
818
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Geleneksel besihaneler ile modern hayvancılık işletmelerinde yetiştirilen sığırların iç hastalıkları parametreleri bakımından karşılaştırılması
Geleneksel Besihaneler İle Modern Hayvancılık İşletmelerinde Yetiştirilen Sığırların İç Hastalıkları Parametreleri Bakımından Karşılaştırılması Bu çalışma, 6-18 aylık geleneksel besihane (n=50) ile modern işletmelerde yetiştirilen (n=50) toplam 100 baş sığırın iç hastalıkları yönünden önemli bazı parametrelerinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Yapılan araştırmada; modern işletmelerin tersine, geleneksel besihanelerde hayvan refahı ve verim açısından öneme sahip olan optimal sıcaklık, nem, su alımı, gerekli dolaşım alanı ve hijyen gibi sağlık koşulların yeterli olmadığı ve bu faktörlerin hayvan üzerinde stres oluşturarak klinik yönden, rumen içeriği, hematolojik ve bazı biyokimyasal paramatrelerde patolojik değişikliklere yol açtığı gözlenmiştir. Bu kapsamda; çalışmanın 1, 3 ve 7. günlerinde hayvanların tümünde rutin klinik muayeneler (vücut sıcaklığı, solunum ve kalp frekansları, rumen hareketleri) yapılarak, rumen içeriği muayeneleri (rumen pH'sı, infusoria sayımı), hematolojik testler (WBC, RBC, Hb, HCT gibi), kan gazları ölçümleri (pCO2, TCO2, HCO3-, laktat gibi) ve kan biyokimyasal tetkikleri (kortizol, serotonin, T3/T4, AST, GGT, TP ve ALB gibi) yapılmıştır. Çalışma sonucunda; geleneksel besihanelerde yetiştirilen hayvanlarda vücut sıcaklığı, solunum ve kalp frekanslarının modern işletmelerdeki hayvanlardan yüksek olduğu ve bu yüksekliğin istatistiki açıdan önem arz ettiği (p<0.05), ancak rumen içeriğindeki infuzorya sayılarının ise bu grupta, istatistiki açıdan bir fark oluşturmadığı, (p>0.05) fakat numerik olarak düşük olduğu saptanmıştır. Geleneksel besihanelerde yetiştirilen hayvanlarda RBC, HCT, Hb ve nötrofil sayılarının modern besihanelerdeki hayvanlara göre istatistiki açıdan önemli derecede (p<0.05) yüksek olduğu görülmüştür. Modern işletmelerde yetiştirilen hayvanlarla karşılaştırıldığında; PCO2 ve HCO3- düzeylerinin geleneksel besihanelerde istatistiki açıdan önemli derecede (p<0.05) yüksek, WBC, Na+, K+ ve Cl- düzeylerinin ise düşük (p<0.05) olduğu belirlenmiştir. Modern işletmelerde yetiştirilen hayvanlar ile karşılaştırıldığında, geleneksel besihanelerde yetiştirilen hayvanlarda AST ve GGT enzimleri ile glukoz ve kortizol konsantrasyon düzeylerinin istatistiki açıdan önemli derecede (p<0.05) yüksek olduğu, buna karşın SRT, T3/ T4 düzeyleri ile total protein ve albumin konsantrasyonlarının ise istatistiki açıdan önemli (p<0.05) derecede düşük olduğu saptanmıştır. Bu çalışmada ölçümü yapılan parametreler ışığında; geleneksel besihanelerdeki hayvanların sıcaklık, nem, hareket sınırlaması gibi stres faktörlerin sürekli baskısı altında oldukları, bu olumsuz durumlara karşı cevap olarak metabolizmanın yavaşladığı ve verim kayıplarının şekillendiği, ayrıca bağışıklık sistemlerinin baskılanması nedeniyle hastalıklara daha açık hale geldikleri sonucuna varılmıştır. Bu açıdan bakıldığında, ülkemizde geleneksel besihanelerin modern işletmelere dönüşüm hızının daha da artırılması ve desteklenmesine devam edilmesinin, ülkemiz ekonomisi açısından son derece büyük öneme haiz olduğu, bu çalışmada elde edilen bilimsel verilerle kanıtlanmıştır. Yaptığımız bu çalışma bölge ve ülke genelinde anılan parametreleri içeren ilk çalışma olması münasebetiyle orijinal bir çalışma olup, bu konuda daha sonra yapılacak çalışmalara referans oluşturacağı kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Barınak, besihane, modern, geleneksel, hayvan, stres, kan.
Köpeklerde karma aşı uygulamalarının serum IgG düzeyleri üzerine etkisi
Aşılanmamış her köpeğin viral hastalıklara yakalanma riski bulunmaktadır. Bu hastalıklar yüksek mortalite ve morbilite ile seyretmektedir. Bu çalışmanın amacı; köpeklerde CAV, CPV ve CDV için karma aşılama sonrası oluşturulan IgG miktarlarının ölçülmesi ve koruculuğun ortaya koyulmasıdır. Bu amaçla Afyonkarahisar ve Bursa illerindeki bazı özel kliniklere getirilen 45-60 günlük, farklı ırk ve faklı cinsiyetteki 10 yavru köpek kullanıldı. Yavru köpeklere aşılamalarda bir hafta önce endo ve ektoparaziter uygulamaları yapıldı. Antiparaziter uygulamalar sonrasında genel muayenelerinde herhangi bir problem olmayan köpeklerde aşılama programı başlatıldı. Bu amaçla köpeklerde üçer hafta ara ile dörder karma aşı yapıldı ve her aşılama öncesinde kan alınarak üç karma aşı sonrası oluşan serum IgG seviyeleri nokta ELISA yöntemiyle tespit edildi. Yapılan ELISA testi sonuçlarında CAV için; 0. Gün %20 olan koruculuk seviyesi birinci aşı sonrası %90, ikinci aşı sonrası %100'e ulaşmış ve üçüncü aşı sonrası sabit kalmıştır. CPV için; 0. Gün %10 olan koruculuk seviyesi birinci aşı sonrası %30, ikinci aşı sonrası %100'e ulaşmış ve üçüncü aşı sonrası sabit kalmıştır. CDV için; 0. Gün %20 olan koruculuk seviyesi birinci aşı sonrası %40, ikinci aşı sonrası %80'e ulaşmış ve üçüncü aşı sonrası %100'e ulaşmıştır. Sonuç olarak bu çalışmada; antikor ölçüm testlerinin yapılmasının aşı sayısını ve bağışıklık durumunu belirlemede yardımcı olduğu gösterilmiştir. Antikor ölçüm testlerinin yapılamadığı durumlarda üç karma aşının yeterli olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Aşılama, İmmunglobulin, Corona, Distemper, Parvoviral Enteritis
Farelerde deneysel yolla oluşturulan karaciğer yağlanması üzerine Afyon yöresi kaplıca sularının etkilerinin araştırılması
Karaciğer toplam kitlesinin %5'ini aşan oranlarda karaciğerde fazladan yağ birikimini ifade eden karaciğer yağlanması, tüm dünyada hızlı bir şekilde artmaktadır. Balneoterapik yöntemlerle karaciğer yağlanmasının tedavisinin geçmişi uzun yıllar öncesine dayanmaktadır. Bu araştırma projesinde toplam aynı günlük yaştaki 50 adet Albino ırkı fare kullanılmıştır. Hayvanların tümünde etil alkolle (EtOH) alkolik karaciğer yağlanması oluşturulduktan 6 hafta sonra, aynı canlı ağırlık ortalamasına sahip olacak şekilde, çalışma materyalini oluşturan 50 fare eşit ve rastgele olarak, 21 gün sürecek tedavi periyodu için kontrol ve çalışma grubu olmak üzere 2 gruba ayrılmıştır. Tedavi aşamasında kontrol grubu hayvanlar normal musluk suyu ile tedavi edilirken, çalışma grubu hayvanlar kaplıca suyu ile tedavi edilmişlerdir. Hayvanların tümünde; çalışmaya başlamadan önce, karaciğer yağlanması oluşturulduktan sonra ve tedavi sonrası 1, 7, 14 ve 21 günlerde klinik, hematolojik, kan biyokimyasal ve histopatolojik muayeneler yapılmıştır. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında; kaplıca suyu verilen gruptaki hayvanlarda total lökosit, nötrofil, monosit, AST, ALT, GGT, total kolestol, trigliserid, LDL düzeylerinin önemli ölçüde (p<0,05) azalığı, eritrosit, hemoglobin, hematokrit, total protein, albumin, HDL düzeylerinin ise önemli derecede (p<0,05) arttığı gözlenmiştir. Bu değişimler histopatolojik bulgular ile doğrulanmıştır. Bu çalışmadan elde edilen veriler ışığında Afyonkarahisar Bölgesi kaplıca sularının, karaciğer yağlanması olgusunda, oldukça başarılı tedavi sağladığı ve karaciğer yağlanması olgularında bir seçenek olarak değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi'nde 2014-2017 yılları arasında hiperkalsemi saptanan hastaların klinik olarak incelenmesi ve prognozu
Amaç: Hiperkalsemi önemli bir elektrolit bozukluğudur ve altta yatan bir hastalığın ilk bulgusu olarak görülebilir. Ayırıcı tanıda pek çok hastalık olmakla birlikte en sık görülen nedenler hastaların %80-90'ını oluşturan primer hiperparatiroidi ve malignitedir. Bu çalışmanın amacı, Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi'ndeki hiperkalsemi saptanan hastaların, hiperkalsemi derecesine göre gruplandırılarak; semptom, tanısal yaklaşım, elde edilen tanı, verilen tedavi ve sağ kalım verilerinin incelenmesi, hastaneye özgü verilerin oluşturulması, elde edilen verilerin literatürdeki bilgiler ile karşılaştırılması, farkındalığın değerlendirilmesi ve arttırılmasıdır. Hastalar ve Yöntem: Temmuz 2014- Haziran 2017 tarihleri arasında 18 yaş ve üzeri, total kalsiyum düzeyi 10,5mg/dl ve üzeri olan hastalardan, düzeltilmiş kalsiyumu 11mg/dl ve üzerinde olan hastalar çalışmaya dahil edilmiş ve verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: 516 hasta hiperkalsemi nedeniyle tetkik edilmiş ve bunların %35,9'u (n:185) primer hiperparatiroidi, %33,9'u (n:175) malignite ilişkili hiperkalsemi, %12,8'i (n:66) ilaç ilişkili hiperkalsemi olarak değerlendirilmiştir. Primer hiperparatiroidide kadın hasta, malignite ilişkili hiperkalsemide erkek hasta sıklığı anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. (p<0,001) PHPT'li hastalarda kalsiyum ortalaması±SS:11,8±0,8mg/dl iken, malignite ilişkili hiperkalsemili hastalarda bu değer 13,6±1,7mg/dl ile daha yüksek bulunmuştur. Primer hiperparatiroidili hastalardan %50,3'üne (n:93) paratiroidektomi yapılmıştır ve bunların %89,7'sinde tek adenom saptanmıştır. Malignite ilişkili hiperkalsemili hastalarda en sık, hastaların %27,4'ünde (n:48) görülen tanı multiple myelomdur. İkinci sırada hastaların %18,9'unda (n:33) görülen akciğer kanseri, üçüncü sırada ise %9,1'inde (n:16) görülen meme kanseri bulunmaktadır. Solid tümörlerde hastaların en sık %22,6'sında (n:37) skuamoz hücreli karsinom, %18,9'unda (n:31) adenokarsinom görülmektedir. Mortalite ile hiperkalsemi şiddeti, malignite ilişkili hiperkalsemi varlığı, hemodiyaliz tedavisi uygulanması arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. (sırasıyla p<0,001 p<0,001 p=0,027) Sonuç: Bir hastanın biyokimya sonucunda hiperkalsemi saptanması durumunda, altta yatabilecek hastalıklar açısından klinik ipuçları değerlendirilmeli, hastanemizde diğer merkezlere oranla daha sık olan ilaç ilişkili hiperkalsemi açısından hastaların tedavileri gözden geçirilmelidir. Hiperkalsemisi ölçüm tekrarlanarak teyit edilen tüm hastalarda, en sık görülen neden olan paratiroid hormon ilişkili hiperkalseminin ayırt edilmesi için, altta yatan bir malignite olsa dahi paratiroid hormon düzeyi mutlaka görülmelidir. Bu çalışma doğrultusunda, hastanemizde, asemptomatik veya hafif semptomları olan, hafif-orta şiddette hiperkalsemili hastalarda ve 50 yaş üzerindeki kadın hasta grubunda primer hiperparatiroidi ön planda düşünülmeli, şiddetli hiperkalsemi, ciddi semptomları olan, 50 yaş üzeri erkek hastalarda ise malignite ilişkili hiperkalsemi öncelikli olarak değerlendirilmelidir, bu ön tanı ile tetkik edilen hastalarda, semptom ve bulgulara göre değerlendirme yapılırken, multiple myelom, akciğer ve meme kanseri ilk aşamada ekarte edilmesi gereken malignitelerdir. Ayrıca hastalarda malignite, hiperparatiroidi ve ilaç kullanımı gibi, birden fazla nedenin bir arada olabileceği de unutulmamalıdır.
Tip II a ve tip II b hiperlipidemili hastalarda pravastatin, atorvastatin ve fenofibratin plazma fibrinojen düzeyi ile eritrosit deformabilitesi üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Tip İla ve lib hiperlipoproteinemisi olan 21 hasta ( Ç erkek, 1 3- tayan) 3 gruba randomize edildikten sonra gruplara pravastatin (20 mg/gün), atorvastatin (10 mg/gün) ve fenofibrat (250 mg/gün) 8 hafta süreyle verildi. Gruplardaki 7'şer hasta, yaş ve cinsiyet bakımından birbirine benzerdi. Grupların başlangıçtaki ortalama VKİ'i, lipid profli, fibrinojen düzeyi ve eritrosit deformabilite indeksleri arasında istatistiksel fark yoktu (p>0,05). Bütün gruplarda total ve LDL kolesterol düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı düşüş saptandı (p<0,05). Total ve LDL kolesterol seviyelerindeki en belirgin düşüş atorvastatin grubunda izlendi. Atorvastatin ve fenofibrat grubunda trigliserid düzeylerinde de anlamlı düşüş saptanırken (p<0,05), pravastatin grubundaki düşüş anlamlı bulunmadı (p>0, 05). Statin verilen gruplarda HDL-kolesterol düzeylerinde anlamlı değişiklik olmazken (p>0,05), fenofibrat grubunda anlamlı yükselme saptandı (p<0,05). Eritrosit deformabilite indekslerinde bütün gruplarda olumlu değişiklik gözlendi (p<0,05). Gruplar arasında eritrosit deformabilitesi değişim indeksi yönünden anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Atorvastatin ve pravastatin gruplarında fibrinojen düzeylerinde anlamlı değişiklik saptanmadı (p>0,05). Fenofibrat verilen hastalarda lipid parametrelerindeki iyileşmeyle birlikte fibrinojen düzeylerinde de anlamlı düşüş saptandı (p<0,05). Sonuç olarak, üç ilaç da kolesterol düşürücü etkilerinin yanı sıra eritrosit deformabilitesinde olumlu değişikliklere yol açmıştır. Fenofibrat grubunda bu olumlu etkilere ilave olarak önemli bir kardiovasküler risk faktörü olan fibrinojen düzeylerinde de azalma olmuştur.
Romatoid artritli hastalarda vücut kompozisyonu
1. ÖZET ROMATOİD ARTRİTLİ HASTALARDA VÜCUT KOMPOZİSYONU Anahtar Sözcükler: Romatoid artrit, vücut kompozisyonu, obezite Amaç: Daha önce romatoid artritli (RA) hastalarda yağsız vücut kitlesinde, kemik mineral içeriğinde (BMC) azalma, yağ kitlesinde artma şeklinde vücut kompozisyon değişiklikleri bildirilmiştir. Yağsız vücut kitlesindeki azalmanın ve total yağ kitlesindeki artmanın RA'da görülen artmış mortalite ve morbidite ile ilişkili olabileceği ileri sürülmüştür. Bu duruma, hastalarda görülen sitokin ve hormon üretimindeki değişiklikler ile azalmış fiziksel aktivitenin yol açtığı düşünülmektedir. Genellikle vücut kompozisyon değişikliklerinin bildirildiği çalışmalarda yaş ve cinsiyet uyumlu kontroller kullanılmış olmasına rağmen, vücut kitle indekslerinin (VKI) uyumluluğuna dikkat edilmemiştir. Bu çalışmada RA'lı hastalarda vücut kompozisyon parametrelerini araştırarak, yaş, cinsiyet ve VKI uyumlu kontrollerle karşılaştırdık. Ayrıca, vücut kompozisyon değişikliklerinin lipid metabolizmasında anormalliklere neden olduğu bilindiğinden RA'lı hastaların ve kontrollerin lipid profillerine bakılarak vücut kompozisyonu ile ilişkisi araştırıldı. Metod: Amerikan Romatizma Cemiyeti'nin (ACR) RA için belirlediği sınıflandırma kriterlerine uyan 66 RA'lı hasta (56 kadın, 10 erkek ve ortalama yaşları; 55.14 ± 10.8) ve 31 sağlıklı kontrol (25 kadın, 6 erkek ve ortalama yaşları 53.8 + 8.6) çalışmaya dahil edildi. Romatoid artritli hastalarımızınortalama hastalık süreleri 9.2 ± 9.6 yıl; ortalama ACR fonksiyonel sınıfları 2.3 ±1.0 idi. Vücut kompozisyonu antropometrik, biyoelektrik impedans analizi, dual-enerji X-ray absorbsiyometri (DEXA) yöntemleri ile değerlendirildi. Abdominal yağ alanlarının değerlendirilmesi için bilgisayarlı tomografi kullanıldı. Sonuçlar: RA'lı hastalar ve kontroller arasında VKI (sırasıyla, 27.5 ± 4.8 kg/m2 ve 28.1 ± 4.8 kg/m2), total vücut yağı yüzdesi (sırasıyla, 36.3 ± 8.0 ve 35.4 ± 7.8), yağsız vücut kitlesi yüzdesi (sırasıyla, 60.9 ± 8.5 ve 61.9 ± 7.8) ve visseral yağ alanı (VFA) (sırasıyla, 144.2 ± 41.4 cm2 ve 145.9 + 49.4 cm2) açısından fark bulunmadı. DEXA yöntemi ile ölçülen BMC'nin RA'lı hastalarda (1805.2 ± 358.8 g) kontrollere göre (2074.0 ± 295.8 g) anlamlı düşük olduğu görüldü (p=0.004). Serum total kolesterol, düşük dansiteli lipoprotein, trigliserid düzeyleri hasta ve kontrol gruplarında benzer olmasına rağmen hastaların yüksek dansiteli lipoprotein (HDL) düzeyleri kontrollere göre daha yüksek bulundu (sırasıyla, 63.9+14.7 ve 50.5±13.7 mg/dl ve p<0.0001). Sonuç: RA'lı hastalarda arttığı bilinen mortalite ve morbidite, vücut kompozisyonu değişikliklerine bağlı gözükmemektedir
Behçet hastalıklı olgularda borrelia burgdorferi seroprevalansı
TÜRKÇE ÖZET Türkiye'nin bazı kırsal bölgelerinde %36'ya varan sıklıkta Lyme infeksiyonu seroprevalansı saptanmıştır. Üveitli hastalarda Borrelia burgdorferi (B. burgdorferi) seropozitifliğinde artış olduğu bilinmektedir. Üveit, ülkemizde oldukça yaygın bir hastalık olan Behçet hastalığının da sık görülen bir bulgusudur. Bu çalışmada Behçet hastalıklı olgulardaki B. burgdorferi antijenlerine karşı seroreaktivite araştırılmış ve sonuçlar, hasta ve sağlıklı kontrol gruplarının sonuçlarıyla karşılaştırılmıştır. Araştırma, yurdumuzun batısında yer alan İzmir'de yapılmıştır. Behçet hastalıklı (n=30), RA'i olan hasta kontrol (n=31) ve sağlıklı kontrol (n=31) olgularının serumlarında B. burgdorferi IgM ve IgG antikorları, kantitatif mikroELISA yöntemiyle ölçülmüştür. Pozitif sonuçlar Western blot ile doğrulanmıştır. B. burgdorferi seropozitifliği yönünden, gruplar arasında, her 2 yöntemle de anlamlı fark bulunmamıştır. B. burgdorferi antijenlerine karşı seroreaktivite mikroELISA yöntemiyle, Behçet hastalıklı olguların %26.7'sinde, RA'lilerin %35.5'inde ve sağlıklı kontrollerin %19.4'ünde saptanmıştır, immunoblot sonuçlarının ise Behçet hastalıklıların %13.3'ünde, RA'lilerin %22.6'sında ve sağlıklı kontrollerin %13.3'ünde pozitif olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar, 6. burgdorferi 'nin Behçet hastalığının etiyopatogenezinde rolü olmadığını düşündürmüştür. Ancak hem hasta, hem de kontrol gruplarındaki yüksek B. burgdorferi antikor sıklığı, Türkiye'nin bu bölgesinde, uyumlu klinik bulguları olan hastalarda Lyme hastalığının akla getirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Özofagus ve gastroözofageal bileşkede intestinal metaplazi: Sıklığı, tipleri ve nedenleri
6. ÖZET Giriş: Son yıllarda gastroözofageal bileşke (GÖB)'den köken alan adenokarsinom insidansı artmaktadır, intestinal metaplazi (İM)'nin özofagus ve mide kanserlerinin gelişiminde ara basamak olması, GÖB'den kaynaklanan adenokanserlerin gelişiminde de rol oynuyor olabileceğini düşündürmektedir. GÖB'deki İM ile ilgili çok sayıda araştırma yapılmış olmasına karşın, etiyolojik faktörleri hala tam olarak aydınlatılmış değildir. GÖB'deki İM'nin oluşumunda nedensel faktör olarak bazı çalışmalarda Helicobacter pylori (Hp), bazılarında ise gastroözofageal reflü hastalığı (GÖRH) sorumlu tutulmuştur. Amaç: Bu çalışma; yüksek Hp prevalansına sahip ülkemizde özofagus ve GÖB'deki İM'nin sıklığı, tipleri ve nedenlerini araştırmak üzere planlanmıştır. Gereç ve yöntem: DEÜTF Gastroenteroloji kliniğinde herhangi bir nedenle üst gastrointestinal sistem endoskopisi uygulanan hastalardan rasgele seçilen 100'ü (51 K, 49E, 55.3±13.5) çalışmaya alınmıştır. Endoskopi sırasında özofagus mukozası lugol ile boyanmış ve boya tutmayan alanlardan, Z çizgisinden, kardiyadan (Z çizgisinin 5 mm. altından), korpus ve antrumdan biyopsiler alınmıştır. Biyopsi örneklerinde gastrit, Hp ve İM varlığı araştırılmıştır. İM bulunanlarda High iron diamine boyası ile İM tipleri belirlenmiştir. Bulgular: Sırasıyla kardiyada İM %38, kardit %89, Z çizgisinde İM %30 ve enflamasyon %81 oranında saptanmıştır. Kardit ve Z çizgisindeki enflamasyon, hem Hp ve hem de distal midedeki gastrit ile ilişkili bulunmuştur. Kısa segment BÖ sıklığı %7 oranında saptanmıştır. Z çizgisi ve midedeki İM tipleri tabloda verilmiştir. Tablo. İM tipleri'nin bölgelere göre görülme sıklığı Sonuç: Çalışmamızda Z çizgisi ve kardiyada enflamasyon ile İM oldukça sıktır. Bunlar Hp enfeksiyonu ile ilişkilidir, GÖRH ile ilişkisi yoktur. Kardiyada Tip I, özofagusta ise Tip II İM sıktır. 50
Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Medikal Onkoloji Polikliniği'ne adjuvan kemoterapi için başvuran kolorektal kanserli hastaların değerlendirilmesi
Bu çalışmada kolorektal kanserli adjuvan tedavi almak için başvuran 130 hasta incelendi. Hastalar genel özellikleri, tümör evresi ve lenf nodu tutulumu, tm diferansiyasyonu ve aldıkları kemoterapiler açısından değerlendirildi. T3 ile T4 ve N2 ile NO tümörlü hastalar aarasında sağkalım açısından istatiksel olarak anlamlı bir farklılık bulundu (p=0,03 ve p=0,004). Hastalar aldıkları kemoterapi rejimlerine göre değerlendirilidiklerinde, 52 hastanın bolus 5-FU tedavisi olarak sınıflandırdığımız rejimleri (Mayo, 5-FU+ levamizol, haftalık 5-FU, 5-FU+Levamizol+lökoverin), 74 hastanın ise infüzyonel 5- FU (LV5FU2, LV5FU2+CPT-11) tedavisi aldığı ve 4 hastanın kemoterapi almadığı saptandı. Toksite açısından kemoterapi rejimleri ele alındığında, bolus tedavi alan grupta grade 3-4 hemotolojik toksisite 10 (%7,6) hastada görülürken, infüzyonel grupta sadece 1 (%0,8) hastada grade 4 nötropeni saptandı. Grade 3 d iare bolus kolunda 6 (%4,6) hastada, infüzyonel grupta ise 1 (%0,8) hastada görüldü (p=0,009). Bulantı-kusma ve mukozit grade 2 düzeyinde görülmekle birlikte bolus grubunda istatiksel olarak anlamlı şekilde daha fazla idi (p=0,01 ve p=0,01). İnfüzyonel tedavi alan grupta 1 hastada myokard infarktüsü gelişmesi nedeniyle başka bir tedaviye geçilmiştir. Bolus kolunda tedavi sırasında 1 hasta ölürken, infüzyonel tedavi alan 2 hastamız pulmoner emboli nedeniyle kaybedilmiştir. Tüm hastalar genel olarak değerlendirildiğinde 5 yıllık sağkalım oranı %75,35 ve hastalıksız sağkalım oranı ise 2 yıllık %69,37, 5 yıllık %54,69 olarak saptanmıştır. Kemoterapi rejimleri yönünden, genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım sonuçlan bolus kolunda anlamlı olmamakla birlikte daha iyi olsa da, infüzyonel tedavi alan hastaların izlem süresinin yetersizliği ve ileri evre olup metastatektomi yapılan ve adjuvan tedavi verilen 5 hastanın da bu grupta yer aldığı düşünülürse böyle bir sonucun ortaya çıkmasının beklenebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Sonuç olarak hastalarımız prognostik özellikleri bakımından literatür ile paralellik göstermekle birlikte, aldıkları kemoterapi rejimleri açısından ortaya çıkan sonuçların daha iyi değerlendirilmesi için adjuvan tedavi ile ilgili prospektif ve daha fazla hastanın yer aldığı çalışmalara gerek duyulmaktadır. 38
N-acetylcysteinin ratlarda kontrast nefropati gelişimine etkisi
28 8) Türkçe Özet Soz zamanlarda N-acetylcysteine(NAC) kontrast nefropati(KN) gelişimini engellediğine ilişkin yayınlar çıkmaktadır. Biz bu çalışmada NAC'ın kontrast maddeye bağlı renal fonksiyonel ve yapısal etkilerini araştırmayı amaçladık. 28 wistar rat 4 gruba randomize edildi. 1) Kontrol, 2) Kontrast, 3) Kontrast+NAC, 4) NAC. Serum ve 24 saatlik idrar örnekleri toplandıktan sonra tüm ratlar 24 saat boyunca susuz bırakıldı. Ardından kontrast medium (ioxaglate, 10 mL/kg) 2. ve 3. gruplara verildi. NAC (50 mg/kg) enteral yolla 3. ve 4. gruplara verildi. Kan ve idrar örnekleri toplandıktan sonra, 4 gün ratlar sakrifiye edildi. Kan ve idrar örneklerinde kreatinin çalışıldı, kreatinin klerensi hesaplandı. Bilateral nefrektomi yapıldı. Böbrek dokusunda malondialdehyde(MDA) düzeyi ölçüldü. H&E and PAS ile boyanmış preperatlar ışık mikroskobunda incelendi. Her bir tübül kesit alanı evre 1: fırçamsı kenar korunmuş, nekroz bulgusu yok, evre 2: Fırçamsı kenar kaybı mevcut, nekroz bulgusu yok ve evre 3: Fırçamsı kenar kaybı ve beraberinde nekroz bulgusu mevcut olarak sınıflandırıldı ve evrelerin dağılım yüzdesi hesaplandı. Bazal kreatinin ve kreatinin klerensi değerleri tüm gruplarda benzerdi. Serum kreatinin düzeyi (0,6±0,1 vs 0,7±0,2; p<0,05) yalnızca kontrast grubunda istatistiksel olarak anlamlı artış gösterdi. Doku MDA düzeyleri tüm gruplarda benzerdi. Kontrol grubu kontrast grubu ile karşılaştırıldığında; evre 2 (13,8%±1,5 vs 42%±1,4; p<0,05) ve evre 3 (0% vs 40%±2,1; p<0,05) skorlar kontrast grubunda daha sıktı. Kontrast madde ile birlikte NAC verildiğinde ise evre 3 (40%±2,1 vs 20,2%±0,86; p<0,05) skorların sıklığının yarıyarıya azaldığı, evre 1 lezyonların sıklığının ise (16%±1,5 vs 37%±1,5; p<0, 05) arttığı gözlendi. Sonuç olarak, NAC kontrast madde ile oluşan tübüler tübüler nekroz gelişimini azaltır.
Ratlarda periton fibrozisi gelişimini önlemede irbesartan ve spironolaktonun etkileri
VII - ÖZET Sürekli ayaktan periton diyalizi (SAPD) sırasında tedavinin etkinliğini azaltan periton fîbrozisi gelişmesinin önlenmesi ile ilgili araştırmalar yapılmaktadır. Son zamanlarda renin angiotensin aldosteron sisteminin hemodinamik etkilerden bağımsız olarak miyokard, böbrek ve vasküler yapılarda fibrozis oluşumu ile ilişkisini gösteren çeşitli çalışmalar yayınlanmıştır. Biz bu deneysel çalışmada angiotensin II reseptör antagonisti (İrbesartan) ve aldosteron antagonistinin (Spironolakton) periton fibrozisini önlemedeki etkilerini araştırmayı amaçladık. 40 adet wistar rat 5 gruba randomize edildi. I)Bakteri(B) II)Bakteri-İrbesartan(Bİ) III)Bakteri-Spironolakton(BS) IV)Bakteri-İrbesartan-Spironolakton(BİS) V)Kontrol(K). İlk 4 gruba önce intraperitoneal (İP) olarak bakteri-Cytodex süspansiyonu verildi. V.gruba ise İP olarak sadece Cytodex süspansiyonu verildi. I.grup tedavisiz bırakıldı. Il.gruba İrbesartan (100mg/kg), IILgruba Spironolakton(50mg/kg), IV.gruba iki ilaç aynı dozlarda enteral gavaj yoluyla verildi. 8. günde ratların batırılan açılarak peritonda yapışıklık skorlaması yapıldı. Ratlar sakrifıye edilirken periton lavajı, kan ve periton dokusu örnekleri alındı. Üç ayrı periton bölgesinden (karaciğer, barsak, karın ön duvarı) alınan doku örnekleri H&E ve Masson's Trichrome ile boyanarak ışık mikroskobunda incelendi. Her periton örneğinin 3 ayrı random bölgesinde inceleme yapıldı. Periton doku kalınlıkları ölçüldü. Ayrıca inflamasyon ve fibrozis yan kantitatif olarak derecelendirildi. Ortalama değerler saptandı. Periton lavajı ve serum örneklerinde transforming growth faktör-131 (TGF-J31), prokollagen tip I C-propeptid (PICP), prokollagen tip III N-propeptid (PIIINP) düzeyleri ölçüldü. Periton total yapışıklık skorları B grubunda K grubuna göre anlamlı artış gösterdi (p<0.01). Ortalama periton kalınlığı, ortalama inflamasyon ve ortalama fibrozis skorları B grubunda K grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Sonuçta deneysel modelimizde yeterli periton fibrozisi oluştu. Bİ ve BİS gruplarında total yapışıklık skorları B grubuna göre anlamlı olarak azalmış bulundu (p<0.01). BS grubunda yapışıklık skoru B grubuna göre azaldı, ancak anlamlılık sınır değerde idi (p=0.06). Tüm tedavi gruplarının (Bİ,BS,BİS) ortalama periton kalınlığı değerleri Bakteri grubuna göre anlamlı olarak azalmış bulundu, ancak ortalama inflamasyon ve ortalama fibrozis skorları anlamlı azalma göstermedi. Total yapışıklık skoru, ortalama periton kalınlığı, ortalama inflamasyon ve ortalama fibrozis değerleri birbirleri ile anlamlı pozitif korelasyon gösterdi. Periton lavajında TGF-B1 düzeyi tüm gruplarda benzer bulundu. Serum TGF-J31 düzeyleri B grubunda K grubuna göre anlamlı artış gösterdi. Bİ ve BS gruplarının serum TGF-B1 düzeyleri B grubuna göre anlamlı olarak azalmış bulundu. Periton lavajı PICP ve 37PIIINP düzeyleri ile serum PIIINP düzeyleri tüm gruplarda benzerdi. Serum PICP düzeyleri Bİ ve BİS gruplarında B grubuna göre anlamlı olarak farklı bulundu. Sonuç olarak bizim çalışmamızda her ne kadar biyokimyasal veriler istatistiksel olarak anlam kazanmasa da, histopatolojik veriler îrbesartan ve Spironolaktonun bakteriyel peritonite bağlı periton hasarlanmasını azalttığım, ayrıca îrbesartan ve Spironolaktonun periton hasarlanmasını azaltmada birbirlerine üstünlüğü olmadığım ve birlikte verilmelerinin ek yarar getirmediğini göstermektedir. Diğer yandan bakteriyel peritonite bağlı periton hasarlanmasında angiotensin H'ye bağımlı mekanizmaların da etkin rol oynadığım, bu nedenle periton hasarlanmasının önlenmesinde îrbesartan ve Spironolaktonun kullanılabileceğini düşündürmektedir. 38
Akut myeloblastik lösemi blast kültüründe, interlökin-1'in interlökin-1B(beta) nötralizan antikor ve interlökin-1 reseptör antagonisti aracılığı ile inhibisyonunun blast proliferasyonu üzerine inhibitör etkisi; ...
înterlökin-1 (IL-l)'in otokrin büyüme faktörü olarak akut myeloblastik lösemi (AML) blastlannın üremesi üzerine etkilerini araştırmak amacıyla 9 AML'li hastadan alman kemik iliği (Ki) blastlan, aderan hücreler ve T-Lenfositlerden anndınlarak birincisinde 15ng/ml granülosit-makrofaj koloni stimüle edici faktör (GM-CSF) içeren standart vasat (SV), ikincisinde SV+500ng/ml IL-1 reseptör antagonisti (IL-1 Ra), üçüncüsünde SV+ 200ng/ml IL-ip nötralizan antikor (IL- lpNA), dördüncüsünde SV+ 500ng/ml IL-lRA+200ng/mlIL-ipNA bulunan ortamlara ekildi. Kontrol grubundaki koloni sayısı %100 olarak kabul edilerek diğer vasatlardaki koloni sayılarının buna oranları hesaplandı. İL- İRA içeren vasatta elde edilen koloni sayılarının oranlarının ortalaması %63.7+21.5 (p<0.01), IL-lbNA'lu vasatlarda %69.5+19 (p<0.01), her ikisinin de olduğu vasatlarda %53.4± 23.7 (p<0.01) olarak bulundu. IL-IRA+IL-lpNA'nın tek başına IL-lpNA'a göre daha belirgin koloni inhibisyonu yaptığı gözlendi (p<0.01). IL-1 inhibisyonu ile oluşan AML blast proliferasyonunda inhibisyon FAB alt grupları ile ilişkili bulunmadı ve inhibisyon oranında bireysel farklılıklar gözlendi. Sonuç: Gerek IL-ipNA, gerek IL- İRA gerekse de ikisinin bir arada kültür ortamına ilavesi, koloni sayılarında değişen oranlarda düşmelere neden olmaktadır. Otokrin IL-ip salmımı AML'de otonom blast proliferasyonunu sağlayan faktörlerden biridir. Tüm kültür ortamlarında egzojen GM-CSF bulunması nedeniyle IL-1 inhibisyonunun AML blast proliferasyonunda inhibitor etkisi, otokrin GM-CSF salgısında baskılanmadan kaynaklanmamaktadır. AML'de, efektif bir IL-1 inhibitörü olan ve insanlarda önemli bir yan etki potansiyeli gözlenmeyen İL- İRA ve yine hayvan modellerinde herhangi bir yan etki potansiyeli göstermeyen, IL-1 p 'yi aktif forma dönüştüren İL- ip konverting enzim (ICE) inhibitörleri yakın bir zamanda yeni tedavi modaliteleri olarak gündeme gelebilecektir. Bu tedavi yöntemlerinin, daha önceden blastik hücrelerinin IL-1 inhibisyonuna belirgin duyarlılığı saptanmış AML'li hastalarda kullanılması uygun bir yaklaşım olacaktır.
Hodgkin hastalığı nedeniyle primer kemoterapi ardından radyoterapi ile tedavi edilen hastalar arasında tedaviye refrakter olan ya da tam remisyon elde edilmesi ardından hastalığı nüksedenlerin özellikleri...
ÖZET Tüm evrelerden Hodgkin hastalığı olan 407 hasta, 1981 - 1988 arasında POF (Paris Ouest France) H81 protokolü bünyesinde sistemik kemoterapi ardından radyoterapi ile tedavi edildi. Protokol tedavisi sırasında 22 hastada remisyon elde edilemedi. 1996 yılı sonu itibariyle tam remisyon elde edilen hastaların 46'sında hastalık, tedavi bitiminden 3~ila-434 ay sonra- nük'setti. Bu nükslerin yaklaşık yarısı, tedavi bitimini takibeden 2 yıl içinde, üçte ikisini aşan kısmı ise üç yıl içinde oldu. İlk sırada aynı sekans ile tedavi edilen, bu şekilde homojen tedavi alan ve tedavinin başarısızlıkla sonuçlandığı toplam 68 hastanın özellikleri ve uzun süreli takip sonuçları incelendi. Hastaların akibeti araştırıldığında tüm hastalarda 5 yıllık sağkalım %38,8, refrakter hastalarda %27,3, nükseden hastalarda %44,4 olarak bulundu. 3'ü refrakter, 1'i nükseden hasta olmak üzere 4 istisna haricinde tüm hastalar konvansiyonel ya da yüksek dozlarda ikinci sıra kemoterapi +/- radyoterapi aldı. Bu tedaviler ile 42 hastada tam remisyon elde edildi. Uzun süreli sağkalım için ikinci sıra tedavide tam remisyon elde edilmesinin şart olduğu görüldü. İkinci sıra tedavi ile tam remisyon elde edilen hastalarda beş yıllık sağkalım oranı % 63,8 olurken diğer hastalar arasında üç yıldan fazla yaşayan olmadı. Cinsiyetin, inisyal klinik evre ve tümör yükünün, eritrosit sedimentasyon hızının, histolojik tipin, ilk sıra kemoterapiye yanıtın ve ayrıca inisyal remisyon süresinin, yaş, başarısızlık anındaki klinik evrenin ve uygulanan tedavi tipinin ikinci sıra tedavi ile tam remisyon, başarısızlık sonrası sağkalım ve hastalıksız sağkalım açısından rolü araştırıldı. İnisyal özelliklerden sadece düşük eritrosit sedimentasyon hızı ve küçük yaş, başarısızlık anındaki özelliklerden ise erken klinik evre, yüksek dozlu -3-kemoterapi ve küçük yaş, ikinci sıra tedavide yüksek remisyon oranları sağladı. Sağkalım ve hastalıksız sağkalım açısından ise ileri yaş ve ileri klinik evre, kötü prognozla sonuçlandı. Sonuç olarak birinci sıra kombine modaliteli tedavinin başarısızlıkla sonuçlandığı hasta grubumuzda prognozu etkileyen başlıca faktörlerin başarısızlık anındaki klinik evre ve yaş olduğu görüldü. 4-
Hemodiyaliz esnasında oluşan vücut kompozisyonu değişikliklerini saptamada dual-enerji x-ray obsorbsiyometri ve biyoelektrik impedans ölçümlerinin karşılaştırmalı analizi
ÖZET Kronik böbrek yetmezliği (KBY), azalmış protein ve enerji alımı, hormonal değişiklikler, su ve tuz metabolizmasının bozulması, kalsiyum-fosfor dengesinin etkilenmesi gibi bir çok nedenden dolayı vücut kompozisyonunda değişiklikler oluşturur. Vücut kompozisyonunda oluşan değişiklikleri saptama ve izlemede kullanılacak kesin sonuçlar veren yöntemlere ihtiyaç vardır. Dual-Enerji X-Ray absorbsiyometri (DEXA) ve biyoelektrik impedans analiz (BİA), KBY hastalarında vücut kompozisyonunu değerlendirmede sıklıkla kullanılan yöntemlerdir. Çalışmamızda bir diyaliz seansı sırasında oluşan küçük vücut kompozisyonu değişikliklerini saptamada DEXA ve biyoelektrik impedans ölçümlerinin karşılaştırmalı analizini yapmayı amaçladık. Çalışmaya hemodiyaliz ünitesinde kronik hemodiyaliz programında olan stabil 8 kadın, 7 erkek hasta alındı. Her hasta diyaliz öncesi ve sonrası elektronik tartı ile tartıldı ve ağırlıkları kaydedildi. Diyaliz öncesi ve sonrası DEXA ve biyoelektrik impedans analiz ile vücut kompozisyonu ölçümleri yapıldı. Hastaların DEXA ile yapılan ölçümlerinde diyaliz öncesi ve sonrası değerler karşılaştırıldığında, yağ miktarı ve kemik mineral içerikte meydana gelen değişiklikler istatistiksel olarak anlamlı değilken, yağsız vücut kitlesi ve toplam ağırlıkta istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler bulundu ( p< 0.05 ). Biyoelektrik impedans analiz ile elde edilen sonuçlarda diyaliz öncesi ve sonrası yağ miktarı, yağsız doku miktarı, su miktarı değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler saptandı ( p<0.05). DEXA ve biyoelektrik impedans analiz ile elde edilen diyaliz öncesi ve sonrası yağ dokusu ve yağsız doku ortalamaları karşılaştırıldığında ortalamalar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi ve iki yöntem arasında korelasyon mevcuttu. Sonuç olarak; DEXA yağ miktarı, yağsız vücut kitlesi ve kemik doku miktarını belirlemede oldukça duyarlı bir yöntemdir. Gerek kısa dönem gerekse de uzun dönemde diyaliz hastalarında vücut kompozisyonunu belirlemede güvenle kullanılabilir. Biyoelektrik impedans analiz ise, diyaliz hastalarında vücut kompozisyonunu belirlemede daha az güvenilir bir yöntemdir. Bunun yanında hasta başında yapılması, herkes tarafından kullanılabilmesi, noninvazif bir yöntem olması nedeniyle kuru ağırlık belirlemede klinik parametreler ile birlikte biyoelektrik impedans analizi yönteminin kullanılabileceği sonucuna vardık.
Böbrek transplantasyonlu, sürekli ayaktan periton diyalizi ve hemodiyaliz tedavisi gören hastalarda influenza aşısına karşı gelişen antikor yanıtlarının karşılaştırılması
VI - ÖZET Influenza epidemileri sırasında akut hastalık sayısındaki artış hem polikliniklere ve acil servislere başvurularda, hem de alt solunum yolları komplikasyonlannın tedavisi için hastaneye yatışlarda artışa yol açar. Yüksek tedavi maliyetleri ve mortalite hızları nedeniyle toplumlarda infeksiyona duyarlı gruplara mutlaka etkin korunma yöntemleri uygulanmalıdır. İnaktive aşı ile her yıl immünoprofılaksi influenzanın etkisini azaltmakta en etkili olan yöntemdir. Sürekli Ayaktan Periton Diyalizi ( SAPD ), Hemodiyaliz ( HD ), ve böbrek transplantasyonu ( Tx ) hastalarında immün sistem baskılanmıştır. Bu hastalar aşılara sağlıklı erişkinlere göre genel olarak daha zayıf antikor yanıtı verirler. Bu çalışmanın amacı SAPD, HD ve Tx hastalarında bağışıklık düzeylerinin bir göstergesi olarak Influenza aşısına karşı geliştirdikleri antikor yanıtını saptayıp bu grupların farklılıklarım araştırmaktır. Çalışmaya 17 Tx, 16 SAPD ve 15 HD hastası olmak üzere toplam 48 hasta alınmıştır. 10 sağlıklı erişkin ise kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara ve kontrol grubuna Ekim - Kasım 1997 tarihleri arasında 1997 - 1998 sezonu için Pasteur Merieux Connaught Laboratuvarlannda üretilmiş standart split tip trivalan influenza aşısı ( Vaxigrip ) 1 kez 0.5 mi dozda deltoid kas bölgesine intramuskuler olarak uygulanmıştır. Aşılarda A/Johannesburg/82/96 ( HıNı ), A/Nachang/933/95 ( H3N2 ) ve B/Harbin/07/94 suşları kullanılmıştır. Çalışma gruplarından influenza aşısına karşı oluşan antikor yanıtını belirlemek için aşı verilmeden hemen önce ve aşılamadan 4 hafta sonra 5 mi periferik venöz kan alınmıştır. Influenza aşısında bulunan her üç antijene karşı antikor yanıtı ayrı ayrı saptanmıştır. Antikor yanıtının belirlenmesi hemaglütinin inhibisyon testi ( HAİ ) ile yapılmıştır. Çalışma gruplarında aşı öncesi ve sonrası antikor yanıtının belirlenmesi dışında; antikorların aşı öncesi düzeye göre artış oranlan ayrıca aşılama sonrasında koruyucu antikora sahip hasta oranları ve serokonversiyon yüzdeleri de hesaplanmıştır. Çalışma gruplarının antikor sonuçlan bildirilirken A/Johannesburg/82/96 (HıNı) susu sadece HıNı, A/Nachang/933/95 (H3N2) susu sadece H3N2 ve B/Harbin/07/94 susu sadece Tip B olarak belirtilecektir. İstatistiksel Analizler Aşı öncesi ve sonrasında elde edilen değerler Wilcoxon eşleştirilmiş 2 örnek testi kullanılarak istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. 38Gruplar arası karşılaştırmalar için ise Mann - Whitney U testi kullanılmıştır, p < 0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Tablo l'de çalışma gruplarına ait tüm sonuçlar görülmektedir. Tablo 1: Çalışma Gruplarının Sonuçları - TffiteS llıl\t( 0. aj ) 30,59±9,01 25,00±5,70 19,67±4,59 28,00±6,63 H,N,(l.a>) 75,29±17,62* 60,00±12,19* 40,67±5,89* 102,00±28,67* AI1,N, 3,06±0,51 3,67±1,07 2,23±0,30 3,80±0,76 II3.N2<0. ay) 38,82±4,61 36,25±7,0 32,00±6,91 48,00±13,73 H,N2(J.a>) 67,06±12,33*+ 58,67±12,07*+ 75,33±15,18*+ 204,00±61,81* MlıNı 1,68±0,25+ 2,30±0,51 2,32±0,52 5,00±1,46 * Aşı sonrası antikor titresinde aşı öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı artış saptanmıştır (p<0.05) (Her grupta) + Tx, SAPD, HD hastalarında H3N2 (1. ay) ve A H3N2 litreleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düşüktür (p<0.05) AB, A HıNj, A H3N2: 1. aydaki antikorların aşı öncesi düzeye göre artış oranları Sonuç olarak Tx, SAPD ve HD hastalarında aşılama sonrası antikor titreleri anlamlı olacak şekilde artmıştır ( p<0.05 ). Bunun sonucunda koruyucu antikor titresine sahip olan hasta oranlan da artmıştır; fakat bu oranlar sağlıklı erişkinlerinkine göre daha düşük bulunmuştur. Aşılama ile koruyucu antikor titresine sahip hasta oranlan artmasına rağmen H3N2 antijenine karşı gelişen antikorlann bazal değere göre artış oranlan ve 1. aydaki düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak daha düşüktür. Influenza infeksiyonunun oluşturduğu tıbbi komplikasyonlar nedeniyle Tx, SAPD ve HD hasta gruplan her yıl mutlaka aşılanmalıdır. Aşıya karşı antikor yamtım artırmak için yüksek doz aşı protokollerinin denenmesi yararlı olabilir. 39
Prolaktinin ailevi akdeniz ateşi patogenezinde ve akut atağındaki tanısal rolü ve akut batın ile ayırıcı tanısındaki yeri
TÜRKÇE ÖZET Pekçok sitokin ve inflamasyonda rol alan mediyatör hipofiz bezi hormon salgısını etkileyebildiği gibi, hipofiz bezinin hem kendisi sitokin üretebilmekte hem de inflamasyonda rol alan bu sitokin ve mediyatörleri regüle etme kapasitesine sahip görünmektedir, ön hipofiz bezi hormonlarından olan prolaktinin bilinen immun regülatör ve pro-inflamatuar etkileri göz önünde tutularak, bu çalışmada prolaktinin epizodik inflamasyon atakları ile seyreden ailevi Akdeniz ateşinin patogenezinde, akut atağında tanısal değeri olup olmadığı ve akut batın ile ayırıcı tanıdaki rolü araştırılmıştır. Çalışmamızda, kesin ailevi Akdeniz ateşi tanısı alan yaşları 20 ile 46 arasında değişen 16 hastanın (12E, 4K) toplam 24 akut atağında (yaş±SD:31,4±8,3) kemilüminesens yöntemiyle serum prolaktin seviyelerine bakıldı. Kontrol grubu olarak ataksız dönemde bulunan yaşları 18 ile 49 arasında değişen (yaş±SD:31,9±8,3) 29 ailevi Akdeniz ateşi olan hasta (16E, 13K); akut batın tanısı alarak laparotomiye giden yaşları 18ile 55 arasında değişen (yaş±SD:35,4±13) toplam 24 hasta (13E, 11K); pnömoni tanısı ile tedavi edilen yaşları 18 ile 54 arasında değişen (yaş±SD:37,5,4±10,9) toplam 22 hasta (16E, 6K) ile sağlıklı kontrol grubu olarak yaşları 19 ile 48 arasında değişen (yaş±SD:30,5±9,1) toplam 28 gönüllüde (10E, 18K) serum prolaktin düzeyleri çalışıldı. Tüm gruplar içerisinde yalnızca akut batın grubu diğer gruplara kıyasla istatistiki olarak anlamlı düzeyde daha yüksek ortalama serum prolaktin. seviyelerine sahipti. Atakta olan ve olmaya Ailevi Akdeniz Ateşli hastaların ortalama serum prolaktin seviyeleri atakta olanlar lehine bir miktar yüksek saptansa da istatistiki olarak anlamlı bulunmadı. Cinsiyet ayırımı yapılarak sonuçlar değerlendirildiğinde sağlıklı kontrol grubu hariç tüm hasta gruplarında ortalama serum prolaktin düzeyleri kadınlarda daha yüksek saptandı.SONUÇLAR 1. Atakta olan ve atakta olmayan Ailevi Akdeniz Ateşli hastaların ortalama serum prolaktin değerleri arasında istatistiki olarak fark yoktur. 2. Ailevi Akdeniz Ateşi ile akut batın grubu karşılaştırıldığında serum prolaktin düzeyinin yüksek olması akut batın lehine olabilir 3. Sağlıklı kontrol grubu hariç tüm gruplarda ortalama serum prolaktin düzeyleri kadınlarda erkeklere göre daha yüksek bulunmuştur.
Helicobacter pylori eradikasyonunda 1 ve 2 haftalık LAK (lansoprazol, amoksisilin, klaritromisin) tedavi protokollerinin üre nefes testi kullanılarak karşılaştırılması
HELICOBACTER PYLORI ERADİKASYONUNDA 1 VE 2 HAFTALIK LAK (LANSOPRAZOL, AMOKSİSİLİN, KLARİTROMİSİN) TEDAVİ PROTOKOLLERİNİN ETKİNLİĞİNİN ÜRE NEFES TESTİ KULLANILARAK KARŞILAŞTIRILMASI Günümüzde, kesin olarak özellikle duodenal ülseri olan hastalarda % 95 'e varan oranlarda Hp kolonizasyonu bulunduğu ve Hp ile infekte peptik ülserli hastalarda eradikasyon tedavisinin kullanılmasıyla ülser iyileşmesinin dramatik olarak arttığı, ülser rekürrensinin ve komplikasyonlarının azaldığı bilinmektedir. Bir başka deyişle; peptik ülser tedavisi artık Hp eradikasyonu ile özdeşleşmiştir. Genel olarak kabul gören ve uygulanan eradikasyon tedavileri de; PPI ve klaritromisin ile ya bir nitroimidazol türevi (metranidazol) ya da amoksisilinden oluşan 3'lü kombinasyonlardır. Ancak tedavinin süresi konusunda dünyada olduğu gibi Türkiye'de de ne yazık ki bir görüş birliği yoktur. Bu çalışmanın amacı; dünyada ve ülkemizde yaygın olarak kullanılan 3'lü lansoprazol, amoksisilin, klaritromisin (LAK) tedavisinin 1 ve 2 hafta süre ile kullanılmasının etkinliğini ve bu tedavi şemalarma hasta uyumunu, eradikasyon kontrollerini bu konuda altm standart olan üre nefes testi ile yaparak karşılaştırmaktır. Endoskopi ile duodenal ülser saptanan, hızlı üreaz testi ve histopatolojik olarak Hp pozitif bulunan toplam 51 hasta (28 erkek, 23 kadın, yaş ort: 44.8 ± 13.1) çalışmaya alınmıştır. Hastalar randomize olarak 2 gruba ayrılmıştır. Lansoprazol 30 mg, klaritromisin 500 mg ve amoksisilin lgr şeklindeki üçlü tedavinin günde 2 kez olmak üzere 1 hafta uygulandığı hastalar grup 1, 2 hafta uygulandığı hastalar ise grup 2 olarak belirlenmiştir. Tüm hastalara, Hp eradikasyonunun kontrolü amacıyla, tedavinin bitiminden sonraki en erken 6. haftada olmak üzere 13C üre nefes testi uygulanmıştır. Hp eradikasyonu oranlan ITT ve PP analizlerine göre sırasıyla 1 haftalık LAK tedavisi ile (19/25) % 76 ve (19/25) % 76, 2 haftalık LAK tedavisi ile (21/26) % 81 ve (20/24) % 83 bulunmuş, aralarında istatistiki olarak anlamlı bir fark (p > 0.05) saptanmamıştır. Sonuç olarak, Hp eradikasyonunda kullanılan 1 haftalık LAK tedavisi, 2 haftalık tedavi ile benzer eradikasyon oranlan sağlamaktadır, yan etkisi tolere edilebilir düzeydedir, hasta uyumu iyidir ve ekonomik yönden de 2 haftalık tedaviye göre daha üstündür. Hp eradikasyonunda LAK tedavisinin 1 hafta süreyle kullanılması yeterlidir. Aynca inanıyoruz ki ülkemizde de Hp eradikasyonu kontrolünde üre nefes testinin kullanılması ile daha inandıncı, dünya standartlarında sonuçlar elde edilebilecek ve belki de daha önce yapılmış çalışmalardan farklı sonuçlar ortaya çıkacaktır. 40
Kronik HCV infeksiyonunda serum prolaktin, growth hormon ve insülin benzeri growth faktör-1 düzeyleri
1.ÖZET Kronik HCV infeksiyonunda serum prolaktin, growth hormon ve insülin benzeri growth faktör-1 düzeyleri Anahtar sözcükler: HCV, otoimmünite, prolaktin, growth hormon, insülin benzeri growth faktör-1 Hepatit C virusu infeksiyonunda kronik hepatit, son dönem karaciğer hastalığı ve hepatosellüler karsinom gelişimi yanında, sıklıkla ekstrahepatik immünolojik anormallikler de gözlenmektedir. Kullanılan kriterlere bağlı olarak; % 70 hastada otoantikor gelişimi, % 20-30 hastada sistemik veya organ spesifik otoimmün hastalık bulguları saptanabilmektedir. Otoimmünite gelişiminde genetik yatkınlık, lokal doku değişiklikleri, enfeksiyonlar, hormonal değişiklikler gibi çok sayıda faktör yer almaktadır. Uzun süredir, growth hormon ve prolaktinin somatik etkinliklerinin yanında immün sistemin gelişiminin ve fonksiyonlarının idamesinde gerekli oldukları bilinmektedir. Growth hormon ve prolaktinin immünstimulan etkileri ile beraber sistemik lupus eritematozus, romatoid artrit, otoimmün tiroidit gibi çok sayıda otoimmün hastalıklar ile ilişkili olabileceğine dair gözlemler bulunmaktadır. Bu çalışmada; hepatit C virusuna bağlı kronik hepatit hastalarında otoimmüniteye ait bulguların varlığı ile serum growth hormon, insülin benzeri growth faktör-1, prolaktin düzeyleri araştırılmıştır. Çalışmaya klinik, serolojik ve patolojik olarak kronik hepatit C tanısı ile izlenen 38-72 yaşları arasında (ortalama ±SD; 55 ±8.5) 28 hasta, 34-74 yaşlan arasında (ortalama ±SD; 53.8 +10) 21 sağlıklı gönüllü alınmıştır. Çalışma grubunda 20 kadın, 8 erkek hasta, kontrol grubunda 14 kadın, 7 erkek hasta bulunmakta idi. Hasta ve kontrol gruplarında serum growth hormon, insülin benzeri growth faktör-1, prolaktin düzeyleri bakılmıştır, interferon tedavisinin hormon düzeyleri üzerinde etkili olup olmadığının araştırılması amacı ile interferon tedavisi alan ve almayan hepatit C hastalarında serum growth hormon, insülin benzeri growth faktör-1, prolaktindüzeyleri karşılaştırılmıştır. Aynı zamanda kronik hepatit C grubunda anti-T, anti-M, ANA, ASMA, anti-LKM antikorlarının varlığı araştırılmıştır. Kronik hepatit C grubu ile kontrol grupları arasında ortalama serum prolaktin değerleri açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır (11.55ng/mL vs 13.82 ng/mL; p=0.12). Hepatit C hastalarında serum growth hormon ve insülin benzeri growth faktör-1 düzeyleri kontrollere göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (growth hormon ve insülin benzeri growth faktör-1 değerleri sırasıyla: 2.79mIU/L vs 0.99 mlU/L; p=0.00, 201.32ng/mL vs 168.95 ng/mL; p= 0.00). Kronik C hepatitli hastaların % 9'unda anti-T antikor, % 43'ünde ANA, % 29'unda ASMA pozitifliği saptanmıştır. Sonuç olarak: 1. Kronik hepatit C'li hastalarımızda literatür ile benzer şekilde anlamlı oranda otoantikor pozitifliği saptanmıştır. 2. Kronik hepatit C'li hastalarımızda prolaktin değerleri kontrollere göre anlamlı farklılık göstermemekle beraber growth hormon ve insülin benzeri growth faktör-1 düzeylerinin anlamlı olarak yüksek bulunması kronik C infeksiyonu sırasında görülen immünolojik anormalliklerle growth ve laktojenik hormon ailesi arasında ilişki olabileceğini düşündürtmektedir. 'T \P >' ti ı7-CQ~*7S'fi%ıir*l,: -:.
Behçet hastalığında doku faktörü yolu inhibitörü ve diğer hemostaz faktörlerinin değerlendirilmesi
Ven duvarlarının inflamasyonu, endotelyum fonksiyon bozukluğu ve hasarıyla karekterize vaskülit, Behçet hastalığının patogenezinden sorumlu tutulmaktadır. Doku faktörü yolu inhibitörü(TFPI) hemostazda hayati bir rol oynayan kunitz tipi bir proteinaz inhibitörüdür ve primer olarak vasküler endotelde sentezlenir. Bu çalışmada plazma total TFPI ve diğer bazı koagulasyon ve fibrinolitik sistem parametreleri(Antifosfolipid antikorlar:AFA, protein C ve S, von Willebrand faktörAg, plazminojen, plazminojen aktivatör inhibitör-1 ve doku plazminojen aktivatörü) 30 Behçet hastasında ve 15 kontrolde sandwich elısa metoduyla çalışıldı. TFPI düzeyleri Behçet grubunda(119±57.5) kontrol grubuna göre(74.8±31.5) anlamlı olarak daha yüksek bulundu(p<0.009). Ayrıca aktif hastalığı olan hastaların(n:16) TFPI düzeyleri(139±55) ile aktif olmayan(n:14) hastaların TFPI düzeyleri(96±53) arasında istatistiki olarak anlamlı fark bulundu(p<0.03). Hasta ve kontrol grubu arasında diğer parametreler yönünden istatistiki olarak anlamlı fark saptanmadı. Artmış TFPI düzeyleri tromboza eğilimle karakterize diğer hastalıklarda olduğu gibi defansif bir mekanizmayı yansıtabileceği gibi, hastalık aktivitesini gösteren bir parametre de olabilir, ileriki çalışmalarda Behçet hasatlığında TFPI' nin rolü açıkça belirlendikten sonra, TFPI' nin Behçet hastalığında görülen trombozun tedavisinde kullanılması gündeme gelebilir.
İnsan multiple myeloma vakları, NS1 ve SP2 fare myeloma hücre dizilerinde metilprednisolon'un doza bağlı etkileri
Normal ve preeklamptik gebelerde plazma ve idrar nitrik oksit düzeyleri
Malnütrisyonu olan siroz hastalarında enteral nütrisyon etkinliğini değerlendirmede hand grip, subjective global değerlendirme veantropometrik ölçümlerin karşılaştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Siroz hastalarında malnütrisyonu değerlendirmek için birtakım değerlendirme yöntemleri önerilmektedir. Bu tez çalışmasında, malnütrisyon nedeniyle oral supleman tedavisi başlanan siroz hastalarında antropometrik ölçümler, subjektif global değerlendirme ve hand grip testlerinin nütrisyon durumundaki değişimi göstermede ne kadar uyumlu olduklarını araştırmayı amaçladık. YÖNTEM: 2022 Haziran ile Aralık ayları arası gastroenteroloji polikliniğine başvuran siroz tanısı alan hastalar tarandı. Malnütrisyon durumları NRS-2002, RFHNPT veya SGA testlerine göre belirlendi ve besin tüketim kayıtları alındı. Alması gereken kalori 35 kcal/kg/gün olacak şekilde nütrisyon ürünü verildi. Hastaların VKI, hang grip (HG), triceps deri kıvrım kalınlığı (TST), subscapular deri kıvrım kalınlığı (SST), üst orta kol çevresi (MAC) ölçümleri başlangıçta ve 8 haftalık tedavi takibi sonrasında kaydedildi. Tedavi sonrası nütrisyon risk skorları da tekrar değerlendirilerek başlangıç ve sekizinci haftadaki veriler analiz edildi. BULGULAR: Çalışmamızda malnütrisyonu olan siroz tanılı 30 hasta 14'ü kadın (%46,7) ve 16'si erkek (%53,3) olarak saptandı. Hastaların yaş aralığı 42,0-87,0, ortalama yaşı 65,0±12,1 idi. SGA' ya göre hastaların %13,3'u ağır düzeyde, %36,7'si orta düzeyde, % 46,7'si hafif düzeyde malnütrisyonda idi. Tedavi sonrası NRS-2002, RFH-NPT ve SGA skorları tedavi öncesine göre anlamlı (p < 0,05) azalma gösterdi. Tedavi sonrası HG, TST ölçümleri tedavi öncesine göre anlamlı (p < 0,05) artış gösterirdi. Tedavi sonrası ve tedavi ile yaşanan değişimde SGA ve RFH-NPT arasında uyum iyi düzeyde saptandı (sırasıyla; Kappa: 0,879/ p=0,000, τb =0,856/ p=0,000). Tedavis sonrası TST diğer MAC ve SST ile orta düzeyde pozitif ilişkili idi. (sırasıyla; r=0,612, r=0,557). HG ile diğer antropometrik ölçümler ve nütrisyon risk skorları arasında uyum zayıf idi. SONUÇ: Tedavi etkinliğini takip etmede nutrisyon değerlendirme araçlarından SGA ve RFH-NPT en uyumlu araçlar olarak gözükmektedir. Antropometrik ölçümler arasında TST erken değerlendirmede uyumlu bir araç olarak önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Hand grip, Karaciğer siroz, Malnütrisyon, Sübjektif global değerlendirme
Akut biliyer pankreatitli hastalarda koledok taşı tahmini için esge ve asge kılavuzları ne kadar değerlidir?
GİRİŞ VE AMAÇ: ERCP' nin akut biliyer pankreatitte kullanımı genellikle koledokolithiazisin tedavisi durumunda olur. Ancak bu hastalardaki ERCP endikasyonları halen tartışmalıdır. Bu çalışmanın amacı biliyer pankreatit tanısı ile yatırılan hastalarda ASGE ve ESGE kılavuzlarının koledok taşını tahmin etme değerliliğini ortaya koymaktır. YÖNTEM: Çalışmamızda Ocak 2014 ile Aralık 2018 arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji kliniğinde akut biliyer pankreatit tanısı ile yatırılan vakaların demografik, klinik ve laboratuvar parametreleri retrospektif olarak incelendi. BULGULAR: Çalışmada 1538 hastanın verileri analiz edildi. ASGE ve ESGE kriterlerine göre yüksek olasılık varlığının koledok taşını göstermede özgüllüğü % 96 ve % 97,5 olup ESGE'nin Pozitif prediktif değeri (PPD) değeri ASGE'ye göre bir miktar daha yüksek saptandı ( sırasıyla % 83,9 ve % 79,5). ASGE kriterlerinde yer alan T.Bilirubin >4 mg/dl ve USG' de koledok dilatasyonu kriterlerinin de eklenmesi özgüllüğü > %99 üzerine çıkarttı ve en yüksek pozitif "Likeli hood oranına (LO)" sahip kriter olarak tespit edildi (+LO:22,26). ASGE ve ESGE kriterlerine göre orta olasılık varlığının özgüllüğü % 40 civarında olmakla beraber; orta olasılık kriterleri içerisinde yer alan anormal KCFT ve USG'de koledok dilatasyonunun aynı anda olması hem ASGE hem de ESGE'de özgüllüğü iki katına çıkarmaktadır (sırasıyla % 98,6 ve % 95,4). SONUÇ: Sonuç olarak biliyer pankreatit hastalarında elektif ERCP için ASGE ve ESGE'nin yüksek olasılık kriterlerinin kullanılmasının uygun hastanın işleme alınması açısından faydalı olduğu tespit edilmiştir. Özellikle USG'de tespit edilen koledok dilatasyonuna eşlik eden sarılık ve/veya KCFT yüksekliği koledok taşı tahmini açısından yüksek özgüllüğe sahiptir. Anahtar Kelimeler: Akut Pankreatit, ASGE, ERCP, ESGE, Koledok çapı
Dahiliye yoğun bakım ünitesinde yatan hastaların retrospektif analizi ve mortaliteyi etkileyen faktörlerin incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Araştırmamızda, iç hastalıkları kliniğinde takip ve tedavileri yoğun bakım ünitesinde yapılan hastaların retrospektif analizi yapılarak mortalite ile ilişkili olabilecek parametrelerin belirlenmesi hedeflendi. GEREÇ VE YÖNTEM: Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi (SEAH) dahiliye YBÜ' nde 2020-2021 yılları arasında yatışı olan 230 hastaya ait veriler retrospektif yöntemle araştırıldı. Veriler; hastane otomasyon sistemi, hasta epikrizleri, arşiv dosyaları, sağlık bakanlığı e-nabız bilgi sisteminden elde edildi. Yoğun bakımdan taburcu olan ve Ex olan hastaların yatış tanıları, yatış anında bakılan laboratuvar parametreleri, yatış anındaki prognostik skorlama sistemleri, eşlik eden komorbid hastalıkları, takiplerinde gelişen komplikasyonlar incelendi ve karşılaştırıldı. BULGULAR: Çalışmamızda 230 hastanın %37,3' ü (n=86) yoğun bakım ünitesinde vefat ettiği belirlendi. Tek değişkenli modelde mortalite düzeyleri yüksek olan hastalarda yaş, platelet, lenfosit, albümin, crp, ferritin, kreatinin, prokalsitonin, üre, laktat, apache, saps ve sofa skorları, gks, sepsis, kby, hbv, malignite, nefes darlığı, entübasyon, inotrop, kültürde üreme, takipte aby, acil rrt ihtiyacı, yatış süresi parametrelerinde anlamlı (p<0,05) sonuçlar gözlenmiştir. SONUÇ: Çalışmamızda yoğun bakım ünitemizde takibi yapılan ve mortal – nonmortal seyreden hastaların parametreleri karşılaştırılmış olup literatür ile benzer sonuçlar tespit edilmiştir. Hastaların demografik özelliklerinin, yatış tanılarının, komorbid hastalıklarının ve bazı laboratuvar değerlerinin mortaliteyi öngörmede anlamlı sonuçlar verdiği saptamıştır. Yoğun bakım ünitelerinde mortaliteyi azaltmaya yönelik olarak daha kapsamlı çalışmalara ve yoğun bakım ünitelerinin kalite standartlarını arttırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: yoğun bakım ve mortalite, skorlama yöntemleri
Asiti olan siroz hastalarında beslenmeye oral destek ürünlerinin eklenmesinin asit protein ve kompleman içeriğine etkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Siroz tanılı asit gelişmiş hastalarda beslenmeye oral beslenme takviyelerinin eklenmesinin asit protein ve kompleman düzeylerine ve spontan bakteriyel peritonit gelişimine etkisinin belirlenmesi amaçlandı. YÖNTEM: Ocak-Ağustos 2022 ayları arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji polikliniğine başvuran veya Gastroenteroloji servisinde yatışı olan siroz tanılı hastalar tarandı. Bu hastalardan nutrisyon polikliniğine yönlendirilen ve 30-35 kcal/kg/gün diyet veya 30-35 kcal/kg/gün diyet ve oral besin takviyesi başlanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların antropometrik ölçümleri; SGA, NRS-2002, RFH-NPT, MAC, TST, SST, HG testleri ve boy, ağırlık ve VKİ ölçümleri yapılarak kaydedildi. Parasentez yapılarak asit asit C3, C4, total protein ve albümin düzeyleri ölçüldü. Başlangıç ve 8. haftaki verileri analiz edildi. BULGULAR: Hastaların 11'i (%47,8) erkek, 12'si (%52,2) kadın olmak üzere toplam 23 hasta dahil edildi. Hastaların yaşı 66,6±9,9'du. Hastaların 6'sında (%26,1) orta ve 17'sinde (%73,9) ileri derece asit vardı. Enteral nütrisyon grubunda 12 (%52,2) hasta, standart diyet grubunda 11 (%47,8) hasta vardı 6 aylık süreçte12 hastada SBP gelişti. Enteral nütrisyon alan hastalarda tedavi sonunda NRS-2002, RFH-NPT, SGA puanlarında başlangıca göre anlamlı düşüş mevcuttu. HG, MAC, TST ve SST ölçümlerinde gruplar arasında ve grup içinde tedavi sonrası değerlerde tedavi öncesine göre anlamlı değişiklik gözlenmedi. Asit total protein, C3 ve C4 değerlerinde gruplar arasında grup içinde tedavi sonrası değerlerde tedavi öncesine göre anlamlı değişiklik gözlenmedi. Tedavi sonunda standart diyet grubunda asit albümin değeri başlangıca göre anlamlı düşüş (p<0,05) gösterdi ve bu düşüş enteral nütrisyon grubundaki albümin değişimine göre de anlamlı farklılık (p<0,05) göstermekteydi. SBP gelişimi açısından gruplar arasında fark yoktu. SONUÇ: Sonuç olarak çalışmamızda enteral nütrisyon alan grupta asit kompleman düzeylerinde artış olmasına rağmen anlamlı fark oluşturacak bir artış izlenmemiştir. Enteral nütrisyonun SBP gelişimi açısından etkinliği gözlenmemiştir. Bu konuda yapılacak daha çok hasta ve daha uzun takip süresi olan çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Asit, kompleman, nütrisyon, siroz, spontan bakteriyel peritonit
Asemptomatik pankreatik walled off nekrozların doğal seyri
GİRİŞ VE AMAÇ: Walled-off nekroz (WON) akut pankreatitin lokal komplikasyonlarından birisidir. Bu çalışmanın amacı akut pankreatit sonrası WON gelişen asemptomatik hastalarda, WON'un uzun süreli takibi esnasındaki doğal seyrinin belirlenmesidir. YÖNTEM: Haziran 2016-Aralık 2019 tarihleri arasında akut pankreatit tanısı ile takip edilen 1173 hasta içerisinden takipte WON gelişen 46 (%3,9) hastanın dosya kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların bazal demografik özellikleri, pankreatitin etiyolojisi, şiddeti, nekrozun lokalizasyonu ve miktarı (%) belirlendi. WON'un tanı tarihi ve tanı anındaki bazal bulguları (lezyon sayısı, boyutu, yerleşim yeri, duvar kalınlığı, varsa pankreatik kanal kopması) kaydedildi. Takip görüntüleri radyolog tarafından değerlendirilerek WON boyutundaki değişiklikler ve sonlanımı (regresyon, sabit kalma veya progresyon) ile hastalarda takip süreleri boyunca WON'a bağlı gelişen semptom/komplikasyonlar belirlendi. Sonuçlar anlamlılık; p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. BULGULAR: WON gelişen 46 hastanın 4 tanesi yetersiz takip bulguları sebebiyle, 9 tanesi tanı anında drenaj işlemi uygulanmış olması nedeniyle, 2 hasta da drenaj dahi yapılamadan kaybedilmiş olduğu için çalışma dışı bırakıldı. Toplam 31 hastanın ortalama 25,20±17.40 ay süre ile takibinde, 10 hastada (%32.3) (ortalama 122,5±152,5 gün içerisinde) girişimsel müdahale gerekirken (Grup 1), 21 hasta (%67.7) girişim gerektirmeden takip edildi (Grup 2). 6 hasta bası semptomları nedeniyle, 3 hasta da enfekte WON şüphesiyle drenaj işlemine alındı. Bir hastaya WON içerisinde tespit edilen splenik arter anevrizması nedeniyle embolizasyon uygulaması yapıldı, ancak drenaj işlemi uygulanmadı. Drenaj uygulaması beş hastada endoskopik, 3 hastada perkütan, 1 hastada ise cerrahi olarak uygulandı. Grup 1'de biliyer etiyoloji anlamlı olarak daha ön planda idi (%90,0 vs %47,6, p<0,050). Takiplerde drenaj gerektiren hastalarda WON içi nekroz oranı (%68,50±28,50 vs %38,10±%26,90, p<0,05) ve başlangıç WON boyutu (125,90±46,60 vs 89,30±45,00 mm, p<0,05) anlamlı olarak fazla saptandı. SONUÇ: Asemptomatik WON'lu hastalar, yakın ve düzenli takip ile konservatif olarak yönetilebilir. Elde edilen bulgular daha büyük randomize çalışmalarla doğrulanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Akut nekrotik koleksiyon, doğal seyir, endoskopik drenaj, nekroz, pankreatit, walled-off nekroz.
Palyatif bakım biriminde yatan hastaların verilerinin retrospektif analizi
GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızda takip ve tedavileri palyatif bakım servisinde yapılan hastaların retrospektif analizi yapılarak klinik ve demografik özelliklerini, palyatif servise yatış sayılarını, yatış nedenleri, malignite ile ilişkilerini, nütrisyon desteği ihtiyaçları ve hangi yolla sağlandığı, hastalık nedenli ortaya çıkan semptomları ve buna yönelik tedavilerini ayrıntılı bir şekilde incelemeyi amaçlamıştır. Elde edilen verilerin mortalite, malignite ve nütrisyon ile ayrıntılı karşılaştırılması hedeflenmiştir. GEREÇ VE YÖNTEM: Retrospektif yapılan bu çalışmada, 01.01.2020 - 01.01.2022tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Palyatif Bakım Servisi'nde takip edilen 202 hastanın, Hastane Bilgi Sistemi kayıtlarının incelenmesiyle elde edilmiştir. Bu zaman aralığında yatan hastalara ait yaş, cinsiyet, hastanede yatış süresi, malignite varlığı, komorbid hastalıkları, hastanın palyatif servise devir alındığı yer ve taburculuk durumu, ağrı varlığı, var ise ağrısının tedavi şekli, beslenme durumu, nütrisyon ihtiyacı var ise hangi yolla gerçekleştiği, mortalite durumu, ECOG performansı, hemogram değerleri, potasyum, sodyum, kalsiyum, fosfor, albümin, prealbümin değerleri, böbrek fonksiyon değerleri, karaciğer fonksiyon değerleri, tiroid fonksiyon değerleri,enfeksiyon parametreleri, B12 vitamini, folat, ferritin değerleri incelendi. BULGULAR: Çalışmamızda 106'sı erkek (%52,5) ve 96'sı kadın (%47,5) olmak üzere toplam 202 hasta alındı. Tedavi gören hastaların serviste yatış süresi ortalama 12 gün olarak hesaplandı. Araştırmaya katılan 106 (%52,5) hastanın maligniteye sahip olduğu, 51 (%25,2) hastanın öldüğü, 85 (%42,1) hastanın taburcu edildiği, 46 (% 22,8) hastanın yoğun bakıma alındığı belirlendi.Tek değişkenli modelde mortalite düzeyleri yüksek olan hastalarda malignite oranı, SVO ve demans oranı, parenteral nutrisyon oranı, ağrı varlığı, fizyoterapi alan hastaların oranı, ECOG skoru anlamlı parametrelerinde anlamlı (p<0,05) sonuçlar gözlenmiştir. Malignitesi olan ve olmayan gruplar karşılaştırıldığında hastaların yaşı, erkek cinsiyet olmaları, HT, KAH, KKY, Periferik damar hastalığı varlığı açısından anlamlı (p<0,05) sonuçlar elde edilmiştir. SONUÇ: Yaşlanma, malignite ve benzeri nedenlerle palyatif bakım ünitelerine ihtiyaç,önemli oranda artmakta olup yapılan çalışma, tek merkez esas alınarak sonuçlandırılmıştır. Anahtar kelimeler:Kanser,mortalite, nütrisyon, palyatif bakım, semptom
Evre-4 kolon kanseri hastalarında nötrofil/albümin oranının prognostik değeri
GİRİŞ ve AMAÇ: Kolon kanseri kalıtsal veya sporadik olarak ortaya çıkabilen önemli bir sağlık sorunudur. Tüm dünyada kadınlarda meme kanseri, erkeklerde prostat kanseri sonrası prevalans olarak 2. sıradadır. Bu çalışmanın hedefi, kolon kanseri tanısı almış hastaların tanı anındaki nötrofil/albümin oranlarının(NAR) prognoz ile bir ilişkisi olup olmadığını saptamaktır. YÖNTEM: Çalışmaya Mart 2006 - Haziran 2018 tarihleri arasında kolon kanseri tanısı alan, 18 yaşından büyük, 140 evre-IV kolon kanseri hastası dahil edilmiştir. Hastaların demografik verileri; yaş, cinsiyet, tümör yerleşimi, metastaz yerleri, kemoterapi bilgileri, surveyleri, tanı anındaki hemogram ve biyokimya parametrelerine ulaşılmıştır. Hastaların tanı anındaki nötrofil ve albümin değerlerinden nötrofil sayısı ve albümin değerleri birbirine oranlanarak nötrofil/albümin oranı bulunmuştur. BULGULAR: NAR değerlerine göre progrese olan ve olmayan hastaların ayrımında NAR değerinin anlamlı [Eğri altı alan 0,645 (0,543-0,748] etkinliği gözlenmiştir. NAR -2,2 cut-off değerinde progresyon olan ve olmayan hastaları ayırmada duyarlılık % 60,7, pozitif kestirim % 75,0, özgüllük % 64,7, negatif kestirim % 48,5'ti. Yine beklenen sağkalıma göre NAR >2,2 olan grupta %95 güven aralığı ile 16,8- 23,2(ortalama 20,0) ay öngörülen sağkalım süresi NAR <2,2 olan grupta 24,6- 33,2(ortalama 28,9) ay öngörülen sağkalım olan gruptan anlamlı (p < 0,05) olarak daha düşük saptandı. SONUÇ: Evre-IV kolon kanseri hastalarının dahil edildiği bu çalışmada NAR değeri yüksek çıkan hastalar kötü prognoz ve kısa sağkalım ile ilişkilendirilmiştir. Fakat NAR değerinin evre-4 kolon kanseri hastalarında prognostik bir biyobelirteç olduğu konusunda kesin bir kanıya varabilmek için çok merkezli, daha geniş hasta grubunun olduğu ve NAR değeri dışında örneklemin daha homojen dağıtıldığı çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu düşünmekteyiz.
Primer ve sekonder sjögren sendromlu hastalarda otonom semptom ciddiyetinin değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada primer ve sekonder sjögren sendromu hastalarında otonomik disfonksiyon değerlendirilmiştir. Otonomik disfonksiyona sebep olabilecek nedenler ve bunların laboratuvar ve klinik sonuçları araştırılmıştır. YÖNTEM: Bu araştırmaya primer veya sekonder sjögren sendromu olan Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Romatoloji bölümüne Ocak 2018 – Nisan 2022 tarihleri arasında başvuran, sjögren sendromu tanılı, tanı anında 18 yaş ve üzerinde olan hastalar dahil edilmiştir. Otonomik disfonksiyonun değerlendirilmesi için Karma otonomik semptom ölçeği skoru anketi COMPASS-31 kullanıldı. Hastaların kliniği, kandaki biyokimyasal ve mikrobiyolojik parametreleri ile COMPASS-31 skoru arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. BULGULAR: Primer sjögrende ortalama COMPASS skoru 27,1 ve sekonder sjögren sendromlu hastalarda ise 28 olarak bulunmuştur ve otonom disfonksiyon şiddeti açısından anlamlı (p>0,05) farklılığa rastlanmamıştır. Çalışmamızda COMPASS-31 ölçeğinde romatoid faktörün etki değeri ile sjögren sendromunda otonom disfonksiyon düzeyi arasında ilişki araştırılmıştır ve gruplar arasında anlamlı (p>0,05) farklılığa rastlanmamıştır. Primer sjögren ile takipli hastalarda COMPASS >25 grubunda lökosit ve trombosit değeri COMPASS>25 olan hastalar ile karşılaştırıldığında anlamlı (p<0,05) olarak daha yüksek tespit edilmiştir. Primer sjogren ile takipli hastalarda Compass <25 ve Compass > 25 grupları arasında hidroksiklorokin kullanım oranı için anlamlı (p>0,05) farklılık bulunmamıştır. SONUÇ: Primer ve sekonder sjögren sendromlu hastaların değerlendirilmesinde COMPASS-31 semptom skorlamasına göre otonom disfonksiyon şiddeti açısından anlamlı farklılık bulunmamıştır. Romatoid faktör düzeyi sjögren sendromlu hastalarda otonom disfonkisyonun takibi ve şiddetinin değerlendirilmesi için yol gösterici bulunmamıştır. Platelet ve lökosit düzeylerinin yükselmesi primer sjögren sendromlu hastalarda otonomik disfonksiyonu şiddetlendirdiği görülmüştür. Tedavide hidroksiklorokin kullanımının otonom disfonksiyon şiddetini değiştirmediği bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Compass 31 testi, otonomik disfonksiyon, sjögren sendromu
Tiroid nodülü olan adrenal insidentaloma hastalarında prediyabet, diyabet sıklığı ve plazma aterojenite indeksi gibi metabolik parametrelerin değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada tiroid nodülü olan adrenal insidentaloma hastalarında prediyabet, diyabet sıklığı ve plazma aterojenite indeksi gibi metabolik parametrelerin değerlendirilmesi araştırılmaktadır. Bu çalışmada tiroid nodülü- adrenal insidentaloma birlikteliğinin günümüz toplumunda görülme sıklığı artarak devam eden diyabet, hipertansiyon, metabolik sendrom gibi hastalıklarla ilişkisini ortaya koymayı amaçlamıştır. YÖNTEM: Bu çalışma Sakarya Üniversitesi EAH Endokrinoloji polikliniğine 01.01.2013-30.05.2023 tarihleri arasında başvuran, 18 yaş ve üzeri olan ve gebe olmayan hem tiroid bezinde nodülü olan hemde adrenal bezde insidentaloma saptanmış olan 107 hasta dahil edilerek retrospektif olarak yapılmıştır. Hastaların adrenal kitlesinin lokalizasyonu (sağ-sol), maksimum çapı (cm cinsinden), MR veya BT ye göre natürü (benign-malign) ve laboratuar sonuçlarına göre fonksiyonel olup olmadığı (cushing, subklinik cushing, hiperaldosteronizm, hiperandrojenizm-DHEAS yüksekliği, feokromositoma, non-fonksiyonel) belirlenmiştir. Saptanan tiroid nodüllerinin lokalizasyonu, sayısı en büyük nodülün maksimum çapı ve tiroid fonksiyon testleri, açlık kan şekeri, hemoglobin a1c, kreatinin, ALT, Trigliserid, HDL, LDL değerleri hastanemiz otomasyon sisteminden elde edilmiştir. BULGULAR: Çalışmamızda tiroid nodülü-adrenal insidentaloma birlikteliği olan hastalarda yaş ortalaması 59,3 ve %78'i kadın olarak bulunmuştur. Hastalarda %73,8 hipertansiyon ve %25,2 oranda diyabet ile birliktelik saptanmıştır. Hastalardaki insidentalomaların %86'sı non-fonksiyonel, %9,3'ü subklinik cushing, %3,7'si feokromositoma, %0,9'u da primer hiperaldosteronizm olarak tespit edilmiştir. Tiroid nodül hacmi ile açlık kan şekeri ve hba1c değerleri arasında pozitif korelasyon saptanırken adrenal tümör büyüklüğü ile tiroid nodül hacmi arasında ve incelenen metabolik parametreler ile anlamlı ilişki saptanamamıştır. SONUÇ: Çalışmamız, adrenal insidentaloma-tiroid nodülü birlikteliği olan hastalarda obezite, diyabet, hipertansiyon ve metabolik sendromun sık görüldüğünü bir kez daha ortaya koymuştur. Metabolik sendrom ve bileşenlerinin görülme yaşının erken olduğu gösterilmiştir. Adrenal insidentaloma-tiroid nodülü birlikteliğinin adrenal hormonlar ve tiroid hormonu düzeylerinden bağımsız olarak hiperglisemi ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Tiroid nodülünün hacmi ve adrenal tümörün çapı ile metabolik parametreler arasında ilişki saptanmamıştır. Adrenal insidentaloma ile nodüler tiroid hastalığı arasındaki ilişkiyi aydınlatmaya yardımcı olacak daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Adrenal insidentaloma, metabolik sendrom, tiroid nodülü
Asit etiyolojisi ile Nütrisyonel Durum Kontrolü (CONUT) skoru ve Prognostik Nütrisyonel İndeks (PNİ) ilişkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Asit etiyolojisini saptayabilmek hastanın kliniği ile ilgili gidişatı öngörmede ve tedavi planı oluşturmada önemli katkı sağlar. Bu çalışmanın hedefi asit etiyolojisi ile Nütrisyonel Durum Kontrolü (CONUT) ve Prognostik Nütrisyonel İndeks (PNİ) arasındaki ilişkiyi incelemektir. YÖNTEM: Ocak 2021-Haziran 2023 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Kliniği yataklı servisinde asit etiyolojisi saptamak amacıyla takip edilen hastaların serum asit albumin gradiyenti (SAAG), CONUT ve PNİ hesaplandı ve hastalar iki gruba ayrıldı. Bu hastaların demografik verileri, hemogram ve biyokimya parametreleri ile asit sıvısında hücre sayımı, biyokimya ve sitoloji sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya 52 kadın, 39 erkek toplam 91 hasta dahil edilmiştir. Hastaların ortalama yaşı 67,0±12,1'dir. Hastalarda asit etiyolojisi olarak 57'sinde (%62,6) siroz, 20'sinde (%22,0) malignite, 8'inde (%8,8) kardiyak nedenler, 6'sında (%6,6) diğer sebeplere bağlı asit bulunmaktadır. CONUT skoru ≥6 olan grupta sirotik asit oranı anlamlı (p<0.05) olarak yüksek, malign asit oranı anlamlı (p<0.05) olarak düşüktür. CONUT skoru ≥6 olan grupta total kolesterol, albümin, lenfosit değerleri CONUT skoru ≤5 olan gruptan anlamlı (p<0.05) olarak düşüktür. CONUT skoru ≥6 olan grupta PNİ, CONUT skoru ≤5 olan gruptan anlamlı (p<0.05) olarak düşüktür. PNİ ≥30 olan grupta sirotik asit oranı PNİ <30 olan gruptan anlamlı (p<0.05) olarak düşüktür. PNİ ≥30 olan grupta albümin, lenfosit değerleri PNİ indeks <30 olan gruptan anlamlı (p<0.05) olarak yüksekti. SONUÇ: CONUT skoru ≥6 olduğunda sirotik asit gelişme riski 3 kat artmış; CONUT skoru ≤5 olduğunda malign asit gelişme riski 3,6 kat artmış; PNİ <30 olduğunda sirotik asit gelişme riski 4,39 kat artmış bulundu. Literatürde yapılan ilk çalışma olmasından dolayı bu konuda yapılacak daha geniş kapsamlı ve daha homojen hasta grubunun olduğu çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Ülseratif kolitte endoskopik remisyonun prognoz üzerine etkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Ülseratif kolit (ÜK), rektumdan başlayıp tüm kolona yayılan, relaps ve remisyonlarla seyreden kronik inflamatuar bağırsak hastalığıdır. Ülseratif kolitte tedavi hedefi klinik ve endoskopik remisyonun sağlanmasıdır. Mayo endoskopik subskoru (MSe) 0 ve 1 remisyon olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmanın amacı klinik remisyonda olan ÜK hastalarında yapılan kolonoskopik incelemelerde MSe 0 ve 1 olanlar arasındaki prognoz, klinik relaps ve relapssız süre açısından fark olup olmadığı belirlemektir. YÖNTEM: Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji Kliniği'nde, Ocak 2009 ve Aralık 2023 arasında ÜK tanısı ile takip edilen, klinik remisyon döneminde kolonoskopik inceleme yapılan hastaların hastane sistemindeki tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelendi. Klinik remisyon aktivitesi, Parsiyel Mayo Skoru ile değerlendirildi. Endoskopik hastalık aktivitesi ise MSe kullanılarak değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya 157 hasta dahil edildi. Hastaların %42,1'i kadın ve ortalama yaşları 51,64±14,57'dir. Hastaların %37,6'sı pankolit, %40,1'i sol taraf tutulumlu kolit, %22,3'ü proktit olarak tespit edildi. Endoskopik hastalık aktivitesi hastaların %46,8'inde (n=74) MSe 1, %53,1 'inde ise MSe 0 (n=83) saptandı. Hastaların yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, hastalık süresi, hastalık yaygınlığı, sigara ve alkol kullanımı, aile öyküsü, ekstraintestinal bulgular, kullanılan ilaç tedavisini içeren demografik özellikleri benzerdi. Klinik relaps hastaların %26,5 (n=42)'sinde izlendi. Relaps oranı MSe 1 olanlarda, MSe 0 olanlara göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (sırasıyla; %40,5 vs %14,4, p=0,010). Remisyon süresi MSe 1 olan hastalarda, MSe 0 olanlardan anlamlı olarak daha kısa bulundu (sırasıyla; 29,36±16,30 ay vs 43,58±25,10 ay, p= 0,036). Yaş, cinsiyet, hastalık yaygınlığı, sigara içme durumu, başlangıçta kullanılan tedavi ve CRP değerlerinin relaps ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. SONUÇ: Çalışma sonuçları, MSe 0'ın MSe 1 ile karşılaştırıldığında anlamlı oranda düşük relaps riski ile ve uzun remisyon süresi ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu sonuçlarla ÜK hastalarında tam mukozal iyileşmenin terapötik hedef olarak göz önünde tutulması gerektiği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Klinik remisyon, Mayo skoru, ülseratif kolit.
Üst gastrointestinal sistem kanaması olan hastalarda endoskopik tedavi ihtiyacı ve yanıtı göstermede pre-endoskopik skorlama sistemlerinin geçerliliği
GİRİŞ VE AMAÇ: Üst gastrointestinal sistem (GİS) kanaması dünya genelinde hospitalizasyona en sık neden olan sindirim sistemi hastalığıdır. Klinik sonuçların tahmini ve endoskopik tedavi endikasyonu için üst GİS kanaması olan hastalarda risk sınıflaması önemlidir. Risk sınıflaması için çok sayıda skorlama sistemi geliştirilmiştir. Biz de bu çalışmamızda üst GİS kanama hastalarında pre-endoskopik skorlama sistemlerinin (mGBS, AIMS65, MAP[ASH]) özellikle endoskopik tedavi ihtiyacı ve yanıtını öngörmede değerliliğini ortaya koymaya çalıştık. YÖNTEM: Çalışmamızda Ağustos-Kasım 2022 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma hastanesi Acil servisine melena ya da hematemez ile gelen ve Üst Gastrointestinal Sitem Kanaması tanısı konularak Gastroenteroloji servisine yatırılan hastalar prospektif olarak incelenmiştir. BULGULAR: Çalışmamızın sonucunda endoskopik tedavi uygulan ve uygulanmayan hastaların pre-endoskopik skorlama sistemleri karşılaştırıldığında AIMS65, mGBS ve MAP(ASH) skorları açısından anlamlı farklılık izlenmedi. Transfüzyon ihtiyacını ön görmede pre-endoskopik skorlama sistemlerinden mGBS (AUC:0.803), MAP (ASH)( AUC:0,745) göze çarpmakta idi. Yoğun bakım ünitesi (YBÜ) ihtiyacında MAP(ASH) (AUC=0,763, p=0,001) ve AIMS65 (AUC=0,700, p<0,001) skorlamalarının tek başına belirleyici olduğu izlendi, ancak mGBS (AUC=0,592, p=0,339) tek başına belirleyici tespit edilmedi. Hospitalizasyon süresi ile MAP(ASH) ile (p=0,003) ile mGBS (p=0,010) skorları arasında pozitif yönde korelasyon olduğu izlendi. 30 günlük izlemde hiçbir hastada tekrar kanama izlenmemiş, aynı süre içerisinde mortalite gözlenmedi. SONUÇ: AIMS65 ve mGBS skorlarının yanında nispeten daha yeni olan MAP(ASH) skorlama sistemi her ne kadar endoskopi tedavi ihtiyacını öngörmede yetersiz tespit edilse de yüksek riskli hastayı tanımada yer alan parametrelerin tümünde (kan transfüzyonu ve yoğun bakım ihtiyacı, hospitalizasyon günü) güçlü bir prediktör olarak tespit edilmiştir.
İlk başvuru bulgusu metastaz olan hastaların malignite tanısı ve klinik özellikleri
GİRİŞ VE AMAÇ: Kanser metastazı kanserin ölümcüllüğünün başlıca nedenlerinden biridir. Henüz malignite tanısı olmayıp ilk başvuru bulgusu metastaz olan hastalarda primer malignite tanısının koyulması çoğu zaman zor olabilmekte ve kanser tedavisinin başlaması gecikebilmektedir. Bu çalışmanın amacı metastaz bulgusu ile yatırılan hastaların klinik verileri ve patolojik tanılarının incelenerek primer malignite tanısı için anlamlı özelliklerin ve olası öngördürücü parametrelerin belirlenmesidir. YÖNTEM: Retrospektif yapılan bu çalışmaya bilenen malignite tanısı olmayıp metastaz bulgusu ile Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Kliniği'ne 1 Haziran 2020 ile 31 Ekim 2023 tarihleri arasında yatırılarak takip edilen 280 hasta alındı. Veriler hastane bilgisayar sistemi kayıtları incelenerek elde edilmiştir. Hastalara ait başvuru semptom ve bulguları, klinik durumları, ek hastalıkları, laboratuvar parametreleri, görüntüleme bulguları ve sonunda konulan primer malignite tanı verileri kaydedilerek analiz edildi. BULGULAR: Çalışmamızdaki hastaların 112'si (%40) kadın, 168'i (%60) erkek idi. En yüksek oranda tanı koyulan maligniteler akciğer kanseri (64 hasta), mide kanseri (39 hasta), kolorektal kanser (37 hasta) ve pankreas kanseri (37 hasta) olarak bulundu. En sık görülen maligniteler diğer maligniteler ile kıyas edildiğinde akciğer kanserini öngördürücü anlamlı parametreler sigara kullanımı, hemoglobin değeri, nefes darlığı olması, beyin metastazı olması ve diyabet olmaması olarak bulundu (p<0,05). Mide kanserini öngördürücü anlamlı parametreler hemoglobin düşüklüğü, MCV düşüklüğü, albümin düşüklüğü, sodyum değeri ve kilo kaybı olması olarak saptandı (p<0,05). Kolorektal kanseri öngördürücü anlamlı parametreler MCV değeri, karaciğer metastazı olması ve gastrointestinal sistem kanaması olması olarak bulundu (p<0,05). SONUÇ: Metastaz bulgusu olan hastalarda akciğer kanseri tanısını öngördüren parametreler sigara kullanımı, hemoglobin değeri, nefes darlığı olması, beyin metastazı olması ve diyabet olmamasıdır. Hemoglobin düşüklüğü, MCV düşüklüğü, albümin düşüklüğü ve kilo kaybı olması ise mide kanseri tanısını öngördürmektedir. Karaciğer metastazı ve gastrointestinal sistem kanaması olan hastalarda kolorektal kanser düşünülmelidir.
HBA1C düzeyi %10'un üzerinde olan Tip 2 diyabetik hastalarda hedef HBA1C düzeyine ulaşma oranları ve etkileyen faktörlerin retrospektif analizi
GİRİŞ VE AMAÇ: Diabetes mellitus (DM), tam ya da kısmi insülin yokluğu; insüline dokularda gelişen dirence sekonder insülinin etkin olarak kullanılamamasına bağlı ortaya çıkan, kan glukoz yüksekliği ile seyreden, multisistemik kronik bir hastalıktır. Bu çalışmada Hba1c düzeyi 10'un üzerinde olan tip 2 diyabetik hastalarda hedef Hba1c düzeyine ulaşma, hedef glisemik regülasyon oranlarına ulaşma ve bu hedeflere ulaşmayı etkileyen faktörleri retrospektif olarak incelemeyi planladık. YÖNTEM: Bu çalışmada 1 Ocak 2022 ve 31 Aralık 2023 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim dalına bağlı diyabet polikliniğine başvuran Hba1c düzeyi 10'un üzerinde olup 3 ya da 6 ay aralıklarla en az iki kere başvurusu olan 466 tip 2 diyabet hastası hedef Hba1c düzeyine ulaşma ve glisemik regülasyon oranları ile ilgili tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelendi. Laboratuvar parametrelerinden HbA1c, kan glukozu, hemoglobin, beyaz küre (WBC), trombosit sayısı (PLT), nötrofil, üre, kreatinin, albumin, sodyum, potasyum, AST, ALT, ferritin değerleri ölçüldü. Yaş, cinsiyet gibi demografik özellikleri kaydedildi. İnsülin tedavisi verilen hastalarla insülin tedavisini kabul etmeyen sadece oral antidiyabetik tedavi alan hastaların ilk başvuru anındaki ve kontrol başvurusundaki laboratuvar parametrelerinin kıyas edilmesi planlandı. BULGULAR: Çalışmamıza diyabet polikliniğine başvuran HbA1c'si ≥ 10 üzerinde olan 466 hasta dahil edildi. Hastaların 274 tanesi insülin, 192 tanesi OAD kullanıyordu. Katılımcıların 273'ü (%58,6) kadın, 193'ü (%41,4) erkekti. OAD kullananlarda başvuru anındaki HbA1c 11.5±1.3 iken kontrolde 8.3±2.1 olarak saptanmıştır (p<0.05). İnsülin kullananlarda ise başvuru anındaki HbA1c 12±1.7 iken kontrolde 9±2 olarak saptanmıştır (p<0.05). SONUÇ: Çalışmamızda OAD kullananlarla insülin tedavisi alanlar arasındaki HbA1c düşüşü ve glisemik regülasyona ulaşma oranları benzer bulundu. Hedef HbA1c'ye (HbA1c ≤7) ulaşma oranı ise OAD kullananlarda daha yüksek bulundu. Diğer incelenen laboratuvar tetkiklerinde ise iki grup arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı.
Obezite cerrahisi olacak hastalarda preoperatif iç hastalıkları değerlendirme sonuçları
GİRİŞ VE AMAÇ: Obezite, gıda ile alınan enerjinin vücudun harcadığı enerjiden fazla olduğu, çevresel, genetik ve yaşam tarzı faktörlerinden etkilenen, vücuttaki birçok sistemi etkileyen bir hastalıktır. Sigaradan sonra en sık görülen önlenebilir ölüm nedenidir. Obezitenin görülme sıklığı yıllar içinde artmıştır. Etkilediği sistemlerle çok yüksek oranda mortalite ve morbiditeye neden olduğu için tedavisi büyük önem taşımaktadır. Tedavide yaşam değişikliği, diyet, egzersiz, farmakoterapi ve cerrahi işlemler yer almaktadır. Bu çalışmanın amacı bariatrik cerrahi geçirecek hastalarda ameliyat öncesi dahiliye değerlendirmesinin sonuçlarını araştırmaktır. YÖNTEM: Retrospektif yapılan bu çalışmaya obezite cerrahisi olmaya uygun kriterlere sahip Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Kliniği Obezite Polikliniğine 1 Ocak 2024 ile 31 Ağustos 2024 tarihleri arasında başvuran 246 hasta alındı. Veriler hastane bilgisayar sistemi kayıtları incelenerek elde edilmiştir. Hastalara ait başvuru laboratuvar parametreleri, ek hastalıkları, kullandıkları kilo vermede kullanılan ilaçları, görüntüleme bulguları ve endoskopi sonuçları kaydedilerek analiz edildi. BULGULAR: Çalışmamızdaki hastaları 64'ü (%26,01) erkek, 182'si (%73,98) kadın idi. Hastaların ortalama VKİ 45,82 kg/m2 idi. Hastaların ortalama bel çevresi 129,03 cm idi. Çalışmamızdaki hastaların 70'i (%28,5) hipertansiyon, 195'inde (%79,2) hepatosteatoz, 64'ü (%26,0) diyabet tanıları mevcuttu. Obezite cerrahisi olacak hepatosteatozu olan hastalarda olmayanlara göre safra kesesi taşı olma ihtimalinin yüksek olduğu saptandı (p<0,01). Ancak hepatosteatozu olan hastalarda olmayanlara göre hipotiroidi, PCOS, OSAS, hipertansiyon görülme sıklığı arasındaki ilişkide istatistiksel olarak anlamlılık saptanmadı. Obez hastalarda safra kesesi taşı görülme sıklığının obezite evresi ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gösterdiği bulunmuştur (p:0,013). SONUÇ: Obezite cerrahisi olacak hastalarda yapılan inceleme ile safra kesesi taşı, hepatosteatoz, dislipidemi görülme sıklığı ve obezitenin evresi ile de orantılı olduğunu öngörmekteyiz.
Rutin hemodiyaliz ve periton diyalizi hastalarında monosit/hdl oranı karşılaştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Kronik böbrek yetmezliği böbrek fonksiyonlarının kalıcı kaybı ile karakterize,tedavisinde RRT lerinin kullanıldığı, inflamasyon ve oksidatif stres ile seyreden bir süreçtir. RRT alan hastalarda inflamasyon kardiyovasküler mortalite ile yakın bir ilişki içerisindedir. Son dönemde MHO nın yeni bir inflamasyon belirteci olabileceği ve kardiyovasküler mortalite ile ilişkili olabileceği gösterilmiştir. Bu çalışmadaki amaç RRT olarak HD ve PD tedavisi alan hastalarda MHO nın karşılaştırlmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nefroloji Kliniğinde son dönem böbrek yetmezliği tanısı (SDBY) ile RRT alan 47 hasta dahil edildi. Hastalar HD tedavisi uygulanan ve PD uygulananlar olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Hastalardan en az 3 ay ara ile bakılan mutlak monosit sayısı ve HDL kolesterol ortalamaları alındı. MHO 2 grup arasında karşılaştırıldı. Verilerin analizinde İBM SPSS Statistics 22.0 (IBM Corp., NY, USA) paket programı kullanıldı. Tüm p değerleri çift yönlü olup p ≤ 0,05 olan değerler istatistiksel açıdan anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Çalışmaya alınan hastaların demografik verileri incelendiğinde PD ve HD hastalarının medyan yaşları ve cinsiyet dağılımları benzerdi (p>0,05). HD ve PD hastalarında KBY etyolojisi açısından bir fark bulunmadı (p>0,05). Hastaların tam kan sayımları karşılaştırıldığında MCV HD grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu. (p: 0,025). Diğer hemogram parametreleri her iki hasta grubunda benzer bulundu. Lipid parametreleri karşılaştırıldığında HDL kolesterol PD grubunda istatistiksel açıdan anlamlı şekilde yüksek bulundu (p: 0,036). Diğer lipid parametreleri arasında anlamlı bir farklılık görülmedi. Monosit/HDL kolesterol oranı HD hastalarında istatistiksel açıdan anlamlı şekilde yüksek bulundu (p: 0,028 ). SONUÇ: HD hastalarında PD hastalarına göre monosit/HDL-kolesterol oranı anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Klasik ateroskleroz risk faktörlerinin benzer olduğu iki grup arasında MHO nın farklı bulunması bu parametrenin ateroskleroz gelişimi ve progresyonuna katkıda bulunabileceği düşünüldü.Bu çalışma RRT leri arasında MHO nın karşılaştıran ilk literatür çalışması olması nedeni ile önem arz etmektedir.
Tiroid fonksiyon bozukluğu ve vitamin D eksikliğinin tip 2 diabetes mellituslu hastalarda kan şeker regülasyonu üzerindeki rolü
GİRİŞ VE AMAÇ: D vitamini vücutta hayati fonksiyonları olan bir hormondur. D vitamini eksikliği kas-iskelet hastalıklarına yol açmakla birlikte pek çok sistemik hastalık ile ilişkilendirilmiştir. Tiroid disfonksiyonları da tip 2 DM'a sık eşlik eden endokrinopatilerdendir. Tip 2 DM'da HbA1c, açlık kan glukozu ve tokluk kan glukozu tetkik edilerek glisemik durum değerlendirilir. Biz bu çalışmada tip 2 DM hastaları arasında D vitaminin değerlerinde eksiklik olanlarına verilen replasman tedavisi sonrası 3. ay ve 6. ay açlık/tokluk kan glukoz değerlerini ve HbA1c değerlerini retrospektif inceleyerek replasman tedavisinin diyabet regülasyonunda olan rolünü ortaya koymayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Afyon Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde etik kurul onayı alındıktan sonra 2015-2019 yılları arasında İç Hastalıkları Polikliniğine başvuran tip 2 DM hastaları retrospektif olarak değerlendirildi. Bu hastalardan 0. 3. ve 6. ay rutin kontrolüne gelen ve 25(OH)D vitamini, serbest T4, serbest T3, TSH, HbA1c aynı anda bakılan 263 hasta çalışmaya dahil edildi. İlk başvurusunda D vitamini eksikliği olup D vitamini tedavisi alanların ve başvuru anında tiroid disfonksiyonu olup tedavi alarak ötiroid olanların glisemik durumları HbA1c, açlık kan glukoz ve tokluk kan glukoz ölçümleri ile değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 57,9±11,6 idi. D vitamini eksikliği tedavisi alarak D vitamini normal düzeye gelen hastaların 3. ay kontrollerinde HbA1c'de başlangıca göre azalma saptandı. (%7,19±1,9 %6,97±1,8, p=0,023) D vitamini tedavisi sonrası 0. ve 3. ay açlık kan glukozu ve tokluk kan glukoz değerleri karşılaştırıldığında anlamlı farklılık saptanmadı (sırasıyla p=0,063, p=0,36). Başlangıç, 3. ay ve 6. ay kontrolleri değerlendirildiğinde D vitamini tedavisiyle HbA1c, açlık kan glukozunda anlamlı değişim görülmedi (p=0,053 p=0,49). 3. ay kontrollerinde D vitamini ile açlık kan glukozu ve HbA1c arasında negatif korelasyon (sırasıyla r=-0,353 p<0,001, r=-0,23 p=0,016) 6. ay kontrollerinde tokluk kan glukozu ile D vitamini arasında 75 negatif korelasyon saptandı (r=-0,79 p=0,004). Hipotiroidi tedavisi alan hastaların 3. ayda ötiroid olması ile HbA1c, açlık kan glukozu ve tokluk kan glukoz değerleri karşılaştırıldığında anlamlı farklılık saptanmadı (sırasıyla p=0,202 p=0,14 p=0,72). TARTIŞMA: Daha önce D vitamini ile birçok hastalık arasında ilişki saptanmıştır. Biz bu çalışmada D vitamini tedavisi ile tip 2 DM hastalarında 3. ayda HbA1c'de anlamlı bir düşüş olduğunu saptarken; bu hastalarda 3. ay D vitamini değerleri ile HbA1c değerleri arasında negatif bir korelasyon olduğunu da saptadık. D vitamini ile glisemik parametreler arasında saptadığımız negatif korelasyon literatür ile uyumlu olup; D vitamininin diyabet regülasyonuna olumlu katkı sağladığını desteklemektedir. 6. ay HbA1c değerlerinde ise anlamlı farlılık saptanmamış olup; örneklem sayımızın az olması bunu açıklayabilir. Tip 2 DM bulunan hastalara tiroid disfonksiyonu eşlik edebilen endokrinopatilerdendir. Literatürde hipotiroidinin ve hipertiroidinin glisemik parametrelere olan etkileri ile ilgili birçok çalışma vardır. Bizde tiroid disfonksiyonu olan tip 2 DM hastalarında tedavi ile glisemik parametrelerin değişimini göstermeyi amaçladık. Ancak DM hastalarının 3 aylık rutin kontrollerine düzenli gelmeyişi veya poliklinik şartlarında tiroid disfonksiyon sorgulamasının iyi yapılamamasından ötürü yeterli örneklem sayısına ulaşamadık. SONUÇ: Diyabetik hastalarda D vitamini düzey takibi önemlidir. D vitamini replasmanı ile kısa dönem takiplerinde diyabetik hastaların glisemik parametrelerinde iyileşme sağlanmaktadır. Ancak daha büyük hasta grubu ve D vitamini replasmanı yapılarak devam eden prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Çalışmamızın retrospektif olması, verilerin kaydedilmesindeki olası hatalar bulgularımızı etkilemiş olabilir.
Endometrium kanserli olgularda MSI (Mikrosatellit instabilite) sıklığı, klinikopatolojik özellikleri ve inflamasyon parametreleri ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Endometrium kanseri gelişmiş ülkelerde en sık görülen jinekolojik malignitedir. Kolorektal kanserlerde MSI varlığının prognostik etkisi olduğunun keşfedilmesi jinekolojik malignitelerde de araştırılmasının önünü açmıştır. MSI hatalı eşleşme tamir genlerinde mutasyon varlığında ilgili proteinlerde işlev kaybı sonucu ortaya çıkar. İnstabilite hücrede mutasyon birikimine yol açarak DNA onarımını engeller. Biz de bizim polikliniğimize başvuran endometrium kanserli olgularda MSI sıklığı ,klinikopatolojik özellikleri ve inflamasyon parametreleri ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalında 12.12.2019-12.12.2020 tarihleri arasında yapıldı. Çalışma kriterlerine uygun olan 74 olgu çalışmaya dahil edildi. Hastaların bilgilerine arşivde mevcut olan dosyalarından ulaşıldı. Hastaların verileri retrospektif olarak incelendi. MSI analizi için çalışmaya alınan hastaların tümör dokusuna ait parafin blokları Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı arşivinden çıkarıldı. Tümörlü parafin dokular literatüre uygun olarak çeşitli boyama işlemlerine tabi tutuldu. Herhangi bir nükleer boyanma varlığı pozitif ve MSS olarak değerlendirildi. Tümör hücre nukleuslarında total boyanma kaybı ise negatif ve MSI olarak değerlendirildi. Analizde IBM SPSS 22.0 kullanılmıştır, p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hastalarımızın median tanı yaşı 61 olarak hesaplandı. Olgulardan 30'u(%40,5) evre 1, 21'i(%28,4) evre 2, 14'ü(%18,9) evre 3, 9'u(%12,2) evre 4 idi. Çalışmaya dahil edilen toplam 74 hastanın 21(%28,3)'inde mikrosatellin instabilite saptandı. Bu hastalarımızın 14'ünde mlh-1/pms-2(%18,9), 3'ünde pms-2(%4,03), 2'sinde msh-2(%2,7), 1' inde msh-6/pms-2(%1,3), 1'inde msh-2/pms-2(%1,3) ekspresyon kaybı gözlendi. Olgularımızın mikrosatellit instabilitesi olan gruplarında myometrial invazyon oranları birbirinden farklı bulundu(p=0,008). Myometrial invazyonu olan 20(%27,4) olgumuzda MSI saptanırken, myometrial invazyonu olmayan hiçbir olgumuzda MSI saptanmadı. İnflamasyon parametreleri için NLR(nötrofil lenfosit oranı), SII2(sistemik immün inflamasyon indexi) parametreleri kullanıldı. NLR ve SII2 değerlerinin MSI ve MSS alt gruplarında dağılımı benzer bulundu(sırasıyla p=1,000 ve p=0,600). Olgularımızın medyan genel sağ kalım medyan(os) 17 ay olarak saptandı. Medyan hastalıksız sağ kalımı 18,5 ay olarak hesaplandı. MSS olan grupta 5 yıllık ortalama sağ kalım %73 ken, MSI olan grupta bu oranın %46 olduğu saptandı. İki grup arasında ortalama sağ kalım analizleri benzerdi(p=0,760). Sonuç: Endometrium kanserli olgularda MSI görülme sıklığını ,klinikopatolojik özellikleri ve inflamasyon parametreleri ile ilişkisini göstermeyi amaçladık. MSI tümörlü olguların özellikle myometrial invazyon ile ilişkisi olduğunu saptadık. MSI endometrial kanserli olguların muhtemel immunoterapi adayıdır.Bu sebeple patolojik olarak endometrium karsinomu tanısı almış vakalarda MSI çalışılması hastalar açısından oldukça önemlidir. Endometrium kanserli olgular için MSI durumu ve klinikopatolojik özelliklerini inceleyen daha çok olgu sayısının olduğu, çok merkezli prospektif analiz yapılan daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Periton diyalizi hastalarında sağkalımı etkileyen faktörlerin araştırılması
AMAÇ: Periton diyalizi tedavisi; son dönem böbrek yetmezliği olan hastalarda uygulanan renal replasman tedavi seçeneklerinden bir tanesidir. Diabetes Mellitus ve hipertansiyon en sık görülen dahili kronik hastalıklar olduğundan kronik böbrek hastalığının etiyolojisinde sıkça bu iki hastalığa rastlanmaktadır. Bu sebeple mortalite oranları hem altta yatan hastalıklar nedeniyle hem de kronik böbrek hasarına bağlı olarak artmıştır. Biz bu çalışma ile PD tedavisi uygulanan hastaların sağkalımını etkileyen faktörleri araştırmayı amaçladık. HASTALAR ve YÖNTEM: Hastanemiz İç Hastalıkları Anabilim Dalı'na bağlı Nefroloji Kliniği Periton Diyaliz polikliniğinde SDBY nedeniyle RRT olarak PD tedavisi uygulanan hastalar retrospektif olarak tarandı. Toplam 101 hastadan 29'u dışlama kriterleri gözönünde bulundurularak çalışma dışında tutuldu. Kalan 72 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri yüzde ve frekanslar olarak sunuldu. Genel hasta sağkalımı ve teknik sağkalım hesaplanırken Kaplan Meier analizi ve long-rank testi kullanıldı. Çok değişkenli analiz için Cox regresyon analizi kullanıldı. Çalışmada sunulan p değerleri p<0,05 olanlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Hastalarımız değerlendirildiğinde KBH etiyolojisinde %43,06 (n=31) ile en sık DM saptandı. Geçirgenlik tiplerine bakıldığında %56,5 oranında yüksek-orta geçirgenlik tipi görüldü. PD tipi ise %65,3 SAPD, %34,7 APD idi. Sağkalım analizleri incelendiğinde medyan hasta sağkalımı 30,5 ay (min: 3 ay, max: 169 ay) olarak bulundu. 2 yıllık genel hasta sağkalımı %75,1, 4 yıllık hasta sağkalımı ise %68,4 olarak bulundu. Genel hasta sağkalımı üzerine etkili risk faktörlerine bakıldığında yaş, kadın cinsiyet, yüksek-orta geçirgenlik tipi, DM varlığı ve RRF yokluğu tek değişkenli Cox regresyon analizine göre risk faktörü olarak saptandı. Çoklu Cox regresyon analizine göre ise sadece yaş risk faktörü olarak bulundu. Hasta grubumuzda teknik sağkalıma bakıldığında ise medyan teknik sağkalım 17 ay olarak saptandı. 2 yıllık teknik sağkalım %40,9 4 yıllık teknik sağkalım oranımız ise %24,3 olarak bulundu. SONUÇ: Çalışmamızdaki hastalar; demografik veriler ve KBH etiyolojileri açısından literatür verilerine paraleldi. Hasta sağkalımı ve teknik sağkalım açısından değerlendirildiğinde ise bazı verilerde benzerlik olsa da hasta sayımızın az olmasına bağlı farklı sonuçlar da mevcuttu. Çoğu çalışmadan sağkalımı olumsuz etkilediği gösterilen peritonit sıklığı bizim çalışmamızda peritonit oranlarımızın düşük olmasına bağlı olarak anlamlı bulunamadı. ANAHTAR KELİMELER: Kronik böbrek yetmezliği, Renal replasman tedavisi, Periton diyalizi, Sağkalım
Prediyabetik hastalarda mikroalbuminüri sıklığının araştırılması
Plazma glukoz düzeylerinin normalden yüksek olup ; DM tanı kriterlerini karşılayamayan DM' nin öncüsü olan hastalığa Prediyabet denir. Daha önce Sınırda Diyabet ya da Latent Diyabet diye adlandırılan BGT, BAG ve DM riski yüksek HbA1c değeri prediyabet olarak kabul edilmektedir. Prediyabetli hastalar DM ve DM' nin mikrovasküler ve makrovasküler komplikasyonları açısından ileri risk taşırlar. BAG; açlık kan şekerinin 100 - 125 mg/ dl arasında olup 75 gramlık oral glukoz tolerans testinin 2.saatinde plazma şekerinin 140 mg/ dl den düşük olmasıdır. BGT; açlık kan şekerinin 100 mg/ dl altında olup 75 gramlık oral glukoz tolerans testinin 2.saatinde plazma şekerinin 140 - 200 mg/ dl arası olmasıdır. DM riski yüksek HbA1c değeri: % 5,7 - 6,4 arasıdır. DM' nin kronik komplikasyonlarından biri olan diyabetik nefropati son dönem böbrek yetmezliğinin en sık nedenlerinden biridir. DM' li hastalarda nefropati idrarda bakılan mikroalbumin değeriyle değerlendirilmektedir. Mikroalbuminüri; artmış böbrek endotel geçirgenliğini, endotel disfonksiyonunu, vasküler hastalık yükünü, düşük dereceli enflamatuar durumu yansıtır. Mikroalbuminüri riski plazma glukozu ve hiperglisemi süresiyle ilişkilidir. Tip 2 DM' li hastalarda mikrovasküler ve makrovasküler komplikasyonlar için risk faktörüdür ve hedef organ hasarının erken belirtecidir. DM' li hastalarda nefropatiye ilerlemenin bir göstergesidir. DM komplikasyonları prediyabetik dönemde başlamaktadır. Bu dönemde hastaların erken teşhisi ve tedavisi hastalığın DM' ye ilerlemesini ve DM ilişkili komplikasyonları azaltır. Bu çalışmamızda prediyabetik hastalarda mikroalbuminüri sıklığının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda mikroalbüminürisi olan grupta mikroalbüminüri olmayan gruba göre ortalama HbA1c seviyeleri istatistiksel açıdan anlamlı şekilde daha yüksek bulundu ( p<0,001 ). Prediyabetik hastada artan yaş ve ürik asit değeriyle mikroalbuminüri arasında anlamlı ilişki saptandı. Sonuç olarak DM.' nin en önemli komplikasyonlarından biri olan nefropati prediyabetik dönemde başlamaktadır. Bu yüzden prediyabetik hastaların erken tanımlanması; erken ve uygun tedavilerinin etkin şekilde yapılması sağlanmalıdır. Anahtar kelimeler: Diyabetik nefropati, mikroalbüminüri, prediyabet
Geriatrik yaş grubundaki hematolojik malignitesi olan hastalarımızın EORTC C30 ve G8 skalaları ile durumlarının değerlendirilmesi
AMAÇ: Kanser insidansı yaşla beraber artmaktadır. Yaşlı ve hematolojik malignitesi olan hastalarda yaşam kalitelerinin belirlenmesi amacıyla farklı çalışmalar yapılmıştır; ancak özel olarak semptom değerlendirmesi ve yaşam kalitesi değerlendirmesi amacıyla geliştirilmiş araç bulunmamaktadır. Biz bu çalışmamızda 65 yaş üstü hematolojik malignitesi bulunan hastalarda yaşam kalitelerini ve geriatrik sağlık durumlarını değerlendirmeyi ve etkileyen faktörleri araştırmayı amaçladık. HASTALAR ve YÖNTEM: Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Hematoloji Bilim Dalı polikliniğine başvuran ve hematolojik malignitesi nedeniyle takip edilen 65 yaş ve üstü 120 hasta çalışmaya alındı. Eksik veya yanlış verileri olan 15 hastanın testleri çalışmadan çıkarıldı. İstatiksel analizler 105 hasta ile yapıldı. Hastaların demografik özellikleri yüzde ve frekanslar olarak sunuldu. Kategorik verileri karşılaştırmak için Kruskal-Wallis ve sürekli verileri karşılaştırmak için eşlendirilmemiş t-test kullanıldı. Korelasyon analizi için Pearson korelasyon testinden yararlanıldı. Çalışmada sunulan p değerleri p<0,05 olanlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Çalışma, % 44.8'i (n= 47)'si kadın , % 55,2'si (n= 58) erkek olmak üzere toplam 105 hasta ile gerçekleĢtirildi. Demografik özelliklerine göre hayat kaliteleri karşılaştırılan hastalarımızın sigara kullanımı ve alkol kullanımının hayat kalitelerine etkileri benzer olarak bulundu (sırasıyla p=0,62,p=0,24). Yaşama ortamına göre karşılaştırılan hastalarımız halsizlik skalasında gruplar içinde anlamlı farklar tespit edildi (p=0,004). Okuryazarlığı mevcut olan hastalarımızın fiziksel fonksiyon, rol fonksiyon ve emosyonel fonksiyon skalalarında istatiksel olarak skorları anlamlı şekilde yüksek bulundu (sırasıyla p=0,04, p=0,04 ve 0,03). Medeni duruma göre karşılaştırılan hastalarımız fiziksel fonksiyon ve halsizlik skalalarında gruplar içinde anlamlı farklar tespit edildi (p=0,004). Aktif kemoterapi alan ve remisyonda takip edilen hastalarımız karşılaştırıldığında dispne (p=0,11) hariç tüm skalalarda anlamlı bir fark tespit edildi. Hematolojik maligniteler arasında karşılaştırma yapıldığında sadece ağrı skalasında gruplar arasında anlamlı bir fark tespit edildi (p=0,02). EORTC QLQ-C30 hayat kalitesi anketi ile G8 geriatrik sağlık durumu anketi arasında tüm skalalarda korelasyon tespit edildi. SONUÇ: Çalışmamızdaki hastaların demografik özelliklerine göre hayat kaliteleri karşılaştırıldığında yaşama ortamı, medeni durum, okuryazarlık ve tedavi durumu gibi faktörlerde elde edilen istatistiksel analizler literatür verilerine paraleldi. Hastalarımızın G8 geriatrik sağlık durumu anketinde aldığı puanlar ile EORTC QLQ-C30 hayat kalitesi anketindeki puanlar tüm parametreler için korelasyon göstermekteydi. Hemoglobin değerine göre EORTC QLQ-C30 hayat kalitesi anketinde hiçbir parametrede korelasyon saptanmadı.
Evre 4-5-5d (periton ve hemodiyaliz hastaları) kronik böbrek hastalarında intravenöz demir replasmanı tedavisinin kalsiyum, fosfor, parathormon üzerine etkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: KBH hastalarında yaşam kalitesini, hatta ilerlemesini etkileyecek en önemli sorunlardan biri de anemi gelişimidir. İleri evre KBH hastalarında anemi ve demir eksikliğini tedavi etmenin amacı semptomlarını ve yaşam kalitesini iyileştirmek ve kardiyovasküler risklerini potansiyel olarak azaltmaktır Tedavide sıklıkla oral demir preparatları kullanılmaktadır fakat ilaçların tolerasyon sorunu olması ve çoğu zaman tedavi yanıtının tatmin edici olmaması nedeniyle günümüzde intravenöz demir replasman tedavisi daha sık tercih edilmeye başlanmıştır. Çalışmamızda tedavide sıklıkla kullanılan IV demir preperatlarının kalsiyum, fosfor ve parathormon düzeylerindeki etkilerine bakmak planlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Afyon Sağlık Bilimleri Üniversitesi Nefroloji Bilim Dalından takipli ileri evre 4,5,5d KBH hastalarından 32 tanesi dâhil edildi. Hastalar IV demir karboksimaltoz tedavisi uygulanan ve IV demir sükroz uygulananlar olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Gruplar içerisinde demir replasmanı öncesi ve sonrasında kalsiyum, fosfor ve parathormon için yapılan toplam 4 ölçümün değişimine bakıldı. Analizler SPSS 26.0 (IBM Corp. 2019 IBM SPSS Statistics for Windows, version 26.0. Armonk, NY: IBM Corp.) programı kullanılarak yapılmıştır. Tüm p değerleri çift yönlü olup p ≤ 0,05 olan değerler istatistiksel açıdan anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Demir sükroz ve demir karboksimaltoz grupları cinsiyet, yaş, KBH etyolojisi ve komorbiditeler açısından karşılaştırıldığında birbirine benzer bulundu. Çalışmanın başlangıcında hastalar laboratuar parametreleri açısından karşılaştırıldığında hastaların üre, kreatinin, eGFH, sodyum, potasyum, AST, ALT, hemoglobin, trombosit, kalsiyum, fosfor ve parathormon düzeyleri birbirine benzer bulundu. Tedavi öncesi ve sonrası kalsiyum değerleri açısından bakıldığında demir karboksimaltoz grubunda kalsiyum düzeylerinin istatistiksel açıdan anlamlı değişkenlik gösterdiği (p<0.001) tespit edilirken demir sükroz grubunda ise kalsiyum değerleri benzer (p= 0.351) bulundu. Demir karboksimaltoz grubu için yapılan post- hoc analizlerde tedavi öncesi kalsiyum düzeyi ile tedavinin 1. haftasındaki kalsiyum düzeylerinin ve tedavinin 1. ayı ile tedavinin 3. ayındaki kalsiyum düzeylerinin benzer olduğu, diğer tüm ölçümlerin ise birbirinden anlamlı olarak farklı olduğu tespit edildi. Demir replasman tedavilerinin fosfor üzerine etkilerine bakıldığında ise iki grupta da fosfor düzeyinde 3 aylık takiplerde istatistiksel açıdan anlamlı bir değişim olmadığı tespit edildi. Yine parathormon için yapılan analizlerde iki grubun da parathormon değerlerinin anlamlı olarak değişkenlik göstermediği tespit edildi. SONUÇ: IV demir tedavilerinin KBH hastalarında kalsiyum, fosfor ve PTH düzeyleri üzerine etkileri olabileceği literatürdeki çalışmalar ve bizim çalışmamız tarafından desteklenmektedir.Bu etkiyi ortaya koyabilecek randomize, kontrollü, daha geniş katılımlı çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Evre 4-5-5D, Fosfor, Kalsiyum, Kronik Böbrek Yetmezliği, Parathormon, Parenteral(IV) Demir Replasmanı,
Gastrik kanserlerde TROP2 ekspresyonunun klinik ve prognostik önemi
Amaç: TROP2 ekspresyonu birçok kanser tipinde araştırılmakta ve moleküler hedef olarak değerlendirilmektedir. Biz de kliniğimizde takipli olan opere gastrik kanserli hastalarda TROP2 ekspresyonunun oranını, klinik, patolojik parametrelerle ilişkisini ve prognoz üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç-Yöntem: 15.03.2012-01.03.2021 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı'nda mide kanseri tanısı ile takipli total-subtotal gastrektomize olan 95 hastanın verileri retrospektif incelendi. 83 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların patoloji bloklarından alınan kesitlerde TROP2 antikoru immunhistokimyasal yöntemle incelenerek,literatüre uygun skorlama yapılarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda 56'sı (%67.5) erkek, 27'si (%32,5) kadın toplam 83 hasta değerlendirildi. Hastaların 43'ünde (%51.8) TROP2 pozitif, 40'ında (%48.2) negatifti. TROP2 eskpresyonuyla genel sağkalım (OS) arasındaki ilişki değerlendirildiğinde TROP2 pozitif hastaların medyan OS'si 13.89 ay (%95 CI 8.26 – 19.52), TROP2 negatif hastaların medyan OS'si 28.91 aydı (%95 CI 11.42 – 46.39). TROP2 pozitifliğinin OS üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi olduğu bulundu (p=0.038). TROP2 pozitif hastaların medyan hastalıksız sağkalım süresi (DFS) 11.89 ay (%95 CI 4.76 – 19.02), TROP2 negatif hastaların medyan DFS'si 43.37 aydı (%95 CI 0.00 – 64.59). TROP2 pozitif hastaların medyan progresyonsuz sağkalım süresi (PFS) 5.19 ay (%95 CI 4.46 – 5.91), TROP2 negatif hastaların medyan PFS'si 5.29 aydı (%95 CI 3.60 – 6.97). TROP2 ile DFS (p=0.116) ve PFS (p=0.874) arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmadı. Tek değişkenli analizlerde OS ile TROP2 ekspresyonu (p=0.041), nüks varlığı (p=0.000), tanı yaşı (p=0.000), ECOG (p=0.040), evre (p=0.000), cerrahi sınır (p=0.002), tümör lokalizasyonu (p=0.007), tanı ve takipte metastaz durumu (p=0.000), karaciğer metastazı (p=0.000), periton metastazı (p=0.012) arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptandı. Çok değişkenli analizlerde TROP2 ekspresyonu (p=0.018), ECOG, evre, cerrahi sınır ve karaciğer metastazıyla OS arasında istatistiksel anlamlı ilişki bulundu. Sonuç: Çalışmamızda TROP2 pozitifliğinin gastrik kanserlerde OS'yi anlamlı şekilde kısalttığı ve bağımsız prognostik faktör olduğu saptanmış olup TROP2'nin mide kanserleri için yararlı bir prognostik biyobelirteç olarak pratikte kullanılabileceğini ve mide kanserleri için umut verici bir terapötik hedef olabileceğini düşünüyoruz. Bununla birlikte TROP2'ye yönelik tedavilerin gastrik kanserlerde de kullanımının araştırılması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversite Hastanesi dahili Yoğun bakım ünitesinde yatan hastalarda nötrofil/lenfosit oranı, anemi ve trombositopeninin mortalite üzerine etkisi
Amaç: Yoğun bakım ünitelerinde yatan hastalarda mortalite oranları yüksektir. Mortalite oranlarını azaltmak için araştırmalar yapılmaya devam edilmektedir. Çalışmamızda yoğun bakım hastalarında hemogram parametrelerinden nötrofil/lenfosit oranı, anemi ve trombositopeninin mortalite üzerine etkilerini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç–Yöntem: Retrospektif olarak yapılan bu çalışma, Ocak 2019-Aralık 2020 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversite Hastanesi Dahili Yoğun Bakım Ünitesinde takip edilen 117 erkek (%53,2) ve 103 kadın (%46,8) olmak üzere 220 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmamıza; 18 yaş ve üzeri, 90 yaş ve altı tüm hastalar dahil edilirken; malignite tanısı olan hastalar ve 48 saatten daha az süre yoğun bakımda kalan hastalar dahil edilmemiştir. Hastaların yoğun bakım ünitesine yatış sırasında bakılan tam kan sayımında; nötrofil, lenfosit, nötrofil/lenfosit oranı, hemoglobin ve trombosit değerleri, biyokimya tetkiklerinde; C-reaktif protein, kreatinin, bilirubin, ALT, prokalsitonin değerleri, koagülasyon testlerinde fibrinojen ve INR değerleri not edilmiştir. Yatış anındaki APACHE II ve SOFA skorları hesaplanmıştır. Bu değerlerin mortalite ile ilişkisi incelenmiştir. Ayrıca nötrofil/lenfosit oranı, anemi ve trombositopeninin sağkalım üzerine etkisine bakılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda 117 erkek (%53,2) ve 103 kadın (%46,8) olmak üzere 220 hasta değerlendirildi. Hastaların medyan yaşı 72 yıldı (IQR=18,75). Hastaların %88,18'inde (n:194) eşlik eden hastalık mevcuttu. En sık görülen eşlik eden hastalıklar hipertansiyon (%42,7; n:94), diabetes mellitus (%30,4; n:67), koroner arter hastalığı (%30,4; n:67), serebrovasküler hastalıklar (%23; n:51), kronik böbrek hastalığı (%16,3; n:36) olarak saptandı. Hastaların en sık yoğun bakıma yatış nedeni sepsis idi (%29,5). Sepsisin mortaliteyi etkilediği tespit edildi (p=0.003). Diğer yoğun bakım ünitesine yatış nedenleri ise sırasıyla; akut serebrovasküler hastalıklar (%22,2), akut akciğer hastalıkları (%16,3) ve akut böbrek hastalıklarıdır (%13,1). Çalışmaya alınan hastaların %59,1'unda anemi saptandı. Aneminin cinsiyete göre sağkalıma etkisine bakıldığında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Çalışmaya alınan hastaların %27,27'sinde trombositopeni saptandı. Bu hastaların %73,3 ü exitus olurken %26,7'sı taburcu edilmiştir (p=0,02). Trombositopenin sağkalım üzerinde anlamlı etkisi olduğu görüldü (p=0.01). Nötrofil/lenfosit oranının yaşam süresi üzerine etkisi istatiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,571). Sonuç: Çalışmamızın sonucunda, yoğun bakım hastalarında hemoglobin ve trombosit değerlerinin mortalite üzerinde etkili olduğu görüldü. Nötrofil/lenfosit oranı ve aneminin sağkalım üzerine etkisi olmadığı görülürken, trombositopeninin mortalite ve sağkalım üzerine istatiksel olarak anlamlı etkisi olduğu görüldü. Bundan dolayı yoğun bakım ünitelerinde kolay ulaşılabilen tetkiklerden olan tam kan sayım parametrelerinin, mortalite öngörülmesinde önemli belirteçler olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
Prediyabetik, diyabetik hastalarda hba1c düzeyi ile karotis intima media kalınlığı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Yüksek kilolu durum ve obezite kardiyovasküler olaylar açısından bağımsız bir risk faktörüdür. Adolesan çağda obezite gelişimi Prediyabet ve Diabetes Mellitus (DM), Non-alkolik Yağlı Karaciğer Hastalığı, dislipidemi, Polikistik Over Sendromu (PCOS), Obstruktif Uyku Apne Sendromu (OSAS) ve mental hastalık gelişimi ile ilişkilidir. DM ilişkili en sık görülen metabolik yan etkiler hipertansiyon (HT), dislipidemi, inflamasyon, hiperkoagülasyon ve endotelyal hücre disfonksiyonudur. Tip 2 DM kronik hiperglisemi ile seyreden kronik ve progresif bir metabolik hastalıktır. DM'li hastalarda aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklar DM olmayan hastalara göre 2 kat daha fazla görülür. Biz bu çalışmada Diyabetik ve Prediyabetik hastalarda ortalama HbA1c düzeyi ile ultrasonografi ile değerlendirilen bilateral Karotis İntima Media (KİM) kalınlığı ile aterosklerozis ve kardiyovasküler komplikasyonlar arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi; hiperglisemik durumda aterosklerozisin non–invaziv değerlendirilmesinin komplikasyonları ön görmedeki katkısını değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamızda 03.10.22 – 29.12.23 tarihleri arasında 18 – 90 yaş arası Diyabetik ve Prediyabetik hastalara, ek olarak herhangi bir kronik hastalık tanısı bulunmayan Sağlıklı Kontrol Grubu'na, B-modu ultrasonografi ile bilateral KİM kalınlıkları değerlendirilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, boy, kilo, Beden Kitle İndeksi (BKİ), bel çevresi, HT, Koroner Arter Hastalığı (KAH), Kalp Yetmezliği (KY), Kronik Böbrek Hastalığı (KBH), Serebrovasküler Hastalık (SVH) gibi ek kronik hastalıkları ve labaratuvar parametreleri incelendi. Çalışmaya 18–90 yaş arasında bulunan 48 DM tanılı ve 41 Prediyabet tanılı olmak üzere 89 hasta ve 40 Sağlıklı Kontrol Grubu dahil edildi. Hasta grubundaki katılımcıların yaş ortalaması 59,43±16,3 idi. Hasta grubundaki tüm katılımcıların 36'sı (%40,4) kadın, 53'ü (%59,6) erkekti. BKİ'leri 27,77±5,3 kg/m2, bel çevreleri 98,21±7,3 idi. 38 (%42,7) hastanın sigara kullanım öyküsü yokken 51 (%57,3) hastanın sigara kullanım öyküsü mevcuttu, ortalama sigara maruziyeti ise 19,53±20,9 paket/yıl idi. HT tanısı 52 (%58,4) hastada varken 37 (%41,6) HT tanısı yoktu. Elli bir (%57,3) hastanın KAH tanısı varken, 38 (%42,7) hastanın KAH tanısı yoktu. KBH tanısı 21 (%23,6) hastada varken 68 (%76,4) hastada yoktu. SVH tanısı 7 (%7,9) varken 82 (%92,1) hastada yoktu. KY tanısı 48 (%53,9) hastada varken 41 (%46,1) hastada yoktu. DM hasta grubunda ortalama Sağ KİM ve Sol KİM kalınlıkları , Açlık Plazma Glukozu (APG) ve HbA1c değerleri, proteinüri ve albüminüri düzeyleri ve trigliserit değeri Prediyabetik hasta grubuna göre; ek olarak, DM ve Prediyabet tanılı hasta grubunda Sağ KİM ve Sol KİM kalınlıkları Sağlıklı Kontrol Grubu'na göre istatiksel açıdan daha anlamlı olacak şekilde yüksek bulunmuştur. Prediyabetik hastalarda ortalama HbA1c düzeyi ile Sağ ve Sol KİM kalınlıkları arasında anlamlı korelasyon bulunmuştur. Metabolik sendrom ve obezitenin modern dünyanın en önemli sağlık sorunlarından biri haline gelmesi nedeniyle hipeglisemik durumun Tip 2 DM'ye progresyon göstermeden yaşam tarzı değişikliği ve önerilen takip ve tedavi modaliteleri ile komplikasyonlar ve mortalitede önemli ölçüde azalma sağlayacağını düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Diabetes Mellitus, Prediyabet, ortalama HbA1c, Karotis İntima Media Kalınlığı
Diabetes mellituslu hastalarda D vitamini düzeylerine göre mikrovasküler komplikasyonlar ve inflamatuar belirteçlerin karşılaştırılması
Amaç: Diabetes Mellitus (DM), genetik, otoimmün ve çevresel etkenlerin rol aldığı, pankreas β-hücre kaybı ve/veya disfonksiyonu ile insüline karşı gelişen periferik direncin neden olduğu hiperglisemi ile karakterize küresel bir sağlık sorunudur. Diyabetik nefropati (DN), diyabetik retinopati (DR) , diyabetik nöropati (DN) gibi mikrovasküler ve iskemik kalp hastalığı, inme gibi makrovasküler komplikasyonlar görülebilir. Yapılan araştırmalar diyabetes mellitusun mikrovasküler ve makrovasküler komplikasyonlarının kronik inflamatuar sürecin bir sonucu olduğunu göstermiştir. D vitamini çok sayıda kalsemik olmayan etkiye sahiptir. Hem anti-inflamatuar, hem de renin anjiotensin aldosteron (RAAS) sistemini baskılama özelliği ile mikrovasküler komplikasyonlar üzerine olumlu etkileri gösterilmiştir. Nötrofil lenfosit oranı (NLO) gibi tam kan sayımı değerlerinin oranları uygun maliyetli, kolay hesaplanabilen sistemik inflamatuar belirteçler olarak kullanılabilir. Biz bu çalışmamızda D vitamini ile diyabetik nöropati, diyabetik nefropati, sistemik inflamatuar parametreleri karşılaştırmayı amaçladık. Materyal ve Metot: Retrospektif olarak planlanan çalışmamıza; Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversite Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniklerine 01.01.2020-31.07.2023 tarihleri arasında başvuran diyabetes mellitus tanısı olan 18-90 yaş arası 489 hasta dahil edildi. Hastalar vitamin D düzeyine göre D vitamini < 10ng/mL eksiklik, 10 ng/mL ≤ D vitamini < 20 ng/mL yetersizlik ve 20 ng/mL ≤ D vitamini yeterlilik olarak 3 gruba ayrıldı. Hastaların yaş, cinsiyet, diyabet süresi, en az 8 saatlik açlık sonrasında rutin bakılan biyokimyasal parametreleri; açlık kan glukozu, glikolize hemoglobin A1c, serum kreatin düzeyi, eGFR, lipid profili; trigliserit, HDL-kolestrol, total kolestrol, LDL-kolestrol, hemogram parametleri; hemogram parametlerinin birbirene ve diğer parametrelere oranları (nötrofil/lenfosit oranı, monosit/HDL oranı, monosit/lenfosit oranı, platelet/lenfosit oranı), spot idrar mikroalbumin/kreatin oranı, serum D vitamini düzeyi, mikrovasküler komplikasyonlardan diyabetik nöropati ve diyabetik nefropati incelendi. Bulgular: Diabetes Mellituslu hastalarının yaş ortalaması 61,97 ± 9,90 yıl olarak bulundu. DM hastalarının 154'ü (%31,5) erkek iken 335 tanesi (%68,5) kadındı. Bu hastaların ortalama diyabet yaşı 10,86 ± 6,52 yıl ve ortalama vücut kitle indeksi (VKİ) 33,87 ± 6,81 kg/m2 idi. Vitamin D düzeyi eksik (< 10ng/ml) olan grupta 78 hasta, yetersiz grupta (10-20 ng/ml) 188 hasta mevcutken, yeterli grupta (≥20 ng/ml) ise 223 hasta vardı. Albüminüri düzeyleri de sırasıyla 77,06 ± 206,45 mg/g, 65,53 ± 214,30 mg/g ve 26,42 ± 83,63 mg/g olarak bulundu ve bu 3 grup arasında albüminüri düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı farklılık mevcuttu (p=0,002). Vitamin D ve albüminüri düzeyi arasında çok düşük düzeyde negatif yönlü korelasyon mevcuttu (r=-0,163, p<0,001). İnflamatuar parametreler (NLO, MHO, MLO, PLO) arasında vitamin D düzeyine göre 3 grup arasında anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). Vitamin D düzeyi nöropatisi olmayan hastalarda 20,36 ± 9,29 ng/ml, nöropatisi olan hastalarda 18,50 ± 9,15 ng/ml idi ve anlamlı derecede yüksekti (p=0,032). Sonuç: Bu çalışma, Tip 2 DM hastalarında %54,4'ünde vitamin D'nin eksik ve yetersiz olduğunu gösterdi. Azalmış D vitamini düzeyi bozulmuş glisemik kontrol ile ilişkiliydi. Vitamin D eksikliği olan grupta albüminüri miktarında artma ile diyabetik nefropati sıklığında artma ve diyabetik nöropatide anlamlı artış gözlemlendi. NLO, MHO, MLO Tip 2 DM'de nefropati ve nöropati ile ilişkiliydi. Anahtar kelimeler: Diabetes Mellitus, Diabetik Nefropati, Diabetik Polinöropati, Vitamin D, Nötrofil Lenfosit oranı, Monosit Yüksek Dansiteli Lipoprotein Oranı, Monosit Lenfosit Oranı, Platelet Lenfosit Oranı
İrritable Bağırsak Sendromu tanısı konan hastalarda 10 yıllık kardiyovasküler hastalık riskinin değerlendirilmesi
İrritabl bağırsak sendromu (İBS), toplumda yaygın görülen bir hastalıktır ve karın ağrısı, şişkinlik ve bağırsak hareketlerinde bozulma gibi belirtilerle karakterizedir. Bu durum yaşam kalitesini etkiler ve ekonomik kayıplara neden olabilir. Dünya nüfusunun yaklaşık %11'ini etkileyen İBS, en yaygın fonksiyonel bağırsak hastalıklarından biridir. Özellikle düşük sosyoekonomik düzeydeki kadınları erkeklere göre daha fazla etkiler. İBS, çeşitli alt tiplere ayrılmıştır ve tanı kriterleri Roma IV kriterleri tarafından belirlenmiştir. Bu çalışma, İBS subtipleri arasında kardiyovasküler riskin 10 yıllık bir karşılaştırmasını hedeflemiştir. Çalışmada 2018-2023 yılları arasında AFSÜ Tıp Fakültesi Etik Kurulu'ndan onay alındıktan sonra İBS tanısı almış 30-79 yaş aralığındaki 42 hasta ile 42 sağlıklı olmak üzere toplam 84 birey çalışmaya dahil edilmiştir. Sonuçlar, İBS'li hastalarda kardiyovasküler riskin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğunu ancak istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığını göstermiştir. İBS hastaları ile sağlıklı kontrol grubunda 10 yıllık kardiyovasküler riski karşılatırdık. 10 yıllık kardiyovasküler riski Framingham skoru ile değerlendirdiğimiz çalışmamızda İBS grubunun Framingham skorunu 1,1 ± 2,3 olarak bulduk. Sağlıklı kontrol grubunun ise Framingham skoru 0,7 ± 1,9 idi. İBS grubunda artmış risk mevcuttu ancak iki grup arasında anlamlı farklılık yoktu. İBS alt gruplarına göre değerlendirdiğimizde İBS-C grubunun Framingham skoru 1,3 ± 2,4 idi ve kontrol grubu ile anlamlı fark yoktu. Sonuç olarak çalışmamızda İBS'li hastalarda 10 yıllık kardiyovasküler risk skorunda kontrol grubuna göre riskin görece fazla olduğunu ancak bu riskin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artmadığını bulduk. Anahtar Kelimeler: İrritabl bağırsak sendromu (İBS), İshal, Kabızlık, Karın ağrısı
İç hastalıkları Romatoloji Kliniğinde takip edilen üveit hastalarının değerlendirilmesi
Giriş: Üveit, üveanın inflamasyonunu tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Üveitlerin nedenleri çok çeşitlidir; oftalmolojik hastalıklar, enfeksiyöz hastalıklar, sistemik hastalıklar, ilaçlar sebep olabilir veya idiopatik olabilir. Amaç: Bu çalışmanın amacı, non-enfeksiyöz üveit tanısı alan ve romatoloji polikliniğine yönlendirilen hastaların romatolojik hastalık tanısı oranını belirlemek; ayrıca romatolojik hastalık tanısı konulan hastaların demografik, klinik ve laboratuvar özelliklerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Ocak 2020 ile Ocak 2023 tarihleri arasında Afyon Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları Kliniği Romatoloji Polikliniği'ne non-enfeksiyöz üveit tanısı ile başvuran 140 hasta romatolojik etyoloji açısından retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Hastaların 78 (%55,7,3)'si erkek, 62 (%44,3)'si kadındı ve yaş ortalaması 44,88±14,76 (min:21, max:81), ilk üveit atağı sırasındaki yaş ortalaması 43,63±15,88 (min:19, max:78) idi. Hastaların aile öyküleri sorgulandığında; 10 (%7,1) hastanın ailesinde romatolojik bir hastalık öyküsü mevcuttu. Hastaların 105 (%75)'inde romatoloji bölümüne ilk refere edildikleri esnada bilinen bir romatolojik hastalık öyküsü yoktu; 10 (%7,1)'unda ankilozan spondilit, 23 (%16,4)'ünde Behçet hastalığı, 1 (%0,71)'in de Romatoid artrit, 1 (%0,71)'in de Ailevi Akdeniz Ateşi (AAA) mevcuttu. Hastaların 31 (%22,14)'inde kronik hastalık vardı. Hastaların %53,6'sında romatoloji polikliniği başvurusu sırasında aktif atak vardı. %46,4 'ünde ise bu durum mevcut değildi. Hastaların %74,3'ünde unilateral tutulum, %25,7'sinde bilateral tutulum olduğu görüldü. Hastaların %59,2'sinde anterior üveit, %18,5'inde posterior üveit, %22,1'inde panüveit mevcuttu. Hastaların %93,5'inde non-granülomatöz üveit, %6,4'ünde granülomatöz üveit mevcuttu. Başvuru anında hastaların %54,3'ü tek atak, %27,9'u 2-5 arasında atak ve %17,9'u 5'den fazla atak geçirmişti. Hastaların başvurudaki romatolojik tetkikleri değerlendirildi. Hastaların 46'sında HLA-B27 pozitif saptanmış olup bu hastalardan 41'ine Spondiloartropati tanısı konulmuştur. Hastaların %37,1'i Spondiloartropati tanısı; %20,7'si Behçet hastalığı tanısı; %1,42'si Sarkoidoz tanısı almıştır. Spondiloartropatiler bu hastalar arasında en yaygın olan romatolojik hastalık olarak gözlemlenmiştir. 56 hastanın herhangi bir romatolojik hastalık tanısı almadığı gözlenmiştir. Üveit tanısı alan hastaların %59,29'una topikal tedavi verilmiştir; %12,86'sına intravitreal steroid tedavi verilmiştir; %45,71'ine sistemik tedavi verilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda non-enfeksiyöz üveit hastalarının etyolojik değerlendirmesinde en sık neden idiopatik olarak bulunmuştur. Non-enfeksiyöz üveitlerin nedenlerinden önemli bir kısmı romatolojik hastalıklardır. Non-enfeksiyöz üveitle gelen hastalarda Spondiloartropatiler ve Behçet hastalığı öncelikle akla gelmelidir. Anahtar kelimeler: Anterior üveit, Behçet hastalığı, Etyoloji, İdiopatik, Non- enfeksiyöz üveit, Panüveit, Romatoloji, Spondiloartropati
Tiroid nodülü olan hastalarda inflamatuvar belirteçler ile nodülkarakteri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Tiroid nodülleri, tiroid bezinde oluşan ve toplumda oldukça sık görülen endokrin sistem patolojisidir. Çalışmamızda inflamatuvar biyobelirteçler ile tiroid nodülü varlığını öngörme ve American College of Radiology (ACR) Tiroid Görüntüleme Raporlama ve Veri Sistemi (TIRADS) tarafından geliştirilen tiroid nodül karakterizasyon risk skorlama sistemi arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Araştırmamızda, 01.06.2018- 05.06.2024 tarihleri arasında T.C. Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ve Endokrinoloji ve Metabolizma polikliniklerine başvuran hastaların demografik verileri, epikriz notları, doktor notları, komorbid hastalıkları, laboratuvar sonuçları ve ultrasonografi bulguları retrospektif tarandı. Toplamda 411 olgu çalışmaya eklendi. Olgular tiroid nodülü olan (n=290) hasta grubu ve tiroid nodülü olmayan sağlıklı (n=121) kontrol grubu olarak iki gruba ayrıldı. Tiroid nodülü olan grup ve kontrol grubu arasında C-reaktif protein (CRP), Platelet/Lenfosit Oranı (PLO), Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLO), Lenfosit/Monosit Oranı (LMO), Platelet/Albümin Oranı (PAO), CRP/Albümin Oranı (CAO), Sistemik İnflamatuvar İndeks (SII) ve Pan İmmün İnflamasyon Değeri (PID) karşılaştırıldı. Tiroid nodülü olan grupta ACRTIRADS risk skorlama sistemi dikkate alınarak alt gruplar belirlendi ve nodül karakterizasyon özellikleri ile inflamatuvar belirteçler arasındaki ilişki değerlendirildi. Çalışmamızda ACR-TIRADS skorlamasında TR1 ve TR2 grubu tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi (TİİAB) ihtiyacı gözlenmeyen düşük risk grubu ve TR3+TR4 ve TR5 grubu tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi ihtiyacı gözlenen yüksek riskli grup olarak olarak kabul edildi. TİİAB ihtiyacı olan ve olmayan grubun inflamatuvar belirteçlerle ilişkisi incelendi. Bulgular: Çalışmaya 327 kadın ve 84 erkek olmak üzere toplam 411 olgu ve 554 tiroid. nodülü olan hasta dahil edildi. Olgular 19-65 yaş aralığında dağılım gösterdi ve hasta grubunda yaş ortalaması 43,02±11,75 yıl, kontrol grubunda 33,46±9,69 yıl olarak belirlendi. Tiroid nodülü olan hastalarda, CRP ve CRP/Albümin Oranı (CAO) anlamlı yüksek gözlendi (p = 0,005 ve p = 0,011, sırasıyla). ACR-TIRADS' a göre gruplar düşük ve yüksek riskli olarak sınıflandırıldı. Tiroid nodülünde içyapı, ekojenite, şekil, ekojen odak özellikleri ile inflamatuvar belirteçler arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Kenar düzensizliği yüksek olan grupta, kenar düzensizliği düşük gruba göre, NLO, SII ve PID istatistiksel olarak yüksek bulundu ((p<0,001, p<0,001, p=0,004, sırasıyla). Artmış kenar düzensizliği ile NLO (r=0,25, p=0,001), SII (r=0,213, v p=0,001), PIV (r=2,61, p=0,011) arasında pozitif korelasyon izlendi. İİAB önerilen grupta (≥3 puan), İİAB önerilmeyen gruba göre (<3 puan) LMO istatistiksel açıdan anlamlı yüksek gözlendi (p=0,026). Nodülde en ölçümü ≥10 mm grupta, 10mm altı nodüle göre, LMO ve PAO (p=0,04 ve p=0,002, sırasıyla) anlamlı yüksekti. Nodülde boy ölçümü ≥10 mm ve üzeri, 10 mm altı nodüle göre, PAO istatiksel anlamlı yüksek bulundu (p=0,002). Sonuç: Çalışmamızda, tiroid nodülü varlığı ile CRP ve CAO arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. ACR-TIRADS skorlamasına göre artmış kenar düzensizliğine sahip tiroid nodüllerinde, inflamatuvar parametrelerde artış gözlemlendi. Tiroid nodüllerinde malignite risk puanı arttıkça, nodüldeki inflamatuvar belirteçlerde de artış olmaktadır. Bu bulgular, CRP, CAO, NLO, SII, PID, LMO, PAO gibi bazı inflamatuvar biyobelirteçler ile tiroid nodüllerinin varlığı ve özellikleri arasında anlamlı ilişkiler olduğunu göstererek; bunların malignite riskini değerlendirmedeki potansiyel rolünün olabileceğini vurgulamaktadır. Sonografik olarak tespit edilen tiroid nodüllerinin karakterizasyonu ile inflamatuvar belirteçler arasındaki ilişkinin genelleştirilebilmesi için kapsamlı çalışmaların gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: CRP, Sistemik İmmün İnflamatuvar İndeks, Pan İmmun İnflamasyon Değeri, Tiroid ultrasonografisi