
57
Arşivlenen Tez
1
DOI Atanmış
2%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Deneysel akut travmatik timpanik membran perforasyonunda hyaluronik asit, epidermal büyüme faktörü ve mitomisin C uygulamalarının kapanma süresi ve histopatolojik değişikliklere olan etkilerinin incelenmesi
Tımpanik membran perforasyonu enfeksiyon ve travma sonucu meydana gelir ve %90'ı spontan kapanır. Kapanmayan perforasyonlarda mikrocerrahi tedavi yöntemine başvurulmaktadır. Son zamanlarda alternatif tedavi yöntemleri arayışına gidilmiştir. Bu çalışmada timpanik membran perforasyonu kapanmasını artırıcı etki göstermesi beklenen Hyaluronik Asit ve EBF ile, perforasyon kapanmasını önleyici etki göstermesi beklenen Mitomisin C'nin lokal uygulanmasının, akut travmatik timpanik membran perforasyon modelinde kapanma süresi ve histopatolojik düzeyde timpanik membran kalınlığı,fibroblastik reaksiyon, neovaskülarizasyon, epitel kalınlığı, keratin kalınlığı ve kurut alanı üzerine etkilerini gözlemek amaçlandı. Ortalama 300 gram ağırlığında, 30 rat, her grupta 10 adet olmak üzere üç gruba ayrıldı (A,B,C). Her üç grupta da akkor hale getirilmiş pik ucu ile timpanik membran arka üst kadranda, 1 milimetre çapında bilateral perforasyon oluşturuldu. Her üç grupta da sol taraflar kontrol amacıyla kullanıldı ve spontan iyileşmeye bırakıldı. Sağ taraftaki perforasyon üzeri A grubunda günlük 10 mikrolitre, %1 Hyaluronan emdirilmiş, B grubunda 10 mikrolitre 400 mikrogram/mililitre EBF emdirilmiş, C grubunda sadece ilk gün, 10 mikrolitre 2 miligram/mililitre Mitomisin C emdirilmiş 1-1.5 milimetre gelfoam ile kaplandı. A, B, C gruplarında beşer hayvan perforasyon kapanma sürelerini belirlemek amacıyla otomikroskopik bakı ile izlendi ve perforasyon kapanma süreleri kaydedildi. Her üç gruptada histopatolojik inceleme için 3., 5., 7., 9. ve 14. gün bir hayvan olmak üzere toplam beşer hayvan sakrifiye edildi. Hayvanlar sakrifiye edilinceye veya perforasyon 20kapanıncaya kadar A ve B grubunda sağ taraftaki perforasyonlara günlük ilaç uygulamaya devam edildi. Sakrifiye edilen toplam 15 rat' da timpanik membran, kemik anulusu ve 1-2 milimetre dış kulak yolu ile beraber çıkarıldı. Toplam 30 timpanik membran preparatı, histopatolojik inceleme için formol fiksasyonu ve formik asitte dekalsifikasyondan sonra manibrium malleiye dik doğrultuda, perforasyondan geçecek şekilde ikiye bölündü, parafin blokları hazırlandı ve 5 mikrometre kesitler alınıp Hematoksilen ve Eozinle boyanarak ışık mikroskopunda incelendi. Mikroskopik görüntü VCD kamera yardımı ile televizyon ekranına yansıtıldı. Ekranın büyütme oranı hesaplandı. Perforasyon kenarına 50 mikrometre uzaklıkta anulus tarafında, timpanik membran kalınlığı.fibroblastik reaksiyon, neovaskülarizasyon, epitel ve keratin kalınlığı ve kurut alanı büyütme oranı göz önüne alınarak ekranda değerlendirildi. Kapanma süresi ve histopatolojik bulguların istatistiksel analizi yapıldı. A grubunda Hyaluronan uygulanan beş perforasyonda kapanma süresi ortalama 8.6±1.6 gün, B grubunda EBF uygulanan beş perforasyonun kapanma süresi ortalama 7.4+ 1.6 gün bulundu. Kontrol kulaklarda ise spontan kapanma süresi ortalama 15±2 gün bulundu. Lokal Hyaluronan ve EBF uygulaması ile perforasyon kapanma süresi spontan kapanmaya göre kısalmış bulunurken (p=0.0432), aralarındaki fark anlamlı bulunmadı (pp0.3160). C grubunda Mitomisin C uygulanan beş perforasyonda iki aylık izlemde kapanma olmadı. Histopatolojik incelemede timpanik membran kalınlığı açısından A, B ve C grupları ve ilaç uygulanan ve uygulanmayan gruplar arasında farklılık bulunmadı. Gruplar arasında 30fibroblastik reaksiyon, neovaskülarizasyon, keratin kalınlığı, kurut alanı açısından da farklılık bulunmadı. Epitel kalınlığı A grubunda hyaluronan uygulanan timpanik membranlarda ortalama 4.5±2.7 mikrometre, EBF uygulanan timpanik membranlarda ortalama 12.5±7.5 mikrometre, Mitomisin C uygulanan timpanik membranlarda ortalama 12.5±5 mikrometre olarak ölçüldü. Hyaluronan uygulanan timpanik membranda epitel kalınlığı EBF ve Mitomisin C uygulanana göre daha düşük olarak bulundu (p*0.0210), ancak kontrol olarak kullanılan ve spontan iyileşmeye bırakılan karşı kulaklardaki ortalama epitel kalınlığı ile arasındaki farklılık anlamlı bulunmadı (p»0.1441). Sonuç olarak deneysel akut travmatik timpanik membran perforasyonunda, lokal Hyaluronik Asit ve EBF uygulamasının kapanma süresini spontan iyileşmeye göre kısalttığı saptanmıştır. Mitomisin C ise kapanmayı önlemektedir.Ancak perforasyon kapanması perilerden perforasyon merkezine doğru seyreden bir süreç olduğundan, perforasyon kapanmasını hızlandırıcı yada önleyici etkilerin histopatolojik düzeyde de gözlenmesi amacıyla, iyileşme süresi içinde belli aralıklarla daha çok sayıda denekte, perforasyon merkezine değişen uzaklıklarda histopatolojik kesit alarak yapılacak daha ileri çalışmalar gereklidir. 31
Diabetes mellituslu hastalarda odyolojik bulguların değerlendirilmesi
ÖZET Bu araştırmada primer hastalığa bağlı işitme kaybı gelişme olasılığı bulunan Diabetes Mellitus (D.M.) hastalarının odyolojik bulguları, normal işiten ve D. M. saptanmamış kişilerin bulgularıyla karşılaştırılmıştır. Bu çalışmada ayrıca D.M.'lu grup, kendi içinde yaş, hastalık süresi ve komplikasyonlar açısından da incelenmiştir. Belirtilen amaçları gerçekleştirebilmek için, 108 kontrol ve 101 D.M.'lu olgunun odyolojik testleri yapılmıştır. Her iki grup hasta üzerinde uygulanan Pür Ton Odyometri, Yüksek Frekans Odyometrisi ve Konuşmayı Ayırdetme Skoru (K.A.S.) test sonuçları birbirleriyle karşılaştırılmıştır. 1 1-20 yaş arası Tip I D.M. hastalarını kapsayan grubun işitme eşikleri 6000 Hz'e kadar olan frekanslarda ve K.A.S. 'da normal işiten yaşıtlarından farklı değilken (p> 0.05), 8000 Hz'den 16000 Hz'e kadar olan frekanslardaki işitme eşiklerinde anlamlı oranda farklılık bulunmuştur (p< 0.05). Tip II D.M. grubunda 31-40 yaşlarında sadece 4000 ve 6000 Hz'de işitme kaybı görülürken, K.A.S. sonuçları normallere göre anlamlı düzeyde düşük belirlenmiştir (p< 0.05). 41-60 yaş arasındaki Tip II D.M.'lu hastalarda 250 ve 16000 Hz arası frekanslardaki işitme eşikleri ve K.A.S. sonuçlan normallerden anlamlı derecede farklı bulunmuştur (p< 0.05). 60 yaş üzeri hastalardaki bu veriler anlamlı değildir (p>0.05). Ayrıca diabetes mellitus'un tedavi süresi, tedavi şekli ve ek nöropatinin varlığı, "ANOVA" testiyle istatiksel olarak incelenmiştir. Böylece D.M.'daki işitme kaybının hastalık süresi, tedavi şekli ve nöropatiyle ilişkisinin anlamlı olduğu belirlenmiştir (p< 0.05). Hipertansiyon, hiperkolesterolemi ve makroanjiopati bulgularının bulunduğu hastalarla, bu bulguları bulunmayan hastaların işitme eşikleri t testi ile karşılaştırıldığında bu bulguların işitme kaybı ile anlamlı düzeyde ilişkili oldukları belirlenmiştir (p< 0.05). Oysa, retinopati ve nefropati ile işitme kaybı arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p>0.05). Anahtar Kelimeler: Diabetes Mellitus, İşitme Kaybı, Konuşmayı Ayırdetme Skoru, Pür Ton Odyometri, Yüksek Frekans Odyometrisi
Burun spreylerinde prezervatif olarak kullanılan benzalkonyum klorid ve potasyum sorbatın sıçan burun mukozası üzerine etkilerinin araştırılması
ÖZET AMAÇ Bu çalışmada buruna uygulanan topikal formulasyonlarda yaygın olarak kullanılan benzalkonyum klorid ve potasyum sorbatın uzun ve kısa süreli uygulanmaları sonrasında burun içindeki solunum yolu epiteli üzerinde meydana getirebileceği değişiklikleri ışık mikroskobu, transmisyon elektron mikroskobu ve scanning elektron mikroskobu düzeyinde inceleyerek varsa toksik etkilerinin ortaya konması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM Benzalkonyum klorid ve potasyum sorbatın uzun ve kısa dönem kullaımlannda olası zararlı etkilerini göstermek için yapılan bu in vivo çalışmada aynı laboratuarda üretilmiş ve aynı jenerasyondan ağırlıkları 350-450 gr arasında olan 56 sıçan beş gruba bölünerek incelendi. l.Grup : Günde iki kez her bir burun deliğine 7 mL olmak üzere mikropipet yardımıyla saat 08:00 ve 20:00 da 4 hafta boyunca intranazal % 0,9 NaCl solüsyonu uygulandı. 2. Grup : Günde iki kez her bir burun deliğine 7 mL olmak üzere mikropipet yardımıyla saat 08:00 ve 20:00 da 1 hafta boyunca intranazal % 0,01 oranında benzalkonyum klorid solüsyonu uygulandı. 3. Grup : Günde iki kez her bir burun deliğine 7 mL olmak üzere mikropipet yardımıyla saat 08:00 ve 20:00 da 1 hafta boyunca intranazal % 0,12 oranında potasyum sorbat solüsyonu uygulandı. 4. Grup : Günde iki kez her bir burun deliğine 7 mL olmak üzere mikropipet yardımıyla saat 08:00 ve 20:00 da 4 hafta boyunca intranazal % 0,01 oranında benzalkonyum klorid solüsyonu uygulandı. 5. Grup : Günde iki kez her bir burun deliğine 7 mL olmak üzere mikropipet yardımıyla saat 08:00 ve 20:00 da 4 hafta boyunca intranazal % 0,12 oranında potasyum sorbat solüsyonu uygulandı. Bir ve dört haftalık uygulamalar sonrasında sıçanlar dekapite edilerek kafa derileri soyuldu ve burun içindeki mukozaya dokunmamaya son derece özen gösterilerek burun boşluğu açığa çıkarıldı. Tüm sıçanlardan standart olarak septumun 1/3 orta ve alt bölgesinden alman örnekler elektron mikroskobu ve ışık mikroskobu düzeyinde incelenmek üzere hazırlandı. 55Işık mikroskobu düzeyinde incelenecek septal mukoza örneğinden hazırlanan preparatlar hematoksilen eozin ile boyandıktan sonra aynı patolog tarafından silia kaybı, inflamatuar hücre infiltrasyonu, skuamöz metaplazi, intraepidermal gland gelişimi, vasküler yapılarda artmanm olup olmaması ve subepiteüal ödem yönünden incelendi (31). Scanning elektron mikroskopik değerlendirmede Zeiss DSM 982 Gemini elektron mikroskobu kullanıldı. Yapılan yüzey taraması ve değerlendirmenin yanı sıra Agfa Pan AXP 25 marka film kullanılarak kayda değer histopatolojik bulguların fotoğrafı çekildi. Transmisyon elektron mikroskobik çalışmada ise Philips CM 12 transmisyon elektron mikroskobu kullanılarak ultrastrüktürel değişiklikler incelendi ve Kodak SO 163 marka film kullanılarak kayda değer bulgular fotoğraflandı. Işık mikroskobu ile elde edilen bulgular istatistiksel olarak analiz edildi ve sonuçlar elektron mikroskobu ile elde edilen bulgular ile birlikte değerlendirildi. İstatistiksel analizlerde anlamlılık derecesi olarak a = 0.05 kabul edildi. İntraepitelial gland gelişimi ve skuamöz metaplazi gelişimi gruplar arasında -fi ile değerlendirildi. Ayrıca gruplar arasında ödem, enflamatuar hücre infiltrasyonu ve damarsal yapılarda artış skorları kontrol grubu ile Kruskal Wallis metoduyla test edildi. Test sonucunda farkların istatistiksel olarak anlamlı bulunması üzerine gruplar yukarıdaki değişkenler bakımından ikili analizlerinde Bonferroni düzeltmesi yapılarak (p = 0.0063) Mann-Whitney U testine tabii tutuldu. Aynca uzun dönem prezervatif madde uygulanan iki grup arasında Fisher's Exact Test kullanıldı. BULGULAR Prezervatif madde uygulanan tüm grublarda dikkati çeken ilk bulgu ödemdi. Ödem gelişimi kontrol grubu ile karşılaştırıldığında tüm gruplar için istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p= 0.0001). Ancak prezervatif madde uygulanan tüm gruplar arasında ödem yönünden istatistiksel bir anlamlılık saptanmadı (p > 0.0063). Diğer önemli bulgu nazal mukozadaki enflamatuar hücre infiltrasyonuydu. Prezervatif madde uygulanan gruplar ile kontrol grubu karşılaştırıldığında farkın anlamlı olduğu saptandı (p < 0.05). 1 hafta süreyle preservatif madde kullanılan gruplar ve 4 hafta süreyle prezervatif kullanılan gruplar kendi aralarında karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farkın olmadığı saptandı. Ancak 1 hafta ve 4 hafta benzalkonyum klorid uygulanan gruplar ve 1 hafta ve 4 hafta potasyum sorbat uygulanan gruplar kendi arasında karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlılık saptandı (p<0.0063). 56Yapılan ışık mikroskobik incelemede dikkat çeken bir bulgu da prezervatif uygulanan gruplarda nazal mukozada vasküler yapılardaki artışdı. Prezervatif madde uygulanan gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldıklarında aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Gruplar kendi aralarında karşılaştırıldıklarında; tıpkı enflamatuar hücre infiltrasyonunda olduğu gibi prezervatif maddelerin birbirinden 1 haftalık ve 4 haftalık kullanımları sonucunda nazal mukozada meydana getirdikleri damarsal yapılardaki değişikliklerin istatistiksel olarak farklı olmadığı ancak her iki prezervatifin de 4 hafta kullanımı ile 1 hafta kullanılmaları sonucu oluşan vasküler değişiklikler ve derecelerinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p<0.0063). İncelemelerde kaydedilen diğer önemli bulgu nazal mukozada skuamöz metaplazi ve intraepitelial gland gelişimiydi. İntraepitelial gland gelişimi skuamöz metaplazinin bir varyasyonu olarak kabul edilebilir. 1 hafta benzalkonyum klorid uygulanan grupta bir olguda izlenen intraepitelial gland gelişimi dışında skuamöz metaplazi ve intraepitelial gland gelişimi yalnızca 4 hafta prezervatif madde uygulanan gruplarda tespit edildi. Yapılan değerlendirmede kısa ve uzun dönem prezervatif uygulamaları arasında skuamöz metaplazi ve intraepitelial gland gelişimi açısmdan farklar istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). 4 haftalık prezervatif uygulanan iki grup arasmda ayrıca yapılan değerlendirmede benzalkonyum klorid ve potasyum sorbat kullanılan gruplar arasmda bu parametreler bakımından farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptandı (p>0.05). Transmisyon elektron mikroskobu ile yapılan değerlendirmede nazal respiratuar epitelde hücre düzeyinde ultrastrüktürel olarak nükleus, granüllü endoplazmik retikulum gibi organellerde küçük farklılıklar izlense de bunlar örnekler arasındaki kabul edilebilir küçük farklılıklar olarak değerlendirildi. Gerek potasyum sorbat gerekse benzalkonyum kloridin 1 hafta boyunca uygulandığı gruplarda ultrastrüktürel olarak göze çarpan bir patolojiye rastlanmadı. Ancak özellikle benzalkonyum klorid uygulanan grupta daha fazla olmak üzere her iki prezervatifin de 4 hafta uygulandığı gruplarda benzer şekilde hücrelerde değişik boyutlarda çok sayıda sitoplazmik vakuol ve bazı hücrelerde silialı epitelin hemen altındaki yüzeyel sitoplazmik alanda mitokondrilerde şişme dikkat çekti. Scaring elektron mikroskobu ile yapılan değerlendirmede 1 hafta süreyle benzalkonyum klorid uygulanan grupta burun mukozasmda birkaç örnekte küçük alanlar halinde silia kaybı izlenmekle beraber genelde doku bütünlüğünün korunmuş olduğu gözlendi. Bu grupta göze çarpan en önemli bulgu silialardaki kümeleşme eğilimiydi. Bu kümeleşmeye 57rağmen silialann koordine bir şekilde aynı yöne eğilim gösterdikleri izlendi. 1 hafta potasyum sorbat uygulanan grupta ise örneklerde hiçbir alanda silia kaybı gözlenmedi. Bu grupta silialardaki kümeleşme eğiliminin daha belirgin olduğu dikkat çekti. 4 hafta boyunca benzalkonyum klorid uygulanan grupta silia kaybı izlenen alanlar daha sık karşımıza çıktı ve daha geniş olarak izlendi. Bu alanların ışık mikroskobu ile yapılan incelemede belirtilen skuamöz metaplazi gelişmiş alanlar olduğu düşünüldü. Nadiren de olsa bazı alanlarda goblet hücrelerinin burun boşluğuna bakan duvarlarının patlayarak canlılığını yitirdiği gözlendi. Doku geneline bakıldığında silialı epitelin mevcudiyetini sürdürdüğü ancak silialarda yoğun kümeleşmeler yer yer silialar arasında yapışıklıklar izlendi. Bu değişikliklere rağmen silialar yine koordine bir şekilde aynı yöne eğilim göstermekteydi. 4 hafta süreyle potasyum sorbat uygulanan grupta da benzer şekilde silia kaybı gösteren alanlar, silialarda yoğun kümeleşme ve yapışıklıklar izlendi. Yine silialar koordine bir şekilde aynı yöne eğilim gösteriyordu. Bu grupta denature goblet hücre grupları hiç karşımıza çıkmadı. SONUÇ Gerek benzalkonyum klorid gerekse de potasyum sorbat solunum yolu epiteli için zararlı etkilere sahiptir. Burun içi solunum yolu epiteli in vivo ortamda bu maddelerin zararlı etkilerine karşı yukarıda saydığımız etmenlerden dolayı daha dirençlidir. Bizim araştırmamız 1 ve 4 haftalık uygulamalar sonrasında yaptığımız incelemelerde bütün direnç mekanizmalarına karşın patolojik değişmelerin geliştiğini ve uzamış uygulamalarda bu zararlı etkilerin daha da belirginleştiğini gösterdi. 58
Endoskopik sinüs cerrahisi yapılan hastalarda PRF (trombositten zengin fibrin) uygulamasının postoperatif sineşiler (yapışıklıklar) üzerine etkisi
Amaç:PRF (Trombositten Zengin Fibrin), yara iyileşmesinde yararları bilinen önemli bir trombositten zengin kan ürünüdür. Bu özelliğinden dolayı başta diş hekimleri olmak üzere kulak burun boğaz, dermatolog, plastik ve rekonstrüksiyon cerrahi hekimleri tarafından da son zamanlarda kullanımı artmaktadır. Endoskopik Sinüs Cerrahisi (ESC) sonrası yara yerinin hızlı iyileşmesi hem hasta konforu hem de yapışıklıkların azaltılması açısından önemlidir. Yapışıklıklarda azalma olması postoperatif nükslerin azaltılması için önemlidir. Bu amaçla çalışmada retrospektif olarak PRF kullanılan ve kullanılmayan hastaların nazal sineşi parametrelerini değerlendirmeyi amaçladık Gereç ve Yöntem:Biz de bu çalışmamızda 1.1.2017-1.1.2022 tarihleri arasında kliniğimizde yapılmış olan ESC (Endoskopik Sinüs Cerrahisi) ameliyatlarında PRF kullanımının kullanılmadığı durumlara göre fark oluşturup oluşturmadığını retrospektif olarak analiz ettik. Bu amaçla hastaların, sineşi skoru, endoskopik Meltzer skoru, endoskopik Lund-Kennedy skoru, Lund-Mackay Bilgisayarlı Tomografi skoru, subjektif semptomlarını değerlendiren NOSE (Nazal Obstrüksiyon Semptom Değerlendirme) skoru gibi parametreler oral steroid öncesi, sonrası, preoperatif dönem, postoperatif 1,3,6. aylarda değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilme kriterleri; son bir yıl içerisinde, 12 haftadan süren ön veya arkaya olan burun akıntısı, burun tıkanıklığı, nazal drenaj (mukopürülan), yüzde ağrı, basınç hissi, yüzde dolgunluk ve koku alma duyusunun azalması veya kaybolması şikayetlerinden en az ikisine sahip olan ve medikal tedavi uygulamasına yanıtsız polipli kronik sinüzit tanısı almış olmak, operasyon öncesi en az bir yıl içerisinde yapılmış paranazal sinüs BT incelemesinde kronik rinosinüziti destekler bulguların olması, 18 yaşından büyük olmak, her iki nazal kavitede en az unsinektomi, maksiller antrostomi ve ön etmoidektomi uygulanacak/uygulanmış olması olarak belirlendi. Dışlama kriterleri ise; Antrokoanal polip olan hastalar, Lund-Mackay'a göre iki nazal kavite arasında iki evreden fazla fark olması, unilateral nazal polipozis, paranazal sinüs malignitesi, revizyon vakalar olarak belirlendi. Bulgular:Bu kriterleri sağlayan 53 hasta değerlendirilmeye alındı. Hastaların 16'sının 6 aylık takiplerinde verileri eksik olduğu için çalışmadan çıkarıldı. Toplam hastaların 17'si (%45,9) PRF grubu, 20'si (%54,1) kontrol grubu olarak değerlendirilmiş. Kontrol grubunda hastaların 7'si (%35) kadın ,13'ü (%65) erkek, deney grubunun 7'si (%41,2) kadın, 10'u(%58,8) erkek olarak bulunmuştur. PRF grubundaki hastalardan 3'ünün (%17,6) Samter triadı gözlenmiş fakat kontrol grubunda Samter triadı olan hasta gözlenmemiştir. Kontrol grubunda 13 (%76,5) hastaya kontrol grubunda 10 (%50) hastaya septoplasti uygulanmıştır. Kontrol grubunun yaş ortalaması 41,6±14,04, kontrol grubunun yaş ortalaması 45,2±14,01 olarak bulunmuştur. Hastaların yaşları arasında gruplar arasında anlamlı istatistiksel farklılık mevcut değildi (p:0.537). Hem PRF grubunda hem de kontrol grubunda birer tane inverted papillom odakları bulunan patoloji çıkmıştır diğer patolojilerin tamamı inflamatuvar polip olarak rapor edilmiştir. PRF grubunda NOSE skoru preoperatif 8,00±4,41, postoperatif birinci ay 2,17±2,92, postoperatif üçüncü ay 2,35±3,55, postoperatif altıncı ay 2,58±3,39 olarak bulunmuş. Kontrol grubunda NOSE skoru preoperatif 7,85±5,81, postoperatif birinci ay 3,00±3,06, postoperatif üçüncü ay 2,25±2,55, postoperatif altıncı ay 3,60±3,85 olarak bulunmuş. PRF'nin kontrol grubuna bir üstünlüğü gözlenmemiştir (p>0,05). PRF grubunda preoperatif endoskopik Meltzer skoru 4,88±2,17, kontrol grubunun skoru 3,95±1,98 (p:0,141); PRF grubunun postoperatif birinci ay skoru 1,29±1,04, kontrol grubunun postoperatif birinci ay skoru 1,05±1,19 (p:0,460); PRF grubunun postoperatif üçüncü ay skoru 1,52±1,12, kontrol grubunun postoperatif üçüncü ay skoru 1,10±1,29 (p:0,187); PRF grubunun postoperatif altıncı ay skoru 1,41±1,66, kontrol grubunun postoperatif altıncı ay skoru 1,10±1,16 (p:0,798) olarak bulunmuştur. PRF'nin kontrol grubuna bir üstünlüğü gözlenmemiştir (p>0,05). Preoperatif PRF grubu MLK skoru 7,58±3,12, kontrol grubu 5,90±3,04 (p:0,125); postoperatif birinci ay PRF grubu 4,94±2,92, kontrol grubu 4,30±2,34 (p:0,537); üçüncü ay PRF grubu 5,23±2,48, kontrol grubu 4,25±2,24 (p:0,283); altıncı ay PRF grubu 4,14±2,45, kontrol grubu 3,85±2,08 (p:0,821) olarak bulunmuştur. PRF'nin kontrol grubuna bir üstünlüğü gözlenmemiştir (p>0,05). PRF grubunda preoperatif Lund-Mackay BT skoru 14,11±6,10, kontrol grubunda preoperatif 12,20±5,69 (p:0,330); PRF grubunda postoperatif altıncı ay skoru 12,41±5,92, kontrol grubunda postoperatif altıncı ay skoru 11,30±6,37 (p:0,589) olarak bulunmuştur. PRF'nin kontrol grubuna bir üstünlüğü gözlenmemiştir (p>0,05). Preoperatif PRF ve kontrol grubunun sineşi skoru 0, postoperatif PRF grubunun birinci ay 1,58±1,50; kontrol grubunun postoperatif birinci ay skoru 1,20±1,05 olarak bulunmuştur. Kontrol grubunun sineşi skorları daha iyi olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildir (p:0,497). Sonuç:PRF'nin herhangi bir parametrede kontrol grubuna bir üstünlüğü bulunamamıştır. Hatta sineşi parametresinde kontrol grubunda daha iyi sonuçlar gözlenmiştir. Bunun nedeni olarak PRF'nin iyileştirmeyi hızlandırırken sineşiyi artırabileceği düşünülmüştür. Fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Bu konuda daha ayrıntılı bilgilere sahip olmak için daha fazla hasta içeren geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Kronik effüzyonlu otitis mediada antireflü tedavinin yeri
Deneysel amikasin ototoksisitesi üzerine erdosteinin etkisi
Üçüncü trimesterde gebelik rinit varlığının rinomanometri ile araştırılması
Bu çalışmanın amacı kadınlarda gebeliğin postpartum döneme ilerlemesiyle nazal havayolunda meydana gelen fizyolojik değişikliklere bağlı oluşan gebelik rinitini ve sıklığını ortaya koymak aynı zamanda anterior rinoskopi (AnR), anterior rinomanometri (ARM), subjektif nazal obstrüksiyon skoru (SNOS) arasındaki korelasyonunun saptanmasıdır. Çalışmaya sigara içmeyen, sağlıklı, yaşları 19-35 arasında değişen herhangi bir respiratuar alerjisi veya kronik nazal veya sinüs hastalığı olmayan 3. trimester dönemine girmiş 30 gebe kadın rastgele seçilerek denek grubu oluşturuldu.Aynı yaş aralığında yine respiratuar allerjisi veya kronik nazal veya sinüs hastalığı olmayan 30 gebe olmayan kadın, kontrol grubuna dahil edildi. Gebe olan denek grubu 3. trimesterda bir kez muayene edildi. Muayenede ayrıntılı anamnez alma, anterior rinoskopi (AnR) ve anterior rinomanometri (ARM) aynı KBB hekimi tarafından yapıldı. Gebelerden sabahları olan burun tıkanıklığının düzeyini Subjektif Nazal Obstrüksiyon Skorlaması (SNOS) ile yok (0), hafif (1), orta (2), ciddi (3) veya tam tıkalı (4) olarak tarif etmesi istendi. Aynı işlemler kontrol grubuna uygulandı.Her iki gruptan alınan anterior rinoskopi (AnR), anterior rinomanometri (ARM) ve Subjektif Nazal Obstrüksiyon Skorlaması (SNOS) sonuçları karşılaştırıldı. Elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için SPSS 24.0 programı kullanıldı. Çalışma sonucunda gebe kadınlarda gebelik boyunca burun tıkanıklığı şikâyeti azalma göstermemiş, gebelerin %36,7'sinde değişmemiş ve %63,3'ünde artmıştır. Multipar gebelerin %28,6'sında önceki gebelikte rinit bulunmuştur. Mevcut gebelikte rinit varlığı ise %66,7'dir. AnR puan ortalaması gebelerde x=3,60±1,35; gebe olmayanlarda x=0,77±0,73 olarak bulunmuştur. TNİD ortalaması gebelerde x=0,46±0,23; gebe olmayanlarda x=0,27±0,06 olarak bulunmuştur. SNOS ortalaması gebelerde x=1,37±0,72; gebe olmayanlarda x=0,57±0,63 olarak bulunmuştur. Tüm farklar p<0,05 düzeyinde gebeler lehine anlamlıdır. Ayrıca, gebelerde AnR, ARM ve SNOS arasında ,176 ile ,295 arasında değişen oranlarda "düşük" düzeyde "pozitif" korelasyon bulundu. Gebelerde AnR veya ARM'deki değişim birbirinde %3,1 değişim meydana getirmektedir. Bu oran AnR ve SNOS arasında %8,7; ARM ve SNOS arasında %3,8'dir. Anahtar Kelimeler: SNOS (Sübjektif Nazal Obstrüksiyon Skorlaması), anterior rinoskopi (AnR), gebelik riniti (GR), anterior rinomanometri (ARM).
Koklear implantlı çocukların gürültüde konuşmayı anlama becerilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Koklear implant (Kİ) kullanıcısı olan çocukların, gürültülü ortamlarda dinleme performanslarını "Türkçe Matriks Test (TMT)" ile ölçmek ve "Ailesel Bakış Perspektifi Anketi (ABPA)" ile yaşam kalitelerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Kİ kullanan ve normal işiten (Nİ) çocuklara akustik immitansmetri, konuşma odyometrisi ve TMT; işitme eşiklerini belirlemek amacıyla Kİ'lı çocuklara serbest alan davranım testi, Nİ çocuklara saf ses odyometri testi; Kİ'lı çocukların yaşam kalitelerini değerlendirmek amacıyla ebeveynlerine ABPA uygulandı. Bulgular: Kİ kullanan 28 olgunun 20'si erkek (%71,5), 8'i kız (%28,5); kontrol grubu 28 olgunun 16'sı erkek (%57,5), 12'si kız (%42,5) idi. Çalışmadaki 56 bireyin yaş ortalamaları; Kİ grubunun 9,57 ± 1,98 (7-14), Nİ grubun 9,82 ± 2,61 (7-16) idi. TMT, her iki gruba uygulandı. Sessiz ortamda Kİ grubu TMT ortalaması 53,4±8,33 (38,1 -67,9) dB SPL, Nİ grubu TMT ortalaması 26,03±4,33 (19,0-34,2) dB SPL idi. Gürültülü ortamda Kİ grubu TMT ortalaması 3,85±2,72 dB SGO, Nİ grubun TMT ortalaması -5,45 ± 0,69 dB SGO olarak elde edildi. Ortalama değerler arasında istatiksel olarak anlamlı fark elde edildi (p<0,001). Kİ grubu performansı demografik bilgilere (işitme kaybı tanı yaşı, işime cihazı (İC) kullanmaya başlama yaşı, koklear implantasyon yaşı, özel eğitime başlama yaşı) göre değerlendirildi. İC kullanmaya başlama yaşına göre hem sessiz hem de gürültülü ortamda TMT performanslarında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (p<0,05). Sessiz ortamda işitme kaybı tanı yaşına göre, gürültülü ortamda özel eğitime başlama yaşına göre istatiksel olarak anlamlı fark elde edildi (p<0,05). ABPA, 11 ayrı alt ölçekte (Karar verme, İmplant süreci, İmplantın etkisi, Destek, İletişim, Kendine güven, İyilik, Sosyal ilişki, Eğitim, Klinik servis) değerlendirildi. Sonuç: Kİ'lı çocukların iletişim ve öğrenme ortamlarında akranlarına göre dezavantajlı olduğu düşünüldü. Bu çocukların günlük dinleme durumları TMT kullanılarak değerlendirilebilir. Ebeveynlerin, deneyimleri sonucunda Kİ hakkında olumlu bakış açısı geliştirdikleri söylenebilir. Ailelerin Kİ aşmasında aşırı stresleri nedeniyle Kİ ekibi, implantasyonun her aşamasında ebeveynleri ayrıntılı bir şekilde bilgilendirmelidir. Anahtar Sözcükler: Türkçe Matriks Test, koklear implant, konuşma anlaşılırlığı, pediatri, yaşam kalitesi. Ailesel Bakış Perspektifi Anketi. Anahtar Sözcükler: Türkçe Matriks Test, koklear implant, konuşma anlaşılırlığı, pediatri, yaşam kalitesi. Ailesel Bakış Perspektifi Anketi.
Nazal septum deviasyonu tanısında cottle sınıflaması iç tutarlılığı, geçerliliği ve tanı değer noktasının tanımlanması
Amaç ve Hipotez Çalışmamızda, normal bireylerde nazal inspiratuar tepe akım hızı (Peak Nasal Inspiratory Flow, PNIF) ve NOSE (Nasal obstruction symptom evaluation, Burun tıkanıklığı semptom değerlendirme) değerlerinin dağılımı saptandı ve buna bağlı olarak patolojik değerlerin tanımı getirildi. Literatürde tanımlanmış nazal septum deviasyonu sınıflandırma ölçütünün geçerliliği, semptom ile ilişkisi ve PNIF ile yapılan objektif ölçüm ile ilişkisi değerlendirildi ve iç tutarlılığı nazal endoskopik görüntülerin uzmanlarca değerlendirilmesi ile test edildi. Böylece nazal septum deviasyonu tanı değer noktasının belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem Pubmed veritabanında Eylül 2017 tarihine kadar olan makaleler arasında ''NOSE, Septum, Surgery, Outcome'' MESH (Medical Subject Headings, Tıp konu başlıkları) anahtar kelimeleri ile arama yapılarak ulaşılan literatür içindeki sınıflamalar değerlendirildi. Cottle sınıflaması, kendisi ve benzeri sınıflamaların yoğun olarak kullanımı ve basitliği nedeniyle seçildi. Şubat 2020 ve Eylül 2020 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı Polikliniğine burun burun dışı şikayetler ile başvuranlar arasından 140 kişi PNIF ve NOSE normatiflerini belirlemek için çalışmaya dahil edildi. Burun tıkanıklığı şikayeti olan ve nazal septum deviasyonu saptanan 61 kişi yine NOSE anketi ve PNIF ile değerlendirilerek sonuçları normal değerler ile kıyaslandı ve nazal endoskopik video kayıtları Cottle sınıflamasına göre uzman hekimler tarafından değerlendirildi. Bulgular NOSE skalası burun tıkanıklığı yakınması olan ve olmayanları ayırt etmede kullanılabilir. Duyarlılık ve özgüllüğün sırasıyla %90,2 ve %89,3 olduğu '5,5 değeri tanı değer noktası olarak bulunmuştur. Normal veri grubunda yapılan ölçümlere göre PNIF global değeri erkeklerde daha yüksek ve boy ile pozitif yönde zayıf koreledir, yaş ile korelasyon göstermemektedir. Nazal septum deviasyon (NSD) grubu PNIF global ortalamaları normal gruptan farklılık göstermemektedir, ancak gruplar arası farklılıktan dolayı her hasta için yaş, boy ve cinsiyete göre PNIF global normatif değeri hesaplanmalıdır. NSD grubunda NOSE ile PNIF global değeri negatif yönde zayıf korelasyon göstermektedir. Cottle sınıflamasında 61 kişilik NSD grubunda uzlaşı oranının %60 ve üzeri olduğu 44 hasta mevcuttur. Uzlaşı sağlanan gruplarda PNIF global değerleri ortalaması grubun geri kalanından farklı değildir. Ancak %60, %70, %80 ve %90 uzlaşı gruplarında deviye taraf PNIF değeri non-deviye tarafa ve uzlaşı sağlanamayanlara göre düşüktür. Sonuç NOSE skalası burun tıkanıklığı yakınması olan ve olmayan kişileri ayırt etmede yararlıdır. NOSE altı ve üzerinde ise burun tıkanıklığı düşünülmelidir ancak tek başına belirteç değildir. Cottle sınıflaması için değerlendiriciler arasında uzlaşı düşüktür ve uzlaşının yüksek olduğu gruplarda NOSE ve PNIF değeri grubun kalanından farklı değildir. NSD grubunda PNIF ölçümü deviye olan tarafta non-deviye tarafa ve normale göre daha düşüktür. PNIF ölçümü NSD tanısında kullanılabilir ve tek taraflı ölçümler de yapılmalıdır. NSD tanısında kişiselleştirilmiş değerlendirme gereklidir. Anahtar Kelimeler Burun Tıkanıklığı, Nazal Septum, Semptom Değerlendirme, Referans Değerler, Nazal Inspiratuar Tepe Akım Hızı
Gürültüye bağlı işitme kaybında oleuropeinin etkisinin araştırılması
Amaç ve Hipotez Bu çalışmamızda antioksidan özellikleri olduğu bilinen Oleuropein (OLE) bileşiğinin sıçanlarda oluşturulan gürültüye bağlı işitme kaybı (GBİK) modelindeki olası koruyucu etkinliğinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem Araştırmaya dahil edilen 28 erişkin erkek albino sıçan rastgele dört gruba ayrıldı. Kontrol serum fizyolojik (SF) (n=7) grubu; gürültü verilmeyen ve etken madde çözeltisi ile eş hacimde olacak şekilde 2 cc/kg/gün SF uygulanan grup, kontrol OLE (n=7) grubu; gürültü verilmeyen ve 50 mg/kg/gün OLE uygulanan grup olarak düzenlendi. Deney SF (n=7) grubu; gürültü verilen ve 2 cc/kg/gün SF uygulanan grup, deney OLE (n=7) grubu; gürültü verilen ve 50 mg/kg/gün OLE uygulanan grup olarak düzenlendi. Tüm sıçanlara SF ve OLE oral gavaj yoluyla uygulandı. Deney grubundaki toplam 14 sıçana 120 dB SPL şiddetinde, 4 kHz oktav bantta 4 saat süre ile gürültü verildi. İşitme düzeyi ölçümleri 4, 8, 12, 16 ve 32 kHz frekanslarında işitsel uyarılmış beyinsapı potansiyelleri (İUBP) ve distorsiyon ürünü otoakustik emisyon (DPOAE) testleri ile yapıldı. İUBP ve DPOAE testleri gürültü verilmesi öncesinde ve gürültü verilmesi sonrası 1, 7 ve 10. günde yapıldı. Son testler sonrası 10. günde tüm sıçanlar sakrifiye edildi. Sakrifikasyonun ardından sıçanların temporal kemikleri çıkarılarak koklea ve spiral ganglion hücreleri ışık mikroskobunda hematoksilen-eozin ve TUNEL boyama yöntemiyle değerlendirildi. Bulgular İUBP testi sonuçlarına göre deney OLE grubunda, deney SF grubuna kıyasla tüm frekanslarda daha iyi işitme eşikleri elde edildi. İstatistiksel anlamlılık ise 8, 12, 16 ve 32 kHz frekanslarda görüldü (p<0,05). Histopatolojik değerlendirmelerde ise deney SF grubuna kıyasla, deney OLE grubunda daha az spiral ganglion hücre hasarı izlendi. Ancak bu yönde istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Sonuç Elde edilen bulgulara göre OLE gürültüye bağlı işitme kaybında kullanılabilecek faydalı bir antioksidan olabilir. Ancak bu koruyucu etkinin kanıtlanmasına yönelik ek araştırmalara ihtiyaç bulunmaktadır.
Periferik vestibüler rahatsızlığı olan bireylerde SHIMP değerlendirmesi
Amaç: Suppresion Head Impulse Paradigm (SHIMP) testiyle sağlıklı ve periferik vestibüler kayıplı bireylerdeki vestibülooküler refleks (VOR) kazançlarını ve kazanç değerleri arasındaki farkları tespit etmektir. Yöntem: Çalışmaya 18-65 yaş aralığında 44 kadın ve 36 erkek toplam 80 katılımcı dahil edildi. Katılımcıların 30'u kontrol grubunda yer alırken, 50'si vaka grubunu oluşturmaktadır. Unilateral periferik vestibüler yetmezliği olup Meniere hastalığı(MH) tanısı alan katılımcılar %16,3(13), vestibüler nörit(VN) tanısı alan katılımcılar %7,5 (6) iken bening paroksisimal pozisyonel vertigo(BPPV) tanısı alan katılımcılar %38,8(31)'dir. Tüm katılımcılara Otometrics ICS Impulse cihazı kullanılarak Head Impulse Paradigm (HIMP) ve SHIMP testi uygulanmıştır. Bulgular: Vaka ve kontrol grubu arasında cinsiyetler açısından anlamlı bir farklılık elde edilmezken (p˃0.05), yaş değişkeni açısından anlamlı farklılık elde edildi(p<0.05). Vaka grubu kontrol grubuna göre daha yaşlı bulundu. VN ile MH hasta gruplarının sağ lateral kanal SHIMP VOR değeri hem kontrol grubundan hem de BPPV hasta grubundan daha düşüktür(p<0.05). MH hasta grubunun sol lateral kanal SHIMP VOR değeri hem kontrol grubundan hem de VN ve BPPV hasta gruplarından daha düşük bulundu(p<0.05). Her iki grupta sol lateral kanal SHIMP VOR değeri sağ lateral kanal SHIMP VOR değerine göre daha düşük gözlendi(p<0.05). Ayrıca her iki kanal için HIMP VOR değerleri SHIMP VOR değerlerinden anlamlı derecede yüksek bulundu(p=0,001<0,05). Sonuç: Bulgulara göre SHIMP'in periferik vestibüler rahatsızlıkların değerlendirilmesinde HIMP'e tamamlayıcı olarak kullanılabileceği kanısına varıldı.. Bununla birlikte SHIMP'in klinik kullanımı hakkında daha fazla çalışma yapılması gerekmektedir.
Migren tanılı hastalarda nazal mukosiliyer klirensin ölçülmesi
Migren hastalığı, hayat kalitesini etkileyen, insidansı yüksek, kronik bir hastalıktır. Kadınlarda görülme sıklığı daha fazladır. Koku auralarının bu hastalıkta fazla olması; bizde koku ve tat fonksiyonlarını doğrudan etkileyen nazal mukosiliyer klirens aktivitesinin sağlıklı kişilerde hastalara göre ne gibi değişiklikler olduğu konusunda merak uyandırmıştır. Bu çalışmada migren hastalarında nazal mukosiliyer klirens (NMK) aktivitesini değerlendirmeyi amaçladık. 18-65 yaş arası herhangi bir burun ve paranazal sinüs hastalığı olmayan, cerrahi ve travma geçirmemiş, migren dışında kronik hastalığı olmayan, sigara içmeyen 99 hastadan oluşan çalışma grubu ve aynı öncülleri sağlayan ama migren hastası olmayan 100 hastadan oluşan kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamızda herhangi bir yan etkisi olmayan sakarin kullanılmış olup, yapılan testler non-invazivdir. Sakarin preparatı alt konka ön alt kısmına yerleştirilerek hastanın tat hissi oluşuncaya kadar geçen süre dakika cinsinden kaydedilmiştir. Testten 30 dk -1 saat önce hastaların sümkürmemeleri, burun yıkaması yapmamaları, ilaç kullanmamaları ve sigara içilen bir ortamda bulunmamaları istenmiş ve hastalar takip edilmiştir. Çalışmamız sonucunda kontrol ve çalışma grupları arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Yalnız yaş gruplarına bakacak olursak 18-30 yaş ve 51- 65 yaş gruplarında çalışma grubunda NMK süresi anlamlı düzeyde kısalmıştır(p<0,05). Kontrol grubunda yaş arttıkça nazal mukosiliyer klirens süresinin uzadığını ancak çalışma grubunda yaşın nazal mukosiliyer klirens süresini etkilemediği görülmüştür. Sonuç olarak NMK süresinin migren tanısı olmayan sağlıklı hastalarda yaşa bağlı uzadığı, migren hastalarında yaşa bağlı değişmediği ve migren hastası olup 18 -30 yaş ve 51—65 yaş arasında olan hastalarda kısaldığı dikkat çekmiştir. Çalışmamız sonucunda özetle migren varlığı, nazal mukosiliyer klirens süresini istatistiksel olarak anlamlı derecede etkilememektedir. Anahtar kelimeler: Nazal mukosiliyer klirens; Migren; Koku aurası; Sakarin.
Deneysel vestibüler ve koklear toksisite modelinde çapraz bağlı hyaluronik asitin etkilerinin incelenmesi
1.1. Amaç ve Hipotez Çalışmamızda gentamisin ile sıçanlarda deneysel olarak oluşturulan vestibulotoksisite ve ototoksisite modelinde çapraz bağlı hyaluronik asit molekülünün iç kulak üzerine olan etkilerinin incelenmesi amaçlandı. 1.2. Gereç ve Yöntem Her biri yedi adet sıçandan oluşan, kontrol grubu ile birlikte toplam 4 grubun enjeksiyonları, multidoz olarak 7 gün süreyle yapıldı. Dış kulak yoluna uygun boyda spekulum yerleştirildikten sonra, enjektöre alınan ilaç 20 gauge iğne ile otomikroskopik görüş altında, intratimpanik olarak, kavite doldurulacak şekilde (yaklaşık 0.06 ml) enjekte edildi. A grubundaki sıçanlara 13.33 mg/ml konsantrasyonundaki 0.06 ml gentamisin, B grubundaki sıçanlara 0.06 ml hacminde çapraz bağlı hyaluronik asit otojel, C grubundaki sıçanlara ise 26.66 mg/ml konsantrasyonundaki 0.03 ml gentamisin + 0.03 ml hyaluronik asit otojel karışımı, D grubundaki sıçanlara 0.06 ml serum fizyolojik intratimpanik olarak 7 gün süreyle uygulandı. Tüm sıçanlar enjeksiyon öncesi ve sonrası, 1, 7 ve 10. günlerde oydovestibüler incelemeye tabi tutuldu. Sakrifikasyonun ardından sıçanların temporal kemikleri çıkarılarak koklea, vestibül, koklear sinir ve spiral ganglion hücreleri ışık mikroskobunda hematoksilen-eozin, TUNEL ve kaspaz-3 boyama yöntemiyle değerlendirildi. 1.3. Bulgular İUBP testi sonuçlarına göre gentamisin (A) ve kombinasyon (C) gruplarında diğer gruplara göre tüm frekanslar eşiklerinde daha yüksek işitme eşikleri elde edildi. Bu iki grupta da 4, 8, 12, 20 ve 32 kHz frekans değişimlerinde, ilk 24 saatten itibaren istatistiksel olarak anlamlı derecede farklı yükselme olduğu saptandı (p<0,05). Histopatolojik incelemelerde en çok etkilenen grubun hyaluronik asit ve gentamisin kombinasyon grupları olduğu olarak dikkati çekti. Gentamisin ile kombinasyon grubpları arasında, odyolojik, vestibüler ve histolojik etkilenme skorları açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Histopatolojik incelemelerde gentamisin (A) ve kombinasyon (C) gruplarında dış ve iç tüylü hücre hasarının yanı sıra, stria vaskülaris, spiral ganglion, koklear sinir ve vestibül hasarı oluştuğu gösterildi. İzole hyaluronik asit enejksiyonu yapılan grupta (B), geçici efüzyon etkisi ve işitme kaybı dışında kontrol serum fizyolojik uygulanan kontrol grubunda (D) elde edilenlere benzer şekilde iç kulakta histopatolojik hasar oluşturmadığı görüldü. Gentamisin ve hyaluronik asit kombinasyonunun (Grup C) odyolojik testler, vestibüler davranış testleri ve histopatolojik incelemeler ile izole gentamisin enjeksiyonu uygulanan (Grup A) gruba benzer şekilde etki yaptığı, aralarındaki farklılığın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptandı (p>0,05). 1.4. Sonuç Elde edilen bulgularla hyaluronik asit moleküllerinin iç kulağa toksik etki yapmadığı düşünülmüş, izole gentamisinle karşılaştırıldığında ABR eşiklerine, vestibüler denge skorlarına ve histopatolojik bulgulara anlamlı katkısının olmadığı saptanmıştır. Kontrollü ilaç salınım mekanizmalarını aydınlatmak için; hyaluronik asit molekülünün, farklı doz ve yöntemlerle uygulanan ilaçlarla kobinasyonlarının denendiği, ilaç kinetiğinin ve hücresel değişikliklerin çok zamanlı testlerle incelendiği ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Ototoksisite, hyaluronik asit, gentamisin, kontrollü ilaç salınımı
Tıkayıcı uyku apnesi sendromu olan hastalarda vestibüler bulguların değerlendirilmesi
Amaç: Tıkayıcı uyku apnesi sendromu (TUAS) tanısı alan hastalarda, hipoksiye bağlı vestibüler refleks arkındaki olası etkilenmeyi saptamak amacıyla uygulanan vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyel (VEMP) test bulgularının değerlendirilmesi ve Aktiviteye Özgü Denge Güvenlilik Skalası (ABC) ile Berg Denge Ölçeği (BDÖ) skorlarının belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Horlama/uyku apnesi şikayetleri nedeniyle polisomnografi uygulanmış 18-60 yaş arası 40 hasta dahil edildi. Kontrol grubunu 20 kişi, orta ve ağır TUAS grubunu 20 kişi oluşturdu. Araştırmaya odyolojik, vestibüler, sistemik hastalığı ve ototoksik/vestibülotoksik ilaç kullanma öyküsü olmayan bireyler dahil edildi. Tüm bireyler cVEMP ve oVEMP testleri, ABC skalası ve BDÖ ile değerlendirildi. Bulgular: TUAS olan 20 olgunun 14'ü erkek (%70), 6'sı kadın (%30), kontrol grubu 20 olgunun 10'u erkek (%50), 10'u kadın (%50) idi. Çalışmadaki 40 bireyin yaş ortalamaları; kontrol grubunun 42,35±7,23 (30 – 56), TUAS grubunun 46,35 ± 7,12 (36 – 59) idi. Kontrol grubunda cVEMP ve oVEMP eşikleri tüm bireylerde elde edildi (%100). TUAS grubunda 20 olgudan (40 kulak) cVEMP cevabı %65 (26 kulak) ve oVEMP cevabı %62,5 (25 kulak) oranında elde edildi. Gruplar arasında P13, N23 latansları, N1, P1latansları, dalgalar arası latans farkı, amplitüd asimetri oranı karşılaştırıldığında anlamlı fark elde edilmedi (p>0,05). TUAS grubunda cVEMP P13-N23 amplitüdleri ve oVEMP N1-P1amplitüdleri anlamlı olarak düşük saptandı (p<0,001). ABC ve BDÖ skorları incelendiğinde; TUAS grubunda istatistiksel olarak anlamlı düşme oldu (p<0,05). Sonuç: Orta ve ağır TUAS olan hastalarda hipoksiye bağlı vestibüler fonksiyonlarda etkilenme olabileceği belirlendi. Anahtar Kelimeler: Hipoksi, TUAS, Vestibüler refleks arkı, cVEMP, oVEMP, ABC Skalası, Berg Denge Ölçeği
İleri ve çok ileri derecede işitme kayıplı çocuklarda vestibüler değerlendirme: Olgu kontrol çalışması
Amaç: Bu çalışmada ileri ve çok ileri derecede sensörinöral işitme kaybı (SNİK) bulunan çocuklarda vestibüler sistemin video head impulse testi (vHIT), servikal ve oküler vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller (cVEMP ve oVEMP) testleri ile değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 5 – 12 yaş aralığındaki ileri veya çok ileri derecede SNİK bulunan 32 birey (yaş ortalaması 8,47 ± 1,83) ve normal işiten 32 birey (yaş ortalaması 8,38 ± 2,35) dahil edildi. Tüm bireylerin başını dik tutma, desteksiz oturma ve kendi başına yürüme becerileri gelişim yaşları kaydedildi. vHIT, cVEMP ve oVEMP testleri gerçekleştirildi. Bulgular: İki grubun verileri karşılaştırıldığında, çalışma grubunda kaba motor becerilerin kontrol grubuna göre daha geç geliştiği belirlendi (p<0.001). Kontrol grubundaki bireylerde vHIT sonucu negatif iken, çalışma grubundaki bireylerin %28,1'inde pozitif idi. Çalışma grubunda VOR kazançları kontrol grubundakilere göre daha düşüktü (p<0,05). Çalışma grubunun cVEMP ve oVEMP yanıt elde edilme oranları sırasıyla %56,2 ve %53,1 iken, kontrol grubunda her iki testte de %100 idi. Çalışma grubunun cVEMP ve oVEMP yanıt elde edilme oranları kontrol grubundakilere göre daha düşüktü (p<0.001). Çalışma grubunda yanıt elde edilen bireylerde, kontrol grubundakilere göre cVEMP ve oVEMP eşik değerleri daha yüksek, amplitüd değerleri ise daha düşüktü (p<0.001). Sonuç: İleri ve çok ileri derecede SNİK bulunan çocuklarda elde edilen veriler; utrikül, sakkül ve semisirküler kanallarda fonksiyon kaybı olabileceğini ve bununla ilişkili olarak kaba motor gelişimde gecikmelere neden olabileceğini göstermektedir. SNİK bulunan çocukların tanı ve tedavisinde vestibüler sistem fonksiyonunun göz önünde bulundurulmasının olası vestibüler problemlerin erken dönemde tanılanması açısından faydalı olacağı düşünüldü. Anahtar Kelimeler Vestibüler sistem, SNİK, vHIT, VEMP
Tympanometric evaluations of intubated patients
Introduction: The follow-up of the patients in intensive care unit is an important and difficult issue that requires a multidisciplinary study. Communication with patients who are often unconscious and dependent on the ventilator may not possible to establish, and some diseases may be overlooked. However, in addition to the clinical consequences for health, the assessment of the overall health status outcomes is also important in assessing the quality of life and in terms of the risk of infection. For these reasons, in our study, tympanometric evaluations of intubated patients in intensive care unit are done and nasogastric tube (NGT) and GAG (swallowing) reflex is followed up in terms of how they reflected to tympanometric values. Materials and Methods: 64 patients with NGT (24 males, 42 females) and 30 patients without NGT were included our study. 20 of them have gag reflex, 44 do not have gag reflex. In addition, a healthy control group was created with 30 volunteer (15 male, 15 female) in parallel with the follow-up days in intensive care unit, to assess how the individual's measurements on different days affect the tympanometric values. Tympanometric measurements of the study group and the control group were performed on day 1, day 4, day 7, day 14, and day 21 and alterations in compliance and pressure values were followed. Results: In the intensive care unit, the data showed that the prolonged period of intubation is parallel to the development of effusion serous otitis media has been obtained. In the nasal cavity side where the NGT was placed, serous otitis development started earlier and it has been observed that the diameters of the NGTs in the various numbers are significantly reflected in the tympanomic measurements. Also, in comparison with patients who have GAG reflex, tympanometry values in the early stages of prolonged intubation times of patients without GAG reflex were adversely affected. Conclusion: In this sense, the periodic follow-up of intensive care patients with prolonged intubation will be beneficial via otoscopic examination and tympanometric measurements against possible middle ear infections and preferably the smallest diameter nasogastric tubes should be used.
Uykuda solunum bozukluğu olan hastalarda nazal obstrüksiyonun akustik rinometri ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, uykuda solunum bozukluğu olan hastalarda akustik rinometri bulgularını belirlemek ve polisomnografi (PSG) parametreleri ile akustik rinometri bulguları arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Obstrüktif uyku apnesi (OUA) şüphesi ile PSG yapılmış hastaların kayıtları retrospektif olarak incelendi. Burun tıkanıklığı şikâyeti olan, NOSE skalası verileri ve akustik rinometri kayıtları olan 135 hasta çalışmaya dâhil edildi. Uyku etkinliği yetersiz olan, santral uyku apne sendromu olan, demografik verileri ve fizik muayene bulguları ve NOSE skalası verileri eksik olan, geçirilmiş nazal cerrahi öyküsü olan, septal perforasyonu olan, topikal nazal sprey kullanan, enfeksiyöz ya da inflamatuar sinonazal hastalığı olan toplam 54 hasta çalışma dışı bırakıldı. Sonuçta 81 hastadan elde edilen veriler analiz edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, ek hastalıkları ve NOSE skalası sonuçları kaydedildi. Anterior rinoskopi ve fleksibl fiberoptik nazofaringoskopi ile anterior ve posterior nazal pasaj açıklığı belirlendikten sonra akustik rinometri yapıldı. 81 hastanın 20' si (% 24.7) kadın, 61' i (% 75.3) erkektir ve % 59.3' ünde izole septum deviasyonu, % 20.9' unda izole konka hipertrofisi ve % 19.8' inde ise kombine septum deviasyonu ve konka hipertrofisi bulunmaktadır. Ortalama NOSE skalası skorunun 10.0± 4.0 (2-20), MCA10.46 ± 0.2 cm2, Vol11.84 ± 0.5 cm3, MCA20.42 ± 0.2 cm2, Vol2 5.67 ± 3.5 cm3 olduğu görüldü. Ortalama AHI 27.9 ± 23.3 idi. Hastaların 5 ' inde (% 6.1) basit horlama, 23' ünde (% 28.4) hafif OUA, 22' sinde (% 27.2) orta OUA ve 31' inde (% 38.3) ağır OUA saptandı. NOSE skalası ve akustik rinometri verilerinin hafif, orta ve ağır OUA arasında anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. OUA' lı hastalarda tedavi planlanmasında burna yönelik cerrahinin tedaviye katkısnın olmayabileceği göz önüne alınarak bu hastalarda burna yönelik yapılacak işlemlerde hasta seçimine dikkat edilmesi gerekmektedir.
Vestibüler disfonksiyonu olan hastalarda vestibüler rehabilitasyonun etkisinin incelenmesi
Periferik vestibüler disfonksiyon, periferik vestibüler sistemin kısmi veya tam tutulduğu bir bozukluktur. Bu araştırmada, vestibüler disfonksiyonu olan hastalarda vestibüler rehabilitasyon tedavisi ile postüral denge ve düşme riski ile günlük hayattaki fiziksel, sosyal değişikliklere etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma, Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kulak Burun Boğaz - Odyoloji Ünitesi'nde periferik vestibüler disfonksiyon tanısı konulan ve vestibüler rehabilitasyon uygulanan 27 hastanın sonuçlarını kapsamaktadır. Vestibüler rehabilitasyon 4 haftalık manuel tedaviye ek verilen ev egzerszileri ve 4 haftalık Biodex Denge Sistemi SD ile verilen postügrafi eğitiminden oluşan toplam her biri 30 dakikalık toplam 8 seanstan oluştu. Tedavi öncesi ve sonrası Baş Dönmesi Engellilik Envanteri (Dizziness Handicap Inventory-DHI), Görsel Analog Skala (Visual Analog Scale-VAS), Vestibüler Bozukluklarda Günlük Yaşam Aktiviteleri Ölçeği (The Vestibular Disorders Activities of Daily Living Scale-VADL) kullanıldı. Biodex Denge Sistemi SD ile 5. haftanın başında ve 8. haftanın sonunda Düşme Riski İndeksi (DRI) ve Postüral Stabilite İndeksi değerlendirildi. Sonuç olarak tedavi öncesi ve sonrası DHI, VAS, VADL ölçek ortalamalarında ve DRI ve Postüral Stabilite İndekslerinde istatiksel olarak anlamlı azalma görüldü. Vestibüler rehabilitasyon, vestibüler disfonksiyonlu hastalar için yaşam kalitesinin artırılabileceği ve semptomlarının azaltılabileceği etkili bir tedavi yöntemidir. Anahtar Kelimeler: Vestibüler disfonksiyon, Vestibüler rehabilitasyon, Biodex Denge Sistemi SD.
Subjektif tinnituslu hastalarda biyolojik geri bildirimin hasta şikayetleri üzerine etkisinin incelenmesi
Bu çalışmada, nabız oksimetresi kullanılarak uygulanan kalp hızı değişkenliğine dayalı biyolojik geri bildirim tabanlı bilişsel davranışçı terapi yönteminin subjektif tinnituslu hastaların tedavi öncesi ve sonrası şikayetleri arasındaki farkın değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Kliniği'ne subjektif tinnitus şikâyeti ile başvuran, normal işitmeye sahip 30 hasta dahil edildi. Uygulanan terapi oturumları, her bir seans 20 dakika olacak şekilde toplam 10 seanstan oluştu. Çalışmanın başında ve sonunda tinnitusun etki düzeyini belirlemek için Tinnitus Engellilik Anketi (TEA) ve tinnitusun psikolojik etki düzeyini belirlemek amacıyla Belirti Tarama Listesi (The Symptom Checklist-90-R; SCL90R) hastalar tarafından dolduruldu. Terapi öncesi ve sonrası elde edilen bulgular karşılaştırıldı. İstatistiksel analizler sonucunda, her iki ölçek için de terapi öncesi ve sonrası puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık elde edildi (p<0.05). Bu fark terapi sonrası puanlarda azalma olarak görüldü. Terapi öncesi TEA toplam ölçek puanları ile terapi öncesi SCL90R alt ölçek ve toplam puanları arasında pozitif yönlü orta düzeyde bir korelasyon tespit edildi. Çalışma sonunda katılımcıların %43,3 (n=13)'ü şikayetlerinin kalmadığını, %56,7 (n=17)'si ise şikayetlerinde belirgin bir azalma olduğunu ifade etti. Çalışmamız, Pulse oksimetre kullanılarak uygulanan biyolojik geri bildirim temelli bilişsel davranış terapisi yönteminin tinnituslu hastaların şikayetlerini azaltan ve yaşam kalitelerini artıran bir etkiye sahip olduğunu ortaya koymaktadır.
Posterior kordotomi ve parsiyel aritenoidektomi uygulanan hastalarda ameliyat öncesi ve sonrası ses kalitesinin değerlendirilmesi
Posterior Kordotomi ve Parsiyel Aritenoidektomi Uygulanan Hastalarda Ameliyat Öncesi ve Sonrası Ses Kalitesinin Değerlendirilmesi Bilateral vokal kord paralizisi, hayatı tehdit edici solunum sıkıntısına neden olabilen klinik bir durumdur. En sık etiyolojik neden tiroidektomi komplikasyonu olan bilateral rekurren laringeal sinir hasarıdır. Tedavi olarak asıl amaç güvenli hava yolu açıklığının sağlanması ve ses kalitesinin korunmaya çalışılmasıdır. Posterior kordotomi ve parsiyel aritenoidektomi, bilateral vokal kord paralizisi olan hastalarda sık olarak kullanılan cerrahi yöntemlerden biridir. Bu çalışmada 2014-2018 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalında posterior kordotomi ve parsiyel aritenoidektomi uygulanan 22 hastanın retrospektif olarak preoperatif ve postoperatif ses kalitesi değerlendirilmiştir. 22 hastanın 18'inde tiroidektomi sonrası gelişen bilateral vokal kord paralizisi mevcuttur. Posterior kordotomi ve parsiyel aritenoidektomi uygulanan hastaların tamamında güvenli hava yolu açıklığı sağlanmıştır. Hastalara ses kalitesinin değerlendirilmesi amacıyla 3 bölüm ve 30 sorudan oluşan ses handikap anketi uygulanmıştır. Anketin 1. bölümü olan sesin fonksiyonel özellikleri değerlendirildiğinde hastaların postoperatif dönem ses kalitesinde preoperatif döneme göre anlamlı bir şekilde azalma olduğu görülmüştür (p=0,004). Anketin 2. bölümü olan sesin fiziksel özelliklerinde ve 3. bölümü olan sesin emosyonel duruma etkisinde ise hastaların preoperatif dönemi ile postoperatif dönemi arasında anlamlı fark görülmemiştir. Sonuç olarak; Posterior kordotomi ve parsiyel aritenoidektomi bilateral vokal paralizisi olan hastalarda güvenli havayolunu sağlamak amacı ile uygulanan etkin ve hızlı bir cerrahi yöntemdir. Hastaların ses kalitesinde ise ciddi bir azalmaya neden olmamaktadır. Anahtar Kelimeler: Bilateral vokal kord paralizisi, Posterior kordotomi, Ses
Subjektif tinnituslu hastalarda histamin 1 reseptörü polimorfizmlerinin değerlendirilmesi ve tedaviye yanıt etkinliği üzerine etkileri
Çalışmamız Histamin 1 (H1) reseptörü polimorfizmlerinin tinnitusa ve betahistin tedavisine yanıttaki etkilerini Tinnitus Engellilik Envanteri (THI) ve tinnitus şiddet eşleme ölçümünü kullanarak değerlendirmeyi amaçlamıştır. Çalışmaya Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp fakültesi Kulak Burun Boğaz (KBB) polikliniğine tinnitus şikayetiyle başvurmuş ve çalışma kriterlerini sağlayan 18-65 yaş arasındaki subjektif tinnituslu 42 kadın, 33 erkek hasta dahil edildi. Çalışmaya Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Müdahale Olmayan Bilimsel Araştırmalar Etik Kurulu (MOBAEK) 'ndan onay alındı. Kontrol grubu polikliniğimize başka sebeplerle başvuran aynı yaş grubundaki hastalardan seçildi. Hastalara ilk başvurularında odyometrik değerlendirme yapılarak tinnitus frekans ve şiddeti belirlendi, THI dolduruldu. Hastalara betahistin tedavisi başlanarak üç ay sonundaki kontrol başvurularında tinnitus frekanks ve şiddet ölçümü ve THI tekrarlandı.THI'ye göre 7 puan ve üzeri düşmeler tedaviden fayda görme açısından anlamlı kabul edildi. Tinnitus şiddetinde ise 15 dB ve üzeri azalmalar tedaviden fayda görme açısından anlamlı kabul edildi. Tinnitus ve kontrol grubunun venöz kanlarından alınan örneklerinden Polimeraz Zincir Reaksiyonu ve Restriksiyon Parçası Uzunluk Polimorfizmi (PZR-RFLP) ile 1068-A/G (rs 2067468) ve Leu449Ser (rs 2067470) genotiplemesi yapıldı. H1 reseptör 1068-A/G, Leu449Ser polimorfizmleri açısından tinnitus ve kontrol grubu arasında anlamlı fark yoktu (p=0.448, p=0.511). Tinnitus şiddet eşleme değerlerinde 1068-A/G (rs 2067468) polimorfizminde betahistin tedavisinden fayda gören ve görmeyen gruplar arasında anlamlı fark elde edildi (p=0.014). Aynı zamanda bu gende G alleline sahip 5 hastanın hiçbiri betahistin tedavisinden fayda görmedi. THI için tedaviden fayda gören ve görmeyen gruplar arasında genotip ve allel frekansı açısından anlamlı fark yoktu (p=1.000). Sonuç olarak, tedaviden fayda gören grupta G alleline sahip hasta bulunmamasından yola çıkarak, H1 reseptör geninde G alleli varlığının betahistin tedavisine yanıtı olumsuz etkilediğini tespit ettik. Ancak, konunun daha kapsamlı ve ileri düzeyde araştırmalarla desteklenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Tinnitus, H1 reseptör geni, 1068-A/G polimorfizmi, Leu449Ser polimorfizmi, betahistin Destekleyen Kurumlar: TOGÜ-BAP 2024/91
Sağlıklı yetişkin bireylerde suppression head impulse test(SHIMP) normal değerleri
Video Head Impulse Test (HIMP) günümüzde vestibüler sistem değerlendirmesinde oldukça sık kullanılan testlerden dir. Testte baş ve göz hızı özel bir batarya sistemi ile kayıt altına alınıp vestibülooküler refleks (VOR) değerlendirilir. 2016 yılından HIMP bataryasına VOR un baskılanmasını değerlendirmek amacıyla Supression Head Impulse Paradigm ( SHIMP) dahil edildi. SHIMP te kişi test sırasında baş hareketi ile aynı yönlü lazer ışını takip eder. Elde edilen sakkad vestibüler sistemin aktifliğinin göstergesidir. Çalışmanın amacı sağlıklı kişilerde SHIMP değerinin normal cinsiyet ve yaşa bağlı normal kazanç değerlerini elde etmektir. Çalışmamızda 18-65 yaş 36 erkek 34 ü kadın toplam 70 kişi değerlendirildi. Sağ kulak SHIMP VOR değeri 0.89 elde edilirken Sol VOR değeri 0 .94 elde edildi. Hem cinsiyetler arasında hem de yaş grupları arasında anlamlı bir farklılık elde edilmezken (p˃0.005 ) Sağ VOR değerinin sol VOR değerinden anlamlı bir şekilde farklı olduğu elde edildi. Anahtar Kelimeler: shimp, vor,suppression,himp
Parotis tümörlerinde intraoperatif histopatolojik değerlendirme (frozen incelemesi) ve postoperatif histopatoloji sonuçlarının karşılaştırılması
Majör tükrük bezi neoplazmları tüm baş boyun tümörlerinin %3-4'ünü oluştururken, tükrük bezi maligniteleri tüm malignitelerin %4'ünü oluşturur). Bu neoplazmların%80-85'i parotis bezi kaynaklıdır. Hasta klinik, radyolojik ve patolojik olarak bütünüyle değerlendirilmeli ve doğru tedavi protokolüne karar verilmelidir. İntraoperatifhistopatolojik değerlendirme yöntemi olan frozen incelemesi çoğunlukla lezyon varlığını ve natürünü, cerrahi sınırları ve materyalin diagnostik olup olmadığını belirlemek amacıyla kullanılır. Bu çalışmada , parotis tümörlerinde frozen incelemenin gerekliliğinin ve güvenilirliğinin incelenmesi amaçlanmıştır. Parotidektomi operasyonu sırasında frozen inceleme uygulanmış 107 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların frozen incelemeleri, postoperatif histopatolojileri ve kayıtlı ince iğne aspirasyon biyopsi sonuçları retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmada frozen inceleme ile hastaların %77'si benign(n=82), % 10'u malign(n=11) olarak raporlanmıştır. Hastaların (n=107)postoperatif histopatolojik tanıları değerlendirildiğinde %82'sinin benign (n=88), % 18'inin malign(n=18) olduğu saptanmıştır. Hastaların postoperatifhistopatolojileri ile frozen inceleme sonuçları karşılaştırılmıştır. Çalışmamızda frozen inceleme doğruluğu %98, duyarlılığı %95, özgüllüğü ise %90 olarak literatüre yakın hesaplanmıştır. Çalışmamızda literatüre yakın frozen inceleme doğruluk, duyarlılık ve özgüllük oranları bulunmuştur. Ancak frozen incelemenin doğruluğunda materyalden doğru kesitler alınmasının ve patoloğun tecrübesinin çok önemli olduğu unutulmamalıdır. Bu yüzden sadece frozen inceleme sonucuna göre tedavi planlanmamalı, klinik bulgular ve diğer tanısal yöntemler göz önünde bulundurulmalıdır.
Türkiye kaynaklı kulak burun boğaz yayınlarında ulusal kendine atfın ve konuyla ilgili hekimlerimizin tutumlarının araştırılması
Amaç Bu kesitsel çalışmada, Türkiye kaynaklı ulusal ve uluslararası kulak burun boğaz (KBB) yayınlarına ulusal düzeyde kendine atıf yapma düzeyi ile Türk KBB hekimlerinin ulusal kendine atıf konusundaki tutumları araştırıldı. Gereç ve Yöntem Çalışmanın ilk aşamasında 2015 ve 2018 yılları arasında dört Türk KBB dergisi, ikinci aşamada ise SCI tarafından dizinlenen KBB dergilerinde Türk yazarlar tarafından yazılmış makalelerde yine Türkiye kaynaklı yayınlara yapılmış atıflar manuel olarak tarandı. Üçüncü aşamada seçilmiş beş ülkenin ulusal KBB derneklerine ait dergileri tarandı. Bu dergilerde Ocak 2015 – Aralık 2018 tarihleri arasında yerel yazarlarca yazılmış makalelerde yine yerel yazılara yapılan atıflar tarandı. Dördüncü aşamada ulusal Türk KBB hekimlerinin ulusal düzeyde kendine atıf konusundaki tutumlarını değerlendirmeye yönelik Aralık 2016 ve Ocak 2019 tarihli anketlerin analizi yapıldı. Son aşamada ise Türkiye, yayın ve yayınlarına yapılan atıfların sayıları açısından diğer ülkeler ile karşılaştırıldı. Bulgular Ulusal Türk KBB dergilerinde, belirtilen yıllarda Türk yazarlı makalelere yine Türk yazarlarca yapılan atıf oranı %10-20 olarak bulundu. SCI kapsamındaki KBB dergilerinde yer alan Türk yazarlı makalelerde, Türk yazarlara yapılan atıf oranı ortalama %10.32 iken, Türk ulusal KBB dergilerindeki Türk yazarlı makalelere yapılan atıf oranı ortalama %0,96 idi. Japonya, Brezilya, İtalya, Hindistan ve İran ulusal KBB dergilerinde ortalama ulusal düzeyde kendine atıf oranları sırası ile %26.03, %22.05, %18.93, %8.34, %11.03 olarak bulundu. Türk KBB hekimlerine iki ayrı zaman diliminde uygulanan anketlerde genel olarak Türk yazarlı ulusal KBB yayınlarına atıf yapma konusunda istekli olunmaması yanında bunun için çaba sarf edilmediği dikkati çekti. Son aşamada ise Türkiye'nin KBB yayın sayısı açısından tüm ülkeler arasında 7.-19. sıra aralığında olduğu ancak makale başına yapılan atıf açısından bakıldığında 67.-179. sıra aralığında olduğu görüldü. Sonuç Bu beş aşamalı çalışmada Türk KBB hekimlerinin ulusal düzeyde kendine atıf konusunda yanlılık sergilemediği hatta ulusal KBB dergi yayınlarına atıf konusunda oldukça geride olduğu görüldü. Ulusal KBB dergi yayınlarına az sayıda atıf yapılmasında en önemli nedenler olarak ulusal KBB literatürünü tarama zorluğu ve ulusal yayınlara güvenin az olması olarak gösterildiği dikkati çekti. Son olarak ülkemizin KBB yayın sayısı açısından dünyada iyi bir yerde olmasına karşın, yayın kalitesini gösterme açısından çok önemli bir kriter olarak kabul edilen yayın başına düşen atıf sayısı açısından çok gerilerde olduğu saptandı.
Endoskopik ve mikroskobik timpanoplasti sonuçlarımızın karşılaştırılması
Bu çalışmada kliniğimizde yapılan endoskopik ve mikroskopik timpanoplasti ameliyatlarının odyolojik sonuçlarını, greft başarılarını, visüel ağrı skorlarını (VAS) ve glasgow fayda envanteri (GBI) skorlarını, ameliyat sürelerini ve kanaloplasti ihtiyaçlarını karşılaştırarak; timpanoplasti cerrahisinde endoskopun avantaj ve dezavantajlarını saptamak amaçlanmıştır. Bu çalışma prospektif randomize kontrollü olarak yapılmıştır. Bu çalışmaya Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Kliniğinde Mart 2019 ile Şubat 2020 tarihleri arasında timpanoplasti yapılan 72 hasta dahil edilmiştir. 36 hastanın 39 kulağına endoskop, 36 hastanın 36 kulağına mikroskop destekli timpanoplasti yapılmıştır. Çalışmada ameliyat başarısı için hastaların ameliyattan sonraki 6. ay verileri kullanılmıştır. Çalışmamızda endoskopik timpanoplasti yapılan grup ile mikroskobik timpanoplasti yapılan grup arasında greft başarı ve odyolojik iyileşme değerleri açısından anlamlı fark bulunamadı (p>0.05). Kanaloplasti ihtiyacı mikroskobik grupta 8 hastada varken, endoskopik grupta yoktu. Kanaloplasti ihtiyacı mikroskobik grupta anlamlı olarak fazla bulundu (p<0.05). Postoperatif 12. Saatte bakılan VAS skoru endoskopik grupta anlamlı olarak düşük bulundu (p<0.05). Ameliyat süresi endoskopik grupta anlamlı derecede daha kısa bulundu (p<0.05). Endoskopik timpanoplasti daha az invaziv bir seçenek olması, kozmetik sonuçlarının daha iyi olması, postoperatif ağrının daha az olması ve ameliyat süresinin kısa olması nedeni ile uygun vakalarda daha avantajlı bir yöntem olduğu kanaatindeyiz.
Tinnitus hastalarında intratimpanik steroid tedavisinin etkinliği
Tinnitus, dışarıdan herhangi bir akustik uyarı olmaksızın duyulan ses olarak tanımlanır. İşitme sisteminde oluşan birçok bozukluğa eşlik ettiği bilinen tinnitusun patofizyolojisi tam olarak anlaşılamamıştır. Yıllardır birçok tedavi yöntemi uygulanmış olmasına rağmen araştırmalarda kesin etkili bir tedavi yöntemi belirlenememiştir. İntratimpanik steroid tedavisi, tinnitus tedavisinde oral medikal tedavide başarısız olunan hastalarda ciddi bir yan etki olmadan kullanılabilecek bir yöntemidir. Bu çalışmamızda tinnitusta intratimpanik steroid tedavisinin klinik ve tinnitus parametreleri üzerine etkisi retrospektif olarak incelenmiştir. Fizik muayeneleri ve rutin kan tetkikleri normal olan, intratimpanik steroid tedavisi uygulanmış hastalar incelendi. Subjektif tinnitusu olan 58 hasta çalışmaya dahil edildi. Tinnitus hastalarının işlem öncesi ve sonrası anket formları (sosyo-demografik ve klinik bilgi, Tinnitus Ciddiyeti İndeksi), odyolojik testleri incelendi. İntratimpanik steroid tedavisi öncesi TCİ 39,53 ± 6,91, sonrası TCİ 28,6 ± 9,79 olarak saptanmış olup, sonuçlar istatiksel olarak anlamlı (p<0,0001) tespit edilmiştir. Yaş, cinsiyet, tinnitus zamanı, kronik hastalık öyküsü, sigara kullanım öyküsü sorgulanan hastalarda gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. İntratimpanik steroid tedavisi, oral medikal tedavinin başarısız olduğu tinnituslu hastalarda tercih edilebilecek, ciddi bir yan etki olmadan kullanılabilecek bir tedavi yöntemidir. Tinnitus hastalarında intratimpanik steroid tedavisinin etkinliğinin saptanması, tedavinin özellikle hangi hasta gruplarında etkili olduğunu saptamak için daha fazla sayıda hasta grubuna ve kontrollü, çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Tinnitus, İntratimpanik steroid tedavisi.
Radyofrekans uygulaması sonrası alt konka konjesyon-dekonjesyon yanıtlarının ve histolojik değişikliklerinin araştırılması
Alt konka hipertrofilerine bağlı burun tıkanıklığı, kulak burun boğaz pratiğinde en sık karşılaşılan şikayetlerden biridir. Tedavide medikal ve cerrahi yöntemler kullanılmaktadır. Medikal tedavinin yeterli olmadığı durumlarda cerrahi tedaviye gerek duyulur. Alt konka cerrahi tedavisinde kullanılan yöntemler arasında; parsiyel/total konka rezeksiyonu, lateralizasyon, lazer cerrahisi, elektrokoter, kriyoterapi, submukozal rezeksiyon, türbinoplasti, submukozal diyatermi, radyofrekans termal ablasyon, argon plazma koagülasyonu bulunmaktadır. Radyofrekans Termal Ablasyon (RFTA) tekniği son yıllarda kullanımı artan, etkinliği kanıtlanmış, uygulanması kolay, minimal invaziv ve düşük yan etki riski nedeniyle sık tercih edilen bir tedavi yöntemi haline gelmiştir. Bu çalışmanın amacı; akustik rinometri ölçümüyle konjesyon öncesi, konjesyon sonrası ve dekonjesyon sonrası minimal kesitsel alan (MCA2)' deki değişim oranlarına bakarak RFTA tedavisi sonrası konkaların konjesyon ve dekonjesyona verdiği yanıtı RFTA öncesi verdiği yanıtla karşılaştırıp, bu sonuçları histolojik çalışmada RFTA ile tedavi edilmiş ve edilmemiş gruplarda konka spesimenlerinde bakılan venöz sinüzoid çaplarındaki değişimle korelasyonunu değerlendirmektir. Çalışmaya, bilateral alt konka hipertrofisi olan ve RFTA planlanan 30 hasta ve ayrıca bilateral alt konka hipertrofisi olup parsiyel konka rezeksiyonu önerilen yedi hasta, toplamda 37 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalara RFTA uygulanmış olup RFTA öncesi, RFTA sonrası 1. ay ve 3. ayda hastalara Vizüel Analog Skala (VAS) doldurmaları istenmiş, ayrıca akustik rinometrik ölçümleri yapılmıştır. Akustik rinometri ölçümünde, konjesyon öncesi, konjesyon sonrası ve dekonjesyon sonrası MCA2 ve total nazal volüm (V) değerleri kaydedilmiştir. Konjesyon 2 mg/ml ve 8 mg/ml histaminle hazırlanmış spreylerle iki defa artan dozlarda verilerek, dekonjesyon ise % 0,1 adrenalinle emdirilmiş pamuk şeritller her iki nazal pasaja yerleştirilerek sağlanmıştır. Elde edilen verilerde, MCA2 ve V değişim oranları RFTA sonrası RFTA öncesine göre anlamlı derecede düzelme göstermiş olup RFTA sonrası 1. ay ve 3. ay arasında aynı oranlar arasında anlamlı fark görülmemiştir. Ayrıca histolojik çalışmada da; RFTA ile tedavi edilmiş grupla tedavi edilmemiş hipertrofik konka grubundaki venöz sinüzoid çapları karşılaştırıldığında RFTA uygulanmış hastaların venöz sinüzoid çaplarında anlamlı derecede fark olduğu saptanmıştır. Tüm bu sonuçlar RFTA tedavisinin konka küçültme işleminde etkin bir yöntem olduğunu göstermektedir. Ayrıca RFTA tedavisi planlanan hastalara preoperatif akustik rinometrik ölçümlerle MCA2 değişim oranlarına bakılarak konkaların konjeste ve dekonjeste olabilme kapasitelerini değerlendirip, hastanın radyofrekans tedavisinden fayda görüp görmeyeceğini öngörmede kullanılabilecek veriler olabileceği düşünülmektedir .
Gürültüye maruziyetin işitme üzerindeki etkilerinin, sigara kullanımı ve kotinin ile ilişkisinin incelenmesi
Gürültüye maruziyetin işitme üzerindeki etkilerinin, sigara kullanımı ve kotinin ile ilişkisinin incelenmesi. Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kulak Burun Boğaz Tezi, Bolu, 2012. Sanayileşen tüm ülkelerde gürültü sağlık sorunlarına yol açan, işitmeyi etkileyen önemli bir faktör haline gelmiştir. Son yıllarda pek çok faktörün yanında sigara içiciliğinin de gürültüye bağlı işitme kaybına(GBİK) yatkınlığa neden olduğu konusu tartışılmaktadır. Çalışmamızda; GBİK'nın odyometrik inceleme ve distorsiyon ürünü otoakustik emisyon (DPOAE) ile değerlendirilip kıyaslanması, GBİK'da doz bağımlı sigara kullanımının, serum kotinin düzeyleri ölçülerek işitme üzerindeki etkisinin odyometri ve otoakustik emisyon ile araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışma prospektif boylamsal kontrollü bir klinik çalışma olarak planlanmıştır. Veriler 2009 ve 2011 yılında iki yıl arayla toplanmıştır. İşçilere araştırma öncesinde; yaş, çalışma süresi, sigara içme durumu, miktarı ve süresi, sistemik hastalık, bilinen kulak hastalığı olup olmaması, ilaç öyküsü bilgilerini içeren mini anketler doldurulmuştur. Sigara içen bireylerden alınan periferik venöz kan örneklerinde, iki yıl arayla serum kotinin düzeylerine bakılmış olup ve tüm bireylere çalışmanın başında ve sonunda odyometri(500, 1000, 1500, 2000, 3000, 4000, 6000 ve 8000 Hz'de ve PTA) ve DPOAE (1000, 1400, 2000, 2800, 4000 Hz) testleri yapılmıştır. İstatistiksel hesaplamalarda PASW (versiyon18) programı kullanılmıştır. Anlamlılık düzeyi ?=0,05 alınmıştır. Çalışmaya sigara içen grupta 82 işçi, sigara içmeyen grupta 88 işçi olmak üzere toplam 170 erkek işçi dahil edilmiştir. 2.kotinin seviyeleri ile 2.odyometrik ölçümlerde 1500 Hz, 2000 Hz, 3000 Hz ve PTA arasında (p<0,05)) ve yine 2. kotinin değerleri ile 2. DPOAE değerlerinden 2.DP1400 Hz,2800 Hz, 4000 Hz, 2. SNR 2800Hz, 4000 Hz değerleri arasında (p<0,05) anlamlı ilişki gözlenmiştir. Bu değerlerden DP 4000Hz ve SNR 4000Hz ile 2.kotinin değeri arasındaki güçlü korelasyon (sırasıyla r=-0,610; -0,601) bulunmuştur. Bu bulgular işitme kaybı arttıkça bireylerde sigara içmenin işitmeyi etkileyebileceğini göstermesi açısından önemlidir. Sigara içen ve içmeyen gruplarda başlangıçta yapılan ve 2. yılın sonunda yapılan işitsel test sonuçları ile gruplar arası interaksiyona bakıldığında tüm frekanslardaki ölçümlerde anlamlı ilişki görülmemiştir(p>0,05). Bu çalışma sigara alışkanlığı ve gürültüye maruziyette, kotinin çalışıldığı ilk çalışmadır. Sonuç olarak; sigara içme durumunun GBİK gelişmesini etkilemediği, ancak serum kotinin düzeylerinin göreceli olarak işitmesi az olanlarda önem kazandığı ve işitme kaybı gelişiminde kotininin bu düşüş üzerinde etkili olabileceği dolaylı olarak söylenebilir. Bu konuda daha güçlü bir yorum için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Susam yağı ve nitrofurazon içeren pomad ile hazırlanan burun tamponlarının tavşanlarda mukoza değişikliklerinin histolojik ve mikrobiyolojik olarak incelenmesi
Çalışmamızda; burun tamponlarının nazal kavite üzerindeki histolojik ve mikrobiyal etkisinin incelenmesi amaçlandı. Çalışma Abant İzzet Baysal Üniversitesi (AİBÜ) Tıp Fakültesi Hayvan Laboratuvarı, Mikrobiyoloji Anabilim Dalı ve Histoloji Anabilim Dalı?nda, 2011-2013 yılları arasında, ağırlıkları 1,9 kg ile 2,2 kg arasında değişen 36 adet aynı cins Yeni Zelanda erişkin erkek tavşan kullanılarak gerçekleştirildi. Çalışmamızda kullanılan tavşanlar kendi aralarında altı alt gruba ayrıldı. Tavşanlara, gruplarına göre belirlenmiş olan nazal tamponlar yerleştirildi. Konulan tamponlar 48 saat tutulduktan sonra tüm gruplardan alındı. Daha sonra tamponların çekiminden hemen sonra ve 5. gün sonunda her iki nazal pasaj ve maksiller sinüsten eküvyon çubuğu ile kültür örneği alınarak mikrobiyolojik incelemesi yapıldı. Daha sonra burun ve sinüs kavitelerini içeren parafin bloklardan kesitler hazırlanarak ışık mikroskopisi ile yüzey epitelinin bütünlüğü, ödem, silya kaybı, goblet hücre hiperplazisi ve bez yapısı yönünden değerlendirildi. Susam yağı ve nitrofurozanlı tamponlama sonrası histolojik değerlendirmede; mukozal ödem ve konjesyon oluşumunda, inflamatuar hücre sayısının azaltılmasında susam yağı ve nitrofurozanın etkinliğinin daha fazla olduğu; mukozal savunmada ise nitrofurozanın daha etkin olduğu saptandı ancak bu fark istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. Histolojik olarak susam yağının, nitrofurazona üstün olmadığı gözlendi. Mikrobiyolojik olarak değerlendirme yapıldığında susam yağının bakteri üremesini baskılamada 5. gün nitrofurazondan daha etkin olduğu ancak sıfırıncı gün susam yağı grubunun diğer gruplara göre daha fazla bakteri üremesine neden olduğu saptandı. İleriki dönemlerde, tamponlama işleminin susam yağı ile yapılmasının hem histolojik hem de mikrobiyolojik olarak sağladığı avantajlardan dolayı tercih edilebilecek bir madde olduğu düşünüldü, ancak bunun için daha çok sayıda klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Nazal septum cerrahisinde kullanılan hidroksiapatitin histolojik ve fonksiyonel etkilerinin bir tavşan modelinde araştırılması
ÖZET Hasan K. Nazal septum cerrahisinde kullanılan hidroksiapatitin histolojik ve fonksiyonel etkilerinin bir tavşan modelinde araştırılması. Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kulak Burun Boğaz Baş ve Boyun Cerrahisi, Tıpta Uzmanlık Tezi, Bolu, 2014. Amaç Hidroksiapatit 20 yılı aşkın süredir tıp alanında kullanılan bir biyomateryaldir. Rinoplastide augmentasyon materyali olarak kullanıldığına dair bilgiler mevcuttur. Fakat septoplastide kullanımıyla ilgili yeterli bilgi yoktur. Araştırmamızda hidroksiapatitin nazal septum cerrahisinde kullanımının histolojik ve fonksiyonel etkilerini bir tavşan modeli kullanarak araştırmayı hedeflendi. Metod Ağırlıkları 1.8 ile 2.8 kg arasında değişen 24 adet Yeni Zellanda tavşanı kullanıldı. Denekler her biri 8 tavşandan oluşan 3 gruba ayrıldı. Grup 1'de septum ön ucundan yaklaşık 1×0.5cm'lik kıkırdak çıkarılıp kıkırdağa herhangi bir işlem yapılmadan tekrar yerine yerleştirildi. Grup 2'de septumun ön ucundan 1×0.5cm 'lik kıkırdak çıkarılarak yerine aynı boyutta hidroksiapatit plaka yerleştirildi. Grup 3'deki deneklerde ise septumun ön ucundan 1×0.5cm'lik kıkırdak çıkarıldı ve aynı boyuttaki hidroksiapatit plakayla yan yana gelecek şekilde çıkarıldığı yere yerleştirildi. Denekler 3 ay boyunca takip edildi ve bu esnada periyodik olarak muayene bulguları kaydedildi. Deney sonunda denekler sakrifiye edilip septumun ilgili bölgesi makroskopik olarak değerlendirilip histolojik incelemeye alındı. Bulgular Grup 1'den alınan örneklerde inflamasyon bulguları çok hafifti ya da yoktu. Grup 2 ve 3 de grup 1'dekinden daha fazla inflamasyona rastlandı. Grup 1'deki inflamasyon şiddetindeki bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı. (p=0.005) İnflamasyon şiddeti Grup 3'te, Grup 2'de olduğundan daha fazlaydı. Fakat bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. (p=0,161) Grup 2 deki deneklere ait örnekler değerlendirildiğinde tüm greftlerin rejeksiyona uğradığı tespit edildi. Hem hidroksiapatit hem de kıkırdağın birlikte yerleştirildiği Grup 3'teki deneklerden elde edilen örnekler incelendiğinde ise 3 denekte hidroksiapatit plakanın atılmamış olduğu, 5 denekte ise atılmış olduğu tespit edildi. Grup 2 ve Grup 3 greft materyalinin atılımı açısından karşılaştırıldığında iki grup arasında 1. ay, 2.ay ve 3.ayda istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı görüldü.(Sırasıyla p=0.50, p=0.31, p=0.10). Sonuç Çalışmamızın sonucunda elde ettiğimiz veriler hidroksiapatitin kullanıldığı haliyle tavşan septumunda allogreft olarak kullanımının oldukça zor olduğunu göstermektedir. Özellikle daha ince ve daha geniş gözenekli hidroksiapatit plakalarla yapılacak hayvan deneylerinin yol gösterebileceği düşünülmüştür.
Koklear implant kullanıcısı çocuklarda öğrenme ve bellek işlevlerinin değerlendirilmesi ve alıcı-ifade edici dil gelişimiyle ilişkisinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışma ile koklear implant kullanıcısı çocukların farklı uyaran ve cevap modaliteleri altında (işitsel-sözel, görsel-sözel, işitsel-yazılı, görsel-yazılı) kısa süreli bellek performansları ile sözel öğrenme, serbest hatırlama türü uzun süreli bellek ve tanıma türü uzun süreli bellek performanslarının değerlendirilerek normal işiten yaşıtlarıyla karşılaştırılması; dil gelişimi ile bu öğrenme ve bellek işlevleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya 7-11 yaş arası 24 koklear implant kullanıcısı ve 24 normal işitmeye sahip toplam 48 çocuk katılmıştır. Çocukların zeka puanları Porteus Labirentleri Testi (PLT) ile Kent Egy Zeka Testi, kısa süreli bellek performansları Görsel İşitsel Sayı Dizileri Testi B Formu (GİSD-B) kullanılarak değerlendirilmiştir. Türkçe Alıcı ve İfade Edici Dil Testi (TİFALDİ) ile çocukların dil değerlendirmeleri yapılmış, İşitsel-Sözel Öğrenme Testi (İSÖT) ile sözel öğrenme ve uzun süreli belleğe ilişkin becerileri değerlendirilmiştir. Bulgular: Gruplar arasında dil puanları ve işitsel-sözel modalitede kısa süreli bellek performansı açısından normal grup lehine anlamlı fark bulunmuştur. Sözel öğrenme, serbest hatırlama ve tanıma türü hatırlama puanları açısından iki grup arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Her iki grupta kısa süreli bellek değerlendirmesinde farklı uyaran modaliteleri kullanılarak yapılan değerlendirmeler grup içinde karşılaştırıldığında anlamlı fark gözlenmemiştir. Dil ve kısa süreli bellek ile öğrenme puanları arasında anlamlı ilşkiler bulunmuştur. Sonuç: Koklear implantlı çocuklar dil gelişimi ve bazı bilişsel beceriler açısından risk altındadır ve bu becerilerin gelişiminde normal işiten akranlarına göre gecikmeler yaşayabilirler. Çocuklarda dil gelişimi bazı bellek ve sözel öğrenme becerileriyle ilişkilidir.
Protective role of whortleberry extract against cisplatin induced ototoxicity in rats
Giriş/amaç:Cisplatin, baş boyun kanserlerinde sıklıkla kullanılan bir kemoteropötik olmasına rağmen gelişebilen ototoksik etkisi halen ciddi bir sorundur. Bu ototoksisiteden korunmak ve/veya önlemek amacıyla literatürde çeşitli antioksidan maddeler kullanılmıştır. Çalışmamızda güçlü bir antioksidan olan çay üzümü ekstresinin cisplatin ototoksisitesi üzerine olan koruyucu etkisi araştırıldı.Materyal/metod:Toplam 48 adet, erkek,erişkin (3-5 aylık), ağırlıkları 250-350 gr arasında değişen Spraque Dawley albino cinsi rat rastgele 6 gruba bölünerek;hiç enjeksiyon yapılmayan kontrol grubu, sadece çözücü madde 8 doz enjekte edilen grup,sadece çay üzümü 100 mg/kg 8doz yapılan grup, cisplatin 16 mg/kg tek doz yapılan grup ,cisplatin 16 mg/kg tek doz ve çay üzümü 100 mg/kg 8doz yapılan grup,cisplatin 16 mg/kg tek doz ve çay üzümü 200 mg/kg 8doz yapılan grup olarak belirlendi.Çalışma başlangıcında ve 8.gün DPOAE testi uygulandı. Sekizinci gün ratlar sakrifiye edilirken biyokimyasal analiziçin kan numuneleri alındı.Alınan kan numunelerinden total antioksidan kapasite ve total oksidatif stres parametreleri ölçüldü ve bu veriler kullanılarak oksidatif stres indeksi hesaplandı. Histolojik incelemeler için temporal kemik diseke edilerek %2,5 luk gluteraldehit ile fikse edilerek saklandı. Hemotoksilen-eozin boyama sonrası sonuçlar ışık mikroskopisinde değerlendirildi.Sonuç:Yapılan çalışma sonunda özellikle cisplatinin hem hücresel boyutta hem işitme fonksiyonları üzerine hem de kandaki oksidatif stres üzerine olumsuz etkileri izlendi.Çay üzümünün cisplatin ototoksisitesi üzerine koruyucu etkisinin her iki gruptada olduğu gözlendi.Yüksek doz çay üzümü grubunda düşük doza göre belirgin farklılık izlenmedi.Tartışma:Çay üzümü yüksek antosiyanin, flavanoidler ve fenolik asit içeriğine sahip olduğu antioksidan,antiinflamatuar, antiproliferatif etkiye sahip oldukları bildirilmektedir.Ancak ototoksisite üzerine olan etkisine yönelik literatürde yeterli çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamızda işitmenin korunması üzerine belirgin etkileri izlenmiştir. Ancak uygun doz aralıklarının belirlenebilmesi için daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.
X-ray radyasyon ile indüklenmiş parotis hasarına karşı dexmedetomidin ve amifostinin etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Tüm dünyada kanser hastalarının yaklaşık %50-60'ı tedavilerinin bir aşamasında radyoterapiye ihtiyaç duyar. Baş-boyun kanserlerinin tedavisinde ana yöntemlerden biri olan radyoterapinin uygulanılan hedef organın yanında ikincil organlar üzerine olan olumsuz etkilerinin önüne geçilememiştir. Bu bağlamda çalışmamızda parotis dokusunda iyonize radyasyonun neden olduğu histopatolojik ve biyokimyasal değişiklikleri saptamak ve meydana gelmesi muhtemel olumsuz değişikliklere karşı deksmedetomidinin etkisini amifostin ile karşılaştırarak incelemek amaçlanmıştır. Yöntem: Sprague Dawley cinsi erkek sıçanların kullanıldığı bu çalışma; kontrol grubu, iyonize radyasyon grubu, iyonize radyasyon+deksmedetomidin-100, iyonize radyasyon+deksmedetomidin-200 ve iyonize radyasyon+amifostin grubu olmak üzere 5 gruptan oluşmaktadır. X-ray radyasyon uygulanan gruplar baş-boyun bölgesi etkilenecek şekilde tek doz 8 Gy X ışınına maruz bırakılmıştır. X ışınına maruz bırakılan gruplar, 24 saat sonra histopatolojik ve biyokimyasal değerlendirmeler için örnekler alınarak sakrifiye edilmiştir. Alınan kesitler histopatolojik olarak değerlendirme için Hematoksilen&Eozin ve Masson-Goldner trikrom ile boyanmış, ayrıca özel boyama yöntemi aktif Kaspaz-3 primer antikoru ile işaretlenmiştir. Biyokimyasal değerlendirme için doku örneklerinden MDA ve GSH tayini yapılmıştır. Bulgular: Doku MDA seviyelerinde, aktif Kaspaz-3 pozitivitesinde ve çeşitli histopatolojik hasar belirteçlerinde kontrol grubuna kıyasla iyonize radyasyon grubunda istatistiksel olarak anlamlı artış olduğu tespit edilmiştir. Deksmedetomidin ve amifostin uygulanan gruplarda bu seviyelerin belirgin bir farkla azalmış olduğu tespit edildi. Bunun yanında GSH seviyesinin kontrol grubuna kıyasla sırasıyla; iyonize radyasyon, iyonize radyasyon+deksmedetomidin-100 grubunda azaldığı; iyonize radyasyon+deksmedetomidin-200, iyonize radyasyon+amifostin grubunda artan seviyelerde olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Dexmedetomidin, iyonize radyasyonun neden olduğu tükürük bezi hasarı üzerinde önemli bir koruyucu etkiye sahip olabilir. Anahtar Kelimeler: İyonize radyasyon, Deksmedetomidin, Amifostin, Sıçan
Obstrüktif uyku apnesi nedeniyle palatal cerrahi yapılan hastaların preoperatif ve postoperatif semptom, muayene ve laboratuvar bulgularının karşılaştırılması
Amaç: Obstrüktif uyku apne sendromu(OUAS), uyku sırasında üst solunum yolunun tekrarlayan kollapsları nedeniyle ortaya çıkan apne ve hipopneler ile seyreden, uyku bölünmelerinin eşlik ettiği, gündüz uykululuk haliyle karakterize kronik bir hastalıktır. OUAS kardiyovasküler hastalık, inme, metabolik sendrom gibi komorbid hastalıklara neden olmaktadır. Hastaların yaşam kalitesini bozmakta, iş ve trafik kazalarına yol açabilmektedir. Çalışmamızda palatal cerrahi endikasyonu ile opere olmuş OUAS hastalarında yapılan cerrahilerin etkinliğininin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmada kliniğimizde OUAS nedeniye palatal cerrahi uygulanan 58 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik verileri, body mass index(BMI), boyun çevresi, gerçekleştirilen operasyonun tipi ve takip süreleri kaydedildi. Preoperatif ve postoperatif yapılan polisomnografi(PSG) ve fizik muayene bulguları, Epworth uykululuk ölçeği ve Pitsburg uyku kalitesi ölçeği skorları değerlendirildi. Postoperatif AHI değerinin preoperatif AHI değerine göre %50 veya daha fazla düşmesi ve postoperatif AHI değerinin 15'in altında olması cerrahi başarı kriterleri olarak kabul edildi ve hastalar bu kriterlere göre değerlendirildi. Bulgular: Palatal cerrahi uygulanan 47 hastanın operasyonu başarılı iken 11 hastanınki başarısız bulundu. Başarısız grupta preoperatif PSG'de oksijen satürasyonunun %70-80, %80-90 aralığında ve %90'ın altında geçirdiği uyku süresi yüzdesi değerleri başarılı gruba göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Diğer preoperatif PSG verilerinde ve uykululuk ölçeği skorlarında başarılı ve başarısız grup arasında anlamlı farklılık görülmedi. Preoperatif BMI ile preoperatif PSG'de oksijen satürasyonunu %90'ın altında geçirdiği uyku yüzdesi arasında pozitif yönde ve zayıf düzeyde anlamlı bir ilişki bulundu. Başarılı grubun uyku latansı dışındaki değerlerinde preoperatif döneme göre postoperatif dönemde anlamlı iyileşme görüldü. Başarısız grupta ise preoperetif ve postoperatif PSG ve uykululuk ölçeği verileri arasında anlamlı değişiklik görülmedi. Sonuç: Uygun endikasyon konularak yapılmış palatal cerrahiler OUAS için günümüzde etkin bir tedavi şekli olarak gözükmektedir. OUA'nın ağırlık değerlendirmesi ve palatal cerrahilerin etkinliği tek başına apne hipopne indeksi(AHI) ile değil özellikle oksijen desatürasyonu olmak üzere diğer PSG parametreleri ile de değerlendirilmelidir. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif uyku apnesi sendromu, horlama, polisomnografi
Parotis tümör tanılı hastalarda klinik ve histopatolojik verilerin sistemik inflamasyon parametreleri ve difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleri ile değerlendirilmesi
Amaç: Tükürük bezi tümörleri, tüm baş ve boyun tümörlerinin %3'ünü oluşturur. Tüm tükürük bezi tümörlerinin yaklaşık %70 ila %80'i parotis bezinde yer alır. Parotis bezi tümörlerinde benign-malign ayrımı ve alt grup tayini, tedavi planlanması ve cerrahi yöntem seçimi açısından önemlidir. Çalışmamızda; parotis bezi tümör tanısı olan hastalarda, sonucun öngörülmesinde Difüzyon Ağırlıklı Manyetik Rezonans Görüntüleme ile elde edilen Görünür Difüzyon Katsayısı - Apparent Diffusion Coefficient (ADC) ölçümünün ve sistemik inflamasyonun rolünün değerlendirilmesi ve bunun klinik ve histopatolojik verilerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmada Ocak 2013– Aralık 2021 tarihleri arasında kliniğimizde parotis tümör tanısı almış ve tarafımızca cerrahi yapılmış hastalar retrospektif olarak toplandı. Hastaların dosyalarından yaş, cinsiyet gibi demografik verileri, sigara ve alkol kullanımı, preoperatif hemogram ve biyokimya verileri, preoperatif ve postoperatif patolojik tanıları ve görüntülüme verileri kaydedildi. Preoperatif hemogram verilerinden Nötrofil Lenfosit Oranı (NLO) ve Platelet Lenfosit Oranı (PLO) değerleri hesaplandı. Boyun MR görüntüleri 1.5 Tesla tarayıcı (Siemens Magnetom Aera, Erlangen, Almanya) ile elde edildi ve ADC haritaları oluşturuldu. Tümörlerin ADC ölçümü 1 cm² lik yuvarlak ilgi alanları-region of interest (ROI) kullanılarak solid kısımlardan yapıldı. Bulgular: Çalışma kapsamında değerlendirmeye 108 benign (%78,3) ve 30 malign (%21,7) tümörlü olmak üzere toplam 138 olgu dahil edildi. En sık görülen benign tümör pleomorfik adenom iken en sık görülen malign tümör mukoepidermoid karsinom idi. Olguların tümör tipine göre (benign, malign) demografik verileri, kan parametreleri, ADC ve diğer bulguları incelendiğinde iki grup arasında yaş, lenfosit sayısı ve PLO bakımından istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık/ilişki bulundu. Malign tümörlü bireylerin ortalama yaşları ve PLO değerleri benign tümörlü olgulara göre daha yüksek bulunurken lenfosit sayısı benign tümörlü olgularda daha yüksek görüldü. Diğer demografik veriler ve klinik bulgular açısından iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık/ilişki görülmedi. Malign tümör grubunun benign tümör grubuna göre risk faktörleri değerlendirildiğinde yaş, tümör çapı, lenfosit sayısı, NLO ve PLO değerleri istatistiksel açıdan anlamlı bulundu. Benign, malign tümör grupları arasında ölçülen ADC değerlerinde istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık görülmedi. Tümörler histopatolojik olarak alt gruplara ayrıldığında pleomorfik adenom, whartin tümörü, mukoepidermoid karsinom, diğer benign ve diğer malign gruplar arasında ADC değerleri bakımından istatistiksel açıdan anlamlı farklılık olduğu gözlendi. Pleomorfik adenom grubunda ADC değeri en yüksek iken whartin tümörü grubunda en düşük çıktı. Pleomorfik adenoma göre warthin tümörü ve mukoepidermoid karsinom için ADC parametresinde istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık görülürken (p<0,05) pleomorfik adenomu warthin tümöre göre ayırt etmedeki duyarlılık oranının %82,9, özgüllük oranın ise %81,6 olduğu; pleomorfik adenomu mukoepidermoid karsinoma göre ayırt etmede ise duyarlılık oranının %76,9, özgüllük oranın ise %76,3 olduğu belirlendi. Malign tümöre göre NLO ve PLO parametrelerinde sınır değer hesaplanması için ROC analizi yapıldı. Malign tümöre göre NLO parametresinde eşik değer hesaplanmasında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık görülmedi (p>0,05). PLO parametresinde istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık görülürken PLO için duyarlılık oranının %62,1, özgüllük oranının ise %63,9 olduğu belirlendi. Sonuç: Parotis bezi tümörlerinde ADC ölçümlerinden elde edilen kantitatif değerler ile konvansiyonel MR görüntü bulgularının birleştirilmesinin, parotis tümörlerini birbirinden ayırt etmede faydalı bir yöntem olacağını ve preoperatif tanınırlığa katkı sağlayacağını düşünüyoruz. Parotis tümörleri için elde edilen ADC ölçümlerinin değerlendirilmesi, preoperatif invazif tanı yöntemlerinden kaçınmayı sağlayabilir. İnflamasyon ile kanser arasındaki ilişki göz önünde bulundurulduğunda özellikle histopatolojik tanı öncesinde PLO, NLO ve lenfosit sayısı gibi parametrelerin ucuz, kolay erişilebilir ve non-invazif olması ve malign benign ayrımında yönlendirici özellikler taşıması nedeniyle bu hasta grubunda risk tayininde ve prognozu öngörmede hekimlere yol gösterici olabileceği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: parotis tümörleri, benign, malign, sistemik inflamasyon, difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme
Obstrüktif uyku apnesi bulunan hastalarda oksidatif stres düzeyinin apne-hipopne indeksi ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Obstrüktif uyku apnesi (OUA), toplumda % 9 ile % 38 arasında oranlarda prevalans gösterdiği saptanan yaygın bir hastalıktır. Halen uyku apnesinin tanısında altın standart, uyku laboratuvarı ortamında yapılan polisomnografidir (PSG). Ancak cihaz gereksinimi, personel ve zaman gerektirmesi, maliyetli olması gibi nedenlerle daha pratik, ucuz ve kolay uygulanabilen testlere gereksinim mevcuttur. Taramada kullanılabilecek moleküler belirteçlerden oksidatif stresle ilişkili olan 8-izoprostan düzeylerinin PSG'de ölçülen çeşitli parametrelerle ilişkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla basit horlama, gün içerisinde uykulu olma, tanıklı apne gibi nedenlerle OUA şüphesiyle başvuran ya da yönlendirilen ve ek sistemik hastalık öyküsü olmayan 18-65 yaş arası 41 hastaya polisomnografi yapılmış ve ertesi gün alınan idrar örneklerinde 8-izoprostan düzeylerine bakılmıştır. Ayrıca bu hastaların kan örneği alınabilmesi için yazılı ve sözlü onamı alınan 37'sinde serum malondialdehit (MDA) düzeyleri ölçülmüştür. Bu düzeylerin apne-hipopne indeksi (AHİ), ortalama apne süresi, maksimum apne süresi, ortalama O2 satürasyonu, minimum O2 satürasyonu, satürasyon düzeyinin %90'ın altında geçirildiği uyku süresi ve oksijen desatürasyon indeksi (ODİ) ile ilişkilerine bakılmış ve yapılan analizde 8-izoprostan düzeyinin hiçbir parametreyle istatistiksel açıdan anlamlı korelasyon göstermediği saptanmıştır. Bununla birlikte, plazma MDA düzeylerinin PSG parametreleriyle korele olduğu ve OUA şiddetini yansıttığı saptanmıştır. Sonuç olarak idrar 8-izoprostan konsant-rasyonlarının ölçümünün, toplumda OUA taramasında ve tanı koymada yeterli olmadığı ancak plazma MDA ölçümünün bu konuda rolünün olabileceği görülmüştür. Anahtar kelimeler: obstrüktif uyku apnesi, oksidatif stres, polisomnografi, izoprostanlar, malondialdehit
Belirli bir yaş grubunda tek kulağı total isitme kayıplı, diğer kulağı normal isiten erkek bireylerde ce-chırp ABR ve clıck abr bulgularının karşılaştırılması
Araştırmanın amacı tek taraflı total işitme kayıplı hastaların total işitme kayıplı ve normal işiten kulaklarında CE-Chirp ABR ve Click ABR yöntemlerini karşılaştırmaktır. Chirp uyaran koklear dalga gecikmesini telafi etmek amacıyla çeşitli frekans bantlarının geciktirilmesi ve kaydırılması suretiyle oluşturulmuştur. CE-Chirp uyaran Claus Elberling (2007) tarafından tasarlanmıştır. Araştırma kesitsel analitik bir araştırmadır. İzmir Asker Hastanesinde 19-25 yaş arasında tek kulağı total işitme kayıplı, diğer kulağı normal işiten 71 erkek hasta ile Şubat 2014-Ekim 2014 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Hastalara uygulanan CE-Chirp ABR ve Click ABR bulguları karşılaştırılmıştır. Ayrıca 19-25 yaş arasındaki erkeklerin normal işiten kulaklarına ait Click ABR ve CE-Chirp ABR bulgularının normalizasyon değerleri belirlenmiştir. Tek taraflı total işitme kaybına sebep olarak en fazla geçirilen kabakulak hastalığı gösterilmiştir. Stenger test sonucu tüm hastalarda negatif olarak belirlenmiştir. Stenger testinin tek taraflı total işitme kayıplarının nonorganik olup olmadığını belirlemede çok etkili bir test olduğu gözlenmiştir. Araştırmada hastaların normal işiten kulaklarında 80 dBn HL dışındaki bütün düzeylerde CE-Chirp ABR dalga amplitüdleri Click ABR dalga amplitüdlerinden daha büyük bulunmuştur. 80 ve 60 dB nHL düzeylerinde Click ABR V. dalga latansları CE-Chirp ABR V. dalga latanslarından uzunken 40 dB nHL ve altındaki düzeylerde CE-Chirp ABR V. dalga latansları daha uzun bulunmuştur. CE-Chirp ABR eşikleri Click ABR eşiklerine göre davranışsal eşiklere daha yakın bulunmuştur. Araştırma sonucunda CE-Chirp ABR test süresinin Click ABR test süresinden daha kısa olduğu belirlenmiştir. Normal işiten kulaklarda davranışsal eşiklere daha yakın eşikler vermesi, total işitme kayıplı kulaklarda daha düz traseler elde edilmesi ve hızlı test sağlama özellikleriyle tek kulağı total işitme kayıplı, diğer kulağı normal işiten hastalar CE-Chirp uyaran ile daha kolay belirlenmiştir. Dalga I ve dalga III Click ABR yönteminde CE-Chirp ABR'den daha fazla gözlenmiştir. 80 dB nHL düzeyinde CE-Chirp ABR dalga amplitüdlerinin düşmesi ve dalga morfolojisinin bozulması CE-Chirp uyaranın eksik yanları olarak düşünülmektedir. Ancak bu eksiklikler yeni geliştirilen Level Spesific Chirp uyaran (2010) çeşidiyle giderilebilir. İşitme taramalarında CE-Chirp ABR'den yaralanılabilir. Chirp uyaran çeşitlerinin ABR dışında ASSR gibi test yöntemlerinde de klinik kullanımının yaygınlaşması beklenmektedir. Chirp uyaran çeşitleri son yıllarda geliştiği için daha çok araştırma yapılarak daha kesin sonuçlara ulaşılabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: CE-Chirp ABR; Click ABR; Tek Taraflı Total İşitme Kaybı
Postlingual koklear implantlı hastalarda odyovokal geri besleme ile frekans kaymasının koklear implant performansıyla karşılaştırılması
İşitsel geri besleme normal işiten kişilerde normal bir işitsel ve laringeal sistem gerektirir. Postlingual koklear implantlı hastalarda işitsel performansın analizinde çeşitli subjektif ve objektif testler kullanılmaktadır. Objektif testler genellikle kortikal düzeydeki işitsel potansiyeller üzerine yoğunlaşmaktadır. Ancak işitsel traktın bütünlüğünü net olarak göstermemektedir. Bu çalışmada koklear implantlı hastalarda işitsel-vokal geri besleme analiz edilerek kontrol ve hasta grubunda ortaya çıkan frekans kaymaları karşılaştırıldı. Konuşmayı anlama testleriyle frekans kayma derecelerinin korele olup olmadığı da değerlendirildi. İmplant performansını öngörecek ve işitme yollarındaki işlemlemenin durumunu en sağlıklı olarak gösterecek test bataryaları saptanması amaçlandı. Çalışmaya postlingual işitme kayıplı 9 koklear implantlı erişkin hasta ve benzer yaş grubunda 9 normal işiten kontrol dahil edildi. Özel bir yazılımla deneklerden kaydedilen /a/ sesi özel bir yazılımla analiz edildi ve daha sonra tüm formantlar ve ara frekanslar artı ve eksi yönde 0,5 ve 1 oktav kaydırılarak sentez edilmiş ve hafızada tutulan bu sesler /a/ vokalizasyonu sırasında deneğe 5 sn latansla geri verildi. Frekans kaydırma öncesi ve sonrasında elde edilen fondamental frekans (F0) ve Fx (güçlü formant frekansı) değerleri iki grup arasında karşılaştırıldı. F0 ve Fx değişimleri karşılaştırıldığında kontrol grubu ve hasta grubu arasında yalnızca eksi 0,5 ve eksi 1 oktav grubunda iki grup arasında anlamlı fark saptandı (p=0,040). Eksi 0,5 İGB ile Fx'de iki grup arasında anlamlı fark bulunmasa da p değeri diğer gruplara göre daha düşüktü (p=0,11). Ayrıca konuşmayı ayırdetme skorları ile FK etkisi sonucu oluşan İGB yanıtları arasında fark olup olmadığı araştırıldı. Ayırdetme skorları yüksek olan hastalarda eksi oktav FK ile oranlar kontrol grubuyla istatistiksel olarak anlamlı şekilde farklı bulundu. Ancak artı oktav FK ile kontrol grubu ve performansı düşük hastaların İGB sonuçları farklı bulundu. Veri tabanı küçük olmasına karşın işitsel performansı iyi ve kötü olan hastalar arasında bu açıdan anlamlı bir fark vardı. Bu sonuçlara göre preoperatif değerlendirmelerde hem eksi hem de artı yönde frekans kaydırma ile elde edilen sonuçlar birlikte gözönüne alınırsa daha anlamlı prediktif sonuçlara varılabileceği öngörüldü. Ancak İGB ile formant frekanslarındaki aşağı veya yukarı yönde ortaya çıkan değişimlerin ms'lik kesitlerde zaman ekseninde izlenmesini de gerekmektedir. Bu sırada saptanan objektif verilerin (kortikal potansiyeller, fMRI'de aktivasyon gösteren bölgeler, vb) formant frekanslarında ortaya çıkan yanıtlarla eşzamanlı olarak değerlendirilmesi hem refleks ve hem de istemli vokal yanıtların kökenini daha doğru olarak saptayabilecektir.
Kronik nazal obstrüksiyonu olan hastalarda uvula boyutunun değerlendirilmesi
Kronik Nazal Obstrüksiyonu Olan Hastalarda Uvula Boyutunun Değerlendirilmesi Amaç: Bu çalışmamızda kronik nazal obstrüksiyon ile uvula boyutları arasında bir ilişki olup olmadığını ve uvula boyutlarındaki değişimin horlama, OUAS vb komplikasyonlara yol açma noktasındaki rolünü ortaya koymayı amaçladık. Materyal ve Metod: Hasta grubu, Mart 2017 – Mayıs 2017 tarihleri arasında Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Polikliniği'ne burun tıkanıklığı, burundan rahat nefes alamama şikayeti ile başvuran hastalar arasından seçildi. Kontrol grubu ise sağlıklı ve gönüllü bireylerden oluşmaktaydı. Çalışma 70 kişilik hasta grubu ve 40 kişilik kontrol grubu olmak üzere toplam 110 kişiden oluşmaktaydı. Tüm bireylerin öyküleri sorgulandı ve detaylı KBB muayeneleri yapıldı. Vücut kitle indeksleri hesaplandı. Her iki grupta da dil kökü, larinks, orofarinks muayeneleri normaldi. Her iki grup da OUAS tanısı olmayan, kronik hastalığı olmayan, geçirilmiş kulak burun boğaz cerrahisi öyküsü olmayan ve vücut kitle indeksi normal olan 18-55 yaş aralığında bireylerden oluşmaktaydı. Hastaların anterior rinomanometri testleri yapıldı ve uvula boyutları ölçüldü. Bulgular: İstatistiki analiz yapıldığında hasta grubunda sağlıklı gruba kıyasla uvula boyutları anlamlı oranda artmış olarak bulundu. Hasta grupta total nazal direnç değeri ile uvula boyutu arasında bir korelasyon saptanmadı. Sonuç: Kronik nazal obstrüksiyonun uvula boyutlarında artışa neden olduğu ve bu durumun da basit horlamayla başlayan ve OUAS'a doğru giden bir kısır döngünün başlangıcı olabileceği gösterildi. Dolayısıyla kronik nazal obstrüksiyonun tanısı ve tedavisi planlanırken uvula boyutunun da mutlaka değerlendirilmesi gerekliliği ortaya konuldu. Anahtar Kelimeler: Kronik nazal obstrüksiyon,uvula,OUAS
Alerjik rinitli hastalarda serotonintransporter gen polymorfizmininvarlığının araştırılması
Amaç:Alerjikrinitalerjikhastalıklarınensıkkarşılaşılantürüdürvetoplumda genelolarak %18-40 oranında görülmektedir.Alerjik hastalıklarıortaya çıkaran etkenleriklimsel,coğrafi,kültürelveçeşitlisosyalkoşullarabağlıolarakdeğişebilir. Çalışmamızınamacıalerjikrinitinserotoningenpolimorfizmiileilişkisinitesbit etmekir. Yöntem:BuaraştırmaErzincanÜniversitesiTıpFakültesiKulakBurunBoğaz polikliniğinebaşvuran15-60yaşaralığındakialerjikrinitolan100vakagrubuvealerjik rinittanısıalmamış100kontrolgrubundanoluşan200kişiileçalışılmıştır.Anamnez, muayenevepricktestilealerjikrinittanısıdüşünülenhastalardanvesağlıklıkontrol grubundanperiferikkanörneğialınarak5-HTTGP'meTaqManprobyöntemiilegenetik analizlerinebakılmıştır.İstatistikselanalizlerdeki-karetestikullanılmıştır. Bulgular:Olguların129(%64,5)ukadınve71(%35,5)ierkekolmaküzere;100 hastave100kontrolgrubuolaraktoplam 200kişialınmıştır.Katılımcılarınyaş ortalaması34,5±14,6(min:20,max:65)dır.Hastalararasındacinsiyetdağılımları incelendiğindehastaların %79unukadınlaroluşturmaktadır.Cinsiyetegöregruplar arasında anlamlıfark bulunmuştur(p<0,01).Hasta ve kontrolgrubu genetik polimorfizm ve ikametyerine göre karşılaştırma yapıldığında hasta ve kontrol gruplarınınarasındaanlamlıfarkgörülmemiştir. Alerjikrinitlihastaların%61'indeşikayetlermevsimselözellikteidi.ARsıklığı kadınlarda erkeklere göre daha fazla oranda ve merkezde oturanlarda köyde oturanlaragöredahafazlaorandabulunmuştur.Hastagrubundacinsiyete,yerleşim yerine,astım sıklığıvealerjidönemlerinegörepolimorfizm incelemesindeenfazla görülentipMutanttipolmuştur. Kontrolgrubundacinsiyeteveyerleşimyerinegörepolimorfizmincelendiğinde en fazla görülen tip Mutanttip olmuştur.Cinsiyete ve yerleşim yerine göre vi polimorfizmaçısındanbirfaklılıkbulunamamıştır Sonuç:Çalışmamızda alerjisiolan hastalarve kontrolgrubu arasında, TaqManprobyöntemiileSerotoninTransporterGenPolimorfizmigenetikyapısı mutantveheterozigottipaçısındanincelendiğindeistatistikselolarakanlamlısonuç bulunamamıştır.
Kronik sinüzitli hastalarda paranazal bilgisayarlı tomografi ile varyasyonların değerlendirilmesi
Sinonazal bölge paranazal sinüs hastalıklarının tanı ve tedavisinde çok önemlidir. İnsanda anatomik varyasyonların sık görüldüğü bölgelerden birisi olup, bu varyasyonlar sinüs inflamasyonunun patogenezinde etkin bir faktör olarak rol oynamaktadır. Bilgisayarlı tomografi (BT) paranazal sinüslerin anatomisi ve patolojisini en yüksek düzeyde gösteren inceleme yöntemidir. BT mukozal patolojileri göstermedeki üstün başarısı yanında, klinisyenlere kronik sinüzitlere predispozisyon oluşturabilen ve direkt grafilerde, hatta bazen nazal endoskopide bile tespit edilemeyen anatomik yapıdaki varyasyonları ve patolojileri tespit etmesi açısından yüksek bir avantaj sağlar. Paranazal sinüslerin incelenmesinde aksiyal ve koronal planda kesitler alınır. Koronal plan; paranazal sinüs normal anatomisini ve anatomik varyasyonlarını, akut ve kronik sinüs enfeksiyonları ile bunların etyoloji ve komplikasyonlarını, tümör ayırıcı tanısı ve çevre kompartmanlara yayılımı hakkında önemli bilgiler verir. Bu çalışmada EBYÜ Mengücek Eğitim ve Araştırma Hastanesi KBB Kliniğinde 1 Ocak 2021- 1 Mart 2023 tarihleri arasında paranasal sinüs BT'si çekilen toplam 204 hastanın görüntüleri retrospektif olarak değerlendirildi. BT görüntüleme yöntemi ile kronik sinüzitli vakalarda paranazal sinüslerdeki anatomik varyasyonların görülme sıklığının belirlenmesi amaçlandı. Çalışmadaki olguların tümü anatomik varyasyonlar açısından değerlendirildiğinde en sık görülen anatomik varyasyonlar sırasıyla septum deviasyonu (%73), pterigoid proçes pnömatizasyonu (%53,1) konka bülloza (%44,1) olurken, en nadir septum pnömatizasyonu %1 olarak görülmüştür. Elde edilen veriler sonucunda anatomik varyasyonlar ile cinsiyet arasında genel olarak ilişki bulunmamıştır. Paranazal sinüslerde görülen anatomik varyasyonların prevelansı hakkında literatürde kesin sonuçlar bulunmamaktadır. Bu retrospektif çalışmada elde edilen sonuçlardaki farklılıkların genetik, cinsiyet ve ırksal farklılıklardan kaynaklandığını düşünmekteyiz. Gelecekte paranazal sinüslerin anatomik varyasyonlarının prevelanslarının belirlenmesine yönelik yapılacak çalışmalar planlanırken çok merkezli, olgu sayısının geniş tutulduğu; BT değerlendirmelerinin koronal ve aksiyal kesitlerde yapıldığı ve bunlardan elde edilen verilerin endoskopik değerlendirme ile de desteklenmesi gerektiği kanısındayız.
Kemiğe implante edilebilir işitme cihazları BAHA® 5 ile BAHA® 6 işlemci sistemlerinin karşılaştırılması
ÖZET GİRİŞ VE AMAÇ: İşitme, dışarından gelen sesli uyaranların dış kulak yolu (DKY) ve kemikçikler yoluyla iç kulağa iletilmesi, buradan koklear sinir aracılığıyla ile santral işitme merkezine ulaştırılıp burada işlenmesi ile oluşan bir duyudur. Kokleaya kadar olan iletim yolunda oluşan engeller iletim tipi işitme kaybına (İTİK) neden olmaktadır. Kemiğe implante edilebilir işitme cihazları bu iletim yolunda engel oluşturan hastalıklar nedeniyle konvansiyonel hava yolu iletimli işitme cihazlarını kullanamayan veya fayda görmeyen iletim ve mikst tip işitme kayıplı hastalarda uygulanan bir işitme cihazı alternatifidir. Bu çalışma ile Türkçe matriks testi de uygulanarak gürültülü ortamda sonuçların karşılaştırılması ile iki BAHA dış işlemcisine ait işitme sonuçlarını değerlendirerek karşılaştırmayı amaçlamaktayız. YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kulak Burun Boğaz Kliniğinde takipli tek taraflı perkütan BAHA 5 ® veya BAHA 6 ® dış ses işlemcilerini kullanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Kemiğe implante işitme cihazı cerrahisi geçiren bilateral iletim tipi veya bilateral mikst işitme kaybı olan 20 hastanın klinik verileri toplanmıştır. Bu hastalar arasından, farklı marka BAHA ve düşük mental kapasite nedeniyle matriks testi tamamlayamayan 3 hasta çalışmaya dahil edilmemiştir. 17 hasta katılmayı kabul etmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların implant abutment çevresinde enfeksiyon durumu takip edilerek kaydedilmiş hastalar farklı zaman aralıklarında kontrole gelerek farklı cihazlarla odyometrik tetkikleri uygulanmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda toplam 17 hastanın sonuçları analiz edilmiştir. Her iki cihaz kıyaslandığında serbest alanla yapılan bütün frekanslarda BAHA 5 ve BAHA 6 arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi. (p>0.05) ancak tüm frekanslarda her iki cihazda da önemli ölçüde preoperatif serbest alan değerlerinde iyileşme mevcuttu ve BAHA 6 ile yapılan serbest alan eşikleri 1khz haricinde tüm frekanslarda BAHA 5' den daha iyi izlendi. Matris testi sonuçları aynı sinyal-gürültü oranlarındaki işitme sonuçlarına göre karşılaştırıldığında, iki farklı işlemcinin sonuçlarının birbirine yakın olduğu görüldü. SONUÇ: Çalışmanın verileri sonucunda her iki implant işlemcisi de birbirine yakın değerlere sahip olup kullanılmaya devam edilmesinin güvenli olduğunu göstermektedir. Ancak BAHA 6'nın yüksek frekanslara doğru artan odyolojik kazançları ve gürültülü ortamlarda arkasından gelen seslerde üstünlüğü göz ardı edilmemelidir. Anahtar kelimeler: Abutment, kemik yolu işitme cihazı, matriks testi,
Afyonkarahisar il merkezindeki anaokulu ve kreş öğrencilerinde kulak burun boğaz hastalıkları taraması
Bölgeler arasında sosyokültürel, ekonomik, etnik ve genetik farklılıkların olması hastalık ve patolojilerin, sıklığının ve çeşitliliğinin birbirinden farklı olmasına neden olmaktadır. Bu farklılıklar epidemiyolojik çalışmalar sayesinde ortaya konulmaktadır. Bu çalışmanın amacı, Afyonkarahisar ilindeki ilkokul öncesi çocukların muayene edilip değerlendirilmesi suretiyle elde edilen verilerin literatür bilgisiyle karşılaştırmalı olarak başta KBB hekimleri olmak üzere tüm hekimlerin kullanımına sunulmasıdır. Çalışma 3-6 yaş arası 1122 çocuğun devam etmekte oldukları eğitim kurumlarında muayene edilmesiyle gerçekleştirildi. Ailelerin eğitim durumları, gelir düzeyleri, çocuğun mevcut kulak burun boğaz hastalığının olup olmadığı, alerji öyküsünün varlığı, uykuda horlama-ağzı açık uyuma gibi problemlerin varlığı, çocuğun sigara dumanına maruz kalıp kalmadığı sorgulandı. Yaş ve cinsiyet durumu kaydedilen çocuklara muayene sırasında orofarenks bakısı, anterior rinoskopi, otoskopi ve boyun muayenesi ile beraber timpanometrik inceleme yapıldı. Çalışma sırasında orofarenks bakısında; tonsil boyutları, uvula ve yumuşak damak patolojilerinin varlığı; anterior rinoskopilerde septal deviasyon varlığı, alt konka hipertrofisi, nazal kavitelerde mevcut olan sekresyon ve niteliği; kulak muayenelerinde aurikuler anomali, preaurikuler anomali, DKY patolojisi varlığı, timpanumda efüzyon varlığı özellikle araştırıldı. Boyun muayenesinde konjenital anomali ve kitle varlığı araştırılıp bulgular kaydedildi. Çalışma sonuçları Ki-kare ve Fishers Exact test istatistiksel analiz metodları ile değerlendirildi. Yaptığımız çalışmada 3-6 yaş grubunda en sık görülen patolojiler efüzyonlu otitis media, rinosinüzit, alerjik rinit olup daha az sıklıklada konka hipertrofisi ve septum deviasyonu saptanmıştır. Bu yaş grubunda uykuda horlama ve tanıklı apne gibi yakınmaları olan çocuklarda grade 4 tonsil hipertrofisi etyolojide önemli bir faktördür. Okul öncesi çocukluk çağında sık görülen efüzyonlu otitis medianın oluşumunda yaş ve nazal inflamatuar patolojiler önemli bir risk faktörü oluşturmaktadır. Efüzyonlu otitis media insidansı ile cinsiyet, ailenin gelir ve eğitim düzeyi, sigara dumanına maruziyet ve uykuda sorun olması arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Timpanometri EOM tanısında etkin bir tetkikdir. Ancak her zaman B tipi eğri beklenilmemelidir. EOM'lı olgularda timpanogramda %1 civarında tip A, %30 civarında da tip C eğri görülebilmektedir. Bifid uvula varlığı ile EOM insidansı arasında anlamlı bir ilişki söz konusudur. Bifid varlığı EOM gelişiminde önemli bir risk faktörüdür. Üç-altı yaş grubunda bifid uvula, preaurikuler skintag, kepçe kulak, DKY atrezisi, yarık damak, tiroglossal duktus kisti saptanabilecek konjenital baş boyun anomalileridir.
5-fluorourasil ile kemoterapi uygulanan tavşanlarda submandibüler glandın histopatolojisi
ÖZETAntineoplastik ilaçların stomatotoksik etkileriyle ortaya çıkan mukozittabloları kanser hastalarının morbiditesini ve tedavi maliyetini arttırır. Buhastalarda görülen mukoziti tetikleyen faktörler henüz kesin olarakanlaşılmamış olup bir çok etken sorumlu tutulmaktadır. Oral mukozitprofilaksisi için etkisi kanıtlanmış ajan ve tedavisinde bir altın standarthenüz ortaya konabilmiş değildir. Çalışmamızda, 5-FU' nunsubmandibüler gland histolojisi üzerindeki erken dönem etkilerinisaptamayı ve standart bir hayvan modeli oluşturmayı amaçladık. 30 adetbeyaz, sağlıklı Yeni Zelanda tipi tavşanın bilateral submandibülerglandları eksize edildi. Herhangi bir ilaç uygulanmayan birinci gruptaki 10adet tavşandan kontrol grubu oluşturuldu. İkinci gruptaki tavşanlara 5 günsüreyle 5-FU uygulandı. Daha sonraki 5 gün boyunca herhangi bir ilaçuygulaması yapılmadı. 11. gün anestezi altında bilateral submandibülergland eksizyonu yapıldı. Üçüncü gruptaki tavşanlara 5 gün süreyle 5-FUuygulandı. Daha sonraki 5 gün ilaç uygulanmadı. 11. günden itibaren 5gün daha 5-FU uygulandı. 16. gün anestezi altında bilateralsubmandibüler gland eksizyonu yapıldı. Eksize edilen submandibülerglandlarda, HE boyama ile histopatolojik değerlendirmeye, TUNELmetodu ile apoptozis'e, PCNA antikoru ile hücre proliferasyonuna bakıldı.Asinüs hücre sitoplazmalarında granüler değişikliğe kontrol grubundarastlanmazken Grup 2 ve 3'de ise granüler değişiklik saptandı ve kontrolgrubu ile diğer iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark varken,5-FU uygulanan her iki grup arasında ise herhangi bir anlamlı farkizlenmedi. TUNEL boyama yöntemiyle grupların histopatolojikdeğerlendirilmesinde submandibüler gland asiner hücrelerdeki ve duktalhücrelerdeki apoptozis oranı açısından grup 3 ile diğer iki grup arasındaistatistiksel olarak anlamlı bir fark varken, kontrol grubu ile grup 2arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. PCNA boyamadatüm gruplarda asiner hücrelerde hücre proliferasyonuna rastlanılmadı.Ancak duktal hücrelerdeki hücre proliferasyonu açısından, grup 3 ile diğer44iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark varken kontrol grubuile grup 2 arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuçolarak kemoterapinin ilk günlerinde ortaya çıkan mukozitin primer olarakçalışmamızda daha geç dönemde görülen tükürük bezi hasarlanmasınadayanmadığı kanısına varıldı. Kemoterapi uygulaması sonrası ortayaçıkan ilk değişiklikler olan granüler kabalaşma ile apoptoz gelişimiarasında bir ilişkinin varlığına inanmaktayız. On gün 5-FU verilen üçüncügrup tükürük bulguları ile standart bir hayvan modeli oluşturulabileceğikanaatindeyiz.45
İşitme engelliler okulu öğrencilerinde yapılan teoae ve bera test sonuçlarının karşılaştırılması
ÖZETOtoakustik emisyonlar (OAE) koklear fonksiyonun noninvaziv, objektif bir göstergesisayılabilir ve evrensel olarak yeni doğ işan itme taraması kullanında lmaktadı OAE'larır. nğıvarlı saçlıhücrelerin fonksiyone olduğ ve işunu itme eş inin 30-40 dB'den iyi olduğiğ unuitme eş i seviyesini tespit edemez. İş beyin sapıgösterir, ancak iş iğ itsel cevapları(Auditorybrainstem response - ABR) ile işitme sinirinin ve beyin sapı itme yolunun fonksiyonuişölçülür. ABR klinikte özellikle bebeklerde işitme yolları n durumunu incelemek ve beyinnışsapı lezyonlarında tanı için kullanılmaktadı Çalır. mamı işzda itme engelliler okuluöğrencilerinde etyolojiyi belirleyerek OAE ve ABR testleri ile patolojinin yerini tespit etmekve odituvar nöropati sı ğı şklınıortaya koymayıamaçladı Çalı grubunu oluşk. ma turan 31öğrencide (%41,3) işitme kaybı herhangi bir etyolojik neden bulunamadı Febrilnda .konvülziyon, heredite ve menenjit en sı etyolojik nedenler olarak tespit edildi. Etyolojidekheredite, febril konvulziyon, menenjit, hiperbilirubinemi ve serebral palsi / anoksinin olduğuolgularda patolojinin koklear olduğ saptandıÜç olguda (%4) TEOAE cevapları nıu . alı rkenABR'de ileri dereceli işitme kaybıtespit edildi ve olgular odituvar nöropati olarakdeğerlendirildi.1
Meniere hastalığının tanısında multifrekans immitansmetrinin değeri
Meniere hastalıgı'nda, artmıs iç kulak basıncına baglı olusabilen stapes hareketlerindeki kısıtlılık orta kulak admittansında degisikliklere neden olabilir. Bu çalısmanın amacı, orta kulagın admittansındaki bu olası degisiklikleri degerlendirerek multifrekans immitansmetrinin Meniere hastalıgı'ndaki tanısal degerini arastırmaktır. Meniere hastalıgı tanısı almıs 30 hasta çalısma grubu olarak alındı. Meniere hastalıgı dısındaki nedenlerle iç kulak etkilenmesi olan 30 olgu ve 30 normal olgu ise kontrol gruplarını olusturdu. Standart 226-Hz immitansmetri ve multifrekans immitansmetri testleri her hastada uygulandı. Multifrekans immitansmetride, diger gruplarla kıyaslandıgında, çalısma grubundaki hastaların etkilenmis olan kulaklarında belirgin artmıs rezonans frekans degerleri saptandı. Ancak, standart 226-Hz immitansmetride elde edilen sonuçlarda gruplar arasında belirgin fark yoktu. Bu çalısmadan elde edilen bulgular, multifrekans immitansmetrinin Meniere hastalıgı'nda olusma olasılıgı bulunan orta kulak admittansındaki degisiklikleri ortaya koyabilecegini ve bu test yönteminin Meniere Hastalıgı'nın tanısında kullanılan testler arasına girebilecegini göstermektedir
Siprofloksasin: Topikal kullanımda ototoksisitesinin kobayda araştırılması
1. ÖZET: SİPROFLOKSASİN: TOPİKAL KULLANIMDA OTOTOKSİSİTESİNİN KOBAYDA ARAŞTIRILMASI Dr. Ahmet Ömer İkiz Kronik otitlerin akut alevlenmeleri ve ventilasyon tüpü tatbiki sonrası görülebilen kulak akıntılarında kullanılan kulak damlalarının çoğunda potansiyel olarak ototoksik özelliği bulunan aminoglikozid türü bir antibiotik yer almaktadır. Bu kulak akıntılarında gözlenen patojen mikroorganizmalara karşı etkili olan ve şu ana kadar ototoksik özelliği gösterilmemiş olan bir antibiotik de kinolon türevi olan siprofloksasindir. Siprofloksasinin topikal kullanımda ototoksisitesini değerlendirmek amacı ile on bir kobay öpere edilmiş ve her iki kulaklarına retroauriküler yolla yirmi iki silikon tüp transbullar olarak yerleştirilmiştir. Operasyon sonrası bir hayvanın iki kulağında enfeksiyon ve zar perforasyonu, bir diğer hayvanın da tek kulağında dış kulak yolu stenozu görülmesi üzerine çalışma on hayvanın on dokuz kulağında tamamlanmıştır. Operasyondan sonra kobaylar üçer dişi ikişer erkekten oluşan iki gruba ayrılmıştır. Birinci gruptaki kobaylara yedi gün boyunca sol kulağa 0.2 ml/gün serum fizyolojik, sağ kulağa ise 0.2 mi 40 mg/ml konsantrasyonda gentamisinverilmiştir. İkinci grubtaki kobaylara ise yedi gün boyunca sol kulağa 0.2 ml/gün serum fizyolojik, sağ kulağa 0.2ml 2 mg/ml konsantrasyonda siprofloksasin verilmiştir. Hayvanların işitme eşikleri klik, 4000 ve 8000 Hz Logon uyaran verilerek yapılan beyinsapı işitsel uyarılmış potansiyelleri ile saptanmıştır. Operasyon öncesi, operasyon sonrası ve topikal ilaç kullanımı sonrası işitme eşikleri incelenmiştir. Elde edilen sonuçlar Wilcoxon Matched-Pairs Signed-Ranks Test ile istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Operasyon öncesi ve sonrası, serum fizyolojik uygulaması öncesi ve sonrası, siprofloksasin uygulaması öncesi ve sonrası işitme eşikleri arasında istatistiksel anlamlı bir farklılık saptanmazken, gentamisin uygulanan kulaklarda total işitme kaybı saptanmıştır. Sonuç olarak ototoksisiteye insandan daha duyarlı olan kobaylarda siprofloksasinin topikal kullanımda ototoksisitesinin bu araştırmada saptanmamış olması, kulak damlası olarak kullanımında aminoglikozidlere göre daha güvenli bir alternatif teşkil edebileceğini düşündürmüştür. Anahtar Kelimeler: Siprofloksasin, Beyinsapı İşitsel Uyarılmış Potansiyelleri, Ototoksisite, Topikal Uygulama, Kobay.
Fasiyal elektronörografi ve alar kayıt yöntemlerinin normal bireylerde, fasiyal paralizili ve diabetik hastalarda incelenmesi
7. ÖZET Periferik motor sinir aktivitesini olumsuz yönde etkileyen zedelenmenin, sinir bütünlüğünü ne oranda bozduğunun bilinmesi ve bu veriye dayanarak iyileşmenin ne şekilde sonlanacağının doğru öngörülmesi önemli bir gereksinimdir. Bu gereksinimi karşılamak amacıyla uygulanan elektrfizyolojik testlerden biri de elektronörografi ( ENoG )' dir. Paralizi varlığında iyi bir testin, hastaya, ensturumentasyona ve uygulayıcıya bağlı etkenlerden olabildiğince bağımsız olması ve tekrarlanabilir yanıtlar oluşturması gerekmektedir. Bu etkenlerin katkı derecesini belirleyebimek ve kontrol edebilmek için, normal bireylerde ENoG uygulanması gerekmektedir. Bu çalışmada, daha yaygın kullanımı olan nazolabial kayıt yöntemi ile daha az kullanılan alar kayıt yöntemi birbiri ile karşılaştırmıştır. Öncelikle, her iki yöntem normal bireylerde uygulanmış ve tekniklere ait değişkenler standardize edilerek gerek laboratuarın gerekse uygulayıcının (M.C.E.) değişkenliği saptanmıştır. Daha sonra elde edilen deneyimle, her iki yöntem fasiyal paralizili hastaların takibinden kullanılmış ve aralarındaki etkileşim incelenmiştir. Ayrıca, Diabetes Mellitus tanısı almış olan hastalarda her iki yöntem uygulanarak, fasiyal sinirin elektrofizyolojik değerleri, normal bireylerinkiyle kıyaslanarak ortaya konmaya çalışılmıştır. Normal grupta, 15 sağlıklı bireye, 5 kez, her iki yöntemle ENoG uygulanmıştır. Sağlıklı bireylerde sağ ve sol yüz arasında amplitüd, latans ve testtler arası değişkenlik (TAD) değerleri açısından istatiksel olarak fark saptanmamıştır ( p > 0.01 ). İki kayıt yöntemi de günden güne değişkenlik göstermemişlerdir, iki kayıt yönteminde elde edilen amplitüd değerleri arasındaki fark anlamlı değilken latans, TAD ve dalgaformu morfolojisi dağılım değerleri arasındaki fark istatiksel olarak anlamlıdır (F4,56<3.72, p=0.01). 50TAD değeri alar elektrod yerleşimi için %10.57, nazolabial yerleşim için ise % 15.49 olarak hesaplanmıştır. Fasiyal paralizili hasta grubunda ( n= 9 ), her iki kayıt yöntemiyle elde edilen amplitüd, latans, sağlam yüzün TAD ve dalgaformu morfolojisi dağılım değerleri arasındaki fark istatiksel olarak anlamlıdır (p < 0.01). Bu farklılık her bir kayıt yönteminde sağlam ve paralitik yüz değerleri için de geçerlidir ( p < 0.01 ). Alar kayıt yönteminde sağlam yüz için TAD değeri %15.94 iken diğer kayıt yöntemi için ise %10.30 olarak hesaplanmıştır, iki kayıt yönteminin gün, taraf ve yönteme göre etkileşimi yoktur ( Fs, 96 < 3.21, p = 0.01 ). Diabetes Mellitus tanısı almış hasta grubu, periferik nöropati ( n = 10 ), otonom nöropati ( n = 6), retinopati ( n = 12 ) ve nefropati ( n = 9 ) komplikasyonlarının saptanmasına göre 4 alt gruba ayrılmıştır. Bu grupla, yaş ve cinsiyet dağılımı istatiksel olarak farklı olmayan ( p > 0.01 ), kontrol grubu ( n = 17 ) kıyaslanın ıştır. Elde edilen veriler incelendiğinde alar yerleşimde uygulanan ENoG amplitüd ortalamalarının komplikasyon saptanan grupta normallerden anlamlı derecede düşük olduğu saptanmıştır ( p < 0.01 ). Nazolabial kayıt yönteminde bu anlamda fark saptanmamıştır ( p > 0.01 ). Benzer şekilde latans değerleri incelendiğinde alar kay id m kullanıldığı otonom nöropati grubunun, periferik nöropati grubunun sol taraf ve nazolabial kayıdın kullanıldığı sol taraf otonom nöropati ENoG değerleri dışında diğer gruplarda kullanılan yöntem farketmeksizin, komplikasyon gruplarında normale göre anlamlı derecede uzun bulunmuştur ( p < 0.01 ). Dalgaformu morfolojisi dağılımı, nazolabial kayıdın kullanıldığı, periferik nöropati sağ taraf ve alar kayıdın kullanıldığı, nefropati sağ taraf değerleri dışında, yönteme ve gruba bağlı istatiksel olarak anlamlı bir fark oluşturmamaktadır ( p > 0.01 ). Bu bulgular, diabetik hastada klinik olarak fasiyal sinir motor işlevinin normal görünmesine rağmen, elektrofizyolojik olarak etkilenmiş olduğunu göstermektedir. 51Sonuç olarak alar kayıt yöntemi, nazolabial yönteme kıyasla daha az değişkenlik gösteren bir ENoG kayıt yöntemidir. Sağlıklı bireylerdeki bu özelliğine ek olarak, fasiyal sinir paralizisinde günden güne değişen nazolabial ENoG yanıtlarına paralel değişim göstermesi nedeniyle, her ne kadar temsil ettiği elektrofizyolojik aktivite kesinlik kazanmamış olsa da, hastaların takibinde kullanılması daha uygun olacaktır. Diabetik hastalarda ENoG değerleri normal bireylere göre farklılık göstermekte ve diabetik mikrovasküler komplikasyonların eşlik etmesi durumunda bu fark istatiksel olarak anlam kazanmaktadır. Bu bulgular, diabetik hastada klinik olarak fasiyal sinir motor işlevinin normal görünmesine rağmen, elektrofizyolojik olarak etkilenmiş olduğunu göstermektedir Fasiyal sinirde, elektrofizyolojik olarak etkilenme, retinopati ve nefropati alt grubunda daha belirgin olup, alar kayıt yöntemi, diabetik komplikasyonların oluşturduğu amplitüd değişikliklerini belirlemede diğer yönteme kıyasla daha duyarlıdır. 52
Otistik çocuklarda erken ve orta latans işitsel uyarılmış potansiyeller
ÖZET Bu çalışmada 15 otistik olgu ile bunlarla yaş ve cinsiyet açısından eşlemeli 15 sağlıklı bireyin erken ve ortalatans işitsel uyarılmış potansiyelleri elde olunmuştur. Her iki grubun Karşılaştırılmasında erkenlatanslarda gruplar arası istatistiksel farklılık saptanmamıştır. Bireysel olarak ele alındığında ise 2 vakada interpeaklatanslarda kısalma tespit edilmiştir. Bu bulgunun otistik gruptaki heterojeniteyi yansıttığı düşünülmüştür. Ortalatanslarda ise otistik grubun sol kulak Palatansında kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı uzama saptanmıştır. Bu bulgu otistik grupta primer işitsel kortekste bir patolojiyi veya yaygın bir patolojinin yansımasını işaret edebilir. Ayrıca hemisferik etkilenme yönünden de düşündürücüdür. Ancak işitme yollarının fizyolojik özellikleri ve interaural karşılaştırmada sağ ve sol kulak Palatanslar arasında anlamlı farklılık saptanmamış olması bu bulgunun klinik açıdan değerlendirilmesinde tedbirli davranılmasını gerektirmektedir. 36
Otosklerozda koklear kapsülün yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografi ile incelenmesi ve dansitometrik değişikliklerin sensorinöral işitme kaybı ile ilişkisi
Otosklerotik koklear tutulum klinik tanısını doğrulamak, işitme kaybı ile ilişkisini araştırmak ve tedavi sonucunu değerlendirebilmek için; objektif bir değerlendirme yöntemi gereklidir. Bu çalışmada otosklerotik koklear tutulum tanısında YRBT ve dansite ölçüm metodlannın yararlılığı araştırılmış; elde edilen veriler ile odyolojik verilerin karşılaştırılması ile dansite değişikliği ve sensorinöral işitme kaybı arası ilişki incelenmiştir. Çalışmaya odyogramında kemik yolu iletimi işitme kaybı gösteren olgular dahil edilmiş; birinci grupta otoskleroz nedeniyle cerrahi tedavi uygulanmış 22 kulak, ikinci grupta cerrahi olarak doğrulanmış otosklerozlu kulaklara karşı yerleşimli 14 kulak, üçüncü grupta ise klinik olarak otosklerotik koklear tutulum kuşkusu taşıyan 9 kulak incelenmiştir. Kontrol grubu olarak ise; otolojik açıdan normal 14 kulağının verileri değerlendirilmiştir. Çalışma ve kontrol gruplarım oluşturan 32 olgunun 64 kulağının radyodiagnostik incelemeleri, aynı ekip tarafından klinik tam ve odyolojik verilerden habersiz olarak tek tek değerlendirilmiştir. YRBT incelemesi; çıplak gözle değerlendirme ve YRBT dansitometri olmak üzere iki temel grupta ele alınmıştır. YRBT dansitometri çalışmalarında ise; Histogram ve Topografîk ölçümler olmak üzere iki ana metod kullanılmıştır. Otoskleroza bağlı koklear tutulum kliniği gösteren olgularda YRBT ile yapılan görsel değerlendirme ile; otik kapsülde % 70 sıklıkta demineralize odakların görüntülenebildiği ve bu kulaklardaki sensorinöral işitme kaybının normal bulgular gösterenlere göre daha fazla olduğu belirlenmiştir.YRBT dansitometri ile normal otik kapsül dansitesi olan 2000 HÜ ' den farklı olan bölgeler belirlenebilir. Otosklerotik koklear tutulum gösteren olgularda; hipodens alanların varlığı halinde sensorinöral işitme kaybı daha fazladır. Hiperdens alanlar içeren kulaklarda ise diğerlerine göre daha iyi bir koklear rezerv vardır. Dansite değişikliği saptanan yerleşimler; sensorinöral işitme kaybının görüldüğü frekansın topografisi ile uyumluluk içindedir ve dansitometrik değerler ile değişik frekanslardaki işitme düzeyleri arasında korelasyon vardır. YRBT dansitometri tıbbi veya cerrahi tedavi sonrasında hastalığın evrimini belirlemede objektif bir yaklaşımdır. Tedavi öncesi ve sonrasında elde edilen dansitometrik değerleri karşılaştırarak, hastalığın yaygınlığının yamsıra matürasyonunda da değişiklik olup olmadığım belirleyebilmek mümkündür. YRBT incelemesi ile saptanan görsel ve dansitometrik değişiklikler sensorinöral işitme kaybı ile koreledir. Elde edilen verilere göre; otoskleroza eşlik eden sensorinöral işitme kaybından hipodens spongiotik odaklar sorumludur. Sklerotik faz ise; spongiotik fazı takip eden bir iyileşme süreci olmayıp hastalığın ilk evresi olarak görülebilir.