
83
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Orta ve şiddetli psoriasis vulgaris hastalarında karaciğer fibrozisinin değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Psoriasis vulgaris, sadece cilt ile sınırlı olmayan, metabolik sendrom(MS) ve non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı(NAYKH) ile ilişkili olabilen bir hastalıktır. Son bulgular, sitokin aracılı inflamasyonun ortak bağlantı olabileceğini göstermektedir. NAYKH'nin erken saptanması, kişiye özel tedavi yaklaşımları açısından önemlidir. Çalışmamızın amacı polikliniğimizde takip edilen orta-şiddetli psoriasis vulgaris hastalarını retrospektif olarak araştırarak, noninvaziv olarak karaciğer fibrozisini değerlendirmektir. YÖNTEM: Çalışmaya 200 orta-şiddetli psoriasis hastası, 50 gönüllü alındı. Hastaların tetkik ve görüntüleme sonuçları, hasta dosyalarındaki verileri kaydedildi. Psoriasis şiddetinin değerlendirilmesinde PAŞİ kullanıldı. Hastaların maximum PAŞİ anındaki NAFLD fibrosis, FİB-4 skorları, De Ritis oranları hesaplandı. Bu skorlara göre karaciğer fibrozis riskleri ve metabolik sendrom prevalansı belirlendi. Elde edilen tüm veriler, kontrol grubuyla karşılaştırıldı. Karşılaştırma; hastalar ve gönüllüler 40 yaş altı ve üstü olarak ayrılarak da yapıldı. BULGULAR: Hasta ve kontrol grubu arasında cinsiyet, yaş, sigara kullanım ve alkol kullanım oranı açısından farklılık yoktu. Metabolik sendrom prevalansı psoriasis grubunda; %31,5'tu ve kontrol grubuna göre yüksekti. Ayrıca; ortalama HDL değeri düşük; insülin ve trigliserit değeri, bel çevresi yüksekti. NAFLD fibrosis skoruna göre hastaların %27'si, De Ritis oranına göre %52'si, FİB-4 skoruna göre %17'si karaciğer fibrozisi açısından riskli gruptaydı. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında psoriasis hastalarında NAFLD fibrosis ve FİB-4 skorları anlamlı derecede yüksekti. Psoriasis hastalarında maximum PAŞİ değeri, hastalık süresi ve psoriatik artrit varlığı; metabolik sendrom varlığı ve karaciğer fibrozu riski ile ilişki göstermedi. INH kullanım öyküsü ile; metabolik sendrom varlığı ve karaciğer fibrozis skorları arasında ilişki bulunamadı. Psoriasis hastalarında USG'de karaciğer yağlanması, kontrol grubuna göre yüksek değildi. SONUÇ: Psoriasis hastalarında NAYKH, metabolik sendrom, karaciğer fibrozu ve diğer komorbiditelerin görülme riski artmıştır. Metabolik sendrom ve karaciğer fibrozu açısından riski bulunan psoriasis hastalarının invaziv olmayan biyobelirteçler ve karaciğer ultrasonografisi ile düzenli olarak takibi; potansiyel komorbid durumların erken tanınarak gerekli uygun tedavi almaları konusunda yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Karaciğer fibrozisi, metabolik sendrom, NAYKH, psoriasis, skor.
Rozasealı hastalarda topikal tedavi yanıtı: tek merkez deneyimi
GİRİŞ VE AMAÇ: Rozasea, yüzün kronik ve tekrarlayan inflamatuar bir deri hastalığıdır. Klasik olarak geçici/kalıcı eritem, telenjiektazi, papül/püstül, ödem, fimatöz değişiklikler, oküler semptomlardan oluşan geniş bir klinik spektrum ve kızarma, ağrı, yanma, kuruluk gibi değişken semptomlarla seyreder. Şu an için endike birçok topikal ve sistemik tedavi seçenekleri vardır. Bu çalışmada amaç, topikal tedavi seçeneklerinin etkililik ve klinik çıktılar açısından karşılaştırmalı değerlendirilmesidir. YÖNTEM: Çalışmamız Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dermatoloji polikliniğinde rozasea tanısı almış 99 hastanın kayıtlı dosya bilgilerine dayanarak yapılmış retrospektif bir çalışmadır. Bu hastalara dapson %7,5 ve permetrin %5 kombine edilerek ayrı ayrı permetrin ve metronidazol olmak üzere 3 farklı topikal tedavi verilmiştir. 0-8-12. haftalarda yapılan değerlendirmelerde IGA, VAS, demodeks varlığı ve yan etki verileri incelenip tedavi seçenekleri karşılaştırılmak üzere değerlendirilmiştir. BULGULAR: Her 3 tedavi grubunun VAS verilerine bakıldığında dapson %7,5 + permetrin ve metronidazol grubunda 0-8-12. haftada anlamlı azalma, permetrin grubunda 0-8.haftalarda anlamlı ancak 8-12. hafta arasında anlamlı düzeye ulaşmayan azalma görülmüştür. İlk 8 haftalık VAS yanıtında en hızlı etki dapson %7,5 + permetrin grubunda görüldü. IGA verilerinde ise; dapson %7,5 + permetrin grubunda 0-8-12. haftalar arasında anlamlı düşüş var iken, metronidazol grubunda 0-8.hafta arası istatiksel olarak anlamsız, 8-12. haftada ise anlamlı fark saptanmıştır. Permetrin grubunda 0-8.haftada istatiksel olarak anlamlı düşüş var iken 8-12.haftada anlamlı düzeye ulaşmayan fark var idi. IGA skoruna göre en iyi yanıt dapson %7,5 + permetrin grubundan alınmıştır. Yan etki sıklığı en düşük olan grup ise metronidazol kullananlardan oluşan grup idi. SONUÇ: Rozasea, hastaların yaşam kalitesini olumsuz etkileyen kronik bir hastalıktır. Bu hastaların klinik alt tiplerinin ve hastalık şiddetinin tayini önemli olup uyarıcı ajanlardan kaçınmaları ve doğru tedavi almaları önemlidir. Çalışmamızda verilen 3 tedavi rejiminin de (dapson + permetrin, permetrin ve metronidazol) hastaların VAS ve IGA skorlarını anlamlı derecede düşürdüğü görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Dapson, metronidazol, permetrin, rozasea, topikal.
Plak tip psoriasis hastalarında kaşıntının hastalığın şiddeti ve sistemik immün inflamatuar indeks ve sistemik inflamatuar yanıt indeksi ile ilişkisinin değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Psoriasis, kaşıntı yönü ile sıkça gündeme gelir ve hastaların yaşam kalitesini belirgin düzeyde etkiler. Ayrıca inflamatuar bir hastalık olup hastalığın başlamasında ve alevlenmesinde nötrofiller önemli rol oynar. Çalışmamızda plak tipi psoriasis hastalarındaki kaşıntının araştırılması ve kaşıntının, hastalık şiddeti gibi hastalığa ait çeşitli özellikler ile ilişkisinin değerlendirilmesi ve sistemik immün-inflamatuar indeks ve sistemik inflamatuar yanıt indeksi gibi parametreler kullanılarak inflamasyon ile ilişkisini ortaya koymak amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışma retrospektif kesitsel bir çalışmadır ve 200 plak tipi psoriasis hastası alındı. Hastaların tetkik sonuçları, hasta bilgileri kaydedildi. Psoriasis şiddetinin değerlendirilmesinde psoriasis alan şiddet indeksi (PAŞİ) skoru, yaşam kalitesinin değerlendirilmesinde dermatoloji yaşam kalite indeksi (DYKİ) skoru ve kaşıntının değerlendirilmesinde visual analog skala (VAS) skoru kullanıldı. İnflamasyonun değerlendirilmesinde C-reaktif protein (CRP), eritrosit sedimentasyon hızı (ESH) ve hemogram parametrelerinden elde edilen nötrofil lenfosit oranı (NLO), trombosit lenfosit oranı (TLO), sistemik immün inflamatuar indeks (Sİİİ) ve sistemik inflamatuar yanıt indeksi (SİYİ) oranları kullanıldı. BULGULAR: Hastalık şiddeti ile VAS ve DYKİ skoru arasında ilişkili görüldü. Hastalık şiddeti ile CRP, ESH, SİYİ artmaktaydı ama anlamlı ilişki görülmedi. Hastalık şiddeti ile NLO, TLO, Sİİİ skorları anlamlı ilişkili görüldü. Kaşıntı ile CRP, ESH, NLO, TLO, Sİİİ, SİYİ anlamlı değişiklik göstermedi. Ayrıca VAS ve DYKİ skorları ilişkiliydi. SONUÇ: Psoriasis hastalarının çoğunda kaşıntı eşlik eder ve kaşıntı hayat kalitesini etkiler. Ayrıca kaşıntıyı ve şiddetini etkileyen birçok faktör vardır. Patogenezinde nötrofil aracılı inflamasyon kaskadı olan psoriasiste NLO, TLO, Sİİİ VE SİYİ oranlarının bu nedenle pratikte kullanılması araştırılmaktadır. Ancak çalışmamızda kaşıntı skorlarının bu oranlarla anlamlı ilişkisinin bulunmaması kaşıntının sadece inflamasyonla ilişkili olmayabileceği ve hastaya özgü durumların da etkili olabileceğini göstermektedir. Bu durum hastalara yönelik daha kişiselleştirilmiş, etkili takip ve tedavi stratejileri geliştirilmesine de yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Hastalık şiddeti, inflamasyon, kaşıntı, psoriasis, yaşam kalitesi.
Ginkgo bilobanın farelerde kıl büyümesi üzerine etkileri
Saç dökülmesi hemen herkesin hayatının bir döneminde karşılaştığı bir kozmetik sorundur. Dökülme nedenleri çok çeşitli olsa da temel olarak saç döngüsü değişimi ile sonuçlanır. Bu değişim ile telogen fazdan anagen faza geçiş zorlaşır, anagen faz kısalır ve telogen kıl/anagen kıl oranı artar. Dökülme tedavisinde amaç bu değişimi tersine çevirmektir. Ginkgo biloba (GB), günümüzde varlığını sürdüren hiçbir benzer tür bulunmayan, yaşayan fosil olarak görülen bir ağaçtır. Asya geleneksel tıbbında yaygın şekilde kullanılmaktadır. Alzheimer hastalığı, senil demans, serebral yetmezlik, intermitan kladikasyon ve multi-infarkt demansta destek tedavisi amaçlı klinik kullanımı mevcuttur. Etki mekanizmaları artmış serebral kan akımı, antioksidan etkileri ve antiinflamatuvar etkilerini içerir. Kıl folikülünün (KF) anagen fazdan telogen faza geçişine neden olan faktörler olarak vazodilatasyon mekanizmalarının bozulması, oksidan stresin artması ve inflamatuvar süreçlerin tetiklenmesi suçlanmıştır. Bu bulgulardan hareketle çalışmamızda GB'nin KF üzerine topikal ve sistemik uygulama ile etkilerinin in vivo olarak araştırılması planlanmıştır. Bu sayede maddenin güvenli olup olmadığı, KF üzerine olumlu yada olumsuz etkileri, diğer olası etki ve yan etkilerinin tespiti hedeflenmiştir. GEREÇ ve YÖNTEM Çalışmaya toplam 28 adet Swiss Albino cinsi 7 haftalık erkek fare dahil edildi. Tüm farelerin sırtlarında 2x4 cm'lik alana anestezi altında depilasyon uygulandı. Fareler hiç bir ürün uygulanmayacak grup negatif kontrol grubu (N=7), %2 topikal minoksidil uygulanacak grup pozitif kontrol grubu (N=7), topikal GB uygulanacak grup (N=7), oral GB uygulanacak grup (N=7) olmak üzere randomize dört gruba ayrıldı. Farelere depilasyondan 1 gün sonra başlanarak medikasyon verilmeye/uygulanmaya başlandı ve 28 gün boyunca devam edildi. Süreç boyunca topikal ve sistemik uygulanan ürün gruplarındaki KF gelişimi diğer gruplarla karşılaştırılarak makroskopik şekilde gözlendi. Depilasyondan sonra 0, 7, 10, 14, 21, 28. günler farenin sırt kısmı dijital kamera ile fotoğraflandı. Görüntüler bilgisayara aktarıldıktan sonra "Kıl çıkma yüzdesi=(Kıllı alan:Depilasyon alanı)x100" formülü ile kantitatif olarak ölçüme kör 3 hekim tarafından değerlendirildi. Yirmisekizinci günde anestezi altında her fare derisinden iki adet 6 mm'lik punch biyopsi materyali temin edildi. Materyaller biri transvers biri longitudinal olacak şekilde kesitlendi, hematoksilen ve eozin ile boyama yapıldı. Longitudinal kesitlenmiş örnekler folikül morfolojisini gözlemlemek, KF morfogenezinin farklı aşamalarını sınıflandırmak ve subkütan dokudaki folikül sayısını tespit etmek için kullanıldı. Transvers kesitlenmiş örnekler KF sayılarının ve çap ortalamasının saptanması için kullanıldı. KF ortalama çapı, anagen kıl/telogen kıl oranı, subkütan doku folikül sayısı ve KF ortalama uzunluğu ışık mikroskopu ile değerlendirildi. BULGULAR Depilasyondan sonra makroskopik morfolojik gözlemde pozitif kontrol grup diğer gruplardan, topikal ve sistemik tedavi grubu negatif kontrol grubundan daha çok ve daha hızlı kıllanma gösterdi. Kıl çıkma yüzdesi, negatif kontrol grubunda tüm diğer gruplardan çok düşüktü. Depilasyon sonrası 28. günde yapılan histopatolojik analizde negatif kontrol grubunda kılların çoğu bulbusun dermiste olması ve dermal papillanın genişlemiş olması ile karakterize erken anagen safhadaydı. Tersine diğer gruplarda bulbusun en büyük hacimde olması, dermal papillanın daha ince olması, foliküllerin derin subkutiste bulunması ve yeni gelişen kıl şaftının sebase glandın hemen alt seviyesine ulaşması ile karakterize en az anagen evre 3c-4 safhalarındaydı. Sistemik tedavi grubunda topikale göre bulbus daha derinde ve foliküller daha büyük gözlendi. Tüm deney gruplarında negatif kontrol grubu ile karşılaştırıldığında subkutan dokuda daha çok sayıda folikül vardı. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Sistemik GB grubundaki subkütan doku folikül sayısı, topikal GB grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derece yüksekti (p<0.05). Tüm deney gruplarında negatif kontrol grubu ile karşılaştırıldığında KF ortalama çapı daha büyüktü. Diğer deney grupları ile negatif kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Topikal ve sistemik GB grupları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). KF ortalama uzunluğu sistemik GB grubu ve pozitif kontrol grubu arasında anlamlı farklılık göstermedi (p>0.05). Tüm gruplarda negatif kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.05). Anagen kıl/telogen kıl oranı sistemik GB grubu ve pozitif kontrol grubunda, hem topikal GB grubu hem negatif kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek orandaydı (p<0.05). Sistemik GB grubu ile pozitif kontrol grubu arasındaki fark anlamlı değildi (p>0.05). Ayrıca topikal GB grubu ile negatif kontrol grubu arasındaki fark da anlamlı değildi (p>0.05). SONUÇ Çalışmamızda Swiss-Albino cins farelerde hem topikal hem sistemik GB verilen gruplarda histopatolojik değerlendirmede subkütan dokudaki folikül sayısı, anagen kıl/telogen kıl oranı, KF ortalama çapı ve KF ortalama uzunluğu parametreleri açısından negatif kontrol grubuna göre artış olduğu bulunmuştur. Makroskopik morfolojik gözlem, GB'nin hem topikal uygulanması hem sistemik verilmesinin KF büyümesini olumlu etkilediğini düşündürtmüştür.
Akne vulgarisli hastalarda bedensel duyumları abartma, anksiyete ve depresyon düzeyleri ile hastalık şiddeti arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Akne vulgaris toplumda yaygın olarak görülen pilosebase ünitelerin sınırlı, kronik, inflamatuar ve genetik-hormonal etkileşimi olan dermatolojik bir hastalıktır. Akne yaşamı tehdit etmeyen bir hastalık olmasına rağmen klinik görünümleriyle hem psikolojik bozukluklara neden olabilmekte, hem de depresyondan, anksiyeteye, somatizasyondan psikoza kadar değişen psikolojik faktörlerle tetiklenebilmektedir. Akne hastalarında hastalık şiddeti ile de ilişkili olarak sağlık anksiyetesi, bedensel semptomları daha şiddetli algılama, depresyon ve anksiyete düzeyleri daha yüksek olabilir. Akne hastalarında anksiyete, depresyon ve beden semptomlarını abartma düzeylerinin saptanması hastaların psikiyatrik yönden değerlendirilmesi ile toplum ve aile içerisinde, içinde bulundukları duruma daha kolay adaptasyon ve çözüm arama sürecini kolaylaştırabilir. Bildiğimiz kadarıyla, literatürde akneli hastalarda bedensel duyumları abartma ve sağlık anksiyetesi düzeyini değerlendiren bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı; akne vulgaris hastalarında bedensel duyumları abartma, anksiyete ve depresyon düzeylerini değerlendirmek ve bunların hastalık şiddetiyle ilişkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Vaka-kontrol, gözlemsel nitelikte olan bu çalışmaya Mayıs 2020-Mart 2021 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi dermatoloji polikliniğine başvurup, çalışmaya katılmayı kabul eden, dermatolojik muayene sonucunda AV tanısı alan 18-45 yaş aralığındaki 123 hasta ve kontrol grubu olarak 100 kişi gönüllülük esasına dayanılarak dahil edilmiştir. Hastaların ve sağlıklı kontrollerin kişisel bilgileri sosyodemografik veri formununa kaydedilmiştir. Veri formunun ardından hastalara, Global Akne Derecelendirme Sistemi, Bedensel Duyumları Abartma Ölçeği, Sağlık Anksiyetesi Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği adı verilen dört adet ölçek uygulanmıştır. Bu ölçek değerleri sağlıklı kontrollerle karşılaştırılmıştır. İstatistiksel analizler Jamovi project (2020), Jamovi (Version 1.6.13.0) ve JASP (Version 0.14.1.0) programları ile yapılmış olup ve istatistik analizlerde anlamlılık düzeyi 0.05 (p-value) olarak dikkate alındı. Bulgular: Akne ile başvuran hastaların tüm psikiyatrik ölçek puanları kontrol grubuna göre daha yüksekti ve hasta grubundaki bireylerin Bedensel Duyumları Abartma Ölçeği toplam puan ortalamaları, Sağlık Anksiyetesi Envanteri toplam puan ve alt boyutlarından bedensel belirtilere aşırı duyarlılık ve kaygı puan ortalamaları, Beck Depresyon Ölçek puanları sağlıklı kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu tespit edildi (sırasıyla p=0,002, p<0,001, p=0,006). Hasta grubunda Beck Anksiyete Ölçek toplam puanı ile Beck Depresyon Ölçek puanları arasında pozitif, orta düzeyli ilişki saptandı (p<0,001). Hasta grubundaki bireylerin sağlık anksiyetesi ölçeği toplam puanları ile bedensel belirtilere aşırı duyarlılık ve kaygı ve hastalığın olumsuz sonuçları arasında pozitif ve güçlü ilişki saptandı (sırasıyla p<0,001 ve p<0,001). Diğer bütün ölçek puanlarının korelasyonlarında pozitif ama zayıf bir ilişki saptandı. Akneli hastalarda akne şiddeti, yaş, hastalık süresi ile tüm ölçek puanları arasında herhangi bir ilişki saptanmadı (her biri için p>0,05). Hastaların Global Akne Şiddetine göre yaş, cinsiyet, hastalık süresi ve tedavi görme durumları karşılaştırıldığında, düzeyler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. (her biri için p>0,05). Sonuç: Akneli hastalarda, bedensel duyumları abartma, depresyon ve sağlık anksiyetesi kontrol grubuna göre daha yüksek saptandı. Bedensel duyumları abartma, anksiyete, depresyon ve sağlık anksiyetesi ölçek skorları ile global akne şiddeti, yaş ve hastalık süresi arasında anlamlı fark saptanmadı. Çalışmamızda bedensel duyumları abartma ve sağlık anksiyetesinin akne grubunda anlamlı şekilde yüksek saptanması, akneli hastaların somatizasyona daha yatkın olduklarını düşündürmektedir. Klinikte bedensel yakınmalarla gelen hastalarda bu durumun bedensel duyumları abartma, depresyon, sağlık anksiyetesi gibi nedenlerle ilgili olabileceğinin akılda tutulması ve tedavi düzenlenirken bu açılardan da yaklaşımda bulunulması gerektiğini düşünmekteyiz. Psikiyatri ve dermatoloji arasında interdisipliner bir yaklaşımla daha başarılı akne tedavisi ve hasta yönetimi gerçekleşebilecektir. Anahtar kelimeler: Akne, Bedensel duyumları abartma, Depresyon, Sağlık anksiyetesi
Akne vulgaris tanılı hastalarda yaşam kalitesi ve akne şiddeti ile kronotip farklılıkları ve uykusuzluk ilişkisinin incelenmesi
Amaç: Akne vulgaris toplumda yaygın olarak görülen ve genetik-hormonal etkileşimler sonucu ortaya çıkan pilosebase ünitelerin sınırlı, kronik, inflamatuvar bir hastalığıdır. Son yıllarda hem psikiyatrik bozuklukları hem de psikosomatik bozuklukları açıklamak amacı ile öne çıkan kavramlardan biri biyolojik ritimdir. Biyolojik ritimler arasında belirgin farklılıklar bulunmaktadır. Bu çalışma ile akne vulgaris hastalarında kronotip tercihleri, uykusuzluk, hastalık şiddeti ve yaşam kalitesinin birbiriyle ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı, kesitsel nitelikte olan bu çalışmaya Mayıs 2020-Mayıs 2021 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniğine başvurup, çalışmaya katılmayı kabul eden Akne Vulgaris tanılı 18-30 yaş aralığındaki 151 hasta dahil edilmiştir. Katılımcıların kişisel bilgileri sosyodemografik veri formuna kaydedilmiştir. Veri formunun ardından hastalara, Global Akne Derecelendirme Sistemi, Görsel Analog Skala, Akne Yaşam Kalitesi Ölçeği, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği, Uykusuzluk Şiddet İndeksi ve Sabahlılık-Akşamlılık Ölçeği adı verilen altı adet ölçek uygulanmıştır. İstatistiksel analiz için SPSS 22.0 programı kullanılmıştır ve p<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Global akne şiddetine göre, hafif, orta ve şiddetli olmak üzere 3 gruba ayrılan katılımcıların SAÖ puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu belirlendi (p=0,001). Katılımcıların GADS puanları ile SAÖ puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde negatif korelasyon olduğu saptandı (sırasıyla r=-0,225, p=0,002). Katılımcıların AKYÖ puanları ile GADS puanları arasında korelasyon yokken; AYKÖ puanları ve GAS puanları arasındaki istatistiksel olarak anlamlı düzeyde pozitif korelasyon saptandı (r=0,372, p<0,001). Katılımcıların UŞİ puanları ile AYKÖ puanları arasındaki korelasyon incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde pozitif korelasyon olduğu bulundu (r=0,222, p=0,006). Sonuç: Çalışmamız neticesinde akşamlılık tipine sahip olmanın daha şiddetli akne ile ilişkili olduğu ve uykusuzluk şiddeti arttıkça yaşam kalitesinin azaldığı saptanmıştır. Bu değişkenleri daha geniş hasta serileri ile inceleyecek prospektif çalışmalar akne vulgarisin hem etyolojisi hem de tedavisi ile ilgili daha fazla bilgi sunacaktır.
Telogen Effluvium hastalarında biyokimyasal parametrelerin araştırılması
Amaç: Telogen effluvium (TE) etiyolojisinde fizyolojik strese sebep olabilen durumlar, cerrahi travma, inflamatuar, enfeksiyöz, iyatrojenik sebepler, ilaçlar ve nutrisyonel yetersizlikler yer almaktadır. Özellikle demir eksikliği, B12 vitamini eksikliği, tiroid hastalıkları ile TE ilişkilendirilmiştir. Son yıllarda TE hastalarında biyotin, vitamin D, çinko (Zn), bakır (Cu) ve Selenyum (Se) gibi vitamin ve mineral içerikli reçetesiz gıda takviyesi kullanımı giderek artmaktadır. Bu çalışmanın amacı, TE hastalığına sahip bireyler ile saç dökülmesi şikayeti olmayan kontrol grubu karşılaştırılarak nutrisyonel durum, vitamin ve mineral değerleri arasında farklılık olup olmadığını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Vaka-kontrol niteliğindeki bu çalışma 01.09.2022-01.09.2023 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniğine başvurup çalışmaya katılmaya gönüllü olan 18 yaş ve üzerinde kronik telogen effluvium (KTE) tanılı 90 kadın hasta ve KTE dışında başka sebeplerle başvuran 90 kadın kontrol ile gerçekleştirilmiştir. Hastalara detaylı bir anamnez, saç çekme testi ve dermoskopik muayene ile TE tanısı konulmuştur. Ardından serum vitamin D, Zn, Cu, Se düzeyleri ile serum ve idrarda biyotin düzeyleri ölçülmüştür. Hemoglobin (Hb), ferritin, vitamin B12 ve tiroid fonksiyon testleri ise geçmişe yönelik hastane veri tabanından taranmıştır. Bulgular: Bu çalışmanın neticesinde Zn düzeyinin KTE hastalarında kontrollere göre anlamlı olarak daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Se düzeyleri ise hastalarda kontrollere göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Her iki grup arasında Hb, ferritin, B12 vitamini, tiroid fonksiyon testleri, vitamin D, Cu düzeyleri, serum ve idrarda biyotin düzeyleri arasında farklılık saptanmamıştır. Zn, Cu/Zn ve Se düzeyinin KTE tanısını öngörmede istatistiksel olarak anlamlı tanısal performansa sahip olduğu bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışma bizlere TE tanılı hastalarda nutrisyonel yetersizliklerin sanıldığı kadar sık olmadığını göstermektedir. TE'ye sebep olabilecek diğer nedenler detaylı bir anamnez ve iyi bir fizik muayene yapılarak araştırılmalı bunların neticesinde şüphe edilen durumlara yönelik testler yapılarak her hasta için bireyselleştirilmiş tedavi seçenekleri oluşturulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Bakır/Çinko, Biyotin, Çinko, Selenyum, Vitamin D
Kronik spontan ürtiker hastalarında bağırsak mikrobiyomunun metagenomik DNA profili
Giriş ve Amaç: Bağırsak mikrobiyomu (mikroorganizmaların genetik materyalinin tamamı); gastrointestinal sistemimizde (GİS) bulunan geniş bir bakteri, virüs, mantar ve protozoa topluluğudur. İntestinal mikrobiyotanın yararlı bakterilerinin bazı vitamin ve aminoasitlerin üretimi, bağışıklık sisteminin gelişmesi ve aktif halde tutulması gibi pek çok önemli görevi vardır. Disbiyozis, herhangi bir nedenle mikrobiyota kompozisyonunun değişmesi veya bozulması ve buna bağlı olarak fonksiyonlarının kaybolmasıdır. Diyet, ilaçlar (antibiyotikler, proton pompa inhibitörleri vb.), alkol, sigara ve beslenme alışkanlıkları gibi çeşitli etkenler intestinal mikrobiyotayı olumsuz etkileyebilmekte ve disbiyozise neden olmaktadırlar. Yapılan çalışmalarda bağırsak disbiyozisi; diyabet, hipertansiyon, obezite, otizm, inflamatuar bağırsak hastalıları ve depresyon gibi birçok hastalıkla ilişkilendirilmektedir. Mikrobiyom analizleri; akne vulgaris, sedef hastalığı ve atopik dermatit gibi bazı dermatolojik hastalıkların patogenezini açıklamak için de kullanılmıştır. Dermatolojik hastalıkların patogenezinde deri mikrobiyomunun dışında bağırsak mikrobiyomunun da rol oynadığı ortaya konulmuştur. Kronik ürtiker altı haftadan uzun süren, eritemli, ödemli, kaşıntılı plaklarla seyreden, bazen anjiyoödemin eşlik ettiği bir deri hastalığıdır. Toplumun neredeyse %1'ini etkiler, bu hastaların yaklaşık 2/3'ünü kronik spontan ürtiker (KSÜ) hastaları oluşturur. Kronik spontan ürtiker etiyolojisinde ilaçlar, gıdalar, enfeksiyonlar, sistemik hastalıklar gibi pek çok neden yer alabilirken idiyopatik de olabilir. Kronik spontan ürtiker, uyku bozukluğu ve iş gücü kaybına neden olarak yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Bu çalışmada, etiyolojisi açıklığa kavuşmamış olan KSÜ hastalığı ile bağırsak mikrobiyomu arasındaki olası ilişkinin sağlıklı bireylerle karşılaştırılarak belirlenmesi, KSÜ patogenezine ışık tutulması, yeni tanı ve tedavi yaklaşımlarına yardımcı olunması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bilinen bir sistemik ve/veya dermatolojik hastalığı olmayan, benzer yaş grubunda olan, en az 4 haftadır ilaç (antibiyotik, proton pompası inhibitörü vb), probiyotik/prebiyotik kullanmamış olan 20 KSÜ hastası ve kontrol grubu olarak aynı şartları taşıyan 10 sağlıklı birey bu çalışmaya dahil edilmiştir. Fekal örneklerden nükleik asit izolasyonunu takiben bakteriyel 16S ribozomal RNA (rRNA) geni hedef dizilemesi, universal bakteri 16S primerleri (V3-V4) kullanılarak Illumina MiSeq sistemi ile gerçekleştirilmiştir. Biyoinformatik işlemlerden sonra istatistiksel analizler (LefSe, alfa ve beta çeşitlilik) yapılmıştır. Varsayılan ayarlarla (p<0.05 ve LDA skoru>2) gruplar arasında önemli farklılık gösteren taksonlar belirlenmiştir. Bulgular: Kronik spontan üriker hastalarındaki Firmucites/Bacteroidetes oranının sağlıklı kontrol grubuna göre daha düşük olduğu saptandı (KSÜ hastalarında;0.95, sağlıklı gönüllülerde;1,69). Kronik spontan ürtiker hastalarında; Bacteroidetes Filumu ile Lachnospiraceae, Ruminococcaceae, Clostridiaceae family ve Intestinibacter, Megasphaera, Sutterella genus üyesi bakterilerin anlamlı düzeyde artmış olduğu görüldü (p<0.05 ve LDA skoru>2). Sağlıklı gönüllülerde ise; Bifidobacteriaceae, Lachnospiraceae, Ruminococcaceae, Veillonellaceae, Prevotellaceae, Coriobacteriacea family ile Clostridiales order ve Succinivibrio genus üyesi bakteriler istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek oranda saptanmıştır (p<0.05 ve LDA skoru>2). Alfa çeşitlilik analizinde, iki grup arasında anlamlı bir fark görülmemiştir (PD, Shannon ve Simpson indekslerine göre). Beta çeşitlilik analizinde iki grup arasında farklılık saptanmıştır (PC1 maksimum varyasyon oranı; Bray-Curtis Plot; %22.23, Bray Curtis Plot (Genus Level); %35.79). Sonuç: Dizi analizi sonuçlarında göre; KSÜ hastalarında Bacteroidetes, sağlıklı gönüllülerde ise Actinobacteria filumu üyeleri anlamlı oranda yüksek ve Firmucites/Bacteroidetes oranı ise KSÜ hastalarında daha düşük bulunmuştur. Sonuçta; KSÜ hastalığı ile bağırsak disbiyozisi arasında ilişki olduğu saptanmış olup, KSÜ patogenezinde disbiyozis önemli bir etken olarak değerlendirilebilir ve tedavide prebiyotik veya probiyotikler denenebilir. Literatürde bu konuyu irdeleyen yalnızca bir çalışmaya ulaşılabildiğinden, daha büyük ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Psoriazis hastalarında bağırsak mikrobiyomunun metagenomik DNA profili
Giriş ve Amaç: Bağırsak mikrobiyomu; gastrointestinal sistemde (GİS) bulunan geniş bir bakteri, virüs, mantar ve protozoa topluluğudur. Bu topluluğun yararlı bakterileri; konakçı tarafından sindirilemeyen bitki polisakkaritlerini sindirerek doğal sindirim organları olarak işlev görürler. Bazı gıdaların sindirim ve emilimine yardımcı olarak ilave enerji oluşumunda, B ve K2 vitamini ve aminoasit üretiminde, immün sistemin gelişmesi ve aktif halde tutulmasında görevlidirler. Disbiyozis bağırsak mikrobiyotasında var olan dengedeki bozulmadır. Yaş, genetik, beslenme alışkanlıkları, coğrafi konum ve antibiyotik kullanımı gibi çeşitli faktörlerden etkilenir. Yapılan çalışmalarda disbiyozis; diyabetes mellitus (DM), obezite, inflamatuar bağırsak hastalığı (İBH), spondiloartrit, kardiyovasküler hastalıklar, otizm, anksiyete, depresyon, otoimmün ve inflamatuar hastalıklarla ilişkilendirilmiştir. Mikrobiyom analizleri; akne vulgaris, atopik dermatit gibi sık görülen bazı dermatolojik hastalıkların patogenezini açıklamak için de kullanılmıştır. Dermatolojik hastalıkların patogenezinde deri mikrobiyomunun dışında bağırsak mikrobiyomunun da rol oynadığı ortaya konulmuştur. Psoriazis, farklı şiddette klinik tabloları ve fenotipleri olan, çoğunlukla keskin sınırlı eritemli, skuamlı plaklarla karakterize immün aracılı kronik inflamatuar bir hastalıktır. Hastalığın etyopatogenezi tam olarak bilinmemekte birlikte genetik, çevresel ve immünolojik faktörlerin etkili olabileceği düşünülmektedir. Cilt tutulumu ile birlikte gastrointestinal, kardiyovasküler ve kas-iskelet sistemi dahil olmak üzere diğer birçok organ sistemi ile ilişkili komorbiditelere neden olabilir. Günümüzde henüz net bir tedavisi mevcut değildir. Bu tez çalışmasında, birçok hastalığın aydınlatılması için önemli hale gelmiş olan bağırsak mikrobiyomu, hasta ve kontrol gruplarında analiz edilmiş ve psoriazis ile bağırsak mikrobiyota değişiklikleri arasında bir ilişki olup olmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca psoriazis hastalığının patofizyolojisinin daha iyi anlaşılmasına ve tedavisinin en doğru şekilde planlanmasına katkı sunulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bilinen bir sistemik ve/veya dermatolojik hastalığı olmayan, benzer yaş grubunda olan, en az 4 haftadır ilaç (antibiyotik, proton pompası inhibitörü, non-steroidal antiinflamatuar, immunsupresifler, metformin), probiyotik/prebiyotik kullanmamış, rezidü bırakan gastrointestinal cerrahi operasyon geçirmemiş 24 psoriasis hastası ve kontrol grubu olarak aynı şartları taşıyan 16 sağlıklı birey bu çalışmaya dahil edilmiştir. Fekal örneklerden nükleik asit izolasyonunu takiben bakteriyel 16S ribozomal RNA (rRNA) geni hedef dizilemesi, universal bakteri 16S primerleri (V3-V4) kullanılarak Illumina MiSeq sistemi ile gerçekleştirilmiştir. Biyoinformatik işlemlerden sonra istatistiksel analizler (LefSe, alfa ve beta çeşitlilik) yapılmıştır. Varsayılan ayarlarla (p<0.05 ve LDA skoru>2) gruplar arasında önemli farklılık gösteren taksonlar belirlenmiştir. Bulgular: Psoriazis hastalarında Firmucites/Bacteroidetes oranının sağlıklı kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu saptandı (Psoriazis hastalarında; 4,91, sağlıklı gönüllülerde;1,85). Psoriazis hastalarında kontrol grubuna göre Lachnospiraceae, Peptostreptococcaceae, Bacteroidaceae, Prevotellaceae aile, Prevotella, Megasphera, Blautia, Dorea, Lachnoclostridium, Fusicatenibacter, Terrisporobacter ve Bacteroides cins, Prevotella copri ve Faecalibacterium prausnitzii, Bacteroides plebeius türü bakterin anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p<0.05 ve LDA skoru>2). Christensenellaceae, Ruminococcaceae, Victivallaceae, Oxalobacteriaceae, Porphyromonadoceae aile, Ruminococcus, Oxalobacter, Victivallis, Alistipes ve Odoribacter cins üyesi bakterilerin ise istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu saptandı (p<0.05 ve LDA skoru>2). Alfa çeşitlilik analizinde, psoriazis hastalarında kontrol grubuna oranla azalmış mikrobiyom çeşitliliği saptanmıştır (PD ve Chao1 indekslerine göre). Beta çeşitlilikte ise Bray-Curtis analizleri sonucunda iki grupta tespit edilen tür içeriğinin birbirlerinden farklılaştığı saptandı (Amplikon sekans varyantına göre PC1: % 15.82). Cins düzeyine göre PC1: %40.31) Sonuç: Sekans analizi sonuçlarına göre; psoriazis hastalarında filogenetik çeşitliliğin azalmış olduğu görüldü. Psoriazis ile bağırsak disbiyozisi arasında ilişki olduğu saptanmış olup, psoriazis patogenezinde disbiyozis önemli bir etken olarak değerlendirilebilir ve tedavide prebiyotik veya probiyotikler seçenekler arasına eklenebilir. Literatürde bu konuyu irdeleyen az sayıda çalışma olduğu için daha fazla sayıda hastaların incelendiği daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: psoriazis, mikrobiyota, 16s rRNA, disbiyozis, mikrobiyom
Akne şiddetinin uyku kalitesi ve depresyon ile ilişkisi
GİRİŞ ve AMAÇ: Akne vulgaris, hastalarda çeşitli psikiyatrik problemlere yol açmakta, hastaların uyku düzeni ve kalitesini değiştirmektedir. Genelde yaşamı tehdit edici olmayan deri hastalıkları, önemli psikososyal rahatsızlıklara yol açarak hastalarda, uyku bozukluğuna, yorgunluğa, sosyal izolasyona, emosyonel/seksüel zorluklar yaşanmasına yol açmakta ve kişilerin yaşam kalitesini bozabilmektedir. Bu hastalıklarda mevcut fiziksel ve psikososyal bozukluklarla mücadele etmek, yaşam kalitesini artırmak ve daha iyi tedavi yanıtı almak açısından önemlidir. Literatürde aknenin uyku üzerine etkili ya da etkisiz olduğunu gösteren çok az çalışma mevcuttur. Bu çalışmanın amacı, şiddetli aknenin uyku kalitesi, depresyon ve kişinin yaşam kalitesi üzerindeki etkisini değerlendirmektir. YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dermatoloji Kliniğine başvuran 18 yaş üzerindeki 219 hasta ile kesitsel tipte tanımlayıcı araştırma yapıldı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, medeni durumu, eğitim durumu, çalışma durumu, deri hastalıkları, eşlik eden sistemik hastalıkları, kullandıkları ilaçlar, sigara ve alkol kullanım durumlarını sorgulayan sosyodemografik veri formu, uyku kalitesini, depresyon derecesi ve yaşam kalitesini ölçmek amacıyla Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi, Beck Depresyon Ölçeği, Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi dolduruldu. Hastaların akne şiddeti Global Akne Derecelendirme Sistemi ile belirlendi. BULGULAR: Hastaların global akne skorları ile dermatolojik yaşam kalitesi skoru, Pittsburgh uyku kalitesi ve Beck depresyon skoru ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (sırasıyla p= 0,416, 0,684, 0,929). Erkeklerde akne şiddeti kadınlardan daha yüksek saptanmıştır (p=0,013). Kadın hastalarda orta ve şiddetli depresyon görülme sıklığı erkeklerden daha yüksek saptanmıştır (p=0,018). SONUÇ: Akne şiddeti ile uyku kalitesi, depresyon ve yaşam kalitesi ilişkilendirilememiştir. Bu konuda daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.
Psoriasis hastalarında mikrovasküler patolojilerin kapilleroskopiyle araştırılması
Psoriasis, patogenezinde keratinosit hiperproliferasyonu, immün aracılı inflamasyon, anjiyogenezde disregülasyonun rol oynadığı kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Psoriasis hastalarında kronik sistemik inflamasyonun büyük damar aterosklerozuyla birlikte mikrovasküler değişiklikleri de indükleyebileceği düşünülmektedir. Kapilleroskopiyle tırnak yatağı mikrovasküler değişikliklerin incelendiği çalışmalar azdır. Önceki çalışmaların verileri sınırlıdır ve psoriasis komorbiditeleri ile ilişkisi araştırılmamıştır. Bu çalışmada amacımız psoriasis hastalarının kapiller paternlerini sistematik olarak araştırmak ve gözlenen paternleri hastalık özellikleri, hastalık aktivitesi/süresi, tırnak tutulumu, psoriatik artrit ve olası psoriasis komorbiditeleri ile ilişkisini araştırmaktır. Çalışmamıza psoriasis grubuna 67 kişi ve kontrol grubuna inflamatuvar hastalığı bulunmayan 68 kişi dahil edildi. Hasta ve kontrol grubunun demografik verileri incelendi. Başparmak dışındaki el parmaklarının her birinden Dino-lite Edge dijital videokapilleroskopla x200 büyütme ile 8 görüntü alındı. Kapiller yoğunluk, kapiller yoğunluk skoru, kapiller dağılım, kapiller morfoloji, kapiller patern, mikrohemoraji, avasküler alan, neovaskülarizasyon, minör morfolojik değişiklikler (tortiyoze, çaprazlaşan, elonge) ve majör morfolojik değişiklikler (çalı, meandering, dallanmış, dev kapiller) değerlendirildi. Her bir parmak tırnak kıvrımında kapiller dizilimin distal sırasında bulunan 1 mm'lik alandaki kapiller sayılıp aritmetik ortalaması alınarak kapiller yoğunluk hesaplandı. Kapiller yoğunluk puanı, değerlendirmeye alınan her parmak için izlenen kapiller yoğunluğa göre (0 puan= >9 kapil/mm, 1 puan= 7-9 kapil/mm, 2 puan= 4-6 kapil/mm, 3 puan= <4 kapil/mm) şeklinde puanlandırıldı ve aritmetik ortalaması alınarak hesaplandı. Hastalık süresi, şiddeti, tutulumu ve psoriasis komorbiditelerinin kapilleroskopi bulguları üzerindeki etkisi incelendi. Çalışmaya psoriasis tanılı 32 kadın, 35 erkek, kontrol grubuna 35 kadın, 33 erkek olmak üzere 135 kişi dahil edildi. Hasta grubu yaş ortalamasının 43,15±13,95 yıl, kontrol grubu yaş ortalamasının ise 41,81±12,49 yıl idi. Hasta ve kontrol grubu arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı fark saptanmadı. Psoriasis hastalarının 13'ünde psoriatik artrit, 28'inde tırnak tutulumu vardı. Ortalama tırnak yatağı kapiller yoğunluk psoriasis hastalarında 8,06±0,95, psoriatik artrit olanlarda 7,85±0,86, tırnak tutulumu olanlarda 8,095±0,99 ve kontrol grubunda 9,65±1,00 saptanmış olup üç grupta da kontrol grubuna göre azalmış kapiller yoğunluk tespit edildi (p<0,05). Avasküler alanlar, neovaskülarizasyon ve mikrohemoraji istatistiksel olarak psoriasis hastalarında daha yüksek oranda saptandı (p<0,05). Psoriasis hastalarının %17,6'sında normal kapilleroskopik patern, %82,4'ünde nonspesifik kapilleroskoopik patern saptandı. Skleroderma paterni hiçbir hastada tespit edilmedi. Minör (tortiyoz, çaprazlaşan, elonge, dilate kapiller) ve majör (meandering, çalı, dallanmış kapiller) morfolojik değişiklikler psoriasis grubunda daha yüksek oranda saptandı (p<0,05). Hastalık şiddeti ve süresi ile kapilleroskopik değişiklikler arasında ilişki saptanmadı. Psoriasis komorbiditeleri ve kapilleroskopik bulgular arasındaki ilişki incelendiğinde diyabet hastalarında artmış dilate kapiller, hipertansiyon hastalarında artmış elonge kapiller saptanırken metabolik sendrom ile kapilleroskopik bulgular arasında ilişki saptanmadı (p>0,05). Sonuç olarak, psoriasis hastaları kontrol grubuyla karşılaştırıldığında kapiller yoğunlukta azalmayla beraber artmış kapiller düzensizlik, avasküler alanlar, neoanjiyogenez, mikrohemoraji, dilate kapiller, çalı kapiller, dallanmış kapiller ve meandering kapillerin meydana gelmesi psoriasisde artmış mikrovasküler hasara işaret etmektedir. Psoriasisli hastaların tırnak yatağı kapiller bulgularını değerlendirmek, hastalık aktivitesi, süresi ve psoriasis komorbiditeleri ile ilişkisini incelemek için geniş çaplı prospektif kohort çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Psoriasis, Kapilleroskopi, Anjiyogenez, Mikrovasküler hasar
Hidradenitis süpürativa hastalarında zonulin düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada hidradenitis süpürativa (HS) hastalarında serum zonulin düzeylerinin sağlıklı gönüllülerle karşılaştırılması ve zonulin düzeyleri ile hastalık şiddeti, inflamatuvar belirteçler ve metabolik parametreler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Tek merkezli, gözlemsel vaka-kontrol tasarımındaki araştırmaya, 18–65 yaş aralığında 35 HS hastası ve 35 sağlıklı gönüllü dâhil edildi. Hastaların klinik verileri (Hurley evresi), tüm katılımcılarda ise vücut kitle indeksi (VKİ), sigara ve alkol kullanımı kaydedildi. İnflamatuvar durumun değerlendirilmesinde C-reaktif protein (CRP), nötrofil/lenfosit oranı (NLR), trombosit/lenfosit oranı (PLR) ve sistemik inflamasyon indeksi (SII) hesaplandı. Katılımcılardan elde edilen serum örnekleri −80 °C'de saklanmış ve enzim bağlantılı immünosorbent analiz (ELISA) yöntemiyle zonulin düzeyleri ölçüldü. İstatistiksel analizde parametrik veya nonparametrik testler kullanıldı. Çok gruplu karşılaştırmalarda Kruskal–Wallis testi uygulandı. Bulgular: HS grubunda CRP ve nötrofil düzeyleri kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak yüksek tespit edildi (p<0,05). Trombosit, NLR, PLR ve SII açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Serum zonulin düzeyleri HS ve kontrol grupları arasında anlamlı farklılık göstermedi ve Hurley evrelerine göre dağılımın benzer olduğu tespit edildi (p=0,123). Buna karşın VKİ kategorileri arasında anlamlı farklılık saptandı, özellikle kilolu katılımcıların zonulin düzeylerinin belirgin şekilde yüksek olduğu tespit edildi (p=0,030). Sonuç: Serum zonulin düzeyleri hidradenitis süpürativa varlığını veya hastalık şiddetini tek başına yansıtmamaktadır. Ancak zonulin ile VKİ arasındaki anlamlı ilişki, bağırsak bariyer bütünlüğü ile metabolik süreçler arasındaki etkileşimi desteklemektedir. Bu bulgu, HS'nin bütüncül tedavi yaklaşımında obezite yönetiminin dikkate alınması gerektiğini düşündürmektedir. Bulguların desteklenmesi için daha geniş örneklemli, çok merkezli ve mikrobiyota ile diyet gibi geçirgenliği etkileyen faktörleri içeren ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Bağırsak geçirgenliği, C-reaktif protein, Hidradenitis süpürativa, Obezite, Sigara içimi, Vücut kitle indeksi, Zonulin
Kronik ürtiker hastalarında nötrofil lenfosit oranının rolü
GİRİŞ VE AMAÇ: Ürtiker, eritemli, kaşıntılı, değişik büyüklüklerde papül ve plaklarla karakterize, geçici kutanöz vasküler bir reaksiyondur. Çalışmamızda kronik ürtiker ile NLO arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca NLO 'nın hastalık şiddeti ile ilişkisi ÜAS7 üzerinden incelenmiştir. MATERYAL VE METOT: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğine başvuran KSÜ hastalarından; anamnez, sorgulama anketi, konsultasyonlar ve kan tetkikleri sonucu etyolojik bir ajan tespit edilemeyen 100 hasta çalışmaya alındı. Kontrol grubuna hiç ürtiker atağı geçirmemiş, sistemik bir hastalığı olmayan ve herhangi bir ilaç kullanmayan, yaş ve cinsiyet olarak KSÜ grubu ile homojen, 50 sağlıklı birey alındı. Hasta ve kontrol grubunda hemogram ve CRP değerleri kayıt edildi. Hasta grubunun ÜAS7 skorları hesaplandı. Tüm istatistikler SPSS programının 15 sürümü kullanılarak yapıldı. BULGULAR: Hasta ve kontrol grubu NLO açısından karşılaştırılmış olup NLO hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. Hasta grubunda NLO ile Ürtiker aktivite skoru(ÜAS7) karşılaştırılmış ve anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. Hasta ve kontrol grubunun diğer hemogram parametreleri ve CRP açısından karşılaştırılması sonucu RDW, PDW, MPV ve CRP hasta grubunda anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. ÜAS7 3 ve altı ile 3 üstü olmak üzere iki gruba ayrılarak hasta grubunda NLO dahil hemogram parametreleri ve CRP açısından karşılaştırıldığında sadece CRP parametresinde iki grup arasında fark saptanmış olup 3 üstü skora sahip grupta CRP düzeyi daha yüksek bulunmuştur. SONUÇ: Bu çalışmada kronik ürtikerli hastalarda NLO ve diğer hemogram parametreleri hasta ve kontrol grubunda karşılaştırılmış ve hasta grubunda ÜAS7 ile ilişki araştırılmıştır. Daha önce bu konuda çalışma bulunmamakta olup çalışmamız literatürde ilk özelliği taşımaktadır. Çalışmamızın neticesinde kronik ürtiker hastalarında anlamlı NLO yüksekliği saptadık. Gelecekte yapılacak çalışmalarda NLO düzeyindeki değişiklik ile tedaviye yanıt arasındaki ilişki araştırılabilir. Anahtar Kelimeler: Ürtiker, nötrofil lenfosit oranı, hemogram parametreleri, ürtiker aktivite skoru.
Diyabetes mellitus hastalarında deri bulgularının beden kitle indeksi ve D vitamini düzeyleri ile ilişkisi
Diyabetes mellitus en sık görülen endokrinolojik hastalıktır. Deri diyabetin hem akut metabolik bozuklukları hem de kronik dejeneratif komplikasyonlarından etkilenir. Deri bulguları diyabetin ilk belirtisi olabileceği gibi, diyabet tanısından yıllar sonra da gözlenebilir. Ayrıca diyabet hastalarında deri bulgularını etkileyen başka faktörler de olabilir. Biz de bu çalışma ile bölgemizdeki diyabet hastalarında gözlenen deri bulgularını saptamayı ve bu bulguların yaş, cinsiyet, diyabet tipi, diyabet süresi, vaskülopati, beden kitle indeksi, D vitamini ve HbA1c gibi faktörler ile ilişkisini saptamayı amaçladık. Çalışmamız Endokrinoloji Polikliniği ve/veya İç Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran, 20 tip 1, 582 tip 2 diyabetes mellitus tanısı ile takipli olmak üzere toplam 602 hasta ile yapılmıştır. Hastaların ayrıntılı dermatolojik muayeneleri yapılarak saptanan bulgular ve hastalıklar yaş, cinsiyet, diyabet tipi, diyabet süresi, vaskülopati, beden kitle indeksi, HbA1c ve D vitamini düzeyi ile karşılaştırılmıştır. Tip 2 diyabet hastalarında en sık saptadığımız bulgular yüzeyel mantar enfeksiyonları (% 84), akrokordon (% 59,1), senil anjiyom (% 52,1), kserozis (% 49) ve seboreik keratoz (% 32,1) iken tip 1 diyabet hastalarında en sık saptadığımız bulgular yüzeyel mantar enfeksiyonları (% 60), bakteriyel deri enfeksiyonları (% 45), akrokordon (% 25) ve kserozis (% 25) idi. Deri bulgularından sadece seboreik keratoz ile D vitamini düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p=0.004). Obezite ile kandida enfeksiyonları (p=0.017), akrokordon (p=0.007), akantozis nigrikans (p<0.001), plantar hiperkeratoz (p=0.046) ve psoriazis (p=0.001) arasında; HbA1c düzeyi ile kandida enfeksiyonları (p=0.043), diyabetik dermopati (p<0.001), diyabetik ayak (p=0.001) arasında; vaskülopati ile yüzeyel mantar enfeksiyonları (p=0.005), diyabetik dermopati (p<0.001), diyabetik ayak (p<0.001) ve palmar eritem (p=0.004) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı. Sonuç olarak diyabet hastalarında hastalığa özgü birçok deri bulgusu görülebilir ve deri bulgularının HbA1c, vaskülopati, obezite ve D vitamini gibi faktörler ile de ilişkisi olabileceği bilinmelidir. Çalışmamız diyabet hastalarında deri bulgularının D vitamini ile ilişkisinin incelendiği ilk çalışmadır. Çalışmamızda D vitamini ile sadece seboreik keratoz arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. D vitaminin deri bulguları ile ilişkisini açığa kavuşturmak için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Diyabet, Deri Bulguları, Diyabetik Dermopati, Obezite, D Vitamini
Atopik dermatit'te nötrofil lenfosit oranı ve inflamatuar parametrelerinin rolü
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada atopik dermatit ile nötrofil lenfosit oranı gibi inflamatuar parametreler arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca bu parametrelerin hasta grubunda yaş gupları arasında ve hastalık şiddeti ile ilişkisi incelenmiştir. GEREÇ VE YÖNTEM: T.C. Sağlık Bakanlığı Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğine başvuran atopik dermatit hastalarından; 1 ay-18 yaş aralığındaki enfeksiyon veya sistemik hastalığın eşlik etmediği 100 hasta çalışmaya alındı. Kontrol grubuna atopi öyküsü ve sistemik bir hastalığı olmayan ve herhangi bir ilaç kullanmayan, yaş ve cinsiyet olarak atopik dermatit grubu ile homojen, 100 sağlıklı birey alındı. Çalışma ve kontrol grubunda hemogram değerleri ve çalışma grubunda total IgE değerleri kayıt edildi. Hasta grubunun Severity Scoring of Atopic Dermatitis (SCORAD) indeksi hesaplandı. Tüm istatistikler SPSS programının 20,0 sürümü kullanılarak yapıldı. BULGULAR: Hasta ve kontrol grubu Nötrofil/Lenfosit oranı, Eosinofil/Lenfosit oranı, Eozinofil/Nötrofil oranı, Platelet/Lenfosit oranı, RDW, Eozinofil ve Eozinofil yüzdesi açısından karşılaştırılmış olup Nötrofil/Lenfosit oranı, Eosinofil/Lenfosit oranı, Eozinofil sayısı hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. Ancak Eozinofil/Nötrofil oranı, Platelet/Lenfosit oranı, RDW ve Eozinofil yüzdesi açısından yapılan karşılaştırmada istatistiki anlam oluşmamıştır. Ayrıca hasta grubunda Nötrofil/Lenfosit oranı ile SCORAD indeksi karşılaştırılmış ve anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. SCORAD evreleri ve yaş grupları inflamatuar parametreler ve total Ig E açısından karşılaştırıldığında istatistiki anlamlı korelasyon izlenmedi. Ancak adolesan hasta grubundaki SCORAD skorlarının infant ve çocukluk dönem hastalarından istatistiki anlamlı fark oluşturacak düzeyde yüksek olduğu tespit edildi. SONUÇ: Literatürde daha önce bu konuda çalışma bulunmamakta olup çalışmamız inflamatuar parametreler ile atopik dermatit ilişkisini inceleyen ilk çalışma olma özelliği taşımaktadır. Atopik dermatit hastalarında anlamlı Nötrofil/Lenfosit oranı, Eozinofil/Lenfosit oranı, Eozinofil sayısının yüksekliği saptadık. Bundan sonra yapılacak çalışmalarda Nötrofil/Lenfosit oranı düzeyindeki değişiklik ile tedaviye yanıt arasındaki ilişkinin araştırılabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Atopik dermatit, nötrofil lenfosit oranı, hemogram parametreleri, atopik dermatit ağırlık ölçeği.
İnflamatuvar barsak hastalarında mukokutanöz bulguların paterji pozitifliği ve hastalık şiddeti ile ilişkisi
İnflamatuvar barsak hastalıkları (İBH), gastrointestinal sistemi (GİS) farklı lokalizasyonlarda atake edebilen, relaps ve remisyonlarla seyreden, intestinal semptomlarından sorumlu lokal inflamasyon ve ekstraintestinal manifestasyonlardan (EIM) sorumlu sistemik inflamasyon ile karakterize kronik seyirli hastalıklardır. Sistemik inflamasyon sonucu hemen her organ sistemi ile ilgili EİM görülebilir; eklem, deri, göz ve hepatobiliyer manifestasyonlar başlıca tutulumlardır. Bu manifestasyonların bir kısmı aktif barsak hastalığı ile ilişkilendirilir. İBH hastalarının yaklaşık olarak üçte birinde tanı esnasında, öncesinde veya yıllar sonrasında deri manifestasyonları bulunabilmektedir. Paterji testi primer olarak Behçet hastalığı (BH)'nın tanısında kullanılan, hastalığın aktivasyon dönemiyle bağlantılı olduğu düşünülen, derinin minör travmalara karşı oluşturduğu hiperreaktivite fenomenidir. BH ve İBH arasında ortak bazı klinik bulgular olması sebebiyle İBH hastalarında da paterji testi pozitifliği beklenebilir. Biz de bu çalışma ile bölgemizdeki İBH hastalarında gözlenen mukokutanöz bulguları saptamayı ve bu bulguların yaş, cinsiyet, İBH tipi, şiddeti ve paterji testi gibi faktörler ile ilişkisini saptamayı amaçladık. Çalışmamız Gastroenteroloji Polikliniği'ne başvuran, 101 ÜK, 47 CH tanısı ile takipli toplam 148 hasta ile yapılmıştır. Hastaların ayrıntılı dermatolojik muayeneleri yapılarak saptanan İBH ilişkili olan ve olmayan tüm mukokutanöz bulgular ve hastalıklar yaş, cinsiyet, İBH tipi, hastalık şiddeti, paterji testi ile karşılaştırılmıştır. Ek olarak hastaların artiküler ve oküler bulguları da hastalık şiddeti ve paterji testi ile karşılaştırılmıştır. İBH ile ilişkili reaktif mukokutanöz bulgulardan sadece aftöz stomatit saptadık ve hastalık şiddeti ile aftöz stomatit arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulduk (ÜK; p=0.048, CH; p=0.008). Spesifik mukokutanöz bulgulardan sadece anal fissür ve perianal fistül bulguları tespit ettik ve CH hastalarında ÜK hastalarına oranla daha yüksek sıklıkta saptadık. Tedaviye sekonder gelişen komplikasyonlar incelendiğinde CH hastalarının %5'inde anti-TNF kullanımına bağlı psoriazis, ÜK hastalarının ise %4.3'ünde kortikosteroid kullanımına bağlı akne gözlendi. ÜK hastalarında görülen tedaviye sekonder komplikasyonlar hastalık şiddeti bakımından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı bulundu (p=0.004). Hastalık şiddeti ve paterji pozitifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi. (p<0.001). Paterji pozitifliği istatistiksel olarak erkek hastalarda kadın hastalara göre daha yüksekti.(p=0.034). Paterji pozitifliği ile uveit bulgusu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi (p=0.042) İBH hastalarında tedaviye sekonder gelişen komplikasyonlar ile paterji testi pozitifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu (p=0.001) . ÜK hastalarında folikülit ve akrokordon bulgusu ile hastalık şiddeti arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi. (p=0.048). Paterji pozitifliği olan hastaların %46.2'sinde akrokordon, %46.2 sinde seboreik keratoz bulgusu saptanmıştır ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.018, p=0.037). Sonuç olarak İBH'da hastalıkla ilişkili birçok mukokutanöz bulgu görülebilir ve bu bulguların hastalık şiddeti ve paterji testi gibi faktörler ile de ilişkisi olabileceği bilinmelidir. Çalışmamız İBH hastalarında mukokutanöz bulguların hastalık şiddeti ve paterji testi ile ilişkisinin incelendiği bu bölgede ilk Türkiye'de yapılmış olan ikinci çalışmadır. Ancak mukokutanöz manifestasyonların İBH şiddeti ve paterji pozitifliği ile arasındaki ilişkiyi net olarak ortaya koyabilmek için yeni tanılı ve immünsupresif tedavi başlanmamış daha büyük hasta gruplarıyla yapılan çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: İnflamatuvar barsak hastalıkları, Ülseratif kolit, Crohn hastalığı, hastalık şiddeti, mukokutanöz bulgular, paterji testi
Sistemik isotretinoin kullanan akne vulgaris hastalarında subklinik aterosklerozun değerlendirilmesi
Akne vulgaris, pilosebase ünitenin kronik, inflamatuar bir hastalığıdır. Genellikle 11-30 yaş arasındaki bireylerde %85'e varan bir sıklıkta ortaya çıkmaktadır. Aktif bir retinoik asit derivesi olan isotretinoin, akne tedavisinde en etkili ve remisyon süresi uzun olan ilaçtır. Şiddetli aknede, diğer tedavilere dirençli orta şiddetli aknede ve skar bırakma potansiyeli olan aknede sıklıkla kullanılır. Koroner arter hastalıkları dünyada mortalite ve morbiditenin başlıca nedenleri arasında yer almaktadır ve ateroskleroz koroner arter hastalıklarının temelini oluşturmaktadır. İsotretinoin ile yapılan çalışmalarda trigliserid, total kolesterol ve düşük dansiteli lipoprotein düzeyinde artış ve yüksek dansiteli lipoprotein düzeyinde azalma yaptığı gösterilmiş ve dolaylı olarak ateroskleroza neden olabileceği vurgulanmıştır. Fakat; literatürde uzun süreli isotretinoin kullanımı ve ateroskleroz riski ile ilgili yapılmış az sayıda çalışma mevcuttur. Bu çalışamada; dermatoloji kliniklerinde orta ve şiddetli akne vulgaris tedavisinde sık kullanılan sistemik isotretinoinin, subklinik ateroskleroz üzerine olan etkisini, subklinik ateroskleroz varlığını gösteren sensitif değere sahip parametrelerle belirlemeyi amaçladık. Çalışmamız altı ay boyunca isotretinoin kullanan 63 akne vulgaris hastası ile yapıldı. Hastaların tedavi başlangıcında ve tedavi sonunda glukoz, insülin, lipid profili, lektin benzeri okside düşük dansiteli lipoprotein reseptör-1, yüksek duyarlıklı C-reaktif protein ve okside düşük dansiteli lipoprotein değerleri karşılaştırıldı. Hastaların %84.1'i (n=53) kadın, %15.9'u (n=10) erkek idi. Düşük dansiteli lipoprotein, çok düşük dansiteli lipoprotein, lektin benzeri okside düşük dansiteli lipoprotein reseptör-1, trigliserid, total kolesterol ve aspartat aminotransferaz düzeylerinin arttığı ve bu artışın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p<0.001). Okside düşük dansiteli lipoprotein düzeyinin arttığı ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edildi (p=0.040). Yüksek duyarlıklı C-reaktif protein seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı saptandı (p=0.458). Hem erkeklerde hem de kadınlarda lektin benzeri okside düşük dansiteli lipoprotein reseptör-1 düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış olduğu tespit edildi (p<0.001). Tedavi öncesinde, kadınlara göre erkeklerde lektin benzeri okside düşük dansiteli lipoprotein reseptör-1 düzeyinin daha yüksek olduğu ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edildi (p=0.028). Tedavi sonrasında, kadınlara göre erkeklerde lektin benzeri okside düşük dansiteli lipoprotein reseptör-1 düzeyinin daha yüksek olduğu ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p<0.001). Bel çevresi ölçüleri ile LOX-1 değerlerindeki artışın pozitif yönde ilişkili olduğu tespit edildi (r=0.274, p=0.030). Bel çevresi için cut-off değerinin 69.25 cm olduğu tepit edildi. Sonuç olarak çalışmamızda elde ettiğimiz veriler, isotretinoinin subklinik ateroskleroza yol açtığını düşündürmektedir. Subklinik ateroskleroz riskinin erkeklerde kadınlara göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Bel çevresi arttıkça ateroskleroz riskinde artış olduğu saptanmıştır. Çalışmamızdaki denek sayısı az da olsa; verilerimizden yola çıkarak, kardiyovasküler risk faktörleri olan kişilerde ve bel çevresi geniş olan kişilerde isotretinoin kullanımı sırasında ateroskleroz riski açısından dikkatli olunması gerektiğini belirtebiliriz.
Kutanöz melanom tanılı hastalarda sosyodemografik ve klinik özelliklerin hastalık algısı ve güneşten korunma davranışları üzerindeki etkisi
Giriş ve Amaç: Melanom, melanositik hücrelerden köken alan ve sıklıkla deride olmak üzere, mukoza, göz ve meninkslerde de yerleşim gösterebilen malign bir tümördür. Son yıllarda özellikle beyaz ırkta olmak üzere, tüm dünyada insidansı giderek artış göstermiştir ve ciddi bir toplumsal sağlık sorunu olarak kabul edilmektedir. Şimdiye kadar tanımlananlar arasında mutajenik rolü kanıtlanmış en önemli risk faktörü ultraviyole radyasyondur(UVR). Melanomdan korunma, melanomun tedavisi ve nükslerin önlenmesinde temel adım UV maruziyetini azaltmaktır ve bu da kişilerin güneşten korunma davranışları geliştirmesini içerir. Hastaların bireysel olarak hastalığına ilişkin algıları ve değerlendirmeleri de yaşam kalitesini ve tedaviye uyumunu belirlemektedir. Bu tez çalışmasının amacı, kutanöz melanom tanılı hastaların klinik ve sosyodemografik özelliklerinin hastalık algısına ve güneşten korunma davranışlarına etkisini değerlendirmek ve normal popülasyonla karşılaştırmaktır. Metot: 1 Temmuz 2021 ile 30 Temmuz 2022 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, 18 yaş ve üzerinde kutanöz melanom tanısı almış 35 hasta ve yaş ve cinsiyet yönünden melanom hastaları ile benzer özelliklere sahip, güneşten korunma alışkanlığını değiştirebilecek melanom ve melanom dışı deri kanseri veya fotosensitif bir hastalığı bulunmayan 70 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Hasta ve kontrol grubunu oluşturan kişilere çalışma hakkında sözel olarak ayrıntılı bilgi verilip, yazılı olarak asgari bilgilendirilmiş gönüllü olur formu imzalatıldı. Hasta ve kontrol grubunun belirlenmesinden sonra fiziksel ve sosyodemografik veriler, öz ve soygeçmiş bilgisini içeren olgu rapor formu yüz yüze dolduruldu. Yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, meslek, gelir durumu, medeni hali, yaşadığı yer, çalışma ortamı gibi sosyodemografik verileri; boy, kilo, bel çevresi, efelid (çil) varlığı, saç ve göz rengi, melanositik nevüs varlığı (sayısı ve boyutu) gibi fiziksel özellikleri; kronik hastalık varlığı, düzenli ilaç kullanımı, malignite öyküsü, melanom dışı deri kanseri öyküsü, alkol, sigara ve kahve tüketimi gibi özgeçmiş verileri; ailede malign melanom ve deri dışı malignite öyküsü gibi soygeçmiş ile ilgili verileri kaydedildi. Etiyolojide rol oynayabilecek faktörler (dispastik nevüs varlığı, kseroderma pigmentozum gibi hastalıkların varlığı, fototerapi öyküsü, immunsupresyon durumu, güneş yanığı öyküsü gibi) hem hasta hem de kontrol grubunda sorgulanırken, hasta grubunda malign melanom ilk tanı yaşı, lezyon bölgesi, histopatolojik alt tipi, breslow kalınlığı, eşlik eden mutasyonlar, evre, histopatolojik olarak melanom ile sonuçlanmış nevüs sayısı ve alınan tedaviler not edildi. Fitzpatrick sınıflandırmasına göre değerlendirilip, kişilerin deri tipleri 1-6 arasında skorlandı. Kutanöz melanom tanılı hastalarda güneş maruziyeti ve güneş yanığı öyküsüne ilişkin sorular melanom tanısı almadan önceki dönem; güneşe maruz kalma alışkanlıkları ve güneşten korunma tutumları ise melanom tanısı aldıktan sonraki döneme istinaden sorgulanıp; sağlıklı kontrol grubunda kesitsel olarak değerlendirildi. 'Yarar algısı' ve 'zarar algısı' boyutlarından oluşan Karar Alma Ölçeği (KAÖ) kullanılarak, kişilerin güneşten korunma konusundaki kararlılığı değerlendirildi. Hastalık Algısı Ölçeği'nin (HAÖ) 'hastalık hakkındaki görüşleri' ve 'hastalık nedenleri' boyutları kullanılarak, kişilerin hastalığına ilişkin yorumu, algısı ve değerlendirmeleri araştırılarak hastalık algısı değerlendirildi. Çalışma kapsamında toplanan verilerin analizi IBM SPSS 25.0 versiyonu kullanılarak yapıldı. Sonuçlar %95 güven aralığında değerlendirilip, p<0,05 değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen kutanöz melanom tanılı hastaların yaş ortalaması 49,14±11,52 iken, melanom ilk tanı yaşı ortalaması 44,14±12,61 (min 19 max 66) idi. %54,3 oranıyla hafif erkek predominansı mevcuttu. Hastaların yarısından fazlasının (%51,4) eğitim düzeyi yüksek olup üniversiteydi. %22,9'u mutlak kapalı, %71,4'ü de kapalı ağırlıklı açık+kapalı çalışma ortamında bulunuyordu. Hastaların %85,7'si kentsel yerleşik hayattaydı. Kutanöz melanom tanılı hastaların %71,4'ü açık DT (tip 1-3)'ye sahipti. Kontrol grubuna kıyasla, hasta grubunda açık saç (kızıl/sarı/açık kahverengi) ve açık göz rengi (yeşil/mavi/ela) oranı anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,023, p=0,001). Edinsel melanositik nevüs sayısı, hasta grubunun %51,4'ünde 25 ve üzerindeydi. Olguların yaklaşık yarısında (%45,7) displastik nevüs öyküsü mevcuttu (p=0,001). Sigara kullanımı ise hasta grubuna kıyasla sağlıklı kontrol grubunda anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,033). Hasta grubunda malign melanom aile öyküsü istatistiksel olarak anlamlı şekilde fazlaydı (p=0,015). Çalışmaya dahil edilen kutanöz melanom tanılı hastaların %37,1'inde aralıklı güneş maruziyeti ve %54,3'ünde de mesleki güneş maruziyeti mevcuttu. Hafta içi beş gün ve üzeri güneşe maruziyet öyküsü, hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti (p=0,027). Hastaların %77,1'inde geçmişte güneş yanığı öyküsü mevcut olup, bunların %44,4'ünün büllü güneş yanığı olduğu ve yine bu hastaların %70,4'ünde ilk güneş yanıklarının çocukluk ve adölesan dönemde meydana geldiği görüldü. Kontrol grubu da dahil çalışmaya katılan herkes (%100) yaşamı boyunca en az bir kez hafif dereceli güneş yanığı yaşadığını ifade ederken, altıdan daha fazla hafif güneş yanığı olan kişilerin, istatistiksel olarak anlamlı şekilde, hasta grubunda daha fazla olduğu görüldü (p=0,046). Hayatının bir döneminde ağrılı güneş yanığı yaşadığını belirten 17 hasta (%48,6) vardı ve bu hastaların da 11'i (%64,7) 0-19 yaşları arasındayken ağrılı güneş yanığı yaşadığını ifade etti. Hasta ve sağlıklı kontrol grubunun benzer oranlarda (sırayla %90,4 ve %85,7) 'nadiren' ve 'hiçbir zaman' yaz mevsiminde bronzlaşma amaçlı güneşlendiği görüldü. 'Asla' güneşlenme amacıyla tatile çıkmama, hasta grubunda kontrol grubuna göre daha yüksekti (sırayla %62,9 ve %22,9) ve haziran-ağustos ayları, 11:00-15:00 saatleri arasında 30 dakikadan kısa süreli güneş maruziyeti hasta grubunda %74,3 (n=26) iken, kontrol grubunda %34,3 (n=24) olarak saptandı. 'Güneşlenirken güneş kremi kullanımı' ve yoğun güneş ışığına maruz kalındığında 'gölgede oturma', 'vücudu örten kıyafetler', 'koruyucu şapkalar' ve 'güneş gözlüğü' kullanımı gibi fiziksel koruyucu kullanımı açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. Kişilerin güneşten korunma konusundaki kararlılığını göstermek için kullanılan KAÖ, hasta grubunda kutanöz melanom tanısı aldıktan sonraki dönem için değerlendirilmiş olup, yarar algısı ortalama skoru (13,91±3,346) beklenen şekilde zarar algı skorundan (6,66±2,520) daha yüksek bulundu, ancak sağlıklı kontrol grubuyla aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. Güneşten yeterince korunmanın göstergesi olarak kabul edilebilecek, geçen yıl 'hiç' güneş yanığı yaşamama oranlarına bakıldığında, hasta ve sağlıklı kontrol grubu birbirine benzer olarak saptandı (sırayla %82,9 ve %90). Melanom ilk tanı yaşı ile KAÖ yarar boyutu arasında negatif korelasyon tespit edilirken (p=0,035)(Pearson), ilkokul, ortaokul ve lise mezunu olanlara göre üniversite mezunu olanların KAÖ yarar skoru ortalaması anlamlı olarak daha yüksek bulundu. (p=0,003). Yaş ve cinsiyetin güneşten korunma davranışlarına etkisi görülmezken; eğitim düzeyi üniversite olanlarda güneşlenirken 'sık sık' ve 'daima' güneş kremi kullanma oranlarının daha yüksek olduğu; yoğun güneş ışığına maruz kalındığında ise 'sık sık' ve 'daima' vücudu örten giysiler ve güneş gözlüğü kullanma ve gölgede oturma davranışlarının istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek olduğu görüldü (p=0,001, p=0,038, p=0,001, p=0,026). Kentsel veya kırsal bölgede yaşamanın ve medeni durumun güneşten korunma davranışlarına herhangi bir etkisi olmadığı görülürken; 5000 TL ve üzeri geliri olanlarda yoğun güneş ışığına maruz kalındığında 'sık sık' vücudu örten giysiler ve güneş gözlüğü kullanma davranışlarının daha fazla olduğu görüldü. Geçen yıl 3-5 kez ağrılı güneş yanığı da, 5000 TL üzeri geliri olanlarda daha azdı (p=0,005, p=0,007, p=0,036). Evrelerine göre değerlendirildiğinde, Evre 1 kutanöz melanom tanılı hastaların diğerlerine göre daha fazla 'asla' veya 'nadiren' güneşlenme amaçlı tatile çıktığı ve geçen yıl daha fazla (3-5 kez) ağrılı güneş yanığı yaşadığı görüldü (p=0,030, p=0,001). Herhangi bir kronik hastalığın, kseroderma pigmentosum ve vitiligo gibi fotosensitizan deri hastalıkları varlığının, displastik nevüs öyküsünün, melanom dışı deri kanseri öyküsünün ve ailede (özellikle de birinci derece akrabalarında) MM öyküsünün güneşten korunma davranışlarına herhangi bir etkisi olmadığı görüldü. Hastaların çoğu, kutanöz melanomu anlam veremedikleri ve endişe duydukları, kronik, olumsuz ve ciddi sonuçları olan bir hastalık olarak görüyordu. Ancak, tedavi ile bu hastalığı kontrol edebileceklerini düşünüyorlardı. Hastaların çoğu, hastalıklarının daha çok stres ya da endişe, kişinin tutumu (yaşamı hakkında olumsuz düşünmesi), aile problemleri, aşırı çalışma, kişinin duygusal durumu (kendini kötü, gergin, yalnız ve boşlukta hissetmesi) ve kişilik özellikleri gibi psikolojik faktörlerden kaynaklandığını düşünüyordu. Kaza, yaralanma, şans veya kötü talih gibi faktörlerin hastalıkları üzerinde etkisi çok daha azdı. Hastaların yarısına yakını güneş maruziyetini kesinlikle melanom nedeni olarak görüyordu. Diğer değişkenler açısından anlamlı bir fark izlenmezken, geçmişte güneş yanığı öyküsü olan hastaların hastalıklarının olumsuz, ciddi sonuçları olduğuna inandığı ve hastalıklarına anlam veremedikleri saptandı (p=0,005, p=0,021). Hastalığının olumsuz, ciddi sonuçları olduğunu düşünenlerin yoğun güneş ışığına maruz kalındığında 'daima' vücudu örten kıyafetler giydiği (p<0,05) görülürken; yoğun güneş ışığına maruz kalındığında koruyucu şapkaları 'sık sık' kullananların hastalığın tedavi ile kontrol altına alınabileceği inancının yüksek olduğu, tam tersi 'hiçbir zaman' kullanmayanların ise hastalığın tedavi ile kontrol altına alınamayacağı düşüncesine sahip olduğu görüldü (p<0,05). Sonuç: Çalışmamız kutanöz melanom tanılı hastalarda klinik ve sosyodemografik özelliklerin hastalık algısı ve güneşten korunma davranışlarına etkisini, kendi aralarında ve sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırmalı olarak değerlendiren ilk çalışmadır. Çalışma sonuçlarına göre kutanöz melanom tanılı hastalarda klinik ve sosyodemografik özelliklerin hastalık algısı ve güneşten korunma davranışlarını etkilediği; melanom tanısı almış olmanın, güneşten korunma konusunda kişilerde pozitif farkındalık oluşturduğu görülmektedir. Bu hastaların hastalık algılarını olumlu yönde değiştirmek, yaşam kalitelerini artırarak UVR hasarı konusunda farkındalık kazanmalarını sağlarken; güneşten korunma yöntemlerini uygulamak da dahil olmak üzere, tedaviye daha iyi uyum sağlamalarına yardımcı olacaktır. Bu verilerin desteklenmesi için geniş çaplı, çok merkezli ve prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Melanom, hastalık algısı, güneşten korunma davranışı
Pemfigus hastalarının yaşam kalitesi, depresyon, anksiyete ve sosyal fobi görülme sıklığı, uyku kalitesi yönünden kendi aralarında ve normal popülasyon ile karşılaştırılması
Amaç: Pemfigus deri ve mukozalarda vezikül, bül ve erozyo alanları gelişimi ile karakterize, kronik ve ilerleyici seyreden otoimmun bir hastalık grubudur. Pemfigusun hastaların yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilediğini gösteren çalışmalar bildirilmiştir. Ayrıca pemfigus hastalarında depresyon riskinin arttığını belirten çalışmalar olup hastalığın anksiyete, sosyal fobi ve uyku kalitesi üzerine olan etkilerini inceleyen yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı pemfigus hastalarının dermatolojik yaşam kalitesi, depresyon, anksiyete, sosyal fobi varlığı ve uyku kalitesi açısından kendi aralarında ve normal popülasyon ile karşılaştırılmasıdır. Materyal ve metod: Kliniğe başvuran 50 hasta ve 100 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Bireylerin sosyodemografik ve hastalık ile ilgili verileri,DYKÖ, PDAI, ABSIS, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Pittsburgh Uyku Kalitesi Ölçeği, Liebowitz Sosyal Fobi Ölçeği skorları kaydedilmiştir. Sonuçlar SPSS 24 paket programı ile istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Hastaların %76'sını PV, %16'sını PF, %4'ünü pemfigus vegetanslı, %2'sini PE, %2'sini PNP hastaları oluşturmaktadır. Hastaların %54'ünde oral mukoza tutulumu, %32'sinde yüz tutulumu, %8'inde genital mukoza tutulumu mevcuttur. Hastaların ortalama PDAI skoru 23.6±28.2, ABSIS skoru 29.3±34.3 olarak hesaplandı. BDÖ, BAÖ, PUKİ ve LSFÖ-total kaygı ve LSFÖ-total kaçınma skorları hasta grubunda kontrol grubuna göre yüksek tespit edilmiştir(sırasıyla p: <0,001; 0,004; <0,001; 0,001; 0,001). Hastaların PDAI skorları ile DYKÖ, BDÖ, BAÖ, PUKİ, LSFÖ-total kaygı ve LSFÖ-total kaçınma skorları arasında pozitif yönde korelasyon saptanmıştır (sırasıyla r=0,857 p<0.001; r=0,792 p<0.001; r=0,728 p<0.001; r=0,622 p<0.001; r=0,659 p<0.001; r=0,705 p<0.001). Hastaların ABSIS skorları ile DYKÖ, BDÖ, BAÖ, PUKİ, LSFÖ-total kaygı ve LSFÖ-total kaçınma skorları arasında pozitif yönde korelasyon saptanmıştır (sırasıyla r=0,848 p<0.001; r=0,748 p<0.001; r=0,668 p<0.001; r=0,617 p<0.001; r=0,696 p<0.001; r=0,749 p<0.001). Sonuç: Bu çalışmanın sonucunda pemfigus hastalarında sağlıklı kontrol grubuna göre depresyon, anksiyete, uyku kalitesi ve sosyal fobi ölçek skorlarının daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca pemfigus şiddeti arttıkça depresyon, anksiyete, uyku kalitesi ve sosyal fobi ölçek skorlarının arttığı belirlenmiştir. Anahtar kelimeler: Pemfigus, depresyon, aksiyete, yaşam kalitesi, uyku kalitesi, sosyal fobi
Eritematotelanjiektazik rozaseada, topikal brimonidin ve timolol tedavisinin retrospektif değerlendirilmesi
Periyodik olarak şiddetlenebilen, karakteristik paterndeki sentrofasiyal eritem rozaseanın en yaygın majör fenotipi olup eritematotelanjiektatik rozasea (ETR) olarak da bilinir. Ancak bu semptomların başarılı bir şekilde yönetilmesi hala zorluk teşkil etmektedir. Bu çalışmanın amacı, ETR tedavisinde topikal brimonidin tartarat (BT) %0,2 ve timolol maleat (TM) %0.5 göz damlasının etkinliğini ve güvenliğini değerlendirmektir. Bu retrospektif çalışmada Şubat 2023-Ocak 2024 tarihleri arasında bir ay topikal olarak BT ve TM alan 21 ETR hastası çalışmaya dahil edildi. Topikal BT ve TM tedavisi günde bir kez 4-6 damla şeklinde planlandı. Hastaların tedavi öncesinde ve bir ay sonraki takibinde Klinisyen Eritem Ölçeklendirme Skalası (CEA), Hastanın Kendini Değerlendirme Skalası (PSA), Rozasea Yaşam Kalitesi Ölçeği (RosaQoL) değerlendirilmiştir. Hastaların tedavi memnuniyetleri ve görülen yan etkiler değerlendirmeye alınmıştır. BT ve TM kombinasyon tedavisi ile CEA, PSA ve RosaQol skorlarında istatistiksel olarak anlamlı iyileşme elde edilmiştir. CEA ve PSA skorlarında en az bir puan iyileşme sırasıyla %61,9 ve %52,3 olarak bulunmuştur. Sonuç olarak bu çalışmayla BT ve TM'nin kombine tedavisinin rozasea hastalarında etkili ve güvenli bir seçenek olarak tercih edilebileceği görülmektedir.
Atrofik akne skarı tedavisinde fraksiyonel bipolar mikroiğneli radyofrekans+PRP ile fraksiyonel bipolar mikroiğneli radyofrekans+biofiller kombine tedavilerinin etkinliğinin karşılaştırılması: 4 aylık retrospektif çalışma
Akne skarları; akne vulgarisin en sık görülen, hastada ciddi psikososyal morbidite yaratan bir komplikasyonudur. Atrofik skarlar diğer skar tiplerine göre daha sık görülür. Skar tedavisinde belli bir algoritma bulunmamakla birlikte her tedavinin etkisi ve yan etkisi değişkendir. Biofiller (Plazma jel), plateletten zengin plazma (PRP) veya plateletten fakir plazma (PPP)'dan çeşitli yöntemlerle elde edilen, son yıllarda akne skar tedavisinde kullanımı artan otolog bir dolgu maddesidir. PRP'ye göre çeşitli avantajları olduğundan skar tedavisinde daha etkili olabileceği düşünülmektedir. Biz bu çalışmada atrofik akne skarlarında yeni bir tedavi seçeneği olan plazma jeli etkinlik, hasta memnuniyeti ve güvenlik açısından PRP ile karşılaştırmak istedik. Araştırmada 01.09.2023-30.12.2023 tarihleri arasında; Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı, Kozmetoloji Biriminde yüzde akne skarı nedeni ile FBMR+PRP tedavisi ve FBMR+ Plazma jel tedavisi uygulanan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların demografik bilgileri, verilen kozmetik tedavilerin özellikleri, skar derecelendirme skorları ve hasta fotoğrafları hasta dosyası kayıtlarından ve kozmetoloji birimi takip formlarından alındı. FBMR+PRP ve FBMR+Plazma jel tedavisi alan gruplar Goodman kalitatif ve kantitatif skorundaki iyileşme yüzdesi, objektif değerlendirici skoru, hasta memnuniyet skoru, ağrı skoru ve yan etki oluşumu açısından karşılaştırıldığında 2 grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı. Goodman kalitatif ve kantitatif skoru açısından değerlendirildiğinde her 2 grupta başlangıca göre tedavi sonucunda istatistiksel olarak anlamlı iyileşme görüldü. Plazma jel akne skar tedavisinde etkili ve güvenli bir yöntemdir ancak çalışma sonucunda PRP'den hazırlanan plazma jelin PRP'den daha etkili olmadığı görüldü. Bu sonuçlar benzer diğer çalışmaların sonuçlarıyla büyük ölçüde uyumluydu. PPP'den hazırlanan plazma jelin PRP'den hazırlanan plazma jele göre çeşitli avantajları olduğundan akne skar tedavisinde PPP jelin etkisini PRP veya PRP jel ile karşılaştıran daha ileri çalışmalar yapılması önerilir.
Çocukluk çağı mikozis fungoides olgularının klinik özellikleri ve takip verilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Mikozis fungoides (MF) hastalarının az bir bölümünde hastalığa ait bulgular çocukluk döneminde başlar. Bu olguların bir bölümü bu dönemde tanı alırken, bir bölümünde tanı erişkin döneme gecikebilir. Son yıllarda pediatrik MF ile ilgili literatürün genişlemesiyle, hastalığın bu dönemde klinik özellikler açısından bazı farklılıklar gösterebildiği ve daha iyi seyirli olduğuna dair bilgiler artmıştır. Bununla birlikte kontrollü çalışmalar sınırlıdır. Çalışmamızda geniş bir hasta serisinde hastalığın çocukluk döneminde başlamasının MF'nin klinik tiplerinin ortaya çıkmasına, evresine ve hastalık seyrine olan etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı'nda Ocak 2007-Eylül 2021 tarihleri arasında ilk kez MF tanısı konulan veya daha önce aynı klinikte MF tanısı konulup bu tarihlerde kontrole gelen ardışık hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalar lezyonların başlangıç dönemindeki ve tanı sırasındaki yaşlarına göre üç gruba ayrıldı. İlk iki grubu pediatrik dönemde (18 yaş ve öncesi) MF tanısı alan hastalar ve pediatrik dönemde MF'ye ait deri lezyonlarının başladığı şeklinde öyküsü olan ancak erişkin dönemde (19 yaş ve sonrası) tanı alan hastalar oluşturdu. Erişkin dönem başlangıçlı hastalardan oluşan üçüncü grubun verileri kontrol grubu olarak değerlendirildi. Tüm hastaların demografik bilgileri, tanı konulana kadar geçen süre, hastalığın klinik tipleri ve tanı anındaki hastalık evresi kaydedildi. Tüm gruplarda demografik bilgiler ile ilgili sonuçlar ve klinik tiplerin görülme sıklıkları birbirleriyle kıyaslandı. İlk iki grupta en az 3 ay takibi olan olgular genel evre ilerlemesi (tanı sırasındaki evrede herhangi bir ilerleme) yönünden değerlendirildi ve birbiriyle kıyaslandı. Ayrıca tüm gruplar arasında erken ve geç evrede tanı almış hastaların oranları, takip sırasında ileri evreye (evre IIB ve üzerine) progresyon oranları ve tüm hastalık süresi boyunca ileri evreye geçiş gösteren hasta oranları birbiriyle karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 651 hastadan 52'si (%8) pediatrik dönemde tanı alırken erişkin dönemde tanı alan 30 olguda (%4.6) hastalığın bulguları çocukluk döneminde başlamıştı. Pediatrik dönemdeki hastalarda hastalık sıklıkla (%48.1) birden fazla klinik varyantın birlikteliğini gösterdi. Her üç hasta grubunda da hastalığın klasik tipi en sık karşılaşılan klinik görünümü oluşturdu. Pediatrik MF grubunda diğer iki gruba kıyasla belirgin şekilde daha yüksek oranlarda tespit edilen hipopigmente tip hastalığın ikinci en sık (%55.8) karşılaşılan klinik tipini oluşturdu. Folikülotropik (%17.3), purpurik (%7.7) ve ünilezyonel (%7.7) tipler bu yaş grubunda geri kalan iki gruba kıyasla daha yüksek oranda görülen diğer klinik tiplerdi. Pediatrik başlangıçlı erişkin MF grubunda ise poikilodermik tip (%20) diğer iki gruba kıyasla daha yüksek oranlarda saptandı. Tüm pediatrik MF hastaları erken evrede tanı almışken, pediatrik başlangıçlı erişkin MF grubunda 1 hasta, erişkin başlangıçlı MF grubunda ise hastaların %7.1'i ileri evrede tanı almıştı. Pediatrik MF grubunda hastaların %32.7'si evre IB'de tanı alırken, pediatrik başlangıçlı erişkin MF grubunda hastaların %60'ının bu evrede tanı aldığı saptandı. Üç gruptan ileri evreye ulaşan toplam 71 olgu bulunmaktaydı. Pediatrik dönemde tanı alan olgularından hiçbiri ileri evrede değilken, pediatrik başlangıçlı MF olgularından 2'sinde hastalık ileri evreye ulaşmıştı. İleri evreye geçmiş 69 hasta (%97.2) ise erişkin başlangıçlı MF grubuna aitti. Erişkin başlangıçlı MF grubunda ileri evreye geçmiş hasta oranı (%12.1) her iki pediatrik başlangıçlı MF grubunun toplamına (%2.4) kıyasla istatistiksel açından anlamlı olarak (p=0.014) yüksek bulundu. Sonuç: Serimizde pediatrik MF sıklığı %8, çocukluk dönemi başlangıçlı MF'nin toplam sıklığı ise %12.6 gibi yüksek kabul edilebilecek oranlarda bulundu. Pediatrik MF hastalarında diğer gruplara kıyasla sıklıkla birden fazla varyantın bir arada görülmesi ve hastalığın klasik dışı varyantları ile prezente olma oranının yüksek olması gibi bazı klinik farklılıklar görüldü. Ayrıca hipopigmente, folikülotropik, purpurik ve ünilezyonel MF bu dönemde sık görülen klinik tiplerdi. Buna karşılık pediatrik başlangıçlı erişkin MF grubunda ise poikilodermik MF oranı muhtemelen uzun hastalık süresiyle ilişkili olarak yüksek görülmekteydi. Aynı hasta grubunun pediatrik MF grubuna oranla daha yüksek oranda evre IB hastalık ile tanı alması tanıda gecikme dolayısıyla tedavisiz kalınan uzun hastalık süresinin lezyonların yaygınlaşmasına neden olduğu şeklinde değerlendirildi. Pediatrik MF olgularında hastaların tamamının erken evrede tanı alması ve çok sayıda folikülotropik tipten hasta dahil olmak üzere hiçbir olguda ileri evreye progresyon görülmemesi hastalığın bu yaş grubundaki selim seyrine işaret etti. Serimizdeki ileri evreye geçmiş olguların tama yakınında MF'nin bulgularının erişkin dönemde başlamış olması da bu görüşü destekledi. Anahtar Kelimeler: mikozis fungoides, klinik tip, prognoz, pediatrik mikozis fungoides, pediatrik başlangıçlı mikozis fungoides
Pemfigus ve pemfigoidli hastalarda depresyon-anksiyete, travma sonrası stres bozukluğu, intihar düşüncesi ve skindex-16 ölçeklerinin incelenmesi
Otoimmün büllöz hastalıklar (OBH), deri ve mukozadaki yapısal proteinlere karşı otoantikorlarla ilişkili nadir hastalıklardır. Bu çalışma, pemfigus ve pemfigoid hastalarında depresyon, anksiyete, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) ve intihar olasılığını araştırmayı, bu bozuklukların Skindex-16 ölçeği ve diğer klinik verilerle ilişkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmaya Ekim 2023 ile Ekim 2024 tarihleri arasında; Büllöz Hastalıklar Ünitemize başvuran yeni tanı konulmuş 29 pemfigus, 21 pemfigoid hastası dahil edilmiştir. Hastaların sosyodemografik ve hastalık ile ilgili verileri, Skindex-16, PDAI (Pemfigus Hastalık Alan İndeksi), BPDAI (Büllöz Pemfigoid Hastalık Alan İndeksi), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADS), Travma Sonrası Stres Bozukluğu Kontrol Listesi Ölçeği (PCL-5), İntihar Olasılığı Ölçeği (İOÖ) skorları kaydedilmiştir. Sonuçlar IBM SPSS 26.0 programı ile istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Hastaların %52'si pemfigus vulgaris (PV), %36'sı büllöz pemfigoid (BP), %6'sı pemfigus foliaceus (PF), %4'ü müköz membran pemfigoidi (MMP) ve %2'si pemfigoid gestasyones hastasıdır. OBH hastalarında oral mukoza %62, saçlı deri %56 ve genital mukoza tutulumunun %30 olduğu gözlenmiştir. Ortalama PDAI ve BPDAI skorları 26,10±15,83 ve 37,86±28,53'tür. PDAI ile Skindex-16 Semptom puanı arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Anksiyete belirtileri gösteren pemfigus hastalarında PCL-5, pemfigoid hastalarında İOÖ puanları artmıştır. Depresyon belirtileri olan pemfigus hastalarında İOÖ-Umutsuzluk, pemfigoid hastalarında İOÖ-İntihar Düşüncesi ve Skindex-16 Emosyon puanları yüksektir. TSSB belirtileri olan OBH hastalarında HADS-Anksiyete, Skindex-16 ve PCL-5 puanları artmıştır. PCL-5 ölçeği, Skindex-16 ve İOÖ puanlarını anlamlı şekilde etkilemiştir. Sonuç olarak, bu çalışma, OBH hastalarının fiziksel ve ruhsal durumlarının bütüncül yaklaşımla ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır. Dermatoloji ve psikiyatri hekimlerinin multidisipliner iş birliğiyle psiko-sosyal değerlendirme ve müdahale yöntemleri geliştirmesi, bu hastaların yaşam kalitesini artırabilir. Anahtar sözcükler: OBH, Depresyon, Anksiyete, TSSB, İntihar düşüncesi
Bir üniversite hastanesinde 2020-2024 yılları arasında takip edilen malign melanom hastalarının retrospektif değerlendirilmesi
Melanom belirgin klinik-patolojik heterojenlik gösterir; merkez bazlı veriler evreleme, tedavi ve izlem kararlarını iyileştirir. Bu çalışmanın amacı, bir üniversite hastanesinde izlenen melanom olgularının demografik ve klinik-patolojik özellikleri ile sağkalımını ortaya koymak ve gerçek yaşam sonuçlarını literatürle karşılaştırmaktır. Tek merkezli, retrospektif kohorta 01.01.2020–31.12.2024 arasında kaydı erişilebilir tüm hastalar dâhil edildi. Non-kutanöz melanomlar (oküler, mukozal, primeri bilinmeyen) tanımlayıcı olarak ayrı sunuldu; birincil analizler kutanöz melanom üzerinde yapıldı. Sağkalım Kaplan–Meier ile hesaplandı, log-rank ile karşılaştırıldı; belirleyiciler Cox regresyonla incelendi. Breslow kalınlığının mortaliteyi ayırt ediciliği ROC analiziyle değerlendirildi. Etik onay: 06.03.2025, TBAEK-231. Toplam 180 olgu değerlendirildi. Tanıda evre dağılımı (kutanöz olgularda): Evre I %22,3 (n=35), Evre II %35,0 (n=55), Evre III %26,1 (n=41), Evre IV %16,6 (n=26). Ortalama Breslow 4,06±3,01 mm; ortalama takip 44,54±31,45 aydı. Tanı anında uzak organ tutulumu sırasıyla akciğer %6,4, karaciğer %5,7, beyin %7,6, kemik %2,5, deri %3,8 ve genitoüriner %0,6; 10 hastada çoklu organ metastazı vardı. Lenf nodu negatiflik oranı %60,5 (N0) olup nodal metastaz toplamda %39,5'tir (N1–N3). Genel 1-/5-yıllık sağkalım %90,0/%56,7; evreye göre Evre I'de %100/%100, Evre IV'te %56,5/%11,1 bulundu. Ülserasyon (log-rank χ²=16,03; p<0,001) ve lenf nodu metastazı (χ²=46,07; p<0,001) sağkalımı olumsuz etkiledi. Alt tipler arasında sağkalım farklıydı (χ²=18,27; p=0,001): en uzun yüzeyel yayılan, en kısa nodüler melanomda. Test edilenlerde BRAF pozitifliği %43,2 idi. Breslow kalınlığı mortalite için iyi ayırt edicilik gösterdi (EAA 0,769); en uygun kesme değeri 3,8 mm (Youden). Bu gerçek yaşam kohortunda kutanöz melanomların yaklaşık üçte biri Evre II'de, %40'ında tanıda nodal tutulum saptandı. Sağkalımı başlıca evre, nodal durum, ülserasyon ve histolojik alt tip belirledi; yaş arttıkça mortalite yükseldi ve çok değişkenli analizde evre bağımsız öngördürücü olarak kaldı. Bulgular, erken tanı ve kılavuzlara uyumlu tedavinin önemini vurgulamaktadır
Anabilim dalımız alerji polikliniğinde 1996-2021 yılları arasında standart seri metalleri (Ni, Co, Cr, Pd) ile yama testi yapılan olguların değerlendirilmesi
Giriş ve Amaçlar Alerjik kontakt dermatit (AKD), kontakt alerjenler aracılığıyla oluşan, yaşam kalitesini kötüleştiren ve iş kayıplarına yol açabilen önemli bir deri hastalığıdır. En yaygın görülen kontakt alerjenler ise metallerdir. Metal kontakt alerjenler birçok standart yama testi serisinde rutin olarak test edilmekte ve belirli ülkelerde metal duyarlanma sıklığının azaltılması için yasal önlemler alınmaktadır. Metal kontakt duyarlanmasında, temas kaynaklarının değişkenliği nedeniyle her ülkenin kendi verilerine sahip olması giderek önem kazanmaktadır. Bu çalışmada; Türkiye'den geniş bir hasta serisinde metal kontakt duyarlanma sıklığının belirlenmesi, yıllara göre duyarlanma oranlarının değişiminin incelenmesi, duyarlanmanın klinikle uyumunun araştırılması, klinikle uyumlu bulunan olgularda temas kaynaklarının meslek dışı ve mesleksel alanlara göre ayrılarak ortaya konulması amaçlanmıştır. Bu sonuçların ülkemizdeki metal temas kaynakları ile ilgili yasal düzenlemelerin takibi için referans niteliğinde olabileceği düşünülmektedir. Gereç ve Yöntemler Bu retrospektif, kesitsel, tek merkezli çalışmada, İstanbul Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı Alerji Polikliniği'ne Haziran 1996- Haziran 2021 tarihleri arasında başvuran ve AKD ön tanısıyla nikel, kobalt, krom ve paladyumdan en az biri ile yama testi uygulanan 2932 hastaya ait dosyalar incelenmiştir. Hastalara ait dosyalar demografik özellikler (yaş, cinsiyet, test yılı, atopi varlığı), metal alerjen pozitiflikleri, pozitifliklerin yıllara göre dağılımı, metal kontakt alerjenlerle pozitifleşme zamanı ve derecesi, pozitif reaksiyonların meslek ve meslek dışı klinikle uyumu, temas kaynakları, AKD tanısı sonrası takip süresi ve hastalık seyri açısından değerlendirilmiştir. Bulgular Standart yama testi serisi metallerinden en az biri ile yama testinde pozitiflik görülme oranı %28,4 (832/2932) olarak bulundu. Metal kontakt alerjenlerle poziflik gösteren olguların %92,1'i (758/832) erişkin (18 yaş üzeri), %63,9'u (532/832) ise kadınlardan oluşmaktaydı. En sık pozitif reaksiyon görülen metal kontakt alerjenler sırasıyla; nikel %21,1 (619/2930), krom %8,9 (258/2908), paladyum %8,9 (256/2880) ve kobalt %7,1 (207/2906) olarak hesaplandı. Metal alerjenlerin çoğunlukla (870/1340, %64,9) güçlü pozitif reaksiyon (++/+++) gösterdikleri görüldü. Ayrıca pozitif reaksiyonların %95'i (1273/1340) erken pozitifleşme (48 ve 72. saatte) şeklinde kaydedildi. İritan yama testi reaksiyonları ise en sık kobalt ile %13,1 (380/2906) olarak bulunmuş olup, standart seri metalleri ile iritan reaksiyon görülme oranı %6,4 (742/11624) olarak tespit edildi. En az bir standart yama testi serisi metali ile pozitif reaksiyon gösteren olguların %39,2'sinde (326/832) metal kontakt alerjenler güncel klinik durumdan sorumlu bulunarak, AKD tanısı konulmuştu. Metale bağlı AKD, olguların %52,5'inde (171/326) meslek dışı temas kaynakları, %47,5'inde (155/326) ise mesleksel temas kaynakları aracılığıyla meydana gelmişti. Yama testinde metallerle pozitif reaksiyonun ve metallere bağlı meslek dışı AKD'nin kadınlarda, metallere bağlı mesleksel AKD'nin ise erkeklerde anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü. Yama testinde metal alerjenlerle pozitif reaksiyon göstermenin, metallere bağlı meslek dışı ve mesleksel AKD görülmesinin 18-40 yaş arasında anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı. Meslek dışı AKD, 18-40 yaş grubu dışında, 10-17 yaş grubunda da anlamlı derecede yüksekken, 40 yaş üzerinde anlamlı derecede daha düşük bulundu. Metale bağlı mesleksel AKD'nin 1996-2000 yılları arasında daha yüksek oranda görüldüğü ve bu yüksekliğin inşaat sektörü çalışanlarına bağlı olduğu saptandı. Metallerle pozitif reaksiyon gösterenlerde ve metale bağlı meslek dışı AKD olgularında atopi oranı test popülasyonuna göre yüksek olarak izlenmesine karşın, atopi varlığı ile anlamlı bir ilişki görülmedi. Metale bağlı mesleksel AKD olgularında ise, atopi oranı anlamlı derecede düşüktü. Metal hassasiyeti anamnezi olanlarda, metallerle pozitif reaksiyon gösterme ve metale bağlı meslek dışı AKD anlamlı derecede daha yüksek bulundu. Başvuru şekli ile metallerle pozitif reaksiyon görülmesi ya da meslek dışı AKD arasında ise anlamlı bir ilişki görülmedi. Meslek dışı AKD, en sık (100/171, %58,5) metal eşyaların temas yerlerinde ekzema şeklinde görüldü. Meslek dışı AKD olgularının %19,3'ü (33/171) sistemik alerjik dermatit (SAD) olarak değerlendirilmiş olup, SAD en sık dishidroziform el-ayak ekzeması (11/33, %33,3) şeklindeydi. Ayrıca, meslek dışı AKD olgularının %2,9'unda (5/171) alerjik kontakt stomatit izlendi. Metallerle meslek dışı AKD'nin en sık temas kaynakları; metal takılar ve mücevherat (62/171, %36,3), metalden zengin besinler (33/171, %19,3) ve giysilerin metal aksesuarları (24/171, %14) olarak tespit edildi. Metale bağlı mesleksel AKD, en sık el ekzeması (154/155, %99,4) şeklinde görüldü. Bunların 103'ünde (103/155, %66,5) izole el ekzeması görülürken, geri kalan 51 hastada el ekzemasına; en sık kol ve ön kol (n=30), ayak (n=23) ve yüz (n=19) olmak üzere farklı lokalizasyonlarda ekzema eşlik etmekteydi. El-ayak tutulumu özellikle inşaat sektörü çalışanlarında anlamlı oranda yüksek olarak izlendi. Mesleksel AKD olgularının %15,5'i (24/155) ise airborne ekzema şeklinde izlendi. Metale bağlı mesleksel AKD'nin en sık temas kaynakları ise çimento (127/155, %81,9), metal alet ve araçlar (23/155, %14,8), metal ve/veya metal buharı (11/155, %7) olarak bulundu. İnşaat sektörü çalışanları ve metal işçileri ağırlıkla etkilenen meslek grupları olarak belirlendi. Metallerin izole ve farklı kombinasyonlar halinde pozitiflikleri bağımsız değişkenler yönünden incelendi: -İzole nikel pozitifliğinde; kadın cinsiyet, 40 yaş altında olma, meslek dışı uyum gösterme, metal hassasiyeti anamnezi varlığı, el ekzeması olmaması -İzole krom pozitifliğinde; erkek cinsiyet, 40 yaş üzerinde olma, meslek dışı uyum gösterme, mesleksel uyum gösterme, metal hassasiyeti anamnezi olmaması, çalışmanın erken döneminde (2008 yılı ve öncesi) tanı almış olmak -Kobalt ve krom pozitifliğinde; erkek cinsiyet, meslek dışı uyum gösterme ve mesleksel uyum gösterme -Nikel ve kobalt pozitifliğinde; kadın cinsiyet, meslek dışı uyum gösterme, metal hasssasiyet gösterme, çalışmanın geç döneminde (2009 yılı ve sonrasında) tanı almış olmak -Her 3 metalin pozitifliğinde ise; erkek cinsiyet, meslek dışı klinik uyum gösterme, mesleksel klinik uyum gösterme, metal hassasiyeti anamnezi varlığı ve metal eşya temas yeri ekzeması bağımsız risk faktörleri olarak bulundu. Sonuçlar Çalışmamızda nikel ve krom duyarlanması prevalansı birçok Avrupa ülkesine göre oldukça yüksek oranda izlenmiştir. Yirmi altı yıllık bir sürede, toplam metal duyarlanması prevelansında herhangi bir azalma görülmemesi bu sorunun güncelliğini koruduğunu göstermektedir. Bu sonuçlarla beraber ülkemizde nikel ve krom temas kaynakları ile ilgili kısıtlayıcı düzenlemelerin oluşturulmasının gerekliliği daha iyi anlaşılmaktadır.
Behçet hastalığında serum elafin düzeylerinin hastalık aktivitesi ve sistemik tutulum ile ilişkisinin kontrollü bir çalışması
Giriş ve Amaç: Behçet hastalığı, tekrarlayan oral aft, genital ülser ve üveit başta olmak üzere çok çeşitli klinik bulgularla seyreden, hemen her organ sistemini etkileyebilen, vaskülit grubunda yer alan bir hastalıktır. Behçet hastalığının tanı ve takibinde klinik bulgulardan faydalanılmaktadır, fakat bu amaçla kullanılan, yaygın kabul görmüş bir laboratuar testi yoktur. Hastalık aktivitesi ve organ tutulumuna işaret edebilecek belirteçleri saptama amacıyla çok sayıda çalışma yapılmıştır, fakat bu alanda yeni verilere ihtiyaç hala devam etmektedir. Elafin, respiratuar, gastrointestinal ve genitoüriner epitelde devamlı olarak eksprese edilen, ayrıca inflamatuar durumlarda deride de üretilen bir serin proteaz inhibitörüdür. PI3 (peptidaz inhibitör-3) ve SKALP (skin-derived antileukoproteinase) olarak da adlandırılır. Behçet hastalığının da aralarında olduğu, dermal nötrofilik infiltrasyonla seyreden bazı hastalıklarda, epidermal elafin miktarının arttığı saptanmıştır. Çalışmamız, Behçet hastalığının bu histopatolojik bulgusu göz önüne alınıp, bu tabloya eşlik eden inflamasyondan yola çıkarak, Behçet hastalarında serum elafin seviyelerinde bir değişim olabileceği hipotezi üzerine kurgulanmıştır. Yaptığımız literatür araştırmasında, Behçet hastalığında serum elafin düzeylerinin değişimi ile ilgili bir veri bulunamamıştır. Bunun üzerine, Behçet hastalığının varlığı, aktivitesi ve organ tutulumuyla serum elafin değerlerinin ilişkisini değerlendirmek amacıyla bu çalışmayı planladık. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma, prospektif, tek merkezli, gözlemsel, bir vaka kontrol çalışması olarak planlandı. Mayıs - Eylül 2019 tarihleri arasında İstanbul Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı Behçet Hastalığı Polikliniği'ne başvuran, Uluslararası Çalışma Grubu kriterlerine göre Behçet hastalığı tanısı almış, 29'u aktif, 25'i inaktif dönemde olmak üzere 54 erişkin Behçet hastası, araştırma grubu olarak; aynı tarihlerde İstanbul Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı Genel Polikliniği'ne sadece lokal dermatolojik lezyonları için başvurup sistemik inflamatuar hastalığı olmayan, yaş ve cinsiyet açısından uyumlu 30 hasta, kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Araştırmaya katılanlar demografik bilgileri, hastalıkları, kullandıkları ilaçlar ve alışkanlıkları, güncel ve geçmiş semptomları açısından sorgulandı, ayrıntılı fizik muayene yapıldı. Hemogram, ESR, CRP ve diğer rutin laboratuar incelemelerine ek olarak ELISA yöntemiyle serum elafin düzeyleri ölçüldü. Elafin düzeylerinin Behçet hastalığının aktivitesi ve çeşitli sistemlerin tutulumuyla ilişkisi incelendi. Behçet hastalığının takibinde kullanılabileceği geçmiş çalışmalarda önerilmiş olan ESR, CRP, nötrofil/lenfosit oranı, trombosit/lenfosit oranı gibi parametrelerle elafin düzeylerinin korelasyonu değerlendirildi. Sonuçlar literatürdeki verilerle kıyaslanarak tartışıldı. Bulgular: Behçet hastalarında ortalama serum elafin değeri (1581 469 pg/ml), kontrollere kıyasla (1098 283 pg/ml) anlamlı olarak yüksek olarak saptandı (p < 0,001). Araştırmaya katılanlar; aktif Behçet hastalığı grubu, inaktif Behçet hastalığı grubu ve kontrol grubu olmak üzere üç grupta incelendiğinde de serum elafin ortalamaları sırasıyla 1736 492, 1401 376 ve 1098 253 olarak hesaplandı, aralarındaki farklılık anlamlı bulundu (p < 0,001). Artiritle başvuran Behçet hastalarının serum elafin değerleri, artriti olmayanlara göre belirgin olarak yüksekti (sırasıyla 1935 609, 1510 409 pg/ml, p = 0,008). Benzer şekilde üveiti olan hastaların serum elafin seviyeleri de olmayanlara kıyasla yüksekti, fakat fark istatistik olarak anlamlı bulunmadı (sırasıyla 1903 282 ve 1548 474 pg/ml, p = 0,068). Oral aft, genital ülser, eritema nodozum gibi mukokütanöz bulgularla elafin seviyeleri arasında belirgin bir korelasyon saptanmadı. ROC eğrisi kullanılarak belirlenen ideal serum elafin kesim noktası 1235 pg/ml olarak saptandı. Bu değer baz alındığında serum elafin seviyesinin hastalık varlığını saptamadaki sensitivitesi %72,2, spesifisitesi %70,0 olarak hesaplandı. Ortalama ESR ve CRP düzeylerinin de hastalık aktivitesiyle artış gösterdiği saptandı (p < 0,001). Behçet hastalığı takibinde kullanılabileceği geçmiş çalışmalarda önerilmiş olan nötrofil/lenfosit oranı (p = 0,023), trombosit/lenfosit oranı (p = 0,010) gibi parametrelerin de hastalık aktivitesiyle ilişkili olduğu tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda serum elafin seviyeleri Behçet hastalığı olan ve olmayan bireyler arasında belirgin farklılık gösterdiğinden dolayı, bu laboratuar testi Behçet hastalığı tanısında klinik bulguların yanında destekleyici bir unsur olarak kullanılabilir. Ayrıca aktif ve inaktif evredeki Behçet hastalarının serum elafin seviyeleri arasında belirgin bir farklılık olması da hastalık aktivasyonunun bir belirteci olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Özellikle artrit ve üveit şeklinde tutulum, serum elafin seviyelerinde yükselmeye neden olmaktadır. Elafinin hastalık aktivitesiyle ilişkisinin istatistiksel anlamlılık gücü, ESR ve CRP ile benzer düzeyde, nötrofil/lenfosit oranı, trombosit/lenfosit oranı gibi parametrelerden ise daha yüksek olarak saptanmıştır. Özet olarak, serum elafin değerlerinin ölçümü, Behçet hastalığının tanı ve aktivitesinin belirlenmesinde destekleyici bir laboratuar testi olarak umut vadetmektedir.
Pemfigus vulgaris hastalarında prognostik faktörler: Retrospektif kohort çalışma
Amaç: 1979-2014 yılları arasında, İstanbul Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Büllü Hastalıklar Polikliniği'nde pemfigus vulgaris (PV) tanısı ile takip edilen hastaların demografik, klinik ve laboratuvar özellikleri ile verilen tedavi, tedaviye yanıt ve tedavi altında gözlenen yan etkilerin incelemesi ve bu verilerin prognoz ile olan ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı Büllü Hastalıklar polikliniğinde takipli ve dosyası bulunan, 1979-2014 yılları arasında klinik, histopatolojik ve immünolojik tetkikler sonucu PV tanısı almış 426 olgudan çalışma kriterlerini karşılayan 184 olgu retrospektif olarak değerlendirildi. Demografik, laboratuvar ve klinik özellikler incelendi. Prognostik faktörlerin incelenmesi amacıyla; olgular relaps oranına ve tedavinin başlangıcından kesilmesine kadar geçen süreye (hastalık süresi) göre karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza toplam 184 PV olgusu dahil edildi. Çalışma grubunun yaş ortalaması 42,9, kadın/erkek oranı 1,8 bulundu. Çalışma grubunun %98,9'u başlangıç remisyonuna ulaştı. Olguların %16,9'unda başlangıç remisyonuna girdikten sonra hiç relaps gerçekleşmedi; %83,2'sinde ise en az bir kez relaps gerçekleşti. Ortalama başlangıç remisyonuna ulaşma süresi 16 ay; başlangıç remisyonunda kalma süresi ise ortalama 20,5 ay bulundu. Son vizitte olguların %13'ü aktif hastalık, %4,3'ü kısmi remisyon, %32,6'sı minimal tedavili tam remisyon, %11,4'ü tedavisiz tam remisyon, %38,6'sı ise şifa halindeydi. Relaps gerçekleşmesine etkili faktörler incelendiğinde tek değişkenli analiz sonucu şiddetli hastalık ile başvurmak (p=0,05) ve remisyonda bakılan anti-desmoglein 3 IgG (Dsg 3) düzeyinin 20 U/ml'den yüksek olması (p=0,026) relaps riskini artıran faktörler olarak bulundu. Çok değişkenli analizde hem şiddetli hastalık (p=0,027) hem de remisyonda Dsg 3 yüksekliği (p=0,022) relapsa anlamlı olarak etkili bulundu. Çalışma grubunun ortalama hastalık süresi 164,9 ay saptandı. En az altı ay süren tedavisiz tam remisyon oranı birinci yılın sonunda %1,7, beşinci yılın sonunda %25,6, 10. yılın sonunda %49,2, 20. yılın sonunda ise %79,5 saptandı. Genital tutulum (p=0,047), diabetes mellitus (DM) varlığı (p=0,008), hiperlipidemi varlığı (p=0,001), adjuvan tedavi kullanımı (p=0,048), remisyonda indirekt immünfloresan inceleme (IIF) pozitifliği (p=0,012) ve remisyonda ölçülen Dsg 3 düzeyinin 20 U/ml'in üzerinde olması (p<0,001) tek değişkenli analizde hastalık süresini uzatan faktörler olarak bulundu. Çok değişkenli analizde DM varlığı (p=0,008), hiperlipidemi varlığı (p=0,044) ve remisyondaki Dsg 3 yüksekliği (p=0,05) hastalık süresini etkileyen bağımsız değişkenler olarak saptandı. Tartışma: Çalışmamız sonucunda DM ve hiperlipidemi varlığı ile remisyonda ölçülen Dsg 3 düzeyinin 20 U/ml'den yüksek olması, hastalık süresini uzatan bağımsız değişkenler olarak bulunmuştur. Ayrıca şiddetli hastalık ile başvurmak ve remisyonda ölçülen Dsg 3 düzeyinin 20 U/ml'den yüksek olması relaps riskini artıran bağımsız değişkenler olarak saptanmıştır. Bu bulgular, literatürde bildirilen diğer prognoz çalışmaları ile uyumludur. Ancak, pemfigusta DM veya hiperlipidemi varlığı ile tedaviye yanıt arasındaki ilişki henüz bildirilmemiştir.
Anti-desmoglein-1 ve anti-desmoglein-3 ELISA testinin pemfigus vulgaris hastalarının takibindeki değerinin belirlenmesi
Pemfigus, desmozomal proteinleri hedef alan ve epidermiste keratinosit ayrışması ile sonuçlanan kronik bir otoimmün büllü hastalık grubudur. Pemfigusta desmozomal transmembran glikoproteinlerine karşı patojenik IgG otoantikorları tanımlanmıştır. Kronik seyirli olması ve uzun süreli immünsüpresif tedavi gerektirmesi nedeniyle yüksek morbidite ve mortalite oranlarına sahip olan PV'nin teşhis ve sınıflandırmasında, hastalık aktivitesini izlemede ELISA ile ölçülen anti-Dsg antikorları önem arz etmektedir. Bu çalışmada PV tanılı hastaların klinik, demografik özelliklerinin tanımlanması ve dsg-1 ve dsg-3'e karşı gelişen antikorların klinik fenotip ile ilişkisi, hastalık aktivitesi, tedaviye verilen yanıt ve relapsı öngörebilme durumu ile ilişkisinin saptanması amaçlanmıştır. Bu çalışmada Ocak 2014 ile Aralık 2020 tarihleri arasında; Büllöz Hastalıklar Ünitemizde (Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı, Akdeniz Üniversitesi) takip edilen PV'li 102 hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastalar ortalama 42,97±17,43 ay boyunca takip edilmiştir. Çalışmada anti-Dsg ölçümleri geriye dönük olarak tarandığında, çalışmada değerlendirilen olguların başlangıç anti-Dsg-1 ortalamasının 46,34 (n=85, Med.=0,00) ve başlangıç anti-Dsg'nin -3 ortalaması 108.32 (n=34, Med.=106.00) idi. Üçüncü aydaki anti-Dsg-1 ortalaması 16.14 (n=91, Ort.=0.00) ve üçüncü aydaki anti-Dsg-3 ortalaması 57.29 (n=78, Ort.=40.50) idi. Altıncı ayda anti-Dsg-1 ortalaması 9.71 (n=90, Orta.=0.00) ve altıncı aydaki anti-Dsg-3 ortalaması 39.84 (n=78, Orta.=0.00) idi. Başlangıç tedavisinden sonra hastalar minimal tedavide tam remisyona ortalama 5,24±2,19 ayda ulaştı. Başlangıç anti-dsg-1 ve anti-dsg-3 ortalamalarının remisyon döneminde istatistiksel açıdan anlamlı seviyede azaldığı bulundu. Başlangıç remisyonundan sonra hastaların 73'ünde (%71,6) en az bir relaps gözlendi. Mukozal relaps sırasında ortalama anti-Dsg-3 değeri, remisyon dönemindeki ortalamaya göre anlamlı derecede yüksekti. Mukokutanöz relaps sırasında ortalama anti-Dsg-1 ve anti-Dsg-3 değerleri, remisyon dönemindeki ortalamalara göre anlamlı derecede yüksekti. Kutanöz relaps sırasında ise ortalama anti-Dsg-1 değeri, remisyon dönemindeki ortalamaya göre anlamlı derecede yüksekti. Mukokutanöz relapstan 3 ay önceki anti-Dsg-3 için çizilen ROC analizinde 57.5 kesme skoru ile duyarlılık ve özgüllük değerleri sırasıyla 0.79 ve 0.83 idi. Sonuç olarak olarak PV hastalarının takiplerinde seri ELISA testlerinin kullanılması PV gibi mortalitesi olabilen önemli bir deri hastalığının tedavi düzenlemelerinde faydalı olabilecek veriler sunmaktadır.
Pediatrik olgulara 1996-2017 yılları arasında uygulanan yama testi sonuçlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaçlar Son 30 yılda çocuklarda pozitif yama testi sonuçları ve alerjik kontakt dermatit (AKD) ile ilgili yayınlar dünya genelinde giderek artmaktadır. Bireysel ve coğrafi değişkenlere bağlı olarak maruz kalınan alerjenler farklılık gösterebilir. Pediatrik yaş grubu için, erişkin yaş grubunda olduğu gibi kanıta dayalı, standardize edilmiş bir yama testi serisi bulunmamaktadır. Yakın zamanda bu yaş grubu için test edilecek standart bir yama testi serisi oluşturmaya yönelik girişimlerde bulunulmuştur. Bu çalışmada Türkiye'den geniş bir pediatrik hasta serisinde yama testi sonuçlarının değerlendirilmesi, pozitif reaksiyon görülen alerjenlerin sıklığı ve klinikle uyumunun belirlenmesi, duyarlanmaya ve AKD'ye yol açan temas kaynaklarının tanımlanması, AKD'ye yol açan alerjenlerin ait oldukları alerjen serilerinin belirlenmesi, yakın zamanda Avrupa'da pediatrik olgularda uygulanması önerilen yama testi alerjenleri ile test yapmanın ne derece yeterli olacağının ortaya konması ve Türk pediatrik hasta grubuna özel bir yama testi serisi önerisinde bulunulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler Bu retrospektif, kesitsel, tek merkezli çalışmada, İstanbul Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı Alerji Polikliniği'nde 1996-2017 yılları arasında AKD ön tanısıyla yama testi uygulanan, yaşları 0-18 arasında değişen, toplam 317 pediatrik olgu değerlendirilmiştir. Hastalara ait dosyalar demografik özellikler (yaş, cinsiyet, atopi), yama testi sonuçları, klinikle uyumlu kontakt alerjenler açısından incelenmiştir. Güncel klinikle uyumlu alerjenler standart seriye ait olup olmadıklarına göre değerlendirilmiş ve Avrupa'da pediatrik olgularda test edilmesi önerilen yama testi alerjenleriyle ne derece örtüştükleri belirlenmeye çalışılmıştır. Bulgular Yama testi uygulanan 317 hastadan 146'sında (%46,1) en az bir alerjenle pozitif reaksiyon saptandı. Erkek:kız oranı=1:2,5 idi. Olguların yaşları 1 ile 18 arasında değişmekteydi (ortanca değer: 14 yaş). Olguların %34,4'ünde (n=109) bireysel atopi öyküsü mevcuttu. MOAHLFAP indeksi % olarak 28,4/4,7/21,8/46,1/0/30,3/0/46,1 şeklinde hesaplandı. Nikel sülfat en sık duyarlandırıcı alerjen olup (68/317, %21,5), paladyum klorür (30/317, %9,5) ve/veya kobalt (5/317, %1,6) ile eş zamanlı pozitiflikler görüldü. Nikel sülfatı sırasıyla timerosal (40/270, %14,8), p-fenilendiamin (21/251, %8,4), merküri amonyum klorür (15/261, %5,7), amonyum persülfat (7/22, %31,8), klormetilizotiazolinon / metilizotiazolinon (6/317, %1,9), koku karışımı I (4/317, %1,3), neomisin (4/317, %1,3) ve kolofoni (3/317, %0,9) izlemekteydi. Yüzkırkaltı hastanın 98'inde (%67,1) güncel klinikle uyumlu yama testi pozitifliği sonucunda AKD tanısı kondu. Güncel klinikle uyum oranı en yüksek alerjen kozmetik ürünlerde koruyucu olarak yer alan klormetilizotiazolinon/metilizotiazolinon (n=6, %100) olup bunu Hint kınası ve saç boyası alerjeni p-fenilendiamin (n=19, %90,5), saç rengi açıcı oryal içindeki amonyum persülfat (n=6, %85,7) ve imitasyon takı ve kıyafet aksesuarlarında yer alan nikel sülfat (n=39, %57,4) izledi. Göbek kordonu ve yara bakımında kullanılan cıvalı antiseptikler için bir belirteç olan merküri amonyum klorür ile görülen güncel klinikle uyum oranı ise %40 idi. Yine bir cıvalı bileşen olan ve genellikle aşılarda ve göz damlalarında bulunan timerosal ile hiçbir olguda AKD tablosu görülmedi, ancak timerosalin diğer cıvalı bileşenlerle çapraz reaksiyon gösterebilmesi nedeniyle cıva alerjisi için iyi bir belirteç olduğu gözlendi. AKD ile uyumlu lezyonlar genellikle el yerleşimli (n=33, %33,7) olup bunu metal temas bölgeleri (n=32, %32,7), yüz (n=24, %24,5) ve topikal ilaç temas bölgeleri (n=15, %15,3) izlemekteydi. Onbeş hastada (%4,7) mesleksel AKD tanısı kondu. Bu çocukların büyük bir bölümü kuaför çırağı (n=13) olup sıklıkla p- fenilendiamin (n=11) ve amonyum persülfat (n=6) ile duyarlanmışlardı. AKD tanısı konan 98 olgunun yaklaşık dörtte üçü (%73,5) standart seri ile tanı alırken, ek seri ve hastaların kendi malzemeleri olmadan sadece standart seri alerjenleri ile test yapıldığında olguların dörtte birinde tanı konulamayacağı anlaşıldı. Özellikle olguların %11,2'sinde güncel AKD tanısı sadece kişisel malzemelerle konmuştu. Olgularımız Avrupa'da pediatrik olgularda uygulanması önerilen yama testi alerjenleri ile test edilmiş olsaydı %63,2'sinde AKD tanısı konabilecekti. Sadece bu alerjenlerle test yapılması halinde olguların yaklaşık üçte birinde (%28,6) tanı konamayacaktı. Sonuçlar Bu bilgiler ışığında Türk pediatri popülasyonu için standart bir yama testi serisinde, yüksek duyarlanma sıklığı nedeniyle nikel sülfat, yüksek klinikle uyum oranları göz önünde bulundurularak klormetilizotiazolinon/metilizotiazolinon, koku karışımı I ve II, neomisin, kolofoni ve ülkemizde sık görülen cıva alerjisinin iyi bir belirteci olması nedeniyle timerosale yer verilmelidir. p-Fenilendiamin, merküri amonyum klorür, nitrofurazon, polietilenglikol, amonyum persülfat ve toluensülfonamid formaldehid reçinesinin de önplana çıkan diğer alerjenler olarak gerekli durumlarda test edilmek üzere ek seriye eklenmesi uygun olacaktır. Bunlara ilave olarak, anamnezde şüpheli bulunan kişisel malzemeler de uygun şartlarda teste dahil edilmelidir.
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilimdalı'nda melazmada trikloroasetik asit (TCA) peeling uygulanan hastaların retrospektif değerlendirilmesi
Melazma, koyu deri tiplerine sahip insanları etkileyen yaygın dirençli, tekrarlayıcı bir pigmentasyon bozukluğudur. Kesin etiyopatogenezi net olmamakla beraber genetik, güneş ışığı, gebelik, OKS, tiroid disfonksiyonu ve ilaçlar sıklıkla suçlanmaktadır. Melazmanın terapötik yönetimi zordur ve yüksek nüks oranları yaşam kalitesini önemli ölçüde etkilemektedir. Tedavide sıklıkla topikal ve sistemik tedaviler, kimyasal peeling ve lazer uygulamaları tercih edilmektedir. Bu çalışmada kliniğimizde melazma endikasyonu için TCA (TMC-3 TM action by aesthetical) peeling uygulanan hastaların sosyodemografik, klinik özellikleri, tetikleyici faktörleri ve en temel olarak TCA (TMC-3 TM action by aesthetical) peeling etkinliğini ve güvenilirliğini tespit etmeyi amaçladık. Çalışmaya 30 kadın hasta dahil edildi. Yaş ortalamaları 39.4 yıl, hastalık başlangıç yaşı ortalaması 31.7 yıl bulundu. Araştırmada değerlendirilen hastaların 27'si (%90) tetikleyici faktör tanımlamıştı. Hastaların 4'ü (%13.3) Fitzpatrick deri tipi 2'ye, 20'si (%66.7) Fitzpatrick deri tipi 3'e, 6'sı (%20) fitzpatrick deri tipi 4'e sahipti. Hastaların başlangıç mMASI ortalaması 5.55, iken tedavi sonunda %53.5 oranında azalarak 2.86'ya geriledi. Bu değişim istatistiksel açıdan anlamlıydı (p<0.001). Hastalarımızda tedavi öncesi MELASQoL ortalaması 39.4 ve seanslar sonrası sırasıyla 32.4, 31, 29.1 ve 27.9 tespit edildi. Tedavi öncesi ve sonrası MELASQoL değişimi istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.001). Sonuç olarak bu çalışmayla TCA peelingin melazma hastalarında etkili ve güvenli bir seçenek olarak tercih edilebileceği görülmektedir. Anahtar sözcükler: Melazma, TCA peeling, mMASI, MELASQoL
Androgenetik alopesi ve telogen effluvium tanılı kadın hastalarda saç ve saçlı deri trikoskopisi
Klinik olarak sıklıkla birbiri ile karıştırılan veya çoğu kez bir arada izlenen iki tablo olan "Androgenetik alopesi ve telogen effluvium tanılı kadın hastalarda saç ve saçlı deri trikoskopisi'' isimli bu araştırmada, günümüzde giderek artan sıklıkta kullanılan trikoskopi bulgularının tespiti ve bu iki tablodaki trikoskopik bulguların birbiriyle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Elde ettiğimiz sonuçlar doğrultusunda,invazif olmayan bu tanı yönteminin KAGA ve TE'de kullanımının geliştirilmesi adına literatüre katkı sağlamayı ve daha uygun tedavi planları yapabilmek için yeterli kanıt düzeyini oluşturabilmeyi hedefledik. Araştırmamızda, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Deri ve Zührevi Hastalıklar Kliniği'ne Nisan 2018 – Aralık 2019 tarihleri arasında saç dökülmesi yakınması ile başvuran, yapılan incelemeler sonucunda Kadın tipi Androgenetik Alopesi (KAGA) veya Telogen Effluvium (TE) tanıları almış olan ve trikoskopik kayıtları bulunan 18 yaş ve üzerindeki tüm kadın hastalar değerlendirilmiştir. Araştırmaya 55 KAGA, 55 TE ve 30 KAGA+TE birlikteliği olmak üzere toplamda 140 hasta alınmıştır. Hastaların saç ve saçlı deri incelemelerinde kliniğimizde mevcut olan dijital dermoskop (MoleMax II, Viyana, Avusturya) kullanılmıştır. Çalışmadan elde edilen veriler "SPSS 22.0" adlı standart programa kaydedilerek elde edilen verilerde p<0.05 değerleri anlamlı kabul edilmiştir. Araştırmamızda yer alan KAGA ve TE gruplarında demografik özellikler açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Hastalık süresi KAGA için 75±79 (6-360) ay ve TE için 38±38 (6-120) ay olarak hesaplanmıştır. Trikoskopik bulgular frontal ve oksipital alanlarda ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Tek kıl folikül ünitesindeki terminal kıllar ve vellüs kıllar %25'lik dilimlere ayrılarak hesaplanmıştır. Frontal bölgede terminal kılların artışı KAGA grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek saptanmıştır (p<0.001). Tek kıl folikül ünitesinde yer alan ikiden az terminal kıl sayısı oranı karşılaştırıldığında; KAGA olgularında çam ağacı paternine uyacak şekilde %76-100 oranında ikiden az terminal kıl sayısı TE'ye kıyasla daha yüksek oranda bulunmuştur. Frontal bölgede vellüs kılların artışı açısından yapılan değerlendirmede de, KAGA olgularında vellüs kıl sayısında TE'ye kıyasla anizotrikozisi gösterecek şekilde %25 oranından %100 oranına kadar uzanan bir artış izlenmiştir (p<0.001). Saç dökülmesi tipleri ile yeni uzamakta olan saçlar arasında anlamlı bir ilişki görülmemiştir. KAGA'da foliküler minyaturizasyon (p<0.001), bal peteği görünümü (<0.001), sarı (p=0.004) ve beyaz noktalar (p=0.002) TE'ye göre daha sık izlenirken; TE'de basit kırmızı düğümler (p=0.003) KAGA'ya göre anlamlı olarak yüksek oranda tespit edilmiştir. Kıl çapı heterojenitesinde %20'den fazla farklılık izlenmesi anlamına gelen anizotrikozis 55 hastanın 54'ünde pozitif izlenirken, KAGA'nın patognomonik bulgusu olarak kabul edilmiştir. Oksipital bölgede terminal kılların artışı KAGA grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek saptanmıştır (p<0.001). Hormonal duyarlılığınoksipital alanda azaldığı KAGA'nın aksine, TE olgularında difüz incelmenin göstergesi olarak tek kıl folikül ünitesinde ikiden az terminal kıl daha yüksek oranda saptanmıştır. Vellüs kılların artışı KAGA'lı olgularda TE'li olgulara oranla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek düzeyde saptanmıştır (p<0.001). KAGA olgularında anizotrikozise ikincil vellüs kıl oranında artış oksipital alanda da devam etmektedir. KAGA'da foliküler minyatürizasyon görülme oranı TE'ye göre anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (p<0.001). Bu bulgu hem oksipital alanda hem frontal alanda saptanan ortak bir bulgudur. Diğer foliküler paternler arasında yer alan sarı (p=0.006) ve beyaz noktalar (p<0.001) KAGA'da TE'ye oranla istatistiksel olarak anlamlı derecede fazla izlenmiştir. Perifoliküler paternlerden peripilar bulgu (p=0.013) ve perifoliküler skuam (p=0.004) oksipital bölgede TE'de KAGA'ya göre anlamlı derecede daha fazla izlenmiştir. İnterfoliküler bir patern olan bal peteği görünümü KAGA'da (p<0.001); basit kırmızı düğümler ise TE'de (p=0.003) anlamlı derecede yüksek oranda saptanmıştır. Araştırmamız KAGA ve TE ayırıcı tanısı için frontal alan ile oksipital alan trikoskopik bulgularının bir arada incelendiği ilk çalışmadır. Saç hastalıklarının ayırıcı tanısında kullanılabilecek trikoskopik veriler arttıkça, hem invazif tanı yöntemlerine olan gereksinim azalacaktır hem de hasta için tanı aşaması daha konforlu hale gelecektir. Bunun yanı sıra hastalığın prognozunu belirlemede ve tedaviyi etkin yönetmede de bu veriler kullanılabilecektir. Araştırmamızın sonuçları aynı zamanda tanısında en çok güçlüğün yaşandığı erken evre KAGA ve TE ayrımı için de yardımcı ipuçları içermektedir. Sonuç olarak trikoskopi, saç hastalıklarının ayırıcı tanısında umut vaat edici bir araç olarak karşımıza çıkmaktadır. Elde ettiğimiz verilerin klinik pratikte uygulanabilirliğinin gözlenmesi açısından gelecekte yapılacak olan çok merkezli, geniş çaplı, prospektif çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.
Melazmalı hastalarda demografik ve klinik özelliklerin hastalık algısına ve güneşten korunma davranışlarına etkisi
Melazma; tedavilere dirençli seyreden, hastalar için ciddi bir kozmetik sorun haline gelen ve yoğun emosyonel, psikolojik stres yaratan yüz yerleşimli bir hiperpigmentasyon hastalığıdır. Melazmanın tedavisinde ve önlenmesinde temel basamak ultraviyole (UV) maruziyetini azaltmak yani hastanın güneşten korunma davranışını geliştirmesini sağlamaktır. Ayrıca hastanın birey olarak hastalığına ilişkin algısı ve değerlendirmeleri yaşam kalitesini ve tedavi uyumunu belirleyici bir unsur olduğundan bu tez çalışmasında melazmalı hastalarda demografik ve klinik özelliklerin hastalık algısı, yaşam kalitesi ve güneşten korunma davranışlarına etkisini değerlendirmek; ayrıca güneşten korunma davranışı ve hastalık algısı ile bunların birbirleri arasındaki ilişkiyi araştırmak amaçlandı.Araştırmamızda; Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Deri ve Zührevi Hastalıklar Polikliniği'ne Aralık 2018-Kasım 2019 tarihleri arasında başvuran, melazma dışında fasyal dermatozu ve deri kanseri öyküsü olmayan, son bir ay içerisinde melazmaya yönelik herhangi bir tıbbi tedavi almayan ve soruları anlayabilme cevaplandırabilme yetisi olan 18 yaş ve üzerindeki 150 melazma hastası değerlendirildi. Hastaların kişisel özellikleri ve hastalıkla ilgili verilerini içeren hasta bilgi formu yüz yüze görüşme tekniği ile dolduruldu. Hastaların yaş, cinsiyet, meslek, eğitim durumu, medeni hali, gelir durumu gibi sosyodemografik verileri, hastalık başlangıç yaşı, hastalık süresi, etiyolojide rol oynayabilecek faktörler (oral kontraseptif kullanımı, gebelik durumu, ailede melazma öyküsü, güneş maruziyeti, menapoz durumu, bilinen kronik hastalık, kullandığı ilaçlar, kullandığı kozmetikler, sir/epilasyon/kozmetik işlem yaptırma öyküsü gibi) kaydedildi. Hastaların melazma ile uyumlu lezyonları klinik muayene ile değerlendirilerek sentrofasiyal, malar ve mandibuler olmak üzere üç alt tipte gruplandırıldı. Melazma klinik şiddetinin belirlenmesi için Melazma Alan Şiddet İndeksi (MAŞİ) skorları 0-48 arasında puanlama yapılarak hesaplandı. Yaşam kalitesi değerlendirmesi için melazmaya özgü geliştirilmiş olan Melazma Yaşam Kalite Ölçeği (MYKÖ) kullanılmıştır. Hastaların deri tipleri Fitzpatrick sınıflandırmasına göre belirlendi ve 1-6 arasında skorlandı. Hastalık algısını değerlendirmek için Hastalık Algısı Ölçeği'nde (HAÖ) 'hastalık hakkındaki görüşleri' boyutu ve 'hastalık nedenleri' boyutu kullanılarak kişilerin hastalığına ilişkin yorumu, algısı ve değerlendirmeleri araştırıldı. Hastaların güneşten korunma davranışları değerlendirilirken 'hiçbir zaman', 'nadiren ve bazen', 'sık sık ve daima' şeklinde üç grupta analiz edildi. Hastaların güneşten korunma konusundaki kararlılığını değerlendirmek için 'yarar algısı' ve 'zarar algısı' boyutlarından oluşan Karar Alma Ölçeği (KAÖ) kullanıldı. Çalışma sonucunda elde edilen verilerin değerlendirilmesi ve çözümlenmesinde SPSS 20.0 paket programı kullanıldı. İstatistiksel değerlendirmelerde p <0.05 anlamlı kabul edildi. Çalışmaya katılan hastaların %97.3'ü (n:146) kadın, %2.7'si (n:4) erkek idi. Tüm hastaların %56.7'si (n:89) 'sık sık ve daima' güneş kremi kullandığını belirtti. Melazma başlangıç yaşı arttıkça hastalığı kişisel olarak kontol edebileceğini düşünme (p:0.039) ve tedavi ile kontrol edebileceğini düşünme (p:0.002) oranının arttığı izlendi. Üniversite mezunu olanların ilkokul, ortaokul ve lise mezunu olanlara göre MYKÖ ortalaması daha düşük saptandı (p:0.02; p:0.002 ve p:0.008). Üniversite mezunu olanların hastalığı kişisel olarak ve tedavi ile kontrol edebileceğini düşünme oranı daha yüksek (p:0.012 ve p:0.021) izlendi; ayrıca daha yüksek oranda hastalığına anlam verebildikleri görüldü (p:0.007). İlkokul mezunu olanlarda ise hastalığın emosyonel etkisinin daha yüksek olduğu saptandı (p:0.002). Üniversite mezunu olanların daha yüksek oranda 'sık sık ve daima' güneş kremi, koruyucu şapka ve güneş gözlüğü kullandıkları gözlendi (p:0.001; p:0.028; p:0.003). Gelir düzeyi düşük olanların daha yüksek oranda hastalığı akut olarak değerlendirdikleri (p:0.001), hastalığın döngüsel olduğunu düşündükleri (p:0.002) ve daha düşük oranda hastalığını kişisel olarak kontrol edebileceklerini düşündükleri (p<0.001) belirlendi. Ayrıca gelir düzeyi orta-yüksek olan olgular gelir düzeyi düşük olanlara göre güneş kremini (p:0.039) ve güneş gözlüğünü (p:0.002) daha yüksek oranda 'sık sık ve daima' kullandıklarını belirtti. Ek kronik hastalığı olanların (özellikle psikiyatrik hastalık) olmayanlara göre daha yüksek oranda hastalığın olumsuz ciddi sonuçları olduğunu düşündüğü görüldü (p:0.027). MAŞİ skoru ile MYKÖ skoru arasında pozitif korelasyon belirlendi (p: <0.001). MAŞİ skoru yüksek olanların daha yüksek oranda hastalığın kronik olduğunu düşündükleri (p:0.022) ve daha yüksek oranda hastalığın olumsuz ciddi sonuçları olduğunu düşündükleri (p:0.002) saptandı. MYKÖ skoru yüksek olanların istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek oranda hastalığın olumsuz ciddi sonuçlar yarattığını düşündükleri (p:<0.001), hastalığa anlam veremedikleri (p:0.012), hastalığın döngüsel olduğunu düşündükleri (p:0.002) ve hastalığıyla ilgili olumsuz hisleri olduğu (p:<0.001) belirlendi. Bunun yanı sıra MYKÖ skoru yüksek olanların daha düşük oranda hastalığı kişisel olarak kontrol edebileceklerini düşündükleri gözlendi (p:0.049). MAŞİ ve MYKÖ skorlarının güneşten korunma davranışlarına anlamlı etkisi izlenmezken; MAŞİ skoru yüksek olanların KAÖ yarar algısı skoru anlamlı ölçüde yüksek izlendi (p:0.048). Hastaların hastalık hakkındaki görüşlerinin güneş kremi ve koruyucu şapka kullanımı üzerine anlamlı etkisi izlenmezken hastalığının kronik olduğunu düşünen olguların daha yüksek oranda 'sık sık ve daima' vücudu örten kıyafet kullandığı görüldü (p:0.035). Hastalığını kişisel olarak kontrol edebileceğini düşünenlerin daha yüksek oranda 'sık sık ve daima' güneş gözlüğü kullandığı belirlendi (p:0.002). Hastaların hastalık hakkındaki görüşlerinin KAÖ zarar algısı skoruna anlamlı etkisi saptanmazken; hastalığının olumsuz ciddi sonuçlar yarattığını düşünen olguların KAÖ yarar algısı skoru anlamlı olarak yüksek saptandı (p:0.037). HAÖ hastalık hakkındaki nedenleri boyutunun güneşten korunma davranışları üzerine anlamlı etkisi izlenmezken; güneş maruziyetini ve yüze sir/epilasyon/kozmetik işlem yaptırma öyküsünü hastalık nedeni olarak düşünenlerin KAÖ yarar algısı skorları anlamlı ölçüde yüksek saptandı (p: 0.01; p:0.02). Araştırmamız melazmalı hastalarda demografik ve klinik özelliklerin hastalık algısı, yaşam kalitesi ve güneşten korunma davranışlarına etkisini değerlendiren; ayrıca bu hasta grubunda hastalık algısı ve güneşten korunma davranışlarının birbirleriyle ilişkisini inceleyen ilk çalışmadır. Araştırmamızın sonucuna göre melazmalı hastaların klinik ve demografik özelliklerinin hastalık algısını ve güneşten korunma davranışlarını etkilediği görülmektedir. Melazmalı hastalarda hastalık algısını olumlu yönde değiştirmek ve yaşam kalitesindeki etkilenme düzeyini azaltabilmek güneşten korunma davranışları başta olmak üzere tedaviye uyumlarını arttırabilmek için yardımcı olacaktır. Elde ettiğimiz verilerin desteklenmesi için gelecekte yapılacak olan çok merkezli, geniş çaplı, prospektif çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.
Seboreik dermatitli hastalarda benlik saygısı, algılanan stres düzeyi, kaygı, sosyal fobi, depresyon, anksiyete ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Amaç Seboreik dermatit (SD) saçlı deri, yüz ve gövde üst kısmı da dahil olmak üzere vücudun seboreik bölgelerini etkileyen kronik ve tekrarlayıcı endojen bir ekzema olarak sınıflanır. Sayrılığın lokalizasyonu ve şiddeti bireysel olarak değişmektedir. Bireylerdeki genel yakınma sayrılığın şiddetine bağlı olarak farklılık gösterir ancak bu bireylerde psiko-sosyal yakınmalar oldukça yaygındır. Bu psiko-sosyal yakınmaların tespit edilmesi tedavinin başarısını önemli ölçüde değiştirecektir. Çalışmamızdaki amaç; SD'li bireylerde psiko-sosyal yakınmaları değerlendirerek, sayrılığın şiddeti ile farklılık gösterip göstermediğinin saptanmasıdır. Materyal ve Metod Bu amaçla kliniğe başvuran 122 SD tanılı birey değerlendirilmiştir. Değerlendirmede bireylerin sosyo-demografik özellikleri, SEDASİ skoru, Rossenberg benlik saygı ölçeği, Dermatolojik Yaşam Kalitesi Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Algılanan Stres Ölçeği, Durumluluk Süreklilik Kaygı Ölçeği ve Liebowitz Sosyal Fobi Ölçeği Kullanılmıştır. Sonuçlar SPSS 25 paket programı ile istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular Hastalarda en sık görülen tutulum lokalizasyonu %69.7 oranında (n=85) yanak bölgesi olarak saptanırken; 2. sırada %59.0 oranında (n=72 ) alın bölgesi; %54.1 oranında ise (n=66) burun bölgesi tutulumu olarak tespit edilmiştir. Sayrılığın şiddeti ve RBSÖ skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Sayrılığın şiddeti ve Süreklilik kaygı skoru/Durumluluk kaygı skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Sayrılığın şiddeti ve Algılanan Stres skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Liebowitz Performans Kaygı skoru ile sayrılık şiddeti arasında negatif yönde çok zayıf anlamlı ilişki bulunmaktadır (p=0,028; r=-0,199) Sonuç Çalışmamızın sonucunda SD şiddeti ile yaşam kalitesi, benlik saygısı, algılanan stres düzeyi, sosyal fobi, depresyon, anksiyete arasında bir ilişki saptanmamıştır. Hastalık şiddeti ile toplam kaygı, toplam kaçınma, sosyal kaygı, sosyal kaçınma ve performans kaçınma arasında ilişki saptanmazken; sadece performans kaygısı yönünden çok zayıf bir ilişki saptanmıştır.. Anahtar kelimeler: Seboreik dermatit, yaşam kalitesi, depresyon, anksiyete, kaygı
Psoriasis tanılı hastalarda sistemik tedavilerin etkinliklerinin psoriasis yaşam kalitesi ve fonksiyonları üzerinden değerlendirilmesi ve tedavi sürekliliğini etkileyen faktörler
Amaç: Kronik bir hastalık olan psoriasiste kaşıntı ve yangı gibi semptomların eşlik edebilmesi, görünür alanların etkilenebilmesi, eklem tutulumu olabilmesi ve uzun süreli tedavi gereksinimi nedeniyle yaşam kalitesi belirgin olarak bozulabilmektedir. Sistemik tedaviler hastalığın hızla klinik olarak düzelmesini, komorbiditelerin engellenmesini sağlamaktadır ve yaşam kalitesinin düzeltmesi amacıyla orta-şiddetli hastalıkta erken dönemden itibaren önerilmektedir. Bu çalışmanın amacı sistemik tedavi başlanan hastalarda tedavi seçimini etkileyen faktörleri, tedavi kesimine neden olan faktörleri, seçilen tedavilerin tedavi etkinliklerini ve tedavilerin yaşam kalitesi üzerine etkilerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamıza orta-şiddetli psoriasis vulgaris tanılı sistemik tedavi endikasyonu bulunan 84'ü kadın, 66'sı erkek 150 hasta dahil edilmiştir. Hastalar 24 hafta süreyle prospektif olarak izlenmiştir. 0.hafta, 12.hafta ve 24.hafta kontrollerinde değerlendirilen hastalarda psoriasis alan şiddet indeksi, dermatolojik yaşam kalite indeksi, psoriasis işlev kaybı indeksi, psoriasis yaşam kalite ölçeği değerlendirmeleri kaydedilmiştir. Hastaların demografik verileri, eşlik eden komorbiditeleri, daha önceki tedavi seçimleri ve tedavi kesim nedenleri, tedavi seçimini etkileyen faktörler ve özel bölge tutulumu değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 42.55 ± 13.95 yıl, ortalama hastalık süresi 13.56 ± 10.88 yıl olarak bulundu. %45.3 hastada aile öyküsü mevcuttu, aile öyküsü olan hastalarda hastalığın 18 yaş altında başlaması istatistiksel olarak anlamlı bulundu. %48 hastada dislipidemi, %31.4 hastada kalp hastalığı psoriasise en sık eşlik eden komorbidite olarak saptandı. Hastaların %30.7'sinde psoriatik artrit eşlik etmekteydi. Hastalık süresi >10 yıl olan hastalarda, VKİ >30 olan hastalarda, psoriatik artit eşliğinde, PASI> 20 ve DYKİ >10 olan ve dislipidemisi olan hastalarda biyolojik tedavinin istatistiksel olarak anlamlı derecede daha çok tercih edildiği saptandı. Tedavi öncesine göre 12.hafta ve 24.haftada PASI skorlarında azalma istatistiksel olarak anlamlıydı. 24.haftada biyolojik tedavi alan hastaların PASI 90 ve PASI 100 yanıtları konvansiyonel tedavi alan hastalara göre anlamlı oranda daha yüksek saptanmıştır. Psoriatik artit tanısı olan hastalarda, hastalık süresi >10 yıl olan hastalarda VKİ ≥ 30 olan hastalarda başlangıç PASI değerleri ve hastalık şiddeti istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek saptanmıştır. Tedavi sonrası 12.hafta ve 24.haftada DYKİ, PYKÖ ile yaşam kalitesi, PİKİ ile işlev kaybı değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde iyileşme gözlendi. Konvansiyonel tedavi alan hastalar ve biyolojik tedavi alan hastalar karşılaştırıldığında biyolojik tedavi alan grupta başlangıç yaşam kalitelerinin daha yüksek oranda bozuk olduğu yüksek DYKİ ve PYKÖ skorları ile gözlenirken tedavi sonrası 12.hafta ve 24.haftada biyolojik ajan grubundaki hastaların yaşam kalitelerinin daha yüksek oranda düzeldiği gözlendi. Psoriatik artrit tanısı olan hastalar, hastalık süresi > 10 yıl olan hastalar ve evli hastalarda tedavi öncesi yaşam kalitesinin daha çok etkilendiği saptandı. Psoriatik artrit tanısı olan hastalarda başlangıç PİKİ değerleri, hastaların fonksiyon kaybı psoriatik artrit tanısı olmayan hastalara göre daha yüksek saptandı. 12.haftada 75 ≤ PASI < 90, 90 ≤ PASI <100 yanıtı sağlanan ve 24.haftada 75 ≤ PASI < 90, 90 ≤ PASI <100, PASI 100 yanıtı elde edilen hastalarda başlangıç DYKİ, PİKİ, PYKÖ skorlarındaki düşüşler, yaşam kalitesinde iyileşme ve fonksiyon kaybındaki düzelmeler istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Başlangıç hastalık şiddeti fazla olan, PASI değeri > 20 olan hastaların yaşam kalitesi ve işlev kaybındaki etkilenmenin istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla olduğu ve tedavi sonrası düzelmelerin başlangıç PASI değeri 10-20 arası olan hastalara göre anlamlı derecede daha yüksek oranda olduğu gözlendi. 12.haftada sekukinumab tedavisi alan hastalarda adalimumab ve ustekinumab tedavisine göre istatistiksel olarak anlamlı oranda daha düşük mutlak PASI skorları elde edildiği, 24.haftada ise anlamlı bir fark saptanmadığı gözlendi. Yaşam kalitesi değerlendirmesinde 12.haftada sekukinumab tedavisinin diğer ajanlara göre DYKİ skorunu anlamlı derecede daha fazla düşürdüğü, 24.haftada ise ajanlar arasında anlamlı bir fark olmadığı gözlenmiştir. Sonuç: Psoriasis hastalarının yaşam kalitelerinin sağlıklı popülasyona göre belirgin düzeyde bozulduğu, günlük hayatta ve mesleki olarak fonksiyon kaybı yaşayabildikleri gözlenmiştir. Tedavi seçiminde eşlik eden komorbiditeler, psoriatik atrit, hastalık süresi ve hastalık şiddeti etkili olmaktadır. Çalışmamızda tüm sistemik tedavilerin hastalık şiddeti, yaşam kalitesi ve fonksiyonunu düzeltmekte yardımcı olduğu, literatür ile uyumlu olarak özellikle yüksek etkilenimi olan hastalarda biyolojik tedavilerin daha etkin olduğu ve etkilerinin daha erken ortaya çıktığı gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Psoriasis, plak psoriasis, konvansiyonel sistemik tedaviler, biyolojik ajan tedavileri, yaşam kalitesi, PASI, DYKİ, PİKİ, PYKÖ.
Kronik yaygın pruritus, prurigonodülaris ve dermatitis herpetiformis sebebiyle başvuran hastalarda mozaik tabanlı indirekt immünfloresan (İİF) biyoçip yönteminin değeri
Büllöz pemfigoid (BP) ve dermatitis herpetiformis (DH) kronik pruritus ve prurigo nodülarise yol açan iki otoimmün büllü hastalıktır. Bu hastalıkların erken tanısı pruritusun başarılı yönetimi ve hastalıkla ilişkili morbiditelerin önüne geçebilmek için önemlidir. Bu çalışmada kronik yaygın pruritus, prurigo nodülaris ve dermatitis herpetiformis ile başvuran hastalarda etyolojide yer alan olası BP ve DH tanısında biyoçipin yerini saptamak amaçlanmıştır. Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları polikliniğine başvuran, 39 kronik pruritus, 16 prurigo nodülaris ve 14 DH tanılı hasta, 24 sağlıklı gönüllü alındı. Tüm hasta ve sağlıklı serumları biyoçip yöntemi ile çalışılmış olup elde edilen verilerin tanıdaki uyumluluk değerleri hesaplandı. Kronik pruritusla başvuran hastalarda olası BP için biyoçipte BP 180 antikorlarının saptanmasının sensitivitesi %66,6, spesifitesi %100, ELİSA ile BP 180 antikorlarının saptanmasının sensitivitesi ve spesifitesi %100 olarak saptandı ve biyoçip ile ELİSA yöntemi birbiriyle uyumlu bulundu. (Kappa=0,792, Tutarlık=%98,42) Prurigo nodülaris benzeri BP tanısı koymada biyoçipte maymun özefagusu, BP 180, tuzla ayrıştırılmış deri testi, BP 230 antikorlarının saptanması uyumlu bulundu. Benzer şekilde ELİSA ile BP 180 ve BP 230 antikorlarını saptamak da tanı ile uyumlu saptandı. BP 180 ve BP 230 için için biyoçip ve ELİSA uyumlu bulundu. (Kappa=1, Tutarlık=%100) Yeni tanı DH grubunda biyoçiple GAF 3X'in sensitivitesi %100, spesifitesi %87,5, ELİSA ile GAF 3X Ig A ve doku transglutaminaz Ig A'nın sensitivite ve spesifitesi %100 olarak saptandı. Yeni tanı DH'ta biyoçip GAF 3X ile ELİSA GAF 3X Ig A uyumlu bulundu. Sonuç olarak biyoçip yöntemi kronik pruritus, prurigo nodülaris ve DH sebebiyle başvuran hastalarda daha ucuz, pratik, daha az zamanda uygulanabilen, daha az invazif bir yöntem olarak tanı ve ayırıcı tanısında tarama testi olarak kullanılabilir.
Frontal fibrozan alopesi hastalarında tetikleyici çevresel faktörler ve hastalığın yaşam kalitesine etkisinin değerlendirilmesi
1994'te ilk tanımlandığından bu yana, frontal fibrozan alopesi (FFA), etiyolojide çevresel faktörlerin rol oynadığını düşündürecek şekilde giderek daha yaygın hale gelmektedir. Bu çalışmanın temel amacı FFA'da olası nedensel çevresel faktörleri araştırmaktı. Ayrıca hastaların klinik ve sosyodemografik özelliklerinin tanımlanması, psikososyal durumlarının ve içselleştirilmiş damgalanma düzeylerinin belirlenmesi çalışmanın diğer amaçlarıdır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran 56 FFA hastası, yaş ve cinsiyet uyumlu 56 kontrol hastası çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların sosyodemografik özellikleri (yaş, cinsiyet, aile öyküsü, sigara ve alkol kullanımı, menopoz yaşı, FFA başlangıç yaşı), komorbiditeler, klinik bulgular (FFAŞİ, yüz papülleri, vücut kılları tutulumu, kaş ve kirpik tutulumu), saç ve yüz dermoskopi bulguları (perifoliküler eritem, perifoliküler hiperkeratoz, vellus kılı tutulumu, demodikoz), klinik semptomlar (hiperhidroz, trikodini, kaşıntı) kaydedildi. Aynı zamanda Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ), İçselleştirilmiş Damgalama Ölçeği (İDÖ), çeşitli yaşam tarzı, sosyal ve tıbbi faktörlere maruz kalmayı sorgulayan FFA Etiyolojik Faktörler Anketi uygulandı. FFA hastalarının ortalama yaşı 59,59 ± 11,07, ortalama FFA başlangıç yaşı 53,75 ± 10,19 idi ve hastaların % 85,7'si postmenopozal kadındı. FFA hastalarında histerektomi (%18,2), ooferektomi (%16,4) prevelansı açısından kontrol grubu ile anlamlı fark saptanmadı. Erken menopoz (40-45 yaş) (%29) ve HRT (%28,6) FFA grubunda daha yüksek prevelansta olmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı değildi. Yüz bölgesine güneşten koruyucu krem kullanımı (p=0,001) nemlendirici kullanımı (p=0,007), tonik kullanımı (p=0,03), şampuan kullanımı (p=0,001) ve bakım yağlarının kullanımı (p=0,003), renk açıcı kullanımı (p=0,007) ve botoks uygulaması (p=0,014) FFA hastalarında kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Saçlara sabun kullanımı (p=0,01) ve türban kullanımı kontrol grubunda FFA grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p=0,02). Hastaların % 75'inde kaş tutulumu saptanırken, pigmente maküller (% 64,3) en sık görülen yüz lezyonuydu. Hipotiroidi, hipertansiyon FFA hastalarında kontrollere göre anlamlı derecede daha yüksekti. Tam kaş dökülmesi, kol, bacak ve koltuk altı kılları tutulumu, perifoliküler hiperkeratoz, perifoliküler eritem ve FFAŞİ puanları arasında anlamlı bir ilişki bulundu. FFA hastalarında toplam ortalama İDÖ puanı 56,98 ± 9,2, HADÖ puanı 12,8 ± 8,4 (depresyon 5,6 ± 4,3, anksiyete 7,2 ± 4,1) idi ve kaş kaybı ile HADÖ arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Bulgularımız, FFA hastalarında hipotiroidizm, hipertansiyon gibi sistemik hastalıklar, güneşten koruyucu kremler ve nemlendiriciler başta olmak üzere, tonik, şampuan ve bakım yağlarının, renk açıcı işlemler ve botoks uygulaması gibi kozmetik işlemlerin hastalığın etyolojisinde rol oynayabileceklerini göstermektedir. Diğer yandan, uv den koruduğu için türban kullanımı ve sabun kullanımı FFA'dan koruyucu bir rol oynuyor olabilir. FFA hastalığının sadece saç hastalığı olarak değil, vücut kılları tutulumu ve eşlik eden yüz lezyonları ve eşlik edebilen komorbiditeleri ile birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. En sık eşlik eden tiroid hastalığı için FFA hastalarının ilk başvurularında tetkiklerinin yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Ayrıca çalışmamız, hastalığın psikolojik ve sosyal etkilerine, hastaların içselleştirilmiş damgalanma düzeylerine ve bunları etkileyen faktörlere dikkat çekmektedir. FFA hastalarının yüksek odüzeyde içselleştirilmiş damgalanma yaşadıkları gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Frontal fibrozan alopesi, çevresel faktörler, içselleştirilmiş damgalama, depresyon, anksiyete
İsotretinoin tedavisi yapılan akne vulgarisli hastalarda serum d vitamin düzeyi
Amaç: Akne vulgaris, ergenlerin% 85'ini etkileyen; yüz göğüs ve sırt yerleşimli pilosebasözünit hastalığıdır. Son yirmi yılda, oldukça etkili bir ilaç olan retinoidlerin keşfi, akne vulgaris tedavisini dramatik bir şekilde geliştirmiştir. Günümüzde yapılan çalışmalarda retinoik asitler ile D vitamini metabolizması arasında etkileşimler olduğu bildirilmektedir. Çalışmamızda akne vulgaris nedeniyle izotretinoin kullanan hastalarda izotretinoin ve vitamin D düzeyi ile ilişkisi değerlendirilip kontrol grubu ile karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya, Eylül 2018-Mayıs 2019 tarihleri arasında Adıyaman Üniversitesi Araştırma Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniği'ne akne vulgaris nedenli başvuran, 0.5-1 mg/kg/gün dozlarında izotretinoin tedavisi başlanan hastalar ve sağlıklı gönüllüler alındı. Çalışmamız 100 sağlıklı birey ve 100 akne vulgaris hastası olmak üzere toplam 200 birey üzerinden yürüdü. Akne vulgarisli hastaların izotretinoin tedavisi öncesi ve tedavi sonrası ikinci aydaki laboratuar verileri kaydedildi. Bulgular: Çalışmamızda, hasta(tedavi öncesi) ve kontrol grupları arasında yaş ve cinsiyet bakımından anlamlı bir fark yoktu. Akne vulgaris hastalarının tedavi sonrası 2.aydaki vitamin D düzeyleri tedavi öncesine göre anlamlı düzeyde düşük bulundu. Akne vulgaris hastalarının vitamin D ortalamaları, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu. Hasta ve kontrol gruplarının vücut kitle indeksi ortalamaları benzerdi. Sonuç: İzotretinoin tedavisi, vitamin D seviyeleri üzerinde anlamlı bir düşüşe neden olur.Izotretinoin tedavisine başlamadan önce vitamin D düzeylerine bakılarak, gereken hastalarda vitamin D replasmanı düşünülmelidir.
Akdeniz Üniversitesi Tıp fakültesi Hastanesi Kozmetoloji biriminde akne skarında fraksiyonel bipolar altın iğneli radyofrekans kullanımı: 18 aylık retrospektif çalışma
Akne skarları, akne vulgarisin inflamatuvar süreç içerisinde anormal iyileşmesi sonucu açığa çıkan renk ve şekil bozukluklarıdır. Skarların kompleks ve heterojen klinik doğası ve hastaların değişken bireysel özellikleri nedeni ile belirli bir tedavi algoritması ve kılavuz bulunmamaktadır. Her tedavi yöntemi farklı klinik yanıt ve yan etki profili ile hastaya göre, bireysel olarak tercih edilmektedir. Son yıllarda ise radyofrekans tedavisi, etkililiği ve düşük yan etki riski nedeni ile geleneksel tedavilere alternatif mikroinvaziv bir tedavi yöntemi olarak tercih edilmektedir. Bu çalışmayı, yeni bir tedavi yöntemi olarak dünyada son 10 yıldır kullanılan fraksiyonel bipolar mikroiğneli radyofrekans tedavisinin akne skarlarında etkililiğini, hasta memnuniyetini, sağladığı ek kozmetik faydaları ve gözlenen yan etkileri değerlendirmek amacı ile yaptık. Çalışmada, Ocak 2019-Haziran 2020 tarihleri arasında; Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Kozmetoloji Biriminde yüzde akne skarı nedeni ile en az 3 seans fraksiyonel bipolar altın iğneli radyofrekans (FBAR) tedavisi almış olan 30 hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastaların demografik bilgileri, verilen kozmetik tedavilerin özellikleri ve hasta fotoğrafları hasta dosyası kayıtlarından ve kozmetoloji birimi takip formlarından alınmıştır. Hasta fotoğrafları iki dermatolog tarafından değerlendirilmiştir. Akne skar skorları, Goodman ve Baron kalitatif akne skar skoru ve Echelle d'Evaluation Clinique des Cicatrices d'acne (ECCA) skoru kullanılarak ölçülmüştür. Doktor ve hasta tarafından akne skar, parlaklık, gerginlik, gözenek genişliği ve kırışıklıkta tedavi yanıtlarını ölçmek için 5 nokta skalası kullanılmıştır. Hastaların ağrı düzeyi vizüel analog skala ile ölçülmüş; eritem ve ödemin şiddeti 5 nokta skalası kullanılarak değerlendirilmiştir. Sadece FBAR tedavisi alan hastalarda Goodman skoru, tüm yüz ECCA skoru, "boxcar" ve "ice pick" skar ECCA skorları ve malar bölge ECCA skoru istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmıştır. Doktor ve hastaya göre 5 nokta skalası ile yapılan değerlendirmelerde akne skar, parlaklık, gerginlik, gözenek genişliği ve kırışıklıkta tedaviye yanıt alınmıştır. Hem doktor hem hastaya göre en 114 yüksek tedavi yanıt puanları akne skarlarında, en düşük yanıt puanları ise kırışıklıkta elde edilmiştir. Hastaların başlangıç akne skar şiddeti arttıkça doktora göre akne skarı, parlaklık ve gerginlik tedavi yanıtlarının arttığı görülmüştür. "Rolling" skarı olan hastalarda ve kadınlarda tedavi memnuniyeti daha düşük düzeyde olma eğilimindedir. FBAR tedavisinin diğer tedavilerle kombine edilmesi ise tedavi yanıtlarını artırmaktadır. FBAR tedavisi sırasında ağrı, topikal anestezi ile tolere edilebilecek düzeydedir. Tedavi sonrası gelişen eritem ve ödemin hafif şiddette ve kısa süreli olduğu tespit edilmiştir. Hastaların hiçbirinde postinflamatuvar hiperpigmentasyon, hipopigmentasyon ve enfeksiyon gelişimi gözlenmemiştir. Bu sonuçlar ile fraksiyonel bipolar mikroiğneli radyofrekans tedavisi akne skarlarında etkili ve ek kozmetik faydalar sağlayan bir tedavi yöntemi olarak değerlendirilebilir. Diğer tedavilerle kombine edilmeye uygundur; yan etkileri ise hafif ve geçicidir.
Hidradenitis süpürativa tanılı hastalarda sosyodemografik, klinik özellikler, eşlik eden hastalıklar ve tedavi özelliklerinin değerlendirilmesi
Hidradenitis süpürativa (HS) veya akne inversa uzun süreli, tekrarlayıcı, ağrılı, sinüs traktüsleri ve skarla sonlanabilen derin yerleşimli nodül ve apselerle ayırt edilen inflamatuvar bir hastalıktır. Son yıllarda akademik çevrelerde hastalığa olan ilgi giderek artmış ve günümüzde en çok çalışılan başlıklardan birisi haline gelmiştir. Literatürde, Türkiye'de HS ile ilgili yapılan az sayıda epidemiyolojik çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmayı Antalya ve çevresinde yaşayan HS hasta popülasyonunun özelliklerini tanımlamak, Türkiyedeki HS hastaları ile ilgili epidemiyolojik verilere katkı sağlamak ve diğer ülkelerden bildirilen verilerle karşılaştırarak farklılıklara dikkat çekmek amacıyla yaptık. Çalışmaya, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi, Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı, Dermatoloji Polikliniğinde takip edilen HS tanılı toplam 100 hasta dahil edildi. Hastaların sosyodemografik ve klinik özellikleri (yaşı, cinsiyeti, mesleği, aile öyküsü, eğitim durumu, medeni durumu, sigara, alkol kullanımı ve VKİ, hastalık başlangıç yaşı, hastalık süresi, tutulum bölgeleri, hastalık şiddeti, DYKİ skoru), eşlik eden hastalıkları ve tedavi seçenekleri gibi değişkenlere retrospektif olarak kayıt programından ulaşıldı. Hastalığın şiddeti her hastada Hurley evrelemesine ve Hekimin Global Değerlendirme skoruna (Hs- PGA) göre sınıflandırıldı. Çalışmamızda erkek/kadın oranı 2.6:1 idi. Aile öyküsü hastaların %22'sinde vardı. Sigara kullanım oranı (%77) erkeklerde (%84,7) kadınlara göre (%57,1) daha yüksekti. Hastaların %70'i fazla kilolu ve obezdi. Eşlik eden hastalıklar arasında en çok hipertrigliseridemi (%13), DM (%12), psikiyatrik hastalıklar (%11), hipertansiyon (%7) gözlendi. Koltuk altı hastalık başlangıcı ve seyrinde en sık tutulum alanı olarak saptandı. Erkeklerde hastalığın koltuk altından, kadınlarda ise kalçalardan başlangıç gösterme sıklığı belirgin derecede yüksek gözlendi. Erkeklerde olağan dışı yerleşim daha sıktı. Tedavi özellikleri ülkemizden yapılan diğer çalışmalarla benzerdi. Koltukaltı, perianal bölge, meme altı veya arası tutulumun hastalık şiddetini arttırdığı gözlemlendi. 95 Bulgularımızı diğer ülkelerden yapılan çalışmalarla karşılaştırdığımızda bir takım farklılıklar görülmektedir. Ülkemizden yapılan çalışmalarla daha çok benzer sonuçlara ulaşmamız HS'nin etiyopatogenezinde her toplumun kendine özgü genetik, etnik, coğrafik ve kültürel özelliklerinin etkisi olabileceğini düşündürmektedir. Bildiğimiz kadarıyla HS hastaları arasında hastalık başlangıç bölgelerinin kronolojisi ilk kez bizim çalışmamızda sorgulanmıştır. Hasta sayısı sınırlı olsa da, çalışmamız bölgemiz hastalarının epidemiyolojik verilerini ayrıntılı bir şekilde irdeleyerek literatüre katkı sunmaktadır.
Melazmanın antioksidan belirteçler serum bilirubin ve GGT düzeyleri ile ilişkisi
Melazma, epidermis ve dermiste aşırı miktarda melanin biriktiren hiperfonksiyonel melanositlerden kaynaklanan yaygın, kronik ve tekrarlayan bir hiperpigmentasyon bozukluğudur. Melazmanın oluşum mekanizması net olmamakla birlikte genetik predispozisyon, UV maruziyeti, gebelik, OKS kullanımı, HRT kullanımı, tiroid hastalıkları, kozmetikler ve ilaçlar gibi faktörler etiyolojide suçlanmaktadır. Bunlara ek olarak, oksidatif stresin de melazma patogenezinde önemli bir etken olduğunu gösteren pek çok çalışma mevcuttur. Hücrelerde oksidatif hasarı önleyen veya kısmen azaltan antioksidan sistem mekanizmaları bulunmaktadır. Bilirubin; fizyolojik yollarla oluşan güçlü bir enzimatik olmayan endojen antioksidan moleküldür. GGT ise glutatyonun (GSH) hücre dışı katabolizmasına katkı sağlayan bir hücre yüzeyi proteini olup; son çalışmalarda antioksidan özelliklerle ilişkili olan GSH'nin, GGT ile katalize edilen hücre dışı metabolizmasının demir varlığında serbest radikallerin üretimine yol açtığı gösterilmiştir. Etiyolojisinde oksidatif stresin suçlandığı birçok hastalıkta serum bilirubin ve GGT düzeyleri hasta ve kontrol grubunda karşılaştırılmış ve serum bilirubin düzeyleri hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunurken, serum GGT düzeyleri hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptanmıştır. Bu çalışmada melazma hastalarında serum bilirubin ve GGT düzeyleri ölçülerek bu moleküllerin hastalık patogenezindeki rolleri ile hastalık aktivitesi ve şiddetiyle ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışma 41 melazma hastası ve 41 kişilik kontrol grubu olmak üzere 82 gönüllü ile yürütüldü. Melazma grubunda hastalık şiddeti ve aktivitesi MASİ yöntemi ile değerlendirildi ve yaşam kalite ölçeği olarak MYKÖ kullanıldı. Hasta ve kontrol grubunun demografik özellikleri ve hasta grubunun hastalığına yönelik veriler sorgulanarak kaydedildi. Her iki grubun serum bilirubin ve GGT düzeyleri Elisa yöntemiyle ölçüldü. Her iki grupta da eşlik eden otoimmün, alerjik ve/veya kronik inflamatuar sistemik ve/veya deri hastalığı olanlar bilirubin ve GGT düzeylerini etkileyebileceğinden çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya alınan her iki grup da 41 bireyden oluşmakta olup, hasta grubunun yaş ortalaması (36,95±5,37) ve cinsiyet dağılımı (K/E=40/1) ile kontrol grubunun yaş ortalaması (36,95±9,48) ve cinsiyet dağılımı (K/E=40/1) benzerdi. Melazma klinik alt tiplerine göre sınıflandırıldığında; 29 hastada (%70,7) epidermal, 1 hastada (%2,4) dermal ve 11 hastada (%26,8) mikst melazma mevcuttu. Melazma yüz yerleşim yerine göre sınıflandırıldığında; 27 hastada (%65,9) sentrofasiyal, 12 hastada (%29,3) malar ve 2 hastada (%4,8) mandibuler melazma mevcuttu. Ortalama hastalık süresi 4,37±3,25 yıl ve hastalık başlangıç yaşı 32,59±5,77 yıl olarak saptandı. MASİ ortalama skoru 5,59±2,63 iken; MYKÖ ortalama skoru 26,39±6,81 olarak saptandı. 41 hastanın 10'unda (%24,4) ailede melazma öyküsü mevcut olup; ailede melazma varlığı, hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksekti (p=0,034). Melazma hastalarında ortalama serum direkt bilirubin düzeyi (0,15±0,07 ng/ml), indirekt bilirubin düzeyi (0,22±0,13 ng/ml) ve total bilirubin düzeyi (0,37±0,19 ng/ml) kontrol grubuna kıyasla (sırasıyla DBİL=0,18±0,08 ng/ml, İBİL=0,31±0,19 ng/ml ve TBİL=0,49±0,27 ng/ml) istatistiksel olarak anlamlı oranda düşüktü (sırasıyla p=0,05, p=0,021 ve 0,025). Hasta grubunda serum bilirubin düzeyi ile MASİ skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde korelasyon saptanmadı. Melazma hastalarında ortalama serum GGT düzeyi 12,71±6,05 U/L, kontrol grubunda 15,37±6,83 U/L olup; hasta grubu ile kontrol grubunun serum GGT düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,066). Bilirubin ve GGT melazma etiyopatogenezinde rol oynayabilen moleküller olmakla birlikte, GGT düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı olmaması ile her iki molekülün hastalık aktivitesi ve şiddetiyle ilişki ve korelasyonunun gösterilememesi, hastalık etiyopatogenezinde daha baskın rol oynayan olası moleküllerin varlığını düşündürmektedir. Melazma etiyopatogenezine yönelik yapılacak daha geniş kapsamlı prospektif çalışmalarla bu konunun aydınlatılabileceğini düşünüyoruz.
Psoriasis hastalarında tırnak tutulumunun klinik ve demografik özellikleri
Psoriasis keskin sınırlı eritemli, gümüş rengi skuamlı plaklar ile karakterize kronik immün aracılı inflamatuar bir deri hastalığıdır. Deri, tırnak ve eklem tutulumunun yanında birçok komorbidite psoriasise eşlik edebilmektedir. Psoriasislilerde tırnak tutulumu yaygın görülmekte olup hastaları fiziksel ve sosyal yönden olumsuz etkilemektedir. Psoriasislilerin %80-90'ında hayatının herhangi bir döneminde tırnak tutulumu meydana gelmektedir. Psoriasislilerde tırnak tutulumu sıklığı ise %10-90 arasında değişmektedir. Psoriasisin tırnak tutulumu ile ilişkili karakteristik klinik özelliklerin her birinin sıklığı ile ilgili çalışmalar sınırlıdır. Bununla birlikte her bir parmakta tırnak psoriasisi özelliklerinin sıklığını değerlendiren çalışmalarda az sayıdadır. Çalışmamızda psoriasislilerde tırnak tutulum özelliklerini, sıklığını ve hastalık şiddeti ile ilişkisini değerlendirmeyi hedefledik. Çalışmamıza Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi, Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı, Psoriasis polikliniğine 1 Temmuz 2020 ile 30 Eylül 2020 arasında başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden psoriasisli hastalar ardışık olarak dahil edildi. Çalışmamıza toplam 227 psoriasis hastası alındı. Hastaların sosyodemografik özellikleri (yaş, cinsiyet, aile öyküsü, sigara ve alkol kullanımı, VKİ, psoriasis açısından aile öyküsü, psoriasis başlangıç yaşı, psoriasis süresi ve tırnak tutulumu süresi), komorbiditeleri, klinik bulguları (psoriasis tipi, eklem tutulumu varlığı, aktif tutulum yerleri, aktif tedavi ve tedavi öyküsü), deri tutulum şiddeti için PASİ ve tırnak tutulum şiddeti için NAPSİ skorları başvuru gününde kayıt edildi. NAPSİ'de yer alan özelliklerin dışında transvers oluklanma, longitudinal sırtlanma ve onikomadezis açısından tüm hastalar değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların %74,7'ünde tırnak tutulumu saptandı. Hasta tarafından fark edilen tırnak tutulumu oranı %43,8'di. Tırnak tutulumunun süresi ortalama 89,17±128,67 aydı. Tırnak psoriasisi skoru sağ elde 2. parmakta sol elde ise 2. ve 3. parmaklarda en yüksekti. Her iki elde 5. parmaklarda toplam skor en düşük bulundu. Bu durum 2. parmağın mikrotravmaya daha sık maruz kalması ve buna bağlı olarak koebner yanıtı ile psoriasis ilişkili tırnak değişikliklerinin gelişmesi ile açıklanabilir. Tırnak matriks tutulumunun tırnak yatağı tutulumundan daha sık olduğu tespit edildi. Hastaların PASİ skoru ortalamaları 5,53±10,47 ve NAPSİ skoru ortalamaları ise 16,21±14,94 olarak bulundu. Çalışmamızda erkeklerde tırnak tutulum oranı kadınlara göre anlamlı olarak daha yüksekti (Erkeklerin %83,9'unda, kadınların %64,5'inde). Ailesinde psoriasis olanlarda tırnak tutulumu %84,9 iken olmayanlarda %71,5'di ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,05). Dolayısı ile erkeklerde ve ailede psoriasis öyküsü olanlarda tırnak psoriasisi oranı daha fazla bulundu. Hastalık süresi, eklem tutulum oranı, PASİ skoru, orta ve şiddetli psoriasis oranı tırnak tutulumu olanlarda daha fazlaydı ancak bu sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0,05). En sık görülen tırnak psoriasisi bulgusu onikoliz olup bunu sırasıyla pitting ve yağ lekesi görünümü takip etmekteydi. Psoriasis alt tiplerine göre tırnak tutulumu incelendiğinde yaygın püstüler, invers, eritrodermik alt tiplerinin tamamında tırnak tutulumu olduğu, en az tutulumun ise guttat psoriasiste olduğu ancak bu farkların anlamlı olmadığı tespit edildi (p>0,05). Guttat psoriasiste tek görülen lezyon lökonişi olarak bulundu. Splinter hemoraji ise izole tırnak psoriasisinde (%75,0) palmoplantar psoriasise (%5,3) göre anlamlı derecede daha fazla görüldü (p<0,05). PASİ ve NAPSİ skorları arasında aynı yönde düşük düzeyde anlamlı bir ilişki tespit edildi. NAPSİ skoru erkeklerde kadınlara göre, sigara kullananlarda kullanmayanlara göre daha yüksek bulundu. NAPSİ skorlamasında yer alan lökonişi ve lunulada kırmızı nokta ile NAPSİ arasında anlamlı korelasyon olmadığı bulundu. Psoriasislilerde tırnak tutulumu sıklıkla görülmesine rağmen günlük pratikte gözden kaçabilmektedir. Çalışmamıza göre erkeklerde ve sigara kullananlarda tırnak psoriasisinin daha şiddetli olduğu görülmektedir. Bununla birlikte mikrotravmaya daha sık maruz kalan 2. parmak tırnaklarında tırnak psoriasisinin daha şiddetli olduğu çalışmamızın bir diğer sonucudur. Sonuç olarak, tırnak psoriasisi özelliklerinin sıklığı, klinik parametreler ve hastalık şiddeti ile ilişkisini ortaya koymak hastalık yönetimini kolaylaştıracaktır.
Mikozis fungoides hastalarında klinik ve histopatolojik özellikler: 10 yıllık retrospektif değerlendirme
Mikozis Fungoides, primer kutanöz T hücreli lenfomaların (PKTHL) en sık görülen tipidir ve tüm primer kutanöz lenfomaların % 50 'sini oluşturmaktadır. Bu çalışmada kliniğimizde takip edilen Mukozis fungoides hastalarının klinik, demografik ve histopatolojik özelliklerini tanımlamayı, uygulanan tedavileri ve bu tedavilere verilen yanıtları, bu hastalarda hastalığın seyrini ve progresyonu ölçümlemeyi hedefledik. Bu çalışmaya, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi, Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı polikliniğinde Ocak 2010-Ocak 2020 tarihleri arasında MF tanısı alan hastalar dahil edildi. Çalışmaya toplam 120 hasta alındı. Tanı anında 1A evresinde olan 35 (%35,7), 1B evresinde olan 47 (%48,0), 2A evresinde olan 10 (%10,2), 2B evresinde olan 2 (%2,0), 3A evresinde olan 2 (%2,0), 4A1 evresinde olan 1 (%1,0) ve 4A2 evresinde olan 1 (%1,0) hasta bulunmaktadır. 113 hastanın lezyonlarının evresi incelendiğinde ise yama evresinde olan 61 (%54,0), plak evresinde olan 47 (%41,6) ve tümör evresinde olan 5 (%4,4) hasta bulunduğu tespit edilmiştir. Progresyon durumu tümör ve lezyon evresine göre incelendiğinde T evreleme sistemine göre yapılan analizde anlamlı fark bulunmuştur. Progresyon oranları T1 evresinde %13,3, T2 evresinde %18,2, T3 ve T4 evrelerinde ise %66,7'dir. Tümör ve lezyonun evresine göre hastaların son kontroldeki yanıtları analiz edildiğinde T1 evresinde olanların %88,9'unun parsiyel yanıt verdikleri ve %11,1'inin komplet remisyon gösterdikleri; T2 evresinde olanların %83,3'ünün parsiyel yanıt verdikleri, %14,6'sının komplet remisyon gösterdikleri ve bu evredeki 1 hastanın (%2,1) exitus olduğu; T3 evresinde olanların tamamının parsiyel yanıt verdikleri; T4 evresinde olanların %50,0'sinin parsiyel yanıt verdikleri, %25,0'inin komplet remisyona girdiği ve yine %25,0'inin exitus olduğu görülmektedir MF yavaş seyirli bir tümoral hastalık olup erken evre hastalarda literatürle uyumlu olarak bizim çalışmamızda hastalık progresyonu ve tedavi yanıtlarının geç evrelere göre daha iyi olduğu bulunmuştur.
Akne vulgaris hastalarında oral isotretinoin tedavisinin karaciğer elastisitesine olan etkisinin shear wave elastografi ile incelenmesi
Akne vulgaris; pilosebase üniteyi etkileyen, kronik seyirli inflamatuvar bir hastalıktır. Dünyanın en yaygın sekizinci hastalığı olduğu düşünülmektedir. Daha çok pilosebase ünitenin yoğun olarak bulunduğu yüz, boyun, sırt, omuz gibi seboreik alanlarda görülür. Açık ve/veya kapalı komedon ve papül ve/veya püstül gibi elementer lezyonlar ile karakterizedir. Hastalığın görülme sıklığı ve şiddeti erkeklerde 16-19, kızlarda ise 14-17 yaş aralığında en yüksek seviyededir. Erişkin dönemde ise kadınlarda daha sık görülür. Akne patogenezinde dört temel mekanizma rol oynamakta olup; bunlar sebum üretiminin artışı ve içeriğinin değişmesi, pilosebase ünitede Cutibacterium acnes'in kolonizasyonu, foliküler hiperkeratinizasyon ve inflamasyondur. İsotretinoin, genellikle orta ve şiddetli akne vulgariste tercih edilen bir ajan olup, standart tedavi dozu 0,5-1 mg/kg/gün arasındadır. İlacın hedef kümülatif dozu 120-150 mg/kg'dır. Pek çok tedavi yan etkisi olmakla birlikte, bu yan etkilerin çoğu tolere edilebilir düzeydedir. Tedavi başlangıcında karaciğer fonksiyon testleri (ALT, AST), lipit profili (LDL, HDL, trigliserid ve total kolesterol), üre, kreatinin ve B-HCG düzeylerine bakılmalı, tedavi süresince bu parametreler takip edilmelidir. Karaciğer fibrozisi, hepatik hasar sonrası ekstrasellüler matriks birikimi ile karakterize, reversibl bir yara iyileşme yanıtıdır. Kronik karaciğer hasarı olan hemen hemen tüm hastalarda, karaciğer hastalığının nedenine ve konakçı faktörlerine bağlı olarak farklı oranlarda gelişir. Kronik karaciğer hastalıklarının çoğu fibrozis ile ilişkili olup; oluşan bu fibrozis parankimal hasar ve inflamasyon ile karakterizedir. Uzun süreli alkol kullanımı, biliyer hastalıklar, otoimmün hepatit, ilaçlar, metabolik bozukluklar ve viral hepatitler karaciğer fibrozisinde etyolojide suçlanan faktörlerdir. Shear Wave Elastografi, noninvaziv bir görüntüleme yöntemi olup; ultrason probu ile gönderilen mekanik uyarılara karşı verilen doku yanıtının değerlendirildiği bir ultrason tekniğidir. İsotretinoin, karaciğerde metabolize olan ve bu organda depolanan bir ilaçtır. Bu sebeple ilacın karaciğerde inflamasyon ve hasara neden olma potansiyelinin olduğu ve bu hasarın, olayın şiddetiyle orantılı olarak fibrozise kadar gidebileceği düşünülebilir. Bu çalışmada isotretinoin kullanımının karaciğer parankiminde sertliğe neden olup III olmadığının Share Wave Elastografi yöntemiyle incelenmesi ve karaciğer sertliğiyle olası ilişkili parametrelerin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmaya toplamda 40 akne vulgaris hastası dahil edilmiş olup; oral isotretinoin tedavi dozu 0,5 mg/kg/gün olarak belirlendi. Hastalık aktivitesi, tedavi başlangıcında ve tedavinin 3. ayının sonunda Global Akne Derecelendirme Sistemi skorlamasıyla değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri, sigara-alkol kullanım durumları, Fitzpatrick deri tipleri, hastalığa yönelik verileri sorgulandı ve kaydedildi. Tedavi başlangıcında ve tedavinin 3. ayının sonundaki hemogram, üre, kreatinin, ALT, AST, GGT, LDL, HDL, trigliserid ve total kolesterol düzeyleri incelendi. Çalışmaya; 18-65 yaş arasında olup klinik olarak akne vulgaris tanısı alan, karaciğer fibrozisi, portal hipertansiyon, obstrüktif kolestaz, karaciğer konjesyonu, akut hepatit, infiltratif karaciğer hastalıkları, hepatik ve splenik inflamasyon yönünden klinik ve/veya hikâyesi negatif olan, hepatosplenomegalisi ve hepatosteatozu olmayan, daha önce HBV ve/veya HCV enfeksiyonu geçirmeyen, vücut kitle indeksi 25'in altında olan, gebelik ve emzirme döneminde olmayan, son 3 ay içerisinde akne vulgaris nedeniyle sistemik ya da topikal tedavi almamış olan, mevcut malignite tanısı ve/veya immünsüpresif durumu olmayan hastalar dahil edildi. Çalışmaya katılan 40 hastanın 27'si (%67,5) kadın, 13'ü (%32,5) erkek olup; hastaların yaş ortalaması 21,87±2,95 yıl; vücut kitle indeksi ortalaması 22,51±1,62 kg/m²; akne vulgaris hastalık süresi ortalaması ise 20,55±9,20 ay idi. Hastaların tedavi başlangıcındaki Global Akne Derecelendirme Skoru ortalaması 24,93±5,18 iken, tedavinin 3. ayının sonunda 15,37±5,23 olup; tedavinin 3. ayının sonundaki skor ortalaması, tedavinin başlangıcına kıyasla istatistiksel olarak anlamlı oranda düşüktü (p<0,001). Hastaların, tedavinin 3. ayının sonundaki ortalama serum trigliserid, total kolesterol, LDL, AST ve GGT düzeyleri, tedavi başlangıcına kıyasla istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksekti (Sırasıyla p=0,003, p<0,001, p<0,001, p<0,001, p<0,001). Hastaların, tedavinin 3. ayının sonundaki ortalama serum hemoglobin ve HDL düzeyleri, tedavi başlangıcına kıyasla istatistiksel olarak anlamlı oranda düşüktü (Sırasıyla p=0,003, p<0,014). Hastaların tedavi başlangıcındaki ortalama karaciğer stiffness değeri 4,42±0,89 kPa (kilopaskal) iken, tedavinin 3. ayının sonunda 5,59±1,01 kPa olup; tedavinin 3. ayının sonundaki ortalama karaciğer stiffness değeri, tedavi başlangıcına kıyasla istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksekti (p<0,001). Tedavinin 3. ayının sonundaki trigliserid ile IV HDL düzeyleri arasında orta düzeyde, ters yönlü (r:-0,330) bir korelasyon vardı (p=0,037). Tedavinin 3. ayının sonundaki total kolesterol ile HDL düzeyleri arasında orta düzeyde, aynı yönlü (r:0,369) bir korelasyon vardı (p=0,019). Tedavinin 3. ayının sonundaki total kolesterol ile LDL düzeyleri arasında yüksek düzeyde, aynı yönlü (r:0,950) bir korelasyon vardı (p=0,000). Tedavinin 3. ayının sonundaki HDL ile GGT düzeyleri arasında orta düzeyde, ters yönlü (r:-0,316) bir korelasyon vardı (p=0,047). Tedavi başlangıcında karaciğer stiffness değeri, her 2 cinsiyette benzerken; tedavinin 3. ayının sonundaki bu değer, erkek cinsiyette kadınlara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksekti (p<0,005). Kadın hastaların tedavinin 3. ayının sonundaki ortalama karaciğer stiffness değeri, erkek hastalardan 1,44 kat daha azdı (GA:-2,625;-0,371) (p:0,015). Tedavi başlangıcında karaciğer stiffness değerleri tüm deri tiplerinde benzerken; tedavinin 3. ayının sonundaki karaciğer stiffness değerleri, Fitzpatrick deri tipi 2 olan hastalarda Fitzpatrick deri tipi 3 veya 4 olan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı oranda düşüktü (p<0,045). Fitzpatrick deri tipi 2 olan hastaların, tedavinin 3. ayının sonundaki ortalama karaciğer stiffness değeri, Fitzpatrick deri tipi 3 veya 4 olan hastalardan 0,7 kat daha azdı (GA:-1,287;-0,033) (p:0,031). Sonuç olarak, oral isotretinoin tedavisi karaciğer parankiminde sertliğe yol açabilir. Ancak bu sertlik, karaciğerdeki makro hasar ya da lipit değerlerindeki yükselmeyle ilişkili olmayıp, bu olayda farklı mekanizmalar rol oynuyor olabilir. Bu çalışma bildiğimiz kadarıyla oral isotretinoin tedavisinin karaciğer parankiminde sertliğe yol açıp açmadığını inceleyen ilk çalışma olduğundan, bu konunun daha geniş çaplı prospektif çalışmalarla değerlendirilmesi faydalı olabilir. Ayrıca oral isotretinoin kullanımında görülen karaciğer parankim sertliğinin patogenezi, sertliğin olası nedenleri ve reversibl olup olmama durumu da araştırmaya açık konulardır. Anahtar Kelimeler: Akne vulgaris, isotretinoin, karaciğer fibrozisi, share wave elastografi
Seboreik dermatitli hastalarda algılanan stres düzeyi, sosyal görünüş kaygısı ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Amaç Seboreik dermatit (SD), eritemli yama ve skuamlanma ile karakterize kronik tekrarlayıcı bir deri hastalığıdır. Dermatolojik hastalıkların sık görülenlerindendir. Hastalığın tutulum alanı ve şiddeti kişiden kişiye farklılık gösterir. Birçok deri hastalığında olduğu gibi SD'nin de yaşam kalitesini negatif yönde etkilendiğine dair veriler vardır. Bu hastaların psikososyal açıdan etkilenme düzeyinin ve etkileyen olası faktörlerin saptanması, tedavi stratejisininoluşturulması aşamasında hasta lehine maksimum fayda sağlanması açısından yol gösterici olabilir. Bu çalışmanın amacı, SD'li kişilerin psikososyal yakınmalarını değerlendirerek sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırmak ve aradaki farklılıkları araştırmaktır. Aynı zamanda, bu yakınmaların hastalığın klinik özellikleri ve şiddetiyle ilişkisini inceleyerek, tedavi planı oluşturma aşamasında dikkate alınacak öncelikli faktörlerin belirlenmesine yönelik destek sağlanması amaçlandı. Materyal ve Metod Dermatoloji polikliniğine başvuran 18-65 yaş arası 100 SD hastası ve 100 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edildi. Hasta ve kontrol grubunun demografik özellikleri ve hasta grubunun hastalığına ilişkin bilgiler sorgulanarak kaydedildi. SD hastalık şiddeti ve aktivitesinin değerlendirilmesinde Seboreik Dermatit Alan ve Şiddet İndeksi (SAŞİ) kullanıldı. Her iki grubun yaşam kalitesi, stres ve kaygı düzeyinin değerlendirilmesi; Dermatolojik Yaşam Kalite Ölçeği (DYKÖ), Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ) ve Sosyal Görünüş Kaygı Ölçeği (SGKÖ) ile yapıldı. Bulgular Çalışmaya katılan 100 hastanın 51'i (%51) kadın, 49'u (%49) erkek olup, yaş ortalaması 29,11 ± 9,39 yıl iken; kontrol grubunun 61'i (%61) kadın, 39'u (%39) erkekti ve yaş ortalaması 29,19 ± 7,38 yıl olup, iki grubun cinsiyet ve yaş ortalaması benzerdi (p>0,05). Hastaların19'unda (%19) izole saçlı deri tutulumu, 59'unda (%59) yüz ve saçlı deri tutulumu, 22'sinde (%22) yüz, saçlı deri ve göğüs tutulumu varken, izole yüz veya göğüs tutulumu olan hasta yoktu. Dermatoloji yaşam kalite indeks (DYKİ) skor ortalaması hasta grubunda 7,66 ± 4,19 (minimum 0-maksimum 21) iken; kontrol grubunda 0,55 ± 1,01 (minimum 0-maksimum 4) olup, hasta grubunun yaşam kalite indeks skor ortalaması kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde yüksekti (p<0,001). SGKÖ skor ortalaması hasta grubunda 39,67 ± 12,44 (minimum 16-maksimum 65) iken; kontrol grubunda 24,34 ± 5,39 (minimum 15-maksimum 37) olup, hasta grubunda sosyal görünüş kaygısı kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde yüksekti (p<0,001).ASÖ skor ortalaması hasta grubunda 18,61 ± 6,23 (minimum 3-maksimum 29) iken; kontrol grubunda 9,43 ± 4,23 (minimum 0-maksimum 20) olup, hasta grubunda algılanan stres düzeyi kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde yüksekti (p<0,001).Hasta ve kontrol grubunda yaşam kalite indeksi, algılanan stres düzeyi ve SGKÖ skorları her iki cinsiyette de benzerdi (p>0,05). Hasta grubunda, hastanın yaşı,SD başlangıç yaşı, SD süresi ve SD atak sıklığı ile DYKİ, algılanan stres düzeyi ve sosyal görünüş kaygısı arasında anlamlı bir ilişki yoktu (p>0,05). SD lokalizasyonu ile DYKİ ve SGKÖ arasında anlamlı bir ilişki saptandı (p=0.015, p<0,001). Her üç bölgede de (saçlı deri, yüz ve göğüs) tutulumu olan hastaların daha az tutulum bölgesi olanlara kıyasla yaşam kalitesi etkilenme düzeyi daha yüksek olup, bu grupta yaşam kalitesi fazla veya çok fazla etkilenenlerin oranı az tutulumu olanlara kıyasla daha fazlaydı (p<0,001). Benzer şekilde, her üç bölgenin de tutulduğu hasta grubunun SGKÖ puan ortalaması üçten az bölge tutulumu olanlara kıyasla anlamlı düzeyde yüksekti (p<0,001). Hastalık tutulum bölgesine göre eritem, skuam ve pruritus şiddetleri ayrı ayrı değerlendirildiğinde; saçlı deride eritem, skuam ve prurıtus şiddeti medyan değerlerinin yüz ve gövdeye kıyasla anlamlı düzeyde yüksek olduğu gözlendi (p<0,001). Hastaların SAŞİ ortalaması 3,84 ± 1,38 (minimum 1,20-maksimum 7,00)idi. DYKİ'deki etkilenme düzeyi fazla ya da çok fazla olanların SAŞİ ortalama indeksi etkilenmemiş olanlara kıyasla anlamlı düzeyde yüksekti (p<0,001). Ayrıca SAŞİ ile DYKİ ve SGKÖ arasında pozitif yönlüyüksek düzeyde; ASÖ ile ise pozitif yönlü orta düzeyde korelasyon vardı (sırasıyla r:0,776; p:<0,001; r:0,804; p:<0,001; r:0,695; p:<0,001). Sonuç SD'li kişilerin yaşam kalitesi, sosyal hayatı ve stres düzeyi hastalık sürecinden etkilenmektedir. Bu etkilenim hastanın yaşı, hastalık başlangıç yaşı, SD süresi ve SD atak sıklığından bağımsızken; etkilenme düzeyi yaygın veya şiddetli tutulumu olan hastalarda daha fazladır. Saçlı deri tutulumu olan hastalarda kaşıntı şikayeti diğer alan tutulumlarına göre daha şiddetlidir.Yaygın / şiddetli hastalığı ya da saçlı deri tutulumu olan hastaların deriye yönelik tedavisi planlanırken, bu grup hastanın psikososyal etkilenimi daha fazla olduğundan hasta şikayetleri ve öncelikli taleplerinin dikkate alınarak tedavi planlanması faydalı olabilir. Anahtar Kelimeler: seboreik dermatit, stres, yaşam kalitesi, kaygı
Mikozis fungoides hastalarının klinik, laboratuar bulguları ve tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi: Tek merkezli retrospektif çalışma
Primer kutanöz T hücreli lenfomaların klinikte en sık karşımıza çıkan formu Mikozis fungoides (MF)'dir. MF'nin bildirilen insidansı yüzbinde 1 ile milyonda 6,5 arasında değişmekte olup, nispeten nadir görülen, yavaş seyirli bir hastalıktır. Erken evrelerde teşhis, immünohistopatolojik verilerin silik olması ve birçok dermatozu klinik ve patolojik olarak taklit edebilmesi nedeniyle zordur. Geliştirilen erken MF kriterlerine rağmen birçok hastanın tanısı, uzun takip süreleri neticesinde çoklu tekrarlayan deri biyopsileriyle netleştirilebilmektedir. Hastaların tedavi ve takip süreçleri mevcut belli başlı kılavuzlar dikkate alınarak, hasta ve klinik imkanları çerçevesinde yönetilmektedir. Hastalık çoğunlukla stabil seyretmekle birlikte nadiren sistemik progresyon göstermektedir. Nüks ve progresyon öngörüsünde kullanılan farklı parametreler ve indeksler mevcut olsa da bu konuda önerilen ortak bir yaklaşım henüz yoktur. Çalışmamızın amacı, polikliniğimizde takip edilen erken MF hastalarının, demografik, klinik, morfolojik özelliklerini, laboratuvar parametrelerini ve tedavilerini dökümente etmek, bu verilerin tedavi yanıtı, nüks, progresyon ve sağkalımla ilişkilerini değerlendirmektir. Ağustos 2013- Ağustos 2023 yılları arasında Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğinde tanı koyulan veya takipte olan MF'li hastalar retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya dahil edilen 47 hastanın, 24'ü(%51,1) kadın, 23'ü(%49,9) erkekti. Ortalama tanı yaşı 46,49 yıl olup 21 ile 68 arasında değişmektedir. Hastaların 42'sinin (%89,36) tanı yaşı 60'ın altında olup 5 (%10,64) hasta 60 yaşın üstünde tanı almıştır. Hastaların takip süreleri ortalama 7,13 yıl olup en az 1, en çok 20 yıl takipte olan hasta vardı. Erkeklerin ortalama tanı yaşı (50,91 yıl) kadınların ortalama tanı yaşından (42,25 yıl) anlamlı olarak daha yüksekti, erkeklerin ortalama takip süresi (8,83 yıl) kadınların ortalama takip süresinden (5,5 yıl) yine anlamlı olarak daha uzun bulundu. Tanı anında hastaların, 29'u (%61,70) evre IA, 16'sı (%34,04) IB ve 2'si (%4,26) de evre IIA olarak değerlendirildi. Başlangıç tedavisi olarak hastaların 41'ine (%87,24) deriye yönelik tedavi verilirken 6'sına (%12,76) sistemik ve deriye yönelik tedaviler kombine verilmişti. Hastaların 24'ünde (%51,1) başlangıç tedavisine tam yanıt alındı. Lezyonların yama plak morfolojisi, başlangıçta lenf nodu evresinin N0/Nx olması ve Uluslararası Kutanöz Lenfoma Prognostik İndeks (CLIPi) skoru tedavi yanıtıyla ilişkili bulundu. Lezyonların fark edilmesi ile doktora başvuru arası sürenin kısa v olması hastalıksız sağkalımla ilişkili bulundu. Sonuç olarak çalışmamız erken MF hastalarının değerlendirilmesinde, tedavi yanıtını öngörmede ve hasta yönetiminde etkili olabilecek bulgular ortaya koymuştur. Anahtar kelimeler: Mikozis Fungoides, Erken evre, Tedavi, Sağkalım,
Metabolik sendromu olan psöriazis hastalarının tedavisinde rutin metotreksat tedavisine eklenen metforminin antipsöriyatik tedaviye katkısı
İki in vitro çalışmada metforminin insan keratinositleri üzerinde antiproliferatif etki gösterdiği bulunmuştur. Ancak metforminin psöriazis hastalarındaki etkisini araştıran sadece bir klinik çalışma mevcut olup bu çalışmada metforminin MS'li psöriazis hastalarında plaseboya göre hastalık şiddet skorlarında anlamlı iyileşme sağladığı gösterilmiştir. Bir derlemede MTX ve metforminin farmakodinamik etkileri detaylı olarak incelenmiş ve bu iki ilacın psöriazis tedavisinde sinerjistik olumlu etkileri olabileceği öne sürülmüştür. Bu çalışmada MS'li psöriazis hastalarında MTX tedavisine eklenen metforminin antipsöriatik tedaviye katkısını araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmada psöriazis tanısıyla MTX tedavisi başlanıp çalışmayı tamamlayan 33 hastanın bulguları değerlendirildi. MS olmayan 13, MS'li olup sadece yaşam tarzı değişikliği önerilen 15 ve MS'li olup yaşam tarzı değişikliği önerisine ek olarak metformin başlanan 5 hastanın MTX tedavisi öncesinde ve 4. ayındaki PAŞİ, VYA ve DYKİ skorları incelendi. Metformin tedavisi alan MS'li hastalarda, metformin almayan MS'li hastalara ve MS olmayan hastalara kıyasla PAŞİ ve VYA'da daha yüksek oranda azalma saptanırken, DYKİ skoru ise daha az azalma gösterdi. PAŞİ 50, PAŞİ 75 ve PAŞİ 90'a ulaşan hastaların oranı karşılaştırıldığında metformin alan hastalarda, metformin almayan MS'li hastalara ve MS olmayan hastalara kıyasla daha yüksek saptandı. Metformin alan hasta sayısı az olduğu için bu parametreler için metformin alan hasta grubu ile diğer hasta grupları arasındaki farkın istatistiksel analizi yapılmadı. Bu sonuçlar metforminin MS'li psöriazis hastalarının tedavisinde MTX ile kombinasyonunun antipsöriatik tedaviye katkısı olabileceğini düşündürmektedir. Ancak metforminin psöriazis hastalarının tedavisindeki etkinliğinin net olarak ortaya konabilmesi için geniş hasta gruplarında yürütülecek klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Metabolik sendrom, metformin, metotreksat, psöriazis
Vitiligo hastalarında serum granulizin ve katepsin-l düzeylerinin değerlendirilmesi
Vitiligo, melanositlerin selektif yıkımı ile karakterize olan, cilt ve mukozalarda keskin sınırlı, depigmente makül ve yamalarla seyreden kronik edinsel bir pigmentasyon hastalığıdır. Etyolojisi net olarak bilinmemekle birlikte birçok teori öne sürülmüş olup, bunların arasından en kabul gören otoimmün teoridir. Hastalığın patogenezinde doğal öldürücü hücre ve melanosit spesifik CD8+ T hücre aracılı sitotoksisite rol oynar. Granulizin, perforinle sinerjistik hareket ederek apoptozisi indükleyen, sitotoksik T lenfositler ve doğal öldürücü hücrelerin granüllerinde bulunan sitolitik bir proteindir. Sağlıklı bireylerin serumlarında da bulunan granulizin seviyesinin bu hücrelerin aktivitesindeki artışla birlikte yükseldiği gösterilmiştir. Katepsin-L, insanlarda apoptozis, major histokompatibilite kompleks sınıf II aracılı antijen sunumu, epidermal homeostaz gibi çeşitli fizyolojik süreçlerde görev alan lizozomal proteazdır. Katepsin-L, sitotoksik T lenfositler ve doğal öldürücü hücre aracılı immün yanıtın oluşmasında da önemli rol oynamaktadır. Birçok inflamatuvar ve neoplastik cilt hastalığında katepsin-L ekspresyonunda yükseklik saptanmıştır. Bu çalışmada vitiligo hastalarında serum granulizin ve katepsin-L düzeyleri ölçülerek bu moleküllerin hastalık patogenezindeki rolleri ile hastalık aktivitesi ve şiddetiyle ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışma 46 vitiligo hastası ve 46 kişilik kontrol grubu olmak üzere 92 gönüllü ile yürütüldü. Vitiligo grubunda hastalık şiddeti ve aktivitesi sırasıyla, VASI ve VIDA yöntemleri ile değerlendirildi. Hasta ve kontrol grubunun demografik özellikleri ve hasta grubunun hastalığına yönelik veriler sorgulanarak kaydedildi. Ayrıca her iki grubun serum granulizin ve katepsin-L düzeyleri Elisa yöntemiyle ölçüldü. Her iki grupta da eşlik eden otoimmün, alerjik ve/veya kronik inflamatuvar sistemik ve/veya deri hastalığı olanlar granulizin ve katepsin-L düzeylerini etkileyebileceğinden çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya alınan her iki grup da 46 bireyden oluşmakta olup, hasta grubunun yaş (31,22±10,91), cinsiyet (K/E=1,1) ve vücut kitle indeksi (25,7±3,6) ile kontrol grubunun yaş (32,72±9,47), cinsiyet (K/E=1) ve vücut kitle indeksi (25,22±3,57) benzerdi. Vitiligo klinik alt tiplerine göre sınıflandırıldığında 27 hastada (%58,7) yaygın, 12 hastada (%26,1) akral/akrofasiyal ve 7 hastada (%15,2) fokal vitiligo mevcuttu. Ortalama hastalık süresi 5,51±5,01 yıl ve başlangıç yaşı 25,84±12,12 yıl olarak saptandı. En sık hastalık başlangıç yeri baş-boyun (n=18) idi. VASI skoru ortanca değeri 1 (0,1-46,15) iken; VIDA skoru 5 hastada (%10,9) -1, 10 hastada (%21,7) 0, 1 hastada (%2,2) +1, 8 hastada (%17,4) +2, 7 hastada (%15,2) +3 ve 15 hastada (%32,6) +4 olarak saptandı. Halo nevüs 2 (%4,3), lökotrişi 25 (%53,8), köbner fenomeni 10 (%21,7) ve mukoza tutulumu 9 hastada (%19,6) mevcuttu. Kırk altı hastanın 12'sinde (%26,1) ailede vitiligo öyküsü mevcut olup, ailede vitiligo varlığı, hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksekti (p=0,003). Vitiligo hastalarında ortalama serum granulizin düzeyi (45,53±31,42 ng/ml) kontrol grubuna (34,26±21,53 ng/ml) kıyasla istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksekti (p=0,048). Hasta grubunda serum granulizin düzeyi ile VIDA ve VASI skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde korelasyon saptanmadı. Vitiligo hastalarında ortalama serum katepsin-L düzeyi (13,98±10,84 ng/ml) kontrol grubuna (9,61±6,92 ng/ml) kıyasla istatiksel olarak anlamlı oranda yüksekti (p=0,024). Hasta grubunda serum katepsin-L düzeyi ile VIDA ve VASI skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde korelasyon saptanmadı. Granulizin ve katepsin-L vitiligo patogenezinde rol oynayabilen moleküller olmakla birlikte, düzeyleri ile hastalık aktivitesi ve şiddeti arasında ilişki bulunmamaktadır. Bu moleküllerin vitiligo patogenezindeki rolüne yönelik daha geniş kapsamlı prospektif çalışmaların yapılması faydalı olabilir.
Pemfigus dışı otoimmün büllü hastalıklarda immünofloresan mozaik tabanlı biyoçip yönteminin değeri
OBH, epidermis veya dermoepidermal bileşkenin yapısal proteinlerine karşı otoantikor gelişimi ile karakterize nadir görülen bir hastalık grubudur. Tanı sıklıkla klinik, histolojik ve immünofloresan bulguların ve/veya ELİSA yöntemleriyle konur. Bu çalışmada bölgemizde klinik, histopatolojik ve immünfloresan ve/veya ELİSA yöntemleri ile pemfigus dışı otoimmün büllü hastalık tanısı konmuş hastalarda EUROIMMUN İİF mozaik tabanlı BİYOÇİP yöntemini kullanarak, yeni geliştirilmiş bu yöntemin bu hastalık grubunun tanısındaki değerini saptamak amaçlanmıştır. Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları polikliniğine başvuran, aktif hastalığı olan 20 BP ve 5 EEB olmak üzere toplam 25 hasta, 20 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hastaların hastalık şiddet skorları, immünofloresan bulguları, ELİSA (EUROIMMUN®, Lübek, Almanya) ile saptanan anti-tip VII kollajen, anti-BP180 otoantikor düzeyleri kaydedildi. Tüm hasta ve sağlıklı serumları BİYOÇİP yöntemi ile çalışıldı elde edilen sonuçlar altın standart kabul edilen tanı yöntemleri ile karşılaştırıldı, geçerlilik için sensitivite ve spesifisite değerleri hesaplandı. BP tanısı koymada BİYOÇİP yönteminin sensitivitesi ve spesifisitesi sırasıyla %90 ve %95 olarak saptandı. Anti-BP180 otoantikorlarını saptamada ELİSA ve BİYOÇİP yöntemleri birbirleri ile uyumlu bulundu (p<0,01). EEB tanısı koymada BİYOÇİP yöntemi uygun bir yöntem olabilir. Fakat çalışmamızda hasta sayısı azlığı nedeniyle değerlendirme sensitivite ve spesifisite analizi yapılamamıştır. Sonuç olarak; BİYOÇİP yöntemi BP tanısında oldukça yüksek sensitivite ve spesifisite ile daha ucuz, pratik, daha az zamanda uygulanabilen, daha az invazif bir yöntem olarak OBH'nin tanısında ve ayırıcı tanısında tarama testi olarak kullanılabilir. EEB tanısı koymada da BİYOÇİP yöntemi iyi bir tanı aracı olarak görünmektedir. Daha geniş seride testin çalışılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: BİYOÇİP, büllöz pemfigoid, direkt immünofloresan, edinsel epidermolizis bülloza, ELİSA
Erken ve geç başlangıçlı psoriasisli hastaların klinik ve psikososyal özelliklerinin karşılaştırılması
Psoriasis sık görülen, kronik inflamatuar bir hastalık olup psikososyal morbiditesi yüksek dermatolojik tanılardan biridir. Psoriasis başlangıç yaşına göre gruplandığında erken başlangıçlı (tip 1, <40 yaş) ve geç başlangıçlı (tip 2, >40 yaş) olarak iki gruba ayrılır. Çalışmamızın amacı, psoriasis tanısıyla takip ettiğimiz hastaların psoriasis başlangıç yaşına göre klinik ve psikososyal özelliklerini karşılaştırmaktır. Çalışmamıza dahil etme kriterlerini karşılayan 190 hasta katılmıştır. Hastalara Sosyodemografik Veri Formu, Hastane Anksiyete Depresyon (HAD) ölçeği, Psoriasiste İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği (PİDÖ), Dermatolojide Yaşam Kalitesi İndeksi (DYKİ) ve Pictorial Representation of Illness and Self Measure Revised II (PRISM-RII) ölçeği uygulanmıştır. Hastaların 135'i (%71) erken başlangıçlı psoriasis grubuna, 55'i (%29) geç başlangıçlı psoriasis grubuna dahil edilmiştir. Her iki grupta en sık kronik plak tip psoriasis izlenmiş olup geç başlangıçlı grupta püstüler psoriasis klinik varyantları erken başlangıçlı gruba göre daha sıktır (P=0.006). Çalışmamızda aile öyküsü (P=0.000) ve strese duyarlılık (P=0.025) erken başlangıçlı psoriasiste daha sık iken, hastalık başlangıcı ile ilişkilendirilen travma öyküsü ise geç başlangıçlı grupta daha sık bulunmuştur (P=0.001). Hastalık başlangıç yaşı ile VKİ arasında pozitif yönlü korelasyon bulunmuştur. Eklem tutulumu, tırnak tutulumu ve PAŞİ açısından ise iki grup arasında fark bulunmamıştır. PAŞİ ile pozitif korelasyon gösteren parametreler DYKİ, PİDÖ-Kalıp yargıların onaylanması alt ölçeği ve SIS'tir. Hastalarımızın %23.1'inde HAD-Anksiyete, %36.3'ünde HAD-Depresyon için eşik üstü değerler saptanmıştır, ancak iki grup arasında HAD skorları açısından anlamlı fark izlenmemiştir. Tedavi memnuniyetinin en yüksek olduğu ajanlar biyolojik tedavilerdir, tedavi memnuniyeti ile DYKİ ve HAD-Anksiyete arasında negatif yönlü korelasyon saptanmıştır. PİDÖ-Toplam ve alt ölçeklerinin çoğu ile DYKİ ve HAD arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. PRISM-RII ölçeğinin SIS parametresi ile ise DYKİ, HAD ve PİDÖ skorları arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Çalışmamız, erken ve geç başlangıçlı psoriasisli hastalarda klinik ve psikososyal özellikleri değerlendiren az sayıda çalışmadan biridir. Psoriasis klinik tipleri, strese duyarlılık, travma öyküsü, VKİ'nin yüksekliği gibi bazı özelliklerin hastalık başlangıç yaşına göre değişkenlik göstermesi, hastaları değerlendirirken başlangıç yaşının göz önünde bulundurulması gereken bir parametre olduğunu göstermektedir. Bunun yanı sıra, hastaların yaşam kalitesi ile damgalanma, depresyon, anksiyete, hastalık algısı ve psoriasisin klinik şiddeti arasında ilişki olduğu gösterilmiştir. Bu çok yönlü etkileşimler dermatologların hastalığın ruhsal etkilerini de göz önünde bulundurarak hastalara bütüncül yaklaşımının önemini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: psoriasis, hastalık başlangıç yaşı, psikososyal morbidite
Bazal hücreli karsinomda klinik, histopatolojik ve dermoskopik bulguların histopatolojik alt tip ve invazyon derinliği ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Bazal hücreli karsinom (BHK) tüm dünyada en sık görülen kanser tipidir ve insidansı giderek artmaktadır. Çalışmamıza histopatolojik olarak BHK tanısı konulan ve dermoskopik muayene kayıtlarına Fotofinder cihazından ulaşılabilen, 46 hastaya ait 52 adet lezyon dahil edildi. Bu çalışmanın ana amacı, kliniğimizde BHK tanısı alan hastalarının klinik, demografik, histopatolojik ve dermoskopik verilerinin histopatolojik alt tip ve invazyon derinliği ile olan ilişkisinin belirlenmesi ve hastaların klinik, demografik, histopatolojik ve dermoskopik verilerinin analizi sonucu istatistiksel olarak anlamlı olan verilerin literatürle karşılaştırılmasıdır. Çalışmaya alınan BHK hastalarının; cinsiyet, yaş, deri fototipi, lezyonun lokalizasyonu, sayısı ve boyutu, farklı deri kanseri öyküsü, radyoterapi ve fototerapi öyküsü gibi klinik ve demografik verileri, klinik arşivimizdeki hasta kayıtlarından sağlanmıştır. Çalışmamıza alınan 46 BHK hastasının yaş ortalaması 62,57±16,02 idi ve hastaların en genci 25 en yaşlısı 95 yaşındaydı. Hastaların 23'ü (%50) erkek, 23'ü (%50) kadındı. Erkek hastaların yaş ortalaması 61,61±17,17, kadın hastaların yaş ortalaması 63,52±15,11 idi. BHK %28,3 oranıyla en sık 60-69 yaş aralığında saptanmış olup, 40-89 yaş arası tüm olguların %92,3'ünü oluşturmaktaydı. Nodüler BHK %51,9 oranıyla (n=27) en sık görülen BHK histopatolojik alt tipi olarak saptandı. BHK vücutta en sık (%71,1) baş-boyun bölgesinde, baş boyun bölgesinde de en sık (%35,1) burunda saptandı. Yüzeyel tip BHK'nın diğer histopatolojik alt tiplere göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde gövdede daha sık yerleştiği saptandı (p<0,05). Tümör histopatolojik alt tipleri ortalama invazyon derinliğine göre incelendiğinde, aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). En sık izlenen dermoskopik bulgu olarak %57,7 oranıyla arborize damarlar saptandı. Dermoskopik bulguların histopatolojik alt tiplerde görülme sıklıkları incelendiğinde; akçaağaç yaprağı benzeri yapılar, at arabası tekerleği benzeri yapılar ve konsantrik yapıların yüzeyel BHK'da görülme sıklıkları istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Diğer dermoskopik bulgular ile histopatolojik alt tipler arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunamadı (p>0,05). İleride yapılacak çok merkezli ve daha geniş hasta popülasyonlarından elde edilecek veriler ile, dermoskopik bulgu ve histopatolojik alt tip ilişkisinin daha iyi anlaşılacağı ve tedavi planında yol gösterici olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Bazal hücreli karsinom, dermoskopi, histopatolojik alt tip