Afyon Kocatepe University
Fakülte

Tıp Fakültesi

Afyon Kocatepe University

220

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Arşivlenen Tez

10 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yaş tip yaşa bağlı makula dejenerasyonunu hastalarının uzun dönem takibinde retinanın fonksiyonel ve anatomik değişimlerinin değerlendirilmesi

AMAÇ :İntravitreal ranibizumab tedavisi ile tedavi edilen yaş tip yaşa bağlı makula dejenerasyonu hastalarında bir yıllık takip döneminde retinal katmanlarda oluşan değişiklikleri segmentasyon analizi ile tespit etmek.GEREÇ VE YÖNTEM : Daha önce herhangi bir tedavi almamış yaş tip yaşa bağlı makula dejenerasyonu tanılı 37 hastanın katıldığı prospektif girişimsel bir çalışma planlandı. Tedavi protokolü olarak hastalara üç ay aylık ve sonrasında gerektiği zaman intravitreal ranibizumab enjeksiyonu yapılan PRN tedavi rejimi uygulandı. Hastalar ortalama 13 ay takip edildi. Hastaların tedavi öncesi en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK),fundus fluoresein anjiografileri, optik koherens tomografileri (OKT) çekildi. Santral 1mm'lik alan ve 1-3 mm'lik alanda retinal segmentasyon programı aracılığıyla retinal segmentlerin analizi yapıldı. Olguların her ay OKT 'leri çekildi ve EİDGK' leri değerlendirildi. Başlangıç değerleriyle 3.ay, 6.ay ve 12. Ay değerleri istatiksel olarak karşılaştırıldı.BULGULAR : Yaş tip yaşa bağlı makula dejenerasyonu bulunan hastalardan 33 tanesiçalışmayı tamamladı. Hastalara yapılan ortalama enjeksiyon sayısı 9,8 idi. Ortalama tedavi öncesi en iyi düzeltilmiş görme keskinliği logMAR 0.60±0,28 ve harf olarak ise 47,3±22,05 harfken, 3.ayda logMAR 0.45±0,30 ve harf olarak ise 59±22,45 harf, 6.ayda logMAR 0.41±0,33 ve harf olarak ise 60,1±19,90 harf, 12.ayda logMAR 0.40±0,23 harf olarak ise 60,7±19,80 harf idi. Başlangıca göre görmede 3.ay, 6.ay ve 12. ayda anlamlı düzeyde artış oldu (p:0,001, p:0,001, p:0,001). Santral maküla kalınlığı başlangıçta 390,25±149,6-μm iken, 3. Ayda 365,62±168,1-μm, 6.Ayda 366,66±160,3-μm ve 12. Ayda 312,74±118,4-μm idi. Retinal segmentasyon analizinde santral 1 mm' lik alanda ve parafoveal 1-3 mm' lik alanda tedavi ve takip süresi boyunca başlangıç değerlerine göre RNFL analizlerinde istatiksel olarak anlamlı değişiklik saptanmadı.Başlangıca göre santral 1 mm' lik alanda ve parafoveal 1-3 mm' lik alanda tedavi ve takip süresi boyunca başlangıç değerlerine göre 12.ayda GCL (santral 1 mm' lik alan 23,93±13,73-μm' dan 19,50±9,50-μm' a, parafoveal 1-3 mm' lik alan ise 44,48±12,58-μm'dan 39,60±10,60-μm' a geriledi) analizlerinde istatiksel olarak anlamlı azalma saptandı (p:0,001 ve p:0,005). Başlangıca göre santral 1 mm' lik alanda ve parafoveal 1-3 mm' lik alanda tedavi ve takip süresi boyunca başlangıç değerlerine göre 12. ayda IPL (santral 1 mm' lik alan 28,90±14,36'-μm'dan 22,35±6,23-μm'a, parafoveal 1-3 mm' lik alan ise 39,34±8,53'-μm' dan 35,58±7,93-μm'a geriledi) anlalizlerinde istatiksel olarak anlamlı azalma saptandı (p:0,001 ve p:0,004).Başlangıca göre santral 1 mm' lik alanda ve parafoveal 1-3 mm' lik alanda tedavi ve takip süresi boyunca başlangıç değerlerine göre 6.ayda INL (santral 1 mm' lik alan 24,80±15,33-μm' dan 27,60±12,59-μm' a) analizlerinde istatiksel olarak anlamlı azalma saptandı (p:0,013).Santral 1 mm' lik alanda ve parafoveal 1-3 mm' lik alanda tedavi ve takip süresi boyunca başlangıç değerlerine göre OPL ve ONL analizlerinde istatiksel olarak değişiklik saptanmadı. Başlangıca göre santral 1 mm' lik alanda ve parafoveal 1-3 mm' lik alanda tedavi ve takip süresi boyunca başlangıç değerlerine göre 3.ayda RPE (santral 1 mm' lik alan 39,12±22,33-μm' dan 29,70±22,05-μm'a, parafoveal 1-3 mm' lik alan ise 31,27±13,11-μm' dan 24,40±9,99-μm' a geriledi) analizlerinde istatiksel olarak anlamlı azalma saptandı (p˂0,001 ve p:0,001).Başlangıca göre santral 1 mm' lik alanda ve parafoveal 1-3 mm' lik alanda tedavi ve takip süresi boyunca başlangıç değerlerine göre 12.ayda IRL (ILM' den ELM'ye kadar santral 1 mm' lik alan 222,93±93,09-μm' dan 180±53-μm'a, parafoveal 1-3 mm' lik alan ise 255,06±42,74-μm' dan 240,25±40,37-μm' a geriledi) katmanlarında istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı (sırasıyla p: 0.001, p: 0.003). Başlangıca göre santral 1 mm' lik alanda ve parafoveal 1-3 mm' lik alanda tedavi ve takip süresi boyunca başlangıç değerlerine göre 3. ayda ORL ( ELM' den BM' a kadar santral 1 mm' lik alan 128,32±26,92-μm' dan 115,54±43,98-μm'a, parafoveal 1-3 mm' lik alan ise 103,81±16,73-μm' dan 96,38±16,22-μm' a geriledi) tabakalarında istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı (p˂0,014 p:0,011). SONUÇ: Yaş tip yaşa bağlı makula dejenerasyonu tedavisinde kullanılan intravitreal ranibizumab tedavisi ile anatomik düzelme meydana gelmektedir. Bu düzelme iç katmanlarda özellikle GCL, IPL dolayısıyla IRL tabakası, dış katmanlarda ise RPE dolayısıyla ORL tabakası kalınlıklarında azalma sonucu meydana gelmektedir.

RanibizumabRetinal neovaskülarizasyon
Zeki Baysal
Afyon Kocatepe University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kalsiyum kanal blokerlerinin koroner anjiyografi sonrası renoprotektif etkisinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Günümüzde tıbbın gelişimiyle birlikte görüntüleme ve tedavi yöntemlerinde kontrast kullanımı hızla artmaktadır. Hastanede gelişen akut böbrek hasarları arasında %10-12 ile kontrast madde nefropatisi ilk üç arasında bulunmaktadır. KMN patogenezinde en önemli mekanizmalardan birisi böbrekte meydana gelen iskemidir. Sonuçta serbest oksijen radikalleri artmakta ve buna bağlı olarak ortaya çıkan oksidatif stres nedeni ile iskemik ve nefrotoksik hasar meydana gelmektedir. KMN sepsis, kanama, solunum yetersizliği gibi hayatı tehdit eden komplikasyonları artırır ve hastanede kalış süresini uzatarak hastane masraflarının artışına yol açar. Bu kadar önemli olan bir komplikasyonun önlenmesi ve tedavisi hem hekim, hem hasta, hem de ülke ekonomisi açısından çok önemlidir. Kontrast nefropati profilkasisi ile bu harcamaların önüne geçilebilmektedir. Kontrast maruziyetine sekonder oluşan böbrek yetmezliği elbette öncelikle gereksiz tetkiklerin önüne geçilmesi, salin infüzyonu, asetilsistein, KKB, ACEİ kullanımı gibi yöntemlerle önlenebilmektedir. Bu çalışmamızda ki amaç, kontrast nefropati proflaksisindeki etkinliği birçok çalışma ile hala aydınlatılamamış olan kontrast maruziyeti öncesi ve sonrası KKB kullanımının sonuçlarını retrospektif olarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma Ocak 2014-Haziran 2016 tarihleri arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kardiyoloji servisinde, koroner anjiyografi yapılmış olan ve koroner anjiyografi öncesinde monoterapi şeklinde dihidropridin (amlodipin 10 mg), nondihidropridin (diltiazem 60 mg) veya ACEİ kullanan 80 hasta dahil edildi. Hastalar ile ilgili bilgilere hasta dosyalarının retrospektif olarak taranmasıyla ulaşıldı. Hastalar kayıt verilerinin yeterli olması durumunda çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya 18 yaşın altındaki ve 80 yaşın üstündeki bireyler alınmadı. Koroner anjiyografi ile tetkik edilmemiş hastalar, monoterapi şeklinde dihidropridin, nondihidropridin ve ACEİ kullanmamış, 3-15 gün içinde bun, üre, kreatininin bakılmamış, dış merkez takipli olanlar ve dosya verileri yetersiz olan hastalar dahil edilmedi. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların demografik verileri incelendiğinde KKB kullanan hasta grubunun cinsiyet dağılımı benzerken ACEİ kullanan grubun kadın sayısı oldukça düşüktü. Grupların yaş dağılımı değerlendirildiğinde ise KKB kullanan grup ACEİ kullanan gruba göre anlamlı derecede daha yaşlı hasta popülasyonuna sahipti. BMI, diyastolik kan basıncı dağılımı benzerken sistolik kan basıncı ACEİ kullanan grupta daha düşük saptandı. Yine sigara içme oranları ve komorbidite dağılımları her iki grup arasında benzer saptandı. Laboratuar verileri incelendiğinde ise KKB kullanan grubun potasyum ve fosfor düzeyi ACEİ kullanan gruba göre anlamlı derecede daha yüksek saptandı. Diğer laboratuvar bulguları arasında ( Cr, BUN, Üre, GFR de dahil ) anlamlı fark saptanmadı. Yüzde 25'lik kreatinin artışı kontrast nefropati olarak kabul edildi. KKB kullanan grup daha yaşlı hasta popülasyonu içermekteydi. Bu nedenle KMN gelişme riskinin daha yüksek olması beklendi. Buna rağmen KKB kullanan grup ile ACEİ kullanan grupta KMN oranları benzer saptandı. KKB kullanan grup dihidropridin ve nondihidropiridin kullanan grup olarak karşılaştırıldı. KMN gelişme oranları yine benzer saptandı. Sonuç: Sonuç olarak; çalışmamız KKB grubu ilaç ile ACEİ kullanan hastalar arasında KMN gelişimi açısından fark olmadığını göstermektedir. Ancak çalışmamızda KKB kullanan hasta yaş ortalamasının ACEİ kullanan gruba göre anlamlı derecede yüksek olması sonucu etkilemiş olabilir. KKB grubu ilaçların KMN gelişim riskini azaltabileceği yönünde çalışmaların olduğu gibi, literatürde bizim verilerimizi destekleyen, KKB grubu ilaçlar ile KMN gelişim riskinin azaltılabileceğinin gösterildiği çalışmalar da mevcuttur. KKB grubu ilaçların KMN gelişimini önlediği yönündeki çalışmalar bu grup ilaçların kontrast madde verilecek hastalarda özellikle tercih edilmesini sağlayabilir. KKB grubu ilaçların KMN gelişimi üzerine etkilerini inceleyen, yaş grubu birbirine benzer kapsamlı prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. .

Burçin Meryem Atak
Afyon Kocatepe University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akciğer koruyucu ventilasyon ve geleneksel yüksek tidal volum ventilasyonun termoregülasyon üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Amaç: Perioperatif istenmeyen hipotermi hasta ısısının amaçlanmadık bir şekilde düşmesidir ve buna bağlı olarak hastalarda birçok istenmeyen yan etki ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmamızda hastalarda ısı kaybına neden olan diğer etkenler sınırlandırılarak mekanik ventilasyon tipine bağlı hastalarda perioperatif gelişen ısı kaybı karşılaştırılmak istenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Afyon Kocatepe Üniversitesi Etik Kurul onayı ( no:58, 11.11. 2016) ve her hastadan yazılı bilgilendirilmiş gönüllü olur formu alınmıştır. 20-65 yaş arası lomber disk cerrahisi operasyonu yapılması planlanan Amerikan Anestezistler Birliği'nin (ASA) sınıflamasına göre ASA 1-2 olan 40 hasta çalışmaya alındı. Hastalar Akciğer Koruyucu Ventilasyon uygulanan grup (Grup A) ve Klasik Mekanik Ventilasyon Uygulanan grup (Grup K) olarak randomize olarak ikiye ayrıldı. Her iki hasta grubunada standart genel anestezi indüksiyonu yapıldı. Entubasyon sonrası hastaların ağız içerisine iç sıcaklığı göstermek üzere bir ısı probu yerleştirildi. Önkol ve parmak ucuna da periferik ısıları ölçmek için iki ısı probu yerleştirildi. Operasyon boyunca aralıklı olarak ısı ölçümleri kayıt edildi. Parmak ucu ısısı önkoldaki ısıdan düşük olduğu dakikada hastada periferik vazokonstruksiyon gelişmesi olarak yorumlandı ve bu dakikada hastanın iç sıcaklığı vazokonstruksiyon eşiği olarak kayıt edildi. Her iki grupta da operasyon odası ısıları ve verilen sıvıların sıcaklıkları sabit tutuldu. Akciğer Koruyucu Ventilasyon uygulanan grup (Grup A) hastalarında 6ml/kg tidal volüm ve 5 cmH2O PEEP uygulandı. Klasik Mekanik Ventilasyon Uygulanan grup (Grup K) hastalarında ise tepe basınçları 30 cmH2O geçmeyecek şekilde PEEP uygulamaksızın 8-10ml/kg tidal volüm uygulandı. Her iki hasta grubunda da periferik damar hastalıkları, diyabetes mellitus hastaları, koroner arter hastalıkları, tiroid hastalıkları olan hastalar ve operasyon sırasında hasta stabilizasyonu açısından vazoaktif ilaç uygulamamızı gerektiren hastalar çalışma dışı bırakıldı. Bulgular: Her iki grup hastalar arasında yaş, boy, kilo, anestezi süresi ve toplam uygulanan sıvı miktarı arasında anlamlı farklılık yoktu. Oda ısıları ve operasyona giriş hemoglobin değerleri arasında da anlamlı fark yoktu. Ek olarak operasyon sırasında hipotansiyon gelişen veya hasta başka bir sebeple çalışma dışı bırakılan hasta yoktu. Her iki grupta da periferik vazokonstruksiyon gelişen hasta sayısı ve vazokontruksiyon gelişme zamanı (vazokosntruksiyon eşiği) arasında anlamlı fark yoktu (p=0,33). Grup A ve Grup K hastalarında operasyon süresince ısı kayıpları arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Tartışma ve Sonuç: Akciğer Koruyucu Ventilasyon uygulamasının, PEEP uygulamaksızın yüksek tidal volüm uygulaması ile yapılan Klasik Mekanik Ventilasyon uygulamasına göre hasta iç sıcaklığını korumada bir üstünlüğü yoktur. PEEP uygulamasının daha erken periferik vazokonstruksiyon geliştirdiği ve hasta sıcaklığını korumada daha olumlu sonuçları olduğunu gösteren yayınlar ile kıyaslandığında konu ile ilgili daha geniş hasta grupları ile daha fazla çalışma yapılması gerektiği kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: Akciğer Koruyucu Ventilasyon, Pozitif Soluk Sonu Basınç (PEEP), Vazokonstruksiyon eşiği.

Ahmet Yüksek
Afyon Kocatepe University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bazal hücreli karsinom tiplerinde wnt/beta-catenin sinyal yolağı, cox-2, ki67, triptaz ve cd1a moleküllerinin değerlendirilmesi

GİRİŞ: BHK insanlarda en sık görülen kanserdir. BHK epidermisteki bazal hücrelerden veya kıl foliküllerinin dış kök kılıfından geliştiği düşünülen malign bir deri tümörüdür. Genellikle çok düşük rekürrens ve metastaz oranına sahiptir. Agresif seyir gösteren subtipleri ise doku yıkımı ile beraber metastaz yaparak ölüme sebep olabilir. BHK'ların histomorfolojisinde bazı farklılıklar olması nedeniyle çok sayıda histolojik subtipi tanımlanmıştır. Ancak, histopatolojik subtipler tümör agresivitesini saptamada yetersiz kalabildiğinden tümörlerin davranış biçimini yansıtabilecek immünohistokimyasal parametrelere ihtiyaç vardır. GEREÇ VE YÖNTEM: Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı'nda BHK tanısı almış ve Patoloji Anabilim Dalı'nda histopatolojik incelemesi yapılmış 97 adet olguda WNT/Beta-catenin sinyal yolağı, COX-2, Kİ67, Triptaz ve CD1a moleküllerinin ekspresyonları incelendi. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 97 olgunun 57'si (%58,8) kadın, 40'ı (%41,2) erkek idi. Yaşları 35 ile 89 arasında değişen 97 olgunun yaş ortalaması 67,9 ± 12,7 idi. Doksan yedi olgunun 60'ı (%61,9) nodüler, 16'sı (%16,5) infiltratif, 9'u (%9,3) süperfisyel (%9,3), 6'sı (%6,2) adenoid, 2'si (%2,1) keratotik, 2'si (%2,1) mikronodüler, 1'i (%1) pleomorfik ve 1'i (%1) pigmente BHK olarak değerlendirildi. Ayrıca her olgu için WNT, Beta-catenin, COX-2, Kİ67, Triptaz ve CD1a moleküllerinin ekspresyonları tek tek değerlendirildi. SONUÇ: BHK subtipleri arasında yaş ve cinsiyet dağılımı açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Subtipler arasında WNT, COX-2, Kİ67, Triptaz ve CD1a moleküllerinin ekspresyonları açısından da istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlenmedi. Beta-catenin ekspresyonunda ise infiltratif subtip lehine istatistiksel anlamlı farklılık izlendi.

Tayfun Koçoğlu
Afyon Kocatepe University
2016
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Annelerin emzirme ve anne sütünü artırıcı geleneksel uygulamalar hakkındaki bilgi, tutum ve davranışları

Anne sütü bebeğin sağlıklı büyümesi ve gelişmesi için en önemli besindir. Anneler anne sütünü artırmak için bölgesel ve kültürel özelliklere göre çeşitli geleneksel yöntemlere başvurmaktadır. Araştırma bebeği olan annelerin emzirme ve anne sütünü artırıcı geleneksel uygulamalar hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarını incelemek amacıyla tanımlayıcı ve kesitsel olarak yapılmıştır. Afyon Devlet hastanesi pediatri polikliniğine başvuran anneler ile pediatride yatarak tedavi gören bebeklerin anneleri araştırmanın evrenini oluşturmaktadır. Örneklem büyüklüğü 227 kişi olarak hesaplandı. Annelerin emzirme ve süt arttırıcı uygulamalara ilişkin inanç, bilgi, tutum ve davranışlarının incelendiği 80 sorudan oluşan anket formu yüz yüze uygulandı. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, Mann-Whitney U ve ki-kare testi uygulandı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 18,0 kullanıldı. Katılımcıların yaş ortalaması 25,7 ± 5,0'di. Gebelikte emzirme ve anne sütü eğitimi alanların oranı %34,8; doğumdan sonra ise %63,9'du. Sütünü artırmak için geleneksel yöntem bilenlerin oranı %92,5 ve bitkisel çay kullananların oranı %45,8'di. Anne sütünü artırmaya yönelik uygulamaları annelerin eğitim durumu, çocuk sayısı ve gebeliğin planlı olması etkilemektedir (p<0,001, p<0,047, p<0,014). En sık kullanılan geleneksel yöntemler bol sıvı tüketme, soğan, helva, karışık bitki çayı ve bulgurdur. En çok kullanılan bitki çayları sırasıyla; karışık bitki çayı ve rezenedir. Annelere sağlık personeli tarafından emzirme eğitimi ile birlikte süt artırıcı yöntemler hakkında bilgi hem doğum öncesi hem de doğum sonrasında verilmelidir.

Mahmut Büyükakın
Afyon Kocatepe University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Kliniğine başvuran kanser hastalarının değerlendirilmesi

Kansere bağlı ölümler, günümüzde kalp ve damar hastalıklarına bağlı ölümlerden sonra ikinci sırada yer almaktadır. Kanser, morbidite ve mortaliteye neden olması nedeniyle ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Dünyada ve ülkemizde kanser epidemiyolojisini araştıran birçok çalışma olmasına rağmen halen bazı bölgelerde yeterli veri yoktur. Bu araştırma, Afyonkarahisar bölgesindeki kanser hastalarının demografik değişkenliklerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı ve retrospektif nitelikteki bu araştırmaya Afyon Kocatepe Üniversitesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji polikliniğine Şubat 2012-Haziran 2015 arasında başvuran 2201 kanser hastası dahil edildi. Hastaların 1101 (%50) erkek, 1100 (%50) kadın, yaş ortalamasının ise 60 olduğu görüldü. Tüm hastalardaki sigara içme oranı 1312 (%59.6) iken içmeyenlerin oranı 889 (%40.6) idi. Çalışmaya alınan tüm hastalarda görülen en sık 5 kanser türü sırasıyla şu şekildeydi; akciğer kanseri 469 (%21.3), meme kanseri 447 (%20.3), kolorektal kanser 373 (%16.9), mide kanseri 193 (%8.8), over kanseri 70 (%3.2). Kadınlarda en sık 5 kanser türü; meme 443 (%40.3), kolorektal 153 (%13.9), akciğer 81 (%7.4), mide 75 (%6.8), over 70 (%6.4). Erkeklerde görülen en sık 5 kanser türü ise; akciğer 388 (%35.2), kolorektal 220 (%20), mide 118 (%10.7), prostat 58 (%5.3), pankreas 35(%3.2) idi. Günümüzde dünyada en önemli sağlık problemlerinden biri olan kanser erken tanı ile müdahale edilebilen ciddi bir sorundur. Kanser istatistiklerinin sağlıklı ve kapsamlı olması, etyoloji ve koruyucu hekimliğe yönelik sağlık çalışmalarını da beraberinde getirecektir. En sık karşılaşılan tiplerin bilinmesi hem olası ön tanının konulmasında hem de erken tanı yöntemlerinin ve tedavinin geliştirilmesinde böylece mortalite ve morbiditenin azaltılmasında oldukça önemlidir. Bu araştırma bölgemizde kanser ile mücadelede tanı ve tedavide geliştirilebilecek yeni stratejilerde önemli ipuçları sağlayabilir. Sonuç olarak Afyon Kocatepe Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Onkoloji polikliniğine kanser tanısıyla başvuran hastalarda kanser türleri açısından ülkemizdeki genel popülasyona göre çok farklı bir sonuç çıkmamıştır.

Sümeyra Alan Yalım
Afyon Kocatepe University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik efüzyonlu otitis medialı çocuklardaki preoperatif ve postoperatif servikal vestibuler uyarılmıģ miyojenik potansiyel (CVEMP) değerlerinin karģılaģtırılması

Amaç: Bu çalışmada kronik efüzyonlu otitis media nedeniyle ventilasyon tüpü takılan çocukların preop ve postop VEMP değerlerini karşılaştırmayı ve bu değerlerle kulak muayenesi ve işitmesi doğal olan sağlıklı çocukların VEMP değerlerini karşılaştırmayı amaçladık Hastalar ve yöntem: Bu çalışma Mayıs 2016 – Eylül 2016 tarihleri arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi'de 40 hasta ve 40 sağlıklı çocuk arasında yapıldı. Hasta grup için; Bilateral Efüzyonlu Kronik Otitis Media nedeniyle medikal tedaviye cevap vermeyen ve bu nedenle bilateral ventilasyon tüpü takılan, 4-16 yaşındaki 40 çocuk seçildi. Hastaların 28i erkek, 12si bayan idi.Bu hastalara preoperatif ve postoperatif 1. ve 3. ay; kulak muayenesi, saf ses odyometri ya da yapamayanlara otoakustik emisyon testi ,timpanometri ve bu çalışmada temel kullanılacak cVEMP testi yapıldı.cVEMP testinde hastaların p13 ve n23 dalgalarının latansları ve amplitudleri yorumlandı. Sağlıklı grup içinse; polikliniğe başka nedenlerle başvuran, daha once hiçbir kulak hastalığı geçirmemiş, işitme kaybı ve baş dönmesi şikayetleri olmamış, bilateral kulak muayenesi doğal olan 4-16 yaşlarındaki 40 sağlıklı çocuk seçildi. Bu çocukların 21 bayan ,19 erkek hastaydı. Bu hastalara otoskopik muayene, işitme değerlendirmesi amacıyla yapabilenler için saf ses odyometri yapamayanlara OAE testi ve timpanometri testi yapıldı.Hepsine cVEMP testi uygulandı. cVEMP testinde hastaların p13 ve n23 dalgalarının latansları ve amplitudleri yorumlandı. Çalışma projesi Dumlupınar Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu tarafından incelendi ve onaylandı. Ailelere gönüllü denek bilgilendirme ve onam formu imzalatıldı. 86 İstatistiksel analiz SPSS Windows yazılımı (Statistical Package for Social Sciences, version, version 20.0, SPSS Inc, Chicago, USA) ile yapıldı. Hasta gruptaki çocukların her iki kulağı ayrı ayrı analiz edildi. Analizde bağımlı gruplar için Student T testi kullanıldı (p<0.05). Kontrol grubu ile hasta grubu karşılaştırmak içinse Bağımsız gruplar için Student T testi kullanıldı (p<0.05). Bulgular: Çalışmaya; kontrol grubunda 40 çocuk (21 bayan ,19 erkek) ve hasta grupta 40 (28i erkek, 12si bayan ) çocuk alındı. Kontrol grubunda median yaş 8.5 (4-16), hasta grupta ise 9.4 (4-16) idi. Kontrol grubundaki çocukların otoskopik muayenelerinin hepsi normaldi.Kontrol grubundaki 40 çocuğun 22si saf ses odyometriye uyum sağladı ve işitmeleri tamamen doğaldı. Saf ses odyometriye uyum sağlayamayan 18 çocuğa ise TEOAE yapıldı.Hepsinin cevapları bilateral (+) idi. 40 çocugun hepsinin bilateral timpanometrileri TipA ile uyumluydu. Hasta gruba preoperatif otoskopik muayene yapıldı. Muayenede 40 hastanın toplam 80 kulağı değerlendirildi. Değerlendirmede 34 hastada bilateral matlık mevcutken, 6 hastada Grade 1 retraksiyon izlendi. 40 hastadan preoperatif 24'üne saf ses odyometri yapıldı. Yirmikisinde hafif derecede iletim tipi işitme kaybı mevcutken, 2 hastada orta derecede iletim tipi işitme kaybı mevcuttu. Odyometriye uyum sağlayamayan 16 hastaya ise TEOAE yapıldı. Ondört hastanın TEOAE sonuçları bilateral (–) iken, 2 hastada (+) idi. 40 hastanın 36sında (%90) bilateral Tip B Timpanogram elde edilirken, 4 hastada (%10) Tip C Timpanogram elde edildi. Hastalara postop 3.ayda yapılan testler tekrarlandı. Postoperatif olarak daha önce 24 hastaya yapılan saf ses odyometri tekrarlandı. 23 hastada işitme kaybı gözlenmezken 1 hastada hafif iletim tipi işitme kaybının devam ettiği gözlendi. Postoperatif 3.ay TEOAE sonuçları 12 hastada bilateral (+), 4 hastada bilateral (-) idi. Hastalarda ventilasyon tüpü olması nedeniyle postoperatif timpanometri yapılamadı. Bütün hastalarda bifazik VEMP dalgaları elde edildi. Kontrol grubunun ortalama p13 latans değeri sağ kulak için 11.7±4 (7.7-15.7) msn, sol kulak için 12.1±3.5 (8.6-15.6) msn idi. Kontrol grubunun ortalama n23 latans değeri sağ kulak için 19.5±4.2 (15.3-23.7) msn, sol kulak için 19.4±4.2 (15.2-23.6) msn idi . Hasta 87 grubun preoperatif ortalama p13 değeri sağ kulak için 17.6±4.2 (13.4-21.8) msn, sol kulak için 17.1±3.9 (13.2-21) msn idi. Hasta grubun preoperatif ortalama n23 latans değeri sağ kulak için 24.2±4 (20.2-28.2) msn, sol kulak için 23.7±3.8 (19.9-27.5) msn idi. Hasta grubun postoperatif 1.ay ortalama p13 latans değeri sağ kulak için 15.2±4.2 (10.8-19.2) msn, sol kulak için 14.6±3.8 (10.8-18.4) msn idi. Hasta grubun postoperatif 1.ay ortalama n23 latans değeri sağ kulak için 21.5±4 (17.5-25.5) msn, sol kulak için 20.8±3.9 (16.9-24.7) msn idi. Hasta grubun postoperatif 3.ay ortalama p13 latans değeri sağ kulak için 13.2±4.5 (8.7-17.7) msn, sol kulak için 12.8±4.5 (8.3-17.2) msn idi. Hasta grubun postoperatif 3.ay ortalama n23 latans değeri sağ kulak için 20.4±4 (16.4-24.4) msn, sol kulak için 19.6±3.8 (15.8-23.4) msn idi. Hasta grubun p13 değerlerinde ve n23 değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı derecede azalma izlendi (p<0.05). Kontrol grubuyla , postoperatif 3. ay hasta grubu ortalama p13 ve n23 latans değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlenmedi (p>0.05). Kontrol grubunun ortalama p13-n23 amplitüdü sağ kulakta 92.5±49.6 μV, sol kulakta 90.4±47.8 μV idi. Hasta grubun preoperatif ortalama p13-n23 amplitüdü sağ kulakta 60.2± 24.5 μV, sol kulakta 58±25 μV idi. Hasta grubun postoperatif 1. ay ortalama p13-n23 amplitudu sağ kulakta 72±34 μV, sol kulakta 68.4±33.7 μV idi. Hasta grubun postoperatif 3. ay ortalama p13-n23 amplitudu sağ kulakta 80.6±40.5 μV, sol kulakta 75.4±35.3 μV idi. Hasta grubun amplitudlerinin postoperatif istatistiksel olarak anlamlı derecede yükseldiği gözlendi (p<0.05). Kontrol grubuyla, postoperatif 3. ay hasta grubu ortalama p13-n23 amplitüdleri karşılaştırıldığında ise istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlenmedi (p>0.05). Buna dayanarak tüp takılan çocuklardaki ortalama cVEMP değerlerin sağlıklı çocuklardaki değerlere yaklaştığı görüldü. Tüp takıldıktan sonraki 1. ay ve 3. ay bulgularına gore p13 ve n23 sürelerinde kısalma ve amplitüdlerinde belirgin artma gözlendi. Sonuç: Kronik Efüzyonlu Otitis Medialı hastalarda VEMP yanıtlarınının uzaması, orta kulaktaki disfonsiyonun vestibuler disfonksiyona yol açtığını göstermiştir. Tüp takılmasıyla beraber orta kulak fonsiyonlarının düzelmesiyle VEMP cevaplarının sağlıklı çocuklardaki değerlerine yaklaştığı gözlenmiştir. VEMP 88 cevaplarının normal değerlerine gelişiyle beraber hızlı bir düzelme olmuştur. Bu bilgiler doğrultusunda VEMP testinin EOM hastalarında iyileşmeyi gösterici bir test olarak takipte kullanılabileceğini düşünmekteyiz.

Erkan Yıldız
Afyon Kocatepe University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Solid meme kitlelerinin gri skala ultrason histogram analizi bulgularının malign-benign ayrımına katkısı

Amaç: Çalışmamızda, memede kitle nedeniyle başvuran hastalarda YLH oranlarının malign-benign ayrımındaki etkinliğini, YLH oranları ile BI-RADS skorlaması arasındaki ilişkiyi, biyopsiye karar verme sürecinde birbirlerini tamamlayıcı etkisini ortaya koymayı amaçladık. Gereç-yöntem: Bu çalışma, Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda, Ocak 2015 ile Ekim 2015 tarihi arasında bölümümüze memede kitle ön tanısı ile konsülte edilen ve memede en az bir solid kitle tespit edilen 18-75 yaş aralığında 76 kadın hastanın Hitachi Preirus (Tokyo, Japan) Ultrason cihazı ve 13-MHz lineer prob kullanılarak alınan dijital ortamda kaydedilmiş gri skala görüntüleri ve "Hastane Bilgi Yönetim Sistemi-HBYS" arşiv sisteminden aynı kitleye yönelik histopatolojik verilerinin, retrospektif olarak incelenmesiyle yapıldı. Hastalar aldıkları histopatolojik tanılara ve aldıkları US BI-RADS skoruna göre gruplandırılmıştır.Malign histopatolojik tanı alanlar, BI-RADS skoruna bakılmaksızın grup I, benign histopatolojik tanı alanlar ise yine BI-RADS skoruna bakılmaksızın grup II olarak sınıflandırıldı. Ayrıca, BI-RADS 4 skorunun alt gruplarına bakılmaksın(4a, 4b, 4c) malign tanı alıp daha önceden 4 skorunu almış hastalar grup III, benign grupta yer alıp yine daha önce 4 skorunu almış hastalar grup IV olarak sınıflandırıldı. Her hastanın meme kitle lezyonundan bilgisayar ortamında histogram analizi yapıldı. Kitle sonografik özellikleri ve histopatolojisi sırasıyla kaydedildi. Elde ettiğimiz bulgular YLH oranlarının BI-RADS kriterlerini tamamlayıcı etkisi açısından ve BI-RADS sınıflaması ile YLH oranları arasındaki uyumluluk açısından değerlendirildi. Bulgular: Histopatolojik tanıya göre gruplandırılan hastaların ölçümlerinde; Grup I ortalama YLH değeri 2.88±0.65 (2.04 ila 4.10 arasında) , grup II ortalama YLH değeri 1.55±0.40 (0.86 ila 2.36 arasında) bulundu. Grup III ortalama YLH değeri 2.94±0.68 (2.06 ila 4.10 arasında) , grup IV ortalama YLH değeri 1.51±,0.41 (0.86 ila 2.35 arasında) bulundu. YLH oranlarının BI-RADS kriterlerini tamamlayıcı etkisi açısından , Grup I ile grup II arasında, YLH oranları arasındaki farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Grup III deki YLH oranları ile grup IV deki YLH oranları arasında farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulundu. BI-RADS sınıflaması ile YLH oranları arasındaki uyumluluk açısından, BI-RADS 3 ile BI-RADS 5 arasında, BI-RADS 4 ile BI-RADS 5 arasında YLH oranları açısından anlamlı farklılık mevcut iken BI-RADS 3 ile BI-RADS 4 YLH oranları arasından anlamlı farklılık bulunmadı. Ek olarak BI-RADS 4 subgrupları arasında da subgruplar tek tek ele alındığında anlamlı farklılık bulunmadı. BI-RADS skorlarına bakılmaksızın tüm lezyonlarda , malign ve benign gruptakiler için ROC analizi yapıldığında istatistiksel olarak anlamlı cut-off değer 2,03 bulunmuş olup bu düzeyde sensitivite 1, spesifite ise 0,864 bulunmuştur. Sadece BI-RADS 4 lezyonlar için ROC analizi yapıldığında eğri altında kalan alan 0,982 bulunmuş olup anlamlı cut-off değer olarak 2,02 olarak tespit edilmiştir.Bu seviyede sensitivite 1, spesifite ise 0,857 olarak tespit edilmiştir. BI-RADS 4 lezyonlarda malign lezyonları tespit edebilme açısından PPD, cut-off değer kullanılmadan %16,3 bulunurken, 2.02 cut-off değer ve üzeri kullandığımızda sonuç %57,1 bulunmuştur. BI-RADS 4 lezyonlarda benign lezyonları tespit edebilme açısından PPD, cut-off değer kullanılmadan %83,1 bulunurken, 2.02 cut-off değerin altını kullandığımızda sonuç %100 bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda meme kitle lezyonlarda YLH oranlarının tespit edilmesinin, malign-benign ayrımı açısından hem tüm lezyonlarda BI-RADS gruplarını gözönünde bulundurmaksızın, hem de özel olarak sadece BI-RADS 4 lezyonlarda, istatistiksel olarak anlamlı katkı sağlayabileceği görüldü. Sadece BI-RADS kriterleri ile kitle lezyonların malign-benign ayrımına ve biyopsiye karar verilmesi anlamlı olmakla birlikte özellikle BI-RADS 4b ve 4c lezyonlarda bu sınıflamanın zaman zaman yetersiz kalabileceği görüldü. Böyle bir durumda ek olarak YLH oranlarının kullanılmasının, karar verme sürecinde bizleri doğru tanıya bir adım daha yaklaştıracağını düşünmekteyiz.

MemeMeme hastalıklarıMeme kanseri+3
Hüseyin Uçar
Afyon Kocatepe University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Acil servise akut atakla başvuran kronik obstruktif akciğer hastalarının optik sinir kılıfı çapı değişikliklerinin ultrasonografi ile değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada hastanemiz acil servisine KOAH akut alevlenme ile başvuran hastalarda tedavi öncesi ve tedavi sonrası optik sinir kılıf çapı (OSKÇ) ölçülerek hipoksi ve hiperkarbinin OSKÇ üzerine etkilerinin ve intrakranial basınç değişimlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine başvuran 56 akut alevlenme dönemindeki KOAH hastası ile 50 sağlıklı ve gönüllü kişinin dahil edildiği 106 kişiyle prospektif olarak gerçekleştirildi. Başvuruda hastaların demografik ve hastalıklarıyla ilişkili özellikleri, baş ağrı varlığı ve özellikleri sorgulanarak kaydedildi. Çalışma grubuna yaşam kalite parametrelerinin değerlendirildiği Kısa Form-36 (SF-36) performans anketi uygulandı. KOAH şiddeti Modifiye Medical Research Council Dispne Skalası'na (mMRC) göre belirlendi. Hastalar ayrıca mMRC 0-1 olanlar hafif, 2-4 olanlar ağır olarak sınıflandırıldı. Hastaların başvuru esnasında ve atak tedavisi sonrası OSKÇ ölçümleri oküler ultrasonografi (USG) yardımıyla güncel literatürde yer aldığı şekilde, her iki gözde lineer prob yardımıyla yapıldı. Hastaların tetkik ve tedavi sürecine araştırmacı tarafından müdahale edilmedi. Araştırma süresince tek yetkili hastayı acil serviste takip eden acil servis hekimiydi. Elde edilen veriler gruplar arasında ve tedavi öncesi-sonrası karşılaştırıldı. Çalışmada elde edilen verilerin istatistiksel analizi için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 17.0 programı kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya 56 hasta ile yaş ve cinsiyet dağılımı açısından hasta grubu ile uyumlu 50 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubu dahil edildi. Çalışmada hasta ve kontrol grupları arasında vücut kitle indeksleri açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Başvuruda hastaların % 42,9' u (24 kişi) baş ağrısı şikayeti tariflemekteydi. mMRC sınıflamasına göre bakıldığında 10 hastanın (%17,9) mMRC 1, 13 hastanın (% 23,2) mMRC 2, 23 hastanın (% 41,1) mMRC 3 ve 10 hastanın (% 17,9) ise mMRC 4 grubunda olduğu saptandı. SF-36 anket sonuçları hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark oluşturdu (p<0.05). Hafif-ağır mMRC grupları arasında SF-36 anket sonuçları değerlendirildiğinde sadece fiziksel fonksiyon parametresi istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,042). Hastaların OSKÇ değerlendirmelerinde hasta grubunda ortalama OSKÇ sağ ve sol gözde (5,1±0,7, 5,2±0,7 sırasıyla) kontrol grubunda ise (4,7±0,7 , 4,7±0,6 sırasıyla) bulunmuş olup aynı taraf gözlerin gruplar arasındaki farklılıkları istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,000, p=0,000 sırasıyla). Tedavi öncesi ve tedavi sonrası sağ ve sol göz OSKÇ' nın istatistiksel olarak anlamlı düzeyinde değişiklik gösterdiği bulundu (p=0,000, p=0,000 sırasıyla). Baş ağrısı olan ve olmayan gruplar arasında OSKÇ ölçümlerinde anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Hafif-ağır mMRC gruplarında OSKÇ ölçümleri değerlendirildiğinde sol göz OSKÇ değerleri gruplar arasında anlamlı farklılık oluşturdu (p=0,03). Yapılan korelasyon analizinde PaO2 değerlerinin sol göz OSKÇ ölçüm sonuçları ile ilişkili olduğu görülmüştür (r= -0,33 p=0,01) . SONUÇ: Bu çalışmada oküler USG ile OSKÇ ölçümü yapılarak akut alevlenme döneminde KOAH hastalarındaki intrakraniyal basınç artışı gösterilmiştir. Benzer şekilde aynı metod ile KOAH akut alevlenme tedavisi sonrası intrakraniyal basıncın düştüğü tespit edilmiştir. Elde edilen veriler sonucunda parsiyel oksijen basıncı ile OSKÇ değerleri arasında ilişki bulunmuştur. Akut atak ile gelen semptomatik KOAH hastalarında uygulanan tedaviye yanıtın izleminde oküler USG yardımı ile OSKÇ ölçümlerinin kullanımının acil servislerde yol gösterici olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: KOAH, intrakraniyal basınç, optik sinir kılıf çapı, ultrasonografi

Zeliha Copcuoğlu
Afyon Kocatepe University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Retinitis pigmentosa hastalarının klinik ve demografik özellikleri

Amaç: Retinitis Pigmentosa (RP) hastalarının klinik ve demografik özelliklerini değerlendirmek. Gereç - Yöntem: Çalışmaya Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları polikliniğine başvurmuş 18 yaşından büyük RP tanısı alan 46 hastanın 92 gözü ile yaş ve cinsiyet açısından benzer 46 sağlıklı kişinin 92 gözü dahil edildi. Yapılan ön segment muayenelerinde katarakt varlığı her iki grup açısından detaylı olarak değerlendirildi. Tüm olgulara detaylı oftalmolojik muayene sonrası santral kornea, santral makula ve retina sinir lifi tabakası kalınlıkları ölçümleri yapılarak kaydedildi. Hastalar görme keskinliği, optik diskin mumsu solukluğu ve kemik spikül oranına göre hafif, orta ve ağır olmak üzere üç gruba ayrıldı. Tüm olgularda makula ve optik disk segmentlere ayrıldı. Makula kalınlıkları ve retina sinir lifi tabakası kalınlıklarının kadran kadran sonuçları değerlendirilerek hem GK ile aralarındaki ilişki incelendi, hem de kontrol grubu ile karşılaştırma yapıldı. Bulgular: Retinitis Pigmentosa tanılı olguların % 43,5'i kadın, % 56,5'i erkek idi. Kontrol grubunun ise % 47,8'i kadın, % 52,2'si erkek idi. Hasta grubunda yaş ortalaması 35,5 ± 11,6 yıl, kontrol grubunun yaş ortalaması ise 39,1 ± 14,4 yıl idi. Olguların hepsi Afyonkarahisar merkez ve ilçeleri ile çevre illerden başvuran olgulardan oluşmaktaydı. Retinitis Pigmentosa hastalarının sağ ve sol göz katarakt oranı % 28,3 olarak değerlendirildi. Katarakt tespit edilen olguların çoğunda posterior subkapsüler katarakt tipi gözlendi. Segmentlerine ayrıldıktan sonra değerlendirilen makula, sağ ve sol nazal ve sağ perifer nazal kadran dışındaki tüm kadranlarda sağlıklı olgulardan anlamlı oranda ince saptandı. Retina sinir lifi tabakası kalınlıkları açısından hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında her iki göz nazal, nazal süperior ve temporal kadranlarda anlamlı bir fark saptandı. Retinitis Pigmentosa hasta grubu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında; RP olgu grubunda SKK'nın hem sağ hem de sol gözde anlamlı derecede düşük bulunduğu tespit edildi. Göz içi basınçları ile sadece SKK arasında anlamlı bir korelasyon saptandı. Retinitis Pigmentosa olgularında tüm hastaların sağ ve sol göz EDGK'lari, bu hastalığın fundus muayenesinin tipik bulgularından olan kemik spikül yoğunluğu ve optik diskin mumsu solukluğu bulguları ile karşılaştırıldı ve aralarında anlamlı korelasyon saptandı. Hasta grubunda santral makula kalınlıkları (SMK) ve retina sinir lifi tabakası (RSLT) kalınlıklarının EDGK ile ilişkisi değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Sonuç: Retinitis Pigmentosa hastalarında katarakt prevalansı yaş arttıkça artmakla birlikte en sık PSK tipi görülmektedir. Hasta olgularda makula kadranlara ayrılıp değerlendirildiğinde sağlıklı olgulara oranla makula kalınlığının anlamlı derecede inceldiği saptanmıştır. Retina sinir lifi tabakası kalınlıklarının da nazal, nazal süperior ve temporal kadranlarda sağlıklı kişilere oranla hasta olgularda anlamlı olarak farklı çıktığı gözlenmiştir. Retinitis Pigmentosa hastalarında santal kornea kalınlığı (SKK) sağlıklı kişilere oranla anlamlı olarak düşük çıkmıştır. Retinitis Pigmentosa hastalarında görme keskinliğinin önemli oranda düşük bulunduğu ve RP bulgularıyla korele biçimde değiştiği gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Retinitis Pigmentosa, Görme Keskinliği, Optik Koherens Tomografi, Santral Makula Klaınlığı, Retina Sinir Lifi Tabakası Kalınlığı

Derya Çevik Kaşıkcı
Afyon Kocatepe University
2017
00