Afyon Kocatepe University
Anabilim Dalı

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı

Afyon Kocatepe University

571

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

IG A eksikliğinde atopi bulgularının sorgulanması

GİRİŞ VE AMAÇ: Selektif IgA eksikliği en sık rastlanan immünglobulin bozukluğudur. Yaygınlığı, çeşitli çalışmalarda 1: 300-1: 3000 aralığında bildirilmiştir. IgA eksikliğinin klinik önemi açık değildir.Asemptomatik seyredebildiği gibi otoimmün ve atopik bozukluğu olan hastalarda da tespit edilmiştir. Bugüne kadar elde edilen sonuçlar çok tartışmalı olup hava yolu aşırı duyarlılığının ortaya çıkmasında IgA eksikliğinin bir rolü olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda da Ig A eksikliği ve atopi ilişkisini saptamak ve atopisi olan hastalarda selektif Ig A eksikliğini düşündürmek hedeflenmiştir. GEREÇ VE YÖNTEM: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Alerji Bilim Dalı, Çocuk Gastroenteroloji Bilim Dalı ve Genel Çocuk polikliniğine başvuran ve herhangi bir nedenle bakılan IgA düzeyi yaşına göre -2 SD altında saptanan 2-18 yaş arası 100 hasta toplandı.Veriler hastane bilgi yönetim sisteminden retrospektif olarak tarandı. Anne veya babalara telefon aracılığıyla ulaşılarak Ig A eksikliği ve atopi ilişkisi sorgulanmak üzere International Study of Asthma and Allergies in Childhood (ISAAC) çalışma sorularını içeren anket çalışması yapıldı. IgA eksikliğinde alerjik rinit, astım, egzema, gıda alerjisi sıklığı bakıldı. BULGULAR: Hastaların %59'u erkek , %41'i kızdı. Ortalama yaş 6,9 idi (±4,2) Hastaların %25 inde astım , %7 sinde alerjik rinit, %2 sinde ilaç alerjisi, %7 'sinde egzema, %18'inde ürtiker, %10' unda gıda alerjisi mevcuttu. Olgularımızın %80 ine deri testi ve kanda spesifik alerji testleri yapılmış olup atopi sıklığı %22,5 olarak değerlendirildi. SONUÇ: Ig A eksikliği olan çocuklarda geçmişte hırıltılı solunum yakınması, astım, atopik dermatit, gıda alerjisi, normal popülasyonda yapılan araştırma sonuçları ile karşılaştırıldığında daha sık görülmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Ig A eksikliği, atopi, ISAAC kriterleri

Çocuklarİmmün yetmezlikİmmün yetmezlik sendromları+2
Nesli Ağralı
Dokuz Eylül University
2018
00
Tıpta Yan Dal UzmanlıkAçık ErişimTR

Kanserli çocuklarda nötropenik ataklarda izlem ve tedavi

Kanserli çocuklarda nötropenik ateş ataklarında temel tedavide ilkeleri belirlenmekle birlikte infeksiyon etkenlerinde zamanla ve merkez bağlı ortaya çıkan değişiklikler nedeniyle her merkez belirli periyodlarla kendi verilerini gözden geçirmelidir. Bu çalışmanın amacı son beş yılda merkezimizde izlenen nötropenik ateş ataklarını; infeksiyon etkenleri, tedavi şemalarının başarısı ve maliyetleri yönünden değerlendirerek gelecek yıllar için yerleşik bir tedavi protokolü oluşturulmasına katkıda bulunmaktır. HASTALAR VE YÖNTEM: 1 Ocak 1996-31 Mayıs 2001 tarihleri arasındaki sürede tanımlanan 96 nötropenik ateş atağı incelendi. Tüm ataklar; infeksiyon odakları ve etkenler, başlangıç ampirik tedavi şemaları, tedavi modifikasyonları, destek tedaviler, tedavi toksisitesi ve maliyeti yönünden değerlendirilerek, tedavi başarısı ve maliyeti üzerine etkili faktörlerin analizi yapıldı. BULGULAR: Belirtilen periyodda lenfoproliferatif ve solid tümörlü grupta izlenen eşit sayıdaki atakların o/",3>.-. %87'sinde absolü nötrofil sayısı 500/mm ün altında saptandı. Solid tümörlü hastalarda atak sıklığının giderek arttığı ve beklenen nötropeni süresinin uzun olduğu belirlendi. Atakların %34'ünde infeksiyon odağı bulunmazken, en sık rastlanan infeksiyon odakları oral mukoza ve gastrointestinal sistemdi. Atakların %15'inde etken mikrobiyolojik olarak tanımlandı ve %56 oranında etken Gram (-) bakterilerdi. Bakteriyemi tanımlanan beş ataktan üçünde etken Gram (+), ikisinde Gram (-) idi. En sık uygulanan ampirik tedavi ikili kombine antibiyotik şeması (%70) olup bu grupta 44 atakta seftazidim ve amikasin, 18 atakta karbapenem ve amikasin kombinasyonlarının kullanıldığı, atakların %6'sında monoterapi, %4'ünde glikopeptid, %18'inde anti-fungal ve %2'sinde anti-viral ilaç ilaveli şemaların başlandığı belirlendi. Ampirik tedavi başarısı %51 olup bu yanıt solid tümörlü grupta yüksekti. İlk 72 saatte hastaların %59'unda, ilk 5 günde %80'inde ateşin kontrol edildiği saptandı. Izlem döneminde hiçbir hasta kaybedilmedi. Lenfoproliferatif tümörlü ve nötropeni süresi uzun hastalarda ateşin kontrol süresinin uzun olduğu, hematopoetik büyüme faktörü uygulanımının tedavi yanıtına ek katkısı olmadığı saptandı. Hasta başına düşen toplam ortanca tedavi maliyeti 1506 USD bulundu. Lenfoproliferatif tümörlü, bakteriyemi saptanan, karbapenem ve amikasin ile anti-viral ajanların, büyüme faktörlerinin uygulandığı ataklarda tedavi maliyeti yüksek bulundu. YORUM: Merkezimizde izlenen kanserli çocuklarda gözlenen nötropenik ateş ataklarında ampirik tedavi başarı oranı %51 ve hasta kaybedilmemesi nedeniyle genel tedavi başarı oranı %100 olup seftazidim ve amikasin kombinasyonu etkinliği ve düşük maliyeti nedeniyle bugün için uygun bir kombinasyondur. Anahtar kelimeler: Nötropenik ateş, çocukluk çağı kanserleri, nötropeniSUMMARY MANAGEMENT AND TREATMENT OF FEBRILE NEUTROPENIC EPISODES IN CHILDREN WITH CANCER Funda Çorapçıoğlu, MD OBJECTIVES: Although main therapy principles of febrile neutropenic episodes in childhood cancers are determined, each institution has to overwiev its own data, periodically in aspects of changes upon infectious influences and institution depended factors. The objective of this study is to evaluate our data on febrile neutropenic episodes, infectious agents, success of treatment algorythms and treatment costs to form a more accurate treatment protocol for forthcoming years. PATIENTS AND METHODS: 96 febrile neutropenic episodes, diagnosed between January,18,,1996 and May,31sl, 2001, have been overwieved. Factors affecting treatment success and cost have been analysed by evaluating infection focuses, infectious agents, first step empirical treatment algorythms, modifications on treatment, supportive therapies, success and cost of treatment modalities used for all 96 febrile neutropenic episode cases. RESULTS: Within mentioned period, equal number of episodes were observed in both lymphoproliferative and solid tumor groups. In 87% of those cases, absolute neutrophil counts were below 500/mm3. In solid tumor group, episodes were more frequent and estimated neutropenic period was longer. In 34% of episodes, no infection focus was detected whereas most focuses were on mucosal surfaces and gastrointesinal system. Infectious agents were microbiologically identified in 15% of the cases and Gram negatives, which were responsible for 56% of the identified causes. Five cases had bacteremia, and three of them were Gram positives. Empirical therapy mostly were used, double combined therapy (70%), including, ceftazidime and amikacin in 44 episodes, carbapenem and amikacin in 18 episodes. In 6% of episodes, monotherapy was used. In 4%, glycopeptide, in 18% antifungal and in 2% antiviral drug was added to empirical treatment. Empirical treatment success was 51% and higher in the solid tumor group. Fever was controlled in 59% of the patients in first 72 hours, 80% of them in five days and none of the patients of died in the study group. In lymphoproliferative tumor and longer neutropenic period group, control of fever took more time. Applying haematopoietic growth factor added no benefit. Mean treatment cost for each patient was 1506 USD. Treatment costs were much more in patients, who had lymphoproliferative tumor, accompanied bacteremia, for which carbapenem and amikacin used and antiviral drugs added, growth factors used in therapy and modification on treatment was made. CONCLUSION: Empirical treatment success was 51% in our study group and overall treatment success was 100% because no death occured. The most appropriate treatment modality included ceftazidime and amikacin combination which has more effect and low cost. Key words: Neutropenic fever, childhood cancers, neutropenia.

Funda Çorapçıoğlu
Dokuz Eylül University
2001
00
Tıpta Yan Dal UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut ve kronik idiopatik trombositopenik purpuralı çocuklarda megakaryosit apoptozu

Idiopatik trombositopenik purpura (primer immün trombositopenik purpura, ITP); çocukluk yaş grubunda akut trombositopeninin en sık nedenlerinden biridir. ITP'de trombositopeninin bilinen sebebi trombositlerin erken yıkılmasıdır. Trombosit yüzeyine karşı otoantikor oluşumu, bu otoantikorlarla kaplı trombositlerin retiküloendotelyal sistem (RES)'in makrofajları üzerindeki Fc reseptörleri (FcRs) tarafından tanınması ve fagositoz ile ortamdan uzaklaştırılması ITP'nin bilinen temel fizyopatolojisidir. Ancak ITP'li hastaların en az %20'sinde halen anti-trombosit antikorlar tespit edilememektedir. Bu durum fizyopatolojide başka mekanizmalar olduğunu düşündürmekte ve muhtemel mekanizmaları aydınlatmak için çok sayıda çalışma yapılmaktadır. Son yıllarda ITP'de kemik iliği çalışmalarında ineffektif megakaryopoezis ve megakaryositlerin maturasyon duraklaması olduğu dikkat çekmiştir. Bu çalışmada akut ve kronik ITP'li çocukların kemik iliği örneklerinde megakaryosit apoptozunun ITP patogenezindeki rolünün araştırılması amaçlandı. Çalışmaya 1 Eylül 2000- 1 Ağustos 2001 tarihleri arasında, 1-16 yaşlarında 15 akut ITP, 10 kronik ITP ve 10 skolyozlu ancak diğer yönlerden sağlıklı çocuk dahil edildi. Hastaların öykü, fizik muayene ve periferik kan bulguları kaydedildi. Tüm vakalarda kemik iliği örneğinden CD61+ manyetik microbead'lar kullanılarak megakaryosit izolasyonu yapıldı. TÜNEL metodu ile megakaryosit apoptozu çalışıldı. Sonuç olarak; çalışmamızda kronik ITP'li hastaların megakaryosit apoptoz oranlarının akut ITP'li olgulara göre belirgin düşük olduğu görüldü (p=0.030) ve kronik ve akut ITP'nin patogenezlerinin farklı olabileceği düşünüldü. Bu konuda daha fazla hasta populasyonunu kapsayan ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu çalışmanın ışığında çocukluk çağındaki kronik ITP'li hastalarda niçin megakaryosit apoptozunun azaldığı ileri çalışmalarla araştırılmalı ve kronik ITP patogenezi daha iyi aydınlatılmalıdır. 50

Canan Uçar
Dokuz Eylül University
2001
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ciddi indirekt hiperbilirubinemili term yenidoğanların uzun süreli izlemi; Türkiye'de kan değişim sınırları yükseltilmeli mi?

Sağlıklı, term yenidoğanlarda sanlık tedavisi ile ilgili son yıllarda artan çelişkili yayınlar karışıklığa yol açmaktadır. Bu çalışmanın amacı yalnızca fototerapi ile tedavi edilmiş ciddi hiperbilirubinemili sağlıklı nonhemolitik term yenidoğanlan 2-6 yaş arası dönemde bilirubin toksisitesi yönünden araştırmak ve Amerikan Pediatri Akademisi tarafindan yayınlanan yeni kan değişim sınırlarının Türk çocukları için uygunluğunu belirlemektir. Çalışma grubu; yenidoğan döneminde 20-24 mg/dl arasında serum bilirubin düzeyi olan ve kan değişimi için hazırlıklar yapılırken uygulanan yoğun fototerapiye iyi yanıt alındığı için kan değişimi yapılmaksızın fototerapi ile tedaviye devam edilen term (gestasyon yaşı > 37 hafta, doğum ağırlığı > 2500 g) ve halen 2-6 yaş arasında olan 30 çocuktan oluşmaktadır. Kontrol grubuna ise benzer yaş grubunda ancak yenidoğan döneminde sarılık görülmeyen 30 çocuk alınmıştır. İki gruptaki çocuklar 2-6 yaş arası dönemde fizik-nörolojik inceleme, beyin sapı işitsel uyarılmış potansiyeller ve Türk çocukları için geliştirilmiş bir gelişim testi ile bilirubin nörotoksisitesi açısından araştırılmıştır. Sonuçta iki grup arasında ortalama beyin sapı işitsel uyarılmış potansiyel latanslan ve gelişim testi puanları açısından bir fark saptanmamıştır. Hiç bir çocukta işitme kaybı, gelişim testinde gecikme ya da anormal nörolojik muayene bulgusuna rastlanmamıştır. Bu sonuçlar, kan değişimi için hazırlıklar yapılırken yoğun fototerapi ile iyi yanıt alınan sağlıklı term yenidoğanlarda kan değişimi yapılmamasının bilirubin beyin hasarı açısından ek bir risk getirmediğini ve bu bebeklerde geleneksel kan değişim sınırı olan 20 mg/dl bilirubin düzeyinin 22-24 mg/dl' ye yükseltilebileceğini göstermektedir. Ancak bu sınırlar yalnızca term, sağlıklı ve hemoliz bulgusu olmayan bebekler için geçerlidir ve ülkemiz için daha yüksek sınırların güvenli olup olmadığım söylemek için yeterince veri mevcut değildir. Anahtar Kelimeler : yenidoğan sarılığı, bilirubin toksisitesi, kan değişimi, gelişim, beyin sapı işitsel uyarılmış potansiyelleri

Nuray Duman
Dokuz Eylül University
2001
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

"Catch-up Growth" döneminde vücut kompozisyonundaki değişikliklerle serum leptin düzeylerinin değişiminin incelenmesi

ÖZET "CATCH-UP GROWTH" DÖNEMİNDE VÜCUT KOMPOZİSYONUNDAKİ DE?İŞİKLİKLERLE SERUM LEPTİN DÜZEYLERİNİN DE?İŞİMİNİN İNCELENMESİ AMAÇ: Çalışmamızda hafif ve orta malnutrisyonu olan 1-9 yaş arası çocuklarda serum leptin düzeyinin belirlenmesi ve uygun diyet tedavisi verildikten sonra serum leptin düzeyindeki değişiklikler ve ek olarak "catch-up growth" döneminde vücut kompozisyonundaki değişikliklerle serum leptin düzeylerinin değişimi arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. HASTALAR VE YÖNTEM: Hafif ve orta derecede malnutrisyonu nutrisyonel alım eksikliğine bağlı olan, yaşları 1-9 yaş (ortalama 5 ± 2.4 yaş) arasında 21 'i kız, 9'u erkek 30 hasta çalışmaya alındı. Kontrol grubunu antropometrik değerlendirmeleri normal olup nutrisyonel alım eksikliği saptanan sağlıklı, yaşları 1-9 yaş (ortalama 4.2 ±2.1 yaş) arasında olan 31 'i kız, 20'si erkek 51 çocuk oluşturdu. Hasta ve kontrol grubu olgularının ilk değerlendirmelerinde antropometrik ölçümleri yapıldı, üç günlük diyet öyküleri alındı, kalori ve protein alımları hesaplandı ve bazal serum leptin düzeyi için kan örneği alındı. Kontrol grubu olguları bu çalışma kapsamı içinde sadece bir kez değerlendirildi. Hasta grubundaki çocuklar ise uygun nutrisyonel destek tedavisi başlandıktan sonra aylık kontrollere çağrıldı ve antropometrik ölçümleri tekrarlanarak üç günlük kalori-protein alımları hesaplandı. "Catch-up growth" hastaların izlemde boya göre ağırlıklarının standarda göre % 90 ve üzerine çıkması olarak değerlendirildi. Hastalardan 1,3. ve 6. ayda serum leptin düzeyi için kan örneği alındı. BULGULAR: Hasta grubu olgularının TSF, MAC, vücut ağırlığı % std., boy % std., boya göre ağırlık % std., BMI % std., TSF % std. ve AMA % std. ortalamaları kontrol grubu olgularına göre anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Hem hasta hem de kontrol grubunda kalori alımı kalori gereksinimininden anlamlı olarak az saptandı. Ancak hasta grubunda kalori açığı kontrol grubuna göre daha yüksekti ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı izlendi (p=0.009). Hasta grubundaki olguların bazal serum leptin düzeyleri 2.9 ± 2.4 ng/mL, kontrol grubundakilerin 4.9 ±3.1 ng/mL saptandı. Hasta grubu olgularının serum leptin düzeyleri kontrol grubu olgularına göre anlamlı ıolarak düşük bulundu (p=0.002). Hem hasta hem de kontrol grubunda kız ve erkek çocuklar arasında serum leptin düzeylerinde farklılık izlenmedi (p>0.05). Hasta ve kontrol grubu olguları üç yaş grubuna bölünerek incelendiğinde hasta grubundaki kız çocuklarında 6-9 yaş grubunun serum leptin düzeyi 1 yaş - 3 yaş 11 ay yaş grubundan anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.041), diğer yaş gruplarında bu farklılık gözlenmedi (p>0.05). Hasta grubunda bazal serum leptin düzeyi ile boya göre ağırlık % std. arasında pozitif ilişki saptandı (r=0.392, p=0.032), TSF, MAC, vücut ağırlığı % std., boy %std., TSF % std., BMI % std., AMA % std., kalori ve protein alımı, kalori açığı ile serum leptin düzeyleri arasında ilişki bulunmadı. Kontrol grubu olgularında serum leptin düzeyi vücut ağırlığı % std. (r=0.292, p=0.038), boya göre ağırlık % std. (r=0.433, p=0.01) ve BMI % std. ile (r=0.317, p=0.024) pozitif ilişkili izlendi. Hasta ve kontrol grubu olgularının birlikte değerlendirilmesiyle yapılan regresyon analizinde serum leptin düzeyi üzerine farklılık yaratan nutrisyonel parametrenin BMI % std. olduğu saptandı (t=2.524, p=0.014). Nutrisyonel destek tedavisi verilen 30 olgunun 22'si "catch-up growth" yaptı. "Catch-up growth" yapan olguların bazal serum leptin düzeyleri 3.3 ± 2.7 ng/mL, "catch-up growth" yaptıkları ayda 6.7 ± 4 ng/mL saptandı ve bu artış anlamlı bulundu (p<0.0001). "Catch-up growth" yapmayan olgularda ise bazalde serum leptin düzeyi 1.8 ± 0.7 ng/mL, 6.aydaki serum leptin düzeyi 1.8 ± 1 ng/mL saptandı ve iki değer arasında fark izlenmedi (p>0.05). "Catch-up growth" yapan ve yapmayan olguların bazal serum leptin düzeyleri arasında fark bulunmadı (p>0.05). "Catch-up growth" yapan ve yapmayan olguların tedavi öncesinde aldıkları kalori arasında anlamlı fark yokken (p>0.05) "catch-up growth" yapan grupta tedavi öncesindeki kalori alımına göre "catch-up growth" ayındaki kalori alımında anlamlı artış saptandı (p<0.001). Kalori alımında anlamlı artış "catch-up growth" yapmayan olgularda da tedavi öncesi ve 6 aylık izlemlerindeki ortalama kalori alımları arasında mevcuttu (p=0.012). Ancak "catch-up growth" yapanların "catch-up growth" ayındaki kalori alımları "catch-up growth" yapmayanların 6 aylık izlemlerindeki ortalama kalori alımlarından anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.001). "Catch-up growth" yapan olguların "catch-up growth" ayındaki serum leptin düzeyi ile TSF % std. değerleri arasında pozitif ilişki saptandı (r=0.488, p=0.021). Bu ilişki "catch-up growth" yapmayan olgularda yoktu. Kontrol grubu olguları arasından antropometrik değerleri "catch-up growth" yapan gruba benzer bir grup oluşturulduğunda, "catch-up growth" yapan olguların "catch-up growth" yaptıkları aydaki kalori ve protein alımlarının kontrol grubu olgularına göre 2yüksek olduğu bulundu (p<0.001). Bu seçilmiş kontrol grubunun serum leptin düzeyi "catch-up growth" yapan olguların serum leptin düzeyinden anlamlı olarak düşük izlendi (p=0.001). SONUÇ: Hafif ve orta derecede malnutrisyonu olan çocuklarda serum leptin düzeyi sağlıklı kontrollere göre anlamlı düşüklük göstermiştir. Hafif ve orta derecede malnutrisyonu olan çocuklarda serum leptin düzeyleri ile boya göre ağırlık % std. arasında pozitif ilişki saptanmıştır. Hastalarda "catch-up growth" ile serum leptin düzeyinin anlamlı artış gösterdiği ve "catch-up growth" zamanındaki serum leptin düzeyi ile TSF % std. değerinin pozitif ilişkili olduğu bulunmuştur. "Catch-up growth" yapmayan olgularda ve kontrol grubu olgularında serum leptin düzeyi ile TSF % std. arasında ilişki saptanmaması TSF % std.'ın "catch-up growth"'un erken bir belirleyicisi olabileceğini düşündürmüştür. "Catch-up growth" yapan ve yapmayan olgularda nutrisyonel destek tedavisi öncesi serum leptin düzeylerinde fark olmaması, tedavi öncesi serum leptin düzeyinin hafıf-orta malnutrisyonlu çocuklarda tedaviye yanıt hakkında fikir vermeyeceği şeklinde yorumlanmıştır. ANAHTAR KELİMELER: Hafif/orta malnutrisyon, leptin, catch-up growth.

Şebnem Yılmaz
Dokuz Eylül University
2001
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Beta-talasemi hastalarında granülosit apoptozu

8. ÖZET BETA-TALASEMİ HASTALARINDA GRANÜLOSİT APOPTOZU Beta talasemide aneminin en önemli nedeni inefektif eritropoezdir. Kemik iliğindeki eritroid öncüllerde aşırı a-globin birikimine ikincil olarak artan apoptoz, inefektif eritropoezin başlıca nedenidir. Bu hastaların kemik iliğinden elde edilen eritroblastlarında apoptoz oranı artmış olarak bulunurken lenfoid ve miyeloid öncüllerde apoptozun artmamış olduğu rapor edilmiştir. Oksidatif stres bir apoptoz nedenidir. Talasemik hastaların serumlarında oksidatif stresin artmış olduğu yüksek düzeydeki lipid peroksitlerinin varlığı, düşük vitamin E düzeyi ve düşük antioksidan enzim seviyeleri ile kanıtlanmıştır. Hastalarının serumları eklenerek oluşturulan ortamda inkübe edilen endotel hücrelerinde apoptozun morfolojik bulguları gösterilmiştir. Ayrıca bu hastalarda nötrofillerin migrasyon ve kemotaksis fonksiyonlarının defektif olduğu bildirilmiştir. Aşırı demir yükü beta-talasemi majorlu hastalarda granülosit fonksiyonlarını bozan ve enfeksiyonlara yatkınlık yaratan etkenlerden bir diğeridir. Demir yükü artmış talasemili hastaların serumlarında, dolaşımdaki demiri taşıyan maddelerden sadece ferritininin granülositlere toksik etki gösterdiği bildirilmiştir. Desferoksamin (DFO), transfüzyonel demir yükünün tedavisinde kullanılmaktadır. DFO'nun sitotoksik bir ajan olduğu, çoğalmakta olan hücreleri S- fazında durdurduğu, DNA sentezini önlediği ve kültür ortamındaki hücrelerde apoptoza neden olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, literatürde ilk kez talasemi majorlu hastalarda periferik kandaki granülositlerde apoptoz oranlarının Annexin-V yöntemi ile araştırılması ve bu hastalardaki granülosit apoptoz oranı ile enfeksiyon sıklığı, DFO kullanımı ve serum ferritin düzeyi arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlandı. Haziran 2001 -Ağustos 2001 tarihleri arasında yaşları 6 ay ile 16 yaş arasında değişen, 22'si DFO kullanan ve 13'ü DFO kullanmayan toplam 35 beta- talasemi major hastası ve kontrol grubu olarak 15 sağlıklı çocuk çalışmaya dahil edildi. Periferik kan örneklerinden Histopaque-1119 ve Histopaque-1077 kullanarak granülosit izolasyonu yapıldı. Annexin V-FITC yöntemi ile granülosit apoptoz oranları çalışıldı. Sonuç olarak; beta-talasemi majorlu hastalarda granülosit apoptoz oranlarının artmamış olduğu, granülosit apoptoz oranları ile enfeksiyon sıklığı, DFO kullanımı ve artmış serum ferritin düzeyleri arasında anlamlı bir ilişkili olmadığı bulundu. 33

Barış Şahin
Dokuz Eylül University
2001
00
Tıpta Yan Dal UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk çağı akut lenfoblastik lösemilerinde DNA indeksi

Hüseyin Gülen
Dokuz Eylül University
2001
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tip 1 diyabetes mellitusu olan adolesanlara verilen eğitimin metabolik kontrolleri ve öz bakımları üzerine etkisi

Ebru Melek Özçelik
Dokuz Eylül University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2001
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Agiri-Pakigiri kompleksi olan olgularda klinik bulguların kraniyal manyetik rezonans görüntüleme bulguları ile karşılaştırılması

ÖZET Agiri-Pakigiri Kompleksi Olan Olgularda Klinik Bulguların Manyetik Rezonans Görüntüleme Bulguları ile Karşılaştırılması Agiri-pakigiri terimi kortikal sulkusların tam veya tama yakın yokluğu ve korteksin normaldeki tabakalı yapısının bozulması ile karakterli nöronal migrasyon anomalilerini tanımlamak için kullanılır. Agiri-pakigiri kompleksine neden olan migrasyon arrestinin nedenleri tam bilinmemektedir, özellikle lokalize migrasyon anomalilerinin klinik gidişi ile ilgili bilgiler yetersizdir, Bu çalışmanın amacı agiri-pakigiri kompleksinin klinik özelliklerini saptamak, olası nedenleri tanımlamak ve klinik bulguları lezyonun MRG'deki yaygınlığı ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nörolojisi Polikliniğinde agiri-pakigiri kompleksi tanısı ile izlenen 37 hasta alınmıştır. Gebelikle ilgili sorunlar, aile öyküsü, birliktelik gösteren malformasyonlar, nöbeti olan olgularda nöbet tipi, başlangıç yaşı, sıklığı, gidişi, tedaviye yanıtı, EEG bulguları, motor defısit olan olgularda defısitin tipi ve tutulan vücut bölümü, 6 yaşından küçük çocuklarda Ankara Gelişim Tarama Envanteri ile saptanan gelişim düzeyi ve 6 yaşından büyük çocuklarda Wechsler Zeka Ölçeği ile saptanan IQ değerleri standart bir forma kaydedilmiştir. Hastalar MRG bulgularına göre grup 1 (18 olgu) jeneralize veya bilateral giral malformasyon gösteren olgular ve grup 2 (19 olgu) lokalize veya unilateral giral malformasyon gösteren olgular olmak üzere iki gruba ayrılmışlardır. Bulgular: Hastaların yaşları başvuru anında 1 gün- 15 yaş, MRG tetkiki sırasında ise 2 ay-15 yaş arasında değişmektedir (ortalama 1.7 yaş ve 4.1 yaş), Yirmi iki (%59.5) hasta erkek, 15 (%40.5) hasta kızdır. Grup l'deki erkek hastaların sayısı grup 2'dekilere göre anlamlı olarak yüksektir. On bir (%29.7) olguda gebelikle ilgili sorun bildirilmiştir. Gebeliğin ilk 4 ayında olmak üzere 2 olguda ateşle birlikte bir hafta süren ciddi üst solunum yolu enfeksiyonu, 2 olguda en az 1 O/gün olacak şekilde sigara tüketimi, 2 olguda vaginal kanama, 3 olguda ilaç kullanımı ve 1 olguda ciddi psişik travma tanımlanmış, 1 olguda CMV IgM antikoru saptanmıştır. Birliktelik gösteren genetik sendrom %13.5 olguda saptanmıştır. Bunlardan 1 olgu Miller-Dieker sendromunun tipik fasiyal özelliklerini göstermiş, grup 2'deki 4 olgu da çeşitli genetik sendrom tanıları almışlardır. On olguda karyotip analizi yapılmış, ancak patolojik bulgu saptanmamıştır. Akraba evliliği oranı %27 bulunmuş, gruplar arasında anlamlı fark tesbit edilmemiştir. Yedi olguda (%18.9) ailede nörolojik hastalık öyküsü belirlenmiştir. 1Olguların gruplara göre klinik belirtilerinin değişkenlik gösterdiği dikkat çekmiştir. Grup 2'deki olguların daha çok nöbet yakınması ile başvurdukları, grup l'deki olguların ise nöbet kadar gelişme geriliği ve mikrosefalİ ile de başvurdukları dikkat çekmiştir. Olguların 28'inin (%75.7) nöbet geçirdiği saptanmıştır. On sekiz (%64.3) olguda jeneralize nöbet mevcutken, kalan 10 (%35.7) olguda parsiyel nöbet olduğu görülmüştür. Grup 1 'de jeneralize nöbet geçiren olguların, grup 2'de ise parsiyel nöbet geçiren olguların sayısı anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Nöbet başlangıç yaşı doğumdan 15 yaşa dek değişkenlik göstermiş, gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (ortalama 2.13 yaş). Grup l'deki olguların nöbet sıklığı grup 2'deki olgulara göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Nöbet geçiren 28 olgudan 2 Tinin (%75) antiepileptik tedavi ile nöbetlerinde %50 ve daha fazla azalma görülmüştür. Kalan 7 (%25) hastada tedaviye rağmen nöbetler ancak %50'nin altında kontrol edilebilmiştir. Antiepileptik sayısı yönünden değerlendirildiğinde 11 (%39.3) hastanın monoterapi aldığı, 17 (%60.7) hastanın ise iki veya daha fazla sayıda antiepileptik ilaç aldığı tesbit edilmiştir. Antiepileptik yanıtı yetersiz olan olguların tümü iki veya daha fazla say.'da antiepileptik alırken, yanıtı iyi olanların sadece %47.6'smın politerapi aldıkları dikkat çekmiştir. Bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. EEG bulgularının değerlendirilmesinde 18 (%48.6) olguda jeneralize veya multifokal, 15 (%40.5) olguda fokal anormallik görülmüş, 4 (%10.8) olguda normal bulgular elde edilmiştir. Jeneralize ve multifokal anormallikler grup 1 olgularda, fokal anormallikler grup 2 olgularda istatistiksel olarak anlamlı yüksek olarak bulunmuştur. Nörolojik deSsitlerin sıklığı gruplar arasında fark göstermemiş olup, grup 2 olgularda lezyona kontrlateral hemiparezi varlığı anlamlı olarak artmış bulunmuştur. Spastik kuadriparezi ve mikrosefali varlığı ise grup 1 olgularda anlamlı olarak daha sık bulunmuştur. Grup 2'deki 2 olgu dışında tüm çalışma hastalarında değişik derecelerde gelişme geriliği veya mental retardasyon tesbit edilmiştir. Sonuç: Bu çalışma agiri-pakigiri kompleksinin yaygınlık ve dağılımının büyük değişkenlik gösterebileceğini ve buna uygun olarak klinik bulguların da farklı olacağını göstermiştir. Jeneralize ve bilateral giral anomalisi olan olguların entellektüel gelişim, nöbet ve nörolojik dizabilite yönünden daha kötü prognoz gösterdikleri sonucuna varılmıştır. Bu lezyonların yüksek rezolüsyonlu MRG teknikleri ile tanımlanmasının uygun tedavi ve genetik danışma için gerekli olduğu düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: Agiri-pakigiri, etiyoloji, klinik bulgu, epilepsi, MRG

Ayşe Semra Kurul
Dokuz Eylül University
2002
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çölyak Hastalığı (Gluten Sensitif Enteropati) olan hastalarımızın Marsh sınıflamasına göre değerlendirilmesi

Çölyak hastalığı (gluten sensitif enteropati) olan hastalarımızın Marsh sınıflamasına göre değerlendirilmesi Dr. Nur ARSLAN Çölyak hastalığı (gluten sensitif enteropati), genetik olarak yatkın bireylerde, gluten içeren tahıllara hassasiyet sonucu ortaya çıkan inflamatuvar ince barsak hastalığıdır. Hastalığın tipik klinik bulguları olan diyare, karın şişliği ve büyüme geriliği genellikle ilk iki yaşta ortaya çıkar. Çölyak hastalığının tanısında, ince barsaktan alınan biyopsinin histopatolojik incelemesi altın standarttır. Antikorların tespit edilmesi ve bu antikorların glutensiz diyetle kaybolması tanıyı destekler. Klinik bulguların çok geniş bir spektrumda değişkenlik göstermesinin nedeninin ince barsaktaki hasarlanmanın derecesi olduğu belirtilmektedir. Bu çalışmanın amacı, çölyak hastalığı tanısı konulan hastalarda histopatolojik olarak tespit edilen tiplerin görülme sıklıklarının belirlenmesi ve bu tipler ile klinik ve laboratuvar bulguları arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesidir. Çalışmaya çölyak hastalığı tanısı konulmuş 26 hasta alındı. Tüm hastaların ağırlık, boy ölçümleri ve boya göre ağırlık hesaplamaları yapıldı. Hematolojik ve biyokimyasal analizler, immunglobulin A düzeyi, D-ksiloz testi yapıldı ve antiendomisyum IgA ile antigliadin (IgA ve IgG) antikorları tarandı. Tüm hastalardan intestinal biyopsi alındı. Mukozal lezyonlar Marsh sınıflamasına göre sınıflandırıldı. Tüm preparatlarda villus alanı, mitoz sayısı ve kript boyu morfometrik olarak ölçüldü. Hastaların başvuru sırasındaki yaş ortalaması 6.41±5.0 yıl (minimum: 15 ay, maksimum: 17 yıl) idi. Ondört hasta (%53.7) ishal, 11 hasta (%42.5) boy kısalığı, bir hasta (%3.8) solukluk ve halsizlik nedeni ile başvurmuştu. Başvuru sırasındaki laboratuvar analizleri incelendiğinde, 19 hastada anemi, 7 hastada alanin aminotransferaz yüksekliği, 7 hastada da hipoalbuminemi tespit edildi. Hastaların ince barsak biyopsilerinin Marsh sınıflamasına göre evrelendirilmesi ile 5 (%19.2) hastanın ince barsak bulguları Marsh 1, 21 hastanın (%80.8) histolojik bulguları ise Marsh 3 olarak tespit edildi. Marsh 3a, 3b ve 3c tiplerinde sırası ile 7, 8 ve 6 hasta bulunmakta idi. Marsh 0, 2 ve 4 evrelerinde histopatolojik bulgusu olan hasta saptanmadı. Antigliadin IgA, IgG ve antiendomisyum IgA antikor pozitifliği sırası ile, 17 (%70.8), 20 (%83.3) ve 15 hastada (%62.5) bulundu. Tip 1 lezyonu olan hastalarda 1ntiendomisyum antikoru pozitiflik oranı %75.0 iken, tip 3 lezyonu olanlarda bu oran 60.0 bulundu (p=0.513). Tip 3c lezyonu olan hastalarda pozitiflik oranı %100 idi. İki aşın altındaki ve üzerindeki hastalarda antiendomisyum antikoru pozitiflik oranı arasında anlamlı fark saptanmadı (sırası ile, %50.0 ve %66.7; p=0.634). Antiendomisyum antikoru pozitif ve negatif olan hastaların başvuru sırasındaki -aşları, antropometrik ölçümleri, D-ksiloz test değerleri, albumin ve alanin aminotransferaz değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı. Ayrıca, bu iki grupta bulunan hastaların başvuru sırasında alınan ince barsak biyopsi preparatlarında ölçülen ortalama villus alanı, mitoz sayısı ve kript boyu değerleri arasında fark saptanmadı. Histopatolojik evre ilerledikçe villus alanının azaldığı tespit edildi (p=0.000, r=- 3.973). Benzer şekilde, histopatolojik evre ilerledikçe mitoz sayısı anlamlı derecede artmakta ve kript boyu uzamakta idi (sırası ile, p=0.000, r=0.907 ve p=0.000, -0.904). Histopatolojik olarak sınıflandırılan gruplardaki hastalarımızın başvuru yakınmaları ele alındığında, Marsh 1 grubunda hastaların 3'ünün ishal, 2'sinin boy kısalığı nedeniyle başvurduğu görüldü. Marsh 3a grubunda bu yakınmalar sırası ile 3 ve 3, ve Marsh 3b'de ise sırası ile 2 ve 6 hastada tespit edildi. Marsh 3c grubunda ise, tüm hastalar ishal yakınması ile başvurmuştu. Histopatolojik olarak sınıflandırılan gruplardaki hastalarımızın başvuru sırasındaki hemoglobin, ALT, albumin ve D-ksiloz değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç olarak, çocukluk çağında çölyak hastalarının büyük bir kısmı tipik semptomlarla başvurmaktadır. Buna karşın, hastaların atipik bulgularla da başvurabileceği akla gelmeli ve duyarlı testler kullanılarak tanı konulmalıdır. Klinik olarak çölyak hastalığı düşünülen olgularda antiendomisyum antikoru negatif olsa bile ince barsak biyopsisi yapılmalıdır. İntestinal biyopside hastaların büyük kısmında parsiyel veya total villöz atrofi tespit edilmesine rağmen, daha az sıklıkla tip 1 lezyonu olan hasta da görülmektedir. Başvuru yakınmaları ve laboratuvar incelemelerinde görülen bozuklukların şiddeti ile histopatolojik evreleme arasında korelasyon tespit edilmemiştir. Anahtar kelimeler: Gluten sensitif enteropati, Marsh sınıflaması, çocuk

Nur Arslan
Dokuz Eylül University
2002
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Astrosit hücre kültüründe bilirubinin neden olduğu apoptotik ve nekrotik hücre ölümünün değerlendirilmesi

ÖZET Yüksek serum bilirubin konsantrasyonu ile ilişkili klinik ensefelopati ve santral sinir sisteminde belirli bölgelerde sarı boyanma olarak gözlenen önemli patolojik değişikler arasındaki ilişki 1875 gibi çok erken dönemlerde tanımlanmıştır. Buna rağmen, günümüzde hala bilirubin nörotoksisitesi için, temel mekanizmayı neyin oluşturduğu sorusuna hala cevap aranmaktadır Bilirubin sitotoksisitesi, astrositler ve nöronları da içeren değişik hücre tiplerinde gösterilmiştir. Beyin kapillerlerinin bariyer özellikleri astrositler tarafından oluşturulmaktadır. Bu hücreler hormonlar ve nutrientlerin beyne transportunda önemli rol oynarlar. Bu nedenle astrositler, KBB yetersizliğinde bilirubin ile ilk temas eden hücreler olabilir. Bilirubin ensefelopatisinde astrositlerin rolü büyük oranda ihmal edilmiştir. Astrositler, insanlarda beyin korteksindeki total hücresel volumün yaklaşık olarak üçte birini kapsar. Bu özellikleri nedeniyle, bilirubinin neden olacağı biyokimyasal hasarın gösterilmesinde, astrosit kültürü diğer modellere katkı sağlamaktadır. Astrosit hücre kültüründe yaptığımız bu çalışmada, hiperbilirubinemili hasta serumu çok daha düşük bilirubin konsantrasyonlarında, kültür ortamına doğrudan eklenen bilirubinden daha fazla sitotoksisiteye neden olduğunu ve inaktive edilmemiş hasta serumunun inaktive edilmiş serum örneğine göre daha fazla sitotoksisiteye yol açtığını gördük. Bu çalışmanın sonuçları gerek indirek hiperbilirubinemili hasta serumunun gerekse bilirubinin astrosit kültürlerinde doza ve zamana bağlı sitotoksisiteye yol açtığını göstermektedir. İndirek hiperbilirubinemili hasta serumunun astrosit üzerine toksik etkisi ilk kez bu çalışmada araştırılmıştır. Bu çalışma aynı zamanda bilirubinin fere astrositleri üzerine toksik etkisinin gösterildiği ilk çalışma özelliğini de taşımaktadır. Bu çalışmada gerek indirek hiperbilirubinemili hasta serumunun ve gerekse bilirubinin astrosit kültürlerinde apoptotik hücre ölümünü indükleyip indüklemediği de araştırılmıştır. Sonuçlar hem hasta serumunun hem de bilirubinin doza ve zamana bağımlı astrosit apoptozuna yol açtığım göstermektedir. Bu tez çalışması indirek hiperbilirubinemili hasta serumunun apoptotik astrosit ölümüne yol açtığını gösteren ilk çalışmadır. Ayrıca ilk kez bu çalışmada bilirubinin fere astrositlerinin apoptotik ölümünü indüklediği gösterilmiştir. Apostain immünfloresan boyama sonuçlan gerek hasta serumunun gerekse bilirubinin astrosit kültürlerinde doza bağımlı apoptotik hücre ölümüne yol açtığım göstermektedir. LDHsonuçlarına benzer biçimde bilirubinin apoptotik hücre ölümünü indükleyici etkisi 48. saatte 72. saattekinden daha belirgin bulunmuştur. Sonuç olarak bu çalışmada indirek hiperbilirubinemili hasta serumunun ve bilirubinin yenidoğan fare astrosit kültüründe doza ve zamana bağımlı olarak sitotoksik ve apoptotik hücre ölümünü indüklediği gösterilmiştir. Anahtar kelimeler : indirek bilirubin, astrosit hücre kültürü, apoptozis, sitotoksisite

Abdullah Kumral
Dokuz Eylül University
2002
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı'nda 1990 - 2002 arasında büyüme hormonu tedavisi alan olguların tedavi sonuçları ve tedaviyi etkileyen faktörler

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı'nda 1990-2002 Arasında Büyüme Hormonu Tedavisi Alan Olguların Tedavi Sonuçları ve Tedaviyi Etkileyen Faktörler AMAÇ: Dokuz Eylül Üniversitesi Pediatrik Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı'nda1990- 2002 yılları arasında Büyüme Hormonu (BH) kullanan hastaların retrospektif analizini yaparak, bu hastaların tedaviye yanıtları, tedaviyi etkileyen faktörleri ve tedavinin yan etkilerini araştırmaktır. OLGULAR VE METOD: Düzenli kontrolleri bulunan ve en az bir yıl BH tedavisi almış toplam 77 olgunun dosya kayıtları incelenerek doğum öyküleri, anne-baba boyları, tedavi öncesi ve sonrası oksolojik verileri, puberte evreleri, tedavi süreleri, tedaviye başlama yaşları ile tedaviden sonraki ilk 3 yıllık dönemdeki uzama hızlan kaydedildi. Standart büyüme eğrileri yardımıyla tedavi öncesi ve sonrası boy standart deviasyon skorları (SDS), boya göre ağırlık (W/H) ve kazanılan boy SDS'leri (Aboy SDS) hesaplandı. Ayrıca sol el bilek grafilerinden G&P yöntemiyle kemik yaşlan (KY) belirlenerek, Bayley-Pinneau yöntemiyle tedavi öncesi ve sonrası tahmini erişkin boy SDS'leri (TEB) ve ayrıca anne-baba boylarından hedef boylan (HB) hesaplandı. Olgular tanılarına ve tedavi başlangıcındaki puberte durumlarına göre sınıflandırıldı. BULGULAR: Toplam 77 olgunun 40'ı erkek (%52) ve 37'si kız (%48) olarak bulundu. 59 olgu (%76,6) izole BH eksikliği (IBHE) tanısı alırken.8 olgu (%10,4) kombine BH eksikliği (KBHE) ve 7 olgu (%9,1) Turner sendromu, 1 hasta intrauterin gelişme geriliği (IUGR) (%1.3), 1 hasta KBY) (%1.3) ve 1 hasta XY gonadal disgenezi) (%1.3) tanıları ile BH tedavisi aldıkları görüldü. Tüm hastaların ortalama tedaviye başlama yaşlan 11,2 ± 2,9 ve ortalama tedavi süreleri 3,8 ± 2,6 yıl, HB SDS'leri -0,8 ± 0,94, Aboy SDS'leri 1,02 + 1, ATEB SDS'leri 0,52 ± 0,99 olarak bulundu. Tedavi öncesi ve sonrası boy SDS'leri (sırasıyla; -3,09 ± 0,88 ve - 2,05 ± 1, p < 0,05) TEB SDS'leri (sırasıyla; - 1,6 ± 1,17 ve -1,17 ± 1,16, p < 0,05) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanırken (p < 0,05), W/H'leri ve TY/KY oranları arasında anlamlı fark bulunmadı (p > 0,05). Tüm olgulann tedavi öncesi uzama hızları 3,27 ±1,6 cm/yıl iken, tedavinin 1., 2. ve 3. yıllarında sırasıyla; 7,8 ± 2,06, 6,2 ±2,1 ve 5,3 ± 2,22 cm/yıl olarak bulundu ve 1. yıl ile 3. yıl uzama hızlan arasında anlamlı fark saptandı (p < 0,05) KBHE'li, Turner sendromlu olgularla XY gonadal disgenezili olgu dışındaki olgular tedavi başlarken pubertede olup olmadıklanna göre sınıflandırdığında, toplam 40 olgunun (%65) prebubertal, 21 olgunun (%35) ise puberteye girdikten sonra BH tedavisi almaya başladığı görüldü. Puberteye girmemiş ve puberteye girmiş olguların ortalama tedaviye başlama yaşları sırasıyla; 10,1 ± 2,7 ve 13,5 ± 1,6; ortalama tedavi süreleri sırasıyla; 3,8 ± 2,6 ve 2,3 ± 0,87 olarak bulundu ve aralarında anlamlı fark vardı (p < 0,05). İki grubun tedavi öncesi TY/KY oranları arasında anlamlı fark bulundu (sırasıyla; 1,4 ± 0,38 ve 1,1 ± 0,12, p < 0,05) İki grubun tedavi sonrası TEB SDS'leri (sırasıyla; - 0,96 ± 0,98 ve -1,49 ± 0,8, p < 0,05) ve ATEB SDS'leri (sırasıyla; 0,24 ± 0,83 ve -0,15 ± 0,90, p < 0,05) arasında ilk iki yıllık uzama hızlan arasında fark yokken, 3. yıl uzama hızları arasında (sırasıyla; 5,6 ± 1,6 cm ve 3,9 ± 2,4 cm, p < 0,05) anlamlı fark saptandı anlamlı fark saptandı. Olgular tanılarına göre IBHE, KBHE ve Turner sendromu olarak sınıflandırdığında, tedavi öncesi boy SDS'leri (sırasıyla; -2,8 ± 0,76, -4,03 ± 1,07 ve -3,4 ± 0,67, p < 0,05), TEB SDS'leri (sırasıyla; -1,4 ± 1,11, -2,2 ± 1,5 ve -2,4 ± 0,97, p < 0,05) ve TY/KY (sırasıyla; 1,3 ± 0,34, 2 ± 0,97 ve 1,2 ± 0,18, p < 0,05) oranlan arasında anlamlı fark saptandı. Tedavi sonrası ise 3 grubun tedavi süreleri (sırasıyla; 3,35±2,3, 7,9 ± 3 ve 3,25 ± 1,6 yıl, p < 0,05) ve Aboy SDS'leri (sırasıyla; 0,92 ± 0,64, 2,04 ± 1ve 1,04 ± 1,4, p < 0,05) olarak saptanırken, en uzun tedavi süresi ve en çok boy SDS kazanımı KBHE'li grupta bulundu. 3 grubun tedavinin 1., 2. ve 3. yılarında uzama hızlan değerlendirildiğinde (sırasıyla; 1. yıl 8,04 ± 1,76, 9,3 ± 1,8 ve 5,8 ±VIII 2,05 cm, p < 0,05, 2. yıl 6,4 ± 2,05, 7,3 ± 1,8 ve 4,6 + 1,5 cm p < 0,05, ve 3. yıl 5,4 ± 1,79 6,3 + 3,3 ve 3,9 ± 1,4 cm, p >0,05) 1. yıl en yüksek uzama hızı KBHE'li grupta saptanırken, 1. ve 2. yıllar en düşük uzama hızı Turnerlı grupta saptandı. BH tedavisi sonrası 17 IBHE'Iİ, 7 KBHE'li ve 2 Turner sendromlu hastanın final boya ulaştıkları gözlendi (sırasıyla; -1,8 ± 0,75, -2 ± 1,4 ve -0,86 ± 0,72). Final boya ulaşan IBHE'li olguların tedavi süreleri (sırasıyla; 3,4 ± 2,4 ve 7,4 ± 2,9 yıl, p < 0,05) ve tedavi sonrası Aboy SDS'leri (sırasıyla; 1,11 ± 0,71ve 2,02 ± 1,14, p < 0,05) KBHE'li olgulardan anlamlı derecede düşük bulunurken, tedavi öncesi boy SDS'leri (sırasıyla; -2,96 ± 0,78 ve -4,02 ± 1,16, p < 0,05), tedavi öncesi TY/KY oranları (sırasıyla; 1,2 ± 0,13 ve 2,02 ± 1,05, p < 0,05) ve tedavi öncesi yıllık uzama hızlan (sırasıyla; 4,6 ±1,1 ve 1,33 ± 0,75 cm, p < 0,05) anlamlı derece de yüksek bulundu (p<0,05). Final boy SDS'leri arasında anlamlı fark bulunamadı. Tedavi süresi ile Aboy SDS'i arasında anlamlı pozitif ilişki ( r= 0,34, p < 0,05), tanı yaşı ile tedavi öncesi TY/KY oranlan ve 3. yıl uzama hızları arasında negatif ilişki (sırasıyla; r= -0,31, p < 0,05; r= -0,37, p < 0,05), tedavi öncesi boy SDS'i ile tedavi öncesi TEB SDS, tedavi sonrası boy SDS, tedavi sonrası TEB SDS, Aboy SDS'i ve 3. yıl uzama hızı arasında pozitif ilişki (sırasıyla; r= 0,65, p < 0,05; r= 0,57, p < 0,05; r= 0,54, p < 0,05; r= 0,35, p < 0,05; r= 0,38, p < 0,05), tedavi öncesi TEB SDS'i ile tedavi sonrası boy SDS'i, tedavi sonrası TEB SDS'i, 3. yıl uzama hızı arasında pozitif, ATEB SDS'i ile negatif anlamlı ilişki (sırasıyla; r= 0,46, p < 0,05; r= 0,64, p < 0,05; r= 0,44, p < 0,05 ; r=- 0,56, p < 0,05), tedavi sonrası boy SDS'i ile 1. yıl, 2. yıl, 3. yıl uzama hızları arasında pozitif ilişki (sırasıyla; r= 0,48, p < 0,05; r= 0,25, p < 0,05; r=- 0,56, p < 0,05; r= 0,47, p < 0,05), Aboy SDS'i ile tedavi öncesi TY/KY oranları ve 1. yıl uzama hızı arasında anlamlı pozitif ilişki (sırasıyla; r= 0,30, p < 0,05 r= 0,42, p < 0,05), tedavi öncesi TY/KY oranları ile 2. ve 3. yıl uzama hızları arasında pozitif ilişki (sırasıyla; r= 0,25, p < 0,05 r= 0,37, p < 0,05), tedavi sonrası TY/KY oranlan ile tedavi sonrası boy SDS'i arasında negatif ilişki, tedavi öncesi TY/KY ile arasında anlamlı pozitif ilişki (sırasıyla; r= -0,26, p < 0,05 r= 0,32, p < 0,05) saptandı. IBHE bulunan olgularda BH uyan testlerinde bulunan maksimum BH piki ve HB SDS ile hiçbir parametre arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Bir olguda tedavinin 3. yılında kompanse hipotiroidi gözlenirken.hiçbir olguda tedavi süresince başağrısı, sıvı retansiyonu, glukoz tolerans bozukluğu gibi yan etkiler saptanmadı. Sonuç: BH tedavisine ilk yılda daha yüksek bir uzama hızıyla cevap oluşurken, daha sonraki yıllarda bu cevap kademeli olarak azalmaktadır. KBHE'li olgular BH tedavisine IBHE'li olgulardan boy SDS kazanımı açısından daha iyi yanıt vermektedir. Turner sendromlu olgular BH tedavisine ilk yıllar diğer olgularla benzer şekilde cevap vermektedir. Tedavi öncesindeki boy SDS'i ve tedaviye başlama yaşı düşük hastalarla, tedavi öncesi puberteye girmemiş ve KY daha geri hastalarda BH tedavisine cevabın daha iyi olduğu göze çarpmaktadır. BH tedavisi IBHE'li, KBHE'li ve Turner sendromlu hastalarda güvenli bir tedavi olarak gözükmektedir.

Bumin Nuri Dündar
Dokuz Eylül University
2002
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yedi-on dört yaş arası hafif persistan ve orta persistan astımlı çocuklarda inhale kromolin sodyum ve inhale budesonid kullanımının karşılaştırılması

Yedi - on dört yaş arası hafif persistan ve orta persistan astımlı çocuklarda inhale kromolin sodyum ve inhale budesonid kullanımının karşılaştırılması Dr.Dilek Orbatu Bronşial astım tekrarlayan öksürük, hışıltı (vizing) atakları ve değişik derecelerde hava akımında azalmayla seyreden, tedavili veya tedavisiz düzelebilen ve çoğu kez bronş hiperreaktivitesinin eşlik ettiği, eozinofil ve mast hücrelerinin ön planda olduğu hava yollarının kronik inflamatuvar hastalığıdır. Astımda inflamasyon oluştuktan sonra hiperreaktivite oluşmakta, buna bağlı bronkospazm ve sonuçta semptomlar oluşmaktadır. Astım tedavisinde önceleri sadece semptomları giderici tedaviler ön planda iken, günümüzde hastalığın patogenezinin daha iyi anlaşılması ile semptomları yaratan inflamatuvar durumu düzeltmek önem kazanmıştır. Çalışma, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Allerji Bilim Dalı'nda en az bir yıldır hafif persistan ve orta persistan astım nedeni ile izlenen 63 çocuk üzerinde yapıldı. Hastalar üç gruba ayrıldı: Grup l'e inhale kromolin sodyum (lOmg/gün), grup 2'ye inhale budesonid (400ueg/gün), grup 3'e inhale kromolin sodyum (lOmg/gün) ile birlikte inhale budesonid (400ueg/gün) başlandı. Çocuklar bu tedaviye altı ay aralıksız devam ettiler. Tedaviye başlamadan önceki iki haftalık hazırlık safhasında fizik muayeneleri, solunum fonksiyon testleri, P-A akciğer grafileri, hemogram, karaciğer-böbrek fonksiyon testleri, total IgE, total eozinofil ölçümleri, epidermal deri testleri ( skin prick test) yapıldı. Hastaların klinik düzelme, egzersiz kapasitesinde artma, gece uykudan uyanma sıklığında azalma, eliminasyona uyum ve duygu durumlarım içeren semptom skorları oluşturuldu. Aylık p-2 agonist gereksinimleri saptandı. Tedavi başlangıcı ve sonunda kardiyak fonksiyonları ekokardiyografik olarak değerlendirildi. Aktif tedavi periyodunda hastalar altı ay boyunca her ay görülerek klinik bulguları, solunum fonksiyon testleri, semptom skorları kaydedildi. Çalışmaya 26'sı (%41.26) kız, 37'si (%58.74) erkek toplam 63 hasta alındı. Toplam 63 hasta ile başlanan çalışma, bir hasta takipsizlikten, bir hasta da durumu kötüleştiği için 61 (%96.82) hasta ile tamamlandı. Her bir grubu oluşturan hastaların sayısı, cinsiyetleri, ortalama yaşlan, ağırlıkları ve boylan arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Çalışma öncesi iki hastada (%3.17) nezle, iki hastada (%3.17) farenjit, iki hastada (%3.17) karın ağrısı mevcuttu. Yedi hastada (%11.1) klinik ve water's grafisi ile uyumluakut sinüzit, dört hastada (%6.3) boğaz enfeksiyonu saptanıp tedavileri yapıldıktan bir ay sonra çalışmaya dahil edildiler. Tedavi öncesi ve sonrası grup içi ve gruplar arasında hematolojik, biyokimyasal ve serolojik parametreler açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Tedavinin başında çekilen P-A akciğer grafilerinde patolojik bulgu saptanmamış olup, epidermal deri testleri pozitif olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Her üç tedavi grubunun solunum fonksiyon testlerinin FVC, FEVı, FEF25-75 ve PEF parametrelerinde yükselme saptanmış olup, istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Aylık bronkodilatör gereksinimi her üç grupta da tedavi sonunda azalmıştır. Kromolin sodyum alan grupta tedavi öncesine göre sonrasında bronkodilatör gereksiniminde azalma olmakla birlikte inhale kortikosteroidin kullanıldığı grupta istatistiksel olarak anlamlı düzelme sağlanmıştır (p<0.05). Ancak grup 3'te kullanımda azalma tedavinin erken döneminde %95'lere ulaşmaktadır. Her üç tedavi grubunda da klinik düzelme, egzersiz kapasitesinde artma, gece uykudan uyanma sıklığında azalma belirgin olup istatistiksel açıdan anlamlıdır (p<0.05). Eliminasyona uyum açısından grup l'de istatistiksel anlamlılık mevcut iken (p:0.01), grup 2 ve 3'te anlamlılık bulunmamıştır (p>0.05). Hastaların duygu durumları tarafımızca değerlendirilerek, hiçbirşeyi yoksa "0", çok iyi ise "1", iyi ise "2", aym ise "3", kötü ise "4", çok kötü ise "5", çok çok kötü ise "6" olarak skorlandı. Verilen cevapların tutarlılığı istatistiksel analiz ile tedavi öncesi ve sonrasında karşılaştırıldı. Buna göre duygu durum ile ilgili olarak verilen cevapların tutarlılığı açısından grup 1 ve 3'te istatistiksel anlamlı farklılık saptanmış olup (p<0.05), grup 2'de istatistiksel anlamlı farklılık mevcut değildir (p>0.05). Takipte aylık bakılan klinik bulgular, solunum fonksiyon testleri, semptom skorlarında her üç grupta da grup içi ve gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı düzelme sağlanmıştır (p<0.05). Hastalar yan etki açısından değerlendirildiğinde hazırlık safhasına göre aktif tedavi periyodunda hiçbir grupta belirgin yan etki artışına rastlanmamıştır (p>0.05). Düzenli tedavi alan bronşial astımlı hastalarda kardiyak fonksiyonları ve tedavide kullanılan ilaçların kardiyak fonksiyonlar üzerine olan yan etkilerini değerlendirmek amacıyla tedavi başında ve sonunda yapılan elektrokardiyografik (EKG) ve ekokardiyografik incelemede, kullanılan parametrelerde ortaya çıkan değişiklikler açısından her üç grupta da istatistiksel anlamlı farklılık mevcut değildir (p>0.05).Sonuç olarak; hafif ve orta persistan astımlı çocukların hastalık aktiviteleri tek başına inhale kortikosteroid ve inhale kortikosteroid ile birlikte inhale kromolin sodyum alan tedavi gruplarında daha belirgin olmak üzere, her üç tedavi rejimi ile de kontrol altına alınmıştır. Hafif persistan astımda kromolin sodyum tek başına kullanılabilir ancak semptomlar düzelmiyorsa inhale kortikosteroide geçilmesi gerekmektedir. Inhale kortikosteroid ve inhale kortikosteroid ile birlikte kromolin sodyum alan iki tedavi grubu arasında klinik düzelme, solunum fonksiyon testi parametrelerinde yükselme benzer olduğundan inhale kortikosteroid başlanması gereken olgularda kromolin sodyum ilave etmenin tedaviyi etkilemeyeceği ortaya çıkmaktadır. Düzenli tedavi alan bronşial astımlı olgularda yapılan EKG ve ekokardiyografik incelemede, kardiyak fonksiyonlarda değişiklik ve astım tedavisinde kullanılan ilaçların uzun süreli kullanımda kardiyak yan etkileri mevcut değildir. Anahtar Sözcükler: Bronşial astım, inhale budesonid, inhale kromolin sodyum, ekokardiyografi.

Dilek Orbatu
Dokuz Eylül University
2003
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Desmopressin'in idrar yolu enfeksiyonları üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi

1 ÖZET Amaç: Sıçanlarda oluşturulmuş piyelonefrit ve sistit modellerinde, antidiüretik dozda, ekzojen, parenteral desmopressin asetat (DDAVP) uygulanmasının idrar yolu enfeksiyonları üzerindeki etkisinin mikrobiyolojik, histopatolojik ve biyokimyasal olarak değerlendirilmesi. Gereçler ve Yöntem: Wistar türü yedinci jenerasyon (F7 band), 56 adet erkek sıçanın oluşturduğu sekiz grup çalışmaya alındı. Başlangıçta tüm sıçanların idrar analizleri yapıldı, idrar kültürleri alındı ve 24 saatlik idrarları toplanıp hacim ve dansiteleri ölçüldü. Başlangıç idrar kültürlerinde Escherichia coli (E coli) üremesi olmayan sıçanlar çalışmaya alındı. Yirmisekiz sıçanın her iki böbreğine 0.1 mL (1010/ml_) E coli solüsyonu injekte edildi; diğer 28 sıçanın da mesanelerine yine aynı bakteri solüsyonundan 0.3 mL üretral kateterizasyon ile verildi. Bakteri solüsyonu verildikten 24 saat sonra alınan idrar kültürlerinde etken patojen E coli üreyen sıçanlardan, her birinde 7 sıçan bulunacak şekilde 8 grup oluşturuldu. Grup I, II, III, IV piyelonefrit; Grup V, VI, VII, VIII sistit grupları idi. idrar kültürlerinde E coli üremesi olduğu görüldükten sonra, Grup II, IV, VI, VIII deki sıçanlara ıntramusküler DDAVP (2 ııg/doz/gün), Grup I, III, V, VII' deki sıçanlara intramusküler serum fizyolojik (SF, %0.9 NaCI, 0.5 mL/doz/gün) yedi gün boyunca uygulandı. Desmopressin veya SF injeksiyonunun 1, 3, 5 ve 7. günlerinde tüm sıçanların idrar analizleri yapıldı, idrar kültürleri alındı ve 24 saatlik idrarları toplanıp hacim ve dansiteleri ölçüldü. Ek olarak Grup III, IV, VII, VIII' deki sıçanların 14, 21 ve 28. günlerde de aynı şekilde değerlendirmeleri yapıldı. Desmopressin veya SF injeksiyonlarının 7. gününde tüm sıçanlardan, 28. gününde Grup III, IV, VII, VIII' deki sıçanlardan kan örnekleri alınıp serum kreatinin düzeylerine bakıldı. Grup I, II, V, VI' daki sıçanlar bakteri inokülasyonundan 1 hafta sonra, grup III, IV, VII, VİN' deki sıçanlar bakteri inokülasyonundan 4 hafta sonra feda edildi. Her iki böbrek ve mesane histopatolojik olarak değerlendirildi; inflamasyon ve fibrozis açısından sübjektif skorlama yapıldı. Bulgular Piyelonefrit grubu sıçanlarda ilk hafta DDAVP uygulaması süresince, 24 saatlik idrar volümü DDAVP veya SF uygulanan gruplar arasında farklı bulunmadı, ilk hafta izlemi süresince DDAVP uygulanan sistit gruplarının 24 saatlik idrar volümleri, SF uygulanan sistit gruplarından ve DDAVP uygulanan piyelonefrit gruplarından düşük bulundu; DDAVP uygulaması 7. günde kesildikten sonra ise gruplar arasındafarklılık izlenmedi. Grupların idrar dansite sonuçlan çelişkili ve literatür ile uyumsuz değerlendirildi. Sistit ve piyelonefrit gruplarının idrarda lökosit esteraz pozitifliği, idrar mikroskopisinde bakteri varlığı ve idrar kültürlerindeki günlük E. coli üremesi koloni sayımları (cfu/mL), DDAVP veya SF uygulanan gruplar arasında farklı bulunmadı. Çalışmanın 7. ve 28. günlerindeki serum kreatinin düzeyleri tüm sıçan gruplarında normal sınırlarda bulundu. Gerek bir haftalık, gerekse dört haftalık piyelonefrit gruplarının böbrek inflamasyon, böbrek fibrozis ve mesane inflamasyon skorları DDAVP ve SF uygulanan gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi. Benzer şekilde gerek bir haftalık, gerekse dört haftalık sistit gruplarının histopatolojik skorları DDAVP ve SF uygulanan gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi. Hiçbir sıçanda mesanede fibrozis saptanmadı. Piyelonefrit veya sistit gruplarının hiçbirinde histopatolojik skorların günlük idrar volümü, idrarda "dipstick" testi ile lökosit esteraz pozitifliği, idrar kültürlerinde E co// üremesi koloni sayımları, serum kreatinin değerleri ile anlamlı korelasyon göstermediği saptandı. Sonuçlar: Sıçanlarda E. coli' nin P-pilili susu kullanılarak oluşturulmuş deneysel piyelonefrtit ve sistit modellerinde, İYE varlığında günlük 2ug sabit dozda DDAVP uygulamasının serum kreatinin değerlerini normal sınırların üzerine yükseltecek şekilde böbrek fonksiyon bozukluğu oluşturmadığı; idrar kültürlerindeki bakteri üreme sonuçlarını etkilemediği; böbrekteki ve mesanedeki inflamasyonu, fibrozisi etkilemediği gösterilmiştir. Bu çalışmada, İYE varlığında antidiüretik dozda DDAVP uygulamasının böbrek veya mesanedeki enfeksiyon sürecini, böbrek fonksiyonlarını değerlendirmek üzere bakılan serum kreatinin düzeylerini ve böbreklerdeki histopatolojik zedelenmeyi olumsuz yönde etkilemediği gösterilmiştir. Anahtar kelimeler: Desmopressin asetat, piyelonefrit, sistit, sıçan

Dilek Güneş
Dokuz Eylül University
2003
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hemofili A hastalarında inhibitör varlığının araştırılması

ÖZET Kasım 1995-Eylül 1997 tarihleri arasında yaşları 1-18 yaş (ortalama 9,5±4,7 yıl) olan 58 hemofili A hastasında Bethesda metodu ile inhibitor gelişme prevalansı % 27 olarak saptanmıştır. Hafif hemofilik 14 hastadan hiçbirinde inhibitor bulunmazken orta hemofilik 27 hastadan 9'unda (% 33) ağır hemofilik 17 hastadan 7'sinde (% 41) inhibitor olduğu bulunmuştur. Orta ve ağır hemofilik hastalarda inhibitor gelişimi hafif hemofilik hastalara göre anlamlı yüksek (p=0,02) bulunurken, orta ve ağır hemofilik hastalar arasında anlamlı bir fark (p>0,05) bulunmamıştır. Orta hemofilik hastalardan 7'sinde düşük (0,50-2,0 BÜ), 2'sinde yüksek (44-500 BÜ) titrede inhibitor tespit edilirken ağır hemofilik hastalardan 5'inde düşük (0,50-1,8 BÜ), 2'sinde yüksek titrede (50-358 BÜ) inhibitor varlığı saptanmıştır. Takipler sonucunda hastaların % 1 7'sinde inhibitörün geçici olduğu, son değerlendirmede inhibitor gelişme prevalansının % 10 olduğu izlenmiştir. Hastaların F VIII kullanma süresi inhibitor gelişimini etkilemezken, ileri yaşta olanlarda (p=0,01),son 1 yıl içinde kanama sayısı fazla olanlarda (p=0,001), F VIII kullanım sayısı fazla olanlarda (p=0,001), daha fazla gün F VIII alanlarda (p=0,001), F VIII düzeyi % 2 ve daha düşük olanlarda (p<0,05) inhibitor gelişimi ile anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Sadece taze donmuş plazma infüzyonu yapılanlarda inhibitor gelişimi sözkonusu değilken (p<0,05), F VIII konsantreleri kullananlarda inhibitor varlığı saptanmış, en çok kullanılan Koate HP veya Nordiate preparatlarını kullanan ve kullanmayanlar arasında inhibitor varlığı açısından istatistiksel bir fark bulunmamıştır (p>0,05). inhibitor saptanmayan hastaların ilk inhibitor ölçümünden median 24 gün önce, inhibitor saptanan hastaların median 8 gün önce F Vlll'e maruz kaldıkları tespit edilmiş, F Vlll'e daha kısa süre önce maruz kalanlarda inhibitor gelişme riski anlamlı yüksek bulunmuştur (p<0,05). Kalıcı inhibitörü olan vakalarda kanamaların daha uzun süreli olduğu gözlenmiştir. Logistik regresyon testi ile multivariate analiz yapıldığında hastaların yaşının (p=0,05), son 1 yıldır kanama sayılarının (p=0,01), F VIII kaç kez (p=0,02) ve kaç gün kullandıklarının (p=0,02) inhibitor gelişimine neden olduğu, F VIII kullanma süresinin inhibitor geliştirmede önemli bir risk oluşturmadığı (p>0,05) saptanmıştır. 44

Faktör VIIIHemofiliİnhibitör
Hale Ören
Dokuz Eylül University
1997
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kanserli çocuklarda kemoterapiye bağlı emezisin kontrolünde tropisetronun etkinliğinin araştırılması

2. ÖZET Bu çalışmada selektif bir 5-HT3 reseptör antagonisti olan tropisetron akut emezis kontrolündeki etkinliği, yüksek emetojenik kemoterapi alan 22 çocukta, toplam 125 kür kemoterapi boyunca değerlendirildi. Tropisetron, kemoterapinin ilk günü 0.2 mg/kg dozunda (maksimum 5 mg) tedaviden hemen önce intravenöz olarak verildi. Tedaviyi izleyen günlerde, tedavi gereği damar yolu açık olan hastalara intravenöz, diğerlerine oral yolla ve aynı dozda tropisetron verildi. Çalışma grubundaki çocukların ortanca yaşı 14 olup, 3 ile 18 yaş arasında değişmekte idi. Hastaların %82' sinin önceden kemoterapi almadığı belirlendi.Tüm hastalar en az iki kür tedavi boyunca tropisetron aldılar. Kortikosteroidler 13 kürde (%10) kemoterapi protokolünün içerdiği bir ajan olarak, 10 kürde (%8) hipersensitivite reaksiyonlarını önlemek amacıyla kullanıldı. Toplam 125 kürden 80 (%64) kürde akut bulantı-kusmanın tam olarak önlenebildiği görüldü. İlk 22 kür kemoterapi ile ikinci 22 kür kemoterapide tam + majör yanıt oranı %73 ve %77 bulundu ve tropisetronun antiemetik etkinliğinin ilerleyen kürlerde devam ettiği düşünüldü. Günlük tedavi şemaları temelinde yapılan değerlendirmede ise 4. derece emetojenik tedavi verilen günlerde %59, 3. derece emetojenik potansiyeli olan tedavi günlerinde %85 oranında tam yanıt alınırken, düşük emetojenik potansiyeli olan tedavi günlerinde bu oran %75 olarak bulundu. Tropisetrona bağlı olduğu düşünülen hafif diyare ve ağız kuruluğu dışında herhangi bir yan etki izlenmemiştir. Sonuçta, bu çalışmanın sonucu, tropisetronun emetojenik kemoterapi alan çocuklarda etkin ve yan etki profili açısından güvenilir bir antiemetik ajan olduğunu desteklemiştir. Günlük tek doz kullanımı hem hasta, hem de uygulayan sağlık personeli açısından bir avantaj olarak kabul edilebilir.

AntiemetiklerNeoplazmlarİlaç tedavisi
Kamer Mutafoğlu Uysal
Dokuz Eylül University
1997
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hiperkalsiuri ile idrar N-asetil beta-D glukozaminidaz arasındaki ilişkinin araştırılması

ÖZET Böbrek taş hastalığı ve nefrokalsinozis komplikasyon olarak bildirilmiş olmasına kjarşın, "idiopatik hiperkalsiüri'li çocuklarda prognoz henüz açıklık kazanmamıştır. Glomerüllerden filtre olan kalsiyumun % 40'ı proksimal tübüllerden geri emilmektedir. N- asetil p-D glukozaminidaz (NAG) proksimal renal tübül epitelinde hasarı gösteren lizozomal bir enzimdir. Bu çalışmanın amacı, iatrojenik, diabetik ve idiopatik hiperkalsiürili çocuklarda, iperkalsiüri ile idrar NAG aktiviteleri arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Hiperkalsiüri oluşturmak üzere 75 mg/kg/gün kalsiyum, 20.000 Ü/kg/gün D3 vitamini 15 gün süre ile uygulanan yedi tavşandan (Orytolagus cuniculus-NZW-) uygulama öncesinde ve sonrasında serum kalsiyumu, fosfor ve alkalen fosfataz ile 24 saatlik idrarda kalsiyum ekskresyonu ve NAG / kreatinin düzeyleri ölçüldü. Olguların uygulama tamamalandıktan sonra böbrekleri makroskopik ve mikroskopik olarak değerlendirildi. Benzer işlemler, yedi tavşandan oluşturulan ve plasebo verilen kontrol grubuna da uygulandı. İlaç uygulamasına başlanmadan önce olguların ortalama serum kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz ve günlük kalsiyum ekskresyonu düzeyleri sırası ile 10.8 ±1.5 mg/dl, 4.6 ± 0.6 mg/dl, 138 ± 57.1 IU/L ve 22.3 ± 8.3 mg/kg/gün olup, uygulama sonrasında serum kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz ve günlük kalsiyum ekstresyon düzeyleri sırası ile 12.2+1.3 mg/dl, 6.7 ± 0.7 mg/dl, 70.1 ± 33.2 IU/L ve 46.8 ± 22.5 n|ıg/kg/gün olarak saptandı. Kontrol grubunda plasebo öncesinde ortalama serum kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz ve günlük kalsiyum ekskresyon düzeyleri sırası ile 10.6 ± 1J.2 mg/dl, 4.9 ± 0.8 mg/dl, 140.7 ± 49.3 IU/L ve 18.4 ± 9.6 mg/kg/gün olup; plasebo sjonrasında ise sırası ile 10.4 ± 1.1 mg/dl, 4.3 ± 0.7 mg/dl, 146.6 ± 50.3 IU/L ve 21.4 ± 7.6 mg/kg/gün olarak elde edildi. Değerler arasındaki fark araştırıldığında, çalışma grubunda u|ygulama başlangıcında ve sonunda serum kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz ve günlük idrar kalsiyum ekskresyon değerleri istatistiksel olarak farklı bulunmuştur (p<0.05). İdrar NAG/kreatinin değerleri ilaç uygulanmadan önce 0.5±0.1mÜ/mg iken, uygulamadan sonra 6.4±1.5 mü/mg olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.01). Çalışma grubunda tedavi sonucunda elde edilen.serum kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz ve idrar NAG /kreatinin ve kalsiüri düzeyleri kontrol grubundaki plasebo sonrasındaki değerlerden anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). Değerler arasındaki ilişkiler incelendiğinde idrar NAG/kreatinin ile günlük kalsiyum ekskresyonu arasında önemli pozitif ilişki saptanmıştır (r:0.9, p<0.05). Çalışma grubundaki olguların biri dışında diğerlerinde (%85.7) nefrokalsinozis tesbit edilmiştir. 27ile 14 Çalışmanın ikinci bölümünde"absorptif formda idiopatik hiperkalsiüri olan 10 çocuk kontrol grubunu oluşturan, idrar kalsiyum ekskresyonu 4 mg/kg/gün'ün altında bulunan çocuk ele alınmıştır. Ultrasonografi incelemelerinde nefrokalsinozis ve böbrek taş habtalığı saptanmayan olguların konvansiyonel yöntemlerle yapılan böbrek fonksiyon tesitleri normal sınırlar içinde bulunmuştur. Hasta ve kontrol grubundaki olguların yaş ortalamaları sırası ile 5,9±1,1 ve 5,4 ± 1,2 yıl; kalsiüri düzeyleri 5,88±1,67 ve 1,54±0,74 mcj/kg/gün; idrar NAG/kreatinin aktiviteleri 2,5±0,9 ve 11,6±5,3 mU/mg olarak saptanmıştır. Her iki grubun kalsiyum ekskresyonları arasındaki fark anlamlı olmasına karşın (p<0,0005), yaş ve idrar NAG aktiviteleri ortalamaları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır, (p >0,05) idrar kalsiyum ekskresyonu ile NAG/kreatinin aktivitesi arasındaki ilisjkinin anlamlı olmadığı ortaya çıkmıştır. (r:0.12, p>0.05). Klinik ve rutin laboratuvar yöntemleri ile nefropati düşünülmeyen 18 Insüline bağımlı diabetes mellitus(IDDM) olgusunda ve 14 sağlıklı kontrol grubunda böbrek fonksiyonları ysjnında glikozüri, idrar NAG aktiviteleri, mikroalbuminüri ve kalsiüri araştırıldı. Tüm olgularda konvansiyonel böbrek fonksiyon testleri normal sınırlarda olup, çalışma ve kontrol grubunda sırası ile glikozüri 502.16±50.04, 324.22±22.20 mg/gün, NAG/kreatinin 0.10±0.04, 0.040.02 U/mg, mikroalbuminüri 10.52±4.24, 6.99±2.12 mg/gün, kalsiüri 3.36±2.62, 2.13±0.58 mg/kg/gün bulundu. Grupların glikozüri ve kalsirüri düzeyleri arasında anlamlı fark olup (sırası ile p<0.001, p<0.05), çalışma grubunda glikozüri ile kalsiüri (r:0.4, p<0.05), glikozüri ile albuminüri (r:0.4, p<0.05) arasında anlamlı ilişki saptandı. NAG/kreatinin ile kalsiüri ve mikroalbuminüri arasında anlamlı ilişki bulunmadı. ı Sonuç olarak; tavşanlarda direkt radyografilerle ayırt edilemeyen ancak hiptopatolojik olarak saptanan, iatrojenik hiperkalsiüri'ye sekonder nefrokalsinozis mjeydana geldiğinde, irdar NAG aktivitelerinde anlamlı artış elde edilmekte ve bu değerler hiperkalsiüri ile anlamlı pozitif ilişki göstermektedir. Ultrasonografik yöntemlerle nşfrokalsinozis ayırtedilemeyen absorptif formdaki idiopatik hiperkalsiürili çocuklarda idrar NAG aktivitelerinde artış saptanmamıştır. Ancak bu olguların izlem sırasındaki idrar NAG aktivitelerindeki artış, gelişmekte olan bir nefrokalsinozisin öncül bulgusu olabilir. 28

AsetilglükozaminidazDiabetes mellitusHiperkalsiüri+1
Salih Kavukçu
Dokuz Eylül University
1997
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fototerapi alan yenidoğanlarda dermal biluribin kinetiği

Fototerapi uygulanan indirekt hiperbilirubinemili yenidoğanlarda dermal bilirubin kinetiğini incelemek amacıyla 33 yenidoğan bebek çalışmaya alınmıştır. Ortalama doğum ağırlıkları 3235 ± 460 gram, ortalama gestasyonel yaşları 39.4 ± 0.9 hafta ve ortalama postnatal yaşları 5.7 ± 2.2 gün olan non-hemolitik hiperbilirubinemili bebeklere ortalama 51 ±24 saat standart fototerapi uygulanmıştır. Fototerapi için dört normal ve dört mavi floresan ampulden oluşan fototerapi cihazı kullanılmış ve 9 uW/cm /nm'lik spektral irradiyans sağlanmıştır. Tüm bebeklerin fototerapi öncesinde 2.5 cm'lik bir alın bölgesi opak bir örtüyle kapatılmıştır. Tüm bebeklerden fototerapi öncesi ve sırasında 6, 12, 18, 30, 42 ve 66. saatlerde eş zamanlı olarak açık ve kapalı alanlarda transkutan bilirubin indeksleri ve kapiller serum bilirubin ölçümleri yapılmıştır. Fototerapinin 6. saatinde serum bilirubin ve TcBI (açık) değerleri anlamlı olarak azalırken, TcBI (kapalı) değerleri 12. saatte anlamlı olarak azalma göstermiştir. Serum bilirubin konsantrasyonlarındaki azalma 12. saatten sonra stabilleşirken, TcBI (açık) ve TcBI (kapalı) değerleri 18. saatten sonra stabilleşmiştir. Fototerapi süresince başlangıç değeri haricinde açık alanlarda TcBI kapalı alanlardan daha düşük bulunmuştur. Lineer regresyon eğrileri incelendiğinde SB ile TcBI (açık), SB ile TcBI (kapalı) ve TcBI (açık) ile TcBI (kapalı) çok iyi bir ilişki göstermişse de, 6, 12, 18, 30, 42 ve 66. saatlerde ayrı ayrı bağıntı analizleri araştırıldığında serum bilirubini ile hem açık hem de kapalı alanlarda oluşan TcBI ölçümlerinin çok zayıf bir ilişki gösterdiği (bağıntı katsayısı 0 ile 0.5 arasında ve p>0.05) görülmüştür. 40Sonuç olarak bu çalışma klasik olarak bilinenlerin aksine fototerapinin kapalı alanlarda da etkili olduğunu, ancak bu etkinin 6-12. saatler arasında ortaya çıktığını ve fototerapi sırasında kapalı alanlardan yapılan TcB ölçümlerinin de serum bilirubin değerleriyle ilişkili olamayacağını göstermiştir. 41

BilirubinFototerapi
Hasan Özkan
Dokuz Eylül University
1997
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk çağı kanserlerinde tedavi maliyetlerinin değerlendirilmesi

Amaç: Kanser günümüzde önemli bir medikososyal problemdir ve ekonomik boyutu hakkında Türkiyede yeterli veri bulunmamaktadır. Bu çalışmada, tedavi başarısını etkilemesi nedeniyle kanserin ekonomik yönünün, hasta ailelerine ve devlete getirdiği maddi yükün ortaya konulması amaçlanmıştır. Hastalar ve yöntem: 1996 yılının ilk dokuz ayında tanısı konulup tedavisine başlanan 0.5- 1 7 yaş arasında 27 kanser hastası, birer yıl süre ile prospektif izlenerek tedavi bedelleri hesaplanmıştır. Bulgular: 27 olgunun 8'i lösemi( 7 ALL vel AML), 6'sı lenfoma( 4 Hodgkin hast, 2 NHL) ve 13'ü de solid tümör tanısı almış hastalardır. Bir yıllık takip süreleri içinde lösemili hastalarda 30, lenfomalılarda 7 ve solid tümörlü hasta grubunda da 5 olmak üzere toplam 42 nötropenik infeksiyon atağı gelişmiştir. Lösemi grubunda hasta başına bir yıllık toplam tedavi maliyeti 32.554 USD, lenfoma grubunda 8969 USD ve solid tümör grubunda 7078 USD olarak hesaplanmıştır. Tüm çocukluk kanserleri dikkate alındığında ise hasta başına bir yıllık toplam tedavi maliyeti 15.046 USD bulunmuştur. Bu bedelin %33'ünün hastalığa veya tedaviye bağlı gelişen nötropenik infeksiyon maliyeti olduğu görülmüştür. Nötropenik infeksiyon maliyeti atak sayısının fazlalığına bağlı olarak lösemi grubunda en yüksek değere ulaşmakta ve hasta başına bir yıllık maliyet 14250 USD, atak basma ise 3143 USD ile yine en yüksek değer olarak karşımıza çıkmaktadır. Lenfoma grubunda nötropenik infeksiyon maliyeti hasta başına bir yıllık 1403 USD, atak başına ise 928 USD olarak hesaplanmıştır. Solid tümör grubunda ise hastabaşına yıllık 352 USD ve atak başına da 983 USD bulunmuştur. Tedavi maliyetleri ile antikanser ilaçlar, antibiyotikler, kan ürünleri, Büyüme faktörleri, antiemetikler ve hastane yatak giderleri arasında kuvvetli ilişki saptanmıştır. Sonuç:Bu çalışmanın, kanser tedavisinde ',hasta ve ailelerinin karşılaştıkları ekonomik sorunların boyutlarına dikkati çektiği ve çözümleri için sağlık hizmetlerinin planlanmasında kullanılabilecek bir kaynak olabileceği düşünülmüştür. 81

Maliyet analiziNeoplazmlar
Hüseyin Gülen
Dokuz Eylül University
1997
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Respiratuvar distres sendromlu çok düşük doğum ağırlıklı bebeklerde senkronize ventilasyon

Yenidoğan yoğun bakımındaki gelişmelere karşın RDS ve komplikasyonlan yenidoğanın en önemli mortalite ve morbidite nedeni olmaya devam etmektedir. RDS'li bebeklerin mekanik ventilasyonu sunasında karşılaşılan en önemli sorunlardan biri, bebeğin ventilatörle savaşıdır. PTV, hastanın spontan solunumu ile senkronize solunum sağlamaktadır. Yenidoğan döneminde ilk kez 1986 yılında kullanılan ve daha sonra yeni ventilasyon teknikleri geliştirilen PTV, günümüzde başlıca iki ventilasyon modu ile kullanılmaktadır. SIPPV modunda bebeğin tüm spontan solunumları özel algaçlarla ventilatörü tetiklerken, SIMV modunda yalnızca belirli sayıdaki spontan solunumlar desteklenmektedir. Bu ventilasyon modlan, özel tetikleme sistemlerine sahip gelişmiş PTV ventilatörlerinde birarada bulunmaktadır. Bugüne dek yapılan çalışmalarda bu modlar tek basma, tüm hastalık boyunca yada hastalığın belirli dönemlerinde kullanılmış ve konvansiyonel ventilasyona göre, ventilator tedavi süresini kısalttığı ve belirli yaş gruplarında bazı komplikasyonlan azalttığı gösterilmiştir. Ancak halen hangi PTV modunun hangi yaş grubunda ve hastalığın hangi döneminde daha etkili olduğu konusu netlik kazanmamıştır. Çalışmamızda RDS nedeniyle mekanik ventilasyon gerektiren ve on tanesi 1000 gramdan daha az doğum ağırlığına sahip olan toplam 39 çok düşük doğum ağırlıklı bebeğe sürfaktan replasman tedavisini takiben, akut dönemde SIPPV ve ventilatörden ayırma döneminde SIMV uygulanmış ve oksijenasyon, ventilasyon ve komplikasyonlar üzerine olan etkileri prospektif olarak araştırılmıştır. Mekanik ventilasyon tedavisine SIPPV modunda başlanılan hastaların PIP değerleri 16-18 cmH20 düzeylerine inildiğinde SIMV moduna geçilmiştir. SIMV modunda iken hız basamaklı olarak azaltılarak ventilator desteği kesilmiştir. Çalışma süresince düzenli aralıklarla kan gazlan, MAP, FİO2, PIP, TV ve MV değişimleri ile gelişen komplikasyonlar izlenmiştir. Sonuçlar toplam ve iki farklı doğum ağırlığı grubuna göre (<1000 g, 1000-1500 g) değerlendirilmiştir. Çalışmaya alınan tüm bebeklere ortalama 2.9 ± 1.4 (1-8) saatte sürfaktan tedavisi uygulanmış ve ardından SIPPV modunda mekanik ventilasyona başlanmıştır. Ortalama 5.8 ± 4.9 saatte SIPPV'den SIMV moduna geçilen bebeklere, ortalama 73.7 ± 173.1 (8-1080) saat mekanik ventilasyon uygulanmıştır. Yaşayan bebekler ortalama 51.2 ± 30.8 gün, ölen bebekler ise ortalama 29.5 ± 35.4 gün hastanede kalmışlardır. Tüm bebeklerde ventilator tedavisinin 1. saattinde MAP, PIP ve Fi02 değerlerinde belirgin bir düşme (p=0.0001, p=0.0007, p=0.0000) gözlenmiş ve bu düşüş 85çalışma süresince devam etmiştir. Çalışma süresince TV ve MV değerleri sabit kalmıştır. Gelişen komplikasyonlar açısından iki doğum ağırlığı grubu arasında bir fark saptanmamıştır. Hiçbir olguda ventilator tedavisi sırasında sedasyon ya da paralizi gerekmemiş ve hiçbir bebekte pulmoner hava kaçağı sendromu gelişmemiştir. Toplam 4 bebekte PVL gelişmiştir (%10.2). Grade Ü > ICH ise %12.8 oranında görülmüştür. Toplam 12 olgu ile %30.8 oranında PDA saptanmış ve sadece bir olguda medikal tedaviye yanıt alınamayarak cerrahi tedavi uygulanmıştır. Stage > 2 NEC gelişen 1320 g ve 1380 g ağırlığındaki iki bebekte perforasyon geliştiği için operatif tedavi uygulanmıştır. BPD, pulmoner hemoraji ve ROP yalnızca bir bebekte, sekonder pnömoni ise 3 bebekte görülmüştür. Sepsis, %20.5 oranında toplam 8 bebekte gelişmiştir. Üç tanesi <1000g olmak üzere toplam 8 bebek kaybedilmiştir. Bunlardan yalnızca 1000-1500 g doğum ağırlığı grubundaki iki bebeğin ölüm nedeni, BPD ve PPH'ye bağlı olarak solunumsal kaynaklı olmuştur. Solunum dışı nedenlerle kaybedilen diğer bebekler, her iki doğum ağırlığı grubunda eşit sayıda yer almışlardır. Doğum ağırlığı <1000 g olan gruptaki üç bebekten ikisi kandida septisemisi ve yaygın damar içi pıhtılaşmasına bağlı olarak yaşamın 3. ve 4. günlerinde, diğeri ise kardiyopulmoner arrest nedeniyle yaşamın 3. gününde kaybedilmiştir. Doğum ağırlığı 1000-1500 g arasında olan bebeklerden, biri multiorgan yetmezliği nedeniyle 48. günde kaybedilmiştir. Grade IV ICH' si olan diğer iki bebekten biri sepsis nedeniyle 104.günde, diğeri ise multiorgan yetmezliği ile 23. günde kaybedilmiştir. Toplam mortalite oranı %20.5, BPD, stage > 2 NEC, grade > 2 ICH ve PVL gelişen bebekler çıkarıldığında yaşayan olgulardaki major morbiditesiz sağ kalım oram %74.2 olarak saptanmıştır. Sonuç olarak, RDS'nin akut döneminde SIPPV ile tedaviye başlanıp SMV modu ile mekanik ventilatörden ayırmanın, çok düşük doğum ağırlıklı ve 1000 gramın altındaki bebeklerde yeterli oksijenizasyon ve ventilasyonu sağladığı, farmakolojik paralizi gereksinimi, ventilator tedavi süresi ve komplikasyonlan göreceli olarak azalttığı saptanmıştır. Yalnızca SIPPV yada SIMV modunun kullanıldığı çalışmalarla karşılaştırıldığında ek bir komplikasyona yol açmadığı, ayrıca pulmoner hava kaçağı, kronik akciğer hastalığı, BPD, PDA, sedasyon ve farmakolojik paralizi gereksinimi ve ventilator tedavi süresi üzerine daha yararlı etkilere sahip olduğu görülmüştür. Yaygın kullanımı için daha çok olguyla yapılacak kontrollü klinik çalışmalara gerek bulunmakla birlikte, bu deneyimimizin bundan sonraki PTV uygulamalarına yeni bir boyut kazandıracağım düşünmekteyiz. 86

Bebek-düşük doğum ağırlığıSolunum-yapayVentilasyon
Nuray Duman
Dokuz Eylül University
1997
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İzmir pediatrik onkoloji grubu (İPOG-92) - Nöroblastoma tedavi sonuçları

ÖZET İPOG - 92 NÖROBLASTOMA TEDAVİ SONUÇLARI Göreceli olarak az rastlanan, agressif seyreden ve ileri evre olgularda tatminkar yaşam oranları elde edilemeyen NBL olgularında yeterli sayıda hastayı biraraya getirmek amacı ile çok merkezli bir çalışma düzenlenmiş ve İPOG-92 protokolü oluşturulmuştur. Bu çalışmada 1992-1997 yıllarında İPOG-92 protokolü ile ulaşılan sonuçlar verilmektedir. Hastalar ve Yöntem: Mayıs 1992 - Aralık 1997 arasında İzmir'de dört pediatrik onkoloji merkezinde izlenen, median yaşı 36 ay olan 36 hasta çalışmaya alınmıştır. Median izlem süresi 14 aydır (SD: 18.454). Hastalara GPO-NB-90 protokolünden modifiye edilen İPOG-92-NBL protokolü uygulanmıştır; E1 hastalara sadece cerrahi, E2 hastalara cerrahi + kemoterapi (CDDP, VCR, Ifosmadi), E3 ve 4 hastalara cerrahi + kemoterapi (CDDP, VCR, Ifosfamid, Epirubisin, CYC) + radyoterapi, CR sağlanan E2, 3, 4 hastalara 1 yıl süreli idame tedavisi (CYC, VCR, VP-16, L-PAM) verilmiştir. E4SA olgularına sadece cerrahi, E4SB, E4SC'ye cerrahi + kısa süreli kemoterapi (Epirubisin, VCR) uygulanmıştır. Bulgular: Evre 1 ve 2'de 3 hasta (%8.3), E3 ve E4'de de 31 hasta (%86.2), E4S'de 2 hasta (%5.5) vardı. Tümör 29 vakada (%80.5) adrenal yerleşim, 6 vakada (%16.7) torakal yerleşim, 1 vakada (%2.8) pelvik yerleşim göstermekteydi. Evre 1 ve 2'de %100 E3'de %66.7, E4'de %20 oranlarında CR elde edildi. Relaps görülme sıklığı %16.6 idi. Erken evre hastaların median izlem süresi 53 ay olup tümü sağdır. İleri evre hastalıkta 3 yıllık OS %58.06, EFS %48.39'dur. Tüm olgular için 3 yıllık OS %61.76, EFS %52.94 bulunmuştur. Sonuç: Türkiye'de yapılmış ilk çok merkezli çalışmadır. CR ve yaşam oranları tatminkardır. Vaka sayısı ve izlem sürelerinin artması ile daha sağlıklı sonuçlara varılacağı düşünülmüştür.

NöroblastomRadyoterapiİlaç tedavisi
H. Nur Olgun
Dokuz Eylül University
1997
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pubertal gelişim ile idrar gonadotropinleri arasındaki ilişkinin araştırılması

08.OZET İdrarda gonadotopinlerini ölçmek için ilk olarak Bioassay ve Radyoimmunoassay yöntemi kullanılmıştır. Daha sonraki yıllarda daha duyarlı olan Luminecence ımmunoassay(LIA) ve ileri derecede duyarlı olan Îmmuno-Radyometrik assay(IRMA) ve Îmmuno-Flourometrik assay(IFMA) yöntemleri kullanılarak idrar gonadotropinleri ölçülmüştür. Bu çalışmada; LIA yömtemi kullanılarak, serum Luteinizan Hormon(s-LH) ve serum Follikül Stimulan Hormon(s-FSH) değerleri ile sırasıyla idrar Luteinizan Hormou(i-LH) ve idrar Follikül Stimulan Hormonu(i-FSH) değerleri arasmda ilişkinin araştuılması amaçlanıp, prepubertal ve pubertal bozuklukların izleminde, serum ölçümlerine alternatif olarak, daha pratik ve kolay uygulanabilir bir yöntem olması nedeniyle; i-LH ve i-FSH ölçümlerinin kulanılabilirliği araştırılmıştır. Tanner evresine göre, her evreden 10'ar olgu -kızlar için(Bl-5) ve erkekler için(Gl-5)- olmak üzere toplam 100 olgu çalışmaya alınmış, çalışma grubunun evrelere göre ortalama yaşlan hesaplanıp, s-LH, s-FSH, i-LH ve i-FSH değerleri ile LH/kreatinin ve FSH/kreatinin değerleri ölçülmüştür. Erkeklerde Tanner evrelerine göre, s-LH ile i-LH ortalamaları ve s-FSH ve i-FSH arasmda anlamlı ilişki saptanmışnr(p<0.05). Benzer olarak kızlarda da Tanner evrelerine göre s-LH ile i-LH ortalamaları ve s-FSH ve i-FSH arasmda anlamlı ilişki saptanmıştrr(p<0.05). Erkeklerin, s- LH üe i-LH ve s-FSH ile i- FSH değerleri ( sırasıyla: r =0.4388; p=0.000 ve r=0.5299; p=0.000) ve s-LH ve s-FSH değerleri üelJ^eatinin ve FSH/kreatinin değerleri arasmda (sırasıyla: r=0.8252; p=0.000 ve r=0.8252; p=0.000) anlamlı bir korelasyon saptanmıştır. 59Kızların, s-LH ile i-LH ve s- FSH ile i-FSH değerleri arasında arasında (sırasıyla: r=0.5 140; p=0.000 ve r=0.3736; p=0.000). ve s-LH ve s- FSH değerleri ile LH/kreatinin ve FSH/kreatinin değerleri arasında arasında ( sırasıyla: r=0.9554; p=0.000 ve r=0.8058; p=0.000) anlamlı bir korelasyon saptanmıştır. Sonuç olarak; pratik ve non-invaziv bir test olarak LIA yöntemi ile sabah ilk idrarından idrar gonadotropinlerinin ölçümünün, pubertede oluşan hormonal değişimi saptamak ve puberte izlemi için, serum gonadotropin ölçümlerine alternatif olarak kullanılabileceği düşünülmüştür. 60

ErgenlikGonadotropinlerOver+1
Adem Aydın
Dokuz Eylül University
1997
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bronşial astmalı hastalarda serum eser element düzeyleri

ÖZET Bronşial astmalı hastalarda serum eser element düzeyleri Dr. Nevin Uzuner Hücrelerde ve dokularda yarattığı zarar verici etkilerinden dolayı serbest radikaller yüze yakın hastalığın patogenezinden sorumlu tutulmuşlardır. En önemlilerinden biride bronşial astmadır. Serbest radikallerin bu zedeleyici etkilerinden korunmak üzere organizmada bazı savunma sistemleri vardır. Bu savunma sistemleri (antioksidanlar) serbest radikal oluşumunu önleyerek, aktivitelerini azaltarak yada yok ederek etki gösterirler. Antioksidan savunmadan sorumlu enzimlerin yapısında selenyum, çinko ve bakır gibi eser elementler bulunur. Bu elementlerin düzeylerinde düşme antioksidan aktivitede azalmaya neden olacaktır. Böylece astmanm patogenezinden sorumlu oksidan kuvvetler ile antioksidan savunma mekanizmaları arasındaki hassas denge oksidan kuvvetler lehine bozulur. Sonuçta bronşial astmalı hastaların havayollarında serbest radikal düzeyi artarak düz kas kontraktilitesine ve mukus sekresyonunda artmaya ve daha da önemlisi hiperreaktiviteye neden olurlar. Bronşial astmalı hastalarda akut atak sırasında, inhale kortikosteroid tedavisi sonrasında ve asemptomatik dönemde eser elementlerden serum selenyum, çinko, bakır ve intrasellüler katyonlardan magnezyumun serum düzeylerini saptamak ve bu elementlerle astma arasındaki ilişkiyi daha iyi açıklamak için yaptığımız bu çalışma, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Allerji Bilim Dalı'nda bronşial astma nedeni ile izlenen 40 çocuk ile enürezis nokturna nedeni ile takip edilen kendisinde ve ailesinde allerjik hastalık öyküsü olmayan 19 çocuk üzerinde yapılmıştır. Akut astma atağında gelen hastalara (tedavi öncesi) uygun atak tedavisi yapıldıktan sonra total doz 400 ng/gün olmak üzere Flutikazon Propionat tedavisi başlandı. Çocuklar bu tedaviye üç ay aralıksız devam ettiler (tedavi sonrası). Diğer grup ise asemptomatik astmalı hastalardan oluşmaktadır (2. grup). Kontrol grubu olarakta allerjik hastalık öyküsü olamayan sağlıklı çocuklar seçilmiştir (3. grup). Çalışmaya alman çocukların ortalama yaşlan 1. grupta 8.93 ± 2.08 yıl, 2. grupta 8.53 ± 1.79 yıl ve 3. grubun ise 9.24 ± 2.18 yıl olup aralarında istatiksel olarak anlamlı farklılık yoktur (p>0.05).Grupların ağırlıklarına bakıldığında ise 1. grupta 29.23 ±8.11 kg, 2. grupta 28.08 ± 8.07 kg ve 3. grubun ise 30.76 ± 9.65 kg bulunmuş olup aralarında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Gruplardaki çocukların boylan değerlendirildiğinde ise 1. grupta 131.36 ± 10.59 cm, 2. grupta 128.94 ± 13.42 cm ve 3. grubun ise 134.82 + 13.31 cm bulundu ve aralarında istatiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmedi (p>0.05). Gruplar arasında cinsiyet farkı olup olmadığı incelendiğinde de birinci gruptaki 22 çocuğun 13'ü (% 59) erkek 9'u (40.9) kız, ikinci grupta 18 çocuğun 10'u (% 55.6) erkek 8'i (% 44.4) kız ve üçüncü grupta ise 19 olgunun 10'u (% 52.6) erkek 9'u (% 47.4) kız olarak bulundu. Gruplar arasında cinsiyet farkı saptanmadı (p>0.05). Tüm olgularda serum selenyum, çinko, bakır ve magnezyum düzeylerine bakıldı. Ayrıca tüm çocuklara solunum fonksiyon testi yapıldı ve FVC, FEVİ değişkenleri değerlendirildi. Akut atak sırasında ve inhale kortikosteroid tedavisi sonrasında elde edilen bu parametreler birbirleriyle karşılaştırıldığında serum selenyum, çinko ve magnezyum düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0.05). Atak sırasında belirgin düşük bulundu. Gruplar arasında bakır düzeylerinde farklılık yoktu (p>0.05). Yapılan solunum fonksiyon testlerinin FVC ve FEVİ değişkenlerinde istatiksel olarak anlamlı farklılık gözlendi (p<0.05).Atak sırasında belirgin düşüktü. Akut astma atağında, hastalığın asemptomatik döneminde ve sağlıklı çocuklardan alınan serum selenyum, çinko, bakır ve magnezyum düzeyleri birbirleriyle karşılaştırıldığında, serum selenyum, çinko ve magnezyum düzeyleri arasında anlamlı farklılık bulundu (p<0.05). Atak sırasında belirgin düşüktü. Fakat serum bakır düzeyleri arasında farklılık gözlenmedi (p>0.05). Üç grup arasında FEVİ ve FVC değişkenlerinde de anlmlı farklılık tespit edildi (p<0.05). Üç aylık inhale kortikosteroid tedavisi sonrasında, astmanın stabil döneminde ve sağlıklı çocuklardan elde edilen bu parametreler birbirleriyle karşılaştırıldığında sadece serum selenyum düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0.05).Tedavi sonrası grupta anlamlı düşüktü. Sonuç olarak çalışmamızda, akut astma atağı sırasında serum selenyum, çinko ve magnezyum düzeyleri düşük inhale kortikosteroid tedavisi (antiinflamatuvar ve antioksidan etkiyi arttırır ) sonrasında ise yükselmiş bulunmuştur. Bu sonuçlar bize bronşial astmadaoksidan bir stresin var olduğunu serum selenyum, çinko ve magnezyum düzeylerinin azalmasıyla antioksidan kapasitede azalma meydana geldiği buna bağlı olarak oksidan stresin daha da arttığı ve sonuçta havayollarında inflamasyon ve hiperreaktivitenin daha belirgin hale geldiğini gösterebilir. Serbest oksijen radikallerine bağlı havayolu inflamasyonunun tedavisinde, selenyum, çinko ve magnezyumdan fakir bir diyetle beslenen bronşial astmalı hastalara bu elementlerden zengin diyet verilerek antioksidan savunma sistemlerinin aktivitesini arttırmak faydalı etki gösterebilir. Anahtar SözcüklenAstma, serbest oksijen radikalleri, antioksidan savunma mekanizmaları, eser elementler.

AstımEser elementlerSerbest radikaller
Nevin Uzuner
Dokuz Eylül University
1999
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk çağı periferal lenfadenopatileri

ÖZET ÇOCUKLUK ÇAĞI PERİFERAL LENFADENOPATİLERİ Dr. Abdullah Kumral AMAÇ: Periferai lenfadenopati klinik pratikte sık karşılaşılan bir problemdir. Bazen altta yatan hastalığın tek bulgusu olması, hekim olarak bilinçli yaklaşımı gerekli kılar. Bu çalışmanın amacı periferai lenfadenopatili olgular için uyulması kolay, gereksiz tetkiklerden arınmış tanısal bir algoritma oluşturmaktır. HASTALAR VE YÖNTEM: Çalışmaya, Ocak 1988 - Aralık 1998 tarihleri arasında DEÜTF Çocuk Hematoloji - Onkoloji Bilim Dalı'na lenfadenopati nedeniyle başvuran hastalar alındı. Öykü, fizik inceleme, lenfadenopatiye ait özellikler ve laboratuvar verilerinin beniyn ve maliyn lenfadenopatiyi tanımlamadaki etkinliği değerlendirildi. Beniyn ve maliyn lenfadenopati tanısı alan hastalarda lenfadenopatiye ait özellikler, tanı ve tedavi maliyeti araştırıldı. BULGULAR: Çalışmaya alınan 55'i kız, 145'i erkek toplam 200 hastanın yaş ortalaması 7,67 ± 4,59 (1-17 yaş) yıl idi. Lenfadenopati yakınmalarının merkezimize başvurularından 2-730 gün (ortanca 25 gün) önce başladığı saptandı. Hastaların 140'ı beniyn, 60'ı ise maliyn lenfadenopati tanısı aldı. Beniyn ve maliyn lenfadenopatileri tanımlamada anemi (r=0,16, p<0,004), trombosit sayısı (r=0,17, p<0,002), lenfadenopatinin büyüklüğü (r=0,23, p<0,0002) ve supraklaviküler lenfadenopati varlığının (r=0,22, p<0,0004) değerli veriler olduğu saptandı. Tanı ve tedavi maliyetinin, maliyn lenfadenopati tanısı alan hastalarda daha yüksek olduğu bulundu (p<0,05). YORUM: Lenfadenopati nedeniyle başvuran hastalarda öykü, tam bir fizik inceleme ve basit laboratuvar tetkikleri beniyn ve maliyn lenfadenopati ayırımında gerekli ve yeterli olmaktadır. Lenfadenopatinin süresi, yeri,yaygınlığı, boyutu ve kıvamının iyi irdelenmesi tanıya gitmede gereksiz zaman ve maliyet kayıplarını azaltmaktadır. Anahtar kelimeler: Periferal lenfadenopati, çocukluk çağı kanserleri

Lenfatik hastalıklarNeoplazmlar
Abdullah Kumral
Dokuz Eylül University
1999
00
Tıpta Yan Dal UzmanlıkAçık ErişimTR

İzmir merkez ilçe 7-17 yaş okul çocuklarında epilepsi prevalansının araştırılması

07.ÖZET Amaç: Bu çalışmada, İzmir İli 7-17 yaş arasındaki okul çocuklarında epilepsi prevalansını araştırmak amaçlanmıştır. Yöntem: İzmir İli Büyük Şehir sınırları içinde 443 okulda öğrenim gören toplam 420.054 öğrencinin oluşturduğu evren içinden "Orantılı tabakalı ömeklem yöntemi" ile, seçilen 4.654 kişi araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. İlköğrenim okulları ve liseler ayrı ayrı gruplandırılıp evren içindeki ağırlıkları bulunarak; örneklem içinde ağırlıkları oranında temsil edilmeleri sağlanmıştır. Sonuç olarak; 328.888 öğrencin öğrenim gördüğü 281 İlköğretim okulu ömeklemde 13 küme ile temsil edilirken, 91.116 öğrencinin öğrenim gördüğü liseler 10 küme ile temsil edilmiştir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafında gelişmekte olan ülkeler için önerilen prevalans çalışma kriterleri ve Uluslararası Epilepsi Birliği'nin Epidemiyoloji ve Prognoz Komitesi tarafından önerilen (International League Against Epilepsy (ILAE), The Commission on Epidemiology and Prognosis 1993) protokole (Guidelines for Epidemiologic Studies) uygun olarak hazırlanmış 32 sorudan oluşan anket formu dağıtılmış ve aileler tarafından doldurulan anket formları 3 gün geri toplanmıştır. Anket sonucuna göre epilepsi nöbeti geçirdiği ifade edilen 130 (% 3.8) çocuk, epilepsi ifadesinin kesinleştirilebilmesi telefon anketi ile tekrar değerlendirilip, epilepsi tanısı ve risk etmenleri tekrar değerlendirilmiştir. Yaşa özel düzeltilmiş prevalansın saptanabilmesi için; İl Sağlık Müdürlüğü 1999 Ev halkı tespit formu (ETF) bilgileri ve 1990 sayımı nüfus sayımı İzmir fli yaşlara göre dağılım bilgileri ile 1997 bilgileri güncelleştirilerek "İzmir İli 7-17 yaş nüfusu" saptanmıştır. istatistiksel analiz: veriler SPSS 8.0 paket programı kullanılarak değerlendirilmiş, sonuçların irdelenmesi amacıyla gruplar arası karşılaştırma ve x2 yöntemleri kullanılmıştır. Risklerin değerlendirilmesi için lojistik regresyon analizi kullanılmıştır. Bulgular: 7 - 17 yaş grubunda anket formu dağıtılan toplam 4700 öğrencinin 4216'ından (% 89.7) ankete yanıt alınmıştır. Ankete yanıt verip nöbet geçirdiği belirten 130 (% 3.8) kişinin sonuçları epilepsi açısından kuşkulu bulunmuştur. Nöbet geçirdiğini ifade eden 130 kişiden 125'inin (% 96.2) "okul rehberlik servisi" verilerine 42ve/ veya velilerine ulaşılmış; 25'i (53.2% ) kız, 22'i (%46.8) erkek toplam 47'sinin daha önceden epilepsi tanısı ile izlendiği ya da halen izlenmekte olduğu saptanmıştır. Yığılımlı (ham) epilepsi prevalansı kızlarda 1 1.3/1000 ve erkeklerde 1 1.1/1000 ve her iki grup toplamı için 11.2/1000, aktif epilepsi prevalansı kızlarda 4.5/1000 ve erkelerde 7.0/1000 olarak ve her iki grup toplamı için 5.6/1000 ve yaşa göre düzeltilmiş epilepsi prevalansı kızlarda 10.0/1000 ve erkeklerde 15.2/1000 olarak ve her iki grup toplamı için 12.6/1000 olarak bulunmuştur. Epilepsi için risk etmenleri irdelendiğinde akrabalar pozitif epilepsi öyküsü %17.0; anne ve baba arasında akraba evliliği öyküsü %17.0, febril konvülziyon öyküsü %25.5 ve bir hastalığa ikincil gelişen epileptik nöbet (sekonder epilepsi) oranı %39 olarak bulunmuştur. Aylık geliri 100 milyon ve altında olan ailelerin çocuklarında epilepsi görülme riski aylık geliri daha yüksek olan gruplara göre 4,9 kat (p: 0.0014); babası "yalnızca okuma yazma bilen ya da ilkokul mezunu olan" çocukların epilepsi geçirme riski babalarının öğrenim durumu daha yüksek olan çocuklara göre 1.8 (p: 0.0313) kat daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: Tüm çalışma verileri birlikte değerlendirildiğinde, ülkemiz için epilepsini önemli bir sağlık sorunu olarak devam ettiği, epilepsi risk etmenleri olarak; febril konvülziyon başta olmak üzere önlenebilir risk etmenlerinin önemli olduğu kanısına varılmıştır. İzmir ili 7-17 yaş grubu epilepsi prevalansı gelişmekte olan ülke prevalansından daha çok, gelişmiş ülke prevalans hızlarına yakın bulunmuştur. Anahtar kelimeler: okul çocuğu, epilepsi, prevalans 43

Epilepsi
Adem Aydın
Dokuz Eylül University
2000
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sıçanlarda oluşturulan deneysel renal ablasyon nefropatisinin seyrine A vitamininin etkisinin araştırılması

ÖZET Pyelonefrit oluşturulan sıçanlarda, A vitamininin renal skar oluşumunu hafiflettiği veya önlediği gösterilmiştir. Amaç: Subtotal nefrektomi uygulanmış sıçanlarda ortaya çıkan renal ablasyon nefropatisinin seyrine A vitamininin etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Yirmi sekiz adet Wistar türü sıçana subtotal (5/6) nefrektomi uygulandı. Daha sonra, her biri 7 sıçan içeren dört çalışma grubu oluşturuldu. Birinci gruptaki sıçanlara vitamin A uygulaması yapılmaz iken, ikinci, üçüncü ve dördüncü gruptaki sıçanlara sırası ile 60 klU, 120 klU ve 180 klU vitamin A enteral yoldan verildi. Sham-operasyonu yapılan dört sıçan kontrol grubunu oluşturdu. Tüm sıçanlar altıncı haftanın sonunda feda edilerek, serum kreatinin, vitamin A ve {}- karoten düzeyleri belirlenmek üzere kan örnekleri ve histopatolojik değerlendirme yapılmak üzere böbrekleri elde edildi. Tübülointerstisyel ve glomerüler değişiklikler, lezyonlann şiddetine göre, sırası ile "0-3" ve "0-5" olarak derecelendirildi. Tübülointerstisyel skor (TIS), ortalama glomerüloskleroz skoru (OGS; değerlendirmeye alınan 100 glomerülün skleroz skorlarının aritmetik ortalaması) ve şiddetli glomerüloskleroz yüzdesi (ŞGY; grade 3 ve üzerinde skleroz skoru olan glomerüllerin sayılan tüm glomerüllere oranı) her bir sıçan için ayrı ayrı hesaplandı. Bulgular: Serum kreatinin değerleri kontrol grubuna oranla tüm çalışma gruplarında anlamlı derecede yüksek iken (p<0.05), çalışma grupları arasında fark yoktu (p>0.05). Bununla beraber, uygulanan vitamin A dozu arttıkça, serum kreatinin düzeylerinde de bir artış olduğu görüldü. Serum vitamin A düzeyi, vitamin A verilmeyen kontrol ve I. çalışma gruplarına göre diğer gruplarda anlamlı derecede yüksekti (p<0.05) ve artan doz uygulamaları ile beraber anlamlı artış gösterdi (p<0.05). Serum (i-karoten düzeyleri, kontrol grubunda II. gruptan düşük olması dışında (p=0.01), gruplar arasında farklılık göstermedi (p>0.05). OGS ve ŞGY, tüm çalışma gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olmakla beraber (p<0.05), çalışma grupları arasında farklı değillerdi (p>0.05). Gruplar, II. grup ve kontrol grubu arasındaki fark dışında (p=0.04), TIS yönünden farklılık göstermediler (p>0.05). Çalışma grupları arasında en düşük OGS, ŞGY ve TIS skorlarının II. grup sıçanlarında olduğu belirlendi. Tüm sıçanlar gözönüne alındığında, vitamin A düzeylerinin OGS ve ŞGY ile ilişkili olmadığı, ancak TIS ile aralarında pozitif bir korelasyon bulunduğu 41belirlendi (r= 0.391, p=0.027). p-karoten düzeyleri ile OGS, ŞGY ve TIS arasında korelasyon saptanmadı. Sonuç: Renal ablasyon nefropatisinin klinik ve patolojik seyrine vitamin A'nın belirgin bir etkisi saptanmamıştır. Dahası, yüksek dozlarda vitamin A uygulaması renal dokudaki hasan daha da arttırabilir. 42

Böbrek hastalıklarıBöbrek-glomerulusKarotenoidler+2
Alper Soylu
Dokuz Eylül University
2000
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Trabzon'da 6-14 yaş grubu okul çocuklarında allerjik hastalıkların prevalans ve solunum yolu allerjilerini etkileyen faktörler

Alişan Yıldıran
Karadeniz Technical University
1996
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tavşanlarda yüksek doz metil prednizolon ve granülosit koloni stimüle edici faktörün periferik kan cd34+ projenitör hücre mobilizasyonu üzerine etkileri

Periferik kan CD34+ hücre transplantasyonu son yıllarda artan bir hızla hematolojik ve nonhematolojik malign hastalıkların tedavisinde kemik iliği transplantasyonuna bir alternatif olarak kullanılmaktadır. CD34+ hücre mobilizasyonunda hematopoetik büyüme faktörleri, kematerapötik ajanlar veya her ikisi kombine olarak uygulanmaktadır. Hematopoetik büyüme faktörlerinin yüksek maliyeti ve kemoterapötik ajanların myelotoksik etkileri nedeniyle yeni mobilize edici ajanlar araştırılmış ve yakın zamanlarda yüksek doz metil prednizolon tedavisinin (YDMP) CD34+ hücre mobilizasyonunu arttırdığı tespit edilmiştir. Çalışma 37 tavşanda yapıldı. Başlangıç değerlerini elde etmek üzere siklofosfamid (CYC) 1 gr/m2 tek doz olarak verildi ve beş gün sonra CD34+ hücre yüzdeleri ölçüldü. Daha sonra denekler dört gruba ayrıldı. Birinci gruba (kontrol grup, n=7) 1 cc/kg/gün dozda serum fizyolojik, ikinci gruba (n=10) 30 mg/kg/gün dozda YDMP, üçüncü gruba (n=10) 5 µg /kg/gün dozda granülosit koloni sitümüle edici faktör (G-CSF), dördüncü gruba ise (n=10) 30 mg/kg/gün dozda YDMP ve 5 µg /kg/gün dozda G-CSF ardışık olarak 7 gün süre ile verilerek CD34+ hücre mobilizasyonu üzerindeki etkileri araştırıldı. Uygulama sonunda CYC ile efektif bir mobilizasyon sağlanamazken YDMP ve G-CSF ile periferik kana yeterli düzeyde hücrenin mobilize olduğu görüldü. G-CSF ile YDMP'na oranla daha fazla hücre mobilize edilse de bu istatiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). YDMP ile G-CSF'un ardışık kullanıldığı gruptaki CD34+ hücre artışının G-CSF'e oranla anlamlı bir şekilde düşük olduğu gözlendi (p>0.05). Sonuç olarak 7 gün uygulanan YDMP tedavisinin CD34+ hücre mobilizasyonunda etkili bir yöntem olduğu düşünüldü.

Pamir Şener
Karadeniz Technical University
1998
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuklarda D vitamini eksikliği ile elektrokardiyogrfik değişiklikler arasındaki ilişkinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızda 25(OH)D seviyeleri ile EKG'de atriyal ve ventriküler aritmi öngörmede kullanılabilecek parametreler arasındaki ilişkiyi değerlendirdik. YÖNTEM: Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi'ne 01.10.2021-01.11.2022 tarihleri arasında başvuran akut ve kronik herhangi bir hastalık öyküsü olmayan, serum 25(OH)D seviyeleri bakılmış 153 sağlıklı çocuğa EKG çekildi. EKG'lerde kalp hızı, Pw, Pmax, Pmin, Pdis, QRS, QTmax, QTmin, QT, QTdis, QTcmax, QTcmin, QTc, QTcdis, Tp-e max, Tp-e min, Tp-e, Tp-edis, Tp-e/QT, Tpe/QTc parametreleri hesaplandı. Serum 25(OH)D seviyeleri ve EKG parametreleri arasındaki ilişki değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen çocukların 25(OH)D düzeyi 20 ng/ml altında olanlar 85 tane, 20 ng/ml üzerinde olanlar 65 tane idi. Kızlarda D vitamin seviyeleri erkeklere göre anlamlı olarak düşüktü. Vitamin D düzeyleri eksik ve yetersiz olan grupların Pmax, Pw, Pdis, QTmax, QTc, QTcdis, Tp-e, Tp-edis, Tp-e/QT, Tpe/QTc parametreleri yeterlilik olan gruba göre anlamlı olarak daha yüksekti. D vitamin düzeyleriyle Pw, QTdis, QTcmax parametreleri arasında negatif bir korelasyon mevcuttu. Parathormonun yükselmesinin QT parametresinde, 25(OH)D'nin azalmasının Pw ve QTcmax parametrelerinde uzamada bağımsız risk faktörü oldukları bulunmuştur. SONUÇ: Çalışmamızda D vitamin eksikliği ve yetersizliğinin atriyal ve ventriküler aritmi öngörmede kullanılan parametrelerde artışa neden olabileceği bulunmuştur.Yine de serum D vitamini düzeylerinin hangi değerlerinin kardiyovasküler sistem için koruyucu olabileceğini göstermek için daha fazla çalışma yapılmasına gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: D vitamini, EKG parametreleri, aritmi

Aritmi-kardiyakElektrokardiyografiKalp+4
Didem Altunsoy
Sakarya University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yenidoğan dönemi dışı sağlıklı çocuklarda normal immünoglobulin değerleri

GİRİŞ VE AMAÇ: İmmünoglobulinler plazma hücrelerinde antijenlere karşı üretilen ve antijenler ile spesifik birleşme özelliğine sahip edinsel immün sistemin önemli bir elemanıdır. İmmün yanıtta immünoglobulinlerin fonksiyonlarını gösterebilmesi için düzeylerinin yeterli olması bunun için de normal değerlerinin öncelikle bilinmesi gereklidir. İmmünoglobulin normal değerlerinin belirlenmesi immün yetmezlik hastalıklarının tanısı, tedavisi ve izlemi için yol gösterici olacaktır. Çalışmamızda, sağlıklı çocuklarda IgG, IgA ve IgM düzeyleriyle bölgemize özgün referans değerlerinin saptanması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya 1 ay - 18 yaş arası bilinen kronik bir hastalık öyküsü, enfeksiyon şüphesi, ilaç kullanımı, konjenital hastalık ve anomalisi olmayan, çalışma için onamı alınan sağlıklı 200 çocuk dâhil edilmiştir. Hastalardan venöz kan numuneleri Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarında nefelometri yöntemi ile yönergeye uygun çalışılmıştır. BULGULAR: Çalışmamıza dâhil edilen 200 çocuk yaş gruplarına göre 10 gruba ayrılmıştır. Yaş gruplarına göre elde edilen veriler %95 referans aralığı olacak şekilde alt ve üst sınırlar: 1-3 ay IgG: 45,72-677,11; IgA: 0-36; IgM: 2,78-63,58; 4-6 ay IgG: 141,42-825,52; IgA: 0-53,36; IgM: 11,56-89,45; 7-12 ay IgG: 236,02- 972,82; IgA: 0-72,26; IgM: 19,59-114,57; 13-24 ay IgG: 328,97-1118,46; IgA: 0- 93,9; IgM: 26,48-138,56; 25-36 ay IgG: 419,70-1261,89; IgA: 2,29-119,23; IgM: 31,87-161,04; 4-5 yaş IgG: 507,68-1402,57; IgA: 13,24-149,16; IgM: 35,37-181,64; 6-8 yaş IgG: 592,34-1539,92; IgA: 29,73-184,63; IgM: 36,61-199,98; 9-11 yaş IgG: 673,13-1673,42; IgA: 52,67-226,55; IgM: 35,21-215,67; 12-16 yaş IgG: 749,51- 1802,49; IgA: 82,99-275,84; IgM: 30,79-228,35 mg/dl bulunmuştur. SONUÇ: Çalışmamız yenidoğan dönemi dışı sağlıklı çocuklarda serum IgG, IgA, IgM normal değerleri için veri sağlamıştır. Sağlıklı çocuklarda immünoglobulin değerleri farklı yerlerde ve kliniklerde az sayıda çalışılmış olup bölgemize ait verilerin elde edilmesi immün yetmezliklerin tanı konulması, takip ve tedavi endikasyonu açısından önem arz etmektedir. Çalışmamızın, ülkemize özgün, güvenilir referans kaynaklarından biri olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Çocuk, immünoglobulin, immün sistem

Referans değerlerÇocuklarİmmün sistem+1
Ozan Şahin
Sakarya University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İzoimmün hemolitik hastalığı olan yenidoğanlarda ivig tedavisinin uyuşmazlık tipine göre klinik seyrinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Yenidoğanlardapatolojik indirekt hiperbilirubinemi nedenleri içinde en sık görülenlerden biri anne ile bebek arasında ABO veya Rh uygunsuzluğu ile oluşan izoimmün hemolitik anemidir. Bu hastalarda tedavide verilen İntravenöz immünoglobulin, bilirubin yükselme hızını yavaşlattığı gibi maksimum bilirubin düzeylerini de düşürerek kan değişimi ihtiyacını azaltır. Bu çalışmada İVİG alan ve izoimmun hemolitik hastalığı olan yenidoğanların uyuşmazlık tipine göre (Rh, ABO, subgrup) İVİG tedavisinin klinik seyrini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif tipteki çalışmamızda Ocak 2010 ile Aralık 2016 tarihleri arasındaki Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğunbakım Ünitesi kayıtlarında bulunan direk coombs poozitif Rh, ABO veya subgrup uyuşmazlığı tanısına sahip İVİG verilen yenidoğan hastalar çalışmaya dahil edildi. Bulgular: 24 hastada (%48,98) uyuşmazlık tipi ABO olup bunların 22'si (%91,67) A kan grubuna 2'si (8,33) B kan grubuna sahip idi. 23 hastada (%46,94) Rh ve 2 hastada (%4,08) subgrup uyuşmazlığı saptandı. Coombs pozitifliği arttıkça İVİG verilme sayısı artmaktaydı. Eritrosit süspansiyonu veya kan değişim tedavisi oranı Rh uyuşmazlık grubunda, ABO uyuşmazlık olanlara kıyasla daha yüksek bulunmuştur. İVİG tedavisi alan bebeklerde AO kan grubu uyuşmazlık sıklığı daha fazlaydı. Yine AO uyuşmazlığında Coombs pozitifliği oranı BO uyuşmazlığına kıyasla daha yüksek olduğu görüldü. Sonuç: İVİG tedavisi, izoimmun hemolitik anemi ve kan grubu arasındaki ilişki için yol gösterici olsa da kan grubu ile yenidoğanlardaki ABO uyumsuzluğu arasındaki olası ilişkinin değerlendirildiği çalışmaların planlanması gerekmektedir.

Gonca Özçelik
Afyonkarahisar Health Sciences University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Demir eksikliği anemisi olan çocuklarda tedavi öncesinde ve sonrasında kalp hızı değişkenliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Demir eksikliği tüm dünyada en sık rastlanan besinsel eksiklik olup özellikle gelişmekte olan ülkelerde önemli bir halk sağlığı sorunudur. Demir eksikliği anemisi, sadece hematolojik sistemi etkilemekle kalmaz, multisistemik bozukluklara da yol açabilir. Ağır anemilerde; kardiyomegali, sistolik üfürüm, taşikardi, dispne ve galoritmi gibi kalp yetmezliği bulguları ortaya çıkabilir. Anemi ile seyreden çeşitli hastalıkların (orak hücreli anemi, talasemi majör, B12 vitamin eksikliği) kalbin otonomik fonksiyonlarına zarar verdiği gösterilmiştir. Demir eksikliği anemisi olan çocuklarda otonomik fonksiyonların değerlendirilmesi için yapılan çalışmalar oldukça sınırlıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Afyon Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniklerine başvuran; nöropsikiyatrik hastalığı, kronik hastalığı, doğumsal-edinsel kalp hastalığı, ritim bozukluğu olmayan, demir eksikliği anemisi saptanan ve yaşı 7 ile 18 arasında değişen 30 hasta (21 kız, 9 erkek) alındı. Hastalara tam kan sayımı, ferritin, serum demir, serum demir bağlama kapasitesi tetkikleri yapıldı. Tüm hastalara 24 saatlik Holter elektrokardiyografi monitörizasyonu yapılarak zaman aralıklı kalp hızı değişkenliği parametreleri (SDNN, SDNNİ, SNN50De, RMSSD, triangular index, percent analyzed) hesaplandı. Ayrıca ekokardiyografi yapılarak ejeksiyon fraksiyonu ve fraksiyonel kısalma değerleri ölçüldü. Üç aylık demir tedavisi verilen bu hastalar, hematolojik parametreler ve kalp hızı değişkenliği açısından tekrar değerlendirildi. Bulgular: Demir eksikliği anemisi olan hastalarda, kalp hızı değişkenliği parametreleri tedavi öncesi ve sonrasında karşılaştırıldığında; SDNN 24 h, SDNN index, RMSSD, SNN50De ve triangular index değerlerinin arttığı görülmüştür. Tedavi sonrasında SDNN 24 h indeksinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptanırken, percent analyzed değerinde ise anlamlı bir azalma bulunmuştur. Tedavi sonrasında ortalama, en düşük ve en yüksek kalp hızı değerleri azalırken en yüksek kalp hızındaki azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Tartışma: Demir eksikliği anemisinin çocuklarda kalbin otonomik etkinliğini olumsuz etkilediği; buna karşılık, tedavi sonrası aneminin ortadan kalkmasıyla birlikte kalbin otonomik etkinliğinin düzeldiği gözlenmiştir. Anahtar kelimeler: Kalp hızı değişkenliği, demir eksikliği, anemi, çocuk

Merve Hiçyılmaz
Afyonkarahisar Health Sciences University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut ve akut tekrarlayan pankreatitli çocuklarda yaşam kalitesi ve sosyal anksiyetenin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Akut pankreatit ve akut tekrarlayan pankreatit, çocuklarda yaşam kalitesini bozan hastalıklardan biridir. Uzun ağrılı epizodlar gibi semptomatik süreçlerin özellikle pediatrik grupta günlük aktiviteleri kısıtlayıpyaşam kalitesinde bir düşüşe sebep olması olasıdır. Literatürde akut pankreatit ve akut tekrarlayan pankreatitli hastalarda yaşam kalitesi veya anksiyete düzeylerinin ölçüldüğü çalışmalar oldukça kısıtlıdır. Çalışmada akut pankreatit ve akut tekrarlayan pankreatit tanılı çocuk hastalarda yaşam kalitesi ve anksiyete düzeylerinin sağlıklı kontrol grubundaki çocuklarla karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları kliniklerinde takip edilen, 8-18 yaş arası, akut pankreatitli 20 hasta ve akut tekrarlayan pankreatitli 20 hasta ve 40 sağlıklı gönüllü çocuk alınmıştır. Çalışma grubunun yaş, cinsiyet, çocuklar için yaşam kalitesi ölçeği ve Sosyal Anksiyete Ölçeği skorları kaydedildi. Grupların ortalama ve ortanca değerlerinin karşılaştırılmasında normal dağılım uygunluğuna göre Bağımsız Grup T Testi, ANOVA, Mann Withney U ve Kruskal-Wallis testleri kullanıldı. Bulgular: Akut pankreatit grubu, akut tekrarlayan pankreatit grubu ve kontrol grubu yaş ve cinsiyet açısından benzer bulundu (p>0.05). Sosyal Anksiyete Ölçeğinden aldıkları puanlar karşılaştırıldığında kontrol grubunun toplam puan ortalamasının diğer iki gruptan daha düşük olduğu bulundu (p<0.001).Çocuklarda Yaşam Kalitesi Ölçeğinden aldıkları puanlar karşılaştırıldığında kontrol grubunun fiziksel sağlık (p<0.001), psikososyal sağlık (p<0.001) ve toplam puan ortalamalarının (p<0.001) diğer iki gruptan daha düşük olduğu bulundu. Akut pankreatit ve akut tekrarlayan pankreatitli çocukların ölçeklerden aldıkları puanlar arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Tartışma Ve Sonuç: . Akut pankreatit ve akut tekrarlayan pankreatitli çocukların yaşam kalitelerinin daha düşük olduğu ve sosyal anksiyete skorlarının daha yüksek olduğu tespit edildi. Literatür incelendiğinde alanda yapılan çalışmaların çok yetersiz olduğu gözlendi. Pediatrik grupta kronik pankreatit vakalarında yaşam kalitesinin sağlıklı gruplara göre daha düşük olduğu kaydedilmiştir. Akut pankreatit veya akut tekrarlayan pankreatitli çocuklarında yaşam kalitelerinin düşük olması bu grupların uygun şekilde izlenmesi, tedavi edilmesive çocukların psikolojik durumlarının üzerinde durulması gerekliliğini göstermektedir. Klinisyenlerin bu konuda farkındalığının arttırılması ve hipotezin daha geniş çalışma gruplarında daha ileri çalışmalarla sınanmasını öneriyoruz. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Akut pankreatit, akut tekrarlayan pankreatit, çocuklarda yaşam kalitesi, çocuklarda sosyal anksiyete

Volkan Balat
Afyonkarahisar Health Sciences University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Febril konvülsiyon geçiren hastalardaki nötrofil/lenfosit oranlarının ve kırmızı küre dağılım genişliğinin incelenmesi ve febril konvülsiyon klasifikasyonundaki rolünün saptanması

Febril konvülziyon tipik olarak altı ay ve altı yaş arasındaki çocuklarda görülen, merkezi sinir sistemi enfeksiyonu veya enflamasyonunun tetikleyici olmadığı konvülziyon tipidir. Klinik özelliklerine göre basit ve komplike olmak üzere iki gruba ayrılır. Febril konvülziyon sınıflaması genellikle klinik özelliklerine göre kolaylıkla yapılsa da febril konvülziyonların çoğu hastane dışında meydana geldiği ve nöbetlerin karakteri hakkında bilgi genellikle ebeveynlerden elde edildiği için ayrım yapmak güçleşir. Halen bu iki nöbet tipini ayırt edebilecek objektif parametreler bulunmamaktadır. Dolayısıyla hastane dışında geçirilen nöbetlerde nöbet tipini belirleyecek objektif tanısal belirteçlere ihtiyaç vardır. Bu araştırma ile nötrofil lenfosit oranı ve kırmızı küre dağılım genişliğinin febril konvülziyon tipini belirlemedeki rolünü incelemeyi amaçladık. Çalışmamız retrospektif bir çalışma olarak tasarlanmış olup Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na febril konvülsiyon şikayetleri ile başvuran 112 hastanın dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Basit ve komplike febril konvülziyon geçiren hastaların izlemleri sırasında rutin olarak bakılan laboratuvar tetkiklerinden hemogram ve C-reaktif protein değerleri karşılaştırıldı. Basit febril konvülziyonlu ve komplike febril konvülziyonlu hastaların nötrofil/lenfosit oranı ortalama±SS değerleri sırasıyla 2.06 ± 1.99 ( 0.12-8.3) ve 3.30 ± 3.81 (0.43-15.9) olarak saptandı. İki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.034). Ortalama kırmızı küre dağılım genişliği değerleri kıyaslandığında, basit febril konvülziyon geçiren hastalarda %15.4 ± 2.09 (12-22.3) iken komplike febril konvülziyon geçiren hastalarda %15.3 ± 2.65 olarak bulundu. İki grup arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı (p=0.703). Sonuç olarak febril konvülziyon geçiren çocuklarda nöbet tipini belirlemek için objektif belirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışma ile nötrofil lenfosit oranının febril konvülziyonun tipini belirlemede faydalı bir belirteç olduğunu buna karşılık kırmızı küre dağılım genişliğinin bu ayırımda faydalı bir belirteç olmadığını saptadık. Febril konvülziyonun tipini belirlemede başka objektif belirteçler bulabilmek için daha büyük örneklem içeren yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

EritrositlerLenfositlerNöbetler+3
Pelin Balıkoğlu
Afyonkarahisar Health Sciences University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Çocuk Hematoloji Bilim Dalı'na 2016-2018 yılları arasında başvuran anemili hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi

Demir eksikliğine bağlı anemi, çocuklarda en sık görülen anemi türüdür. Çalışmanın amacı, Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Hematoloji Polikliniği'ne 2 yıl içerisinde başvuran ve anemi tanısı koyulan hastaların klinik özelliklerini, laboratuvar bulgularını ve tedavi süreçlerini değerlendirmektir. Çalışma, Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde 1/1/2016-31/12/2018 tarihleri arasında gerçekleştirilen retrospektif tipte bir araştırmadır. Çalışma grubuna demir eksikliği tanısı alan 153 hasta dahil edildi. Çalışma grubu, Fe+2 ve Fe+3 değerlikli demir tedavisi almış hastalar olarak iki gruba ayrılmıştır. Veriler SPSS versiyon 15 (IBM, Newyork, United States) ile değerlendirilmiş olup, istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.005 kabul edildi. Çalışma grubu 153 kişiden oluşmakta olup, 91'i (%59.5) kız, 62'si (%40.5) erkek, yaş ortalamaları 6.7±5.5 yıl idi. Çalışma grubunun %52.3'ünde nutrisyonel anemi, %20.9'unda hemoglobinopati, %7.2'sinde enfeksiyon nedenli anemi ve %6.5'inde malignite nedenli anemi olduğu bulundu. Nutrisyonel aneminin en sık nedeninin izole demir eksikliği (%63.7) olduğu bulundu. Hastalarda en sık görülen fizik muayene bulgusu konjonktivada solukluk (%11.1) idi. Hastaların en sık başvuru şikayetleri; ateş yüksekliği (%10.5), sarılık (%7.8), menoraji (%7.8) olarak saptandı. Çalışma grubunda, anemide azalan kan hücresi türüne göre inceleme yapıldığında, en sık oranda izole Hb düşüklüğü (%88.2) gözlendi. En sık anemi etiyolojisi %18.9 (29) ile demirden zengin gıda alımı yetersizliği ve ardından %16.3 (25) ile talasemi olarak belirlendi. Daha önce demir tedavisi alanlar, çalışma grubunun %28.8'ini (44) oluşturuyordu. Bunlardan 29 hasta Fe+2 preparatı, 15 kişi Fe+3 preparatı almıştı. Fe+2 tedavisi alanlar ile Fe+3 tedavisi alanlar arasında tedaviye yanıt açısından bir fark saptanamadı (p=0.692). Fe+2 tedavisi alanlarda rekürrens sıklığının (%26.7), Fe+3 tedavisi alanlara göre daha fazla olduğu bulundu (p=0.03). Rekürrenslerde en sık nedenin, tedavi uyumsuzluğu (%44,4) olduğu bulundu. Fe+2 ile Fe+3 tedavisi alanlar arasında, kan parametreleri (Hb, ferritin, MCV, B12, folik asit, WBC, trombosit, D vitamini) ortancası açısından bir fark saptanamadı. Sonuç olarak, demir eksikliği anemisinin Fe+2 ve Fe+3 tedavisi ile benzer şekilde düzeldiği, ancak daha az yan etki oluşturması nedeniyle kabul edilebilirliği ve tedavi uyumu daha yüksek olan Fe+3 preperatlarının bu yaş grubunda daha az rekürrense neden olduğu görüldü.

AfyonkarahisarAnemiAnemi-demir eksikliği+1
Fatih Mehmet Yücel
Afyonkarahisar Health Sciences University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pankreatitli olguların beslenme durumları, beslenme alışkanlıkları ve akdeniz diyetine uyumlarının değerlendirilmesi

Amaç: Beslenmenin sağlık üzerine etkileri yıllardır araştırılmaktadır. Çocukluk dönemi önemli hastalıklarından biri olan akut pankreatit gelişiminde etiyolojik birçok faktör suçlanmıştır. Bu çalışmada pankreatit tanısı almış olguların ve sağlıklı kontrol grubunun beslenme durumları, beslenme alışkanlıkları ve Akdeniz diyetine uyumlarının karşılaştırılması amaçlandı . Materyal-Metot:Bu çalışmaya, Ocak 2014-Mart 2019 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları kliniğinden takipli, pankreatit tanısı almış 50 hasta ve polikliniklerimize başvuran 50 gönüllü olmak üzere toplam 100 çocuk dâhil edildi. Çalışma için Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulunun etik kurul onayı alınmıştır. Çalışmadaki tüm çocukların yaşları ve cinsiyetleri kaydedildi. boyları kiloları ölçüldü, Gönüllü onam formunun onaylatılmasından sonra ebeveyn bilgi formu ve Akdeniz Diyet Uyum anketi uygulandı. Çalışmaya akut pankreatit ve akut tekrarlayan pankreatitli 2-18 yaş arasındaki çocuklar, çalışmaya katılmayı kabul edenler kabul edilirken, kronik hastalığı olan çocuklar çalışmanın dışında bırakıldı. Verilerin analizinde SPSS versiyon20 (IBM, Newyork, Unites States) programı kullanılmış, p<0.05 düzeyi anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular:Pankreatit tanılı çocuklar ile kontrol grubu cinsiyet (p=0.546) ve yaş ortalaması (p=0.130) açısından benzerdi. Pankreatit tanılı çocukların ağırlıkları 31.60±15.60 kg, kontrol grubunun30.30±14.40 kg idi. Gruplar arasında kilo açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p=0.743). Pankreatit tanılı hastalar ve kontrol grubunun anket sorularına verdiği yanıtlara göre aldığı puanlar karşılaştırıldığında pankreatit tanılı hastaların %8'i KIDMED indeksinden iyi düzeyde puan alırken, %56'sı orta düzeyde ve %36'sı çok düşük beslenme düzeyinde olarak bulundu. Kontrol grubunda ise %28'i iyi düzeyde puan alırken, %54'ü orta düzeyde, %18'i çok düşük beslenme düzeyinde olarak bulundu. Gruplar arasında KIDMED indeksi beslenme kalitesi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0.014). Sonuç: Çalışma akut pankreatitli hastalarda beslenme özelliklerinin etkisini değerlendiren literatürdeki ilk çalışmalardandır. Hasta ve kontrol grubu birçok açıdan benzer olmasına rağmen beslenme alışkanlıkları açısından farklı bulunmuştur. Ölçekten alınan skorlara göre hasta grubunun kontrol grubuna göre beslenme alışkanlıklarının daha kötü olduğu görülmüştür. Çalışmada ortaya koyduğumuz ilişkilerin doğrulanabilmesi ve nedensel ilişkilerin ortaya koyulabilmesi için daha geniş gruplarda, daha ileri desenli, çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır.

Lütfi Molon
Afyonkarahisar Health Sciences University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde takip edilen hastaların mortalite risk faktörleri

Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniverisitesi Eğitim Ve Araştırma Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde takip edilen hastaların mortalite risk faktörleri Amaç: Bu çalışmada amaç, AFSÜ yenidoğan yoğun bakım ünitesinde mortalite ile ilişkili faktörleri saptamak ve yenidoğan yoğun bakım izleminde önlenebilir ölüm nedenleri belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 2015-2019 yılları arasında, 4 yıllık dönemde, AFSÜ yenidoğan yoğun bakım ünitesinde kaybedilen bebekler retrospektif olarak değerlendirildi. Yirmi iki gestasyon haftası ve üzerinde doğan, doğum salonunda CPR uygulanan, ya da yoğun bakım ünitesindeki takibinde kaybedilen tüm bebekler çalışmaya dahil edildi. İntrauterin ex olan bebekler çalışmaya alınmadı. Neonatal mortalite oranları, perinatal-maternal risk faktörleri ve ölüm nedenleri belirlendi. Tüm vakalar Wigglesworth perinatal mortalite sınıflandırmalarına göre sınıflandırıldı. Ölüm olasılıklarının değerlendirilmesinde SNAP-PE II skorlaması kullanıldı. Bulgular: Hastanemiz yenidoğan yoğun bakım ünitesinde 4 yılda 3471 bebek yatırılarak izlendi ve bunların 83'ü (%2.3) kaybedildi. Ölüm nedenlerinden en sık PM (n=40, %48,1); konjenital letal anomali (n=19, %22,8) ve genetik hastalıklar (n=12, %14,4) görüldü. Doğum ağırlıklarına göre bakıldığında kaybedilen hastalardan <750 gr olanlar 16 (%19,2); 750-1000 gr olanlar 12 (%14,4); 1000-1500 gr olanlar 16 (%19,2); 1500-2500 gr olanlar 17 (%20,4); 2500-4000 gr olanlar 20 (%24,0) ve >4000 gr olanlar 2 (%2,4) idi. Erken neonatal dönemde 49 (%59,0) yenidoğan kaybedilmiş olup bu hastaların 20'si (%24,1) ilk 24 satte kaybedildi. Geç neonatal dönemde 15 (%18,1) ve postneonatal dönemde 19 (%22,9) hasta kaybedildi. Düşük gestasyon haftalarında PM ye bağlı ölümler sık görülürken, gestasyon yaşı arttıkça letal anomalilerin ve genetik hastalıkların arttığı saptandı. Sonuç: Yenidoğan yoğun bakımda kaybedilen bebeklerin ölüm nedenleri multifaktöriyeldir ve gestasyonel yaş ile değişkenlik gösterir. Çalışmamızda, YDYBÜ yenidoğan mortalitesini artıran en önemli nedenlerin başında prematürite ve intrauterin tanı almış konjenital anomalilerin yer aldığı saptanmıştır. Ünitemizde, yurtdışı yayınlar ile karşılaştırıldığında konjenital letal anomalilerin yüksek bir oranda ölüm nedeni olarak izlendiği görülmektedir. Bu nedenle yenidoğan yoğun bakım mortalitesini azaltmak için yapılacak girişimler; önlenebilir bebek ölümleri var olduğundan perinatal dönemde bakım şartlarının düzeltilmesini sağlamak, hem anne hem bebek sağlığı için ilk hedef olmalıdır. Bölgemizde prenatal tanı alan letal anamolilerin ve gentik bozuklukların aileleri tarafından gebeliklerinin devam kararı alınması da mortalite oranlarını yükselten ve üzerinde etik tartışmalar gerektiren önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bebek-yenidoğmuşBebeklerHasta takibi+4
Tuba Karakaya
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ergenlerde problemli internet kullanımının uyku, fiziksel aktivite ve beslenme alışkanlıkları ile ilişkisinin araştırılması

Giriş: İnternet, birçok bilgisayar sisteminin birbirine bağlı olduğu, dünya çapında yaygınlaşan ve sürekli büyüyen bir iletişim ağıdır. İnternet ev, okul ve iş yaşamında kişiye çok sayıda olanak sağlarken aynı zamanda bazı olumsuzluklara da sebebiyet vermektedir. İnternetin aşırı kullanımı başta çocuk ve ergenler olmak üzere hemen hemen her yaş grubunda görülebilmektedir. Bu çalışma ile ergenler arasında internet bağımlılığının prevalansının saptanması beslenme, fiziksel aktivite ve uyku ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal-metod: Bu araştırma kesitsel tipte bir epidemiyolojik araştırma olup Afyonkarahisar İli Milli Eğitim Müdürlüğü'ne bağlı hizmet veren liselerden rastgele küme örnekleme yöntemi ile belirlenmiş 6 lisede yürütülmüştür. Bu okullarda 9., 10., 11., 12. sınıflara devam eden 951 öğrenci araştırmaya dahil edilmiştir. Araştırmada veri toplama yöntemi olarak yapılandırılmış anket ve 'Young İnternet Bağımlılığı Testi-Kısa Formu (YİBT-KF)' kullanılmıştır. Bulgular: Öğrencilerin yaş ortalaması 15.3±1.0 yıl olup %42.3'ü (n=402) kız, %57.7'si (n=549) erkekti. Tüm katılımcı öğrenciler arasında internet bağımlılığı prevalansı % 12.1 olarak saptandı. Öğrencilerin yaşı, cinsiyeti, ebeveyn eğitim ve çalışma durumu, yerleşim yeri, ders başarısı ile internet bağımlılığı sıklığının değişmediği görüldü (p>0.05). 5 yıl ve daha uzun süre internet kullanıcısı olan, hafta içi ve hafta sonu günlerde günlük internet kullanımın süresi 2 saat ve üzerinde olan, internet kafe kullanan ve internet kullanımına getirilen kısıtlamaya uyum göstermeyen öğrencilerde internet bağımlılığının anlamlı derecede daha sık olduğu saptandı (sırasıyla; p=0.001, p<0.001, p<0.001, p=0.009, p<0.001). İnternet kullanımına bağlı gelişen sorunlar ile internet bağımlılığı ilişkisi incelendiğinde, tüm sorunların bağımlı grupta anlamlı düzeyde daha sık olduğu saptandı (p<0.05). Öğrencilerin düzenli spor ve fiziksel aktivite alışkanlığı ile internet bağımlılığı arasında anlamlı ilişki saptanmazken (p>0.05), uyku sorunlarının bağımlı grupta daha sık olduğu bulundu (p<0.001). Öğün atlama, şekerli atıştırmalık tüketme, tuzlu atıştırmalık tüketme, şekerli gazlı içecek tüketme alışkanlığının bağımlı grupta daha sık, kahvaltı alışkanlığı sıklığının ise anlamlı düzeyde daha az olduğu saptandı (sırasıyla; p=0.001, p=0.004, p<0.001, p<0.001, p<0.001). Sonuç: Ergenlerde problemli internet kullanımının ya da diğer bir ifadeyle internet bağımlılığının beslenme bozukluğu, uyku sorunları, derslere devamsızlık, baş, boyun, bel, sırt, diz ağrısı gibi sağlık sorunlarına yol açabileceği görülmüştür. Bu nedenle internet bağımlılığının önüne geçebilmek amacıyla bu konuda yapılacak eğitimler artırılmalı, ergenler sağlıklı yaşama teşvik edilmelidir. Anahtar kelimeler: İnternet bağımlılığı, Ergenlik, Beslenme, Fiziksel aktivite, Uyku problemleri

BağımlılıkBeslenmeBeslenme alışkanlıkları+6
Esra Çelik
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuklarda beslenme ve fiziksel aktivitenin fonksiyonel kabızlığa etkisi

Amaç: Normal dışkılama olayının yapılamayışı veya yetersiz oluşu sonucunda sert ve seyrek dışkılama durumuna kabızlık adı verilir. Fiziksel aktivitenin azalması, beslenme alışkanlıklarının değişimi çocuklarda kabızlık için risk faktörü olarak nitelendirilmiştir. Bu çalışmada fonksiyonel kabızlığı olan çocuklarda beslenme özelliklerinin ve fiziksel aktivite seviyesinin fonksiyonel kabızlık üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Materyal-Metot: Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğinden takipli, fonksiyonel kabızlık tanısı almış hastalardan 150 hasta ve polikliniklerimize rutin kontrollerine gelmiş gönüllülerden 150 sağlıklı gönüllü olmak üzere toplam 300 çocuk dahil edildi Ebeveyn bilgi formu, Beslenme Davranış Ölçeği, Çocuk Fiziksel Aktivite Anketi uygulandı. Verilerin analizinde SPSS versiyon 20.00 (IBM, New York, United States) programı kullanılmış, p<0.05 düzeyi anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Kabızlık grubu çocuklar ile kontrol grubu cinsiyet (p=0,563) açısından benzerdi. Kabızlık tanılı çocukların yaş ortalaması 9,18±3,14 ve kontrol grubunun yaş ortalaması 9,42±3,49'du. Gruplar arasında yaş ortalaması açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p=0.743). Hasta grubunun boy ortalaması 132,38±18,26 cm. ve kontrol grubunun boy ortalaması 134,38±19,52 cm'dir. Hasta ve kontrol grubunun boy ortalamaları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0,446). Hasta grubunun ağırlık ortalaması 33,80±14,26 kg ve kontrol grubunun ağırlık ortalaması 34,13±13,18 kg olarak bulundu. Hasta ve kontrol grubunun vücut ağırlıkları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı(p=0,446). Hasta grubunun "Beslenme Davranış Ölçeği" (BDÖ) puan ortalaması -7,04±4,19 iken kontrol grubunun 9,24±4,00'tür. Hasta grubunun Çocuk Fiziksel Aktivite seviyesi puan ortalaması (CFA) 49,75±4,00 iken, kontrol grubunun 82,81±11,05'dir. Her iki grup karşılaştırıldığında kontrol grubu lehine anlamlı bir fark bulunmaktadır(p<0,05). Her iki grubun sosyo demografik özelliklerinin BDÖ ve CFA puanları ile ilişkisi bulunmamaktadır(p>0,05). 50 Sonuç: Bu çalışmada; hasta ve kontrol grubu birçok açıdan benzer olmasına rağmen beslenme alışkanlıklarının ve fiziksel aktivitenin fonksiyonel kabızlık üzerinde etkisi olduğu görülmüştür. Çocuklara sağlıklı beslenme ve fiziksel aktiviteyi arttırmaya yönelik eğitimlerin yapılması fonksiyon kabızlığın azalmasında etkili olacaktır.

BeslenmeBeslenme durumuBeslenme incelemeleri+4
Esra Çiftci
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kanserli çocuk hastaların kardeşlerinde yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Çocukluk çağında, geçmişte ölüm ile sonuçlanabilecek birçok hastalığın tanı ve tedavisinde sağlanan gelişmeler ışığında, çocuklar daha uzun süre yaşayabilmekte ve erişkin yaşlara ulaşabilmektedir. Kanserli çocuklarda yaşam kalitesinin değerlendirilmesi ile ilgili çalışmalar kısıtlıdır. Kanserli çocukların kardeşlerinde yapılacak yaşam kalitesi değerlendirmeleri, artmış fonksiyon kaybının değerlendirilmesine olanak sağlar ve özellikle riskin arttığı gruptaki kardeşlerin belirlenmesi ile bu gruptaki çocuklarda olumsuz etkinin azaltılması için yapılabilecekler konusunda yol gösterici olacaktır. Çalışmamızda kanserli çocukların kardeşlerinin sağlık ilişkili yaşam kalitesi ölçeklerinin değerlendirilmesi ve sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması planlanmıştır. Çalışma sonucunda kanserli çocukların kardeşlerinde yaşam kalitesi parametrelerinde bir etkilenme olup olmadığı, varsa ne tür bir etkilenme olduğu ve hangi yaşam kalitesi bileşenlerinin etkilendiğinin saptanması amaçlanmıştır. Bu doğrultuda alınacak tedbirler ile kanserli çocuklar ile ilgilenirken sağlıklı kardeşlerinin mümkün olduğunca normal yaşamlarına devam etmeleri hedeflenmiştir. Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Bilim Dalı'nda, Mart 2019 - Eylül 2019 tarihleri arasında yapılmıştır. Gönüllüler; Afyon Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Bilim Dalı'nda takip edilen, kanserli çocuk hastalarının kardeşlerinden, yaşam kalitesi ölçeğinin uygulanabileceği, 8-18 yaş arasındaki hastalardan seçilmiştir. Araştırmaya 31 sağlıklı kardeş ve 37 kontrol grubu olmak üzere 68 çocuk dahil edilmiştir. Çalışma için Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmaları Etik Kurulu tarafından onay alındı. 52 Toplam sağlık skoru ortalaması kanserli çocukların sağlıklı kardeşlerinde 68,3±13,8 iken kontrol grubunda 81,7±9, psikososyal sağlık skoru ortalaması kanserli çocukların sağlıklı kardeşlerinde 67,2±13,3 ve kontrol grubunda 84,2±16,1 idi. Sağlıklı Yaşam Kalitesi Ölçeği, fiziksel sağlık skoru ortalaması kanserli çocukların sağlıklı kardeşlerinde 70,2±16,9 ve kontrol grubunda 83,2±10,7 idi. Kanserli çocukların sağlıklı kardeşlerinde toplam sağlık skoru ile kanser tanısından geçen süre ile negatif yönde orta bir korelasyon mevcuttu, istatistiksel olarak anlamlı saptandı. (p=0.014) Kanserli çocukların sağlıklı kardeşlerinde fiziksel sağlıklı skoru ile kanser tanısında geçen süre arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı (p=0.057). Bir başka ifade ile kanserli çocukların kanser tanısından geçen süre arttıkça ile psikososyal sağlık skorunun ve toplam sağlık skorunun istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmakta idi. Kanserli çocukların sağlıklı kardeşlerinde fiziksel sağlık skoru ile kanser tanısından geçen süre arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Anne, babalar ve sağlık çalışanlarındaki farkındalığı arttırmak ve bu doğrultuda alınacak tedbirler ile kanserli çocuklar ile ilgilenirken sağlıklı kardeşlerinin mümkün olduğunca normal yaşamlarına devam etmeleri için daha fazla çaba harcanması gerekmektedir.

KardeşlerNeoplazmlarYaşam kalitesi+1
Elif Bilge Kelebek
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

COVID 19 pandemisinde tip 1 diyabetes mellituslu çocukların karşılaştığı zorlukların değerlendirilme

Amaç: Bu çalışma Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesinde Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniklerinde takip edilen Tip 1 Diyabetes Mellitus tanılı hastaların ve ailelerinin Covid-19 pandemisi döneminde yaşadıkları zorlukları değerlendirmek için yapıldı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğinde 1 Mayıs 2020 – 1 Temmuz 2020 tarihleri arasında takip edilen 4-18 yaş arası Tip 1 Diyabetes Mellitus tanısı ile takip edilen 102 hasta ve ailesi ile yapıldı. Çalışmadaki tüm çocukların yaşları, cinsiyetleri kaydedilerek, çalışmayla ilgili çocuk ve/veya ailesine bilgi verildi. Tüm veriler, "Google Formlar" platformu aracılığıyla online anket yöntemiyle toplandı. Araştırmaya dahil edilen tüm bireylerin gönüllü onamları alındı. İstatistiksel analiz için SPSS 26 paket programı kullanıldı ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların 55'i kız (%53.9) ve 47'si ise erkek idi. (%46.1). Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 13.02 ±3.9 yıl olarak bulundu. Kızların yaş ortalaması 13.11 ± 4.1 yıl, erkeklerin yaş ortalaması 12.91 ± 3.9 yıl olarak bulundu. Erkek hastaların yaşa göre ağırlık Z skorlarının ortalaması 0.017±1.14, kız hastaların ise 0.179±1.15 olarak bulundu. Katılımcıların 75'ini (%73.5) anneler, 27'sini (%26.5) babalar oluşturduğu görüldü. Katılımcıların 62'sinin (%60,8) çocuklarının pandemi döneminde insülin ihtiyacının arttığını, 21'inin (%20,6) çocuklarının hiperglisemi, 61'inin (%59,8) hipoglisemi atağı yaşadığı, 80'inin (%80.4) Covid 19 hastalığına yakalanma riskinin yüksek olduğunu düşündüğünü, 71'inin (%69,6) çocuğuna egzersiz yaptırdığını 29'unun (%28.4) vitamin-mineral takviyesi verdiğini, 44'ünün (%43,1) çocuğunun abur-cubur alımının arttığını 84'ünün (%82,3) son 1 yıl içerisinde grip, pnömokok gibi aşıları yaptırmadığını, 41'ininde (%40,2) çocuğunun uyku süresinin arttığı bulundu. Sonuç: Covid-19 pandemi sürecinde Diyabetes Mellituslu çocuğu olan ebeveynlerin Covid-19 hakkında bilgilerinin yeterli olduğu görüldü. Tip 1 Diyabetes Mellitus tanılı hastaların diyetine uyum konusunda sorun yaşadıkları, uyku düzeninin bozulduğu ve egzersiz yapmada zorluk çektikleri ve. kan şekerinin düzenlenmesi açısından profesyonel sağlık desteğine ihtiyacının oldukları belirlendi. Anahtar kelimeler: Diyabetes Mellitus, Covid-19, Pandemi, çocuk

COVID 19Diabetes mellitus-tip 1Dünya Sağlık Örgütü+2
Ayşe Güngör
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vitamin B12 eksikliği olan hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi

Giriş: Cbl, tüm gelişmiş organizmalar ve bazı mikroorganizmaların sağlığı için gerekli DNA sentezi, nörotrasmitter sentezi, metillenme gibi görevlere sahip olan, homosistein ve metyonin döngüsünde de görev alan bir kofaktördür. Bu çalışma ile tedavi şekillerine göre tedavi sonrası bakılan vitamin B12 düzeyleri arasındaki farkın tespit edilmesi, vitamin B12 düzeyi ile lökopeni, MCV düzeyi, yaş grubu, tedavi sonrası klinik yanıt, yakınmanın ilgili olduğu sistem tutulumunun karşılaştırılması, tutulan sisteme göre yakınmaların sıklığının tespit edilmesi, tedavi yöntemine göre klinik yanıtın değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel tipte retrospektif bir araştırma olup Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Çocuk Nöroloji ve Çocuk Hematoloji polikliniğinde yürütülmüştür. Ocak 2016–Mayıs 2020 tarihleri arasında 0-18 yaş arası vitamin B12 < 200 pg/ml olan olguların kayıtlarına ulaşılarak yapılmıştır. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 6,4 yıl olup %49'ı (n=102) kız hasta, %51'i (n=106) erkek hastaydı. Tedavi öncesi ile tedavi sonrası vitamin B12 düzeyi, vitamin B12 düzeyi ile bakılan MCV düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu, 2 yaş altı süt çocuklarında ağır vitamin B12 eksikliğinini daha fazla görüldüğü tespit edildi (p:<0,05). Vitamin B12 düzeyi ile lökopeni arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p:>0,05). Vitamin B12 düzeyi ile tedavi sonrası klinik yanıt arasında, vitamin B12 düzeyi ile yakınmanın ilgili olduğu sistem tutulumu arasında, tedavi yöntemleri ile klinik yanıt arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (p:>0,05). Sonuç: Vitamin B12 eksikliğinin erken dönemde fark edilmesi ve tedavi edilmesinin insan sağlığı için önemi büyüktür. Tedaviye başlandığında özellikle nörolojik sistem tutulumu ağır boyutta olan (serebral atrofi, konvülziyon, nöromotor gelişim geriliği, demiyelinizasyon gibi) hastalarda iyileşme ve eski sağlığına kavuşma süresi uzamakta ve bazende mümkün olmamaktadır. Gebelik düşünen bireylere, hamilelere ve emziren annelere vitamin takviyesini doğru alması, sağlıklı diyet planlaması ve bebeklerin ek gıdaya geçişinde doğru beslenmesi anlatılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Çocuk; MeCbl; vitamin B12.

KobalaminKobaltRetrospektif çalışmalar+4
Zeynep Yeşildağ
Afyonkarahisar Health Sciences University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Multisistemik inflamatuar sendrom tanılı olgularda sistem tutulumlarının D vitamini düzeyi ile ilişkisi

D vitamini, UV-B'ye maruz kalma sonucu ciltte üretilen, yağda çözünen ve bağışıklık hücrelerini etkileyerek immünomodülatör özelliği olan steroid ön hormondur. Bu çalışmada Multisistemik inflamatuar sendrom (MIS-C) tanılı hastaların sistemik tutulumları ile 25-OH vitamin D düzeyi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. Bu retrospektif çalışma MIS-C tanılı 34 hasta ile yapıldı. Olguların yaş ortalaması 7.03±3.9, %52.9 (n=18)'u erkek, %47.1 (n=16)'i ise kız idi. Olgularda gastrointestinal sistem tutulum (%58.8;n=20), kardiyak tutulum (%64.7;n=22), nörolojik tutulum (%23.5;n=8) olduğu tespit edildi. Ortalama 25-OH vitamin D düzeyleri; gastrointestinal sistem tutulumu olanlarda 15.7 (IQR= 18) ng/mL, kardiyak tutulumu olanlarda 16.8 (IQR= 17) ng/mL, nörolojik sistem tutulumu olanlarda 12 (IQR= 8) ng/mL saptandı. Olguların sistem tutulumları ile 25-OH vitamin D düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.(p değerleri sırasıyla; (p= 0.779), (p= 0.957), (p=0.144).) Olguların 25-OH vitamin D düzeyleri ile yaş arasındaki ilişki değerlendirildiğinde negatif bir korelasyon saptandı. (r=-0.414; p=0.015) MIS-C tanılı olguların 25-OH vitamin D düzeyleri ile fibrinojen arasındaki ilişki değerlendirildiğinde negatif bir korelasyon saptandı. (r=-0.414; p=0.015) Sonuç olarak MIS-C tanılı olgularda 25-OH vitamin D düzeyi ortalaması yetersizlik seviyesinde olduğu saptandı. Çocuklarda profılaktik D vitamini yapılması gerektiği düşünüldü. Sistem tutulumlarının D vitamini ile ilişkisi incelendiğinde anlamlı bir fark bulunmadı.

COVID 19SARS virüsüSistemik inflamatuar yanıt sendromu+1
Aysun Soyugüzel
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk çağında lenfadenopatili olguların değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Çocukluk yaş grubunda lenfadenopati (LAP); sıklıkla benign sebeplere bağlı görülen, lenf nodu boyutundaki değişiklik veya yapısındaki bozulma olarak tanımlanmaktadır. Çalışmamızdaki amacımız servikal LAP sebebiyle başvuran olguları anamnez, fizik muayene bulguları, laboratuvar tetkikleri ve görüntüleme yöntemleri sonuçlarıyla retrospektif olarak değerlendirerek etiyolojilerini ve klinik seyirlerini tespit etmek ve aynı zamanda ayırıcı tanısı, izlem süresini ve son durumlarını değerlendirmektir. MATERYAL VE METOT: Çalışmamızda 01.01.2015-01.08.2020 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Çocuk Hematoloji ve Onkoloji polikliniğine servikal LAP sebebi ile başvuran toplam 204 olguyu retrospektif olarak değerlendirdik. Öykü, fizik muayene, laboratuvar tetkikleri, ileri serolojik tetkikler, görüntüleme yöntemleri değerlendirilerek, klinik gereklilik halinde LAP biyopsisi yapılarak benign/malign LAP ayrımı yapıldı. BULGULAR: Servikal LAP sebebi ile başvuran 204 olgunun 65'i (%32,5) kız, 135'i (%67,5) erkek olup 4 olguda LAP dışı nedenler bulundu. Başvuran olguların %20'si akut, %16'sı kronik, kalan olgular subakut seyirliydi. Olguların %22,5'inde muayenede hassasiyet, kızarıklık, sertlik, lastik kıvamı ve konglomerasyon gibi patolojik özelliklerden en az birisi saptandı. %9 olguda B semptomları kliniğe eşlik ediyordu. LAP boyutunun 3 cm üzerinde oluşu, LAP'ın fikse, sert veya lastik kıvamında olması, konglomerasyon göstermesi, yuvarlak oluşu istatistiksel olarak anlamlı derecede malignite ile ilişkili bulundu. Ayrıca öyküde B semptomu varlığı, fizik muayenede hepatosplenomegali oluşu, antibiyotik tedavisine yanıtsızlık ve izlemde LAP boyut artışı olması da malignite ile ilişkili bulundu. Logistik regresyon analizinde konglomerasyonun malignite riskini 11,315 kat arttırdığı tespit edildi. SONUÇ: Servikal LAP sebebi ile takip edilen olgulardan başvuru anında alınan anamnez, yapılan fizik muayene, klinik gereklilik halinde yapılan laboratuvar tetkikleri, görüntüleme yöntemleri bizleri tanıya götürmektedir. Özellikle patolojik LAP olarak adlandırdığımız boyut, hareket durumu, yaygınlık, kıvam, eşlik eden sistemik bulgular benign/malign LAP ayrımında yol göstermektedir. Konglomerasyon benign/malign LAP ayrımında kullanılabilecek en önemli muayene bulgularındandır. Anahtar kelimeler: Konglomerasyon, malign, patolojik lenfadenopati, servikal lenfadenopati,

C reaktif proteinEpstein Barr virüsüLaktat dehidrogenaz+6
Göksu Demirbaş Yülüklü
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yenidoğanlarda konjenital kalp hastalıklarının taranmasında pulse oksimetre ve el ekokardiyografisinin karşılaştırılması

Amaç: Bu tez çalışmasının amacı, gebelik sırasında doğumsal anomali ve/veya kromozom bozukluğu tanısı almamış, zamanında doğmuş ve sağlıklı görünen yenidoğanlarda doğumsal kalp hastalıklarının taranması için el ekokardiyografisinin saptanmasında kullanılıp kullanılamayacağını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, term tekil gebeliklerden art arda canlı doğan 1019 yenidoğanın prospektif bir incelemedir. Gebelik sırasında doğumsal anomali ve/veya kromozom bozukluğu tanısı almış olan ve doğum sonrası dönemde yoğun bakım birimine kabul edilen yenidoğanlar çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya alınan tüm yenidoğanlar sırasıyla nabız oksimetre, el ekokardiyografisi ve ardından transtorasik ekokardiyografi ile incelendi. Bulgular: Yenidoğanların %26.7'sine (n=272) doğumsal kalp hastalığı saptandı. Sırasıyla yenidoğanların %72.4'ünü, %21.7'sini ve %3'ünü etkileyen atrial septal defekt (ASD), ventriküler septal defektin (VSD) eşlik ettiği ASD ve VSD, en sık tanı konulan doğumsal kalp hastalıklarıydı. Doğumsal kalp hastalığı görülme sıklığı erkeklerde kızlara göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.015). Doğumsal kalp hastalığı olanlarda sağ el ve sağ ayakta ölçülen arteriyel O2 satürasyonu anlamlı derecede düşüktü (her ikisi için p=0.001). El ekokardiyografisinin ASD, ASD'ye eşlik eden VSD ve VSD yakalama oranları sırasıyla %75.6, %86.4 ve %75 olarak hesaplandı. Transtorasik ekokardiyografi ve el ekokardiyografisi bulguları arasında istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif korelasyon tespit edildi (r=0.561, p=0.001). Sonuç: El ekokardiyografisi, düşük riskli yenidoğanlarda, doğumsal kalp hastalıklarının taranmasında kolaylıkla kullanılabilecek, etkin ve güvenilir bir araçtır. El ekokardiyografisi, fizik muayeneyi güçlendirmek, doğumsal kalp hastalığı yakalama şansını arttırmak ve üfürüm nedenli sevkleri azaltmak amacıyla kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Ekokardiyografi, Konjenital kalp hastalıkları, Tanı

Bebek-yenidoğmuşBebeklerEkokardiyografi+4
Nur Önen
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde pda kapatma tedavisinde kullanılan ajanların karşılaştırılması

Amaç: Patent duktus arteriozus (PDA) prematüre bebeklerde sık görülen bir konjenital kalp hastalığıdır ve prematüre bebekler için önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. PDA tedavisinde hangi yaklaşımın üstün olduğuna dair fikir birliği halen bulunmamaktadır. Çalışmamızda; yaşamının ilk 90 gününde hemodinamik olarak anlamlı PDA tanısı alan bebeklerde PDA'nın medikal kapatma tedavisinde ibuprofen, parasetamol ve kombine (ibuprofen+ parasetamol) tedavilerinin etkinliği, vakalardaki kür sayısı, kapanma durumu, morbidite ve mortalite açısından karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 2018-2023 yılları arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesinde yatan, 37 gebelik haftasından önce doğan ve hemodinamik olarak anlamlı PDA tanısı alan 60 bebek retrospektif olarak incelendi. Olgular ilk kürde aldıkları medikal tedavi tercihine göre parasetamol ve ibuprofen grubu olarak ayrıldı. Çalışmaya dahil edilen bebeklerde prenatal-natal özellikler, duktusun kapanma durumu, sepsis, nekrotizan enterokolit (NEK), bronkopulmoner displazi (BPD), prematüre retinopatisi (ROP), intraventriküler hemoraji ve mortalite açısından incelendi. Veriler IBM SPSS Statistics 29 ile analiz edildi. Bulgular : İlk kür kapatma tedavisi olarak; bebeklerin 37'sinin iv parasetamol 23'ünün oral ibuprofen tedavisi aldığı görüldü. Her iki grubun prenatal-natal özellikleri ve ilk kür kapanma oranları benzerdi. Parasetamol alan grupta BPD, ROP ve NEK oranı ibuprofen grubuna göre daha yüksek bulundu (sırasıyla p=0,01, p=0,013, p=0,039). İkinci kür kapatma tedavisinde 5 bebeğe kombine tedavi uygulandı ve 3 tanesinde komplikasyon gelişmeden PDA kapandı. İki olguda 3.kür ve bir olguda 4.kür medikal tedavi ile PDA'nın kapandığı görüldü. Sonuç: PDA tedavisinde parasetamol ve ibuprofenin duktal kapanma başarısı, literatürle uyumlu ve benzerdir. Parasetamol grubunda NEK, BPD ve ROP oranlarının daha yüksek bulunması, beslenme intoleransı (batın distansiyonu, NEK vb.) olan, bft bozukluğu olan kritik hasta grubunda iv parasetamolun tercih edilmesi ile ilişkilendirildi. Klinik durumu uygun olan bebeklerde, cerrahi müdahale öncesi, üçüncü ve dördüncü kür mono veya kombine medikal tedaviler ile duktus kapatılabilir. Anahtar Kelimeler: Duktus arteriozus, İbuprofen, Kombine Tedavi, Parasetamol

Duktus arteriozus açıklığı
Ahsen Başaran
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Febril konvülziyon tanılı olguların klinik bulgularının değerlendirilmesi

Giriş: Febril konvülziyon; 1 ay-5 yaş arasındaki çocuklarda en sık görülen nörolojik bozukluk olup; aynı zamanda en yaygın görülen nöbet türüdür. Febril konvülziyon tüm çocukların %2-5 ini etkilemektedir. Bu çalışmamızda febril konvülziyon (FK) tanısı ile çocuk nöroloji polikliniğine başvurmuş ve takibi yapılan mevcut hastalar retrospektif olarak taranmış olup; hastaların klinik bulgularının değerlendirilmesi ve risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nöroloji Bilim Dalı Polikliniği'ne Ocak 2018 ile Ağustos 2023 tarihleri arasında başvuran FK tanılı hastalar dahil edilmiştir. Çalışmaya SSS enfeksiyon bulguları olan (menenjit, ensefalit) hastalar dahil edilmemiştir. FK hasta grubunda 208 hasta çalışmaya alınmıştır. Çalışmaya dahil edilen ve FK tanısıyla takip edilen tüm hastaların demografik ve klinik özellikleri; başvuru yaşı, aile öyküsü, akraba evliliği, febril konvülziyon tipi, epilepsi ile ilişkisi, EEG, nörogörüntüleme, tetikleyen enfeksiyon, B12 vitamini, D vitamini, ferritin, hemogram, kan elektrolit düzeyleri, mevsim, prenatal ve postnatal risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmış ve retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Febril konvülziyon nedeniyle Çocuk Nöroloji polikliniğinden takipli hastaların %56,73'ü erkek, %43,2'si kız, hastaların ortalama yaşı 21,71±13,73 ay olarak saptandı. Hasta izlem süresi ortalama 37,50±21,62 ay olarak bulundu. Hastaların %56,7'si basit febril konvülziyon (BFK), %30,2'si komplike febril konvülziyon (KFK) (24 Saat içerisinde tekrar), %10,5'i KFK (>15 dk dan uzun) ve %2,4'ü KFK (24 Saat içerisinde tekrar ve >15 dakikadan uzun süren) olduğu saptandı. Hastaların %18,2'sinin uzamış febril nöbet olduğu, %52,4'ünde 2-4 arası rekürrens nöbet, %18,7'sinde >5 kez rekürrens olduğu saptanmıştır. Hastaların aile öyküsünde %3,6'inin akraba ve %8,7'sinin aynı köyden olduğu saptandı. Hastaların %90,82'sinin matür, %7,25'inin prematür, %1,93'ünün postmatür doğduğu bulundu. Hastaların eşlik eden enfeksiyonlarına bakıldığında en sık görülen üç enfeksiyonun sırayla; ÜSYE (%65,76), ÜSYE ve ASYE (%10,87), ÜSYE ve AOM (%7) olduğu görülmüştür. EEG sonuçları değerlendirildiğinde %78,91'i normal saptandı. Nörogörüntülemelede %68,13'ünün normal olduğu bulundu. Hastaların %37,02'sine profilaksi verildi. Profilaksi olarak %76,62'sine levetirasetam, %15,58'ine rektal diazepam, %7,79'una valproat tedavisi verildi. Hastaların %48,22'sinin hemogram değerleri normal saptandı. Hastaların hemogram değerlerinin %34,52'sinde lökositoz olduğu görüldü. Hastaların %11,79'unun hafif derece hiponatremisi olduğu bulundu. Hastaların %95,68'inin TFT değerlerinin normal olduğu bulundu. Hastaların %7,18'inin hiperglisemik olduğu bulundu. Hastaların vitamin B12 düzeylerinin 9 %18,18'inin 200-299 ng/L arasında olduğu, %10,3'ünün <200 ng/L olduğu bulundu. Basit ve komplike FK tanılı hastalar arasında vitamin B12 eksikliği açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p=0,028). Hastaların %94,16'sının ferritin düzeyleri normal bulundu. Hastaların %16,52'sinin vitamin D düzeyinin yetersiz ve %16,52'sinin eksik olduğu görüldü. Mevsimsel dağılıma bakıldığında en sık %40,38 oranında kış mevsimi saptandı. Hastaların prenatal öyküsüne bakıldığında %97,1'inde özellik olmadığı, postnatal öyküsü değerlendirildiğinde %84,54'ünün özelliği olmadığı görüldü. Sonuç: Vitamin B12 eksikliğinin KFK'da sık olması nedeni ile vitamin B12 düzeyinin istenmesi gereken tetkikler içerisinde yer alması göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Febril konvülziyon, Basit febril konvülziyon, Komplike febril konvülziyon

Nöbetler-febril
Mustafa Belce
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hemşirelerin emzirmenin sonlandırılmasıkonusunda bilgi, görüş ve deneyimleri

Amaç: Annelerin emzirmenin başlatılması ve sürdürülmesinin yanı sıra sütten kesme konusunda da bilgiye ihtiyaçları vardır. Emzirme danışmanlığının en önemli yürütücüsü olan hemşireler emzirmenin tüm aşamalarında olduğu gibi emzirmeyi sonlandırma konusunda da anneleri desteklemelidirler. Hemşirelerin emzirmenin sonlandırılması konusundaki yetkinliklerini araştırmayı amaçlayan bu tez çalışması ile hemşirelerin emzirmenin sonlandırılmasına ilişkin bilgi, görüş ve deneyimlerinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel tanımlayıcı bir çalışma olup 15.10.2023-15.01.2024 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde görev yapan hemşireler üzerinde yapıldı. Bulgular: Araştırmaya toplam 244 hemşire katıldı. Bebeğini emziren katılımcılardan %49,2'sinin bebeğini sütten kestiği belirlendi. Sütten kesme yöntemleri incelendiğinde katılımcıların uygun olmayan geleneksel yöntemlere başvurdukları, %32,3'ünün meme ucuna tadı farklı veya kötü olan bir maddeyi, %23,1'inin meme ucuna görüntüsü farklı veya kötü olan bir maddeyi uyguladığı belirlendi. Katılımcıların sütten kesmeye ilişkin ifadelere verdikleri doğru yanıtlara göre aldıkları toplam puanın Ortalama±Standart Sapması (Ort±SS) 10,4±2,1 olarak bulundu. Katılımcıların sütten kesme bilgisi toplam puanları genel ve mesleki değişkenlere göre karşılaştırıldığında; 40 yaş altı, kadın, hamile veya emziren kadınlara yönelik birimlerde çalışan veya 3 yaş altı bebek bakım ünitelerinde çalışan hemşirelerin daha yüksek puan aldıkları saptandı (Sırasıyla; p=0,030, p=0,006, p<0,001, p=0,036). Sonuç: Bu çalışma ile hemşirelerin emzirmenin sonlandırılması konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığı ve hemşirelerin önemli bir kısmının sütten kesme için uygun olmayan geleneksel yöntemlere başvurduğu gösterildi. Bu alanda hemşirelerin bilgi ve becerilerinin artırılmasına ihtiyaç vardır. Bu amaçla hem mezuniyet öncesi hem de mezuniyet sonrası eğitimleri emzirmenin sonlandırılması konusunda yeterli düzeye ulaştırılmalıdır. Böylece hemşireler annelere sütten kesme konusunda da etkili bir danışmanlık sağlayabilir. Anahtar kelimeler: Emzirmenin sonlandırılması, Sütten kesme, Hemşireler, Geleneksel yöntemler

Çisem Karasoy
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk çağı artritlerinin etiyolojik, klinik ve laboratuvar değerlendirilmesi

Giriş: Eklemde oluşan inflamatuar değişiklikler artrit olarak tanımlanır. Klinik tabloyu artrit olarak tanımlamak için, en az bir eklemde şişlik olması veya şişlik olmaması halinde enflamasyonun ağrı, fonksiyon kaybı, ısı artısı, kızarıklık bulgularından en az ikisinin bulunması gereklidir. Çocukluk çağının en sık görülen semptomlarından biri eklem ağrısıdır ve çok çeşitli hastalıklarda gözlenir. Bu çalışma ile, artrit bulgusu ile başvuran hastaların etiyolojik nedenlerini saptanmak ve kategorize etmek, demografik özelliklerini hastaların en sık başvuru şikayetlerini, başvurudaki fizik muayene bulgularını, eklem tutulum sayısı ve yerini değerlendirmek, laboratuvar verilerini incelemek amaçlanmıştır. Gereç ve- Yöntem: Çalışmamızda 2018-2023 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi çocuk sağlığı ve hastalıkları kliniğinde artrit tanısı ile takip edilen 234 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların başvuru yaşı, cinsiyeti, başvuru şikayeti, fizik muayeneleri, eklem tutulum yeri, eklem tutulum sayısı, eklem tutulum süresi, tam kan sayımı, akut faz reaktanları, radyolojik görüntülemeleri değerlendirildi. İstatistiksel analizler için SPSS 26.0 programı kullanıldı ve p <0,05 olması anlamlı kabul edildi. Bulgular: Artrit nedeniyle başvuran hastaların %53,8'i erkek, %46,2'si kız saptandı. Hastaların ortalama yaşı 10±4,2 arasındaydı. Artrit en sık adolesan dönemde idi. Hastaların tanı gruplarına göre dağılımına bakıldığında %57,7'si enfeksiyöz, %20,5'i inflamatuar, %10,7'si ortopedik, %2,1'i hematolojik ve onkolojik, %9'u diğer hastalıklar grubunda tespit edildi. Brusellozis (%36,3) en sık artrit nedeni olarak saptandı. Bunu sırasıyla reaktif artrit (%10,7), tanımlanmamış artrit (%9,0), ARA (%7,7), HSP (%4,3), AAA (%3,8), JİA (%3,8), bursit (%3,4), toksik sinovit (%3,0), septik artrit (%3,0), osteomiyelit (%2,6), malignite (%2,1) tanıları izledi. Tutulan eklem sıklığına göre hastalarımızın %65'inde monoartrit, %30,8'inde oligoartrit, %4,3'ünde poliartrit saptandı. Ağırlıklı olarak monoartrit görülen tanılar, brusella, septik artrit ve osteomiyelit, ARA, reaktif artrit, travma, malignite idi. Oligoartrit ise, JİA, HSP'de gözlendi. Eklem tutulum yerine göre olgular incelendiğinde %39,7 ile en sık diz tutulumu sonrasında kalça %23,9, ayak bileği %23,5 olduğu saptandı. Başvuru şikayetleri incelendiğinde eklem ağrısı %94, eklemde şişlik %44, harekette kısıtlılık %61,5, eklemde ısı artışı %18,4 saptandı. Eşlik eden bulgular ateş %27,8, karın ağrısı %12 ve döküntü %6 idi. Geçirilmiş enfeksiyon varlığı %30,3 oranında görülmüş olup ARA ve reaktif artritte daha yüksek saptandı (p<0,001). Aile öyküsü değerlendirildiğinde olguların %27,7'sinde mevcut idi. EKG'de PR uzaması gözlenen %14,7 hastanın %100'ünde ARA tanısı tespit edildi. Çalışmamızda tanı grupları arasında kalitatif CRP, ASO, ESH ve lökosit değerlerinde tanılar arasında anlamlı fark saptanmadı. Olguların %76,9'u akut artrit, %23,1'i kronik artrit idi. Akut artritler; brusella artriti, HSP, septik artrit, reaktif artrit, ARA, malignite, travmada idi. JİA tanısı konulan hastaların %77,8'si kronik artrit idi. Direkt grafi monoartrit tutulum ile başvuran hastalarda ilk tercih görüntüle olup %9,9'unda patolojik bulgu saptandı. USG bulgusu %63,6 hastada, MR %76 hastada saptandı. Sonuç: Artrit ayırıcı tanısının oldukça geniş olması; tanısal yaklaşımda zorluk ve bazen tanıda gecikmeye neden olabilmektedir. Etiyolojide yer alan malignite, ARA, bruselloz gibi tanı ve tedavisi geciktiğinde morbiditesi artan hastalıklar artritli çocuğa yaklaşımda rehber olmasının önemli olduğunu göstermektedir. Artritli çocuklarda akut faz reaktanları ve görüntüleme bulgularının tanı grupları arasında anlamlı farkının olmamasının anamnez ve fizik muayenenin yaklaşımda önemini göstermektedir. Yaş, cinsiyet, yaşadığı bölge, aile öyküsü gibi sosyodemografik özellikler AAA, ARA brusella artriti tanısında oldukça yol göstericidir. Monoartrit ile başvuran hastada malignitenin ve tedavisi acil olan septik artritin ekarte edilmesi; endemik bölgelerde Brusella'nın göz önünde bulundurulması oldukça önemlidir. ARA'da daha çok poliartrit görülse de yüksek riskli bölgelerde monoartrit ayırıcı tanısında ARA de akılda tutulmalıdır. Oligoartritle başvuran hastalarda da inflamatuar artritler araştırılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Artrit, Brusella, ARA, Monoartrit, Oligoartrit

Zehra Çifteci
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sakarya ilindeki aile hekimlerinin çocukluk çağı astım hastalığı hakkındaki tutum, bilgi ve davranışları

GİRİŞ VE AMAÇ: Astım çocukluk çağının en sık görülen kronik hastalığıdır. Bu çalışmada, Sakarya ilindeki aile sağlığı merkezlerinde çalışan aile hekimlerinin çocukluk çağı astım hastalığı ile ilgili tutum, bilgi ve davranışlarını tespit etmek amaçlanmıştır. MATERYAL-METOT: Çalışmaya araştırmayı kabul eden toplam 172 hekim dâhil edildi. Toplam 46 sorudan oluşan dört bölümlük anketin birinci bölümünde aile hekimlerinin çocukluk çağı astım hastalığı ile ilgili tutum ve davranışı, ikinci bölümünde ise aile hekimlerinin yaş, cinsiyet, mezuniyet yılı, ünvan, çalıştıkları ilçe, gezici hizmet görevi varlığı, kayıtlı astımlı hasta sayısı, astım ilacı reçete etme sıklığı, astımlı hasta görme sıklığı, yakınlarında astımlı hasta varlığı, aile sağlığı merkezi (ASM)'nde astım konulu afiş veya broşür bulundurma, astım konulu eğitime katılma durumu, ilaç temsilcisi tarafından astım ilacı ile ilgili ziyarette bulunulma durumu sorgulandı. Anketin üçüncü ve dördüncü bölümündeki 10 teorik soruya ve 16 klinik olgu sorusuna verilen doğru cevap sayısı belirlendi. Bilgi soru ve cevapları, Global Initiative for Asthma (GINA) adlı çalışma grubunun tüm dünyada astım konusunda yol belirleyici bir uzlaşı raporu olan ve yeniden gözden geçirilerek sunulan Global Strategy for Asthma Management and Prevention-Revised 2017 kılavuzu temel alınarak hazırlandı. BULGULAR: Çalışmaya 144 aile hekimi sertifikalı pratisyen hekim, 7 aile hekimi uzmanı, 21 sözleşmeli aile hekimi uzmanlığı araştırma görevlisi olmak üzere toplam 172 hekim katıldı. Çalışmamıza katılan aile hekimlerinin büyük çoğunluğunu 41-50 yaş arası (%39,5), erkek (%62,2), mezuniyetinden itibaren geçen süre 10-20 yıl arasında (%36,7), merkez ilçede çalışan (%62,2), gezici sağlık hizmeti vermeyen (%61), nüfusa kayıtlı astımlı hasta sayısı 1-10 arasında (%38,4), 18 yaşından küçük astım hastası görme sıklığı haftada en az bir (%41,3), 18 yaşından küçük astım hastası reçete sıklığı haftada en az bir (%43,6), yakınlarında astım hastası bulunmayan (%59,3), ASM'de astımla ilgili afiş veya broşür bulunduran (%58,1), son bir yıl içinde astımla ilgili bilimsel bir yazı okumamış veya toplantıya katılmamış (%58,1), son bir yılda astımla ilgili ilaç temsilcisi ziyaretinde bulunulmuş (%51,7) ve astım konulu Sağlık Bakanlığı tarafından düzenlenen herhangi bir eğitime katılmamış (%60,5) grup oluşturmaktadır. Aile hekimlerinin ASM şartlarında 18 yaşından küçük hastalarla ilgili tutum ve davranışlarının sorgulandığı birinci bölümde katılımcıların % 44,2'si "Aile hekimi astım tanısını koyabilir", %61,6'sı "Takip ve idame tedavisini yapabilir", %86'sı ise "Hafif astım atağı tedavisi verebilir" ifadesine "Katılıyorum" yanıtını vermiştir. Davranışın sorgulandığı sorularda ise katılımcıların %44,6'sı "ASM'ye başvuran 18 yaşından küçük astım hastalarını her zaman-sıklıkla üst basamak sağlık kuruluşuna sevk ederim", %92'si "Her zaman-sıklıkla hastalığının kontrol altında olup olmadığını sorgularım", %79,7'si "Her zaman-sıklıkla tetikleyicilerden korunma önlemleri ve inhaler ilaç kullanım teknikleri hakkında hatırlatmalarda bulunurum" yanıtını vermiştir. Yaş, cinsiyet, ünvan, çalışılan ilçe, mezuniyetten itibaren geçen süre, ilaç temsilcisi ziyareti, astım ilacı reçete etme sıklığının tutum ve davranışta anlamlı değişiklik oluşturan aile hekimi özellikleri olduğu görüldü. Anketteki klinik olgu sorularındaki başarıyı etkileyen etkenlerin aile hekimi uzmanı veya araştırma görevlisi olmak, merkez ilçede çalışmak, ASM'de astım konulu afiş/broşür bulundurulmaması olduğu saptandı. Aile hekimi uzmanları, araştırma görevlileri ve merkezde çalışanların klinik olgu sorularına daha çok doğru yanıt vermelerine rağmen astım atak tedavisi verme görüşüne katılmadığı, hastanın kontrol durumunu daha az sorguladığı, hastaya tetikleyiciler ve inhaler ilaç kullanımı hakkında daha az hatırlatmada bulundukları görüldü. Pratisyen aile hekimlerinin uzman ve araştırma görevlilerine göre hastaların kontrol durumunu daha çok sorguladıkları, astımlı hastalara tetikleyiciler ve inhaler ilaç kullanımı hakkında daha çok hatırlatmada bulunduğu ve atak tedavisi verilebilir görüşünde olduğu görüldü. Ancak kontrol parametrelerinin sorgulandığı soruya verilen doğru cevap ortalamaları karşılaştırıldığında aile hekimi uzmanı ve araştırma görevlilerinin pratisyen aile hekimlerine göre soruya anlamlı olarak daha çok doğru yanıt verdiği görüldü. SONUÇ: Aile hekimlerine belirli aralıklarla hekimlerin sosyodemografik özellikleri göz önünde bulundurularak güncel bilgileri içeren teorik ve pratik eğitimlerin verilmesiyle daha çok astım hastası kontrol altına alınarak astıma bağlı morbidite, mortalite ve topluma olan maliyet azaltılabilir.

Aile hekimliğiAstımBilgi+7
Nezihe Nefise Uluç
Sakarya University
2018
00