
1.008
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
İvedi yargılama usulüne tabi ihale işlemleri ve bu işlemlere ilişkin uyuşmazlıkların giderilmesi
İdareler, faaliyetleri kapsamında özel hukuk kişileriyle sözleşmeler yapmaktadır. Bu sözleşmelerin yapılması aşamasında tamamen idare hukuku kurallarının uygulandığı ihale süreci işletilmektedir. Temel ihale kanunları olan Devlet İhale Kanunu'nda ve Kamu İhale Kanunu'nda ihale, işin istekliler arasından seçilecek birine bırakıldığını gösteren ve sözleşmenin imzalanmasıyla tamamlanan işlemleri ifade edecek şekilde tanımlanmaktadır. Dolayısıyla ihale birden çok idari işlemin tesis edildiği bir süreci ifade etmektedir. Bu süreçte tesis edilen işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların giderilmesinde ivedi yargılama usulü uygulanmaktadır. İvedi yargılama usulü genel yargılama usulüne göre yargılamaya ilişkin sürelerin kısaltıldığı ve belli usullerin ihmal edildiği özel bir yargılama usulüdür. İvedi yargılama usulünün düzenlenmesine ilişkin madde gerekçesinde kanun koyucu, bazı uyuşmazlıkların nitelikleri itibariyle diğerlerinden ayrıştığını, bu uyuşmazlıkların süratle sonuçlandırılmaması halinde hem idareler hem de davacılar bakımından önemli sonuçlarının olacağını ifade etmiştir. Bu gerekçeyle ihaleden yasaklama kararları hariç ihale işlemlerinin de olduğu belli sayıda uyuşmazlık ivedi yargılama usulü kapsamında düzenlenmiştir. Düzenleme şu haliyle bir kanun maddesinde olması gereken belirliliğe sahip değildir. Zira ihaleden yasaklama kararları hariç ihale işlemlerinin ivedi yargılama usulüne tabi olacağı ifade edilmiş, fakat hangi işlemlerin ihale işlemi olduğuna veya ihaleden yasaklama kararlarının neden hariç tutulduğuna yönelik bir açıklama yapılmamıştır. Bu doğrultuda hangi ihale işlemlerinin ivedi yargılama usulünün kapsamında olduğunun belirlenmesinde ise ihale mevzuatından ve yargı kararlarından faydalanmak gereklidir. Çalışmanın amacı ivedi yargılama usulüne tabi ihale işlemlerini tespit etmek ve bu işlemlere ilişkin uyuşmazlıkların giderilmesinde uygulanan usulü açıklamaktır.
Filistin Ceza Kanunu ve Türk Ceza Kanunu'nda güvenikötüye kullanma suçu
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 155. Maddesinde düzenlenen Güveni kötüye kullanma suçu, Filistin Ceza Kanunu'nun 422. maddesinde düzenlenmiştir. Türk Ceza Kanunu'nun 155. Maddesinde "Başkasına ait olup da, muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyetliği kendisine devredilmiş olan mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak …'' şeklinde düzenlenen suç tipi Filistin Kanunu'nun 422.maddesinde ise "Kendisine emanet veya vekalet yoluyla teşhir ve iade amacıyla veya belirli şekillerde veya muhafaza amacıyla veya işin yürütülmesi için -ücretli veya ücretsiz olarak- başkalarının olan mallar, paralar, eşyalar, bir taahhüt veya ibra içeren herhangi bir senet veya hepsi teslim edilen kimsenin elinde böyle bir şey bulunursa…'' şeklinde tanımlanmıştır. Güvenin kötüye kullanılması; şüpheli ya da sanığın bir emanet sözleşmesi aracılığıyla kendisi ile müşteki arasında kurulan güven ilişkisinin varlığından dolayı kendisine emanet edilen malı veya bir şeyi, bu sözleşme kapsamında o kişiye verilen emanete ihanet ederek veya malın zilyetliğini başkasına devrederek malın mülkiyetine, eksik mülkiyetten tam mülkiyete dönüştürerek el koymasıdır. Bu suç kapsamında korunan hukuki değer, mülkiyet hakkı ve kişiler arasında tesis edilen güven ilişkisidir. Güveni kötüye kullanma suçunun konusu bakımından taşınır veya taşınmaz mallar üzerinde suçun işlenmesi ile ilgili Türk Ceza Kanunu ile Filistin Ceza Kanunu arasında bazı farklar bulunmaktadır. Filistin ceza kanununa göre güveni kötüye kullanma suçunun taşınmaz mallar üzerinde işlenmesi mümkün değildir. Diğer bir ifadeyle bu suçun konusunu taşınmaz mallar oluşturmamaktadır. Türk Ceza Kanuna göre ise Güveni kötüye kullanma suçunun konusunu taşınır veya taşınmaz mallar oluşturabilmektedir. Güveni kötüye kullanma suçunun cezası bakımından Filistin hukuku da Türk hukuku da hem hapis hem de farklı bir süre ile adli para cezası öngörmektedir. Filistin Ceza Kanununa göre On dinardan yüz dinara kadar adli para cezası öngörülmüşken, Türk Ceza Kanunu'na göre altı aydan iki yıla kadar hapis cezası vardır ve adli para cezası kesin olarak belirlenmemiştir. Güveni kötüye kullanma suçu bakımından Filistin Ceza Kanunu'nda Türk Ceza Kanunu'nun aksine, etkin pişmanlık cezayı indirme nedenlerinden biri olarak açıkça belirtilmemiştir.
Deniz mayınlarının kullanımı nedeniyle devletlerin uluslararası sorumluluğu
Devletler denizlerdeki savaşlarda birbirlerine üstünlük kurabilmek ve düşmanlarını yenebilmek için deniz mayınlarını sıklıkla kullanmaktadır. Deniz mayınlarının kullanımına ilişkin ilk ve tek uluslararası andlaşma 18.10.1907 tarihli Otomatik Denizaltı Temaslı Mayınlarına İlişkin Lahey-8 Andlaşması'dır. Lahey-8 Andlaşması'nda hangi deniz mayını türlerinin yasaklandığına ilişkin düzenlemeler mevcuttur. Bu Andlaşma'nın haricinde 1994 tarihli San Remo El Kitabı'nda deniz mayınlarıyla ilgili düzenlemeler bulunsa da bu bir uluslararası andlaşma niteliği taşımamakta, tavsiye niteliğinde olan bir kitaptır. Deniz mayınlarının deniz yetki alanlarında ve açık denizlerde kullanımı neticesinde ortaya hukuki sorunlar ve hak ihlalleri ortaya çıkabilmektedir. Özellikle 2001 yılında Uluslararası Hukuk Komisyonu'nun çıkarttığı Uluslararası Hukuka Aykırı Fiiller Sebebiyle Devletin Sorumluluğuna İlişkin Maddeler Metni'nde devletlerin uluslararası hukuka aykırı olan eylemlerinden kaynaklanan sorumluluğu ve bu sorumluluğun neticeleri düzenlenmiştir. Her ne kadar bu Metin uluslararası bir andlaşma niteliğini kazanmamış olsa da buradaki düzenlemeler örf ve adet kuralı olarak sayabileceğimiz genel kuralların sistematik olarak düzenlenmiş bir şeklidir. Özellikle devletlerin birbirleriyle silahlı çatışmalara girmesi halinde meydana gelebilecek hak ihlallerini, maddi ve manevi kayıplara engel olunabilmesi geçilebilmesi için bu Metin büyük bir öneme sahiptir. Uluslararası hukuktaki diğer tüm haksız eylemler gibi deniz mayınlarının da uluslararası hukuk kurallarına uyulmayarak kullanılmasının önüne geçilmesi için çok kapsamlı uluslararası bir çalışma gerekmektedir. Bu çalışmada deniz mayınlarının kullanım halleri, kullanımdan dolayı devletlerin uluslararası sorumluluğu ve uluslararası hukuka aykırı şekilde kullanılması durumunda bunun devletler açısından sonuçları açıklanmıştır.
Dijitalleşen dünyada Ulus devlet
Dünya üzerinde tesirini arttıran dijitalleşme eğilimi, birçok konuda olduğu gibi "ulus devlet" üzerinde de etkili olmaktadır. Zira dijital dünya, dijital teknolojilerin mevcut olmadığı dönemlere kıyasla bir hayli farklı bir düzene geçişin kapısını aralamıştır. Bu etkiyle birlikte ulus devletlerin egemenlik anlayışı değişmekte, çok uluslu şirketlerin faaliyet alanları genişlemekte ve bu suretle dünya üzerinde ulus devletler dönüşmektedir. Ulus devletlerin himaye ettiği belirli ve somut sınırlar yer yer yumuşamakta ve soyutlaşmaktadır. Bu yönüyle, ulus devlet kavramının kapsam ve mahiyeti de aynı ivmeyle değişmektedir. Dijital dünya, kendisinden önceki düzenlere göre oldukça farklı bir terminoloji ve organizasyona sahip olup gerek kavramsal gerekse de hayati unsurlar bakımından tamamen yeni bir düzen kurma iddiasındadır. Bu durum dünyada "egemen olma" hususunu da değişime doğru itmektedir. Teknolojik gelişmeler ve bu gelişmelerin istikameti, ulus devletin kurucu unsurlarının dönüşümüne ciddi şekilde etki etmektedir. Bu minvalde, bir bütün olarak değişmeye zorlanan ulus devlet düzenlerinin, himaye ettiği unsurlar ve sahip olduğu yetkiler bakımından muhafazakâr davranması ve mevcut hâli devam ettirmesi tamamıyla mümkün görünmemektedir. Zira, dijitalleşme ve küreselleşmenin birlikte ve iç içe şekilde tesir alanını genişletmesiyle birlikte ulus devletlerin iç ve egemenlik yetkileri, ülke unsurunun ve coğrafi sınırların muhafazası ve çeşitli teknolojik ve ideolojik yaklaşımlara dayalı olarak dönüşüm sürecine giren ulus unsuru açısından yenilikçi ve dönüşüm temelli bir düzenin güçlü adımlarla ilerlediği görülmektedir. Bu durum karşısında, ulus devletin nasıl ve ne düzeyde dönüşeceği ve mevcut kabulleri hangi oran ve şartlarda muhafaza edebileceği tartışılmalıdır.
6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu uyarınca işyerinde durdurulan işlerde izinsiz çalıştırma suçu
6331 sayılı iş sağlığı ve güvenliği kanununda belirli ihlaller için çeşitli idari yaptırımlar öngörülmüştür. Bu idari yaptırımlardan birisi de işin durdurulmasıdır. İşin durdurulmasına yönelik detaylar, 30.03.2013 tarih, 28603 sayılı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığından: İşyerlerinde İşin Durdurulmasına Dair Yönetmelik'te mevcuttur. Yönetmelikte, işin hangi durumlarda durdurulmasına karar verileceği açıklanmakla beraber bu konuya ilişkin uygulamaya yönelik düzenlemeler mevcuttur. Diğer ülkelerle karşılaştırıldığında, ülkemizin daha yüksek iş kazası oranlarına sahip olduğu görülmektedir. Soma faciasının ardından, iş sağlığı ve güvenliğinin etkin şekilde sağlanmasına yönelik kamuoyunda güvensizliğin arttığı giderek daha belirgin hale gelmiştir. Aynı yönde, Kamu Denetçiliği Kurumu tarafından sunulan Soma Özel Raporu'nda da İş Güvenliği Paketi'nin ortaya çıkmasında Soma faciası için getirilen eleştirilerin etkili olduğu ifade edilmiştir. Diğer taraftan, çalışmamızın konusunu oluşturan durdurulan işlerde izinsiz çalıştırma suçuna ilişkin Türkiye Büyük Millet Meclisi Komisyon Raporu'nda, çalışanların can güvenliğini tehlikeye atan işveren veya işveren vekillerinin caydırıcı şekilde cezalandırılmasının hedeflendiği ifade edilmiştir. İşin durdurulması kararına uymayarak izinsiz çalıştırma yaptırma şeklindeki fiilin yaptırımı 04.04.2015 tarihli 6645 sayılı Kanundan önce idari para cezasıydı. Fakat mevcut düzenlemede idari para cezası yerine hapis cezası öngörülmektedir. İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu'nun 25. maddesinin 8. fıkrasına göre, işyerinde durdurulan işlerde izinsiz çalıştırma yaptıran işveren veya işveren vekillerine, üç yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilecektir. Durdurulan işlerde izinsiz çalıştırma yaptırma fiilinin yaptırımı 04.04.2015 tarihinden önce idari para cezası olduğu için fiil bir kabahat teşkil etmekte iken yaptırım olarak hapis cezasının öngörülmesiyle bu fiil artık bir suç teşkil etmektedir. Suça ilişkin genel bir çerçeve çizilmiş olsa da suç özelinde belirsizlik içeren birçok husus vardır. Çalışmamızda bu belirsizlikler açıklığa kavuşturulmaya çalışılacaktır.
Amerikan Ceza Hukukunda meşru savunma
Meşru savunmanın kapsadığı alan ve haklar her hukuk sisteminde aynı olmasa da, bugün modern hukuk sistemini benimseyen ülkelerin hukuklarına bakıldığında, birbirine yakın düzenlemelere sahip oldukları anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, en eski zamanlardan beri var olan meşru savunma kavramını Amerikan ceza hukuku bakımından incelemek, hem Türk hukukçularının meşru savunmayı bu açıdan da tanımasını sağlayacak, hem de Türk ceza hukukunu zenginleştirilebilecek görüşlerle birlikte farklı tartışmaların yapılmasını kapı aralayacaktır.Bu nedenle çalışmamızda meşru savunmayı ele alırken, öncelikle kavramın Roma hukuku, Osmanlı hukuku gibi modern ceza hukuku öncesi sistemlerinde nasıl ele alındığını, ardından modern hukuk sistemine geçtikten sonra hem Anglo-Sakson, hem de Kara Avrupası sistemlerindeki diğer ülkelerde nasıl düzenlenmiş olduğunu ortaya koymaya çalıştık. Çalışmamızın birinci bölümünde yer alan tarihçe ve diğer bazı ülkelerdeki hukuki düzenlemeler ile tarihçesi eskiye dayanan bir kavram olan meşru savunmanın çeşitli ülkelerde nasıl ele alındığı, ne anlaşıldığı ve neleri kapsadığına değinilmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda, meşru savunma hem Roma, Osmanlı ve İngiliz hukuklarına göre tarihçesi bakımından ele alınmış, hem de söz konusu kavramın Kara Avrupası Hukukunu benimseyen Almanya, Fransa, İtalya gibi bazı Avrupa ülkelerindeki düzenlemeleriyle birlikte, Türk hukukundaki düzenlenişine yer verilmiştir. Çalışmamızın ikinci bölümünde, meşru savunmanın Amerikan ceza hukukundaki düzenlenişi ele alınmış olup, söz konusu kavram, niteliği, kapsamı, koşulları ve bazı önemli gördüğümüz ilkeleriyle birlikte değerlendirilmiştir. Meşru savunmanın Amerikan ceza hukukuna göre bir hukuka uygunluk sebebi mi, yoksa bir mazeret nedeni mi olduğu tartışmasına yer verildikten sonra, Amerikan hukukuna göre meşru savunmadan ne anlaşıldığı, hangi hakların bu kapsama girdiği ve Amerikan yargısının meşru savunma konusundak içtihatlarına yer verilmeye çalışılmıştır. Common law şeklinde tabir edilen Türkçe'ye "içtihat hukuku" şeklinde çevirebileceğimiz bir hukuk sistemine sahip olan Amerikan hukuku, özellikle kanunlarda mevcut olan kavramların kriter ve özelliklerini, davalar yoluyla açıklaması ve genişletmesi bakımından oldukça önemlidir. Çalışmamızın esas konusunu oluşturan Amerikan ceza hukukunda meşru savunmanın tanımı, hukuki niteliği, koşulları ve bu koşullardan anlaşılması gerekenler başlıklar halinde ele alınmıştır. Bunun yanısıra, kaçma yükümlülüğü ve Kale İlkesi olarak ifade edilen iki önemli ilkeye değinilerek, söz konusu ilkelerin tanımları, mahiyeti, Amerikan ceza hukukunda meşru savunma bakımından önemi ve Türk ceza hukuku ile karşılaştırmalı noktalarına yer verilmeye çalışılmıştır. Çalışmamızın üçüncü bölümünde ise, Amerikan ceza hukukuyla Türk ceza hukukunun belki de en farklı görülen ve yine en çok tartışılan konularından biri olan evin ve malın savunulması konusuna yer verilmiştir. Amerikan ceza hukukununda yer alan meşru savunma kurumunu, Türk yargısının belirlediği kriterler ile Amerikan yargısının ortaya koyduğu ölçütleri belli noktalarda birleştirmek ve Amerikan yargısının meşru savunma ile ilgili verdiği kararlardaki görüş ve ölçütlerinin Türk ceza hukukunda da uygulanıp uygulanamayacağı, tartışmaya açılıp açılamayacağını ortaya koymak gerekmekteydi. Bu nedenle meşru savunmayı, Amerikan ceza hukuku bakış açısıyla ele almaya çalışmamız, Türk ceza hukukundaki işleyişe farklı bir açıyla katkı sağlamayı ve Amerikan uygulamasındaki kriterlerle birlikte Türk hukukuna yeni tartışma konuları getirmeyi amaçladığımızdandır. Bu açıdan, giderek yaklaşan ve birbirinden etkilenen hukuk sistemleriyle birlikte, Anglo- Sakson hukuk sistemini benimsemiş Amerikan hukukunun da Kara Avrupası hukuk sisteminde yer alan Türk hukukuna katkı sağlayabileceği düşüncesindeyiz.
Avrupa enerji güvenliği ve LNG'nin rolü
İşbu çalışmanın amacı, hukuki açıdan Avrupa Birliği'nde enerji güvenliğinin nasıl algılandığı ve sıvılaştırılmış doğal gaz yani (dilimize geçtiği hali ile) LNG'nin bunu nasıl desteklediğinin açıklanmasıdır. Çalışma, enerjinin modern dünyadaki yerini, Avrupa'nın enerji güvenliği konseptini doğal gaz ve özellikle LNG kapsamında ne şekilde anladığı kapsamında değerlendirerek izah eder. Enerji güvenliğinin gerekliliği, hukuki bir bakış açısıyla ele alınmaktadır. Bahse konu konseptin hukuki açıdan anlaşılabilmesi, yalnızca hukukun tepkisiyle mümkündür ve Avrupa'nın enerji güvenliği konseptine bakış açısının analizine destek olmak için hukuki düzenlemeler ve somut vakalar örnek olarak kullanılmaktadır. Enerji güvenliğinin hukuki gelişiminin yanı sıra teknolojik gelişmeler de değerlendirilmekte ve bu açıdan LNG, enerji güvenliğine katkıları anlamında incelenmektedir. Çünkü, enerji olmaksızın ekonomi, hukuk olmaksızın enerji olmaz.
Türkiye enerji piyasası ve uygulamadaki hukuki esaslar
1980'li yılların başlarında dünyada başlayan elektrik sektörünün yeniden yapılandırılması ve rekabete açılması hareketleri ülkemiz elektrik sektörünü de etki altına almıştır. Yeniden yapılandırmanın temel amacı; piyasanın verimliliğini arttırmaktır. 2001 yılında kabul edilen Elektrik Piyasası Kanunu ile sektörün özelleştirilmesi ve reform hareketleri büyük ivme kazanmış olup Enerji Piyasası Düzenleme ve Denetleme Kurulunun kuruluşu, üretim ve dağıtım faaliyetlerinin özelleştirilmesi, gün öncesi piyasasının faaliyete başlaması önemli kazanımlardır. 2013 yılında kabul edilen yeni Elektrik Piyasası Kanunu ile piyasanın yapısı ve işleyişi ile kurumsal yapıya yönelik çok önemli adımlar atılmıştır. EPİAŞ' ın kurulması, gün içi ve türev piyasaların faaliyetlerine ilişkin düzenlemeler ve piyasada serbest tüketici sayısının artması ile reform sürecinde önemli aşama kaydedilmiştir. Piyasada faaliyetlerini sürdürmekte olan kamu kuruluşlarının yapısı ve işleyiş tarzının piyasaya uyumunu sağlayacak yeni düzenlemelerin yapılmaması, reform öncesinde yapılmış olan ve piyasayı olumsuz yönde etkileyen yap-işlet-devret, yap-işlet ve işletme-hakkı-devri sözleşmelerinin 2018-2019 yıllarına kadar yürürlükte olması, reform sürecinin önündeki en büyük engellerdir. İlave olarak doğalgaz piyasasının serbestleşmesine yönelik gelişmelerin yetersizliği, serbest tüketici limitleri, teknik ve teknik olmayan kayıplar, düzenleyici kurum ile rekabet kurumu arasındaki ilişki, arz güvenilirliğine ilişkin politikaların oluşturulması, yenilenebilir enerji, nükleer ve kömür santrallerine orantısız olarak sağlanan teşvik konuları halen rekabet ortamında özel hukuk hükümlerine göre faaliyet gösterme yeteneğine sahip bir elektrik piyasasının önünde engel teşkil etmektedir. Piyasa aksaklıklarının giderilmesi ve rekabet engellerinin süreç içerisinde kaldırılması ile özel hukuk hükümlerine göre faaliyet gösteren rekabetçi bir piyasa ortamında tüketicinin düşük maliyetle elektrik enerjisi temin etmesinin önü açılacaktır. Anahtar kelimeler: Piyasa Tasarımı, Rekabet, Regülasyon, Arz Güvenliği, Kapasite Mekanizması. JEL Kodları : L11, L94, D40, K23, L51
Devletin yenilenebilir enerji kaynaklı elektrik enerjisini arz etme yükümlülüğü
Elektrik enerjisinin hayatımızdaki yeri ve önemi tartışmasızdır. Elektrik enerjisinin arzı, sürekliliği, fiyatı, ulaşılabilirlik açısından önemlidir. Fakat bir diğer önemli husus da elektrik enerjisinin kaynağıdır. Elektrik enerjisinin üretilme biçiminin, yaşam ve çevre hakkı gibi temel insan haklarını ihlal edip etmediği, böyle bir tehlike varsa devletin bu yöndeki yükümlülüğünün niteliğinin saptanması gerekmektedir. Çalışmamızın ilk bölümünde; enerjinin tanımı yapılıp tarih boyunca insan hayatındaki yeri incelenmiş, daha sonra enerji çeşitleri ve kaynakları ortaya konmuş, enerji kaynaklarının çevremize olan etkilerine değinilmiştir. İkinci bölümde; ülkemizde elektrik enerjisi arz faaliyetinin tarihi ve hukuksal rejimi incelenmiş, elektrik enerjisine ilişkin olarak çeşitli kanunlarımızda yer alan hukuki düzenlemeler ortaya konmuş, elektrik enerjisinin arz faaliyetinin idarenin görevleri kapsamında değerlendirilmesi yapılmıştır. Üçüncü bölümde; dünyanın yenilenebilir enerjiye olan ihtiyacına işaret edilmiş, bu kapsamda ülkemiz ve Avrupa Birliği'nde izlenen politikalara değinilmiş, en temel haklarımızdan yaşam hakkı ve onunla bağlantılı çevre hakkının tanımı yapılarak yenilenebilir enerji kaynaklı elektrik üretimiyle ilişkisi ortaya konmuş, sonuç olarak bu haklar kapsamında devletin yenilenebilir enerji kaynaklı elektrik enerjisini arz etme durumunun hukuki niteliği tartışılmıştır.
Uluslararası Hukuk bağlamında nükleer santrallerin siber güvenliği
Bu çalışmada, Aristoteles'e kadar mazhar olan maddenin en küçük yapı taşı olan 'atom'dan nükleer enerjinin ilk kullanım alanlarına, nükleer enerjinin diğer enerji kaynaklarındaki yerinden uluslararası hukukta ne anlama geldiğine; insani ve askeri kullanım amaçlarından temel ilkelerine kadarki süreç bütünsel bir yaklaşımla irdelenmiştir. Nükleer enerjinin kullanım sahaları, günümüzde hangi amaçlarla kullanıldığı, dünyadaki toplam nükleer santral ünitesi ve neden önemli olduğu mukayeseli bir şekilde izah edilmeye çalışılmıştır. Uluslararası kamuoyu nezdinde nükleer enerjinin ucuz olması ve karbon salınımın olmaması bir avantaj olarak görülürken, nükleer santrallerin emniyet ve güvenliği noktasında ciddi kaygılar ortaya çıkmıştır. Bu kaygıların başında, son zamanlarda gelişen teknolojiyle birlikte terör örgütlerinin daha kırılgan ve büyük facialara yol açabilecek nükleer santraller gibi hedeflere yönelme eğilimleri gelmektedir. Nükleer santrallerin güvenliği ve barışçıl amaçlarla kullanılması yönünde UAEA, BM ve UAD gibi önemli uluslararası kuruluşlar Paris Sözleşmesi, Viyana Sözleşmesi ve NPT gibi hem bağlayıcı hem de tavsiye niteliğinde çalışmalar yürütmüşlerdir. Nükleer santrallerin siber güvenliği ise son zamanlarda gittikçe önem kazanmaktadır ve uluslararası hukukun tam anlamıyla yasal çerçeve oluşturamadığı bir sahadır. Bu durum da uluslararası camiada, bu boşluğu doldurmak üzere yeni hukuki düzenlemeler gerçekleştirmeye sebebiyet vermiştir. Üç bölümden oluşan bu çalışmada, nükleer enerjinin gelişimi, uluslararası hukuki esasları ve nükleer santrallerin siber güvenliği konularını irdeleyerek, bu konu hakkında bir hipotez geliştirilmeye çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Nükleer Enerji, Nükleer Santraller, Nükleer Hukuk, NPT, Viyana Sözleşmesi, Paris Sözleşmesi, Siber Güvenlik, Nükleer Güvenlik
Cumhuriyet Savcısının etkin soruşturma yapma görevi
Çalışmamızın inceleme konusunu "Cumhuriyet Savcısının Etkin Soruşturma Yapma Görevi" oluşturmaktadır. Bu kapsamda birinci bölümde; "etkinlik", "yeterlilik", "Cumhuriyet savcısı" gibi temel kavramlar öncelikle incelenmiştir. İlişkili kurumlardan ise "adil yargılanma hakkı", "hak arama hürriyeti" ve "adli kolluk" gibi konularla birlikte Cumhuriyet savcısının vermiş olduğu kararlara değinilmiştir. Kavramsal ve kurumsal değerlendirmeler ile etkin soruşturma görevinin amacı ve niteliği incelenerek konu bakımından literatüre katkı sağlaması ve yeni bakış açıları geliştirilmesi amaçlanmıştır. İkinci bölümde, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu dönemine ilişkin değerlendirmeler yapılmıştır. Meselenin her iki kanun dönemi esas alınarak incelenmesi neticesinde, geçmişten günümüze kadar geçen sürede "etkin soruşturma"nın geçirdiği safahat ve geldiği aşama tespit edilmiştir. Her iki dönemin taşıdığı ortak ilke ve kurallar ile farklılıkların tespiti sorunlara yönelik getirilen çözüm önerileri bakımından önem arz etmektedir. Türk Ceza Muhakemesi Hukuku sistemi bakımından etkin soruşturmanın özellikleri, Cumhuriyet savcısının bağımsızlığı, tarafsızlığı ve reddi ile ilgili tartışmalar ortaya konmuştur. Devamında etkin soruşturmanın koruma tedbirleri ve soruşturma işlemleri ilişkisi incelenerek bu kapsamda; arama, elkoyma, iletişimin denetlenmesi, teknik araçlara izleme gibi koruma tedbirleriyle birlikte olay yeri inceleme konusu detaylı olarak irdelenmiştir. Zira "koruma tedbirleri" ve "soruşturma işlemleri" ile etkin soruşturma ilişkisi önem arz ettiğinden doktrin ve yargı kararlarıyla birlikte değerlendirme yapılmıştır. Üçüncü bölümde ise "ispat külfeti", "hukuka aykırı delil" kavramı, "ifade alma" ve "etkin soruşturma" ilişkisi üzerinde durulduktan sonra etkin soruşturmaya ilişkin genel, özel ve yapısal sorunlar incelenmiştir. Bu çerçevede etkin soruşturmanın sonuçları üzerinde değerlendirmelerde bulunulmuştur.
Soruşturma evresinde gizliliğin ihlali suçu
Bu çalışmada, Türk Ceza Kanunu'nun Gizliliğin İhlali başlıklı 285. maddesinde düzenlenen dört suç tipinden soruşturma evresiyle ilişkili olan üçü inceleme konusu yapılmıştır. İlgili maddenin 2012 yılında yeniden düzenlenmesi, suçların kapsamında önemli değişikliklere neden olmuş ve suçun oluşumu için yeni unsurlar eklenmesi nedeniyle suçların uygulanabileceği haller azalmıştır. Gizliliğin İhlali suçlarıyla soruşturmanın gizliliği ilkesinin korunması amaçlandığı için incelenen bu suçlar, ceza muhakemesinin işleyişiyle yakın ilişki içindedir. Ceza muhakemesinde geçerli olan soruşturmanın gizliliği ilkesi, bir yönüyle soruşturmanın etkin bir şekilde yapılmasını, bir diğer yönüyle de hakkında soruşturma yürütülen şüphelinin lekelenmeme hakkının korunmasını güvence altına almaktadır. Bu nedenle çalışmanın birinci bölümünde, soruşturma evresine ilişkin genel bilgiler verilerek özellikle soruşturmanın gizliliği ilkesinin kapsamı ve sınırları belirlenmiştir. İkinci bölümde ise üç suç tipi, korunan hukuksal değer ve kanuni unsurları bakımından incelenmiş, özellikle tartışmalı alanlar bakımından öğretideki görüşlere yer verilerek değerlendirmelerde bulunulmuştur. Üçüncü ve son bölümde ise suçların özel görünüş biçimleri ve muhakeme usulleri bakımından göstermiş olduğu özellikler ve benzer suçlarla farklılıkları incelenmiştir. Ayrıca çalışmamızda, gizliliğin ihlali suçlarının basın özgürlüğünü sınırlayıcı etkisi dikkate alınarak soruşturmanın gizliliği ilkesi ile basının haber verme özgürlüğü arasındaki çatışmanın nasıl çözümlenmesi gerektiği tespit edilmiştir. Gizliliğin İhlali suçlarının özellikle lekelenmeme hakkı bakımından yeterli korumayı sağlamıyor olması eleştirilmiş ve bu kapsamda maddenin kapsamının genişletilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Gizliliğin ihlali suçu, soruşturma, soruşturmanın gizliliği, dosya inceleme hakkı, adli haber, lekelenmeme hakkı
Üniversite disiplin hukuku: İnsan hakları odaklı yaklaşım
Üniversiteler doğası gereği eleştirel tartışma ortamı sağlayarak öğrenme, öğretme ve araştırma faaliyetlerinin bilimsel ölçütler ve etik kurallar dışında bir etken olmaksızın yürütüldüğü kurumlardır. Bununla birlikte her kurumda olduğu gibi üniversitenin de sunduğu kamu hizmetini en iyi şekilde yerine getirebilmesi için kurum içi disiplin mekanizmaları bulunmaktadır. Üniversite idaresinin disiplin yetkisi, kendine özgü bir hiyerarşinin (sıradüzen) hâkim olduğu üniversite düzeninde yürütülen yükseköğretim kamu hizmetinin gerçekleştirilmesine olanak sağlamalıdır. Bu ise bilimsel faaliyetlerin yürütülmesini amaç edinen disiplin yetkisinin akademisyenin hak ve özgürlükleri ile sınırlandırılmasını gerektirir. Tam tersi bir durum akademisyenlere yönelik keyfi ve ölçüsüz müdahalelere neden olarak kurum düzenini bozacağı gibi akademisyenin hak ve özgürlüklerinin ihlali, bilimin sağladığı yarardan toplumun mahrum kalması sonucunu doğuracaktır. Çalışmamızda Türkiye açısından akademisyenlere uygulanan disiplin hukuku insan hakları odaklı yaklaşımla ele alınacak olup birinci bölümde üniversite disiplin hukukunun kapsamı ve kavramları, ikinci bölümde disiplin süreci, üçüncü bölümde disiplin hukukunda başvuru yolları incelenecek, son olarak ise çalışmamız kapsamında saptanan eksikliklerin giderilmesi için öneriler getirilmeye çalışılacaktır.
İklim değişikliği ve sürdürülebilirlik etkisinde yenilenebilir enerji piyasası teşvikleri
Bugün küresel anlamda enerji talebinin büyük çoğunluğu fosil enerji kaynaklarından karşılanmaktadır. İklim değişikliği sorunun küresel bir krize dönüşmüş olması ve bu durumun sürdürülebilirlik üzerinde büyük tehlike oluşturuyor oluşu ve yine mevcut petrol, doğalgaz, kömür gibi fosil enerji kaynaklarının çevreye zararı ile gelecekteki belirsizliği, çözüm için tek yolun yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek olduğu gerçeğini karşımıza çıkarmaktadır. İklim krizi ile mücadelede ve sürdürülebilir bir ekonomi ve çevre için yenilenebilir enerji kaynaklarından enerji ve ısı üretiminin hayati olduğu artık tüm dünya tarafından kabul görmektedir. Bu eksende ülkeler gerek ekonomik büyümelerinin devamı, gerekse de dışa bağımlılıklarını azaltmak ve en önemlisi sürdürülebilirlik için iklim krizi ile mücadele edebilmek adına yenilenebilir enerji kaynaklarını teşvik edici uygulamalar kullanmaktadırlar. Bu çalışmanın amacı, Türkiye'de ve Avrupa Birliği'nde seçilmiş bazı ülkeler ile Birleşik Krallık özelinde yenilenebilir enerji yatırımlarına yönelik teşviklerin incelenerek, ülkelerin iklim değişikliği ile mücadele ve sürdürülebilir bir gelecek için uyguladıkları teşvik model ve çeşitlerini ortaya koymaktır.
Kamu hizmeti kavramının Türk petrol piyasası açısından değerlendirilmesi
Petrol piyasası faaliyetleri, 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanunu'nda ele alınan ve ham petrolün yurt içinden veya yurt dışından temin edilerek doğrudan ya da işlenmek suretiyle kullanıcıya sunumuna kadar olan faaliyetler zincirini kapsamaktadır. Kanun'da piyasa faaliyetlerinin; petrolün ithalini, ihracını, rafinajını, işlenmesini, depolanmasını, iletimini, ihrakiye teslimini, taşınmasını, dağıtımını, bayiliğini ifade ettiği düzenlenmiştir. Petrol piyasası faaliyetleri, özel kişiler tarafından Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu'ndan lisans alınmak suretiyle ve yine Kurum'un gözetim ve denetimi altında rekabetçi bir piyasa yapısı içerisinde sürdürülen faaliyetlerdir. Piyasa faaliyetleri bu kamusal rejime tabi yönleri ile özel ticari faaliyetlerden farklı olmakla birlikte açık bir şekilde kamu hizmeti olarak da düzenlenmemişlerdir. Bu bağlamda tezde, petrol piyasası faaliyetleri kamu hizmeti kavramı çerçevesinde değerlendirilmiştir. Tez çalışması üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde bir enerji kaynağı olarak petrolün ne olduğu ile küresel anlamdaki yeri ve önemi, Türkiye'de petrol piyasasının oluşumu ve gelişimi ile piyasa faaliyetleri ve faaliyetleri yürüten aktörlerin kimler olduğu anlatılmıştır. Tezin ikinci bölümünde, çalışmanın çerçevesini oluşturan kamu hizmeti kavramı, kamu hizmetinin unsurları, türleri ve kamu hizmetinin temel ilkeleri yargı kararları da ele alınmak suretiyle detaylı olarak açıklanmıştır. Tezde asıl işlenmek istenen konu ise; üçüncü ve son bölümde yer almaktadır. Bu bağlamda üçüncü bölümde 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanunu kapsamında yer alan petrol piyasası faaliyetlerinin kamu hizmeti kavramı çerçevesinde değerlendirmesi yapılmıştır. Bu değerlendirme yapılırken kamu hizmetinin her bir unsuru ve ilkesi ayrı ayrı ele alınmış olup 5015 sayılı Kanun'da yer alan düzenlemeler, kanun koyucunun düzenleme iradesi, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu'nun oluşturduğu ikincil mevzuat hükümleri ve ilgili yargı kararları kapsamında bir inceleme ve değerlendirme ortaya konulmuştur.
Karşılıksızdır işlemi yapılmasına sebebiyet verme suçu
Çek, çok eski yıllardan beri ekonomik hayatta yaygın olarak kullanılan, sıkı şekil şartlarına tabi, kambiyo senedi niteliğine haiz bir kıymetli evraktır. Ödeme aracı olarak kullanılan çekin dürüstlük ve iyi niyet kurallarına aykırı olarak kullanılmasını önlemek ve çek bedelinin tamemen veya kısmen karşılıksız kalması halinde keşideci hakkında cezai müeyyide uygulanabilmesi amacıyla kanun koyucu bir takım düzenlemeler getirmiştir. Çekin toplumda kullanımının yaygınlaşması, çeke karşı olan güvenin artması ve hamilin korunması bağlamında 09.08.2016 yılında 6728 sayılı "Yatırım Ortamının İyileştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" kabul edilmiştir. Bu bağlamda 5941 sayılı Çek Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu'nda bazı yeni düzenlemeler getirilmiştir. Buna göre çeke kare kod, banka seri numarası getirilmiş, muhakeme usulünde değişikliğe gidilerek soruşturma aşaması kaldırılmış, İcra İflas Kanun'un ilgili maddeleri gereğice yargılama yapılacağı, çek üzerinde yazılı tutarın kısmen veya tamamen karşılıksız kalması durumunda ilgili kişinin adli para cezasına mahkûm edileceği ve adli para cezası ödenmediği takdirde cezanın hapis cezasına çevrileceği öngörülmüştür. Çalışma konumuz "karşılıksızdır" işlemine sebebiyet verme suçunu, yasal değişiklikler, güncel doktrin ve yargı kararları ışığında incelemektir.
Modern uluslararası hukukta nükleer enerji santrallerinin kritik altyapı güvenliği
Kritik altyapılar, zarar görmesi ya da işlevsiz kalması durumunda ekonomik, ticari, siyasi, toplumsal hayatın normal akışında ciddi sorunlara yol açacak, toplumsal düzeni ve ulusal güvenliği sarsacak tesis ve sistem unsurlarıdır. Yüksek Güvenilirlik Kuruluşları tarafından getirilen ölçütler ve yapılan analizler sonucunda nükleer enerji santralleri tüm donanım ve eklentileri ile birlikte kritik altyapılar arasında yerini almıştır. Uluslararası antlaşmalar ve uluslararası düzenleyici kuruluşların getirdiği standartlar yoluyla, nükleer enerji santrallerinin kritik altyapı güvenliğinin sağlanması amaçlanmıştır. Tavsiye niteliğindeki uluslararası araçların uygulanması ise nükleer güvenlik kültürünü geliştirerek esnek hukukun zamanla kodifiye edilmesine katkı sağlayacaktır. Uluslararası hukuk araçlarının hükümlerine aykırı davranıldığında, oluşabilecek nükleer felaketler nesillerce sürecek zararlara neden olabileceği için, devletlerin ve uluslararası hükümet dışı örgütlerin, ilgili herkes tarafından ileri sürülebilecek hukuki sorumluluğu doğacaktır. Sağlıklı bir çevrede yaşam hakkı, insan hakları arasında tanımlandığı için gerçek kişiler de nükleer konuda hukuk uyuşmazlıklarında taraf ehliyetini haiz olabilecektir. Böylece uluslararası hukukun modern tanımındaki tüm özneler, nükleer güvenlik hukuku içerisinde temsil edilecektir. Devletlerin ve nükleer enerji santrali işletmecilerinin bu sebeple 3. kişilere verdikleri zararlar, yine uluslararası antlaşmalarla belirlenmiş sigorta fonlarının sınırları içinde ÖÇH birimi esas alınarak tazmin edilebilecektir. Anahtar Kelimeler: Uluslararası Hukuk, Nükleer Enerji, Kritik Altyapı, Güvenlik, Emniyet, Devletin Sorumluluğu, İşleten Sorumluluğu, UAEA,UEA, EURATOM, BM, İnsan Hakları, Erga Omnes.
GDPR ışığında kişisel verilerin korunmasında akreditasyon ve sertifikasyon sistemi
Kişisel verilerin teknolojinin gelişimine paralel olarak hem çeşitlerinin hem de işlenme yöntem ve hacimlerinin gelişimi, bu verilerin bir süre sonra sadece kişilik haklarını koruyan hükümler veya cezai hükümlerle değil, kendine özgü bir mekanizma çerçevesinde korunmasını gündeme getirmiştir. Aynı zamanda teknolojik gelişime bağlı bu durum kişisel verilerin daha üst seviyede bir koruma altına alması gerekliliği düşüncesini ortaya çıkarmış ve kişisel veriler anayasalar kapsamında korunan haklar olarak anayasa hukuku kapsamındaki yerini almıştır. Türkiye'de Anayasa'nın 20. maddesinde yapılan değişiklik ile kişisel verilerin korunması hakkı bir anayasal hak olarak düzenlenmiştir. 2016 yılında yürürlüğe giren 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ile de AB ve dünya düzenlemeleri ile uyumlu bir kişisel verileri koruma hukuku düzenlemesi benimsenmiştir. AB'de 95/46 sayılı Yönerge döneminde uygulamaları görülen "e-mahremiyet mühürleri" uygulamaları ile veri sorumluları, veri işleme süreçlerinde bir nevi sertifikasyona tabi tutularak, veri işleme süreçlerinin mevcut hukuki düzenlemelere uygun olduğu yönünde karineler meydana getirilmiştir. GDPR'ın yürürlüğe girmesinden sonra ise GDPR'ın akreditasyon ve sertifikasyona dair düzenlemelerinin yanı sıra bu düzenlemelere açıklamalar getirmek üzere, AB çapında kişisel verilerin korunmasında bir akreditasyon ve sertifikasyon sistemini yürürlüğe sokmaya dair rehberler yayınlanmıştır. GDPR'da yapılan düzenlemeler ve çıkarılan rehberlerin ardından, AB'de, kişisel verilerin korunmasında akreditasyon ve sertifikasyon sistemi, "EUROPRIVACY" adı ile çok yeni kurulmuştur.
Basit ve nitelikli cinsel saldırı suçu (TCK M.102)
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Cinsel saldırı" başlıklı 102. maddesinin 1. ve 2. fıkralarında 765 sayılı Kanun'da ırza tasaddi ve ırza geçme olarak iki farklı maddede düzenlenen basit ve nitelikli cinsel saldırı suçlarına yer verilmiştir. Basit cinsel saldırı suçunun, cinsel davranışlarla vücut dokunulmazlığının ihlali, nitelikli halinin ise vücuda organ veya sair bir cisim sokularak gerçekleştirilebileceği düzenleme altına alınmıştır. Cinsel saldırı suçunun basit ve nitelikli hallerinin düzenlendiği TCK'nın 102. maddesinde 6545 sayılı Kanun'la birlikte önemli değişiklikler yapılmış, gerek basit ve gerekse nitelikli cinsel saldırı suçunun cezaları artırılmış, sarkıntılık olgusu yeniden kanun metnine eklenmiştir. Maddenin 3. fıkrasında suçun cezayı ağırlaştıran ağırlaştırıcı sebeplere yer verilmiştir. Maddenin 4. ve 5. fıkralarında ise iki tane olmak üzere neticesi sebebiyle ağırlaşmış haller düzenlenmiştir. Tezde, basit ve nitelikli cinsel saldırının ayırımı ortaya koyularak TCK m.102'de yer alan cinsel saldırı suçunun tüm unsurlarıyla, nitelikli halleriyle incelemesi yapılmış, aynı zamanda kusurluluğu etkileyen hallerin bu suç özelinde ne şekilde gündeme gelebileceği incelenmiş, son olarak da suçun yaptırımı ve infaz rejiminin özellikli halleri üzerinde durulmuştur.
Güneş ve rüzgâr enerjisinin teşvik hukuku boyutuyla değerlendirilmesi
Enerji tarih boyunca insanlığın en temel ihtiyaçları arasında yer almıştır. Özellikle artan nüfus ve sanayi devriminin başlangıcıyla beraber kitlesel ve yoğun bir tüketim alanı bulan fosil yakıtların kullanımı günümüze kadar artarak devam etmiştir. Çevresel sorunlar, iklim krizi, iklim göçü gibi ciddi sorunların yanı sıra fosil kaynakların yakın bir gelecekte tükenebileceği bilimsel verilerle kanıtlanmış bulunmaktadır. Ülkeler fosil kaynakların olumsuz etkilerini azaltmak amacıyla yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmektedirler. Enerji kullanımında yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelen ülkeler fosil kaynaklara bağımlılıklarını azaltırken aynı zamanda yerli enerji arzını çeşitlendirecektir. Yenilenebilir enerji kaynaklarından üretim, yenilenebilir enerji sistemleri ve tesisleri aracılığı ile gerçekleştirilmektedir. Yenilenebilir enerjiden elektrik üretim maliyetlerinde başta güneş ve rüzgâr enerjisinde ciddi bir düşüş olmakla birlikte henüz fosil yakıtlardan elektrik üretim maliyetinden ucuz değildir. Türkiye'de de Dünya'da olduğu gibi çeşitli teşvikler uygulanmakla birlikte bu teşviklerin yeterliliği incelenmelidir. Bu tez çalışmasında dünyada ve Türkiye'de uygulanan yenilenebilir enerji teşvik mekanizmaları güneş ve rüzgâr enerjisi özelinde incelenmiş, uluslararası hukuk ve Türk hukuku perspektifinden değerlendirilmiştir.
Enerji piyasası düzenleme kurumunun düzenleme yetkisi açısından petrol piyasası regülasyonları
Bu tez çalışması, idarenin düzenleme yetkileri çerçevesinde, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu'nun Türkiye'de petrol piyasası regülasyonlarını ele almaktadır. Çalışma, Türkiye'deki petrol piyasasının tarihçesi ve bu alandaki idari düzenlemelerin gelişimini incelemektedir. Bu bağlamda EPDK'nin rekabet ortamı içerisinde güvenli ve ekonomik piyasa faaliyetleri amacıyla kullandığı yetkilerinin yasal ve kurumsal temelleri ile petrol piyasasında düzenlenen faaliyetler sınıflandırılmış ve analiz edilmiştir.
Çocuğun vücut bütünlüğüne yönelik tıbbi müdahalelerde ceza hukuku açısından kendi geleceğini belirleme hakkı
Çocukların kendi geleceğini belirleme hakkının bulunup bulunmadığı, çocukların velayet altında bulunmaları nedeniyle de tartışmalı bir konudur. Çocuğun üstün yararı ilkesi ile velayetin kullanılmasına dair hükümler bu gibi durumlarda çatışmalı hale gelebilmekte, hangisinin öncelikli olarak uygulanması gerektiği konusunda farklı görüşler ortaya atılabilmektedir. Özellikle vücut bütünlüğü üzerinde gerçekleştirilen tıbbi müdahaleler açısından durum ayrıca ele alınmalıdır. Çocuğun ayırt etme gücüne sahip olmadığı dönemlerde gerçekleştirilen tıbbi müdahalelerde ebeveynin rızasının yeterli olup olmadığı konusunda değerlendirme yaparken çocuğun üstün yararının da gözden kaçırılmaması gerekmektedir. Özellikle çocukluk dönemi aşıları, topuk kanı testleri, interseksizm durumları ve sünnet uygulamaları çocuğun henüz yapılan müdahalenin hukuki anlam ve önemini algılayamayacağı bir dönemde gerçekleştirilmektedir. Ayırt etme gücünü kazanmaya başladığı dönemden itibaren gerçekleştirilen bazı tıbbi müdahalelerde ise çocuğun rızasının tek başına yeterli olup olmayacağı ve ebeveynin müdahale sınırlarının ne olduğunun belirlenmesi önem arz etmektedir. Çocuğun rızasının alınamadığı dönemlerde ebeveynin rızasıyla yapılan tıbbi müdahalelerde ya da çocuk ayırt etme gücüne sahip olma yaşına geldikten sonra çocuğun rızası hilafına gerçekleştirilen tıbbi müdahalelerde ceza sorumluluğunun tartışılması gerekliliği de çalışmanın ceza hukuku açısından değerlendirilmesinde önemli bir yer tutmaktadır.
Makul sürede yargılanma hakkı ve etkili başvuru hakkı kapsamında Tazminat Komisyonunun niteliği
İnsan Hakları Tazminat Komisyonu veya tez çalışmamızda kullanmayı tercih ettiğimiz ifade olan Tazminat Komisyonu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Ümmühan Kaplan v. Türkiye başvurusunda oluşturduğu pilot kararda Türkiye'nin iç hukukunda makul sürede yargılanma hakkının ihlaline ilişkin etkin bir ulusal telafi yolu olmadığının tespiti üzerinde 6384 Sayılı Yasanın yürürlüğe girmesi üzerine kurulmuştur. Komisyon, yapısı ve görev kapsamı itibariyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde yer alan makul sürede yargılanma hakkı ve etkili başvuru hakkı ile doğrudan ilişkilidir. Bu çalışma, esasen ilk olarak Komisyonun kuruluşu ile bağlantılı olan bu hakların niteliğini, kapsamını ve unsurlarını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ışığında incelemekte, daha sonrasında ise uzun süren yargılamalar neticesinde bu hakların ihlalinden kaynaklanan yapısal soruna Tazminat Komisyonunun etkisini değerlendirmektedir. Yöntembilim olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları ışığında Türkiye'deki uygulamayı, Avrupa Komisyonuna üye bazı ülkelerdeki alternatifleriyle karşılaştırarak uygulamaya yönelik eksiklikleri ve buna bağlı olarak çözüm önerilerini sunmaktadır.
Kolluk tarafından re'sen gerçekleştirilen üst araması
Bu çalışmada mevzuatta çeşitli kanun ve yönetmelik hükümlerinde kolluğa re'sen üst arama yetkisi tanıyan haller incelenmiştir. Anayasa'nın özel hayatın gizliliği ve konut dokunulmazlığı haklarına ilişkin 20 ve 21. maddelerinde aramanın ancak hâkim kararı ve gecikmesinde sakınca bulunan hal bakımından kanunla yetkili kılınan merci tarafından verilecek yazılı emir üzerine gerçekleştirilebileceği hüküm altına alınmış olmasına rağmen mevzuatta bazı hükümlerde kolluğun herhangi bir merciden karar veya emir alınmaksızın arama yapabileceği belirtilmiştir. Kişiler üzerinde gerçekleştirilen üst araması hem icra edilişine ilişkin özellikler hem de sonuçları itibariyle temel hak ve özgürlüklerle yakından ilişkilidir. Çalışmanın birinci bölümünde kolluğa ilişkin genel bilgiler verilmiş ve kolluğun yetki kullanımına ilişkin sınırlar ortaya konulmuştur. İkinci bölümde adli arama ve önleme aramasına ilişkin şartların ortaya konulmasından sonra kolluğa re'sen üst arama yapma yetkisi tanınan hükümler ayrı ayrı incelenmiş, bu kapsamda her bir başlık bakımından gerçekleştirilen üst aramasının koşulları ve sınırları ilgili yargı kararlarına da yer verilerek incelenmiştir. Çalışmanın son bölümünde ise kolluk görevlilerine tanınan re'sen arama yapma yetkisinin meşruiyeti değerlendirilmiş ve hukuka aykırı nitelik taşıdığı sonucuna varılan üst araması hallerinin maddi ceza hukuku ve ceza muhakemesi hukuku bakımından sonuçları ele alınmıştır. Çalışmamızda kolluğa re'sen arama yetkisi tanınmasının Anayasa'ya aykırı olduğu, buna karşılık ilgili hükümler yürürlükten kaldırılmadığı takdirde, adli aramaya ilişkin haller dışında, kolluk görevlileri tarafından gerçekleştirilen re'sen aramalar bakımından meşruiyet kaynağı teşkil edeceği sonucuna ulaşılmıştır.
İnsan hakları ve yargı uygulamaları ışığında cinsel şiddet mağduru kadınların kürtaj hakkı
Bu tez çalışması, kürtaj hakkını beden özerkliği, üreme özgürlüğü ve insan hakları bağlamında ele almakta; özellikle cinsel suç mağduru kadınların kürtaja erişimde karşılaştıkları hukuki, toplumsal ve kültürel engelleri incelemektedir. İlk bölümde kürtajın hukuki niteliği değerlendirilmiş; cenin/çocuk kavramlarının hukukî karşılığı ile kadının özgür iradesi, yaşam hakkı ve kişilik hakları arasındaki denge tartışılmıştır. Türk hukukundaki düzenlemeler, ulusal ve uluslararası normlar ışığında incelenmiş; ancak süre sınırlamaları, rıza şartları ve prosedürler nedeniyle hakka erişimin özellikle suç mağdurları bakımından çoğu zaman etkin biçimde sağlanamadığı tespit edilmiştir. Tezde AİHM içtihatları ile Türkiye'de Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararları analiz edilerek, devletin negatif ve pozitif yükümlülükleri özel hayat, beden bütünlüğü ve sağlık hizmetine erişim hakkı çerçevesinde ele alınmıştır. Cinsel suç mağdurları açısından ise yasal düzenlemeler ile uygulama arasındaki boşluk; toplumsal baskı, kültürel engeller, sağlık hizmetlerine erişim güçlükleri gibi nedenlerle daha da derinleşmekte, mağdurun beden özerkliği ihlal edilerek ikincil mağduriyet riski artmaktadır. Sonuç olarak çalışma, mevcut yasal çerçevenin ve yargısal uygulamanın, cinsel suç mağduru kadınların kürtaj hakkına erişimini güvence altına almakta yetersiz kaldığını ortaya koymakta; hukuki ve idari iyileştirmelerle birlikte mağdurlara süreçte yol gösterecek pratik bir araç olarak "el rehberi" önerisi geliştirmektedir.
Ceza Muhakemesi Hukukunda iz bilimi
Ceza uyuşmazlıklarında, biri fiilin kişi tarafından yapılıp-yapılmadığının ortaya çıkarılmaya çalışıldığı maddi gerçeğin bulunması diğeri, fiilin suç olup-olmadığınının suç teşkil etmesi halinde hangi suçu teşkil ettiğinin ortaya konulduğu hukuki gerçeğin bulunması olmak üzere iki bölüm vardır. Maddi gerçeğin ortaya çıkarılabilmesi için, hukuk düzenince kabul edilen vasıtalarla, yargılama makamının tam bir kanaate ulaşması gerekir ki bu ameliyeye ispat, bu vasıtalara ise delil denir. Bir vasıtanın delil olabilmesi için bu vasıta,olayı temsil etmeli, akıl ve maddi gerçek ile hukuka uygun olmalıdır. Yine hükümde kullanılabilmesi için tarafların bilmesi de bir zorunluluktur. Delil bu iken muhtevası, ihtiva ettiği yada içerdiği şeyler (mektubun delil, içinde yazanların ise muhtevası olması gibi) delil kaynağı ise, delilin öğrenildiği şeylerdir (ifadenin delil, ifade verenin ise delil kaynağı olması gibi). Delillerin suçla ilgisini anlayabilmek ve onlardan yararlanabilmek için bunların ortaya konması, mahkemeye sunulması gerekir. Delil ortaya konmasını mahkeme, mahkeme başkanı ve davada taraflar isteyebilir. Ortaya konan bu delillerin muhtevalarının öğrenilmesi, gereken kişilerin dinlenmeleri gerekir. Deliller, hükme tesir edecek her hususla ve olaydaki ispatlanması gerekli her olguyla alakalı olabilir. Geç bildirilmesi nedeniyle delil reddedilemez. Ancak delil, kanuna aykırı olarak elde edilmesi, ispat edeceği olayın karara etkisinin olmaması ve sadece davayı uzatmak maksadıyla sunulması haillerinde reddedilebilir. İspat vasıtaları çok çeşitli tasniflere tabi tutulabilirlerse de nitelikleri yönününden en genel anlamda açıklamalar ve izler olarak ikiye ayrılırlar. Bunları da kendi içlerinde alt kollara ayırmak elbetteki mümkündür. Bu delillerin zaman zaman birbirlerine üstünlükleri yada zayıf yönleri vardır. Ama unutulmaması gereken bu delillerin birbirlerini tamamlayarak, ispatı istenen olguları çok daha kolay ve açık olarak çözebilmeleridir. Her iki delil çeşidimize ulaşmak için de caza muhakemesi hukukunun ortaya koyduğu bir takım kurallar vardır, bir hukuk devletinden beklenen maddi gerçeği ortaya çıkarırken bu kurallara uymasıdır. Aksi halde kurallara aykırı olarak elde edeceği sonuçlar hiçbir anlam ifade etmeyecektir. İfade ve sorgu kurallarına uymadan yada sanık yada mağdur haklarına riayet etmeden elde edeceği açıklamalar delil özelliğine sahip olmayacak, çok değerli olabilecek veriler kullanılamayacaktır. Nitekim bu konudaki kurallar ulusal yada uluslar arası hukuk normlarında açıkça yer almaktadır. Kurallara uygun olarak elde edilen açıklamaları hakim, sanık, tanık ya da diğer kişilere ait oluşlarına göre ayrı ayrı değerlendirecektir. Maddi gerçeğin bulunması ceza muhakemesi açısından olmazsa olmaz bir şart olup normlar bazılarının beyanda bulunması için bir takım zorlamalar koyarken sanık için "susma hakkf'nı ilk planda tutmaktadır, aksi halde hukukun nice hukuksuzlukların doğmasına sebep olması da mümkündür. Teknoloji ve bilimdeki gelişmelerle beraber tek olma vasfını yitiren açıklama delilleri elbetteki delil olma değerinden hiç bir şey yitirmezler. Diğer delil çeşidimiz olan izler ise, delil olma niteliklerini taşıyan, olayın sessiz tanıkları, olaydan geriye kalan eşya ve şeylerdir. Bunlar genel olarak belgeler, görüntü ve ses kaydeden araçlardaki bilgiler, elektronik ortamda kayıtlı veriler ve belirtiler olarak incelenebilir. Elbetteki izlerden yararlanabilmek için de ceza muhakemesi bir takım normlar koymuştur. Hukuk devletinde bu normlara uymak da delil adayının delil olabilmesinde son derece önemlidir. Bu delilleri elde ederken yada değerlendirirken ceza muhakemesi sujelerine düşen yetki ve görevler bulunmaktadır. Usulünce bulunup, tespiti yapılarak muhafaza altına alınmış ve vasfını kaybetmeden yargılama makamlarına sunulabilmiş olan maddi deliller ilk bakışta sessizX durabilirler. Ancak bunlar ilmi ve teknolojik değerlendirmeler sonucunda doğru söylemekten asla çekinmeyen, hiç kimseden korkmayan tanıklar olurlar. Olay yeri incelemesi, keşif, ölünün adli muayenesi yada otopsi gibi yollarla ortaya çıkarılıp, muhafaza altına alman bu cansız delil kaynakları, ceza muhakemesindeki tutuklama, yakalama ve gözaltına alma, arama, el koyma ve vücudun muayenesi gibi koruma tedbirleriyle çok sıkı ilişki içerisindedir. Bazen bu tedbirler izleri ortaya çıkarırken bazen de izler bu tedbirleri faaliyete geçirir. Delil niteliklerine sahip olup elde edilen bu sessiz tanıklar çok büyük ihtimalle, teknik ve bilimsel değerlendirmeler gerektirecektir. İşte bu nedenle bilimsel bir teori yada prensipten hareket eden, tarafsız, sorumluluk sahibi hakim danışmanı da diyebileceğimiz bilirkişilerin usulünce yapacakları ilmi ve teknik değerlendirmeler sonucunda ulaşacakları veriler, bilimsel deliller olarak yargılama makamının elini güçlendirecek ve maddi gerçeğin aydınlatılmasını sağlayacaktır. Bunları yaparken ise hiç kimsenin onuru zedelenmeyecek ve delilden sanığa gidilecektir. Hakim, bu bilimsel verileri, açıklamaları ve mantık kurallarını bir süzgeçten geçirip delilleri serbestçe takdir ederek duruşmadan da edineceği bilgilerle kendi kanaatini oluşturacak ve kararını verecektir. Ancak, bunları yaparken kurallara aykırı olarak elde edilen delilleri, sanığın lehine olan dışında asla değerlendirmeyecektir. İz delillerin ilmi ve teknik açıdan değerlendirilip anlamlandınlmasını yapan, bu sessiz tanıkların dile gelmesini sağlayan, bilimlerin adalet alanında kullanılması, adaletin emrine verilmesi sağlayan adli bilimler ile bilimsel verilerle teknolojinin sunduğu teknik imkanları kullanarak adaletin hizmetinde çalışan iz incelemeleridir. Birbirleriyle iç içe olan adli bilimler ve iz bilimi, birbirlerini bütünleyerek izlerin değerlendirilmesini yapacak olan yargılama makamlarına vasıta olmakta, onların mikroskobu, teleskobu ve laboratuvarı olmaktadır. Bu bilim ve incelemelerin amacına ulaşması için, hukuk ilmi ile beslenmiş, tarafsız ve bilgili incelemeciler kadar bu incelemeler konusunda bilgilendirilmiş, bunların temellerini, ispat güçlerini ve ceza muhakemesine bulunabilecekleri katkıları bilip idrak eden yargılama makamlarına da ihtiyaç vardır. Ülkemizde bu bilimsel verileri adli tıp kurumu, kriminal polis ve jandarma laboratuvarları, adli tıp enstitüleri ve tıp fakültelerinin adli tıp bölümleri üretmektedir. Adli delillerin değerlendirme vasıtaları olan adli bilimler ve iz incelemeleri (psikolji ve kriminoloji bunların dışındadır), deyince bu çalışmaları, yapılan incelemelerin yoğunluğuna göre; a) Fiziksel olanlar (fizik ilminin verilerinin ağırlıklı olarak kullanıldığı), balistik, alet izi, araç (oto) üzerindeki incelemeler, parmak ve el izi, ayak ve ayakkabı izi, cam, data, belge, diş izi, meteoroloji, palinoloji, entomoloji, jeoloji ve ses-görüntü kayıtlarının incelenmesi, b) Kimyasal olanlar (kimya ilminin ağırlıklı olarak kullanıldığı), uyuşturucu, atış artığı, boya-lif-ip, koku, patlayıcı ve toksikolojik incelemeler, c) Biyolojik olanlar (Biyoloji ilminin ağırlıklı olarak kullanıldığı), DNA analizi, kan, kıl, mikrobiyoloji, verniks-amniyon-anne sütü, mekonyum-gaita- idrar, sperm-meni ve tükürük-kusmuk-sümük incelemeleri olarak başlıca üç kolda ele alabiliriz.
Düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün aracı olarak toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı
ÖZETTezimizin amacı düşünceyi açıklama ve yayma araçlarından en dinamik olan toplantıve gösteri yürüyüşü, demokrasi, insan hakları ve anayasa ekseninde ele alıp incelemek ve buözgürlüğün önemini ortaya koymaktır.Amacı, etkileri ve sonuçlarıyla gittikçe önemi artan toplantı ve gösteri yürüyüşüözgürlüğü, demokratik bir hukuk devletinde siyasal-toplumsal yaşamın vazgeçilmez birkoşulu ve unsurudur. Bu hak hukuksal güvenceye alınmadan demokrasiden söz edilemezçünkü bireylerin düşüncelerini kamuya aktarmasının ve iktidarı etkilemesinin en etkin aracıdırToplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü, diğer düşünce açıklama araçlarına oranla dahaetkili bir araçtır çünkü kolektif niteliktedir. Ancak etkinliği sadece kolektif olmasından değil,aynı zamanda bu özgürlükten yararlanmanın herkese açık olması, belli bir ekonomik ya dasosyal güce sahip olunmasını gerektirmemesidir.Toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğünün kolektif nitelikte olması beraberinde kamudüzeninin tehdit edilmesi sonucunu da getirmektedir. Bir yandan özgürlüğü kullananbireylerin öfke, heyecan gibi psikolojik durumları önem kazanmakta, diğer yandan devleteözgürlük ve düzen arasındaki dengeyi sağlama yükümlülüğü yüklenmektedir. Tüm bunedenlerle birey, özgürlük ve düzen arasında bir dengenin kurulabilmesi, diğer özgürlüklereoranla toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğünün daha çok sınırlandırılması sonucunudoğurmaktadır.1982 Anayasasında oldukça yasakçı biçimde düzenlenmiş olan toplantı ve gösteriyürüyüşü düzenleme hakkı, Anayasa'da 2001 yılında yapılan değişiklikle HAS'lauyumlaştırılmış ancak bu uyum, hakkın düzenlendiği Kanun'a ve uygulamaya yeterinceyansıtılamamıştır.Toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğünün kullanılması bakımından devletin, buözgürlüğün kullanılmasına müdahale etmeme yükümlülüğünün yanında, bireylerin buözgürlüğü güvenceli bir biçimde kullanmasını sağlama görevi de bulunmaktadır. Kidemokratik hukuk devletinden bahsedebilmenin koşullarından biri de budur.
Din ve vicdan özgürlüğü ve Laiklik bağlamında üniversitelerde türban sorunu
ÖZETBu tezde türban takan kız öğrencilerin üniversitelere alınmaması uygulaması insanhakları açısından incelenmektedir.Bu nedenle ilk olarak Laiklik ilkesine değinilmiş, özgürlük ve insan hakları ilişkisiincelenmiş, daha sonra din özgürlüğü ele alınmıştır. Son olarak da türbanın din özgürlüğükapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği incelenmiştir.Sağlıklı bir sonuca ulaşılması için, konuyla ilgili yasal düzenlemelerin yanı sıra,uygulamaya ve özellikle yasaların yorumlanması açısından Anayasa Mahkemesi kararlarınayer verilmeye çalışılmıştır.
İnsan hakları, demokrasi ve hukuk devleti ekseninde bilgi edinme hakkı
ÖZETBu tezin amacı; 4982 sayılı yasa ile düzenlenen bilgi edinmehakkının insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti eksenindeincelenmek ve önemini ortaya koymaktır. Bilgi edinme hakkı, devleteyöneltilebilecek, hak sahibinin herkes (gerçek ve tüzel kişiler) olduğu,ödevli ve yükümlünün de kamu kurum ve kuruluşları olduğu bir haktır.Bilgi edinme hakkının kaynaklarından `insan hakları',`demokrasi' ve `hukuk devleti' en önemli kaynaklar olarak karşımızaçıkmaktadır. İnsan hakları neredeyse tüm dünyada yönetiminmeşruluğunun tek ölçütü olup, uluslararası ilişkilerde de pr s t i j i nebelirleyicisidirler. Ayrıca İnsan hakları sürekli bir gelişim içindeçoğalmaktadır. Bilgi edinme hakkı da uzayıp giden insan haklarızincirinin bir halkası niteliğindedir.Katılım, çağdaş demokrasinin en önemli unsuru olup, bilgiedinme hakkı ile daha etkin bir şekilde gerçekleşecektir. Hukuk devletide kısaca hukukun üstünlüğüne dayanan toplum ve devlet hayatını ifadeettiğine göre vatandaşların devletin eylem ve işlemlerinin hukukauygun olup olmadığı konusunda bilgi edinmeleri kadar doğal bir hkaolamaz.Bilgi edinme hakkının, yönetimin şeffaflaşmasına hizmet edeceğişüphesizdir. Devlet teşkilatının uzak geçmişinden bu yana yönetim şuveya bu şekilde kötüye kullanılmıştır. Kötüye kullanmayı kolaylaştıranen basit yol yönetimin işlem ve eylemlerini bir sır halesi ileçevrelemektir. Bu sır halesini kaldırma konusunda bilgi edinme hakkıkanunu önemli olduğu kadar tüm idari işlemler ve eylemlerin yargıdenetimine açılması da gerekli ve zorunludur.Bilgi edinme hakkı batılı devletlerin hemen hepsinde olmak üzerebir çok dünya devleti tarafından yakın geçmişten bu yana yasallaşmasürecini devam ettirmektedir.Bilge edinme hakkı kanunu ile ilgili bazı kanunlar ve kanunhükümleri ve tasarılar bulunmaktadır. Bunlar Avukatlık kanunun 2.maddesi, Devlet Sırları Kanun Tasarısı, Ticari Sırlar Kanun Tasarısı,Dilekçe Hakkı Kanunu en önemlileri olarak sayılabilir.4Bilgi edinme hakkının, hem kanunda bulunan sınırlamalar hem debürokrasiye egemen zihniyet nedeniyle etkin kullanılamayacağı ilerisürülebilir. Ayrıca bilgi edinme hakkının anayasal güvenceyealınmamasının hukuk tekniği bakımından bu hakkın yeni bir kanunlakaldırılabilmesine olanak tanıdığı açıktır ancak bunun pratikte kolayolmadığı da belirtilmelidir.Bilgi edinme hakkı, kamuoyu tarafından ye t e r i n c e t a r t ı ş ı l m a d ı ğ ıiçin, bu hakkın mahiyeti ve kullanma usulü de yeterincebilinmemektedir. Beklide en önemlisi hakkın taşıdığı öneminanlaşılmamasıdır.5
Silahlı kuvvetlerin yurt dışında kullanılması
Silah, savas, asker, düzen, kural insanoglunun hayatinda hep varola gelmiskavramlardir. Bu tezde belirtilen kavramlar ve aralarindaki iliskinin irdelenmesi ilebaslanmistir.Konuya daha sonra 1945'de baslayan yeni Dünya düzeninin sembolü olan BirlesmisMilletler çerçevesinden bakilmistir. Uluslararasi mevzuatin ortaya konmasindan sonra konuulusal mevzuat bakimindan incelenmistir. Bu kapsamda Türkiye Cumhuriyetinin katildigiKore ve Kibris baris harekatlarinin T.B.M.M.'nin ve kamuoyunun gündeminde ne sekildegörüsüldügü arastirilmistir.Hükümet ve muhalefetlerin ayni fikirde olmasi pek mümkün olmadigindan geçmiszaman içinde konu yüksek yargiya intikal etmis ve konu son olarak AnayasaMahkemesinin kararlari dogrultusunda incelenmistir.
1982 anayasasında cumhurbaşkanının görev ve yetkileri üzerine bir inceleme ve değişiklik önerileri
ÖZET1982 ANAYASASINDA CUMHURBAŞKANININ GÖREV VE YETK LERÜZER NE B R NCELEME VE DEĞ Ş KL K ÖNER LERTÜRKER, ErtuğrulYüksek Lisans Tezi, Kamu Hukuku Anabilim DalıTez Danışmanı: Yrd. Doç. Dr. Uğur ESGÜNBu tez çalışmasının amacı, 1982 anayasası ile ortaya konulan rejim sistemi içerisindecumhurbaşkanının konumunu belirlemek ve bu doğrultuda kendisine verilen görev veyetkilerin neler olduğunu irdelemek ve bu konudaki görüşümüzü ortaya sunmaktır.ki bölümden oluşan bu çalışmanın birinci bölümünde, çalışmayı temellendirmekamacıyla rejim sistemleri ve bu sistemlerdeki devlet başkanlarının durumu irdelenmiştir.kinci bölümde ise, cumhurbaşkanın görev ve yetkileri geçmişten bugünümüze kadarkianayasalar içerisinde ve diğer temsili rejim sistemlerindeki devlet başkanlarının görev veyetkileri ile karşılaştırmalı olarak incelenmiş ve kendisine bağlı olan kuruluşlar anlatılmıştır,sorumluluk ve sorumsuzluk halleri ortaya konmaya çalışılmıştır.Sonuç kısmında ise cumhurbaşkanının 1982 anayasasındaki konumu ile ilgiligörüşlerimiz ortaya konmuştur.V
İdari faaliyetlerin devri bağlamında özel güvenlik
Kamu hizmeti olarak örgütlenen faaliyetlerin özel hukuk kişileri tarafından yerine getirilmesi mümkün kabul edilmektedir. Ancak egemenliğe ilişkin kamu hizmetlerinin özel hukuk kişilerine yerine getirilmesi mümkün değildir. Kolluk faaliyetleri kapsamında devlet tarafından üstlenilen güvenlik hizmeti, devletin asli görevleri arasında yer almaktadır. Zor kullanma gücü ile doğrudan ilişkili güvenlik hizmetinin sağlanmasında da özel hukuk kişileri faaliyet göstermektedirler. Bu alanda faaliyet gösteren özel hukuk kişileri, özel güvenlik olarak adlandırılmaktadır. Güvenlik alanında özel hukuk kişileri faaliyet göstermekle birlikte bu alanın özel hukuk kişilerine devri mümkün değildir.?İdari Faaliyetlerin Devri Bağlamında Özel Güvenlik? başlıklı tezimizin ilk bölümünde öncelikle kamu hizmetinin özel hukuk kişilerine devri konusu ele alındıktan sonra kolluk faaliyetlerinin idari faaliyetler içindeki yeri ve bu faaliyetin özel hukuk kişilerince yerine getirilmesi konusu ele alınmıştır. İkinci bölümde ise özel güvenliğin faaliyet alanını oldukça genişleten 5188 sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun ve ilgili mevzuat baz alınarak Türkiye'de özel güvenlik uygulaması incelenmiştir.
Doğrudan demokrasi: Kurumlar, hukuki ve siyasi sorunlar
``Doğrudan Demokrasi: Kurumlar, Hukuki ve Siyasi Sorunlar'' olarak adlandırılan bu doktora tezi üç bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın genel çerçevesini çeşitli anayasalardaki doğrudan demokrasi araçlarının karşılaştırmalı analizi ve bu araçların siyasal sistemlere olan etkileri oluşturmaktadır.Çalışmanın birinci bölümünde; genel olarak, doğrudan demokrasinin tanımı ve özellikleri belirlenmiş, doğrudan demokrasi araçlarının sınıflandırma sorununa değinilmiş ve demokratik siyasal yaşama etkileri ile ilgili ve tercih edilebilirliklerine dair literatürdeki tartışmalar aktarılmıştır.İkinci bölümde öncelikle İsviçre, İtalya, Fransa ve ABD eyaletleri başta olmak üzere çeşitli anayasalar incelenmiş ve bu anayasalarda yer alan doğrudan demokrasi araçları referandum ve halk girişimi olmak üzere iki ana başlık altında incelenmiştir. Referandumlar ise, başlatılma usulü, konuları ve hukuki sonuçları ölçütleri çerçevesinde incelenmektedir. İkinci bölümün son kısmında, doğrudan demokrasi araçları ile ilgili uygulamada meydana gelen hukuki sorunlara değinilmektedir.Çalışmanın üçüncü ve son bölümde ise, doğrudan demokrasi araçlarının uygulandığı siyasal sistemlerin karşılaştırmalı bir analizi yapılmıştır. Bu bölümde, İsviçre, İtalya ABD eyaletleri, İrlanda, Danimarka, Fransa Birleşik Krallık ve Türkiye'de doğrudan demokrasi kurum ve deneyimleri ele alınmaktadır. Bu bölümdeki karşılaştırmalı çalışmada anayasal düzenlemeler, doğrudan demokrasi araçlarının konuları, halkoylamalarının siyasal sisteme ve siyasi kararlara olan etkileri, seçmen davranışları ve siyasi partilerin rolü ele alınan ortak konular arasındadır.
Sorun ve çözüm bağlamlarıyla ulus-devletin tarihsel çevresi içinde kültürel kimlik olgusu
`Sorun ve Çözüm Bağlamlarıyla Ulus-Devletin Tarihsel Çevresi İçinde Kültürel Kimlik Olgusu' başlıklı tezimizde, kültürel kimlik sorununa vücut veren etkenler ile sorunu aşmaya yönelik teorik ve pratik gelişmelere odaklanılmaktadır.Tez iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, önce, kültürel kimlik kavramının kapsamı saptanmaya çalışılmakta ve sonra, kültürel kimliğin çeşitli biçimleri olarak etnik, ulusal ve dinsel kimlikler tahlil edilmektedir. Birinci bölümün kalan kısmında, kültürel kimlik sorununu doğuran etkenler olarak, modern devlet, ulus-devlet, vatandaşlık anlayışı ile liberalizm ve sosyalizm akımları, sorunla ilişkileri bağlamında incelenmektedir.Tezin ikinci bölümünde ise çözüm yaklaşımları irdeleme konusu yapılmaktadır. Bu doğrultuda, önce, anayasal yurtseverlik modeliyle ilgilenilmiş ve anayasal yurtseverliğin kültürel kimlik sorununu çözme kapasitesi sorgulanmıştır. Ele alınan bir diğer çözüm çizgisi ise, kuramda ve uygulamada çokkültürcülük modeli olmuştur. Bu kısımda, siyasal çokkültürcülük kavramsallaştırmasıyla ele alınan özyönetim uygulamalarına ağırlık verilmiştir. Bu bölümün kalan kısmı, uluslararası hukukta azınlık haklarının gelişimine ve söz konusu standartların sorunu çözme kapasitesinin sorgulanmasına ayrılmıştır.
Barış hakkı ve hayata geçirilmesi sorunu
?Barış Hakkı ve Hayata Geçirilmesi Sorunu? konulu doktora tez çalışması iki bölümden oluşmaktadır. Tezin birinci bölümünde ?barış?ın ayrı bir disiplin ortaya çıkışı ve bir insan hakkı olarak kabulüne uzanan süreç incelenmiştir. Bu bağlamda Johan Galtung'un barış tanımı temel alınarak, negatif barış ve pozitif barış kavramları tartışılmıştır. Daha sonra, barış hakkının insan hakları içindeki yeri, niteliği ve muhatapları irdelenmiştir.Tezin ikinci bölümünde, barış hakkının hayata geçirilmesini sağlayabilecek mekanizmalar incelenmiştir. Bu mekanizmalar vicdani red, silahsızlanma ve Birleşmiş Milletler ile sınırlandırılmıştır. Bu bağlamda vicdani red hakkı ile silahsızlanmanın barış hakkının gerçekleştirilmesindeki rolü ile insani müdahale ve barış operasyonları çerçevesinde Birleşmiş Milletler'in rolü, tartışılmıştır.Anahtar Sözcükler: Barış hakkı, negatif barış, pozitif barış, vicdani red, silahsızlanma, barış operasyonları
Çevrenin silahlı çatışmalar esnasında korunması
Uluslararası kamuoyunun çevre sorunları ile ilgilenmeye başlaması oldukça yeni bir gelişme olarak görülmelidir. Bu ilgi genellikle barış zamanında ortaya çıkabilecek kirlenmelere yönelik olmakla beraber, Vietnam ve diğer çatışmalar sırasında yaşanan olumsuzlukların da etkisi ile silahlı çatışmalar sırasında da çevresel unsurların korunmasının gerekliliğine ve bu amacı gerçekleştirecek hukuki altyapının eksikliğine ilişkin bir bilinç oluşmuştur.Bu fark edilen ihtiyacın karşılanmasına yönelik olarak Uluslararası İnsancıl Hukuk'un bünyesine eklenen düzenlemeler mevcuttur. Bu, dolaysız olarak çevresel korumayı amaçlayan insancıl hukuk hükümlerinin incelenmesi çalışmanın önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Ayrıca, insancıl hukukun diğer konularda öngörülmüş ve fakat dolaylı olarak çevresel korumaya da katkısı bulunan hükümleriyle genel ilkeleri de bu incelemede ele alınacaktır. İkinci bölümdeki bu incelemenin bünyesine Uluslararası Ceza Hukuku'nun konu hakkındaki hükümleri de ele alınacaktır.Son olarak da silahlı çatışmalar sırasında, aslında barış zamanı için öngörülmüş olan Uluslararası Çevre Hukuku hükümlerinin uygulamasının mümkün olup olmadığı araştırılacaktır. Eğer bu şekilde bir uygulama mümkün ise bunun nasıl gerçekleştirilmesi gerektiği de 3. bölümde ele alınacaktır.Yapılan inceleme neticesinde sayıca hiç azımsanmayacak olan hukuki düzenlemelerin yine de tatmin edici seviyede bir çevresel koruma rejimi getirmekten uzak olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarda ceza sorumluluğunun esası
İnsan haklarına saygılı bir hukuk devleti olmanın en önemli gereklerinden birisi ceza sorumluluğunu kusura dayandırmaktır. Diğer bir ifadeyle kusursuz suç ve ceza olmaz ilkesini bütün suç hipotezleri için geçerli kılmaktır. Bu amaçla bugün kanunlardan objektif sorumluluk hipotezlerinin çıkarılmaya çalışıldığını ve bunu, pek çok ülkenin kanun metinlerinde gerçekleştirdiğini görüyoruz. Ancak özellikle kasıtlı bir suçu takip eden istenmeyen neticeden sorumluluk konusunda bazı ülke kanunlarında objektif sorumluk geçerli olmaya devam ederken, bazı ülkelerde ise ağırlaşmış neticeden sorumluluk konusunda kanunda kusura dayanan sorumluluk öngörülmesine rağmen, yargı kararlarında yine versari in re illicita kuralının gizli şekilde uygulanmaya devam edildiği gözlenmektedir. Bu durum kişi hak ve hürriyetleri bakımından çok ciddi sorunlar yaratmaktadır. Bu çalışmada bu soruna dair tartışmalar ve çözüm yolları üzerinde durulacaktır.
Kamu ihale işlemlerinde idarenin takdir yetkisi
4734 sayılı Kamu İhale Kanunu kamu ihale işlemlerinin düzenlendiği bir usul kanunudur. İdareye kamu harcaması yapılmadan önce kamu ihalesi sonucunda ifa edilecek sözleşmenin karşı tarafını belirleme özgürlüğü tanınmamıştır. Aksine idare, ihale alanında sözleşmenin karşı tarafını belirlemede bir yükümlülük altına sokulmuştur. Bu noktada ise, teknik bir konu olan kamu ihale işlemlerinde, idareye takdir yetkisi tanınma zorunluluğu doğmuştur.4734 sayılı Kamu İhale Kanunu, idareye takdir yetkisi tanınan alanların tespitinin güç, tanınan takdir yetkisi sınırının ise belirsiz olduğu yönünde eleştirilmektedir. Kanun'da, idareye kamu ihale işlemleri alanında tanınan takdir yetkisine ilişkin düzenlemelerin dağınık halde oluşu, buna ilişkin sistematiğin sağlanmasını da engellemektedir.Çalışmanın özünde Türkiye'de geliştirilen yeni ihale sistemi, özellikle 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu çerçevesinde incelenmiş; bu çerçevede, ihale işlemlerinde idarenin takdirine bırakılan konular tespit edilmiş ve takdir yetkisinin sınırları ortaya konmuştur. Buna göre birinci bölümde ihaleye hazırlık sürecindeki idari işlemler tespit edilmiştir. İkinci bölümde ise bu hazırlık sürecinde idarenin takdirine bırakılan alanlar ortaya konmuştur. Söz konusu inceleme, Kamu İhale Kurumu'nun idarenin takdir yetkisi ile yapmış olduğu ihale işlemlerini konu edinen kararları ışığında gerçekleştirilmiştir. Ayrıca Danıştay incelmesine konu olan Kamu İhale Kurul kararları da idarenin takdir yetkisinin sınırlarının belirlenmesinde yol gösterici olmuştur.
Hükmün açıklanmasının geri bırakılması
Çalışmamızın konusunu oluşturan hükmün açıklanmasının geri bırakılması, mahkumiyet hükmünün belli koşullarla ve belli sürelerle sanık bakımından hiçbir hukuki sonuç doğurmamasını sağlayan bir kurumdur. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için sanık hakkında mahkumiyet hükmü kurulmuş olmalı ve suç uzlaşmaya tabi suçlardan ise uzlaşma gerçekleşmemiş olmalıdır. Bundan başka sanık hakkında hükmedilen sonuç cezanın iki yılın altında hapis yahut adli para cezası olması, sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olmamış olması, suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme ya da tazmin suretiyle giderilmiş olması, sanığın duruşmadaki hal ve hareketleriyle mahkemede tekrar suç işlemeyeceği yönünde kanaat uyandırmış olması ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına sanığın rıza göstermiş olması gerekir.Hükmün açıklanmasının geri bırakılması halinde sanık hakkında denetim süresine ve mahkeme takdir ettiyse denetimli serbestlik tedbirine hükmolunur. Denetim süresinin kasıtlı bir suç işlenmeden ve hükmedilmişse denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun geçirilmesi halinde kamu davasının düşürülmesine aksi durumda ise hükmün açıklanmasına karar verilir.Tartışmalı noktalarına ve uygulamada oluşan tereddütlere rağmen, hükmün açıklanmasının geri bırakılması sanığa bir şans daha verilmesini sağlayan cezanın özel önleme amacını gerçekleştirmeye elverişli ve mağdurun zararının giderilmesi yönüyle onarıcı adalet anlayışını yansıtan faydalı bir kurumdur.Anahtar kelimeler: Onarıcı adalet, denetim süresi, denetimli serbestlik, mağdurun zararının giderilmesi.
Türkiye'nin yönetim yapısında mülki idare amirliği mesleği
Türk yönetim yapısında mülki idare amirliği merkezi yönetimin taşra örgütünün temel taşını oluşturmaktadır. Mülki idare amirleri devletin ve hükümetin temsilcisi sıfatıyla il ve ilçe idaresinin başı olup, il ve ilçelerin genel yönetim ve denetimden sorumludurlar. Bu çerçevede emniyet ve asayişin sağlanmasından bakanlıkların taşra kuruluşları arası koordinasyona kadar birbirinden farklı yüzlerce görev ve yetki ile donatılmışlardır. Mülki idare amirlerinin kullandığı bu yetki genel itibariyle merkezi yönetiminin taşra örgütü üzerinde hiyerarşik yetki kapsamında iken, yerel yönetimler üzerinde anayasanın öngördüğü idarenin bütünlüğü ilkesi kapsamında vesayet denetimi kapsamındadır.Merkezi yönetimin taşra uzantısı olarak il idaresi sistemi fonksiyonları bakımından ciddi bir tartışmaya konu edilmeden 2000'li yılların başına kadar varlığını sürdürmüştür. Buna karşın günümüz kamu yönetimi anlayışını şekillendiren yönetimde yerelleşme ve demokratikleşme eğilimi il idaresi sistemini biçimlendiren birçok mevzuatta değişime sebep olmuştur. Bu değişim süreci kaçınılmaz olarak mülki idare amirliği mesleği de etkilemiş ve görev alanının daralması ve yetki kaybı olarak kendini göstermiştir.
Ceza Muhakemesi Hukukunda aleyhe değiştirme yasağı
Tezimizin konusunu oluşturan aleyhe değiştirme yasağı, ceza muhakemesi hukukunda kanun yolları bahsinde karşımıza çıkar. Hüküm hakkında yalnızca sanık lehine kanun yoluna başvurulması halinde, hükmün üst mahkeme tarafından suçun niteliğinin değişmesi gibi sebeplerle bozulması halinde, bozma sonrasında ilk derece mahkemesinin sanığa verilen önceki sonuç cezadan daha fazla ceza verememesini ifade etmektedir. Aleyhe değiştirme yasağı, hüküm hakkında yalnızca sanık lehine kanun yoluna başvurulması halinde istinaf, temyiz, yargılamanın yenilenmesi ve bazı hallerde de kanun yararına bozmada geçerli olan bir ilkedir. Aleyhe değiştirme yasağının uygulanabilmesi için en önemli husus kanun yoluna yalnızca sanık lehine başvurulmuş olmasıdır. Karar hakkında yalnızca sanık, sanık müdafii, sanığın yasal temsilcisi, eşi veya Cumhuriyet Savcısı tarafından kanun yoluna başvurulması gerekir. Aleyhe değiştirme yasağı, hukuk devleti ilkesinin de geçerli olduğu hukuk sistemlerinde sanığın durumunun ağırlaşacağı kaygısı ve korkusu yaşamaksızın tereddütsüz bir biçimde kanun yoluna başvurmasını sağlamak açısından gerekli ve önemli bir ilkedir. Anahtar Kelimeler : Ceza muhakemesi, kanun yolları, yasak, ceza, hukuki güvenlik.
Osmanlı ceza hukukunda ıskat-ı cenin suçu
Çalışmamızın temel amacı; tarihsel olarak, çocuğun düşürülmesine ilişkin suçların, ceza hukuku bakış açısına göre değerlendirilmesi ve özellikle bu konudaki Osmanlı uygulamasının tespitidir. Bu bağlamda, çocuğun düşürülmesine ilişkin dini görüşlere yer verilmiş; özellikle tek tanrılı dinlerde konuyla ilgili bakış açıları çerçevesinde kapsamlı bir değerlendirme yapılmıştır. Çocuğun düşürülmesine ilişkin suçların tarihsel gelişimine yer verilerek en eski yazılı belgelerden günümüze kanun koyucuların bu meseleye ilişkin düzenlemeleri açıklanmıştır. Hemen ardından günümüz Türk mevzuatında, anne karnındaki çocuğun durumu ve düşürülmesiyle ilgili düzenlemeler incelenmiştir. Çalışmamızın büyük bir bölümünü ise Klasik dönem ve Tanzimat sonrası dönemde çocuğun düşürülmesinin, Osmanlı ceza hukuku boyutu oluşturmuştur. Burada; Osmanlı Devleti'nde oluşturulmuş konuyla ilgili kanuni düzenlemelere, uygulamada suçların işleniş yöntemlerine, kimlerce işlendiğine, mağdurların kim olduğuna, suçu işleyenlere karşı hükmolunan yaptırım türlerine, toplumun ve yasa koyucunun bu suçlara karşı bakış açısına yer verilerek özellikle Osmanlı ceza hukuku anlamında çocuğun düşürülmesine ilişkin suçlar hakkında değerlendirme yapılmıştır. Sonuç bölümünde ise, dinlerin bakış açısı, tarihteki diğer uygarlıkların uygulamaları ve günümüzdeki durum, Osmanlı'daki uygulama ve düzenlemelerle karşılaştırılmış; bu düzenlemelerin kaynakları ve tarihsel süreç içerisindeki gelişimi tespit edilmiştir.
Nitelikli cinsel saldırı suçunda ispat
Organ veya sair cisim sokmak suretiyle gerçekleştirilen nitelikli cinsel saldırı, mağdurun cinsel özgürlüğünü ihlal eden, fiziksel ve psikolojik etkileri nedeniyle mağdurun kişiliğine ağır zarar veren bir suçtur. Suçun, çoğunlukla kapalı kapılar ardında işlenmesi ve mağdur üzerindeki etkileri ispat açısından zorluk oluşturmaktadır. Nitelikli cinsel saldırı suçunun ispatındaki zorluk çoğu zaman suçun cezasız kalmasına neden olmaktadır. Çalışmanın konusunu, cinsel saldırı suçu ile ispat ve delillerin kavramsal çerçevesinin oluşturularak nitelikli cinsel saldırı suçunda ispatın incelenmesi oluşturmaktadır. Bu bağlamda nitelikli cinsel saldırı suçunda ispat açısından zorluk oluşturan nedenlerin tespiti, öğreti ve mahkeme kararları da dikkate alınarak suçun ispatının değerlendirilmesi ve ispat açısından zorluk oluşturan nedenlerin ortadan kaldırılabilmesi için öneriler üretilmesi amaçlanmıştır.
Yapay zekâ ve cezai sorumluluk
Çağımızın önemli bir konusu, insan yaratıcılığının ortaya koyduğu yapay zekâdır. Yapay zekânın kullanımı ve entegrasyonu, sosyal yaşam da dâhil olmak üzere yaşamın çeşitli alanlarında giderek artmaktadır. Yapay zekânın etkisi hem olumlu hem de olumsuz sonuçları kapsayacak şekilde çok yönlüdür. Yapay zekâ, hukuk alanına faydalar sunarken aynı zamanda ele alınması gereken zorlukları da beraberinde getirmektedir. Bu zorluklar, bireylere ve topluma yönelik olası riskler, tehlikeler ve zararların yanı sıra temel hakların ve hukuk ilkelerinin ihlal edilmesi şeklinde olabilir. Ayrıca yapay zekânın suç işleyebilmesi, onun geliştirilmesinde ve konuşlandırılmasında yer alan kişi ve kuruluşların sorumlulukları hakkında soruları gündeme getirmektedir. Ceza hukukunun bu hususları göz önünde bulundurması ve yapay zekâ bağlamında özen ve dikkat yükümlülüğünün kapsamını belirlemesi gerekmektedir. Ayrıca, izin verilen riskin insan sorumluluğunu ne ölçüde etkileyeceği ve farklı sorumluluk türlerinin belirlenip belirlenmeyeceği de değerlendirilmelidir. Yapay zekânın hareketlerinin suç olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği veya doğrudan suç işleyip işleyemeyeceği belirsizliğini korumaktadır. Problemlerin çözümünde kilit noktayı hukukun yapay zekâya bakışı belirleyecektir. Hukukun yapay zekâyı içinde bulunduracağı hukuki statü, yapay zekânın ortaya çıkaracağı etkilere yüklenecek anlam ve sonuçları, yine sorumluluk ve yaptırım konularını da doğrudan belirleyecektir. Bu açıdan önümüzdeki dönemde yapay zekâya ilişkin problemlerle sıklıkla karşılaşacak olan hukukun ve ceza hukukunun yapay zekâya bakış açısının bu soruların cevaplarını belirleyeceğini ifade edebiliriz. Kısaca ceza hukuku, yapay zekâyla ilgili sorunların çözümünde çok önemli bir rol oynayacaktır. "Yapay Zekâ ve Cezai Sorumluluk" tezimiz, sorumluluk ilkeleri, sorumluluk teorileri, suçun unsurları ve kusurluluk gibi çeşitli ceza hukuku kavram ve kurumlarını inceleyerek bu hukuki sorunlara çözümler ve hipotezler önerecektir.
Bankacılık Kanunu madde 154 ve madde 156'da düzenlenen suç ve cezaların Vergi Usul Kanunu madde 359 vergi kaçakçılığı suçu bakımından değerlendirilmesi
Türk hukukunda suç ve cezalara ilişkin düzenlemeler 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun yanı sıra diğer kanunlarda da hüküm altına alınmıştır. Söz konusu kanunlardan olan 5411 sayılı Bankacılık Kanunu ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nda birtakım ihlalleri önlemek amacıyla bazı suç düzenlemelerine yer verilmiştir. Ekonomik düzenin temel taşlarından olan bankalar, Türk Ticaret Kanunu'na göre ticaret şirketi niteliği haiz kuruluşlardır. Başta ticari defterler olmak üzere vergi hukuku bakımından zorunlu defter, kayıt ve belgelere ilişkin sorumluluğu bulunan bankalar, vergi yükümlüsü sıfatıyla Vergi Usul Kanunu'na tabidir. Bu çalışmada, son yıllarda gündemde olan ekonomik suç kavramı içerisinde bulunan Bankacılık Kanunu madde 154 ve 156'da düzenlenen suçlar ile VUK m. 359'da düzenlenen vergi kaçakçılığı suçu arasındaki ilişki ele alınmıştır. Söz konusu bankacılık suçlarının vergi kaçakçılığı suçuna sebep olması halinde uygulanacak yaptırım, Bankacılık Kanunu m. 161'e göre belirlenmektedir. Fikri içtima kuralının hatırlatıcısı mahiyetindeki düzenlemeye göre, suçların birleştiği durumlarda daha ağır yaptırımı öngören kanun hükmü uygulanmaktadır. Anahtar Sözcükler: Ekonomik suç, Bankacılık Kanunu, Vergi Usul Kanunu, Vergi kaçakçılığı suçu, Fikri içtima.
Hava savunma tanımlama alanları
Hava Savunma Tanımlama Alanı (Air Defense Identification Zones -ADIZ-), yabancı uçakların bu alan içinde, yerel makamlara kendilerini tanıtmalarını ve hava trafik kontrolü ile temas halinde kalmalarını gerektirir. 1950'lerden beri uygulamada yer alan ve bir süre uygulanma etkinliğini kaybeden ADIZ'ler, ABD'de meydana gelen ikiz kule saldırılarının ardından tekrar canlanmıştır. Ayrıca Çin, doğu sahilindeki sular üzerinde bir ADIZ kurduğunu açıklamasıyla 23 Kasım 2013'ten sonra ADIZ uygulaması uluslararası hukukta tartışma konusu olmuştur. Şu anda mevcut olan istatistiklere göre, ADIZ'e sahip yaklaşık 27 devlet vardır. Söz konusu devletlerden bazıları ulusal hava sahasında, bazıları hem ulusal hem de uluslararası hava sahasında, bazıları da sadece uluslararası hava sahasında ADIZ oluşturmuştur. Bu devletler ADIZ'lerde uçakların uyması gerektiği kuralları belirlemekte ve bu kurallara riayet edilmemesi durumunda alınacak önlemleri önceden bildirmektedir. ADIZ'leri doğrudan düzenleyen uluslararası hukuk normu bulunmamaktadır. Dolayısıyla ADIZ, uluslararası hukukta belirsiz bir yasal dayanağa sahiptir. Bu tezde uluslararası hukukun kaynakları arasında ADIZ oluşturmanın ve yönetmenin yasal dayanağının olup olmadığı incelenecektir. Bu çerçevede söz konusu çalışma, ADIZ'lerin net bir şekilde yasal temele sahip olmadığını ve ADIZ'in devletlerin egemenlik yetkisini genişletmek gibi hukuka aykırı amaçlara hizmet etmesi için kullanılabileceğini iddia etmektedir. Söz konusu tez, ADIZ uygulamasının uluslararası hukuka aykırılık teşkil etmesini önlemek adına yasal temel oluşturulması gerektiğini vurgulamaktadır.
Türk ceza hukuku bakımından takdiri indirim nedenleri
5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 62. maddesinde yer alan "Takdiri İndirim Nedenleri" kurumu, cezanın bireyselleştirilmesi müessesesinin en önemli araçlarından bir tanesidir. Bunun nedeni; modern ceza hukukunda suçta ve cezada kanunilik ilkesi gereği suç teşkil eden eylemlerin hangilerine ne türde ceza verileceği düzenlenirken, failin şahsi özelliklerinin dikkate alınmasının pek mümkün olmamasıdır. Aynı suçu işleyen tüm faillere aynı cezanın verilmesi; cezanın amaçlarından olan faili ıslah ve topluma yeniden kazandırma amaçlarına uygun düşmeyeceği gibi, faillerden bazılarının bunu bir haksızlık ve ölçüsüzlük olarak nitelendirip hukuka olan inancını kaybetmesine de yol açabilecektir. Türk Ceza Kanunu'nda takdiri indirim nedeni olarak; failin geçmişi, failin sosyal ilişkileri, failin fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki pişmanlığını gösteren davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri sayılmıştır. 12.05.2022 tarihinde kabul edilen ve 27.05.2022 tarihinde yürürlüğe giren 7406 Sayılı Türk Ceza Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 1. maddesiyle kuruma ilişkin ciddi değişiklikler yapılmıştır. Bu değişikliklerin başında, takdiri indirim nedenlerinin tadadiden tahdidiye çevrilmesi gelmektedir. Bir diğer değişiklik, toplumda "kravat/takım elbise indirimi" olarak bilinen takdiri indirim nedenleri kurumuna yönelik yoğun eleştirileri bertaraf etmek için, duruşmada mahkemeyi etkilemeye yönelik şekli tutum ve davranışların takdiri indirim nedeni olarak kabul edilememesidir. Çalışmamızda; takdiri indirim nedenleri kurumunun ne olduğu, nasıl ortaya çıktığı, neden var olup varlığını devam ettirmesi gerektiği, 7406 Sayılı Kanun'un niçin ihdas edildiği, bu yeni düzenlemenin takdiri indirim nedenlerini nasıl etkilediği ve gelecekte nasıl etkileyeceği gibi hususlar incelenmiştir.
Adil yargılanma hakkı bağlamında ceza muhakemesi hukukunda soruşturma evresi
Şüpheli ve sanığı ceza muhakemesi hukukunun öznesi hâline getiren adil yargılanma hakkı, tarihsel gelişim süreci içerisinde bu hukuk dalının merkezine yerleşerek temel bir düstur hâlini almıştır. Nitekim günümüz demokratik hukuk devletlerinin ayırt edici özelliklerinden biri, muhakemede iddia makamı ile savunma makamı arasında kurulan dengedir. Ne var ki adil yargılanma hakkı, ceza muhakemesi hukuku açısından sıklıkla kovuşturma evresi odaklı olarak anlaşılmaktadır. Ancak bu hak soruşturma evresinde de önem arz eder. Zira soruşturma evresinde gündeme gelebilecek keyfi iş ve eylemler, telafisi mümkün olmayan hak ihlallerine yol açabilir. Üstelik Türk hukuku da dahil olmak üzere Kıta Avrupası hukuk sistemlerinde, savcının soruşturmaya geniş yetkileriyle egemen olması göz önünde bulundurulduğunda savunma makamına varlık tanımayan bir soruşturmanın arz ettiği sakınca son derece fazladır. Buradan hareketle çalışmada adil yargılanma hakkının soruşturma evresindeki durumu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesi ve Türk ceza muhakemesi hukuku bağlamında incelenecektir.
Kripto varlık ve hukuki sonuçları
Bu çalışma, kripto varlıklar hakkında genel bir anlayış, özellikler, riskler, düzenleyici ortamlar ve Türkiye'deki kripto varlık birimi durumunu kapsamlı bir şekilde sunmayı amaçlamaktadır. Araştırma soruları ve hedefler, kripto varlıkların tanımını, tarihini, bileşenlerini ve teknolojilerini içeren temel noktalara odaklanmaktadır. Çalışmada belirtilen literatür ışığında, kripto varlık düzenlemelerine uluslararası bir bakış açısı sunulacak ve çeşitli düzenleyici yaklaşımlar değerlendirilecektir. Bu kapsamda, başlıca düzenleyici kurumların rolleri ele alınacak ve örnek olarak Japonya, Avustralya ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerdeki kripto varlık düzenlemeleri incelenecektir. Ayrıca, bu ülkelerin yasal çerçeveleri ve düzenleyici otoriteler tarafından gerçekleştirilen özel girişimler detaylandırılacaktır. Bunun yanı sıra elde edilen veriler, mevcut Türk Hukuk sisteminde kripto varlıkların durumunu, yasal statüsünü, vergilendirme ve raporlama yükümlülüklerini, tüketici korumasını ve yatırımcı risklerini de görmeye izin verecektir. Böylece Türkiye'deki mevcut düzenleyici çerçeve değerlendirilebilecektir. Kısacası, bu araştırma, kripto varlıklar, riskler ve düzenleyici ortamlar hakkında kapsamlı bir analiz sunarak, kripto varlık ekosisteminde yer alan politika yapıcılar, düzenleyiciler ve paydaşlar için değerli bilgiler sunacaktır.
Türk Ceza Kanunu'nda cinsel saldırı suçu
İnsanoğlu mevcudiyetinden bu yana gerek kültürel gerek dini gerek sosyolojik anlamda iç içe olduğu cinsellik eylemini ve sınırlarını tartışmalarına konu edinmiştir. Cinsel davranışların bedensel, psikolojik ve sosyal koşullardan etkilendiği, cinselliğin tüm yaşam alanlarıyla bir bütün halinde olduğu, ölünceye kadar da yaşamın önemli bir parçasını oluşturduğu âşikardır. Dolayısıyla sosyal hayatta karşılaşılan birçok hak ihlali içeren davranış gibi cinsellik içeren fiillerin de meydana getirdiği sorunları çözmek amacıyla hukuki düzenlemelere yer verilmiştir. Günümüzde daha sık kadına karşı şiddettin bir tezahürü olarak ortaya çıktığı görülen cinsel suçların kadının yanında tüm toplumu etkilediği bu suretle ağır yaptırımlara tabi tutulduğu görülmektedir. TCK'nda Cinsel Dokunulmazlığa Karşı İşlenen Suçlar bölümü altında yer alan cinsel saldırı suçu yetişkinlere karşı cinsel davranışlarla vücut dokunulmazlığının ihlali ya da organ veya sair cisim sokulması suretiyle işlenmektedir. Suçun düzenlendiği TCK m.102'nin ikinci ve üçüncü fıkralarında daha ağır cezanın öngörüldüğü nitelikli haller ele alınmıştır. Aynı maddenin dördüncü ve beşinci fıkralarında ise neticesi sebebiyle ağırlaşmış hallerinin düzenlendiği görülmektedir. Çalışmamızda suç tipi ile ilgili kavramlara, kanuni metinde yer alan haline, unsurlarına, nitelikli hallerine, suçun özel görünüş biçimleri ve muhakemesine ilişkin kurallara yer verilerek cinsel saldırı suçu ayrıntılı şekilde ele alınmaktadır. Aynı zamanda vicdani kanaate ulaşırken değerlendirilmesi gereken hususlar, mevcut kanuni düzenlemeye ilişkin eleştiriler ve çözüm yolları da açıklanmaya çalışılmıştır.