
4.787
Arşivlenen Tez
9
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Yerel yönetimlerde toplumsal cinsiyete duyarlı bütçeleme
Kadınların uzun yıllar süren mücadeleleri sonucunda yasal ve fiili durum kazanımları ve ekonomik büyüme temelli başlayan kalkınma çalışmalarının merkezine insanı alması sonucunda kadınlara yönelik politika ve hizmetler, hem yaygınlaşmış hem de farklı farklı biçimlerde ortaya konulmuştur. Tüm bu gelişmelerin, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlama konusunda başarısız olduğu, özellikle uluslararası raporlar ve göstergelerle ortaya konulunca, toplumsal cinsiyet eşitliği bakışının tüm plan, program, politika ve belgelere, her düzeyde ve aşamada yerleştirilmesi anlamına gelen toplumsal cinsiyetin ana akımlaştırılması yaklaşımı gelişmiştir. Bu yaklaşımın en önemli araçlarından biri de, Toplumsal Cinsiyete Duyarlı Bütçeleme (TCDB)'dir. Katılımcı bütçe yaklaşımının bir yöntemi olan TCDB'nin, uzun yıllardır farklı ülke ve bölgelerde, daha yakın zamanlarda başlamasına rağmen Türkiye'de yerel, bölgesel ve az sayıda da olsa ulusal düzeyde uygulama örneklerine rastlanılmaktadır. Bu tez çalışmasında, yerel yönetimlerden belediyeler düzeyinde ana akımlaştırmanın aracı olarak TCDB'nin uygulanabilirliği, İzmir Belediyelerinde nicel ve nitel araştırma yöntemleri kullanılarak feminist bakışla analiz edilmiştir. Stratejik Planlama çalışması yürütmüş belediyelerin planları, toplumsal cinsiyete duyarlılığı bakımından içerik analizi yöntemiyle değerlendirilmiştir. Belediyelere yönelik uygulanan anket ile belediyelerde karar alıcıların toplumsal cinsiyet eşitliği farkındalığı araştırılmıştır. Bu kapsamdaki Urla Belediyesi, 2016 yılı bütçesini TCDB aracını kullanarak hazırladığından, bu belediyedeki karar alıcılarla derinlemesine görüşme yöntemi kullanılarak toplumsal cinsiyet eşitliği farkındalık düzeyleri, TCDB'ye yaklaşımları ve bu süreçteki deneyimleri değerlendirilmiştir.
Doğrudan yabancı yatırımların ekonomik büyümeye etkisi: Türkiye uygulaması
Bu tezde 1996-2018 yılları arasında Türkiye'de doğrudan yabancı yatırımların ekonomik büyümeye etkileri incelenmektedir. Çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, doğrudan yabancı yatırımların tanımı ve öneminden bahsedilip yabancı yatırım belirleyicilerine yer verilmektedir. Doğrudan yabancı yatırımları açıklamaya yönelik teorik yaklaşımlarla birlikte büyüme teorileri dahilinde ekonomik büyümenin dinamikleri anlatılmaktadır. İkinci bölümde, ilk olarak dünyada doğrudan yabancı yatırımların gelişimine yönelik göstergeler bazında analiz yapılmaktadır. Yabancı yatırımlara yönelik izlenen politikalar dönemler itibariyle ele alınarak Türkiye'nin doğrudan yabancı yatırım göstergeleri üzerinden bir değerlendirme yapılmaktadır. Üçüncü bölümde ise yöntem, veri seti ve ekonometrik model ile ilgili bilgiler verilmektedir. Çalışmada kullanılan model tahmin edilerek tahmin sonuçları değerlendirilmektedir. Çalışmanın amacı, ilgili yıllarda doğrudan yabancı yatırımların ekonomik büyümeye etkilerinin sorgulanmasıdır. Çalışmada En Küçük Kareler (EKK) Yöntemi ile zaman serisi analizi gerçekleştirilmiştir. Yapılan analiz sonuçlarına göre; gayri safi sabit sermaye yatırımları ve doğrudan yabancı yatırım çıkışlarının ekonomik büyümeye etkisi anlamlı sonuçlar vermekte, doğrudan yabancı yatırım girişleri ve işgücüne katılım oranının ekonomik büyüme üzerindeki sonuçları ise anlamsız sonuçlar vermektedir. Anahtar Kelimeler: Doğrudan Yabancı Yatırımlar, Ekonomik Büyüme, Zaman Serisi Analizi
Eğitim kalitesi ve ekonomik büyüme: Türkiye üzerine bir uygulama
Tezde, eğitim kalitesi ile ekonomik büyüme ilişkisi ve eğitim kalitesinin belirleyicileri ekonometrik yöntemlerle analiz edilmiştir. İlk olarak söz konusu alanda literatür taraması yapılmış ve analiz öncesinde Türk eğitim sisteminin yapısı incelenmiştir. İlk modelde Türkiye'de 1501 liseyi kapsayan bir analizle ortaöğretimde eğitim kalitesinin belirleyicileri araştırılmıştır. Okul türünün, öğretmen kalitesinin, okulun araştırma ve sosyal imkanlarının ve yerleşim yerinin eğitim başarısında en önemli unsurlar olduğu sonucu ortaya çıkmıştır. Sonrasında 81 ili kapsayan iki farklı eğitim kalite endeksi oluşturulmuştur. Beşeri sermaye göstergesi olarak eğitim kalite endeksi kullanılmış ve il bazlı kişi başı gayri safi yurt içi hasıla (GSYH) üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Çalışmada mekânsal bir etki beklendiği için çalışma mekânsal ekonometrik analiz yöntemleriyle de tahmin edilmiştir. Sonuçlar Türkiye'de ekonomik büyümenin eğitim kalitesiyle ilişkili olduğunu ve mekânsal etkinin bulunduğunu ortaya koymaktadır.
Türk bankacılık sektörünün değişen yapısı: 2001 öncesi ve sonrası dönemlerin karşılaştırmalı analizi
Bu tezde, endüstriyel organizasyon yaklaşımı kullanılarak 1990-2000 ve 2001-2014 olmak üzere iki dönem için Türk Bankacılık Sektörünün piyasa yapısı farklı yöntemlerle (CR yoğunlaşma, HHI, HKI, U endeksi, Lerner Endeksi, Düzeltilmiş Lerner Endeksi, Panzar Rosse H istatistiği, Lojistik regresyon ve oyun teorisi) analiz edilmektedir. Ayrıca, 2001 yılında Türk Bankacılık Sektörü odaklı ortaya çıkmış olan bankacılık krizinin, piyasa yapısı üzerinde bir değişime neden olup olmadığı, yapılan iki dönem analizi ile ortaya koyulmaktadır. Bu çerçevede öncelikle birleşme eylemi ile sektöre giriş yapan bankaların, piyasa yapısına ve rekabet düzeyine olan etkisi araştırılmaktadır. Bu çerçevede yapısalcı ve yapısal olmayan yaklaşımlarla piyasanın yoğunlaşma oranı ve rekabet yapısı ortaya koyulmaktadır. Yapılan analizler, 2001 yılından önce beklentilerin aksine yüksek rekabetin yaşanmamış olduğunu ve rekabetin daha çok küçük bankalar arasında yaşandığını ortaya koymaktadır. 2001 yılından sonra ise sektörün rekabet yapısında, 2001 yılından önceye göre büyük değişimin yaşanmadığı; ancak 2001 yılından sonra büyük bankaların kendi aralarında rekabete başladıkları görülmektedir. İlaveten, analizlere eklenmiş olan birleşme değişkeninin piyasa yapısı ve rekabet analizlerinde etkili olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Tezin bir diğer amacı, piyasa yapısı üzerinde etki gücü yüksek olan piyasaya giriş değişkeninin belirleyicilerini 2001 öncesi ve sonrası için tespit etmektedir. Bu kapsamda elde edilen sonuçlar, 2001 yılından önce bankaların karlılık ve maliyet gibi banka özelinde değişkenlere dikkat ettiğini; 2001 yılından sonra ise makro ekonomik gelişmelerden daha fazla etkilendiğini ortaya koymaktadır. Çalışma son olarak, 2001 yılından sonra kendi aralarında rekabet eden büyük ölçekli bankaların, rekabet yapılarını ortaya koymak için oyun teorisi yaklaşımından faydalanmaktadır. Bu çerçevede dinamik oyunlardan yararlanılmakta; dokuz bankanın toplam şube sayısında meydana gelen artışa karşılık diğer bir bankanın tepkisinin ne olacağı ortaya koyulmaktadır. Sonuçlar, ekonomik büyüme beklentilerine göre bankaların farklı stratejiler geliştirebildiklerini, çoğu bankanın şube açma veya kapatma üzerinden stratejik planlama yapabildiğini göstermektedir.
Türkiye'de sağlık hizmetleri kullanımında cepten yapılan harcamaların finansal yükü ve farklı harcama grupları üzerindeki etkileri
Türkiye'de son dönemde sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması ve iyileştirilmesine yönelik düzenlemeler, sosyal ve ekonomik politika alanının önemli tartışma konusunu oluşturmaktadır. Bu bağlamda, en kapsamlı reform süreci ise 2003 yılında uygulamaya konulan "Sağlıkta Dönüşüm Programı" (SDP) ile gündeme gelmiş ve sağlık politikaları dinamik bir sürece girmiştir. SDP'yle sağlık hizmetlerine yönelik çeşitli iyileşme hedeflerinin yanında, genel sağlık sigortası kapsamının genişletilmesi ve yoksul kesimlerin sigorta kapsamına dahil edilerek onların mali yönden korunmaları hedeflenmiştir. Diğer taraftan, pasif özelleştirme anlamına gelen, özel sağlık kurumlarından sözleşmeler yoluyla hizmet alımlarının da özendirilmesi yaygınlaşmıştır. Ayrıca sağlık hizmetleri için ek gelir elde etmek, gereksiz talebi önlemek ve böylece harcamaları sınırlamak amacıyla kullanıcı katkıları, son yıllarda başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye'de de sağlık hizmetlerinin sunumunda kullanılmaya başlanmıştır. Dolayısıyla, sağlık hizmetleri sunumunda iyileşmeler hedeflenirken, bu iyileşmelerden fayda sağlayan ekonomik gruplar arasında refahın nasıl dağıtıldığı sorusu sağlık finansmanı ve hakkaniyet açısından önemli hale gelmeye başlamıştır. Bu bağlamda çalışmanın amacı, 2002-2016 TÜİK Hanehalkı Bütçe Anketi (HBA) mikro verilerini kullanarak, hanehalklarının cepten yaptıkları sağlık harcamalarının ekonomik etkilerini SDP dönemi kapsamında araştırmaktır. Cepten yapılan harcamaların ekonomik etkilerinin incelenmesinde, sağlık ekonomisi literatüründe kullanılan "katastrofik harcama" düzeylerine odaklanılmış ve geleneksel yaklaşımın yanında farklı sosyoekonomik gruplar için katastrofik oranlar belirlenmiştir. Böylece önceki çalışmalardan farklı olarak; farklı sosyoekonomik gruplar için daha detaylı analizler yapılmıştır. Çalışmada ayrıca cepten yapılan sağlık harcamalarının mali yükünde etkili olası risk faktörleri incelenmiş, bununla birlikte seçim yanlılığı sorununu da dikkate alan Heckman Seçim modeliyle analizler genişletilmiştir. Genel olarak analiz sonuçlarına göre, cepten yapılan sağlık harcamalarının katastrofik yükü ılımlı bir azalma göstermiş olsa da yoksul gruplarının riskleri hala yüksektir ve harcamaların mali yükündeki risk, hastane hizmetleri alan hanehalkları arasında artmaktadır.
Fonksiyonel gelir dağılımı ve ekonomik büyüme arasındaki ilişkinin ücret çekişli büyüme yaklaşımı ile analizi
Türkiye ekonomisinde fonksiyonel gelir dağılımı ve ekonomik büyüme arasındaki ilişki özellikle son yıllarda giderek artan biçimde tartışılmaya başlamıştır. Bu çalışmanın amacı Türkiye'de fonksiyonel gelir dağılımı ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi ücret çekişli büyüme yaklaşımına dayalı olarak tasarruflar dolanımıyla incelemektir. Çalışmada Türkiye'de fonksiyonel gelir dağılımı ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkinin incelenmesinde güncel ekonometrik yöntem kullanılmaktadır. Türkiye'de hane halklarına ait veriler ile uzun dönem etkilerin incelenmesinde ARDL Sınır Testi ile tahmin gerçekleştirilmektedir. Bu kapsamda ARDL yönteminin özelliği olarak modelde yer alan değişkenler arasında eşbütünleşme olup olmadığı tahmin edilmektedir. Böylece tasarruflar dolanımıyla fonksiyonel gelir dağılımı ile ekonomik büyüme arasındaki ilişki tahmin edilebilmektedir. Çalışmanın uzun dönem analizinde kısıtlı veri seti ile analiz yapabilmesi özelliğinden dolayı ARDL modeli tahmin yöntemi kullanılmaktadır. Bu model ile işgücü ve girişimci tasarruflarının ekonomik büyümeyi temsilen gayri safi sabit sermaye oranı ile arasındaki uzun dönem ilişkisi incelenmektedir. Çalışmada elde edilen bulgular uzun dönemde işgücü tasarruflarının Türkiye ekonomisinde sermaye birikimi üzerinde pozitif ve anlamlı bir etkisi olduğunu göstermektedir. Bunun yanı sıra girişimci kesimin tasarrufları ise sermaye birikimi negatif yönde etkilemektedir.
Optimal kamu borç yönetimi: Mikro ve makro yaklaşım
Kamu borç yönetimi, belirili bir zamanda ve belirli bir risk düzeyinde kamu borçlanma maliyetlerini minimize eden bir strateji oluşturma sürecidir. Etkin bir şekilde yönetilen kamu borcu, ülkede ekonomik istikrarın sağlanmasında rol oynayan önemli faktörlerden biridir. Bu nedenle optimal bir kamu borç yönetimi, kamu borcunun sürdürülebilirliğinin sağlayan kamu borç portföyünün oluşturulmasını, borç sürdürülebilirliğini etkileyen makro ekonomik faktörlerin ortaya konulmasını gerekli kılmaktadır. Bu noktadan harketle tezin iki amacı bulunmaktadır. Bu amaçlar, kamu borç yönetimini hem mikro hem de makro yaklaşım çerçevesinde incelemektir. Kamu borç yönetiminin mikro yaklaşım çerçevesinde incelendiği bölümde, 2005:01-2017:12 dönemi için ülke risk priminin yüksek ve düşük olduğu dönemlerde Türkiye'de optimal kamu borç portföyünün nasıl oluşturulması gerektiğini belirlemeyi amaçladım. Bu kapsamda kamu borçlanma araçlarına ve kamu borçlanma maliyetlerine ilişkin riskler ortaya konulmuş, daha sonra ülke risk priminin yüksek ve düşük olduğu dönemlerde belirli bir risk düzeyinde borçlanma maliyetlerini minimize eden optimal kamu borç portföyleri oluşturulmuştur. Yapılan analiz sonucunda, ülke risk priminin yüksek ve düşük olduğu dönemlerde değişken faizli borçlanma senetlerinin riskinin yüksek olduğu; buna karşın, sabit faizli ve enflasyon endeksli iç borçlanma senetlerine ilişkin risklerin ise düşük olduğu bulunmuştur. Elde edilen sonuçlar, ülke risk priminin yüksek olduğu rejimde kamu borcunun optimal bir şekilde yönetilebilmesi için vade oranının kısaltılmasını, portföy içinde sabit faizli iç borçlanma senetlerinin oranını arttırmasınıve değişken faizli borçlanma senetlerinin payının azaltılmasını; ülke risk priminin düşük olduğu dönemlerde ise vade oranının uzatılması, sabit faizli ve TUFE endeksli senetlerin payının arttırılmasını ve değişken faizli borçlanma senetlerinin payının azaltılması gerektiğini göstermektedir. Kamu borç yönetiminin makro yaklaşım çerçevesinde incelendiği bölümde, 1994:Q1-2017Q4 dönemi için Türkiye'de kamu borcunun sürdürülebilirliğini ve kamu borcunun sürdürülebilirliğinin yüksek ve düşük olduğu rejimlerde makro ekonomik faktörlerin kamu borç sürdürülebilirliğini nasıl etkilediğini ortaya koymayı, Türkiye için optimal kamu borç düzeyini ve optimal kamu borç düzeyini elde edebilmek amacıyla temel ekonomik değişkenlere ilişkin oranların ne olması gerektiğini belirlemeyi amaçladım. Analiz sonucunda, Türkiye'de kamu borcunun sürdürülebilir bir yapı sergilemesine karşın, ekonomik kriz ve seçim dönemlerinde kamu borcunun sürdürülebilirliğinin azaldığı görülmüştür. Ayrıca Türkiye'de optimal kamu borç stoku/GSYH oranının %47.23; bu optimal oranı elde edebilmek için ise enflasyon oranının %11.3'ün altında, ekonomik büyüme oranının %5.89'un üzerinde ve politika faiz oranını temsilen kullanılan interbank faiz oranının ise %16.85'in altında olması gerektiği bulunmuştur. Kamu borcunun sürdürülebilir bir yapıda olduğu rejimde, dışa açıklık oranı, enflasyon oranı, vergi oranlarının bütçe içindeki payı ve bütçe dengesi kamu borcunun sürdürülebilirliğini pozitif yönde etkilerken, ekonomik ve politik risk negatif olarak etkilemektedir. Kamu borcunun sürdürülemez bir yapı sergilediği rejimde, ekonomik büyüme oranı ve dışa açıklık oranı kamu borcunun sürdürülebilirliği üzerinde pozitif etkiye sahipken, enflasyon oranı, politik risk ve dolar kurundaki oynaklık ise negatif etkiye sahiptir.
Karşılanmamış faiz oranı paritesi teorisi kapsamında ara kazanç ticareti (Carry Trade): Türkiye, BRICS, İngiltere ve ABD arasında karşılaştırmalı analiz
Bu tezde, Türkiye, BRICS, İngiltere ve ABD ülkelerinde gerçekleşen carry trade faaliyetinin temel belirleyicileri ve carry trade faaliyetlerinde meydana gelen ani bir çözülmenin söz konusu ülkelerin finansal ve makroekonomik değişkenleri üzerindeki etkileri, faiz oranları farkının ve küresel risk algısının yüksek ve düşük olduğu dönemler için incelenmiştir. Bu amaçla, ekonominin eşik değişkeninin değerine bağlı olarak farklı rejimlere ayrılmasına izin veren TVAR yönteminden yararlanılmıştır. Tezin sonucunda elde edilen bulgulara göre, faiz oranları farkının yüksek olduğu dönemde, carry trade faaliyetinin temel belirleyicilerinin Türkiye için faiz oranları farkı, BRICS ülkeleri için faiz oranları farkı, döviz kuru belirsizliği ve ülkelerin risk primi, gelişmiş ülkeler için faiz oranları farkı ve enflasyon oranları farkı olduğu; faiz oranları farkının düşük olduğu dönemde ise Türkiye ve BRICS ülkeleri için faiz oranları farkı ve enflasyon oranları farkının carry tarde faaliyetini arttırıcı, döviz kuru belirsizliği ve ülke riskinin ise azaltıcı birer unsur olduğu, gelişmiş ülkeler için ise, faiz oranları farkının carry trade faaliyetinin arkasındaki temel unsur olduğu tespit edilmiştir. Küresel risk algısının yüksek olduğu dönemde, gerek gelişmiş gerekse gelişmekte olan ülkelerde faiz oranları farkının carry trade faaliyetini arttırıcı bir unsur olduğu, gelişmekte olan ülkelerde enflasyon oranları farkının carry trade faaliyetini arttırıcı, döviz kuru belirsizliği ve ülke riskinin ise azaltıcı birer unsur olduğunu; küresel risk algısının düşük olduğu dönemde ise, gelişmekte olan ülkelerde faiz oranları farkı, enflasyon oranları farkı ve döviz kuru belirsizliği değişkenlerinin carry tarde faaliyetini arttırıcı, ülke riskinin azaltıcı etkilere sahip olduğu, gelişmiş ülkeler açısından ise carry trade faaliyetinin arkasındaki temel unsurun faiz oranları farkı olduğu görülmüştür. Carry trade pozisyonundaki ani bir çözülmenin finansal ve makroekonomik değişkenler üzerindeki etkilerine bakıldığında, faiz oranları farkının yüksek olduğu dönemde carry trade pozisyonunun ani bir şekilde tersine dönmesi durumunda Türkiye'de, diğer gelişmekte olan ülkelerin aksine, sadece faiz oranları farkı genişlediği belirlenmiştir. Bununla birlikte, BRICS ülkelerinde faiz oranları farkı ve enflasyon oranları farkının daraldığı, döviz kuru getirisi ve hisse senedi getirisinin azaldığı görülmüştür. Gelişmiş ülkelerde ise faiz oranları farkının genişlediği, döviz kuru getirisi ve hisse senedi getirisinin yükseldiği tespit edilmiştir. Faiz oranları farkının düşük olduğu dönemde ise, gelişmekte olan ülkelerde genel olarak, döviz kuru getirisini ve hisse senedi getirisini azalttığı, Türkiye ve Hindistan'da faiz oranları farkını genişletmesine, Rusya ve Güney Afrika'da ise faiz oranları farkının daralmasına yol açtığı; gelişmiş ülkelerde faiz oranları farkının genişlediği, döviz kuru getirileri ve hisse senedi endeks getirileri yükseldiği, bununla birlikte, İngiltere'de enflasyon oranları farkı daralırken, ABD'de genişlediği sonucuna ulaşılmıştır. Küresel risk algısının yüksek olduğu dönemde, faiz oranları farkının genişlediği, döviz kuru getirilerinin azaldığı, enflasyon oranları farkının daraldığı, gelişmiş ülkelerde faiz oranları farkının genişlediği, döviz kuru getirileri ve hisse senedi piyasaları getirilerinin yükseldiği görülmüştür. Küresel risk algısının düşük olduğu dönemde ise Türkiye ve Rusya'da faiz oranları farkının daraldığı, Brezilya ve Güney Afrika'da ise genişlediği, enflasyon oranları farkının daraldığı, döviz kuru getirileri ve hisse senedi getirilerinin ise azaldığı; gelişmiş ülkelerde faiz oranları farkının ve döviz kuru getirilerinin arttığı, İngiltere'de hisse senedi getirisi azalırken, ABD'de hisse senedi getirisi yükseldiği sonucuna ulaşılmıştır.
Küresel ekonomik kriz ve Avrupa borç krizinin Türkiye hisse senedi piyasası üzerindeki etkileri: Olay çalışması yaklaşımı
Dünya, son yirmi yılda iki önemli ekonomik krizle karşılaşmıştır. Bunlardan biri küresel ekonomik kriz, diğeri ve daha güncel olanı ise Avrupa borç krizidir. Her iki ekonomik kriz de dünyadaki ülkeler üzerinde geniş bir dramatik etki yaratmıştır. Bu dramatik etki, hisse senedi piyasalarında yaşanan düşüş, iflaslar, işsizliğin artması, yaşam koşullarının zorlaşması ile örneklenebilir. Bu çalışmanın ana amacı birbirini takip eden iki ekonomik krizin Borsa İstanbul'u nasıl etkilediğini araştırmak ve kriz dönemlerinde piyasanın etkinliğini analiz etmektir. Bu amaçla, BIST'in küresel ekonomik kriz ve Avrupa borç krizi haberlerine olan duyarlılığı, olay çalışması yöntemiyle tahmin edilmiştir. Bu çalışmada yirmi yedi ekonomik, politik ve sosyal haber, olay olarak kullanılmıştır. Çalışmada kullanılan veriler 2000 - 2017 yılları arasındaki BIST100 (XU100), BIST Mali (XUMAL), BIST Sınai (XUSIN) ve BIST Hizmetler (XUHIZ) endekslerinin günlük kapanış fiyatlarıdır. Çalışma sonucunda her iki kriz döneminde de anlamlı negatif anormal ve kümülatif anormal getirilere rastlanmıştır, ancak bunlar küresel finansal kriz döneminde miktar olarak daha fazladır. Bu nedenle küresel ekonomik krizin Borsa İstanbul üzerinde Avrupa borç krizinden daha fazla negatif etkisi olduğu görülmüştür. Ayrıca, bu kriz dönemlerinde piyasadan anlamlı kümülatif anormal ve anormal getiriler elde edilmesi nedeniyle piyasanın etkin olmadığı sonucuna varılmıştır.
Avrupa Birliği 15 ülkeleri ve Türkiye için emeğin gelir payının incelenmesi
Dünya genelinde emeğin gelir payı 1980 yılından beri bir azalma eğilimi içerisindedir ve bu azalışın nedenleri üzerinde ise hala bir fikir birliği sağlanamamıştır. Bu azalışın nedenleri üzerine çok sayıda çalışma bulunmaktadır. Fakat, bildiğimiz kadarıyla, yapılan çalışmalarda Avrupa Birliği gibi entegrasyonun yüksek olduğu ülkeler için mekânsal etkileşimlerin göz ardı edildiği görülmektedir. Ayrıca, Türkiye için de makro dinamiklerin emek gelir payı üzerinde etkisinin incelenmediği görülmüştür. Bu çalışmanın temel amacı da, AB-15 ülkelerinde ülke ve bölge düzeyinde mekânsal etkileşimin emek gelir payı üzerindeki etkisini incelemek ve Türkiye'nin emek gelir payının makro dinamikleri araştırmaktır. Çalışma sonucunda edilen bulgulara göre, emeğin gelir payı AB-15 ülkeleri ve Türkiye'de zaman içerisinde azalma eğilimindedir. AB-15 ülkelerinde küreselleşme ve entegrasyon sürecinin emek gelir payı üzerindeki etkisi negatiftir. Ayrıca, AB-15 ülkelerinde mekânsal etkileşimin emeğin gelir payı üzerindeki etkisi negatif olup, Tek Piyasa Programı ile bu negatif etkide artış gözlenmiştir. Ayrıca, toplam faktör verimliliği, sermaye çıktı oranı ve dışa açıklığın emek gelir payı üzerindeki etkisi de negatiftir. Bununla birlikte, AB-15 ülkelerinde bölgesel düzeyde, tarım ve sanayi sektör paylarının emek gelir payı üzerindeki etkisi negatifken, hizmet sektörünün payının etkisi pozitiftir. Sanayi ve hizmet sektöründe ülkeler arası etkileşim negatifken, tarım sektöründe pozitiftir. Ayrıca Türkiye'de ekonomik büyümenin ve enflasyonun emek gelir payı üzerindeki etkisinin negatif olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Çin Halk Cumhuriyetinin Bir Kuşak Bir Yol Projesinin orta koridor ülkeleri üzerine etkileri
Ekonomik Koridorlar, özünde ticaret bazlı yatırımların yapıldığı ve ülkelerin birbirleri ile ilişkilerinin güçlenmesini sağladığı işbirliği olarak görülmektedir. Bu kapsamda 1992 yılında Büyük Mekong Bölgesi'nde oluşturulan ilk ekonomik koridorların, günümüze kadar geçen 20 yıl içerisinde bölgede bulunan ülkelerin ekonomik gelişimlerine katkı sağladığı görülmüştür. Günümüzde ise Çin Halk Cumhuriyeti'nin vizyonu olarak düşünülen Kuşak Yol Projesi, içinde barındırdığı 6 kara koridoru ile ekonomik anlamda üye ülkelerine katkı sağlamayı vaadetmektedir. Yüzyıllar boyu tarihi ipek yolu ile medeniyetin doğu-batı yönünde ilerlemesini sağlayan, ticaretin ve ülkeler arası bağın kurulmasında öncü olan Çin Halk Cumhuriyeti, sanayi devriminin etkisiyle daldığı derin uykudan, 1978 yılında Deng Xiao Ping'in uyguladığı reformist ve dışa açık politikalar sonucunda uyanmaya başlamıştır. 1990'lar itibariyle Neo-Liberal ekonomiye geçiş politikalarında başarılı olan ve 2000'li yıllara gelindiğinde üretim merkezi haline gelen Çin, 2008 krizine kadar çift haneli büyüme rakamlarına ulaşmış ve böylece dünyanın en büyük ekonomilerinden biri haline gelmiştir. 2008-2011 yılları arasında ise ekonomik büyümede dalgalanmalar yaşayan Çin, Kuşak Yol Projesini ortaya çıkarmıştır. Proje, dünyada ekonomik anlamda büyük bir potansiyel ve aynı zamanda belirli başlı tehditleri beraberinde getirmektedir. Türkiye tarafından ilan edilen Orta Koridor Girişimi'nde yer alan ülkeler OBOR Projesinden genel anlamda olumlu etkilenmektedirler. Orta Koridor ülkelerinin gerekli altyapı yatırımlarını tamamlamaları ve bölgede istikrar sorununun çözülebilmesi halinde projenin Orta Koridor ülkeleri için olumlu etkilerinin artması beklenmektedir. Buna karşın Orta Asya devletlerinin Çin devleti'ne ekonomik bağımlıklarının arttığı ve Borç diplomasisi tehdidi olarak bilinen bu duruma karşı önleyici adımlar atılması gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır. Orta Asya ülkelerinin, Kuşak Yol Projesi sayesinde altyapı sorunlarının çözülmeye başlandığı, bölge ülkelerinin ticarette doğal kaynak ihracatına bağımlılıklarının azalması konusunda projenin önemli bir fırsat sunduğu, ülkelerin birbirleri ile ticari bağların kuvvetlendiği ve bağımsızlıklarını yakın zamanda kazanmış olan devletlerin Rusya hegemonyasından kurtulması bakımından da proje önemlidir. Güney Kafkasya ülkelerinin, özellikle transit geçişten elde edebilecekleri gelir bakımından ve ihracatlarında ekonomik çeşitlilik yaratabilmek konusunda projeyi değerli gördükleri, Türkiye'nin ise Asya-Avrupa arasında köprü görevi görme ve dolayısıyla merkez ülkelerden olabilme potansiyeli, Proje ile birlikte transit geçişten elde edilebilecek potansiyel gelir, Türkiye'ye gelen yabancı yatırımların artışı, doğu ülkeleri ile ticaret hacmiminin artışı ve Çin devleti ile ikili ticarette Türkiyr aleyhine gerçekleşen ticaret dengesini lehine çevirmesi için fırsat olması nedenleri ile projenin ülke için değerli olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Tarımsal desteklemelerin çiftçi kararlarına etkisi: Mersin ili örneği
Türkiye'de tarım sektörü gıda ve sanayi için gerekli hammaddeleri üretmesi, istihdam yaratması, ihracattaki payı ve ulusal gelire katkısı nedeniyle son derece önemlidir. Bu bağlamda ekonomik, sosyal ve ekolojik yönleriyle bütün kesimleri yakından ilgilendirmektedir. Tarım sektörü, diğer sektörleri de etkilemekte olup tarımsal üretimdeki artışlar diğer sektörlerdeki büyümeyi de kolaylaştırmakta ve bu durum tarımı, stratejik sektör haline getirmektedir. Tarım sektöründe verimliliğin ve rekabet gücünün artırılması, gıda güvencesi ve güvenilirliğinin sağlanması, doğal kaynakların ve tarımsal faaliyetin sürdürülebilirliği ve tarımsal kalkınmanın sağlanmasında çiftçinin kararlarını belirleyen/etkileyen faktörlerin bilinmesi büyük önem taşımaktadır. Çiftçiler kişisel ve psikolojik özelliklerinin yanında üretim karar sürecinde amaçlarına ve finansal kaynaklarına bağlı olarak farklı davranış ve tepki göstermektedirler. Kişisel tutum ve davranış farklılıkları, tarım politikalarından her zaman beklenen sonuçlar alınamamasına neden olmakta ve bu farklılıklar tarım sektörünün geleceği açısından büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda; bu çalışmada Türkiye'deki tarımsal üretimde çiftçi kararlarını etkileyen faktörlerin belirlenerek çiftçilerin sosyo-ekonomik özellikleri de dikkate alınarak tarımsal üretimin çiftçi karar ve davranışlarından nasıl etkilediğinin ortaya konulması, Mersin ilinin ve ilçelerinin tarımsal potansiyelini ve buradaki çiftçilerin kararlarında özellikle destekleme politikalarının önemi ve destek araçlarının üretici davranışlarını olumlu yönde etkilemesi için öneriler getirmek amaçlanmıştır. Araştırmanın çalışma evrenini 2020 yılında Mersin il sınırları içinde tarımsal üretim faaliyetinde bulunan çiftçiler oluşturmuştur. 297 çiftçi ile görüşülmüş ve elde edilen veriler çalışmanın materyalini oluşturmuştur. Verilerin Khi-Kare analizi ve model geliştirilerek Ordinal Lojistik Regresyon analizi yapılmıştır. Çalışmada, çiftçiler sosyo-ekonomik açıdan incelendiğinde; çiftçilerin yaklaşık yarısının (%50,8) ilkokul mezunu olduğu, sahip olunan tarım işletmelerinin %94,6'sının küçük ölçekli işletmelerden oluştuğu, çiftçilerin yaklaşık yarısının (%48,2) sosyal güvenceye sahip olduğu belirlenmiştir. Çiftçilerin üretim kararlarını etkileyen en önemli faktörlerin ise; girdi ve ürün destekleri (%38,7) ve doğal koşullar (%37,6) olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Tarımsal desteklemelerin çiftçi kararlarında önemli bir yeri olsa da bütçedeki payının ise yıllar itibariyle değişmediği görülmüştür.
Kapitalizmin ekolojik krizi: Toplumsal bir alternatif olarak büyümeme
Çoklu kriz çağının insanlığın karşısına çıkarttığı en ciddi sınavlardan biri de kuşkusuz dünya ekolojisinde oluşan tahribattır. Gerek tersinmez bir süreç olması gerekse de uygarlığın sonunu getirme potansiyeli göz önünde bulundurulduğunda, ekolojik krize dair acil çözümlerin harekete geçirilmesi önem arz etmektedir. 2000'li yılların başında ekolojik hareketler içerisinde öne çıkmaya başlayan Büyümeme hareketi, günümüzde gittikçe artan bir şekilde teorik alanda da hacim kaplamaktadır. Bu çalışmada Büyümeme teorisinin gelişimi 3 ayrı faz içerisinde ele alınmıştır. 1970'li yıllarda başlayan ve 1990'ların sonuna kadar olan süreç dağınık düşüncelerin günümüze aktarıldığı bir toplumsal fikir olarak belirme sürecini ifade eder. 2000 ve 2008 yılları arasında gelişen yeni toplumsal hareketlerle beraber bu faz hareket odaklı bir yapıya evrilmiştir. 2008 sonrası dönem ise Büyümemenin teorik bir atılım yaptığı ve fikirlerin tutarlı bir bütüne doğru yol aldığı süreci ifade etmektedir. Çalışmanın ilk bölümünde, ana akım teorilerin ekolojik krizi anlarken dışsal bir problem olarak görme eğilimine karşı, sorunu içsel ve ilişkisel olarak anlamanın yollarını gösterecek ontolojik ve epistemolojik konumumuzun koordinatları ortaya koyulmuştur. İkinci bölümde ise ekolojik krize toplumsal bir yanıt olarak Büyümeme teorisinin bir fikir olarak başladığı serüvenine nasıl teori olarak devam ettiği tarihsel süreçte anlaşılmaya çalışılmıştır. Üçüncü bölümde ise Büyümeme yaklaşımının büyüme karşıtlığı konusundaki tavrının, büyümeyi kapitalizmden farklı bir fenomen olarak ele alması nedeniyle ürettiği sorunlar yeniden ele alınarak, hem kapitalist meta üretimi hem de neoliberal öznellik üretimi bağlamında yeniden değerlendirilmiştir. Sonuç bölümünde ise Büyümeme teorisi ve kapitalist toplumsal ilişkiler arasında bağların tekrar araştırılmasının olanakları ve çözüm yolları tartışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Ekolojik Kriz, Büyümeme, Büyüme Toplumu, Marksist Büyümeme
Türkiye'de COVID-19 pandemisinin sektörel etkileri
Dünya var oluşundan bu yana tarihte pek çok salgın hastalıklarla karşı karşıya kalmıştır. Küreselleşmenin artmasıyla beraber bu salgın hastalıklar hızlı bir biçimde yayılmıştır. Salgınların etkileri sosyal, ekonomik ve politik olmak üzere çok boyutlu etkileri söz konusudur. Kimi ülkeler bu etkileri daha derinden hissederken, kimi ülkelerde ise hafif hissedilmiştir. Salgın hastalıkları kontrol edebilmek gayesiyle her ülke kendi koşulları doğrultusunda pek çok önlem uygulamış ve bu salgınların etkisini en az seviyeye indirgenmeye çalışılmıştır. Covid-19 pandemisinde Türkiye'de ilk vaka 2020 yılının Mart ayında görülmüştür. Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de ekonomik, sosyal ve toplumsal alanlarda birtakım önlemler uygulanmıştır. Zamanla bu önlemlerde değişiklik olmuş ve aşılamanın çoğalmasıyla beraber aşamalı olarak normalleşmeye geçilmeye başlanmıştır. Covid-19 sağlık krizinin sebep olduğu ekonomik kayıplar sonucunda Türkiye ekonomisinde de bazı dalgalanmalar ortaya çıkmıştır. Bu dalgalanmaların etkisi ise her kesimde kendisini göstermiştir. Ve küresel ekonominin daralmasına yol açmış, böylelikle kriz dönemine adım atılmıştır. Bu çalışma geçmişten bugüne insanoğlunun karşılaştığı salgın hastalıkların neler olduğunu ve hastalıkların ekonomi üzerindeki tesirini, Covid-19'un küresel ekonomik etkilerini açıkladıktan sonra, Türk ekonomisine etkilerini sektörel bir bakış açısıyla ortaya koymayı hedeflemektedir. Anahtar Kelimeler: Covid-19, Salgın Hastalıklar, Pandemi, Salgın Hastalıkların Ekonomik Etkisi
Tarihsel süreçte kripto para
Kripto para birimleri gelişen teknolojinin ve ekonomik krizlerin yarattığı sebepler dolaysıyla 2008 yılında Bitcoin ile başlayan finansal bir akımdır. Kendi bünyesi içerisinde merkezi bir yapıya bağımlı olmadan merkeziyetsiz dağıtık bir yapı ve blok zinciri adı verilen sistemleri kriptografik şifrelemeleri kullanarak, kullanıcılarına oldukça güvenli, şeffaf ve hızlı bir hizmet sunmayı amaçlayan birbirinden farklı teknolojileri barındıran çok sayıda farklı kripto para birimidir. En bilinen kripto para birimi Bitcoin olmasına rağmen günümüzde binlerce farklı kripto para, token kullanılmaktadır. Kripto para birimlerinin günümüzde çok fazla sektörde kullanılıyor olması ve kripto para sistemleri altında gelişen, şifreleme, blok zinciri ve akıllı sözleşmeler gibi hayatımızı kolaylaştıran yapıların gündelik hayatımıza girişi kripto paraların ve bağlı alt sistemlerin yasal düzenlemeler ile hukuki bir alt yapıya kavuşturulmasını da bir gereklilik haline getirmiştir. Çalışmanın amacı, paranın icadından günümüze kadar geçen süre içerisindeki gelişmelerini ve paraya yüklenen işlevleri incelerken, kripto paraların ortaya çıkışının sebeplerini ele alıp kripto para teknolojilerinin ülke bazında, toplum bazında ve ekonomi bazında yarattığı etkileri incelemektir. Çalışmanın sonucunda kripto para sistemlerinin ve kripto para sistemleri altında gelişen çeşitli teknolojilerin gelecekteki durumlarına dair tahminler yürütülmüştür.
İktisadi düşünce tarihinde Avusturya İktisat Okulu: Temsilcileri, felsefeleri, teorileri, metodolojileri
İnsanlık tarihi boyunca dünyada sosyal, kültürel ve ekonomik alanlarda köklü ve önemli değişimler yaşanmıştır. Nüfusun artması ile insanlar yeni yerler keşfetme isteği, barınma, giyinme, yiyecek ihtiyaçlarının da artmasına sebep olması nedeniyle insanları, kıt olan kaynakları en iyi şekilde nasıl kullanmaları gerektiği konusunda araştırmaya itmiştir. Bu sebeplerden dolayı insanlar özellikle temel ihtiyaçlarını karşılamak için ekonomik olarak çeşitli faaliyetlerde bulunmuşlardır. Bu doğrultuda ilk insan topluluklarının ortaya çıkmasıyla iktisadi faaliyetlerin başladığı kabul edilmiştir. İktisadın tarihinin başlangıcı ise ilkçağ, Orta çağ, eski Yunan, Mısır ve Çin gibi uygarlıklara kadar dayandırılmıştır. İlk uygarlıkların iktisat bilimine bilimsel olarak katkı sağlamadığını, ancak dönemindeki iktisadi faaliyetlerle iktisadın temelinin atılması yönünden önemli oldukları kabul edilmiştir. Tarih, başlangıcı ve sonu belli olmayan bir inceleme alanı olarak kabul edilmiştir. İktisat tarihinin de başlangıcının insanlık tarihi kadar eski olduğu kabul edilmekle birlikte, insanoğlunun var olduğu andan itibaren iktisadi faaliyetlerin yapıldığı belirtilmiştir. Bilimsel anlamda iktisat ise yeni bir bilim dalı olarak kabul edilmiştir. İktisadın tarihinin diğer bilim dallarına göre daha yeni olmasının nedeni olarak Klasik Okulun kurucusu olan Adam Smith tarafından 1776 yılında yazılmış olan 'Ulusların Zenginliği 'adlı eseri iktisadın bilimsel açıdan ele alınan ve kapsamlı şekilde çerçevesinin çizildiği ilk iktisat kitabı olarak kabul edilmiştir. Toplumsal gelişme ve değişimlerin yaşanması, iktisadi yapıda da bu değişimlerin yaşanmasına sebep olmuştur. İktisadi olarak ortaya çıkan gelişmeler, bu alanda farklı düşüncelerin de ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu doğrultuda iktisadi düşünce tarihi içinde yeni düşünce okullarını ortaya çıkmasını sağlamıştır. İktisatçıların yaşadıkları dönemde ortaya çıkan iktisadi sorunlara çözüm arayışları, geliştirdikleri teoriler ve kullanmış oldukları yöntemlerin farklılık göstermesi düşünce okullarının da farklı görüşler ortaya koymasına sebep olmuştur. Günümüzde araştırma ve inceleme alanı geniş olan iktisat okullarının temelinin insanlık tarihi kadar eski olmasına yol açan en büyük etken ise insanoğlunun var olduğu andan itibaren ekonomiyle iç içe olması olmuştur. Tarihsel süreç içinde iktisadi düşünceler açısından gelişmeler yaşanmış, farklı değerlendirmeler ortaya çıkmıştır. Bir önceki dönemin düşünce yapılarından etkilenerek yeni iktisadi düşünceler ortaya koyan düşünürler bu doğrultuda yeni iktisat okullarını da ortaya çıkarmıştır. Ortaya çıkan iktisat okullarının iktisadi düşünce tarihine yön vererek, önemli katkıları olmuştur. İktisat okullarından biri de Avusturya İktisat Okulu olmuştur. Avusturya İktisat Okulu, dönemin iktisatçısı olarak kabul edilen Carl Menger tarafından kurulmuştur. Carl Menger'in bu dönemde Klasik İktisat Okulunun teorilerini eleştirmesi ve Menger'in eleştirilerine Alman Tarihçi Okul tarafından kabul edilmeyerek karşı çıkılması ile aralarında başlayan metot tartışması sonucu Avusturya İktisat Okulu kurulmuştur. Avusturya İktisat Okulu düşünsel, felsefi, teorik ve metodolojik açıdan yapmış oldukları önemli katkılarla iktisat bilimini daha sağlam temellere oturtmuştur. Marjinalist devrimin kuruluşunda öncü rol oynayan Avusturya İktisat Okulu, önemli temsilcileri ve ilkeleri ile iktisadi düşünce tarihine katkı sağlamıştır. 'İktisadi Düşünce Tarihinde Avusturya İktisat Okulu: Temsilcileri, Felsefeleri, Teorileri, Metodolojileri' adlı yüksek lisans tez çalışmasında iktisadın, iktisadi düşünce tarihi içindeki gelişimi ele alınarak, okulun iktisadi düşünce tarihine yapmış olduğu katkıları ile okulun önemli temsilcileri ve ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmiştir. Çalışma sonuç bölümüyle tamamlanarak, iktisat alanına kazandırılmıştır. Anahtar Kelime: İktisat, İktisat Tarih, İktisadi Düşünce, İlkçağ, Orta Çağ, Merkantilizm, Fizyokrasi, Klasik Okul, Neoklasik Okul, Avusturya Okulu.
Bağımlılık okulu perspektifinden dünya düzeni analizi
Neoliberal görüş, ülkelerin birbiri ile etkileşime geçmesine ve ticaretin küresel bir boyut kazanmasına sebep olmuştur. Küreselleşen dünya ticareti ülkelere yeni fırsatlar sunarken bunun karşısında yeni birtakım tehditler de oluşmuştur. Bağımlılık Teorisi az gelişmiş ülkelerin içinde bulunduğu tehdidin saptanması adına yetersiz kalan kalkınma kuramına karşılık gelecek şekilde literatüre girmiş ve uzun bir süre gündemde kalan bir konu olmuştur. Bağımlılık Teorisi'ne göre az gelişmiş ülkelerin az gelişmişliğinin sebebi gelişmiş ülkelerdir. Küreselleşme ile birlikte dünya genelinde hâkim olmaya başlayan devletler arası güç yarışı beraberinde yeni tip sömürgecilik faaliyetlerini başlatarak merkez ülkelerin çevre ülkeler üzerinde çıkar faaliyetleri yürütmesine sebep olmuştur. Küresel güç mücadelesi gelişmiş ülkelerin çevrelerinde bulunan nispeten daha az gelişmiş ya da gelişememiş ülkeleri kontrolü altına alarak merkezi bir konuma gelmesi Bağımlılık Teorisi'nin temelini oluşturmaktadır. Bu çalışma küreselleşmenin ve ekonomik etkileşimin bir sonucu olan küresel eşitsizliği, çıkış noktasının Latin Amerika olduğu bilinen Bağımlılık Teorisi açısından ele almaktadır. Anahtar Kelimeler: Bağımlılık Teorisi, Az Gelişmiş Ülkeler, Dünya Sistemleri
Sürdürülebilir ekonomik kalkınmada biyoekonomi yaklaşımı ve Türkiye
Sanayi Devrimi'nden sonra küresel nüfus artışına bağlı ihtiyaçların dolayısıyla da üretimin artması, sürekli daha fazlasını kazanmayı öngören ekonomik kalkınma anlayışıyla birleşince çevrenin tahrip edilmesi, doğal kaynakların azalması, iklim değişikliği ve gıda güvenliği gibi sorunlar ortaya çıkmıştır. Bu sorunlara çözüm olarak da çevre ve ekonomiyi entegre eden, sürdürülebilir doğal kaynak yönetimini sağlayan hem bugünkü hem de gelecek nesillerin haklarını gözeten, sürekli bir kalkınmayı hedefleyen sürdürülebilir kalkınma anlayışı geliştirilmiştir. Sürdürülebilir kalkınmanın gerçek hayatta uygulanabilmesi için mavi ekonomi, yeşil ekonomi, döngüsel ekonomi ve biyoeokonomi olmak üzere sahip olduğu toplam dört temel mihenk taşı vardır. Biyoekonomi, yenilenebilir biyolojik kaynakların üretimi ve bu kaynaklar ile oluşan atıkların gıda, yem ve biyotemelli ürünler ile biyoenerji gibi katma değerli ürünlere dönüştürülmesidir. Günümüzde yürütülen mevcut politikaların devam etmesi halinde nüfusun artması ve buna paralel olarak gıda, su ve fosil yakıtlara olan ihtiyacın artması kaçınılmaz olacaktır. Tam da bu noktada biyoekonomi, en önemli problemlerden olan doğal kaynakların kendini yenileme kapasitesinin üzerinde tüketilmesine, akıllı ve sürdürülebilir çözümler sunmuştur. Bu çalışmada sürdürülebilir ekonomik kalkınma yaklaşımlarından olan biyoekonomiye dikkat çekmek ve ülkemizde biyoekonomiye yönelik yapılan politikaları ve uygulamaları ortaya koyarak, biyoekonominin ülkemizdeki mevcut durumunu saptamak için hazırlanmıştır. Ayrıca Türkiye'nin biyoekonomi açısından SWOT analizi yapılmıştır. Nitel araştırma yöntemleri kullanılarak hazırlanan çalışma sonucunda ülkemizde henüz bir biyoekonomi politikasının olmadığı, hazırlık sürecinde olunduğu ve biyoekonomiye yönelik yapılan çalışmaların sektörler üzerinde seyrettiği saptanmıştır.
Geleneksel doğrusal ekonomiden döngüsel ekonomiye geçiş: Türkiye örneği
Geleneksel doğrusal ekonomi modeli dünyanın pek çok yerinde büyüme ve refah sağlamış fakat beraberinde sürdürülebilirlik sorunlarını da getirmiştir. Gelişen teknolojiler ve küreselleşme ile doğrusal ekonomi modelindeki al-yap-at şeklindeki anlayış, gelecek nesillerin refahı da göz önünde bulundurularak yerini döngüsel ekonomi modeline bırakmıştır. Döngüsel ekonomi ürün, kaynak ve malzemelerin ekonomide mümkün olabildiğince uzun tutulduğu ve atık miktarının az olduğu, yenileyici bir sistemdir. Döngüsel ekonominin etkin bir şekilde tasarlanabilmesi için öncelikle sürdürülebilir kalkınma ile ilişkisinin kurulması gerekmektedir. Bu çalışmada, döngüsel ekonominin sürdürülebilir kalkınma ile ilişkisi, özellikleri, yararları, uygulanabilirliği gibi konular ele alınarak, Dünya'da ve Avrupa Birliği'nde döngüsel ekonomi uygulamaları incelenmiş ve Türkiye'deki durum araştırılmıştır.
Gelişmekte olan ülkelerde kadının işgücüne katılımı ve ekonomik büyüme ilişkisi
Ülkelerin sosyoekonomik gelişme ve ekonomik büyüme başarısı için kadın işgücüne ihtiyaç giderek artmaktadır. Buna uygun olarak, özellikle artan küreselleşme süreciyle birlikte, kadınların işgücünde daha etkin rol oynadığı gözlemlenmektedir. Küresel düzeyde, kadınların işgücüne katılımını etkileyen yaş, eğitim düzeyi, çocuk sayısı ve medeni durum gibi farklı faktörler bulunmaktadır. Bu çalışmada, kadının işgücüne katılımının başlıca belirleyicileri üzerine gelişen mevcut literatür, seçilmiş yükselen gelişmekte olan ülkeler örneklerine odaklanarak ele alınmıştır. Ele alınan yedi yükselen (E7) ekonomiler (Brezilya, Çin, Endonezya, Hindistan, Meksika, Rusya, Türkiye) örneği için 1990-2022 dönemi kadın işgücü ve ekonomik büyüme göstergelerine ait veriler grafikler ve tablolar sunumları yardımıyla incelenmiştir. Çalışmada, ülke performanslarının karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesinde kadın işgücü değişkeni için kadın işgücüne katılım oranı alınmış ve ekonomik büyüme değişkeni için ekonomik büyüme oranı kullanılmıştır. Bu yapılırken, geniş bir perspektiften kadınların karşılaştığı sorunlar ve kadınların işgücü katılımına engel olan faktörler açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışmada, incelenen ülkeler için hem kadınların işgücüne katılımı hem de ekonomik büyüme performanslarının bu ülkelere özgü çok sayıda faktör tarafından etkilenebildiği ve kadının işgücüne katılımı ile ekonomik büyüme trendlerinin farklılaşma eğiliminde olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Ekonomik Büyüme, Kadın İşgücü, Kadınların İşgücün Katılımı, Gelişmekte Olan Ülkeler, E7 Ekonomileri
Kurumsal iktisat çerçevesinde COVID-19'un ekonomiye etkileri
Covid-19 virüsü, kısa bir süre içerisinde hızlı bir şekilde bütün dünyayı sarsmıştır. İlk Covid-19 vakası 2018 yılının aralık ayında Çin ülkesinin Wuhan kentinde görülmüş, buradan kısa bir süre içerisinde ABD, Güney Kore, Japonya, Tayland ve bütün dünyaya yayılmıştır. DSÖ, 11 Mart 2020'de Covid-19 hastalığını küresel bir salgın olarak açıklamıştır. Bu araştırmada kurumsal iktisat kapsamında Covid-19 virüsünün ekonomiye etkilerini incelemek amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda gerçekleştirilen literatür taraması sonucunda konu ile ilişkili daha öncesinde yapılmış olan çalışma ve araştırmalara göz atılmıştır. Yapılan incelemeler sonucunda konu ile alakalı olan bilgilere araştırma içerisinde yer verilmiştir. Gerçekleştirilen bu araştırma, kurumsal iktisat kapsamında Covid-19 virüsünün ekonomiye pozitif ve negatif yönlü etkilerini tespit edilmesi ve gelecekte yapılacak olan çalışma ve araştırmalar örnek teşkil etmesi açısından fazlasıyla önem arz etmektedir. Araştırma sonucunda, Covid-19 salgınının ekonomiler üzerinde genel bir durgunluk yarattığı görülmüştür. Bahsedilen durgunluk küresel emtia fiyatlarının artmasına, dış ticaret oranlarının düşmesine, işsizlik oranlarının artış göstermesine ve üretim kayıplarına neden olmuştur.
Renewable energy, environment, and energy security: A case study of Nigeria
The climate has seen significant and severe changes in the last few decades as well as the present. Climate change impacts every region on Earth. The sea level is increasing due to the melting of the Polar ice sheets; while extreme weather events and frequent rainfall are becoming more regular in certain regions, others are experiencing an increase in extreme heat waves and droughts. This resulted from human activities, especially through the enormous consumption of non-renewable resources. The irrefutable need for energy can't be disregarded, but at the same time, its impact on the environment cannot be ignored. The effects of climate change are felt in various facets of our lives, making it a worrying concern and allowing the topic of Renewable energy to gain attention in recent times. Hence, countries across the globe attempt to move to cleaner alternative energy. Nigeria is not excepted from this important concern of energy security and climate resilience. This paper explores the economic implications of transitioning towards renewable energy sources to address these pressing issues in the Nigerian context. Nigeria heavily relies on fossil fuels, particularly oil and gas, for its energy needs. However, this dependence exposes the country to numerous vulnerabilities, including environmental degradation, energy insecurity, and climate change impacts. Renewable energy presents a viable alternative to fossil fuels, offering abundant, clean, and sustainable energy sources such as solar, wind, hydro, and biomass. Despite Nigeria's vast renewable energy potential, these resources still need to be explored due to barriers such as limited investment, inadequate infrastructure, and policy constraints. However, transitioning towards renewable energy offers Nigeria several economic benefits. To realize the economic potential of renewable energy and enhance climate resilience, policymakers must implement supportive policies and regulations to incentivize investment, strengthen institutional capacity, foster public-private partnerships, promote research and innovation, and raise awareness among stakeholders. With the help of the reviewed literature, this paper offers a concise framework for the economic impact of renewable energy and energy security on fostering climate resilience in Nigeria. The study adopts an exploratory research approach to carry out its findings. The study uses a descriptive research strategy to identify the features of the problem through description. Due to the constraints encountered throughout the research, the study used secondary data collection as the primary data collecting source, and data were analyzed utilizing a literature review and synthesis analysis. The research indicates that transitioning towards renewable energy is essential for Nigeria to mitigate climate change, enhance energy security, and foster economic development. Keywords: Environment, Renewable Energy, Energy Security, Climate Resilience and Economic Impact.
Kripto para ve blockchaın teknolojileri enerji tüketiminin çevresel etkileri
Günümüzde hızla gelişen teknoloji, ekonomik sistemleri ve çevresel dinamikleri köklü bir biçimde etkilemektedir. Bu dönüşümün önemli bir parçası olan blockchain teknolojisi ve kripto paralar, finansal sistemler üzerinde devrim niteliğinde değişiklikler yaparken, aynı zamanda ekolojik sürdürülebilirlik açısından önemli soru işaretleri yaratmaktadır. Kripto para madenciliği süreçlerinin enerji tüketimi ve karbon emisyonları üzerindeki etkileri, bu teknolojinin çevresel sürdürülebilirlik açısından değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Çalışma blockchain işlemlerinin çevre kirliliğine olan etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Blockchain teknolojisinin temel özellikleri ve kripto paraların ortaya çıkışı, enerji tüketimi ve karbon emisyonları gibi çevresel etkileriyle birlikte ele alınmıştır. Özellikle kripto para madenciliğinin enerji yoğunluğu ve bu sürecin iklim değişikliği üzerindeki etkileri vurgulanmıştır. Çalışmada, 2013-2021 yılları arasındaki verileri kullanılarak, 51 ülke için panel veri analizi yapılmış ve blockchain işlemlerinin karbon emisyonları üzerindeki etkisi modellenmiştir. Aynı zamanda blockchain işlemlerinin karesi alınarak uzun dönemde de çevre kirliliği üzerindeki etkisine dikkat çekilmek istenmektedir. Karbon emisyonunu etkilediği düşünülen gayri safi yurt içi hasıla, enerji tüketimi ve sanayileşme de modele açıklayıcı değişken olarak dahil edilmiştir. Çalışma blockchain işlemlerinin çevresel etkileri konusunda farkındalık yaratmayı hedeflemiştir.
Sürdürülebilir kalkınmada yaşam boyu öğrenmenin önemi: Türkiye uygulamaları
Sürdürülebilirlik, eğitim, barınma, ulaşım, iletişim, adalet gibi temel eşit-adil erişim anlamına gelmektedir. Ekonomik, sosyal ve bölgesel açıdan dışlanmanın yaşandığı toplumlarda sosyal sürdürülebilirlik amaçlarına ulaşabilmek için eğitim ve yaşam boyu öğrenme kavramların başında gelmektedir. Yaşam boyu öğrenme, tüm topluluklarda değişik şekillerde mevcuttur. Yaşam boyu öğrenme, sürdürülebilir kalkınma için gerekli olan tutum ve niteliklerin bireylere farklı ve çeşitlendirilmiş öğrenme seçenekleri sunmasıdır. Toplumsal farklılaşmanın vatandaş ile başladığı kaçınılmaz bir gerçekliktir. Bu sebeple devletler vatandaşlarını sürekli değişmekte olan dünya koşullarında toplumsal, ekonomik-sosyal sorunlar ile baş etme konusunda yaşam boyu öğrenme fırsatları ve etkinlikleri ile kuvvetlendirerek sosyal sermaye kapasitelerini arttırmalıdırlar. Bunun yanı sıra, öğrenen toplum, öğrenen şehirler ve dünya vatandaşlığı kavramlarının hayata geçirilmesi için yaşam boyu öğrenmenin önemi ve rolü unutulmamalıdır. Yaşam boyu öğrenme, insanın yaşamı boyunca süren öğrenme faaliyetleridir. Yaşam boyu öğrenme bireye; kişisel ve mesleki gelişim, bilgi, beceri ve yeteneklerin geliştirilmesi, kendini geliştirme ihtiyacının giderilmesi, değişime uyum sağlama, toplumda aktif rol oynama ve etkin vatandaşlık gibi pek çok fayda sağlamaktadır. Bireyler, yaşam boyu öğrenme ile bilgi edinme ve öğrenme ihtiyacını giderebilir, kişisel ve mesleki açıdan kendini geliştirerek kendini gerçekleştirebilir. Küreselleşme ile bilgiye erişimin kolaylaşması ve öğrenen toplumların oluşturulması kapsamında yaşam boyu öğrenmeye yönelik politikaların önemi gün geçtikçe artmaktadır. Dünyada ve Türkiye'de yaşam boyu öğrenme uygulamaları her geçen gün ilerleyerek devam etmektedir. Bu çalışmada, sürdürülebilir kalkınmanın amaçları, önemi ele alınarak, yaşam boyu öğrenmenin gerekliliği vurgulanarak, Türkiye ve AB'nde yaşam boyu öğrenmenin durumu incelenmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda şarap üretim süreci ve iktisadi katkısına bir örnek: İktisat vekâleti sanayi zirai şarapçılık
Şarap, binlerce yıldan itibaren üretilen ve tüketilen alkollü bir içecek olarak bilinmektedir. Şarap yalnızca üzümden değil çeşitli birçok meyveden üretilmektedir. Şarabın üretimindeki en önemli nokta, üzümlerin ezilerek elde edilen su, kabuk ve şeker ile mayalanarak fermantasyonun gerçekleşmesidir. Şarap sadece alkollü içecek olarak değil, aynı zamanda üretildiği toplumun kültür yansıması olarak da ifade edilmektedir. Şarap, disiplinler arası ilişkileri ile ön plana çıkmıştır. Bu noktada ekonomik etkileri dikkat çekmektedir. Ülkelerin iç ve dış pazarında yer tutan şarap, vergilendirme gibi bazı ekonomi politikalarının uygulanması ile ülke hazinesine önemli miktarda gelir ve döviz kazandırmıştır. Çalışma, Osmanlı İmparatorluğu'nda şarap üretim süreci, bölgeleri ve iktisadi katkı olarak vergilendirme süreci, koşulları ve miktarları incelenerek bilgiler aktarılmıştır. Vergilendirme sürecinin dönemin padişahlarının kararlarına göre şekillendiği söylenebilmektedir. Bazı padişahların şarap üretim, tüketim ve ticaretini serbest kılarken bazı padişahlar kesin olarak yasaklamış ve yasağa uymayanlar cezalandırılmıştır. Bu süreçte meyhaneler dahi kapatılmıştır. Fakat imparatorluğun ekonomisini olumsuz etkilemesi nedeniyle şarap üretim, tüketim ve satışı vergilendirme usulüyle serbestleşmiştir. Aynı zamanda çalışmanın son bölümünde yer alan İKTİSAT VEKÂLETİ NEŞRİYATINDAN, İKTİSAT VEKÂLETİ MERKEZ SANAYİ-İ ZİRAİYE VE KİMYA-LABORATUAR ŞEFİ TEKNOLOG-KİMYAGER ZAFER RIZA' nın 'ŞARAPÇILIK' adlı eserinin tercümesi gerçekleştirilerek teorik bilgiler çerçevesinde eklenmiştir. Bu eserde şarap üretim süreci ve bu süreçte kullanılması için gerekli olan aletlerin kullanımı görseller ile detaylıca aktarılmıştır. Bağbozumundan başlayan bu süreç şişeleme ve mantarlama ile son bulmuştur. Mevcut dönem koşullarınca gerçekleştirilen bu adımlar tüm ayrıntılarıyla aktarılmıştır. Şarap elde etmek için kullanılabilecek üzüm türleri, alkol oranı ve şeker dengesinin sağlanması için gereken şartlar gram cinsinden ifade edilmiştir.
Geçiş güvenlikleri ekseninde Türkiye'de enerji güvenliğinin geleceği ve güvenlik ekonomisi
Enerji güvenliği kavramını, var olan enerji kaynağına uygun fiyat koşulunda ulaşılarak, enerji arzının devamlılığının emniyetli ve sorunsuz bir şekilde, ihtiyaç sahibi ülkelere aktarılması şeklinde tanımlayabiliriz. Her geçen gün talebin sürekli arttığı enerji piyasasında enerji güvenliği, giderek önemli bir pozisyona yükselmektedir. Bu durumun ortaya çıkmasında yakın tarihte yaşanan savaşların sebep olduğu söylenebilir. Bu savaşlar neticesinde ülkeler enerji güvenliği özelinde çalışmalar yapma ihtiyacı duymuştur. Günümüzde güvenlik teriminin alt bölümlerinde yer alan kritik altyapıların, kamu düzeninin devamı için büyük önem taşıdığı düşünülmektedir. Bu çalışmada, enerji özelinde enerji güvenliği kavramını oluşturan etmenler, enerji kaynaklarının tanımlanması, enerji kaynaklarına sahip ülkelerin enerji politikası ve güvenliği konusunda sahip oldukları rol ele alınmıştır. Ülkemizin enerji politikası ele alınarak özellikle geçiş güvenliği ekseninde enerji güvenliği konusunda sosyal politika önerileri paylaşılmıştır.
Sağlık, gelir eşitsizliği ve yoksulluk: Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler üzerine bir inceleme
Gelir eşitsizliği ve yoksulluk sağlığın sosyo-ekonomik belirleyicileri arasında yer almaktadır. Bu değişkenler sağlık çıktılarının ve nüfusun farklı kesimleri arasındaki eşitsizliklerin şekillenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Gelir eşitsizliğinin artmasıyla birlikte görece düşük gelirlilerin sağlık çıktıları bu durumdan olumsuz etkilenebilmektedir. Benzer şekilde doğrudan gelirle ilgili olan yoksulluk olgusu da nüfusun temel ihtiyaçlarını karşılayamamasına böylelikle de sağlık durumunun bozulmasına neden olmaktadır. Bu bağlamda çalışmanın temel amacı, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yoksulluk ve gelir eşitsizliğinin sağlık çıktısı üzerindeki etkisinin incelenmesidir. Çalışmada 2004-2019 dönemini kapsayan veriler kullanılarak Driscoll-Kraay tahmincisi ile gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için iki ayrı model analiz edilmiştir. İlk model gelir eşitsizliğinin sağlık üzerindeki etkisini analiz ederken, ikinci model yoksulluğun sağlık sonuçları üzerindeki etkisini analiz etmektedir. Her iki modele de kişi başına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH), işsizlik, hava kirliliği, eğitim ve alkol tüketimi gibi sağlık üzerindeki etkileri ampirik olarak kanıtlanmış kontrol değişkenleri dahil edilmiştir. Birinci modelin Driscoll-Kraay tahmincisi ile analizinden elde edilen bulgular, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde gelir eşitsizliğinin sağlık çıktısı üzerinde negatif bir etkiye sahip olduğunu göstermiştir. Benzer şekilde, ikinci modelin tahmininden elde edilen bulgular ise hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde yoksulluğun sağlık eşitsizliği üzerinde negatif etkisi olduğunu ortaya koymuştur. Elde edilen bulgular doğrultusunda, ülkelerin daha iyi sağlık çıktıları elde edebilmek için gelir eşitsizliğini ve yoksulluğu önlemeye yönelik politikaları uygulaması önerilebilir. Yoksulluğu ve gelir eşitsizliğini azaltmaya yönelik bu politikaların nüfusun tüm kesimleri için daha uzun ve sağlıklı yaşama katkı sağlayacağı söylenebilir.
Sosyal medya ve küreselleşmenin ekonomik büyüme üzerine etkisi: G7 ülkeleri üzerine bir inceleme
Teknolojik gelişmeler 20. yüzyılda insanlar arasındaki iletişim boyutlarını önemli ölçüde değiştirmiştir. Teknolojik gelişmelerle birlikte gelişen sosyal medya insan hayatının iletişim pratiklerini de bu ölçüde değiştirmiş ve geliştirmiştir. Eski çağ insanı, duman çıkararak, güvercin uçurarak, taş ve duvarlara şekiller çizerek çeşitli ilkel yöntemlerle iletişim kurarken, günümüz insanı ise teknolojik gelişmelerin hayatımıza kattığı cep telefonu, bilgisayar, sosyal medya gibi yeni dijital iletişim araçları sayesinde anında iletişim kurma imkanına sahip olmuş ve küreselleşme kavramı da hayatımıza girmiştir. Bu tez çalışmasında 1992-2018 yılları arasındaki dönemin G7 ülkelerindeki ekonomik büyüme ve küreselleşme etkileri hakkında veriler derlenmiştir. İnceleme için ekonometrik bir yöntem olarak Panel VAR analizinden yararlanılmıştır. Panel VAR analizi sonuçlarına göre, G7 ülkelerinde küreselleşme artışının ekonomik büyümeyi olumsuz etkilediği görülmektedir. Bununla birlikte, sosyal medyanın ekonomik büyüme üzerindeki etkisi incelenmiş ve modele dahil edilen band genişliği ve internet kullanım artışının ekonomik büyümeyi olumlu yönde etkilediği tespit edilmiştir. G7 ülkelerinin kendi koşullarına ve önceliklerine göre politika kararları alması gerekmektedir. Bu nedenle, her G7 ülkesinin özelleşmiş politika önerileri oluşturması ve kendi iç politika süreçlerini takip etmesi önemlidir. Bununla birlikte, G7 ülkeleri arasında deneyim ve bilgi paylaşımını teşvik edecek platformlar oluşturmak ve uluslararası işbirliği sağlamak da politika önerilerinin etkisini artırabilir.
Bilgi iletişim teknolojilerinin iş gücü verimliliği üzerine etkisi
Bilgi ve iletişim teknolojisi, birleşik iletişim, telekomünikasyon ve bilgisayarların yanı sıra gerekli kurumsal yazılım, ara katman yazılımının entegrasyonunun rolünü vurgulayan bilgi teknolojisi için genişletilmiş bir terimdir. Kullanıcıların bilgilere erişmesini, bunları saklamasını, iletmesini, anlamasını ve değiştirmesini sağlar. Bazı gelişmiş ülkeler, hem sosyal hem de ekonomik olarak Bilgi ve iletişim teknolojilerinin benimsenmesinden ve kullanılmasından büyük fayda sağlamıştır. Konuyla ilgili literatür, elde edilen bu faydaların bu ülkelerin telekomünikasyon altyapılarının varlığına ve ekonomik kalkınmalarına bağlı olduğunu vurgulamaktadır. Bilgi ve iletişim teknolojisinin verimliliğin geliştirilmesi üzerindeki etkisi literatürde çok tartışılan bir konu olmuştur. Teorik olarak, bilgi ve iletişim teknolojisinin üretkenlik üzerindeki etkisi, bu teknolojilerin üretim sürecinde girdi olarak oynadıkları rolden ve işlem maliyetlerini azaltma ve yalnızca firma içinde değil, aynı zamanda iş ortakları dışında da farklı faaliyetlerin koordinasyonunu geliştirme yeteneklerinden kaynaklanmaktadır. Bu çalışmada, BİT'in iş gücü verimliliği üzerindeki etkisinin anlaşılması amacıyla, G7 ülkeleri ele alınmış, 1995-2018 yıllık verileri ile Panel Var analizi yapılmıştır. Analizde kullanılan değişkenlerden iş gücü verimliliği bağımlı değişken iken, doğrudan yabancı yatırımlar, sabit geniş bant aboneliği, GDP gibi değişkenler ise bağımsız değişken olarak konumlandırılmıştır. Yapılan Panel Var Analizinin sonucu ise bize literatürden farklı olarak bazı karmaşık sonuçları göstermektedir. Panel Var sonucuna göre, ekonomik büyüme, doğrudan yabancı yatırımlar ve bilgi iletişim teknolojilerinin ihracatı işgücü verimliliğini düşürücü etkiye sahip iken, araştırmacı sayısı değişkeni ve sabit geniş bant aboneliği değişkeni iş gücü verimliliğini artırıcı yönde etki sağlamıştır.
Göç, ekonomik büyüme ve enerji tüketimi arasındaki ilişkinin analizi: AB ülkeleri üzerine bir uygulama
Göç olgusu içerik bakımından oldukça geniş bir alana yayılmaktadır. Göç, tarihin her döneminde olumlu ve olumsuz etkilere sahip olmuştur. Ekonomik gelişmeler, ulaşım ve iletişim sistemleri gibi faktörlerin yanı sıra politik baskılar, savaşlar ve toplumsal huzursuzluklar gibi zorlu koşullar, insanların bir yerden başka bir yere hareket etmelerine sebep olmuştur. Bu nedenle göç olgusu ortaya çıktığı dönemde ekonomik, kültürel ve siyasi etkiler bırakmaktadır. Enerji tüketimi ülkelerin ekonomik büyümesinde önemli rol almaktadır. Ayrıca en önemli sosyo-ekonomik kalkınma öğelerinden biridir. Her ülkenin enerji tüketim hacmi ve gücü, o ülkenin ekonomideki istikrarlı kalkınmasını sağlayan bir anahtar vazifesi görmekle birlikte aynı zamanda önemli bir gelişmişlik göstergedir. Bu nedenle göç ile enerji tüketimi ülkelerin ekonomik büyümesini önemli ölçüde etkilemektedir. Bu çalışma kapsamında 2008-2021 yılları arasında 20 adet Avrupa Birliği ülkesi (Malta, İspanya, Kıbrıs, Yunanistan, Hollanda, İrlanda, Avusturya, Lüksemburg, Macaristan, Portekiz, Almanya, Belçika, Çek Cumhuriyeti ve Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hırvatistan, İsveç, İtalya, Slovenya) göç, ekonomik büyüme ve enerji tüketimi değişkenleri panel veri analiz yöntemi ile incelenmiştir. Bu araştırmada amaç, bu ülkelere yönelen göç hareketi sonucu gelen göçmenlerin ekonomik büyüme ve enerji tüketimine olan etkisini bulmaktır. Ekonometrik analizlerde yatay bağımlılık testi, Crosssectional Augmented Dickey Fuller (CADF) birim kök testi ve Dumitrescu & Hurlin (2012) panel granger nedensellik testi uygulanmıştır. Dumitrescu & Hurlin (2012) panel granger nedensellik testi ile değişkenler arasındaki ilişkilerin yönü belirlenmiştir. Çalışmada verilerin analizi için Stata yazılım sistemi kullanılmıştır. Çalışma neticesinde göçten ekonomik büyümeye doğru nedenselliğin olduğu, enerji tüketiminden ekonomik büyümeye doğru nedenselliğin olduğu ve enerji tüketiminden göç değişkenine doğru nedenselliğin olduğu belirlenmiştir. Bu bağlamda göçün enerji tüketiminin nedeni olmadığı ancak enerji tüketiminin göçe neden olduğu sonucuna varılmıştır. Enerji tüketiminin fazla olduğu ülkeler sermaye gücü ile emek talebinin yüksek olduğu dolayısıyla göç hareketlerinin hedefinde olan ülkelerdir. Bu durumda emek piyasayı göç alan ve veren ülkeler arasında dengeye gelene kadar enerji tüketiminin göç hareketlerine neden olacağı söylenebilir. Ayrıca söz konusu ülkelerde ekonomik büyümenin göçün nedeni olmadığı ancak göçün ekonomik büyümeye neden olduğu tespit edilmiştir. Göç hareketleri sonucu sermaye gücü ile emek arzının buluşması sonucu ekonomik büyüme pozitif yönde etkilendiği tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Göç, Ekonomik Büyüme, Enerji Tüketimi, Panel Veri Analizi, Avrupa Birliği
Yönetişim göstergelerinin ekonomik büyüme üzerindeki etkisi: G7 ve MINT ülkeleri örneği
Bu çalışma, 1996-2022 döneminde G7 ve MINT ülkelerinde yönetişimin ekonomik büyüme üzerindeki etkisini incelemektedir. Sabit etkili Driscoll-Kraay tahmincisi kullanılarak yapılan analizler, her iki ülke grubunda da yönetişimin ekonomik büyümeye pozitif ve anlamlı bir katkı sağladığını ortaya koymuştur. G7 ülkelerinde yönetişim, istikrarlı kurumlar ve etkin piyasa mekanizmaları sayesinde ekonomik büyümeye önemli bir destek sağlamaktadır. Ancak, yönetişimin büyüme üzerindeki etkisi, gelişmiş altyapı ve yerleşik kurumsal yapılar nedeniyle daha sınırlı düzeyde kalmaktadır. Buna karşın, MINT ülkelerinde yönetişim reformları ekonomik büyümeye daha belirgin bir katkı sağlamaktadır. Bunun nedeni, MINT ülkelerinde daha düşük kurumsal kapasiteler ve yapısal sorunların giderilmesiyle yönetişim iyileştirmelerinin büyüme üzerinde daha yüksek marjinal getiriler sağlamasıdır. Sonuç olarak, G7 ve MINT ülkelerinde yönetişim ve ekonomik büyüme arasında pozitif ilişki teyit edilmiştir. Ancak, bu ilişkinin düzeyi ve dinamikleri ülkelerin ekonomik gelişmişlik düzeyine göre farklılık göstermektedir. Bu bulgular, her iki ülke grubunda da ekonomik büyümeyi desteklemek için yönetişim reformlarının önemini vurgulamakta, ancak MINT ülkelerinde daha kapsamlı reformlara ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir.
İşgücünün dışındaki kalabalık: Ev işleriyle uğraşanlar üzerine üç makale
Bu tez, 2014-2019 döneminde İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırması-II verileriyle Türkiye'de işgücünün dışındakilere – özellikle de ev hanımlarına – odaklanan üç makaleden oluşmaktadır. İlk makale, işgücü dışındakilerin betimsel analizini sunmaktadır. İkinci ve üçüncü makaleler ise sırasıyla ev işleriyle uğraşma eğiliminin belirleyicilerini ve iktisat politikalarının bu belirleyiciler üzerindeki etkisini ampirik olarak incelemektedir. İlk makale, işgücü istatistikleri tarafından sunulan sınıflandırmayı dikkate alarak, işgücü dışında kalanların sunduğu gerekçeleri ve bu kişilerin demografik özelliklerini belirlemek amacıyla işgücü durumunu incelemektedir. Türkiye'de işgücü piyasası üzerine yapılan çalışmalar genellikle işsizlik, istihdam veya cinsiyet eşitsizliği gibi konulara odaklanmaktadır. Bu çalışma, özgün bir biçimde, işgücü dışındaki kalabalığın nedenlerini analitik bir şekilde inceleyerek literatüre katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Veriler, işgücü piyasasının dışında kalan en kalabalık grubun ev hanımlarından oluştuğunu ve bu grubun Avrupa'daki bazı ülkelerin toplam nüfusundan bile fazla olduğunu göstermektedir. İkinci makale, Türkiye'de ev işleriyle uğraşma eğiliminin belirleyicilerini araştırmaktadır. Tahmin, potansiyel değişen varyans sorunu göz önünde bulundurularak Panel Veri Güçlendirilmiş Standart Hatalar yaklaşımıyla yapılmıştır. Sonuçlar, kadınların ev işleriyle uğraşma eğilimini açıklamada iktisadi dinamiklerin yanı sıra sosyal dinamiklerin de önemli olduğuna işaret etmektedir. Üçüncü makale, olası içsellik sorunlarını ele almak için İki Aşamalı En Küçük Kareler tekniğini kullanarak, para ve maliye politikalarının ikinci makaleden elde edilen belirleyicilerin etkisini nasıl değiştirdiğini araştırmaktadır. Tahmin sonuçları, para ve maliye politikalarının haneler için finansal bir rahatlatma işlevi gördüğünü ancak bu politikaların ev hanımlarının işgücüne katılma durumunu etkileyen sosyo-demografik faktörleri değiştirmede sınırlı kaldığını göstermektedir.
Erken sanayisizleşmeyi belirleyen faktörlerin analizi: Gelişmekte olan ülkeler üzerine bir uygulama
Sanayileşme sektörel gelişim modeli kapsamımda önemli bir paya sahiptir. Sanayi sektöründeki artış ekonomik büyüme hızına ivme kazandırmaktadır. Ekonomik gelişme süreci ile birlikte toplumda sektörel bazda değişiklikler meydana gelmektedir. Uluslar sanayileşirken sektörlerin bir sektörden diğer bir sektöre kaymasını Colin Clark kaçınılmaz olarak ifade eder. Ekonomik gelişme ile birlikte tarımda istihdam edilenler, sanayi sektörüne nazaran; sanayi sektöründe istihdam edilenlerde hizmet sektörüne nazaran azalma eğilimine girmektedir. Literatürde yapılan çalışmalar doğrultusunda bu durum daha çok az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde görülmektedir. Bu ise Sanayisizleşme olarak adlandırılır. Üretim katma değeri ve sektörlerin GSYH içindeki paylarına ait veriler bu çalışmada değerlendirilmektedir. Çalışmada 1990-2022 tarihlerini içeren yıllık veriler kullanılmaktadır. Ülke gruplarına bakıldığında 4 farklı grup görülmektedir. Latin Amerika, Asya, Sahta Altı Afrika ve Avrupa ülkelerini içeren gruplar ise azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerden oluşmaktadır. Panel Kantil Regresyon yöntemi kullanılarak yapılan analiz sonuçlarına göre ülkelerin erken sanayisizleşme sürecine girdiği görülmektedir. Bu doğrultuda tez çalışmasının asıl amacı bu savı sorgulamaktır.
İnovasyon ve refah ilişkisi: Ülkelerin gelişmişlik düzeyine göre bir uygulama
İnovasyon, ekonomik büyümeyi teşvik etmek, rekabet gücünü artırmak ve yoksulluk, eşitsizlik, eğitim, sağlık, çevresel sürdürülebilirlik gibi toplumsal zorlukları ele almak için giderek daha önemli hale gelmiştir. Hızla gelişen küresel ekonomide, inovasyon yalnızca teknolojik ilerlemeyi genişletmekle kalmayıp aynı zamanda sosyal ilerlemeyi ve refah iyileştirmesini de hızlandıran önemli bir itici güç görevi görmektedir. İnovasyon, yaratıcılığı, üretkenliği ve problem çözme yeteneklerini teşvik ederek, yaşam standartlarını yükseltme, istihdam fırsatları yaratma ve genel refahı iyileştirme potansiyeline sahiptir. İnovasyonun ekonomik ve sosyal etkilerini başarıyla yöneten ülkeler daha dayanıklı ve rekabetçi ekonomik yapılar elde edeceklerdir. Refah ise, bireylerin ve firmaların risk alabileceği, araştırma ve geliştirmeye yatırım yapabileceği ve temel ihtiyaçlarını karşılama zorunluluğu yaşamadan yaratıcı çabalar sürdürebileceği bir ortam yarattığı için inovasyonu teşvik etmede önemli bir rol oynamaktadır. Güçlü bir refah temeli, bir ülkenin inovasyon kapasitesini sürdürmek için gerekli olan insan sermayesi gelişimini desteklemektedir. İnovasyon ve refah arasındaki bu karşılıklı ilişki, özellikle farklı kalkınma aşamalarındaki ülkeler için farklı öneme sahiptir. Gelişmiş, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeler, her biri refahı artırmak için inovasyondan yararlanmada birbirinden ayrı zorluklar ve fırsatlarla karşı karşıyadırlar. İnovasyonun ve refahın bu çeşitli bağlamlarda birbirlerini nasıl desteklediğini anlamak, küresel ölçekte sürdürülebilir kalkınmayı, sosyal katılımı ve uzun vadeli refahı teşvik eden politikalar oluşturmak için önemlidir. İnovasyonun ekonomik büyüme üzerindeki kabul edilen önemine rağmen, ekonomik kalkınmanın farklı aşamalarında inovasyon ile refah arasındaki karşılıklı ilişkiye ilişkin mevcut literatürde önemli bir boşluk bulunmaktadır. Mevcut çalışmalar ağırlıklı olarak gelişmiş ülkelerdeki inovasyona odaklanmaktadır ve inovasyonun az gelişmiş ülkelerde refah sonuçlarını nasıl etkilediğini veya refah unsurlarının farklı ekonomik bağlamlarda inovasyona nasıl katkıda bulunduğu ihmal edilmiştir. Bu tez, bu boşluğu doldurmak için refahı etkileyen temel inovasyon bileşenlerini ve inovasyonu yönlendiren refah bileşenlerini belirlemeyi ve bu dinamiklerin farklı ekonomik kalkınma seviyelerinde nasıl farklılık gösterdiğine dair kapsamlı bir anlayış sağlamayı amaçlamaktadır. Bu amaca yönelik olarak, TAN (Tree Augmented Naive) Bayes Ağı, Kısmi En Küçük Kareler Yapısal Eşitlik Modellemesi (PLS-SEM) ve Önem- Performans Haritası Analizi (IPMA) yöntemlerini içeren bir metodolojik çerçeve kullanılmıştır. Bu yöntemler, Küresel İnovasyon Endeksi (GII) ve Legatum Refah Endeksi'nden (LPI) alınan verilerin kapsamlı bir analizini mümkün kılarak, inovasyon ve refahın farklı ekonomik ortamlarda nasıl etkileşime girdiğine dair ayrıntılı bilgiler sağlamaktadır. Bulgular, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için kurumların, yaratıcı çıktıların ve bilgi ve teknoloji çıktılarının refahı etkileyen en etkili inovasyon bileşenleri olduğunu ortaya koymaktadır. Diğer taraftan, az gelişmiş ülkeler için kurumlar, altyapı ve yaratıcı çıktılar refahı etkileyen en etkili inovasyon bileşenleridir. Refahın inovasyon üzerinde en etkili bileşenleri gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için sosyal sermaye, altyapı ve pazara erişim, girişimcilik koşulları iken, az gelişmiş ülkeler için ise eğitim, yönetişim ve ekonomik kalitedir. Çalışmanın bulguları doğrultusunda, sürdürülebilir kalkınma ve yüksek refah düzeyi için inovasyon ve refah politikalarının beraber ele alınması ve ülkelerin gelişmişlik düzeylerine göre bu politikaların uyarlanması gerekliliği vurgulanmaktadır.
Çevre ekonomisinin farklı boyutları üzerine üç makale
Bu tez çevre ekonomisi üzerine üç farklı makaleden oluşmaktadır. İlk makalede çevre vergilerinin karbon emisyonu üzerindeki etkileri incelenmektedir. Çalışma örneklemini PIIGS (Portekiz, İrlanda, İtalya, Yunanistan ve İspanya) ülkeleri oluşturmaktadır. Çalışmada 1995-2020 dönemleri arasına ait yıllık veriler kullanılmıştır. Artırılmış Ortalama Grup (Augmented Mean Group-AMG), Ortak İlişkili Etkiler (Common Correlated Effects-CCE) tahmincileri uygulanarak elde edilen ampirik bulgulara göre çevre vergilerinin karbon emisyonları üzerindeki etkisi negatif ve istatistiksel olaral anlamlıdır. İkinci makalede 1990-2020 yılları arası yıllık verileri kullanarak yeşil inovasyonun karbon emisyonu üzerindeki etkilerini STIRPAT (Stochastic Impacts by Regression on Population, Affluence and Technology) modeli çerçevesinde incelenmektedir. Çalışma Euro Bölgesi ülkelerini (Almanya, Avusturya, Belçika, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hırvatistan, Hollanda, İrlanda, İspanya, İtalya, Kıbrıs, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Malta, Portekiz, Slovakya, Slovenya ve Yunanistan) ele almaktadır. Çalışmada İki Aşamalı Sistem Genelleştirilmiş Momentler (Two-Step Sistem Generalized Method of Moments – GMM), Sabit Etkiler (Fixed Effect Method-FEM) panel veri tekniklerini kullanılmaktadır. Çalışmadan elde edilen ampirik bulgulara göre yeşil inovasyon ve emisyonlar arasında negatif ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunkatadır. Son makale küreselleşmenin tüketime dayalı karbon emisyonları üzerindeki etkilerini D8 (Türkiye, Mısır, İran, Bangladeş, Endonezya, Malezya, Nijerya ve Pakistan) ülkeleri için 1993-2020 yıllarına ait yıllık verileri kullanarak Çevresel Kuznet Eğrisi hipotezi (EKC) çerçevesinde incelemektedir. Ampirik uygulama için Ortalama Grup (Mean Group - MG) Artırılmış Ortalama Grup (Augmented Mean Group - AMG) tahmincileri ve Dumitrescu & Hurlin (2012) nedensellik testi kullanılmıştır. Her iki tahminciden de elde edilen sonuçlara göre küreselleşme ve tüketime dayalı karbon emisyonu arasında pozitif ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmaktadır. Ayrıca Dumitrescu & Hurlin (2012) nedensellik testi sonuçlarına göre küreselleşme ve tüketime dayalı karbon emisyonu arasında çift yönlü nedensellik ilişkisi vardır. Elde edilen tüm bulguların çevre politikalarının tasarlanmasında ele alınan ülkeler için önemli katkısı bulunmaktadır.
Dijitalleşme ve ekonomik kalkınma ilişkisi: Seçilmiş ülke örnekleri
Kalkınma kavramı nicel artışın ötesinde nitel artışı ele alan bir olgudur. Bu bağlamda kalkınmanın konusu ağırlıklı olarak ekonomik, toplumsal, kültürel değişim olmaktadır. Ülkelerin öncelikli amacı toplumlarının refah kalitesini yükseltmektir. Özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından ekonomik kalkınmanın sağlanması ve sürdürülebilmesi zaruri hale gelmektedir. Günümüzde dijitalleşme ve dijital dönüşüm kavramları ülkelerin ekonomik kalkınmalarıyla büyük ölçüde ilişkilendirilmekte ve ekonomik kalkınmada belirleyici göstergeler olarak kabul edilmektedir. Bilgi ve iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmeler dijitalleşmeyi ve dijital dönüşümü ülkeler açısından önemli hale getirmiştir. Akıllı telefonlar, tabletler, dizüstü bilgisayarlar, robotlar, yapay zekâ, sanal paralar, sanal piyasalar, e-devlet, e-hizmetler günlük hayatımızda sıklıkla karşılaştığımız kavramlardır. Teknolojinin ileri boyutu olarak kabul edilen dijitalleşmenin hem ekonomik hem de toplumsal olarak etkileri gözlenmektedir. Dijitalleşmenin sağlamış olduğu olumlu etkilerle birlikte ülkelerde refahın arttığı ve insanın yaşam kalitesinin yükseldiği kabul edilmektedir. Bununla birlikte dijitalleşme ve kalkınma arasındaki ilişkinin tüm ülkeler için benzer olup olmadığı tartışma konusudur. Özellikle doğal kaynak bakımından zengin olan ülkelerde doğal kaynakların ülke refahını ve zenginliğini artırıp artırmadığı konusu literatürde önemini korumaktadır. Bu kapsamda bu tezde doğal kaynak bakımından zengin olan ancak ekonomik kalkınması düşük olan ülkeler (Katar, Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri) ile kalkınma oranı yüksek olan ülkelerdeki (Norveç, Güney Kore, Japonya, İsviçre, Amerika Birleşik Devletleri, Almanya) dijitalleşme ve kalkınma arasındaki ilişki ortaya konulmaya çalışmıştır. Çalışma dört bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde kavramsal olarak dijitalleşme, dijital dönüşüm ve dijital ekonomi konuları açıklanmıştır. İkinci bölümde kalkınma teorilerine yer verilerek, kalkınmasız büyüme kavramı, doğal kaynak laneti hipotezi, kalkınma ve dijitalleşme ilişkisi ele alınmıştır. Üçüncü bölümde dijitalleşme ve ekonomik kalkınma arasındaki ampirik ilişki Konya (2006) nedensellik testi ile sınanmıştır. Son bölümde ise elde edilen bulgular kapsamında genel bir değerlendirme yapılmıştır. Analizden elde edilen bulgular doğal kaynak bakımından zengin olan Grup 1 ülkelerinde (Katar, Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri) dijitalleşme ve kalkınma arasındaki ilişkinin Grup 2 ülkelerine (Norveç, Güney Kore, Japonya, İsviçre, Amerika Birleşik Devletleri, Almanya) göre daha düşük düzeyde olduğu yönündedir.
Türkiye'de konut piyasasında arz ve talep dinamikleri: Mekânsal Panel ARDL ve makine öğrenmesi yaklaşımıyla bir analiz
Bu çalışma, Türkiye konut sektöründe arz ve talep dinamiklerini mekânsal etkileşimler ve doğrusal olmayan ilişkiler çerçevesinde analiz etmeyi amaçlamaktadır. Konut piyasası, ekonomik büyüme, finansal istikrar ve toplumsal refah açısından stratejik öneme sahip olmasına rağmen; geleneksel doğrusal ve tek-bölge varsayımlarına dayalı modeller, piyasanın karmaşık yapısını açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Bu çalışma, söz konusu sınırlılıkları aşmak amacıyla mekânsal ekonometri ve makine öğrenmesi yöntemlerini bütünleşik bir analitik çerçevede ele almaktadır. Çalışmada, Türkiye'nin NUTS-2 düzeyindeki bölgelerine ait Ocak 2013–Ocak 2025 dönemini kapsayan aylık frekanstaki panel veri seti kullanılarak öncelikle mekânsal bağımlılık yapıları ve eşbütünleşme ilişkileri analiz edilmiştir. Ardından konut arz ve talebi ayrı ayrı Mekansal Panel ARDL modeli aracılığıyla kısa ve uzun dönem dinamikleri bakımından analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular, konut piyasasında mekânsal yayılma (spillover) etkilerinin hem arz hem de talep tarafında anlamlı olduğunu ve bölgesel etkileşimlerin göz ardı edilmesinin model yanlılığına yol açtığını göstermektedir. Ekonometrik analizleri tamamlayıcı nitelikte, makine öğrenmesi yaklaşımı kapsamında XGBoost algoritması kullanılarak konut arz ve talebine ilişkin tahmin modelleri geliştirilmiştir. Model açıklanabilirliği, SHAP yöntemi aracılığıyla sağlanmış; değişkenlerin marjinal etkilerinin bölgelere ve zaman dilimlerine göre farklılaştığı ortaya konmuştur. Mekânsal bilginin modele dâhil edilmesine dayanan tasarım sonuçları, mekânsal değişkenlerin tahmin performansını anlamlı ölçüde artırdığını göstermektedir. Çalışmadan elde edilen bulgular, Türkiye konut piyasasında tek tip ve talep ağırlıklı politika yaklaşımlarının sınırlı etkinliğe sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bölgesel farklılıkları gözeten kredi politikaları, arz esnekliğini artırmaya yönelik arsa ve imar düzenlemeleri ile mekânsal temelli erken uyarı sistemlerinin geliştirilmesi, konut piyasasında istikrarın sağlanması açısından öne çıkan politika çıkarımları arasındadır. Sonuç olarak bu tez, Türkiye konut piyasasının analizine yönelik veri temelli, bütüncül ve uygulanabilir bir yöntemsel çerçeve sunmaktadır.
Yenilenebilir enerji firmalarında karlılık performansının belirleyicileri: ESG, inovasyon ve finansal göstergelerin doğrusal olmayan panel modelleri ve makine öğrenmesi ile analizi
Küresel enerji piyasalarının karbonsuzlaşma sürecinde, yenilenebilir enerji firmalarının finansal sürdürülebilirliği, yalnızca ekolojik hedeflerin başarılması için değil, makroekonomik istikrarın temini açısından da stratejik bir zorunluluktur. Bu çalışma, küresel ölçekte faaliyet gösteren 233 yenilenebilir enerji firmasının 2016-2022 dönemine ait verilerini kullanarak, sürdürülebilirlik (ESG) performansları ve inovasyon (AR-GE) yatırımlarının firma karlılığı (ROE) üzerindeki etkilerini analiz etmektedir. Literatürde bu ilişkiyi inceleyen çalışmalar ağırlıklı olarak doğrusal modeller ekseninde şekillenmiş ve değerli bulgular sunmuştur. Bu çalışma ise, söz konusu ilişkinin firmanın kurumsal olgunluk düzeyine bağlı olarak farklılaşabileceğini öngören "Stratejik Eşik Teorisi" perspektifiyle, mevcut literatürü doğrusal olmayan dinamikler üzerinden genişletmeyi ve derinleştirmeyi amaçlamaktadır. Bu amaç doğrultusunda çalışma, ekonometrik titizlik ile modern veri analitiği tekniklerini sentezleyen hibrit bir metodoloji izlemiştir. Değişkenler arasındaki karmaşık ve rejim bağımlı etkileşimlerin tespiti için Hansen (1999) Sabit Etkili Panel Eşik Regresyonu ve açıklanabilir makine öğrenmesi tekniklerinden Shapley Toplamsal Açıklamalar (SHAP) ile desteklenmiş Gradyan Artırmalı Karar Ağaçları (GBDT) algoritmaları entegre bir şekilde kullanılmıştır. Analiz bulguları, ESG ve inovasyon harcamalarının karlılık üzerindeki etkisinin monoton olmadığını ve firmanın kurumsal kapasitesine göre yapısal bir farklılaşma göstererek "rejim-bağımlı" bir karakter sergilediğini ortaya koymaktadır. Elde edilen sonuçlara göre, sürdürülebilirlik performansı ve inovasyon kapasitesi belirlenen kritik eşik değerlerinin altında kalan firmalarda, bu yatırımlar bir maliyet unsuru olarak karlılığı baskılamakta; eşik değer aşıldığında ise risk azaltıcı, verimlilik artırıcı ve itibar güçlendirici stratejik varlıklara dönüşerek finansal performansı güçlü bir şekilde desteklemektedir. Özellikle sosyal bileşenin karlılık üzerindeki belirleyici gücü ve yönetişim mekanizmalarının istikrar sağlayıcı rolü, çalışmanın öne çıkan bulguları arasındadır. Bu çalışma, yenilenebilir enerji sektöründe finansal başarının, salt yatırım miktarından ziyade kurumsal olgunluk eşiklerinin aşılmasına bağlı olduğuna dair ampirik kanıtlar sunarak ilgili literatüre katkı sağlamaktadır.
Ham petrol ve doğal gaz piyasası dinamiklerinin metin madenciliği yaklaşımı ile analizi
Bu çalışmanın amacı, ham petrol ve doğal gaz piyasalarında fiyat oluşumuna yön veren haber temelli bilgi akışını metin madenciliği, doğal dil işleme ve makine öğrenmesi teknikleri kullanılarak sistematik biçimde modellemek ve bu haber temelli göstergelerin fiyat dinamikleri üzerindeki etkilerini ekonometrik olarak incelemektir. OilPrice platformundan elde edilen geniş hacimli haber metinleri, teorik olarak belirlenmiş arz-talep yönü (artış/azalış), gerçekleşme–beklenti durumu, jeopolitik risk içeriği ve enerji piyasasına özgü temalar doğrultusunda sınıflandırılmış ve her kategori için günlük bazda standartlaştırılmış metin temelli endeksler oluşturulmuştur. Bu çok boyutlu metinsel göstergeler, Brent petrolü ve doğal gaz fiyatlarıyla ARDL (AutoRegressive Distributed Lag) modeli çerçevesinde ilişkilendirilerek kısa ve uzun dönem etkiler ampirik olarak analiz edilmiştir. Bulgular, haber temelli arz ve talep sinyallerinin, özellikle petrol piyasasında istatistiksel olarak anlamlı ve güçlü açıklayıcı güce sahip olduğunu, talep yönlü haberlerin arz haberlerine kıyasla daha yüksek fiyat etkisi yarattığını göstermektedir. Uzun dönem analizlerinde, Talep Artış Endeksi'nin Brent fiyatları üzerindeki etkisinin Arz Artış Endeksi'ne göre yaklaşık 11.5 kat daha güçlü olduğu tespit edilmiş olup bu durum piyasanın talep yönlü haber akışına belirgin şekilde asimetrik tepki verdiğini ortaya koymuştur. Bununla beraber, VIX (Finansal Piyasa Volatilite Endeksi ve DXY (Dolar Endeksi) gibi küresel makro-finansal göstergelerin petrol fiyatları üzerinde anlamlı ve negatif yönlü etkiler yaratması finansal belirsizlik dönemlerinde petrol fiyatlarının baskılandığını doğrulamaktadır. Doğal gaz piyasasında ise haber etkilerinin görece daha zayıf olduğu, piyasanın asimetrik bilgi yapısının ve bölgesel fiyatlama mekanizmalarının bu farklılaşmayı açıklayabileceği sonucuna ulaşılmıştır. ARDL tabanlı fiyat tahmin analizleri, iki yıllık tahmin ufkunda Brent petrol fiyatlarının referans döneme kıyasla daha düşük bir denge bandına yerleşeceğine işaret etmekte olup bu uzun dönemli aşağı yönlü fiyat senaryosu uluslararası kurumların arz fazlası ve zayıf talep beklentileriyle tutarlı bulunmaktadır. Buna karşılık, doğal gaz fiyat tahminleri görece yatay bir ortalama eğilimle birlikte genişleyen güven aralıkları sergileyerek, piyasanın yapısal belirsizliklere ve potansiyel şoklara açık olduğunu ortaya koymaktadır. Çalışma, metinsel bilgi akışını enerji fiyatlama süreçlerine entegre eden özgün bir metodolojik yaklaşım sunmakta olup haber temelli duyarlılığın enerji piyasalarındaki rolünü hem teorik hem de ampirik düzeyde kapsamlı biçimde ortaya koymaktadır. Elde edilen sonuçlar, piyasa aktörleri, politika yapıcılar ve risk yöneticileri açısından haber dinamiklerinin fiyatlama davranışındaki kritik önemini vurgulamaktadır.
Göç ve işsizlik ilişkisi: Türkiye verileriyle betimsel bir analiz
Bu çalışma, Türkiye'de göç ile işsizlik arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamaktadır. Göç, ekonomik fırsatlar ve istihdam arayışı sebebiyle özellikle kırsal alanlardan kentlere doğru çoğalan bir hareketlilik oluşturur. Göç eden bireylerin sadece iş bulma amacı taşımadığı, aynı zamanda sosyal hayatlarını sürdürebilmek için işe ihtiyaç duydukları anlaşılmaktadır. Bu durum, göç ettikleri yerlerde istihdama katılmalarını zorunlu hale getirmektedir. Ancak, göç eden bireylerin çoğunlukla kentte iş gücü piyasasında istenen vasıf ve niteliklerden uzak olmaları, işsizliğin artmasına neden olmaktadır. Ayrıca, göçmenlerin düşük ücretli işlerde çalışmaya razı olmaları da yerel iş gücü piyasasını olumsuz etkilemektedir. Çalışmada TÜİK veri tabanından elde edilen veriler kullanılarak makroekonomik göstergeler ve göç ile ilgili süreç açıklanmaya çalışılmıştır, Kullanılan veriler Türkiye'de yaşanan göçün, iş gücü piyasasında dengesizliklere yol açtığını ve göçmenlerin işsizlik oranlarını artırarak, yerel iş gücü piyasasında önemli değişikliklere neden olduğunu ortaya koymaktadır. Sonuç olarak, işsizlikle mücadelede, özellikle göçmenlerin kentlere entegrasyonu ve yerel iş gücü piyasasında istihdam politikalarının güçlendirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.
COVİD-19 pandemisinin Türk bankacılık sektörüne etkileri ve yeni iş modelleri
Kriz kelimesi, genel olarak aniden ortaya çıkan ve genellikle gerilim ya da güvensizliğin hâkim olduğu öngörülemeyen belirsiz bir durumu ifade eder. Krize, doğal afetler, tıp, ekonomik, toplumsal, politik ve siyasal faktörler olmak üzere pek çok unsur neden olabilir. Yaşanan her kriz, içinde bulunduğu toplumsal, siyasal ve ekonomik koşullara göre kendine has özellikler taşımaktadır. Özellikle 2008 yılında ABD'de ortaya çıkarak küresel bir boyut kazanan finansal kriz ve 2019 yılında yaşanan COVID 19 Pandemi süreci buna örnek olarak gösterilebilir. Ülkelerde para politikalarının uygulanmasından sorumlu kurum olan merkez bankalarının ve para politikası araçlarının krizle mücadele sürecinde etkin bir rol oynadığı söylenebilir. Parasal aktarım mekanizması, para politikası kararlarının ekonomik birimlere etki etme sürecini ifade etmektedir. Para politikası kararları içerisinde bu mekanizmaya en çok etki eden unsur faiz kararlarıdır. Özellikle politika faizlerinin mevduat ve kredi faizlerini etkileme süresi aktarım mekanizmasının etkinlik derecesinin en önemli göstergesi olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmada Türkiye'de 2007-01/2024-01 arasındaki aylık politika faiz oranlarının mevduat ve kredi faiz oranlarına geçişkenliği araştırılmıştır. Bu sonucu görmek için klasik regresyon yöntemlerinden daha geniş bakış açısına sahip olan Kantil regresyon yöntemi tercih edilmiştir.
Türkiye ile Batı Afrika ülkeleri arasındaki ekonomik ilişkilerin dünü, bugünü ve geleceği
15 Kasım 1884 - 26 Şubat 1885 tarihleri arasında gerçekleştirilen Berlin Batı Afrika Konferansı ile birlikte Batı Afrika'nın büyük bir kısmı Fransa'ya bırakılmıştır. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise bölge ülkeleri yavaş yavaş bağımsızlıklarını kazanmaya başlamışlardır. Ancak bağımsızlık sonrasındaki dönemde Batı Afrika ülkeleriyle Türkiye arasındaki ticari ilişkiler hemen başlamamıştır. Ülke ülke değişmekle birlikte genel olarak 1980'li yıllarda başlayan ticari ilişkiler, Türkiye'nin özellikle 2000 sonrasında Afrika Kıtası'na yönelik önemli adımlar atmaya başlamasıyla birlikte ivme kazanmıştır. Bu doğrultuda 1998 yılında Afrika Eylem Planı kabul edilmiş, 2005 yılı "Afrika Yılı" ilan edilmiş, iş konseyleri kurulmuş ve Türkiye-Afrika Ortaklık Zirveleri ile birlikte İş ve Ekonomi Forumları düzenlenmiştir. Bu gelişmeler çerçevesinde bölge ülkeleriyle ticari olarak yakınlaşmaya başlayan Türkiye'nin Batı Afrika'ya yönelik ilgisi, karşılıklı ekonomik çıkarların ön planda olduğu bir temel üzerine inşa edilmektedir. Bu açıklamalar doğrultusunda bu çalışmada yaklaşık olarak elli yıllık bir dönemde meydana gelen ticari ilişkiler ve özellikle Türkiye'nin bölgedeki yatırımları incelenmiştir. Mevcut durumu ortaya koyan bu incelemeler sonucunda ise Türkiye ile Batı Afrika ülkeleri arasındaki ticari ve yatırım ilişkilerinin geliştirilmesine yönelik birtakım önerilerde bulunulmuştur.
Turizm ve ekonomik büyüme arasındaki ilişki: AB ülkeleri üzerine bir araştırma
Turizm, gelir ve istidam yaratması, ödemeler dengesini etkilemesi, turizm faaliyetlerinden kaynaklanan vergi gelirlerini artırması, turizm ile doğrudan ya da dolaylı olarak ilişkili sektörlerdeki altyapı yatırımlarını teşvik etmesi gibi çeşitli kanallar aracılığıyla ekonomik büyümeyi etkilemektedir. Avrupa Birliği (AB), dünyanın en fazla turist çeken destinasyonları arasında yer almaktadır. Ayrıca, turizm AB ekonomisinde en büyük sektörlerden biridir. Bu bağlamda, çalışmanın amacı 20 AB ülkesinde turizmin ekonomik büyüme üzerindeki etkisinin 1995-2020 dönemini içeren verilerle Genişletilmiş Ortalama Grup Tahmincisi (AMG) ile incelenmesidir. Ayrıca, çalışmada sermaye birikiminin, emeğin ve COVID-19'un ekonomik büyüme üzerindeki etkileri araştırılmaktadır. AMG tahmincisinden elde edilen ampirik bulgular, turizmin ekonomik büyüme üzerinde pozitif bir etkiye sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Benzer şekilde, sermaye birikiminin ve emeğin ekonomik büyümeyi artırdığı tespit edilmiştir. Bu bulgu, AB ülkelerinde turizm sektörünü destekleyen, sermaye birikimini teşvik eden ve emek piyasasının verimliliğini artıran politikaların ekonomik büyüme hedefinin gerçekleştirilmesinde kilit bir rol oynadığına işaret etmektedir. Ayrıca, çalışmada COVID-19'un ekonomik büyümeyi olumsuz etkilediği tespit edilmiştir. Bu bulgu, COVID-19 ile mücadele kapsamında alınan tedbir ve kısıtlamaların ekonomik büyümeyi daraltıcı bir etki yarattığını ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda, sürdürülebilir ekonomik büyümenin sağlanabilmesi için kriz yönetimine yönelik politika ve stratejilerin geliştirilmesinin önemi ön plana çıkmaktadır.
Gelir eşitsizliği üzerine üç makale
Bu tez, gelir eşitsizliğini kurumsal iktisat çerçevesinde ele alan ve birbirini tamamlayan üç makaleden oluşmaktadır. 2002–2021 döneminde 52 ülkeyi kapsayan panel veriye dayanan çalışma sırasıyla (i) eşitsizliğin belirleyicilerinde içsellik sorununu gözeten bir temel model, (ii) kurumsal kaliteyi rejim ayırıcı bir unsur olarak kullanarak doğrusal olmayan panel eşik yaklaşımı ve (iii) kültürel unsurları kurumlarla etkileşim içinde değerlendiren bir çerçeve sunmaktadır. Böylelikle, eşitsizliğin çok boyutlu yapısı farklı yöntemlerle sınanarak bütüncül bir analiz ortaya konmaktadır. İlk makale, iki aşamalı en küçük kareler (2SLS) yöntemiyle eşitsizliğin temel belirleyicilerini içsellik yanlılığından arındırarak tahmin etmektedir. Bulgular, kurumsal kalite, teknoloji, eğitim ve ticari açıklığın eşitsizliği azalttığını; finansal özgürlüğün ise eşitsizliği artırdığını göstermektedir. Bu sonuçlar, politika tasarımında yapısal kurumların ve beşerî sermayenin güçlendirilmesinin önceliğine, aynı zamanda finansal serbestleşmenin dağılım etkilerinin dikkatle yönetilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Ampirik kurgusu açısından, modelleme sürecine yapılan vurgu; politika yapımında doğru değişken tanımının, doğru politika hedeflerinin belirlenmesini kolaylaştırdığını göstermektedir. İkinci makale, eşik değişkeninin endojen olmasına olanak tanıyan bir panel eşik yöntemiyle, kapsayıcı kurumlar ile sömürücü kurumlar rejimlerinin eşitsizlik dinamiklerini farklılaştırdığını göstermektedir. Her iki kurumsal rejimde de kurumsal kalite artışı eşitsizliği azaltır; ancak etki, yakınsama hipoteziyle uyumlu olacak biçimde, sömürücü kurumların bulunduğu ülkelerde daha büyüktür. Bu bulgu da, sömürücü bağlamlarda rant ve ayrıcalıkları kıran kurumsal reformların önceliklendirilmesini; kapsayıcı bağlamlarda ise finansal derinleşmenin yeniden dağıtım ve makro-ihtiyati çerçeveyle ince ayarını gerektirmektedir. Üçüncü makalede kültür, Hausman–Taylor tipindeki hibrit panel yaklaşımıyla kurumsal yapı ile birlikte ele alınır. Kültürün etkisi genel örneklemde zayıf görünmekle birlikte, bu etkinin ülkelerin kurumsal kalite seviyesine göre farklılaştığı tespit edilmiştir. Sömürücü kurumsal yapılara sahip ekonomilerde kültürel normlar gelir dağılımını etkilemezken, kapsayıcı yapılarda güç mesafesinin yükselmesi eşitsizliği artırmaktadır. Bu çerçevede kültür, bağlamdan bağımsız statik bir belirleyici değil, kurumların kapsayıcılığı arttığında etkisi görünür hâle gelen bir unsur olarak değerlendirilmelidir; bu nedenle kurumsal reformlar yalnızca ekonomik performansı iyileştirmek için değil, kültürel normların toplumsal sonuç doğurabilmesini mümkün kılacak kurumsal zemini tesis etmek açısından da kritik önemdedir.
Kripto para, enerji tüketimi ve karbon emisyonu arasındaki ilişkinin analizi
Bu çalışma, kripto para madenciliğinin enerji tüketimi ile karbon emisyonu arasındaki ilişkiyi zamansal ve nedensel bağlamda analiz etmeyi amaçlamaktadır. Kripto paraların özellikle "Proof of Work" (PoW) konsensüs mekanizmasıyla çalışan sistemlerde yüksek enerji tüketimine yol açtığı ve bu durumun çevresel sürdürülebilirlik açısından ciddi sorunlara neden olduğu literatürde sıkça vurgulanmaktadır. Ancak mevcut çalışmalar çoğunlukla enerji tüketimi ve karbon salımı arasındaki ilişkiyi statik modellerle değerlendirmekte; zaman-frekans temelli değişkenlik ve dışsal risk faktörlerinin etkisini göz ardı etmektedir. Bu bağlamda tez, söz konusu ilişkiyi daha derinlemesine anlamak ve mevcut literatürdeki metodolojik boşlukları gidermek üzere yapılandırılmıştır. Araştırma kapsamında, 2010–2021 dönemine ait günlük frekansta Bitcoin enerji tüketimi, karbon emisyonları, hash rate, kripto para fiyatları, piyasa volatilitesi (VIX), jeopolitik risk endeksi (GPR), ekonomik belirsizlik endeksi (EPU) ve iklim riski (PRI) gibi değişkenlerden oluşan geniş kapsamlı bir veri seti kullanılmıştır. Analizlerde zaman-frekans düzeyinde ilişkiyi ölçmek amacıyla Wavelet Transform Coherence (WTC) yöntemi; çoklu dışsal değişkenlerin enerji tüketimi üzerindeki etkisini tahmin etmek amacıyla ise Nonlinear Autoregressive with Exogenous Inputs (NARX) modeli uygulanmıştır. Elde edilen bulgular, enerji tüketimi ile karbon emisyonu arasında uzun vadeli ve pozitif yönlü anlamlı bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca, jeopolitik ve ekonomik risk göstergeleri ile iklim riskinin, enerji tüketimi üzerinde anlamlı etkileri bulunduğu ve bu dışsal faktörlerin enerji-emisyon ilişkisini dönemsel olarak yönlendirdiği tespit edilmiştir. Bu sonuçlar, yalnızca teknik değil, aynı zamanda ekonomik ve politik düzlemde de çevresel etki analizinin yapılması gerektiğini göstermektedir. Tez, çoklu değişkenli ve zamana duyarlı modellerle gerçekleştirdiği analizlerle hem akademik literatüre özgün bir katkı sunmakta hem de çevresel sürdürülebilirlik politikaları açısından bütüncül değerlendirme imkânı sağlamaktadır.
Türkiye ekonomisinde sürdürülebilir refah ve ekonomik performansla ilişkisi
Bu çalışma kapsamında, sürdürülebilir refah kavramının avantajları ve dezavantajları Türkiye perspektifinden ele alınarak tartışılacaktır. Çalışmanın temel amacı, Türkiye'de uygulanan politikaların sürdürülebilir bir üretim yapısı oluşturmak, sosyal yapıyı iyileştirmek, ekonomik istikrarı sağlamak ve gelir dağılımında adil bir düzen kurarak bu refah yapısını gelecek nesillere aktarmak hedeflerine ulaşmadaki başarısını ortaya koymaktır. Bu doğrultuda çalışmada, sürdürülebilir refahı ölçmek için kullanılan uluslararası endeksler açıklanacak, bu endekslerin avantaj ve dezavantajları ortaya konulacak ve Türkiye'nin refah göstergeleri incelenecektir. Türkiye'nin sürdürülebilir refah göstergeleri, ekonomik performans verileri 2000-2023 dönemi için ele alınacaktır. Anılan dönem incelendiğinde , Türkiye'de sürdürülebilir bir yapıya olan ihtiyaç net bir şekilde görülmektedir. Bu nedenle, ekonomik yapı başta olmak üzere hukuk, eğitim, sağlık, enerji ve inovasyon gibi alanlarda refah seviyesini artırmak adına yapısal reformlara ihtiyaç duyulmaktadır. Kalkınma planları doğrultusunda sürdürülebilir bir refah ortamı oluşturulmalı ve bu ortam gelecek nesillere aktarılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Sürdürülebilirlik, Refah, Sürdürülebilir Refah Araştırma Alanı: Ekonomi, Finans
Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi'nin Nevşehir kent ekonomisine katkıları
Bu tezde, Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi'nin Nevşehir il ekonomisine olan katkıları nicel ve nitel veriler ışığında analiz edilmiştir. Araştırmanın temel amacı, üniversite öğrencilerinin ve üniversitenin genel faaliyetlerinin kent ekonomisine sağladığı doğrudan ve dolaylı etkileri ortaya koymaktır. Bu kapsamda, üniversite öğrencileriyle yapılan anket çalışmasından elde edilen veriler kullanılarak öğrencilerin aylık harcama kalemleri (beslenme, barınma, ulaşım, giyim, kültürel etkinlikler vb.) detaylı şekilde incelenmiş ve bu harcamaların toplam ekonomik büyüklüğü hesaplanmıştır. Ayrıca, harcama düzeylerinin cinsiyet, aile geliri ve öğrenim durumu gibi demografik değişkenlere göre farklılaşıp farklılaşmadığı istatistiksel analizlerle test edilmiştir. Elde edilen bulgular, üniversite öğrencilerinin kentte önemli bir ekonomik hareketlilik yarattığını ve özellikle hizmet, konut ve ulaşım sektörlerinde ciddi bir talep oluşturduğunu göstermektedir. Üniversitenin varlığı, sadece doğrudan harcamalar yoluyla değil, aynı zamanda istihdam yaratma, yerel işletmelerin gelişimi ve sosyal-kültürel canlılık gibi dolaylı etkilerle de kente önemli katkılar sunmaktadır. Sonuç olarak, üniversitenin Nevşehir ekonomisine olan katkısının sürdürülebilir kalkınma açısından stratejik bir öneme sahip olduğu tespit edilmiştir. Araştırma bulguları, yerel yönetimler ve politika yapıcılar için üniversite-şehir iş birliğinin güçlendirilmesi ve öğrenci dostu politikaların geliştirilmesi yönünde öneriler sunmaktadır.
Türkiye'de bölgesel yoksulluk ve gelir adaletsizliği
İnsanlık tarihi boyunca, bireyler temel gereksinimlerini karşılamak ve eksikliklerini gidermek amacıyla çeşitli çabalar sarf etmiş; bu süreç, günümüzün modern toplum yapısının inşasını mümkün kılmıştır. Bu bağlamda, gelir dağılımında adaletin sağlanması ve yoksulluğun azaltılması temel hedefler arasında yer almış; bu hedeflere ulaşmak amacıyla milli gelirin artırılması, toplumsal huzur, refah, barış ve adaletin tesisi amaçlanmıştır. Ancak sosyolojik açıdan değerlendirildiğinde, gelir dağılımında yaşanan adaletsizliklerin toplumlar üzerinde olumsuz etkiler yarattığı görülmektedir. Yoksulluğun nedenlerine ilişkin açıklamaların yetersizliği, bu sorunun çözümüne yönelik politika geliştirilmesini zorlaştırmaktadır. Oysa bireylerin sosyal güvenlik, sağlık ve eğitim hizmetlerinden eşit şekilde yararlanabilmesi, yaşamsal faaliyetlerini sürdürebilmeleri açısından temel bir hak olarak kabul edilmelidir. Ülkelerin karşılaştığı enflasyon ve ekonomik krizler, sadece gelir dağılımını değil, aynı zamanda istihdam düzeyini ve genel ekonomik yapıyı da olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle, kriz dönemlerinde ülkelerin etkili politikalar geliştirerek gerekli önlemleri alması ve olası zararları asgari düzeye indirmesi beklenmektedir. Fırsat eşitliğinin sağlanması durumunda, yoksulluğun azaltılması mümkün olabilecektir. Ancak üretim faaliyetlerine katılım ve topluma faydalı hizmetlerde bulunma çabası, gelir dağılımındaki adaletsizlik nedeniyle sınırlanmakta ve bu durum yoksulluğu daha da derinleştirmektedir. Bu çalışmada, Türkiye'deki 26 bölgeye ait 2014–2022 dönemi panel veri seti kullanılarak gelir eşitsizliği ile yoksulluk arasındaki ilişki analiz edilmiştir. Temel Bileşenler Analizi (PCA) yöntemiyle oluşturulan Yoksulluk Endeksi; gelir eşitsizliği, tüketici enflasyonu, ticari açıklık, okuma-yazma bilmeyen nüfus oranı ve net göç hızı değişkenleri aracılığıyla modellenmiştir. Ampirik analizde sabit etkiler modeli tercih edilmiş, yatay kesit bağımlılığı, otokorelasyon ve değişen varyans sorunlarına karşı Driscoll-Kraay dirençli standart hatalar yöntemi uygulanmıştır. Elde edilen bulgular, gelir eşitsizliği ile tüketici enflasyonunun yoksulluk üzerinde pozitif yönde etkili olduğunu göstermektedir. Buna karşılık, ticari açıklık, okuma-yazma bilmeyen nüfus oranı ve net göç hızı değişkenlerinin yoksulluğu azaltıcı yönde etkide bulunduğu tespit edilmiştir. Modelin determinasyon katsayısının %65,9 düzeyinde olması, bağımsız değişkenlerin yoksulluk üzerindeki etkilerini açıklamada güçlü bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir.
2008 küresel finans krizi üzerine üç makale
Bu çalışma, finansal krizlerin dinamiklerini ve ekonomik etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Özellikle, 2008 Küresel Finansal Krizi'nin Türkiye ve dünya genelindeki yansımalarına odaklanan üç farklı makale çalışmasından oluşmaktadır. İlk bölüm de, finansal krizlerin türleri, nedenleri ve sonuçları ele alınmış; dünya ve Türkiye'deki finansal krizlerin etkileri tarihsel bir perspektifle değerlendirilmiştir. Krizlerin küresel ve yerel etkilerinin yanı sıra bölgesel yansımaları da incelenmiştir. İkinci bölüm de, 2008 Küresel Finansal Krizi'nin Türkiye'deki BIST 100 Endeksi ile petrol fiyatları, altın fiyatları ve döviz kuru arasındaki ilişkisi ARDL modeli kullanılarak analiz edilmiştir. Çalışma, kriz öncesi, kriz dönemi ve kriz sonrası olmak üzere üç farklı dönemde bu ilişkilerin nasıl değiştiğini incelemiştir. Bu analiz, Türkiye'deki finansal piyasalara etkileri anlamayı ve yatırımcı davranışlarını açıklamayı hedeflemiştir. Üçüncü bölüm de, Avrupa Birliği'ne üye ve üye olmayan OECD ülkelerinin 2005-2012 dönemindeki tahvil faizleri ile petrol fiyatları, altın fiyatları ve döviz kuru arasındaki ilişki panel veri analizi yöntemiyle incelenmiştir. Çalışmada, iki grup ülkeye odaklanılarak kriz dönemi etkilerindeki farklılıklar araştırılmıştır. Sonuç olarak, çalışma, finansal krizlerin küresel piyasalardaki değişimlerin etkisiyle Türkiye ve dünya ekonomilerinde derin izler bıraktığını ve krizlerin bölgesel farklılıklar yarattığını ortaya koymaktadır.
FED faiz politikalarının Türkiye ekonomisine etkileri üzerine üç makale
Bu tezde, Amerika Birleşik Devletleri Merkez Bankası'nın (FED) faiz politikalarının Türkiye'nin finansal piyasaları üzerindeki etkileri incelenmektedir. Özellikle 2008 küresel finansal krizinin ardından, FED'in faiz oranları, nicel genişleme programları ve diğer para politikası araçlarının Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomilerdeki ekonomik istikrarı ve finansal piyasaları nasıl etkilediği ele alınmıştır. Tez üç bölümden oluşmaktadır. Üç bölümde de 2008 Ekim ile 2021 Aralık dönemine ait verilere kullanılarak kantil regresyon yöntemi ile analizler yapılmıştır. İlk bölümde, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın (TCMB) faiz kararlarının FED'in para politikalarından nasıl etkilendiği araştırılmıştır. Bu bölümde ayrıca Tüketici Fiyat Endeksi verisi de analize dahil edilmiştir. İkinci bölümde, FED'in para politikalarının BIST 30 Endeksi üzerindeki etkileri incelenmiştir. Ayrıca bu bölümde USD Endeksi de açıklayıcı bir veri olarak analize dahil edilmiştir. Üçüncü bölümde ise, FED'in para politikalarının Türkiye'ye yapılan dolaylı yatırımlar üzerindeki etkileri incelenmiş, Bağımlı değişken olarak Türkiye'ye yapılan dolaylı yatırımlar, bağımsız değişkenler ise FED faiz oranı ve Korku Endeksidir (VIX). Çalışmada; FED'in faiz oranlarındaki değişimlerin Türkiye'nin finansal piyasaları üzerinde yalnızca döviz kuru ve sermaye akışları açısından değil, aynı zamanda ekonomik istikrar ve finansal volatilite üzerinde de etkiler yarattığı tespit edilmiştir.