Afyon Kocatepe University
Anabilim Dalı

Veterinerlik İç Hastalıkları Anabilim Dalı

Afyon Kocatepe University

41

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

41 Tez
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ratlarda deneysel olarak oluşturulan microsporum canis enfeksiyonunun sağaltımında bor bileşikleri ve ozonlanmış zeytinyağının etkileri

ÖZET Ratlarda Deneysel Olarak Oluşturulan Microsporum Canis Enfeksiyonunun Sağaltımında Bor Bileşikleri ve Ozonlaşmış Zeytinyağının Etkileri Bu çalışma zoonoz karakterli dermatofit olan Microsporum Canis etkeni ile rat derisinde deneysel olarak oluşturulan dermatofitozise karşı deriye topikal olarak uygulanan borik asit, bor katkılı jel ve ozonlanmış zeytinyağının etkilerinin, klasik sağaltımda kullanılan terbinafin ile karşılaştırılarak belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmada 6-8 haftalık, canlı ağırlıkları 200-250 gram arasında değişen, 39 adet Wistar albino ırkı dişi rat kullanılmıştır. Deneysel olarak tüm ratların sırt derisinde Microsporum Canis enfeksiyonlu alan oluşturulmuştur. Çalışmada ratlar 0., 7., 14., 21. ve 28. günlerde klinik bulgular yönünden klinik skorlamaya tabi tutulmuştur. Ratlar,histopatolojik bulgular yönünden değerlendirilmiştir. Sağaltımda ratlar 5 gruba ayrılarak, A Grubuna (n=8) %1 terbinafin içeren krem, B Grubuna (n=8) ozonlanmış zeytinyağı, C Grubuna (n=8) %3' lük borik asit çözeltisi, D Grubuna (n=8) sodyum pentaborat pentahidrat içeren jel 28 gün boyunca enfeksiyon oluşturulan deri bölgesine günde bir defa topikal olarak uygulanmıştır. E Grubu (n=7) kontrol grubu olarak bırakılıp M.canis enfeksiyonu oluşturulan deri bölgesine herhangi bir sağaltım uygulanmamıştır. Klinik bulgular değerlendirildiğinde tam iyileşme; %1'lik terbinafin içeren antifungal krem uygulanan A Grubunda 8 rattan 4'ünde, ozonlanmış zeytinyağı uygulanan B Grubunda 8 rattan 1'inde , %3' lük borik asit uygulanan C Grubunda 8 rattan 6'sında, sodyum pentaborat pentahidrat içeren jel uygulanan D Grubunda 8 rattan 3'ünde olarak belirlenmiştir. Klinik skorlama bulguları istatistiksel olarak değerlendirildiğinde deneyimizin sonunda sağaltım uygulanan tüm gruplar E Kontrol Grubuna göre klinik skorları azaltma açısından anlamlı bulunmuştur(p<0,05). Çalışmamızın sonunda klinik skorlama bulguları istatistiksel olarak değerlendirildiğinde klinik skorları azaltma açısından sağaltım grupları (A, B, C, D Grupları) arasındaki farkın istatistiksel açıdan anlamsız olduğu belirlenmiştir(p>0,05). Histopatolojik değerlendirmede dermiste granülasyon ve yangı hücresi infiltrasyon miktarı, kollajen ipliklerin organizasyonu, kollajen paterni, genç ve matür kollajen miktarı parametreleri ile histopatolojik olarak lezyonların iyileşme durumları değerlendirilmiştir. Histopatolojik değerlendirmede E Grubu örneklerinde lezyon alanlarının diğer gruplara göre daha geniş olduğu belirlenmiştir. Ayrıca yangı hücreleri %3'lük borik asit uygulanan C Grubu ve sodyum pentaborat pentahidrat içeren jel uygulanan D Grubu örneklerinde daha az izlenirken E Grubunda yangı hücrelerinin daha yoğun olduğu görülmüştür. Histopatolojik skor bulguları değerlendirildiğinde tüm sağaltım gruplarının (A,B,C ve D Grupları) E Kontrol Grubuna kıyasla onarımı ilerlettiği görülmüştür. Histopatolojik değerlendirme istatistiksel olarak değerlendirildiğinde ise sağaltım gruplarından %3' lük borik asit uygulanan C Grubunun ve sodyum pentaborat pentahidrat içeren jel uygulanan D Grubunun, E Kontrol Grubu ve diğer sağaltım gruplarından (A ve B Gruplarından) etkinlik farkı olduğu ve bu etkinlik farkının istatistiksel olarak önemli olduğu bulunmuştur(p<0,05). Histopatolojik skor bulgularının istatistiksel değerlendirilmesinde borik asit uygulanan C Grubu ve sodyum pentaborat pentahidrat içeren jel uygulanan D Grubu arasındaki etkinlik farkı anlamsız olarak bulunmuştur (p>0,05). Sonuç olarak; bor bileşikleri içeren %3'lük borik asit ve sodyum pentaborat pentahidratlı jelin ratta M. canis kaynaklı enfeksiyonun sağaltımında kullanılabileceği tespit edilmiştir. %3'lük borik asit ve sodyum pentaborat pentahidrat içeren jelin yan etkisiz, kolay, ucuz, güvenilir ve etkili iyileşme sağlayarak antifungal ajan olan terbinafin gibi klasik sağaltımında kullanılan ilaçlara karşı alternatif sağaltım seçeneği olabileceği kanısına varılmıştır. Anahtar kelimeler: Bor, Microsporum Canis, Ozonlanmış zeytinyağı, Terbinafin, Zoonoz mantar hastalıkları.

BorHayvan deneyleriMantar hastalıkları+6
Ayhan Hilal Gezer
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Manisa yöresinde neonatal buzağı ishalleri üzerine etiyolojik araştırmalar

Ülkemizde sığır yetiştiriciliğinin en büyük sorunlarından biri buzağı ishalleridir. Özellikle E.coli ishalleri ciddi ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Bunun yanı sıra gözden kaçan Cryptosporidium, Rotavirus, Coronavirus, Cl. Perfringens tedavi masraflarını arttırmakta hatta geç kalan olgularda buzağıların ölümüne yol açmaktadır. Bu çalışmamızda Manisa bölgesi (Kula, Salihli, Gördes, Köprübaşı ve Demirci) 'nde serbest Veteriner kliniğime başvuran 100 adet ishalli neonatal buzağıda, etiyoloji ve postnatal mortalite ile ilişkisini tespit etmeye çalıştık. Manisa bölgesi (Kula, Salihli , Gördes, Köprübaşı ve Demirci) 'nde serbest veteriner kliniğime başvuran neonatal ishal tespit edilen 100 buzağıda immunokromatografik hazır hızlı test kiti yöntemiyle inceleme yapıldı. Çalışmada yer alan buzağılar 1-30 günlük yaşta olup, 85' i holstein , 13'ü simental, , 2' si de mantofon ırkıdır. Bu buzağıların 55'i erkek, 45'i dişidir. 100 adet buzağının 12'sinde incelenen herhangi bir enteropatojene rastlanılmamıştır. Geri kalan 88 buzağıdan 58'unda tek enteropatojen, 30'unda ise birden fazla enteropatojen tespit edilmiştir. Tek enteropatojenin bulunduğu 58 buzağının; 26'sınde E.coli K99, 23'ünde Cryptosporidium, 2'sinde Rotavırus, 3'ünde Coronavirus, 4'ünde Cl. Perfringens tespit edilmiştir. İki enteropatojenin olduğu 28 buzağının; 1'inde E.coli+Cryptosporidium, 4'ünde Cryptosporidium+Cl. Perfringens, 3'ünde Cryptosporidium+ Rotavırus, 4'ünde Coronavirus+ Rotavırus, 2'sinde Coronavirus+ Cryptosporidium, 2'sinde Rotavırus+ Cl. Perfringens, 2'sinde Coronavirus+ E.coli, 2'sinde Rotavırus+ E.coli, 8'inde E.coli+ Cl. Perfringens tespit edildi. 3 enteropatojen tespit edilen 2 buzağının 1'inde E.coli+Cryptosporidium+ Cl. Perfringens, diğerinde ise Coronavirus+ Rotavırus+ Cryptosporidium tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: E.Coli, Cryptosporidium, Rotavirus, Coronavirus, Cl. Perfringens, İmmunokromatografik,

BuzağılarCryptosporidiumDiyare+7
Dursun Bal
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Neonatal buzağılarda iki farklı immunomodülatörün buzağı ishalleri üzerine etkileri

Sunulan çalışmada yeni doğmuş 18 adet buzağı kullanıldı. Buzağılar ilk kontrolleri yapıldıktan sonra her grupta 6 hayvan olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Gruplardan biri kontrol grubu (Grup 1) olarak, diğer iki grup ise çalışma grupları (Grup 2 ve Grup 3) olarak belirlendi. Kontrol grubuna plasebo amaçlı fizyolojik tuzlu su verilirken, Grup 2 ve Grup 3'e iki farklı ticari immunomodülatör preparat verildi. Vena jugularisten Immünglobulin G (Ig) ölçümü için 0., 3., 7. ve 15. günler, hematolojik ölçümler için 0., 7. ve 15. günler kan örnekleri alındı. Hematolojik muayenede; Lökosit (WBC), Lenfosit (LENF), Monosit (MON), Granülosit (GRAN), Lenfosit yüzdesi (LENF%), Monosit yüzdesi (MON%), Granülosit yüzdesi (GRAN%), Alyuvar (RBC), Hemoglobin (HGB), Hematokrit (HCT), Ortalama Eritrosit Hacmi (MCV), Ortalama Hemoglobin (MCH), Bir Eritrositteki Ortalama Hemoglobin Hacmi (MCHC), Eritrosit Dağılım Genişliği (RDW), Trombosit (PLT), Ortalama Trombosit Hacmi (MPV), Trombosit Dağılım Aralığı (PDW) ölçüldü. Alınan kanlardan elde edilen serumlarda ise immunoglobulin G seviyeleri ölçüldü. Periyodik olarak alınan dışkılar hızlı test kiti ile kontrol edildi. Hematolojik analizler sonucu 0.günde WBC, GRAN, LENF%, RDW değerlerinde; 7.günde LENF ve LENF% değerlerinde, 15. Günde ise WBC, LENF, MON, GRAN, MCHC, PLT değerlerinde gruplar arasında farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Yapılan çalışma sonucunda IgG seviyesi 3. gün en yüksek Grup 3' te tespit edildi. Ayrıca IgG seviyesi en hızlı kontrol grubunda, 3. gün düştü. Yeni doğan buzğılara 0. Gün uygulanan immunomodülatörlerin yeni doğan buzağıların, doğumdan sonraki ilk on beş gündeki immunoglobulin G seviyeleri üzerine etkisi olduğunu düşünmekteyiz.

BuzağılamaBuzağılarHayvancılık+4
Gökhan Sayber
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Klinik olarak pnömoni tespit edilen keçilerde serum amiloid-A (SAA) seviyesinin belirlenmesi

Sunulan çalışmada 0-24 aylık 20 adet keçi kullanıldı. Keçilerin klinik, sistemik ve hematolojik muayeneleri yapıldıktan sonra onarlı iki gruba ayrıldı. Klinik olarak pnömoni teşhisi (n=10 ) konulan keçiler çalışma grubuna, sağlıklı keçiler ise kontrol (n=10 ) grubuna dahil edildi. Klinik muayene sırasında oskültasyon yapıldı. Vena jugularisten alınan kan örneklerinden hematolojik muayenede; Lökosit (WBC), Eritrosit (RBC), Hemoglobin (HGB), Hematokrit (HCT), Eritrosit Hacmi (MCV), Eritrosit Ortalama Hemoglobin Miktarı (MCH), Eritrosit Ortalama Hemoglobin Yoğunluğu (MCHC) konsantrasyonları ölçüldü. Kan örneklerinden elde edilen serumlarda biyokimyasal parametrelerden; Total Protein (TP), Albumin (ALB) parametreleri ölçüldü. Aynı serumlardan; Serum Amiloid-A (SAA) konsantrasyonu ölçüldü. Yapılan çalışma sonucunda pnömonili keçilerde WBC ve SAA konsantrasyonları, kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan yüksek tespit edildi. RBC, HGB, HCT, MCV, MCH, MCHC, TP, ALB konsantrasyonlarında gruplar arasında bir fark tespit edilmedi. Sunulan çalışma sonuçları dikkate alındığında SAA'nın veteriner hekimlik alanında, hematolojik, biyokimyasal, ve klinik bulgularla beraber hastalığın prognozunun değerlendirilmesinde önemli bir parametre olduğunu düşünmekteyiz.

AmiloidAmiloid protein SAAHayvan hastalıkları+5
Kadir Demirbaş
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Determination of vitamin D and D-dimer levels in dogs with ehrlichia canis infection

In this study, it was aimed to determine the blood vitamin D and D-dimer levels in dogs with Ehrlichiosis. The material of this study consisted of 33 dogs of different breeds, ages and both sexes. In 33 dogs with and without thrombocytopenia with clinical findings, definitive diagnosis and differential diagnosis were made with clinical examination and laboratory tests. All patients were evaluated for Ehrlichiosis with rapid Snap 4DX test kit. In addition, the diagnosis of the disease was made by PCR analysis. Blood D-Dimer levels were determined in control and study groups. D-Dimer levels were significantly higher in the study groups when compared with the control group. Ad also when blood D-vitamin levels of control and study groups were compared, it was found that blood D-vitamin levels were significantly lower in dogs with Ehrlichiosis. In conclusion, in this study, D-dimer levels were significantly increased in dogs with ehlichiosis and it was thought to be an adjunct biomarker with other clinical, hematologic and laboratory tests. In addition, serum vitamin D levels were found to be low in both active and acute infected patients in dogs previously exposed to the causative agent, which is closely related to the immune system of vitamin D, and serum low vitamin D levels may pave the way for the development of ehrlichiosis disease. Key Words; Ehrlichiosis, D-dimer, Vitamin D, Dog

D-dimerEhrlichia canisAnimal diseases+4
Gözde Atikyılmaz
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Afyonkarahisar bölgesi kaplıca sularının farelerde deneysel oluşturulan diabetes mellitus üzerine tedavi edici etkilerinin araştırılması

Diyabetes mellitus (DM) tüm Dünya'da sıkılıkla karşılaşılan hastalıkların başında gelmekte, insidansı her geçen gün artmaktadır. Bu araştırma projesinde balneoterapinin DM'un tedavisindeki etkinliğini saptamak için yapılmıştır. Bu amaçla aynı günlük yaştaki 50 adet Albino ırkı fare kullanılmıştır. Hayvanların tümünde streptozotocin (STZ) ile DM oluşturulduktan 3 gün sonra, aynı canlı ağırlık ortalamasına sahip olacak şekilde, çalışma materyalini oluşturan 50 fare eşit ve rastgele olarak, 21 gün sürecek tedavi periyodu için kontrol ve çalışma grubu olmak üzere 2 gruba ayrılmıştır. Tedavi aşamasında kontrol grubu hayvanlar normal musluk suyu ile tedavi edilirken, çalışma grubu hayvanlar kaplıca suyu ile tedavi edilmişlerdir. Hayvanların tümünde; çalışmaya başlamadan önce, karaciğer yağlanması oluşturulduktan sonra ve tedavi sonrası 1, 7, 14 ve 21 günlerde klinik, hematolojik, kan biyokimyasal ve histopatolojik muayeneler yapılmıştır. Kontrol gurubu ile karşılaştırıldığında; kaplıca suyu verilen gruptaki hayvanlarda total lökosit, nötrofil, monosit, glukoz, AST, ALT, ALP, total kolestol, trigliserid, LDL düzeylerinin önemli ölçüde (p<0,05) azaldığı, eritrosit, hemoglobin, hematokrit, insülin, total protein, albumin, HDL düzeylerinin ise önemli derecede (p<0,05) arttığı gözlenmiştir. Bu değişimler histopatolojik bulgular ile desteklenmiştir. Bu çalışmadan elde edilen veriler ışığında Afyonkarahisar Bölgesi kaplıca sularının, DM olgusunda, oldukça başarılı sonuçlar verdiği ve diyabetin tedavisinde ek bir seçenek olarak değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

AfyonkarahisarBalneolojiBiyokimya+7
Duygu Çalışkan
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Farelerde deneysel yolla oluşturulan atopik dermatit üzerine kaplıca çamurunun iyileştirici etkilerinin araştırılması

Atopik dermatit (AD) kronik ve tekrarlayan, hiperimmun bozukluklar sonucu gelişen ve insidansı özellikle sanayileşmiş ülkelerde gittikçe artan bir cilt hastalığıdır. Bu çalışma, Afyokarahisar Kaplıca suyu ve çamurunun AD hastalığının tedavi edici etkinliğini ortaya koymak amacıyla yürütülmüştür. Bu amaca yönelik olarak, aynı günlük yaşta olan 40 tane Albino ırk fare kullanılmıştır. Atopik dermatit oluşturmak amacıyla farelerin tümünde sırt bölgesinde deepilsyonu sağlandıktan sonra, %2'lik 2, 4-dinitrochlorobenzene sürülmüştür. Atopik dermatit oluşturulduktan sonra, 21 günlük sağaltım süreci için, fareler eşit olarak kontrol (KG) ve çalışma grupları olacak şekilde iki grup olarak bölünmüştür. Kontrol grubu farelere her gün musluk suyu içirilmiş ve musluk suyunda banyo yaptırılmışken, çalışma grubu farelere her gün taze olarak getirilen Süreyya I Kaplıca Kaynağı suyu içirilmiş ve bu suda banyo yaptırılmıştır. Çalışma grubu farelerde, ayrıca, her banyo sonrası lezyonlu bölgelere aynı kaynaktan temin edilen kaplıca çamuru uygulaması yapılmıştır. Hayvanların tümünde çalışma öncesi, atopik dermatit oluşumu sonrası ve tedaviden sonraki 1, 7, 14 ve 21. Gün içerisinde klinik, hematolojik, kan biyokimyasal parametrelerinin ölçümleri ve lezyonlu deri bölgesinden alınan dokuların histopatolojik incelemeleri yapılmıştır. Elde edilen bulgular neticesinde; atopik dermatit oluşumu beraberinde T ortalama değerleri bakımından mühim bir fark oluşmazken (p>0.05), P ve R ortalama değerleri bakımından mühim farklılıkların (p<0.05) şekillendiği, KG ile ÇG arasında ve KG ile ÇG içindeki karşılaştırmalarda süreçleri açısından en mühim yükselme göstermelerin ÇG farelerde şekillendiği ve oluşmuş olan fark istatistiki olarak önemli seviyede (p<0.05) şekillendiği saptanmıştır. WBC, NOTR, MON, EOS ve MCV düzeylerinin atopik dermatit sonrasında istatistiksel olarak mühim ölçüde (p<0.05) artış olduğu, buna karşın RBC, HG, HCT, LENF, MCH ve MCHC seviyelerinde ise önemli ölçüde (p<0.05) düşüş şekillendiği görülmüştür. Tüm grupların ortalama değerleri ölçüm yapılan bütün süreçler bakımından karşılaştırıldığında ise, WBC, NOTR, MON, EOS ve MCV seviyelerde düşüşler oluşurken, RBC, HG, HCT, LENF, MCH ve MCHC seviyelerinde artışlar oluştuğu saptanmış ve bu farklılık şekillendiği bütün süreçler ve iki grup arasında oluşan faklılıklara bakıldığında istatistiki olarak önemli (p<0.05) ölçüde şekillendiği gözlenmiştir. Ölçümü yapılan biyokimyasal parametrelerinden AST, LDH, GGT, OCT ve IgE düzeylerinin atopik dermatit oluşumunu ardından yapılmış olan ölçümlerdeki verilerde çalışma öncesine bakıldığında anlamlı ölçüde (p<0.05) yükselme şekillendiği, TP, ALB ve GLU seviyelerinin ise anlamlı ölçüde (p<0.05) azalmış olduğu saptanmıştır. Sağaltım ardından ise, ÇG hayvanlarda istatistiksel olarak anlamlı ölçüde (p<0.05) TP, ALB ve GLU seviyelerinin artmış olduğu, artan bu değerlere karşılık AST, LDH, GGT, OCT ve IgE düzeylerinin ise azaldığı gözlenmiştir. Sağaltımın sonuncu gününde yani 21. gün bitimindeki karşılaştırmalarda; musluk suyu kullanılarak sağaltım yapılan kontrol grubu farelerde AD'e bağlı şekillenen doku bozulmalarının hala devam ettiği, şiddetli yangı ile birlikte nekroz odaklarına rastlandığı, buna karşılık kaplıca suyu ile tedavi edilen çalışma gurubu hayvanlarda AD olgusunun düzeldiği ve epitel dokunun normal bir yapı gösterdiği saptanmıştır. Sonuçlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde; Süreyya I Kaplıca Kaynağı suyu ve çamuru kullanılarak sağaltım yapılan hayvanlarda atopik dermatit olgularının iyileştiği, bu nedenle bu su ve çamurun AD olgularının tedavisinde kullanılmasının endike olduğu sonucuna varılmıştır.

AfyonkarahisarBalneolojiDermatit+6
Sinem Odabaşı
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Farelerde deneysel yolla oluşturulan gastrit üzerine afyon yöresi kaplıca sularının iyileştirici etkilerinin araştırılması

Gastrit, gastrik mukozanın yangısı ve sekonder gelişen akut veya kronik kusma sendromunu tanımlamak için kullanılan genel bir terimdir. Bu çalışmada; deneysel olarak oluşturulan gastritis olgusunun tedavisinde Afyonkarahisar Kaplıca Sularının gastritisin tedavisindeki etkinliği araştırılmıştır. Bu amaçla 40 adet Albino ırkı fareye etil alkol (EtOH) verilerek gastritis oluşturulmuş ve hastalık oluşturulduktan sonra 40 adet fare kontrol (KG) ve çalışma gruplarını (ÇG) oluşturmak üzere eşit olarak dağıtılmıştır. Tedavi aşamasında kontrol grubu farelere per os yolla musluk suyu verilmişken, çalışma grubu farelere her gün taze olarak getirilen Süreyya I Kaplıca Kaynağı suyu verilmiştir. Çalışma kapsamında çalışma başlamadan önce, gastritis oluşturulduktan sonra, tedavi başladıktan sonraki 1, 7, 14 ve 21. günlerde klinik, hematolojik, biyokimyasal, kan gazları ölçümleri ile mide dokusunun histopatolojik muayeneleri yapılmıştır. Çalışmanın sonunda gruplar arasında vücut sıcaklıkları açısından önemli bir fark elde edilmezken (p>0.05), kalp ve solunum frekanslarının çalışma grubu hayvanlarda önemli derecede (p<0.05) yüksek olduğu saptanmıştır. WBC, NOTR, MON, EOS ve MCV düzeylerinin gastrit oluşumu sonrası istatistiki açıdan önemli derecede (p<0.05) artış gösterdiği, buna karşılık RBC, HG, HCT, LENF, PLT, MCH ve MCHC düzeylerinde ise anlamlı derecede (p<0.05) azalma şekillendiği görülmüştür. gruplararası ve zaman peryodu göz önüne alınarak yapılan karşılaştırmalarda WBC, NOTR, MON, EOS ve MCV ortalamalarının her iki grupta da önemli derecede (p<0.05) azalma göstermesine rağmen, tüm ölçüm zamanlarında bu parametrelerin ortalamalarının ÇG'da daha anlamlı (p<0.05) değişim gösterdiği ve en düşük düzeylerin çalışma peryodunun en son haftası, yani 21. günde, elde edildiği görülmüştür. Benzer şekilde, ancak tersi bir yönde, RBC, HG, HCT, LENF, PLT, MCH ve MCHC düzeylerinde ilerleyen zaman dilimlerine bağlı olarak bu parametrelerin hem KG hem de ÇG hayvanlarda yükseldiği ve zaman dilimleri açısından istatistiksel olarak oluşan farkın önemli (p<0.05) olduğu, ancak gruplar karşılaştırldığında tüm zaman dilimlerinde şekillenen bu artışların ÇG hayvanlarda KG ile karşılaştırldığında önemli derecede (p<0.05) olduğu ve en yüksek düzeylerin çalışmanın son ölçümlerinde elde edildiği görülmüştür. ölçümü yapılan kan biyokimyasal parametrelerinden AST, ALT, CK, ALP, LDH, UREA, CREA ve IgG düzeylerinin gastrit oluşumunu müteakip yapılan ölçümlerde, çalışma öncesine göre önemli derecede (p<0.05) yükseldiği, TP, ALB ve GLU düzeylerinin ise anlamlı derecede (p<0.05) azaldığı saptanmıştır. Tedavi sonrası gruplara ayrıldıktan sonra tersine bir şekilde tedricen giderek artan ve istatistiki açıdan önemli derecede (p<0.05) TP, ALB ve GLU düzeylerinin arttığı, buna karşılık AST, ALT, CK, ALP, LDH, UREA, CREA ve IgG düzeylerinin ise azaldığı belirlenmiştir. pH, kısmi CO2 basıncı (pCO2), baz açığı (BE), bikarbonat (HCO3), Ca ve K düzeylerinin gastrit prosedürü sonrası azaldığı, buna karşılık laktat (LAKT), sodyum (Na) ve klor (Cl) düzeylerinin ise arış gösterdiği, bu artış ve azalış durumları açısından gruplar arası karşılaştırmalarda her iki grupta da normale doğru bir yönelişin olduğu saptanmakla birlikte, iyileşme hızı ve miktarı açısından KG ile karşılaştırıldığında, istatistiki açıdan en yüksek düzeylerin (p<0.05) ÇG hayvanlarda sağlandığı gözlenmiştir. tedavinin son günü olan 21. gün sonundaki karşılaştırmalarda; musluk suyu ile tedavi edilen kontrol gurubu hayvanlarda iyileşmenin tam şekillenmediği, hala doku bütünlüğünün sağlanamadığı, mononükleer hücre infiltrasyonu ile karakterize yangı tablosunun devam ettiği, buna karşılık kaplıca suyu ile tedavi edilen çalışma gurubu hayvanlarda doku bütünlüğünün tekrar şekillendiği ve normal halini aldığı saptanmıştır. Sonuç olarak; klinik, hematolojik, kan biyokimyasal parametreleri, kan gazları ve histopatolojik bulgular bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Süreyya I Kaplıca Kaynağı suyunun gastritisin tedavisinde oldukça başarılı sonuçlar verdiği görülmüştür.

AfyonkarahisarBalneolojiFareler+4
Mehmet Ali Emeksiz
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Farelerde deneysel yolla oluşturulan nefritis olguları üzerine Afyonkarahisar kaplıca sularının iyileştirici etkilerinin araştırılması

Böbrek hastalıklarının prevalansı küresel boyutta artmış ve artmaya devam etmektedir. Bu çalışma, Afyokarahisar Bölgesi Kaplıca sularının nefritisin tedavisindeki etkinliğini ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Dundan dolayı, doğum günleri aynı olan 40 tane Albino ırkı fareden yararlanılmıştır. Farelere 6 hafta süre ile % 0.2 oranında yemlerine adenine katılarak nefritis oluşturulmuştur. Nefritis oluşturulduktan sonra, 21 gün devam edecek sağaltım için, fareler eşit olarak kontrol (KG) ve çalışma gruplarını (ÇG) oluşturmak için iki gruba bölünmüştür. KG farelere her gün musluk suyu içirilmiş ve musluk suyunda banyo yaptırılmışken, çalışma grubu farelere her gün taze olarak getirilen Süreyya I Kaplıca Kaynağı suyu nefritis oluşumu sonrası ve tedaviden sonraki 1, 7, 14 ve 21. günlerde klinik, hematolojik, kan biyokimyasal parametrelerinin ölçümleri ve lezyonlu deri bölgesinden alınan dokuların histopatolojik incelemeleri yapılmıştır. Vücut sıcaklığı (T), kalp frekansı (P) ve solunum frekansı (R) açısından zaman dilimlerine göre önemli (p<0.05) farklar gösterdiği, tedavi periyoduna geçildikten sonra, en önemli yükselmelerin T açısından KG hayvanlarda, P ve R açısından ise çalışma grubu farelerde şekillendiği ve oluşan farkın istatistiki olarak anlamlı (p<0.05) görüldüğü anlaşılmıştır. Nefrit meydana gelince WBC, NOTR ve MCV düzeylerinin istatistiki olarak ciddi (p<0.05) artış gösterdiği, buna karşılık RBC, HG, HCT, LENF, MCH ve MCHC seviyelerinde hatrı sayılır (p<0.05) düşüş şekillendiği görülmüştür.Tedavi periyodu sonunda RBC, HG, HCT, LENF, MCH ve MCHC düzeylerinin hem KG hem de ÇG hayvanlarda yükseldiği, ancak gruplar karşılaştırıldığında şekillenen bu artışların ÇG hayvanlarda ciddi miktarda (p<0.05) arttığı ve en yüksek seviyelerin çalışmanın sonlarında ÇG hayvanlarda elde edildiği görülmüştür. Ölçümü yapılan kan biyokimyasal parametrelerinden AST, GGT, BUN ve IgG seviyelerinin nefritis oluşmasıyla yapılan testlerde ÇÖ göre ciddi miktarda (p<0.05) arttığı, TP, ALB ve GLU seviyelerininse anlamlı bir şekilde (p<0.05) düştüğü saptanmıştır. Sağaltımdan sonra gruplandırıldığında aksi bir yönde tedricen artan ve istatistiki olarak ciddi seviyede (p<0.05) TP, ALB ve GLU seviyelerinin yükseldiği, buna karşılık GGT, AST, BUN ve IgG seviyelerininse düştüğü, artan ve azalan parametreler bakımından değişimlerin çalışma grubu farelerde kontrol grubu farelere nazaran istatistiksel olarak son derece önemli (p<0.05) olduğu saptanmıştır. Bikarbonat (HCO3), pH, baz açığı (BE), kısmi CO2 basıncı (pCO2), Ca ve K seviyelerinin nefrit prosedürü sonucunda düştüğü, buna karşılık sodyum (Na), laktat (LAKT) ve klor (Cl) düzeylerinde artış olduğu, bu artış ve azalış durumları açısından gruplar arası karşılaştırmalarda grupların ikisinde de normal seviyelere doğru bir yönelişin olduğu saptanmakla birlikte, iyileşme sürati ve oranı açısından KG ile karşılaştırıldığında, sayımlama bakımından maksimum seviyelerin (p<0.05) çalışma grubu farelerde ve bu değerlerin normalleştiği gözlenmiştir. Sağaltımın sonundaki (21. Gün) karşılaştırmalarda; çeşme suyu ile sağaltım yapılan kontrol gurubu hayvanların böbrek doku kesitlerinde nefrit tablosunun süre geldiği, ancak kaplıca suyu ile tedavi edilen çalışma gurubu farelerde nefrit tablosunun düzeldiği saptanmıştır. Elde edilen bulgular bir bütün olarak değerlendirildiğinde; Süreyya I Kaplıca Kaynağı suyunun nefritisin tedavisinde hayli etkili sonuçları olduğu, bu nedenle nefritisin sağaltımında yeni bir yöntem olarak kullanılması kanısına varılmıştır.

AfyonkarahisarBalneolojiFareler+5
Yavuz Ağılönü
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ehrlichia canis ile enfekte köpeklerin tedavi sürecindeki hematolojik ve CRP(c- reaktif protein) değerleri değişiklikleri

Kenelerin vektörlük yaptığı patojen Ehrlichia canis köpeklerde monositleri enfekte eder. Sessiz katil olarak da anılan Ehrlichiosis, hematolojik bozukluklara neden olarak ölümcül olabilen enfeksiyöz bir hastalıktır. Ehrlichiosis'in tanı ve tedavi sürecinde tam kan sayımı çok önemli bir role sahiptir. C-Reaktif Protein konsantrasyonunun belirlenmesi, E. canis enfeksiyonu olan köpeklerde inflamatuar hasarın ciddiyetinin değerlendirilmesine yardımcı olabilir. Bu çalışmanın amacı Ehrlichia canis ile enfekte köpeklerin sağlıklı köpeklere göre tedavi öncesi, süreci ve sonrasındaki hematolojik ve CRP değerlerinin karşılaştırılması ve süreç içerisindeki değişikliklerinin değerlendirilmesidir. Bu çalışmada Aksaray'da özel kliniklere gelen Ehrlichia tanısı konulmuş 15 köpekten hastalık takibi için alınan kan örneklerinden artan kan örnekleri kullanılmıştır. Ehrlichiosis teşhisi konulan 15 köpekten ve sağlıklı 7 köpekten 0., 7., 14., 21. ve 28. günlerde kan alınarak hematolojik ve cCRP parametreleri takip edilmiştir. Hematolojik değerlendirmede WBC, Neu#, Neu%, Eos#, Eos%, Lym#, Lym%, Mon#, Mon%, RBC, HGB, MCV, MCH, MCHC, RDW-CV, RDW-SD, HCT, PLT, MPV, PDW, PCT, P-LCR ve P-LCC'e bakılmıştır. Veteriner hekimler köpeklere Doksisiklin; 5mg/kg, PO, G2K, 28 gün tedavi protokolünü uyguladıklarını belirtmişlerdir. Tedavi öncesi, süreci ve sonrasındaki sonuçlar karşılaştırılıp değerlendirilmiştir. Yapılan çalışma sonucunda hasta grupta sağlıklı hayvanlara kıyasla günler içerisindeki cCRP, WBC, Neu#, Eos# ve Mon# değerlerinin yüksek olduğu; HCT, RBC, HGB, MCH, MCHC, RDW-SD, PLT ve PDW değerlerinin düşük olduğu; Lym#, MCV, RDW-CV, MPV, PCT, P-LCR ve P-LCC değerlerinde bir fark olmadığı belirlenmiştir. Hasta köpeklerin CRP, WBC, Neu#, Eos#, Lym# ve Mon# seviyelerinin ise tedavi sürecinde düştüğü; HCT, RBC, HGB, MCH, MCHC, RDW-SD, PLT, RDW-CV, PCT ve PDW değerlerinin yükseldiği; MCV, MCHC, MPV, P-LCR ve P-LCC değerlerinin değişmediği görülmüştür. Tedavi sürecinde ölçülen hematolojik ve cCRP değerleri tedavinin yorumlanmasını sağlar. Anahtar Kelimeler: Ehrlichia canis, CRP, hematolojik değerler Mayıs, 2024; 48 sayfa

Ramazan Ersoy
Aksaray University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kedi panlökopeni hastalığının tedavisinde filgrastim (rekombinant insan granülosit koloni uyarıcı faktör) kullanımının hematolojik ve serum biyokimyasal parametreler üzerine etkisinin araştırılması

Kedi Parvo Virüs'ünün neden olduğu Panlökopeni, kedilerde çok bulaşıcı ve öldürücü bir hastalıktır. Hastalığın önlenmesinde ve kontrolünde aşılar kullanılmaktadır. Tedavide spesifik antiviral bir ajan bulunmaktadır bu yüzden destekleyici tedavi kullanılmaktadır. Sunulan çalışmada granülosit koloni uyarıcı faktör olan Filgrastim, Panlökopeni ile doğal enfekte kedilerin tedavisinde kullanılmıştır. Filgrastimin enfekte kedilerde mortalite, tam kan ve serum biyokimyasal parametreler üzerine etkileri araştırılmıştır. Kliniğe iştahsızlık, kusma, yüksek ateş ve halsizlik şikayetleri ile getirilen kedilere tam kan sayımı yapıldı. WBC sayısı düşük olan kedilere kedi parvovirüs antijen testi yapıldı. Test sonucu pozitif olan farklı ırk, yaş ve cinsiyette 14 kedi çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya klasik destekleyici tedavi yapılan 7 Panlökopenili kedi, klasik destekleyici tedaviye ek olarak Filgrastim uygulanan 7 Panlökopenili kedi ve sağlıklı 7 kedi dahil edildi. Hastalardan alınan örneklerden 0. 3. ve 7. günlerde tam kan ve serum biyokimyasal parametreler incelenmiştir. Sonuç olarak Panlökopeni tedavisinde Filgrastim kullanımı mortalite oranını değiştirmedi. WBC, lenfosit ve granülosit sayısını arttırdığı gözlendi. Ayrıca Filgrastimin kedilerde herhangi bir yan etki olmadan kullanılabileceği yapılan serum biyokimyasal incelemelerle tespit edilmiştir. G-CSF gibi bir immün modülatör kullanmadan önce, hastalığın evresi ve bağışıklık sisteminin durumu dikkate alınmalıdır.

Tarık Uyurca
Aksaray University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kolostral pentraksin-3 düzeyinin neonatal buzağı sağlığı ve pasif transfer immünite ile ilişkisinin araştırılması

Bu çalışma, pentraxin-3 (PTX-3)'ün neonatal buzağı sağlığı, kolostrum kalitesi ve pasif transfer immünite üzerindeki rolünü ve zamana bağlı değişimini incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Neonatal buzağı sağlığı ile sPTX-3 arasındaki ilişki, I. gruptaki buzağılarda (n=80) incelenirken; buzağı serumu ile kolostrum/süt PTX-3 konsantrasyonlarının zamana bağlı değişimi, immünoglobulin G (IgG), tümör nekroz faktörü-alfa (TNF-α) ve interlökin-1 beta (IL-1β) ile olan ilişkisi, II. grupta (15 buzağı ve anneleri) değerlendirilmiştir. Neonatal dönem buzağı sağlığı günlük olarak takip edilmiştir. I. gruptaki buzağıların (n=80) sPTX-3 değerleri 2,61 (0,05-3,92) ng/ml, sIgG değerleri ise 4,86 (0,99-10,86) mg/ml olarak ölçülmüş ve bu iki parametre arasında pozitif bir korelasyon tespit edilmiştir (p=0,003). sPTX-3 ve sIgG) konsantrasyonları, hastalık durumları açısından karşılaştırıldığında, sağlıklı kalan buzağıların daha yüksek konsantrasyonlara sahip olduğu belirlenmiştir (p<0,05). sPTX-3 konsantrasyonları 3 ng/ml'nin altında olan buzağılarda hastalık riskinin 12,5 kat daha yüksek olduğu tespit edilmiştir (p=0,0006). II. gruptaki buzağıların 0. saatteki sPTX-3 değerleri 1,18 (0,45-1,89) ng/ml, sIgG değerleri ise 0,24 (0,05-1,69) mg/l olarak ölçülmüştür. Her iki parametrede de 3., 7., 14. ve 28. günlerde belirgin düşüşler gözlemlenmiştir (p<0,05). Zamana bağlı bu düşüşler, kolostrum/süt değerlerinde de benzer şekilde tespit edilmiştir. Benzer eğilimler, serum ve kolostrum/sütteki IL-1β ve TNF-α konsantrasyonlarında da gözlemlenmiş (p<0,05) ve bu parametrelerin sPTX-3 ile bazı günlerde korelasyon gösterdiği belirlenmiştir. Sonuç olarak, neonatal dönemde sPTX-3 konsantrasyonlarının sIgG ile paralel bir değişim gösterdiği ve kolostrum alımının sPTX-3 konsantrasyonlarını önemli ölçüde artırdığı tespit edilmiştir. Bu artışa paralel olarak, buzağılarda hastalık riskinin azaldığı gözlemlenmiştir. Elde edilen bulgular, PTX-3'ün neonatal buzağı sağlığı ve pasif transfer immünitede önemli bir rol oynayabileceğini düşündürmektedir.

Melek Aydemir
Aksaray University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Aksaray ilindeki barınak köpeklerinde Boreliosis ve Anaplasmosis'in Serolojik taraması

Köpeklerde kene kaynaklı hastalıklardan özellikle zoonoz karakterli olanlar günümüzde giderek artmakta ve ciddi tehditler oluşturmaktadır. Kenelerle ve bunların bulaştırdığı hastalıklarla etkin bir mücadele yapabilmek için bu hastalıkların yayılışının bilinmesi gerekmektedir. Bu zoonoz hastalıklardan ikisi Borreliosis ve Anaplasmasis'dir. Bu çalışmayla Aksaray ilindeki barınak köpeklerinde Borrelia ve Anaplasma seroprevelansının araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmamızda 22 Mart 2023 ile 12 Şubat 2024 tarihleri arası çeşitli ırk, yaş ve cinsiyetten getirilen ve rutin klinik muayenelerden sonra sağlık taraması yapılan 90 adet barınak köpeğinden alınan kan numuneleri ELISA yöntemiyle Borrelia burgdorferi ve Anaplasma phagocytophilum etkenlerine yönelik incelendi. Ölçülen parametreler istatistiksel olarak mevsim, cinsiyet, hastalık ve kene durumu yönünden değerlendirildi. Çalışmanın sonucunda köpeklerin %37,8 (34/90) Borrelia burgderfori pozitif iken, %33,3 (30/90) Anaplasma phagocytophilum açısından pozitif ve %8,9 (8/90) şüpheli olarak belirlendi. Seropozitivitenin her iki hastalık açısından incelenen parametreler yönünden istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmadı. Sonuç olarak Aksaray ilinde hem borreliosis hem de anaplasmosis pozitif vakaların yüksek çıktığı görülmüştür. Aksaray ve İç Anadolu Bölgesinde daha kapsamlı ve moleküler yöntemlere dayanan epidemiyolojik çalışmalara ihtiyaç olduğu kanısına varılmıştır.

Aykut Kahramanoğlu
Aksaray University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Nevşehir ili barınak şartlarında, köpeklerde ishale neden olan Toxocara canis, Isospora canis ve Giardia intestinalis etkenlerine yönelik 5 yıllık retrospektif analiz

Sunulan bu çalışma kendi bünyesinde çeşitli branşlarda görev almak üzere bulunan köpeklere eğitim veren Jandarma At ve Köpek Eğitim Merkezi Komutanlığı'nda (JAKEM) yapılmıştır. Bünyesinde 500'den fazla köpek (0-9 yaş aralığı) bulunmakla beraber gerektiği durumlarda köpeklerin muayene, tedavi ve koruyucu hekimliği, JAKEM içerisinde bulunan At/Köpek Muayene ve Tedavi Merkezi'nde görevli veteriner hekimlerce yapılmaktadır. Ocak 2020-Aralık 2024 yılları arasında ishal semptomu görülmesi üzerine tedavi amaçlı hayvan kliniğine gelen köpeklere dışkı muayenesi (natif ve flotasyon tekniği) yapılıp, mikroskopta incelenip, laboratuvar takip defterine işlenerek gerekli tedavilerine başlanmaktadır. Bu yıllar arasında toplamda 379 köpek kayıt altına alınmış olup, 303 adet (%79,94) köpeğin etken negatif, 76 adet (20,05) köpeğin ise paraziter yönden pozitif olduğu tespit edilmiştir. Pozitif çıkanlar arasından ise 30 köpekte Toxocara spp. (%7,91), 32 köpekte Isospora spp. (%8.44) ve 14 köpekte Giardia spp. (%3,69) tespit edilmiştir. Sonuç olarak, barınak şartlarında bulunan köpeklerde gastrointestinal parazitlerin varlığı kanıtlanmış fakat alınacak tedbirler ile bu oranın düşürülebileceği görülmüştür.

Ümitcan Gülşen
Aksaray University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Köpek parvovirüs enfeksiyonunda serum Pentraxin-3 konsantrasyonlarının prognostik öneminin araştırılması

Bu çalışma, köpeklerde parvovirüs enfeksiyonu süresince PTX-3 düzeylerindeki değişim ile biyokimyasal, hematolojik, inflamatuar ve kardiyak belirteçler (CRP, cTn-I ve CKMB) arasındaki ilişkiyi belirlemeyi amaçlamıştır. Çalışmaya farklı ırk ve cinsiyette, 0–6 aylık toplam 28 köpek dahil edilmiştir. Hızlı antijen testi ile CPV pozitif saptanan köpekler CPV grubunu (n=14), test sonucu negatif olup beslenme kaynaklı gastroenterit tanısı alan köpekler GE grubunu (n=7), klinik olarak sağlıklı olanlar ise K grubunu (n=7) oluşturmuştur. CPV grubu ayrıca iyileşenler (n=7) ve ölenler (n=7) ile sepsis gelişenler (n=8) ve gelişmeyenler (n=6) olmak üzere alt gruplara ayrılmıştır. 0. gündeki WBC, NEU ve LYM değerlerinin, 7. güne kıyasla anlamlı şekilde daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0,05). Biyokimyasal analizlerde, CPV grubunda AST, ALT ve LDH düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Özellikle LDH düzeylerinin, sepsis gelişen olgularda anlamlı şekilde daha fazla arttığı gözlenmiştir (p<0,01). CK-MB, CRP ve PTX-3 seviyeleri kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca, ölen olgularda, 3. gündeki CRP ile PTX-3 düzeyleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (r=0,718, p<0,029). PTX-3 düzeylerinin CPV enfeksiyonunun tanısında (AUC: 0,98; p=0,0005), sepsis olgularının ayırt edilmesinde (AUC: 0,95; p=0,006) ve ölümle sonuçlanacak olguların öngörülmesinde (AUC: 1,00; p=0,0017) yüksek tanısal performans sergilediği belirlenmiştir. Bu bulgular, yüksek PTX-3 düzeylerinin köpek parvovirüs enfeksiyonunun prognozunun belirlenmesinde güvenilir bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğini göstermektedir.

Selime Kübra Saka
Aksaray University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Köpeklerde Herpes virus tip-1 (CHV-1) seroprevalansı

Bu çalışmada, barınak koşullarında yaşayan 332 köpekte Köpek herpesvirus-1 (CHV-1) enfeksiyonunun seroprevalansı araştırılmıştır. Serum örnekleri üzerinden yapılan analizler sonucunda köpeklerin %88,9'unda CHV-1 antikorları tespit edilmiştir. Elde edilen veriler, CHV-1 seropozitifliğinin özellikle doğum yapmış köpeklerde ve neonatal dönemde yavruları yüksek yaşama oranına sahip annelerde artış gösterdiğini ortaya koymuştur. Barınakta gözlenen yüksek seroprevalans oranı, CHV-1'in yaygınlığını ve bu tür ortamlarda bulaşmanın engellenmesindeki kontrol güçlüğünü ortaya koymaktadır. Özellikle barınak gibi yüksek riskli ortamlarda enfeksiyonun kontrol altına alınabilmesi için düzenli serolojik taramaların yapılması, enfekte bireylerin izolasyonu ve aşılama gibi koruyucu stratejilerin uygulanması büyük önem taşımaktadır.

Mehmet Furkan Uzgören
Aksaray University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kanin distemperin tedavisinde antiviral kullanımının klinik bulgular, hematolojik ve biyokimyasal parametreler ve viral saçılım üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

ÖZET Kanin Distemperin Tedavisinde Antiviral Kullanımının Klinik Bulgular, Hematolojik ve Biyokimyasal Parametreler ve Viral Saçılım Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi Amaç: Kanin distemper dünyada ve ülkemizde özellikle aşısız yavru köpeklerde yaygın olarak görülen viral bir hastalıktır. Spesifik bir tedavisi olmayıp, klinik olarak doğal enfekte köpeklerde tedavide antiviral kullanımı ile ilgili çalışma sayısı da yok denecek kadar azdır. Bu nedenle bu çalışmada kanin distemper'in tedavisinde klasik sağaltıma ilave olarak kullanılan antivirallerin klinik bulgular, hematolojik ve biyokimyasal parametreler ile viral saçılım üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Bu çalışmada 24 distemperli ve 6 sağlıklı olmak üzere toplam 30 köpek kullanıldı. Kesin tanı PZR testi ile yapıldı. Distemper'li köpekler 6'şarlı 4 gruba ayrıldı. A grubundaki köpeklere 10 gün süreyle klasik tedavi (ringer laktat+dekstroz+% 0.9 NaCI, amoksisilin+klavulanik asit) uygulandı. A+R grubundaki köpeklere 10 gün süreyle klasik tedaviye ilave olarak 30 mg/kg dozda ribavirin uygulandı. A+P grubundaki köpeklere 10 gün süreyle klasik tedaviye ilave olarak 10 mg/kg dozda proanthocyanidin uygulandı. A+R+P grubundaki köpeklere ise 10 gün süreyle klasik tedaviye ilave olarak 30 mg/kg dozda ribavirin ve 10 mg/kg dozda proanthocyanidin uygulandı. Çalışma gruplarındaki köpeklerden tedavinin 0., 3., 7. ve 10. günlerinde kan ve swap örnekleri alındı ve semptomlar ayrıntılı olarak kaydedildi. Gruplarda 0., 3., 7. ve 10. günlerde klinik bulgular, hematolojik ve biyokimyasal parametreler ve 0., 7. ve 10. günlerde ve tedavi sonrası 5. ve 10. günlerde ise viral saçılım değerlendirildi. Bulgular: Toplam klinik iyileşme skorları sırasıyla A+P (182), A+R (188), A (244) ve A+R+P (349) olarak bulundu. En iyi klinik iyileşme proanthocyanidin uygulanan A+P grubunda belirlendi. Tedavi öncesi ve süresince tüm gruplarda lenfosit sayılarında düşüklük dikkati çekti. Tüm gruplarda tedavi süresince eritrosit, hemoglobin ve hematokrit değerlerde sayısal azalmalar saptandı. A+P grubunda total lökosit ve nötrofil sayılarında önemli artış belirlendi. A+R grubunda ise total lökosit, nötrofil ve monosit sayılarında azalma oldu. Grupların hepsinde tedavi öncesi ve tedavi süresince albümin düzeylerinde bir azalma belirlendi. A+R ve A+P gruplarında kreatinin düzeyinde artma, kolesterol düzeyinde ise azalma olduğu görüldü. Tedavinin 7. gününde swap ve lökosit örneklerinde en fazla CDV Ag negatif saptanan grup A+R grubu oldu. Tedavi sonrası 10. günde sadece A+R ve A+P gruplarındaki 2'şer köpekte viral saçılımın olmadığı görüldü. Sonuç: Kanin distemperin tedavisinde klasik sağaltıma ilave olarak kullanılan ribavirin ve proanthocyanidin uygulamalarının klinik bulguların şiddetini, mortaliteyi ve viral saçılımı azaltarak hayatta kalma oranlarını artırdığı belirlendi. Klinik skor, hematolojik ve biyokimyasal bulgular ve hayatta kalma oranları bakımından en iyi sonuç proanthocyanidin uygulanan grupta elde edilirken viral saçılım bulguları dikkate alındığında en iyi sonuç ribavirin uygulanan grupta elde edildi. Ribavirin ve proanthocyanidin kullanımının kanin distemperin tedavisinde olumlu etkilerinin olduğu anlaşıldı. Anahtar Kelimeler: Antiviral, kanin distemper virüs, proanthocyanidin, ribavirin

Antiviral ajanlarDistemper virüsü-köpekHematoloji+4
Şükrü Değirmençay
Atatürk University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Hayvan sahiplerinin köpeklerinde görülen davranış problemleri ve tedavi alternatiflerine yaklaşımı

Bu çalışmada, hayvan sahiplerinin köpeklerindeki davranış problemleri ile ilgili bilgi düzeyleri, profesyonel eğiticiye ihtiyaç duyma, psikoterapötik ilaç kullanma, davranışsal fitoterapi, medikal tedavi, davranışsal terk etme ve ötenazi yaklaşımlarının tespit edilmesi amaçlandı. Çalışma materyalini, araştırmaya dâhil edilen 1051 katılımcının %82,5'ini Google Forms ve %17,5'ini Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi Klinikleri ile Amasya-Merzifon Kalkan Veteriner Kliniğine gelen köpek sahipleri oluşturdu. Katılımcıların 1-2 ay ve 3-6 ay yaş aralığındaki köpekleri sahiplenmeyi tercih ettikleri, kadınların dişi, erkeklerin ise erkek köpek sahiplenmeye daha yatkın olduğu, erkeklerin kadınlara göre saf ırk köpek sahiplenmeye daha istekli olduğu, 18-25 yaş aralığındaki katılımcıların daha fazla sokaktan veya barınaktan köpek sahiplendiği, 18-25 yaş aralığında olan genç kesimin köpekleri hakkında yeterince bilgisi olmadığı, bu durumun tersine 26-55 yaş aralığındaki katılımcıların daha bilgili olduğu, lise seviyesine kadar eğitim almış olmanın köpekleri hakkında yeterince bilgili olmaya yetmediği, en az üniversite seviyesinde olmanın daha fazla bilgi edinmeyi sağladığı, cinsiyet ve sahiplenilen köpek sayısının köpeklerinin eğitimi için profesyonel eğiticiye başvurup başvurmamalarını etkilemediği, ilköğretim düzeyindeki katılımcıların davranış problemlerinin çözümünde petshoplarca tavsiye edilen tedavi ve ilaçları kullanmaya daha yatkın oldukları, en az üniversite düzeyindeki katılımcıların ise petshoplardan gelen tavsiyeleri daha az dinledikleri, kadınların erkeklere göre Veteriner Hekim tarafından reçete edilen psikoterapötik ilaçlara alternatif olarak bitkisel kökenli doğal ürünler kullanmaya daha istekli oldukları, çocuklu ailelerin köpekleri hakkındaki kararlarında farklılıkların oluşabildiği, özellikle 3 ve daha fazla çocuğu olanların ötenaziye karşı oldukları, köpeklerini sokak ve barınağa bırakmaya daha yatkın oldukları, ne olursa olsun köpekleriyle yaşama devam etmede daha az istekli oldukları tespit edilmiştir. Sonuç olarak, çalışmada köpek sahiplerinin davranış problemleri ile ilgili bilgi düzeyleri, profesyonel eğiticiye ihtiyaç duyma, gerektiğinde psikoterapötik ilaç kullanma, davranışsal fitoterapi yaklaşımı, davranışsal problemlerde medikal tedavi seçeneği dışında diğer seçeneklere yaklaşımları ve ötenazi seçeneğinin değerlendirildiği önemli veriler kaydedilmiştir. Bu çalışma, veteriner psikoloji ve etolojiye güncel bilgiler kazandırması amacıyla önemli veriler içermektedir.

Hayvan beslemeHayvan davranışlarıKöpekler+3
Oğuzhan Kalkan
Ondokuz Mayıs University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Konjestif kalp yetmezlikli köpeklerde hepatik ve renal doppler ultrasonografik değişiklikler ve yeni nesil konvansiyonel tedavinin etkisi

Kalp yetmezliği, kalpten pompalanan kanın yetersizliği, kanın uygun olmayan dağılımı ve yetersiz doku oksijenizasyonunu ifade eden bir sendromdur. Kalp, dokulara metabolik ihtiyaçları kadar kan gönderemediğinde, perifer organlarda vasküler değişiklikler oluşur, organların fonksiyonları bozulur, yaşam kalitesi düşer, sonuçta ölüm şekillenir. Kardiyorenal ve kardiyohepatik sendrom kalp yetmezlikli hastalarda karşılaşılan en önemli komplikasyonlardır. Bu çalışmada, konjestif kalp yetmezlikli köpeklerde böbrekler ve karaciğer doppler ultrasonografik değişiklikler ve pimobendan, enalapril ve furosemidden oluşan yeni nesil konvansiyonel sağaltımın böbrek ve karaciğer hemodinamik değişikliklere etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, Amerikan Veteriner İç Hastalıkları Kolejinin (ACVIM) sınıflandırmasına göre B2 ve üzeri kalp yetmezlikli 15 köpekte, renal rezistif indeks (RI) ve pulsatilite indeks (PI), portal ven çapı ve akış hızı, hepatik ven sistol diyastol oranı, hepatik arter RI ve serum biyokimya parametrelerine bakıldı. Tedavide konjestif kalp yetmezlikli köpeklere 1 ay süreyle pimobendan (0,5 mg/kg), enalapril (0,5 mg/kg) ve furosemid (2-4 mg/kg) uygulandı. Hastaların doppler ultrason ve serum biyokimya değerleri tedavinin 1., 2. ve 4. haftalarında takip edildi. Kontrol grubunu ise aşı veya genel muayene için getirilen 10 sağlıklı köpek oluşturdu. Böbrek doppler ultrason bulgularına göre, kalp yetmezlikli köpeklerde renal rezistif ve pulsatilite indeks değerlerinin sağlıklı köpeklerden istatistiksel olarak anlamlı şekilde (p<0,05) yüksek olduğu, tedaviyle önemli şekilde azaldığı ve 4 haftalık tedavi sonunda kontrol köpekleri düzeyine indiği görüldü. Karaciğer doppler ultrason bulgularında kalp yetmezlikli köpeklerde portal ven çapı ve akış hızı, hepatik arteriyel RI değerlerinde sağlıklı köpeklere göre anlamlı farklılıklar olmadığı (P>0,05), hepatik ven sistol diyastol oranında anlamlı farklılıklar olduğu belirlendi (P<0,05). Hepatik ven sistol diyastol oranının 4 haftalık tedavi sonunda kontrol köpekleri düzeyine indiği görüldü. Sonuç olarak, kalp yetmezlikli köpeklerde kardiyorenal ve kardiyohepatik sendrom geliştiği, karaciğer ve böbrek hasarının teşhisinde serum biyokimyasal parametrelerden ziyade doppler hemodinamik değişimlerin daha erken tanı sağladığı, pimobendan, enalapril ve furosemidden oluşan yeni nesil konvensiyonel tedaviyle kalp, böbrek ve karaciğer hemodinamiğinde önemli düzelmeler olduğu belirlendi.

Kalp hastalıklarıKalp yetmezliğiKalp yetmezliği-konjestif+3
Çağatay Esin
Ondokuz Mayıs University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kedilerde kronik böbrek yetmezliği tedavisinde sinbiyotiklerin üremik toksinler üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Bu çalışma kronik böbrek yetmezlikli kedilerde oral yoldan verilen sinbiyotik bakterilerin üremik toksinler üzerine etkilerinin belirlenmesi amacı ile yapıldı. Çalışmaya dahil edilen kronik böbrek yetmezlikli kediler IRIS 2019 sınıflandırma rehberine göre evrelendirildi. İki ve üstü evredeki kediler rastgele 2 gruba ayrıldı. Birinci gruba (n=10) konvansiyonel tedaviye ek olarak 30 gün boyunca L. acidophilus (5x109 cfu) ve B. Longum (5x109 cfu) bakterileriyle birlikte inülin içeren oral sinbiyotik kapsüller 2.5 kg vücut ağırlığına 1 kapsül olacak şekilde, ikinci gruba (n=10) ise tek başına konvansiyonel böbrek yetmezliği tedavisi uygulandı. Çalışmaya alınan kedilerin 0. 15. ve 30. günlerde örnekleme yapılarak hematolojik ve serum biyokimyasal (üre, kreatinin, indoksil sülfat, malondialdehit, fosfor, SDMA) analizleri yapıldı. Ayrıca sistemik tansiyon ölçümleri ve klinik skorlamaları yapılarak kayıt altına alındı. Çalışma sonucunda sinbiyotik kapsül uygulanan gruptaki hayvanların üremik toksinlerden Üre, Kreatinin, Simetrik Dimetilarjinin ve İndoksil Sülfat seviyelerinin konvansiyonel tedavi grubundaki kedilere göre anlamlı derecede düşük olduğu ve aynı şekilde klinik skorlarında sinbiyotik kapsülle tedavi edilen grupta konvansiyonel tedavi grubuna göre anlamlı derecede iyi olduğu tespit edildi. Hematolojik parametrelerde, böbrek uzunluklarında ve tansiyon değerlerinde ise anlamlı bir farklılık olmadığı tespit edildi. Sonuç olarak kronik börek yetmezlikli kedilerde konvansiyonel tedaviye ek olarak uygulanan sinbiyotiklerin klinik semptomlarda iyileşmenin yanı sıra üremik toksin seviyesinde düşüş şekillendirerek konvansiyonel tedaviye ek olarak bir katkı sağlayacağı kanısına varıldı.

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliğiBöbrek yetmezliği-kronik+3
Emre Küllük
Ondokuz Mayıs University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sığırlarda venöz kan gazı ve asit baz değerleri üzerine ölçüm zamanı ve depolama ısısının etkisi

Sunulan çalışmada Holştayn sığırlarda farklı depolama ısılarında tutulan örneklerde değişken ölçüm zamanlarına göre venöz kan gazı kompozisyonu ve asit-baz dengesindeki değişim araştırıldı. Kan örnekleri üç sağlıklı multiparoz Holştayn sığırdan toplandı. Hayvanlardan toplanan kan örnekleri (n=9) üç gruba ayrıldı ve +4 0C, Grup 1 (n=3) buzdolabında, +22 0C, Grup 2 (n=3) oda ısısında, +37 0C, Grup 3 (n=3) inkübatörde olmak üzere, farklı ısı derecelerinde depolandı. Depolama sonrası örneklerde kan gazları; 0, 1, 3, 6, 12 ve 24. saatlerde ölçüldü. Sunulan çalışmada, kan örnekleri analizleri pH ve pCO2 değerlerinde +40C ve +220C'de ilk bir saat içerisinde hiçbir değişimin olmadığını ortaya koydu. Benzer olarak, O2SAT +40C'de üç saat ve +220C'de altı saat; O2CT +40C ve +220C'de 24 saat, HCO3 ve BB değerleri ise +40C, +220C ve +370C'lerde 24 saat boyunca değişim göstermedi. Bununla birlikte; PO2, BE ve Glukoz ölçüm değerlerinde ilk bir saat içerisinde belirgin değişiklikler kaydedildi.Anahtar Kelimeler: Isı, kan gazı, pH, sığır, zaman.

Hasan Eryılmaz
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2008
00
DoktoraAçık ErişimTR

Periparturient dönem sütçü sığırlarda propilen glikol, methionin ve sodyum boratın metabolik profil üzerine etkileri

Sunulan çalışmada periparturient dönem Holstein ırkı, sağlıklı 24 sığır kullanıldı. Propilen Glikol (PG) (500 g/gün), Methionin (M) (15 g/gün) ve Sodyum Borat (B) (30 g/gün)'ın bazı hormon ve serum metabolitleri üzerine etkileri incelendi. Total protein (TP), albumin (ALB), kan üre nitrojen (BUN), total bilirubin (TBil), glukoz, trigliserit (TG), total kolesterol (TChol) ve bazı lipoproteinler (LDL, VLDL, HDL), esterleşmemiş yağ asidi (NEFA), ß-hidroksi butirik asit (BHBA), insülin (I), glukagon (G), (İ/G) ve bazı serum enzimlerini (AST, ALT, GGT) belirlemek için doğum öncesi (-15., -7. günler), buzağılama günü (0. gün) ve doğum sonrası (+7., +15. günler) kan örnekleri alındı.Çalışma süresince ALT ve GGT'de değişiklik belirlenmezken, tüm gruplarda AST aktivitesinin +7. ve +15. gün değerlerinin -15. ve -7. gün değerlerinden yüksek olduğu tespit edildi. Buzağılama gününe kadar (-15. günden 0. güne) tüm gruplarda BUN (Kontrol (K) p< 0.05 ve M, PG, B için p> 0.05), glukoz (M, PG, B ve K, p< 0.01), TBil (K, p> 0.05 ; M, PG, B için p< 0.05) ve NEFA (M, PG, B, K için p< 0.05) konsantrasyonlarında artışlar belirlenirken; TP (M, p< 0.05 ve PG, B, K için p> 0.05), HDL, LDL, VLDL, TG ve TChol (M, PG, B ve K için p< 0.05), konsantrasyonlarında azalma eğilimi belirlendi. Buzağılama günü M, PG ve B (p< 0.05) gruplarında insülin konsantrasyonlarının azaldığı belirlendi. K grubu ile karşılaştırıldığında -7. gün glukoz konsantrasyonları PG, M (p< 0.05) ve B'de daha yüksekti. Gruplar arasında -15., -7., +7. gün glukagon konsantrasyonları farklı (p< 0.05) bulundu. Doğumdan sonra M (+7. gün) ve B (+15. gün) gruplarında BHBA konsantrasyonları artmıştı.Methionin, Propilen Glikol ve Sodyum Borat uygulamalarından sonra metabolik profilde kaydedilen değişiklikler periparturient dönemde metabolik durumun iyileştirilmesinde bu bileşiklerin faydalı olabileceğini gösterdi.Anahtar Kelimeler: Periparturient dönem, Propilen glikol, Methionin, Sodyum borat, Sütçü sığır

Mustafa Kabu
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2009
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Uşak bölgesinde halk elinde bulunan sığırlarda infectious bovine rhinotracheitis (IBR) hastalığının görülme sıklığı, klinik, hematolojik ve biyokimyasal kan değerlerinin ölçülmesi

Bu çalışmanın amacı bovine rhinotracheitis (IBR) ile doğal enfekte sığırlarda insidensle birlikte klinik, hematolojik ve kan biyokimyasal parametrelerin birlikte değerlendirilmesiydi. Toplam 21 adet çiftlikte, yaşları 1 ay ile 8 yaş arasında değişen aşılı veya aşısız toplam 296 sığır değerlendirildi. Virolojik tetkiklerden sonra hayvanlar şu şekilde 3 gruba ayrıldı: 296 hayvandan 38 adedi IBR aşılı ve Antikor (+) ilk grubu, aşısız fakat IBR antikor tespit edilen 25 hayvan 2. grubu, geriye kalan 232 hayvan ise IBR aşısız ve antikor (-) grubu oluşturdu. IBR ile ilgili olarak solunum sistemi, jinekolojik ve gastrointestinal sistem klinik muayeneleri tüm hayvanlarda yapıldı. Alyuvar (RBC), total lökosit sayısı (TL), lenfosit (LYM%), monosit (MON%), nötrofil (NOT%), eosinofil (EOZ), basofile (BAZ), nötrofil/granulosit oranı (N/Gr), mean corpuscular volüme (MCV), hematokrit (HCT), mean cell hemoglobin (MCH), mean corpuscular hemoglobin concentration (MCHC), hemoglobin (HB) değerleri Melet M-S-9-3 Cell Dynn-hematoloji analizörü kullanılarak ölçüldü. Biyokimyasal olarak tüm hayvanlarda kan serumu Aspartate amine transferase (AST), alanine aminotransferase (ALT), gamma-glutamyl trasnferase (GGT), total protein (TP), albumin (ALB), kolesterol (CHOL), üre (UREA), kreatinin (CREA), glukoz (GLU), high density lipoprptein (HDL) ve low density lipoprotein (LDL) ölçüldü. Hematolojik olarak aşısız ve antikor (+) grupta lenfopeni ile birlikte nötrofil ve monosit sayılarının diğer gruplara göre yüksek olduğu görüldü (P<0.05). Öte yandan, benzer bir şekilde AST, GGT enzim aktiviteleri ile TP ve CREA konsantrasyonlarının da aşısısz ve antikor (+) grupta yüksek, ALB konsantrasyonunun ise düşük olduğu saptandı (P<0.05).Sonuç olarak, IBR enfeksiyonunun hematolojik ve biyokimyasal parametrelerle birlikte değerlendirilmesinin hayvan sağlığı ile pratikte ilgilenen veterinerler için oldukça faydalı olacağı görüldü.

HematolojiHerpesvirüs 1-sığırHerpesvirüs enfeksiyonları+5
Armağan Çam
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Akut ishalli neonatal buzağılarda intravenöz izotonik sodyum bikarbonat uygulamasının venöz asit-baz durumu ve renal fonksiyon üzerine zamana bağlı etkileri

Sunulan araştırmada akut ishalli neonatal buzağılarda intravenöz izotonik sodyum bikarbonat uygulamasının venöz asit-baz durumu ve renal fonksiyon üzerine zamana bağlı etkileri araştırıldı. Materyali; yaşları 1-30 gün arasında değişen, farklı ırk ve cinsiyette, akut ishal şikayeti ile kliniğe başvuran ve primer basit metabolik asidoz tanısı alan 10 neonatal buzağı oluşturdu. Çalışmada etiyolojik tanı dikkate alınmamıştır. Çalışma kapsamında, tedavi öncesi (0. saat) ve hesap edilen total bikarbonat ihtiyacı izotonik solüsyon tarzında intravenöz yolla buzağılara verildikten sonra, tedavi sonrası; 15. dakika, 30. dakika, 1. saat, 2. saat, 3. saat, 4. saat, 6. saat, 12. saat ve 24. saatte kan örnekleri toplandı. Venöz kan örneklerinde; pH, parsiyel karbondioksit basıncı, total karbondioksit konsantrasyonu, baz durumu, bikarbonat, klor, sodyum, potasyum, kalsiyum ve laktat düzeyleri ve serum örneklerinde; üre, kreatinin, alanin amino transferaz, aspartat amino transferaz, gamma-glutamil transferaz, laktat dehidrogenaz, kreatin kinaz, total protein, albumin ve glukoz konsantrasyonları ölçüldü. Tam kan örneklerinde ise lökosit, eritrosit, lenfosit, granulosit, hemoglobin, hemotokrit ve trombosit sayımı yapıldı. Çalışma sonuçları, ishalli buzağılarda, farklı ölçüm zamanları arasında gerçekleştirilen grup içi değerlendirmede; pH, bikarbonat, baz durumu, parsiyel karbondioksit basıncı, total karbondioksit konsantrasyonu, potasyum ve aspartat amino transferaz kan düzeylerinde istatistiki açıdan önemli derecede bir farkın olduğunu ortaya koydu. Alanin amino transferaz, gamma-glutamil transferaz, laktat dehidrogenaz, glukoz, laktat, total protein, albumin, kreatin kinaz, lökosit, eritrosit, trombosit, lenfosit, granulosit, hemoglobin ve hemotokrit kan konsantrasyonları açısından istatistiki bir fark tespit edilmedi. Üre ve kreatinin serum konsantrasyonlarında ise ölçüm zamanlarına göre gerçekleştirilen grup içi istatistiki değerlendirmede önem arz eden bir fark belirlenmemesine rağmen, tedavi sonrası dönemde numerik bir azalma belirlenmiştir. Her iki parametre için 0. ile 24. saat ölçüm değerleri karşılaştırıldığında p < 0.05 düzeyinde önemli bir fark tespit edildi. Elde edilen veriler, neonatal buzağılarda akut ishale bağlı gelişen primer basit metabolik asidozun intravenöz izotonik sodyum bikarbonat uygulaması ile başarılı bir şekilde tedavi edilebileceğini ortaya koydu. Sonuçlara göre, neonatal buzağı ishallerinde tedavi protokolünün belirlenmesi ve prognozun tayininde, metabolik asidozun yanı sıra renal fonksiyondaki bozulmanın da göz önünde bulundurulması gerektiği değerlendirildi. Sunulan çalışma, buzağılarda neonatal akut ishallerde kritik değişim noktası olarak, kan asit-baz durumu için; tedavi sonrası 12. saatin ve renal fonksiyon için ise tedavi sonrası 24. saatin önemli olduğuna vurgu yapmaktadır.

AsidozAsit-baz dengesiBuzağılar+7
Süleyman Zeybek
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Şap hastalığının Afyokarahisar'da faaiyet gösteren veteriner hekimler tarafından değerlendirilmesi

Yapılan uygulamalar ile ilgili düşünce ve önerilerini öğrenmek için şap hastalığı ile ilgili Afyonkarahisar daki klinisyen veteriner hekimlere 25 sorudan oluşan bir anket yöneltildi.Ankete katılan veteriner hekimlerin sadece %50'si (n:20) aşılamanın hastalıkla mücadelede etkili olduğunu, % 20'si (n:8) kısmen etkili olduğunu, , %30'u (n:12) ise etkisiz bir yöntem olduğunu düşünmektedir. %77.5 yetiştiricilerin bilinçli olmadığını, % 80 (n:32) hayvan sahiplerini bilinçlendirmeye çalıştığını bildirmişlerdir.Şap hastalığında bir sığır için tedavi giderleri 101 TL olarak hesaplanmıştır.Ankete katılanlar şap hastalığı eradikasyonunun Avrupa Birliğine üye olmak için zorunlu olmadığını (% 62.5 n:25), mücadele programının yetersiz olduğunu (% 80) şu anda uygulanan yasa, yönetmelik ve uygulamalarla şap hastalığının eradikasyonu mümkün olmayacağını (%57.5 n:23) bildirmişlerdir.Yeni aşı ve teşhis metotlarının Şap hastalığı ile mücadelede kullanılması ile uygulanabilir, gerçekçi, farklı ve akılcı metotların geliştirilmesi gerekmektedir. Hastalıkla mücadelede veteriner hekimlerin görüş ve önerileri yanı sıra yetiştiricilerin de görüşleri alınmalı, veteriner fakültelerinin de desteği alınarak tüm ülke için plan yapılmalıdır

Sığır hastalıklarıSığırlarTürkiye+3
Muhammed Nevzat Algan
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Uşak yöresi sütçü sığırlarda subklinik paratüberkülozun prevalansı

Paratüberküloz (pTB), Mycobacterium avium subsp. paratuberculosis'in (MAP) neden olduğu, ruminantların kronik, yangısal ve ölümcül bir hastalığıdır. Enfeksiyon uzun süren ?subklinik? evre ile karakterizedir. Bu dönemdeki sığırlar sürüdeki diğer hayvanları enfekte edebilme kabiliyetindedir. pTB, özellikle süt sığırı işletmelerinde ekonomik kayıpların en önemli nedenlerinden biridir. MAP, insanlarda Crohn's hastalığının muhtemel etkeni olup, zoonotik potansiyeli nedeniyle ayrıca önem arz eder. Subklinik pTB'li hayvanlar hastalığı sağlıklı bireylere bulaştırma eğilimlerinden dolayı da önemlidir. Türkiye'de pTB'nin varlığı uzun yıllardır bilinmesine rağmen, hastalık ve hastalığın prevalansı üzerine yürütülmüş bilimsel çalışma sayısı oldukça azdır. Uşak yöresi süt sığırlarında hastalığın prevalansı üzerine gerçekleştirilmiş bilinen bir bilimsel rapor ise mevcut değildir. Sunulan çalışmada süt sığırı yetiştiriciliği yapılan Uşak yöresinde subklinik pTB'nin prevalansının ortaya konulması amaçlandı. MAP, dışkı ve süt örneklerinde, direk bakteriyoskopi tekniği ve Ziehl-Nelseen boyama ile pozitif bulunan numunelerde ise kültür ve PZR (Outer ve Nested) teknikleri ile belirlendi. Çalışmada hayvan materyali olarak, optimal süt verimine ve BCS'ye sahip, klinik olarak sağlıklı ve 3-7 yaşlı 200 Holştayn süt sığırı kullanıldı. Uşak yöresi süt sığırlarında subklinik pTB'nin prevalansı dışkı örneklerinde; Ziehl-Neelsen boyama ile %17, Outer PZR tekniği ile %9.5, Nested PZR tekniği ile %20, Bakteriyolojik Kültür sonuçlarına göre %4, süt örneklerinde ise; Ziehl-Neelsen boyama ile %15.5, Outer PZR tekniği ile %5.5, Nested PZR tekniği ile %17.5 ve Bakteriyolojik Kültür sonuçlarına göre %2.5 olarak tespit edildi. Sonuç olarak; Uşak bölgesi süt sığırlarında dışkı ve süt örneklerinde, PZR teknikleri ile elde edilen prevalans değerlerinin Türkiye'nin diğer bölgeleri ile karşılaştırıldığında yüksek olduğu ortaya kondu.

ParatüberkülozPrevalansSüt+5
Deniz Yıldırım
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kedilerde kulak uyuzu (Otodectes cynotis) sağaltımında ozonlanmış zeytinyağı ve bazı esansiyel yağların (Allium sativum L., Origanum majorana L.) etkileri

Bu çalışma; kedilerde O. cynotis enfestasyonun sağaltımında, ozonlanmış zeytinyağı ve bazı esansiyel yağların; sarımsak (A. sativum L.) ve mercanköşk (O. majorana L.) yağının etkilerinin, klasik sağaltımda kullanılan permetrin ile de karşılaştırılarak belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmada farklı ırk, yaş ve cinsiyette 28 kedi araştırma kapsamına alınmıştır. Yapılan klinik muayenede şüpheli bulunan kedilerin kulak sekresyonlarının mikroskop muayenesi sonucunda O. cynotis görülmesi ile teşhis koyulmuştur. Yapılan fiziksel ve otoskopik muayenelerde sağaltım öncesi (0.gün) ve sonrası (10. ve 30. gün) olmak üzere görülen eritem, ülserasyon, pruritus, ağrı, salgı miktarı ve salgı tipi gibi klinik bulgular 0-3 arasında klinik skorlamaya tabi tutulmuştur. Sağaltımda kediler 4 farklı gruba ayrılarak, Grup 1'e (n=7) ozonlanmış zeytinyağı, Grup 2'ye (n=7) sarımsak yağı, Grup 3'e (n=7) mercanköşk yağı ve Grup 4'e (n=7) Permetrin 10 gün boyunca her iki kulağa günde 1 defa 5'er (0,3ml) damla olacak şekilde uygulanmıştır. Klinik bulgular değerlendirildiğinde iyileşme oranları ozonlanmış zeytinyağı ve permetrin uygulanan gruplarda %100, mercanköşk %85, sarımsak %71 olarak belirlenmiştir. Klinik skorlama bulguları istatistiksel olarak değerlendirildiğinde sağaltım sonrası 10. günde Grup 2 ve 3'ün skorları ile tüm grupların ülserasyon dışındaki klinik skorları azaltmaları açısından etkin bulunmuştur (p<0,05). Sağaltım öncesi ve sonrasında etken sayıları yüzdeleri belirlenen gruplar arasındaki farkların istatistiksel açıdan önemsiz olduğu anlaşılmıştır (p>0,05). Grupların 0., 10. ve 30. günlerdeki belirlenen (%) O. cynotis etkeni (yumurta, erişkin, genç) sayılarına göre etkileri değerlendirildiğinde yumurta üzerine 10. günde Grup 4 > Grup 1 > Grup 3 > Grup 2, 30. günde ise Grup 4 = Grup 1 > Grup 3 > Grup 2 şeklinde, genç etkenler üzerinde 10. günde Grup 4 = Grup 3 > Grup 1 > Grup 2, 30. günde Grup 4 = Grup 1 > Grup 3 > Grup 2 olarak, erişkin etkenler üzerine 10. günde, Grup 4 = Grup 1 > Grup 3 > Grup 2, 30. günde ise Grup 4 > Grup 1 > Grup 3 > Grup 2 şeklinde olduğu gözlenmiştir. Maddelerin etkinlikleri formül uygulanarak yüzde olarak (EY) belirlenmiştir. Bu verilere göre yumurtalar üzerine EY değerlendirildiğinde 10. günde Grup 4 en etkin bulunurken (%100) sonrasında Grup 1 (%99,63), Grup 3 (%99,28) ve Grup 2 (%98,77) sıralamayı izlemiştir. 30. günde ise Grup 1 ve 4 (%100) eşitken sonraki sıralama ise Grup 3 (%99,27) ve sonrasında Grup 2 (%97,92) olarak belirlenmiştir. Grupların genç etkenler üzerine EY göre 10. günde Grup 1, 4 ve 3 (%100), etkilerinin eşit olduğu, Grup 2'nin de (%99,19) en az etkili olduğu belirlenmiştir. 30. güne bakıldığında yine Grup 1 ve 4'de (%100), eşitlik varken Grup 3 (%99,85) ikinci sırada etki gösterirken yine en az etkiyi Grup 2 (%98,36) göstermiştir. Grup 1'in erişkin etkenler üzerine EY bakıldığında 10. gün (%100), 30. gün (%99,77) olduğu görülmüştür. Grup 2'de EY 10. ve 30. günlerde (%98,74) olarak tespit edilmiştir. Grup 3'ün erişkin etkenler üzerine EY 10. gün (%99,11), 30. gün ise (%99,24) olarak belirlenmiştir. Grup 4'de 10. ve 30. günlerde (%100) olduğu tespit edilmiştir. Böylece 10. günde erişkin etkenler üzerine en etkili Grup 1 ve 4 olarak bulunmuştur. 30. gün için ise en etkili Grup 4, sonra Grup 1 ve 3, en az etkili Grup 2 olarak sıralanmıştır. Sonuç olarak ozonlanmış zeytinyağı, mercanköşk yağı ve sarımsak yağının kedilerde O. cynotis enfestasyonunun sağaltımında kullanılmasının, kolay, ucuz, yan etkisiz, güvenilir ve iyileşme sağlayarak permetrin gibi enfestasyonun klasik sağaltımında kullanılan sentetik maddelere karşı alternatif sağaltım seçenekleri olabileceği kanısına varılmıştır.

Allium sativumKedilerKulak+6
Fulya Altınok Yipel
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2014
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Bakteriyel sistitli kedilerde hipokloröz asit etkinliğinin araştırılması

Bu çalışmada bakteriyel sistitli kedilerde hipokloröz asit etkinliğinin ortaya koyulması amaçlandı. Çalışmanın hayvan materyalini Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi İç Hastalıkları Kliniği ve Balıkesir ilindeki özel bir veteriner kliniğine getirilen ve yapılan muayeneler sonucundan bakteriyel sistit tanısı konan 14 kedi oluşturdu. Bakteriyel sistit tanısı konulduktan sonra kediler sıvı tedavisi+enrofloksasin+vitamin C+nitrofurantoin (Grup I, n=7) ve sıvı tedavisi+enrofloksasin+hipokloröz asit (Grup II, n=7) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Her iki gruba 7 günlük tedavi uygulandı. Grup II'deki kedilerde oluşturulan klinik skorlama tablosuna göre klinik iyileşmenin daha hızlı olduğu ve idrar kültürleri sonucunda idrarda bakteriyel üremenin daha hızlı ve etkili ortadan kaldırıldığı gözlendi. Sonuç olarak hipokloröz asidin bakteriyel sistitli kedilerde klinik iyileşme ve bakteriürinin giderilmesinde etkili olduğu kanaatine varıldı.

BakterilerBakteriyel enfeksiyonlarHipokloröz asit+5
Serpil Çelik
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Neonatal dönem ishalli buzağılarda böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesi

Buzağı ishalleri hem ülkemizde hem de dünya genelinde hayvancılık ekonomisi açısından önemli bir sorun teşkil etmektedir. İshale bağlı olarak çeşitli organ ve sistemlerde oluşabilecek fonksiyon değişiklikleri üzerine araştırmalar halen devam etmektedir. Sunulan bu tez çalışmasında ishal görülen buzağılarda böbrek fonksiyonlarındaki değişikliklerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın hayvan materyalini ishal görülen 30 buzağı (çalışma grubu) ve herhangi bir hastalığı bulunmayan sağlıklı 20 buzağı (kontrol grubu) olmak üzere 50 buzağı oluşturmuştur. Klinik olarak ishal görülen buzağıların hızlı test kiti ile etken tespiti yapılarak kan, idrar örnekleri alınmış ve abdominal ultrasonografi ile Renal Rezistif İndeks (RRI) ölçümleri yapılmıştır. Sağlıklı buzağılardan da rutin sağlık kontrolleri yapıldıktan sonra kan, idrar örnekleri alınmış ve abdominal ultrasonografi ile RRI ölçümleri yapılmıştır. Her iki gruptan da alınan kan örneklerinden tam kan sayımı, kan gazları ölçümü yapılarak değerlendirilmiştir. Kan-serum ve idrar örneklerinden Üre,kan üre azotu(BUN), kreatinin, albümin, Gama-glutamil-transferaz (GGT), Ca, Mg, P değerleri spektrofotometre ile ölçülmüştür. İdrar numuneleri ayrıca dipstik ile değerlendirilmiştir. Kan-serum örneklerinden ELISA kitleri ileBeta Hidroksi Bütirik Asit (BHBA), Sistatin c(Cys-c), İnterlökin - 8(IL-8),İnterlökin - 6(IL-6), İnterlökin – 18 (IL-18), Böbrek hasar molekülü (KIM-1), Nötrofil jelatinazla ilişkili lipokalin (NGAL) veRetinol-binding protein(RBP) ölçümleri yapılmıştır. Her iki gruptan ölçülen değerlerin istatistiksel analizi yapılarak değerlendirmeleri yapılmıştır. RRI değeri (p<0,001), KIM-1, BUN, Ure, kreatinin, Ca, Mg, P, GGT(p<0,05) değerlerinde gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı farkın olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak biyobelirteçler ile yüksek korelasyonu olan renal rezistif indeks ölçümünün buzağılarda böbrek fonksyonlarının değerlendirilmesinde hızlı ve nonivaziv yöntem olduğu, enteritli buzağılarda böbrek hasarı gelişebileceği ortaya konmuştur.

BiyobelirteçlerBuzağılarBöbrek hastalıkları+4
Ahmet Cihat Tunç
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Deneysel olarak osteoporoz oluşturulan ratlarda Afyonkarahisar bölgesi kaplıca sularının kan kalsiyum ve bazı hormon seviyeleri üzerine etkilerinin araştırılması

Düşük kemik dansitesi ve kemik yapısının bozulması ile karakterize osteoporoz, kemiklerde kırılganlık artışı ve çeşitli kemiklerde kırıklarla sonuçlanan iskelet sistemi hastalığıdır. Bu araştırma projesinde 10 adedi kontrol gurubunu oluşturmak üzere toplam 25 adet Albino ırkı dişi rat üzerinde yapılmıştır. Gerekli asepsi ve antisepsi sağlandıktan sonra, intraperitoneal yolla ketamin (200 mg/kg) ve xylazin (10 mg/kg) anestezisi altında abdominal kaviteler açılara, hayvanların tümünde overler alınmıştır. Sonrasında abdominal boşluk dikiş atılarak kapatılmış ve yara dokusu batikon tuşe edilmiştir. Ratların tümünde ovaryumlar alındıktan sonra, 10 adet kontrol ve 15 çalışma grubunu oluşturan toplam 25 adet rat 21 gün sürecek tedavi periyoduna alınmıştır. Kontrol grubu ratlara tedavi amacıyla her gün aynı saatte 1 L/33 kg canlı ağırlık hesabıyla orogastrik sonda ile günde 2 defa musluk suyu verilmiştir. Ayrıca bu grubun suluklarına normal musluk suyu konulmuş ve günlük olarak tazelenen suya ve yeme ad libitum ulaşmaları sağlanmıştır. Kontrol grubundaki ratlar 35±2 °C sıcaklıktaki musluk suyu ile 15 dakika boyunca banyo yaptırılmış ve sonrasında kafeslerine alınmışlardır. Çalışma grubunda yer alan ve ovarektomize edilen 15 adet rata tedavi amacıyla her gün aynı saatte 1 L /33 kg C.A. hesabıyla orogastrik sonda ile günde 2 defa Süreyya I Kaplıca Kaynağı'ndan günlük taze olarak getirilen ılık kaplıca suyu verilmiştir. Ayrıca bu grubun suluklarına taze olarak getirilmiş Süreyya I Kaplıca Kaynağı suyu konularak, ulaşmaları sağlanmıştır. Buna ilaveten çalışma grubundaki ratlar, günlük olarak 35±2 °C sıcaklıktaki kaplıca suyu ile 15 dakika boyunca banyo yaptırılmış ve sonrasında barunaklarına alınmışlardır. Hayvanların tümünde overektomi operasyonu öncesi ve sonrası ile tedaviden sonraki 1, 7, 14 ve 21. günlerde klinik, hematolojik ve kan biyokimyasal parametrelerinin ölçümleri yapılmıştır. Tedavi sonrası 21. günde yapılan tartımlarda kontrol grubu ratların canlı ağırlık ortalamalarının 291.1 g, çalışma grubu ratların canlı ağırlık ortalamalarının ise 283.2 g olduğu ve aralarında canlı ağırlık ortalamaları bakımından istatistiksel açıdan önemli bir farkın oluştuğu (p<0.05) saptanmıştır. Kalp ve solunum frekansı ortalamaları açısından önemli yükselmelerin çalışma grubu hayvanlarda şekillendiği ve farkın istatistiksel açıdan anlamlı (p<0.05) olduğu saptanmıştır. Hematolojik muayene sonuçları imcelendiğinde; tedavi sonrası WBC, NOTR ve MCV ortalamaları açısından çalışma grubu hayvanlarda daha anlamlı (p<0.05) bir azalma olduğu, buna karşılık en yüksek HG, RBC, HCT, LENF ve MCHC düzeylerinin ise çalışma grubu hayvanlarda 21. günde elde edildiği görülmüştür. Tedavi sonrası çalışma grubu hayvanlarda istatistiksel bakımından anlamlı (p<0.05) yüksek ALB, TP, OSTR, CT, Ca ve HDL düzeylerinin elde edildiği, ancak AST, GGT, TG, LDL, TCHOL ve GLU seviyelerinin düştüğü, en anlamlı (p<0.05) değişikliklerin ise çalışma grubu ratlarda şekillendiği saptanmıştır. Sonuç olarak; Süreyya I Kaplıca Kaynağı suyu ile balneoterapik uygulamların osteoporoz olgularında klinik, hematolojik ve kan biyokimyasal parametrelerinde oldukça önemli iyileşmelere yol açtığı bilimsel veriler ile ortaya konulmuştur.

AfyonkarahisarBalneoterapiHayvan deneyleri+3
Tolgahan Saygın
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yeni doğan buzağıların kolostrumu emerek ve suni yollarla değişik oranlarda verilmesinin pasif immunite üzerindeki etkisinin karşılaştırılması

Sürdürülebilir nitelikteki sığır işletmelerinde sürü devamlılığı bakımından buzağıların sağlıklı olması çok önemlidir. Buzağıların çok iyi nitelikte kolostrumla yeterli miktarda beslenebilmesi; buzağının sağlığı, gelişimi, immun sistemi ve yaşama gücü üzerindeki en önemli faktör olarak gösterilmektedir. Sunulan bu çalışmada hayvan materyalini yeni doğmuş simental ırkı buzağılar oluşturmaktadır. Hayvanlar, Afyon Ballıpınar Simental İşletmesinin damızlık hayvanlarından doğan buzağılardan cinsiyet ayrımı yapılmaksızın rastgele seçildi ve gruplara dengeli olarak dağıtıldı. Gruplardaki annelerin laktasyon sayısının dengeli olmasına dikkat edildi. Çalışmada 15 dişi 12 erkek olmak üzere toplam 27 buzağı kullanıldı. Grup 1: Annesini direk olarak memesinden emen buzağılar, Grup 2: Doğum ağırlığının %5'i kadar kolostrumu biberon ile emen buzağılar, Grup 3: Doğum ağırlığının %8'i kadar kolostrumu biberon ile emen buzağılar olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Doğum sonrası en hijyenik ve çabuk şekilde buzağının kolostrum alması sağlanmalıdır. Buradaki yöntem ya da miktar işletmenin alt yapısı ve olanaklarına göre seçilebilir. Refraktometre ile lg seviyesinin kontrolü yanıltıcı sonuçlar verebilir. Bu nedenle en doğru yol ELISA ile immunglobulin tayinidir. Bu nedenle, araştırmamızdan elde edilen sonuçlar ışığında, gelişen teknoloji ile birlikte daha hassas ölçüm yapabilen, pratik kullanıma uygun refraktometrelerin ya da ELISA kadar güvenilir sonuçlar veren hazır tanı kitlerinin üretilmesi ile kolostrum yetmezliğine bağlı buzağı kayıplarının en aza indirilebileceği sonucuna varıldı.

BuzağılarEnzime bağlı immünosorbent testiKolostrum+4
Mehmet Düzer
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Farelerde parasetamol ile indüklenen akut karaciğer hasarı üzerine narın (Punıca granatum L.) etkileri

Bu çalışmanın amacı; farelerde parasetamol ile oluşturulan akut karaciğer hasarı modelinde, liyofilize tam meyve nar suyu ekstresinin karaciğer koruyucu etkinliğini ve olası yan etkilerini ortaya koymaktadır. Çalışmamızda, canlı ağırlıkları 30-40 gr arasında değişen, non-patojen Swiss Albino ırkı 80 erkek deney faresi kullanıldı. Araştırma, iki ana grup toplam sekiz alt grup üzerinde yürütüldü. Birinci gruptaki (yan etki grubu) farelere farklı dozlarda nar ekstresi verildi. İkinci gruptaki (deneme grubu) farelere ise tek doz parasetamol ile birlikte eş zamanlı farklı dozlarda nar ekstresi uygulandı. Çalışma sonunda uyutulan deney farelerinden kan ve doku örnekleri toplandı. Biyokimya analiz sonuçları; parasetamol ile birlikte verilen liyofilize ekstrenin, serum AST, ALT, TP ve TG düzeylerinde önemli oranda bir düşüşe neden olduğunu ortaya koydu. Deneme grubunda verilen nar ekstresi, RBC, HB, HCT ve LENF konsantrasyonlarında bir azalmaya yol açtı. Histopatoloji değerlendirme sonuçları; tek başına verilen liyofilize nar suyu ekstresinin farelerde karaciğer hasarına neden olduğunu, parasetamol ile birlikte eş zamanlı verilen liyofilize nar suyu ekstresinin ise, özellikle belirli bir dozda, karaciğer koruyucu etkinliği olabileceğini ortaya koydu. Ölçülen AoA düzeyleri, liyofilize nar suyu ekstresinin antioksidan aktivitesine vurgu yapmaktadır. Sunulan çalışma sonuçları, parasetamol ile oluşturulan akut karaciğer hasarında, hepatoprotektif aktivite açısından, liyofilize nar suyu ekstresinin etkin dozunun 200 mg/kg olduğunu göstermektedir. Yan etki grubunda elde edilen sonuçlar ise farelerde liyofilize tam meyve nar suyu ekstresinin olası hepatotoksik etkisine vurgu yapmaktadır.

AntioksidanlarAsetaminofenBiyolojik aktivite+5
Mehmet Ali Erfidan
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Farelerde parasetamol ile indüklenen akut karaciğer hasarı üzerine narın (Punıca granatum L.) etkileri

Bu çalışmanın amacı; farelerde parasetamol ile oluşturulan akut karaciğer hasarı modelinde, liyofilize tam meyve nar suyu ekstresinin karaciğer koruyucu etkinliğini ve olası yan etkilerini ortaya koymaktadır. Çalışmamızda, canlı ağırlıkları 30-40 gr arasında değişen, non-patojen Swiss Albino ırkı 80 erkek deney faresi kullanıldı. Araştırma, iki ana grup toplam sekiz alt grup üzerinde yürütüldü. Birinci gruptaki (yan etki grubu) farelere farklı dozlarda nar ekstresi verildi. İkinci gruptaki (deneme grubu) farelere ise tek doz parasetamol ile birlikte eş zamanlı farklı dozlarda nar ekstresi uygulandı. Çalışma sonunda uyutulan deney farelerinden kan ve doku örnekleri toplandı. Biyokimya analiz sonuçları; parasetamol ile birlikte verilen liyofilize ekstrenin, serum AST, ALT, TP ve TG düzeylerinde önemli oranda bir düşüşe neden olduğunu ortaya koydu. Deneme grubunda verilen nar ekstresi, RBC, HB, HCT ve LENF konsantrasyonlarında bir azalmaya yol açtı. Histopatoloji değerlendirme sonuçları; tek başına verilen liyofilize nar suyu ekstresinin farelerde karaciğer hasarına neden olduğunu, parasetamol ile birlikte eş zamanlı verilen liyofilize nar suyu ekstresinin ise, özellikle belirli bir dozda, karaciğer koruyucu etkinliği olabileceğini ortaya koydu. Ölçülen AoA düzeyleri, liyofilize nar suyu ekstresinin antioksidan aktivitesine vurgu yapmaktadır. Sunulan çalışma sonuçları, parasetamol ile oluşturulan akut karaciğer hasarında, hepatoprotektif aktivite açısından, liyofilize nar suyu ekstresinin etkin dozunun 200 mg/kg olduğunu göstermektedir. Yan etki grubunda elde edilen sonuçlar ise farelerde liyofilize tam meyve nar suyu ekstresinin olası hepatotoksik etkisine vurgu yapmaktadır.

AntioksidanlarAsetaminofenBiyolojik aktivite+5
Mehmet Ali Erfidan
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Solunum sistemi hastalığı bulunan buzağılarda teofilinin sağaltıcı etkisinin araştırılması

ÖZET Solunum Sistemi Hastalığı Bulunan Buzağılarda Teofiliin Sağaltıcı Etkisinin Araştırılması Bu çalışma Uşak İli'nde halk elinde bulunan, klinik olarak solunum sistemi problemi geliştirdiği tespit edilen 0-6 aylık toplam 50 baş buzağıda yapılmıştır. Yirmi beş hayvan kontrol gurubunu (KG) oluştururken, 25 hayvan ise deney gurubunu (DG) oluşturmuştur. KG buzağılar klasik tedavi prosedürü kapsamında tedavi edilmiştir. DG hayvanlara rutin klinik tedavi prosedürüne ek olarak, 12 saat arayla günde 2 defa olmak üzere 3 gün süreyle 6 mg/kg dozda serum fizyolojik içerisinde yavaş infüzyon tarzında intra venöz (i.v.) yolla teofilin (TECAR® 240 mg/10 ml i.v. ampul) verilmiştir. Çalışmaya alınan hayvanların tümünde çalışmaya başlamadan önce ve sonrasındaki 1.2.3. günlerde klinik, hematolojik ve kan biyokimyasal muayeneleri yapılmıştır. Teofilin uygulanması ile birlikte DG hayvanların bazılarında görülen kaslarda kasılma olgusu şekillenmiş, Kontrol gurubu hayvanlarda ise böyle bir semptom gözlenmemiştir. Teofilin uygulamalarının RBC sayısı başta olmak üzere hematolojik parametrelerde önemli bazı değişikliklere yol açtığı görülmüştür. En belirgin artışlar ise trombosit (PLT) açısından elde edilmiştir. Aspartat aminotransferaz (AST), alkalen fosfataz (ALP), sorbitol deghidrogenaz (SDH), laktat dehidrogenaz (LDH), glutmat dehidrogenaz (GLDH), kreatinin kinaz (CK) enzim düzeyi ortalamalarının her iki gurupta zamana bağlı olarak tedricen düşüş göstererek 3. günde en düşük düzeye indiği, KG ile karşılaştırıldığında DG hayvanlarında tüm zaman dilimleri açısından istatistiki olarak önemeli derecede (p<0.05) bu düzeylerin düşük olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak; buzağılarda ilk defa klinik kullanımı araştırılan teofilinin solunum sistemi klinik semptomlarında önemli düzelmeye yol açarak, iyileşmeye katkı sağladığı, normal kullanım dozunda önemli karaciğer hasarı veya toksik bozukluk oluşturmadığı ve benzer solunum sistemi problemlerinde uygun dozda kullanımının hastalığın düzelmesine önemli katkılar sağlayabileceği ve güvenle kullanılabileceği saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Teofilin, buzağı, klinik, hematolojik, kan biyokimya

BuzağılarKan testleriSolunum sistemi+5
Salih Sezer
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Solunum sistemi hastalığı bulunan buzağılarda teofilinin sağaltıcı etkisinin araştırılması

ÖZET Solunum Sistemi Hastalığı Bulunan Buzağılarda Teofiliin Sağaltıcı Etkisinin Araştırılması Bu çalışma Uşak İli'nde halk elinde bulunan, klinik olarak solunum sistemi problemi geliştirdiği tespit edilen 0-6 aylık toplam 50 baş buzağıda yapılmıştır. Yirmi beş hayvan kontrol gurubunu (KG) oluştururken, 25 hayvan ise deney gurubunu (DG) oluşturmuştur. KG buzağılar klasik tedavi prosedürü kapsamında tedavi edilmiştir. DG hayvanlara rutin klinik tedavi prosedürüne ek olarak, 12 saat arayla günde 2 defa olmak üzere 3 gün süreyle 6 mg/kg dozda serum fizyolojik içerisinde yavaş infüzyon tarzında intra venöz (i.v.) yolla teofilin (TECAR® 240 mg/10 ml i.v. ampul) verilmiştir. Çalışmaya alınan hayvanların tümünde çalışmaya başlamadan önce ve sonrasındaki 1.2.3. günlerde klinik, hematolojik ve kan biyokimyasal muayeneleri yapılmıştır. Teofilin uygulanması ile birlikte DG hayvanların bazılarında görülen kaslarda kasılma olgusu şekillenmiş, Kontrol gurubu hayvanlarda ise böyle bir semptom gözlenmemiştir. Teofilin uygulamalarının RBC sayısı başta olmak üzere hematolojik parametrelerde önemli bazı değişikliklere yol açtığı görülmüştür. En belirgin artışlar ise trombosit (PLT) açısından elde edilmiştir. Aspartat aminotransferaz (AST), alkalen fosfataz (ALP), sorbitol deghidrogenaz (SDH), laktat dehidrogenaz (LDH), glutmat dehidrogenaz (GLDH), kreatinin kinaz (CK) enzim düzeyi ortalamalarının her iki gurupta zamana bağlı olarak tedricen düşüş göstererek 3. günde en düşük düzeye indiği, KG ile karşılaştırıldığında DG hayvanlarında tüm zaman dilimleri açısından istatistiki olarak önemeli derecede (p<0.05) bu düzeylerin düşük olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak; buzağılarda ilk defa klinik kullanımı araştırılan teofilinin solunum sistemi klinik semptomlarında önemli düzelmeye yol açarak, iyileşmeye katkı sağladığı, normal kullanım dozunda önemli karaciğer hasarı veya toksik bozukluk oluşturmadığı ve benzer solunum sistemi problemlerinde uygun dozda kullanımının hastalığın düzelmesine önemli katkılar sağlayabileceği ve güvenle kullanılabileceği saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Teofilin, buzağı, klinik, hematolojik, kan biyokimya

BuzağılarKan testleriSolunum sistemi+5
Salih Sezer
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Afyonkarahisar ilinde kapalı alanlarda kafeslerde yetiştirilen yumurta tavuklarında çeşitli faktörlerin kan parametreleri üzerine etkisi

Bu çalışma Afyonkarahisar İli'nde bulunan Hy Line ırkı 60 günlük 500 adet tavukta yapılmıştır. Çalışmanın yapıldığı kış mevsiminde dışardaki ısı 13°C iken, tavukların yetiştirildiği ortamın iç ısısının ortalama 23°C olduğu saptanmıştır. Çalışmanın materyalini oluşturan tavuklarda klinik, hematolojik ve kan biyokimyasal paramatreleri ölçülmüştür. Klinik olarak; vücut sıcaklığı (T), solunum (R) ve kalp frekansları (P) ölçülmüştür. Hematolojik muayenelerde; eritrosit (RBC), total lökosit (WBC), hemoglobin (HB), hematokrit (HCT), ortalama korpüsküler volüm (MCV), ortalama eritrosit hemoglobini (MCH) ve ortalama hemoglobin yoğunluğu (MCHC) ile formül lökosit sayımları yapılmıştır. Kan biyokimyasal muayenelerinde; serum aspartat aminotransferaz (AST), serum γ-glutamyltransferase (GGT), serum ornitil karbomil trasnferaz (OCT), serum laktat dehidrogenaz (LDH), serum sorbitol dehidrogenaz (SDH) ve kreatinin fosfokinaz (CPK) düzeyleri ile Total Protein (TP), Albumin (ALB), Glukoz (GLU), Total ve indirek Bilirubin (TB ve IB), Total kolesterol (TCOL), High Density Lipoprotein (HDL) ve Low Density Lipoprotein (LDL) düzeyleri tespit edilmiştir. Çalışmanın sonucunda; ölçümü yapılan paramatrelerin tümünün normal sınırlarda olmakla birlikte, daha önceleri yapılan çalışmalardan elde edilen sonuçlardan farklılık arz ettiği gözlenmiştir. Bu farklılığın muhtemel nedeni ise ırk, beslenme koşulları ve iklim koşullarındaki değişikliğe bağlanmıştır. Bu çalışmadan elde edilen sonuçlar, Afyonkarahisar İli'nde kapalı kafeslerde yetiştirilen tavuklarda klinik, hematolojik ve kan biyokimyasal parametrelerini inceleyen ilk çalışma niteliğinde olup, daha sonra bu konu ile ilgili yapılacak bilimsel çalışmalara ve pratik veteriner hekimlerinin saha çalışmalarına referans oluşturma niteliğindedir.

AfyonkarahisarBiyokimyaHematoloji+5
Niyazi Bingüler
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Afyonkarahisar ilinde kapalı alanlarda kafeslerde yetiştirilen yumurta tavuklarında çeşitli faktörlerin kan parametreleri üzerine etkisi

Bu çalışma Afyonkarahisar İli'nde bulunan Hy Line ırkı 60 günlük 500 adet tavukta yapılmıştır. Çalışmanın yapıldığı kış mevsiminde dışardaki ısı 13°C iken, tavukların yetiştirildiği ortamın iç ısısının ortalama 23°C olduğu saptanmıştır. Çalışmanın materyalini oluşturan tavuklarda klinik, hematolojik ve kan biyokimyasal paramatreleri ölçülmüştür. Klinik olarak; vücut sıcaklığı (T), solunum (R) ve kalp frekansları (P) ölçülmüştür. Hematolojik muayenelerde; eritrosit (RBC), total lökosit (WBC), hemoglobin (HB), hematokrit (HCT), ortalama korpüsküler volüm (MCV), ortalama eritrosit hemoglobini (MCH) ve ortalama hemoglobin yoğunluğu (MCHC) ile formül lökosit sayımları yapılmıştır. Kan biyokimyasal muayenelerinde; serum aspartat aminotransferaz (AST), serum γ-glutamyltransferase (GGT), serum ornitil karbomil trasnferaz (OCT), serum laktat dehidrogenaz (LDH), serum sorbitol dehidrogenaz (SDH) ve kreatinin fosfokinaz (CPK) düzeyleri ile Total Protein (TP), Albumin (ALB), Glukoz (GLU), Total ve indirek Bilirubin (TB ve IB), Total kolesterol (TCOL), High Density Lipoprotein (HDL) ve Low Density Lipoprotein (LDL) düzeyleri tespit edilmiştir. Çalışmanın sonucunda; ölçümü yapılan paramatrelerin tümünün normal sınırlarda olmakla birlikte, daha önceleri yapılan çalışmalardan elde edilen sonuçlardan farklılık arz ettiği gözlenmiştir. Bu farklılığın muhtemel nedeni ise ırk, beslenme koşulları ve iklim koşullarındaki değişikliğe bağlanmıştır. Bu çalışmadan elde edilen sonuçlar, Afyonkarahisar İli'nde kapalı kafeslerde yetiştirilen tavuklarda klinik, hematolojik ve kan biyokimyasal parametrelerini inceleyen ilk çalışma niteliğinde olup, daha sonra bu konu ile ilgili yapılacak bilimsel çalışmalara ve pratik veteriner hekimlerinin saha çalışmalarına referans oluşturma niteliğindedir.

AfyonkarahisarBiyokimyaHematoloji+5
Niyazi Bingüler
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kırklareli yöresi süt sığırlarında subklinik paratüberkülozun seroprevansı

Paratüberküloz, Mycobacterium avium subsp. paratuberculosis'in neden olduğu başlıca sığırları etkileyen kronik seyirli, bulaşıcı ve ölümcül bir hastalıktır. Uzun dönem bir subklinik evreye sahiptir. Bu dönemde etken hasta hayvanlar tarafından sağlıklı hayvanlara bulaştırılabilir. Hastalık süt sığırı işletmelerinde önemli ekonomik kayıplara neden olur. Yanı sıra paratüberküloz zoonotik karakterde olup, insanlarda gözlenen Crohn's hastalığının temelinde rol oynadığı bildirilmektedir. Türkiye de hastalığın varlığı uzun yıllardır bilinmektedir. Farklı yörelerde paratüberkülozun yaygınlığının ortaya konması amacıyla araştırmalar yapılmıştır. Bununla birlikte, bildiğimiz kadarıyla, Kırklareli yöresini kapsayan gerçekleştirilmiş bir prevalans çalışması ise bulunmamaktadır. Sunulan çalışmada süt sığırı yetiştiriciliği açısından önem arz eden Kırklareli yöresinde subklinik paratüberküloz prevalansının belirlenmesi hedeflendi. Etken tespiti serum örneklerinde ELISA yöntemiyle yapıldı. Çalışma materyalini optimal süt verimine ve canlı ağırlığa sahip, klinik olarak sağlıklı, yaşları 3-4 arasında değişen, 400 multiparoz Holştayn süt sığırı oluşturdu. Çalışma kapsamında, Kırklareli merkez dahil olmak üzere, sekiz farklı ilçede toplam 23 işletmeden randomize örnekleme gerçekleştirildi. Sunulan araştırma sonucunda, Kırklareli yöresi süt sığırlarında subklinik paratüberküloz seroprevalansı %1.5 pozitif, %1.5 şüpheli ve %97 negatif olarak tespit edildi.

Hayvan hastalıklarıKırıkkaleParatüberküloz+5
Banu Karakaş
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kırklareli yöresi süt sığırlarında subklinik paratüberkülozun seroprevansı

Paratüberküloz, Mycobacterium avium subsp. paratuberculosis'in neden olduğu başlıca sığırları etkileyen kronik seyirli, bulaşıcı ve ölümcül bir hastalıktır. Uzun dönem bir subklinik evreye sahiptir. Bu dönemde etken hasta hayvanlar tarafından sağlıklı hayvanlara bulaştırılabilir. Hastalık süt sığırı işletmelerinde önemli ekonomik kayıplara neden olur. Yanı sıra paratüberküloz zoonotik karakterde olup, insanlarda gözlenen Crohn's hastalığının temelinde rol oynadığı bildirilmektedir. Türkiye de hastalığın varlığı uzun yıllardır bilinmektedir. Farklı yörelerde paratüberkülozun yaygınlığının ortaya konması amacıyla araştırmalar yapılmıştır. Bununla birlikte, bildiğimiz kadarıyla, Kırklareli yöresini kapsayan gerçekleştirilmiş bir prevalans çalışması ise bulunmamaktadır. Sunulan çalışmada süt sığırı yetiştiriciliği açısından önem arz eden Kırklareli yöresinde subklinik paratüberküloz prevalansının belirlenmesi hedeflendi. Etken tespiti serum örneklerinde ELISA yöntemiyle yapıldı. Çalışma materyalini optimal süt verimine ve canlı ağırlığa sahip, klinik olarak sağlıklı, yaşları 3-4 arasında değişen, 400 multiparoz Holştayn süt sığırı oluşturdu. Çalışma kapsamında, Kırklareli merkez dahil olmak üzere, sekiz farklı ilçede toplam 23 işletmeden randomize örnekleme gerçekleştirildi. Sunulan araştırma sonucunda, Kırklareli yöresi süt sığırlarında subklinik paratüberküloz seroprevalansı %1.5 pozitif, %1.5 şüpheli ve %97 negatif olarak tespit edildi.

Hayvan hastalıklarıKırıkkaleParatüberküloz+5
Banu Karakaş
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Buzağı ishallerinde escherichia coli, crytosporidium ve giardia yaygınlığı

ÖZET Buzağı ishallerinde Escherichia coli, Cryptosporidium ve Giardia yaygınlığı Ülkemizde sığır yetiĢtiriciliğinin en büyük sorunlarından biri buzağı ishalleridir. Her yıl buzağı ishallerine bağlı birçok ölüm ve ekonomik kayıp söz konusudur. Özellikle E.coli ishalleri ciddi ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Bunun yanı sıra gözden kaçan Cryptosporidium ve Giardia tedavi masraflarını arttırmakta hatta geç kalan olgularda buzağıların ölümüne yol açmaktadır. Bu çalıĢmamızda Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Sağlık Uygulama ve AraĢtırma merkezine tedavi için getirilen buzağılarda yukarıda bahsi geçen 3 etkenin yaygınlığını tespit etmeye çalıĢtık. Son dönemlerde önemi gittikçe artan immunokromatografik hızlı test kitleri ve asit-fast boyama yöntemi ile gelen buzağılardan E.coli, Cryptosporidium ve Giardia etkenlerini tespit etmeye çalıĢtık. Afyon ve çevre illerden, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Sağlık Uygulama ve AraĢtırma merkezine tedaviye getirilen ve ishal tespit edilen 101 adet buzağıda yapılan çalıĢmada buzağıların 17‟sinde herhangi bir enteropatojene rastlanılmamıĢtır. Geri kalan 84 buzağıdan 65‟inde tek enteropatojen, 19‟unda ise birden fazla enteropatojen tespit edilmiĢtir. Tek enteropatojenin bulunduğu 65 buzağının; 12‟sinde E.coli K99, 20‟sinde Cryptosporidium, 2‟sinde giardia ve 31‟inde diğer (rota-corona) enteropatojenler tespit edildi. Ġki enteropatojenin olduğu 19 buzağının; 9‟unda Cryptosporidium+rota, 2‟sinde Cryptosporidium+corona, 1‟inde giardia+Coronavirus ve 7‟sinde diğer etkenler (rota+corona) tespit edildi. Yapılan çalıĢmalarla bu etkenlerin sahada sıklığı tespit edilerek gerekli bilgilendirmeler yapılıp, kontrol programları oluĢturularak ekonomik olarak verdiği zarar en alt seviyeye indirilmelidir. Anahtar Kelimeler: Buzağı ishali, E.coli, yaygınlık

İsmail Şen
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Buzağı ishallerinde escherichia coli, crytosporidium ve giardia yaygınlığı

ÖZET Buzağı ishallerinde Escherichia coli, Cryptosporidium ve Giardia yaygınlığı Ülkemizde sığır yetiĢtiriciliğinin en büyük sorunlarından biri buzağı ishalleridir. Her yıl buzağı ishallerine bağlı birçok ölüm ve ekonomik kayıp söz konusudur. Özellikle E.coli ishalleri ciddi ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Bunun yanı sıra gözden kaçan Cryptosporidium ve Giardia tedavi masraflarını arttırmakta hatta geç kalan olgularda buzağıların ölümüne yol açmaktadır. Bu çalıĢmamızda Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Sağlık Uygulama ve AraĢtırma merkezine tedavi için getirilen buzağılarda yukarıda bahsi geçen 3 etkenin yaygınlığını tespit etmeye çalıĢtık. Son dönemlerde önemi gittikçe artan immunokromatografik hızlı test kitleri ve asit-fast boyama yöntemi ile gelen buzağılardan E.coli, Cryptosporidium ve Giardia etkenlerini tespit etmeye çalıĢtık. Afyon ve çevre illerden, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Sağlık Uygulama ve AraĢtırma merkezine tedaviye getirilen ve ishal tespit edilen 101 adet buzağıda yapılan çalıĢmada buzağıların 17‟sinde herhangi bir enteropatojene rastlanılmamıĢtır. Geri kalan 84 buzağıdan 65‟inde tek enteropatojen, 19‟unda ise birden fazla enteropatojen tespit edilmiĢtir. Tek enteropatojenin bulunduğu 65 buzağının; 12‟sinde E.coli K99, 20‟sinde Cryptosporidium, 2‟sinde giardia ve 31‟inde diğer (rota-corona) enteropatojenler tespit edildi. Ġki enteropatojenin olduğu 19 buzağının; 9‟unda Cryptosporidium+rota, 2‟sinde Cryptosporidium+corona, 1‟inde giardia+Coronavirus ve 7‟sinde diğer etkenler (rota+corona) tespit edildi. Yapılan çalıĢmalarla bu etkenlerin sahada sıklığı tespit edilerek gerekli bilgilendirmeler yapılıp, kontrol programları oluĢturularak ekonomik olarak verdiği zarar en alt seviyeye indirilmelidir. Anahtar Kelimeler: Buzağı ishali, E.coli, yaygınlık

İsmail Şen
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00