
271
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Varoluşçu nihilizm bağlamında çürüme kavramının modernizm'den günümüze resim sanatına etkileri
Toplumsal gelişmeler neticesinde modern sürecin başlarından itibaren dünyanın ve insanlığın evrenin merkezindeki yerinden edilişi, Tanrı'nın ölümünün ilanı ve gerçekleşen dünya savaşları, insanlığı anlam mefhumunu daha geniş ve derinden sorgulamaya itmiştir. Verilen cevaplardan varoluşçu nihilizm, insanlığın çürüme hissinin felsefî karşılığı olarak değerlendirilebilir. Resim sanatının da anlam mefhumuyla ayrılmaz bağı neticesinde, çürüme kavramının varoluşçu nihilizm bağlamında Modernizm'den günümüze resim sanatına etkilerinin araştırılması bu çalışmanın temel amacıdır. Çürüme kavramının araştırılması ve kavramsallaştırmaları, çürüme ile felsefe bağlantısında nihilizmin türleri ve tarihi ve onun bir sonucu olarak antinatalizm ile resim sanatı bağlamında modernizm'den günümüze gelen süreç tezin kapsamını oluşturmaktadır. Çalışmada nitel araştırma yöntemi ile fenomenolojik, etnografik ve otoetnografik desenler uygulanmıştır. Araştırmada çürümenin farklı biçimlerde resim sanatına yansıdığı görülmüş, varoluşçu nihilizmin de direkt bağlantılı ya da ilişkilendirilebilecek birçok sanatçı tarafından konu edildiği sonucuna varılmıştır.
Foucault perspektifinde heterotopyaların çağdaş sanata yansıması
Tıp kökenli bir terim olan ve Foucault tarafından sosyal bilimler alanına kazandırılan heterotopya kavramı birbiriyle bağdaşmayan dünyaların yan yana, üst üste geldiği, mekanı düzenleme-örgütleme gücüne sahip, ötekiliğin deneyimlendiği mevkileri ifade eder. Postmodern teorinin özgürleştirici güçler olarak öne çıkardığı heterojenlik ve ötekilikle heterotopya kavramı, sanat alanında da kendine yer edinmektedir. Heterotopyaların tecrit edebilme, nüfuz edebilme özelliği, kapatma-kapanma pratiklerinde toplumsal bir karşılaşma imkânı vererek ötekiliğe açılan geçitleri yaratır. Modern dönemde kapatma pratiklerinde özne, norm merkezli ayrıştırma, farklılaştırma sistemine dayanan panoptik bir disiplin biçimiyle sabitlenmiştir. Kapatma pratiklerinde kategorize etme, ayrıştırma, farklılaştırma gibi uygulamalarla öznenin bilgi formuna indirgenmesi, kapatma pratiklerinde ötekinin yaratılmasını sağlayan başat özelliktir. Bu dönemde kapatma pratiklerinin kapitalizmin ihtiyaç duyduğu üretken nüfus yaratımı için maliyetli hale geldiğinin anlaşılmasıyla, yeni bir disiplin biçimi olan panoptizm tercih edilerek öznelerin sabitlenmesi yerine serbest bırakılarak içkin bir iktidar fikrinin aşılanması esas alınmıştır. Panoptizm yalnızca üretken-itaatkâr bedenler yaratmakla kalmamış, kapanma pratiklerinin kabulü de kolaylaştıran bir işlev taşımıştır. Postmodern dönemin heterojen, parçalanmış, kaotik kent manzarası içinde kapanma pratikleri, kamusal alana karışarak öznelerin herhangi bir dış zorlama olmaksızın özgürlük fantazmagoryasıyla kendilerini kontrol altında tutarak, sınırladığı bir mekanizmaya dönüşmüştür. Kapatma ve kapanma pratikleri çağdaş sanata da yansıyarak, ötekiliğin gündelik karşılaşma formlarıyla sunulduğu, müzakereye açıldığı deneyim alanları yaratmaktadır. Bu çalışmada; heterotopya kavramı ve kapatma-kapanma pratiklerinin tarihsel gelişim süreci incelenerek, heterotopyaların Çağdaş sanata yansımaları ele alınan sanat eserleri üzerinden analiz edilmeye çalışılmıştır.
Modern dönem Batı resim sanatında kadın ve iç mekân ilişkisi
Mekânın tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir çünkü onu tanımlayan ve kategorilere ayıran yine insanın kendisidir. Bu tanımlamalar mekân ile kurulan ilişkilere dayandırıldığı için insanın varoluşunu mekânın varlığı ile sınırlamaktadır. İnsanın mekân ile ilişkisi sosyo-kültürel olduğu kadar cinsiyet bakımından da kategorize edilmektedir. Bu bağlamda erkek kamusal kadın ise özel mekâna ait öznelerdir. Kadın özel alanı temsil eden iç mekânları organize etmeli ve dişil varlığı ile mekânı doldurmalıdır. Özellikle ataerkil toplumlarda bir norm haline gelen bu bakış açısı, kadın ile iç mekânı birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak kabul ederek, kadını iç mekândaki varlığına indirgemektedir. Kadının iç mekân ile olan ilişkisi sanat tarihinin her döneminde karşılaşılan ve sorgulanan bir konu olmuştur. Kadının görevleri, kadın bedeninin estetiği ve mahremiyeti üzerinden toplumsal konumunun tartışıldığı iç mekân resimlerinde dönemin kadına bakış açısı örtük ya da açık bir biçimde ortaya konmuştur. Kadın figürünün ilişkilendirildiği özel alanın fonksiyonu, beraberinde ele alındığı figür ve objeler hem toplumsal konumu hem de ruh halini yansıtan birer veriye dönüşmektedir. Tüm bu ilişkiler bütününü sunan resim sanatı kadın-mekân ilişkisine dair görüşleri bireysel dışavurumlar vasıtasıyla izleyiciye aktarırken, kadın- iç mekân ilişkisinin tarihsel gelişimini de gözler önüne sermektedir. Bu ana fikir kapsamında oluşturulan tez metninde amaç, kadının iç mekân ile ilişkisine dair kavramları tanımlamak, ele alınan konuya ilişkin örnek oluşturabilecek resimlerin analizini yapmak ve araştırma konusunu eser metniyle desteklemektir.
1960 sonrası sanatta "Ev" kavramının metafor olarak kullanımı
Eski çağlardan bu yana insanın hem somut barınma ihtiyacını hem de soyut ihtiyaçlarını gideren ev, psikolojik açıdan bakıldığında, insanın yaşadığı dünyaya ait hissedebilmesi için vazgeçilmezidir. Aynı zamanda ontolojik katmanları da olan ev, değişen ruh haline göre öznenin varoluşunu konumlandırdığı yerlerdir. Ev, insanın gündelik yaşamında oldukça önemli yeri olmasından dolayı sanat alanında da bazen gerçek bazen de metafor anlamlarıyla görünür kılınmıştır. Gündelik hayatın kompozisyonlarında ev içi resim tasvirlerinin popüler olduğu 17. Yüzyıl Hollanda resim sanatında mahremiyet ve kişisel alanın metaforu olmuştur. Ev, 1960 sonrası değişen sanat algısıyla, fon ve gündelik hayatın temsili olmaktan çıkarak eserlerin ana izleğinde bir metafor olarak kullanılmaya başlamıştır. Metaforik kullanımları arasında, kimlik, bellek, aidiyet, kamusal ve özel alan ve varoluş gibi kavramlar yer almıştır. Bu çalışmada amaçlanan sanatta evin arka fon olarak kullanımının ötesine geçilerek Çağdaş Sanat alanında ev kavramının nasıl söylemsel bir yer haline geldiği ve hangi bağlamlarda ele alındığını inceleyerek oluşum sürecine etki eden toplumsal /düşünsel katmanlar çerçevesinde kronolojik analiz yapmaktır. Hem kişisel hem de kolektif belleğin kurgulanmasında "yer" görevi gören ev, geçmiş ve şimdiki zamana ait gerçeğin tanımının yapılmasına yardımcı olmaktadır. Çoğunlukla huzur, mutluluk, sıcaklık ve güven gibi duyguların muştusu olan evin, 1960 sonrası yapılan sanat eserinin biçim ve içerik analizinde sanatçıların evin olumlu yönü ve çağrışımlarından ziyade olumsuz "ben" zamiri ile ilişkilendirdikleri görülmüştür.
Modern sanat ve sonrası sanat alanında bir ifade aracı olarak atık
Kullanım süresi bitmiş ve ihtiyaç dışı kalmış her madde atık olarak tanımlanmaktadır. İnsan yaşamının bütün döneminde karşımıza çıkan atıklar, endüstriyel devrim ve teknolojik gelişmelerle birlikte dünya için bir sorun haline gelmiştir. Sanayi Devrimi sonrası artan atıklar doğa için tehdit oluşturmaya başlamıştır. Dolayısıyla oluşan nesne çokluğu ve çeşitliliği sanatçılar için ham maddeye dönüşmüştür. Atığın temel nedenlerinin başında gelen üretim ve tüketim kültürüne eleştirel yaklaşımlar, sosyal yaşamın birçok alanında olduğu gibi sanat alanında da karşılık bulmuştur. Hazır kullanım nesnelerinin sanat alanına dâhil olduğu dönemden sonra birçok akım oluşmuştur. Bu dönem 19. yüzyılın başlarına denk gelmektedir Modern Sanat ve Sonrası sanat, konu çerçevesinde ele alınabilecek alanlardandır. Kâğıt, cam, iplik gibi sanat dışı malzemelerle başlayan günlük nesne kullanımı kolaj ve ambalaj gibi sanat alanları oluşturmuştur. Seri üretim malzemeleri, hazır nesnenin kullanımı, atık nesnenin bir sanat aracına dönüşmesi ve tüketim kültürüne Modern Sanat ve Sonrası Sanatı kapsayan dönemlerde göndermeler yapılmıştır. Özellikle dada sonrası hazır nesne kullanımı nesneyi ifade aracına çevirerek fikirleri daha net ifade etmek için aracı olmuştur. Modern sanat sonrası atıkların sanat alanında kullanımı çevresel sorunları açık şekilde vurgulamaktadır. Bu çalışmada endüstriyel ve teknolojik gelişmelerin bir sonucu olan atığın gündelik yaşamda yarattığı olumsuzluklara değinilmiş, sanat aracılığı ile bir ifade aracına dönüşen atık nesnelerin, Modern Sanat ve Sonrası Sanatındaki yeri irdelenmiştir.
Geç(me)mişin izleri: Çağdaş sanat yapıtlarında aidiyet ve karşı bellek temalarının incelenmesi
Araştırma; temelini Bauman'ın 'kimlik' kuramını aidiyet ile şekillendirdiği noktadan almakta, bellek/ karşı-bellek, mekân ve aidiyet temaları eksininde kavramsal bir çerçeveden oluşmaktadır. Bireyin kimliğinin oluşmasında etkin bir rol oynayan bellek, geçmişi muhafaza etme yetisi olarak tanımlanmakla birlikte, mekân ve kimlik arasında kurulan ilişkide bağlayıcı bir unsurdur. Kişi, mekânla iletişiminde bir aidiyet inşa ederken gerek kendi belleğinden gerek mekânın belleğinden faydalanmaktadır. Kentler iktidarın toplumlar üzerindeki hafıza kontrolünü mekanlar sayesinde bünyelerinde barındırmakta ve bellek tahakkümlerinin en görünür biçimleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Karşı-bellek ise; toplumsal ve kişisel olanın kesişiminde meydana gelen belleğin, tepeden inme bir hatırlama pratiği ile çakıştığı noktada ortaya çıkarken, kolektif bir belleğin oluşmasında ve topluma dair bir aidiyet geliştirmede büyük bir engel teşkil etmektedir. Araştırmanın perspektifi; şimdiden bakıldığında gereksiz ve/veya değersiz görünen olayların üzerini örtme ve ideolojik tek tipleşme üzerinden kutuplaştırılmış hafıza yaratarak bir unutma biçimi oluşturan resmi hafızanın tersine 'öteki' gözetilerek oluşturulmuştur. Araştırmadaki teorik metinlere çağdaş sanat yapıtlarından örnekler eşlik etmiş, sanatsal ifade biçimleri ele alınmıştır. Sanat ile bellek arasındaki köklü ilişki, sanatçı ile üretim arasında olduğu gibi müze ve koleksiyon ayağında da karşımıza çıkmakta ve araştırmada iktidar yapılarının sanattaki uzantısını oluşturmaktadır. Biriktirme, koleksiyon veya arşiv oluşturmadaki iktidar mekanizması Derrida'nın Arşiv Humması metni ile teorik bir zeminde ele alınmış, görünmeyenin ötesi böylece tartışmaya açılmıştır. Boşluk- yokluk gibi kavramlar ekseninde temsil biçimleri yeniden düşünülmüş, sanatın görünmeyeni göstermede, yeni bir karşılaşma alanı yaratmadaki rolü yeniden ele alınmıştır. Araştırma seyrince, teorik ve kavramsal yapı kişisel üretimlere ışık tutmuş ve temsil biçimlerinde yeni bir dil arayışına yol açmıştır.
Antroposen Çağında sanatsal bir yöntem olarak ağların politikası
Bu tez, evrenin karmaşık, dağıtık yapılarından yola çıkarak, merkezi olmayan ilişkiler ağından oluşan mekânların işleyiş biçiminin sanatsal pratikteki karşılığını inceler. Ağ kavramı, bu çalışma kapsamında sanatın karmaşık sistemlerden oluşan ilişkilerini ifade eder. Bu türde çok katmanlı, karmaşık yapılardan oluşan mekân, ağ biçimde bir sistemin sürekli bilgi ağını kuran niteliğiyle Bruno Latour'un Aktör Ağ Teorisi ve Karen Barad'ın eylemsel gerçeklik kavramı ile örtüşür. Böylesi bir mekân, yeni materyalist yaklaşımın özne ile nesne arasında hiyerarşinin kalmadığı, canlı-cansız tüm varlıklar ve şeyler arasındaki ilişkilerden oluşur. Çift taraflı ilişkinin ötesinde eylemlerin kendisi ve aralarındaki diğer nesne, olgu, olaylar ile ağ niteliğinde ilişkiler söz konusudur. Maddenin karmaşık, dinamik, ilişkisel yapısından yola çıkarak bu tez, sanat yapıtının sabit olmayan, aynı anda birçok yerde beliren ve devingen yapıda bir ilişkiler mekânı olarak yorumlarken; sanatın kurumsal hiyerarşik düzenini de tartışmaya açar. Ayrıca, ismini kuantum fiziğinde madde altı parçacığın pozisyonuna dair bir deneyden alan Dalga Fonksiyonu Çöküşü sergisiyle, sanat yapıtının nesne ötesinde çevresiyle ve kendi içinde yarattığı ve barındırdığı ilişkileri sorgular. Sanat yapıtını mekânsal ilişkiler üzerinden tartışırken, gündelik yaşamda mikro düzeyde ağ niteliğindeki ilişkileri araştırır. Çevresel felaketlerin aktörlerine yönelik araştırma yöntemi olarak gözle görülmeyen ilişkileri araştırmayı önerir. Tez, öncelikle Antroposen çağının tarihçesini, yeni materyalist yaklaşımla dönüşen çoklu ve hiyerarşik düzenin yıkıldığı bir anlayışı inceler. İkinci bölümde, dağıtık düşünce biçiminin sistemsel ve bilimsel teorilerle evren anlayışındaki paradigmanın nasıl oluştuğunu sistem teorisi ve karmaşık sistemlerle ilişkilendirerek açıklar. Bilimsel teorilerle evrenin; yaşamın karmaşık işleyiş şekli, sosyal disiplinlere taşındığında sanatın ve sanat yapıtının sistemsel işleyişini odağa alır. Yeni materyalist yaklaşımın sanatın, sanat yapıtının işleyiş biçimine yöntem olarak nasıl uygulanabileceğini araştırır. Üçüncü bölümde, sistem teorileri ve ilişkiler ağı olarak sanat yapıtları incelenir. Dördüncü bölümde ise Dalga Fonksiyonu Çöküşü sergisinde; insan, bitki, bakteri gibi madde ve madde altı parçacıklar arasındaki çoklu ilişkilerin karmaşık yapısı açıklanır. Sergideki yapıtların yanı sıra serginin kendisi de sanat yapıtı olarak öne sürülür, ilişkiler ağı olarak bütünleşik bir atmosfer yaratır.
Popüler kültür ve çağdaş sanatta kimlik yapılanmasının incelenmesi
Toplumsal cinsiyet/kimlik ve temsil, günümüzde medya, sanat ve edebiyat gibi güncel kültürel ürünlerin merkezinde bulunmaktadır. Bu alan üzerine yapılan çalışmalar, toplumun cinsiyet rollerini, kimlik oluşturma süreçlerini, bireyler arası ilişkileri ve yaşamdaki güç dinamiklerini anlamada kritik bir rol oynarlar. Bu dinamiklerin anlaşılması, güncel Türkiye toplumsal yaşamına dair derinlemesine analizler yapmakla kalmaz, aynı zamanda gelişen yeni kolektif yaşam biçimleri içinde bireyler arası anlaşmazlıkları, çatışmaları ve mücadeleleri anlamak için bir fırsat sunmaktadır. Bu bağlamda, mevcut çalışma, Türkiye popüler kültüründe bireylerin kimlik oluşturma sürecinde ortaya çıkan temsil yöntemlerini araştırmak ve bir analiz sunmak amacıyla yapılmıştır. Analizde, Türkiye'nin tarih dizilerindeki geleneksel cinsiyet temsilleri ve bu temsillerin yarattığı kahraman/anti-kahraman kavramları ile ulusal/uluslararası alanda tanınmış çağdaş sanatçıların özgürlükçü toplumsal cinsiyet üzerine çalışmaları ayrı ayrı incelenmiş ve sonrasında bu iki farklı yaklaşım sonuçlar bağlamında karşılaştırılmıştır. Dolayısıyla, bu araştırmanın amacı, kitlesel iletişim araçları aracılığıyla toplumsal cinsiyet normlarının nasıl yansıtıldığını ve bu normların bireylerin cinsiyet algısını nasıl etkilediğini anlamakla kalmaz, aynı zamanda sanatın gücüyle bu normlara karşı nasıl mücadele edildiğini ve bireylerin özgün kimlikleriyle nasıl var olduğunu anlamaktır. Çalışmada nitel araştırma metodolojisi kullanılmış olup, temsil ve göstergebilim alanında çalışmış birçok teorisyen ve düşünürden faydalanılmıştır. Analiz ve yorumlar olarak iki ana başlıktan oluşan çalışma, kültür çalışmaları, kahramanlık olgusu ve sanat tarihi gibi birçok alandan beslenerek konuyu daha derinlemesine anlamaya çalışmıştır.
Çağdaş resim sanatında mekan ve aidiyet olgusunun eşyalar üzerinden temsili
Birey ve toplumların gündelik yaşamın sürdürülebilmesinde eşya, hayati bir öneme sahiptir. İşlevselliklerine göre sınıflandıran bu eşyalar aynı zamanda mekâna ve bireye yönelik bir aidiyet içerir. Eşya, kullanım değeriyle birlikte manevi değerlere de sahiptir. Mekân içerisinde yaşanmışlığın bir izi olarak birey adına temsili mevcudiyetleri ile varlık gösterirler. Sanat tarihi süresince sanata yerini alan eşyalar da bu bağlamda, birçok sembolik anlamlar yüklüdürler. Eşyaların sanattaki temsiliyetleri, arkeolojik kazılarda elde edilen bulgular gibi geçmiş yaşamlara dair fikir vermesi açısından kültürel bir veri kaynağı olmuştur. Diğer yandan eşyalar üzerinden ifade edilen kültürel sembolizm ile de dönemin gerçeklik algısına dair fikirler bugüne taşınır. 17. yüzyıl Kuzey Avrupa Sanatında bir tür resmi olarak ortaya çıkan natürmortlarla birlikte eşya, sanattaki görünürlüğünün yönünü değiştirmiş, figürün olmadığı bir konu olarak tarihte yerini almıştır. Bununla birlikte temsil aracı olarak portrelerde de kendini sıklıkla göstermiştir. Sanat tarihi süresince çoğunlukla mekânın bir parçası olan eşya, modern sanatla birlikte, sanatçıların kendi sembolizmini oluşturmada önemli roller üstlenmiştir. 1960 sonrası sanatta ise bu gelenek devam etmiş ancak kavramsal boyutta da sanatçılar için ifade aracı olarak eşya, birçok sanatsal üretim pratiğinde yerini almıştır. Bu çalışma çağdaş resim sanatında eşyanın, 'oradalığın' izi olarak temsiliyetini sorgulamaktadır. Konu kapsamında seçilen eserler, eşyanın mekân ile ilişkisi ve aidiyet kavramları çerçevesinde analiz edilmiştir. Mekân-eşya-aidiyet kavramları, Sanat Tarihinde eşya imgeleri ve çağdaş Sanatta eşyanın temsilleri olmak üzere üç genel başlıkta ele alınan bu çalışmada son bölüm konu kapsamında ürettiğim çalışmalarımı içermektedir.
Batı resim sanatında uyuyan beden tasvirleri
Yaşamın başlangıcından itibaren günün belirli saatlerinde düzenli olarak ihtiyaç duyduğumuz uyku, çağlar boyunca merak konusu olmuş ve beden üzerindeki fizyolojik etkinlikler üzerinden açıklanmaya çalışılmıştır. Sosyal yaşamı kurgulayan birçok inanç uyku halini doğaüstü güçlerle, bilimsel araştırmalar ise zihin ve bedenin fizyolojik yapısıyla ilişkilendirmiştir. Uyku halini çözümleme sürecinde ileri sürülen farklı görüşler sanat alanına da yansımıştır. Resim sanatında beden temsilleri ile somut bir anlatım kazanan uyku halini, sanatçıların yorumlayış biçimleri açısından değerlendirmek bu çalışmanın temel amacıdır. Beden ve uyku kavramlarının araştırılarak birbiri ile olan ilişkisini ve bu ilişkinin, resim sanatı özelinde tarih öncesi dönemden modernizme kadar olan yansıması tezin kapsamını oluşturmaktadır. Nitel araştırma yöntemi ile tasarlanan bu çalışmada, uyuyan beden tasvirlerinin birçok dönem ve sanatçı tarafından farklı biçim ve içeriklerle yorumlandığı sonucuna varılmıştır.
Resim sanatında kullanılan Chiaroscuro ışık tekniğinin sinemada görsel dile katkısı
Görsel bir sanat dalı olan resim, fotoğraf ve ardından sinemanın gelişimiyle birlikte, 20. yüzyılın başlarında, kapsamlı felsefi tartışmalara konu olur. Fotoğraf, çerçeveye aldığı uzayı ve objeleri, biçimsel olarak daha gerçekçi yansıtmaktadır. Sinema ise, görünür olanı yansıtmakla kalmaz, kadraja hareket de getirir. Dolayısıyla, resmin bir sanat dalı olarak varlığını nasıl sürdüreceği, fonksiyonu ve etki alanına dair akademik soruşturmalar da artarak çoğalır. Bunun sonucunda, klasik görsel sanatların kilit taşı konumundaki resim, biçimsel ve içeriksel zeminde hızlı bir dönüşüme uğrar. Bu tezin amacı, resim sanatında kullanılan belli tekniklerin, diğer görsel sanatlar karşısında etki ve anlamını yitirdiği önermesini reddederek, tam aksine görsel dile biçim ve içerik katkısında bulunduğu tezini savunmaktır. Bu bağlamda, 14. yüzyılın başlarında beliren ve günümüze kadar uygulaması süregelen "chiaroscuro" - "karanlık ışık tekniği, tezin savunması için belirlenen kapsamın temel konusu kabul edilir. Bu tezde, chiaroscuro'nun tarihsel süreç içinde ortaya çıkışı sanatsal olduğu kadar, onu besleyen siyasal, sosyolojik ve teolojik açılardan da ele alınır. Chiaroscuro'nun resimde yükselişi, sembolik anlam çerçevesi ve bu tekniği kullanan ünlü ressamların çalışmaları analiz edilir. Bu analizleri, sinemanın ilk dönemlerinde yapılan filmlerde chiaroscuro kullanımı ve bu tekniği benimseyen sinemacıların izini süren soruşturmalar takip eder. Yönetmen ve görüntü yönetmenlerinin, chiaroscuro'yu bilinçli tercihlerle resim sanatından sinemaya nasıl aktardıklarının örnekleri ve gerekçeleri, kronolojik dizinle sunulur. Son kısımda ise, analizi ve soruşturması yapılan fikirlerin, görsel dille savunmasına geçilir. Bu bağlamda, Sanatta Yeterlik tezinin eser ve performans kısmını oluşturacak şekilde, chiaroscuro'nun resimden sinemaya uyarlanmasını içeren bir kısa filme yer verilir. "Döngü-C" adlı kısa filmin yapım süreci ve ortaya çıkan eser, varılan sonucun sinematografik ifadesidir.
Modern dönem ve sonrası günümüz sanatında portre yaklaşımları
Klasik anlamda Portre, göğüs veya dize kadar olan gövde bölümünün yer aldığı bir kişinin yüzünün tasvirinin yapıldığı resim ve fotoğraflara verilen sanat türü olarak tanımlanır. Ancak bu tanımın dışında dönemin beklentilerine göre vücudun tamamını içeren portreler de bulunmaktadır. Her ne biçimde ifade edilmiş olsa da portrelerde zaman, kişinin yüzünde bir anlığına durur ve bu anlık ifadede yaşamın izleri yer alır. İfadenin resim yüzeyine yansıması sanatçı ve model arasındaki bağ ile biçimlenir. Modelin beklentileri, yansıtılmak istenen sanatçının yaratım sürecini doğrudan etki altında bırakabileceği gibi, sanatçının bir dışavurum aracına da dönüşebilmiştir. Büst portreler, fayyum, otoportre, sipariş portreler, grup portreler, dışavurum aracı olarak kullanılan portreler gibi birçok sınıfta incelenebilecek portre sanatı, toplumun kültürel yapısıyla da doğrudan ilişki içindedir. Değişen sanat anlayışıyla birlikte portre sanatının içeriği de değişmiştir. Teknolojinin gelişmesi ile de anlam ve biçim olarak yeni bir bakış açısı kazanan portre sanatı, sanatçılarının üretim süreçlerinde klasik metotların dışına çıkmasına olanak sağlamıştır. Özellikle 1960 sonrası dönemde sanattaki çok yönlü eğilimler portre sanatına da kavramsal bir bakış açısı kazandırmış ve portre, sanatçının ifade aracına dönüşmüştür. Çağdaş sanatta her ne kadar klasik dönemin bakış açısının dışında bir bakış açısıyla portre varlığını sürdürse de portreyi portre yapan biçimsel benzerlikler bulunmaktadır. Hangi dönemde yapılırsa yapılsın merkezine aldığı bireyin yüzü olduğu sürece, portre izleyicisi üzerinde bir kimliğin ve kişinin biricikliği karşısında etki yaratır ve onunla temasa geçer. Bu doğrultuda ele alınan modern ve sonrası dönemde portre sanatının gelişim süreci incelenmiş ve günümüz sanatında portre sanatına getirilen farklı bakış açıları zaman ve mekânsal boyutunda referans sanatçılar üzerinden yorumlamıştır. Eser analizleri dönemin toplumsal yapısı ve sanat algısı ile ilişkilendirilmiştir. Günümüz sanatını doğru temellere oturtmak adına geniş kapsamlı literatür taraması yapılmış, kronolojik bir yöntemle portre sanatı tarihsel açıdan analiz edilmeye çalışılmıştır.
Toplumsal cinsiyet kurgusunda performans olarak ritüellerin sanata ve toplumsal belleğe etkisi
Bu çalışmada, dünyada ve ülkemizde kadınlar üzerinde artarak devam eden ekonomik, sosyal, kültürel ve cinsel tahakküm biçimlerinin, yol açtığı şiddetin, son yıllarda artması ve fütursuzca sergilenmesinin altında yatan toplumsal nedenler, toplumun her kesimi tarafından kabul görmüş, temelde kadın bedenini işaretleyerek, işlevini tamamlayan kına gecesi ritüeli üzerinden irdelenmiştir.Ritüellerin kültür içindeki yeri ve önemi üzerinde durulmuş, ritüellerin toplumsal işlevi üzerinde ilk kez duran Emile Durkheim'ın çalışmalarından yararlanılmıştır. Ritüellerin, kültürel sistemler içerisinde, toplmusal belleğe etkisi Jan Assman'ın Kültürel Bellek kitabı üzerinden, hatırlama kültürü ve Mourice Halbwasch'ın geliştirdiği kolektif bellek kavramıyla açımlanmaya çalışılmıştır. Kültürel sistemler içerisinde kına ritüelinin, toplumsal belleğe etkisi ve toplumsal cinsiyet inşasındaki önemi vurgulanmaya çalışılmıştır. Performans ve performans sanatı tanımlanarak, performans olarak kına ritüeli ele alınmış, edimsellik kavramıyla ilişkilendirilerek, ritüel ve sanat ilişkisi incelenmiştir. Sanatçılar'ın çalışmalarından örnekler verilerek, çalışmaları irdelenmiştir. Erika Fisher-Lichte'nin Performatif Estetik adlı kitabında performatif yaratımın, ritüelle ilişkisi tartışılmıştır. Karşıtlıkları ve benzerlikleri, oyuncuların ve seyircilerin, bedensel bir aradalığı üzerinden anlaşılmaya çalışılmıştır. Performans sanatı örneklerini yedi başlık altında belirlenmiş, "ritualist ve aşkıncı beden", "kimliği sahneleyen beden" üzerinden irdelenmiştir. Pesformans sanatı bağlamında kına ritüeli ele alınmıştır.
Bauhaus ekolü'nün Erken Cumhuriyet Dönemi modernleşmesi üzerine etkileri: 1933'te Almanya'dan göç eden bilim insanlarının Türkiye sanat eğitimine katkıları
Bauhaus, usta-çırak ilişkisine dayanan, eğitimde yeni yöntemler geliştirme esasına dayanan eğitim ve öğretim modeli ile çok önemli bir yere sahiptir. Uygulanan bu eğitim modeli sayesinde atölye sistemi kurulmuş, sanat ve zanaat ayrımı ortadan kaldırılmıştır. Bu eğitimden geçen öğrenciler, tek bir alanla sınırlı kalmamış, çeşitli pek çok alanda çalışmalar yürütmüşlerdir. Öğrenciler, Bauhaus'tan mezun olduktan sonra her türlü ev eşyasını tasarlayabilecek yetkinliğe erişmişlerdir. Ülkemizde, bir uygulamalı sanatlar okulu olarak, Bauhaus Okulu'nun örnek alındığı pek çok eğitim modeli geliştirilmiştir. Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte, ülkemiz savaştan henüz yeni çıkmıştı. Savaştan yeni çıkan ülkemizin eğitim ve eğitmen konusunda pek çok açığı vardı. Yeni Cumhuriyet, eski alışkanlıkları bir tarafa bırakarak, herkesin bir modernleşme sürecinden geçmesini, Batılı toplumlarla eşit bir düzeye erişilmesini arzu ediyordu. Ancak yeterli sayıda eğitimci yoktu ve henüz savaşın yaraları sarılmamıştı. Tam da bu noktada Nazi Almanyası'ndan Türkiye'ye göç eden profesörlerin verecekleri eğitim, genç Cumhuriyet'in modernleşme arzusuyla örtüşüyordu. Bu bağlamda; hızla eğitimde reform çalışmaları başlamıştır. Yabancı profesörlerin Türk müfredatına kattıkları en önemli derslerden biri de 'Temel Sanat Eğitimi' dersidir. Bununla birlikte Bauhaus Okulu'nun eğitim ve öğretimde pek çok yansıması bulunmaktadır. Türkiye'de benzer bir eğilimle Köy Enstitüleri eğitimi de uygulamalı bir eğitim modelini benimsemiş, "iş içinde, iş aracılığıyla, iş için öğretme" temeline dayanan bir esasa oturtulmuş ve üretim içinde eğitim anlayışı benimsenmiştir. Pek çok bakımdan uygulamalı eğitim ülkemize de uyarlanarak bir temele oturtulmuştur. Bu çalışmada; Erken Cumhuriyet'in modernleşme "arzusu" ile birlikte, yabancı profesörlerin Türkiye'ye göçü ve bu kapsamda eğitime olan katkıları incelenmiştir. Cumhuriyet'in kuruluşunda "toplumsal ve kültürel alanın yeniden inşası" oldukça önem taşıyordu. Cumhuriyet'in modernleşme hareketi her alana; günlük yaşam, sosyal ve kültürel ortam gibi alanlara nufûz etmesi gerekirdi. Bu bağlamda kurulan yeni Cumhuriyet; "ideolojisinin" sağlamlaşmasını da sanat aracılığıyla gerçekleştirmek istiyordu. Bu bakımdan önem taşıyan dönemin sanat anlayışı ve sanatın gelişim süreci incelenmiştir.
20. yüzyıl sanatında yabancılaşma ve oyun kavramının sanatsal üretime etkisi
Yabancılaşma ve oyun kavramının sanatsal üretime etkisini Sanayi Devrimi sonrası değişimleriyle birlikte ele aldığımızda; insanlık doğa karşısında hayatta kalma mücadelesi içinde egemenlik kurmuş ve uzmanlık alanları oluşturmuştur. Uzmanlık alanlarının oluşması, insanlar ve nesneler arasında bir belirsizliğe ve daha çok yabancılaşmaya neden olmuştur. Bu belirsizlik içerisinde yabancılaşan insan bir sığınağa ihtiyaç duymuş, sığınak sanat alanı olmuştur. Günümüzde sanat alanı oyun alanı olarak görülmekte ve deneyimlerle oluşturulan bilincin, özgürlük duygusunun, oyunun kuralları içerisinde kabul görmesi gerekmektedir. Sanat alışılmış hayattan farklılığıyla, gerçekliğin değiştirilebileceğini, denetlenebileceğini ve bir oyuna dönüşebileceğini göstermektedir. Sanatçıların uzmanlık alanlarında söylem ve deneyimlerle yaptığı şeyi (bilinci) kabul ettirmesi de bu oyun alanı içerisinde kurgulanmakta ve şekillenmektedir. Çalışmanın Amacı: Modern Endüstri Toplumunun eleştirisi olarak kabul edilen ve toplum düzeyinde bireyi yalnızlığa iten yabancılaşma ve sanata benzeyen oyun olgusunun 20. yüzyıl sanatsal üretimine katkısını araştırmaktır. Sanat üretimi söz konusu olduğunda sanatçının eserinde ne kadar etkin rol aldığı ve üretimin nasıl değişikliklere neden olduğu konusuna dikkat çekmektir. Çalışmanın Kapsamı: Yabancılaşma ve oyun kavramlarının -bilinçli bir ekinlikle ele alındığında- sanat üretimine etkisi sorgulanmıştır. Çalışmanın Yöntemi: Çalışma sırasında yazılı kaynaklar kullanılmış ve kronolojik bir sıra ile ele alınmıştır. Ancak söz konusu kaynakların kullanımında, kavramı otaya atan düşünürlerin eserlerini içermesine özellikle dikkat edilmiştir. Çünkü daha sonra ortaya atılan bazı okumaların aksine kavramın yeniden ele alınması gerekmiştir. Anahtar Kelimeler: Sanat, Yabancılaşma, Sanayi Devrimi, Oyun, Modernizm,
Mekân ve izleyici bağlamında çağdaş sanat yapıtında etkileşim
Mağara resminden itibaren ileti aktarımıyla birlikte toplum belleğinin oluşumu noktasında, mekân önemli bir hale gelmektedir. Mağaradaki resimlerden müzelere doğru taşınan ileti, özerkleşme süreciyle birlikte estetik bir alana konumlanmaktadır. Bu bağlamda anlam aktarımı ve işlevsellik gündeme gelmiştir. Sanat ortamının geçirdiği aşamalara bağlı kalınarak, avangart hareketlerin sanatın dönüştürme gücünün tezahüründe, öncü sanatçılarla birlikte; sanat ortamının değişen mekânları üzerinden müze, galeri, sokak vb. mekânlar doğrultusunda izleyicinin yapıtla kurduğu ilişki bağlamında ele alınmıştır. 1990 sonrası nasıl bir izleyici yapıt ilişkisi olduğu irdelenmiştir. Mekân olgusunun anlama katkısı üzerinden sanatçıların kurguladıkları işler doğrultusunda açıklanmıştır.
Varoluşçu felsefenin mekân ve figür bağlamında 20. yüzyıl resim sanatına etkisi
Varoluşçuluk, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılı kapsayan dönemde etkin felsefi bir akım olarak önem kazanmıştır. İkinci Dünya Savaşı'nı takip eden günler sonrası ön plana çıkan bu felsefi terim, özün varoluştan önce geldiği görüşüyle geleneksel felsefeye karşın, insanı ön planda tutmuş ve varlık olarak insanın var olma biçimleri üzerine yoğunlaşmıştır. Yaşadığı dünyada insanın, dünya ile ilişki kurmasının temel dayanağının özgürlüğü ile orantılı olduğu göz önünde bulundurulduğunda, içinde bulunduğu 20. yüzyıl koşulları bu dayanağı olumsuz yönde etkilemiş ve olası bunalımlara zemin hazırlamıştır. Kapitalizmin, endüstrinin ve tekniğin ilerlediği çağda yayılan varoluşçuluk, savaşların getirdiği bunalım, dünyanın sosyo-ekonomik durumu gibi etkenlerle bireyde yol açtığı huzursuzluk ve kaygıyla hayatın anlamına dair sorgulamasında etkin rol almıştır. Etki alanı olarak felsefenin yanı sıra edebiyat, tiyatro ve resim sanatı gibi dönemin sanat anlayışını da etkilemiştir. Resim sanatına varoluşçuluğun yansıması, felsefe ve edebiyatta yansıtıldığı şeffaflıkta görülmese de ressamların özgün bir temelle, kişisel ifadelerini oluşturma yönündeki ihtiyaçlarına hizmet eden bir terminoloji sağlamıştır; sanatsal bir akım altında sınırlandırılmadan, yapıtlara etki eden felsefi bir ilham olarak kavramsal anlamda katkı sağlamıştır. Bu doğrultuda sanatçıların, hayatın anlamını sorgulayıp algıladıkları biçimde açığa çıkarmalarıyla yapıtlarına etki etmiştir. Sürrealizm, soyut sanatın yanı sıra II. Dünya Savaşı sonrasında yaygın ifade biçimlerinden biri olan figüratif sanatta etkileri görülmüştür. Bu varoluşçu etkiler betimlenen figürün yanı sıra figürün bulunduğu mekân ile ilişkilendirilerek açığa çıkmaktadır. Tez kapsamı doğrultusunda gerçekleştirilen çalışmalarda huzursuzluk, bunaltı, umutsuzluk, insan olma kaygısı, insan yalnızlığı gibi olgular, figüratif bir üslupla beden formuna yansıyan duruşlar üzerinden ortaya konulmaktadır.
1960 sonrası batı sanatında sanatsal ifade aracı olarak desen ve çizginin kullanımı
Desen ve temel ögesi çizgi sanatçının çevresi ile olan ilişkisinin temelini oluştururken boya resmi ile karşılaştırıldığında henüz bitmemiş, değişmekte ve gelişmekte olan bir süreci ifade eder. Desen noktanın çizgi ile süreklilik kazanmış hali olarak kabul edildiğinde, insanın elindeki herhangi bir araç ile çizme eylemi, ilkel atalarımızın güdülerinden farklı olmadığımızı ortaya koyar. Estetik kaygı ile birlikte Desen üretimler önemli toplumsal kırılmalara ve dönemlere bağlı olarak günümüze kadar farklı görevler üstlenmiş ve desene olan bakış açısı çeşitli değişimlere uğramıştır. Romantizm ile başlayan ve modernizmle devam eden sanatta özgürleşme hareketi daha önce dinin ve soylu sınıfının hizmetinde olan klasik sanatın ilkelerini tersine döndürmüştür. Bu dönemde çizimler boya resmi yanında en az onlar kadar önemli bir yer kazanmakla birlikte geleneğini sürdürerek taslak niteliği taşımaya devam etmiştir. Dolaysız ve temel bir ifade aracı olması, öncü düşünceleri, eylemleri ve karmaşık kavramları kolaylıkla taşıması çizginin modern sonrası dönemde sıklıkla başvurulan bir etkinlik olmasını sağlamıştır. Desen her ne amaçla kullanılsa da sanatçının en samimi ve en mahrem alanını görünür kılma açısından bir günce gibi sanatçının çizgi ile biçimlenmiş hafızasıdır. Çizginin kullanım alanına ve amacına dair tüm değişimler toplumsal yapıyla birlikte paralel bir başkalaşım geçirmiştir. Bu çalışmada amaçlanan da desenin klasik bağlamından kopuş süreçlerini ve malzeme ile ilgili ilişkisini bir ifade aracı olarak çağdaş sanat üzerinden irdelemek ve bu bağlamda sanat alanına alternatif bakış açıları sunabilmektir.
70'lerin beden sanatında özne olarak kadın
Tarih öncesinden günümüze ataerkil düzen ile birlikte kadın kimliği birçok toplumda ikinci bir cins olarak kabul edilmiştir. Kadın kimliğinin 'özne' olarak kendisini arayışı ve tanımlanışı bu ataerkil düzenin izin vermiş olduğu sınırlar dâhilinde, erkeğin gölgesinde yaşamını sürdürmeye çalışmış ve oluşmuştur. 18. Yüzyılın sonları ve 19. yüzyılın başında gelişen kentler, Sanayi devrimi ile birlikte yaşanan sosyal hareketlerle kadın kimliğinin sorgulanması ve savunusunu destekleyen eylemler dönemin farklı sosyal kesimlerinden kadın öncüler tarafından geliştirilmiş ve feminist hareket oluşmuştur. Kadınların özgürleşebilmeleri adına, eğitim ve cinsiyet eşitliği adı altında boy göstermeye başlayan sosyal, siyasi eylemlerle feminist hareket gelişmiştir. Çağdaş sanatta 'feminizm' kavramı ve feminist hareket' modern dönemden günümüze kadın sanatçıların çalışmalarına ve üretimlerine yansımıştır. Feminist hareketin içerisinde yer alan birçok kadın sanatçı, kendi kimliklerini oluşturabilmek ve bedenlerini özgürleştirebilmek adına, çalışmaları aracılığı ile kendi varlıklarını ortaya koymaya çalışmışlardır. 70'li yıllarda gerçekleşmeye başlayan performans sanatı ile birlikte birçok kadın sanatçı, kendi bedenlerini sanatın nesnesi olarak kullanmışlardır. Gerçekleşen performanslarda kendi bedenlerini kullanmaları ve aynı zamanda bedenleri aracılığı ile kadın kimliğinin yeniden sorgulanması ve eyleme dönüşen beden üzerinden gerçekleşen özneleşme süreci, performans örnekleri eşliğinde incelenmeye çalışılacaktır.
Gönül yakınlıkları sergisi bağlamında monografik bir okuma
Bu tez çalışması, Mehmet Dere'nin sanatsal üretim pratiği olan form kavrayışını, monografik bir okuma olarak, "Gönül yakınlıkları" adlı sergi projesi üzerinden yola çıkarak okumayı amaçlamaktadır. Sanatta Yeterlilik tezi kapsamında, Dere'nin üretimlerinin barındırdığı 'güncel sanat' olarak adlandırılan bir çok pratikte olduğu gibi, sanatçının eserlerinin kavramsal doğası olan "form"un malzemesini oluşturan düşünce ve duygu bileşimini görünür kılmayı hedeflemektedir.
1960 sonrası sanatta cinsiyet kavramı üzerinden mekân algısı
Mekânların geçmişten günümüze dek bedenlerle gerilimli bir ilişkisi olmuştur. Yerleşik hayata geçişle birlikte zamanla mekânlar, bedenlerin denetlenip yönetilmesinde iktidar aracı olarak şekillenmeye başlamıştır. Tarih boyunca kadın ve erkek ise cinsiyetleri açısından antropoloji, metafizik, psikanaliz, felsefe ve sanat gibi farklı disiplinlerin konusu olmuştur. Tarih öncesi dönemden günümüz ataerkil toplumuna değin kadın ve erkek, cinsiyetleri doğrultusunda mekânla olan ilişkileri de güç ve iktidarla doğrudan bağıntılı olarak varlık göstermiştir. Yerleşik hayata geçilmesiyle birlikte doğurganlığından ötürü içe kapanmaya mahkum edilen kadın, evi dişil bir mekân olarak sahiplenmiştir. Erkek ise kamusal alanın hakimiyetini alarak, mekânları eril gücün göstergelerine dönüştürmüş ve mekâna dair tahakküm sınırlarını günümüze değin genişletmiştir. Dolayısıyla tarihsel süreç içerisinde cinsiyetli mekân algısının sanata yansıması da kaçınılmaz olmuştur. Güç ve otoritenin temsili olarak kabul edilen pek çok portre ve büstte olduğu gibi kamusal mekanları, sarayları, şatoları, savaş sahnelerini konu alan sanat eserleri eril bir gücün görünürlüğü üzerine biçimlenirken, evin içi özellikle yatak odası ve mutfak gibi kadınla özdeşleştirilen mekânlar da dişinin kutsallığı ya da cinselliği üzerine biçimlenmiştir. Bu çalışmada; mekânın tanımlarından yola çıkarak mekânın işlevsellikleri ile cinsiyet arasındaki ilişkiler tespit edilmeye çalışılmış ve sanat tarihi üzerinden konu kapsamında eserler incelenmiştir. Cinsiyet ve mekân kavramlarının çağdaş sanat üzerine etkileri referans alınan sanatçıların yapıtları üzerinden analiz edilmeye çalışılmıştır.
19. yy. romantik manzara resminde kaos olgusu
Kaos ile başlayan evren, kaos ile son bulacaktır. İnanç sisteminde ve bilimde evrenin ilk yaradılışıyla ilişkilendirilen kaos, gündelik hayattın her alanında kullanılan bir kavramdır. Daha çok kargaşa, karmaşa gibi bir anlama karşılık gelen kaos, kozmosun düzenini yıkıcı bir güce sahiptir. Kaos'un sanat alanına konu olması Rönesans öncesine dayanıyor olsa da, 19. Yüzyıl Romantik manzara resimlerinde ön plana çıkarak, kavram felsefe ile temellendirilmiştir. Bunun en önemli sebeplerinden biri, dönemin filozoflarının Romantik sanatçılara ilham kaynağı olmasıdır. Özellikle Edmund Burke ve Immanuel Kant'ın "yüce ve güzel estetiği" üzerine düşünceleri yüceyi kaosla ilişkilendirerek bu olguya farklı bir bakış açısı kazandırmıştır. Romantik ressamları derinden etkileyen bu düşünceler, onları "yüce" bağlamındaki kaosu manzara resimlerine taşımış, farklı bir bakış açısı kazandırmış ve manzara resmini bir tür resmi olarak doğanın salt taklidinden çıkartıp, düşünsel bir içerik kazanmasına ve duyguların aktarımı noktasında bir ifade bağlamına dönüşmesine neden olmuştur. Romantik manzara resimlerinde kaos, daha çok doğa-insan çerçevesi içerisinde ele alınmıştır. Diğer yönden ise dini bir perspektiften ele alınıp, cennet-cehennem ve kıyamet senaryoları ile kaos, yüceyi anlatmanın bir yöntemi olmuştur. Bu çalışmada; Kaos'un farklı alanlardaki tanımlarından ve anlatılarından yola çıkarak, Romantik manzara resimleri ile ilişkileri tespit edilmeye çalışılmış; sanat tarihinde öne çıkan eserler incelenmiş ve referans alınan sanatçıların yapıtları üzerinden kaos kavramı analiz edilmeye çalışılmıştır.
Amerikan soyut dışavurumcu resimde rastlantısallığın etkisi
Bilgiye, isteğe, kurala veya belli bir sebebe dayanmaksızın oluveren karşılaşma ya da tesadüf üzerinden elde edileni tanımlayan "rastlantı" kavramı gündelik yaşantının her anında olası bir durumu içermektedir. Rastlantının çoğu kez insan hayatında heyecanla karşılanmasının nedeni, beklenmedik bir anda gerçekleşmesi ve yeni bir oluşuma sebep olabilecek farkındalıklar yaratabilmesidir. Bilim, felsefe ve sanat alanları da rastlantı sonucu birçok gelişmeler, buluş ve icatlara tanık olmuştur. Sanatçının yaratım sürecinde kurgunun dışında ya da kurgu esnasında rastlantının etkisiyle keşifler yaptığı ve birçok yeni eğilimlere kapı açtığı bilinmektedir. Ancak doğaçlamaya ve rastlantıya, geleneğe olan karşı duruşları sayesinde, ilk defa bilinçli bir şekilde yer veren Dada Hareketi olmuştur. Dadanın etkisiyle bilinçaltına yönelen sürrealistlerin doğaçlama eğilimleri ise sanatın öznel yaklaşımını soyut bir yöne kaydırmıştır. Somuttan soyuta geçiş evresinde rastlantının etkisi açıkça kendini göstermektedir. Avrupa genelinde birbirinden bağımsız şekillenen bu algı soyut sanatı yaratmıştır. Savaşın etkisiyle yaşanan göçler, dönemin politik gelişmelerine ilişkin birçok faktör ve sanat eleştirmeni Greenberg' in yeni bir estetik bağlam ve yönelim olarak önerdiği formalizmiyle şekillenen sanat anlayışı ile de Amerikan soyut sanatının temelleri atılmıştır. Dönemin liberal atmosferi ve zamanın ruhu ve öznelliğin ön planda olması da doğaçlama ve rastlantısallığı soyut düşüncenin kendini var etmede en önemli aracı olarak benimsetmiştir. Somutun soyuta evirildiği aşamalarda yaratım süreci, sanatsal bir performans olarak "an" ı görünür kılmada öncelik olurken, anın içindeki öngörülemezlik rastlantıyı her daim sanatın bir parçası olarak gündeme getirme potansiyelini ortaya koyar.
Hieronymus Bosch'un fantastik imgeleri ve Batı resim sanatında gerçeküstü yaklaşımlar
Sanat tarihinin hemen her aşamasında, fantastik olana duyulan ilgi, gerçeküstü anlatım ile birlikte bir yaklaşıma dönüşür. Söz konusu yaklaşım/lar çoğu kez resim sanatının belli aşamalarında var olan sanatçılarla sınırlı kalmakla birlikte, bazen de bir akıma adını verecek ölçüde geniş kullanım olanakları yaratır. Sanatçının fantastik, düşsel olana duyduğu ilgiyi gerçeküstü bir yaklaşım ile anlatmasının özünde yer alan sebep ve koşulları araştırmak ise bu çalışmanın temel amacıdır. Ele alınan konu bağlamında gerçekleştirilen araştırmada, resim sanatının belli dönemlerinde gerçeküstü yaklaşımın ortaya konduğu birçok kırılma noktası saptanmıştır. Rönesans'ın kuzeyli sanatçılarından Hieronymus Bosch ise bu türden bir yaklaşımın fantastik imgeler ile oluşturulduğu resimleri ile belirleyici bir aşama olarak değerlendirilmiştir. Bosch'un kendinden sonra gelen sanatçılar üzerindeki etkisi de düşünüldüğünde, onu bir milat alarak, söz konusu yaklaşımları bugüne dek izlemek, çalışmanın kapsamını oluşturmaktadır. Söz konusu yaklaşımın bir kavram olarak ortaya çıkmasında sanatçıların içinde yaşadıkları toplumun yaşam koşullarının önemli bir etken olduğu görülmektedir. Bu açıdan Bosch'un resimlerinde görülen fantastik imgelerin de kaynakları, Orta Çağ'ın toplumsal zeminde devam etmekte olan kültürel etkileri ile doğru orantılıdır. Daha geniş bir çerçeveden bakıldığında ise sanat tarihinin hangi aşamasında olursa da fantastik, düşsel ve gerçeküstüne duyulan ilginin, büyük oranda söz konusu sanatçıların var oldukları toplumda gerçekleşen olaylarla doğrudan ya da dolaylı ilişkili olduğu sonucuna varılmıştır. Araştırmanın eser metni bölümünde ise örneklendirilen kişisel çalışmalar ile varılan sonucun özdeşliğinde gerçeküstü yaklaşımın bir kavram olarak ele alınması, böylelikle biçimsel çeşitlilikle birlikte, konu bağlamında da çok geniş ifade olanakları tanıyacağı ortaya konmuştur.
Joseph Beuys ve Anselm Kiefer'in sanatında hafıza ve plastik dil oluşumu
Sanatçı kavramı, sanayileşme sonrası kent hayatına geçişle ve modern sanatla birlikte ortaya çıkmış; sanat üretimi bireyselleşmiş, sanatçı sosyal bir kimlik olarak toplumsal sorunlarla ilgilenmeye başlamıştır. Bu sorunlar sanatçıları yeni yönelimlere itmiştir. Sanatçıların yönelimleri sanat nesnesinin yeniden tanımlanmasını da doğurmuştur. Yapıt artık estetik bir nesne olmak zorunda değildir. Meta haline gelmiş galeri duvarlarındaki estetik kaygılar yerini fikir ve kavramlara bırakmıştır. Sanatçılar üretimlerinde bundan sonra geleneksel yöntemlerin dışına çıkarak fikir ve kavramların önemli olduğu üretimler gerçekleştirirler. Galerileri, müzeleri eleştirir ve sanatın alınıp satılması gibi olguları kabul etmezler. Bu yönelimler neticesinde ortaya çıkan yapıtlar, sanatçıların yaşadığı atmosferi ve toplumun yansımalarını seçtikleri imge ve nesnelerle sorgulamaktadır. 1960 sonrası değişen estetik paradigmalarla birlikte sanat üretimi, Performans ve Fluxus hareketi ile birlikte hayata dahil olmaya çalışan çağdaş bir ritüel olarak yeniden biçimlenir. Fluxus ve Performans Sanatı, sanat üretimini insana dair tüm sorgulamaların yapıldığı deneysel bir arenaya dönüştürür. Alman sanatçı Joseph Beuys, Kavramsal, Fluxus ve Performans Sanatı içinde öne çıkan bir isimdir. Yapıtlarında kişisel öyküsü ile Alman kimliğini sorguladığı enstalasyonlar üreten Anselm Kiefer'se Beuys'un öğrencisi olan bir sanatçıdır. Bu çalışmada, 1960'larda ortaya çıkan Kavramsal Sanat, Fluxus Performans Sanatı içinde değerlendirilen Joseph Beuys ve 1970'lerde Neo Ekspresyonizm akımına dahil olan Anselm Kiefer'in sanatlarında oluşturdukları plastik dil, imge ve nesne seçimleri araştırılmıştır. Beuys ve Kiefer'in sanatlarındaki hafıza unsuru, kişisel geçmişleri ile toplumsal bellek arasındaki ilişki ve birbirlerine olan etkileri incelenmiştir.
20. Yüzyıldan günümüze makinenin sanata ve sanat eserine etkisi ile sanatçının dönüşümü
Bu çalışma ile, 20. yüzyıldan günümüze kadar geçen süreçte, makinelerin sanat içerisinde kullanımı, makine üretimi hazır nesnenin sanata dâhil olması, yapay zekanın doğuşu ve sanatçılarla olan kesişimleri tartışılmıştır. Makine, fiziksel ve kavramsal olarak incelenerek gerçekleştirilen işlerin merkezini oluşturacaktır. Çalışmanın ilk bölümünde makine ve makinenin kullanımı tarihsel açıdan incelenmiştir. Farklı uygarlıkların farklı amaçlar için kullandıkları makine ve -makinenin temelinin oluşturan- mekanizmalar incelenerek; toplumsal etkileri üzerinde durulmuş, sebep, etki ve sonuçları örnekler ile sorgulanmıştır. İkinci bölümde, gelişen sanayi ve endüstrinin üzerinde durulmuş; sanat akımlarının makineye olan yaklaşımları incelenmiştir. Bu bölüm içerisinde, 20. yüzyılda sanayi devrimleriyle gerçekleşen makineleşme sürecinin toplumsal etkileri tartışılmıştır. Endüstriyel makineler tarafından üretilen hazır nesnelerin sanat içerisindeki kullanımları incelenmiştir. Bu süreçte hazır nesnelerin kavramsal olarak dönüşümleri irdelenmiştir. Üçüncü bölümde, 21. yüzyılda makinenin gelişimi ele alınmıştır. Bu bölümde yakın tarihte yaşanan teknolojik gelişmeler incelenmiştir. Bu gelişmeler ile ortaya çıkan programlamanın analizi yapılmıştır. Evrimleşme sürecindeki makinenin yol ayrımına girmesi, programlama dilinin gelişmesi ve yapay zekânın ortaya çıkışı, yapay zekânın sanatçının eser üretim sürecine dâhil olması ve eser üreten yapay zekâların günümüzdeki konumları bu bölümde irdelenerek örnekler üzerinden tartışılmıştır. Sonuncu olan dördüncü bölümde ise, çalışmanın hazırlandığı süre zarfında ele alınan konular üzerine yazar tarafından hazırlanan öz çalışmalara yer verilmiş ve bu öz çalışmaların konular ile olan ilişkileri açıklanmıştır.
20. yüzyıl soyut resim sanatında biçim, eylem ve zaman
Sanatçının nesneye bakışı pek çok etmen tarafından değişime uğramıştır. Savaşlar, endüstri devrimi, teknolojik gelişmeler ve felsefe gibi birçok faktör sanatta özne nesne ilişkisine yeni bir boyut kazandırmıştır. Fotoğraf makinesinin icadı ile birlikte sanatçılar için görünen dünyanın önemini yitirmesi sanatçıları gerçekliğin özüne yöneltmiştir. Sanatçılar resmin biçimsel sorunlarına yönelerek soyut arayışların içine girmiştir. Teknoloji, bilim, toplumsal ve düşünsel alanlardaki gelişmeler insanların yaşamını kolaylaştırırken, bu durum birçok sanatçıyı çevresine yabancılaştırmış ve içe döndürmüştür. Sanatta nesneden kopuş söz konusu olmaya başlamıştır. Dış dünyayı yansıtmak yerine içsel durum ifade edilmiştir. Sanatçı evrenle bütünleşmeye sezgi yoluyla ulaşmaktadır. Soyut sanat çalışmaları, duygu ve düşüncenin temsil edilen dünyadan önce geldiği tasarlama ve icat etme süreçleri haline gelmiştir. 20. yüzyıl sanatında yeni bir biçim dili sunan Kübizmden itibaren meydana gelen nesnenin dönüşümü çalışmanın birinci bölümünde soyut sanat bağlamında tarihsel gelişim ile ilgili gerekli literatür taramaları yapılarak kronolojik bir biçimde ele alınmıştır. İkinci bölümde zaman kavramıyla ilgili genel bir çerçeve çizilerek, 'zaman' ı gerçek anlamda ele alan ve felsefesinin odak noktası yapan Bergson'un fikirlerinden yararlanılarak, sanatta özne nesne ilişkisinde meydana gelen eylemsel dönüşümle ilgili açılımlar ortaya konulmaya çalışılmıştır. Zamanın bir numaralı göstergesi olan zamanın hareketle ilişkisi ve sanatta zaman algısı ile ilgili elde edilen veri ve bilgiler diğer kaynaklarla desteklenerek sürecin içeriği belirlediği çalışmalar konusundaki eğilimlere ve sanatçı görüşlerine yer verilmiştir. Üçüncü bölümde soyut sanat biçim, eylem ve süreç bağlamında çalışmalarla ilişkilendirilmiştir. Çalışmalardaki sürece dair değişkenliğe göz atılmıştır. Anahtar Kelimeler: Biçim, Jest, Soyut, Süreç, Zaman
Dijital medyumların 21. yüzyıl sanat pratiklerinde mekan yaratımına ve algısına etkisi
Dijital devrim, günümüzde birçok alanı etkilediği gibi sanat pratiklerinde de gün geçtikçe gelişmeye ve yaygınlaşmaya devam etmektedir. Özellikle dijital medyumlarla birlikte yapıtın plastik çözümlemesinde yeni imkanların açığa çıkması, disiplinler arası çalışmaya elverişli olması, yeni mekan çözümlerini olanaklı kılması ve kavramsal olarak yeni sorgulamaların önünü açmasıyla sanatçılar açısından ilgi görmektedir. Ayrıca ağ bağlantılarıyla fiziksel mesafeleri kısaltması; sanal ve arttırılmış gerçeklikler ile somut ve soyut arasındaki algısal sınırları yumuşatması; gerçek ve sanal mekanlar arasında konumlanabilmesi açısından dijital medyumlar, izleyiciye yeni sanat deneyimlerinin de kapısını aralamaktadır. Dijital mekanları inşa eden medyumun yapısı evrensel bir dil olan bilgisayar yazılımlarıyla meydana gelmektedir. Bu durum dijital medyumlarla yaratılan sanat pratiklerini ve bu pratikleri kapsayan mekanı kod özelinde birleştirmiştir. Bu bağlamda dijital sanat pratikleri malzemenin değil kavramsal bağlamın tabanında bütünleşmiştir. Aynı zamanda kod dizilimi, yapıtın bulunduğu mekanı yeniden üretilebilir kılmaktadır. Eserin yeniden üretimini ve global ölçekte eş zamanlı olarak eserin görüntülenmesinin önünü açan bu kod dizilimi, dijital mekanda gerçekliğin kurgulanabilir yapısını da oluşturmaktadır. Kurgulanan mekanda yapıt, ancak izleyicinin dünyayı algıladığı duyulara nüfus etmesiyle görünür olabilir. Bu nedenle bir köken ve gerçeklikten yoksun dijital mekanlar, konstrüktivist bir tavırla gerçekliği simülasyon bağlamında yeniden kurgulamaktadır. Bu bağlamıyla dijital mekanların kod ile kurgulanması sağlayan medyumlar, gerçek ve düşselin birbiri içerisinde kaybolduğu yeni alanlar açmıştır.
Altamira'dan çağdaş sanat'a ışık ve gölge
Toplumların ilk çağlardan beri sanat yaratım süreçlerinde önemli bir rol oynayan ışık-gölgenin resim sanatı üzerindeki önemi ve etkilerinin incelenmesini amaçlayan bu çalışmada ilk çağlardan günümüze dek sanatçıların ve sanat üretiminde bulunan ilk insanların sanat arayışları ve yaratımlarında coğrafi uzaklıklarına rağmen yaşadıkları sosyal-kültürel benzerliklerin; savaş, kuraklık, doğal afet gibi ortak hafıza oluşturan önemli olayların ışık ve gölgenin etkisiyle nasıl ele alındığı irdelenmiştir. Bu kapsamda ışık ve gölgenin kullanımındaki farklılıklar bakımından seçilerek referans olarak ele alınan dönemler, sanatçılar ve eserler incelenerek; teknik ve kompozisyon kuralları açısından ışık-gölgenin kullanımının çağlar boyu geçirdiği dönüşüm ele alınmış olup bu bağlamda çağdaş sanat uygulamaları yapılmıştır. Altamira mağarasının referans noktası olarak seçildiği çalışmada ışık ile gölgenin farklı disiplinlerdeki ve resim sanatı tarihi içerisindeki önemi vurgulanmıştır. Altamira'da bulunan mağara resimleri resim sanatının başlangıç noktası olarak seçildiği ve bu ilk çağlardan günümüze dek sanatın ışık ve gölgeden etkilendiği noktalar ele alınmış, seçilen özellikli resimler üzerinden sanatçıların ışık ve gölgeyi eserlerinde kullanım amaçları, sonuç ve yakalamayı hedefledikleri etkilerle ifade edilerek; Altamira'dan Çağdaş Sanat'a kadar ışık ve gölgenin sanat yaratımına etkileri incelenmiştir. Görmenin fizyolojisi bakımından varlıkların görülebilmesine, görme kabiliyetinin bulunması haricinde olanak sağlayan ve her şeye kimlik kazandıran enerjiye ışık denir. Gölge ise ışığın etkisini artırıp onu tamamlayan ve vurgulayan ışık noksanlığı imajıdır. Gölge; varlığı, bir ışık kaynağının varoluşuyla ilgili olarak açığa çıkan yokluğun nesnesidir. Sanat tarihinde teknolojik yeniliklerin de etkisi sonucunda büyük gelişmeler yaşanarak ışık ve gölge sanat yapıtı oluşturmakta kullanılan bir araç olma halinden, sanat elemanının kendisi olma haline bürünmüştür. Sanatçıların yaşadıkları ülkeyle paralel olarak farklı ışıkları çalışabilmesinden, ışık-gölgeyi işleyiş üsluplarında farklılar olduğu ve yeni teknikler geliştirdikleri görülmüştür. Işık gölge sanat için sadece bir teknik yöntem aracıyken, önce bir imaj ve etki olarak tuvallere girmişken, günümüzde enstalasyon uygulamalarıyla artık sanatın kendisi olarak da kullanılmaktadır. Bu çalışmada ışık ve gölgenin sanat alanında geçirmiş olduğu bu dönüşüm süreci ele alınmıştır.
20. yüzyılda metafizik resimlerde mekan, zaman ve nesne ilişkisi
Metafizik kavramı, daima felsefeyle yakın ilişkiler kuran bir oluşum sergilemektedir. Metafiziğin ana bileşenlerinden olan "zaman, mekân ve nesne" felsefi düşünce boyutunda olduğu gibi resim sanatında da önemli bir yere sahiptir. Felsefenin ana konusu olan Metafizik; İlk çağlarda ortay çıkan bilginin kaynağına ulaşmak için ontolojik sorgulamaların kullanıldığı bir yapı ortaya koymaktadır. Varlık temelli bu sorgulamalar; Orta Çağ'da yerini Tanrı merkezli bir metafizik anlayışına bırakmıştır. Yeni çağ ve sonrasında ise bilimsel bilginin büyüsüne kapılan 'metafizik kavramı' fizik ve felsefenin buluştuğu bir kavram olarak 20. yüzyıla taşınmıştır. Bu çerçevede 'Metafizik Kavramı' tez boyunca Tanrı ve varlık kavramları üzerinden incelenerek; Metafiziğin konusu olan zamanın içinde yer alan mekân ve nesne kavramları açıklanacaktır. 1. Dünya savaşı sonrasında yaşanan toplumsal yıkımlar ve hayal kırıklıklarının farklı sanat disiplinlerinde işler üreten sanatçılar üzerindeki etkileri irdelenecek, metafiziğin resim sanatıyla kurduğu bağın izleri de araştırılacaktır. 20. yüzyılda metafizik resim sanatında öncü olarak kabul edilen Giorgio de Chirico ve Carlo Carra'nın eserlerinde kullandıkları düşünce ve semboller günümüz bakış açısıyla değerlendirilecektir. Son kısımda ise 'Metafizik Kavramı' bağlamında bireysel çalışmalar ve eser metnim eklenerek; çalışmalarımın analizleri yapılmıştır.
Rönesans'tan çağdaş sanata bir arketip olarak Judith ve Holofernes'in gösterimleri ve analizi
Arketip, evrensel bir sembol modelidir. Evrensel doğası gereği, arketipsel karakterler ve hikayeler, birçok farklı kültürdeki mitlerde tekrar ortaya çıkar. Arketipsel mitler, dünyanın ve yaşamın doğasını açıklar. Bu mitlerin bazı yönleri kültürel dikkate değer benzerliklere sahipken, diğerlerinin kendi kültürlerine özgü özellikleri vardır ve bu özellikler kültürel yapının ana taşlarıdır. Toplumların kültürlerinde oluşan cinsiyet hiyerarşilerinin kökeninde de bu mitler vardır. Kadın, yaratılış mitlerinde iki arketip şeklinde görülmektedir. İlki iyi niteliklerin (itaat, saflık, özveri,bakım) simgesi olan anne arketipidir. İkincisi ise "Havva" erkeğin çöküşünden sözde sorumlu olan, Düşüş'ten sonra Tanrı'nın insanlığa verdiği ceza olan ölüm ile özdeşleştirilmiştir. Tanrı'nın varsayılan yaratılış düzenini bozarak kaos yaratan, isteklilik, bağımsızlık, merak ve itaatsizlik niteliklerine sahip olan ölümcül dişidir. Kaos yaratıcısı olarak birçok kadın arketipi mitlerde yer almaktadır. Bu yaratılış hikayeleri mevcut olmuş tüm kültürlerde, kadın ve bedeni hakkındaki görüşleri şekillendirmeye yardımcı olmuştur. 19. yy'da bu ölümcül kadın arketipi literatüre Femme Fatale olarak girmiştir. Bu bilgiler kapsamında Eski Ahit'in Apokrif metninde yer alan Judith'in, Rönesans sanatından Çağdaş sanata kadar olan seçili eserleri, Femme Fatale arketipi bağlamında dönemin toplumsal dinamikleri göz önüne alınarak görseller incelenmiştir. Judith'in eserlerinin yanı sıra örnekleyici olması açısından dönemin toplumsal Femme Fatale'ini yansıtan kadın arketiplerinin de bulunduğu eserlerde çalışmanın analiz çerçevesi içerisine girmiştir. Aynı zamanda konu kapsamında üretilen eserlerde sunulmuştur.
Rönesans'tan modern sanata bir ifade aracı olarak portre
Portre, tarihsel gelenek açısından bakıldığında, bireyin "kim" sorusuna karşılık gelen temsilî bir yaklaşımı içeren ve tarihe tanıklık açısından ele alındığında da bir çeşit envanter niteliği de taşıyan bir sanat türüdür. Sanat tarihi boyunca birçok akım, üslûp ve yaklaşım tarzları içinde gerçek kişilerin betimlenmesi amacını taşıyan portre anlayışı, Rönesans'la birlikte başlayan sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel değişimlerin etkisiyle dönüşüm göstermeye başlamıştır. Bu dönüşümler modern döneme kadar birçok akım ve üslûp içinde devam ederek gerek düşünsel boyutta gerekse biçim ve içerik açısından portre sanatını şekillendirmiştir. Modern dönemle birlikte portrecilik anlayışında daha radikal farklılıklar meydana gelmiştir. Portre sanatı, gerçek bir kişinin kimliğini, kişiliğini ve statüsünü betimlemenin ötesinde bir ifade aracına dönüşmüştür. Modern döneme kadar "Kim?" sorusunun cevabını veren portre sanatı, bu dönemden itibaren resmin kimliğini bir kenara bırakıp "Ne?", "Nasıl?" ve "Neden?" gibi soruların cevabı halini almıştır. Modern dönemde meydana gelen devrimsel hareketlerin sanata etkisi, en başta klasik sanatın mimetik bakış açısının reddi şeklinde gelişim göstermiştir. Portre sanatı da bu bağlamda en fazla etkilenen ve dönüşüm gösteren sanat türü olmuştur. Modern sanat hareketlerine kadar ele alınan kişinin temsili olan portreler, bireysel bakış açılarının devreye girmesiyle birlikte bir dışavurum aracına dönüşmüştür. Bu aşamadan sonra portrenin artık kimi temsil ettiği değil, hangi bakış açısıyla betimlendiği, ortaya çıkan eserin izleyiciyi ne derece heyecanlandırdığı ya da çağın gerçekleriyle ne derece örtüştüğü tartışılmaya başlanmıştır. Her ne kadar temsil meselesi ikinci plana atılmış olsa da ele alınan kişiye dair verileri modern dönem portrelerinde bulmak mümkündür. Bu veriler kimi zaman kullanılan renk değerleriyle kimi zaman ele alınan mekânlarla ya da figür ile ilişkilendirilen nesnelerle izleyiciye aktarılmaktadır. Bu çalışmada, konu kapsamında modern dönem içinde ele alınan portre sanatının tarihsel gelişim süreci, bu gelişim süreci içinde dönemlerde yaşanan toplumsal ve teknolojik gelişmelerin portre sanatına etkileri ve bu etkilerin tetiklediği dönüşümler irdelenerek, modern dönemdeki nesne-figür ilişkisi eserler üzerinden biçim ve içerik analizleriyle ortaya konmak amaçlanmıştır.
Nesnenin sanattaki yeri ve özneyle ilişkisi
Nesne nedir? Nesnelerin sanattaki anlamı nedir? Sanat eserlerinde nesneler ne anlama gelmektedir? Gibi çeşitli sorular sanatçıların hayatında yer alan nesnelerin ne olduğunun anlaşılması açısından önemli bir yer kaplamaktadır. Nesnenin en kapsamlı tanımı, insanların işini gören, yapmak istediklerine aracı olan, bilinçte anlamlarıyla beraber yer tutan ve daha çok elle tutulabilen her şeye nesne demekteyiz. Günümüze kadar şekillenmiş bu objeler sanat alanında önemli bir yere sahiptir. Bu tez çalışmasında Rönesans'tan günümüze sanatçıların eserlerinde görülen objeler ele alınarak anlamlar biçilmiş, hem kendi kişisel sorunları hem de toplumsal sorunları nesneleri kullanarak nasıl dile getirdikleri anlatılmaya çalışılmıştır. Sanatçıların düşüncelerinde taht kuran bu objeler birer sembol haline gelmiştir. İnsanların davranışlarını, duygularını, hayat şartlarını, savaşın yıkıcı izlerini, özgürlük, zafer ve umut temalarını kendi eserlerinde göstererek her farklı nesneye birer anlam yüklemişlerdir. Tez kapsamında incelenecek bu eserler ilham kaynağı olarak kendi eserlerimde sergilemekteyim. Bu tez çalışmamla figürün nesnelerle olan ilişkisi ve sembolik anlamı ele alınarak hem bireysel hem de toplumsal sorunları dile getirmekteyim. Aynı nesne farklı zihinsel gelişme sahip olan bu insanlar tarafından çok farklı anlamlara gelebilir. Bu anlamlar doğrultusunda figürün nesnelerle olan ilişkileri bu tez çalışmamda ütopik bir bakış açısıyla dile getirmeye çalıştım. Gerçek hayatla bağlantısı olan bu hikayeler nesnelerin günümüzdeki anlamıyla hayat bularak bir kurgu oluşturmaktayım.
Sanatta çileli beden metaforu
Bu çalışmada, insanoğlunun varoluş serüveninde kendi bedenine yönelik eleştirel ve protest dilin, sanat literatüründe nasıl ve ne şekilde yer aldığı sorunsalı üzerinde durulmuş ve bir anlatım dili oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu anlatım dilinin "çile metaforu" kullanılarak bir dönüşüm ve değişime uğrama hali, çeşitli örneklerle tartışmaya açılmış ve yeni önermeler ortaya konulmuştur. Bu doğrultuda; Çalışmanın ikinci bölümünde "Sanatta Beden ve Çileli Beden" başlığı altında vebu iki kavramın kendi aralarındaki etkileşim ve çatışma noktalarına açıklık getirilmiş, sanat tarihsel ve felsefi kaynaklar zemininde tartışmaya açılmıştır. Böylece "çileli beden" kavramı çarpıcı ve protest örneklerle bu bölümün temelyapı taşını oluşturmuştur. Çalışmanın üçüncü bölümünde ise "metafor" kavramı üzerinde durularak "çileli bedenle" arasındaki ilişki ortaya konulmuş, Ortaçağ kilise öğretilerinden, Rönesans eserlerine, aydınlanma düşüncesinden, modernist fikir ve yaklaşımlara kadar olan örneklerden bir yelpaze oluşturulmaya çalışılmıştır. Ayrıca bu bölümde modernizm ve post-modernizm kavramlarının yol açtığı kaos ortamına değinilmiş, teknolojik gelişmeler ve yeni tüketim modelleriyle birlikte yeniden inşa edilen "beden" kavramı irdelenmiştir. Çalışmanın dürdüncü bölümünde ise Foucault ve Bourdieu'nun beden kavramına yönelik fikirlerine yer verilmiş, bedene yönelik bilinçaltımıza kazınmış olan olumsuz öğretiler ve düşünce sistematiği üzerinde durularak yeni sanatsal eğilimlerden bahsedilmiştir. Ayrıca 2000'li yıllardan sonra küreselleşmenin etkisiyle sansasyonel algı oluşturmaya yönelik gösteriler vesanat hareketleri de bu bölüm çatısı altında toplanmıştır. Son olarak çalışmanın beşinci bölümünde ise konuya ilişkin yapılmış olan görsel çalışmalara ve kavramsal açıklamalarına yer verilmiştir.
Sanatsal bir ifade biçimi olarak yapıta dönüşen beden
Tezin kapsamını oluşturan beden kavramının ortaya çıkmasında, toplumsal yapı temelinde, çatışmaların hafızamda bıraktığı sosyal ve duygusal izler rol oynamıştır. Yaşantıların bırakmış olduğu kırılganlıkların beden üzerinde bıraktığı etkiler sonucunda sanat ve beden ilişkisi üzerine incelemeler yapıp, yazılı dokümanlar incelenip nitelikli bir şekilde araştırılma yapılmış ve görsel sanatlar bağlamında çalışmalarımın şekillenmesine sebebiyet vermiştir. Tezin ilk bölümünde Tarih boyunca topluma göre şekillenen beden algısı incelenmiştir. Sanat Tarihi içerisinde yansıtılmış yeni yaklaşımların oluşmasıyla hareketlilik kazanmış, sanatsal anlatımlarda büyük yankı uyandırmıştır. Bu durum, yeni yeni gelişmeye, yaygınlaşmaya başlayan yeni sanat üretme yollarını açmıştır. Yaşamın içerisinde kendini biçimlendirip farklı zamanlarda farklı sanatsal uygulamalarla anlamlandırmıştır. Bu tez çalışmasında sanat ve sanatçının gelişim süreci ele alınmıştır. Sanatçılar üzerinden örnekler verilerek görseller analiz edilmiştir. Sanatçı ve beden arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Bu incelemelere araştırmacının kendi çalışmaları da dahil edilerek bedenin çektiği ruhsal sıkıntıları, gündelik hayatın yaratmış olduğu şiddeti resimler kayıt altına alınarak somutlaştırılıp sunulmuştur.
Resim sanatında özgürlük ve kölelik teması
Tarih boyunca insanlığın her döneminde farklı şekillerde görülen kölelik sistemi, insan onurunun hiçe sayıldığı bir uygulamadır. İlk çağlarda daha çok bedensel olarak görülen kölelik, modernizmle birlikte hem bedensel hem duygusal hem de zihinsel bir şekil almıştır. Medeniyet tarihinde kölelik uygulamalarına her zaman şahit olunmuş ve buna karşı özgürlük fikri gelişmiştir. Antik Çağ'dan bugüne birçok düşünür ve filozof özgürlük fikrini yorumlamış ve geliştirmiştir. Bedensel, duygusal ve zihinsel köleliğe karşı çeşitli görüşler öne sürülmüş, özgürlüğün önemi ve sınırları tespit edilmeye çalışılmıştır. Özgürlük fikrinin gelişmesinde sadece düşünürler değil aynı zamanda sanatçılar da emek sarf etmiştir. Birçok sanat dalında olduğu gibi özgürlük ve kölelik temaları, resim alanında da yer bulmuştur. Her dönem var olan bu temalar eserlere de yansımıştır. Bu çalışmada öncelikle sanat ve sanatçının önemi vurgulanmıştır. İkinci bölümde özgürlük kavramı incelenmiş ve bu kavramın çeşitli tanımlarına yer verilmiştir. Tarih boyunca özgürlük kavramına dair yapılan yorum ve değerlendirmelere kısa bir şekilde değinilmiştir. Özellikle filozof ve düşünürlerin bu konudaki fikirleri özetlenmiştir. Çalışmanın sonraki bölümünde ise kölelik kavramı incelenmiştir. Bu kavramın da çeşitli disiplinlere göre tanım ve yorumlarına yer verilmiştir. Kölelik uygulamalarının neden olduğu hazin durumlar, Sarah Baartman'ın yaşamından yola çıkılarak anlatılmaya çalışılmıştır. Aynı şekilde Epiktetos örneği de verilmiştir. Çalışmanın dördüncü bölümünde, modern zamanda insanlar için önemli bir sorun olan zihinsel kölelik üzerine tespitler ve değerlendirmeler yapılmıştır. Modernizmin insan yaşamına nasıl hükmettiği ve insanları nasıl tutsak hâline getirdiği gösterilmiştir. Bireylerin yeterince farkında olamadığı bu kölelik şekli, izah edilmeye çalışılmıştır. Bir sonraki bölümde kölelik ve özgürlük temalarının resim sanatına ne şekilde yansıdığı incelenmiştir. Birçok ressamın eserlerinden örnekler seçilmiş ve yorumlanmıştır. Her resmin muhtevası açıklanmaya çalışılmıştır. Altıncı bölümde sanatçının konuya ilişkin kişisel çalışmalarına yer verilmiştir. Özellikle zihinsel köleliğin vurgulandığı bu eserlerde insanlarda farkındalık oluşturma hedeflenmiştir. Çalışmanın son bölümünde, kölelik ve özgürlük temalarına ve bunların resim sanatındaki yerine ilişkin tespitler ve değerlendirmeler yapılmıştır. Ayrıca insani önem taşıyan bu hususlara dair önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Kölelik, özgürlük, modern kölelik, resim sanatı.
Ölümsüzlük arzusu perspektifinden posthümanizm ve sanat eserlerine yansımaları
İnsanlık her zaman varoluşunu tehdit eden sınırlılıklardan kurtulmak istemiştir. İnsanlığın sınırlarını aşma konusundaki en büyük arzusu ölümsüzlüktür. İnsanların bir gün öleceğini bilmesi ve ölümden sonra da ne olduğunun bilinmemesi, insanlığın ölümsüzlük peşine düşmesinin en büyük nedenlerindendir. İlk insandan, günümüze kadar devam eden ölümsüzlüğü arama serüveni; geçmişte mitolojilere, kutsal din ve inançlara, filozofların ruh üzerindeki düşüncelerine konu olmuşken, günümüzde hızla gelişen teknolojinin etkisiyle, insanlığın ölümsüzlük arayışı tekrar filizlenmiş ve bu arzunun bilim ve teknolojiyle aşılabileceğine inanılan, transhümanizm ve posthümanizm gibi düşünceler ortaya çıkmıştır. Transhümanist ve posthümanist filozofların çoğu, ölümsüz bir insan türü arzulamaktadır. İnsan bilincinin aktarıldığı süper bilgisayarlar, süper yapay zekâlar, dijital bedenler, simülasyonlar, sanal gerçeklikler, insansı robotlar, biyoteknoloji, nanoteknoloji ve daha niceleri insanlığın ölümsüzlük arzusunu besleyen araçlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu araçlardan beslenen sanatçılar farklı türde sanat eserleri ortaya koymaktadır. Posthümanizm ve transhümanizm düşüncesini benimseyen sanatçılar, hem ölümsüzlük arayışının şekillendirme yollarını yaratıcı bir şekilde keşfetmede hem de bilimsel bulguları arzu edilebilir hatta erişilebilir hale getirecek şekilde halka aktarmada önemli bir rol oynar. Tezimiz geçmişte; mitolojilerin, kutsal din ve inançların etkisiyle meydana gelen ve ölümsüzlük arzusu teması taşıyan sanat eserlerine değinecek olup, günümüzde transhümanizm ve posthümanizm ile alevlenen ölümsüzlük arayışının, sanat eserlerine ne şekilde yansıdığına ilişkin düşünce ve görüşlere yer vermektedir.
Çağdaş sanattan deforme bedene engelli bireylerin sanat eserlerine yansıması
İnsanlık tarihi boyunca engellilik gibi yaşamın merkezinde konumlandırılmayan, toplum perspektifinin dışında bırakılan ve görsel kültür içinde öznellikleri temsil edilmeyen durumlar, ışık tutulması gereken bir konu olmuştur. Sanat gibi duygusal zekânın yoğunca hissedildiği alanda, toplumun görmezden geldiği bu konu üzerinde durularak engelliler zamanla birer özne haline getirilmişlerdir. Bu açıdan sanatçılar; insanlığın belleğinde duygu ve görsel imajlar arasında çağrışım yaratarak çirkinliği, acıyı, kötülüğü iletmek, göstermek ve engellilik hakkındaki stereotipleri güçlendirmek için engelli bireyleri kullanmışlardır. Bu tezde kavramsal olarak gerçek anlamıyla zihinsel engellilik konuları ele alınmaktadır. Bu kavramların sanata yansıtılma biçimleri tasvir edilmiş ve resim sanatında var olduğu perspektifler üzerinde durulmuştur. Burada genel olarak "kusursuz beden", normatif beden olarak gösterilmektedir. Anormal-deforme beden kavramı ise bedenin biçim bozukluğundan dolayı eylem kapasitesinin kısıtlanması olarak görülmektedir. Bu karşılaştırmalardan yola çıkarak sanat tarihindeki etkilerinin de bulunduğu çalışmalara ve tarihsel temsillerinin neler olduğuna yer verilmiştir. Engelli bireyler farklı sanatçılar tarafından ne şekilde ve ne kadar yer aldığı ele alınmıştır. Sakatlık kavramının tarih boyunca farklı dönemlerde hangi farklı bakış açılarına maruz kaldığı kültürel ve politik açıdan değerlendirilmiş olup dışlayıcılığın, ayrımcılığın söz konusu olması problemine engelli bireyler görsel kültürdeki temsilleri üzerinden yaklaşılmıştır. Bu temsillerin sanat ve kültür alanında nasıl etki ve tepki yarattığı üzerinde durulmuştur.
Gerçekliğin yeni algısı, deepfake ve gerçeklik ilişkisinin sanatsal kuramlar bağlamında değerlendirilmesi
Modern toplumların ortaya çıkmasındaki en önemli etken sanayileşme ve beraberinde gelişen teknolojidir. Endüstri devriminin dünyada hızla makineleşmeye doğru ilerlemenin önünü açması, teknolojinin hayatın vazgeçilmez bir unsuru haline gelmesini zorunlu kılmıştır. Bu teknolojik gelişmeler, bilgisayarın gündelik yaşamımızda yer almasını sağlamış ve yaşamın her alanında kolaylaştırıcı bir etki yaratmıştır. Hayatı kolaylaştırıcı bağlamında ortaya çıkan yapay zekâ tarafından üretilen görüntülerin, videoların, resimlerin ve sesin kesiştiği noktada yeni bir kavram olarak "Deepfake" karşımıza çıkıyor. "Deep Learning'' ve ''Fake'' terimlerinin birleşmesinden ortaya çıkan ve Türkçe karşılığı "derin sahte'' olan "Deepfake'', kötü amaçlı kullanılmaya uygun olabildiği durumların yanı sıra, sanat gibi alanlarda fayda sağlayabilecek çalışmalar olarak görünüyor. Tarih boyunca sanat; çağın gelişmişlik düzeyine, toplumsal yargılarına, üreticisinin kişilik ve ruhsal durumuna göre şekillenip ortaya çıkmıştır. Siyasal, kültürel, dini, ekonomik ve teknolojik gelişmelerle birlikte sanat ve gerçeklik ilişkisi de sürekli olarak değişkenlik göstermiştir. Sanatçı, çağın değişen gerçeklikleri ile bilim ve teknolojideki gelişmelerle birlikte ürettiği eserinde, gerçekliğe yönelik sorgulama yapmaktadır. Sanatçı ürettiğiyle kendi ruhsal dünyasını oluşturmaya başlaması insanın en büyük realitesiydi. Bu realite insan tarafından üretilen teknoloji ve sanattı. Bu çalışmada öncelikle "gerçeklik" kavramı ve bilgisayar tarafından üretilen sanat eserleri ile bu eserlerin ortaya koyduğu yeni gerçeklik olgusu üzerine yoğunlaşmıştır. İkinci bölümünde gerçeklik kavramı incelenmiş ve bu kavramın çeşitli tanımlarına yer verilerek gerçekliğin yeni algısı, 'gerçeklik' ve 'sanat' ilişkisinin sanatsal kuramlar bağlamında tespitlerinin yapılarak farklı bir bakış açısıyla değerlendirilmeleri yapılmıştır. İkinci bölümde Yapay Zekâ'ın tanımı ve zaman içinde gelişimiyle birlikte ortaya çıkan Makine öğrenimi destekli çalışmalar ile Dijital Sanat Kavramı incelenmiştir. Üçüncü bölümde deepfake teknolojisi ile üretilen sanat eserlerinin gerçekliğe nasıl bir müdahalede bulunduğu, sanat yapıcı, sanatçı ve izleyici bağlamında ortaya çıkan 'deepfake'(derin sahte) olgusu karşısında derin sahtenin gerçek hayattan ve sahte gerçeklikten ayrılıp ayrılamadığı üzerinde değerlendirmeler yapılmıştır. Dördüncü bölümde sanatçının konuya ilişkin kişisel çalışmalarına yer verilmiştir. Çalışmanın son bölümünde, Gerçeklik kavramı ve bilgisayar tarafından üretilen sanat eserleri ile bu eserlerin ortaya koyduğu yeni gerçeklik olgusuna ilişkin tespitler ve değerlendirmeler yapılmıştır.
Sinestezinin sanattaki yansımaları
Bu tez kapsamı içerisinde sinestezinin ne olup olmadığı hakkında gerekli araştırma, incelemeler ve değerlendirmeler yapılarak, sinestezinin sanat alanında kullanımı hakkında görüş ve bilgi aktarımına katkı sağlamanın yolları araştırılmaktadır. Sinestezi sanat alanında, sanatçı ve eseri üzerindeki etkilerinin neler olduğu, bu etkinin yansımaları çeşitli örneklerle incelenecektir. İncelemeler doğrultusunda sinestezinin sanatçıları nasıl eserlere yönlendirdiğini ve bu konuda sanatçıların bakış açılarının araştırılmasının gerektiği üzerinde durulmuştur. Sanatsal ve estetik çalışmaların yanında yaratıcı süreçlerde içerisinde yeni olanı veya yeni yollar, yöntemler bulmak sinestetik bütünlükler için daha geniş bir bakış açısı sunabilmektir. Bununla birlikte, konu hakkındaki yapılmış çalışmaların analizlerinin yapılması oldukça önemli olacaktır. Sinestezik anlamda renkleri duymak, görmek, hissetmek sanatçıların eserleri üzerinde nasıl etkilediğini anlamak yönünde katkı sağlayacaktır. Sinestezinin sanatı belli dönemler içerisinde kapsadığı alanlar ve yansıma biçimlerin neler olduğu tez kapsamı içerisinde incelenmiş olacaktır. Sanatçının sinestetik etki altında kendisini nasıl yansıttığı, eser üzerindeki etkilerinin neler olduğunu almak ve cevap bulmayı amaçlamaktadır. Sanatsal çalışmaların sinestetik etkisinin, sanatçıların bakış açılarını sonradan kazanılarak mı yoksa doğuştan kendini gösterip göstermediği konusu oldukça önemli bir yer almaktadır. Sanatsal ve estetik yansımalardaki sinestetik kavramların, olguların, nesnelerin oluşum süreçleri ayrıntılı olarak incelenerek değerlendirilecektir. Gerçekleştirilen araştırma, inceleme ve değerlendirmeler doğrultusunda Sinestetik konusuyla doğrudan ilişkili olan sanatçının sanatsal çalışmaları, örnekleriyle birlikte bu tez kapsamı içerisinde yer almaktadır.
Vekil kültürden art brut'e us dışı bir yaklaşım
Sanatçının kendini var edebilmesinin doğasında muhalif bir kişilik ve karşı koyabileceği bir alan oluşturabilmesi yatmaktadır. Zıtlıklar üzerine kurulu bu evrende çatışma ortamından yeni fikirlerin ortaya çıktığı bilinmektedir. Sanatçı (entelektüel) yaşadığı dönemin bilinen, gözde düşünce ve sanat akımlarına karşı yeni düşünce sistemleri ve alternatif sanat akımları yaratma (oluşturma) arayışına gider veya icat etme yolunu seçer. Sanatçı yerleşik ve kalıplaşmış algılara karşı bir duruş sergileyerek kendini yeniden var etmenin, karşı çıktığı fikirlerin varlığına bağlı olduğunu da bilmektedir. Bu karşı duruşu sergilerken bazen bilerek ve isteyerek, provokatif veya sinir uçlarına dokunacak eserler ortaya koyarlar. Bu eserler, toplumun dokunulması ve eleştirilmesi yasak olan tabularını hedef alarak, insanların hassas, girilmesi yasak olan alanlarını sarsmayı hedeflerken eleştiri ve tartışma ortamı yaratmayı amaçlar. Toplumun kutsal saydığı her türlü nesne ve kişilerin başında olduğunu var saydığı "hale"yi indirmek isterler. Genellikle sanatlarını politik veya sosyal bir mesaj ile birleştirip o şekilde sunarlar. Fransız sanatçı ve yazar Jean Dubuffet çatışma alanı olarak ''kültür''ü (kendine ait kelimelerle ifade edersek ''vekil kültür'' veya ''resmi kültür'') karşısına alırken bu provokatif rolü de üstlenmiştir. Jean Dubuffet genç yaşından itibaren geleneksel kültürel değerlere; yapılara ve normlara karşı çıkan veya döneminin kültürel düzenini eleştiren bir sanatçıdır. Dubuffet, toplumdaki normlara meydan okuyarak, sıradan veya kabul edilen fikirleri sorgulamayı amaçlar. Normların kaynağının egemen güç olduğunu, egemen gücün normu kendi standartlarına göre oluşturduğunu varsayar. Karşısında durduğu asıl konu normların kaynağı olarak gördüğü ''Batı Kültürü"dür. Jean Dubuffet ''Boğucu Kültür'' isimli kitabında yapay olarak oluşturulmuş ''vekil kültür"ün sanatı nasıl etkisi altına aldığını ve sanata nasıl yön verdiğini anlatmaya çalışmıştır. Ona göre kültürün güdümünde hareket eden bir sistemin yaratıcı sanatsal üretimi ve koşullanmış kültür adamlarının yanıltıcı düşüncelerinin bir yansıması olan nesneler olduğunu söyler. Çünkü yaratıcı ve yıkıcı olan bir eserin bize ulaşmasının çok zor olduğunu anlatır. Dubuffet toplumun beklediği şekilde davranmanın, bireylerin özgünlüklerini bastırdığını ve sanatın özgür ifadesini yok ettiğini belirtir. Toplumun dışladığı ya da toplumun dışında kalmayı tercih eden sıra dışı ve marjinal bireylerin, toplumun bu beklentilerinden uzaklaşarak gerçek bir yaratıcılık inşa edeceklerine inanır. Uzun zamandır aradığı sorunun cevabını toplum dışı kalmış, ötekileştirilmiş bu bireylerde ve onların yaptığı çalışmalarda aramaya başlamıştır. Geleneksel sanat eğitiminden etkilenmemiş, akademi tezgahından geçmemiş, kurallara bağlı olmayan ve toplumsal normlara uymayan sanat eserlerini ifade eden ''Art Brut''un, toplum dışı özel bireylerin hayal dünyasının benzersiz bir dışa vurumu olduğunu ve toplumun sınırlayıcı etkilerinden uzak durarak gerçek yaratıcı sanata ulaştığını ifade eder. Anahtar Kelimeler: Art Brut, Jean Dubuffet, Kültür, Kültür Endüstrisi
Resim sanatında mitolojik kadın tasvirleri
Bu tez, resim sanatında mitolojik kadın tasvirlerinin tarih boyunca nasıl şekillendiğini ve evrimleştiğini incelemeyi amaçlamaktadır. Mitolojik kadınlar, antik dönemlerden günümüze kadar sanatçılar için zengin bir ilham kaynağı olmuşlardır. Bu tez, sanatçıların mitolojik kadınları nasıl temsil ettiklerini, neden bu motiflere ilgi duyduklarını ve kadın figürlerinin zaman içindeki değişen rolünü araştırmaktadır. Çalışma, mitolojik kadınların temsillerinin estetik, kültürel ve toplumsal açılardan nasıl etkilendiğini anlamak için disiplinlerarası bir yaklaşım benimsemektedir. Sanat eserlerindeki mitolojik kadın figürleri, mitlerin kendisi kadar, sanatçının dönemi, kişisel deneyimleri ve toplumsal normları da yansıtmaktadır. Bu tez, mitolojik kadın figürlerinin klasik sanat, Rönesans, Barok, Romantizm, ve modern sanat gibi dönemlerde nasıl farklılaştığını ele alacaktır. Ayrıca, tez, mitolojik kadın figürlerinin toplumsal cinsiyet rollerini nasıl yansıttığı ve bu temsillerin kadınların güçlenmesi ve özgürleşmesi üzerindeki etkisini de inceler. Kadın sanatçıların kendi bakış açılarıyla mitolojik kadınları nasıl resmettiği, bu figürlerin feminist sanatta nasıl dönüştüğü ve kadın sanatçıların mitolojiyi kendi söylemlerine nasıl entegre ettikleri de araştırmanın odak noktalarından biridir. Sonuç olarak, bu tez, resim sanatında mitolojik kadın tasvirlerinin sanatsal evrimini ve toplumsal anlamlarını açığa çıkararak, mitoloji ve sanatın birbirleriyle nasıl etkileşime girdiğini vurgulamaktadır. Mitolojik kadın figürleri, sanatın daimi bir kaynağı olmaya devam etmektedir ve bu tez, bu önemli figürlerin sanatın evrensel dilindeki yerini anlamamıza katkı sağlayacaktır.
Postmodern dönemde Murat Morova özelinde desenin kavramsal dönüşümü
Postmodernizm 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan ve modernizmin eleştirisini yaparak onun sınırlarını aşmayı ve gerçeklik kavramını sorgulamayı amaçlayan bir anlayış üzerine odaklanır. Geleneksel sanat normlarını reddeden ve farklı bakış açılarına değer veren bir anlayışı benimseyen akım sanat eserlerinde ironi, parodi ve deneysel yaklaşımlarla yeni bir estetik deneyim sunmaktadır. Kavramsal sanat somut varlıklardan ziyade düşüncelerin ve kavramların ön plana çıktığı bir yaklaşımdır. Bu akım izleyicinin düşünce süreçlerine katkıda bulunmayı amaçlayarak, estetik değerlendirmelerin ötesine geçmeye çalışır ve sanatın soyut düşünceler, fikirler ve anlamlar aracılığıyla ifade edilebileceğini savunur. Bu süreçte, resim sadece görsel bir temsil aracı olmaktan çıkıp, düşüncelerin ve kavramların ifade edildiği bir platforma dönüşür. Sanatçılar, eserlerinde somut objeler yerine soyut fikirleri, kavramları ve düşünceleri ön plana çıkarırlar. Neolitik dönemden itibaren mağara duvarlarında görülen işaretler, çağdaş sanatta desenin temel bir sanatsal ifade şekli olarak değerlendirilmesine katkıda bulunmuştur. Desen, sanat tarihinde resim öncesinden ziyade bir üslup olarak evrimleşmiştir. Sanatçılar, deseni sadece estetik bir süsleme unsuru olarak değil, soyut fikirleri, düşünceleri ve duyguları ifade etmek için de kullanmışlardır. Bu yaklaşım, desenin artık sadece görsel bir çekicilik aracı olmaktan çıkarak, sanatçıların iç dünyalarını ifade etmek için güçlü bir araç haline gelmesini sağlamıştır. Murat Morova'nın desenlerinde, çağdaş eleştirel düşüncelerin ve kavramların izleri belirgin bir şekilde görülür. Sanatçı, geleneksel felsefe ve İslam estetiğini kusursuz bir şekilde bir araya getirerek, bu birleşimden doğan ifade dilini kullanarak izleyiciyi düşünmeye ve sorgulamaya teşvik etmektedir. Bunula beraber eserleri, çağdaş toplumun önemli meselelerine vurgu yaparken iklim değişikliği, çevre tahribatı ve mülteci krizi gibi sorunları güçlü bir sanatsal ifadeyle aktarır. Aynı zamanda Morova'nın eserleri desenin kavramsal dönüşümünü yansıtırken, sanatsal ifadeyi kavramsal bir boyuta taşımaktadır.
Resimde zihinsel algı
Resim sanatı, insanlık tarihinin başlangıcından bu yana bireylerin duygusal, düşünsel ve zihinsel dünyalarını ifade etmelerine olanak tanıyan temel bir iletişim aracı olarak varlığını sürdürmektedir. Sanatçı, duyuları aracılığıyla algıladığı dış gerçekliği kendi yaşam deneyimleri, kültürel birikimi ve içsel süreçleri doğrultusunda zihinsel bir süzgeçten geçirerek yeniden yapılandırmakta ve özgün imgeler hâlinde yüzeye aktarmaktadır. Bu yaratım süreci, sanatçının içsel dünyasındaki duygu ve düşüncelerin görsel bir dile dönüşmesini sağlamaktadır. Sanat eserinin izleyiciyle karşılaşmasıyla birlikte, sanatçının zihinsel süreçlerinden geçerek oluşan imgeler, izleyicinin bireysel deneyimleri, psikolojik durumu ve algısal kapasitesi doğrultusunda yeniden yorumlanmakta ve her bireyde farklı anlam katmanları üretmektedir. Bu nedenle sanat eserinin anlamı, sabit ve tek yönlü bir yapı olmaktan çıkarak izleyicinin bilişsel, kültürel ve duygusal birikimi çerçevesinde sürekli dönüşen dinamik bir olgu hâline gelmektedir. Resimde zihinsel algı, hem sanatçının yaratım sürecindeki içsel yönelimleri hem de izleyicinin algılama ve anlamlandırma süreçlerini kapsayan çok katmanlı bir etkileşim alanı olarak değerlendirilmektedir. Bu bağlamda çalışma, zihinsel süreçlerin sanatsal üretim üzerindeki yansımalarını ele almakta; görsel algı, imge, bilişsel yorumlama ve estetik deneyim arasındaki ilişkiyi kuramsal temeller doğrultusunda incelemektedir. Araştırma, zihinselliğin resim sanatındaki rolünü ortaya koyarak, sanatçı–eser–izleyici üçgeninde oluşan anlam üretim süreçlerini daha kapsamlı bir çerçevede değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
Fayyumdan empresyonizme resimde portre kullanımının incelenmesi
Portre, bireyin fiziksel siması ya da yüz ifadesinin betimlenmesi yoluyla duygu ve düşüncelerinin dışavurumuna olanak tanıyan bir sanat biçimidir. Heykel, resim ve fotoğraf gibi görsel sanat dallarında üretilen portre eserleri, ruh ile beden; karakter ile yüz ifadeleri arasında doğrudan bir ilişki kurmayı amaçlar. Bu bağlamda göz hem gözlem yapma işlevi hem de izleyiciyle kurulan ilk temas noktası olarak merkezi bir rol üstlenir. Yüz ise içsel olanı dışa yansıtan bir araç olarak, bireyin ruhsal derinliğinin izlenebilirliğini sağlar. Böylelikle bakışlar, çoğu zaman "ruhun ruhu" olarak anlamlandırılır ve portre sanatının özünü oluşturan psikolojik katmanı vurgular. Portrede amaç ruhun anlık görüntüsünü ortaya çıkarmaktır. Sanatçının model olarak karşısına aldığı kişinin içinde bulunduğu gizemli dünyayı çizgi ve renklerle gün yüzüne çıkarıp problem çözücü bir hale büründürmesidir. Portrede büyü gibi görünen gizli bilgiler veya burçlar kuşağından değil de anatomiden yararlanıp, gözlem gücü ile kullanılan teknikler ve desenler modelin karakteristik özelliklerini yansıtmaktadır. Bu bağlamda, portrenin bir ihtiyaç olarak neden gerekli olduğu, nasıl ortaya çıktığı, nasıl geliştiği, tarih süresince farklı kültür, dönem, uygarlık ve sanatçılarla ne gibi anlamlar yüklenerek süregeldiği önemli bir konu olmuştur. Bu çalışmada, ilk portre eserlerinin Eski Mısır dönemine ait olan Fayyum portreleri araştırılmış, tarihsel süreç içerisinde; Orta Çağ resim sanatından Empresyonizm (İzlenimcilik) sanat akımına kadar resimde portre sanatı incelenip araştırılmıştır. Ayrıca; bu süreç içerisinde ressamlara ve yapmış oldukları portre resimlerine değinilmiştir. Sonuç olarak bu araştırmada amaç; portre kavramıyla ilgili disiplini irdeleyip, kişinin iç dünyasını, karakteristik özelliklerini farklı tekniklerle görünür kılmak amaçlanmıştır.
Günümüz Türk resminde doku yüzey imgelemi
Bu tez çalışması; ?Günümüz Türk Resminde Doku-Yüzey İmgelemi? konusu ile sınırlıolup hem kuramsal hem de uygulama olarak ele alınmıştır. Bu tez çalışması beş bölümdenoluşmaktadır. İlk dört bölüm dokunun plastik değer olarak resim sanatında ve Türk resmindegünümüze değin gelişim aşamaları incelenmiştir. Beşinci bölüm ise deneysel araştırmalarımlaelde ettiğim bulguları kendi üretim tarzımdaki örneklerin saptanması ve açıklamasınıiçermektedir.Birinci bölümde dokunun tanımları literatür taraması sonucu elde edilen verilerlederlenmiş olup örneklerle anlatılmıştır. Bu anlamda psikolojik etkileri araştırılmış ve resimsanatında nasıl ele alındığı değerlendirilmiştir.İkinci bölümde resim sanatının plastik elemanı olan dokunun resim sanatındakitarihsel sürecine değinilmiştir. Bu bağlamda, dokunun sanat tarihi içinde ilkel çağlardangünümüze değin nasıl kullanıldığı ve zaman içinde nasıl geliştiği örnekler verilerekanlatılmıştır.Türk resminde doku-yüzey ilişkisi başlıklı üçüncü bölümde Türk resminin 1950 öncesive sonrası dönemlerde doku elemanının nasıl kullanıldığı ve gelişim süreci derlenmiş vedeğerlendirilmiştir.Türk resminde eserlerinde dokunun plastik bir değer olarak öne çıkan günümüz çağdaşTürk sanatçıları derlemiş ve doku elemanını nasıl kullandıkları anlatılmıştır. Bu bağlamdaTürk resminde doku elemanın resimsel bir değere dönüştüğü gözlemlenmiştir.Popüler kültürün yansımaları ve gelişen teknolojinin kulanım etkisi ile gelenekseltuval resminin farklı ve yenilikçi bir değişim içinde kılmıştır. Tuval resminde boyanın dokusaltadlarının süregelmesinin yanı sıra farklı yüzey ve farklı dokusal tadların geliştiğigörülmektedir. Gerek kolaj tekniğin, ready-made,asamblaj gibi yapay ve doğal malzemelerinkullanımı ile sanatçının yapıtlarında salt imge ve dokunun kullanıldığı anlatım biçimlerioluşmuştur. Özellikle kavramsal sanat, minimal sanat, happening, vücut sanatı, enstalasyongibi oluşan sanat hareketleri içinde dizayn konusu olan nesnelerle doku elemanı üzerindedurulmuş, yüzeyde farklı yeni bir boyut içinde çekici ve gizemli bir unsur karşımıza çıkmıştır.
Günümüz resminde kaligrafik çağrışımlı organik formların çizgi ve renk açısından irdelenmesi
iÖZETÇalışma ?Günümüz Resminde Kaligrafik Çağrışımlı Organik Formların Çizgi ve RenkAçısından İrdelenmesi? konusu ile sınırlı tutulmuştur. Bu tez hem kuramsal hem de uygulamaolarak ele alınmıştır. Tez çalışmasının kuramsal kısmı üç bölümden oluşmaktadır.Birinci bölümde kaligrafinin tarihsel gelişim serüveni hakkında bilgi verilmektedir.Aynı zamanda kaligrafinin tanımlarını literatür taraması sonucu elde edilen verilerderlenmiştir ve değerlendirilmiştir. Bu bağlamda resim sanatının modernleşme çabalarınıngörülmeye başladığı 18. yüzyılın sonları ve 19. yüzyılın başları ile birlikte sanat alanındayenilikler arayan sanatçılar doğu kültürüne yönelmişlerdir. Buradan Uzakdoğu ve İslamkaligrafisi resim sanatında kendisine yer bulmuştur.Kaligrafik anlayışın resim sanatında nasıl yer aldığına değinilen bu bölümde,kaligrafik anlayışın estetik değerleri ile birlikte kompoze edilişindeki değerlere değinilmiştir.Ayrıca resim sanatında tez kapsamında kaligrafik anlayışta çalışan sanatçıların bu konuyunasıl ele aldıklarına ve nasıl bir anlayış sergilediklerine örneklerle yer verilmiştir.İkinci bölümde resim sanatını temel plastik elemanlarından olan organik form, renk veçizgiye değinilmiştir. Bu bağlamda tanımlanmış, psikolojik etkileri araştırılmıştır ve resimsanatında nasıl ele alındığı araştırılmıştır.Üçüncü bölümde ise tezin uygulama kısmından çıkarılan sonuçlar ve ortaya çıkanyapıtlara yer verilmiştir. Resimlerde genel olarak doğadan herhangi bir çıkış noktasıaramadan, resimleri kendi düş gücüne dayalı olarak çalışılmıştır. Çalışmalar sırasındakompozisyonun gerektirdiği kaligrafik anlayışa bağlı olarak rastlantısal oluşumlara yerverilmiştir. Böylece boyanın heyecan verici biçimlere dönüştürülmesi ile ilgilenilmiştir. Birresmin oluşumunda yaşanan heyecanlar, ortaya çıkan sürprizler, resmin organik gelişimisırasında teknik bir yeterliliği de beraberinde getirmiştir. Çünkü teknik, yalnızca malzemeninkullanımı değildir. Teknik, aynı zamanda sanatçının kendine özgü sanat düşüncesiningerçekleşme aşamasıdır.
Nesli tükenmekte olan hayvanlar üzerine görsel çözümlemeler
Evren birbirine bağlı, birbirini olumlu ve olumsuz şekilde etkileme gücüne sahip ilişkiler ağından oluşmaktadır. Bu ilişkiler ağının en güçlü örneklerinden biri canlı ve cansız nesnelere ev sahipliği yapan doğa ve insan arasında meydana gelmektedir. İnsanın, evren üzerinde var olduğu ilk zamanlarda zayıf ve savunmasız bir konuma sahip olduğu için dahil olduğu doğanın kurallarını benimsemiş, onu taklit etmiş ve zaman içinde elde ettiği bilgi birikimi sayesinde doğaya karşı üstünlük mücadelesine girmiştir. Bu mücadele karşısında doğanın geri dönülmez bir şekilde tahribata uğradığı fark edilmeye başlandığında çevreci anlayışların çeşitli kampanyalar, kamu spotları, bilimsel çalışmalar gibi etkinliklerle konuya dikkat çekmeye çalışmıştır. Bu bağlamda doğa ve insan ilişkisinde "insan merkezli çevre anlayışı" ve "doğa merkezli çevre anlayışı" üzerine tartışmalar uzun yıllar sürmüş ve en önemli sonuç, insan ve doğa arasında bir "denge" kurulması gerektiği üzerine olmuştur. Bu dengeyi kurmak için insan doğadan yararlanırken; onu yok etmeden, geri dönülmesi zor tahribatlara yol açmadan ve süreklilik anlayışı ile hareket etmelidir. Doğanın dengesini koruyabilmek için bilim ve sanatın iş birliği içerisinde olması bir gereksinim olmaktadır. Dolayısıyla bunu başarma için çok disiplinli anlayışlarla hareket etmeye gereksinim duyulmaktadır. Buradan hareketle bilimsel ve teknik gelişmeler başta olmak üzere toplum bilimleri ve sanatın yol gösterici olduğu söylenebilir. Nesli tükenmekte olan hayvanlara yönelik sanatsal bir perspektifle ele alınan konunun amacı, gelecek nesillere doğayı korumanın önemine yönelik bakış açısı kazandırılmak istenmesidir. Çalışma kapsamında araştırmacı tarafından yapılan eserlere yer verilmektedir. Bu çizimlere ek olarak tez konusuna katkı sağlayabilmek adına seçilmiş bazı yabancı ressamlar tarafından yapılmış olan 11 adet çizime de yer verilerek farklı zamanlarda yapılan çizimlerin incelemesi yapılacaktır. Araştırma kapsamında araştırmacının 28 adet çizimi bulunurken kalan 13 adet yabancı ressamlar tarafından çizilmiş görselleştirmelerdir. Buna göre araştırma kapsamında toplam 41 adet çizim örneği tez kapsamında yer almaktadır.
Türk resminin tarihsel süreci ile batı resminde ve Türk resminde fotoğrafın yeri
19.yüzyılda fotoğraf makinesinin temeli olarak kabul edilen Camera Obscure'nin bulunmasıyla birlikte fotoğraf, uzun soluklu bir serüvene adım atmıştır. Joseph Niepce'nin atılımlarıyla önemli bir gelişme kaydetmiş ve zaman içerisinde Neoklasizm, Romantizm, Realizm, Empresyonizm, Ekspresyonizm, Kübizm, Fütürizm, Dadaizm, Sürrealizm ve Pop art gibi pek çok akımı etkileyerek sanatçıları yeni arayışlara, yeni keşiflere götürmüştür. Avrupa'da fotoğrafın yaratmış olduğu bu etki, oryantalist çalışmaların ağırlıkta olduğu 19.yy.da ülkemizde de kendini göstermeye başlamış ve fotoğrafın bu denli gelişmesi ve yaygınlaşması, kuşkusuz Türk Resim Sanatına önemli katkılar sağlamıştır. Fotoğraf ve Resim ilişkilerinin temelinin atıldığı bu dönemde, pek çok oryantalist ressam İstanbul manzaralarını konu alan resimleriyle gündeme gelmiştir. Oryantalist resimlerin yanı sıra Türk Primitifleri'nin fotoğrafı kareleyerek büyütme tekniğiyle elde ettiği fotoğrafik görünümlerle başlayan bu süreç, daha sonra kimi sanatçıların fotogerçekçi anlayıştaki çalışmalarıyla, kimi sanatçıların ise; fotoğrafı malzeme olarak kullanmasıyla Türk Resmine önemli bir kimlik kazandırmıştır.
Görsel ve kavramsal olarak sanatta yazının kullanımı
Bu çalışmada, yazının başlangıcı olan madde yazılardan itibaren çizgiselleşip giderek sadeleşerek oluşan çeşitli harf ve alfabelere evrildiği ve günümüze kadar geldiği süre boyunca, Doğu'da ve Batı'da görsel ve sanatsal bağlamda yazının kullanıldığı süreçler çalışma kapsamında sergilenecek olan enstalasyon uygulamasının çıkış noktası olarak ele alınmış, incelenmiştir. Çalışmanın ilk bölümünde yazı kavramını detaylı bir şekilde incelemek amacıyla yazının tanımı yapılıp, geçirdiği değişimler kronolojik olarak ele alınmış, yazı çeşitleri araştırılmış; ikinci bölümünde Doğu'nun yazıya yüklediği anlamlar ile yazıyı sanatsal bağlamda kullanış biçimleri araştırılmıştır. Doğu'da, gerçeğin sürekli değişken; hareket halinde olduğu düşüncesi hâkim olduğundan dolayı sanata dair düşüncelerini Batılı terimlerle sanat ve estetik felsefesi olarak tanımlamayıp, direkt açıklamaktan kaçınılmıştır. Bu nedenle, İslam coğrafyasının tasvirden kaçınıp yazı sanatına yönelmesi salt tasvir yasağına bağlanmıştır. Ancak, bu çalışma ile Müslüman sanatçıyı soyut formlara, harflere yönelmesinin tasavvuftan, Doğu felsefesinden bağımsız olmadığı düşüncesi kaynaklarla desteklenmeye ve İslamiyet'in suret yasağı ve yazıya resimden daha fazla önem verilmesi konusuna açıklık getirilmeye çalışılmıştır. Ayrıca tasvirin yasak olmadığı Uzak Doğu'da kaligrafiye, resim sanatı ile birlikte büyük önem verilmiştir. Budizm ve Taoizm öğretilerinin, Uzak Doğulu sanatçıların kaligrafi uygulamalarına etkileri incelenmiş ve katkı sağlaması amaçlanmıştır. Yazı, Batı'da Modern öncesi dönemlerde dini veya savaş sahnelerinin, soylu ailelerin konu olduğu resimlerde kimlikleri belirtmek, anlamı kuvvetlendirmek ve açıklama getirmek için kullanılmıştır. 20.Yüzyıl'ın başlarında ise, Picasso ve Braque resimlerinde, kolajlarında çoğunlukla afiş, gazete gibi yazılı ve basılı malzemeleri yerleştirmişlerdir. Yüzyıl boyunca sanatçılar teknolojik gelişimler sayesinde, felsefi ve sosyo kültürel faktörlerin etkisiyle harfleri soyutlayarak, yazının metin ile bağlamını ve dilin kendisini sorgulayarak kavramsal alana taşımışlardır. Yazının Batı sanatında geçirdiği değişimlerin incelendiği üçüncü bölüm, kaligrafi, yazının resim ile ilişkisi, modern sanat akımlarında ve kavramsal sanatta yazı kullanımından oluşmaktadır. Dördüncü bölümde, Türkiye'de kaligrafi sanatının en yoğun ilgi gördüğü dönem, harf devrimi ile kesintiye uğramasıyla görsel sanatta yazının kullanımı sanatçılarla birlikte ele alınmıştır. Beşinci ve son bölümde ise, konu bağlamında ürettiğim enstalasyon uygulamam, kavramsal ve plastik olarak incelenmiş ve açıklanmıştır.