
2,225
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Depresyon ve anksiyete belirtileri olan psikiyatri hastalarında üstbilişsel inançların stres ve başa çıkma çerçevesinde incelenmesi
Bu çalışmada, üstbilişsel inançlar, anksiyete ve depresyon belirtileri arasındaki ilişkiler hem kesitsel hem de ileriye yönelik olarak klinik bir örneklemde incelenmiştir. Çalışmanın kesitsel tarafında, üstbilişsel inançların anksiyete ve depresyon belirtileri üzerindeki yordayıcılığının olumsuz yaşam olayları ve stresle başa çıkma yaklaşımlarının etkileri göz önünde bulundurularak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca, çalışmanın ileriye yönelik tarafında, üstbilişsel inançların anksiyete ve depresyon belirtilerini yordayıp yordamadığının sınanması amaçlanmıştır. Son olarak, anksiyete ve depresyon belirtileri ile üstbilişsel inançlar arasındaki karşılıklı ilişkilerin mercek altına alınması amaçlanmıştır. Bu amaçlar doğrultusunda, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvuru yapmış anksiyete ve depresyon belirtileri olan kişiler araştırmaya dahil edilmiştir. Çalışmanın ilk ölçümüne 183 kişi katılırken, üç ay sonrasında alınan takip ölçümünde 71 kişiye ulaşılmıştır. Katılımcılara, Demografik Bilgi Formu, Üstbilişler-30 Ölçeği, Ruminasyonla İlgili Olumlu İnanışlar Ölçeği, Ruminasyonla İlgili Olumsuz İnanışlar Ölçeği, Yaşam Olayları Listesi ve Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği uygulanmıştır. Sonuçlar, öncelikle üstbilişsel inançların kontrol edilemezlik ve tehlikeyle ilgili olumsuz inançlar ve bilişsel güvensizlik alt boyutlarının anksiyete belirtilerini kesitsel olarak yordadığını göstermiştir. Anksiyete belirtilerinin yordanmasında olumsuz yaşam olaylarının ve stresle başa çıkma yaklaşımlarının etkisi bulunmamıştır. Depresyon belirtilerinin kesitsel olarak yordanmasında ise, ruminasyonun kişiler arası ve sosyal sonuçlarıyla ilgili olumsuz inanışların etkili olduğu görülmüştür. Ayrıca, olumsuz yaşam olaylarının ve başa çıkma yaklaşımlarının da depresyon belirtilerinin yordanmasında rol oynadığı dikkat çekmiştir. Aracılık analizi sonuçlarına göre, ruminasyonun kişiler arası ve sosyal sonuçlarıyla depresif belirtiler arasındaki ilişkiye stresle başa çıkma yaklaşımlarının aracılık ettiği bulunmuştur. Çalışmanın ileriye yönelik olarak elde edilen bulguları gözden geçirildiğinde, temel ölçüm düzeyleri kontrol edildiğinde hem anksiyete hem de depresyon belirtileri üzerinde sadece üstbilişsel inançların bilişsel güvensizlik alt boyutunun bağımsız yordayıcılığının olduğu tespit edilmiştir. Son olarak, araştırmadan elde edilen bulgular alanyazın temel alınarak tartışılmış, çalışmanın sınırlılıklarından ve sağladığı klinik doğurgulardan bahsedilmiş ve gelecek çalışmalar için öneriler verilmiştir.
Planlanmış Davranış Teorisi bağlamında evliliği sürdürme ve sonuçları
Evliliklerin sürdürülmesi zor fakat önemli bir süreçtir. Bu süreç kişinin gerek var olan ilişkiyi devam ettirmek gerekse onarmak için belli davranışlarda bulunmasını gerektirir. Bilimsel çalışmalar doyum sağlanan, ödülü yüksek, bedeli düşük evliliklerin sürdürüldüğünü ve evliliklerin sürdürülmesinde sosyal çevrenin ve benlik kurgularının etkili olduğunugöstermektedir. Doyum sağlanan, mutlu bir evliliğin hem kadın hem de erkeğin sağlığını olumlu etkilediği görülmektedir. Evliliğin sürmesi, kişinin ilişkiyi sürdürme isteği de dahil pek çok değişkenden etkilenmektedir. Bu çalışma kapsamında evliliği sürdürme niyeti ve bu yönde gösterilen sürdürme davranışları "Planlanmış Davranış Teorisi (PDT)" bağlamında ele alınmıştır. Bu amaçla evliliği sürdürme niyetine yönelik PDT temelli bir ölçek hazırlanmış ve ölçek maddelerinin hazırlanması, geçerliği ve güvenirliğin test edilmesi amacıyla pilot bir çalışma yapılmıştır. Ana çalışmada evliliği sürdürme niyeti ve bu yönde gösterilen davranışlar üzerinde evlilik doyumu, algılanan ödül-bedel, benlik kurguları, PDT değişkenleri olan inançlar, evliliğe yönelik tutum, öznel normlar ve algılanan davranışsal kontrolün nasıl etki ettiği incelenmiştir. Ayrıca çiftlerin evliliği sürdürme niyeti, evlilik doyumu ve ruhsal sağlık arasındaki etkileşimde ilişkiyi sürdürme davranışlarının rolünün hem bireysel hem de ikili ilişki düzeyinde incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya çiftlerin ikili analizleri için 168 evli çift ve PDT kapsamında yol analizleri için de 183 kadın 178 erkek olmak üzere 361 evli kişi katılmıştır. Katılımcılara araştırmacı tarafından pilot uygulaması gerçekleştirilmiş olan PDT'nin boyutlarını içeren Evliliği Sürdürme Niyeti Ölçeği'nin yanı sıra İlişki Sürdürme Mekanizmaları Ölçeği, Evlilik Yaşamı Ölçeği, Algılanan Ödül-Bedel Ölçeği, Genel Sağlık Anketi-12, İlişkisel-Özerk Benlik Kurgusu Ölçeği ve demografik bilgi formu uygulanmıştır. Gerçekleştirilen yol analizleri sonucunda, PDT'nde yer alan davranışsal inançlar, normatif inançlar ve kontrol inançları boyutlarının, ana değişkenler olan davranışa yönelik tutum, öznel normlar ve algılanan davranışsal kontrolle olumlu yönde ilişkili olduğu; ancak inançlar üzerinden çizilen modelin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür. Bunun yanı sıra PDT'nin ana değişkenlerinin yer aldığı model anlamlı bulunmuştur ve modelin sonucuna göre evliliği sürdürmeye yönelik davranışsal tutumların, öznel normların ve algılanan kontrolün yüksek olması evliliği sürdürme niyetini olumlu yönde etkilemekte; bunun sonucunda da sürdürme niyeti ilişki sürdürme mekanizmalarına yol açmaktadır. Bu süreçte ilişkisel benlik kurgusu düzeyinin yüksek olduğu kişilerin evliliği sürdürmeye yönelik daha olumlu tutumlar ve daha yüksek öznel normlara sahip olduğu görülürken; ilişkisel benlik kurgusu düzeyinin yüksek olmasının algılanan davranışsal kontrol ile ilişkisi anlamlı bulunmamıştır. Ayrıca PDT değişkenlerine ek olarak, evlilik doyumunun sürdürme mekanizmaları ile ilişkisinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı; ancak algılanan ödül-bedelin sürdürme mekanizmaları üzerinde anlamlı ve orta düzeyde etkiye sahip olduğu görülmüştür. Gerçekleştirilen Aktör-Partner Karşılıklı Bağımlı Aracılık Modeli analizleri sonucunda erkeklerin evliliklerini sürdürme niyetleri ile ruh sağlıkları arasında kendilerinin sürdürme mekanizmalarını kullanması ve partnerinin sürdürme mekanizmalarını kullanması aracılık ederken; evlilik doyumu ve ruh sağlığı arasındaki ilişkide ise, yalnızca erkekler için partnerinin sürdürme mekanizmalarını kullanması aracılık etmektedir. Evliliği sürdürme niyeti ve evlilik doyumu arasındaki ilişkide sürdürme mekanizmalarını kullanmanın etkisinin incelendiği modelde, hem kadın hem de erkeğin evliliği sürdürme niyeti ile evlilik doyumu arasında kendisinin sürdürme mekanizmalarını kullanmasının aracılık ettiği görülürken; erkeğin evliliği sürdürme niyeti ile kadının evlilik doyumu arasında kadının sürdürme mekanizmalarını kullanmasının aracılık ettiği bulunmuştur. Bulgular alanyazın ışığında tartışılmış, çalışmaya dair sınırlılıklar ele alınmış ve gelecek çalışmalar ile uygulamaya dair önerilerde bulunulmuştur.
İntihar girişiminde bulunmuş hastalarda sorun çözme terapisinin intihar riskini azaltmada etkililiği
İntihar, tüm yaş grupları için üzerinde önemle durulması gereken konulardan biridir. Yapılan çalışmalar intihar girişiminde bulunan bireylerin önemli bir kısmının bu girişim ile bir yardım çağrısında bulunduklarını belirtmektedir. İntihar konusunda problem çözme becerilerinin önemli olduğu da yapılan çalışmalarla gösterilmektedir. İntiharı anlamak ve önlemek adına alan yazında farklı çalışmalar ve müdahaleler bulunmakla birlikte Sorun Çözme Terapisi de bu alanda kullanılan müdahale tekniklerinden birini oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı sorun çözme terapisinin intihar girişiminde bulunan bireylerdeki etkililiğinin incelenmesidir. Çalışma farklı bireyler üzerinde hem bireysel hem de grup terapi formatında yürütülmüştür. Bu bağlamda, intiharın sağaltımı konusunda Sorun Çözme Terapisinin hem bireysel hem de grup terapi formunun etkililik çalışması yapılmıştır. Bu araştırmada deneysel desenin türlerinden biri olan öntest-sontest kontrol gruplu seçkisiz deneysel model kullanılmıştır. Deney grubunda bireysel terapi formatı alanlar ve grup terapi formatı alanlar olmak üzere iki grup; kontrol grubunda ise bekleme listesi olmak üzere bir grup; toplam 3 grup bulunmaktadır. Müdahale başlamadan önce 50 kişi Bilgilendirilmiş Onam Formunu imzalamış fakat müdahale toplam 39 katılımcı ile sonlandırılmıştır. Her bir grupta (bireysel, grup ve bekleme listesi) 13'er katılımcı ile süreç tamamlanmıştır. İzlem çalışması ise müdahalenin bitiminden 3 ay sonra yapılmıştır. Katılımcılara, araştırmacı tarafından hazırlanan Demografik Bilgi Formu, İntihar Olasılığı Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri, Hamilton Depresyon Ölçeği, Gözden Geçirilmiş Sosyal Sorun Çözme Envanteri-Kısa Formu ve Bilişsel Esneklik Envanteri uygulanmıştır. Veriler Statistical Package for Social Sciences 20.0 (SPSS) aracılığıyla, ön ölçümlerde gruplar arasındaki fark Tek Yönlü Varyans Analizi (one-way ANOVA); araştırma değişkenlerinin zamana ve müdahale almaya bağlı olarak göstermiş olduğu değişim ise Tekrarlayan Ölçümler için Varyans Analizi (Repeated Measure ANOVA) ile incelenmiştir. Bu amaçla deney ve kontrol gruplarının ön test-son test karşılaştırmaları için 5 adet Tekrarlı Ölçümler için ANOVA yapılmıştır. Son olarak, ortak etkinin hangi ikili gruplarda anlamlı olduğunu görmek için t test analizleri yapılmıştır. Çalışma bulgularında, deney grubunda yer alan bireysel terapi ve grup terapi formatındaki katılımcıların intihar olasılığı ve depresyon düzeyleri müdahale sonrasında anlamlı düzeyde azalırken, bilişsel esneklik puanlarının da anlamlı düzeyde arttığı belirlenmiş olup bekleme listesinde herhangi bir fark olmadığı görülmüştür. Benzer şekilde, müdahale sonrasındaki Sosyal Sorun Çözme düzeyine ve alt boyutlarına bakıldığında bireysel terapi ve grup terapisi alan katılımcıların puanlarında bekleme listesine nazaran anlamlı düzeyde artış olduğu görülmüştür. Ayrıca, deney grubundaki bireylerin müdahaleden edindikleri kazanımların 3 ay sonraki izlem ölçümünde de korunduğu görülmüştür. Son olarak, bulgular alan yazın ışığında tartışılmış, çalışmanın sınırlılıkları ve klinik doğurgularından bahsedilmiş ve gelecek araştırmalar için önerilerde bulunulmuştur.
Şubat 2023 depremlerini yaşamış üniversite öğrencilerinde travma sonrası büyüme ile değer odaklı yaşam arasındaki ilişkinin deprem deneyimlerine göre incelenmesi
Bu araştırma, Şubat 2023 depremlerini deneyimlemiş üniversite öğrencilerinde Travma Sonrası Büyüme (TSB) ile Değerler Odaklı Yaşam arasındaki ilişkiyi ve bu değişkenlerin deprem deneyimlerine göre farklılaşıp farklılaşmadığını incelemektedir. Araştırmaya 320 üniversite öğrencisi katılmış; veriler Kişisel Bilgi Formu, Travma Sonrası Büyüme Envanteri ve Değerlere Bağlı Yaşam Ölçeği ile toplanmıştır. Bulgular, TSB ile değerlere bağlı yaşam arasında orta-yüksek düzeyde pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğunu göstermektedir. TSB'nin alt boyutları olan Benlik Algısında Değişim, Yaşam Felsefesinde Değişim ve İlişkilerde Değişim ile değerlere bağlı yaşam arasında anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Benzer şekilde, Değerlere Bağlı Yaşam Ölçeğinin alt boyutları; Değerli Yaşam ve Yaşam Doyumu da TSB ile anlamlı düzeyde ilişkilidir. Yapılan basit doğrusal regresyon analizi sonucunda, değerlere bağlı yaşamın TSB'yi anlamlı düzeyde yordadığı bulunmuştur. Regresyon modeli istatistiksel olarak anlamlıdır. Değer Odaklı Yaşamın TSB üzerindeki toplam varyansın %25,4'ünü açıkladığı görülmektedir. Değer odaklı yaşam biçiminin, travmatik deneyimlerin ardından bireyin yeniden yapılanma sürecini destekleyebileceği düşünülmüştür. Kadınların "ilişkilerde değişim" boyutunda erkeklerden anlamlı düzeyde daha yüksek puan aldığı saptanmıştır. Bunun dışında, yakın kaybı, fiziksel yaralanma ve evin hasar alması gibi değişkenlerin TSB ve Değer Odaklı Yaşam düzeylerinde anlamlı bir farklılık oluşturmadığı bulunmuştur. Barınma durumuna ilişkin bulgular, Travma Sonrası Büyüme puanlarında anlamlı bir farklılık olmadığını göstermektedir. Değer Odaklı Yaşam puanlarında ise barınma durumuna göre anlamlı bir fark saptanmıştır; konteynerde kalan bireylerin, evinde kalanlara kıyasla daha düşük puanlara sahip olduğu görülmüştür. Yaşam Doyumu alt boyutunda da gruplar arası fark anlamlı bulunmuş; ancak bu farkın hangi gruplardan kaynaklandığı istatistiksel olarak belirlenememiştir. Sonuç olarak, bireylerin değerlere uygun bir yaşam sürmeleri, travma sonrası yeniden yapılanma ve psikolojik büyüme süreçleriyle yakından ilişkilidir. ACT kuramına göre, bu tür bir değer odaklı yaşam tarzı, bireyin duygusal zorluklara rağmen işlevselliğini ve yaşam anlamını sürdürebilmesini mümkün kılar. Bu bağlamda, değer odaklı müdahalelerin afet sonrası psikolojik destek programlarına entegre edilmesi önerilmektedir.
Depremi yaşamış Suriyeli kadın göçmenlere yönelik narrative terapi temelli psikolojik dayanıklılık grup çalışmasının etkililiğinin incelenmesi: Karma yöntemler araştırması
Bu araştırmada, Narrative Terapi temelli psikolojik dayanıklılık grup çalışmasının, deprem deneyimi yaşamış Suriyeli kadın göçmenler üzerindeki etkililiğinin geniş bir açıdan incelenmesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda çalışma, nicel ve nitel araştırma yöntemlerinin birlikte kullanıldığı karma yöntem deseni kapsamında, açıklayıcı sıralı desen modeliyle yapılandırılmıştır. Araştırmanın nicel aşamasında Karışık Ölçümler İçin İki Faktörlü ANOVA ve Eşleştirilmiş Grup t-Testi analizleri; nitel aşamasında ise Yorumlayıcı Fenomenolojik Analiz kullanılmıştır. Nicel araştırmanın deneysel desende yürütülen bölümde, veri toplama araçları olarak araştırmacı tarafından hazırlanan Kişisel Bilgi Formu'nun yanı sıra Hopkins Belirti Tarama Listesi-25 (HSCL-25), Connor-Davidson Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği (CD-RISC), WHO-5 İyilik Durumu İndeksi ve Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ-10) kullanılmıştır. Araştırma dahil etme kriterlerini karşılayan katılımcılar, 14'ü deney ve 14'ü bekleme listeline seçkisiz bir şekilde atanmıştır. Deney grubunda yer alan katılımcılara sekiz oturumdan oluşan Narrative Terapi temelli psikolojik dayanıklılık grup çalışması uygulanırken, bekleme listeli gruba herhangi bir müdahalede bulunulmamıştır. Nitel araştırma bölümde ise araştırmacı tarafından geliştirilen yarı yapılandırılmış görüşme sorularından yararlanılmıştır. Nicel verilerin analiz sonuçlarına göre, deney grubundaki Suriyeli kadınların psikolojik dayanıklılık ve iyilik hâli düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı artış; depresyon, kaygı ve stres düzeylerinde ise anlamlı düzeyde azalma tespit edilmiştir. Nitel verilerin analizi sonucunda, sekiz katılımcı ile gerçekleştirilen görüşmelerden elde edilen anlatılar, ortak örüntüler, duygusal geçişler ve metaforik ifade biçimleri doğrultusunda Narrative Terapi felsefesi ışığında yorumlanmış ve bu doğrultuda beş temel üst tema altında toplam on sekiz alt tema oluşturulmuştur. Elde edilen bulgular doğrultusunda, göç ve savaş gibi zorlayıcı yaşam geçmişe sahip göçmen bireylerin, yaşadıkları yeni coğrafyada karşılaştıkları deprem gibi yaşam olayları karşısında alternatif hikâyelerine ulaşarak psikolojik dayanıklılıklarını güçlendirdikleri tespit edilmiştir. Bu çalışma, kriz ve travma sonrası yeniden yapılanma süreçlerinde Narrative Terapinin etkililiğini ve göçmen bireylerle yürütülecek ruh sağlığı temelli müdahale programlarının yapılandırılmasına katkı sunmaktadır. Çalışmanın karma yöntem ile gerçekleştirilmesi de literatürü kapsayıcı olarak desteklemektedir. Aynı zamanda, kültürel olarak duyarlı grup temelli terapötik yaklaşımların, afet sonrası iyileşme süreçlerinde nasıl etkili bir araç olabileceğine dair alanyazında önemli veriler sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Psikolojik dayanıklılık, Narrative Terapi, kadın göçmenler, deprem
Yaygın anksiyete ve depresyon tedavisinde tekrarlayıcı olumsuz düşünmeye yönelik şefkat odaklı kabul ve kararlılık terapisinin etkililiğinin incelenmesi: çoklu başlama düzeyi tek vaka çalışması
Bu araştırmanın amacı, yaygın anksiyete ve depresyon belirtileri yaşayan bireylerde sıklıkla görülen tekrarlayıcı olumsuz düşünmeye (TOD) yönelik şefkat odaklı Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT) protokolünün etkililiğini incelemektir. Çalışmada çoklu başlama düzeyli tek denekli deneysel desen kullanılmıştır. Müdahale protokolü, ACT'in temel süreçlerini temel alan ve şefkat bileşenini içeren bir yapı ile oluşturulmuştur. Katılımcılar Hasta Sağlığı Anketi-9 (HSA-9) ve Yaygın Anksiyete Bozukluğu-7 (YAB-7) ölçeklerinden belirli puanları alma kriterine göre seçilmiştir. Araştırmaya toplamda on katılımcı alınmış ve sekiz katılımcı müdahale sürecini tamamlamıştır. Çalışmada hem standart psikometrik ölçekler hem de günlük ölçümler kullanılmıştır. Standart ölçüm araçları arasında Perseveratif Düşünce Ölçeği (PDÖ), Depresyon-Anksiyete-Stres Ölçeği (DASÖ-21), Bilişsel Kaynaşma Ölçeği (BKÖ), Değerler Odaklı Yaşam Ölçeği (DBYÖ), Kabul ve Eylem Formu-II (KEF-II) ve Öz Duyarlık Ölçeği kısa formu (ÖDÖ-KF) yer almaktadır. Günlük ölçümlerde TOD şiddeti, işlevsizlik, yaşantısal kaçınma, bilişsel birleşme ve değer odaklı yaşam düzeyleri değerlendirilmiştir. Veri analizi Güvenilir Değişim İndeksi (RCI), Tau-U analizi ve görsel analiz teknikleri ile yapılmıştır. Elde edilen sonuçlar, katılımcıların çoğunda TOD, depresyon, anksiyete, stres, bilişsel birleşme, yaşantısal kaçınma ve işlevsizlik düzeylerinde azalma olduğunu göstermiştir. Ayrıca değerlere bağlı yaşam, öz şefkat ve psikolojik esneklik düzeylerinde de artış görülmüştür. Bu terapötik kazanımlar, çoğu katılımcıda izlem döneminde korunmuş veya daha da belirginleşmiştir. Bununla birlikte değişimlerin düzeyi ve ortaya çıkış zamanı açısından bireysel farklılıklar dikkat çekmiştir. Sonuç olarak, şefkat odaklı ACT protokolünün yaygın anksiyete ve depresyon belirtileri yaşayan bireylerde tekrarlayıcı olumsuz düşünmeyi azaltmada ve psikolojik esnekliği artırarak günlük işlevselliği desteklemede etkili olduğu görülmüştür. Bulgular bu protokolün belirtilen klinik grupta uygulanabilir, etkili ve sürdürülebilir bir müdahale yaklaşımı olduğunu göstermektedir.
Yetişkinlerde algılanan ebeveyn tutumu ve sosyal anksiyete arasındaki ilişkide psikolojik dayanıklılığın aracı rolü
Bu çalışmanın amacı, yetişkin bireylerde algılanan ebeveyn tutumları ile sosyal anksiyete arasındaki ilişkide psikolojik dayanıklılığın aracı rolünü incelemektir. Çalışmanın örneklemi Türkiye'de yaşayan 18-64 yaş arası 407 yetişkinden bireyden oluşmaktadır. Veriler, uygun örnekleme yöntemi ile toplanmış olup çalışmaya dahil olan katılımcılara çevrim içi platformlar aracılığıyla ulaşılmıştır. Araştırma kapsamında katılmcılara kişisel bilgi formu, Kısaltılmış Algılanan Ebeveyn Tutumları-Çocuk Formu, Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeği ve Connor-Davidson Psikolojik Sağlamlık Ölçeği Kısa Formu uygulanmıştır. Toplanan veriler IBM SPSS 27.0 paket programı ve Hayess PROCESS Macro 4.2. eklentisi aracılığıyla analiz edilmiştir. Analizler sonucunda algılanan aşırı koruyucu ve reddedici ebeveyn tutumu ile sosyal anksiyete arasında pozitif yönlü ve anlamlı; algılanan duygusal sıcaklık ile ise negatif yönlü ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Ayrıca, psikolojik dayanıklılık ile sosyal anksiyete arasında negatif yönlü ve anlamlı bir ilişki gözlenmiştir. Psikolojik dayanıklılıkla algılanan ebeveyn tutumları arasındaki ilişkiler değerlendirildiğinde algılanan aşırı koruyuculuk ve reddedicilik boyutları arasında negatif yönde ve anlamlı; duygusal sıcaklık boyutu ile pozitif yönde ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Çalışmanın temel amacı doğrultusunda yürütülen basit aracı değişken analizinin sonuçları ise psikolojik dayanıklılığın, ebeveynlerden algılanan aşırı koruyucu, reddedici ve duygusal sıcaklık tutumları ile sosyal anksiyete arasındaki ilişkide kısmi aracı rol üstlendiğini göstermiştir. Elde edilen bulgular, alanyazın doğrultusunda tartışılmış ve olası klinik çıkarımlarından bahsedilmiştir. Son olarak gelecek çalışmalara yönelik önerilerde bulunulmuştur.
Ebeveynleşme ve depresyon arasındaki ilişkide öz-şefkatin düzenleyici, utanç ve suçluluğun aracı rolünün incelenmesi
Bu çalışma, çocuklukta yaşanan ebeveynleşme deneyimlerinin yetişkinlikteki depresif semptomlara etkisini, utanç ve suçluluk duygularının aracı rolünü ve öz-şefkatin düzenleyici rolünü incelemeyi amaçlamıştır. Türkiye'den 404 yetişkinin katıldığı çevrimiçi korelasyonel araştırmada, Ebeveynleşme Envanteri, Depresyon Anksiyete ve Stres Ölçeği Kısa Formu (DASS-21), Öz-Duyarlılık Ölçeği ve Sürekli Utanç ve Suçluluk Ölçeği kullanılmıştır. Elde edilen bulgular, ebeveyn odaklı ve kardeş odaklı ebeveynleşmenin depresif semptomları anlamlı şekilde artırdığını göstermiştir. Bu ilişki, bireylerde artan utanç ve suçluluk duyguları aracılığıyla tam aracılıkla açıklanırken, ebeveynleşmenin depresyon üzerindeki doğrudan etkisi anlamsız hale gelmiştir. Öte yandan, ebeveynleşme sürecinden algılanan yarar ve uyumun depresif belirtileri azalttığı, bu ilişkide utanç ve suçluluğun kısmi aracı rol oynadığı görülmüştür. Öz-şefkatin depresyonla güçlü negatif ilişkisine rağmen, ebeveynleşme ile depresyon arasındaki ilişkide düzenleyici etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Sonuçlar, ebeveynleşme deneyimi yaşayan bireylerle yapılan müdahalelerde utanç ve suçluluk gibi duygusal süreçlere odaklanmanın önemini vurgulamaktadır
Çocuk merkezli oyun terapisinin kanser tanısı almış 8-12 yaş grubundaki çocukların depresyon, anksiyete, öz şefkat ve yaşam kalitesi düzeylerine etkisinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı kanser tanısı konmuş 8-12 yaş grubundaki çocuklara yönelik uygulanan Çocuk Merkezli Oyun Terapisi (ÇMOT) yaklaşımının onların depresyon, anksiyete, öz şefkat ve yaşam kalitesi düzeylerine etkisinin incelenmesidir. Araştırma nicel araştırma tasarımlarından ön-test son-test kontrol ve deney gruplu deneysel desen ile yürütülmüştür. Deney ve kontrol gruplarına katılımcılar seçkisiz yöntemle atanmış olup toplamda kanser tanısı almış 8-12 yaş grubundaki 34 katılımcı ile araştırma yürütülmüştür. Deneysel araştırma 2024 yılında, İç Anadolu Bölgesinde bir Tıp Fakültesi Hastanesi'nde gerçekleştirilmiş ve deney grubuna 3 ay boyunca haftada bir kez ve toplamda 12 seans olarak planlanan çocuk merkezli oyunla terapi yöntemi uygulanmıştır. Kontrol grubunda ise herhangi bir terapi uygulanmamıştır. Veri toplama aracı olarak Pediatrik Yaşam Kalitesi 4.0 Envanteri (PedsQL 4.0), Çocuklarda Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (ÇADÖ-Y) ve Çocuklar İçin Öz Şefkat Ölçeği (ÇÖŞÖ) kullanılmıştır. Verilerin analizinde parametrik olmayan testler Mann Whitney U Testi ve Wilcoxon İşaretli Sıralar Testi kullanılmıştır. Araştırma sonuçları, Araştırma bulguları, ÇMOT'un kanser tanısı almış 8-12 yaş grubundaki çocukların psikolojik sağlamlıklarını destekleyici ve iyileştirici etkileri olduğunu ortaya koymaktadır. Elde edilen sonuçlar ÇMOT uygulanan deney grubundaki çocukların yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon düzeylerinde anlamlı düzeyde iyileşmeler meydana gelmiştir. Anksiyete düzeyleri açısından, ayrılık anksiyetesi, sosyal fobi, obsesif kompulsif bozukluk, panik bozukluk ve yaygın anksiyete bozukluğu alt boyutlarında deney grubunun son test puanlarında anlamlı düzeyde düşüşler tespit edilmiştir. Depresyon semptomları bakımından da benzer bir eğilim gözlemlenmiş; majör depresif bozukluk alt boyutunda deney grubundaki çocukların puanları anlamlı şekilde azalmış, buna karşılık kontrol grubunda herhangi bir anlamlı değişim saptanmamıştır. ÇMOT'un öz-şefkat düzeyine etkisi açısından deney grubundaki çocukların son test öz-şefkat puanları, hem kendi ön test puanlarına göre hem de kontrol grubunun son test puanlarına kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. Çalışma bulgularına dayanarak, psikologların ÇMOT'u terapilere entegre etmeleri, ailelerin çocuklarının duygusal iyilik hâlleri için bu yöntemi desteklemeleri ve araştırmacıların ÇMOT'un farklı yaş grupları, psikolojik semptomlar ve hastalık türleri üzerindeki etkilerini daha geniş örneklemlerle incelemeleri önerilmiştir. Anahtar Kelimeler: Çocuk merkezli oyun terapisi, kanser, depresyon, anksiyete, öz şefkat, yaşam kalitesi
Yale–Brown Obsesif Kompulsif Ölçeği 2'nin (Y-BOCS-II) Türkçe geçerlik ve güvenirlik çalışması
Yale-Brown Obsesif-Kompulsif Ölçeği - İkinci Baskı (Y-BOCS-II), obsesif-kompulsif bozukluk (OKB) semptomlarının varlığını ve şiddetini değerlendirmek amacıyla geliştirilen, kanıta dayalı ve klinisyen tarafından uygulanan yarı yapılandırılmış bir değerlendirme aracıdır. Y-BOCS-II'nin farklı dillerde geçerlik ve güvenirlik çalışmaları yapılmış olmakla birlikte, Türkçe sürümü henüz uyarlanmamıştır. Bu çalışma da, Y-BOCS-II'nin Türkiye toplumunda geçerliği, güvenirliği ve faktör yapısının incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın örneklemi, kliniğe başvuran 184 OKB tanılı birey ve 85 normal kontrolden oluşan toplam 269 katılımcıdan oluşmaktadır. Çalışmada, yapılandırılmış klinik görüşme (SCID-5-CV) ile birlikte Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi (MOKSL), Obsesif İnançlar Ölçeği (OİÖ-44), Hasta Sağlık Anketi (PHQ-9) ve Yaygın Anksiyete Bozukluğu Ölçeği (GAD-7) ölçüm araçları kullanılmıştır. Y-BOCS-II Türkçe formunun geçerlik ve güvenirliği; yapı geçerliği, ölçüt bağıntılı geçerlik, iç tutarlılık, test-tekrar test güvenirliği ve değerlendiriciler arası güvenirlik düzeyleri incelenerek değerlendirilmiştir. Y-BOCS-II Türkçe'nin iç tutarlılığı Cronbach alfa güvenirlik analizi tekniği ile hesaplanmıştır. Cronbach alfa katsayısı tüm ölçek için .96, obsesyon alt ölçeği için .95 ve kompulsiyon alt ölçeği için .93 olarak bulunmuştur. Sadece OKB tanısı alan bireylerde ise bu değerler sırasıyla .91, .86 ve .90'dır. Değerlendiriciler arası güvenirlik katsayısı ICC = 0.998 ile mükemmel düzeyde tespit edilmiştir. Test-tekrar test güvenirliği (r = .993) ve sadece OKB tanısı almış 51 hasta üzerinden yapılan analizlerde r =.973 bulunmuştur. Ayrıca, Y-BOCS-II puanlarının Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi (MOKSL), Obsesif İnançlar Ölçeği (OİÖ-44), Hasta Sağlık Anketi (PHQ-9) ve Yaygın Anksiyete Bozukluğu Ölçeği (GAD-7) ile anlamlı ilişkiler gösterdiği bulunmuştur. Yapı geçerliği doğrulayıcı faktör analizi (DFA) ile test edilmiştir. Doğrulayıcı faktör analizi, orijinal makalede önerilen iki modelin de geçerli olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte; klasik iki faktörlü yapının (obsesyon–kompulsiyon) Türk örnekleminde daha iyi uyum sağladığı bulunmuştur. Sonuç olarak, Yale–Brown Obsesif Kompulsif Ölçeği'nin Türkçeye uyarlanan bu yeni sürümü (Y-BOCS-II), obsesif kompulsif belirtilerin şiddetini değerlendirmede geçerli ve güvenilir bir ölçme aracı sunmaktadır.
Çocukluk çağı travmaları, beden imajı, cinsel özgüven ve cinsel öz-bilinç arasındaki ilişkiler: Bedeni olumsuz algılamanın aracılık rolü
Çocukluk çağı travmaları, sadece çocukluk dönemini değil, yetişkinlik dönemini de birçok yönden etkileyen bir kavramdır. Çocukluk döneminde istismar ve ihmal öyküsü bulunan bireylerin psikolojik problemlere yatkınlığı olduğu yapılan birçok çalışmayla ortaya konmuştur ve bu çalışmalar, çocukluk çağı travmalarının kişinin hayatında başka hangi alanlara etki ettiğini araştırmaktadır. Çocukluk çağı travmalarının etki ettiği düşünülen bir konu da beden algısıdır. Beden algısı, bebeklikten itibaren gelişimi başlayan ve hayat boyu kişinin içinde bulunduğu toplumdan, ailesinden, akranlarından ve medyadan etkilenerek değişimi süren bir kavramdır. Özellikle ergenlik döneminde önem kazanan beden algısı kişinin kimlik oluşumunda, özellikle de cinsel kimlik üzerinde oldukça etkilidir. Bireylerin hayatlarında çok önemli bir yeri olan cinselliğin beden algısı ile ilişkili olduğu gibi, çocukluk çağı travmalarıyla da ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın da temel amacı, çocukluk çağı travmaları, beden algısı, cinsel özgüven ve cinsel öz-bilinç kavramları arasındaki ilişkiye açıklık getirmek, aynı zamanda cinsel istismar ve cinsel utangaçlık arasında beden imajının aracı rolünü incelemektir. Çalışma, nicel bir araştırma olup ilişkisel tarama yöntemi kullanılmıştır. Araştırmanın verileri 18 yaş üstü 323 gönüllü kişiden Google Forms aracılığıyla dijital olarak toplanmıştır. Bu kişilere onam formu sunulup demografik bilgileri alındıktan sonra Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Beden İmajı Ölçeği, Cinsel Özgüven Ölçeği ve Cinsel Öz-bilinç Ölçeği uygulanmıştır. Toplanan veriler, IBM SPSS Statistics 27.0 ve Jamovi 2.0 programları ile analiz edilmiştir. Bu çalışmanın sonucunda, çocukluk çağı travmaları ve beden imajı ve bunların bazı alt boyutları arasında; çocukluk çağı travmaları, cinsel özgüven ve cinsel öz-bilinç arasında; beden imajı alt boyutları ve cinsel özgüven, cinsel öz-bilinç ölçeklerinin alt boyutları arasında anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Aynı zamanda, bedeni olumsuz değerlendirmenin; çocukluk çağı cinsel istismarı ile cinsel utangaçlık arasındaki ilişkiye aracılık ettiği bulgulanmıştır. Beden imajının sağlıklı gelişimi için aile ve akran ilişkilerinin düzenlenmesi, medya kanallarının ideal beden üzerine değil; kişilerin kendi bedenlerini kabulü ve sağlıklı beden hakkında yayınlar yapması önerilmiştir.
Akademisyenlerin duygusal emek ve öz şefkatleri arasındaki ilişkide psikolojik dayanıklılığın düzenleyici rolü
Bu araştırmanın amacı, akademisyenlerin duygusal emek ve öz şefkat düzeyleri arasındaki ilişkide psikolojik dayanıklılığın düzenleyici rolünü incelemektir. Çalışmanın örneklemini Gaziantep ve Hasan Kalyoncu Üniversitelerinde görev yapan akademisyenler oluşturmuştur. Başlangıçta 242 katılımcıdan elde edilen veriler, uç değer analizleri sonucunda 239 kişiyle değerlendirmeye alınmıştır. Veriler, Duygusal Emek Ölçeği, Öz Şefkat Ölçeği-Kısa Formu ve Connor–Davidson Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS 25.0 programı aracılığıyla gerçekleştirilmiş; betimleyici istatistikler, Pearson korelasyon analizi, Bağımsız Örneklem T-Testi, varyans analizi (ANOVA) ve moderasyon analizi uygulanmıştır. Araştırma bulgularına göre, öz şefkat düzeyleri akademik unvana göre anlamlı farklılık göstermiştir. Akademik unvan arttıkça öz şefkat düzeyinin de yükseldiği görülmüştür. Ayrıca öz şefkatin yaş ve mesleki deneyimle pozitif yönde ilişkili olduğu belirlenmiştir. Bununla birlikte, öz şefkat, duygusal emek ve psikolojik dayanıklılığın cinsiyete göre farklılaşmadığı görülmüştür. Pearson korelasyon analizleri, öz şefkat ile psikolojik dayanıklılık arasında pozitif, öz şefkat ile duygusal emek arasında ise negatif yönde anlamlı ilişkiler bulunduğunu göstermiştir. Psikolojik dayanıklılığın, öz şefkatin alt boyutlarıyla (öz nezaket, farkındalık, ortak insanlık, aşırı özdeşleşme) anlamlı ve pozitif yönde; duygusal emeğin sahte duygular ve gizlenen duygular alt boyutları ile öz şefkatin olumsuz alt boyutları (öz yargılama, izolasyon, aşırı özdeşleşme) arasında anlamlı ve negatif yönde ilişkiler tespit edilmiştir. Yapılan moderasyon analizi sonucunda, psikolojik dayanıklılığın duygusal emeğin öz şefkat üzerindeki etkisinde anlamlı bir düzenleyici rol üstlendiği görülmüştür. Bu bulgu, dayanıklılığı yüksek akademisyenlerin duygusal emek gerektiren durumlarda öz şefkat düzeylerini daha iyi koruyabildiklerini göstermektedir. Araştırma, akademisyenlerin mesleki iyi oluşlarının sürdürülebilmesi için öz şefkat ve psikolojik dayanıklılık becerilerinin desteklenmesinin önemini ortaya koymaktadır.
Psikoterapistlerde öz şefkat ve tükenmişlik düzeyleri arasındaki ilişkide duygu düzenlemenin aracı rolü
Mevcut araştırma, psikoterapistlerde öz şefkat ve tükenmişlik düzeyleri arasındaki ilişkide duygu düzenlemenin (yeniden değerlendirme ve bastırma) aracılık rolünü ve demografik değişkenlerin (yaş, mesleki deneyim süresi, haftalık seans sayısı) etkilerini incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışma korelasyonel desende yürütülmüştür. Araştırma, 2025 yılında Türkiye'de aktif olarak çalışan, yaşları 23-70 arasında değişen 339 (291 Kadın, 48 Erkek) psikoterapist ile yürütülmüştür. Veriler, Öz Şefkat Ölçeği-Kısa Formu, Duygu Düzenleme Ölçeği ve Tükenmişlik Ölçeği-Kısa Formu kullanılarak çevrim içi ortamda toplanmıştır. Verilerin analizinde, SPSS 21 programı kullanılarak Pearson momentler çarpımı korelasyon analizi, AMOS programı aracılığıyla doğrulayıcı faktör analizi ve Hayes'in Process Macro eklentisi (Model 4) ile aracılık analizi yapılmıştır. Elde edilen bulgular, öz şefkatin tükenmişlik ile negatif yönde anlamlı bir ilişki içinde olduğunu göstermiştir. Ayrıca duygu düzenleme stratejilerinden bastırmanın, öz şefkat ile tükenmişlik arasındaki ilişkide kısmi aracılık rolü üstlendiği belirlenmiştir. Buna karşın yeniden değerlendirme stratejisinin aracılık etkisi anlamlı bulunmamıştır. Yeniden değerlendirmenin etkisinin stres düzeyi, bağlam ve bireysel farklılıklara bağlı olarak değişkenlik gösterebileceği düşünülmektedir. Bu sonuçlar, öz şefkati yüksek bireylerin olumsuz duygularını bastırmak yerine farkında olarak düzenleyebildiklerini ve bu becerinin tükenmişliği azalttığını ortaya koymaktadır. Demografik değişkenler incelendiğinde; yaş arttıkça öz şefkat düzeyinin yükseldiği, haftalık seans sayısındaki artışın ise öz şefkati artırırken tükenmişlik ve bastırma düzeylerini azalttığı görülmüştür. Ayrıca mesleki tecrübe süresi arttıkça öz şefkatin yükseldiği ve bastırma stratejisinin kullanımının azaldığı belirlenmiştir. Araştırma, psikoterapistlerin iyi oluşunu destekleyecek psikoeğitim programlarında öz şefkatin geliştirilmesinin yanı sıra, duygu düzenleme stratejilerinin fark edilmesi ve dönüştürülmesinin önemine dikkat çekmektedir. Bu bağlamda, çalışma Türkiye'de psikoterapist örnekleminde yürütülen ve öz şefkat, tükenmişlik ve duygu düzenleme ilişkisini bütüncül biçimde ele alan araştırmalardan biri olup, literatüre katkı sağlamaktadır.
Evli bireylerin sosyotropik-otonomik kişilik özellikleri ile iç-dış kontrol odağı arasındaki ilişkinin çeşitli değişkenler açısından incelenmesi
Bu araştırmanın genel amacı; evli bireylerin sosyotropik- otonomik kişilik özellikleri ile iç-dış kontrol odağı arasındaki ilişkinin çeşitli değişkenler açısından incelenmesidir. Evli bireylerin sosyotropik-otonomik kişilik özellikleri ile iç-dış kontrol odağı arasında ilişkiye bakılmıştır. Bu genel amaç doğrultusunda evli bireylerin cinsiyetleri, yaş düzeyleri, eğitim seviyeleri sosyotropik-otonomik kişilik özellikleri ile iç-dış kontrol odağı arasındaki ilişki açısından incelenmiştir. Araştırma İstanbul ili merkez ilçelerinde yaşayan (50 evli çift) 100 evli birey katılmıştır. Ölçme araçları olarak, Sosyotropi-Otonomi Ölçeği (Beck ve ark. 1983), Rotter'in İç-Dış Kontrol Odağı Ölçeği (Rotter, 1966) kullanılmıştır. Uygulanan istatistiksel analizler sonucu elde edilen bulgulara göre, Evli bireylerin; otonomileri ile iç kontrol odakları arasında ilişki bulunmamıştır. Sosyotropileri ile dış kontrol odakları arasında ilişki bulunmamıştır. Cinsiyet ile otonomi-sosyotropi ve kontrol odağı arasında ilişki bulunmamıştır. İç- dış kontrol odakları ile yaş düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Sosyotropi-otonomi ile yaş düzeyleri arasında ilişki bulunmamıştır. Özgürlük alt boyutu ile eğitim düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Otonomileri ile eğitim düzeyi arasında ilişki bulunmamıştır. Sosyotropileri ile eğitim düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. İç-dış kontrol odağı ile eğitim düzeyi arasında ilişki bulunmamıştır. Onaylanmama kaygısı alt boyutu ile eğitim düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Ayrılık kaygısı alt boyutu ile eğitim düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Eş seçimi açısından sosyotropi-otonomi ve iç-dış kontrol odağı incelendiğinde eşlerin çoğunlukla kendi kişilik özellikleri ile aynı olan kişilerle birliktelik kurduğu bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Sosyotropi, otonomi, iç kontrol odağı, dış kontrol odağı, evlilik, eş seçim
Lise öğrencilerinin depresyon, anksiyete, stres ve internet bağımlılığı ilişkisinin bazı değişkenlerine göre yordanması
Bu araştırma, Diyarbakır ili merkez ilçesindeki özel bir lisenin lise 1 ve lise 2 öğrencilerinin depresyon, anksiyete, stres ve internet bağımlılığı ilişkisine etki eden yaş, cinsiyet, ebeveyn eğitim durumu, internet kullanma nedeni gibi faktörler ile ilişkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini, 50 lise 1 ve 50 lise 2 toplam 100 kişi oluşturmuştur. Veri toplama için Kişisel Bilgi Formu, İnternet Kullanım Ölçeği, Depresyon, Anksiyet, Stres Ölçeği kullanılmıştır. Araştırma verilerinin istatistiksel analizi "SPSS 19.0 for Windows" programı ile gerçekleştirilmiştir. Uygulama sonrasında verileri değerlendirmeye başlamadan önce, çalışmada kullanılan tüm ölçeklerin güvenilir olup olmadığının belirlenmesi için Cronbach Alpha Katsayısı yapılmıştır. Pearson çarpım moment korelasyon katsayısı gibi istatistiksel teknikler kullanılmıştır. Anlamlılık düzeyi p<.05 olarak kullanılmıştır Kontrol değişkenleri açısından dağılımın homojen olup olmadığı incelenmiştir. Sonuçlar incelendiğinde, genel olarak değişkenlerin yordama gücü yüksek çıkmıştır. Bu çerçevede, DASÖ' nün ve alt boyutlarından depresyon ile anksiyetenin ve eğitim durumu, internet kullanma amaçlarından arkadaş bulma ve sohbet amaçlı kullanımının internet kullanımı yordama gücü yüksektir. DASÖ' nün alt boyutlarından stres ile internet kullanımı yordama gücü anlamalı bulunmamıştır. İnternet bağımlılığı gelecekte büyük bir sağlık sorunu olarak görülmektedir. Bundan dolayı risk grubundaki ergenlere internet bağımlılığının belirtileri ve oluşabilecek sağlık sorunları konusunda hem risk grubundaki ergenlere hem de ailelerine uzmanlar tarafından eğitim programları hazırlanması gerektiği düşünülmektedir. Sosyal alanların kısıtlı olmasının internet kullanımını arttırdığı düşündürmektedir. Sosyal alanda çeşitli imkânların sunulması ve bu alanların rahat ulaşılabilir olmasının daha faydalı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: İnternet Bağımlılığı, depresyon, anksiyete, stres, eğitim durumu, cinsiyet.
Yardım davranışının travma sonrası gelişim üzerindeki etkisi ve yardım yöneliminin yordayıcısı olarak suçluluk duygusu
Suçluluk duygusunun psikopatolojik rahatsızlıklar üzerindeki etkisi bilinmekle beraber olumlu davranışlar üzerinde de bir etkisi olduğu araştırmalarca kanıtlanmıştır. Bununla beraber olumlu davranışlar ve travma sonrası gelişim arasındaki pozitif ilişki bilinmektedir. Bu araştırmada suçluluk duygusunun yardım yönelimi üzerindeki yordayıcı etkisini ve yardım davranışının travma sonrası gelişim üzerindeki etkisini araştırmak amacıyla; 1992'de Nesrin Şahin ve Nail Şahin tarafından; Johnson ve Noel'in 1987'deki Dimension of Conscience Questionnaire'inden esinlenilerek geliştirilmiş olan Suçluluk ve Utanç Ölçeği, Romer, Charles ve Lizzadro tarafından 1986 yılında geliştirilmiş ve Erdinç Duru tarafından 2002'de standardizasyonu yapılan Yardım Yönelimi Ölçeği, Tedeschi ve Calhoun'ın 1996'da geliştirdiği 2008'de Türkçe'ye uyarlamasını Karancı'nın yaptığı Travma Sonrası Gelişim Ölçeği ve demografik form kullanılmıştır. 62'si travma yaşantısı algısına sahip, 62'si böyle bir yaşantıya sahip olmadığını söyleyen toplamda 124 yetişkin gönüllü katılımcıyla çalışılmıştır. Ölçekler katılımcılara değişik sırayla uygulanmıştır. Sonuçlar SPSS (Statictical Package for Social Science) 17 istatistik programı ile analiz edilmiştir. Suçluluk Duygusu puanının Yardım Yönelimi puanı üzerinde yordayıcı etkisi olduğu ve travma yaşantısı algısı olan kişilerin yardım davranışlarının artması Travma Sonrası Gelişim puanını arttırdığı sonuçlarına ulaşılmıştır. İlgili bulgular tartışılmıştır. Anahtar kelimeler: suçluluk, yardım, travma, gelişim, duygu
Kanser hastalarında algılanan sosyal desteğin travma sonrası stres bozukluğu depresyon anksiyete ve stres ile olan ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada, kanser hastalarında sosyal desteğin varlığının, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), depresyon anksiyete ve stres gelişiminde bir etkisi olup olmadığının incelenmesi amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışmaya, İstanbul Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi onkoloji servisinde kanser tedavisi görmekte olan ve gönüllü katılan 50 yetişkin hasta (36 kadın, 14 erkek) dâhil edilmiştir. Veriler Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (MPSS), yarı yapılandırılmış bir klinik ölçeği olan Travma Sonrası Stres Bozukluğu Soru Formu (SCID I), depresyon, anksiyete ve stres ölçeği (DASO) kullanılarak elde edilmiştir. Bulgular: Algılanan sosyal destek puanı yüksek olan kişilerde, depresyon, anksiyete ve stres (DASO) puanı anlamlı düzeyde daha düşük bulunmuştur (r=-0,592; r=-0,419). TSSB yaşayan kişilerde algılanan sosyal destek puanı, TSSB yaşamayan kişilere göre anlamlı derecede düşük bulunurken, depresyon", "anksiyete" ve "stres" (DASO) puan ortalamaları ise anlamlı derecede yüksek olduğu sonuçlarına ulaşılmıştır (p<0,05). Tartışma: Kanser tanısı alan kişilerin sosyal destek sistemlerinin harekete geçirilmesi, doktorlara, hemşirelere ve kanser hasta yakınlarına kanser süreci, kayıplar, sosyal desteğin önemi, depresyon, stres ve kaygı konularında psikoeğitim verilmesi, hastalara psikolojik destek verilmesi amacıyla hastanelerin onkoloji servislerinde uzman psikolog ve psikiyatrların görevlendirilmesi ve onkoloji servisinde çalışan hekimlerin ve hemşirelerin hastaların içinde bulunduğu duruma uygun davranması hastalık sürecinin daha sağlıklı atlatılabilmesi adına büyük önem taşımaktadır.
Psikoterapide atasözleri ve deyimlerin kullanımı
Psikoterapilerde genelde Batı'nın, özelde Amerika'nın yerel (kendi kültürüne ait) psikolojisi olan anaakım psikoloji yaklaşımlarından esinlenen psikoterapi yöntem ve yaklaşımlarının kullanılıyor oluşu, farklı kültürel zemine sahip bireyler için, kimi zaman güvensizliklere, tereddütlere ve bazen de yanlış anlaşılmalara neden olmaktadır. Bu nedenle gerek psikoterapi hizmetinin daha geniş kitlelere ulaşması ve de terapi sürecinde danışanların daha etkin yararlanabilmesi için psikoterapi ve psikolojinin yerelleşmesi önemlidir. Bu çalışmada, psikolojinin ve psikoterapinin yerelleşmesi ihtiyacına dayalı olarak, atasözleri ve deyimlerin psikoterapide kullanımı incelenmiştir. Bu çerçevede çalışmanın amacı, psikoterapinin etkinliğini artırma ve nihai amaçlara ulaşma konusunda atasözleri ve deyimler kullanılabilir mi, bu konuda terapistlerin düşüncelerini anlamak olmuştur. Ayrıca danışan ile terapistin ortak dil kullanarak teröpatik bağlantıyı sağlama konusunda atasözleri ve deyimlerin etkisini öğrenmeyi amaçlamıştır. Bunların sonucu olarak da, atasözleri ve deyimlerin psikolojinin ve psikoterapinin yerelleşmesine katkısını incelemek amaçlanmıştır. Çalışma nitel araştırma yöntemi kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bu çerçevede katılımcılarla yarı yapılandırılmış sorular bağlamında görüşme gerçekleştirilerek kaydedilmiştir. Çalışmanın katılımcılarını, İstanbul'da yaşayan ve farklı alanlarda çalışan, farklı yaşlarda ve farklı cinsiyetten 10 psikoterapist oluşturmaktadır. Araştırma bulgularına göre, atasözleri ve deyimler psikoterapinin etkinliğini artırmak ve danışanın hayatta bir kişi olarak kendi tarzını belirlemesine katkı için kullanılabileceği belirlenmiştir. Terapötik ittifakın sağlanmasına katkı sağlayan atasözü ve deyimlerin, terapi sürecinin farklı bağlamlarında kullanılabileceği ortaya çıkmıştır. Bu sonuçlardan yola çıkarak, psikoterapinin ve psikolojinin yerelleşmesine yönelik olarak atasözü ve terapi ilişkisinin araştırılmaya devam etmesi ve atasözlerinin terapötik etkisinin araştırılması önerilmektedir.
Birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuran hastalarda fonksiyonel somatik belirtilerin incelenmesi
Bu araştırma, birinci basamak sağlık hizmetlerinde sık rastlanan ağrı yakınmalarını ve depresif belirtileri incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın 40 katılımcısı, cinsiyet koşulu getirilmemesine rağmen kadın katılımcılardan oluşmuştur. Araştırmada katılımcıların sosyodemografik özelliklerinin, somatik yakınmalarının ve depresif belirti şiddetlerinin birbirleriyle ilişkili olarak farklılaşıp farklılaşmadığı incelenmiştir. Bu amaçla, somatik yakınmalar ile hekime başvuran hastaların ağrı türleri hekim tarafından tespit edilerek daha sonra katılımcılardan sosyodemografik veri formu ve Depresif Belirti Envanteri (DBE)'ni doldurmaları istenmiştir. Katılımcıların demografik özelliklerine göre somatik yakınmalarında ve depresif belirti şiddetlerinde farklılık bulunamamış, depresif belirti şiddetine göre somatik belirtilerde bir farklılık yahut somatik yakınma şiddetine göre depresif belirti şiddetinde bir farklılığa rastlanmamıştır. Bunun katılımcı sayısının yetersiz olmasından kaynaklandığı düşünülmüştür. Diğer yandan araştırmanın, somatik yakınmalarla başvuran hastaların depresif belirti şiddetlerinin anlamlı derecede yüksek (orta ve üzeri) olacağı beklentisi sayısal olarak doğrulanmış, katılımcıların %82,5'u orta ve üzeri depresif belirti puanı almıştır. Araştırmadan elde edilen bulgular literatür çerçevesinde tartışılmıştır. Anahtar Sözcükler: depresyon, somatik yakınmalar, ağrı, birincil sağlık hizmetleri
Üniversite öğrencilerinin bağlanma biçimleri, bilinçli farkındalık düzeyleri ve psikolojik belirtileri arasındaki ilişkiler
Bu araştırmada, bağlanma, bilinçli farkındalık ve psikolojik belirtiler arasındaki ilişkiler araştırılmıştır. Araştırmanın örneklemini 452 üniversite öğrencisi oluşturmaktadır. Araştırmada katılımcıların bağlanma biçimleri, bilinçli farkındalık düzeyleri ve psikolojik belirtilerinin düzeyi ve aralarındaki ilişkiler değerlendirilmiştir. Bu amaçla Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri (YİYE-I), Bilinçli Farkındalık Ölçeği (BİFÖ) ve Kısa Semptom Envanteri (KSE) kullanılmıştır. Ayrıca bir kişisel bilgi formu kullanılarak katılımcıların cinsiyet, yaş ve sosyo-ekonomik seviyelerine dair bilgi alınmıştır. Uygulanan analiz sonuçlarına göre; bilinçli farkındalık düzeyi ile kaygılı bağlanma biçimi, güvenli bağlanma biçimi ve rahatsızlık ciddiyeti indeksi arasında negatif, bilinçli farkındalık düzeyi ve kaçıngan bağlanma biçimi arasında ise pozitif, rahatsızlık ciddiyeti indeksi ile kaygılı bağlanma biçimi, kaçıngan bağlanma biçimi ve güvenli bağlanma biçimi arasında ise pozitif yönde bir ilişki olduğu bulunmuştur. Yapılan regresyon analizi sonuçlarına göre bağlanma biçiminin, bilinçli farkındalık düzeyini yordadığı bulunmuştur. Travma ve bilinçli farkındalık düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Elde edilen bulgulara demografik değişkenler açısından bakıldığında ise; bağlanma alt-boyutlarının tümünde kadın katılımcılar ile erkek katılımcılar arasında anlamlı bir fark bulunmuştur. Ayrıca, yaşın farklılaşmasının kaygılı bağlama biçimi ve rahatsızlık ciddiyeti indeksi üzerinde, sosyo-ekonomik seviyenin farklılaşmasının ise rahatsızlık ciddiyeti üzerinde bir fark ortaya koyduğu bulunmuştur. Bütün sonuçlar ele alındığında, bağlanmanın ve bilinçli farkındalığın, psikolojik belirtiler ile ilişkili olduğu söylenebilir. Elde edilen bulgular literatür çerçevesinde tartışılmıştır.
Evli kadınların eşleriyle ilişkilerindeki doyum düzeyleri ile depresyon ve anksiyete arasındaki ilişki
Bu çalışmanın amacı, evli kadınların eşleriyle ilişkilerindeki doyum düzeylerinin depresyon ve anksiyete düzeyleriyle olan ilişkisini saptamaktır. Bunun yanı sıra sosyo-demografik değişkenlere göre (yaş, eğitim düzeyi, eş eğitim düzeyi, çalışma durumu, evlilik süresi, çocuk sayısı, gelir düzeyi, evlilik öncesi tanışıklık süresi, evlilik biçimi) ilişki değerlendirme ölçeğinde saptanan ilişki doyum düzeylerinin farklılık gösterip göstermediği ve eş destek düzeyi, evlilik hayatına ilişkin gelecek öngörüsü ölçekleri puanlarının ilişki değerlendirme ölçeği puanlarıyla bağıntısına bakılmıştır. Araştırmanın örneklemi, yaşları 18 ile 60 arasında değişen 234 evli kadından oluşmaktadır. Çalışmada Demografik Bilgi Formu, İlişki Değerlendirme Ölçeği (RAS), Beck Depresyon Ölçeği ve Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI-I-II) kullanılmış, elde edilen veriler Kruskal Wallis-H testi, Mann Whitney-U testi, Bağımsız Grup t testi, Tek yönlü varyans analizi (ANOVA), Post –hoc LSD testi, Pearson çarpım moment korelasyon analizi tekniği ile incelenmiştir. Elde edilen verilerin istatistiksel analizleri sonucunda İlişki Değerlendirme Ölçeği puanları düştükçe depresyon, durumluk anksiyete ve sürekli anksiyete puanlarının anlamlı şekilde yükseldiği görülmüştür. 45 yaş ve üzeri, 21 yıl ve üstü evli olan kadınların İlişki Değerlendirme Ölçeği puanlarının anlamlı şekilde düşük olduğu görülmüştür. Eğitim düzeyi, eş eğitim düzeyi, çalışıyor olma durumu, çocuk sayısı, gelir durumu, evlilik öncesi tanışıklık süresi, evlilik biçimi İlişki Değerlendirme Ölçeği puanları ile karşılaştırıldığında farklılık bulunmamıştır. Eş destek düzeyi ve evlilik hayatına ilişkin öngörü ile İlişki Değerlendirme Ölçeği puanları arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. Araştırmadan elde edilen sonuçlar literatür çerçevesinde tartışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Evlilik, İlişki Doyumu, Depresyon, Anksiyete
Duygusal yemenin depresyon, anksiyete ve stres belirtileri ile olan ilişkisi
Bu çalışmada, duygusal yeme ile depresyon, anksiyete ve stres belirtileri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Bu doğrultuda yaş, cinsiyet, medeni durum ve kilo ile ilgili değişkenlerin duygusal yeme ile depresyon, anksiyete ve stres belirtileri üzerindeki etkisinin de incelenmesi hedeflenmektedir. Çalışmaya, İstanbul'un çeşitli ilçelerinde oturan 18-68 yaş arası 785 yetişkin gönüllü olarak katılmıştır. Araştırmada, duygusal yemeyi ölçmek için 1986 yılında Van Strein, Frijters, Bergers ve Defares tarafından geliştirilen ve 1988 yılında Tekok tarafından Türkçeye uyarlanan Hollanda Yeme Davranışı Anketi, depresyon anksiyete ve stres belirtilerini ölçmek için 1995 yılında Lovibond ve Lovibond (Lovibond ve Lovibond, 1995) tarafından geliştirilen, Türkçeye standardizasyonu Çetin, Abacı ve Akın (2006) tarafından yapılan depresyon, anksiyete ve stres ölçeği (DASO) kullanılmıştır. Duygusal yeme puanları yüksek olan kişilerin depresyon (9,95±8,61), anksiyete (11,25±8,34) ve stres (16,53±12,68) puanları duygusal yeme puanları düşük olan kişilerin depresyon (6,97±7,55), anksiyete (8,34±6,70) ve stres (12,68±8,36) anlamlı ölçüde daha yüksektir. Ayrıca, cinsiyet, yaş, medeni durum ile kilo memnuniyeti ve kilo algısı; duygusal yeme ile depresyon, anksiyete ve stres seviyelerinde anlamlı derecede değişiklik oluşturmaktadır. Bu bulguların önemi önceki araştırmaların ışığında tartışılmış ve gelecek araştırmalar için önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: duygusal yeme, kilo algısı, depresyon, stres, anksiyete
Çocuk merkezli oyun terapisinin çocuklarda görülen davranış sorunlarının çözümüne etkisi
Oyun terapisinin birçok çeşidi vardır. Bunlardan biri de Çocuk Merkezli Oyun Terapisidir. Bu çalışma kapsamında Çocuk Merkezli Oyun Terapisinin çocuklarda görülen davranış sorunlarının çözümüne etkisi incelenmiştir. Araştırma kapsamında İstanbul'da 6-10 yaş arasındaki 30 çocuğa Çocuk Merkezli Oyun Terapisi uygulanmıştır. Örneklem özel danışmanlık merkezine başvuran çocuklar arasından seçilmiştir. Araştırmada ön test-son test deseni kullanılmıştır. Çocukların davranış sorunları araştırma öncesinde ve sonrasında 6-18 Yaş Çocuk ve Gençler için Davranış Değerlendirme Ölçeği (ÇDDÖ) kullanılarak ölçülmüştür. Elde edilen veriler bağımlı t testi ve wilcoxon testi ile analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda Çocuk Merkezli Oyun Terapisinin çocuklarda görülen davranış sorunlarını ve psikolojik sorunları azaltmada etkili olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Oyun, oyun terapisi, çocuk merkezli oyun terapisi, ÇDDÖ, çocuk, davranış sorunları, psikolojik sorunlar.
Evli çiftlerin kişilik özelliklerinin evlilik doyumu ile ilişkisinin incelenmesi
Bu çalışma evli çiftlerin kişilik özelliklerinin evlilik doyumu ile ilişkisinin incelenmesi amaçlamaktadır. Çalışmaya İstanbul ili Göztepe ilçesinde yaşayan 25 y - 60 y arasındaki 50 evli çift katılmıştır. Araştırma, Goldberg (1990) tarafından kişilik özelliklerini ölçmek amacıyla geliştirilen, Türkiye ayağı kapsamında güvenilirliliği ve geçerliliği Sümer ve Sümer tarafından yapılan Beş Faktör Kişilik Ölçeği (BFKÖ), Tezer tarafından 1996 geliştirilen ve geçerlik, güvenirlik çalışmaları yapılan Evlilik Yaşam Ölçeği (EYÖ) kullanılmıştır. Çalışmadaki bulgular SPSS programı kullanılarak elde edilmiştir. Sorumluluk ve deneyime açıklık puanı yüksek olan erkeklerin evlilik doyumu puanları daha yüksek, nörotizm puanları düşük olan erkeklerin ise evlilik doyumu puanları daha yüksek bulunmuştur. Dışadönüklük puanı yüksek olan kadınların evlilik doyum puanları daha yüksektir. Eşlerarası sorumluluk puanları arasındaki fark ile eşlerin evlilik yaşam ölçekleri puan toplamları arasında negatif yönde orta düzeyde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Uyumluluk puanı yüksek olan erkeklerin eşlerinin evlilik puanları daha yüksek iken nörotizm puanları yüksek olan erkeklerin eşlerinin evlilik doyum puanları daha düşük bulunmuştur. Uyumluluk ve sorumluluk kişilik özelliğine sahip olan kadınların eşlerinin evlilik doyum puanları daha yüksek bulunmuştur. Çalışmanın sonuçları, sınırlılıkları ve gelecek araştırmalar için öneriler literatür doğrultusunda tartışılmıştır.
Psikopatolojiler ve sıkıntıya dayanamama ile ilgili inançlar arasındaki ilişki: Yaygın anksiyete bozukluğu ile obsesif kompülsif bozukluk karşılaştırması
Sıkıntıya dayanıksızlık, son dönemde yapılan araştırmalarda, başta anksiyete bozuklukları olmak üzere birçok ruhsal rahatsızlıkta rol oynadığı kabul edilen tanıya özgü olmayan genel bir etken olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmada, literatürde sıkıntıya dayanıksızlığın önemli bir psikolojik bileşen olduğu varsayılan iki anksiyete bozukluğu, yaygın anksiyete bozukluk ile obsesif kompülsif bozukluk, sıkıntıya dayanma düzeyi ve duygusal şemalar açısından karşılaştırılmıştır. Çalışmamızın amacı sıkıntıya dayanıksızlığın yaygın anksiyete bozukluk ile obsesif kompülsif bozukluk tanıları arasında farklılık gösterip göstermediği, eğer farklılık varsa hangi bileşenlerde olduğu ayrıca, sıkıntıya ilişkin şemalar açısından yaygın anksiyete bozukluğu ile obsesif kompülsif bozukluğun farklılık gösterip göstermediğinin saptanmasıdır. Bu amaçla, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'nde ayaktan tedavi gören sosyodemografik özellikler açısından birbirine benzer, obsesif-kompülsif bozukluk-kirlenme obsesyonu alt tipi (n: 30) ve yaygın anksiyete bozukluğu (n: 30) olan toplam 60 hasta çalışmaya alınmıştır. Her iki tanı grubunu sıkıntıya dayanma düzeyleri açısından karşılaştırmak için, Türkçe standardizasyonu Sargın ve ark. (2012) tarafından yapılmış olan Sıkıntıya Dayanma Ölçeği (Simons ve Gaher, 2005); duygusal şemaları karşılaştırmak amacıyla Türkçe uyarlaması Yavuz ve ark. (2011) tarafından yapılmış olan Leahy Duygusl Şema Ölçeği (Leahy, 2002) kullanılmıştır. Elde edilen bulgulara göre, Sıkıntıya Dayanma Ölçeğinin, sıkıntıyla ilişkili Tolerans alt ölçeğindeki iki madde ile Leahy Duygusal Şema Ölçeğinin Dışavurum alt ölçeğindeki, duyguların ifade edilmesi ile ilgili bir maddede, OKB grubunun ortalaması YAB grubunun ortalamasından anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: sıkıntıya dayanma, yaygın anksiyete bozukluğu, obsesif kompülsif bozukluk, duygusal şema
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan 8-15 yaş arası bir grup çocukta dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu alt tipleri ile anksiyete bozuklukları alt tipleri belirtilerinin birlikteliği
Amaç: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) ve anksiyete bozuklukları çocukluk döneminin en sık görülen psikiyatrik bozukluklarındandır. DEHB' ye Karşıt Olma Karşı Gelme Bozukluğu (KOKGB) ve Davranım Bozukluğunun (DB) eşlik etmesi bilinmektedir. DEHB'ye anksiyete bozuklukları da sıklıkla eşlik etmektedir. DEHB'ye anksiyete bozuklukluklarının eşlik etmesi %20 ile %50 arasında değişmektedir. Fakat bu alanda az sayıda çalışma vardır. Aynı zamanda DEHB Alt Tipleri (DE Önde Tip, DEHB Bileşik Tip ) anksiyete bozuklukları belirtilerinin görülmesinde önemli bulunmuştur. Çalışmamızda yeni tanı alan ve öncesinde tedavi edilmemiş DEHB'li çocuk ve ergenlerde anksiyete bozuklukları alt tiplerinin birlikteliği ve ilişkilerini saptamak amaçlanmıştır. Cinsiyet, yaş, DEHB alt tipinin anksiyete bozuklukları belirtileri ile ilişkisi değerlendirilmiş ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırılmıştır. Yöntem: Çalışmamız 01 Ocak 2015 – 01Haziran 2015 tarihleri arasında İstanbul ilindePEDAM Psikiyatri Kliniği ve MEVA Psikiyatri Kliniği'ne başvuran çocuk ergen psikiyatri uzmanı tarafından DSM-IV kriterlerine göre ilk kez DEHB tanısı alan ve ilaç tedavisi olmayan 8-15 yaş aralığında, zeka bölümü 90 ve üstü olan 60 (36 Erkek, 24 Kız) araştırma olgusundan oluşmuştur. Tüm DEHB'li olguların yaş ortalaması (11,18 ± 2,28)'dir. DEHB ve DEHB Alt Tipi (DE Önde Tip, DEHB Bileşik Tip) tanıları DSM-IV tanı ölçülerine göre uzman hekimlerin klinik değerlendirilmesi ile konuldu. 36 olgu (%60) DEHB Bileşik Tip, 24 olgu (% 40) DE Önde Tip tanısı aldı. DEHB Hiperaktivite- Impulsivite'nin Önde Geldiği Tip tanısı alanolgular çalışmaya dahil edilmedi. DEHB Bileşik Tip olgularının %69,44'ünde (n:25) KOKGB; DE Önde Tip olguların %41,6'sında (n:10) KOKGB tanısı vardı. DEHB Bileşik Tip olguların %5,5 (n:2) Davranım Bozukluğu (DB), DE Önde Tip tanısı alan olgularda DB tanısı alan olgu yoktu.Tüm DEHB'li olgularda %58,3 KOKGB, %3,3 DB tanısı bulunmaktaydı. Olguların değerlendirilmesinde Sosyodemografik Bilgi Formu, Turgay Yıkıcı Davranım Bozuklukları İçin DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği, Çocukluk Çağı Anksiyete Tarama Ölçeği (ÇATÖ) kullanıldı. DEHB tanısı almayan Kontrol Grubu (n:66); 29 Erkek, 37 Kızdan oluşturuldu ve bu grubun yaş ortalaması (11,88±2,11) idi. Kontrol Grubu İstanbul ilindeki özel bir ilköğretim okulunun 3. Sınıf - 9. Sınıf dahil 239 öğrencisinin içinden seçilmiştir. Aile ve öğretmenlerin Turgay Yıkıcı Davranım Bozuklukları için DSM-IV'e dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeğini her öğrenci için doldurulması istenmiştir. Seçilen Kontrol Grubuna araştırmacı tarafından Çocuklarda Anksiyete Bozukluklarını Tarama Ölçeği (ÇATÖ) uygulanmıştır. Bulgular: DEHB'li tüm olguların %56,7'sinde, DEHB Bileşik Tipinin %69,4'ünde, DE Önde Tipin %37,5'inde anksiyete bozukluğu belirtileri saptanmıştır. DEHB Alt Tipleri anksiyete bozuklukları belirtilerinin görülmesinde önemli bulunmuştur (DE Önde Tipe nazaran DEHB Bileşik Tip). DEHB alt tipleri arasında DEHB Bileşik Tipte DE Önde Tipe nazaran anksiyete bozuklukları belirtileri görülmesi istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Tüm DEHB olgularının cinsiyetlerine göre anksiyete durumlarında anlamlı farklılık ortaya çıkmamıştır. (p>0,05). Tüm DEHB'li olgularda yaş grubu anksiyete bozuklukları görülme sıklıkları farklı bulunmuştur (p<0,05). Tüm DEHB'li olguların anksiyete belirtileri 7-11 yaş grubunda 12-15 yaş grubundan anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Tüm DEHB olgularına (DE Önde Tip + DEHB Bileşik Tip) Sosyal Fobi Belirtileri %53,5, Ayrılık Anksiyete Belirtileri %52,33, Yaygın Anksiyete Bozukluğu Belirtileri %43,9, Panik Somatik Belirtileri %28,1, Okul Korkusu Belirtileri %25,3 oranında eşlik etmektedir. Tüm DEHB olgularında birkaç anksiyete bozukluğu belirtileri görülme sıklığı bir anksiyete bozukluğu belirtileri görülme sıklığından daha fazla çıkmıştır. Tartışma: Çalışmamız daha önceki çalışmalara benzer şekilde DEHB'li olgularda sıklıkla anksiyete bozukluğu eş tanısının bulunduğunu destekler niteliktedir. DEHB alt tipleri anksiyete bozuklukları belirtilerinin görülmesinde önemli bulunmuştur. DEHB Bileşik Tipte DE Önde Tipe nazaran anksiyete bozuklukları belirtileri görülmesi istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Klinisyenlerin DEHB'li olgularda ebeveynleri tarafından genellikle fark edilmeyen anksiyete belirtileri eş tanısını sorgulamaları ve tespit edip tedavi yaklaşımını buna göre belirlemeleri gerekmektedir. DEHB'li olgulara eşlik eden anksiyete bozukluklarının birden fazla olabileceğini de göz önünde bulundurarak değerlendirilmelidir. Anahtar Kelimler: DEHB, Alt Tip, Anksiyete Bozuklukları, Çocuklar, Eş tanı.
Engelli çocuğa sahip olan kadınların tükenmişlik duyguları ve evdeki çocukla ilgili iş bölümü arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmada, engelli çocuğa sahip annelerin tükenmişlik duygu düzeylerinin saptanması ve bu düzeyle evdeki çocukla ilgili iş bölümü arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla örneklem olarak Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı rehabilitasyon merkezlerine devam eden engelli çocuğa sahip bir grup anne çalışmaya alınarak tükenmişlik düzeyleri ve çocukla ilgili iş bölümü düzeyleri araştırılmıştır. Katılımcı annelerin çocuklarının engel grupları incelendiğinde; 39'unun (%59,1) zihinsel, 17'sinin (%25,8) bedensel, 10'unun (%15,2) zihinsel ve bedensel olarak dağıldığı dikkat çekmektedir. Katılımcı annelerin 18'i (%27,3) 30 yaş ve altı, 24'ü (%36,4) 31-40 yaş, 24'ü (%36,4) 40 üstü yaş grupta yer almaktadır. Genel ortalamaları incelendiğinde; olumsuz değerlerden "duygusal tükenmişlik ve duyarsızlaşma" ile "genel tükenmişlik" düzeyleri düşük iken "kişisel başarı" ve "iş bölümü" düzeyi yüksek olarak saptanmıştır. Araştırmaya katılan engelli çocuğa sahip annelerin tükenmişlik ve iş bölümü düzeylerinin eğitim durumuna, çocuğun engel durumuna, engelli çocuğun yaşına, çocuk sayısına, engelli çocuğu dünyaya getirmeyi dileme durumuna göre farklılaşıp farklılaşmadığı incelendiğinde, istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılaşma olmadığı saptanmıştır. Engelli çocuğa sahip annelerin tükenmişlik ve iş bölümü algı düzeylerinin çocuğun eğitim durumuna göre kişisel başarı ve iş bölümü alt boyutlarında anlamlı bir farklılaşma belirlenmiştir. Gelir düzeyi en düşük olanlarda en yüksek tükenmişlik ortalaması olduğu sonucu önemlidir. Duygusal tükenmişlik ve duyarsızlaşma ve genel tükenmişlik düzeyi intihar etmeyi düşünenlerde daha yüksektir. Sadece iş bölümü boyutunda gözlemlenen farklılaşma evli olanların lehinedir. Genel tükenmişlik düzeyi arttıkça duygusal tükenmişlik ve duyarsızlaşma düzeylerinin de arttığı; benzer şekilde genel tükenmişlik düzeyi arttıkça kişisel başarı düzeyinin de arttığı saptanmıştır. Bu bulgu; annelerin genel tükenmişlik düzeylerinin yüksek olmasına rağmen ev içerisindeki düzeni devam ettirme adına çabalamalarının göstergesidir. Annelere özellikle yer verilmesi gerektiğini belirttikleri gibi evdeki iş bölümünün önemini vurguladıkları dikkat çekmektedir. Bu doğrultuda, iş bölümü ve tükenmişlik düzeylerinin ilişkili oluşu, alanyazınla uyumla olmakla beraber hipotezleri de desteklemektedir.
Down sendromlu çocuğa sahip olan annelerin tanı ile ilgili haber alma süreci: Nitel bir çalışma
Çocuklarının engel durumunu annelere bildirme, bir nevi kötü haberi vermedir ve bu konuda sağlık çalışanlarının önemli bir rolü mevcuttur. Annelerin yeni doğan çocuğu kabul etmeleri, sürece adapte olmaları ve aile dinamikleri gibi birçok alanı etkilediği düşünülen bu ilk haber alma evresi oldukça kıymetli kabul edilmektedir. Çocukların özellikle doğum sonrasındaki fiziksel ve ruhsal durumlarına dair bilgilendirmenin nasıl yapılacağı ve ebeveynlerin bu haberi nasıl karşılayacağı konusunda önemli spekülasyonlar söz konusu olmuştur. Literatürde, çocuğun fiziksel ve zihinsel problemlerine dair bilginin ne zaman, nasıl verilmesi gerektiği konusunda yeterince çalışma olmadığı hatta ülkemizde bu konuya hiç yer verilmediği dikkat çekmektedir. Bu doğrultuda, bu çalışmanın amacı, annelerin çocuklarının Down Sendromlu olmaları hakkındaki tanı bilgisini nasıl haber aldıkları ve haber alma tercihlerini ortaya çıkarmaktır. Annelerin "tanıyı ilk duyma/haberi ilk alma durumlarına dair görüşlerini belirlemek amacıyla kapsamlı bir literatür taraması ile nitel bir araştırma yöntemi olan mülakat kullanılmıştır. Araştırmanın çalışma evrenini, Karabük ve İstanbul illerinde bulunan iki ayrı Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezlerinde eğitim gören Down Sendromlu 21 çocuk annesi oluşturmuştur. Verilerin analizinde "Görüşme Formu" ve ses kayıt cihazı ile kaydedilerek elde edilen verilerin yazılı dökümleri kullanılmıştır. Katılımcıları tanımlamak için A1'den A21' e kadar ardışık kodlama yapılmıştır. Elde edilen bulgular annelerin haberi ilk alma şekillerinden memnun olmadıkları ve mevcut bilgilendirme sistemini eleştirdikleri yönündedir. Bu bağlamda çeşitli önerilerde bulunmuştur.
Babanın çocuk davranış problemleri ve iyi olma hali üzerindeki etkisi
Bu araştırmada 8 - 10 yaş aralığında bulunan çocuklarda baba katılımı ile davranış problemleri ile iyi olma hali arasındaki ilişkilerin incelenmesi amaçlanmıştır.Araştırma İstanbul ili içindeki Avrupa yakasında bulunan 9 farklı ilçede yaşayan 8 -10 yaş arası 274 çocuk, anneleri ve babaları ile gerçekleştirilmiştir. Babaların kişisel ve ailesel özelliklere ilişkin veriler "Baba Bilgi Formu", babaların baba katılımına ilişkin veriler "Baba Katılım Ölçeği", çocukların davranış problemlerine ilişkin veriler "Conners Anne-Baba Değerlendirme Formu", çocukların iyi olma haline ilişkin veriler araştırmacı tarafından hazırlanan "Çocukların İyi Olma Hali Anketi" kullanılarak elde edilmiştir. Verilerin analizinde Bağımsız Gruplar için T-testi ve Pearson Momentler Çarpımı Katsayı tekniklerinden yararlanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre babaların kız çocuklarına yönelik daha fazla katılımda bulundukları bulunmuştur. Baba katılımının yüksek olduğu çocuklarda iyi olma halinin yüksek olduğu bulunmuştur. Baba katılımının çocukların davranış problemleri üzerinde etki ettiği bulunmuştur. Anne ve babanın çocuklarını davranış problemleri açısından ayrı olarak değerlendirmeleri ilişkisel olarak anlamlı bulunmuştur. Son olarak Çocukların iyi olma hali ile bunu ölçen göstergelerin ilişkili olduğu saptanmıştır.
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanısı almış erişkinlerde bilişsel şemalar: Karşılaştırmalı bir çalışma
Bu çalışmada, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanısı almış erişkin bireylerin, bu tanıyı almamış erişkin bireylerle bilişsel şemalar bakımından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bu doğrultuda, örneklem olarak, Ankara ilinin Çankaya ilçesinde özel bir muayenehanede takip edilen, DEHB tanısı konmuş erişkin bireyler ile bu tanıyı almamış erişkinlerden oluşan iki ayrı grup belirlenmiştir. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, erken çocukluk döneminde başlayan, etkileri erişkinlik döneminde de devam eden, gelişimsel bir sendromdur. Temel belirtileri; dikkat eksiliği, hiperaktivite ve dürtüsellik olan bu sendrom, bireylerin erişkinlik döneminde de kişiler arası ilişkiler, eğitim ve mesleki beceriler gibi alanlarda zorluk çekmelerine neden olur. Süregelen DEHB semptomlarının varlığı ve birey üzerindeki olumsuz etkileri, bu bireylerde çeşitli bilişsel şemaların gelişmesi aşamasında oldukça önemli bir role sahiptir. Şemalar, insanoğlunun hayatta karşılaştığı birçok olayı değerlendirmesine ve anlamasına yarayan bilişsel yapılar ve mantıksal kategoriler olarak tanımlamışlardır. Bu bağlamda, şema, olaylar karşısında, bireyin çocukluk yaşantılarından itibaren ebeveynleri ve çevresiyle kurmuş olduğu iletişimden elde ettikleri deneyimlerin sonucunda ortaya çıkan duygu ve düşünce kalıplarıdır. Birey oluşturduğu bu duygu ve düşünce kalıpları ile kendisine sunulan yeni uyaranı özümser ve sonucunda eyleme nasıl geçeceğini bu kalıpların yardımıyla belirler. Young, kötü geçen çocukluk sonucu gelişen şemalar başta olmak üzere, bazı şemaların; kişilik bozukluklarının, karakter problemlerinin ve birçok kronik Eksen I bozukluğunun temelinde yatan düşünce yapıları olabileceğini belirtmiştir. Bu bağlamda, bazı şemalar tanımlamış ve bunları "erken dönem uyumsuz şemalar" olarak adlandırmıştır. Çalışmada, Young Şema Ölçeği-Türkçe Kısa Form 3 kullanılarak, DEHB tanısı bulunan erişkinlerle bu tanıyı almamış bireyler, erken dönem uyumsuz şemalar açısından kıyaslanmıştır. YŞÖ-KF3 Türkçe versiyonu, 14 şema ve 5 şema alanını incelemektedir. Çalışma sonuçlarında; klinik örnekleme dâhil olan Erişkin DEHB tanısı almış bireylerde yalnızca Kendini Feda ve Duyguları Bastırma şemalarına ait anlamlı sonuçlar bulunmamıştır. Bu bağlamda, DEHB'li erişkinlerin, bu tanıyı almamış insanlara göre daha güçlü bir biçimde erken dönem uyumsuz şemalarının etkisi altında oldukları söylenebilir. Anahtar kelimeler: Erişkin DEHB, Şema, Erken Dönem Uyumsuz Şemalar, Bilişsel Davranışçı Terapi
Tip 1 diyabet hastalığı olan çocuklar ve annelerinin algıladıkları kabul red düzeyleri ile sağlıklı çocuklar ve annelerinin kabul red düzeylerinin karşılaştırılması
Bu çalışma, Tip I Diyabet tanısı almış çocuklar ve annelerinin ebeveyn kabul-red algılarının diyabet tanısına ilişkin anlamlı bir fark gösterip göstermediğini tespit edebilmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışma için Tip I diyabet tanısı almayan çocuklar ve annelerinden oluşan sağlıklı grup oluşturularak, iki grubun arasındaki farklılıklar karşılaştırılmıştır. Araştırma için Gaziantep ilinde bulunan birdevlet hastanesi polikliniğine tedavi için gelen 8-15 yaş arası tip 1 diyabet tanısı almış çocuk ve anneleri ile 8-15 yaş arası herhangi bir kronik hastalığı bulunmayan çocuklar ve annelerinden seçilmiştir. Araştırmaya katılan 52 Tip I diyabet tanısı alan çocuk, 52 anne; 52 tanı almayan çocuk ve anneleri bulunmaktadır. Araştırmada, Ebeveyn-Kabul Red algısını ölçmek için "Ebeveyn Kabul-Red Ölçeği Anne ve Çocuk Formları" kullanılmıştır. Ayrıca, Tip I diyabet tanısı alan gruba ve sağlıklı gruba kişisel ve klinik değişkenleri ölçmek amacıyla anne tarafından doldurulan bir "Kişisel ve Demografik Bilgi Formu" verilmiştir. Annelerin bilgilendirilmiş onamı doğrultusunda hem anne hem de çocukların verileri karşılaştırılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre gruplar arasında ebeveyn kabul red algısı tanı alan ve tanı almayan çocuklar arasında ebeveyn kabul-red boyutları arasındaki "Sıcaklık/Duygulanım", "Farklılaşmamış Red" ve anne formundaki "Farklılaşmamış Red" boyutlarının anlamlı ölçüde daha farklı olduğu tespit edilmiştir. Bu doğrultuda, tanı almayan çocukların ters puanlanan Sıcaklık/Duygulanım alt boyutu ve Farklılaşmamış Red alt boyutu anlamlı düzeyde yüksektir. Tanı alan çocukların algıladıkları reddedici tutum tanı almayanlara göre daha fazla bulunmuştur. Bununla birlikte, annelerin ebeveyn tutum algısı anlamında "Farklılaşmamış Red" boyutunun tanı alan çocukların annelerinde tanı almayanlara göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Tanı alan ve tanı almayan çocukların ve annelerin Ebeveyn Kabul-Red boyutları arasındaki korelasyon analizine göre tanı alan gruptaki çocukların alt boyut skorlarının annelerin alt boyut skorları ile tanı almayan grup ile karşılaştırıldığında olumsuz ve anlamlı ilişkisi olduğu görülmektedir. Bu doğrultuda, çocukların kronik hastalıkları sebebiyle söz konusu olabileceği düşünülen duygusal, psikolojik ve sosyal sonuçların ebeveyn tutum algısına etkisi olabileceği düşünülmektedir. Çocukların algıladıkları reddedici tutum, annelerinin belirttiği algılanan ebeveyn tutumuna göre daha fazla bulunmuştur. Çalışmanın sonuçları doğrultusunda, kronik hastalık tanısı konulmuş çocuk ve ergenlerin iyilik hali ve işlevselliğini sağlamak ve ailelerin bu noktada daha etkin bir tutum sergileyebilmeleri bakımından sağlanabilecek desteklerin yapılandırılması hususunda katkı sağlayabilecek bulgular elde edildiği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Tip I Diyabet, Ebeveyn Tutumu, Ebeveyn Kabul-Red
Özgül öğrenme güçlüğü olan çocuklar ile sağlıklı çocukların anksiyete ve depresyon düzeyleri açısından karşılaştırılması
Bu çalışmada özgül öğrenme güçlüğü (ÖÖG) olan çocuklar ile sağlıklı çocukların anksiyete ve depresyon düzeylerinin karşılaştırılması amaçlanmakta olup, ÖÖG olan çocukların depresyon ve anksiyete düzeylerinin yaş, cinsiyet, kardeş sayısı gibi değişkenlere göre farklılaşıp farklılaşmadığı incelenmiştir. Çalışmaya İstanbul'da özel bir psikiyatri kliniğinde ÖÖG tanısı alan 30 çocuk ve bir devlet ilkokulunda eğitim gören 30 sağlıklı çocuk katılmıştır. Araştırmada Çocuklar İçin Süreklilik Anksiyete Alt-Ölçeği (ÇSAÖ) ve Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği(ÇDÖ) kullanılmıştır. Araştırma sonucunda, ÖÖG olan çocuklarda depresyon ve anksiyete puan ortalamaları sağlıklı çocuklardan daha yüksek bulunmuş fakat bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı çıkmadığı için kesin bir yargıya varılamamıştır (p>0,05). ÖÖG olan grupta iki veya daha fazla kardeşi olan çocuklar tek kardeşi olan çocuklardan ve erkekler kızlardan daha depresif bulunmuştur (p<0,05).
Suriye ve Irak'tan gelen savaş mağduru çocuk ve genç mültecilerde travma sonrası stres bozukluğu düzeyi
Bu çalışmada Türkiye'ye sığınan Diyarbakır il sınırları içerisinde yer alan çadır kentte bulunan Iraklı mültecilerde ve Batman ili Beşiri ilçesi sınırları içerisinde yer alan çadır kentte bulunan Iraklı mülteciler ile Batman merkezde kalıp kampta kalmayan Suriyeli mültecilerde TSSB düzeyini saptamayı gidişatını değerlendirmeyi, çeşitli sosyodemografik değişkenler ve bazı olaylara ilişkin bilgi değişkenleri ile ilişkisini, savaş sonrasında meydana gelen ruhsal mağduriyetin düzeyini tespit etmek, savaşın yarattığı etkileri anlayabilmek ve gerekli önlemlerin alınmasını sağlayabilmek gibi olgular araştırılmıştır. Araştırmanın çalışma grubu Diyarbakır il sınırları içerisindeki mülteci kampı ve Batman il sınırları içerisinde kalan 202 mülteciden oluşmuştur. Çalışmada mültecilerin TSSB olup olmadığını varsa da şiddetinin ne düzeyde olduğunu 36 maddelik bir ölçek kullanılmıştır. Ölçek kişilerin yeniden yaşama belirtilerinin belirlendiği birinci bölüm, kaçınma ve küntleşme belirtilerinin belirlendiği ikinci bölüm, Artmış uyarılmışlık belirtilerinin belirlendiği üçüncü bölüm, bozukluğun süresibelirlendiği dördüncü bölüm, Önemli derecede sıkıntı veya işlevsellikte bozulmanın belirlendiği beşinci bölüm, TSSB tanınsın belirlendiği altıncı bölüm ve İlişkili özelliklerin belirlendiği altıncı bölümden oluşmuştur. 123 Erkek ve 79 kadından oluşan araştırmamızın bulgularını özetlemek gerekir ise; çalışmamıza dâhil edilen Suriyeli ve Iraklı mültecilerde şimdiki (son 1 ay) TSSB sıklığı %57,9, Hayat Boyu TSSB sıklığı ise % 58,9 olarak tespit edilmiştir. Mültecilerde yaş ilerledikçe, ailede ve arkadaşlarda kayıp oldukça, cinsel istismara maruz kaldıkça, patlamaya tanıklık ettikçe, şiddet gördükçe TSSB tanısı alma ihtimalinin arttığı görülmüştür. Çalışmamıza dâhil edilen Suriyeli ve Iraklı mültecilerde şimdiki (son 1 ay)TSSB ŞimdikiŞiddet Puanı ortalaması 78,07, TSSB Hayat Boyu Şiddet Puanı ortalaması 81,28 olarak tespit edildi. CAPS Ölçeği şiddet puanlarının skalasının 0-136 puan arasında olduğunu göz önüne alırsak eğer, hem TSSB ŞimdikiŞiddet Puanı ortalamasının hem de TSSB Hayat Boyu Şiddet Puanı ortalamasının yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Katılımcıların savaş kaybı, ölüme tanıklık, rehine kalma durumu, şiddete Maruzluk, yaralanma ve kaza geçirme, patlamaya tanıklık ile cinsel istismara uğrama değişkenleri ile hem TSSB Tanısı Şimdiki puanları arasında hem de TSSB hayat boyu puanları arasında pozitif yönde orta düzeyde anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<.05). Katılımcıların maruz kaldıkları bu durumlarla TSSB şimdiki ve hayat boyu tanıları arasındaki ilişkinin yönü ve düzeyleri incelendiğinde, birinci sırada "cinsel istismara maruz kalmak ya da tanık olmak" değişkeninin TSSB riskini artırdığı ve sonra sırasıyla ikinci sırada "savaşta aile bireylerinizden kayıp ya da kayıplar olma" değişkeni, üçüncü sırada "aile üyelerinden birinin ya da yakın bir arkadaşınızın ölümüne tanıklık etme" değişkeni, dördüncü sırada "savaş esnasında işkenceye, şiddete maruz kaldınız ya da tanık olma değişkeni, beşinci sırada "ciddi anlamda yaralanma ya da kaza yaşadınız veya tanık olma" değişkeni ve "görsel ya da işitsel herhangi bir patlamaya tanıklık etme" değişkeninin son sırada TSSB riskini arttırdığı tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: TSSB, savaş, mülteci, travma, çocuk, genç
Ergenlerde kendine zarar verme davranışı ile olumsuz otomatik düşünceler arasındaki ilişkinin incelenmesi
Kendine zarar verme davranışı (KZVD), ölüm amacı olmaksızın kişinin kendi bede-ninde kasıtlı olarak hasar oluşturmasıyla tanımlanan bir durumdur. Son yıllarda kendine zarar verme davranışı ergenler arasında önemli bir sağlık problemi haline gelmiştir. Kendine zarar verme davranışının olumsuz otomatik düşüncelerle olan ilişkisi yeterince araştırılmamıştır. Bu araştırma kendine zarar verme davranışı ile olumsuz otomatik düşünceler arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla ; 2015-2016 Eğitim Öğretim yılında Malatya İlinde iki farklı ilçede öğrenim gören 9,10,11. sınıf öğrencilerine uygulanmıştır. Çalışmaya KZVD gösteren 380 ergen (lise öğrencisi) dahil edilmiştir. Kendine zarar verme davranışı ile olumsuz otomatik düşünceler arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçlayan bu tez çalışması korelasyonel bir desenle oluşturulmuştur. Katılımcılar Kendine Zarar Verme Davranışını Değerlendirme Ölçeği, Otomatik Düşünceler Ölçeği ve araştırmacı tarafından hazırlanan Kişisel Bilgi Formu kullanılarak değerlendirilmiştir. Araştırmada ergenlerde kendine zarar verme davranışı ile olumsuz otomatik düşünceler arasında anlamlı bir ilişki olup olmadığı Pearson Moment Çarpım Korelasyonu yöntemiyle analiz edilmiştir. Kendine zarar verme davranışı ve olumsuz otomatik düşünce düzeyleri, diğer bağımsız değişkenler olan cinsiyet, birliktelik, güven ve şiddet ile anlamlı düzeyde farklılaşıp farklılaşmadığının tespitinde Bağımsız Gruplar T testi, okul türü, sınıf, başarı, kardeş sayısı, baba eğitim, anne eğitim, gelir ve arkadaş değişkenleri için Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA), farkın kaynağını anlamak için ise LSD Post Hoc Testi kullanılmıştır. Araştırmada anlamlılık düzeyi .05 kabul edilmiş ve analizler SPSS programı ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın sonucunda; lise öğrencilerinde kendine zarar verme davranışı ile olumsuz otomatik düşünceler arasında pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuş-tur. Kendine zarar verme davranışı ile okul türü, sınıf düzeyi, başarı ve anne baba birlikteliği arasında anlamlı farklılık görüldüğü ; cinsiyet, kardeş sayısı, anne/baba eğitim düzeyi, gelir, arkadaş, güven ve aile içi şiddet değişkenleri açısından anlamlı bir farklılık göstermediği bulunmuştur. Otomatik düşünceler ile cinsiyet, okul türü, başarı, arkadaş, güven ve aile içi şiddet değişkenleri açısından anlamlı farklılık görülürken ; sınıf düzeyi, kardeş sayısı, anne/baba eğitim düzeyi, birliktelik ve gelir düzeyi değişkeni açısından anlamlı bir farklılık göstermediği bulunmuştur.
Erken dönem uyumsuz şemaların evlilik doyumu ile ilişkisi: Duygulanımın aracı değişken rolü
Bu çalışmanın amacı, evli ya da boşanmış yetişkinlerin erken dönem uyumsuz şemaları ile evliliklerinde yaşadıkları doyum arasındaki ilişkiyi ve bu ilişkideki pozitif ve negatif duygulanımın aracı rolünü incelemektir. Rastgele seçilen, 132'si erkek ve 168'i kadın olmak üzere toplam 300 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm katılanlara, Kişisel Bilgi Formu, Young Şema Ölçeği Kısa Form (YŞÖ-KF3), Pozitif ve Negatif Duygulanım Ölçeği ile Evlilik Yaşam Ölçeği uygulanarak veriler elde edilmiştir. Elde edilen veriler, SPSS 21.0 programı kullanılarak regresyon analizi sonuçlarına göre değerlendirilmiştir. Veriler, üç model çerçevesinde incelenmiştir: İlk modelde erken dönem uyumsuz şema alanları ve evlilik doyumu arasındaki ilişkiye; ikinci modelde pozitif ve negatif duygulanımın evlilik doyumu ile ilişkisine; üçüncü modelde ise şema alanları ve evlilik doyumu arasındaki ilişkide, duygulanımın aracı değişken rolüne bakılmıştır. Araştırma bulguları, erken dönem uyumsuz şema alanlarından, duygusal yoksunluk, başarısızlık, karamsarlık, sosyal izolasyon, duyguları bastırma, onay arayıcılık, iç içe geçme/bağımlılık, ayrıcalıklılık/yetersiz özdenetim, terk edilme, kusurluluk, tehditler karşısında dayanıksızlık ve yüksek standartların, evlilik doyumunun anlamlı birer yordayıcısı olduğunu göstermiştir. Pozitif ve negatif duygulanım da evlilik doyumunu anlamlı bir şekilde yordamıştır. Araştırma sonuçları bize; erken dönem uyumsuz şemaların, evlilik doyumu ile olumsuz bir ilişkisi olduğunu, bireylerin pozitif ve negatif duygulanımlarının bu ilişkiyi anlamlı bir şekilde etkilediğini göstermektedir.
15-17 yaş arası elit ve amatör futbolcuların yeme tutumu, benlik saygısı ve kişilik özelliklerinin incelenmesi
Yeme davranışı, fizyolojik, psikolojik ve sosyal faktörlerden etkilenen bir olgudur. Gelişim aşamalarının her birinde hayatın devamlılığı için gerekli olan yeme davranışları etkisi altında kalınan dış faktörler neticesinde sağlıklı veya sağlıksız düzeyde kendisini gösterebilmektedir. Ergenlik dönemi, bireyler için hızlı değişimlerin ve gelişimlerin gerçekleştiği bir geçiş dönemi olarak tanımlanır. Bu dönemin özellikleri neticesinde görülen hızlı gelişimler ayrıca psikososyal gelişim alanında da kendisini göstermektedir. Yeme davranışının özellikle bu dönemdeki beden imajı kaygıları ve akranları tarafından kabul görme ve popülerlik anlamında daha fazla önem kazandığı ve kritik durumlar ile kendisini gösterdiği söylenebilir. Bu bağlamda, fiziksel aktivitesi yüksek veya sporcu ergen bireylerin bu noktada yeme davranışı ve diğer ilişkili olabilecek bireysel değişkenler olarak belirlenen benlik saygısı ve temel kişilik özellikleri bu çalışmada ölçülen araştırma değişkenleridir. Araştırmada, elit ve amatör futbol oynayan 15-17 yaş grubu erkek öğrencilerinin yeme tutumu, benlik saygısı ve temel kişilik özellikleri incelenmiş, araştırma değişkenlerinin kişisel ve demografik bilgiler ile beslenme bilgisi değişkenleri ile karşılaştırılması yapılmıştır. Araştırma için İstanbul, Trabzon, Kahramanmaraş'taki dört farklı spor kulübünde faaliyet gösteren elit ve amatör olarak futbol oynayan 102 futbolcu ile çalışılmıştır. Araştırma için, katılımcılara "Yeme Tutum Ölçeği (YTT)", "Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği", "Temel Kişilik Özellikleri Ölçeği", "Kişisel Bilgi Formu" ve "Beslenme Bilgisi Formu" uygulanmıştır. Araştırma için gerekli izinler alınarak katılımcıların gönüllük esasına göre verilertoplanmıştır. Araştırmanın sonuçlarına göre, yeme tutumu elit ve amatör futbolcularda anlamlı düzeyde farklı bulunmuştur. Elit futbolcuların sağlıksız yeme tutumunun elit futbolculara göre daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Bununla birlikte, benlik saygısı her iki grupta orta düzeyde bulunmuş, diğer araştırma değişkenleri olan yeme tutumu ve kişilik özellikleri ile ilişkili bulunmamıştır. Yeme tutumu puan ortalamaları ayrıca, boy ve kilo oranları, kardeş sayısı, yaşamın çoğunu geçirdiği yer, baba eğitimi ve okul türü değişkenlerinde anlamlı farklılıklar göstermektedir. Kişilik özellikleri arasından gelişime açıklık ve olumsuz değerlik özelliklerinin amatör futbolcularda, elit futbolculara göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Bununla birlikte yeme tutumu ile sorumluluk arasında anlamlı ve pozitif ilişki olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmada, ülkemizde yaygın olarak hem amatör hem de profesyonel olarak benimsenmiş bir spor branşında faaliyet gösteren ergenlik dönemindeki ergen bireylerin, fiziksel aktiviteleri ve bulundukları spor kulüplerine bağlı olarak yeme tutumlarının ne düzeyde olduğunu tespit edebilmek, yeme tutumuna ek olarak ergenlik dönemi için önemli bir psikososyal özellik olan benlik saygısı hakkında bilgi sahibi olmak ve kişisel ve kişilik özelliklerini incelemek bakımından ilerde yapılacak çalışmalara katkı sağlayabileceği düşünülen bulgular elde edilmiştir. Özellikle futbolcular ile performansı ve iyilik halini arttıracak çalışmalar yürütülürken dikkate alınabilecek durumlar hakkında bilgi vermesi açısından bu çalışmanın önemli olabileceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Futbol, Yeme Tutumu, Benlik Saygısı, Kişilik Özellikleri, Ergenlik
Travmaya maruz kalan çocuklarda TSSB gelişimi ve şiddetiyle ilişkili faktörlerin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı Şanlıurfa il sınırları içerisinde yer alan Suruç ilçesinde travmaya maruz kalan 9-12 yaş çocuklarda TSSB gelişimi ve şiddetiyle ilişkili faktörlerin incelenmesi araştırılmaktadır. Araştırmaya Şanlıurfa il sınırları içerisinde yer alan Suruç ilçesinde travmaya maruz kalan 9-12 yaş grubu 249 çocuk katılmıştır. Bu araştırma ile katılımcılara Çocuk ve Gençlerde Travma Sonrası Tepki Ölçeği uygulanarak TSSB dereceleri ağır-orta-hafif olarak sınıflandırılıp, ölçekten alınan puanlarla sosyodemografik parametreler, aile içi şiddet, Çocuklarda Depresyon Ölçeği ve Piers-Harris'in Çocuklarda Öz Kavramı Ölçeği puanları arasındaki ilişki kesitsel olarak incelenmiştir. Araştırmada, Pynoos ve arkadaşları tarafından geliştirilen, Türkçe geçerlik güvenirlik çalışması Erden ve arkadaşları tarafından yapılan Çocuk ve gençlerde Travma Sonrası Tepki Ölçeği, E.V. Piers ve Dr. Harris tarafından geliştirilen, Türkçe geçerlik güvenirlik çalışması Öner tarafından (1996) yapılan Piers-Harris'in Çocuklarda Öz-Kavramı Ölçeği (PHÇÖKÖ), Kovacs tarafından (1980) geliştirilen, Türkçe geçerlik güvenirlik çalışması Öy (1991) tarafından yapılan Çocuklarda Depresyon Ölçeği (ÇDÖ) kullanılmıştır. Çalışmadaki bulgular SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 17,0 programı kullanılarak elde edilmiştir. Araştırma sonucunda sosyodemografik özellikler incelendiğinde erkek katılımcılarda TSSB oranı yüksek bulunmuş ve aynı zamanda annenin eğitim seviyesinin düşük olduğu katılımcılarda da TSSB oranı yüksek çıkmıştır. Çalışmanın sonucunda depresyon ile TSSB arasındaki ilişkiye bakıldığında depresyon arttıkça TSSB'nin de arttığı görülmüştür. Çocuklarda öz kavramıyla TSSB arasındaki ilişkiye bakıldığında ise ağır ve orta derecede TSSB'li olanların büyük bir çoğunluğu ortalamanın altında çıkarken hafif derecede TSSB'li olanlar ortalamanın üstünde çıkmıştır. Çalışmaya alınan katılımcıların aile içi şiddet faktörüne bakıldığında ise; ebeveynleriyle problem yaşayan çocukların büyük bir çoğunluğu ağır ve orta derecede TSSB'li bulunmuştur. Elde edilen bulgular ilgili literatür çerçevesinde tartışılmış; araştırmanın sınırlılıkları belirtilmiş ve gelecek çalışmalar için öneriler sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: travma, depresyon, aile içi şiddet, benlik kavramı.
Evlilikte bağlanma stili ile evlilikte sorun çözme becerisi arasındaki ilişkide duygusal zekanın aracı değişken rolü
Bu çalışmada, evli bireylerde bağlanma stilleri (güvenli bağlanma) ile evlilikteki sorun çözme becerileri arasındaki ilişkide duygusal zekânın aracı rolünün olup olmadığının incelenmesi amaçlanmaktadır. Çalışmaya, rastlantısal olarak seçilen, Kahramanmaraş ilinde yaşayan ve gönüllü katılımı kabul eden evli bireyler katılmıştır. Çalışma 179'u (%58.7) kadın, 126'sı (%41.3) erkek toplam 305 kişi ile yürütülmüştür. Araştırmada veri toplama aracı olarak, Kişisel Bilgi Formu, Griffin ve Bartholomew tarafından geliştirilen, Türkçeye uyarlama çalışması Sümer ve Güngör tarafından yapılan İlişki Ölçekleri Anketi, Baugh, Avery ve Sheets-Hawoth tarafından geliştirilen, Türkçeye standardizasyonu Hünler ve Gençöz tarafından yapılmış olan Evlilikte Sorun Çözme Ölçeği ve Acar tarafından Türkçe'ye çevrilen ve geçerlilik, güvenilirlik çalışmaları yapılan Bar-OnDuygusal Zekâ Ölçeği kullanılmıştır. Çalışmadaki bulgulara SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 21,0 programı kullanılarak ulaşılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre, güvenli bağlanma stili ve evlilikte sorun çözme becerisi arasındaki ilişki anlamlı bulunmuştur. Duygusal zekâ ile evlilikte sorun çözme arasında ve güvenli bağlanma ile duygusal zekâ arasında da anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Sonrasında yapılan regresyon analizi sonuçlarında duygusal zekâ (toplam puanlarının) güvenli bağlanma ve evlilikte sorun çözme arasındaki ilişkide kısmi aracı etkiye sahip olduğu sonucu tespit edilmiştir. Araştırma değişkenlerinden bağlanma stilleri ve duygusal zekâ alt boyutları arasındaki ilişki incelendiğinde güvenli bağlanma ile duygusal zekâ alt boyutları arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu korkulu, saplantılı ve kayıtsız bağlanma stilleri ile duygusal zekâalt boyutları arasında negatif yönde anlamlı ilişkiler olduğu bulunmuştur. Evlilikte sorun çözme becerisi ile duygusal zekâ alt boyutlarının tamamı arasında pozitif yönde ilişki bulunmuştur. Araştırmada evli bireylerin cinsiyetleri, gelir durumları ve çalışma durumlarına göre duygusal zekâ ve alt boyutlarının değiştiği gözlemlenmiştir. Evli bireylerin bağlanma stillerine göre evlilikte sorun çözme becerileri incelendiğinde; güvenli bağlanan bireylerin evlilikte sorun çözme becerisi puanları saplantılı bağlananlardan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Güvenli bağlanan evli bireylerin duygusal zekâ puanları da korkulu, saplantılı ve kayıtsız bağlanma stillerine göre yüksek bulunmuştur. Araştırmanın bulguları ve gelecek çalışmalar için öneriler ilgili literatür doğrultusunda tartışılmıştır.
Anne, baba ve çocuk tarafından algılanan ebeveyn kabul-red ve kontrolünün çocuğun duygu düzenleme becerisi ile ilişkisi
Bu çalışmanın amacı Ebeveyn Kabul-Red Teorisi'ne göre çocuğun anne ve babasından algıladığı ebeveyn kabul-red ve kontrolü ile anne ve babanın çocuğuna gösterdiği kabul-red/kontrolün çocuğun duygu düzenleme becerisi ile ilişkisini araştırmaktır. Bu araştırma ile anne babaların beyan ettikleri ebeveyn tutumlarının çocuklar tarafından ne şekilde algılandığının ortaya konulması hedeflenmiştir. Öte yandan çocuğun cinsiyeti, anne-babanın eğitim düzeyi ve ailenin gelir düzeyi gibi demografik değişkenlerin çocuğun duygu düzenleme becerisi ve algılanan ebeveyn kabul-red/kontrol puanları ile olan ilişkisi incelenmiştir. Araştırma, ilköğretim 4. ve 5. sınıfa devam eden 93 çocuk (41 kız, 52 erkek) ve anne-babaları ile yürütülmüştür. Veriler; Demografik Bilgi Formu, Ebeveyn Kabul-Red/Kontrol Ölçeği (EKRÖ/K), Çocuk EKRÖ/K: Anne, Çocuk EKRÖ/K: Baba ve Duygu Ayarlama Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Araştırma sonucunda çocuğun anne ve babasından algıladığı kabul-red ve kontrol ile çocuğun duygu düzenleme becerisi arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Anne ve babanın kabul-red ve kontrolü ile çocuğun duygu düzenleme becerisi arasında negatif yönlü ve zayıf bir ilişki saptanmıştır. Anne, baba ve çocuk tarafından algılanan ebeveyn kabul-red ve kontrol puanları arasındaki uyum incelendiğinde anne-çocuk, baba-çocuk ve anne-baba puanları arasında pozitif yönlü ve orta düzeyde bir ilişki saptanırken çocuğun anne ve babasından algıladığı ebeveyn kabul-red/kontrol puanları arasında pozitif yönlü ve kuvvetli bir ilişki bulunmuştur. Elde edilen bulgular ilgili literatür çerçevesinde tartışılmış; araştırmanın sınırlılıkları belirtilmiş ve gelecek çalışmalar için öneriler sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Algılanan ebeveyn tutumları, ebeveyn kabul-reddi, ebeveyn kontrolü, duygu düzenleme becerisi
Karın ağrısı şikayetiyle hastaneye başvuran çocuk ve ergenlerde fiziksel sebep bulunanlarla bulunmayanlar arasındaki depresyon, anksiyete ve somatizasyon değerlerinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı, karın ağrısı şikayetiyle hastaneye başvuran çocuk ve ergelenlerde, karın ağrısıyla ilgili fiziksel sebep bulunanlarla, fiziksel sebep bulunmayanların depresyon, anksieyete ve somatizasyon düzeylerini belirlemek ve karşılaştırmaktır. Ayrıca sosyodemografik değişkenlere göre (yaş, okul başarısı, kardeş sayısı, anne baba birlikteliği, anne baba eğitim durumu, aile gelir durumu, fiziksel ve psikiyatrik bir hastalığın varlığı) depresyon, anksiyete ve somatizasyon değerlerinin ilişkilerini incelemektir Araştırmanın örneklemi Batman'da özel bir hastanenin pediatri servisine karın ağrısı şikayetiyle başvuran 8-15 yaş arası çocuklardır. Araştırmada 24'ünde fiziksel sebep bulunan, 24'ünde fiziksel sebep bulunmayan 48 çocuğun verileri değerlendirilmiştir. Çocuklarda fiziksel sebeb varlığını öğrenmek için, kan tahlili, tam idrar tahlili ve ultrason sonuçlarına bakılmıştır. Bu üç tetkikten en az birinde fiziksel bir sebep bulunmasıyla, fiziksel sebep bulunan grup oluşturulmuştur. Çalışmada Sosyo-Demografik Bilgi Formu, Çocuklar için Depresyon Ölçeği (ÇDÖ), Çocuklarda Anksiyete Bozukluklarını Tarama Ölçeği, Çocuk Somatizasyon Ölçeği-24 (ÇSE–24) kullanılmıştır. Araştırma sonucunda, karın ağrısı şikayeti olan çocuklarda ağrıya yönelik fiziksel sebep bulunanlarla bulunmayanların depresyon, anksiyete ve somtaizasyon değerleri karşılaştırıldığında, anlamlı bir fark bulunmamıştır.Annesi çalışan çocukların somatizasyon değerleri çalışmayan annelerin çocuklarının somatizasyon değerlerinden yüksek çıkarken, çalışmayan annelerin çocuklarının sosyal anksiyete puanları çalışan annelerin çocuklarına kıyasla yüksek bulunmuştur. Uygulanan ölçeklerden alınan puanlarla, çocuğun yaş, okul notları, kardeş sayısı ve kardeşler arasındaki sıra, anne baba yaşı, anne-baba beraberliği, baba eğitim durumu ve çalışma şekli karşılaştırıldığında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır.Yapılan analizlerde, Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği puanları ile Yaygın Anksiyete Bozukluğu puanları, Okul Kaçınma puanları ve Çocuklarda Anksiyete Bozukluklarını Tarama Ölçeği puanları arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı korelasyon gözlenmiştir. Ayrıca, Çocuk Somatizasyon Envanteri puanları ile Panik Bozukluk/Somatik Semptomlar ve Yaygın Anksiyete Bozukluğu puanları arasında ve Çocuklarda Anksiyete Bozukluklarını Tarama Ölçeği Total puanları arasında da pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı korelasyon olduğu görülmüştür . Araştırmadan elde edilen sonuçlar literatür çerçevesinde tartışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Çocuklarda Karın Ağrısı, Somatizasyon, Depresyon, Anksiyete
Luebeck ölçeği Türkçe formunun geçerlilik güvenirliği
Bu araştırmanın amacı, Kühnen ve arkadaşları tarafından geliştirilen İşlem Öncesi Düşünmeyi Kaydetme Ölçeğinin (Luebeck) Türkiye için geçerlilik ve güvenirlik çalışmasının yapılmasıdır. Bu ölçeğin temel kullanım amacı ruhsal bozukluk tanısı almış hastaların bilişsel gelişim açısından değerlendirmek ve özellikle de işlem öncesi (pre-operasyonel) düşünce özelliklerini saptamaktır. Literatürde özellikle bilişsel psikoloji açısından, patolojilerde düşünce içeriklerinin anlaşılması ve tedaviye dâhil edilmesi önemli bir faktör olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle, düşünce biçiminin faktörlerinden biri olan işlem öncesi düşünme özelliklerini farklı patolojiler açışından incelemek önemli olarak değerlendirilmektedir. Araştırma, hiçbir ruhsal bozukluk tanısı bulunmayan 33 sağlıklı birey ve farklı ruhsal tanısı bulunan 60 birey üzerinde yürütülmüştür. Araştırmada veri toplama araçları olarak; Sosyodemografik Bilgi Formu, Fonksiyonel Olmayan Tutumlar Ölçeği (FOTÖ-A) ve İşlem Öncesi Düşünmeyi Kaydetmek için Luebeck Ölçeği kullanılmıştır. Luebeck için güvenirlik çalışmaları kapsamında Cronbach Alpha katsayısı α= 0,887 ve test yarılama yöntemiyle hesaplanan güvenirlik katsayısı 0,902 olarak bulunmuştur. Ölçeğin Türkçe formunun madde-toplam korelasyon katsayılarının 0,189-0,705 arasında olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Madde ayırt edicilik analizi neticesinde ise her maddenin ayırt ediciliğinin yüksek olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Geçerlilik çalışmaları kapsamında ölçüt geçerliliği ve ayırma geçerliliği metotları kullanılmıştır. Ölçüt geçerliliğini sınamak amacıyla kullanılan Fonksiyonel Olmayan Tutumlar Ölçeği (FOTÖ-A) ile Luebeck arasında p<.001 düzeyinde istatiksel açıdan anlamlı ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayırma geçerliliği analizi sonucunda kontrol ve deney grubu arasında anlamlı fark olduğu sonucunda varılmıştır. Yapılan analizler sonucunda Luebeck Ölçeğinin Türkçe formunun psikometrik özellikleri kabul edilebilir düzeyde bulunmuş, ölçeğin madde kullanımı, duygu durum, anksiyete ve somatoform ruhsal bozukluklarının işlem öncesi düşünce içeriklerinin ölçümünde kullanılabilir bir araç olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: İşlem öncesi düşünme, ruhsal bozukluklar, geçerlilik-güvenirlik
Bozukluğa özgü belirsizliğe tahammülsüzlük ölçeği (BÖBTÖ) Türkçe formu: Geçerlik ve güvenirlik çalışması
Alanda yapılan çalışmalar, belirsizliğe tahammülsüzlüğün, çeşitli psikopatolojilerin ortaya çıkmasında ve sürmesinde önemli bir etken olduğunu göstermektedir. Bu sebeple de, belirsizliğe tahammülsüzlüğün ölçülmesi için çok sayıda ölçek geliştirilmiştir. Bu ölçeklerden biri de, farklı ruhsal bozukluklara özgü olarak ortaya çıkan belirsizliğe tahammülsüzlüğün değerlendirilebilmesi için Thibodeau ve arkadaşları (2015) tarafından geliştirilen, Bozukluğa Özgü Belirsizliğe Tahammülsüzlük Ölçeği'dir. Bu çalışmanın amacı da, Bozukluğa Özgü Belirsizliğe Tahammülsüzlük Ölçeği'nin (BÖBTÖ), üniversite öğrencisi örnekleminde geçerlik ve güvenirliğini incelemektir. Ölçeğin yapı geçerliğinin sınanması adına Temel Bileşenler Faktör Analizi uygulanmış ve özgün ölçeğe uygun olarak sekiz faktöre dağıldığı görülmüştür. Madde toplam ve madde kalan analizlerine bakıldığında Bozukluğa Özgü Belirsizliğe Tahammülsüzlük Ölçeği'nde yer alan 24 maddenin güvenirliklerinin yüksek ve maddelerin ölçeğin bütünlüğü ile tutarlı ve maddelerin aynı yapı içerisinde olduğunu ortaya koymaktadır. Ölçeğin benzer ölçek geçerliğinin değerlendirilmesi adına, Belirsizliğe Tahammülsüzlük Ölçeği Kısa Formu (BTÖ-12) ve Hasta Sağlık Ölçeği kullanılmıştır. Beklenildiği üzere BÖBTÖ alt boyutları toplam puanları ile, BTÖ-12 ve Hasta Sağlık Ölçeği alt boyutları arasında pozitif yönde ve istatistiki olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Ölçeğin güvenirliği Cronbach Alpha Güvenirlik Analizleri ile hesaplanmıştır. İç tutarlılık ve test-tekrar-test analizleri ölçeğin güvenilir olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak, elde edilen bulgular BÖBTÖ'nün Türkçe formunun geçerli ve güvenilir bir ölçme aracı olduğunu göstermektedir.
Down sendromlu çocuğa sahip annelerin aile gereksinimlerinin belirlenmesi ve sosyal destek algılarına yönelik görüşleri
Araştırmanın amacı, down sendromlu çocuğu olan annelerin aile gereksinimlerinin incelenmesi ve sosyal destek algıları hakkındaki görüşleri belirlemektir.Araştırmaya Gaziantep ve İstanbul illerinden araştırmaya gönüllü olarak katılmayı kabul eden 20 down sendromlu bireylerin anneleri dahil edilmiştir ve yarı yapılandırılmış görüşme tekniği kullanılmıştır. Anneler ile görüşmeler sonucunda temalar belirlenmiş ve içerik analizi yapılmıştır. DS tanısı almış çocuğa sahip annelerin, çocuklarının normal çocuklardan farklılaşmadan çevre tarafından kabul görmeleri, çocuklarının hangi alanlarda eksiklikleri olduğu ve neler yapabilecekleri gibi konularda bilgiye gereksinimleri olduğu, çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamak ve daha iyi eğitim olanaklarından faydalanmak için maddi gereksinime ihtiyaçları olduğu sonucu bulunmuştur. Annelerin en çok çocuklarının eğitimi üzerinde durulmuştur. Yönetim birimlerinden eğitim aldıkları kurumların eğitim süresinin artırılması, eğitimcilerin denetlenmesi ve sosyal aktivitelerin düzenlenmesi için yönetim birimlerine yönelik ihtiyaçlarını dile getirmişlerdir. Anneler çocuklarının dil-konuşma alanında uzmanlardan beklentileri olduğuna değinmişlerdir. Sosyal destek açısından geniş ailede yaşayan annelerin destek düzeylerinin fazla olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: Down sendromu, aile gereksinimleri, sosyal destek, aile ilişkileri, kardeş ilişkileri.
Ortaokul öğrencilerinde saldırganlık ve narsisizm düzeyleri arasındaki ilişki
Bu çalışmanın amacı ortaokul öğrencilerinin saldırganlık ve narsisizm düzeylerinin hangi değişkenlere göre farklılaştığını ve bu iki düzey arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışmada önce saldırganlık ve narsisizm düzeylerinin cinsiyet, okul türü, anne eğitimi, baba eğitimi, kardeş sayısı ve gelir grubu gibi değişkenlere göre anlamlı bir şekilde farklılaşıp farklılaşmadığı incelenmiş, daha sonra saldırganlık ve narsisizm arasındaki ilişki ele alınmıştır. Araştırma Ankara ilindeki üç eğitim kurumunda 2015-2016 Eğitim - Öğretim yılında ortaokul seviyesinde öğrenim gören 368 öğrenci üzerinde yürütülmüştür. Öğrencilere ilk olarak, kendileri ve aileleri hakkında demografik bilgileri elde etmek için 10 soruluk demografik bilgi formu dağıtılmıştır. Ardından Buss ve Perry (1992) tarafından geliştirilen, Buss ve Warren (2000) tarafından güncellenen "Aggression Questionnaire" adlı ölçeğin Can (2002) tarafından Türkçeye uyarlanmış biçimi kullanılmıştır. Son olarak da Thomaes vd. (2008) tarafından geliştirilen "Childhood Narcissism Scale" adlı ölçeğin Türkçe'ye uyarlanmış biçimi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda, ortaokul öğrencileri arasında saldırganlık düzeyinin cinsiyet, okul türü, ebeveyn eğitimi ve gelir seviyesine göre anlamlı bir şekilde farklılaştığı, narsisizm düzeyinin ise baba eğitimine göre anlamlı bir şekilde farklılaştığı saptanmıştır. Ayrıca ortaokul öğrencilerinin saldırganlık ve narsisizm düzeyleri arasında pozitif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu ve bu ilişkinin cinsiyet ve okul türüne göre farklılaşmadığı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Saldırganlık, narsisizm, ortaokul öğrencilerinde saldırganlık.
Üniversite öğrencilerinde duygusal zeka ve benlik saygısı arasındaki ilişki
Yapmış olduğumuz çalışmada duygusal zeka ile benlik saygısı arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda Gaziantep Üniversitesinde eğitim gören toplam 199 üniversite öğrencisinden 123'ü kadın ve 76'sı erkek olmak üzere çalışma gerçekleştirilmiştir. Aynı zamanda öğrencilerin cinsiyetine, yaşa, sınıfa, medeni duruma, üniversitede kalınan yere, ailenin ekonomik durumu, anne ve babanın eğitim durumuna göre duygusal zekanın alt boyutları arasındaki ilişki incelenmiştir. Veri toplama aracı olarak anket yöntemi kullanılmış olup demografik değişkenlere ilişkin verilerin toplanması amacıyla kişisel bilgi formu kullanılmıştır. Öğrencilerin duygusal zeka düzeylerini ölçmek için Bar-On Duygusal Zeka Ölçeği, benlik saygı düzeylerini ölçmek için ise Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği kullanılmıştır. Çalışmadan elde edilen verilerin analizi SPSS 16.0 paket programı ile yapılmıştır. Araştırmada elde edilen verilerin analizinde Mann Whitney U testi, Pearson Korelasyon, One Way Anova ve Post-Hoc testi kullanılmıştır. Tanımlayıcı istatistikler olarak ortalama, standart sapma, yüzde dağılımlar verilmiştir. Parametrik olmayan ikili gruplara ilişkin karşılaştırmalarda Mann Whitney U testi, parametrik olan çoklu gruplara ilişkin karşılaştırmalarda ise tek yönlü varyans analizi kullanılmıştır. Duygusal zeka ile benlik saygısı arasındaki ilişkiyi tespit etmek için Pearson Korelasyon analizi kullanılmıştır. Yapılan analizler neticesinde öğrencilerin duygusal zeka düzeylerinin ortalamanın üzerinde, benlik saygılarının ise yeterli düzeyde olduğu görülmüştür. Çalışma sonucunda, genel duygusal zeka düzeyi ile benlik saygısı arasında anlamlı bir farklılık bulunamamıştır ancak duygusal zeka boyutlarından kişisel farkındalık boyutu ile benlik saygısı arasında negatif yönlü bir ilişki saptanmıştır.
Borderline Şiddet Değerlendirme Ölçeği Türkçe versiyonunun (Türkçe BEST) geçerlik, güvenirliği ve faktör yapısı
Bu çalışmada Borderline Şiddet Değerlendirme Ölçeğinin Türkiye toplumunda geçerliği, güvenirliği ve faktör yapısının incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma örneklemi Hasan Kalyoncu Üniversitesinde 201 kadın ve 105 erkek olmak üzere toplam 306 üniversite öğrencisinden oluşmaktadır. Türkçe BEST ölçeğinin iç tutarlılığı Cronbach Alfa güvenirlik analizi tekniği ile hesaplanmıştır. Düşünceler ve Duygular, Olumsuz Davranışlar ve Olumlu Davranışlar alt ölçeklerinin Cronbach Alfa katsayıları sırasıyla 0.80, 0.65 ve 0.67 olarak bulundu. Bütün ölçek için ise iç tutarlılık katsayısı 0.75'dir. Yapılan test-tekrar test analizlerinde Düşünceler ve Duygular, Negatif Davranışlar ve Pozitif Davranışlar alt ölçeklerinin test-tekrar test puanları arasındaki korelasyon katsayıları sırasıyla 0.61, 0.50 ve 0.51 bulundu. Türkçe BEST ile Türkçe BPQ (r=0.337, p<0.01), BDE (r=0.460, p<0.01), PBQ (r=0.337, p<0.01), Durumluk Kaygı Ölçeği(r=0.351, p<0.01) ve Sürekli Kaygı Ölçeği (r=0.387, p<0.01) ile arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu. Bu çalışmanın bulguları değerlendirildiğinde Borderline Şiddet Değerlendirme Ölçeğinin geçerli ve güvenilir bir ölçme aracı olarak Türkiye örnekleminde kullanılabileceği görüldü. Anahtar Sözcükler: Borderline Kişilik Bozukluğu, Borderline Şiddet Değerlendirme Ölçeği, BEST
Borderline Kişilik Ölçeği (Türkçe BPQ): Geçerlik,güvenirliği, faktör yapısı
Amaç: Bu çalışmada, Türkçe BPQ ölçeğinin geçerlik, güvenirlik ve faktör yapısının incelenmesi amaçlanmaktadır. Yöntem: Araştırmanın örneklemini, Hasan Kalyoncu Üniversitesinde 2015-2016 yıllarında öğrenim görmekte olan 18‒36 yaş arasında 306 üniversite öğrencisi oluşturmaktadır. Çalışmada, araştırmacı tarafından hazırlanan Sosyodemografik Bilgi Formu, Borderline Kişilik Ölçeği (Türkçe BPQ), Borderline Şiddet Değerlendirme Ölçeği (BEST), Marlowe-Crowne Sosyal Arzulanırlık ölçeği (MCSAÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Kişilik İnanç Ölçeği Kısa Formu (KİÖ-KTF), Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği kullanılmıştır. Tüm istatistiksel değerlendirmeler için SPSS 23 yazılım programı kullanıldı. Bulgular: Türkçe BPQ iç tutarlılık katsayısı Cronbach αdeğeri 0.89 olarak hesaplandı. Test-tekrar test için Türkçe BPQ 4 hafta arayla tekrar uygulandı ve iki uygulama arasındaki korelasyon katsayıları Dürtüsellik, Duygulanımda Kararsızlık, Terk Edilme, İlişkiler, Kendilik İmgesi, İntihar/ Kendini Yaralama Davranışı, Boşluk Duygusu, Yoğun Öfke ve Psikoz Benzeri Durumlar boyutları için sırasıyla 0.50, 0.77, 0.40, 0.68, 0.72, 0.48, 0.73, 0.74 0.62 olarak bulundu. Türkçe BPQ ile BEST (r=0.337, p<.0.01), Türkçe BPQ ile BDÖ (r=0.375, p<0.01), Türkçe BPQ ile KİÖ-KTF (r=0.322, r<0.01), Türkçe BPQ ile Durumluk Anksiyete (r=0.299, p<0.01), Türkçe BPQ ile Sürekli Anksiyete (r=0.306, p<0.01) Ölçekleri arasında istatistiksel olarak pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Türkçe BPQ alt ölçekler düzeyinde 2 faktörlü yapı elde edildi. Türkçe BPQ'nun madde düzeyinde ise 5 faktörlü yapı elde edildi. Sonuç: Sonuç olarak, Borderline Kişilik Ölçeği (Türkçe BPQ), borderline kişilik bozukluğunun DSM-IV tanı kriterlerine göre belirlenmesinde kullanılabilecek geçerli ve güvenilir bir ölçme aracı olduğu saptanmıştır. Anahtar Sözcükler: Borderline Kişilik Bozukluğu, Borderline Kişilik Ölçeği, Geçerlik, Güvenirlik, Faktör Yapısı
Bireylerin internet kullanımının kaygı ve internet kullanım alanları ile ilişkileri açısından incelenmesi
Bu çalışma, bireylerin internet kullanımının kaygı, internet kullanım alanları ve bazı sosyodemografik özellikler ile arasında ilişki olup olmadığını incelemektedir. Araştırmaya, Gazianep ilinden 18 ile 25 yaş arasında 251 kişi katılmıştır. Çalışmada, Young tarafından geliştirilen İnternet Bağımlılık Ölçeği, Bayraktar (2001) tarafından Türkçeye uyarlaması yapılmış ve standardize edilmiş olan ölçek ile Spielberger ve arkadaşları tarafından geliştirilen Sürekli Kaygı Ölçeği, Öner ve Le Compte (1985) tarafından Türkçe uyarlaması, güvenirlik ve geçerlik çalışmaları yapılan ölçek kullanılmıştır. Verilerin analiz edilmesinde ki-kare, varyans analizi, Pearson Çarpım Moment Korelasyon Analizi, tek boyutlu varyans analizi (ANOVA) testleri uygulanmıştır. Araştırma örnekleminin %2' si internet bağımlısı olarak bulgulanmıştır. Analiz sonucuna göre sosyodemografik özelliklerden eğitim durumu ile internet bağımlılığı semptomları arasında anlamlı bir bağımlılık bulunmuştur. Ancak diğer sosyodemografik özelliklerle internet bağımlılığı semptomu arasında anlamlı bir bağımlılık bulunmamıştır. İnternet kullanım amacı değişkeni ile internet bağımlılık semptomları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir bağımlılık bulunmamıştır. İnternet bağımlılığı ile kaygı arasında pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Anahtar kelimeler: İnternet Kullanımı, Kaygı.
Otizm spektrum bozukluğu, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan ve normal çocukların ana-babalarında zihin kuramı ve yürütücü işlevlerin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) ve Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) olan çocukların anne- babaları ve sağlıklı çocukların anne-babalarında OSB ve DEHB belirtileri, zihin kuramı ve yürütücü işlevlerin karşılaştırılmasıdır.
3-6 yaş arası gelişim geriliği olan çocukların annelerinin suçluluk utanç düzeyleri ve yaşam doyum düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmada, gelişim geriliği olan çocuklara sahip annelerin yaşam doyum düzeyleri ile suçluluk utanç düzeylerinin ilişkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırma, Adana ilinde yaşayan 3-6 yaş arası gelişim geriliği olan çocuğa sahip 121 anne ve sağlıklı çocuğa sahip 60 anne ile gerçekleştirilmiştir. Katılımcılara Sosyodemografik Bilgi Formu, Yaşam Doyum Ölçeği, Suçluluk ve Utanç Ölçeği uygulanmıştır. Araştırmada elde edilen bulgulara göre; suçluluk ile utanç düzeyi arasında orta derecede pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür (r=0.671, p<0.01). Suçluluk ile yaşam doyum düzeyi arasında ve utanç ile yaşam doyum düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0.05). Bunun yanında, annelerin yaşam doyum puanları (t=-12.628, p<0.01), suçluluk (t=7.838, p<0.01) ve utanç puanları (t=8.841, p<0.01) gelişim geriliği olan çocuğa sahip olup olmama durumuna göre anlamlı şekilde farklılaşmaktadır. İleride daha büyük örneklemler ile araştırmanın tekrarlanması ve suçluluk utanç ve yaşam doyum düzeyleri arasında ilişki olup olmadığının irdelenmesi önerilir.