
270
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Alzheimer hastalığında amiloid plak oluşumunda yer alan proteinler
Alzheimer hastalığı hafıza kaybı, bilişsel fonksiyon bozukluğu, günlük aktiviteleri gerçekleştirmede zorluk ve ileri safhalarda temel yaşam fonksiyonlarının kaybına kadar giden progresif ve zorlu nörodejeneratif bir hastalıktır. Hastalığın altında yatan patofizyolojik mekanizmalar nedeniyle ancak semptomlar başladıktan sonra teşhis edilebilen bir hastalık olması, teşhis yöntemlerinin hasta uyuncu açısından pratik olmaması (PET scan, diğer görüntüleme yöntemleri), erken teşhis yöntemlerine ait bir protokol olmayışı ve ülkelerin ekonomisine büyük bir yük bindirmesi açısından da hem hastalar, hem bakım sağlayıcılar, hem de sağlık hizmeti sunan sosyal devletler zorluk yaşamaktadır. Hastalığın patolojisini tamamen geriye döndürüp hastayı iyileştiren bir tedavi seçeneği henüz yoktur. Uzun yıllardır klinikte semptomatik tedaviler uygulanmakta (galantamin, rivastigmin, donepezil, memantin ve donepezil/menatinden oluşan kombinasyon tedavisi), bu semptomatik tedaviler sadece sendromlar üzerinde hafifletici etki göstermektedir. FDA tarafından yakın zamanlarda onaylanan iki molekül de (aducanumab ve lecanemab) hastalığın erken safhalarında kullanılması şartıyla hastalığın seyrini hafifletebilmektedir. Hastalığın temelinde yatan en önemli iki mekanizma amiloid beta kaskatı ve tau patolojisidir. Bu iki protein de agrege olma ve yanlış katlanma potansiyelleri yüksek olan peptit sayılarına ve izoformlara sahiptir. Amiloid beta beyin dokusunda yer alan sinir hücreleri etrafındaki boşluklarda senil plaklar, fosforilasyona uğramış olan tau da sinir hücresi içerisinde nörofibriler yumaklar oluşturmaktadır. Senil plaklar amiloid beta-42'den, nörofibriler yumaklar ise fosforile taudan oluşmaktadır. Bu proteinlerin plazmadan hareketle teşhis edilebilemesi için henüz sağlık otoriteleri tarafından onaylanmış bir tanı yöntemi mevcut değildir. Tezimizin amacı, Alzheimer hastalığında plazmada arttığı düşünülen proteinlerin kontrol ve hasta grubu arasında anlamlı bir fark oluşturup oluşturmadığını ELISA yöntemiyle tespit etmektir. 37 kontrol 24 Alzheimer hastası ile yapılan çalışmamızda Aβ40, Aβ42, BACE-1, t-Tau ve p-Tau konsantrasyonları ölçülmüştür. Ayrıca gönüllülerden ve hastaların vasilerinden alınan onam formları ile birlikte demografik veriler değerlendirilmiştir. Yapılan değerlendirmenin sonucunda, artan eğitim düzeyi ile birlikte Alzheimer riskinin de artmış olduğu; artmış çay tüketiminin Alzheimer riskini azalttığı yönünde bulgular elde edilmiştir. ELISA yöntemi ile plazmada teşhis edilen Aβ40, Aβ42, BACE-1, t-Tau ve p-Tau konsantrasyonlarının ise hasta grubunda genel olarak kontrol grubuna göre artış gösterdiği fakat bu artışın istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı bulunmuştur. Literatür tarandığında dünya genelinde yapılan geniş çaplı çalışmalardan da plazmadan hareketle teşhisin önemi anlaşılmakta; ELISA yöntemiyle plazmada Aβ40, Aβ42, BACE-1, t-Tau ve p-Tau proteinlerinin ölçümü ise ülkemizde ilk defa yapılmaktadır. Daha fazla katılımcı ile yapılacak olan çalışmaların, plazmadan hareketle teşhis yönteminin geliştirilmesine katkıda bulunacağı öngörülmektedir.
OECD ülkelerinde COVID-19 pandemisinin zamana dayalı karşılaştırılması
Tarih boyunca birçok salgın hastalık meydana gelmiştir. Toplumun sağlığının bozulmasına ve insanların ölümüne sebep olan salgınlar halkı ekonomik ve sosyal açıdan etkilemiştir. Salgın hastalıklardan bazıları ilk çıktığı yerin sınırlarını aşarak pandemiye dönüşmüş ve daha büyük olumsuzluklara yol açmıştır. Toplumda kayıplara yol açan pandemilerle mücadele edilmeye çalışılmış ve ortaya çıkan her pandemi bir sonraki pandemiyle mücadelede yol gösterici olmuştur. Pandemilerle mücadelede geçmiş pandemilerden elde edilen deneyimlerin kullanımı yanı sıra yaşanılan pandemiye has önlemler de araştırılmıştır. Bu nedenle pandemiler, çıkış noktaları, pandemilerle mücadele stratejileri ve uygulama karşılaştırmaları her zaman araştırmacıların ilgisin çekmiş ve inceledikleri konulardan birisi haline gelmiştir. Bu çalışmada OECD ülkelerinin COVID-19 pandemisiyle mücadelelerinin güvenli bölge oluşturma başarısı, önlem alma başarısı, tedavi başarısı ve kaynakları verimli kullanma başarısı başlıkları altında incelenmesi, birbirleriyle karşılaştırılması ve karşılaşılabilecek muhtemel bir pandemi için önerilerde bulunması amaçlanmıştır. Araştırma kapsamında 37 OECD ülkesi bulunmaktadır. Bu ülkelerin güvenli bölge oluşturma başarısı, önlem alma başarısı, tedavi başarısı ve kaynakları verimli kullanma başarısı kriterlerini temsil edebilecek 22 farklı değişken kullanılmıştır. OECD ülkeleri bu değişkenlerle dört ana başlıkta aylık ve birer yıllık dönemler olarak ele alınmış ve karşılaştırılmıştır. OECD ülkelerinin güvenli bölge oluşturma başarısı oran analiziyle gerçekleştirilmiştir. Analizler sonucunda pandeminin ilk aylarında ABD ve Japonya vaka yoğunluğu en düşük; İzlanda ve İspanya en yüksek ülkeler olmuştur. Dönem boyu karşılaştırmasında ise çoğu ada ülkesi olan Yeni Zelanda, Avustralya, Güney Kore ve Japonya vaka yoğunluğu en düşük ülkeler olmuştur. GRA yöntemiyle gerçekleştirilen önlem başarısında Litvanya ve Kolombiya en başarılı; Meksika ve İngiltere en başarısız ülkeler olmuştur. Tüm dönemi ele alan karşılaştırmada ise Şili en başarılı, Estonya en başarısız ülke oluştur. AHS ve GRA yöntemleriyle gerçekleştirilen tedavi başarısı karşılaştırmasında ilk aylarda Türkiye ve Letonya en başarılı; Hollanda ve İzlanda ise en başarısız ülkeler olarak bulunmuştur. Tüm dönemi ele alan karşılaştırmada ise en çok test uygulayan ABD en başarılı, İzlanda ise en başarısız ülke oluştur. VZA yöntemiyle gerçekleştirilen kaynakları verimli kullanma başarısı karşılaştırmasında ilk aylarda Türkiye en başarılı; Belçika ve Norveç en başarısız ülkeler olmuştur. Dönem boyu karşılaştırmasında ise ABD en başarılı; Danimarka ise en başarısız ülkeler olmuştur. Araştırma sonucunda OECD ülkelerinin pandemiyle mücadele başarıları belirlenmiş ve karşılaştırılmıştır. Ayrıca ülkelerin başarısını sağlayan önlemler ya da ülke özellikleri ortaya çıkarılarak deneyimlerinden faydalanılacak ülkeler saptanmıştır. Bu sebeple pandemilerle mücadele konusunda literatüre özgün katkılar 178 sağlamıştır. Sonraki araştırmalarda değişkenlerin, ülke sayılarının ve zaman diliminin artırılması önerilmektedir.
Özel gereksinimli çocuğu olan annelerinin bekçilik davranışları ile baba katılımı arasındaki ilişkinin incelenmesi
Özet Bu araştırmada, okul öncesi dönemde (3-6 yaş) ve ilkokul döneminde (7-11 yaş) özel gereksinimli çocuğu olan annelerin sergiledikleri annelik bekçiliği davranışları hem annelerin kendi bildirimleri hem de annelik bekçiliği davranışlarına maruz kalan babaların kendi bildirimlerinden yola çıkarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya; Ankara il merkezinde, 3-6 yaş ve 7- 11 yaş aralığında özel gereksinimli çocuğa sahip 393 anne ve baba dâhil edilmiştir. Araştırmaya katılan 3-6 (okul öncesi) yaş ve 7-11 (ilkokul dönemi) yaş özel gereksinimli çocukların anne ve babalarına ilişkin sosyo-demografik bilgileri elde etmek amacıyla araştırmacı tarafından hazırlanan "Genel Bilgi Formu" ayrıca, Fagan ve Barnett (2003) tarafından geliştirilen, Karabulut ve Şendil (2017), Karabulut (2021) tarafından Türkçe'ye uyarlanan 3-6 (okul öncesi) yaş ve 7-11 (ilkokul dönemi) yaş "Annelik Bekçiliği (ABÖ)" anne ve baba formları kullanılmıştır.Araştırmamız sonucunda annelik bekçilik puanları ile babaların maruz kaldıkları bekçilik puanları arasında anlamlı ilişki elde edilmiştir. Ayrıca 3-6 ve 7-11 yaş özel gereksinimli çocuğu olan annelerin, annelik bekçiliği davranışları gösterme durumu; öğrenim düzeyi, çalışma durumu, gelir düzeyi, sosyo- ekonomik düzeyi ve çocuk sayısına göre anlamlı farklılık elde edilirken; aile yapısı, özel gereksinimli çocuğun cinsiyeti, özel gereksinimli çocuğun tanı türü ve tanı yaşına göre anlamlı farklılık belirlenmemiştir. 3-6 ve 7-11 yaş özel gereksinimli çocuğu olan babaların annelerden maruz kaldığı bekçilik davranışları ise; öğrenim düzeyi ve sosyo- ekonomik düzeye göre anlamlı farklılık elde edilirken; çalışma durumu, gelir düzeyi, çocuk sayısı, aile yapısı, özel gereksinimli çocuğun cinsiyeti, özel gereksinimli çocuğun tanı türü ve tanı yaşına göre anlamlı farklılık olmadığı belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Annelik bekçiliği ölçeği (ABÖ), Özel gereksinimli çocuklar, Baba katılımı.
Non-alkolik yağlı karaciğer hastalarında ve sağlıklı bireylerde antropometrik ölçümlerin, akdeniz diyetine uyumun ve biyokimyasal parametrelerin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı; NAYKH olan ve sağlıklı bireylerde hangi antropometrik ölçümün (BKİ, bel çevresi, kalça çevresi, bel kalça oranı, boyun çevresi, bel boy oranı, vücut şekil indeksi, vücut yuvarlaklık indeksi, visseral yağlanma indeksi) daha iyi bir gösterge olduğunu, Akdeniz Diyeti'ne uyumu ve biyokimyasal parametreleri değerlendirmektir. Çalışma 30-64 yaşları arasında 41 non-alkolik karaciğer yağlanması tanısı alan ve 41 sağlıklı birey ile Ankara Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin gastroenteroloji polikliniğinde yürütülmüştür. Çalışmada bireylere sosyo-demografik özelliklerin, beslenme alışkanlıklarının, NAYKH ile ilgili genel bilgilerin, antropometrik ölçümlerin, biyokimyasal parametrelerin, Akdeniz Diyeti'ne uyumun (PREDİMED), besin tüketim sıklığının ve 3 günlük besin tüketim kaydının sorgulandığı anket formu yüz yüze görüşme yöntemiyle uygulanmıştır. Çalışmada sağlıklı bireylerin %63,4'ünün, NAYKH olan bireylerin %48,8'inin kadın olduğu; sağlıklı bireylerin yaş ortalamasının 42,1410,29 ve NAYKH olan bireylerin yaş ortalamasının 46,9310,50 yıl olduğu belirlenmiştir. Sağlıklı bireylerin PREDİMED toplam puan ortalamaları (5,832,14); NAYKH olan bireylerden (5,021,85) daha yüksektir (p>0,05). Ayrıca PAL değeri sınıflandırmasına göre; NAYKH olan bireylerde yatağa veya sandalye bağımlı sınıflandırmasına giren bireyler olduğu ve NAYKH olan bireylerin fiziksel olarak daha az aktif oldukları belirlenmiştir (p>0,05). Çalışmada NAYKH olan bireylerin trigliserit, VLDL kolesterol, AST, ALT ve GGT seviyelerinin sağlıklı bireylerden daha yüksek, HDL kolesterol seviyelerinin ise daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0,05). Non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı olan bireylerin vücut ağırlığı, BKİ, bel çevresi, bel boy oranı, kalça çevresi, bel kalça oranı, boyun çevresi, vücut yağ kütlesi, vücut şekil indeksi, vücut yuvarlaklık indeksi ve visseral yağ indeksi ortalamalarının sağlıklı bireylerden daha yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Çalışmanın sonucunda NAYKH olan bireylerde kullanılabilecek en yüksek performans kriterlerine sahip antropometrik ölçümler sırası ile; bel çevresi, BKİ, bel boy oranı, vücut yuvarlaklık indeksi ve visseral yağlanma indeksi olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak; NAYKH için risk altındaki bireylerin bu antropometrik ölçümler kullanılarak diyetisyenler kontrolünde takip edilmesinin, Akdeniz Diyeti'ne teşvik edilmelerinin ve fiziksel aktivite düzeylerini arttırmalarının hastalığın seyrini, gelişimini ve komplikasyonlarını önlemede etkili rol oynayacağı düşünülmektedir.
Spor bilimleri fakülteleri öğrencileri ve öğretim elemanlarının teknoloji entegrasyonu algılarının araştırılması
Teknolojiyi öğrenme ve öğretme süreçlerine dahil ederken bilginin kaynağı olan dijital veri tabanlarının eğitim programlarına entegre edilmesi, öğrencilere bilgiyi yorumlama ve değerlendirme becerisi kazandırarak teknolojiyi destekleyen sınıflar oluşturarak teknolojiyi öğrenme aracı olarak doğru ve etkili kullanmak eğitim kurumlarının görevi haline gelmiştir Bilgi medya ve teknoloji öğretim ve öğrenme açısından bireylere kazanımlar sağlayan, kolaylaştırıcı bir unsur haline gelmiştir. Bu nedenle teknolojinin eğitimde, öğrenme ve öğretme amaçlı kullanılması hiç şüphe yok ki, kaçınılmaz bir hal almıştır. Bu bağlamda bu araştırma spor bilimleri fakültelerinde öğretim elemanları ve öğrencilerin teknoloji entegrasyonlarını incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmada nicel araştırma yöntemleri kullanılırken model olarak ise tarama modellerinden ilişkisel tarama modeli kullanılmıştır. Örnekleme yöntemlerinden basit seçkisiz örnekleme yöntemi kullanılmıştır. Araştırmanın örneklemini Spor bilimleri fakülteleri öğrencileri oluşturmaktadır. Öğretim elemanlarının teknoloji entegrasyonu yeterliliklerini ölçmek için Artun ve Günüç (2016) tarafından geliştirilen "Öğretim Elemanlarının Teknoloji Entegrasyonu Yeterliliğine Yönelik Öğrenci Algısı" ölçeği kullanacaktır. Öğrencilerin teknoloji kabullerini ölçmek için ise Pınar, Demir ve Akbulut (2017) tarafından geliştirilen "Çevrimiçi Sosyal Ağların Öğretim Amaçlı Kabul ve Kullanımı" ölçeği kullanılmıştır. Veriler SPSS programı ile kodlanarak normallik testi yapılmış parametrik olan verilere bağımlı guruplar için t-test, tek yönlü varyans analizi Anova testi yapılmış, ölçekler ve alt boyutlar arasındaki ilişkiyi ölçmek için korelasyon testleri ve son olarak araştırma hipotezlerini test etmek için de regresyon testi ile analizi yapılmıştır. Sonuç olarak spor bilimleri öğrencilerinin her iki ölçekten elde ettikleri puanlar sonucunda cinsiyet değişkeni açısından herhangi bir anlamlı farklılığa rastlanmamıştır. Sınıf ve Üniversite değişkenleri bakımından anlamlı farklılık görülmüştür. Spor bilimleri öğrencilerinin ÇSA kullanım sıklıkları, amaçları ve eğitim amaçlı kullanım sıklıkları ile ölçekler arasında pozitif yönlü anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir.
Hemodiyaliz tedavisi alan hastalara bakım verenlerin destek bakım gereksinimleri
Araştırma, hemodiyaliz tedavisi alan hastalara bakım verenlerin stresle başa çıkma tarzları, algılanan sosyal destek ve spiritüel iyi oluşları ile birlikte fiziksel bakımdan da gereksinim duydukları destek müdahalelerinin belirlenmesi amacıyla kesitsel-tanımlayıcı türde yapılmıştır. Araştırmanın evrenini hemodiyaliz tedavisi alan hastalara bakım veren bireyler oluşturmak üzere araştırma, Zonguldak ili Karadeniz Ereğli ilçesinde bulunan Başkent Üniversitesi Karadeniz Ereğli Diyaliz Merkezi, Özel Ereğli Can Diyaliz Merkezi ve T.C. Sağlık Bakanlığı Karadeniz Ereğli Devlet Hastanesi Diyaliz Merkezi adında 3 adet diyaliz merkezinde 1 Ağustos-1 Ekim 2022 tarihleri arasında yapılmıştır. Verilerin toplanmasında; araştırmacı tarafından literatür taranarak oluşturulan Hasta Tanıtıcı Özellikler Formu ve Bakım Veren Tanıtıcı Özellikler Formu, Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği (SBÇTÖ), Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (ÇBASDÖ), Spiritüel İyi Oluş Ölçeği (SİOÖ) kullanılmıştır. Araştırma verileri değerlendirilirken frekans, yüzde, ortalama, standart sapma gibi tanımlayıcı istatistikler, bağımsız t testi, ANOVA testi, Tukey testi, Pearson korelasyon analizi kullanılmıştır. Bakım verenlerin çoğunluğunun bakım verme sürecinde fiziksel sorunları (%52,7) olup bu sorunlar yorgunluk (%89,8), uyku sürecinde bozulma (%61,2), kişisel bakımda değişim (%26,5) ve bel ağrısı (%16,3) olarak saptanmıştır. Bakım verenlerin Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği'nden aldığı en yüksek puan ortalamasının Kendine Güvenli Yaklaşım (2,59±0,50) ve İyimser Yaklaşım (2,40±0,58) alt boyutunda olduğu; ÇBASDÖ toplam puan ortalamasının 62,58±17,81 olduğu ve en yüksek puanı Aile (24,87±5,24) alt boyutundan aldığı; SİOÖ toplam puan ortalamasının 121,27±12,44 olduğu ve en yüksek puanı Doğa İle Uyum (32,98±3,15) alt boyutundan aldığı belirlenmiştir. Elde edilen bulgulara göre bakım verenlerin sosyal destek ve spiritüel iyi oluş düzeylerinin iyi olduğu saptanmıştır. Araştırma sonucunda bakım verenlerin sosyodemografik özelliklerine göre SBÇTÖ, ÇBASDÖ, SİOÖ puanları arasında farkın anlamlı olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Bakım verenlerin fiziksel sorunlarından yorgun olma durumlarına göre sadece SİOÖ anomi puanının ortalaması arasında farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Bakım verenlerin SBÇTÖ alt boyut puanları ile ÇBASDÖ toplam puanı arasında anlamlı doğrusal ilişkiler olmadığı (p>0,05), SBÇTÖ alt boyut puanları ile SİOÖ toplam puanı arasında orta düzeyde pozitif yönde anlamlı doğrusal bir ilişki olduğu, ÇBASDÖ toplam puanı ile SİOÖ toplam puanı arasında ise anlamlı doğrusal bir ilişki olmadığı (p>0,05) belirlenmiştir. SBÇTÖ alt boyut puanları ile ÇBASDÖ alt boyut puanları arasında anlamlı doğrusal ilişkiler olmadığı (p>0,05), ÇBASDÖ alt boyut puanları ile SİOÖ alt boyut puanları arasında anlamlı doğrusal ilişkiler olmadığı (p>0,05), SİOÖ alt boyut puanları ile SBÇTÖ alt boyut puanları arasında değişik düzeyde ilişkiler olduğu belirlenmiştir. Hemodiyaliz tedavisi alan hasta ile birlikte bakım verenlerin de gereksinimlerinin belirlenmesi ve bu doğrultuda uygun kapsamlı eğitim programları ve girişimlerin planlanması önerilmiştir.
Nisinin farklı nanopartikül formlarının metisilin dirençli staphylococcus aureus (MRSA) izolatları üzerine etkinliğinin araştırılması
Yüksek lisans tez çalışması kapsamında gıda koruyucusu olarak uzun zamandır güvenle kullanılan nisinin, farklı boyut ve formlardaki altın ve gümüş nanopartiküler sistemlerle işlevselleşerek klinik MRSA suşları üzerine sıvı mikrodilüsyon yöntemi ile antibakteriyel etkinliği araştırılmıştır. Bakterilerde mevcut ajanlara karşı görülen çoklu ilaç direnci en önemli küresel halk sağlığı sorunlarından biri haline gelmiştir. Mevcut antibakteriyellerin sınırlı, uzun süren ve maliyetli üretim süreçleri ve fizikokimyasal özelliklerinden kaynaklanan problemler ve tedavi verimsizlikleri göz önüne alınınca ucuz ve etkili yeni çözümler aranmaya başlanmış ve nanoteknolojiden yararlanarak var olanı iyileştirmek ve etkili kılmak gündeme gelmiştir. MRSA'lar çoklu ilaç direnci gösteren oldukça önemli enfeksiyon etkenleridir. Nanopartiküller ile mevcut antimikrobiyallerin kontrollü üretimi, MRSA gibi patojenlere karşı etkili bir şekilde mücadele etmek için alternatif bir strateji sunar. Lactococcus lactis ssp. lactis tarafından üretilen bir bakteriyosin olan nisin, birçok gram-pozitif bakteri ve gıda kaynaklı patojene karşı yüksek antimikrobiyal aktivite gösterdiği bilinen katyonik bir antimikrobiyal peptittir. Nisinin terapötik potansiyeli, geleneksel antibiyotiklere bir alternatif olarak metisiline dirençli S.aureus gibi antibiyotiğe dirençli bakteriler tarafından enfekte olmuş hastaların tedavisinde antibiyotiklerle ve nanopartiküler sistemlerle sinerjik olarak kullanılma potansiyeline sahiptir. Metalik nanopartiküller bakterilerle savaşmak için yeni bir potansiyel yol sunarlar. Gümüş ve altın nanopartiküller son zamanda önem kazanan nanopartiküler sistemlerdir. Bu çalışmada, nisinin, gümüş ve altın nanopartiküllerin tek başlarına ve antimikrobiyal peptid nisin ile farklı şekil ve boyutlu kombinasyonlarda hazırlanan sistemlerinin MRSA suşları üzerine antimikrobiyal etkileri ortaya koyulmuştur. Sonuç olarak; gümüş nanosistemler altın nanosistemlere göre daha çok etkinlik göstermişlerdir. Altın nanosistemler tek başlarına hiçbir suşa karşı antibakteriyel etkinlik göstermemişken, gümüş nanosistemler tek başlarına düşük derişimlerde bile etkinlik göstermişlerdir. Nisin çok yüksek olmayan konsantrasyonlarda MRSA suşları üzerine antibakteriyel aktivite göstermektedir. Ayrıca nisinin tek başına etkinliği ile karşılaştırıldığında da nanosistemlerin işlevselleştirilmesi sonucu artan antibakteriyel aktivite gözlenmiştir. Bu nisinli nanopartiküler sistemlerin yapılacak çalışmalarla aydınlatılarak tedavi seçenekleri arasında yer alabileceği düşünülmektedir.
Prodinorfin (PDYN) RS910080 polimorfizminin alkol kullanım bozukluğunda depresif belirtilere etkisi
Alkol kullanım bozukluğu çevresel ve genetik faktörlere bağlı kronik ve tekrarlayan bir beyin rahatsızlığıdır. Alkol tüketimi için yoğun istek duyma, alkol tüketiminde kontrolü kaybetme ve yoksunluk zamanlarında negatif duygu durumları ile karakterizedir. Dünya sağlık örgütünün verilerine göre alkolün tüketimi sonucu meydana gelen 2012 yılındaki ölümler dünya genelindeki toplam ölümlerin %5,9'unu oluşturmaktadır. Alkol kullanım bozukluğu görülen bireylerde saldırganlığın arttığı, karar verme yetisinin ise azaldığı ve böylelikle suça yatkın hale geldikleri bilinmektedir. Alkol kullanım bozukluğunun genetik etkilerinin belirlenmesi için yapılan çalışmalarda araştırılan genlerden biri de PDYN'dir. Bu çalışmaların bir kısmında PDYN gen polimorfizmleri ile alkol bağımlılığına yatkınlık arasında anlamlı ilişki gözlenmiştir. PDYN geni kappa opioid reseptörlerine bağlanan dinorfinleri kodlar ve dinorfinlerin reseptörleri ile birlikte depresif etkilere neden olduğu bilinmektedir. Bu nedenle bu yüksek lisans tez çalışmasında Türkiye'de alkol kullanım bozukluğu tanısı alan bireylerde PDYN rs910080 polimorfizminin, depresif belirtilere etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda tedavi gören alkol kullanım bozukluğu tanısı konan 100 erkek birey dahil edilmiştir. Hastaların depresif belirtileri Beck Depresyon Envanteri-II (BDE-II) kullanılarak değerlendirilmiştir. PDYN rs910080 gen polimorfizmi ise Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR=Polymerase chain reaction)-Restriksiyon Parça Uzunluk Polimorfizmi (RFLP=Restriction Fragment Length Polymorphism) yöntemiyle belirlenmiştir. PDYN rs910080 polimorfizmi için belirlenen alel frekansları A aleli için %66 (n:132), G aleli için ise %34 (n:68) olarak saptanmıştır. Çalışmaya katılanların depresif skorlarının ortalaması 22,66±11,75 (0-49) olarak bulunmuştur. BDE-II toplam puanları PDYN 910080 polimorfizmi genotiplerine göre karşılaştırılmış ve PDYN rs910080 genotipleri ile depresif belirtilerin yoğunluğu arasında ko-dominant, A-dominant ve A-resesif modellere göre anlamlı ilişki gözlenmemiştir (p=0,674; p=0,443; p=0,525, sırasıyla). Bununla birlikte AA genotipli bireylerin depresif belirti yoğunluğunun (23,56±11,17), GG genotipli bireylerle karşılaştırıldığında (19,78±11,92) daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, alkol kullanım bozukluğu olan Türk bireylerde PDYN rs910080 polimorfizminin depsresif belirtilere etkisi olabileceği görülmüştür. Bu bulgumuzun desteklemesi için daha çok bireyin dahil edileceği ileri çalışmaların gerekli olduğu düşünülmüştür.
Şizofreni hastalarında BDNF rs6265 gen polimorfizminin saldırgan davranışlara etkisi
Şizofreni, hastaların sosyal ilişkilerden ve gerçeklerden uzaklaşarak yaşadığı, düşünce ve davranış bozuklukları içeren kronik bir ruhsal bozukluktur. Şizofreninin pozitif belirtileri, hezeyanlar ve halüsinasyonlardır. Şizofrenideki önemli negatif belirtilere, düzleşmiş affekt ve konuşma içeriğinin azalması örnek olarak gösterilebilir. Saldırganlık, genel popülasyonla karşılaştırıldığında şizofreni hastalarında daha sık görülmektedir. Saldırganlıkta, çevresel faktörler kadar genetik varyasyonların da etkisi olduğu gösterilmiştir ve etkisi gösterilen genlerden biri de BDNF genidir. Bu nedenle bu yüksek lisans tez çalışmasında BDNF rs6265 polimorfizminin şizofreni hastalarında saldırganlığa etkisi Türk populasonunda ilk defa araştırılmıştır. Çalışmaya şizofreni tanısı konmuş (n=50) birey (19 kadın, 31 erkek) dahil edilmiştir. BDNF rs6265 polimorfizmi Polimeraz zincir reaksiyonu-Restriksiyon Fragment Uzunluk Polimorfizmi (PCR-RFLP) yöntemi ile analiz edilmiştir. Saldırganlık davranışı Buss-Perry saldırganlık ölçeği kullanılarak ölçülmüştür. Ayrıca 50 bireye intihar olasılığı ölçeği, çocukluk çağı travma ölçeği ve Barratt dürtüsellik ölçeği uygulanmıştır. Şizofreni hastalarının %88'inin G allelli %12'sinin A allelli taşıdığı gözlemlenmiştir. Buss-Perry saldırganlık ölçeği puanları açısından GG genotipli bireylerle (57, IQR:47-74) GA+AA genotipli bireyler arasında (57, IQR:45-72 anlamlı bir fark olmadığı bulunmuştur (p>0,05). Bununla birlikte, BDNF rs6265 polimorfizmi ile intihar olasılığı ölçeği, çocukluk çağı travma ölçeği ve Barratt dürtüsellik ölçeği arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak, Türk şizofreni hastalarında BDNF rs6265 polimorfizminin saldırganlık davranışına etkisi olmadığı belirlenmiştir.
Alkol kullanım bozukluğu tanısı alan bireylerde PDYN RS2281285 gen polimorfizminin depresif belirtilere etkisi
Alkol kullanım bozukluğu (AKB), beyindeki ödül ve stres yollarındaki değişikliklerle ilişkilidir. Bu değişiklikler, alkol kullanım bozukluğu olan bireylerde duygusal anlamda strese ve dolayısıyla kontrolsüz bir şekilde alkol arayışına yol açabilir. Kappa opioid reseptörleri (KOR) için PDYN geni tarafından kodlanan dinorfinler (DYN), endojen peptit ligandıdır. KOR/DYN etkileşimi, insanlarda anhedonik/disforik (isteksizlik, hayattan keyif alamama) etkilere neden olmaktadır. Alkol kullanım bozukluğu tanısı olan bireylerde olumsuz duygu durumları sonucu ortaya çıkan şiddetli alkol tüketme isteğini, KOR/DYN sistemi etkileyebilmektedir. Bu çalışmada, alkol kullanım bozukluğu tanısı almış bireylerde PDYN rs2281285 gen polimorfizminin depresif belirtilere olan etkisi araştırılmıştır. Bu amaçla, çalışmaya Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na ilk defa başvuran AKB tanısı olan Türk erkekleri (n=100) dahil edilmiştir. PDYN rs2281285 gen polimorfizmi, Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR)-Restriksiyon Parça Uzunluk Polimorfizmi (RFLP) yöntemi ile analiz edilmiştir. Bireylerdeki depresif belirtiler, Beck Depresyon Envanteri-II ile ölçülmüştür. PDYN rs2281285 gen polimorfizminin A ve G alellerinin frekansları sırasıyla %80 ve %20 olarak bulunmuştur. Genotip frekansları AA için %62, AG için %36 ve GG için ise %2 olarak hesaplanmıştır. Bu polimorfizm için genotip ve alel frekansları Hard-Weinberg dengesi ile uyumludur (p>0,05). AKB'li bireylerin depresif belirti yoğunlukları AA genotipli bireylerde (21,84±11,38), AG+GG genotipli bireylere göre (24,00±12,36) daha düşük bulunmuştur. Bununla birlikte, PDYN rs2281285 gen polimorfizmi genotipleri arasındaki bu farkın, istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlenmiştir (p>0,05). Sonuç olarak bu çalışma, PDYN rs2281285 gen polimorfizminin AKB'si olan Türk erkeklerinde, depresif belirtiler üzerinde bir etkisinin olmadığını göstermektedir.