Afyon Kocatepe University
Anabilim Dalı

Göğüs Hastalıkları ve Tüberküloz Anabilim Dalı

Afyon Kocatepe University

17

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

17 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mekanik ventilasyon tedavisi alan hastalarda ısıtıcılı nemlendirici ile ısı ve nem değişimi yapan filtre ile beraber booster kullanımının klinik ve bakteriyolojik açıdan karşılaştırılması

MEKAN K VENT LASYON TEDAV S ALAN HASTALARDA ISITICILINEMLEND R C LE ISI VE NEM DEĞ Ş M YAPAN F LTRE LE BERABERBOOSTER KULLANIMININ KL N K VE BAKTER YOLOJ K AÇIDANKARŞILAŞTIRILMASIDr. Türkan Nadir ÖzişYoğun Bakım Ünitelerinde nozokomial enfeksiyonlar büyük bir problemdir. Mekanikventilasyon süresini uzatan, yoğun bakımda kalınması gereken süreyi arttıran mortaliteninyanı sıra ciddi boyutta maliyeti de etkileyen V P en önemli nozokomial enfeksiyondur.Mekanik ventilasyonda inhale edilen gazları nemlendirilmesini sağlayan farklı nemlendiricilervardır. ki farklı nemlendirici olan IN ve HME'lerin V P üzerine olan etkisini belirlemek içinbirçok çalışma yapılmış ve HME'lerin V P oranını azalttığı bulunmuş. Bu çalışmada IN ve ısıve nem değişimi yapan filtrelerle kombine edilmiş Booster'ın (HME-Booster) V P üzerineolan etisi ve güvenilirliğini karşılaştırılmıştır.Yoğun Bakım Ünitesinde entübe olan 41 hastada randomize konvansiyonelmikrobiyolojik filtreli IN yada HME-Booster kullanıldı. Günlük sekresyon skoru ölçümü vesekresyona bağlı tüp tıkanması, nemlendiricinin güvenilirliğinin mikrobiyolojik açıdandeğerlendirilmesi için V P oranı ve kan gazlarına olan etkisi açısından PETCO2 ve PaCO2seviyelerindeki değişiklikler belirlendi. PETCO2 ve PaCO2 ölçümü Grup1'de KMF, Grup2'deHME-Booster varlığında ve çıkarıldıktan sonra yapıldı.Tüp tıkanma ve V P oranı gruplar arasında farklı değildi. Ortalama sekresyon skoruGrup1'de daha düşük idi (p=0.041). Her iki grupta da KMF ve HME-Booster'ınçıkarılmasıyla PETCO2 azaldı Grup2'deki azalmanın anlamlı olarak daha fazla olduğugörüldü. (p=0.016). KMF ve HME-Booster'ın devreden ayrılmasıyla PaCO2'deki azalmaGrup2'de 1'den daha fazlaydı, ancak fark anlamlı değildi.Her iki nemlendirici mikrobiyolojik olarak benzer etkiye sahipken, IN'in PETCO2 vesekresyon skoru üzerine olan olumlu etkilerinden dolayı altta yatan kronik akciğer hastalığıolan hastalarda daha çok tercih edilebileceği sonucuna varıldı.

Türkan Nadir Öziş
Gazi University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bronşektazi hastalarında nutrisyonel durum ve vücut antropometrik ölçümleri ile hastalığın ağırlığı ve alevlenmesi arasındaki ilişki

Giriş ve Amaç: Bronşektazi, hava yollarının kalıcı olarak genişlediği, kronik enfeksiyon ve inflamasyonlarla karakterize bir solunum yolu hastalığıdır. Hastalık, sık alevlenmelerle kendini gösterir ve bu durum yaşam kalitesini önemli ölçüde düşürmektedir. Düşük VKI ve beslenme yetersizliği, immün sistemin zayıflamasına ve enfeksiyonlara karşı duyarlılığın artmasına neden olabilir. Bronşektazi hastalarında tekrarlayan enfeksiyonlar ve inflamasyonlar, hastalığın ağırlığını artırarak daha sık alevlenmelere yol açabilir. Öte yandan, yeterli beslenme ve kas kütlesinin korunması, başta solunum kaslarının fonksiyonunu iyileştirerek hastaların yaşam kalitesini artırabilir ve hastalığın şiddetini azaltabilir. Nutrisyonel durumun erken safhada değerlendirilmesi ve uygun beslenme müdahalelerinin sağlanması, hastaların genel sağlık durumunu iyileştirebilir ve hastalığın ilerlemesini yavaşlatabilir. Bu çalışmada, bronşektazi hastalarında vücut antropometrik ölçümleri ve nutrisyonel durumun hastalığın ağırlığı ve alevlenmesi üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları polikliniğine 01.06.2023-31.04.2024 tarihleri arasında başvuran ve klinik belirtiler ve PAAG'de bronşektazi şüphesi olan, toraks BT ile bronşektazi tanısı doğrulanan ve daha önceden bronşektazi tanısı olan 125 hasta çalışma populasyonu olarak seçilmiştir. Bronşektazi hastalarının demografik özellikleri, boy, kilo, balgam kültürü, VKİ, vücut antropometrik ölçümleri, BIA ve SFT parametreleri analiz edildi. Hastalarının nutrisyonel durumunu değerlendirmek için MNA ve MUST testleri kullanıldı, biyokimyasal parametrelerle desteklendi. Ayrıca, bronşektazi şiddetini değerlendirmek için BSI hesaplandı. Bulgular: Çalışmamıza 125 bronşektazi hastası dâhil edilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 42,41±18,10 idi. Katılan hastaların %57,6'sı kadın, %70,4'ü sigara kullanmamıştı. Hastalar MNA testine göre sınıflandırıldığında, malnütrisyon riski taşıyan hastaların daha düşük solunum fonksiyonlarına ve daha yüksek hastalık şiddetine sahip olduğu izlendi. Beslenme durumu göstergeleri olan MNA ve albümin düzeyleri ile hastalık şiddetini ölçen BSI skorları arasında negatif yönlü ilişkiler tespit edildi. Ayrıca, FFM ve FFMI değerlerinin azalması ile hastalık şiddetinin arttığı belirlendi. Çalışmamızda, bronşektazi hastalarında BSI ile SFT parametreleri arasında anlamlı ve negatif yönlü ilişkiler olduğu gösterildi; BSI skorları arttıkça FEV1 (%), FVC (%), FEV1/FVC ve FEV25-75 değerleri azalmaktaydı. Hastalarda BSI skorları arttıkça, CRP, IgA, WBC ve sedimentasyon gibi sistemik inflamasyon göstergelerinin de arttığı gözlemlendi. Alevlenme sıklığı ile VKİ, FFM ve FFMI arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı, ancak nefes darlığı olan hastalarda alevlenmelerin daha sık olduğu gözlemlendi. Sonuç: Bronşektazi hastalarında beslenme durumu ve vücut kompozisyonu, hastalığın şiddeti ile yakından ilişkilidir. Nutrisyonel durumun iyileştirilmesi, hastaların yaşam kalitesini artırabilir ve hastalığın progresyonunu yavaşlatabilir. Bu nedenle, bronşektazi hastalarının beslenme durumlarının düzenli olarak değerlendirilmesi ve uygun beslenme müdahalelerinin sağlanması önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: Bronşektazi Şiddeti, Alevlenme, Malnütrisyon, Yağsız vücut kitlesi

Muhammed Uveys Demir
Dicle University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi uyku ünitesine başvuran hastalarda sendrom 'z' sıklığı ve sonuçları

Amaç: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Uyku Ünitesine başvuran hastalarda Sendrom Z sıklığının araştırılması, bu hastalarda Metabolik Sendrom ve Uyku apnesi prevalansının hesaplanması, uyku apnesi ile santral obezite, hipertansiyon, bozulmuş açlık glukozu-DM, yüksek kan trigliserit seviyesi ve düşük HDL-C arasındaki ilişkinin gösterilmesi. Materyal-Metot: Prospektif olarak yürütülmüş olan çalışmamıza 31.10.2018 ile 13.02.2019 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Uyku Ünitesine yatan, çalışmaya katılmayı kabul eden ve 15 yaşından büyük bütün hastalarımız dahil edilmiştir. Polisomnografi testine tabi olacak hastalarımızdan işlem günü ve işlem öncesi uygun detaylı anamnez alınmıştır. Hastalardan 5 dakika arayla iki defa istirahat tansiyon değerleri mm-Hg cinsinden ölçüldü, her iki ölçümün sistolik ve diyastolik tansiyon değerlerinin aritmetik ortalaması baz alındı. İşlem günü hastaların üzerlerinde ince bir elbise olacak şekilde kilogram cinsinden ağırlıkları ölçüldü. Hastaların bel ve boyun çevreleri santimetre cinsinden ölçüldü. Test sonrası aç karna poliklinik müracaatı önerilen hastalardan aç karna serum glukoz ve lipit paneli değerleri ölçüldü. Metabolik Sendrom kriterleri olarak Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Erişkin Tedavi Paneli (National Cholesterol Education Program Adult Treatment Panel; NCEP-ATP III) kriterleri baz alınmıştır. Polsomnografi test sonuçlarına göre hastalar Apne-Hipopne İndeksi (AHİ) <5/h(basit horlama), 5-15/h(hafif uyku apnesi), 16-30/h(orta uyku apnesi) ve >30/h(ağır uyku apnesi) olarak gruplandırılmıştır. İstatistik verilerinin hesaplanmasında SPSS 22 programı kullanıldı. İstatistik anlamlilik p < 0.05 olarak kabul edildi. Bulgular: Toplamda 94 erkek ve 48 kadın hasta üzerinde yürütülmüş olan çalışmamızda yaş, ağırlık, BMİ ve bel çevreleri oranları artmış uyku apnesi oranları ile ilişkili bulunmuştur. Tüm hastalar baz alındığında 79 tanesi Sendrom Z kriterlerini karşılayıp tüm hastalar arasında Sendrom Z sıklığı %55,6 olarak bulunmuştur. Sendrom Z prevalansı OSAS hastalarında %59,8, Metabolik Sendromlu hastalarda ise %96,3 olarak değerlendirilmiştir. Metabolik Sendrom hastaların 82'sinde (%57,7), OSAS ise hastaların 132'sinde (%93) pozitif bulunmuştur. Santral obezite 100 hastada, hipertansiyon 74 hastada, bozulmuş açlık glukozu-DM 45 hastada, yüksek kan trigliserit seviyesi 82 hastada ve düşük HDL-C seviyesi 83 hastada mevcut bulunmuştur. Tüm hastalar arasında 10 hasta basit horlama, 21 hastada hafif OSAS, 32 hasta orta OSAS ve 79 hasta ise ağır OSAS olarak değerlendirilmiştir. Uyku apneli hastalarda santral obezite, hipertansiyon ve bozulmuş glukoz metabolizması-DM riskinde artış olduğu gösterilmiş ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Özellikle diyastolik tansiyon değerinin OSAS'lı hastalarda anlamlı bir şekilde daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Uyku apnesi ile yüksek trigliserit, düşük HDL-C seviyeleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Metabolik parametreler AHİ derecesi ile ilişkili görülmemiştir. Çalışmamızda GAUH ile uyku apnesi ve Metabolik Sendrom parametreleri arasında anlamlı bir ilişki görülmemiştir. Sonuç: Çalışmamızda da görüldüğü üzere OSAS'lı hastalarda artan hipertansiyon, obezite ve DM oranlarının olması, Metabolik Sendromlu hastalarda çok yüksek oranlarda OSAS görülmesi (%96,3) OSAS ile Metabolik Sendrom ilişkisini güçlendirmektedir. Her iki durumda da ciddi oranlarda artan kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalık riski olması nedeniyle OSAS ile Metabolik Sendrom ilişkisinin bilinmesi önem kazanmaktadır. Metabolik Sendrom kriterleri dahilinde olan lipit panelinin OSAS ve AHİ ile ilişkili bulunmamış olmasının nedeni olarak OSAS negatif hasta sayısının önemli derecede az olması gösterilebilir. Daha büyük hasta grupları ile yürütülecek yeni çalışmalar ile bu ilişki daha net bir şekilde gösterilebilir.

Hasta başvurusuHipertansiyonKan glükozu+5
Abdulvahap Göktürk
Dicle University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Solunumsal yoğun bakım ünitesinde mortaliteye etki eden faktörler ve farklı skorlama sistemlerinin (saps ıı, apache ıı, ııı, ıv, sofa ve mpm ıı0) etkinliğinin karşılaştırılması

Son yıllarda Göğüs Hastalıkları uzmanlarının yoğun bakıma olan ilgisi ve ihtiyacı giderek artmaktadır. Yoğun bakım ünitelerinde mortalite yüksek olması nedeniyle bakım ve takibi daha sık yapılmaktadır. Mortalite riski yüksek olan hastaların erken saptanmasını sağlayacak mortalite tahmin skorlamaların belirlenmesi ve mortalite yüksek riskli hastalar hakkında uyarıcı rutin testlerin tespit edilmesi önemlidir. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Solunumsal Yoğun Bakım ünitemizde 01 Temmuz 2015-31 Aralık 2016 dönemleri arasında prospektif olarak 74 hastanın başvurudan sonraki 24 saat içinde ölçülen labaratuvar değerleri ve vital bulguları hastaya özel hazırlanmış dosyalara kaydedildi. Yoğun bakım ünitemizde 24 saatten kısa kalanlar,18 yaş altı olanlar ,yanık ve kardiyak cerrahi öyküsü olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Elde edilen bilgiler ile bilgisayar ortamında APACHE II, APACHE III, APACHE IV, SAPS II, MPM II ve SOFA skorlamaları hesaplandı. İstatistiksel analiz için SPSS 15.0 for Windows programı kullanıldı. Hastalar ölen ve yaşayan olarak sınıflandırıldı. Ölen ve yaşayan hasta grubunun yatış esnasındaki başlangıç verilerinin karşılaştırılmasında student t testi ve ki kare testi uygulandı. Student t testinde ölen ve yaşayan grup arasında anlamlı derecede fark bulunan parametrik veriler ROC analizine tabi tutuldu. ROC eğrilerinin altında kalan alan (AUC) hesaplandı. Yine yaşayan ve ölen grup arasında anlamlı derecede farklı bulunan kategorik ve numerik veriler [binary logistic regresyon backward conditinal] yöntemi ile analiz edilerek mortaliteyi belirlemedeki katkıları araştırıldı. Yoğun bakım skorlama sistemleri APACHE II, III, IV, SAPS II, MPM ve SOFA'nın kullanıldığı univariate ve multivariate analizler uygulandı. İstatistiksel analizde %95 güven aralığında p<0.05 değeri anlamlı kabul edildi. Yoğun bakım üniteleri için farklı mortalite skorlama sistemleri mevcuttur. Bu çalışmada Solunumsal Yoğun Bakım ünitemizde APACHE II,APACHE III,APACHE IV,SAPS II, MPM II ve SOFA skorlama sistemleri karşılaştırıldı. Tüm skorlama sistemleri mortaliteyi göstermede istatistiksel olarak anlamlı saptandı. ROC analizine göre mortaliteyi gösterme etkinliği APACHE IV > APACHE III > SAPS II > SOFA> MPM II >APACHE II şeklinde bulundu. Rutin testlerden hemoglobin, hemotokrit, serum albumin, serum total protein, BUN seviyesi istatistiksel olarak ölen ve yaşayanlar arasında anlamlı saptanmıştır.

Ömer Faruk Sabaz
Dicle University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pulmoner Tromboemboli tanısında kullanılan klinik olasılık skorlama yöntemlerinin karşılaştırılması

Giriş: PTE; mortalite ve morbiditesi yüksek, tekrarlayabilen, bazen tanısı güç olan ve önlenebilir bir hastalıktır (42).Amaç: Bizim bu çalışmamızda; pulmoner tromboembolizm tanısında kullanılan çeşitli klinik olasılık skorlama yöntemlerinin değerini, hem yatan hastalarda ve hem de acil servise başvuranlarda belirlemek ve bunları birbirleriyle kıyaslamayı amaçladık.Materyal ve Metod: Bu çalışmada Şubat 2007- Ocak 2010 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil servisine veya göğüs hastalıkları polikliniğine ayaktan başvuran ve çeşitli kliniklerde yatan pulmoner tromboemboli şüphesi olan 207 hastanın PTE kayıt formları retrospektif olarak incelendi. Hastalar, yatan ve ayaktan hastalar şeklinde gruplandırıldı. Hastaların dosya verilerine dayanılarak Wells, Geneva ve Modifiye Geneva klinik olasılık skorlama yöntemleri ile puanlamaları yapıldı. Bu klinik olasılık skorlama yöntemleri arasında karşılaştırma yapıldı. Skorlama sistemlerinin ayırıcı eşik puanlarını bulmak için receiver operating characteristic (ROC) eğrileri kullanıldı. İstatistiksel analizler SPSS 15.0 programı ile yapıldı.Bulgular: PTE (+) 145 hastanın 62'si (%43) bayan, 83'ü(%57) erkek; PTE (?) 62 hastanın 27'si (%43) bayan, 35'i (%56) erkekti. PTE (+) ve PTE (?) hastalarda en sık saptanan semptomlar nefes darlığı ve göğüs ağrısıydı. Nefes darlığı PTE (-) hastalarda, göğüs ağrısı PTE (+) hastalarda yüksek oranda saptandı (p<0,001). Homans belirtisi ve DVT bulguları, PTE (+) hasta grubunda PTE (?) hasta grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0,001). DVT öyküsü; PTE (+) hasta grubunda PTE (?) hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p=0,02). Yatan ve ayaktan başvuran hasta yüzdeleri açısından PTE (+) ve PTE (-) hasta grupları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0,14). Skorlamalrın tanıya ulaşmadaki ayırıcı (eşik değer) değerlerinin saptanması ve birbirleriyle karşılaştırılması için `Receiver Operating Characteristic (ROC)' eğrileri oluşturuldu ve eğri altında kalan (AUC, Area under the Curve) alanlar değerlendirildi. Yatan ve ayaktan başvuran hastaların ROC eğrilerinde her üç klinik skorlamanın eşik değerleri 5 olarak saptandı. Ayaktan başvuran hastalarda klinik olasılık skorlama yöntemlerinin ROC eğrileri karşılaştırıldığında Wells ve Modifiye Geneva skorlamalarında eğri altında kalan alanların Geneva skorlamasına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek oldukları saptandı (p<0,001) ( AUC değerleri; Wells:0.78, Geneva:0,59, Modifiye Geneva:0.76). Yatan hastalarda klinik olasılık skorlama yöntemlerinin ROC eğrileri karşılaştırıldığında ise Modifiye Geneva skorlama yönteminde eğri altında kalan alan Wells ve Geneva skorlama yöntemine göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0,005) (AUC değerleri; Wells:0.70, Geneva:0.54, Modifiye Geneva:0,75).Sonuç: Her üç klinik olasılık skorlamanın ROC eğrilerinde, eğri altında kalan alanın en fazla Modifiye Geneva skorlamasında olduğu, daha sonra Wells'in yer aldığı, bu nedenle tanıya ulaşmada bu iki yöntemin Geneva'ya göre daha değerli olduğu belirlendi.

KarşılaştırmaPulmoner emboliTeşhis+1
Gülhan Boğatekin
Dicle University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obstruktif uyku apne sendromlu hastalarda nazal sürekli pozitif hava yolu basıncının sağ ventriküler myokardiyal performansa etkisi

Obstruktif uyku apne sendromunun (OSAS) sağ ventriküler fonksiyon üzerine olan etkileri hala tartışmalıdır. Bu çalışmada, myokardiyal performans indeksi (Tei indeks), plazma N Terminal Pro B-tipi Natriüretik Peptit (NT-proBNP) ve iskemi modifiye albumin (İMA) parametreleri kullanılarak OSAS'ın global sağ ventriküler fonksiyon üzerine olan etkisi ve nazal sürekli pozitif hava yolu basıncının (nCPAP) bu parametrelere etkisi araştırılmıştır.Çalışmaya Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı'na Eylül 2009-Eylül 2010 tarihleri arasında başvuran, polisomnografi çekilerek orta-ağır OSAS (AHİ>15) tanısı konan 23 hasta dahil edildi. Ayrıca aşırı gündüz uykusu olmayan, epworth uyku skoru 10'un altında olan, yaş uyumlu 23 kişi kontrol grubu olarak alındı. Hastaların sağ ventriküler Tei indeks, NT-proBNP ve İMA düzeyleri CPAP tedavisi öncesi ve 3 ay sonrasında değerlendirildi.OSAS hastalarında sağ ventriküler Tei indeksi ve sistolik kan basıncı, kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı (p<0,05). OSAS hastaları ve kontrol grubunun NT-proBNP ve İMA değerleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Hastaların sistolik kan basıncı, CPAP tedavisi sonrası anlamlı düşük saptandı (p<0,05). Hastaların Tei indeks, NT-proBNP ve İMA değerlerinde CPAP tedavisi sonrası anlamlı farklılık saptanmadı.Sonuç olarak, çalışmamız OSAS hastalarında sağ ventriküler Tei indeks değerinin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğunu ancak NT-proBNP ve İMA değerlerinin kontrol grubundan farklı olmadığını ortaya koymuştur. Ayrıca OSAS hastalarında, CPAP tedavisi sonrası bu parametrelerde anlamlı değişiklik bulunamamıştır. Bu çalışmada plazma NT-proBNP ve İMA seviyesinin OSAS'da oluşan myokardiyal hasarı göstermede Tei indeks kadar etkili olmadığı ve CPAP tedavisinin sağ ventriküler myokardiyal fonksiyon üzerine etkisini belirlemede bu parametrelerin yetersiz kaldığı sonucuna varılmıştır.Anahtar Kelimeler: OSAS, CPAP, Tei indeks, NT-proBNP, İMA

AlbüminlerMiyokardNatriüretik ajanlar+4
Hatice Gözaçan
Karadeniz Technical University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Soliter pulmoner nodullerin benign/malign ayırımında PET/BT'nin tanısal değeri

GİRİŞ VE AMAÇ: Soliter pulmoner nodül (SPN), akciğer grafilerinde sıkça rastlanılan, toplumda yaygın görülen radyolojik bir bulgudur. Geniş etyolojik sebepleri olup, klinik olarak saptanan nodüllerin %40-50'si malign, %50-60'ı benign lezyonlardan oluşmaktadır. SPN' lerin malign-benign ayırıcı tanısı amacıyla non-invaziv yöntem olarak F18-FDG PET/CT kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, konvansiyonel yöntemlerle soliter pulmoner nodül saptanan hastalarda lezyonun malignite potansiyelinin değerlendirilmesinde F18-FDG-PET/CT' nin tanısal değerini belirlemekti.GEREÇ ve YÖNTEM : Çalışmaya, bilgisayarlı toraks tomografisi ile SPN saptanan ve F18-FDG-PET/CT çekilip FDG tutulumu gösteren ve göstermeyen 84'ü kadın, 125'i erkek toplam 209 hasta dahil edildi. SUVmax değeri 2,5 ve üzeri olan lezyonlar malignite olasılığı yüksek olarak değerlendirildi.BULGULAR :209 hastanın 125'i benign, 84'i malign olarak saptandı. Malignite açısından negatif kabul edilen hastaların SUVmax değeri 2,06 ± 3,29, malign hastaların SUVmax değeri 4,10 ± 5,07 idi. SUVmax için eşik değer 2,5 olarak alındığında tüm vücut görüntüleme için sensitivite: %67,4, spesifite: %86,2, Pozitif prediktif değer : %88,7, Negatif prediktif değer : %62,1, Doğruluk: %74,6 saptandı. SUVmax eşik değeri 4 olarak alındığında ise sensitivite: %83,0, spesifite %70,0, Pozitif prediktif değer: % 81,8, Negatif prediktif değer: % 72,0, doğruluk: % 78,4 olarak bulundu.SONUÇ: Yüksek derecede FDG tutulumu gösteren lezyonlar büyük olasılıkla malign özelliktedir. Ancak yanlış pozitiflik yapan durumlar akılda tutulmalıdır. Bilinen bir başka organ malignitesi olup SPN saptanan hastalarda lezyon boyutu küçük olup, FDG tutulumu düşük veya olmayan nodülerin de malign olma ihtimallerinin yüksek olduğu saptandı.

NeoplazmlarPozitron emisyon tomografiSoliter pulmoner nodül+1
Ayşe Dallı
Dicle University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aynı evre koah hastalarında farklı etyolojik faktörler olan sigara ve biomassın solunum parametreleri üzerine olan etkilerinin karşılaştırılması

AYNI EVRE KOAH HASTALARINDA FARKLI ETYOLOJİK FAKTÖRLER OLAN SİGARA VE BİOMASSIN SOLUNUM PARAMETRELERİ ÜZERİNE OLAN ETKİLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifBiyokütle+5
Seher Çakırca
Dicle University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Son altı yılda teşhis edilen malign mezotelyomalı vakalarımızın değerlendirilmesi

76 ÖZET MPM, oldukça nadir görülen bir tümör olup etyolojisinde başta asbest lifleri olmak üzere fıbröz zeolit (erionit), radyasyon ve asbestiform mineraller olmak üzere bir çok faktör suçlanmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde ekonomik sebeplere bağlı olarak asbest kullanımında artış gözlenmektedir. Kliniğimizde Ocak-1990 ve Nisan-1996 tarihleri arasında yatırılarak tetkik ve tedavileri yapılan 144 MPM'li hasta çalışmaya alındı. Hastalar klinik, radyolojik ve laboratuar verileri yönünden değerlendirildi. Ayrıca önceden asbestle temasın tespit edildiği bölgelerden gelen vakalar ile bu yerleşim birimleri dışında gelen vakaların karşılaştırılması yapıldı. Asbestle temasın saptanmadığı bölgelerden gelen vakalarda ayrıca detaylıca irdelendi. Vakaların 62'si kadın, 82'si erkek olup E/K oranı 1/3 olarak tespit edildi. Kadınlarda 54.4, erkeklerde 52.9 olan yaş ortalaması tüm olgularda 53.6 olarak hesaplandı. Hastalarda başlangıç semptomları olarak en fazla sıklıkla dispne (%27), göğüs ağrısı (% 21.5) ve öksürük (%6.9) belirlendi. Laboratuar verileri içinde vakaların % 38'inde trombositoz belirlenirken, özellikle 50 yaş altı kadın ve erkek vaka gruplarında ağırlıklı olarak yüksek sedimentasyon değerleri tespit edildi. Vakalarımızda ayrıca teşhise gidişte kullanılan metodlar da araştırıldı ve vakaların % 49.5'inde kapalı plevral iğne biyopsisi ile teşhise gidildiği tespit edildi. Vakaların % 5.5'ine ise klinik ve radyolojik bulgulara göre MPM teşhisi konduğu belirlendi. Vakaların yaşadıkları bölgeler araştırıldığında % 58.2'sinin önceden asbestle temasın tespit edildiği bölgelerden, buna mukabil % 41.4'ünün ise önceden böyle bir temasın saptanmadığı bölgelerden geldikleri belirlenmiştir. Ayrıca önceki çalışmalarla kıyaslandığında özellikle Ergani yerleşim bölgesinden gelen vakaların sayısında belirgin bir artış saptanmıştır. Vakalarımızda ortalama sürvi epitelyal tipte 12, mixt tipte 9 ve sarkomatöz tipte ise 7 ay olarak bulunmuştur. Sonuçta asbestle temasın saptanmadığı bölgelerden gelen vaka oranlarının gittikçe arttığı, bu bölgelerde başta asbestli toprak olmak üzere MPM etyolojisinde suçlanan diğer etkenlerinde rol oynayabileceği ve bu yüzden konunun araştırılması gerektiği kanaatine vardık.

AsbestMezotelyoma
Abdurrahman Şenyiğit
Dicle University
1996
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyarbakır kırsal bölgesinde astım, allerjik rinit, allemjik konjoktivit ve atopik dermatit prevalansı: İki basamaklı epidemiyolojik çalışma

ÖZET Amaç: Diyarbakır kırsalında yaşayan 15 yaş üzeri yetişkinlerde astım ve diğer alerjik hastalıklarının prevalansını ve ev iç ortamındaki risk faktörlerinin etkisinin araştırılması. Metot: Çalışma iki basamaklı olarak yürütüldü. Birinci basamağında Avrupa Solunum Sağlığı Topluluğu tarafından hazırlanan (ECRHS) anketi temel alınarak hazırlanan anketler öğrenciler aracılığıyla iletilerek, ebeveynleri ve yakınları tarafından dolduruldu. Dağıtılan 1300 adet anketten 1155 (%88.8) tanesi geri döndü. İkinci basamakta kliniğimize mektup ve telefonla davet edilen 107 kişiye solunum fonksiyon testleri, cilt prik testi, total IgE ölçümü, solunum sistemi muayenesi, ile gerekli görülen katılımcılara, cildiye, kulak burun boğaz ve göz muayeneleri yapıldı. Bulgular: Son 12 aydaki vizing prevalansı %47,4 ve soğuk algınlığı olmadan vizing oranı %26,4 olarak bulundu. Doktor tanılı astım prevalansı ise %7,5 idi. Son 12 ayda göğüste sıkışma, dispne ve öksürükle uyandığını belirten katılımcıların prevalansı sırasıyla %32,4, %32,8 ve %46,8 olarak gözlendi. Bundan başka, allerjik rinit ve fleksural egzema ile ilgili yakınmaları olan katılımcıların prevalansı sırayla %39,7 ve %24,3 olarak saptandı. İki cins karşılaştırıldığında sonuçlar açısından kadın ve erkekler arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Son 12 ayda vizing, evde hayvan besleyenlerde (%56,8), sigara içenlerde (%57.2) ve ısınmak için evde elektrik kullananlarda (%61,7), hayvan beslemeyenlere (%41, p<0,001), sigara içmeyenler (%40,6; p<0,001) ve ısınmak için odun, kömür kullananlara (%40,7; p<0,001) göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Benzer şekilde allerjik rinit, ev hayvanı besleyenlerde (%59,9), sigara içenlerde (% 46,8) ve ısınmak için elektrik kullananlarda (%65,3), hayvan beslemeyenler (%25,6, p<0,001), sigara içmeyenler (%34,7; p<0,01) ve odun kömür kullanılan evlerde yaşayanlardan (%24,5; p<0,001) anlamlı olarak daha yüksek çıkmıştır. Bundan başka, fleksural egzama sıklığı, evde hayvan besleyenlerde (%37,8), beslemeyenlere (%15; p<0,001) ve ısınma için elektrik kullanılan evlerde yaşayanlarda (%37,7) odun-kömür kullananlara göre (%14,6; p<0,001) anlamlı olarak yüksek çıkmıştır. Çalışmamızın 11..basamağında kesin astım prevalansı %12,1, allerjik rinit %11,2, allerjik konjoktivit %14, atopik dermatit %5,6 olarak bulunmuştur. Sonuç olarak, elde ettiğimiz bulgular astım ve allerjik hastalıkların prevalansının. Diyarbakır kırsalında yüksek olabileceğini ve ev içi ortamındaki faktörlerin bunda etkili olabileceğini düşündürmektedir IVAnahtar Kelimeler: Astım, allerji, rinit, konjoktivit, dermatit, prevalans, sigara, evde hayvan besleme, ısınma şekli V

Nermin Hızlı
Dicle University
2004
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

COVID-19 olgularının uzun dönem takip bulguları ve kalıcı engellilik durumunun saptanması

Amaç: Bu çalışmayla özellikle uzun dönem etkileri hakkında yeterli veri olmayan COVID-19'u geçirip iyileşen hastaların; uzun dönem klinik, laboratuvar ve radyolojik bulgularının, akut enfeksiyon sonrası uzun vadeli takip bulgularının ve komplikasyonların ortaya konması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Polikliniğine başvuran, COVID-19 geçirip iyileşen ve yazılı onam veren hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik verileri, takip şekilleri ve süreleri, kullandığı ilaçlar, periferik oksijen satürasyonu, mMRC skoru, 6 dakika yürüme verileri, halen devam eden semptomlar, laboratuvar verileri, radyolojik bulgular, takipte gelişen komplikasyonlar, anksiyete düzeyi kaydedildi. Tanı anından itibaren ilk 4 haftaya kadar olan sürede başvuran hastalar 1. vizit, 4 ila 12. hafta arasında başvuran hastalar 2. vizit, 12. haftadan sonra başvuran hastalar 3. vizit aralığı olarak takip edildi. Polikliniğe başvuru anında, hastalar tanı anından itibaren geçen süre göz önünde bulundurularak kaçıncı vizit aralığına dahil oluyor ise o aralıktan çalışmaya kabul edildi. Tanımlayıcı istatistikler; ölçümsel değişkenler için aritmetik ortalama (Ort/A.Ort), standart sapma (SS) ve niteliksel değişkenler için sayı (n) ve yüzde (%) olarak verilmiştir. İstatistiksel önemlilik seviyesi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: İlk vizit aralığında 190, 2. vizit aralığında 203 ve 3. vizit aralığında 127 olmak üzere mükerrer hastalarla birlikte toplam 520 hasta değerlendirildi. Katılımcıların %54'ü kadın, %46'sı erkek ve ortalama yaş 54'tü. Hastaların, vizit aralıklarına göre sırasıyla %96,3, %90,6, %89.8 oranında devam eden en az bir semptomu mevcuttu. En sık izlenen semptomlar; efor dispnesi, halsizlik, öksürük, göğüs ve sırt ağrısı, çabuk yorulma şeklinde sıralandı. Patolojik röntgen bulgusu görülme oranı vizit aralıklarına göre %41.6, %35.3, %21.8 olarak bulundu. En sık patolojik grafi bulgusu erken dönemlerde buzlu cam opasiteleri iken geç dönemde ise çizgisel/retikuler opasiteler olarak görüldü. Akut dönemde en sık kullanılan tedaviler; Favipiravir, ASA, D vitamini, C vitamini ve DMAH olarak sıralandı. Takipte komplikasyon izlenme oranları vizit aralıklarına göre sırasıyla %4.7, %23.2, %24.4 olarak izlendi ve en sık izlenen komplikasyonun akciğer fibrozisi olduğu görüldü. Sonuç: Hastalığı geçirip iyileşen COVID-19 hastaları uzun dönemde, devam eden şikayetlerle mücadele etmek zorunda kalmaktadır. Çalışmamızda hastaların devam eden semptomlarını, laboratuvar ve radyolojik bulgularını, gelişen komplikasyonları tanımlamaya çalıştık. Çalışmamızın ülkemiz verilerine dayanak oluşturacağını ve literatüre katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: COVID-19, post-COVID, long-COVID

COVID 19Hasta takibiKomplikasyonlar+5
Kadir Çoban
Karadeniz Technical University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Toraks lezyonlarında transtorasik ince iğne aspirasyon biyopsisi

Candan Öğüş
Akdeniz University
1996
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalığında endokrinolojik bozukluklar

7. ÖZETKOAH sadece akciğerlerde değil, aynı zamanda sistemik dolaşımdaki inflamasyonlakarakterizedir ve klinik olarak belirgin sistemik biyokimyasal ve organ fonksiyondeğişikliklerine neden olur. KOAH'taki sistemik inflamasyon oksidatif stress ve inflamatuvarmediatörlerin dolaşımdaki düzeylerinin artmasıyla ilişkilidir. KOAH'ta hipoksemi,alevlenme, ilaçlar, malnütrisyon gibi birçok nedenle endokrinolojik değişiklikler meydanagelmektedir. KOAH olgularında tiroid ve cinsiyet hormon düzeylerindeki değişiklikler ile budeğişikliklerin belirleyicilerinin araştırıldığı bu çalışmada, 103 KOAH'lı hasta ve 30 kontrololgusu incelendi. 83 stabil dönem KOAH'lı hasta ve 30 kontrol olgusu polikliniktedeğerlendirildi, KOAH alevlenmesi olan 20 hasta servise yatırılarak izlendi, taburculuk öncesive 1 ay sonra kontrole alındı.Hem stabil, hem de atak dönemindeki hastalarda TT3, fT3, TT3/TT4 oranının kontrolgrubundan düşük olduğu, ek olarak alevlenme dönemindeki hastalarda TSH düzeylerinin dedüştüğü gözlendi. Cinsiyet hormon parametrelerinden testosteron ve DHEA-SO4 düzeylerininkontrol grubundan düşük olduğu, alevlenme dönemindeki hastalarda ek olarak FSH ve LHdüzeylerinin de yükseldiği saptandı.Alevlenme dönemi KOAH hastalarında TSH, TT3, fT3, testosteron, DHEA-SO4,östradiol, prolaktin düzeyleri ve TT3/TT4 oranının, taburculuk öncesi 1. kontrol ve bir aysonra yapılan 2. kontrolde yükseldiği, LH düzeyinin ise başlangıçta daha yüksek olup, sonrakikontrollerde düştüğü izlendi.FEV1'i %50'den düşük olan ağır KOAH olgularında ve PaO2<60mmHg olan ağırhipoksemik olgularda TT3, testosteron, DHEA-SO4 düzeyleri ve TT3/TT4 oranı düşük olup,ağır hipoksemik olgularda TSH ve fT3 düzeyleri de daha düşük bulundu. PaCO2>45mmHgolan hiperkapnik olgularda testosteron ve DHEA-SO4 düzeyleri daha düşüktü.Sonuç olarak bu çalışmada sistemik bir hastalık olan KOAH'ta tiroid ve cinsiyethormon düzeylerinin de etkilendiği, hormonal değişikliklerin özellikle hastalığın ağırlığı vehipoksemi ile ilişkili olduğu, stabil ve alevlenme dönemleri arasında hormon düzeyleriaçısından farklılıklar olduğu, hormonal değişikliklerin alevlenme döneminde belirginleşerekbir ay sonra hastalık stabilleştiğinde kısmen gerilediği saptanmıştır.

Hatice Özcan
Adnan Menderes University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Astımlı hastalarda ev içi ortam değerlendirmesi ve atopi özellikleri

Astımın tedavisinde ve izleminde atopi önemlidir. Atopinin ve hastalığın ortaya çıkmasında özellikle içortam alerjenleri önemli bir yer tutar. Bu çalışmada astımlı hastalarda atopi sıklığını ve eviçinde ev tozunda akar alerjen yoğunluğunu saptamak ve bunların ev özellikleriyle ilişkisini incelemek amaçlandı.Mart 2007-haziran 2007 tarihlerinde göğüs hastalıkları polikliniğimize başvuran stabil astımlı 98 hasta değerlendirildi. Hastaların eviçi özellikleri ve mevcut semptomları anketle sorgulandı. Alerji varlığı, sık rastlanan aeroalerjene karşı cilt testi uygulanarak saptandı. Evden standart yöntemle toplanan toz örnekleri akar varlığı açısından mikroskopik olarak incelenmiştir. Ayrıca Mite Grup 2 alerjen düzeyleri ELISA yöntemiyle kantitatif olarak değerlendirildi.Atopi varlığı ortaya konulan %54.1 olgunun %69.9'unda Dermatophagoides farinae ve %62.2'sinde Dermatophagoides pteronyssinus duyarlılığı saptandı. Olguların 57'sinde (%58.2) mikroskobik yöntemle ev tozu akarı saptandı. 53'ünde (%54.1) ise ev tozu örneklerinde saptanabilir düzeyde mite grup 2 (Der p 2 ve Der f 2) alerjeni tespit edildi. Çalışmamızda mite grup 2 alerjen düzeyi için en düşük ölçülebilir limit değer 0.125 ng/ml olup yöntemimizin tespit edebildiği en yüksek alerjen düzeyi 35.00 ng/ml'di. Saptanabilir düzeyde mite grup 2 alerjeni olan evlerde yaşayanlarda son bir yılda astım atağı geçirme ve son bir yılda uykudan nefes darlığı atağı ile uyanma semptomu daha fazlaydı (p<0.05). Köyde yaşama, evde küf bulunması, evin rutubetli olması, evde ısınma aracı olarak soba kullanılması, evin güneş görmemesi ve eski bina olması gibi ev özellikleri olanlarda ev tozunda istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek oranda mite grup 2 saptandı. Bahsedilen bu değişkenler lojistik regresyon modelinde değerlendirildiğinde ev tozunda mite grup 2 saptanmasında sadece evde yaşayan kişi sayısının 3 veya 3'den fazla olması etkili faktör olarak saptandı ( p=0.005; OR:0.144).Bu çalışma ile Aydın'da yaşayan astımlı hastaların ev tozunda akar alerjen düzeyi kantitatif olarak ölçülmüş ve saptanan akar alerjen düzeylerinin astım semptomları ve ev koşullarıyla ilişkisi irdelenmiştir. Kantitatif ELISA yöntemi ile olguların yarıdan fazlasında ev tozu örneğinde akar alerjeni tespit edildi. Astım tedavi planının bir parçası olarak hastalarımızda ev içi ortam değerlendirmesi bölgemizde ilk defa yapılmıştır.Anahtar kelimeler: astım, atopi, evtozu akar alerjenleri, ELISA

Nimet Demirtaş
Adnan Menderes University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yoğun bakım ünitesinde yatan KOAH'lı hastalarda pulmoner rehabilitasyonun etkinliği

Giriş: Mekanik ventilasyon alan yatağa bağımlı KOAH‟lı hastalarda kas gücünde ve işlevsel durumda ciddi derecede sorunlar olabilmektedir. Biz KOAH ve solunum yetmezliği nedeniyle mekanik ventilasyon desteği alan hastalarda aktif ekstremite mobilizasyonu ve nöromusküler elektriksel kas stimülasyonunun uygulamalarının etkinliğinin değerlendirilmesini, bu uygulamaların enflamasyon belirteçleri üzerine etkisinin incelenmesini amaçladık. Gereç ve yöntemler: 2012- 2014 tarihleri arasında, KOAH ve solunum yetmezliği nedeniyle YBÜ yatan invaziv mekanik ventilasyon uygulanan, bilinci açık olan, 30 hasta (K/E:15/15) çalışmaya dahil edildi. Hastalar 3 gruba ayrıldı, her grup 10 hastadan oluştu. Grup I„deki hastalara aktif–pasif ekstremite egzersiz eğitimi ve NMES, Grup II „deki hastalara NMES ve Grup III‟deki hastalara aktif–pasif ekstremite egzersiz eğitimi yapıldı. Hastaların rehabilitasyon öncesi ve sonrasında kas gücü, mobilize olma süreleri değerlendirildi. Ve alınan venöz kan örneklerinden IL-6, IL-8, IL-10 ve TNF-α düzeyleri rehabilitasyon öncesi ve sonrasında değerlendirildi. Sonuçlar: Hastaların alt ekstremite kas gücünde Grup I ve II‟de rehabilitasyon sonrasında anlamlı derecede artma bulunmuştur. Hastaların üst ekstremite kas gücünde ise tüm gruplarda rehabilitasyon sonrasında anlamı derecede artma bulunmuştur. Gruplar kendi aralarında karşılaştırıldığında mobilizasyon süreleri arasında anlamlı fark tespit edilmedi. Hastaların yoğun bakımdan taburculuk süreleri açısından, gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmadı. Rehabilitasyon sonrası sedimentasyon hızı ve CRP‟de Grup II‟de anlamlı derecede azalma mevcut idi. IL-6 seviyeside Grup I‟de rehabilitasyon sonrasında anlamlı derecede azalma görüldü, IL-8 düzeyinde Grup I ve II‟de anlamlı derecede azalma görüldü. IL-10 ve TNF-α sonuçlarına bakıldığında hiçbir grupta anlamlı değişiklik görülmedi. Tartışma: Çalışmamızın sonuçlarına göre yoğun bakımda oluşan kas gücü kayıpları pulmoner rehabilitasyon ile önlenebilmektedir. Sadece NMES uygulanan grupta (Grup 2) anlamlı fark olması NMES‟in kalp yükünü arttırmadan kas gücünü artırdığı düşüncesini desteklemektedir. Yine de, NMES ve/veya aktif-pasif egzersizin yoğun bakımda yatarak tedavi gören ve mekanik ventilasyon desteği uygulanan hastalar üzerine etkisine araĢtıracak daha geniş popülasyonlarla yapılan çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.

Olcay Akar
Afyon Kocatepe University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pulmoner tromboembolide methemoglobin ve karboksihemoglobin düzeylerinin tanı ve prognozdaki önemi ve yeri

PTE tanısının konması güçtür ve özgül bir klinik tablo ile ortaya çıkmadığı için gözden kaçabilir. Buna karşılık, erken tedavinin son derece etkili olması nedeniyle, erken tanı konması çok önemlidir. PTE'de kesin tanı koydurucu bir laboratuvar belirteci yoktur. Bu nedenle çalışmalar ideal bir tanı koydurucu bir belirteç üzerine yoğunlaşmaktadır. İdeal prognostik ve tanısal markerlar kolay çalışılmalı ve kolay değerlendirilebilir olması gerekmektedir. Çalışmamızda karboksihemoglobin (COHb) ve methemoglobin (MetHb) gibi kan gazında kolayca ölçülebilen parametrelerin PTE tanı ve prognozundaki önemi ve yeri araştırılmıştır. Araştırma Pulmoner Tromboemboli (PTE)'de Karboksihemoglobin (COHb) ve Methemoglobin (MetHb) düzeylerinin PTE tanı ve prognozuna olan etkilerini incelemek üzere retrospektif yapılmıştır. Akciğer Bilgisayarlı Tomografi Anjiografi (ABTA) veya Ventilasyon /Perfüzyon Sintigrafisi ile PTE tanısı doğrulanmış olgular Pulmoner Emboli olarak kabul edildi. Aynı yöntemlerle PTE dışlanmış hastalar kontrol grubu olarak alındı. Çalışmaya karbonmonoksit zehirlenmesi, kronik obstrüktif akciğer hastalığı, sepsis, pnömoni, astım, idiopatik pulmoner fibrozis, bronşiektazi, dekompanse kalp yetmezliği olan ya da Methemoglobinemi yapabilecek ilaç (sülfonamidler, dapson, fenasetin, primakin, benzokain) kullanan hastalar dahil edilmedi. Çalışmamızda 01.11.2015 ile 31.08.2016 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde Pulmoner Tromboemboli (PTE) ön tanısıyla 762 hastanın tetkik edildiği saptandı. Bu hastalardan çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 107 hasta çalışmaya alındı. Tüm olguların yaş ortalaması 56,44 ±17,3(21-86) olup, PTE tanısı alan hastaların yaş ortalaması 55,3 PTE dışlanmış olan hastalar ise 59 idi (p:0.27). En sık görülen komorbit hastalıklar hipertansiyon (%24) ve diabetes mellitus (%20,6) olarak tespit edildi. PTE tanısı almış olan hastaların %79,7'si(59) Non-masif PTE, %13,51'i (10) Sub-masif PTE ve %6,7'si (5) masif PTE tanısı almıştı. Her iki grupta kan gazı parametreleri karşılaştırıldığında PTE tanısı almış grupta COHb düzeyleri istatistiksel anlamlı yüksek iken (p:0.001), PO2 düzeyleri PTE tanısı ekarte edilmiş grupta istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı (p:0.028). Çalışmamızda PTE nedeniyle erken dönemde 6 (%8,1) hastamız öldü. Ölen hastaların %66,6'sı (4) erkek %33,3'ü (2) si kadın idi. Ölen hastalar ile yaşayan hastalar karşılaştırıldığında Wells ve PESİ skoru ortalaması, D-dimer ve troponin düzeyleri ölen hastalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek idi. Diğer bütün bakılan parametrelerde anlamlı farklılık saptanmadı. Çalışmamızda COHb düzeyleri PTE tanısı alan grupta, PTE tanısı ekarte edilmiş gruba göre istatistiksel anlamlı yüksek saptanmıştır. Ancak bu değer COHb'nin kandaki normal düzeyinden daha yüksek değildir. Literatürdeki tek çalışmadan farklı olarak MetHb ve COHb düzeylerinin PTE tanı ve prognozunda istatistiki olarak anlamlı farklılık yaratmadığını saptadık.

KarboksihemoglobinMethemoglobinMethemoglobinemi+4
Fatih Üzer
Akdeniz University
2017
20
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Toplumda gelişen ve hastanede yatarak tedavi gören pnömoni hastalarında mortaliteyi etkileyen faktörler

ÖZET Amaç: Toplumda gelişen ve hastanede yatarak tedavisi yapılan pnömoni hasta grubunda mortaliteyi etkileyen faktörlerin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Sağlık Bakanlığı Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı'nda yapıldı. Ocak 2012 - Ocak 2015 tarihleri arasında hastanemiz Göğüs Hastalıkları polikliniği ve acil servis ünitesine başvuran ve hastanede yatarak tedavi edilen 53'ü erkek 25'i kadın toplam 78 hasta alındı. Olguların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, sigara kullanım öyküsü), ek hastalıkları, influenza ve pnömokok aşısı yaptırma durumu, yatışı sırasında yoğun bakıma alınma durumu, invaziv mekanik ventilasyon uygulanma durumu, yatış süreleri ve mortaliteleri kaydedildi. Başvuru anında fizik muayene bulguları olarak; solunum sayısı, kan basıncı ölçümü, vücut sıcaklığı, nabız, bilinç durumu, pulse oksimetri ile oksijen satürasyonu ölçümleri yapıldı. Arter kan gazları analizi yapılarak pO2, pCO2, % Sat O2, pH sonuçları tesbit edildi. Olguların ilk başvurusu sırasında ve yatışın 4. ve 7. günlerinde hemogram, koagülasyon, D-dimer, CRP, sedimentasyon, fibrinojen, genel biyokimya parametreleri çalışıldı. Ayrıca tüm hastaların CURB-65 ve PSI skorlamaları hesaplanarak kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 78 hasta alındı. Hastaların yaş ortalaması 74±16 idi. Çalışmaya alınan hastaların 53'ü (%68) erkek, 25'i (%32) kadındı. 78 hastanın 30'u (%38) hiç sigara içmemiş, 38'i (%49) bırakmış, 10'u (%13) halen içmekteydi. Hastaların komorbid durumları incelendiğinde 14'ünde (%18) KOAH, 17'sinde (%22) KKY, 24'ünde (%31) DM, 17'sinde (%22) SVO, 4'ünde (%5) malignite, 34'ünde (%43.5) HT, 4'ünde (%5) KBY, 13'ünde (%17) KAH saptandı. İnfluenza ve pnömokok aşısı yaptırma durumlarına bakıldığında hastaların 12'si (%15.3) influenza, 3'ü (%3.8) pnömokok aşısı yaptırmıştı. Yaş, cinsiyet, sigara içme durumu, komorbid durumlar, influenza ve pnömokok aşısı yaptırma durumu mortaliteyle ilişkili bulunmadı. Çalışmamızda 10 hastada yoğun bakım ihtiyacı gelişmiş ve bu hastaların 7'si (%70) ölmüştür. Yoğun bakımda yatış mortaliteyle ilişkili bulunmuştur. CURB-65 ve PSI skorları ölenlerde sağ kalanlara göre daha yüksek saptanmış ve CURB- 65'in yüksekliği mortaliteyle ilişkili bulunmuştur. Sağ kalanlarda istatistiksel olarak lökosit sayısının 1.-4. ve 1.-7. günler arasındaki düşüşü anlamlı bulunmuştur. CRP'nin sağ kalanlarda 1.-4. ve 1.-7. günler arasındaki düşüşü anlamlı; ölenlerde ise CRP'nin 1.-4. günler arasındaki düşüşü anlamsızken 1.-7. günler arasındaki düşüş anlamlı bulunmuştur. Total protein ve albumin değerlerinin 1.-7. günler arasındaki seyrine bakıldığında ölenlerde ve sağ kalanlarda düşme eğiliminde oldukları gözlenmiş, sağ kalanlarda ölenlere göre düşüşün daha az olduğu görülmüştür ve bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Çalışmamızda üre değeri literatüre uygun şekilde ölenlerde sağ kalanlara göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Ayrıca çalışmamızda sağ kalanlarda serum üre, kreatinin değerlerindeki 1.-7. günler arasındaki düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Çalışmamızda mortaliteyle ilişkili bulunan CURB-65 skorlaması Spearman's testinde yaş, üre, troponin, D-dimer, ürik asit ile pozitif korelasyon içinde; total protein, albumin, sT3 ile negatif korelasyon içinde bulunmuştur. SONUÇ: CURB-65 skorlamasının yüksekliği, yatış anında bakılan serum albumin, total protein, üre, sT3, lökosit değerleri mortaliteyle ilişkili bulundu. Beklenenin aksine yatış anında bakılan CRP, sedimentasyon değerleri mortaliteyle ilişkili bulunmadı. Lökosit sayısı, CRP, üre ve kreatininin 1.-4. ve 1.-7. günler arasında yeterince düşmemesi, total protein ve albumindeki düşüşün fazla olması mortaliteyle ilişkili bulundu. Serum albumin, total protein ve sT3 düzeyleri CURB-65 ve CRP ile negatif korelasyon içinde bulundu. D-dimer ve troponin değerleri CURB-65, üre ile pozitif, albumin ile negatif korelasyon içinde bulundu. Anahtar Kelimeler: Toplumda Gelişen Pnömoni, Mortalite

Derya Gıakoup
Recep Tayyip Erdoğan University
2016
00