
2.378
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Kamu sektörü ve özel sektör çalışanlarının motivasyonları üzerine karşılaştırmalı çalışma: Antalyada yapılan bir araştırma
Bu çalışmada motivasyon kavramı, motivasyonla ilgili kavramlar irdelenmiş vemotivasyona ilişkin genel kabul görmüş çalışmalara, teorilere yer verilmiştir. Çalışmada kamusektörü ve özel sektörde motivasyon konusuna da değinilmiştir.Çalışanların motivasyonlarını etkileyen faktörlerden yola çıkılarak kamu sektörü ve özelsektör çalışanlarının motivasyonları üzerine bir alan araştırması yapılmıştır. Bu kapsamda heriki sektör çalışanlarının kişisel özellikleri, motivasyon öncelikleri sıralamaları,motivasyonlarını etkileyen faktörlerin ne derece yerine getirildiği ve iki sektörün genelmotivasyon düzeyleri ele alınmıştır. Araştırma sonucunda her iki sektör için elde edilenbulgular değerlendirilmiş, yapılan analizler sonucu farklılık olan veya farklılık bulunmayannoktalar belirtilmiş, buna istinaden edinilen sonuçlar aktarılmış ve değerlendirme yapılmıştır.Uygulanan araştırmada önermelere ilişkin bulgular genelde kamu sektöründemotivasyonun daha iyi düzeyde olduğu yönünde sonuç vermektedir. Ancak genel motivasyondüzeyine ilişkin yapılan t testi sonuçları her iki sektör çalışanlarının motivasyon düzeyleriarasında pek fazla fark olmadığını göstermiştir.
Örgütsel çatışma yönetiminde cinsiyet faktörünün etkisi
Çatışmanın insan düşüncesini (tanrı ve sevgi dışında ) her şeyden daha çok meşgul ettiğisöylenir. İnsan hayatında bu kadar önemli yer teşkil eden çatışma, insanların en önemli yapıtaşı olarak meydana getirdikleri örgütlerde de çok büyük öneme sahiptir. Örgütü meydanagetiren insanların sosyal bir varlık olarak birbirleriyle sürekli sosyal ilişkiler kurarlar. Builişkiler sırasında birbirlerinden birey olarak kişilik, algı, fikir, değer, ihtiyaç, amaç gibidurumlardan farklılık gösteren insanlar, her konuda anlaşmaları beklenemez. Ancak sosyalilişkilerin insanın hayatında büyük öneme sahip olması, onun ilişkileri düzenli ve iyi olmasıiçin bazı durumlara uyma zorunluluğu getirmiştir. Bireylerin biçimsel ve sosyal ilişkilerindeyaşadığı anlaşmazlık ve uyuşmazlıkların, zaman içerisinde çatışmalara dönüşerek örgütselyaşamı da etkilediği görülmektedir.Örgüt olgusunun içinde yok sayılamayacak bir öğesi olan çatışma, yıllarca bilimadamlarının ele aldığı bir konu olmuştur. Bu çalışmada örgütsel çatışmaları, bunların çözümyollarını ve yöneticilerin karşı karşıya kaldıkları çatışma durumunda hangi çözüm yollarınabaşvurduklarını ele almış olup, birinci bölümde örgütsel çatışma hakkında genel bilgilere yerverilmiştir. Çatışmanın tanımı geniş bir şekilde ele alındıktan sonra, sırasıyla çatışmanınnedenleri üzerinde durulmuştur. Daha sonra süreç olarak çatışmanın nasıl oluştuğunu, bukonu da literatürde önde gelen bilim adamlarının ele alış şekliyle belirterek, çatışmanınsınıflandırılması yapılmıştır. Birinci bölümün son kısmında örgüt açısından çatışmanınyönetsel değerlendirilmesi yapılıp, örgüt açısından önemi ele alınmıştır.Örgütsel çatışma yönetimi ile örgütsel çatışmayı çözümleme hep aynı terimmiş gibikullanılsa da örgütsel çatışma yönetimi, çatışmayı çözümlemeyi de içine alan geniş birterimdir. Çalışmanın ikinci bölümünün ilk kısmında örgütsel çatışma yönetimi ve örgütselçatışmayı yönetme yaklaşımlarına değinilmiştir. İkinci kısımda ise bu konuda yine literatürdeönde gelen bilim adamlarının örgütsel çatışmayı yönetmek için hangi çatışma çözümyöntemlerine başvurdukları yer verilmiştir. Çatışma çözümünde kullanılan yöntemler, örgütündevamlılığı ve verimliliği açısından büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle yöneticiler,çatışmanın fonksiyonel olup olmadığının kararını verip örgüt için en uygun çatışma çözümyolunu seçmelidir.Günümüzde artık iş dünyasında ?yöneticiliğin erkeklere özgü bir meslek olduğu?değişmektedir ve kadın yöneticilerin işyerlerine farklı bir hava taşıdıkları,gerek yönetimfonksiyonun ele alış şeklinin erkeklere göre farklı ve benzer yönlerinin olduğu, gerekse deörgüt kültürünün meydana gelmesinde, kadın yöneticilerin erkeklerden ayrılan yönleri,etkileri ve benzeri konular bilimsel çalışmalar açısından ele alınmaya başlandığı sıkçagörülmektedir. Bu görüşten hareketle kadın ve erkek yöneticilerin yönetsel tutum vedavranışları açısından karşılaştırmalar üçüncü bölümde yer bulmuştur.Çalışmanın son bölümünde ise ikinci ve üçüncü bölümden hareketle, örgütsel çatışmanınyönetiminde kadın ve erkek yöneticilerin kullandıkları çatışma çözüm stratejileri açısındannasıl bir fark veya benzerlik gösterdiklerini uygulama alanından elde ettiğimiz verilerle birdeğerlendirme yapılmaktadır.
Hıdırlık kulesi Antalya'da bir anıt mezar arkeolojisi, rölöve-restitüsyon-restorasyon projeler
Hadrianus Takı'ıyla birlikte, Roma Dönemi Attaleiası'ndan büyük oranda sağlamve özgün olarak günümüze ulaşmış iki yapıdan birisi olan Hıdırlık Kulesi, Antalya merkezKaleiçi, Kılınçarslan Mahallesi'nde konumlanır. ?Hıdırlık Kulesi? adlandırılmasını,Hıdrellez kutlamalarının günümüzde de sürdüğü bir yeşil alan olan anıt civarının ?yeşil,sulak alan? tanımına uyan yapısı, olasılıkla Hıdrellez kutlamaları ile ilintili olarak Türkdevrinde almıştır. Yapı, küçük onarım ve kullanıma bağlı bazı değişikliklere karşın özgünformunu oldukça iyi korumuş, bu güne kadar ciddi bir bilimsel çalışma ve yapısal anlamdaciddi bir onarım görmemiş, kaderine terk edilmiştir.Yapı, kuzeydoğu-güneybatı ve güneydoğu-kuzeybatı aksında yerleştirilmiş; altta17,20x17,30 m. ölçülerinde kareye yakın bir plana sahip kaide bölümü ve kare planlıkaidenin merkezine yerleştirilmiştir, 7,95 m. çapında silindir formundaki üst kattanoluşmaktadır.Kuzeydoğu cephesi ana giriş cephesi olup, hem altta hem de üstte cephe merkezineyerleştirilmiş kapılar vardır. Mezar odasına giriş kapısı on tarzında bir kapı olup, özellikleyapının bu cephesinde görülen yoğun dolgudan dolayı, kapının orijinal yüksekliğigünümüzde tespit edilememektedir. Kapının her iki yanında, 6'şar tane, `'faskes'' olarakadlandırılan kabartmalar yer almaktadır. Güneydoğu cephesinde üç, güneybatı cephesindetespit edilebilen iki ve kuzeybatı cephesinde de bir tane olmak üzere, cephelere yansıyanmazgal açıklıkları göze çarpmaktadır. Ayrıca, kuzeybatı cephesinde, ana kapıdan dahaküçük olup orijinalde üst kata çıkışı sağlayan bir kapı daha yer almaktadır. Cephemerkezine yerleştirilmiş bu kapının da orijinal yüksekliği zemin dolgusundan dolayı tespitedilememektedir.Kaleiçi'ne dönük ana cepheden, ana mezar odasına ulaşımı sağlayan dromosşeklindeki giriş koridoruna girilir. Bu koridorun sonundaki -bu gün mevcut olmayan- birkapıyla ana mezar odasına ulaşılır. Bu mekana açılan üç adet büyük niş bulunmaktadır. Bunişlerden güneybatı cephesindekinin dışa bakan duvarında, yaklaşık 1,90x2,15 m.boyutlarında, modern onarımlarla sonradan kapatılmış büyük bir açıklık gözeçarpmaktadır. Ayrıca, güneybatı ve güneydoğu nişlerde bulunan yükseltilmiş platform,güneybatı niş içinde dağılmış durumdadır. Giriş koridoru ve mezar odası içindeki bütünmekanların üstü, yarım daireye yakın formda tonozla örtülmüştür.Kuzeybatı cephesindeki kapı moloz taşlarla doldurulduğu için, üst kata çıkışgünümüzde ana mekanın güneydoğusundaki niş içinde sonradan açılan açıklık aracılığı ilesağlanmaktadır. Bu açıklık kaide üstüne ulaşılan taş bir merdivene açılmaktadır.Kuzeydoğuya dönük, üstü yarım daire formunda kemerli bir girişin açıldığı dairesel birmerdivenle üst kata ulaşılmaktadır. Üst katın merkezinde zeminden yükseltilmiş veorijinalde mezar sahibinin bir heykelini taşıyan kare formunda bir kaide yer almaktadır.Seyirdim yolu ile kaide arasındaki döşeme oldukça deforme olmuş, yer yer tuğla ilekaplanmış, orijinal döşeme kotu tespit edilememiştir. Seyirdim yolu kenarındaki den-danbloklarının bir kısmı in situ konumundadır: Bu blokların arasındaki korkuluk bloklarınınise büyük bir kısmı -kuzeydeki üç blok dışında- yok olmuştur. Yapının sur sistemine dahiledildiği dönemde, den-dan blokları arası, güneybatı, güney ve güneydoğu yönlerindemoloz taşlarla doldurularak yükseltilmiştir.Hıdırlık Kulesi hakkındaki ilk bilgilerimizi aldığımız ünlü gezgin Evliya Çelebi'nin?Kız Kulesi? olarak adlandırdığı ve savunma sisteminin bir parçası olarak gördüğü yapınınbir mezar yapısı olduğunu 1874 yılında ilk kez W. Hirschfeld ileri sürmüştür.K. G. von Lanckoronski'nin ardından pek çok araştırmacı ve bilim adamıtarafından incelenen yapının, Romalılar'a ait bir mezar yapısı olduğu; benzerlerini Romamezarlarında yada mausoleumlarında bulunduğu, konsüllük makamını simgeleyenfasceslerden dolayı kentin yerlisi bir Roma konsülünün mezarı olabileceği ve yapının .S.1. yada 2. yy. içlerine tarihlenmesi gerektiği kanısına varılmıştır.Hıdırlık Kulesi, gerek formu, gerekse anıtsallığı ile Roma Dönemi'nin gelenekselmausoleum tipini en iyi şekilde yansıtan ve Kent Roma'ya özgü tipi ile Anadolu için tekörnek olan bir anıt mezardır. Çok katlı mezar anıtı tipinin en erken ve en anıtsal örnekleriErken Klasik Dönem'den itibaren Anadolu'da görülmeye başlanmış, en anıtsal örneğiniHalikarnas Mausoleumu ile bulmuştur. Hıdırlık Kulesi, gerek formu gerekse plan şemasıile, Anadolu'da gelenekselleşen mausoleum tipinden uzak olup, benzerlerine büyük ölçüdetalya'daki anıtsal mezar yapılarında rastlanmaktadır.Özgün işlevi mezar olan ve bu işlevini Geç Antik Dönemin sonuna kadar sürdürenyapı, Hıristiyanlığın tüm antik dünyaya egemen olması ve çok tanrılı dinin yasaklanmasıile en geç .S. 4. yy. sonlarında ve en azından pagan mezarı işlevini yitirmiş olmalıdır.Yapı, zamanı günümüz verileri ile kesin olarak saptanamasa da, olasılıkla 7. yy.'dasavunma sisteminin bir parçası haline getirilmesi ile farklı bir amaca hizmet etmeyebaşlamıştır. Erken Bizans Dönemi ile birlikte işlevi değiştirilerek, önce dinsel bir yapısonra da kentin savunma sisteminin parçası haline getirilmiş ve bu işlevini 19. yy.'a kadarsürdürmüştür. Son olarak da 1950'li yıllarda Antalya Belediyesi'nin malzeme deposuolarak kullanılan, günümüzde de genel kullanıma kapalı olan yapı, BüyükşehirBelediyesi'nin sınırlı sürelerde düzenlediği kültürel ve sanatsal etkinliklerde ziyareteaçılmaktadır.Yeni işlevlerine yönelik eklentiler, bazı kalıcı tahribatları ve mekansal değişiklikleride beraberinde getirmiştir. Bunlar yanında gerek üst katın eklentilerle daha da arttırılanağırlığı, gerekse tektonik hareketler yapı bütünlüğünde gözle görülen kayma, çatlama,ayrılma gibi statik dengeyi rahatsız eden sonuçlar doğurmuştur. Eksik yerlerintamamlanması yönündeki gelişigüzel girişimler ise yapının orijinal dokusunutamamlamaktan ve yapı statiğini desteklemekten uzak kalmıştır.Yapı ilk bakışta tüm özgün özelliklerini koruyor gibi algılansa da, özellikle ikincikullanım evresinin beraberinde getirdiği eklemeler ve değişiklikler ile orijinalde var olanbazı özellikler ortadan kalkmıştır. Söz konusu eklemeler, doğal aşınma ve kayıplaryanında, özellikle 1930'lu yıllardaki sur duvarlarının yıkımına yönelik uygulamalarsırasında büyük ölçüde yapıdan uzaklaştırılmıştır. Bu süreçlerdeki uygulamaların, her ikikattaki özgün donanımların yitirilmesinde etken olmasına karşın; günümüzde izlenemeyenbazı orijinal ayrıntıların rekonstrüksiyonu yapılabilmektedir. Kalan izler de yapının mezarişlevi yanında, değişik dönemlerde savunma kulesi ve kutsal mekan olarak kullanıldığınaişaret etmektedirler.Kulenin 1955 yılındaki tescilinden sonra, ayrıntılı bilimsel araştırmaları ve onarımçalışması yapılmayan ve kaderine terk edilen yapı, bu çalışma kapsamında ayrıntılı olarakele alınmış, bunun yanında rölöve çizimleri, restitüsyon ve restorasyon projeleri bilgisayarortamında hazırlanarak gelecekteki kaçınılmaz düzenlenme ve onarımlara zeminhazırlanmıştır.Rölöve çalışmaları, rölöve çizimleri, malzeme analizleri yanısıra malzeme vestrüktürde oluşan sorunlar analizleri olarak alt başlıklar altında irdelenmiştir. Restitüsyonprojesi, yapıda varolan izlere, yapı ile ilgili yazılı kaynaklar ve görsel belgelere, benzerkütle, fonksiyon ve plan şemasına sahip diğer yapılarla olan tipoloji araştırmalarınadayanarak hazırlanmıştır. Restorasyon (Koruma-Onarım) Projesi hazırlanırken, yapınınkoruma ve kullanım sorunlarını çözmeye yönelik müdahale ilkeleri belirlenmiştir. Yapınınsadece orijinal halini değil, zaman içinde geçirmiş olduğu bütün evreleri korumak vesergilemek amaçlanmıştır. Arkeolojik verilerle doğrulanmayan, herhangi bir belge vebilgiye dayanmayan bölümlerde tamamlamadan kaçınılmış, yapının tamamlanmasıamaçlanmamıştır. Mevcut izlerin sağlamlaştırılması ve yapının yaşamını sağlıklı olaraksürdürmesini sağlayıcı önlemlerin alınması restorasyon projesinde önerilmiştir.
Platon'un kadına bakışı
ut ÖZET Bu tezde, Platon'un kadına bakışı, onun evrenbilim, bilgibilim ve aşk kuramı çerçevesinde ele alınmaya çalışılmıştır. Yararlanılmış olan Platon'a ait pek çok kaynaktan en önemlileri olarak; Devlet, Yasalar, Timaios, Philebos, Şölen, Phaidros, Theaitetos, Lysis ve Devlet Adamı adlı diyaloglar gösterilebilir. İlk olarak, Platon'un evrenbilimi incelendi, çünkü evrenbiliminde Platon, kadına dair olan temel düşüncesini açığa vurur. Platon, Timaios adlı diyalogunda, kadım madde ile erkeği ise idea ile özdeşleştirmiştir. Kadının madde ile erkeğin ise idea ile özdeşleştirilmesinin, Platon'un bilgibilimi ve aşk kuramı ile dolaysız, devlet teorisi ile dolaylı bir bağı vardır. Bilgibilim açısından madde ya da oluş, bilgisi olmayan, karanlık bir şeydir. îdealar ise gerçek varlıklardır ve sadece onların bilgisi vardır. Aşk kuramında ise kadın, işin madde ya da bilgisi olmayan taratma itildiği için gerçek aşkı yaşayabilmekten uzak görülmüş, gerçek aşk iki erkek arasında yaşanan delikanlı aşkı olarak kabul edilmiştir. Dolayısı ile bir erkek, delikanlı aşkı sayesinde bilgi, dolayısı ile erdem kazanabilir. Devlet bir filozof tararından, yani gerçek varlığın bilgisine ulaşmış biri tarafından yönetilmelidir. Evrenbilim ve delikanlı aşk'ı göz önüne alındığında kadın kesinlikle bir filozof olarak değerlendirilemez, dolayısı ile devlet yöneticisi olarak da değerlendirilemez, fakat Platon, aynı zamanda, kadım devlet yöneticisi olabilecek yaratılışta görmüştür ki, bu bir çelişkidir. Biliyoruz ki, devlet yöneticisi olmak için filozof olunmalıdır. Eğer kadın ile madde özdeşleştirilmiş ise, nasıl olur da kadm aynı zamanda devlet yöneticisi olarak da görülebilir? Bu çelişki tezin son bölümünde tartışılmıştır.
Türkiye'nin seçilmiş bazı müzelerinden Hellenistik ve Roma Dönemi bronz heykelcikleri
ÖZET "Batı Anadolu Hellenistik ve Roma Dönemi Bronz Heykelcikleri" adı altında 14 müzeden derlenen 208 adet eser bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır. Anılan dönemlere tarihlenebilen çeşitli tanrı, tanrıça ve tanrısalları ifade eden bronz heykelciklerin büyük çoğunluğu müzelere, satın alma veya zor alım yoluyla gelmişlerdir ve büyük bölümünün buluntu yeri bilinmemektedir. Sistemli bir kazı veya araştırma sonucu bulunmadıklarından, daha doğrusu kaçak kazı yoluyla gün yüzüne çıkarıldıklarından, herhangi bir konseptle değerlendirilme şansları kalmamıştır. Bu nedenle; tamamına yakınının identifikasyonu yapılabilmiş olsa da tarihlenebilen örneklerde sadece stilistik değerlendirmelerinden yararlanılmıştır. En önemli kayıp ise ait olduğu bölgenin kültü ile kurulabilecek ilişki şansını yitirmiş olmalarıdır. Bu durum ülke arkeolojisi için bilimsel kayıp olarak değerlendirilirken, diğerleri gibi dış ülkelere kaçırılmamış olmaları ise kazanç olarak düşünülmektedir. Farklı bölgelerden toplanmış, çok çeşitli özellikler içeren bu eserlerden ortak yönleri olanlar belirlenmiş, ilgili bölge kültleri ile ilintileri saptanmaya çalışılmıştır. Örneğin "Yıldırım Fırlatan Zeus" adı verilen heykelcikler bu betimleme ile stilistik ve ikonografik açıdan yakın benzerlikler sergilemektedirler. Trakya Bölgesi ve komşu Avrupa ülkelerinin buluntuları ile yapılan karşılaştırmalar sonucu, buluntu yerleri belirli olanların da yardımı ile İst-041, İst- 044, tst-070, SH-044 ve Edr-001 kodu ile anılan eserlerin "Trakya Zeus" olarak adlandırılmasına karar verilmiştir. Hellenistik Dönem' de Mısır da kurulan ve Küçük Asya üzerinden Roma'ya dek ulaşan Serapis kültü, bir taht üzerinde oturan, yere dayalı asayı sol eliyle kavrayan, sağ yanında duran Kerberos'un basma elini uzatan baba tanrı görünümlü heykel ile tapınım görmüştür. Bryaxis'e atfedilen bu orijinal kült heykeli hemen her örnekte çok küçük farklar dışında değiştirilmeden yaşatılmıştır. Silifke Müzesi'nde korunan bir örnek, söz konusu orijinal heykele benzerliği ile dikkat çekmektedir. Korunmamasına karşın heykelciğin sağ elinin duruşu Kerberos'un varlığına işaret etmektedir. Oturan tanrı orijinalde Hades-Serapis olarak yaratılmıştır. Bu nedenle yanma Kerberos verilmiştir. Bunun dışında ayakta duran ve elinde bereket boynuzu taşıyan Serapis betimlemesi de bulunmaktadır. Ege Bölgesi buluntusu olan tek örnek Kilikya ve baza bölgelerin sikkeleri üzerinde aynı betimleme ile benzeşmektedir. Bu tanrı Zeus-serapis olarak önerilmektedir.XI Hermes figürinlerinin diğer örneklere oranla sayıca üstün olması dikkat çekmektedir. Ancak, bu durumu Anadolu geneline maletmek için henüz erkendir. Çünkü, henüz 14 müzeden toplanan eserler incelenmiş ve değerlendirilmiş, müzelerin büyük bölümü araştırılmamıştır. Hermes figürMerinin tipolojik ayrımında, giysilerin düzenlenişi baz alınmış ve kümelenmiştir. İkonografik olarak incelendiğinde ise, önemli bir ayrım noktası olan Hermes ile Mısır tanrısı Thot'un birleştirilmesi sonucu oluşan bazı değişiklikler gözlemlenmiştir. Petasus'un üç kanatlı olarak betimlenmesi, tanrının üzerinde bulundurduğu chylamisin boyundan geçirilerek giyilmesi en önemli değişikliklerdir. Bu değişim tipolojiye de yansımıştır. Giysi düzenlenişindeki değişimin dışmda Hermes figürMerinin tipoloj isinde hiç değişiklik olmamıştır. Klasik Dönem büyük heykellerinde görülen şablon küçük heykel sanatının ürünlerinde de aynen devam etmiştir. Başında petasus, üzerinde chylamis, yana açtığı sağ elinde para kesesi, sol kolunda taşıyıp omzuna yasladığı kerikaionu ile tipik özelliğini çağlar boyu korumuştur. Küçük Asya budunlarının ilgi gösterdiği tanrılardan biri olan Apollon'un, ele geçen çok sayıdaki fîgürinler ve sikkeler üzerindeki betimlemeler yardımı ile, çeşitli kültlerle tapınım gördüğü anlaşılmaktadır. Deme dalı taşıyan örneklerin iyileştirici, kötülükleri def edici misyonları varken omzuna yaslayıp sol elinde taşıdığı baltası ile kapı ve/veya kent koruyuculuğu ön plana çıkarılmıştır. Bir başka örnekte ise ayağını bir Omphalosun üzerine basarak betimlenmiş ve "Apollon Omphalos" olarak tapınım görmüştür. Bir başka örnekte de sırtında sadağı, yana uzattığı sağ elinde phialesi ile betimlenen tamı farklı bir kült ile tapınım görmüş olmalıdır. Küçük Asya kökenli olarak bilinen Dionysos figürinleri sayıca azdır ve tamamı aynı tipoloj i içerisindedir. Sağ omzu açıkta bırakan giysisi, sol elinde bulunan üzüm salkımı ile tanımlanabilmişlerdir. Gövde yapılarındaki yumuşak işlenişe karşı sakallı yüz yapısı ile verilen baba tanrı görünümü bir tezat oluşturmaktadır. Savaş tanrıçalığının yanısıra akıl ve zanaat gibi önemli kavramların koruyuculuğunu istlenen ve Küçük Asya için önemli olan Athena figürinlerinin tipolojisi, giysinin niceliğine göre yapılmış, Peplos ve Himation giyenler olarak ayrılmışlardır. Ele geçen bir figürin "Athena- Parthenos" tipinde betimlenmişken dört figürin sol eliyle mızrak, sağ eliyle de phiale taşıyarak kendi içlerinde eylem benzerliği gösterirler, ikonografik olarak bakıldığında iseXII tanrıça sağ elindeki phiale ile ya bir sunağa uzanarak sunu yapmakta veya Athena kentinin baştanrılığı giriştiği yarışmada kendisine yengi getiren kutsal zeytin ağacını sulamaktadır. Farklı tipolojilerde görülen, güzelliğin ve aşkın temsilcisi Aphrodite fîgürinlerinin çalışmaya konu olan örneklerin büyük çoğunluğu "Anadiomene" olarak betimlenmiştir. Çıplak, elleri ile saçlarını kavrayarak çekiştiren tanrıça banyo sonrası saçlarının suyunu sıkan bir hareket içerisindedir. Bunun dışında az sayıda da olsa elma taşıyan, elindeki bandaletta ile Pan' a vurmaya çalışan örnekler de mevcuttur. Bitkisel bir küvet içerisinde yıkanırken betimlenen Aphrodite ise ilginç bir örnek oluşturmaktadır. Güzelliği sergilenen Aphrodite 'nin büyük heykelde görülen yan çıplak betimlemelerine örnek figürin örnekleri de vardır. Az sayıdaki Poseidon fîgürinlerinin tamamı aynı tipoloji ve ikonografi içerisindedir. Sol eliyle yere dayalı üçlü yabayı kavramakta ve sağ eli üzerinde de delphin taşımaktadır. Üzerine chylamis alan bir örnek dışındakiler tamamen çıplak betimlenmiştir. Roma Panteonu'nda Mars olarak tapım gören ve önemli tanrılar arasında yer alan, astronomide bir gezegene adı verilen ve çoğunlukla savaş tanrısı özellikleri ön plana çıkarılarak betimlenen Ares, zırh kuşanmış ve mızrağım kavramış olarak görülür. İncelenen eserler içerisinde bir örnek farklı tipolojisi ile dikkat çekmektedir. Çıplak gövdesinde bir chylamis bulunan fîgürinin tanımlanabilmesi amacıyla, belirteçlerinden biri olan miğferle betimlenmiştir. Denizcilerin şans ve bereket tanrıçası olarak sahiplendikleri Tyche, iç bölgelerde ele geçen kült ve adak heykelleri ve bu kentlere ait sikkeler üzerinde görülen betimlemeleri ile genel bir statüye kavuşmuş olduğu ve çok benimsendiği anlaşılmaktadır. Bu benimsenme, Mısır tanrıçası İsis ile birleştirilerek yeni bir adla fakat aynı kapsamda tapınımı gündeme getirmiş, bu kez tersine bir etkiyle batıya doğru yayılabilmiştir. Her iki tanrıçanın temsil edildiği örnekler olarak kümelenmiş figürinler, Batı ve Doğu lcültürlerinin etkisini birlikte sentezleyen Küçük Asya'nın din olgusununda da aynı durumda olduğunu göstermiştir. Tyche ve İsis- Tyche figürinleri tipolojik ve ikonografik olarak temelde büyük heykel örneklerle aynı betimlemeler içerisindedir ve İsis'in "ışın tacı" ayırıcı en önemli belirteçtir. Her iki tanrıçanın örnekleri giysinin düzenlenişine göre oluşturulan alt kümelerde incelenmişlerdir..Xlll Eros figürinleri oturan, uçan ve ayakta betimlenen farklı tipolojiler göstermektedir. Mısır tanrısı Horus ile birleştirilen ve Eros-Harpokrates olarak adlandırılan örneklerinde ikonografisi farklılaşmaktadır. Bir nesneye yaslanan Eros, sağ elini ağzına götürmekte ve bazı örneklerde sol elinde Meşale taşıyabilmektedir. Figürinler içerisinde Roma Panteonunun önemli tanrılarından Lar ile Ianus'un birer örneği bulunmaktadır. Böylece Küçük Asya da Hem Hellen, hem Roma ve hem de Doğu tanrılarının benimsendiği ve hepsinin ayrı kültlerde tapım görebildiği anlaşılmaktadır. Doğu kökenli Men, bu denli geniş tanrı harmonisi içerisinde bile kendisine yer bulabilmiş ve farklı kültlerle tapım görebilmiştir. Özellikle Küçük Asya'nın güney sahillerinden ele geçen figürinler, tanrının ayakta ve atlı betimlemelerinin örneklerini teşkil etmektedir. Atlı betinılemelerinin Lykia Bölgesinde sevilen ve yaygın olan Kakasbos ile birleştirildiği öngörülmektedir. Bölge insanları, Kakasbos ile benimsedikleri bazı tanrıları birleştirerek çeşitli synkretizmler oluşturabilmişlerdir. Ares ve Apollon gibi tanrılarla Herakles gibi yarı tanrılar bölgede saygı görmüş ve Kakasbos ile ortak tapım görmüşlerdir. Doğu kökenli başka bir tanrı olan Attis, az sayıda örnekle de olsa Küçük Asya topraklarında kendisine yer bulmuş ve tapım görmüş tanrılardandır. Doğu özellikli uzun giysisi, pantolonu ve başlığıyla Batı kaynaklı tanrılardan ayrılmaktadır. Beklentileri ve umutları hiç eksilmeyen insanlar, yaratmış oldukları tanrılara misyonlar yükleyerek onları şekillendirmekte sınır tanımamış, böylece doğanın karşısındaki zayıflıklarını gidermeye çalışmışlardır. Priapos, Batı Anadolu kökenli tanrılardan olup meyve ve sebzeleri doğal afetlerden ve kem gözlerden korurken bereket sağlayıcılığım da yüklenmiştir. Bu yönün öne çıkarılması ise vurgulanmış phallos ile gerçeMeştirilmiştir. Yan tanrılar içerisinde en çok benimsenen ve kültü çok geniş alanlara yayılan Herakles, başarmak zorunda bırakıldığı 12 iş ile ilintili betimlemeleri yanısıra gücünün ön plana çıkarıldığı farklı örneklerle de görülmektedir. Sopası omuzda ve Hesperid Elmaları ikonografisi ile görüldüğü örnekler daha fazladır. Lykia ve Cilicia' dan ele geçen örneklerle ise sözkonusu bölgelerin yerel tanrılarıyla birleştirilmiş heykelcikleri bulunmaktadır.XIV Hekate tapınımırtın, Küçük Asya batısında başladığı ve oradan yayıldığı savlanmaktadır. Üç kimliği temsil eden üçlü betimlemesi ile ön plana çıkar. Çalışma konusu eserler içerisinde yanyana ve sırt sırta bitişik üçlü betimlemelerinden birer örnek bulunmaktadır. Yukarıda incelenen eserlerin gösterdiği gibi Küçük Asya ve Doğu Bölgeleri üzerinde doğup farklı isimler kazandırılarak Hellen Panteonunu oluşturan ve Anadolu'nun hellenizasyonu sürecinde Hellenlere ait tanrılarla birlikte tekrar Küçük Asya' ya dönen tanrı, tanrıça ve yarı tanrılar, bu topraklar üzerinde yaşayan budunların beklentilerine göre çeşitli kültler altında tapım görmüşlerdir. Bu farklı beklentiler tanrılara ek misyonlar yüklerken kendilerine çeşitli belirteçlerin yakıştırılması gündeme gelmiştir. Sanatın dönemsel özellikleri yatımda bölgesel özellikler ve bu belirteçlerin katkısı ile farklı tipoloji ve ikonografide değerlendirilecek figür ve fîgürinler oraya çıkmıştır. Bu çalışmada incelenen eserler, kült ya da adak heykelcikleri olarak insanların inanç dünyalarında şekillenerek ortaya çıkmış ve kendilerinin beklentilerine cevap vermesi istenen tanrılar olarak somutlaşmıştır.
9 no'lu Antalya Şer'iyye sicili defterine göre 1853-1859 yılları arasında Antalya şehrinin idari ve sosyo-ekonomik durumu
ÖZET Antalya'nın 1853-1859 yıllan arasındaki idarî ve sosyo-ekonomik durumunun incelendiği bu tez çalışmasında şer'iyye sicilleri (IX Numaralı Antalya Şer'şyye Sicili Defteri) esas alınmıştır. Eski bir liman kenti olan Antalya, bu ticarî özelliğini Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde de sürdürmüştür. Osmanlı Devleti'nde her alanda başlayan bozulma ve gerilemenin giderilmesi için girişilen yenilik hareketlerinden en çok etkilenen kentler Anadolu kentleri olmuştur ki, Antalya bunların başında gelmektedir. Özellikle idarî, sosyal, adlî, beledî ve ekonomik alanlarda H Mahmut ve Tanzimat dönemlerinde hız kazanan bu yenilik hareketlerinin Antalya'ya da yansıtıldığı anlaşılmaktadır. Bu dönemde, Antalya'da idarî mekanizmada kaymakamlar, adlî yargıda nâibler görev alırken, reform hareketlerine bağlı olarak oluşturulan değişik kurumlarla ilgili bazı bilgilerin belgelere yansıdığı görülmektedir. Ekonomik yönden tedavülde olan paralar ve çeşitli ürünlerin fiyatları; sosyal bakımdan etnik-dinî yerleşim, ailelerin durumları gibi özellikler de göz önünde bulundurulduğunda Antalya'nın tipik bir Osmanlı-Anadolu kenti hüviyetim gösterdiği söylenebilir.
Ceza Muhakemesi Hukukunda iz bilimi
Ceza uyuşmazlıklarında, biri fiilin kişi tarafından yapılıp-yapılmadığının ortaya çıkarılmaya çalışıldığı maddi gerçeğin bulunması diğeri, fiilin suç olup-olmadığınının suç teşkil etmesi halinde hangi suçu teşkil ettiğinin ortaya konulduğu hukuki gerçeğin bulunması olmak üzere iki bölüm vardır. Maddi gerçeğin ortaya çıkarılabilmesi için, hukuk düzenince kabul edilen vasıtalarla, yargılama makamının tam bir kanaate ulaşması gerekir ki bu ameliyeye ispat, bu vasıtalara ise delil denir. Bir vasıtanın delil olabilmesi için bu vasıta,olayı temsil etmeli, akıl ve maddi gerçek ile hukuka uygun olmalıdır. Yine hükümde kullanılabilmesi için tarafların bilmesi de bir zorunluluktur. Delil bu iken muhtevası, ihtiva ettiği yada içerdiği şeyler (mektubun delil, içinde yazanların ise muhtevası olması gibi) delil kaynağı ise, delilin öğrenildiği şeylerdir (ifadenin delil, ifade verenin ise delil kaynağı olması gibi). Delillerin suçla ilgisini anlayabilmek ve onlardan yararlanabilmek için bunların ortaya konması, mahkemeye sunulması gerekir. Delil ortaya konmasını mahkeme, mahkeme başkanı ve davada taraflar isteyebilir. Ortaya konan bu delillerin muhtevalarının öğrenilmesi, gereken kişilerin dinlenmeleri gerekir. Deliller, hükme tesir edecek her hususla ve olaydaki ispatlanması gerekli her olguyla alakalı olabilir. Geç bildirilmesi nedeniyle delil reddedilemez. Ancak delil, kanuna aykırı olarak elde edilmesi, ispat edeceği olayın karara etkisinin olmaması ve sadece davayı uzatmak maksadıyla sunulması haillerinde reddedilebilir. İspat vasıtaları çok çeşitli tasniflere tabi tutulabilirlerse de nitelikleri yönününden en genel anlamda açıklamalar ve izler olarak ikiye ayrılırlar. Bunları da kendi içlerinde alt kollara ayırmak elbetteki mümkündür. Bu delillerin zaman zaman birbirlerine üstünlükleri yada zayıf yönleri vardır. Ama unutulmaması gereken bu delillerin birbirlerini tamamlayarak, ispatı istenen olguları çok daha kolay ve açık olarak çözebilmeleridir. Her iki delil çeşidimize ulaşmak için de caza muhakemesi hukukunun ortaya koyduğu bir takım kurallar vardır, bir hukuk devletinden beklenen maddi gerçeği ortaya çıkarırken bu kurallara uymasıdır. Aksi halde kurallara aykırı olarak elde edeceği sonuçlar hiçbir anlam ifade etmeyecektir. İfade ve sorgu kurallarına uymadan yada sanık yada mağdur haklarına riayet etmeden elde edeceği açıklamalar delil özelliğine sahip olmayacak, çok değerli olabilecek veriler kullanılamayacaktır. Nitekim bu konudaki kurallar ulusal yada uluslar arası hukuk normlarında açıkça yer almaktadır. Kurallara uygun olarak elde edilen açıklamaları hakim, sanık, tanık ya da diğer kişilere ait oluşlarına göre ayrı ayrı değerlendirecektir. Maddi gerçeğin bulunması ceza muhakemesi açısından olmazsa olmaz bir şart olup normlar bazılarının beyanda bulunması için bir takım zorlamalar koyarken sanık için "susma hakkf'nı ilk planda tutmaktadır, aksi halde hukukun nice hukuksuzlukların doğmasına sebep olması da mümkündür. Teknoloji ve bilimdeki gelişmelerle beraber tek olma vasfını yitiren açıklama delilleri elbetteki delil olma değerinden hiç bir şey yitirmezler. Diğer delil çeşidimiz olan izler ise, delil olma niteliklerini taşıyan, olayın sessiz tanıkları, olaydan geriye kalan eşya ve şeylerdir. Bunlar genel olarak belgeler, görüntü ve ses kaydeden araçlardaki bilgiler, elektronik ortamda kayıtlı veriler ve belirtiler olarak incelenebilir. Elbetteki izlerden yararlanabilmek için de ceza muhakemesi bir takım normlar koymuştur. Hukuk devletinde bu normlara uymak da delil adayının delil olabilmesinde son derece önemlidir. Bu delilleri elde ederken yada değerlendirirken ceza muhakemesi sujelerine düşen yetki ve görevler bulunmaktadır. Usulünce bulunup, tespiti yapılarak muhafaza altına alınmış ve vasfını kaybetmeden yargılama makamlarına sunulabilmiş olan maddi deliller ilk bakışta sessizX durabilirler. Ancak bunlar ilmi ve teknolojik değerlendirmeler sonucunda doğru söylemekten asla çekinmeyen, hiç kimseden korkmayan tanıklar olurlar. Olay yeri incelemesi, keşif, ölünün adli muayenesi yada otopsi gibi yollarla ortaya çıkarılıp, muhafaza altına alman bu cansız delil kaynakları, ceza muhakemesindeki tutuklama, yakalama ve gözaltına alma, arama, el koyma ve vücudun muayenesi gibi koruma tedbirleriyle çok sıkı ilişki içerisindedir. Bazen bu tedbirler izleri ortaya çıkarırken bazen de izler bu tedbirleri faaliyete geçirir. Delil niteliklerine sahip olup elde edilen bu sessiz tanıklar çok büyük ihtimalle, teknik ve bilimsel değerlendirmeler gerektirecektir. İşte bu nedenle bilimsel bir teori yada prensipten hareket eden, tarafsız, sorumluluk sahibi hakim danışmanı da diyebileceğimiz bilirkişilerin usulünce yapacakları ilmi ve teknik değerlendirmeler sonucunda ulaşacakları veriler, bilimsel deliller olarak yargılama makamının elini güçlendirecek ve maddi gerçeğin aydınlatılmasını sağlayacaktır. Bunları yaparken ise hiç kimsenin onuru zedelenmeyecek ve delilden sanığa gidilecektir. Hakim, bu bilimsel verileri, açıklamaları ve mantık kurallarını bir süzgeçten geçirip delilleri serbestçe takdir ederek duruşmadan da edineceği bilgilerle kendi kanaatini oluşturacak ve kararını verecektir. Ancak, bunları yaparken kurallara aykırı olarak elde edilen delilleri, sanığın lehine olan dışında asla değerlendirmeyecektir. İz delillerin ilmi ve teknik açıdan değerlendirilip anlamlandınlmasını yapan, bu sessiz tanıkların dile gelmesini sağlayan, bilimlerin adalet alanında kullanılması, adaletin emrine verilmesi sağlayan adli bilimler ile bilimsel verilerle teknolojinin sunduğu teknik imkanları kullanarak adaletin hizmetinde çalışan iz incelemeleridir. Birbirleriyle iç içe olan adli bilimler ve iz bilimi, birbirlerini bütünleyerek izlerin değerlendirilmesini yapacak olan yargılama makamlarına vasıta olmakta, onların mikroskobu, teleskobu ve laboratuvarı olmaktadır. Bu bilim ve incelemelerin amacına ulaşması için, hukuk ilmi ile beslenmiş, tarafsız ve bilgili incelemeciler kadar bu incelemeler konusunda bilgilendirilmiş, bunların temellerini, ispat güçlerini ve ceza muhakemesine bulunabilecekleri katkıları bilip idrak eden yargılama makamlarına da ihtiyaç vardır. Ülkemizde bu bilimsel verileri adli tıp kurumu, kriminal polis ve jandarma laboratuvarları, adli tıp enstitüleri ve tıp fakültelerinin adli tıp bölümleri üretmektedir. Adli delillerin değerlendirme vasıtaları olan adli bilimler ve iz incelemeleri (psikolji ve kriminoloji bunların dışındadır), deyince bu çalışmaları, yapılan incelemelerin yoğunluğuna göre; a) Fiziksel olanlar (fizik ilminin verilerinin ağırlıklı olarak kullanıldığı), balistik, alet izi, araç (oto) üzerindeki incelemeler, parmak ve el izi, ayak ve ayakkabı izi, cam, data, belge, diş izi, meteoroloji, palinoloji, entomoloji, jeoloji ve ses-görüntü kayıtlarının incelenmesi, b) Kimyasal olanlar (kimya ilminin ağırlıklı olarak kullanıldığı), uyuşturucu, atış artığı, boya-lif-ip, koku, patlayıcı ve toksikolojik incelemeler, c) Biyolojik olanlar (Biyoloji ilminin ağırlıklı olarak kullanıldığı), DNA analizi, kan, kıl, mikrobiyoloji, verniks-amniyon-anne sütü, mekonyum-gaita- idrar, sperm-meni ve tükürük-kusmuk-sümük incelemeleri olarak başlıca üç kolda ele alabiliriz.
Lykia ve Pamphylia'nın Latince ve Latince - Yunanca çift dilli yazıtları ışığında Romalılaşma süreci
vÖZETİ. S. 1 ve 3. yüzyıllar arasında Küçük Asya'nın genelinde olduğu gibi Lykia vePamphylia kentlerinde de yoğun bir Romalılaşma süreci yaşanmıştır. İ.Ö. 1. yüzyılbaşlarından itibaren Cilicia Eyaleti'nin kurulması ve bölgedeki korsan eylemlerinin sonaerdirilmesinin ardından Pamphylia bölgesine veteranii ve tacirlerden oluşan İtalikleryerleşmiştir. İ.S. 43 yılında Lycia Eyaleti'nin kurulmasının ardından yerli halkın ilerigelen ailelerine Roma vatandaşlık hakkı verilerek sistemli bir Romalılaştırma politikasıyürütülmüştür. İmparatorluk çağı ile başlayan Pax Romana, getirdiği huzur ve güvenduygusu ile söz konusu Romalılaşma sürecini hızlandırmıştır.Bu çalışmanın amacı Eskiçağ'da Akdeniz üzerinde hakimiyet kurmak için askeri veticari açılardan son derece stratejik bölgeler olan Lykia ve Pamphylia'da bugüne kadar elegeçmiş Latince ve Latince -Yunanca çift dilli yazıtların geniş bir literatür taraması veyüzey araştırması sonucunda bir araya getirilmesi, incelenmesi, bölge ve türlerine göresınıflandırılarak bir katalog oluşturulmasıdır. Bu yazıtların incelenmesi sayesinde sözkonusu bölgelerdeki Romalılaşma sürecine de bir açıklık getirilmesi amaçlanmaktadır.Oluşturulan katalog, Lykia ve Pamphylia'da İ. S. 1. yüzyılda başlayan Romalılaşmasüreci, Roma vatandaşı statüsüne geçen yerli ailelerin toplumda kazandıkları öncelikler veoynadıkları roller, bölgelerde Romalı nüfusun dağılımı ve yaşayışları, Romaİmparatorluğu'nun söz konusu bölgelerdeki kolonileştirme hareketleri ve eyalet yapısı ileilgili çalışmalara kaynak oluşturabilecek niteliktedir. Çalışmada Latince'nin kullanıldığıbölgelerin tespiti amacıyla her iki bölge, kentlere ayrılarak incelenmiştir. Kentlersıralanırken batıdan doğuya doğru bir sıralama izlenmeye çalışılmıştır. Her kente aityazıtlar türlerine göre sınıflandırılmış ve bu sınıflandırma içerisinde yazıtlarınolabildiğince kronolojik olarak sıralanmasına özen gösterilmiştir.
Rekreasyonel amaçlı doğa sporlarının turizmde kullanılması Antalya Köprülü Kanyon rafting uygulaması
ÖZETGünümüz yaşantısının vazgeçilmezlerinden biri haline gelen sportif faaliyetlerekatılım olgusu şehirde ve şehir dışında uygulama alanları bulmuş ve kişilerin yaşamlarınaolan olumlu etkisi ile dikkat çekmeye başlamıştır. Ayrıca rekreasyonel amaçlı sportifaktivitelerin günümüzde giderek birer turizm çeşidi haline gelmeleri ve turizmin derekreasyonel faaliyetler içinde yer alması turizmin çeşitlendirilmesi anlamında olumlu katkılarsağlamaktadır.Bu çalışmada, zaman, yaşam zamanı içerisinde bireylerin kendileri içinkullanabildikleri boş zaman, boş zamanlarını kendi istedikleri ve en verimli şekilde kullanımıolarak rekreasyon, spor ve doğa sporları, bu kavramların rekreasyon ve turizm içerisinde nasılbir rol üstlendiği, turizm ile rekreasyon arasındaki ilişkiler ve günümüzde rekreasyonel amaçlıdoğa sporlarının turizm olayı içerisinde nasıl kullanıldığına dair bir örnek uygulamaincelenmiştir. Rafting faaliyeti hizmeti sunan işletme yöneticileri ile yapılan görüşmelerdeuygulanan anket neticesinde alınan bilgiler analiz edilmiştir.Uygulama alanı olarak belirlenen Köprülü Kanyon Milli Parkı'nda faaliyette bulunanişletmelerin ağırlıklı olarak rafting hizmeti sundukları, tüm işletmelerin sezonda ortalamaolarak 350.000 civarında turist getirdikleri ve bu turistleri faaliyet sırasında sigortaladıkları,ağırlıklı olarak Türk rehber bulundurdukları, turistlere verilen malzemelerin Avrupa güvenlikstandartlarına uygun olduğu ve çalışma sezonlarının ortalama olarak 7-8 aylık bir çalışmasezonları olduğu belirlenmiştir.Ayrıca alanda faaliyette bulunan işletmelerin sorun ve sıkıntıları, önerileri vebeklentileri araştırılmış ve bu rekreasyonel amaçlı doğa sporları uygulaması olan raftingfaaliyetinin ve Köprülü Kanyon Milli Park'ının nasıl daha iyi, daha verimli ve ülke yararınaolabilecek şekilde organize edilebileceği ile ilgili öneriler de bulunulmuştur.Anahtar Kelimeler: Rekreasyon, Turizm, Spor, Doğa Sporları, Rafting
Düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün aracı olarak toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı
ÖZETTezimizin amacı düşünceyi açıklama ve yayma araçlarından en dinamik olan toplantıve gösteri yürüyüşü, demokrasi, insan hakları ve anayasa ekseninde ele alıp incelemek ve buözgürlüğün önemini ortaya koymaktır.Amacı, etkileri ve sonuçlarıyla gittikçe önemi artan toplantı ve gösteri yürüyüşüözgürlüğü, demokratik bir hukuk devletinde siyasal-toplumsal yaşamın vazgeçilmez birkoşulu ve unsurudur. Bu hak hukuksal güvenceye alınmadan demokrasiden söz edilemezçünkü bireylerin düşüncelerini kamuya aktarmasının ve iktidarı etkilemesinin en etkin aracıdırToplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü, diğer düşünce açıklama araçlarına oranla dahaetkili bir araçtır çünkü kolektif niteliktedir. Ancak etkinliği sadece kolektif olmasından değil,aynı zamanda bu özgürlükten yararlanmanın herkese açık olması, belli bir ekonomik ya dasosyal güce sahip olunmasını gerektirmemesidir.Toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğünün kolektif nitelikte olması beraberinde kamudüzeninin tehdit edilmesi sonucunu da getirmektedir. Bir yandan özgürlüğü kullananbireylerin öfke, heyecan gibi psikolojik durumları önem kazanmakta, diğer yandan devleteözgürlük ve düzen arasındaki dengeyi sağlama yükümlülüğü yüklenmektedir. Tüm bunedenlerle birey, özgürlük ve düzen arasında bir dengenin kurulabilmesi, diğer özgürlüklereoranla toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğünün daha çok sınırlandırılması sonucunudoğurmaktadır.1982 Anayasasında oldukça yasakçı biçimde düzenlenmiş olan toplantı ve gösteriyürüyüşü düzenleme hakkı, Anayasa'da 2001 yılında yapılan değişiklikle HAS'lauyumlaştırılmış ancak bu uyum, hakkın düzenlendiği Kanun'a ve uygulamaya yeterinceyansıtılamamıştır.Toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğünün kullanılması bakımından devletin, buözgürlüğün kullanılmasına müdahale etmeme yükümlülüğünün yanında, bireylerin buözgürlüğü güvenceli bir biçimde kullanmasını sağlama görevi de bulunmaktadır. Kidemokratik hukuk devletinden bahsedebilmenin koşullarından biri de budur.