinin sonuçları ile anorektik belirtiler arasında ilişki bulunmamıştır. Anahtar Kelimeler: Anoreksiya nervoza, içgörü, içgörü ölçekleri

Ortoreksiya nervozaÖlçeklerİçgörü
Sevgi Güleç Doğan
Sakarya University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İşitme varsanısı olan-olmayan şizofreni spektrumhastaları ve sağlıklı erişkinlerde;agmatin yolağı metabolitleri ilenörobiliş, uyku ve duyu profillerinin ilişkisi

Giriş ve Amaç: Şizofreni dünya nüfusunun yaklaşık %1'inde tanısı konan kronik seyirli ruhsal bir bozukluktur. Günümüzde şizofreni tanısı; psikotik belirtilerin belirleyici olduğu ancak bilişsel yetersizlikler, otistik örüntüler, uyku bozuklukları ve nevrotik özellikler gibi non-psikotik belirtilerin de sıklıkla eşlik ettiği klinik tablolar için konmakta ve tek bir hastalığı ifade etmekten çok, heterojen bir klinik sendromu tariflemekte kullanılmaktadır. Sanrı, varsanı, düşünce dağınıklığı gibi psikotik bileşenler ile; duyusal işlemleme bozuklukları, uyku problemleri, bilişsel yetersizlikler gibi non-psikotik belirti ve bulguların, şizofreni spektrumundaki (ŞZS) bir dizi etiyopatogenetik mekanizmanın ortak sonucu olması olasıdır. Ortak nörobiyolojik patogenezden sorumlu olması olası yapılardan biri, fizyolojik koşullarda talamus üzerinde GABAerjik inhibisyon sağlayan talamik retikuler nukleustur (TRN). TRN'nin talamokortikal ve kortikotalamik yolaklar ile beyin sapı retikuler formasyon ve bazal ön beyinden aldığı afferent girdiler göz önünde bulundurulduğunda; ŞZS olgularında işitme varsanıları, duyusal işlemleme/kapılanma bozuklukları, uyku problemleri ve bilişsel yetersizliklerin birbiriyle ilişkili olması olasıdır. Bu patolojilerin gelişiminde TRN'nin önemli rolü olduğuna dair bildirimler literatürde mevcuttur. Şizofreni kliniğinden sorumlu tutulan etiyopatogenetik mekanizmalardan bir diğeri, hastalardaki oksidatif stres yüküdür. Gerçekleştirilen pek çok çalışmada, bir prooksidan olan nitrik oksitin (NO) plazma düzeyi şizofreni olgularında artmış düzeyde bulunmuştur. NO üretiminden sorumlu olan nitrik oksit sentetaz (NOS) enzimi aynı zamanda sitrulin üretimine de yol açmaktadır. NO sentezi uzun dönem potansiyalizasyon ve sinaptik plastisite ile ilişkilidir ve NO'nun, şizofreni hastalarında prodromal dönemden itibaren görülen yetersiz nörobiliş ve uyku profillerini iyileştirici etkisi bilinmektedir. Ancak NO'nun aşırı sentezi; oksidatif streste, glutamat üretiminde ve psikoz eğiliminde artışa yol açmaktadır. NOS enzimi üzerinde inhibitör kontrol sağlayan bileşikler ise, agmatin ve ana metaboliti olan putresindir. Agmatin metabolitleri olan putresin, spermin ve spermidin; üretimini inhibe ettikleri NO'nun aksine antioksidan özelliktedir ve nörotoksisite riskini azaltmaktadırlar. Ancak, agmatin ve putresin, N-metil-D-aspartat (NMDA) reseptörünü xvii de bloke edici özelliğe sahiptir; buna bağlı olarak bir yandan nöroproteksiyon sağlarken, bir yandan da şizofreni spektrumundaki semptomlarla ve nörobilişle ilişkili olabilecekleri hipotezi ortaya çıkmıştır. Literatürde ŞZS ve sağlıklı kontrol (SK) gruplarında plazma agmatin metabolitlerini (putresin, spermidin ve spermin) ve NOS ürünlerini (NO ve sitrulin) birlikte ele alan ve bu metabolitlerin, nörobilişsel işlevler, işitme varsanıları, uyku ve duyu profilleri ile ilişkisini inceleyen bir çalışmaya rastlanmamıştır. Biz bu çalışmada; plazma agmatinaz, putresin, spermidin, spermin, NO ve sitrülin düzeyleri ile işitme varsanıları, duyu profili anormallikleri, nörobiliş yetersizlikleri ve uyku bozuklukları ilişkisini araştırmayı amaçladık ve şu hipotezleri değerlendirdik: 1. ŞZS hasta gruplarında plazma NO düzeyi sağlıklı kontrollerden yüksek olacaktır. 2. Agmatinaz enzimi ve ürünleri (putresin, spermin, spermidin) ile NOS enzimi ürünlerinin (NO ve sitrulin) plazma düzeyleri; işitme varsanılı ŞZS (İV+), işitme varsanısız ŞZS (İV-) ve SK grupları arasında farklılık gösterecektir. 3. Agmatinaz, putresin, spermidin, spermin, NO ve sitrulinin plazma düzeyleri; nörobiliş, uyku ve duyu profili bozulmaları ile ilişkili olacaktır. Yöntem ve Gereçler: Yaş, cinsiyet ve eğitim durumu açısından eşleştirilmiş 29 İV(+) olgusu, 27 İV(-) olgusu ve 25 SK'de sosyodemografik veriler, nörobiliş (yürütücü işlevler Wisconsin Kart Eşleme Testi (WCST) ile, dikkat işlevi Stroop Testi ile, işlem belleği Sayı Dizisi Öğrenme Testi (SDÖT) ile), uyku profili (Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) ile) ve duyu profili (Adölesan/Yetişkin Duyu Profili Anketi-AYDPA ile) değerlendirilmiştir. Hasta gruplarında klorpromazin eşdeğer dozları eşitlenmiş ve belirti şiddeti Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS) ile değerlendirilmiştir. Agmatinaz, putresin, spermin, spermidin, nitrik oksit ve sitrulinin plazma düzeyleri için kan tetkikinden elde edilen numuneler ELISA kitleri ile çalışılmıştır. Üç grup arasında karşılaştırmalar veriler normal dağıldığında one way ANOVA, dağılmadığında Kruskal Wallis ANOVA ile yapılmıştır. İki grup arasındaki karşılaştırmalar veriler normal dağıldığında student t testi, dağılmadığında Mann Whitney U testi ile gerçekleştirilmiştir. İki grup arasında sürekli değişkenleri ayırt etmeye yönelik receiver operating characteristic (ROC) analizi yapılmış, kesme değerleri Youden İndeksi ile belirlenmiştir. Klinik değişkenler için korelasyonlar normal dağılım kriterlerine göre Pearson xviii ya da Spearman korelasyon analizleri ile incelenmiş, lojistik ve lineer regresyon analizleri uygulanmıştır. Bulgular: ŞZS hastalarında duyu profili anormallikleri ve NO'nun plazma düzeyi sağlıklı kontrollerden anlamlı yüksek bulunmuş; ancak, İV(+) ve İV(-) grupları arasında fark göstermemiştir. İV(+) hastalarında İV(-) hastalarına kıyasla; plazmada antioksidan özellikli poliamin düzeyleri, WCST performans yetersizlikleri, geçmiş ve güncel uyku bozuklukları, pozitif belirti şiddeti ve sanrı-varsanı sayısı anlamlı yüksek saptanmış, plazma sitrulin düzeyi ve özkıyım girişim sayısı ise anlamlı düşük bulunmuştur. Şizofreni spektrumunda yer almanın en güçlü yordayıcıları plazma NO düzeyi, plazma spermin düzeyi, AYDPA düşük kayıt puanı ve WCST toplam doğru sayısıdır. İşitme varsanısı olan ve olmayan hastaların ayrımında en güçlü yordayıcılar ise WCST toplam doğru sayısı ve PUKİ toplam puanı olmuştur. Şizofreni spektrumundaki nörobilişsel yetersizlikler; AYDPA duyusal hassasiyet puanı ile pozitif bir ilişki, özkıyım girişimleri ile yüksek düzeyde negatif bir ilişki göstermiştir. Düşük WCST performansı ve yüksek PUKİ skorları; antioksidan özellikli poliaminlerin plazma düzeyi ile pozitif bir ilişki, plazma sitrulin düzeyi ile negatif bir ilişki göstermiştir. Tartışma: NO'nun ŞZS hastalarının genelinde SK grubuna göre artmış olması, bu hastalarda daha yüksek saptadığımız nörobiliş ve uyku problemleri üzerinde NO'nun nöroprotektif ve iyileştirici etkilere sahip olmasıyla açıklanabileceği gibi; santral sinir sisteminde sürekli yüksek düzeyde NO olması oksidatif stresi artırabilir, aşağı yönde glutamaterjik artışa ve psikoz eğilimine neden olabilir. Dolayısıyla ŞZS hastalarında yüksek saptadığımız NO, şizofrenideki nörodejeneratif süreçle de ilişkili olabilir. Nitekim çalışmamızda plazma NO düzeyi, PANSS negatif belirti puanı ile pozitif korelasyon göstermiştir. Yürütücü işlevlerin, geçmiş ve güncel uyku profillerinin, pozitif belirti şiddetinin ve sanrı-varsanı sayısının İV(+) grubunda en kötü, İV(-) grubunda arada, SK grubunda ise en iyi olacak şekilde sıralanmış olması; şizofreni spektrumunda pozitif belirti şiddeti ve sanrı-varsanı sayısının yanı sıra yürütücü işlev yetersizliği ve uyku bozukluklarının da işitme varsanıları ile ilişkili olduğunu göstermektedir. ŞZS grubunun genelinde azalmış saptadığımız antioksidan özellikli poliaminler ise, gruplarda İV(-)<İV(+)

Hüseyin Altuğ Yenice
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni ve bipolar bozukluk hastalarının çocuklarının sağlıklı kontroller ile nörobiliş, sosyal biliş ve sonuca atlama yanlılığı açısından karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Şizofreni ve bipolar bozukluk nörogelişimsel ve yüksek genetik riski barındıran hastalıklar olduğu için bu hastaların çocuklarında hastalık ortaya çıkmadan nörobilişsel ve sosyal bilişsel işlevlerde bozukluklar daha önceki çalışmalarda endofenotipik belirteçler olarak araştırılmıştır. Sonuca atlama yanlılığının ise daha önceki çalışmalarda hem sağlıklı kontrollerde hem de psikoz açısından ailesel riski olanlarda psikozu öngörebileceği saptanmıştır. Ancak, bunları bir arada inceleyen bir çalışmaya rastlanılmamıştır. Bu çalışmada ailesel riski olan şizofreni ve bipolar bozukluk tanılı hastaların yetişkin çocukları ile sağlıklı kontroller nörobiliş, sosyal biliş ve sonuca atlama yanlılığı açısından karşılaştırılmıştır. Bu amaç doğrultusunda nörobilişsel işlevlerin, sosyal bilişin ve sonuca atlama yanlılığının şizofreni ve bipolar bozukluk tanılı hastaların yetişkin çocuklarında sağlıklı kontrollere göre daha bozuk olacağı ve şizofreni hastalarının çocuklarında bipolar bozukluk hastalarının çocuklarından daha bozuk olacağı hipotezleri test edilmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi EAH Psikiyatri Anabilim Dalı ve Bolu İzzet Baysal Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Toplum Ruh Sağlığı Merkezi'nde takipli olup, çalışmaya katılmayı kabul eden hastaların erişkin yaştaki çocukları üzerinde gerçekleştirilmiştir. 26 şizofreni tanılı hastanın erişkin yaştaki çocuğu, 27 bipolar bozukluk tanılı hastanın erişkin yaştaki çocuğu ve 26 sağlıklı kontrol olmak üzere toplamda 79 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırmaya dahil olan katılımcılara kendi hazırladığımız klinik ve sosyodemografik veri formu, Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği, Bipolar Prodrom Belirti Ölçeği, Global İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (GAF), düşünce bozukluklarını değerlendirebilmek için Düşünce Dil Ölçeği, zihin kuramını değerlendirmek için Dokuz Eylül Zihin Kuramı Ölçeği ve Gözlerden Zihin Okuma Testi, duygu tanımayı değerlendirmek amacıyla Ekman Yüzlerden Duygu Tanıma Testi, dikkat ve işleyen belleği değerlendiren Sayı Dizisi Öğrenme Testi, Stroop Testi, yürütücü işlevi değerlendiren Wisconsin Kart Eşleme Testi ve sonuca atlama yanlılığını değerlendirmeyi sağlayan kavanozda boncuk testi uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda şizofreni ve bipolar bozukluk tanılı hastaların yetişkin çocuklarının sağlıklı kontrollere göre işlevselliklerinin daha bozuk olduğu, her iki grubun zihin kuramı işlevlerinin sağlıklılara göre daha kötü olduğu, zihin kuramı bozukluklarının ve yüzlerden duygu tanımanın her iki grupta yürütücü işlev, çalışma belleği ve dikkat bozukluklarıyla ilişkili olduğu; çalışma belleğindeki bozulmanın bipolar veya şizofreni çocuğu olmayı ayırt ettiği; zihin kuramındaki bozulmanın ise hem şizofreni çocuğu olmayı, hem bipolar çocuğu olmayı sağlıklı olmadan ayırt ettiği belirlenmiştir. Bipolar bozukluk tanılı bireylerin yetişkin çocuklarının PANSS genel ve toplam puanlarının diğer gruplardan yüksek olduğu; WCST ile değerlendirilen yürütücü işlevlerinin diğer gruplara göre daha kötü olduğu ve dikkatteki bozulmanın prodromal belirtilerin sıklık ve şiddeti ile ilişkili olduğu ve bunu öngördüğü görülmüştür. Şizofreni tanılı bireylerin yetişkin çocuklarında sözel çalışma belleğinin diğer gruplardan daha bozuk olduğu, sözel çalışma belleğindeki bozukluğun genel psikotik belirti şiddeti, dil-düşünce bozuklukları ve zihin kuramı bozulmalarıyla ilişkili olduğu, negatif belirtilerin sosyal biliş ve nörobilişle ilişkili olduğu, dil ve düşünce bozukluklarının özellikle şizofreni çocuğu grubunda olmak üzere bipolar bozukluk tanılı bireylerin yetişkin çocuklarında da yürütücü işlev ve sosyal bilişteki bozulmalarla ilişkili olduğu saptanmıştır. İğrenmiş duygu ifadesini daha az tanımanın şizofreni grubunda negatif belirti şiddetini öngördüğü, ketleme yapamama ve zihin kuramındaki bozulmanın yine şizofreni grubunda dil ve düşünce bozukluklarını öngördüğü, sosyal bilişteki bozulmanın ise tüm örneklemde PANSS şiddetiyle ilişkili olduğu ve PANSS şiddetini öngördüğü saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda her iki grup hastanın çocuklarında sağlıklı kontrollere kıyasla daha düşük işlevsellik ile zihin teorisinde bozulmalar saptanmış olup, bu bozulmaların yürütücü işlev-dikkat ve çalışma belleğinde bozulmalarla ilişkili olduğu belirlenmiştir. Şizofreni hastalarının erişkin çocukları özellikle sözel çalışma belleğinde, bipolar bozukluk hastalarının erişkin çocukları ise özellikle yürütücü işlevlerde daha belirgin bozukluk göstermiştir. Bu nedenle, genetik risk grubundaki bu bireylerde nörobilişsel ve sosyal bilişsel işlevlerin zaman içindeki değişimini inceleyen uzunlamasına çalışmaların yapılması hem bu bireylerin gelişimsel süreçlerini izlemeye, hem de şizofreni ve bipolar spektrum bozukluğuna dönüşüm açısından risk faktörlerini daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Bipolar bozukluk, yüksek genetik risk, yetişkin çocuklar, nörobiliş, sosyal biliş, sonuca atlama yanlılığı, düşünce ve dil bozuklukları

Bilişsel işlevlerBipolar bozuklukDuygu tanıma+7
Gözdenur Turan
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diabetes Mellitus tanısı bulunan ve bulunmayan şizofreni hastaları ile sağlıklı kontrollerin serum YKL-40 düzeylerinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Şizofreni, dünya çapında insanların yaklaşık %1'ini etkileyen ve yeti yitimine neden olan ilk 10 hastalık arasında yer alan kronik ruhsal bir bozukluktur. Şizofreni hastalığının etyopatogenezinde inflamasyon ve nöroinflamasyonun oynadığı role ilişkin çalışmalara olan ilgi son yıllarda artmaktadır. Şizofreni hastalığına benzer şekilde Tip 2 Diyabetes Mellitus (T2DM)'un patogenezinde de inflamatuar süreçlerin temel bir rol oynadığı bilinmektedir. Şizofreni hastalarında T2DM genel nüfusa göre daha fazla görülmektedir. Şizofreni ve T2DM oluşumunda ortak bazı patofizyolojik mekanizmaların yanı sıra inflamatuar süreçlerin de rol oynadığı düşünülmektedir. Çalışmamızda, bir proinflamatuar belirteç olan YKL-40 serum düzeylerini komorbid T2DM tanısı bulunmayan şizofreni hastaları, komorbid T2DM tanısı bulunan şizofreni hastaları ve sağlıklı kontroller arasında karşılaştırdık. Bu çalışmanın amacı, sağlıklı kontroller, komorbid T2DM tanısı bulunan şizofreni hastaları ve komorbid T2DM tanısı bulunmayan şizofreni hastalarının serum YKL-40 seviyeleri arasında fark olup olmadığını ve serum YKL-40 seviyeleri ile şizofreni hastalarındaki hastalık semptomlarının şiddeti arasında ilişki bulunup bulunmadığını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi EAH Psikiyatri Anabilim Dalı ve Bolu İzzet Baysal Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Toplum Ruh Sağlığı Merkezi'ne başvuran DSM-5 kriterlerine göre şizofreni tanısı konulmuş 36 komorbid T2DM tanısı bulunmayan şizofreni hastası, 36 komorbid T2DM tanısı bulunan şizofreni hastası ve 36 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 108 kişi dahil edilmiştir. Çalışma grupları yaş, cinsiyet ve eğitim yılı açısından eşleştirilmiştir. Tüm katılımcılara bilgilendirilmiş gönüllü olur formu imzalatıldıktan sonra sosyodemografik ve klinik veri formu doldurulmuş, tanı amaçlı hastaları değerlendirmek için SCİD I ile görüşme yapılmıştır. Hasta gruplarına Pozitif ve Negatif Semptom Ölçeği (PANSS), Klinik Global İzlem Ölçeği-Hastalık Şiddeti alt ölçeği (KGİ-Ş) uygulanmıştır. Tüm katılımcılardan venöz kan örnekleri alınmış, serum YKL-40 düzeyleri laboratuarda ELİSA kit kullanılarak ölçülmüştür. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 27.0 paket programı kullanılmıştır. Bulgular ve Sonuç: Çalışmamızda, T2DM tanısı bulunmayan şizofreni hastaları, T2DM tanısı bulunan şizofreni hastaları ve sağlıklı kontrol grubu arasında serum YKL-40 düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Çalışma sonuçlarımız, YKL-40'ın bu grupları ayırt etmek için güvenilir bir biyomarker olmayabileceğini göstermektedir. Ayrıca, her iki şizofreni grubunda da YKL-40 düzeyleri ile Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), Klinik Global İzlem Ölçeği (KGİ-Ş) puanları gibi hastalık şiddeti göstergeleri arasında herhangi bir korelasyon bulunmamıştır, bu da YKL-40'ın hastalık şiddeti için değerli bir belirteç olmayabileceğini göstermektedir. Ek olarak, YKL-40 düzeyleri ile hastalık başlangıç yaşı, hastalık süresi ve hastaneye yatış sayısı arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Önceki çalışmalar şizofreni ve T2DM hastalarında serum YKL-40 düzeylerini ayrı ayrı incelemiş olsa da, bilgimiz dahilinde, bu çalışma şizofreni hastalarında T2DM komorbiditesi olanlar, T2DM komorbiditesi olmayanlar ve sağlıklı kontrol grubu arasında YKL-40 düzeylerini karşılaştıran ilk çalışmadır. Bu nedenle, çalışmamız aynı örneklemde YKL-40 ile şizofreni ve metabolik bozukluklar arasındaki ilişkiyi değerlendiren ilk çalışmalardan biridir. Bu bulgular, şizofrenide YKL-40 düzeyleri ile komorbid metabolik durumlar arasındaki ilişkiyi daha iyi anlamak için, ilaç almamış ilk atak psikoz hastaları ve uzunlamasına tasarımlar dahil olmak üzere daha büyük örneklem büyüklüklerine sahip daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu göstermektedir.

Merve Şavlı
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Remisyon dönemindeki unipolar depresyon ve bipolar depresyon vakalarının zihin kuramı, bilişsel esneklik ve yürütücü işlevler açısından sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı, remisyon dönemindeki unipolar depresyon ve bipolar depresyon hastalarını yürütücü işlevler, zihin kuramı, duygu-yüz tanıma ve psikolojik esneklik açısından birbirleri ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırmak ve bu faktörlerin hangilerinin daha yakından ilişkili olduğunu incelemektir. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya remisyon dönemindeki 40 unipolar depresyon, 42 bipolar depresyon hastası ile birlikte yaş, cinsiyet ve eğitimleri eşleştirilmiş sağlıklı 45 bireyden oluşan sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiştir. Hasta gruplarına ve sağlıklı kontrol grubuna ilk olarak sosyodemografik ve klinik veri formu, ardından Beck Depresyon ve Anksiyete Ölçekleri, Kabul Eylem Formu-2, Psikolojik Esneklik Ölçeği ve Freiburg Kendindelik Envanteri verilip doldurtulmuştur. Sonrasında tüm gruplara Benton Yüz Tanıma Testi, Dokuz Eylül Zihin Teorisi Ölçeği, Ekman Yüz İfadeleri Tanıma Testi, Wisconsin Kart Eşleme Testi, Stroop testi uygulanmıştır. Bulgular:Çalışmaya katılan kontrol, unipolar depresyon ve bipolar bozukluk grupları arasında yaş, cinsiyet, eğitim süresi ve sosyoekonomik düzey açısından anlamlı fark saptanmazken; unipolar ve bipolar gruplarda bekar olan bireylerin oranı kontrol grubuna göre daha yüksekti. Bipolar grubunda çocuk sahibi olma, çalışma durumu ve psikiyatrik ek hastalık oranları kontrol grubuna kıyasla daha düşüktü. Psikiyatrik öyküye ilişkin olarak, bipolar grubun hastalık başlangıç yaşı daha erken olup; EKT, psikoterapi, psikiyatrik yatış, psikotik belirti, mevsimsellik, epizod şiddeti ve epizod sayısı gibi değişkenlerde kontrol ve unipolar gruba göre anlamlı farklılıklar gözlendi. Her iki hasta grubunda da kontrol grubuna kıyasla depresyon ve anksiyete düzeyleri yüksek, psikolojik esneklik, kendindelik, sosyal biliş ve yüz tanıma performansları ise düşüktü. Stroop ve Wisconsin Kart Eşleme Testi sonuçlarına göre yürütücü işlevlerde özellikle bipolar bireylerde bozulma gözlendi. Duygu tanıma testlerinde özellikle korku, iğrenme ve kızgınlık gibi olumsuz duyguların tanınmasında hasta gruplarının düşük performans sergilediği görüldü. Sonuç: Bu çalışma, remisyon dönemindeki unipolar depresyon ve bipolar depresyon tanılı bireylerin zihin kuramı, yüz ve duygu tanıma, yürütücü işlevler ve psikolojik esneklik alanlarındaki performanslarını birbirleriyle ve sağlıklı bireylerle karşılaştırmayı ve bu alanlar arasındaki ilişkileri ortaya koymayı amaçlamıştır. Bulgular, her iki hasta grubunun tüm alanlarda sağlıklı kontrollere göre belirgin bozulmalar sergilediğini ve bu bozulmaların remisyon döneminde dahi sürdüğünü göstermiştir. Zihin kuramı ve duygu tanıma becerileri bipolar grupta bazı alt boyutlarda daha fazla etkilenmiş görünmekle birlikte, iki hasta grubu arasında belirgin farklılıklar sınırlıdır. Yürütücü işlevlerde özellikle bilişsel esneklik ve dikkat süreçlerinde belirgin eksiklikler saptanmıştır. Psikolojik esneklik düzeyleri her iki hasta grubunda sağlıklı bireylere göre anlamlı ölçüde düşük bulunmuş; bu değişkenin, sosyal biliş ve yürütücü işlevlerle ilişkili olduğu belirlenmiştir. Korelasyon analizleri sonucunda, bazı parametreler arasında anlamlı ilişkiler gözlenmiş, özellikle yüz tanıma ile sosyal biliş ve yürütücü işlevler arasında dikkat çekici bağlantılar bulunmuştur. Bulgular, depresyonun yalnızca bir duygudurum bozukluğu değil, aynı zamanda sosyal ve bilişsel işlevsellikte bozulmalarla seyreden çok boyutlu bir tablo olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle tedavi süreçlerinde yalnızca semptomların değil, bilişsel ve sosyal bilişsel alanların da hedeflenmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Unipolar depresyon, bipolar depresyon, sosyal biliş, zihin kuramı, duygu-yüz tanıma, psikolojik esneklik, yürütücü işlevler

Hale Mükerrem Bodur
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İstifçi obsesif kompulsif bozukluk hastaları ile istifçi olmayan obsesif kompulsif bozukluk hastalarının yürütücü işlevler açısından sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması

Amaç: Bu araştırma, istifçi Obsesif Kompulsif Bozukluk, istifçi olmayan Obsesif Kompulsif Bozukluk ve sağlıklı kontrol gruplarını; komorbidite, depresif ve anksiyete semptomları, dürtüsellik seviyeleri ve yürütücü işlevler açısından karşılaştırarak, bu alanda yapılmış az sayıda çalışmayı genişletmeyi ve istifçiliğin bilişsel-klinik özelliklerini daha ayrıntılı değerlendirmeyi hedeflemektedir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 29 istifçi Obsesif Kompulsif Bozukluk, 29 istifçi olmayan Obsesif Kompulsif Bozukluk ve 30 sağlıklı birey katılmıştır. Katılımcılara DSM Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I), Biriktiricilik Değerlendirme Ölçeği, Yale Brown Obsesif Kompulsif Ölçeği, Biriktirme Envanteri-Gözden Geçirilmiş Form, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Barratt Dürtüsellik Ölçeği uygulanmıştır. Ayrıca sayı dizisi testi, iz sürme testi, Stroop testi, Wisconsin Kart Eşleme Testi, İstanbul Beş Küp Planlama Kulesi Testi ve Iowa Kumar Testi uygulanmıştır. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmada, İstifçi Obsesif Kompulsif Bozukluk ve Obsesif Kompulsif Bozukluk grupları hastalık şiddeti (p=0,786) ve depresyon düzeyleri (p>0,05) açısından benzer bulunmuştur. Ancak, anksiyete düzeyleri açısından İstifçi Obsesif Kompulsif Bozukluk grubunun puanları anlamlı seviyede daha yüksek bulunurken (p<0,05), bu grupta yaşam boyu psikiyatrik tanı alma oranı da anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,018). Nöropsikolojik test performansları açısından iki grup birbirine benzer gelmiştir (p>0,05). Hasta grupları, bilişsel esneklik ve karar verme testlerinde sağlıklı kontrol grubuna göre daha düşük performans göstermiştir (p<0,05). Yanıt inhibisyonu ve planlama becerileri açısından üç grup arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). İşlem hızı bakımından İstifçi Obsesif Kompulsif Bozukluk grubu diğer iki grup ile benzer performans göstermiştir (p>0,05); ancak Obsesif Kompulsif Bozukluk grubu sağlıklı kontrollerden daha düşük puan almıştır (p<0,05). Ayrıca, İstifçi Obsesif Kompulsif Bozukluk grubunun dürtüsellik düzeyi diğer iki gruba göre daha yüksek bulunmuş (p<0,05) ve istifçilik ile dürtüsellik arasında anlamlı pozitif korelasyonlar saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Bu araştırma İstifçi Obsesif Kompulsif Bozukluk hastalarında dikkatsizlik ve dürtüsellik seviyelerinin yüksek olmasını vurgulamakta ve bu hasta grubunda kullanılacak farmakolojik tedavilere ilişkin daha fazla araştırma yapılması gerektiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Dürtüsellik, İstifçilik, Obsesif Kompulsif Bozukluk, Yürütücü İşlevler

DürtüsellikKompulsif biriktirmeNeurobilişsel işlevler+2
Mustafa Bodur
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu farklı alt tipleri/prezentasyonları olan hastaların duygu tanıma, yüz tanıma ve subklinik otistik özellikler açısından sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması ve yüz ve duygu tanımanın otistik özellikler ile ilişkisi

Amaç: Yetişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu'na (DEHB) sahip bireyler ile yapılan önceki çalışmalar DEHB'li bireylerde yüz duygu tanıma kusuru bulunduğu konusunda hemfikir gibi görünmektedir. Ancak yetişkin bireylerde DEHB alt tipleri ve subklinik otistik özelliklerin yüz ve duygu tanımadaki etkisini araştıran çalışma sayısı oldukça sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı DEHB'nin farklı alt tiplerine sahip hastalar ile sağlıklı kontroller arasında yüz ve duygu tanıma ve subklinik otistik özellikler açısından fark olup olmadığını araştırmak; DEHB'de yüz ve duygu tanıma ile subklinik otistik özellikler arasında ilişki olup olmadığını incelemektir. Gereç ve Yöntem: Araştırma, sözel ve yazılı bilgilendirilmiş onamı alınmış 18 yaşın üstünde olan psikiyatrik komorbiditesi olmayan DEHB tanılı kişiler üzerinde gerçekleştirilmiştir. Dikkat eksikliği baskın 34 hasta, hiperaktivite/dürtüsellik baskın 12 hasta, bileşik görünümde 54 hasta ve 31 sağlıklı kontrol (SK) olmak üzere toplamda 131 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, komorbiditeleri saptamak amacıyla DSM-IV eksen I tanıları üzerine Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I) formu, DEHB belirtilerini değerlendirmek için Yetişkinlerde DEHB İçin Tanısal Görüşme – 5 (DIVA-5), Erişkin DEHB Öz Bildirim Ölçeği (ASRS), çocukluk semptomlarını değerlendirmek için Wender Utah Derecelendirme Ölçeği (WUDÖ), duygu düzenleme ile ilgili belirtileri değerlendirmek için Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği-Kısa Form (DDGÖ-16), dürtüsellik özelliklerini değerlendirmek için Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11 (BDÖ-11), otistik özellikleri değerlendirmek için Otizm Spektrum Anketi(OSA), zihin kuramını ve duygu tanımayı değerlendirmek için Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT), yüz tanıma değerlendirmesi için Benton Yüz Tanıma Testi (BFRT), duygu tanıma değerlendirmesi için Ekman Duygu Tanıma Bataryası uygulanmıştır. DEHB alt tipleri (dikkat eksikliği tipi, hiperaktivite/dürtüsellik tipi/ bileşik tip) DIVA-5 alt ölçeklerine göre sınıflandırılmıştır. Bulgular: Tüm DEHB alt tipleri, OSA toplam puanı ile sosyal beceri, dikkati kaydırabilme, iletişim ve hayal gücü alt ölçeklerinde kontrollere kıyasla daha yüksek puanlar aldı; yalnızca ayrıntıya dikkat etme boyutunda fark görülmedi. Yüz ve duygu tanıma performansı genel olarak DEHB grubunda belirgin biçimde daha düşüktü: Gözlerden Zihin Okuma, Benton ve Ekman toplam puanları ile üzgün, korkmuş, kızgın ve nötr yüzlerin tanınması anlamlı olarak daha düşük bulundu. DEHB alt tipleri arasında yüz ve duygu tanıma açısından anlamlı fark yoktu. Yüz tanıma becerisi alt tipler arasında değişmemekle birlikte, çocukluk çağı belirtileri ile yüz tanıma arasında negatif ilişki bulundu. Kontrol grubu, özellikle olumsuz duyguları tanımada (üzgün, korkmuş ve kızgın) bileşik ve hiperaktivite/dürtüsellik baskın tiplere göre daha iyi performans gösterirken, dikkat eksikliği baskın tipte olumsuz duyguları tanımada sağlıklı kontrollere göre farklılık saptanmadı. Korelasyon analizleri, DEHB semptom şiddeti ile duygu tanıma performansı arasında ilişki olmadığını, ancak otistik özelliklerin bazı alt boyutlarının (özellikle ayrıntıya dikkat etme) duygu tanımayla ilişkili olduğunu ortaya koydu. Bu alt ölçek Ekman yüz tanıma performansının anlamlı bir yordayıcısı olarak saptandı. Genel olarak, yetişkin DEHB'de artmış otistik özellikler ve bozulmuş yüz/duygu tanıma performansı gözlenmekte; bu bozulmanın alt tip farklılıklarından çok otistik özelliklerin belirli bileşenleriyle ilişkili olduğu görülmektedir. Sonuç: Mevcut çalışma görülebildiği kadarıyla yetişkin DEHB alt tiplerinde yüz ve duygu tanımanın subklinik otistik özellikler ile ilişkisini inceleyen ilk çalışmadır. Yüz tanıma becerilerinin gelişimsel bir kusur olarak çocukluk çağı semptomları ile ilişkili olması, duygu tanıma becerilerinin ise alt tip (bileşik tip ve hiperaktif/dürtüsel tip) ve subklinik otistik özellik düzeyi ile ilişkili olması, DEHB'li bireylerdeki sosyal biliş sorunlarının yalnızca DEHB semptom şiddetiyle değil, eşlik eden subklinik otistik özellikler ve detay odaklı bilişsel işleme tarzıyla yakından ilişkili olduğunun göstergesidir. Yetişkin DEHB'nin klinik değerlendirmesinde alt tiplere özgü sosyal biliş profilleri ve subklinik otistik özelliklerin dikkate alınması, sosyal beceri ve duygu düzenleme odaklı müdahalelerle işlevselliği artırabilir.

Dikkat eksikliği ve aşırı hareketlilik bozukluğuDuygu tanımaOtizm spektrum bozukluğu+3
Asena Ulusan Bülbül
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik bel ağrısı hastalarında bilişsel esneklik ve duygu düzenlemenin ağrı şiddeti ile ilişkisinin incelenmesi

Amaç: Araştırmamızda kronik mekanik bel ağrısı sebebiyle fizik tedavi ve rehabilitasyon polikliniğine başvuran hastaların bilişsel esnekliklerinin ve duygu düzenleme becerilerinin ağrı şiddeti ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızın örneklemi 01.06.2025-01.09.2025 tarihleri arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon polikliniğine başvuran, kronik, mekanik tipte bel ağrısı olan, çalışmaya katılım kriterlerini taşıyan 38 hasta, 38 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, ağrı şiddetini ölçmek için ortalama Vizüel Analog Skala (VAS), algometrik ölçüm, ağrıya bağlı engellilik düzeyini ölçmek için Roland Morris Engellilik Ölçeği ve Kısa Hastalık Algısı Ölçeği uygulanmıştır. Ayrıca komorbiditeleri saptamak amacıyla DSM-5 (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, Fifth Edition) için Yapılandırılmış Klinik Görüşme formu, nesnel bilişsel esnekliği ölçmek için nörokognitif test olan İz Sürme Testi, Wisconsin Kart Eşleme testi, Stroop Testi ve öz bildirim ölçeği olan Bilişsel Esneklik Envanteri (BEE) uygulanmıştır. Duygu düzenleme ile ilgili belirtileri değerlendirmek için Perth Duygu Düzenlemede Yetkinlik Envanteri ve Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği-Kısa Form (DDGÖ-16), ayrıca yaşam kalitesini ölçmek için özbildirim ölçeği olan Whoqol - 27 (Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği, Kısa Form) ve Anksiyete ve depresyon düzeyleri için Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) uygulanmıştır. Bulgular: Hasta ve sağlıklı kontrol grupları yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi açısından benzer dağılım göstermiştir (p>.05). Gruplar arasında nesnel olarak bilişsel esnekliği ölçen nörokognitif test performansları (WKET, Stroop, İST), duygu düzenleme güçlüğü (DDGÖ-16) ve yetkinliği (PDDYE) puanları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Buna karşın, hasta grubunun öznel bilişsel esneklik (BEE) düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur. BDÖ ve BAÖ puanlarında gruplar arası fark izlenmemiştir. Korelasyon analizlerinde; ağrı şiddetinin (VAS, Algometre) bilişsel ve duygusal değişkenlerle ilişkisiz olduğu; öznel (BEE) ve nesnel bilişsel esneklik ölçümlerinin ise çoğunlukla birbiriyle korelasyon göstermediği belirlenmiştir. Ayrıca bilişsel esneklik ve duygu düzenleme değişkenlerinin yaşam kalitesiyle de ilişkili olduğu; buna karşın WKET ve İST performanslarının yaşam kalitesiyle ilişkili olmadığı tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamız, kronik mekanik bel ağrısı hastalarında yürütücü işlevlerin ve bilişsel kapasitenin korunduğunu, ancak hastaların kendi esnekliklerine dair inançlarının (öznel bilişsel esneklik) bozulduğunu ortaya koymaktadır. Hastaların işlevselliği, hastalık algısı ve yaşam kalitesi; ağrının şiddetinden ziyade, öznel bilişsel esneklik, negatif duyguları yönetebilme yetkinliği, dikkat kontrolü ve duygusal sıkıntıya rağmen eyleme geçebilme kapasitesi ile ilişkilidir. Bu bulgular, kronik bel ağrısının yalnızca fiziksel bir durum olmadığını; bireyin hastalığı algılama biçimi, duygusal düzenleme kapasitesi ve öznel bilişsel süreçlerinin ağrı deneyimi ve işlevsellik üzerinde önemli rol oynadığını göstermektedir. Bu nedenle kronik bel ağrısının değerlendirilmesi ve tedavisinde psikolojik süreçleri hedefleyen bütüncül ve multidisipliner yaklaşımlara ihtiyaç olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Duygu Düzenleme, Bilişsel Esneklik, Kronik Bel Ağrısı

Bel ağrısıBilişsel esneklikDuygu düzenleme+1
İrem Gölgeli Dilbaz
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni tanılı hastalarda total oksidan ve antioksidan seviyelerinin, semptom şiddeti, C-reaktif protein ve metabolik sendrom ile aralarındaki ilişkinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Şizofreni hastalarının sağ kalım sürelerinin genel nüfusa göre daha kısa olmasında metabolik sendrom da rol oynamaktadır. Ülkemizde ve dünyada şizofreni hastalarındaki metabolik sendrom (MS) yaygınlığı giderek artmaktadır. Şizofreni hastalarındaki yüksek metabolik sendrom yaygınlığı inflamatuar mekanizma, antipsikotik ilaçlar, genetik, hastalığın kendisi ve yaşam tarzı ile ilişkilendirilmektedir. Metabolik sendromun inflamasyon ve oksidatif stresle ilişkisini ayrı ayrı araştıran çalışmalar mevcuttur. Bununla birlikte şizofrenide metabolik sendrom, oksidatif stres ve inflamasyonu bir arada karşılaştıran çalışmalara literatür taramalarında rastlanmamış olup; Bu çalışmada; a) Şizofreni ve sağlıklı kontrol grubu arasında metabolik sendrom parametreleri, oksidatif stres parametreleri ve C-reaktif protein (CRP) açısından farklılık olup olmadığı, b) Metabolik sendromu olan ve olmayan şizofreni hastalarında oksidatif parametreleri ve C-reaktif protein açısından farklılık olup olmadığı, c) Şizofreni hastalarında hastalık şiddeti ile oksidatif parametreler ve C-reaktif protein açısından bir ilişki olup olmadığı sorularına yanıt aranmıştır. Gereç ve Yöntem: Yaş, cinsiyet ve eğitim durumu açısından eşleştirilmiş akut psikotik atakta olan, ilaçsız 26 şizofreni hastası ve 26 sağlıklı kontrol grubu, metabolik sendrom, oksidatif stres parametreleri ve CRP açısından karşılaştırılmıştır. Hastalık şiddetinin belirlenmesi için Pozitif ve Negatif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (PANSS), işlevselliğin değerlendirilmesiçin Global İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (IGD), şizofreni hastalarında depresyonu dışlayabilmek için Calgary Şizofrenide Depresyon Ölçeği (CDSS) uygulanmıştır. Bulgular ve Sonuç: Şizofreni ve sağlıklı kontrol grubu arasında TOS (Total oksidan seviyesi) ve OSİ (Oksidatif stres indeksi) açısından anlamlı fark saptanırken, TAS (Total antioksidan seviyesi) açısından anlamlı fark saptanmadı. İki grup arasında CRP düzeyleri açısından anlamlı fark saptanamadı. Şizofreni grubunda daha fazla olsa da iki grup arasında metabolik sendrom varlığı açısından anlamlı fark yoktu. Metabolik sendromu olan ve olmayan şizofreni hastaları arasında PANSS, CDSS, TOS, TAS, OSİ, CRP ve diğer klinik değişkenler açısından anlamlı fark yoktu. TOS ile yatış süresi ve yatış sayısı arasında pozitif yönde korelasyon saptandı. OSİ değeri ile IGD arasında negatif yönde korelasyon saptandı. Tüm örneklemde, TOS düzeyini hasta olma ve MS olmama yorduyordu. Şizofreni ve sağlıklı kontrol grubu, metabolik sendromu olan ve olmayanlar olarak dört gruba ayrıldığında TAS açısından; metabolik sendromu olan sağlıklı kontrol>metabolik sendromu olan şizofreni>metabolik sendromu olmayan şizofreni>metabolik sendromu olmayan sağlıklı kontrol olmak üzere anlamlı fark saptandı. Tüm örneklemde TAS düzeyi ile MS varlığı arasında pozitif yönde korelasyon saptandı. Çalışmanın sonuçlarına göre şizofreni etyopatogenezinde oksidatif stresin araştırılması, şizofreni hastalarında oksidatif strese bağlı nörodejenerasyonun önlenenebilmesine ve yaşam sürelerinin uzatılabilmesine ek katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: şizofreni, oksidatif stres, C-reaktif protein, metabolik sendrom

AntioksidanlarBelirti ve semptomlarC reaktif protein+5
Gülşah Güçlü Çelme
Bolu Abant Izzet Baysal University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Depresyon ve vitamin d eksikliğinin göz damarları üzerindeki etkisinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Günümüzde depresyonun etyolojisi henüz tam olarak aydınlatılamamış olmakla birlikte, oluş nedenleri psikososyal, genetik ve biyolojik etkenlere dayandırılmaktadır. Depresyon etyopatogenezinde yer alan inflamatuvar süreçler ve sitokinler beyinde nörotransmitter metabolizması, nöroendokrin işlevler ve sinaptik plastisiteyi etkilemektedir . Çeşitli nörogörüntüleme yöntemleriyle depresyondaki patolojik süreçlerin gösterilmesi depresyonun hem etyopatogenezinin aydınlatılması hem de erken tanı/ tedavi cevabının izlenmesinde oldukça önemlidir. Biz de çalışmamızda beynin bir uzantası olarak kabul edilen retinanın non-invaziv görüntülenmesini sağlayan optik kohrerans tomografiyi (OKT) kullandık. Bu çalışmada a)Major depresif bireyler ve sağlıklı kontrol grupları arasında CRP, vitamin D ve OKT parametreleri arasında fark olup olmadığı, b) Major depresif bireylerde sağlıklı kontrol grubuna göre inflamatuar süreçlerde bir artış olup olmadığı, c)Majör depresif bireylerde depresyonun yol açmış olabileceği nörovasküler ve nörodejeneratif değişikliklerin OKT yöntemi ile gösterilip gösterilemeyeceği, d) Geçirilen depresif atağın ilk atak /rekürren olmasının inflamatuar parametreler ve OKT ölçümleri üzerinde anlamlı bir etkisi olup olmadığı, e) Depresif atak geçirenlerdeki vitamin D eksikliğinin inflamatuar etki gösterip göstermediği ve bunun OKT ölçümleri üzerine bir etkisinin olup olmadığı f) geçirilen depresif atak şiddetinin inflamatuar parametreler ve OKT ölçümleri üzerinde bir etkisi olup olmadığı, sorularına cevap aranmıştır. Gereç ve Yöntem: Yaş, cinsiyet ve göz ölçümlerinde aksiyel ve sferik equvalanlar açısından eşleştirilmiş depresif atakta olan, ilaçsız 42 major depresyon hastası ve 24 sağlıklı kontrol grubu, vitamin D,CRP ve OKT parametreleri açısından karşılaştırılmıştır. Hastalık şiddetinin belirlenmesi için Hamilton depresyon ölçeği (HAMD ),Hamilton Anksiyete Ölçeği (HAMA), Algılanan Stres ölçeği (ASO), Hastane Anksiyete Depresyon ölçeği (HAD), işlevselliğin değerlendirilmesi için Global İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (IGD) uygulanmıştır Bulgular : Major depresyon grubunda CRP düzeyi sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksektir. Major depresyon grubunda vitamin D düzeyi sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşüktür. Major depresyon grubunda koroid kalınlığı sağlıklı kontrol grubundan anlamlı derecede yüksek, ganglion hücre tabakası hacmi sağlıklı kontrolden anlamlı derecede düşüktür. Vitamin D tam ve eksik major depresif hastalar arasında CRP açısından fark saptanmamıştır. Vitamin D tam ve Vitamin D eksik majör depresyon gruplarında OKT parametreleri arasında fark saptanmamıştır.İlk atak majör depresyon hastalarında koroid kalınlığı rekürren majör depresyonu olan hastalarından yüksek saptanmış ancak yaş kontrol edildiğinde bu fark kaybolmuştur. Erkek majör depresyon hastalarının iç pleksiform tabaka (IPL) ve nazal retinal kalınlıkları (RET.N) kadın majör depresif hastalarınkinden anlamlı derecede fazla bulunmuştur. Major depresiflerde şimdiki atak süresi ile ganglion hücre tabakası (GCL) hacmi ve RET.N arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Ayrıca depresyon şiddeti ile CRP arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Major depresiflerde HADD ve HAMA-psişik ile GCL hacmi arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Tüm örneklemdeki regresyon analizlerinde depresyon hastası olmayı düşük eğitim düzeyi öngörmüş, HAMD skorunu genç yaş ve düşük eğitim düzeyi öngörmüştür. CRP düzeyini ise atak süresinin uzunluğu ve Vitamin D düzeyinin düşüklüğü öngörmüştür. Major depresif grupta, RFNLG'yi yaş pozitif yönde öngörmüştür.CRP artışını ise düşük işlevsellik düzeyi ve uzun atak süresi belirlemiştir. Tartışma: Çalışmada majör depresif hastalarda CRP düzeyi sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunmuş olup majör depresyonun inflamasyonla ilişkisini gösteren önceki çalışmaları desteklemektedir.Majör depresyon hastalarında ,sağlıklı kontrol grubuna göre Vitamin D düzeyinin anlamlı derecede düşük bulunması, depresyon şiddeti ile Vitamin D düzeyi arasında negatif korelasyon bulunması, majör depresyon hastalarında Vitamin D replasmanı yapılmasının önemini göstermektedir. Major depresif hastalarda sağlıklı kontrollere göre koroid kalınlığında artış saptanması , bu artışınmajör depresyondaki inflamatuar süreçler nedeniyle retinal kan akımındaki artışla ilişkili olduğunu gösteren önceki çalışmaları desteklemektedir. Ayrıca majör depresif hastalarda sağlıklı kontrol grubuna göre ganglion hücre tabakası hacminde azalma gösterilmiş olup ve bu bulgu majör depresyondaki nörodejerasyonun göstergelerinden biri olabilir.Major depresiflerde şimdiki atak süresi ile GCL hacmi ve RET.N arasında negatif korelasyon olması, HADD ile GCL hacmi arasında negatif korelasyon bulunması tedavisiz kalınan sürenin ve hastalık şiddetinin nörodejerasyona etkisini gösterebilir. Sonuç:Bu çalışmada majör depresyonun, nöroinflamatuar ve nörodejeratif süreçlerin gözlendiği bir hastalık olduğu OKT ve CRP ölçümleri ile gösterilmiştir.Ayrıca tedavisiz kalınan hastalık süresinin uzun olmasının , yüksek hastalık şiddetinin ve Vitamin D seviyesi düşüklüğünün bu süreçleri olumsuz yönde etkilediği saptanmıştır. OKT ölçümleri yaş,cinsiyet ,bireysel farklılıklar gibi değişkenlerden etkilendiği için bu konuyla ilgili gelecekte yapılacak çalışmaların izlem çalışması olarak planlanmasıdaha faydalı olabilir. Anahtar sözcükler: Majör depresyon , Vitamin D, CRP, Optik Koherans Tomografi

C reaktif proteinDepresif bozukluk-majörGöz+5
Nur Özgedik
Bolu Abant Izzet Baysal University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Demans hastaları, hafif kognitif bozukluk vakaları ve sağlıklı yaşlılarda uyumsuzluk negativitesi ile ilişkili nöropsikolojik faktörler

Giriş ve Amaç: Demans ülkemizde ve dünyada insidansı gittikçe artan ve yetiyitimine neden olan nörodejeneratif bir hastalıktır. En sık görülen demans türü Alzheimer Hastalığına bağlı demans (AH) olup, hafif bilişsel bozukluk (HBB) AH'nın prodramal dönemi olarak adlandırılır. HBB vakalarının her yıl %10-15'i demansa dönüşür. Hem AH'da, hem HBB evresinde, bellek ve kognitif işlevlerde bozulmalarla birlikte bir takım nöropsikiyatrik semptomlar görülmektedir. Demansın ilerleyici nörodejenereatif doğası gereği, nöropatolojik değişiklikleri bilişsel bozukluklar kliniğe yansımadan önce saptamak için AH'nı HBB evresinde hassas, ucuz ve non invaziv bir yöntemle tespit edebilmek oldukça değerlidir. Bu çalışmada, non-invaziv bir elektrofizyolojik yöntem olan uyumsuzluk negativitesi (UN, mismatch negativity) dalgasının ve nöropsikiyatrik semptomlar ile nöropsikiyatrik testlerin AH, HBB ve sağlıklı yaşlılar arasında farklı olup olmadığının incelenmesi ve üç grubu birbirinden ayırt etmede UN'nin bir biobelirteç olarak kullanılabilirliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Yaş, cinsiyet ve eğitim açısından eşleştirilmiş 21 hafif evre AH, 26 aHBB vakası ve 18 sağlıklı kontrol, sosyodemografik veriler, nöropsikilojik test performansları, nöropsikiyatrik envanter puanları, işlevsellikleri ve UN parametreleri açısından karşılaştırılmıştır. Bilişsel işlevleri değerlendirmek için eğitimlililer için revize edilmiş mini mental durum testi; belleği değerlendirmek için işitsel sözel öğrenme testi; yürütücü işlevleri değerlendirmek için Stroop testi; KAS sözel akıcılık testi ve İz sürme testi; işlevselliği değerlendirmek için temel ve enstrümental günlük yaşam aktiviteleri ölçeği; vasküler risk faktörlerini saptamak ve AH'nı vasküler demanstan ayırmak için Hachinski İskemi Skoru; nöropsikiyatrik semptomları değerlendirmek için nöropsikiyatrik envanter; depresif semptomları değerlendirmek için Geriatrik Depresyon ölçeği ve Cornell Demansta Depresyon ölçeği uygulanmıştır. Ölçek değerlendirmesi sonrası hastalara ve sağlıklı kontrol grubuna işitsel oddball paradigması kullanılarak uyaran aralığı 1 sn olacak şekilde standart uyaran %80 sıklıkta ( 80 db, 1000 Hz) ve deviant uyaran % 20 sıklıkta ( 80 db, 2000 Hz ) rastgele dağılımda olmak üzere 10 ms yükselme ve 10 ms alçalmaya sahip 50 ms süreli patlayıcı tarzda (tone burst) işitsel uyaranlar her iki kulaktan verilmiş olup; Fz, Cz, Pz, C3, C4, T5 ve T6 elektrotlarından kayıt alınmıştır. Bulgular: AH'ları diğer gruplardan anlamlı olarak yaşlı olup ailede demans öyküsü en fazla AH'da saptanmıştır. TGYA'da bozulma en fazla AH'da, sonra HBB'ta, en az da SK'de iken; EGYA'da bozulma en fazla AH'da olup, HBB ve SK grupların EGYA puanları benzerdir. Depresyon skorlarının AH ve HBB'de benzer olduğu ve SK'den yüksek olduğu görülmüştür. HBB vakalarının SMMT ve SÇT performansları anlamlı düzeyde AH'a göre daha iyi ancak SK'e göre daha kötüdür. İz sürme testi A ve B skorları ile sözel akıcılık performanslarında en düşük performans AH'larındayken, HBB ile SK'ler arasında fark olmadığı saptanmıştır. Stroop 4 testinde, HBB grubunun AH ile benzer performans sergilediği ve SK'e göre daha uzun sürede testi tamamladıkları; Stroop 5 testinde ise en kötü performansın AH'da olmak üzere, sonra HBB'ta, en iyi ise SK'de olduğu görülmüştür. Öğrenme ve serbest hatırlamanın değerlendirildiği RİSÖT A2-3-4-6 (serbest hatırlama)- 7(gecikmeli serbest hatırlama) ve A+B (tanıyarak hatırlama alt testi) testlerinde, en iyi performansı SK'ler, sonra HBB vakaları, sonra AH grubu göstermiştir. Sadece A5 hatırlama puanı HBB ile SK'lerde eşittir. Agresyon, en fazla HBB grubunda saptanmışken; disfori, apati, irritabilite ve toplam NPE puanı HBB ve AH gruplarında SK'lerden fazla bulunmuştur. UN amplitüdü; frontal bölgede HBB ve SK'ler arasında benzer olup AH'larından anlamlı düzeyde yüksekken (en düşük AH'da); diğer bölgelerde amplitüd açısından üç grup arasında fark olmadığı saptanmıştır. Latanslar açısından üç grup arasında fark bulunmamıştır. Tüm örneklemde ve ayrı ayrı HBB ve AH gruplarında, sözel öğrenme, serbest hatırlama, gecikmeli hatırlama testleri, SMMT toplam skoru ile T5-UN amplitüdü arasında pozitif korelasyon olduğu saptanmıştır. Tüm örneklemde Stroop test sürelerindeki uzamanın santraldeki amplitüd düşüşüyle ve latans uzamasıyla ilişkili olduğu görülmüştür. Sözel akıcılık test performansı ile temporaldeki amplitüd arasında pozitif korelasyon; İz Sürme test süresi ile temporosantaldeki amplitüdler arasında negatif korelasyon olduğu saptanmıştır. Yürütücü işlevleri değerlendiren testlerle en çok apatinin ilişkili olduğu saptanmıştır.Tüm örneklemdeki regresyon analizlerinde enstrümental günlük yaşam aktivitelerini en çok fz amplitüd, SMMT total ve apatinin yordadığı; AH'nı SK'lerden ayıranın geriatrik depresyon skoru puanı ile Sözel akıcılık K alt test puanı olduğu; HBB grubunu SK'lerden ayıranın Stroop 5 süresi ve nöropsikiyatrik envanter toplam puanı olduğu; AH'nı HBB vakalarından ayıranın ise Fz amplitüd ve yaş olduğu saptanmıştır. Tartışma : Çalışmamızda kısa uyaran aralığında bile hafif evre AH'da frontalde ve Cz'de sadece SK' e göre AH grubunda saptamış olduğumuz amplitüd düşüklüğü, bu hastaların frontosantral bölge aktivasyonlarında bir sorun olabileceğine işaret etmektedir. AH'da frontal bölgede UN amplitüdündeki düşüş, bozulmuş dikkat öncesi süreçleri ve bu hastalardaki dikkat dağınıklığını (distraktibilite) yansıtıyor olabilir. Gruplar arasında latansların farklı saptanmaması ise uyaran aralığının 1 sn olarak seçilmesinden kaynaklanmış olabilir. HBB'de saptanan frontaldeki amplitüd artışı ise, dikkat dağınıklığına karşı bir kompansasyon çabasını yansıyıtor olabilir. Sonuç: UN, karıştırıcı faktörlerden etkilenebilmesi nedeniyle AH'nı HBB'den ve SK'den ayrımada tek başına kullanılacak bir biobelirteç olmaktan ziyade, nöropsikolojik testler ve nöropsikiyatrik envanter ile birlikte kullanıldığında risk altındaki grupları ayırmada faydalı olacabileceği düşünülen aday bir biobelirteçtir. İleride daha geniş örneklem sayısı, farklı uyaran aralıkları ve farklı biobelirteçlerle uzunlamasına izlemde HBB'den AH'na dönüşümü değerlendirmek açısından yeni çalışmaların yapılması faydalı olacaktır.

Belirti ve semptomlarBilişBiliş bozuklukları+6
Duygu Özbayrak Karapınar
Bolu Abant Izzet Baysal University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni hastaları ve sağlıklı kardeşlerinin bilişsel fonksiyon, yüz tanıma becerisi ve düşünce-dil fonksiyonlarının sağlıklı kontroller ile karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Şizofreni kronik, yıkıcı sonuçları olan, sanrı ve varsanı gibi pozitif; içe çekilme, sosyal iletişimin kısıtlanması gibi negatif; yürütücü işlevlerde bozulma gibi kognitif belirti kümeleri ile tanımlanan ruhsal bir bozukluktur. Yüz ve duygu tanıma işlevlerinin şizofrenide fenomenolojik görünümlerle ilişkisi gösterilmiştir. Ancak bu bozulmanın sadece hastalarda mı olduğu, yoksa hastalık geliştirmemiş sağlıklı yakınlarında da bozuk olup olmadığı açık değildir. Şizofrenide, yürütücü işlevlerle hastalık bulgularının ilişkili olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Ancak, yürütücü işlevler kontrol edildikten sonra, yüzün yapısal özellikleri ve duygu tanımanın şizofreni hastalarında, sağlıklı kardeşlerinde ve sağlıklı kontrollerde nasıl bir değişim göstereceği açık değildir. Bu çalışmada şizofreni hastaları, hastaların sağlıklı kardeşleri ve sağlıklı kontrollerin yüz ve duygu tanıma işlevlerinin birbirinden farklı olup olmadığı; farklıysa hastalıkla ilgili state/trait marker patterni gösterip göstermediği; yüz ve duygu tanıma işlevinin hangi klinik, yürütücü işlevler, büyüsel düşünce ölçeği, düşünce dil ölçeği gibi etmenlerle ilişkili olduğu; yüz tanıma işlevindeki bozuklukları hangi etmenlerin yordadığı sorularına yanıt aranmıştır. Gereç ve Yöntem: Yaş, cinsiyet ve eğitim durumu açısından eşleştirilmiş klinik olarak remisyonda olan 33 şizofreni hastası, 33 sağlıklı şizofreni kardeşi ve 30 sağlıklı kontrol grubu, yüz ve duygu tanıma becerileri açısından karşılaştırılmıştır. Yüz tanıma için Benton Yüz Tanıma Testi kullanılmış olup, duygu tanıma için Ekman duygu tanıma bataryasından yararlanılmıştır. Yürütücü işlevler için Wisconsin Kart Eşleme Testi (WCST) ve Stroop Testi, Klinik görünüm için Pozitif ve Negatif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (PANSS), işlevsellik için Global Değerlendirme Ölçeği (GDÖ), yapısal düşünce bozukluğuyla ilişkisi açısından her üç gruba Düşünce ve Dil Ölçeği (DDÖ) ile toplumda bulunabilen ancak klinik tanı koymaya yetmeyen psikoza benzer belirtilerin taranması açısından sağlıklı kardeşler ve kontrol grubuna Büyüsel Düşünce Ölçeği uygulandı. Bulgu ve Sonuçlar: Şizofreni hastaları, şizofreni hastalarının sağlıklı kardeşleri ve sağlıklı bireylerin, Ekman ile ölçülen kızgın ve şaşırmış yüz ifadesini ve kızgınlık-şaşkınlık duygusunu tanıma açısından ve Benton ile ölçülen yüz kimlik, tanınma ve ayırma işlevleri açısından birbirinden farklı olduğu saptandı. Ekman ile duygu tanıma trait marker olma özelliğine daha yakın iken, Benton ile yüz tanımanın ise state marker olma özelliğine daha yakın olduğu bulundu. Yürütücü işlevlerde bozulmanın işlevsellik ve negatif belirtilerle yakın ilişkili olduğu saptandı. Toplum içerisinde psikoza benzer beliritileri tanımada Büyüsel Düşünce Ölçeğinden çok, DDÖ'nün daha iyi ayırıcı özelliklere sahip olduğunu belirlendi. Sanrı ve varsanı oluşumuyla muhtemel ilişkili kızgınlık duygusunu tanımada bozulma özelliğinin, DDÖ toplam skoru, alt ölçekleri, dikkat ve pozitif psikotik belirtilerce yordanması, boyutsal yaklaşımın santral izdüşümleri olduğunu düşündürtmektedir. Bu çalışmanın sonuçlarına göre psikoz gelişmemiş, sağlıklı kardeşler gibi riskli bireylere yönelik izleme çalışmalarında duygu tanıma için Ekman bataryası ve DDÖ ölçeği kullanılması, psikoza yatkınlığı erken tanıma açısından ek katkı sağlayabilir.

DuyguDuygu tanımaDüşünce+5
Derya Öktem
Bolu Abant Izzet Baysal University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni spektrumunda affektif komorbiditenin işlevsellik ve nörokgnisyona etkisi

Amaç̧: Şizofreni ve bipolar bozukluğun ayrımı tarih boyunca süregiden bir tartışma konusu olmuştur. Güncel psikiyatrik tanı sistemleri psikiyatrik hastalıkları kategorik olarak sınıflandırmaktadır, oysa bu kategoriler arasındaki sınırlar keskin değildir, şizoaffektif bozukluk kavramının ortaya çıkışı bunun güzel bir örneğidir. Genetik, biyolojik, klinik araştırmalardan elde edilen güncel kanıtlara dayanarak psikiyatride süreklilik hipotezi, spektrum kavramı ve boyutsal tanı yaklaşımları öne sürülmüştür. Yapılan klasik ve genetik çalışmalardan elde edilen veriler bipolar bozukluk ve şizofreninin paylaşılmış ortak genlere sahip olduğunu göstermektedir. Şizoaffektif bozukluğun bipolar bozukluk ve şizofreni arasında bir ara noktada olduğu görüşü bu süreklilik hipotezini ve örtüşmeyi destekler niteliktedir. Şizofreni tanısı alan hastalarda duygudurum bozukluğu belirtileri olması iyi prognostik göstergelerden birisidir. Şizofreni tanısı alan hastalarda boyutsal olarak yaklaştığımızda spektrumun farklı uçlarında duygudurum komponenti olarak hipomani, mani melankolik tip depresif ve nonmelankolik depresif dönemler, hipertimik mizaç, silik hipomanik bulgular olarak çok farklı affektif komponentler gözlenebilmektedir, ancak bu dönemlerin prognoza, işlevselliğe ve bilişsel süreçlere etkileri konusundaki çalışmalar yetersizdir. Bu çalışmanın bir amacı boyutsal bir yaklaşım ışığında affektif komponentlerdeki farklılıkların şizofreni spektrumundaki hastalarda bilişsel süreçlere ve işlevselliğe etkisini bulmaya çalışmaktır. Şizoaffektif bozukluk tanılı hastaların gidişi duygulanım belirtilerinin baskınlığına (iyi gidiş ve sonlanış) veya şizofrenik belirtilerin baskınlığına (kötü gidiş ve sonlanış) göre farklılaşmıştır. Şizoaffektif hastaların bilişsel işlevlerini değerlendiren çalışmaların az sayıda olması, bazı çalışmalarda şizofreni, bazı çalışmalarda duygudurum bozukluklarına benzer özellikler elde edilmesi bu konunun yeterince anlaşılmasını güçleştirmektedir. Şizoaffektif bozukluğun alt türleri arasındaki farklılıklar, yapılan karşılaştırma çalışmalarının sonuçlarını belirsizleştirebilir ve bu bozukluk ile şizofreni veya bipolar bozukluk arasındaki ilişkiyi anlama çabalarını bulanıklaştırabilir. Şizoaffektif bozuklukta görülen bilişsel heterojenite, şizoaffektif bozukluk depresif alt tipin kendi içerisinde de gözlenmektedir. Bipolar tip bilişsel fonksiyonlar açısından, depresif tipe göre daha iyi bilişsel işlevsellik göstermektedir ancak depresif tip olarak adlandırılan alt grupta melankolik özellikli depresif tip ile seyreden ve melankolik özellikler göstermeyen depresif özelliklerle seyreden alt gruplar arasında bilişsel işlevseller konusunda heterojenite vardır. Bu çalışmanın amaçlarından bir tanesi de bu alt tiplerin bilişsel işlevlere dolayısıyla prognoza ve işlevselliğe olan etkisini saptayabilmektir. Yöntem: Erişkin psikiyatri polikliniğine başvuran 18-65 yaş arası, okur yazar, DSM- 5'e göre şizoaffektif bozukluk ve şizofreni tanılı 137 katılımcıya ve sağlıklı kontrol olma kriterlerini karşılayan 31 katılımcıya, tarama fazında Bipolar Bozukluk Spektrumu Tanı Ölçeği, Hipomani Check List, Sydney Melankoli Prototip Endeksi, TEMPS-A Mizaç Ölçeği öz değerlendirme ölçekleri uygulandı. Ana çalışma grubuna, Şizoaffektif bozukluk tanılı 37 kişi, şizofreni tanılı 96 kişi ve sağlıklı kontrol grubu olarak 31 kişi çalışmaya dahil edildi. Klinik görüşme fazında Olgu rapor formu, SAPS, BNSS, Sydney Melankoli Prototip Endeksi klinisyen formu, HDRS, YMRS, Kişisel ve sosyal performans ölçeği, bipolar bozukluk belirti ölçeği, premorbid uyum ölçeğinden oluşan klinik görüşme araştırmacı tarafından uygulandı. Ayrıca nörobilişsel işlevlerin değerlendirilmesi amacıyla nöropsikolojik test kapsamında SCIP, Stroop testi, İz Sürme Testi A/B, PEBL Continous Performance Test (PEBL Sürekli Performans Testi) ve sosyal bilişsel işlevlerin değerlendirilmesi amacıyla DEU SCAN LAB Sosyal Biliş Bataryasının uygulandı. Ayrıca düşünce ve dil bozukluğunu değerlendirmek için ses kaydı alınarak Düşünce ve Dil Ölçeği uygulandı. Bulgular: Yaşam boyu melankoli skorunun daha hafif şiddette negatif semptom ve bulgular, daha hafif şiddette yapısal düşünce bozukluğu (özellikle de negatif düşünce bozukluğu) ile ilişkisi bulunmuştur. Tanıdan bağımsız olarak hastalık öncesi işlevsellik, bireysel ve sosyal işlevsellikle melankoli skoru arasında pozitif bir ilişki saptanmıştır. Ek olarak; tanıdan bağımsız olarak melankoli skor yüksekliği bazı nörobilişsel alanlarda (görsel ve motor işleme, dikkati sürdürme, SCIP toplam puanı) daha iyi performansa işaret etmektedir. Sosyal bilişin melankoli ile olan ilişkisi incelendiğinde, tanıdan bağımsız olarak melankoli skoru ile 'Sosyal Bilgi' boyutunda pozitif bir ilişki bulunmuştur. Şizofreni Grubu içinde melankoli skor yüksekliği ile SCIP 'sessiz harf tekrarlama test' performansı (çalışma belleği ile ilişkili) arasında olumlu ilişki, Şizoaffektif Bozukluk Grubunda melankoli skor yüksekliği ile SCIP 'görsel motor işleme test' (psikomotor hız ve işlem hızı ile ilişkili) performansı arasında olumlu ilişki bulunmuştur. Şizofreni Grubunda melankolik depresyon öyküsü olan grubun, melankolik depresyon öyküsü olmayan gruba göre daha düşük Stroop-1 test (odaklanmış dikkat ile ilişkili) skorları yani daha iyi nörobilişsel performans gösterdiği bulunmuştur. Tanının İz Sürme Testi-B performansını belirgin şekilde etkilediği; şizofreni tanılı melankolik özellikli depresyon öykü grubunun, şizofreni tanılı melankolik özellikli depresyon öyküsü olmayan gruba göre, İz Sürme Testi-B skorlarının anlamlı şekilde daha düşük olduğu, yani odaklanmış dikkat ve bilgi işleme hızı gibi nörobilişsel alanlardaki performanslarının daha iyi olduğu bulunmuştur. Yaşam boyu mani skorunun daha hafif şiddette negatif semptom ve bulgular ve daha hafif şiddette yapısal düşünce bozukluğu (özellikle de negatif düşünce bozukluğu) ile ilişkili bulunmuştur. Nörobilişsel fonksiyonlar açısından bulgular incelendiğinde; tanıdan bağımsız olarak, mani öyküsünün çalışma belleğinde minimal etki düzeyinde bir bozulmaya neden olmuş olabileceği bulunmuştur. Bu bulgu M-toplam skoru ve çalışma belleği (SCIP Sessiz harf tekrarlama testi) arasındaki negatif yönlü ilişki ile de desteklenmektedir. Mani ve hipomani kriterlerini karşılamayan ancak zayıf mani semptomları gösteren (mani riski var grubu) katılımcıların SCIP 'Sessiz harf tekrarlama test' performansı (çalışma belleği ile ilişkili) hangi ana tanı grubunda olduğuna göre değişmekte olup; şizofreni tanılı zayıf mani semptomları olan grup, şizofreni tanılı zayıf mani semptomları olmayan gruba göre SCIP 'Sessiz harf tekrarlama testinde'(çalışma belleği ile ilişkili) daha yüksek test performansı göstermiştir. Ek olarak, Şizofreni Grubu içinde mani skoru ve İz sürme Testi B (odaklanmış dikkat ve bilgi işleme hızı ile ilişkili) arasında negatif yönlü bir ilişki bulunmuştur. Sosyal biliş açısından değerlendirildiğinde; tanıdan bağımsız olarak, hastaların mani skoru arttıkça, sosyal bilişin 'sosyal bilgi' boyutunda daha iyi performans gösterdiği bulunmuştur. Mani skoru ile diğer sosyal biliş testleri arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Tanıdan bağımsız olarak, zayıf manik semptomları olan grup (mani riski var grubu) hipotezimizi destekler şekilde sosyal bilişin 'sosyal bilgi' boyutu açısından daha iyi performans göstermiştir. Temel nörobiliş alanlarında, Şizofreni Grubunun sürekli performans testi 'işleme hatası' açısından daha yüksek skor aldığı, yani daha kötü performans gösterdiğini, Şizoaffektif Bozukluk Grubunun ise 'tepki inhibisyonu' açısından daha kötü performans gösterdiği saptanmıştır. Diğer nörobilişsel testlerde (Stroop1-2, İz Sürme, CBT (ihmal hatası ve duyarlılık)) benzer performans bulunmuştur. Sosyal biliş açısından ise zihin kuramı ile ilişkili bir test olan 'gözlerden zihin okuma testinde şizoaffektif bozukluk grubu daha iyi performans göstermiştir. Yüzden duygu tanıma 'öfke duygusunu tanıma' açısından şizofreni grubu ve şizofreni grubu içinde de melankoli öyküsü olanlar daha iyi performans göstermiştir. Atıf stili ile ilgili İçsel, Kişisel ve Durumsal Atıflar Testi 'toplam pozitif içsel 'ortalama skorları incelendiğinde gruplar arasında Şizoaffektif Bozukluk Grubu lehine istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Diğer sosyal biliş alanlarında gruplar benzer performans göstermiştir. Sonuç: Melankoli skoru ile prognostik önemi olan; negatif belirtiler ve yapısal düşünce bozukluğu arasında negatif bir ilişki saptanması, melankolinin işlevselliği ve bazı nörobilişsel alanları ve sosyal biliş alanlarını pozitif yönde etkilemesi, şizofrenide melankolik depresyon öyküsünün olumlu prognostik bir faktör olabileceğine işaret etmektedir. Yaşam boyu mani skoru, daha az alanla ilişkili bulunmuştur. Mani skoru, daha hafif şiddette negatif semptom ve bulgular ve daha hafif şiddette yapısal düşünce bozukluğu (özellikle de negatif düşünce bozukluğu) ile ilişkili bulunmuştur. Nörobilişsel fonksiyonlar açısından bulgular incelendiğinde; tanıdan bağımsız olarak, mani öyküsünün çalışma belleğinde minimal etki düzeyinde bir bozulmaya neden olmuş olabileceği bulunmuştur. Şizofreni mani risk grubunun, şizofreni mani riski olmayan gruba göre; çalışma belleği, odaklanmış dikkat ve bilgi işlem hızı açısından daha iyi performans gösterdiği bulunmuştur. Zayıf manik semptomların sosyal biliş açısından 'sosyal bilgi' ile ilişkisi bulunmuştur. Çalışmamız şizofreni spektrumunda melankolik depresyon öyküsü, zayıf manik semptomlar ve mani öyküsünün (çok farklı affektif özellikleri) boyutsal ve kategorik bir yaklaşım eşliğinde işlevsellik-nörobiliş-sosyal biliş açısından inceleyen öncü bir çalışma olabilir. Bu konuyla ilgili daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Melankoli skoru, Mani skoru, Mani öykü grubu, Melankoli öykü grubu, Şizoaffektif Bozukluk Grubu, Şizofreni Grubu, nörobiliş, Sosyal biliş, Hastalık öncesi işlevsellik, Bireysel ve Sosyal işlevsellik

Zinneti Yağmur Dokuyan
Dokuz Eylül University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akıllı telefon bağımlılığının uyku kalitesi, yeme tutumu ve obezite ile ilişkisi

Amaç: Çalışmamızda akıllı telefon bağımlılığı ile uyku kalitesi, yeme tutumu ve obezite arasındaki ilişkilerin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Bu araştırma Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde tıp eğitimi görmekte olan gönüllü katılımcılar ile yürütülmüş olup, tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir çalışmadır. Araştırmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde aktif olarak öğrenim görmekte olan, 18- 30 yaşları arasında bulunan, en az son 6 aydır akıllı telefon kullanmakta olan, çalışmaya katılmayı kabul eden ve onam formunu imzalayan 407 gönüllü katılımcı dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara araştırmacılar tarafından geliştirilmiş, araştırmanın amacına uygun yarı- yapılandırılmış Sosyodemografi Veri Formu ile birlikte Akıllı Telefon Bağımlılığı Ölçeği- Kısa Form (ATBÖ-KF), Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKI), Yeme Tutumu Testi (YTT-40) uygulanmıştır. Katılımcıların boy ve kilosu öz bildireme dayalı olarak kaydedilmiştir. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 21,15±2,17 yıl olup, %49,9'u (n=203) kadındır. Katılımcıların %45,9'unda akıllı telefon bağımlılığı saptanmıştır. Çalışmamızda akıllı telefon bağımlılığı olan kişilerin PUKİ ölçeği toplam puanlarının ortanca değerinin, akıllı telefon bağımlılığı olmayan kişilerin ortanca değerine göre anlamlı şekilde yüksek olduğu görülmüştür (p<0,001). Akıllı telefon bağımlılığı bulunan katılımcılarda YTT-40 puanları yüksek bulunmuş olsa da anlamlı olarak fark saptanmamıştır (p=0.061). Akıllı telefon bağımlılığı olan ve olmayan katılımcıların VKİ'leri benzer saptanmıştır (p=0,290). Katılımcılar VKİ'ye göre normal ve obez olarak gruplara ayrılıp karşılaştırma yapıldığında, PUKİ, YTT-40 ve ATBÖ-KF puanları benzer saptanmıştır (sırayla; p=0,674; p=0,511; p=0,362). Yapılan lojistik regresyon analizinde, kronik fiziksel hastalık olmaması (p=0,043 ,OR=1,952), psikolojik hastalık olması (p=0,035 ,OR=1,911), günlük ortalama internet kullanım süresi (p<0,001 ,OR=1,251), günlük ortalama akıllı telefon kullanım süresi (p<0,001 ,OR=1,475), günlük ortalama sosyal medya kullanım süresi (p<0,001 ,OR=1,860), kötü uyku kalitesi (p=0,002 ,OR=1,113), kötü yeme tutumu (p=0,009 ,OR=1,022) akıllı telefon bağımlılığı ile ilişkili saptanmıştır. Sonuçlar: Üniversite öğrencilerinin neredeyse yarısında akıllı telefon bağımlılığı olduğu, akıllı telefon bağımlılığı olanlarda uyku kalitesinin bozuk olduğu söylenebilir. Akıllı telefon bağımlılığının kötü uyku kalitesi ve kötü yeme tutumu ile ilişkisi olduğu ancak obezite ile ilişkisi olmadığı söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Akıllı telefon bağımlılığı, uyku bozukluğu, yeme bozukluğu, obezite

Deniz Dolaş
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na 2014 ile 2019 yıllarındaki yataklı servis ve acil servis biriminden gelen konsültasyonların ve sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, 2014 yılı ile 2019 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na hastane yataklı servislerinden ve acil servis biriminden gelen konsültasyonlarda yıllara göre istenme nedenleri, konsülte edilen hastaların mevcut tanıları ile psikiyatrik tanılarının birlikteliği, konulan ön tanılar, hastaya psikiyatrik yaklaşım, verilen tedavi önerileri ya da diğer önerilerin detaylı olarak karşılaştırılması yapılarak; yıllara göre değişim olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Metot: Çalışma Dokuz Eylül Üniversitesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Çalışmada 2014 yılındaki konsültasyon istemi yapılmış olan grup 2554, 2019 yılındaki grup ise 2794 olgudan oluşmaktadır. Sosyodemografik bilgilerin, geçmiş psikiyatri izleminin, konsültasyon istenmiş olan birimlerin, primer çıkış tanılarının, psikiyatrik tanılarının, istem nedenlerinin, konsültasyon sonucu yönlendirme ve ilaç önerilerinin, konsültasyon oranlarının, intihar girişiminin ve kendine zarar verme davranışlarının istatistiği yapılmıştır. Bulgular: Kadınların erkeklerden daha çok konsülte edildiği saptanmıştır. 2019 yılında 2014 yılına göre acil serviste daha düşük oranda, diğer servislerde ise daha yüksek oranda hastanın konsülte edildiği saptanmıştır. Acil servisten en sık intihar girşimi ya da düşüncesi, diğer servislerden ise tedavi sırasında psikiyatrik bozukluk ya da belirtilerin ortaya çıkması nedenli konsültasyon istemi yapıldığı saptanmıştır. Yataklı servislerden konsülte edilen hastalarda en sık primer tanısı malignite olanların konsülte edildiği saptanmıştır. 2014 yılında en sık depresif bozukluklar grubundan tanıların konulduğu, 2019 yılında ise nörobilişsel bozuklar grubundan tanıların en sık konulduğu saptanmıştır. Her iki yılda da dahili servislerden gelen konsültasyon oranlarının cerrahiden daha yüksek oranda olduğu, deliryum tanısı alanların daha yüksek yaş ortalamasına sahip oldukları saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda 2019 yılında 2014 yılına göre konsülte edilen hastaların yatan toplam hasta sayısına oranının daha yüksek olduğu; alt gruplarda acil ve yoğun bakım servislerinde düşme, cerrahi ve dahili servislerin oranlarında yükselme olduğu saptanmıştır

Acil servis-psikiyatriKendine zarar verme davranışı
Halid Esad Yavaş
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni hastalarına uygulanan ve hasta yakınlarının gözlemlerinin de değerlendirildiği yapısal düşünce bozukluğu ölçeğinin Türkçe güvenilirlik ve geçerlilik çalışması

Amaç: Yapısal düşünce bozukluğu uzun zamandır araştırmacıların dikkatini çekmektedir. Bunun temel nedenleri düşünce bozukluklarının psikiyatrik hastalıkların temel belirtilerinden biri olarak kabul görmesi, bu belirtileri direkt etkilemesi ve hastalığın gidişatı üzerinde önemli etkisinin olmasıdır. Çalışmadaki gayemiz 2008 yılında Alvaro Barrera tarafından oluşturulan Formal Thought Disorder Scale-Self/Other (FTDS-S/O)-Yapısal Düşünce Bozukluğu Ölçeği-Hasta/Hasta Yakını (YDBÖ-H/HY) ölçeklerinin şizofreni hastalarına uygulanarak Türkçe güvenilirlik ve geçerlilik uygulamasının hayata geçirilmesidir. Yöntem: Araştırmamız DSM-V kriterlerine göre şizofreni tanısını karşılayan 80 hasta, hasta yakını olan 37 kişi ve 40 sağlıklı kontrol katılımcısı içermektedir. Tüm katılımcılara Olgu Rapor Formu verilmiştir. Hasta grubuna YDBÖ-H, SAPS (Pozitif Semptomları Değerlendirme Ölçeği) ve SANS (Negatif Semptomları Değerlendirme Ölçeği) testleri uygulanmıştır. Hasta yakınlarına da özbildirim temelli YDBÖ-HY uygulanmıştır. Güvenilirlik için iç tutarlılık, sınıf içi tutarlılık, test-yeniden test değerlendirilmiş olup, madde-toplam madde korelasyonu incelenmiştir. Geçerlilik analizinde benzer ölçek geçerliliği için SAPS ölçeği ve alt ölçeği olan pozitif yapısal düşünce bozukluğu maddeleri ile SANS ölçeği ve alt ölçeği olan aloji toplam puanları değerlendirilmiştir. Ayrıca ölçeklerde faktör analizi yapılmıştır. Ölçeğin ayırt ediciliğinin değerlendirilmesi için 40 sağlıklı gönüllü alınmıştır. Tüm verilerin istatistiksel analizinde anlamlılık düzeyi p<0.05'tir. Bulgular: Güvenilirlik çalışmasında YDBÖ-H'nin Cronbach alfa değeri 0.939 olarak ölçülmüştür. YDBÖ-H'nin sınıf içi korelasyon katsayısı 0.975 olarak tespit edilmiştir. Test-yeniden test analizinde YDBÖ-H'nin korelasyon katsayısı 0.965 olarak ölçülmüştür. Madde-toplam puan korelasyonunda YDB Ölçeğinin maddeler arası korelasyonu 0.266 ile 0.757 arası değişmekteydi. Faktör analizinde ölçeğin iki faktörlü yapıya sahip olduğu tespit edilmiştir. Alt faktörler negatif yapısal düşünce bozukluğu ve pozitif yapısal düşünce bozukluğudur. YDBÖ-H formunda faktör 1 toplam varyansın %30.0'unu, faktör 2 ise %18.0'ini açıklamaktadır. Benzer ölçek geçerliliği analizinde ölçeğimizle beraber alt ölçeklerimizin (Negatif YDB ve Pozitif YDB); SAPS formunun alt ölçeği olan pozitif yapısal düşünce bozukluğu maddeleri (SAPS-Pozitif YDB) ve SANS formunun alt ölçeği olan aloji maddeleri (SANS-Aloji) ile olan korelasyonları incelenmiştir. YDBÖ-H'nin SAPS-Pozitif YDB alt ölçeği ile olan korelasyon katsayısı 0.609, SANS-Aloji alt ölçeği ile olan korelasyon katsayısı 0.548 olarak ölçülmüştür. YDBÖ-H'nin Negatif YDB Alt Ölçeği ile SANS-Aloji alt ölçeği arasındaki korelasyon katsayısı 0.523, Pozitif YDB Alt Ölçeği ile SAPS-Pozitif YDB alt ölçeği ile korelasyon katsayısı ise 0.525 olarak ölçülmüştür. Ayırt edici geçerlilik analizinde YDBÖ-H, Negatif YDB Alt Ölçeği ve Pozitif YDB Alt Ölçeği ortalamaları hasta ve sağlıklı grupta karşılaştırılmış olup tüm değerlerin hasta grupta istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu görülmüştür (p<0.001). ROC analizinde eğri altında kalan alan toplam ölçek puanının 0.890'ıdır.Toplam ölçek puanı için kesim değeri ise ≥16 olarak saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışmayla dilimize kazandırdığımız, Barrera A.'nın geliştirmiş olduğu 'Şizofreni Hastalarında Yapısal Düşünce Bozukluğu Ölçeği-Hasta/Hasta Yakını; Barrera Formal Thought Disorder-Self/Other' ölçeklerinin güvenilirlik ve geçerlilik düzeylerinin oldukça yüksek olduğu gösterilmiştir.

DüşünceDüşünme yapısıGüvenilirlik ve geçerlilik+6
Taner Buğra Tan
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Depresyonda afektif sinirbilim kişilik profillerinin dayanıklılık ile ilişkisi

Çalışmanın amacı, afektif sinirbilim kişilik profilleri ile psikolojik dayanıklılık arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bu araştırma, Akdeniz Üniversitesi hastanesi psikiyatri polikliniğinde yapılmış, kesitsel tipte bir araştırmadır. Çalışmaya DSM-5 tanı kriterlerine göre majör depresyon tanısı almış, en az 3 aydır remisyonda olan, ek psikiyatrik ve nörolojik tanısı olmayan, 18-65 yaş arası, okur-yazar, çalışmaya gönüllü 75 hasta alındı. DSM-5 tanı kriterlerine göre çalışmaya alındığı dönemde psikiyatrik veya nörolojik hastalık tanısı olmayan gönüllü 75 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırma verilerinin toplanmasında Afektif Sinirbilim Kişilik Ölçeği, Yetişkinler için Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği ve araştırmacılar tarafından hazırlanan sosyodemografik veri formu kullanılmıştır. Araştırma sonucunda, psikolojik dayanıklılık düzeyini Üzüntü ve Bakım kişilik profillerinin yordadığı bulunmuştur. Bakım puanları arttıkça ve Üzüntü puanları azaldıkça, dayanıklılık artmaktadır. Buna ek olarak Oyun ve Maneviyat sistemlerinin dayanıklılığın alt boyutları ile pozitif ilişkileri olduğu bulunmuştur. Korku ve Öfke profilleri yüksek olan kişilerinse dayanıklılık alt boyutlarında düşüklük görülmüştür. Bu sonuçlar literatürde kabul gören kişilik özelliklerinin psikolojik dayanıklılığı etkilediği görüşü ile uyumludur. Psikolojik dayanıklılığı daha iyi anlamak, tanımlamak ve geliştirici müdahalelerde bulunmak için bu konuda daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

Metehan Kopan
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metamfetamin kullanım bozukluğu ve erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu birlikteliği ve klinik etkileri

Çalışmamızın amacı, Metamfetamin Kullanım Bozukluğu olan kişilerde Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu birlikteliğinin ve olası klinik etkilerini araştırmaktır. Bu araştırma, Akdeniz Üniversitesi Alkol ve Madde Bağımlılığı Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde (AMBAUM) yapılmış, kesitsel tipte bir çalışmadır. Çalışmaya DSM-5 tanı kriterlerine göre Madde Kullanım Bozukluğu tanısı almış, psikotik veya manik semptomları olmayan, ek nörolojik rahatsızlığı olmayan, okuryazar,18-65 yaş arası, çalışmaya katılmaya gönüllü 78 MKB ve 78 MDMKB hastası alındı. DSM-5 tanı kriterlerine göre psikiyatrik veya nörolojik hastalık tanısı olmayan gönüllü 78 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara yüz yüze soru cevap şeklinde araştırmacı tarafından geliştirilmiş sosyodemografik formu, SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği (SF-36), Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Kendi Bildirim Ölçeği (ASRS), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD), Barratt Dürtüsellik Ölçeği -11 Kısa Formu (BDÖ-11), DSM Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme-5 Klinisyen Versiyonu (SCID-5-CV) uygulanmıştır. Çalışmamızda, Metamfetamin kullanımını yordayıcı faktörler incelendiğinde DEHB tanısının olması, DEHB tanısını yordayıcı faktörlere bakıldığında ise metamfetamin kullanım bozukluğu ile anlamlı ilişki saptanmıştır. Çalışmamızdaki önemli bir bulgumuz, MKB ve MDMKB arasında DEHB açısından anlamlı bir fark bulunmamakla birlikte, MKB ile MDMKB olan kişiler arasında BDÖ skorları açısından MKB grubunda daha yüksek olacak şekilde anlamlı bir fark olduğu bulunmuştur, bu ölçeğin değerlendirdiği semptomların DEHB semptomları ile örtüşmesi MKB olan kişilerde DEHB semptomları ve klinik etkileri açısından dikkatli olunması gerektiğini göstermektedir.

Ahmet Öztaş
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreninin eşlik ettiği ve etmediği obsesif kompulsif bozukluk hastalarında sosyal biliş, empati ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Amaçlar: Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) kişinin toplumsal etkinlikler ve ilişkilerinde önemli derecede bozulmaya neden olan bir hastalıktır. Şizofreni hastalarında ise Obsesif kompulsif (OK) belirtiler ve OKB yaygınlığı genel popülasyona göre çok daha yüksektir. Sosyal biliş, sosyal etkileşimin altında yatan zihinsel süreçleri ifade eder ve OKB hastalarında son yıllarda önemli bir çalışma hedefi haline gelmiştir. Sosyal bilişin OKB hastalarındaki bozulmuş sosyal işlevselliğe katkıda bulunabilecek süreçler olduğu ifade edilmektedir. Bu kişilerin başkalarının niyet ve düşüncelerini yanlış kavradıklarından dolayı günlük yaşamda güçlük yaşayabilecekleri düşünülmektedir. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda şizofreninin eşlik ettiği ve etmediği OKB hastalarının sosyal biliş becerileri karşılaştırılmamıştır. Amacımız şizofreninin eşlik ettiği ve etmediği OKB hastalarının sosyal biliş ve empati düzeylerinin karşılaştırılması ve bu hasta gruplarında sosyal biliş, empati ve yaşam kalitesinin; OK belirti şiddeti ve içgörü düzeyleri ile olan ilişkilerinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Çalışmamıza OKB tanısı konmuş 27 hasta (OKB grubu), şizofreni ile birlikte OKB tanısı konmuş 22 hasta (OKB+şizofreni grubu) ve 27 sağlıklı birey (kontrol grubu) alınmıştır. Hastalarla iki oturum halinde görüşme yapılmıştır. İlk görüşmede DSM-5 İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme-Klinisyen Versiyonu (Structured Clinical Interview for DSM-5, Clinician Version, SCID-5/CV) ile hastaların tanıları kesinleştirilmiştir ve Yale-Brown Obsesyon ve Kompulsiyon Ölçeği (YBOKÖ), Hamilton Depresyon Ölçeği (HAMD), Hamilton Anksiyete Ölçeği (HAMA) ve Brown İnançların Değerlendirilmesi Ölçeği (BİDÖ) uygulanmıştır. İkinci görüşmede sosyal bilişi değerlendiren Dokuz Eylül Zihin Teorisi Ölçeği (DEZİTÖ) ve Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT) uygulanmıştır. Ardından özbildirime dayalı olan Empati Ölçeği (EÖ) ve Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği (World Health Organization Quality of Life-BREF, WHOQOL-BREF) tamamlamaları istenmiştir. Bulgular: OKB+şizofreni grubu ile OKB grubu arasında, OK belirti şiddeti, depresyon ve anksiyete şiddeti ve yaşam kalitesi açısından fark bulunmadı. OK belirtilere yönelik içgörü bakımındanOKB+şizofreni grubunun BİDÖ puanları OKB grubundan anlamı olarak daha yüksek saptanmıştır. Hasta ve sağlıklıların DEZİTÖ ve GZOT ölçek puanları karşılaştırılmıştır. DEZİTÖ toplam ve GZOT toplam puanlarında kontrol grubu her iki hasta grubundan, OKB gurubu da OKB+şizofreni grubundan yüksek puan almıştır. OK belirti şiddetindeki artış ile OKB grubunda, DEZİTÖ empatik anlayış alt ölçek puanlarındaki azalma arasında, OKB+şizofreni grubunda ise DEZİTÖ metafor kavrama alt ölçek puanlarındaki azalma arasında ilişki bulunmuştur. Sonuçlar: Sosyal biliş yetilerinin kontrol grubunda her iki gruptan daha iyi olduğu, OKB grubunda da OKB+şizofreni grubundan daha iyi olduğu ön plana çıkmaktadır. Sosyal bilişin OK belirti şiddeti ile, anksiyete ve depresyon düzeyleri ile, içgörü düzeyleri ile ve yaşam kalitesi ile ilişkili olduğunu saptanmıştır. Çalışmamız OKB hastaları ile şizofreninin eşlik ettiği OKB hastalarını sosyal biliş açısından sağlıklı kontroller ile de karşılaştırarak değerlendiren ilk çalışmadır ve OKB hastalarında şizofreni eştanısı olduğunda sosyal bilişin şizofreni eştanısı olmayan OKB hastalarına göre daha fazla bozulduğunu, yaşam kalitesinin ise değişmediğini göstermiştir.

EmpatiObsessif kompülsif bozuklukSosyal biliş+2
Nihat Uçar
İstanbul University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni ve sigara bağımlılığı

Giriş ve Amaç: Çalışmanın amacı, şizofreni ve sigara bağımlılığı arasındaki ilişkiyi incelemektir. Yöntem: Bu araştırma, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'nde yapılmış olup kesitsel tipte bir araştırmadır. Çalışmaya DSM-5 tanı kriterlerine göre şizofreni tanısı almış, ek psikiyatrik ve nörolojik tanısı olmayan, alkol ve madde kullanım bozukluğu olmayan, 18-65 yaş arası, okur-yazar, çalışmaya gönüllü 80 hasta alındı. 40 hasta sigara içen şizofreni hastası iken 40 hasta sigara içmeyen şizofreni hastası olarak seçildi. Araştırma verilerinin toplanmasında Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), Montreal Bilişsel Değerlendirme Testi (MoCA), Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi (FNBT) ve araştırmacılar tarafından hazırlanan Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu kullanılmıştır. Bulgular: Katılımcıların medyan yaşı 36(30-44) yıl olup %50'si (n=40) kadındır. Sigara içen hastalarda ortalama sigara içme miktarı 22,88±17,15 paket/yıldır. FNBT' ye göre sigara içenlerin %35'i çok yüksek, %27.5'i yüksek şiddette bağımlılık kategorisindedir. PANSS pozitif belirtiler skoru, PANSS negatif belirtiler skoru, PANSS genel psikopatoloji skoru, PANSS toplam skoru, "Yönelim bozukluğu" dışındaki tüm madde skorları, sigara içen hastalarda, sigara içmeyenlere göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksektir. Sigara içmeyen hastaların MoCA skorları, sigara içen hastalara göre anlamlı şekilde yüksektir. Çok değişkenli lojistik regresyon analizine göre, PANSS toplam skoru (OR: 1,275, %95 Cl: 1,121-1,450; p<0,001) sigara kullanımı için bağımsız risk faktörüdür. MoCA'yı yordayan faktörler için yapılan lineer regresyon analizinde; PANSS pozitif belirtiler skoru (t=-7,062; p<0,001; 0,625 kat), PANSS negatif belirtiler skoru (t=-8,103; p<0,001; 0,676 kat), PANSS genel psikopatoloji skoru (t=-8,144; p<0,001; 0,678 kat) ve PANSS toplam skoru (t=-8,736; p<0,001; 0,703 kat) anlamlı ilişkilidir. Sonuçlar: Sigara içen şizofreni hastalarında hastalık şiddetinin daha yüksek, bilişsel işlevlerin daha düşük olduğu, PANSS toplam skorunun sigara içme davranışı için bağımsız bir risk faktörü olduğu ve hastalık şiddeti ile bilişsel işlevlerin ilişkili olduğu söylenebilir. Şizofreni ve sigara bağımlılığı arasındaki ilişkiyi daha iyi anlamak, tanımlamak ve geliştirici müdahalelerde bulunmak için bu konuda daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Sigara, Bağımlılık, Bilişsel İşlevler, Psikopatoloji

Ege Tilgen
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite hastanesinde konsültasyon-liyezon psikiyatrisi polikliniğine ayaktan yönlendirilen hastaların sosyodemografik ve klinik özellikleri ile başvuru gerekçeleri ve takip süreçlerinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Konsültasyon-Liyezon Psikiyatrisi (KLP) polikliniğine farklı tıbbi branşlardan yönlendirilen hastaların sosyodemografik ve klinik özellikleri, başvuru nedenleri, tanı dağılımları, yönlendirilme gerekçeleri ve izlem süreçleri kapsamlı biçimde değerlendirilmiştir. Toplam 1028 hastanın yaş ortalaması 50,5 olup, %61,3'ü kadındır. Hastaların %50,1'i daha önce psikiyatriye hiç başvurmamışken, bu oran onkoloji hastalarında %68,2 olarak bulunmuştur. En sık bildirilen başvuru nedenleri depresif belirtiler (%18,7) ve anksiyete semptomlarıdır (%18,1). DSM-5 tanı dağılımında en yaygın tanılar depresif bozukluklar (%29,0) ve anksiyete bozuklukları (%23,8) olarak saptanmıştır. Hastaların %86,1'ine psikiyatrik izlem önerilmiş; ancak %54,8'i planlanan kontrol randevularına katılmamıştır. Takibe alınan ve düzenli olarak kontrole gelen 400 hastanın %63,3'ünde, onkoloji hastalarının ise %77,8'inde üç ay sonunda klinik olarak anlamlı düzeyde iyileşme gözlenmiştir. Buna karşın, onkoloji hastalarının %68,8'i poliklinik kontrollerine devam etmemiştir. Bu bulgular, fiziksel hastalık yükünün poliklinik başvurularını zorlaştırabileceğini; ancak planlanan randevulara, düzenli olarak katılım sağlandığında klinik açıdan anlamlı bir iyileşme elde edilebileceğini göstermektedir. Yönlendirmelerin %45,4'ü nöroloji polikliniğinden yapılmıştır. Bu yüksek oran, bilişsel değişiklikler, davranışsal bozukluklar ve konversif belirtiler gibi psikiyatrik semptomlarla örtüşen başvuru nedenlerinin nöroloji pratiğinde daha sık görülmesiyle ilişkilidir. Konsültasyon istemlerinin yaklaşık yarısında (%52,7), istem gerekçesi ile psikiyatrik değerlendirme bulguları örtüşmektedir. Olguların %34,4'ünde ruhsal belirti saptanmakla birlikte, istem gerekçesi ile klinik bulgular arasında uyum saptanmamıştır. %12,8'inde ise belirgin bir konsültasyon endikasyonu bulunmaksızın yönlendirme yapılmıştır. Bu durum, istem formlarının yeniden yapılandırılması ve sürece entegre edilecek kısa süreli klinik farkındalık eğitimlerinin, yönlendirme kalitesini artırabileceğini düşündürmektedir. Bu çalışma, KLP polikliniğine yönlendirilen hasta grubunda ilk başvuru oranlarının yüksekliğine, izlem sürekliliği ile klinik yanıt arasındaki ilişkiye ve konsültasyon süreçlerinde karşılaşılan sistemsel zorluklara dikkat çekmektedir. KLP'nin işlevselliğinin artırılabilmesi için, konsültasyon taleplerinin daha tutarlı ve yerinde yapılmasını sağlayacak düzenlemeler ile hastaların önerilen kontrol randevularına düzenli katılımını artırmaya yönelik yapısal düzenlemelerin geliştirilmesi önerilmektedir.

Fatma İlhan
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozuklukta fibroblast büyüme faktörü-2 (FGF-2) ve fibroblast büyüme faktörü-9 (FGF-9) düzeyleri

Bipolar bozukluk (BB); akut duygudurum dönemleri (manik, hipomanik, depresif veya karma) bulunan ve akut dönemler arası şikayetlerin olmadığı veya eşik altı belirtilerin bulunduğu kronik, ataklarla seyreden psikiyatrik bir hastalıktır. Fibroblast Büyüme Faktörlerinin (FGF'lerin) duygudurum bozukluklarındaki rolüne olan ilgi, ölüm sonrası insan örneklerindeki gözlemlere dayanarak 10 yıldan fazla bir süre önce başlamıştır. O zamandan beri, hem insan çalışmalarında hem de hayvan modellerindeki çok sayıda kanıt bir araya gelerek FGF ailesinin birçok nöropsikiyatrik hastalığa sebep olabileceğini düşündürmüştür. Çalışmamızın amacı, Bipolar Bozukluk (BB) ile takipli hastalarda FGF-2 ve FGF-9 düzeylerinin sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması ve bu moleküllerin atak için (manik/depresif) bir biyobelirteç olup olamayacağının ortaya koyulmasıdır. Çalışmaya, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği ve Polikliniği'ne başvuran ve DSM-5 tanı ölçütlerine göre BB tanısı almış 121 hasta (47 ötimik, 37 manik, 37 depresif) dahil edilmiştir. Hastalarla benzer sosyodemografik özelliklere sahip 67 sağlıklı kontrol alınmıştır. Sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D), Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ) ve DSM-5 Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme-Klinik Versiyonu (SCID-5-CV) uygulanmıştır. Tüm katılımcılardan 8-12 saat açlık sonrası FGF-2 ve FGF-9 düzeyleri için periferik kan alınmıştır. Hastaların yaş ortalaması 41,11±12,05 yıl, sağlıklı kontrollerin yaş ortalaması 41,12±9,18 yıldır. Hastaların %55,4'ü, sağlıklı kontrollerin %58,2'si kadındır. Hasta atak (manik+depresif) grubunda FGF-2 düzeylerinin, hem ötimik hasta grubuna göre, hem de kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük düzeylerde olduğu, buna karşın ötimik hasta grubu ve kontrol arasındaki farkın anlamlı olmadığı saptanmıştır. Hasta atak (manik+depresif) grubunda FGF-9 düzeylerinin, ötimik hasta grubuna göre anlamlı derecede düşük düzeylerde olduğu, kontrol grubuna göre yine düşük düzeyde olsa da istatistiksel olarak anlamlı bir farkın bulunmadığı, ötimik hasta grubu ve kontrol grubu arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptanmıştır. Manik hastalarda ve depresif hastalarda FGF-2 ve FGF-9 düzeyleri benzer saptanmıştır. ROC analizi yapıldığında; atak grubunda (depresyon+mani) FGF-2 için kesim (cut-off) değeri ≤26,83 pg/mL, sensitivite %56,8, spesifite %74,6, PPD %71,2, NPD %61,0, ROC eğrisi altındaki alan±standart hata=0,646±0,046 olarak saptanmıştır. FGF-9 için ise kesim (cut-off) değeri ≤24,15 pg/mL, sensitivite %71,6, spesifite %50,7, PPD %61,6, NPD %61,8, ROC eğrisi altındaki alan±standart hata 0,599±0,048 olarak saptanmıştır. Sonuç olarak FGF-2 ve FGF-9'un BB'da depresif ya da manik atak için bir biyobelirteç olabileceği, özellikle belli kesim noktalarında atak tahmini için kullanılabileceği söylenebilir. Çalışmamız BB grubunda FGF-2 ve FGF-9'u birlikte değerlendiren ilk çalışma olup, FGF'lerin BB etiyolojisindeki yerini belirlemek için daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Bipolar Bozukluk, İki Uçlu Duygudurum Bozukluğu, Fibroblast Büyüme Faktörü (FGF), FGF-2, FGF-9

Betül Keskin
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rehabilitasyon hizmeti alan şizofreni hastalarında içgörü, içselleştirilmiş damgalanma, benlik saygısı ve sosyal işlevsellik

Çalışmamızın amacı, rehabilitasyon hizmeti alan şizofreni hastalarında içgörü, içselleştirilmiş damgalanma, benlik saygısı ve sosyal işlevsellik düzeylerini incelemek; bu grubu, rehabilitasyon hizmetlerinden yararlanmayan şizofreni hastalarıyla karşılaştırarak düzenli rehabilitasyonun bu değişkenler üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Bu çalışma, kesitsel ve vaka-kontrol deseninde planlanmıştır. Çalışmaya, DSM-5 tanı kriterlerine göre şizofreni tanısı almış, klinik remisyon ölçütlerini sağlayan, Akdeniz Üniversitesi Psikiyatri Gündüz Hastanesi'nde rehabilitasyon programlarına düzenli devam eden 35 hasta ve aynı tanı ile herhangi bir tür rehabilitasyon müdahalesine katılmadan ayaktan takip edilen 35 hasta dahil edilmiştir. Toplam 70 katılımcı ile çalışma yürütülmüştür. Araştırmanın verilerinin toplanmasında Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği (RHİDÖ), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ), İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme Ölçeği (İÜBDÖ), Kişisel ve Sosyal Performans Ölçeği (KSPÖ) ve araştırmacılar tarafından hazırlanan sosyodemografik veri formu kullanılmıştır. Yaş ortalaması rehabilitasyon alan grupta 40,91±9,49 yıl, rehabilitasyon almayan grupta 40,46±9,06 yıldır (p=0,837). Rehabilitasyon alan grupta PANSS negatif sendrom boyutu skoru (p=0,004), RHİDÖ total skoru (p=0,007), RHİDÖ sosyal geri çekilme boyutu (p=0,006), RHİDÖ damgalanmaya karşı direnç boyutu (p=0,008) anlamlı olarak düşüktür. Rehabilitasyon alan grupta KSPÖ skoru (p<0,001) ve RBSÖ skoru (p=0,040) anlamlı olarak yüksektir. Rehabilitasyon süresi ile KSPÖ skoru (r=0,482; p=0,003), RHİDÖ algılanan ayrımcılık boyutu skoru (r=-0,509; p=0,002) ve RBSÖ skoru (r=0,526; p=0,001) arasında korelasyon saptanmıştır. Lineer regresyon analizine göre; KSPÖ skoru ile ilişkili faktörler, rehabilitasyon programına katılım (p<0,001), rehabilitasyon süresinin 12 ayın üzerinde olması (p=0,020), rehabilitasyon süresi (p=0,006), PANSS toplam skoru (p<0,001), PANSS negatif sendrom skoru (p<0,001), PANSS genel psikopatoloji skoru (p<0,001), İÜBDÖ puanı (p<0,001), RHİDÖ total skoru (p<0,001), RHİDÖ yabancılaşma boyutu (p=0,017), RHİDÖ kalıp yargıların onaylanması (p=0,014), RHİDÖ algılanan ayrımcılık skoru (p=0,019), RHİDÖ sosyal geri çekilme skoru (p<0,001), RHİDÖ damgalanmaya karşı direnç skoru (p=0,005) ve RBSÖ skoru (p<0,001) olarak sayılabilir. Bu çalışmanın bulguları, şizofreni tanılı bireylerde rehabilitasyon müdahalelerinin yalnızca semptom kontrolünü sağlamakla sınırlı kalmayıp, içgörü, benlik saygısı ve sosyal işlevsellik gibi psikososyal değişkenler aracılığıyla fonksiyonel ve bireysel iyileşme üzerinde de olumlu etkiler sağladığını ortaya koymaktadır. Uğraş terapisi, sosyal beceri eğitimi grup terapileri gibi psikososyal yaklaşımların sürdürülebilir biçimde uygulanmasının; içselleştirilmiş damgalanmayı azaltma, benlik saygısını güçlendirme ve sosyal işlevsellik alanında iyileşme sağlama açısından etkili olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar, rehabilitasyon hizmetlerinin klinik ve toplumsal düzeyde önemini vurgulamaktadır. Bu nedenle, rehabilitasyon müdahalelerinin etkinliğini değerlendirmeye yönelik çalışmaların artırılması ve bu alanda kanıta dayalı verilerin oluşturulması; toplum temelli ruh sağlığı hizmetlerinin sürekliliği ve yaygınlaştırılması açısından önem taşımaktadır.

Burçin Özkaya
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tedaviye yanıt veren ve vermeyen şizofreni hastaları ve kardeşlerinde nörolojik silik belirtilerin, negatif ve bilişsel belirtiler ile ilişkisi

Amaçlar: Nörogelişimsel bir bozukluk olduğu düşünülen şizofrenide motor disfonksiyon yaygın olarak bulunur. Birincil motor anormalliklerden olan nörolojik silik belirtiler (NSB), hastaların etkilenmemiş kardeşlerinde de tespit edilen, endofenotip adayı olduğu düşünülen minör motor ve duyusal anormalliklerdir. Yapılan çalışmalarda NSB'nin tedaviye dirençle, negatif ve bilişsel belirtilerle ilişkili olduğu öne sürülmüştür. Bu çalışmanın amacı tedaviye dirençli ve yanıtlı şizofreni hastaları ve kardeşlerinde NSB'yi karşılaştırmak, NSB'nin sosyodemografik ve klinik değişkenlerle, premorbid uyumla, işlevsellikle, negatif ve bilişsel belirtilerle ilişkisini incelemektir. Hastalar ve Yöntemler: Çalışmaya 30 tedaviye dirençli (TRS), 30 tedaviye yanıtlı şizofreni (non-TRS) hastası, hastaların 37 sağlıklı biyolojik kardeşi ve 30 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Bütün katılımcılara Nörolojik Değerlendirme Ölçeği (NES) ve İşlevselliğin Genel Değerlendirilmesi (GAF) uygulanmıştır. Hastalar ayrıca Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği (BPRS), Kısa Negatif Belirti Ölçeği (BNSS), Negatif Belirtiler Öz-değerlendirme Ölçeği (SNS), Klinik Global İzlenim-hastalık şiddeti Ölçeği (CGI-s), Premorbid Uyum Ölçeği-çocukluk çağı (PAS), İz Sürme Testi A ve B, Rakam Sembol Kodlama Testi, İleri ve Geri Sayı Menzili Testi, Simpson-Angus Ölçeği (SAS), Barnes Akatizi Değerlendirme Ölçeği ve Anormal İstemsiz Hareketler Ölçeği (AIMS) ile değerlendirilmiştir. Bulgular: NSB'nin şizofreni hastalarında kardeşlerinden, kardeşlerinde sağlıklı kontrollerden daha yaygın olduğu bulunmuştur. NES Toplam puanı, NES Duyusal Entegrasyon ve NES Diğer Belirtiler alt ölçek puanları TRS'de non-TRS'ye kıyasla anlamlı yüksek saptanmıştır. Yüksek NSB seviyeleri, yüksek hastalık şiddeti, daha fazla genel psikopatoloji, zayıf premorbid uyum, daha kötü işlevsellik, daha fazla negatif belirti ve daha kötü bilişsel performansla ilişkili bulunmuştur. NES Duyusal Entegrasyon ve Diğer Belirtiler, özellikle tedaviye direnç, negatif belirtiler ve çocukluk çağı premorbid uyum ile yakın ilişkili görünmektedir. Sonuçlar: NSB, şizofreni için potansiyel bir endofenotipik belirteç adayıdır. NSB muayenesi, klinisyenlere tedavi yanıtı veya dirençle ilgili ipucu verebilir. TRS, şizofrenideki beyin devreleri anormalliğinin daha şiddetli olduğu bir formu temsil edebilir, bu da yüksek NSB seviyeleri ile arasındaki ilişkiyi açıklayabilir. NSB, negatif ve bilişsel belirtiler ile de ilişkilidir.

Belirti ve semptomlarBilişBilişsel işlevler+5
Sibel Elmas
İstanbul University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni hastaları ve sağlıklı kardeşlerinde konuşmanın yapısının ve fonetik özelliklerinin klinik özellikler ile karşılaştırılması

Giriş: Şizofreni; halüsinasyon, hezeyan ve dezorganizasyon gibi pozitif semptomlar olarak sınıflanan psikotik semptomlar, negatif semptomlar olarak tanımlanan motivasyonel ve kognitif bozukluklar şeklinde görülen, erken beyin gelişiminin heterojen genetik ve nörobiyolojik mekanizmalar ile etkilendiği kronik bir psikiyatrik hastalıktır. Psikiyatride dil araştırmaları konusunda en çok ilgi çeken tanı gruplarından biri şizofrenidir. Hastalığın tanımlandığı erken yıllarda dahi dildeki bozulmalar dikkat çekmiş, hastaların konuşma örneklerine hastalığın tanımlandığı ilk metinlerde yer verilmiştir. Şizofrenide konuşma genellikle düzensiz ve kaotiktir. Şizofrenide duraklama sayı ve süresinde uzama, konuşma temposunda, ses perde ve yoğunluk değişkenliğinde azalma şeklinde farklı bozulmalar tespit edilmiş, bunlar özellikle negatif belirtiler ile ilişkilendirilmiştir. Sinirbilim araştırmalarında yüzyılı aşkın bir dönemde şizofreni tanı, tedavi ve takibinde kullanılabilecek güvenilir, tekrarlanabilir, klinik ile ilişkili biyobelirteçler henüz belirlenememiştir. Kompütasyonel dilbilim alanındaki son yıllardaki gelişmeler klinisyen için dil çıktılarını ucuz, hızlı ve non-invaziv yeni bir biyobelirtece dönüştürebilme fırsatı sunabilir. Çalışmamızda amacımız kompütasyonel linguistik ve fonetik akustik analiz yöntemleri kullanarak Türkçe dilinde şizofreninin konuşma üzerine etkilerini değerlendirmek, klinik bulgular ile ilişkilerini gözlemlemek, bu etkileri sağlıklı kardeşleri ile karşılaştırarak dil edinimi ve hastalığın etkileri konusunda daha ayrıntılı bulgulara ulaşmaktır. Yöntem: Çalışmamıza İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda izlenen 26 şizofreni tanılı hasta, hastaların sağlıklı 26 kardeşi ve yaş, cinsiyet, eğitim durumu özellikleri açısından hastalar ile eşlenmiş 24 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Tüm katılımcılardan serbest konuşma, anı, resim tanımlama, rüya anlatısı ve sesli okuma alt başlıkları için kayıtlar alınmıştır. Kayıtlar başka bir kör araştırmacı tarafından metin dosyalarına deşifre edilmiş, her konuşma alt başlığı için konuşma grafikleri, ses kayıtları dijital olarak analiz edilerek konuşmanın süre, frekans ve perde değişimleri ile ilişkili akustik fonetik analiz verileri oluşturulmuştur. Şizofreni tanılı hastaların klinik özellikleri Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği (BPRS), Kısa Negatif Semptom Ölçeği (BNSS), Pozitif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (SAPS) ve Calgary Şizofrenide Depresyon Ölçeği (CDSS) ile ölçülmüştür. Konuşmanın yapısal ve akustik fonetik özellikleri şizofreni, sağlıklı kardeşi ve kontrol grubu arasında karşılaştırılmış ve şizofreni grubu için klinik ölçek puanları ile ilişkisine bakılmıştır. Bulgular: Tüm konuşma alt başlıklarında şizofreni grubu ürettikleri konuşmada miktar ve bağlantısallıkla ilişkili ölçümler bakımından kontrol grubundan anlamlı olarak ayrışmıştır. Hastalar aynı konuşma başlıkları için daha az sayıda kelime ile daha basit cümle yapıları oluşturmaktadırlar. Konuşmanın yoğunluğu da kontrol grubuna kıyasla azalmıştır. Hastaların sağlıklı kardeşleri ise konuşmanın miktar, bağlantısallık ve yoğunluğu açısından hastalar ile benzer, kontrol grubundan anlamlı olarak farklı konuşmalar üretmişlerdir. Hastalar akustik fonetik açıdan ise konuşmanın daha büyük bir yüzdesini duraklama ve beklemelerle geçirmekte, birçok alt başlıkta ise daha durağan bir konuşma üretmektedirler. Ancak konuşma temposu, ana frekans değerleri ve değişkenliği açısından literatürde görülen farklılıklar çalışmamızda tespit edilmemiştir. Sonuç: Şizofreni hastalarında konuşmanın yapısı ve akustik fonetik özelliklerinde bozukluklar ortaya çıkmaktadır. Bu bozuklukların şiddeti klinik belirti şiddeti ile ilişkilidir. Özellikle negatif belirtilerin ölçüldüğü ölçek alt puanları arttıkça konuşma miktarı azalmakta, konuşma daha basit ve daha fakir bir hale gelmektedir. Klinik belirtiler ile akustik fonetik analiz sonuçları ile de ilişki vardır. Klinik belirtiler şiddetlendikçe sesin kalınlaştığı ve konuşma boyunca daha az değişkenlik ile daha durağan hale geldiği görülmektedir. Aynı zamanda hastaların kardeşlerinde de bazı konuşma alanlarında benzer bozukluklar saptanmaktadır. Çalışmamız kompütasyonel linguistik analizlerin Türkçe dilinde de kullanılabileceğini, klinik için bir biyobelirteç adayı olabileceğini göstermiştir.

Dil (Sos)KardeşlerKonuşma+7
Begüm Karakaş
İstanbul University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nevrotik kişilik örgütlenmesine sahip olan bireyler ile sınır (borderline) kişilik örgütlenmesine sahip olan bireyler arasında yüzden duygu tanıma becerisinin ve yüzden duygu tanıma becerisi üzerinde etkili olan etkenlerin incelenmesi

Kişilik kavramı, farklı kuramcılar tarafından bireyle ilgili fiziksel, duygusal, zihinsel , sosyal ve neredeyse her şeyi kapsayacak şekilde tanımlanmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda Saydam, kişiliği, bireyin duruş, ifade, davranış ve çevreye uyumundan çıkarsamayla, öznenin 'özgün' içsel işleyiş stilini belirleyen yapı taşlarını ve dinamiklerini, - az çok durağan bütünlüğü içinde - tanımlama ve anlama ereğiyle tasarımlanan psişik kurum veya aygıt olarak tanımlamıştır. Kişilik bozukluğunu bu bağlamda vurgulanan özelliklerde tekrarlayıcı, kalıcı veya süreklilik gösteren biçimde beklenenin dışına çıkılması olarak değerlendirilmektedir. Kişiliğin temel işlevinin algılamak, hissetmek, düşünmek ve bunları amaca uygun davranışlar olarak birleştirmek olduğuna değinilmektedir. Kişilik kavramını biyolojik, bilişsel, davranışçı, humanist, psikanalitik gibi birçok farklı bakış açısı ile de inceleyebiliriz. Psikanalitik gelenekten gelen Otto Kernberg'e göre bireylerin ruhsal yapıları psikotik, borderline ve nevrotik kişilik örgütlenmesi olmak üzere üç farklı şekilde örgütlenebilir. Kernberg'in geliştirdiği kişilik örgütlenme kategorileri kimlik bütünlüğünün sağlanabilirliği, kullanılan savunma mekanizmalarının niteliği ve gerçeği değerlendirme yetisine bağlı olarak sınıflandırılmıştır. Kernberg, kaygıya tahammül edemeyen, davranış ve düşüncelerinde tutarlılık gösteremeyen ve yaratıcı kapasite hasarına sahip olan bireylerin kişilik örgütlenmesinin nevroz ve psikoz arasında gidip gelen geçici bir durum olmadığına değinmiştir. Bu grubun benlik patolojisinin nevroz ve psikozda görülenden daha farklı olduğunu vurgulamış ve bu hastaların kişilik örgütlenmesini 'borderline kişilik örgütlenmesi' olarak tanımlamayı önermiştir. Teorik ve klinikpratik çalışmları sonrasında Kernberg ve ekibi bireylerin kişilik örgütlenmelerini değerlendirmek amacıyla 1995 yılında, KOREN'i (kişilik organizaysonları envanteri) oluşturmuşturlar. Farklı kişilik örgütlenmelerine sahip olan bireylerin kişilerarası süreçlerde farklı sorunlar yaşadıklarını gözönüne aldığımızda bu süreçlere etki edebilecek faktörlerin incelenmesi daha da anlamlı olmaktadır. Bu bağlamda sözel olmayan iletişimin bir unsuru olarak yüzden duygu ifadesini tanıma becerisine etki eden faktörlerin kişilik örgütlenme düzeyleri başta olmakla süre, hatırlama, öğrenme gibi bir çok başka faktörle ilişkisini saptamak çalışmamızda önceliklenmektedir. Duyguların hayatımızda deneyimlerimizi farketme, onları anlamlandırma, onlara uygun yanıt oluşturma, yaşadıklarımız karşısında önemli kararlar alma ve aldığımız kararları uygulama aşamalarında bize yol gösterme gibi önemli bir yeri vardır. Duygunun insan beyninde özellikli bir bölge ile ilişkili olmadığı, hatta tam tersine duygulanım esnasında beyin yapılarının birbirleriyle çoklu ve karmaşık etkileşim içerisinde olduğu görülmektedir. Duygular hem temel ve kompleks, hem de olumlu ve olumsuz olarak sınıflandırılmaktadır. Ekman'ın belirlemiş olduğu temel duygu tanımına göre,mutluluk, üzüntü, öfke, tiksinme, şaşırma, korku olarak 6 temel duygu mevcuttur. Bunlardan mutluluk olumlu, öfke, korku, üzüntü, tiksinme olumsuz, şaşırma ise hem olumlu, hem de olumsuz olarak değerlendirilmektedir. Bir de herhangi bir duygu ifade etmeyen nötr yüz ifadesi söz konusudur. İnsanlar birbirleriyle sağlıklı iletişim kurabilmek için sözlü ve sözsüz birçok duygu ifadesi yolunu kullanmaktadırlar. Sözlü iletişimde konuşma en önemli yeri tutarken, sözsüz iletişimde ise yüz ifadeleri, göz hareketleri, bedenin duruşu, sesinin özelliklerini de içeren beden dili önemli yer tutmakatdır. 'Yüz ifadeleri' kavramı sadece yüzdeki mimetik kasların hareketlerini içermemekte aynı zamanda, ilişkili olan duyguları, bilişi, fizyolojiyi de kapsamaktadır. Literatürde yüz ifadelerinin doğuştan, kültürel, evrensel veya öğrenme ile ilişkisine dair çeştitli araştırmalar olmasının yanı sıra, yüz ifadelerini etkileyen cinsiyet, fizyolojik değişikilikler, psikiyatrik hastalıklar gibi başka bir çok faktörü inceleyen çalışmalar da mevcuttur. Yüzden duygu ifadesinin evrensel veya kültürel oluşunu gözönüne alarak araştırmacılar tarafından çeşitli ölçme araçları geliştirilmiştir. Biz çalışmamızda evrensel olan ve Ekman tarafından geliştirilen fotoğraf setini değil, Turan tarafından Türk toplumundan seçilen kişilerin yüz ifadelerinden oluşturulan yerel bir fotoğraf setini kullandık. Çalışmamızı toplamda 30 borderline, 30 nevrotik kişilik örgütlenmesine sahip olan, toplamda 60 kişi ile tamamlamış olduk. Yapılan istatistiki analiz sonuçlarına göre iki grup arasında yüzden duygu tanıma süreçlerine etki edebilecek faktörleri karşılaştırdık. Bu sonuçlara göre borderline grubun hem ilk karşılaşmada hem de tekrarlayan testlerde yüzden duygu tanıma puanları nevrotik gruba göre istatistiki anlamlılık düzeyinde daha düşük idi. Borderline grup süre kısıtlaması olmadığında yüzlerde daha fazla zaman geçirmekte ama bu yüzden duygu tanıma sürecine istatistiki anlamlılık düzeyinde etki etmemekte idi. Ayrıca borderline grubun yüz ifadelerini hatırlama performansları da nevrotik gruba göre istatistiki anlamlılık düzeyinde daha düşük idi. Tek tek duygusal yüz ifadeleri incelendiğinde, borderline grup ile nevrotik grup arasında mutlu yüzleri tanıma ve hatırlama performansı arasında ististiki anlamlı bir farklılık yok iken nötr yüzlerin ve diğer duygusal yüz ifadelerinin tanınması ve hatırlaması arasında istatistiki olarak anlamlı farklılıklar mevcut idi. Bulgularımızın bazıları literatürdeki daha önceki sonuçlar ile örtüşse de literatürdeki araştırma sonuçları ile örtüşmeyen bulgularımız da mevcut idi ve onları tartışma ve sonuç bölümünde Kernberg'in kişilik örgütlenmelerinin teorik zemininde açıklamaya çalıştık. Bütün bu bulgular, sonuçlar, çıkarımlar ve değerlendirmeler gözönüne alındığında, ilerleyen çalışmalarda katılımcı sayısı artırılarak, karıştırıcı olduğu düşünülen birçok faktör kontrol edilerek, yeterli maddi ve teknik destek sağlanarak bu alanda daha kapsamlı çalışmaların yapılabileceğini düşünülebilir. Bizim çalışmamızın bu açıdan bir sonraki araştırmalara yol gösterici olacağını umuyoruz.

DuyguDuygu analiziDuygu tanıma+3
Fahmın Hagverdıyev
İstanbul University
2022
00