
905
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Palyatif bakım hastalarında bası ülserlerinin klinik analizi
Amaç: Bası ülseri oluşumunda önlenebilir faktörleri saptayarak, bu konuda doktor, hemşire, yardımcı sağlık elemanlarının, hastaların ve hasta yakınlarının bilgilerini, tutum, davranışlarını arttırmak hedeflenmiştir. Yöntem: Kesitsel ve retrospektif olarak planlanmış olan bu araştırma, 01 ocak 2019 ile 30 nisan 2022 tarihleri aralığında Şanlıurfa Harran Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Palyatif Bakım Kliniği'nde yatarak tedavi görmüş hastalar incelenerek yapılmıştır. Bası ülseri bulunan 59'u (%49,2) kadın, 61'i (%50,8) erkek toplam 120 kişi çalışmaya dahil edildi. İstatistiksel analizler için SPSS 22,0 programı kullanıldı, uygun istatistiksel analizler kullanılarak ve anlamlılık düzeyi olarak p< 0.05 değeri kabul edildi. Bulgular: Araştırmaya 59'u (%49,2) kadın, 61'i (%50,8) erkek olmak üzere toplam 120 hasta dahil edilmiştir. Erkeklerde bası yarası evresi, kadınlara göre istatistiksel olarak önemli düzeyde yüksektir (p=0,005). Travma ilişkili hastalığa sahip hastaların bası yarası evresi, nörolojik hastalık ve diğer hastalığa sahip hastalara göre istatistiksel olarak önemli düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,001). Cinsiyet ve ana hastalık ile bası yarası evrelendirmesi arasında istatistiksel olarak önemli bir fark bulunmuştur (sırasıyla p=0,039; p=0,010). Evre 1,2 bası ülserleri kadınlarda daha sık görülüyorken, evre 3,4 erkeklerde daha fazla görülmüştür. Evre 3,4 bası ülserleri travma ilişkili hastalıklarda daha fazla görülmüştür. Yaş ile bası yarası evresi arasında negatif yönde orta düzeyde bir ilişki saptanmıştır (r=-0,354; p<0,001). Hastaların yaşları ile bası yarası evrelendirmeleri arasında istatistiksel olarak önemli bir fark saptanmıştır (p=0,001). Evre 1 bası yarası olan hastaların yaşları, Evre 3 ve Evre 4'e göre önemli düzeyde yüksektir. BUN, kreatinin, ürik asit ve total bilirubin ile bası yarası evresi arasında negatif yönde orta kuvvette; sodyum, fosfor ve magnezyum ile bası yarası evresi arasında negatif yönde zayıf kuvvette ilişki saptanmıştır. GFH ile bası yarası evresi arasında pozitif yönde orta kuvvette ilişki bulunmuştur (r=0,434; p<0,001). BUN, kreatinin, ürik asit, total bilirubin, magnezyum ve GFH değerleri açısından evreler arasında istatistiksel olarak önemli bir fark bulunmuştur (p<0,05). Eozinofil ile bası yarası evresi arasında pozitif yönde, zayıf düzeyde korelasyon saptanmıştır (r=0,267; p=0,049). MPV ile bası yarası evresi arasında negatif yönde, zayıf düzeyde korelasyon bulunmuştur (r=-0,235; p=0,010). Eozinofil, MPV ve platelet açısından gruplar arasında istatistiksel olarak önemli bir fark bulunmuştur (p<0,005). Diğer parametreler açısından anlamlı bir ilişki tespit edilemedi. Sonuç: Sonuç olarak, palyatif bakım hastalarının servise kabulünde bası ülserlerinin oluşturabileceği risklerin değerlendirilmesi, gerekli beslenme desteğinin sağlanması ve bakım verenlerin bu konuda eğitilmesi kritik öneme sahiptir. Birinci basamak hekimleri, hastaların yaşlandıkça artan bakım gereksinimlerinin karşılanmasında belki de en önemli rolü oynayan hekim grubudur. Anahtar kelimeler: Bası Ülseri, Palyatif Bakım
Obstrüktif uyku apne sendromunun kardiyak fonksiyonlar üzerine etkisi
Giriş-Amaç: OSAS başta kardiyovasküler sistem olmak üzere tüm organ ve sistemlerde ve metabolik olaylar üzerinde olumsuz etkileri olan, ciddi sağlık sorunlarına yol açabilen önemli bir klinik durumdur. Son yıllarda OSAS görülme sıklığında artış olduğu görülmüştür ve OSAS'lı hastalarda kardiyovasküler hastalıkların (KVH) yüksek mortalite ile ilişkisi üzerinde ağırlıklı olarak durulmaktadır. Bu çalışmada OSAS' ın kardiyak fonksiyonlar üzerine etkilerinin araştırılması ve ilişkili faktörlerin ortaya konulması amaçlanmıştır. Materyal-Metod: Bu çalışma retrospektif, kesitsel ve tanımlayıcı nitelikte planlanmıştır. Son on yılda Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları ve Uyku Kliniği'nde OSAS tanısı ile takip edilen ve elektrokardiyogram, ekokardiyografi ve polisomnografi raporları kayıtlı olan toplam 64 olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Araştırmada hastalara ait kayıtlı sosyodemografik özellikler ve antropometrik ölçümler (vücut yağ oranı, beden kitle indexi (BMI), bel- boyun kalınlığı), kardiyak parametreler (sol ventrikül (LV) EF%, aortik velosite, pulmoner velosite, triküspit anüler düzlem sistolik hareketi (TAPSE)), uyku ile ilişkili parametreler (uyku latansı, REM - NREM süresi), solunumsal olaylar, yatış pozisyonu ve apne hipone indexi ile oksijen desaturasyon indeks değerleri gözden geçirilmiştir. Elde edilen sonuçların analizinde Statistical Package for Social Science (SPSS) 25.0 programı kullanılmış, normal dağılıma uygunluk Kolmogorov-Smirnov ve Shapiro-Wilk testleri ile değerlendirilmiştir. Niceliksel veriler ortalama, standart sapma ve kategorik değişkenler olgu sayısı (n) ve yüzde (%) olarak gösterilmiştir. Veriler arasındaki farklılıklarının istatistiksel önemliliği independet t testi, pearson korelasyon analizi, paired simples t testi kullanılarak araştırılmıştır. Hipotezler çift yönlü olarak tasarlanmış olup p değeri 0,05'den küçük olan değerler anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmada 35 (%54,7) erkek ve 29 (%45,3) kadın olmak üzere toplam 64 hasta yer almıştır. Hastaların yaşları 25-69 yıl aralığında olup yaş ortalaması 47,59±11,63 yıldır. Hastaların yağ oranı değerleri ile cinsiyetleri arasında istatistiksel boyutta ters yönlü anlamlı farklılık gözlemlenmiştir. BMI değerleri ile cinsiyet arasında istatistiksel açıdan ters yönlü anlamlı ilişki tespit edilmiştir. Bel ölçüleri ile cinsiyet arasında istatistiksel yönden anlamlı fark yoktur. Çalışmamızdaki hastaların orta derecede apne hipopne indeksine sahip oldukları görülmüştür. Çalışma kapsamında değerlendirilmiş olan hastaların Rem AHİ ve Non Rem AHİ değerlerinin birbirine yakın ortalamalara sahip olduğu dikkat çekmiştir. Hastaların kardiyak parametreleri ile cinsiyetleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark gözlemlenmemiştir. Sonuç: Bulgularımız OSAS'ın kardiyak disfonksiyonla ilişkisini ve OSAS'lı hastalarda vücut yağ oranının, BMI ve bel çevresi kalınlığının anlamlı şekilde artmış olduğunu ortaya koymuştur. OSAS nedeniyle gelişen kardiyak disfonksiyonun artmış mortalite ile ilişkisi aşikârdır. Bu bakımdan birinci basamakta sağlık hizmet sunumundan sorumlu aile hekimlerinin OSAS'ın önemli risk faktörlerinden olan obezitenin önlenmesi noktasında kritik bir konumda olduğu görülmektedir. Hastalara aile hekimleri tarafından etkin danışmanlık verilmesi ve OSAS hastalarının göğüs hastalıkları uzmanları ve kardiyologlar ile koordineli şekilde takiplerinin, sağlığın korunması ve iyileştirilmesi noktasında akılcı bir yaklaşım olduğu söylenebilir. Çalışmamızda OSAS hastalarında boyun çevresi kalınlığının da anlamlı şekilde artmış olduğu bulunmuştur. Boyun çevresi ölçümü, kardiyovasküler hastalık riskinin tahmin edilmesinde fayda sağlayabilecek non-invaziv, basit bir yöntem olup, birinci basamak sağlık hizmetlerinde boyun çevresi ölçümü OSAS gelişme potansiyelini ve dolayısıyla kardiyovasküler hastalık riskini öngördürmeye yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif uyku apne sendromu, Uyku hipopnesi, Beden Kitle İndeksi, Uyku, REM
Baş ağrısı olan hastalarda uyku kalitesi ile anksiyete ve depresyon ilişkisi
Amaç: Bu çalışma migren ve GTBA olan hastaların sosyodemografik ve klinik özelliklerini belirlemeyi ve migren ve GTBA hastalarının uyku kalitesi, anksiyete ve depresyon durumlarının belirlemeyi amaçlamıştır. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı, kesitsel ve prospektif tipte bir çalışmadır. Çalışma 01/01/2023-01/05/2023 tarihleri arasında Şanlıurfa Harran Üniversitesi Hastanesi Nöroloji polikliniklerine başvuran 252 baş ağrısı hastası ile yapılmıştır. Veriler "Anket Formu" ve Pıtssburgh Uyku Kalitesi İndeksi, Beck Anksiyete Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Bulgular: Çalışmada 252 (133 GTBA, 119 migren) hasta vardı. Migren grubunda kadın hastaların oranı daha yüksekti(p<0,001). Baş ağrısı atağı sırasındaki ortalama ağrı süresi migren hastalarında daha yüksek idi (p=0,040). Migren hastalarının yaş ortalamaları daha düşük bulundu (p=0,006). Baş ağrısı hastalık süresi migren grubunda daha yüksek olduğu tespit edildi (p<0,001). Migren hastalarının baş ağrısı şiddeti oranı daha yüksek bulundu (p<0,001). Kronik hastalık varlığı GTBA grubunda daha yüksek bulundu (p=0,036). Çalışmamızda iki grup arasında uyku, anksiyete, depresyon durumları açısından anlamlı farklılık izlenmedi(p>0,05). GTBA ve migren grubunda yer alan hastaların BAÖ, BDÖ puanları ile PUKİ arasında pozitif orta düzey korelasyon vardı(r=0,400, r=0,483). Sonuç: Baş ağrısı olan hastalarda yaptığımız çalışmada PUKİ, anksiyete ve depresyon skorlarının yüksek olduğu bulundu. Migren ve gerilim tipi baş ağrısı sıklığının ve şiddetinin anksiyete, depresyon ve uyku kalitesinden etkilendiği izlenmiştir. Bu nedenle, baş ağrısını tedavi ederken buna eşlik eden uyku problemlerinin ve psikiyatrik semptomların iyi bir değerlendirme ile tanınması ve bu sorunlara yönelik kombine bir tedavi uygulanması önemlidir. Anahtar Kelimeler: Baş Ağrısı, Migren, GTBA, Uyku, Depresyon, Anksiyete
Tip 2 diyabetes mellitus hastalarında sağlık okuryazarlığı ve tedavi uyumu ilişkisi
Amaç: Tip 2 Diyabetes mellitus (DM) Türkiye'de ve dünya genelinde oldukça yaygın kronik bir hastalıktır. Eğitim ve danışmanlık yoluyla hastaların farkındalıklarının ve tedaviye uyumlarının arttırılması tip 2 DM hastalığının başarılı bir şekilde yönetilebilmesinde kritik öneme sahiptir. Son yıllarda kronik hastalıklarda tedavi başarısı ile tedavi uyumu arasındaki ilişki üzerinde sıkça durulmaktadır. Bu çalışmada, tedavi başarısı ile ilgili olarak güncel kavramlardan biri olan sağlık okuryazarlığı seviyesi ile tip 2 DM hastalarının tedaviye uyumları arasındaki ilişki araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Prospektif, tanımlayıcı ve kesitsel nitelikte olan bu çalışma, Mart 2023- Mayıs 2023 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji Polikliniğine başvuran Tip 2 DM tanısı olan katılımcılarla yürütüldü. Verilerin elde edilmesinde araştırmacılar tarafından oluşturulan Sosyodemografik ve Klinik Veri Değerlendirme Formu, ayrıca Tip 2 Diabetes Tedavisine Hasta Uyum Ölçeği (DMTHUÖ) ve Yetişkin Sağlık Okuryazarlığı Ölçekleri (YSOÖ) kullanıldı. Çalışma verileri SPSS 24,0 istatistik programı ile analiz edildi. İstatistiksel alfa önemlilik seviyesi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya katılan 150 hastanın yaş ortalaması 57,3±12,8 olup (min 25 – maks 90) 77'si (%51,3) kadındı. Katılımcıların çoğunluğu (n=131'i %87,3) evliydi. İlköğretim mezunu (%27,3) seviyesinde eğitimi olanların en yüksek oranda olduğu görüldü. Çalışmada DMTHUÖ toplam puan ortalaması 85,2±9,8 idi. Cinsiyet, medeni hal, çalışma durumu, eğitim ve gelir durumu açısından DMTHUÖ toplam puanları arasında anlamlı bir fark tespit edilmedi. Sigara kullananlarda, tedavisini düzgün uygulamayanlarda, evde düzenli kan şekeri ölçmeyenlerde ve ek hastalığı olanlarda DMTHUÖ toplam puanı istatistiksel olarak daha yüksek saptandı (sırasıyla p=0,019; p<0,001; p=0,001; p=0,008). Katılımcıların YSOÖ toplam puan ortalaması 8,6±4,7 idi. Yaş ile YSOÖ toplam puanı arasında negatif yönde orta kuvvette istatistiksel olarak önemli bir ilişki bulundu (r=-0,355; p<0,001). Cinsiyeti erkek olanlarda, çalışanlarda, eğitim durumu lise ve üzeri olanlar ile geliri giderine eşit ya da giderinden fazla olanlarda YSOÖ toplam puanları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti (p<0,05). IX Sonuçlar: Çalışma bulgularımız DM hastalarında sağlık okuryazarlığı seviyesinin düşük seviyede olduğunu, tedavi uyum düzeyi ile sağlık okuryazarlığı arasında istatistiksel anlamda orta kuvvette bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Düşük sağlık okuryazarlığı seviyesinin diyabet hastalarının tedavi uyumunu, dolayısıyla tedavi başarısını düşürerek yaşamlarını sağlıklı bir şekilde sürdürebilmelerini olumsuz yönde etkileyen bir risk faktörü olduğu görülmektedir. Diyabetin başarıyla yönetilebilmesi için hastaların hastalıklarıyla ilgili yeterli bilgi ve farkındalığa sahip olmaları ve tedaviye uyumları oldukça önemlidir. Bu çalışmadan elde edilen sonuçlara göre tedavilerinin gerektirdiği diyet, egzersiz, kontrol ve takiplerin nasıl olması gerektiğini kavrayan ve uygulayan hasta profili hedefiyle ileri planlamalara ihtiyaç olduğu söylenebilir. Anahtar kelimeler: Tip 2 Diyabetes Mellitus, sağlık okuryazarlığı, tedavi uyumu,
Üniversite öğrencilerinde intihar olasılığı ve ilişkili faktörler
Amaç: İntihar nedeniyle ölümlerin son yıllarda ergen ve erken yetişkin gruplarında daha yaygın hale geldiği görülmüştür. İntihar olasılığının öngürülebilmesi ve intihar nedenli kayıpların önüne geçilebilmesi bakımından öncelikle risk faktörlerinin ortaya konması kritik derecede önemlidir. Bu çalışmada, Şanlıurfa Harran Üniversitesinde öğrenim gören öğrencilerde intihar olasılığının ve ilişkili risk faktörlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Bu araştırma prospektif, tanımlayıcı ve kesitsel niteliktedir. Araştırma; Harran Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan 05.06.2023 tarih ve 2023/10/28 sayılı etik kurul onayı ve E-76244175-050.04.04-235923 sayılı araştırma izninin alınmasının ardından, Haziran 2023-Ekim 2023 tarihleri arasında Şanlıurfa Harran Üniversitesi Osmanbey Kampüsünde öğrenim gören Tıp, İlahiyat, Eğitim ve Mühendislik Fakültesi öğrencilerinden dahil edilme kriterlerini karşılayan 643 öğrenci ile yürütülmüştür. Bulgular, araştırmacılar tarafından literatürün geniş çaplı araştırılması ile oluşturulan katılımcılara ait sosyodemografik özellikleri sorgulamaya yönelik 32 sorudan oluşan anket formu ve 36 soru ve 3 alt ölçekten oluşan İntihar Olasılığı Ölçeği kullanılarak değerlendirilmiştir. Çalışma verileri çevrimiçi anket yöntemiyle elde edilmiş, Kolmogorov-Smirnov testi, İndependent t testi, Mann Whitney-U testi, Kruskal Wallis testi, Dunn-Bonferroni post-hoc testi, Jonckheere-Terspstra sıralı alternatifler testi, Pearson Ki-kare testi ve Spearman korelasyon analizi ile değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizler için SPSS versiyon 23 programı kullanılmıştır. Sonuçların yorumlanmasında p<0,05 anlamlılık düzeyi kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 406'sı kadın 237'si erkek olmak üzere 643 öğrenci katılmıştır. Katılımcıların 158'i (%24,6) eğitim, 179'u (%27,8) ilahiyat, 145'i (%22,6) mühendislik ve 161'i (%25,0) tıp fakültesi öğrencilerinden oluşmaktadır. Araştırmamızda intihar olasılığı ölçeği puan ortalaması 74,0124±17,52 olarak bulunmuştur. 25 yaş altı bireylerin intihar olasılığı ölçeği puanları 25 yaş üstü bireylere göre daha yüksek ve anlamlı çıkmıştır (p=0,044). Katılımcıların ebeveynleriyle birliktelik durumu (p=0,040), ders başarısını stres kaynağı olarak görme durumu (p=0,001), okudukları bölüme devam etme istekleri (p=0,001), aileden şiddet görme durumu (p=0,000), aile içi ilişki (p=0,001), kronik hastalık mevcudiyeti (p=0,005), psikiyatrik hastalık mevcudiyeti (p=0,001), sigara kullanımı (p=0,004), alkol kullanımı (p=0,002), sosyal ortamlara katılma sıklığı (p=0,002), kitap okuma sıklığı (p=0,011), kendine zarar verme davranışı (p=0,002) ile intihar olasılığı ölçeği arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. Katılımcıların online oyun oynama sıklığı ve gelir düzeyi algıları ile İOÖ Toplam puanları oransal olarak yüksek olmakla birlikte İOÖ alt ölçekleri ve İOÖ toplam puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Eğitim alınan fakülte, sahip olunan kardeş sayısı, aile ile birlikte yaşama durumu, cinsiyet, fiziksel aktivite sıklığı ile intihar olasılığı ölçeği arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Çalışmamızda sosyodemografik verilerin birbirleri arasındaki ilişkiye bakıldığında; sigara içen katılımcıların alkol kullanımının ve aile içinde fiziksel şiddet görme oranının (sırasıyla p=0,001, p=0,001), kendine zarar verme davranışına katılan öğrencilerin sigara-alkol kullanımının ve psikiyatrik hastalık sıklığının (sırasıyla p=0,001, p=0,001, p=0,001) anlamlı olarak daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. En yüksek sigara içme oranı fakülte olarak mühendislik fakültesi (%26) öğrencilerinde, sınıf olarak tıp fakültesi 6.sınıf (%27,8) öğrencilerinde görülmektedir Literatürle benzer şekilde aile içi ilişkilerin kötü olması ve ebeveynlerden fiziksel şiddet görme, kendine zarar verme davranışı ile anlamlı olarak ilişkili saptanmıştır (sırasıyla p=0,001, p=0,001). Psikiyatrik hastalığı olan katılımcılarımızın daha sık alkol kullandığı, aile içi ilişkilerinin daha kötü olduğu ve ailelerinden daha sık fiziksel şiddete maruz kaldıkları da bulgularımız arasındadır. Aynı zamanda ruhsal hastalığa sahip öğrencilerin yaklaşık üçte birini tıp fakültesi öğrencileri oluşturmaktadır ve ruhsal hastalık varlığı ile tıp fakültesinde okuma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,001). Sonuç: Bu çalışma, katılımcılarımızın intihar olasılığı puanlarının orta-yüksek risk aralığında olduğunu ortaya koymuştur. Bulgularımıza göre; kendine zarar verme davranışı, sigara ve alkol kullanımı, sosyal ortamlara katılmama, aile içi şiddete maruz kalma ve aile içi ilişkilerinin kötü olması, kronik ve ruhsal hastalık varlığı intihar olasılığını arttırabilecek risk faktörlerindendir. İntihara yol açabilecek olumsuz süreçlerin önüne geçilebilmesinde, üniversitelerde Psikolojik Danışma, Rehberlik Uygulama ve Araştırma Merkezlerinin etkin olarak katıldığı yapılandırılmış taramalar ile ruhsal desteğe ihtiyaç duyan gençlerin tespit edilmesi ve iyileştirici müdahalelerde bulunulması önerilir. Anahtar Kelimeler: İntihar, risk, olasılık, üniversite, ruhsal sağlık, genç erişkinlik
Obstrüktif uyku apnesi sendromu tromboembolizm ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada amacımız OSUS tanılı hastalarda Hemogram, Biyokimya, Kan gazı, Sedimantasyon, PT, APTT, C-reaktif protein(CRP), Fibrinojen, D-dimer, Trombofili paneli, Homosistein, bakmak olup; elde edilen verilerle OSAS'ın tromboza eğilimde etkisi olup olmadığının gösterilmesi ve bu hastaların tedavi ve takiplerine yönelik planlamalara olumlu yönde katkı sağlamaktır Yöntem: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde Göğüs Hastalıkları Kliniği'nde Eylül 2022 haziran 2023 tarihleri arasında Obstruktif uyku apne ön tanısı ile başvuran hastalara Polisomnografi cihazıyla uyku laboratuar ortamında uyku testi yapıldı. Eş zamanlı olarak hastalardan kan alındı. Ouas tanılı hastalar kendi içinde polisomnografi cihazı verilerine göre normal, hafif, orta ve ağır olmak üzere 4 grupta incelendi. Bu gruplardan alınan kan sonuçlarına göre trombo-embolizm açısından laboratuvar parametrelerinde meydana gelen değişiklikler ve gruplar arası sonuç korelasyon düzeyleri incelendi. İstatistiksel analizler için SPSS 22,0 programı kullanıldı, uygun istatistiksel analizler kullanılarak ve anlamlılık düzeyi olarak p< 0.05 değeri kabul edildi. Bulgular: Araştırmaya 34 (%37,4) kadın, 57 (%62,6) erkek olmak üzere toplam 91 katılımcı dahil edilmiştir. Katılımcıların %35,2'sinde (n=32) hipertansiyon (HT), %22,0'sinde (n=20) koroner arter hastalığı (KAH), %26,4'ünde (n=24) diyabet (DM), %50,5'inde (n=46) hiperlipidemi ve %5,5'inde (n=5) serebrovasküler hastalık olduğu tespit edilmiştir. Katılımcıların %63,7'sinde (n= 58) yüksek düzeyde horlama, %6,6'sında (n=6) orta düzeyde horlama ve %28,6'sında (n= 26) ise hafif düzeyde horlama olduğu tespit edilmiştir. AHİ ve ODİ puanları ile kandaki CRP (rho= 0,27 ve p<0,05), Fibrinojen (rho=0,25 ve p<0,05) ve % (PT) (rho=0,22 ve p<0,05) değerleri arasında pozitif yönlü anlamlı ilişkiler olduğu tespit edilmiştir. REM uyku süresi ile kandaki Fibrinojen (rho= -0,23 ve p<0,05) değerleri arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. MTHFR C677T geni mutant grubunun ODİ puanları ile kandaki CRP ve D-Dimer değerleri arasında pozitif yönlü anlamlı ilişkiler olduğu (rho=0,37 ve p<0,05; rho=0,35 ve p<0,05) bulunmuştur. PAI-1 4G/5G geni mutant grubunun ODİ puanları ile kandaki CRP, Fibrinojen ve % (PT) değerleri arasında pozitif yönlü anlamlı ilişkiler olduğu (rho=0,34 ve p<0,05; rho=0,32 ve p<0,05; rho=0,31 ve p<0,05) bulunmuştur. VII MTHFR C677T geni mutant grubunun toplam uyku süresi ile kandaki CRP değerleri arasında pozitif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu (rho=0,35 ve p<0,05) bulunmuştur. PAI-1 4G/5G geni mutant grubunun AHİ puanları ile kandaki INR değerleri arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu (rho=-0,31 ve p<0,05) bulunmuştur. Faktör XIII V35L geni mutant grubunun AHİ ve ODİ puanları ile kandaki Homosistein değerleri arasında pozitif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu (rho=0,62 ve p<0,05) bulunmuştur. PAI-1 4G/5G geni mutant grubunun ODİ puanları ile kandaki INR değerleri arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu (rho=-0,32 ve p<0,05) bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamıza katılan hastalar demografik ve polisomnografik özellikler açısından literatürle paralellik gösterdi. Çalışmamızda AHİ ve ODİ puanları ile kandaki CRP, Fibrinojen, D Dimer ve %(PT) değerleri arasında pozitif yönlü anlamlı ilişkiler olduğu tespit edilmiştir. Bu durum OSAS ile tromboembolizm arasında anlamlı bir ilişki olduğunu düşündürmektedir. Analiz etmiş olduğumuz CRP ve D Dimer başta REM uyku süresi olmak üzere pek çok durumda proinflamatuvar mekanizmalarla etki etmektedir. MTHFR C677T ve PAI-1 4G/5G mutasyonlarının Faktör XIII V35L mutasyonuna oranla uyku parametreleri üzerinde daha etkili olduğu belirlendi. Uyku apnesi değişkenleri ile venöz tromboembolik olaylar arasındaki bağlantının anlaşılabilmesi açısından genom dizileme ve diğer genetik analizlerin yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Daha çok araştırma ile birlikte hastalığın patogenezinde rol alan temel mekanizmaların aydınlatılması, progresyon, ilişkili hastalıkların etki düzeyi ve semptomatik ayırıcı tanı açısından literatürde gelişme sağlanacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Obstruktif Uyku apnesi, Tromboemboli, REM uykusu, Horlama, Apne-Hipopne indeksi
Sağlık çalışanlarında sirkadiyen ritim ve uyku bozukluğunun nörodejeneratif parametreler üzerine etkisi
Amaç: Kaliteli uyku zihinsel, fiziksel sağlığın ve hayat kalitesinin korunmasında önemli rol oynar. Sirkadiyen ritim ve uyku bozuklukları, çevresel ve sosyal koşullara uygun olan uyku-uyanıklık ritminin bozulduğu klinik durumları tanımlar. Bu çalışmada, sirkadiyen ritim ve uyku bozukluğunun nöbet tutan sağlık çalışanları üzerindeki nörodejeneratif etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışma, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde nöbet tutan 30 kişilik denek grubu ve nöbet tutmayan 29 kişilik kontrol grubu ile yürütülmüştür. Çalışma verilerinin elde edilmesinde yüz yüze anket tekniği ile uygulanan, araştırmacılar tarafından oluşturulmuş sosyodemografik özellikleri ve çalışma durumlarına yönelik bilgileri sorgulayan 25 sorudan oluşan anket formu, Pittsburg Uyku Kalite İndeksi (PUKİ) ve Sabahçıl-Akşamcıl Anketi (SAA) kullanılmıştır. Katılımcıların onayı alınarak venöz kanda Nörofilament hafif zincir (NfL), Fosforlanmış tau protein (p-tau protein), Glial fibriler asidik protein (GFAP), Nörona özgü enolaz (NSE), S100 kalsiyum bağlayıcı protein (S100B), Beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF), cAMP yanıt elemanı bağlayıcı protein (CREB), melatonin parametrelerine bakılmıştır. Nörodejeneratif parametreler ve anket sonuçları, denek ve kontrol grubu arasında karşılaştırılmıştır, ayrıca denek grubunun nöbet öncesi ve sonrası nörodejeneratif parametreler değerleri de kıyaslanmıştır. Bu nörodejeneratif parametrelerin PUKİ ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Denek grubunun çalışma hayatının uyku kalitesine olan etkisi incelenmiştir. Verilerin, IBM SPSS Statistics 25.0 programı ile kullanılarak analiz edilmiştir. Anlamlılık düzeyi olarak p<0,05 değeri kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışma denek grubunda 14 (%46,7) kadın, 16 (%53,3) erkek; kontrol grubunda ise 15 (%51,7) kadın, 14 (%48,3) erkek olmak üzere toplam 59 katılımcı (Kadın n=29 (%49,2), erkek n= 30 (%50,8)) ile yürütülmüştür. Denek grubunun kontrol grubuna kıyasla PUKİ (p=0,002) puanlarının ortalaması daha yüksek, SAA (p=0,003) puanlarının ortalaması daha düşük bulunmuştur. Nörodejeneratif parametrelerden S100B (p=0,003) değerleri denek grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek, melatonin (p=0,037) değerleri ise daha düşük saptanmıştır. NfL (p=0,120), GFAP (p=0,412), PMAPT (p=0,929), CREB (p=0,726) ve BDNF (p=0,966) değerleri için denek ve kontrol grubu arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Denek grubu nöbet öncesi ve sonrası kıyasladığında, NSE (p=0,010) nöbet sonrasında daha yüksek saptanmış ancak GFAP (p=0,156), NFL (p=0,185), S100B (p=0,943), PMAPT (p=0,829), CREB (p=0,829), BDNF (p=0,476) ve melatonin (p=0,790) seviyelerinde istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Denek grubunun çalışma hayatı özellikleri ile PUKİ arasındaki ilişki istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Katılımcıların PUKİ puan ortalama değerleriyle nörodejeneratif parametreleri arasında ise anlamlı ilişki olmadığı görülmüştür. Sonuç: Nöbet tutan sağlık çalışanlarının; PUKİ puan ortalamasının daha yüksek yani uyku kalitesinin daha kötü olduğu, SAA puan ortalamasının ise daha düşük yani akşamcıl tipe daha yakın olduğu gözlenmiştir. Bu çalışma sağlık çalışanlarında nöbet sonrası uykusuzluğun, NSE üzerinde akut etki yaptığını, düzenli olarak nöbet tutmanın ise S100B seviyeleri arttırdığını, melatonin seviyelerini azalttığını gösteriyor. Nörodejeneratif parametrelerimizin tamamında farklılık saptamasak da bir kısmında etkilenme söz konusudur. Çalışmada, sirkadiyen ritim ve uyku bozukluğunun nörodejeneratif etkilere sebep olduğunu düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Uyku bozukluğu, sirkadiyen ritim, nörodejenerasyon, melatonin
Kronik obstrüktif akciğer hastalığında yaşam kalitesi ve ilaç uyumunu değerlendirilmesi
Amaç: Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) solunum sistemi hastalıklarının başlıcalarındandır. KOAH morbidite, mortalitesi olan ve tedavisi uzun süre devam eden yaşam kalitesini önemli derecede olumsuz etkileyen akciğer hastalığıdır. Çalışmamız, KOAH'da yaşam kalitesi ve ilaç uyumu arasındaki ilişkiyi inceleyerek hastalık yönetimine katkı sağlamayı amaçlamıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Mart 2023-Temmuz 2023 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi polikliniklerine başvuran 18 yaş üzeri KOAH tanılı hastalardan çalışmaya katılmayı kabul edenler dahil edildi. Gönüllülere yüz yüze sosyodemografik ve hastalık bilgilerini içeren form, EQ 5D 5L yaşam kalitesi ölçeği ve İlaç Uyum Bildirim Ölçeği (İUBÖ) uygulandı. Bulgular: Araştırmaya toplam 120 kişi katılmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 59 olup, %86,7'si erkek, %91,7'si evli, %25'i emekliydi. Eğitim durumu sorgulandığında %73,3'ü ilkokul mezunu ya da okuryazar seviyesinde idi. Beden Kitle Endeksi ortalaması 28,5, sigara kullanımı %59,2 ve toplam sigara paket yıl ortalama 35,15 olarak görülmüştür. İUBÖ puan ortalaması 19,68±3,92 idi. Sosyodemografik veriler ile İUBÖ puanları arasında anlamlı bir fark saptanmadı. İlaç uyumuna ilaç türü sayısı ortalaması, ilaç türünün 4 ve üzeri olması, günlük ilaç kullanım sıklığı ve nebül kullanımı olumlu etkilediği görülmüştür. EQ 5D 5L yaşam kalitesi indeks puanı 0,48±0,28, EQ VAS(visual analog scala) puanı 57,1±18,5 idi. Yaşam kalitesini erkek cinsiyet, çalışıyor olmak, lise ve üzeri eğitim seviyesi, obez olmamak, çekirdek ailede yaşamak, bki düşüklüğü, alevlenme nedeni ile hastane yatışının olmaması, ek hastalık olmaması, günlük bir kez ilaç kullanımı olması olumlu yönde etkilemekteydi. Yaşam kalitesi ile KOAH tanı yılı ve kullanılan ilaç türü sayısı arasında negatif yönde düşük kuvvette ilişki görülmüştür. Sonuçlar: Hastaların yaşı ve hastalık süreci arttıkça tedaviye uyum ve göreceli sağlık durumunun azaldığı, eğitim durumunun da yaşam kalitesini olumlu etkilediği görülmüştür. İlaç uyumu ile yaşam kalitesi arasında bir ilişki bulunamamıştır. Erken tanı için hastalık farkındalığı oluşturarak erken teşhisin yaşam kalitesindeki ve morbidite üzerindeki öneminin ön plana çıkarılması önerilir. Anahtar kelimeler: Kronik obstrüktif akciğer hastalığı, KOAH, yaşam kalitesi, ilaç uyumu
Sigara Bırakma Polikliniğine başvuran hastaların sigara bırakma başarısı öngörülerinin ve sağlık algılarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu araştırma, sigara bırakma polikliniğine başvuran hastaların sigara bırakma başarısını öngörme ve sağlık algılarını değerlendirme amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bu çerçevede, bireylerin sigara bırakma olasılıklarını önceden tahmin ederek, hekimlere tedavi sürecinde rehberlik etmek ve uygun tedavi yöntemlerini belirleyerek daha fazla kişiyi sigarayı bırakmaya teşvik etmek hedeflenmiştir. Yöntem: Bu çalışma, kesitsel ve prospektif bir planlama doğrultusunda yürütülmüş olup, Şanlıurfa Harran Üniversitesi Hastanesi Sigara Bırakma Polikliniği'ne başvuran 185 hasta üzerinde 24/04/2023 tarihinden itibaren gerçekleştirilmiştir. İstatistiksel analizlerde SPSS 26,0 paket programı kullanılmış, uygun istatistiksel yöntemler uygulanarak anlamlılık düzeyi p < 0,05 olarak belirlenmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 185 kişinin 132'si (%71,4) erkek, 53'ü (%28,6) kadındır. 35 yaş üzeri olanlarda, 35 yaş ve altı olanlara göre; medeni durumu evli olanlarda bekar olanlara göre; eğitim durumu ilköğretim ve altı olanlar lise ve üstü olanlara göre sigara kullanım durumları istatistiksel olarak önemli düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Sağlık Algısı Ölçeği ve alt boyutları puanlarının karşılaştırılmasında cinsiyet değişkeninde kesinlik ve sağlığın önemi; meslek değişkeninde kesinlik ve toplam puan; medeni durum değişkeninde öz farkındalık ve toplam puan; eğitim durumu değişkeninde ise kontrol merkezi, kesinlik, öz farkındalık ve toplam puanlarda gruplar arasında istatistiksel olarak önemli fark saptanmıştır (p<0,05). Medeni durumu evli olanlarda kararlılık ve hazır oluş alt boyutu puanları ve Sigara Bırakma Başarısını Öngörü Ölçeği toplam puanı bekar/boşanmış/dul olanlara göre istatistiksel olarak önemli düzeyde yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0,021; p=0,027). Tedavinin ikinci ayında sigara kullanmayanlarda SBBÖÖ kararlılık ve hazır oluş ve SBBÖÖ toplam puanları sigara kullananlara göre istatistiksel olarak önemli düzeyde yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0,019; p=0,009). Diğer parametreler açısından anlamlı bir ilişki tespit edilemedi. Sonuç: Bu araştırmanın sonuçlarına göre, sigara bırakma polikliniklerine başvuran bireylerin çoğunluğunu genellikle 35 yaş ve üzeri, erkek, evli, eğitim düzeyi ilköğretim ve altı olan, geliri giderinden az, ek hastalığı olmayan ve yüksek düzeyde nikotin bağımlılığına sahip kişiler oluşturmaktadır. Sigara bırakma tedavisinin ikinci ayında sigara kullanmayan bireylerde Sigara Bırakma Başarısını Öngörü Ölçeği (SBBÖÖ) kararlılık ve hazır olma alt boyutları ile SBBÖÖ toplam puanları, sigara kullanan bireylere göre daha yüksek bulunmuştur. Bu durum, Sigara Bırakma Başarısını Öngörü Ölçeği'nin (SBBÖÖ) kişilerin sigara bırakma durumlarını önceden tahmin edebileceğini ve böylelikle hekimlere hastalarına yaklaşımda önemli bir rehberlik sağlayan kritik bir faktör olduğunu vurgulamaktadır. Sonuç olarak, sigara bırakma polikliniklerine başvuran bireylerin SBBÖÖ puanları değerlendirilerek biyopsikososyal yaklaşım çerçevesinde kişiye özgü hizmetler sunulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Sigara Bırakma Polikliniği, Sigara Bırakma Başarısı Öngörü Ölçeği
Hastane çalışanlarında deprem sonrası travma düzeyi ve stresle baş etme yöntemleri
Deprem; evsizliğe, yıkımlara, göçlere, insanların sevdiklerini kaybetmesine ve bunlarla ilişkili olarak önemli ruh sağlığı sorunlarına yol açan bir doğal afettir. Deprem sonrası hastane çalışanları depremin olumsuz etkilerinin yanında artan iş yüklerinin stresini de yaşamaktadır. Çalışmanın amacı hastane çalışanlarında travma düzeyini saptamak, stres ile başa çıkma yöntemlerini araştırmak, bu konuda literatüre katkı sağlamaktır. Prospektif, kesitsel, tanımlayıcı nitelikteki araştırmamız 6 Şubat Kahramanmaraş depremini yaşayan Şanlıurfa Harran Üniversitesi Araştırma Hastanesi'nde çalışan 511 gönüllü üzerinde çevrimiçi online anket aracılığı ile yapıldı. Çalışmamızda travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) açısından kadın cinsiyet (p=0,000), depremde yakınını kaybetmek (p=0,000), evinin hasarlanması (p=0,009), deprem sonrası kendi evi dışında kalınması (p=0.000), geçmişte travmatik olay yaşanılması (p=0,000) ve arama kurtarma çalışmalarına katılmak (p=0,012) risk faktörü olarak bulunmuştur. Ayrıca hastane çalışanlarından doktor dışı sağlık çalışanlarının stres puanlarının hem doktorlardan hem de sağlık dışı hastane çalışanlarından daha fazla oldukları bulunmuştur (p=0,001). Bunun nedeni özellikle hemşirelerin hastalarla daha yakın temasta bulunarak duygusal bağ kurması olabilir. Stresle başa çıkmada olumlu yeniden değerlendirme stratejilerini daha fazla kullananların stres puanlarının daha az olduğu saptanmıştır (p=0,000). Dini başa yöntemlerinin ise daha yüksek stresle puanlarıyla ilgili olduğu saptanmıştır (p=0,023). Bunun nedeni daha çok Tanrı'nın cezalandırmasını düşünmek gibi olumsuz dini başa etme stratejisi seçimi olabilir. Çalışma sonuçlarımız başta hemşireler ve hekimler olmak üzere tüm hastane çalışanlarının TSSB açısından risk altında olduğunu ortaya koymuştur. Her yönden yıkıcı etkileri olan deprem felaketini deneyimleyen ve çalışma koşulları nedeniyle ağır fiziksel ve ruhsal yüke maruz kaldığı bilinen hastane çalışanlarında çeşitli seviyelerde ortaya çıkan TSSB nedeniyle ciddi sağlık sorunları yaşamalarının önüne geçilmesinde mevcut etkilenme durumlarının düzenli aralıklarla taranması ve iyileştirici müdahalelerin planlanması önerilir. Anahtar Kelimeler: Hastane Çalışanı, Deprem, Stres, Travma
Kardiyoloji kliniğinde yatan kadın hastalarda kardiyak hastalıkların yaş gruplarına göre dağılımı
Amaç: Kadın popülasyonunda kardiyovasküler hastalıkların yaygın olduğu, mortalite ve morbidite oranlarının arttırdığı bilinmektedir. Kadınlarda ölümcül sonuçlara yol açabilen kardiyovasküler hastalıkların daha geç tanındığı, tedavi ve takip basamaklarında daha yetersiz kalındığı düşünülmektedir. Bu çalışma Harran Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji kliniğinde yatırılarak takip edilen kadın hastalarda kardiyak hastalıkların yaş gruplarına göre dağılımını değerlendirmeyi amaçlamıştır. Yöntem: Bu çalışma retrospektif, kesitsel, tanımlayıcı tipte planlanmıştır. Çalışmanın evreni 01.07.2018-31.12.2022 tarihleri arasında kardiyoloji kliniğinde yatırılarak takip edilen 18 yaş üzeri kadın hastalardan oluşmaktadır. Çalışmaya 2013 kadın dahil edilmiştir. 05/09/2023 tarihinden itibaren dahil edilme kriterlerini karşılayan kişiler üzerinde yürütülmüştür. Verilerin elde edilmesinde araştırmacılar tarafından literatür taranması ile oluşturulan veri formu kullanılmıştır. Kardiyak hastalığı olan ve yatırılarak takip edilen kadınlara ait arşiv verileri kaydedilerek SPSS 20,0 istatistik paket programı ile analiz edilmiştir. İstatistiksel alfa önemlilik seviyesi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 55 yaş altı 754 (%37.45) ve 55 yaş üzeri 1256 (62.55) hasta dahil edilmiştir. 55 yaş altı ve 55 yaş üstü hastalar arasında üre (p<0.001) kreatinin (p<0.001, potasyum (p<0.001) ve glukoz (p<0.001) değerleri bakımından anlamlı farklılık olup yaşlı grupta değerlerin daha yüksek olduğu görüldü. Platelet değeri (p<0.001) bakımından yine gruplar arasında anlamlı farklılık olup gençlerde değerler daha yüksek bulunmuştur. Genç hastalarda en sık yatış tanısının koroner arter hastalığı (KAH) (%65.1) ikinci sıklıkta ise aritmi (%12.6) olduğu tespit edilmiştir. İleri yaş hasta grubunda ise yine en sık yatış tanısının KAH (%67.9) sonrasında ise kalp yetmezliği (%14.1) olduğu tespit edilmiştir(p<0.001)Hastaların yatış dönemine göre tanıları incelendiğinde son yıllarda aritmi, kalp yetmezliği, pulmoner hipertansiyon ve miyokardite bağlı yatış oranlarının arttığı görülmüştür (p<0.001). KAH tanısına göre 1. ve 3. Dönemde yatış oranları arasında farklılık VIII olup 1.dönemde KAH tanısı ile yatırılma oranı 3.Döneme göre anlamlı şekilde daha düşük bulunmuştur (p<0.000). 55 yaş üstü grupta yatış dönemlerine göre yaş grupları arasında anlamlı farklılık olup 3.dönemde 55 yaş üstü popülasyonda yatış oranının arttığı bulunmuştur (<0.003). Ölüm oranlarına bakıldığında en sık sebep KAH iken bunu kalp yetmezliği takip etmektedir. Sonuç: Bu araştırmanın sonuçlarına göre 55 yaş altı hasta grubunda en sık yatış sebebi koroner arter hastalıklarıdır. İleri yaş grubuna göre 55 yaş altı grupta saptanan platelet değeri yüksekliği anlamlı bulunmuş ve artmış KVH riski ile ilişkili olabileceği düşünülmüştür. Kadınlarda KVH risk taramalarının erken yaşlardan itibaren birinci basamakta sağlık profesyonelleri tarafından yapılması, ayrıca kadınların kendilerine özgü risk faktörlerini de iyi bilerek egzersiz, sigaranın bırakılması, doğru beslenme alışkanlığı gibi yaşam tarzı değişiklikleri yoluyla kendilerini koruması önerilir. Anahtar Kelimeler: Kadın, Kardiyovasküler, Koroner Arter Hastalığı, Genç Yaş, Risk
Aile içi kadına yönelik şiddet durumu ve farkındalığı ile depresyon arasındaki ilişki
Amaç: Şiddet, dünya genelinde gittikçe artan bir halk sağlığı problemi olarak görülmektedir. Şiddete en fazla kadınların maruz kaldığını ve ilk etapta ailede olduğunu görebiliriz. Bu çalışma kadına yönelik şiddet durumunu, kadınların şiddet konusundaki farkındalığını ve şiddet ile depresyon arasındaki ilişkiyi ortaya koymayı amaçlamıştır. Yöntem: Bu çalışma prospektif ve kesitsel bir planlama doğrultusunda yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini Şanlıurfa ilinde yaşayan 18 yaş üzeri evli kadınlar oluşturmaktadır. Çalışmaya katılmaya onay veren 1075 kadın araştırılmaya dahil edilmiştir. 09/18/2023 tarihinden itibaren dahil edilme kriterlerini karşılayan kişiler üzerinde yürütülmüştür. Çalışma için veri toplama aracı olarak; Araştırmacılar tarafından literatürün taranması ile oluşturulan sosyodemografik özellikler ile ilgili 26 sorudan oluşan anket formu, Aile İçi Şiddet Farkındalığı Ölçeği, Aile İçi Kadına Yönelik Şiddet Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği(BDÖ) kullanılmıştır. Verilerin analiz aşamasında Statistical Package for the Social Science(SPSS) 26,0 istatistik paket programı kullanılmıştır. İstatistiksel alfa önemlilik seviyesi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Aile içi kadına yönelik şiddet ölçeği toplam puan ortalaması 66,2±13,2 iken; Fiziksel Şiddet alt boyut ortalaması 10,7±1,7; Duygusal Şiddet alt boyut ortalaması 14,7±3,9; Sözel Şiddet alt boyut ortalaması 13,9±3,8; Ekonomik Şiddet alt boyut ortalaması 14,1±3,2; Cinsel Şiddet alt boyut ortalaması 12,7±2,7 olarak saptanmıştır. Katılımcıların ölçek sorularına verdiği yanıtlara göre örneklem grubunda en sık duygusal şiddet yaygın iken en düşük görülen şiddet türü fiziksel şiddet olarak bulunmuştur. Aile içi kadına yönelik şiddet ölçeği toplam puanı ile yaş, eşin yaşı, evlilik süresi ve çocuk sayısı değişkenleri pozitif yönde zayıf kuvvette önemli ilişki gösterirken; evlilik yaşı ile ölçek toplam puanı negatif yönde zayıf kuvvette önemli ilişki göstermektedir. Ölçek toplam puanları, görücü usulüyle evlenenlerde, geniş aile tipine sahiplerde, eşin ailesi ile ilişkisi VII kötü olanlarda, eşi ile akraba olanlarda, evlilik sayısı kendisinde veya eşinde birin üzerinde olanlarda istatistiksel olarak önemli düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,001). BDÖ puanları, görücü usulüyle evlenenlerde, eşin aile olan ilişkisi kötü olanlarda, eşi ile akraba olanlarda, istatistiksel olarak önemli düzeyde yüksek bulunmuştur (sırasıyla p<0,001; p<0,001; p=0,033). Aile tipi, kişinin kendisinin ve eşinin kaçıncı evliliği olduğu ile BDÖ puanları arasında önemli fark bulunmamıştır (sırasıyla p=0,270; p=0,103; p=0,130). Eşi ve kendisi sigara kullananlarda BDÖ puanları istatistiksel olarak önemli düzeyde yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0,003; p=0,012). Özel günlerde alkollü içecek kullananların BDÖ puanları hiç tüketmeyenlere göre istatistiksel olarak önemli düzeyde düşüktür (p=0,040). Eşin alkollü içecek kullanması, kendisinin ve eşin bağımlılık yapan madde kullanımı ile BDÖ puanları arasında önemli fark bulunmamıştır (sırasıyla p=0,052; p=0,419; p=0,209). Kendisinde ve eşinde psikiyatrik hastalığı bulunanlarda, kendisinde ve eşinde aile içinde şiddet yaşama durumu olanlarda BDÖ puanları istatistiksel olarak önemli düzeyde yüksek saptanmıştır (p<0,001). Sonuç: Bu araştırmanın sonuçlarına göre 20 yaşından küçüklerde, meslek olarak işçi grubunda , ailenin aylık geliri düşük olanlarda, yaşamının büyük bir çoğunluğunu köy ve ilçede geçirenlerde, görücü usulü ile evlenenlerde, geniş aile tipine sahip olanlarda ve eşi ile akraba olanlarda şiddet görme durumu daha yüksek bulunmuştur. Depresif semptomlar işsiz/ev hanımı olanlarda daha yüksek bulunmuştur. Eğitim durumu arttıkça depresif semptomlar azalmaktadır. Ailenin aylık geliri yetersiz olanlarda, görücü usulü ile evlenenlerde, eşi ile akraba olanlarda, eşinin ailesi ile ilişkisi kötü olanlarda depresyon puanları istatistiksel olarak önemli düzeyde yüksek bulunmuştur. Aile tipi, kişinin kendisinin ve eşinin kaçıncı evliliği olduğu ile BDÖ puanları arasında önemli fark bulunmamıştır. Anahtar Kelimeler: Şiddet, Aile İçi Kadına Yönelik Şiddet Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği
Tıp fakültesi öğrencilerinin empatik ve sosyal öz yeterlilik düzeyleri ile hekimlik değer algılarının irdelenmesi
Amaç: Hekimler, tedavi başarıları ve mesleki doyumları üzerinde belirleyici rolü olabilecek faktörler konusunda yüksek farkındalığa sahip olarak hekimlik sanatını en iyi şekilde icra edebilirler. Teorik ve pratik yeterlilik yanı sıra hekimin iletişim becerileri ve değer algıları da bu noktada önemli rol oynayabilir. Bu çalışma, tıp fakültesi öğrencilerinin empatik ve sosyal öz yeterliliklerinin ve hekimlik değer algılarının araştırılması ve hekim adaylarının bu konuda farkındalıklarının arttırılması amacı ile yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma prospektif, kesitsel, tanımlayıcı tipte planlanmıştır. Çalışmanın evrenini Şanlıurfa Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi 1. dönem, 3. dönem ve 6. dönem öğrencilerinden toplam 370 kişi oluşturmaktadır. Verilerin elde edilmesinde araştırmacılar tarafından literatür ışığında hazırlanan ve sosyodemografik özellikleri sorgulamayan 17 soruluk veri toplama formu, Algılanan Empatik ve Sosyal Öz-Yeterlilik Ölçeği, Hekimlik Değer Algısı Ölçeği kullanılmıştır. Sorular, dahil edilme kriterlerini karşılayan ve çalışmaya katılmaya onay veren öğrenciler tarafından çevirim içi anket yoluyla yanıtlanmıştır. Verilerin analizinde SPSS 25,0 istatistik paket programı kullanılmıştır. İstatistiksel alfa önemlilik seviyesi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 199'u (53,8%) kadın, 171'i (46,2%) erkek olmak üzere toplam 370 (100,0%) öğrenci katılım sağlamıştır. Katılımcıların 252'sinin (68,1%) mesleğini isteyerek seçmiş olduğu, 170'inin (45,9%) ailesinde veya çevresinde rol model aldığı bir kimsenin bulunduğu saptanmıştır. Katılımcıların AEÖYSÖY ölçeğinden aldıkları toplam puan ortalama 44,57, standart sapma(ss) 5,87 idi. HDA Ölçeğinden aldıkları toplam puan ortalama 79,28, standart sapma(ss) 8,63 IX idi. Kadınların HDA ölçeğine göre hesaplanan hasta hekim ilişkisi ve hekim tutumu puan ortalaması erkeklere göre anlamlı şekilde yüksektir (p=0,021, p:0,03). Yaş aralığı 20-23 olan katılımcıların hasta hekim ilişkisi alt boyutu, yaş aralığı 17-19 olanların hekimin empati yeteneği alt boyutu ortalama puanları diğer yaş aralığındaki bireylerden istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksektir (p=0,021, p:0,041). Üniversite öncesi ikamet tipine göre algılanan sosyal özyeterlik alt boyut puanları (p=0,010), hekimlik değer algısı puanları (p=0,042), hasta hekim ilişkisi alt boyut puanları (p:0,012), hekimin tutumu alt boyut puanları arasında (p=0,023) istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiştir. Yüksek gelire sahip olduğunu ifade eden bireylerde algılanan empatik ve sosyal özyeterlik ölçek puanları ve algılanan empatik özyeterlik alt boyut puanları anlamlı şekilde daha yüksektir (p=0,009; p=0,003). Dönem-6 öğrencilerinin algılanan sosyal özyeterlik alt boyutu ortalama puanları (p=0,034), dönem-3 öğrencilerinin ise hekimin empati yeteneği alt boyutu ortalama puanları (p=0,007) istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksektir. Mesleği isteyerek seçme durumuna göre sosyal özyeterlik alt boyutu, HDA, hasta hekim ilişkisi alt boyutu ve hekimin tutumu alt boyutları evet kaynaklı istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (sırasıyla p:0,07, p:0,000, p:0,000, p:0,000). Ailede veya çevrede hekim rol model olanlarda AEÖYSÖY, empatik özyeterlik alt boyutu ve hekimin empati yeteneği alt boyut puanları anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur (sırasıyla p:0,028, p:0,015, p:0,012). (p<0,05). Sonuç: Çalışma bulgularına göre katılımcı öğrencilerin empatik ve sosyal öz yeterlik ve hekimlik değer algısı puanları yüksek olmakla birlikte yaş, cinsiyet, sınıf düzeyi, yaşanılan yer, aile gelir durumu, mesleği isteyerek seçme, çevrede rol model olma, iletişim dersi alma, mezuniyet sonrası uzmanlık düşünme-özel klinik/hastanede çalışma isteği gibi bazı sosyodemografik değişkenlere göre anlamlı farklılık göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Tıp fakültesi, öğrenci, hekimlik değer algısı, öz yeterlik, empati
Streptozotosin ile indüklenen diyabetik ratlarda teucrium pruinosum ekstratının antidiyabetik aktivitesi
Bu çalışma, streptozotosin ile indüklenen diyabetik ratlarda Teucrium pruinosum ekstratının antidiyabetik aktivitesini incelemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmamızda deney gruplarında canlı ağırlık, yem ve su tüketimi, kan şekeri düzeyleri, biyokimyasal belirteçler, oksidatif stres belirteçleri (TAS, TOS, OSİ) ve inflamatuar belirteç (IL-1β) incelenmiştir. Çalışmada Wistar albino cinsi (8 haftalık, 180-300 gram) 40 adet hem erkek hem dişi ratlar kullanılmıştır. Ratlar, 22 ± 2 °C'de ve %50 nisbi nem oranında şeffaf içi görülebilen, standart rat yemi ve su ataçmanlarının eklenebileceği şekilde tasarlanmış kaplarda 12/12 saatlik aydınlık-karanlık döngüsüne sahip bir ortamda barındırılmıştır. Çalışmamızda ratlar sağlıklı (S), diyabet (DM), diyabet + 200mg/kg metformin (DM+M200), diyabet + Teucrium pruinosum 100mg/kg (DM+T100) ve diyabet + Teucrium pruinosum 200mg/kg (DM+T200) olarak beş grup şeklinde ayrılmıştır. Deneysel koşullara uyum sürecini tamamlamaları amacıyla, ratlar deney başlangıcından 14 gün önce deney ortamına alınmıştır. STZ enjeksiyonundan önce 16 saat aç bırakılan ratlara 40mg/kg dozunda STZ intraperitoneal enjekte edilmiştir. Enjeksiyondan 48 saat sonra ölçülen kan şekerlerinde 250mg/dl üzerinde olanlar diyabet kabul edilmiştir. Ratlar üzerinde 28 gün boyunca 100mg/kg ve 200mg/kg dozlarında Teucrium pruinosum ekstaratı oral gavaj yoluyla uygulanmış ve sonuçlar 200mg/kg metformin oral gavaj uygulanan ratlar ile kıyaslanmıştır. Çalışmamız sonucunda; ağırlık değişimi açısından, sağlıklı ve DM+T100 gruplarında canlı ağırlık artışı gözlenirken; diyabet, DM+M200 ve DM+T200 gruplarında canlı ağırlık kaybı meydana gelmiştir. Gruplar arasındaki ağırlık değişimi farkı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Yem tüketimi açısından; sağlıklı grupta yem tüketiminde hafif bir azalma olurken, diğer tüm diyabetik gruplarda yem tüketiminde artış saptanmıştır. Gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Su tüketimi açısından; tüm gruplarda su tüketiminde artış gözlenmiş, en yüksek artış DM+M200 grubunda (%55,65) ve en düşük artış sağlıklı grupta (%15,98) kaydedilmiştir. Su tüketimindeki farklar da istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Kan şekeri düzeyleri açısından; 3. ve 30. gün ölçümleri karşılaştırıldığında, DM+T200 grubunda %13,91 oranında kan şekeri düşüşü kaydedilmiş, bunu %7,89 düşüş ile DM+M200 grubu takip etmiştir. Diyabet grubunda ise kan şekeri düzeylerinde %11,08 oranında artış gözlenmiştir. Kan şekeri değişiminde gruplar arasında anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Biyokimyasal belirteçler açısından: Kreatinin, sodyum, iii potasyum, kalsiyum, fosfor, magnezyum, amilaz ve lipaz değerlerinde gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmazken (p>0,05); glukoz, üre, Ast, Alt ve GLP-1 düzeylerinde gruplar arası farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Ölçülen glukoz değerlerinde, diyabet grubuna oranla en anlamlı düşüş DM+T100 grubunda gözlemlenmiştir. Oksidatif stres belirteçleri (TAS, TOS, OSİ) açısından; DM+T200 grubunda TAS değerleri anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Diyabet grubunda TOS ve OSİ değerleri diğer gruplara göre anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). İnflamatuar belirteç (IL-1β) yönünden ise: diyabet grubunda IL-1β düzeyleri diğer gruplara kıyasla anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,05). En düşük IL-1β düzeyleri ise sağlıklı grupta saptanmıştır. Bu çalışmadan elde edilen bulgular doğrultusunda; kullanılan tedavi protokolünün hiperglisemi kontrolünde, oksidatif stresin azaltılmasında ve inflamasyonun baskılanmasında etkili olabileceğini düşündürmektedir. T100 ve T200 dozunda uygulanan tedavi protokolleri, diyabet tedavisine destekleyici bir ajan olarak değerlendirilebilir. Ancak, etkinliğinin ve güvenliğinin daha net ortaya konulabilmesi için uzun dönemli çalışmalar ve farklı dozajlarla yapılan araştırmalar gereklidir. Diyabet yönetiminde yalnızca glisemik kontrol değil, aynı zamanda oksidatif stres ve inflamasyonun da izlenmesi gerektiği, çalışmanın sonuçları ile bir kez daha vurgulanmıştır. Çalışmanın bulgularını desteklemek ve mekanizmaları daha ayrıntılı açıklayabilmek amacıyla, moleküler düzeyde antioksidan ve antiinflamatuar etkilerin araştırılacağı ileri deneysel ve klinik çalışmaların yapılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Diyabet, Rat, Streptozotosin, Teucrium Pruinosum, Oksidatif Belirteçler ve İnflamatuar Belirteçler
Teucrium pruinosum ekstratının diyabetik ratlarda diyabetik nefropatiye koruyucu etkilerinin incelenmesi
Giriş: Diyabetes mellitus, kronik hipergliseminin yol açtığı komplikasyonlarla küresel morbidite ve mortalitenin önde gelen nedenlerindendir. Bu komplikasyonların başında gelen diyabetik nefropatinin patogenezinde oksidatif stres ve inflamatuar süreçler kritik rol oynamaktadır. Bitkisel kökenli ajanların bu mekanizmaları hedef alarak destekleyici tedavi potansiyeli taşıdığı düşünülmektedir. Geleneksel tıpta antidiyabetik özellikleriyle bilinen Teucrium pruinosum'un (TP) diyabetik böbrek hasarı üzerindeki koruyucu etkileri ise sınırlı olarak araştırılmıştır. Amaç: Bu çalışmada Teucrium pruinosum ekstratının, streptozotosin (STZ) ile diyabet oluşturulan Wistar Albino ratlarda hiperglisemi, böbrek fonksiyonları, oksidatif stres göstergeleri ve su tüketimi üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve metot: Sekiz-on haftalık, 180-250 g ağırlığındaki 45 rat beş gruba ayrıldı: sağlıklı, Diyabet (DM), Diyabet + metformin 200 mg/kg (DM + M200), Diyabet + Teucrium pruinosum 100 mg/kg (DM + TP100) ve Diyabet + Teucrium pruinosum 200 mg/kg (DM + TP200). Diyabet, tek doz 40 mg/kg STZ intraperitoneal enjeksiyonuyla indüklendi; 48 saat sonra kuyruktan ölçülen kuyruk kan glukozu ≥ 250 mg/dL olan hayvanlar diyabetik kabul edildi. Tedaviler 30 gün boyunca oral gavaj yoluyla uygulandı. Deney süresince 0., 3., 7., 14., 18., 21., 24. ve 30. günlerde kuyruk kan glukozu ile günlük su tüketimi kaydedildi. Otuzuncu günde serum glukozu, üre, kreatinin, glomerüler filtrasyon hızı (GFR) ve oksidatif stres belirteçleri (toplam antioksidan kapasite [TAS], toplam oksidan seviye [TOS], oksidatif stres indeksi [OSI], malondialdehit [MDA], NRF2, KIM-1) analiz edildi. Bulgular: Teucrium pruinosum uygulaması, özellikle 200 mg/kg dozunda, başlangıca göre kuyruk kan glukozunda %15,7'lik anlamlı düşüş sağladı; diyabet kontrol grubunda glukoz yaklaşık %10 arttı (p <0,05). Aynı doz üre ve kreatinin düzeylerini azaltarak GFR'yi grup 1 sağlıklı düzeylerine yaklaştırdı (p <0,05). Diyabetik gruplarda su tüketimi anlamlı biçimde yükseldi; en belirgin artış DM + M200 grubunda, en düşük artış sağlıklı grubunda kaydedildi (p <0,05). Teucrium pruinosum uygulaması, su tüketimindeki artışı metformin grubuna kıyasla daha düşük düzeyde sınırladı. Ayrıca TAS değerleri yükselirken TOS, OSI ve MDA düzeyleri anlamlı olarak geriledi; ancak NRF2 ve KIM-1 düzeylerinde anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Sonuç: Teucrium pruinosum ekstratı, STZ ile indüklenmiş diyabetik ratlarda hiperglisemiyi kontrol altına almış, böbrek fonksiyonlarını korumuş, oksidatif stresi azaltmış ve su tüketimindeki artışı sınırlamıştır. Bulgular, bu ekstratın diyabetik nefropatinin önlenmesi veya tedavisinde destekleyici fitoterapötik ajan olarak potansiyel taşıdığını göstermektedir. Etkinlik mekanizmalarının ve uzun dönem güvenliğinin aydınlatılması amacıyla ileri in vivo ve in vitro çalışmalar önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Teucrium pruinosum, Rat, Diyabet, Nefropati, streptozotosin, oksidatif stres
Obez bireylerde insülin direnci ve ilişkili faktörler
Giriş: Obezite, kardiyovasküler hastalıklar, diyabetes mellitus ve kanserler gibi birçok kronik hastalığın gelişmesinde bir risk faktörüdür ve kronik hastalıkların ortaya çıkmasında obezite kaynaklı inflamasyon varlığının rol oynadığı düşünülmektedir. İnsülin direnci vücutta insülin seviyesinin direnç nedeniyle artması ile ya da doku reseptörlerinde insüline karşı bir duyarsızlık gelişmesi ile sonuçlanan bir durumdur. Bu durum fark edilmez ise sürecin diyabet ve obeziteye ilerlemesi kaçınılmazdır. Bunun yanında obezitenin neden olduğu inflamasyon, insülin duyarlılığında değişmeye sebep olarak diyabet gelişiminde önemli bir rol oynamaktadır. Obezite derecelerine göre insülin direnci ile kan parametreleri ve inflamatuar yük farklılık arz edebilir. Bu çalışmada obez bireylerde insülin direnci ile kan parametreleri ve inflamatuar yük arasında nasıl bir bağlantı olduğu araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma retrospektif, kesitsel ve tanımlayıcı tipte planlanmıştır. Çalışmaya Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Obezite Polikliniği'ne başvuran ve obezite tanısı almış olan 250 (VKİ≥30 kg/m2) birey alınmıştır. Kayıtlı arşiv verilerinden hastaların antropometrik ölçümleri, beden kitle indeksi, CRP, Nötrofil Lenfosit Oranı (NLO), insülin, HbA1c değerleri kaydedilmiştir. Bunun yanında inflamasyon varlığında ortaya çıkabilecek olası metabolik anormalliklerin ilişkisini incelemek için rutin hemogram ve biyokimya kan parametre sonuçları da kaydedilmiştir. Çalışmaya dahil edilen bireyler VKİ derecelerine göre 3 gruba ayrılmıştır. Hastalara ait insülin direnci Glukoz X insülin/405 (HOMA-IR) formülü ile hesaplanarak kaydedilmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde sosyal bilimler yazılımının istatistik paketi (Windows, Chicago, IL, ABD için SPSS 20.0) kullanıldı. P değerinin <0,05 olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Obezite grupları arasında CRP (p<0,025), glikoz(p<0,028), HbA1c(p<0,001), insülin (p<0,030), HOMA-IR (p<0,005) ve ALT(p<0,006) değerler bakımından istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiş olup, morbid obez (grup 3) bireylerde değerlerin anlamlı şekilde yüksek olduğu görülmüştür (p<0,05). Gruplar arasında insülin direncine göre anlamlı farklılık olup, insülin direnci olan grupta glukoz, insülin, HDL, kreatinin ve ALT değerlerin anlamlı şekilde yüksekti. Sonuç: Bu çalışmadan elde edilen bulgular, obezite sınıfları ile CRP arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki ortaya koymuştur. Bu durumda obezite düzeyi arttıkça enflamasyon yükünün arttığı söylenebilir. Birinci basamak koşullarında rutin bakılan ve mortalite ve morbidite ile ilişkili olduğu bilinen kreatinin ve ALT değerleri ve insülin direnci arasında anlamlı ilişki kurulmuştur. Obezite derecesi ile pozitif yönlü anlamlı ilişkisi olan Glukoz, HbA1c, BUN, ALT, insülin düzeyi ve HOMA-IR değerleri, bireylerde erken tanı ve bireysel yaklaşım ile klinik kötüleşmeden yaşam tarzı değişiklikleri ve psikolojik destek ile kilo alımının durdurulması ve ideal seviyelere getirilmesinin morbidite ve mortalite bakımından olumlu etkileri olacağını düşündürmektedir.
Üniversite öğrencilerinde tütün ve tütün ürünleri kullanımı ve ilişkili faktörler
Giriş ve Amaç: Sigara önlenebilir ölüm nedenleri arasında birinci sırada yer almasına rağmen hem ülkemizde hem de dünyada sigara kullanımı çok yaygındır. Sigara kullanımını etkileyen demografik ve psikososyal faktörlerin araştırılmasına ihtiyaç vardır. Evden ve aileden ayrılmak, yeni bir çevreye uyum, meslek adayı olmak gibi birçok soruna bağlı gelişen aşırı kaygı ve stresin, üniversite öğrencilerinde tütün ve tütün ürünleri kullanımını artırdığı düşünülmektedir. Üniversite öğrencileri üzerinde yapılan bazı çalışmalarda; spor yapma alışkanlığı olan öğrencilerin, daha az sigara içme alışkanlığı olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı; üniversite öğrencilerinde tütün ve tütün ürünleri kullanımını ve ilişkili faktörleri araştırmak, tütün ve tütün ürünleri kullanan ve kullanmayan kişilerde spora yönelik tutumları belirlemektir. Yöntem: Araştırmanın yöntemi tanımlayıcı ve kesitsel niteliktedir. Araştırma online anket yöntemi ile yürütülmüş olup Harran Üniversitesi Osmanbey Kampüsü'nde 2022 yılında öğrenim gören öğrenciler dahil edilmiştir. Örnekleme yöntemi olarak 4 ayrı fakülteden tabakalı örnekleme yöntemi kullanılmıştır. Verilerin elde edilmesinde sosyodemografik özellikleri sorgulamaya yönelik veri değerlendirme formu, Üniversite Öğrencilerinin Spora Yönelik Tutumları Ölçeği (SYTÖ) ile Fagerström Nikotin Bağımlılık Ölçeği (FNBÖ) kullanılmıştır. Katılımcılardan elde edilen verilerin analizi IBM SPSS İstatistik 22 (SPSS Inc., Chicago, IL) programında uygun istatistiksel yöntemler ile değerlendirilmiştir. İki bağımsız grup ortalamasının karşılaştırılması için Independent Sample T Test, ikiden fazla grup ortalamasının karşılaştırılması için One Way ANOVA testi kullanılmıştır. Nicel değişkenler arasındaki ilişkinin incelenmesi için Pearson Korelasyon testi kullanılmıştır. Ayrıca tüm sonuçlar için anlamlılık değeri p<0.05 baz alınmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan toplam 643 kişiden %56,6'sı (n=364) kadın, %43,4'ü (n:279) erkekti. Katılımcıların %29,4'ü (n=189) Tıp Fakültesi öğrencisi, %23,6'sı (n=152) Eğitim Fakültesi öğrencisi, %20,5'i (n=132) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğrencisi, %26,4'ü (n=170) Mühendislik Fakültesi öğrencisi idi. Öğrencilerin %25,8'i (n=166) tütün ve tütün ürünleri kullandığını belirtirken, %74,3'ü (n=477) ise tütün ve tütün ürünlerini kullanmadığını belirtmiştir. Şu an aktif olarak tütün ve tütün ürünleri kullananlar ile kullanmayanların SYTÖ puanları arasında anlamlı bir farklılık olup (p=0,030), tütün ürünleri kullanmayanların spora yönelik tutumları, kullananlardan daha olumlu bulunmuştur. FNBÖ puanı ile SYTÖ puanı arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir (p=0,602), nikotin bağımlılığı derecesi ile spora yönelik tutumun arasında farklılık gözlenmemiştir. Tütün ürünlerini kullanan öğrencilerin %12,05'si (n=20) 7-12 yaş arasında, %45,78'i (n=76) 13-17 yaş arasında, %42,17'si (n=70) 18-24 yaş arasında ilk olarak denediği saptanmıştır. Öğrencilerin ütün ürünlerine başlama nedeni incelendiğinde %15,66'sı (n=26) merak/özenti nedeniyle, %13,86'sı (n=23) aile veya arkadaşlarının tütün kullanımı nedeniyle, %12,65'i (n=21) ailevi sorunlar nedeniyle, %25,30'u (n=42) arkadaş ortamı nedeniyle, %22,29'u (n=37) gelecek kaygısı nedeniyle, %10,24'ü (n=17) boş vakitte yapacak bir aktivite bulamadığı için başladıklarını ifade etmişlerdir. Kaygı ve stres faktörlerinin öğrencilerin tütün kullanımı üzerindeki etkileri incelendiğinde %18,02'si (n=20) etkisi olmadığını, %12,6'i (n=14) biraz etkisi olduğunu, %30,63'ü (n=34) fazla etkisi olduğunu, %38,74'ü (n=43) çok fazla etkisi olduğunu belirtmiştir. Tütün kullanan öğrencilere uygulanan Fagerström Nikotin Bağımlılık Ölçeği puan ortalaması 2.57 (min=0, max=6) olup, tütün kullanan öğrencilerde nikotin bağımlılığının düşük seviyede olduğu tespit edilmiştir. Katılımcıların tümüne uygulanan Spora Yönelik Tutum Ölçeği toplam puanının ortalaması 86,12 (min=22, max=110) olarak tespit edilmiştir. Sonuç: Üniversite öğrencilerinde tütün ve tütün ürünleri kullanımı ve spora yönelik tutumlarını araştırdığımız bu çalışmada spora yönelik tutumları olumlu olanların tütün ürünleri kullanma oranının anlamlı şekilde düşük olduğu bulunmuştur. Tütün kullanan katılımcıların çoğunluğunda kaygı/stres nedeniyle kullanım olduğu dikkat çekmektedir. Spora karşı olumlu tutumların, sigaraya karşı olumsuz tutumlarla ilişkili olduğu ancak spora karşı olan tutumun bağımlık seviyesi ile ilişkili olmadığı görülmüştür. Bu çalışma verileri ışığında pek çok sebeple kaygının arttığı üniversite döneminde bireylerin tütün ve tütün ürünleri ile henüz tanışmadan önce gerekli eğitimlerin müfredatlara entegre edilmesi, stresle baş etmede önemli rolü olduğu bilinen spor faaliyetlerinin arttırılması ve öğrencilerin teşvik edilmesi, birinci basamak başta olmak üzere tüm sağlık kurumlarında konuya dair danışmanlık hizmetlerinin etkin şekilde verilmesi sağlığın korunmasının ve geliştirilmesine dair olumlu etkileri olacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Sigara, Spor, Spora yönelik tutum, Fagerström Nikotin Bağımlılık Ölçeği, Nikotin Bağımlılığı
Diyabet hastalarında geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamaları kullanım durumu ve belirleyici faktörler
Amaç: Bu çalışma diyabet hastalarının GETAT uygulamaları kullanım durumlarını ve bunda etkili olan faktörleri belirlemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı, kesitsel ve prospektif tipte bir çalışmadır. Çalışma Aralık 2021-Ağustos 2022 tarihleri arasında Şanlıurfa Harran Üniversitesi Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği ve Aile Sağlığı Merkezlerine başvuran 244 diyabet hastası ile yapılmıştır. Veriler "Anket Formu" ve Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Tutum Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Bulgular: Hastaların herhangi bir sebeple GETAT kullanım oranı %48,36, diyabet tedavisi için GETAT kullanım oranı %38,52'dir. En sık fitoterapi uygulaması kullanılmıştır. GETAT hakkında bilgi sahibi olma, ek hastalık varlığı ile GETAT kullanımı arasında istatiksel açıdan anlamlı ilişki vardır (p<0,005). Diyabet tedavisinde GETAT kullanma ile alt ölçeklerden alınan puanlar arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0,005). Sonuç: Bu çalışmadan elde edilen verilere göre çoklu hastalığı olan bireylerin tedavide alternatif uygulamalara yöneldiği saptanmıştır. Bu nedenle bu hastalara daha bütüncül yaklaşılması gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Aynı zamanda bitkisel ürün kullanımı çok yaygın olduğundan bu konuyla alakalı çalışmaların artırılması hasta tatmini, tedavi etkinliği açısından önem teşkil etmektedir. Anahtar Kelimeler: Diyabet, Geleneksel ve Tamamlayıcı ve Tıp, Alternatif Tıp, GETAT Tutum Ölçeği
COVID-19 hastalığında piropitozis mekanizması ve etki eden faktörler
Amaç: Covid-19 hastalığının bir hücre ölüm mekanizması olan piroptozis ile ilişkisini incelemek amacıyla araştırma grupları arasında piropitozis ile ilişkili serum parametrelerini kıyaslayıp farklarını irdelemektir. Yöntem: Klinik araştırma niteliğindeki bu çalışma 2020-2022 yılları arasında Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Pandemi servisinde yatan hastalar ve aile hekimliği polikliniğine başvuran hastalar üzerinde yürütüldü. 28 Covid pozitif, 30 Covid şüpheli ve 30 sağlıklı kişi çalışmaya dahil edildi. İstatistiksel analizler için SPSS 22,0 programı kullanıldı, uygun istatistiksel analizler kullanılarak ve anlamlılık düzeyi olarak p< 0.05 değeri kabul edildi. Bulgular: Araştırmaya 48 (%54,5) kadın, 40 (%45,5) erkek olmak üzere toplam 88 katılımcı dahil edilmiştir. Covid şüpheli grup yaş ortalaması ve sigara içme oranı kontrol grubuna kıyasla daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). Covid pozitif ve Covid şüpheli grup ek hastalık oranı kontrol grubuna kıyasla yüksektir (p<0,001). Covid pozitif ile Covid şüpheli grupta kontrol grubuna kıyasla prokalsitonin (p<0,001), AST (p<0,001), albümin (p<0,001), LDH (p<0,001), CRP (p<0,001), D-dimer (p<0,001), fibrinojen (p=0,005) değerleri yüksek; albümin (p<0,001) değerleri düşüktür. Kontrol grubunda lenfosit (p<0,001), eozinofil (p<0,001), bazofil (p<0,001) ve hematokrit (p=0,020) değerleri diğer gruplara göre yüksektir. Monosit (p=0,006) değerleri Covid şüpheli grupta diğer gruplara göre daha düşükken; nötrofil (p<0,001) değerleri daha yüksektir. Hemoglobin (p=0,024) değerleri kontrol grubunda Covid pozitif gruba göre daha yüksektir. Covid pozitif grupta IL-1β değerleri kontrol grubuna kıyasla anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p=0,012). NLRP3 değerleri Covid pozitif grupta, Covid şüpheli ve kontrol grubuna kıyasla anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Diğer parametreler açısından anlamlı bir ilişki tespit edilemedi. Sonuç: Sonuç olarak yapılan çalışmada; Covid pozitif grupta NLRP3, IL-1β, prokalsitonin düzeylerinin yüksek olması Covid-19 ile piropitozis mekanizması arasında anlamlı bir ilişki olduğunu düşündürmektedir.
Hipertansiyon tanılı hastalarda tedavi uyumu ve sağlık algısı
Amaç: Tedavi uyumsuzluğu ve sağlık algısı düzeyindeki eksiklikler hipertansiyon hastalarında hastalık adına kötü prognostik faktörler olup çalışmamızda hipertansiyon hastalarına yöneltilen sorular ile tedavi uyumu ve sağlık algısı düzeylerinin ölçülmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Şubat 2023-Nisan 2023 tarihleri arasında Şanlıurfa ilinde merkez ilçelerde erişilebilen Aile Sağlığı Merkezlerine başvuran 18 yaş üstü hipertansiyon tanısı olan 6 aydan daha uzun süre antihipertansif ilaç kullanan hastalardan çalışmaya katılmayı kabul edenler alındı. Gönüllülere sırasıyla katılımcıların sosyodemografik özellikleri ve ilaç kullanımlarına dair bilgilerin yer aldığı Sosyodemografik Veri Formu, Hill-Bone Hipertansiyon Tedavisine Uyum Ölçeği ve Sağlık Algısı Ölçeği uygulandı. Bulgular: Çalışmaya katılan 205 kişinin yaş ortalaması 58,6±14,1 olup (min 18– maks 88) katılımcıların 108'i (%52,7) kadın, 163'ü (%79,5) evliydi. Çalışma durumu sorgulandığında 70'inin (%34,1) çalıştığı, eğitim durumu sorgulandığında ise en yüksek oranda (%35,1) ilkokul mezununun olduğu görüldü. Kan basıncı normal sınırlarda olanların yaş ortalaması istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüktü (p<0,001). Cinsiyet, medeni hal, çalışma durumu, eğitim ve gelir durumu açısından HBHTUÖ toplam puanları arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Hill Bone Tedaviye Uyum Ölçeği Toplam Puanı 7,2±4,3 bulundu. Kan basıncı ölçüm sıklığı ve doktor kontrolüne gitme sıklığı grupları ile HBHTUÖ toplam puanları arasında anlamlı bir fark saptandı (p<0,001). Ek hastalığı olanların HBHTUÖ toplam puanları ek hastalığı olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüktü (p=0,001). SAÖ toplam puanı 42,9±5,6 olarak bulundu. Medeni hali evli olan katılımcıların SAÖ sağlığın önemi alt grup puanları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (p=0,006). Sonuçlar: Kronik hastalıkların seyrinde hastanın düzenli takibi kritik öneme sahiptir. Erken tanı ve tedavi ile mortalite ve morbiditenin önüne geçilebilmesi için özellikle hastalık görülme sıklığının arttığı orta ve ileri yaşlar başta olmak üzere tüm yaş gruplarında klinik muayenede tansiyon ölçümü ve hipertansiyon taramaları konusunda gereken hassasiyetin gösterilmesi önerilir. Aile hekimlerine uzmanlık eğitimi sürecinde kronik hastalıklara yönelik sadece takip programları değil hastaların tedavi uyumunu artıracak ve sağlık algısını yükseltecek eğitimlerin de verilmesi faydalı olacaktır. Anahtar kelimeler: Hipertansiyon, tedavi uyumu, sağlık algısı
Şanlıurfa yöresinde son on yılda kolon kanserinin demografik değişimi
Amaç: Kolorektal kanserler, dünya genelinde kansere bağlı ölümler arasında ön sıralarda yer almakta ve önemli bir halk sağlığı problemi oluşturmaktadır. Kolon polipleri ise kolorektal kanserin gelişiminde öncül lezyonlar olarak kabul edilmekte olup, bu lezyonların erken dönemde tanınması büyük önem taşımaktadır. Son yıllarda yapılan epidemiyolojik çalışmalar, kolon kanserlerinin lokalizasyonunda sağ kolon ve sigmoid kolonda belirgin bir artış eğilimi olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bulgular hem tarama programlarının planlanmasında hem de endoskopik takip algoritmalarının düzenlenmesinde önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmada amaç; son 10 yılda gerçekleştirilen kolonoskopi verilerinin retrospektif olarak incelenmesiyle, kolon polipleri ve kolorektal kanserlerin lokalizasyon, boyut ve histopatolojik tiplerine göre dağılımını ortaya koymak; bu özelliklerin zamanla değişim gösterip göstermediğini değerlendirmek ve etkileyen faktörleri belirleyerek elde edilen bulguları güncel literatürle karşılaştırmaktır. Gereç-Yöntem: Çalışmaya 1 Ocak 2015-31 Aralık 2024 tarihleri arasında Şanlıurfa Harran Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Kliniğinde kolonoskopi yapılan 5361 hasta dahil edilmiş, hastaların yaş, cinsiyet, ek hastalık, aile öyküsü, sigara içme durumları, kolonoskopi raporları ve alınan biyopsi sonuçları incelenmiştir. Hastalar yıllık ve beşer yıllık gruplar halinde incelenmiştir. Veriler SPSS ile analiz edilerek; kategorik değişkenler için ki-kare testi, sürekli değişkenler için uygun parametrik ya da non-parametrik testler kullanılmıştır. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hastaların %20,7'sinde polip, %3,7 sinde kitle saptanmıştır. Poliplerin en sık transvers kolon ve rektumda, kitlelerin ise rektum ve çıkan kolonda lokalize olduğu görülmüştür. En sık saptanan patolojik tanı adenokarsinom olup, bu bulgu mevcut literatürle uyumludur. Yaş ve cinsiyete göre değerlendirildiğinde hem kitle hem de polipler erkeklerde ve 41-65 yaş aralığında daha sık görülmektedir. Özellikle 2022 ve 2024 yıllarında erkek hastalarda polip saptanma oranı anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,008). Yıl aralıklarına göre değerlendirildiğinde, polip boyutu, lokalizasyonu ve patoloji alt tiplerinde bazı değişiklikler gözlenmiş; 2020–2024 yılları arasında tübüler adenom, hiperplastik polip oranlarında artış saptanmıştır. Ancak kitlelerin boyutu ve patolojik özellikleri açısından yıl aralıkları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir değişim gözlenmemiştir (p>0,05). Sonuç: Bu çalışma, kolorektal polip ve kitlelerin demografik ve patolojik özelliklerini uzun yıllara yayılan verilerle değerlendirmektedir. En sık görülen malign patoloji adenokarsinom olup, bu bulgu literatürle uyumludur. Kitlelerin boyut ve patolojilerinde yıllar içinde anlamlı bir değişiklik gözlenmemiştir. Buna karşın, poliplerin yaş ve cinsiyete göre dağılımındaki farklılıklar, risk temelli tarama stratejilerinin gözden geçirilmesi gerektiğini düşündürmektedir.
Adölesanlarda ekran bağımlılığı ve metabolik sendrom ilişkisi
Amaç: Günümüzde hızla artış gösteren metabolik sendromun ileriki yaşamda kronik hastalıklarla, morbidite ve mortalite ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Hareketsiz ve sağlıksız bir yaşam biçimini beraberinde getiren ekran bağımlılığı adölesanlarda yaygındır ve metabolik sendrom ile yakın ilişkili olabilir. Bu çalışmada, adölesanlarda ekran bağımlılığı ve metabolik sendrom arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmaktadır Gereç ve yöntem: Bu çalışma kesitsel tipte planlanmıştır. Araştırma, Şubat 2025- Nisan 2025 tarihleri arasında Şanlıurfa ili merkez ilçesi olan Karaköprü'de 5 Nolu Narlıdere Aile Sağlığı Merkezi (ASM)'nde hizmet veren 7 farklı birimde yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini, bu birimlere başvuran 10–19 yaş arası adölesan bireyler oluşturmaktadır. Araştırma verileri, sosyodemografik özellikleri sorgulayan 17 soruluk anket formu ve ekran bağımlılığı düzeyini değerlendiren 15 sorudan oluşan Çoklu Ekran Bağımlılığı Ölçeği kullanılarak onay veren katılımcılarla yüz yüze görüşmeler yolu ile elde edilmiştir. Katılımcıların boy, kilo ve kan basıncı ölçümleri ise standart yöntemler kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Sağlık Bakanlığı'nın Ergen İzlem Protokolü kapsamında hiperlipidemi taraması ile Hastalık Yönetim Platformu (HYP) çerçevesinde diyabet taramasına yönelik açlık kan şekeri ölçümünün zorunlu olması nedeniyle, çalışmada kullanılan açlık kan şekeri ve lipid profili verileri bu rutin tarama programları kapsamında alınan kan örneklerinden elde edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya katılan 248 bireyin %48,4'ü kadın (n=120), %51,6'sı erkek (n=128) tir. Yaş ortalamaları 14,6±2,4 yıl olup, yaş aralığı 10 ile 19 yıl arasında değişmekte olup çoğunluğunun öğrenim seviyesi ortaokul (%62,5; n=155) düzeyinde idi. Katılımcıların %10,9'u (n=27) ailesinde obezite öyküsü vardı. Katılımcıların boy uzunluğu ortalaması 164,1±10,8 cm, vücut ağırlığı ortalaması 62,5±19,4 kg olup beden kitle indeksi (BKİ) ortalaması 22,9±5,5 kg/m², ortanca değeri ise 21,58 kg/m²'dir. BKİ değer aralığı 13,6 ile 41,3 kg/m² arasında değişmektedir. Bel çevreleri ortalama değeri 75,6 ± 12,7 şeklinde olup en düşük bel çevresi 53 cm, en yüksek ise 110 cm olarak ölçülmüştür. Ölçülen sistolik kan basıncı ortalaması 103,9 ± 15,1 mmHg, diastolik kan basıncı ortalaması ise 65,1 ± 10,6 mmHg idi. "Sıklıkla" abur cubur tüketenlerin oranı %32,3 (n=80) iken, "her zaman" 7 tükettiğini belirtenlerin oranı %9,3 (n=23) idi. Katılımcıların günlük ekran süresi ortalaması 4,2 ± 2,5 saat/gün, ortanca değeri ise 4 saat/gün olarak hesaplanmıştır. Katılımcıların % 61,3'ü normal kilolu olarak değerlendirilmiş (n=152), yüzde 18,5'i hafif obez (n=46) ve yüzde 20,2'si obez (n=50) grubunda yer almıştır. Katılımcıların %9,7'sinde (n=24) metabolik sendrom saptanmış olup obez sınıfında yer alan adölesanların %48'inde metabolik sendrom tespit edilmiştir. Katılımcıların Çoklu Ekran Bağımlılığı Ölçeği sonuçlarına göre, %34,3'ü (n=85) ekran bağımlılığı açısından riskli grup olarak değerlendirilmiştir. Çoklu Ekran bağımlılığı Ölçek puanları yüksek olan bireylerde metabolik sendrom görülme olasılığı ölçek puanı düşük olanlara göre daha yüksektir. Maruz kalınan ekran süresi ile obezite göstergeleri arasında pozitif yönde düşük düzeyli, ağırlık, bel çevresi, BKİ arasında ise pozitif yönde yüksek düzeyli korelasyonlar bulunmuştur. Yaş arttıkça metabolik sendrom görülme riski artmakta; yaşta bir birimlik artış, metabolik sendrom riskini yaklaşık 2,162 kat artırmaktadır. Ailede obezite öyküsü güçlü bir risk faktörü olarak belirlenmiş olup metabolik sendrom görülme riskini yaklaşık 4,725 kat arttırmaktadır. Günlük ekran başında geçirilen her bir saat artışının metabolik sendrom riskini 2,165 kat arttırdığı bulunmuştur. Sonuç: Çalışmanın sonuçları, adölesanlık döneminde ekran bağımlılığı ile metabolik sendrom arasında anlamlı bir ilişki olduğunu göstermektedir. Artan ekran süresi, fiziksel aktivitenin azalması ve sağlıksız beslenme alışkanlıkları, adölesanlarda obezite ve metabolik sendrom gelişimi bakımından risk faktörleridir. Aile sağlığı merkezleri gibi birinci basamak sağlık kuruluşlarında konuya dair farkındalık arttırıcı mezuniyet öncesi ve sonrası eğitimlerle yaşam tarzı değişikliklerine teşvik eden sağlık danışmanlık hizmetleri yaygınlaştırılmalıdır. Ekran süresinin sınırlanması ve düzenli sağlık taramaları ile metabolik hastalıkların adölesan dönemde önlenmesi mümkün olabilir.
Şanlıurfa ilinde ebeveynlerin aşı kararsızlığı, çocukluk çağı rutin aşı programına uyumu ve etkileyen faktörler
Giriş ve Amaç: Aşılar, 20. yüzyılın halk sağlığı açısından en önemli buluşlarından biri olarak kabul edilmektedir. Bulaşıcı hastalıklara karşı geliştirilen aşılar, salgınların önlenmesine, birçok hastalığın ortadan kalkmasına ve bulaşıcı hastalıkların sonucunda meydana gelen ciddi komplikasyonlar ile ölümlerin azalmasına büyük katkı sağlamıştır. Günümüzde, pek çok ülke aşılarla önlenen bulaşıcı hastalıkların görülme sıklığında artış olduğunu bildirmiştir. Bu durumun en sık karşılaşılan nedeni, ebeveynler tarafından bağışıklamanın reddedilmesi veya aşı kararsızlığı yaşamasıdır. Bu çalışmanın amacı Şanlıurfa ilinde ebeveynlerin aşı kararsızlığı, çocukluk çağı rutin aşı programına uyumu ve etkileyen faktörleri belirlemektir. Materyal ve Metod: Kesitsel tipte planlanan bu çalışma 2025 yılı ocak ayı ile 2025 yılı mart ayı arasında Şanlıurfa ilindeki Aile Sağlığı Merkezlerinde kayıtlı bulunan 0-4 yaş arası çocuğu olan katılımcılar ile yapılmıştır. Veriler; sosyodemografik veri formu, aşı ile ilgili bilgi, tutum ve davranışı belirlemek için sorulan aşılama durumu değerlendirme formu ve aşı kararsızlığı ölçeği ile toplanacaktır. Normal dağılıma uyan verilerin analizlerinde parametrik testler (t testi), normal dağılıma uymayan verilerin analizinde non-parametrik testler (Mann-Whitney U testi), kategorik verilerin karşılaştırılmasında ki-kare testi, ileri analizlerden binary lojistik regresyon yapılmıştır. p <0.05 istatistiksel olarak önemli kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 344 kişinin 68,9'u kadın, %31,1'i erkektir. Aşı kararsızlığı ölçeği puan ortalaması 14,58 olarak bulunmuştur Çalışmaya katılanların %64,8'i çocuklarının aşılarını zamanında yaptırdıklarını belirtmişlerdir. Aşıyı zamanında yaptıran ve yaptırmayan kişiler incelendiğinde; medeni durumu boşanmış olmanın, mevsimlik tarım işçisi olmanın ve çocuklarda alerji olmasının istatistiksel olarak önemli olduğu bulunmuştur. Mevsimlik tarım işçisi olanlarda olmayanlara göre 3,15 kat, çocuğunda alerji olanlarda olmayanlara göre 4,62 kat ve boşanmış kişilerde evli olanlara göre 5,83 kat aşıyı zamanında yaptırmama riski artmış olarak bulunmuştur Sonuç: Aşı kararsızlığını sosyokültürel düzey ve toplumsal gelenek/inanç gibi faktörler etkiliyor. Medeni durum olarak boşanmış olanlarda, mevsimlik tarım işçilerinde ve çocuklarında alerji hikayesi olanlarda, aşıyı zamanında yaptırmama olasılığı daha yüksek bulunmuştur.
Birinci basamağa başvuran hastalarda B12 vitamin düzeyi ve depresyon arasındaki ilişki
B12 vitamin eksikliği toplumuzda sık görülen sağlık sorunlarından biridir. B12 vitamini eksikliğinin ağır depresyon ile ilişkisini gösteren birçok yayın mevcuttur. Bu çalışma, B12 vitamini düzeyi eksik olan ve normal olan bireylerin sosyodemografik özellikleri, sağlık algıları ve depresyon düzeyleri arasındaki ilişkiyi karşılaştırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bu çalışma herhangi bir şikayetle Şanlıurfa ilindeki birinci basamağa başvuran, kan tetkikleri bakılan, bakılan tetkikler içerisinde B12 vitamin düzeyi olan 300 hasta ile yapıldı. Araştırmaya, 200'ü (%66,7) kadın ve 100'ü (%33,3) erkek olmak üzere toplam 300 katılımcı dâhil edilmiştir. Katılımcıların yaş ortalaması 29,13±13,43 yıl, boy ortalaması 165,86±10,26 cm ve ağırlık ortalaması 70,35±14,73 kg olarak belirlenmiştir. Katılımcılar, B12 vitamini düzeyi eksik olanlar (150 kişi, %50) ve B12 vitamini düzeyi normal olanlar (150 kişi, %50) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır Çalışma bulguları, B12 vitamini eksik olan ve B12 vitamini normal olan gruplar arasında boy, yaş ve kilo açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Eğitim düzeyi açısından, B12 vitamini eksik olan grupta ilköğretim düzeyinde eğitim oranı (%56,8) daha yüksekken, B12 vitamini normal olan grupta üniversite eğitimi oranı (%61,6) anlamlı şekilde daha yüksektir (p<0,05). Meslek dağılımında ise B12 vitamini eksik olan grupta çiftçi olanlar (%90), B12 vitamini normal olan grupta ise memur olanlar (%68,5) daha fazladır. Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) sonuçları incelendiğinde, B12 vitamini eksik olan gruptaki katılımcıların ortalama depresyon puanı (14,25±11,49), B12 vitamini normal olan grubun puanından (8,45±6,66) istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksektir (p<0,05). Ayrıca fiziksel aktivite düzeyi düşük olan katılımcıların depresyon puanlarının daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05). Kronik hastalıklar açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmamasına rağmen, B12 vitamini eksik olan grupta kronik hastalık oranı daha yüksektir. Bulgular, B12 vitamini düzeyi düşük olan bireylerin depresyon puanlarının daha yüksek ve sağlık algısı kontrol merkezi puanlarının daha düşük olduğunu göstermiştir. Ayrıca, sosyoekonomik değişkenlerin B12 vitamini düzeyi ile ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, B12 vitamini eksikliği, bireylerin depresyon düzeyi ve sağlık algısı üzerinde olumsuz bir etkiye sahip olabilir. Bu nedenle, B12 vitamini düzeylerinin düzenli olarak izlenmesi ve eksiklik durumunda gerekli müdahalelerin yapılması önerilmektedir. Ancak bunu sadece B12 vitamin düzeyine bağlamak doğru olmayabilir. Bu yüzden B12 vitamininin depresyon tedavisinde faydasını belirleme için daha geniş, prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Aile sağlığı çalışanlarının spinal musküler atrofi (SMA) hastalığı ve taraması hakkında bilgi, tutum ve farkındalık düzeyinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada Şanlıurfa ilindeki Aile sağlığı çalışanlarının spinal müsküler atrofi hastalığı ve taraması hakkında bilgi, tutum ve farkındalık düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem:Araştırma kesitsel tiptedir.Araştırmanın evrenini Şanlıurfa ilindeki merkez ve dış ilçelere bağlı tüm aile sağlığı merkezlerinde, aile sağlığı çalışanı statüsünde çalışan tüm sağlık personelleri oluşturmaktadır. Aile hekimleri, temizlik personelleri ve otomasyon teknikerleri hariç tutulmuştur.Çalışma evreni toplam 440 kişiden oluştuğundan dolayı örneklem seçilmedi ve tüm gruba ulaşmak hedeflendi. 440 kişinin 229'una (%52) ulaşılabildi. Veri toplama aracı olarak 'Aile sağlığı çalışanlarının spinal müsküler atrofi (SMA) hastalığı ve SMA/taraması hakkında bilgi, tutum ve farkındalık düzeyi soru formu' kullanıldı. Soru formu sosyodemografik özellikleri ve SMA hastalığı ve taraması hakkında bilgi, tutum ve farkındalık düzeyini sorgulayan iki bölümden oluşmaktadır.Sorular; doğru, yanlış ve bilmiyorum şeklinde 3 seçeneklidir. Her bir soru 5 puan değerindedir ve yalnızca soruya doğru cevap verilmesi halinde 5 puan verilmiş olup, yanlış cevap verilmesi veya bilmiyorum seçeneği işaretlenmesi halinde 0 puan verilmiştir. Bu soru formundan en düşük 0, en yüksek 100 puan alınabilmektedir. Bulgular: Katılımcıların, soru formundan aldıkları toplam puan ortancası 45 (15-85) olarak bulundu.SMA hakkındaki bilgim yetersiz diyenlerin toplam puan ortancası, yeterli ve orta diyenlere göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Sonuçlar:Şanlıurfa ilindeki aile sağlığı çalışanlarının toplam puan ortancası beklenin oldukça altında çıkmıştır. Bu sonucun en önemli sebebinin, eğitim yetersizliği olduğu görülmektedir.
Birinci basamak hekimlerinin defansif tıp uygulamaları konusundaki tutumlarının ve tükenmişlik düzeylerinin klinik pratiklerine etkisi
Giriş ve Amaç: Dünyada doktorlar hakkında açılan davalar sebebiyle, doktorların kendilerini güvenceye almak için pratikler geliştirdiği, bu yeni davranışların ABD'de "Defansif Tıp" adıyla ön plana çıktığı görülmektedir. Sağlık profesyonelleri için kullanılan tükenmişlik, yeterli sürede gelişen iş koşulları ile ilintili stresin doğurduğu mental ve fiziksel enerji yoksunluğu ile karakterizedir. Çalışmanın amacı aile hekimlerinin defansif tıp uygulama özellikleri ve tükenmişlik düzeylerinin mesleki pratiklerine etkisinin araştırılmasıdır. Materyal ve Metod: Türkiye'de aile hekimlerinde yapılan kesitsel nitelikte bir çalışmadır. Evren büyüklüğü 30-40 bin aralığında, %40 prevelansta, %90 güven aralığı, %5 hata payı ve desen etkisi 2.0 alınarak örneklem büyüklüğü hesaplandı ve minimum 516 aile hekimine ulaşılması hedeflendi. Sosyodemografik veri formu, defansif tıp klinik uygulamaları formu, DTTÖ ve Maslach Tükenmişlik ölçeğinden oluşan anket formu ile yapılacaktır. Bulgular: Çalışmamızda 542 kişinin %65,12'si erkek, %34,87'si kadındır. DTTÖ puan ortalaması 47,94'tür. Katılımcıların Maslach Tükenmişlik Envanteri puan ortalaması 79,29'dur. Cinsiyet yönünden, defansif tıp kavramını daha önce duymanın ve defansif tıp uygulamaları kavramının içeriği konusunda yeterli bilgiye sahip olmanın istatiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur. Çok yüksek DTU'ya başvuran katılımcılarda Maslach ölçek puanı ile duygusal tükenme ve duyarsızlaşma alt boyut puanları, Maslach tükemişlik ölçeğinin bir diğer alt boyutu olan kişisel başarı için ise orta düzeyde DTU'ya başvuran katılımcıların puanları istatistiksel olarak önemli düzeyde yüksek olduğu bulunmuştur. Sonuç: DTU ile tükenmişlik arasında ilişki bulunmuştur. Bu iki durum hem birbirlerini etkilemekte hem de hekimlerin mesleki pratiklerini etkilemektedir. DTU'nun önüne geçilmesi; hastalar için zaman kaybının önlenmesi, diğer basamakların iş yükü olarak rahatlatılması ve finansal açıdan topluma fayda sağlanması açısından önemlidir.
Birinci basamağa başvuran hastalarda B12 vitamin düzeyinin trigliserid glukoz indeksi ile ilişkisi
Amaç: İnsülin direnci, kardiyovasküler hastalıklar ve Tip 2 Diyabetes Mellitus gelişiminde önemli bir risk faktörüdür. Pek çok sistemin işleyişinde kilit rol oynayan B12 vitamini seviyelerindeki yetersizliğin insülin direnci ile ilişkili olduğu bilinmektedir. İnsülin direnci ve B12 eksikliğinin birinci basamakta erkenden tanınması ve ideal şekilde tedavisi, morbidite ve mortalite oranlarının düşürülmesi bakımından önemlidir. Son yıllarda insülin direnci tespitinde, Trigliserid Glukoz (TyG) indeksi ucuz ve pratik bir yöntem olarak kabul görmüştür. Bu çalışmanın amacı, TyG indeksi ile serum vitamin B12 düzeyleri arasındaki ilişkiyi araştırmak ve elde edilecek bulgularla aile hekimliği klinik pratiğine katkı sağlayacak öneriler geliştirmektir. Gereç ve Yöntem: Kesitsel, analitik, vaka-kontrol tipte planlanan bu araştırma, 01.01.2023-31.12.2024 tarihleri arasında Şanlıurfa merkez ilçelerine bağlı 24 No'lu Derviş Hoca, 14 No'lu Nihat Demirelli ve 7 No'lu Yenişehir Aile Sağlığı Merkezleri'ne kayıtlı olup sağlık hizmeti alan 18-65 yaş aralığındaki bireylerin katılımı ile gerçekleştirildi. B12 vitamini düzeyi 189 pg/ml'nin altında olan, diyabeti ve diğer ek hastalıkları olmayan bireyler vaka grubu; yaş ve cinsiyet açısından benzer, B12 düzeyi normal olan, diyabet ve diğer ek hastalıkları bulunmayan bireyler kontrol grubu olarak belirlendi. İnsülin direnci tespitinde TyG indeksi (TyG = ln(Açlık TG (mg/dl) × Açlık Glukoz (mg/dl) / 2)) kullanıldı. Bireylerin rutin kontrollerde yapılmış olan kan tetkiklerinden elde edilen B12 vitamini değerleri, hesaplanan vücut kitle indeksi (VKİ) ve TyG indeksleri istatistik analize tabi tutulmuş ve sonuçlar vaka ve kontrol grupları arasında karşılaştırılmıştır. Bulgular: TyG indeks değer ortalamasının vaka grubunda kontrol grubuna göre (p<0,001) erkeklerde kadınlara göre anlamlı olarak yüksek olduğu bulunmuştur (p<0,001). Vaka grubunda hesaplanan trigliserit değeri ortancası da kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksektir (p<0,001). TyG indeksi ile yaş ve VKI arasında pozitif yönlü (r:0,40) B12 ile negatif yönlü orta düzeyde (r:-0,25) bir ilişki tespit edilmiştir Sonuçlar: Bu çalışmanın bulguları, B12 vitamini eksikliğinin insülin direnci gelişimi için bir risk faktörü olduğunu ortaya koymuştur. Birinci basamakta B12 eksikliği olan bireylerde insülin direnci varlığı da akılda tutularak, erken tanıda pratik ve ucuz bir yöntem olan TyG indeksi insülin direnci taramasında kullanılabilir
Üniversite öğrencilerınde kumar oynama, internet bağımlılığı ve aile aidiyeti arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı, bir kamu üniversitesinde okuyan öğrencilerin kumar oynama sıklığını belirleyerek kumar oynamanın internet bağımlılığı ve aile aidiyeti ile ilişkisini incelemektir. Bu araştırma, üniversite öğrencilerinin aile aidiyeti, kumar oynama davranışı, internet bağımlılığı düzeyi arasındaki ilişkileri incelemek amacıyla gerçekleştirilen ilişkisel tarama modeli türünde nicel bir çalışmadır. Yöntem: Bu çalışmanın örneklemini, 2024–2025 eğitim-öğretim yılında Harran Üniversitesi'nde öğrenim görmekte olan 324 üniversite öğrencisi oluşturmaktadır. Veri toplama sürecinde; demografik özellikler için kişisel bilgi formu, aile aidiyeti için Aile Aidiyeti Ölçeği, kumar davranışları için South Oaks Kumar Tarama Testi ve internet bağımlılığı için Young İnternet Bağımlılığı Testi-Kısa Form kullanılmıştır. Veriler, gönüllülük esasına dayalı olarak çevrim içi yapılandırılmış anket yoluyla toplanmıştır. Tanımlayıcı istatistikler kapsamında frekans, yüzde, aritmetik ortalama ve standart sapma hesaplanmıştır. İki grup arasındaki farklar bağımsız örneklem t-testi ile, üç ve daha fazla grup arasındaki farklar ise tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ile analiz edilmiştir. Anlamlı fark tespit edilen ANOVA sonuçları için Tukey post-hoc testi uygulanmıştır. Bulgular: Katılımcıların %66,4'ü (n=215) kadın, %33,6'si (n=109) erkektir ve yaş ortalaması 22,9 ± 6,05 yıldır. Katılımcıların %9,3'ü (n=30) yaşamında en az bir kez kumar oynadığını bildirmiştir. İlk kumar oynama yaşı ortalama 17,17 ± 2,76 yıl (min = 10, maks = 21) olarak bulunmuştur. Araştırma kapsamında elde edilen bulgular, üniversite öğrencilerinin aile aidiyeti düzeylerinin yüksek, kumar oynama davranışlarının düşük, internet bağımlılığı düzeylerinin ise genel olarak düşük-orta aralıkta seyrettiğini göstermektedir. Sonuçlar, üniversite öğrencilerinde kumar oynama davranışının özellikle erkek cinsiyet, bireysel gelir kazanımı, sigara ve alkol kullanımı ve düşük aile aidiyeti ile ilişkili olduğunu göstermiştir (p<0,05). Korelasyon analizine göre, aile aidiyeti ile kumar oynama davranışı (r = −.144) ve internet bağımlılığı (r = −.220) arasında anlamlı ve negatif yönlü ilişkiler; kumar oynama davranışı ile internet bağımlılığı arasında ise anlamlı ve pozitif yönlü bir ilişki (r = .232) saptanmıştır. Sonuç: Genel olarak değerlendirildiğinde, elde edilen bulgular, bireylerin aile ile kurdukları bağların, dijital ve riskli davranışları sınırlandırıcı işlevi olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda, üniversite öğrencilerine yönelik planlanacak önleyici müdahalelerin, yalnızca dijital okuryazarlıkla sınırlı kalmaması; aynı zamanda aile bağlarını güçlendirici psiko-eğitsel programları da içermesi önem arz etmektedir. Araştırma kapsamında, öneri olarak aidiyet duygusunun erken dönemde geliştiği dikkate alınarak, lise ve üniversite düzeyinde aile katılımlı sosyal duygusal öğrenme etkinliklerine yer verilmelidir.
Aile Sağlığı Merkezine evlilik raporu için başvuruda bulunan bireylerde eğitim müdahalesinin cinsel sağlık okuryazarlığına ve kontraseptif yöntem tercihlerine etkisi
Amaç: Kontraseptif yöntemlerin bilinmesi ve etkin şekilde uygulanması, istenmeyen gebelikleri önleyerek, anne ve bebek sağlığı üzerine olumlu katkılar sağlar. Aile hekimleri pek çok alanda olduğu gibi cinsel sağlık konusunda da bireylere yeterli bilgi ve doğru tutumları kazandırmak için eğitim fırsatlarını değerlendirmelidir. Bu araştırmanın amacı, aile sağlığı merkezine evlilik raporu için başvuran bireylerin kontraseptif yöntemler hakkında bilgi ve tutumlarının, cinsel sağlık okuryazarlığı durumlarının ve eğitim müdahalesinin bu konuda bilgi ve tutumları üzerine etkisinin belirlenmesidir. Yöntem: Kesitsel ve prospektif tipte planlanan bu çalışma düşük sosyoekonomik düzeye sahip bir bölgede yer alan Şanlıurfa İli Eyyübiye ilçesi Ertuğrulgazi Aile Sağlığı Merkezi'ne (ASM) 16.12.2024–15.06.2025 tarihleri arasında evlilik öncesi sağlık raporu almak için başvuran bireylerin katılımı ile gerçekleştirilmiştir. Çalışma verileri araştırmacılar tarafından hazırlanan, katılımcıların sosyodemografik özelliklerini ve kontraseptif yöntem konusunda bilgi ve tercihlerini belirlemeye yönelik anket formunun ve Cinsel Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği'nin (CİSÖY) uygulanması ile elde edilmiştir. Anket bireylere öncelikle çalışma hakkında bilgi verilmesi ve gönüllü katılım onayı alınmasının ardından yüz yüze anket tekniği ile uygulanarak verilen yanıtlar kaydedilmiştir. Uygulanan ilk anketin ardından her bireye araştırmacı tarafından konu hakkında yazılı ve görsel materyal içerikleri kullanılarak yaklaşık 30 dakika süren yüz yüze eğitim müdahalesi gerçekleştirilmiştir. Katılımcılara eğitimden iki ay sonrası için randevu verilmiş ve dönüş sağlayan bireylere aynı anket ve ölçek soruları tekrar yöneltilmiştir. Elde edilen verilerden sürekli değişkenlerin iki grup arasında karşılaştırılmasında Mann–Whitney U testi kullanılmıştır. İki düzeyli kategorik değişkenlerin eğitim öncesi ve eğitim sonrası karşılaştırılmasında ise McNemar test kullanılmıştır. Bütün analizlerde IBM SPSS.25 programı kullanılmış ve anlamlılık düzeyi olarak p< 0.05 değeri kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 203 birey dahil edildi. Katılımcıların çoğunluğu 18–25 yaş aralığında (%89,2) olup, %68,5'i kadın ve %40,9'u ortaokul mezunu idi. Katılımcıların Kontraseptif yöntemleri hakkında hiç bilgi almadığını ifade edenlerin oranı %62,6 iken cinsel yolla bulaşan hastalıklar hakkında hiç bilgi almadığını ifade edenlerin oranı b%77,8 idi. Konu hakkında bilgi kaynaklarının en sık arkadaş çevresi ((%27,1 ve %14,3)) ve internet (%24,6 ve %17,7)) olduğu bildirildi. Cinsel bilgi ve tutum puanları eğitim müdahalesi öncesi cinsiyetlere göre farklılık gösterdi. Eğitim öncesi kadında cinsel bilgi puanı kadınlarda erkeklere göre anlamlı şekilde daha düşük (p<.001) cinsel tutum puanları daha yüksek ((p<.001) iken; Eğitim sonrası değerlere bakıldığında ise, kadın ve erkekler arasında hem cinsel bilgi (p=0.774) hem de cinsel tutum puanları (p=0.151) açısından anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir." Eğitim sonrası tüm kontraseptif yöntemlere ilişkin genel bilgi düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı (p<0,001). Kondomun cinsel yolla bulaşan hastalıklardan (CYBH) koruyucu etkisini bilenlerin oranı eğitim müdahalesinden sonra %13,3'ten %64,0'a yükseldi (p<0,001). Eğitim sonrası kontraseptif yöntem kullanmayı düşünme oranında artış gözlenmesine rağmen eğitim öncesine görearalarında anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). Katılımcılar eğitim sonrası cinsel sağlık eğitimi almak için kaynak olarak en çok aile hekimlerini (%69,5) ve hemşireleri (%54,7) tercih edeceklerini belirttiler. Sonuç: Bu çalışma bulguları, evlenme aşamasında olan bireylerin kontraseptif yöntemler ve cinsel sağlık konularında farkındalık, bilgi ve tutumlarında eksiklikler olduğunu ortaya koymuştur. Bu konuda tek seferlik eğitim müdahalesi bireylerin bilgi düzeyini anlamlı biçimde artırmış ancak olumlu tutumlar kazandırma üzerinde anlamlı etki göstermemiştir. Bu noktada kültürel, dini ve toplumsal faktörlerin etkisinin sürdüğü izlenmektedir. Eğitim sonrası özellikle kondomun CYBH'dan koruyuculuğu hakkında farkındalığın anlamlı şekilde artması, eğitim müdahalesinin önemini ortaya koymaktadır. Bulgularımızdan yola çıkılarak cinsel sağlık eğitimlerinin daha erken yaşta, sürekli ve uygun periyodlarla planlanması; kültürel hassasiyetlere uygun yöntem ve içeriklerle, aile/partner katılımını içeren bir yapı ile uygulanması önerilir
COVİD-19 sonrasi bireylerin beslenme durumlari ve yaşam kalitesi
Amaç: 2019 yılı sonunda ortaya çıkan COVID-19 enfeksiyonu, kısa sürede küresel ölçekte yayılım göstererek pandemi halini almıştır. Hastalığın akut fazda neden olduğu yüksek morbidite ve mortalite oranlarının yanı sıra, enfeksiyonu geçirdikten sonra bireylerde uzun süreli semptomların gelişebileceği ve bu durumun beslenmeyi ve yaşam kalitesini olumsuz etkileyebileceği anlaşılmıştır. Bu çalışmanın amacı, COVID-19 enfeksiyonunu takiben akut iyileşme döneminden sonra bireylerin beslenme durumu ve yaşam kalitesini değerlendirmektir. Bu kapsamda, hastaların beslenme düzeyleri, solunum fonksiyon testleri, yaşam kalitesi skoru ve hastalık sürecine ilişkin klinik verileri birlikte analiz edilmiştir. Yöntem: Bu kesitsel ve retrospektif çalışmaya, T.C. Sağlık Bakanlığı Şanlıurfa Mehmet Akif İnan Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yoğun Bakım Ünitesi'nde, 01-06-2020 / 01-12-2022 tarihleri arasında yatışı yapılarak izlenen ve sonrasında polikliniğe başvuran hastalar çalışma kapsamına alınmıştır. Çalışmaya toplam 200 hasta dahil edilmiştir. Hastaların hastanede yatış sürecine ilişkin veriler ile taburculuk sonrasında poliklinik kontrolüne ait veriler, Şanlıurfa Mehmet Akif İnan Eğitim ve Araştırma Hastanesi Hasta Veri Sistemi ve Halk Sağlığı Yönetim Sistemi(HSYS) üzerinden alınmıştır. Verilerin analiz aşamasında SPSS 27,0 istatistik paket programı kullanılmıştır. İstatistiksel alfa önemlilik seviyesi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 200 hastanın 130'u (%65,0) erkek, 70'i (%35,0) kadındır. Hastaların yaş ortalaması 51,5±12,1. Vücut Kitle İndeksi'ne(VKİ) göre katılımcıların çoğunluğu (%67,5) obezdir. Kronik hastalık katılımcıların 115'inde (%57,5)mevcuttur. Hastalarda kronik hastalık olarak en yüksek oranda hipertansiyon ve diyabet(%35,0) görülmüştür. Hastaların hastane yatış süresi ortalaması 12,2±7,2 gün, yoğun bakım yatış süresi ortalama 6,0±5,0 gündür. Herhangi bir semptomu olanların oranı %81,0'dır. Semptom çeşidi olarak sırasıyla solunum sıkıntısı, yorgunluk-halsizlik, unutkanlık ve öksürük görülmektedir. Kadınlarda, kronik hastalığı olanlarda, diyabet ve hipertansiyonu bulunanlarda semptom varlığı istatistiksel olarak önemli düzeyde daha yüksektir. SFT(Solunum Fonksiyon Testi) analizine göre 131 hasta (%72,0) normal,13 hasta (%7,1) obstrüktif ve 38 hasta (%20,9) restriktif kategorisindedir. EQ-5D Genel Yaşam Kalitesi toplam puan ortalaması 88,9±10,3; VAS(Vizüel Analog Skala) puan ortalaması 83,2±10,8'dir. 60 yaş üstü bireylerde hareket, günlük aktiveteler, ağrı alt boyutunda problem varlığı önemli düzeyde yüksek saptanmıştır. Kronik hastalığı olanlarda günlük aktiviteler ve ağrı alt boyutunda problem varlığı önemli düzeyde yüksek bulunmuştur. Erkeklerde, kronik hastalığı olmayanlarda, astım ve KOAH(Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı) hastalığı olmayanlarda Yaşam Kalitesi Ölçeği EQ-5D toplam puan ve VAS puanı istatistiksel olarak önemli düzeyde yüksek saptanmıştır. Hastaların %89,0'ı(n=178) normal nütrisyonel duruma sahipken, %10,0'ı (n=20) malnütrisyon riski altında ve%1,0'ı (n=2) malnütrisyonludur. Normal nütrisyonel durumdaki hastaların VAS puanı ortalaması malnütrisyon riski altında – malnütrisyonlu hastaların VAS puanı ortalamasına göre önemli düzeyde yüksektir. Sonuç: Çalışmamızdan elde edilen veriler doğrultusunda, COVID-19 geçirmiş bireylerde hem beslenme durumunda bozulma hem de yaşam kalitesinde düşüş gözlemlenmiş, bu durum COVID-19'un uzun dönem etkilerinin bireylerin genel sağlık durumu üzerinde önemli bir etkisi olduğunu ortaya koymuştur. Bu sonuç nedeniyle risk grubundaki hastaların Covid sonrası uzun dönemde izlenmesi ve yeniden değerlendirilmesi büyük önem arz etmektedir.
Streptozotosin ile indüklenen diyabet oluşturulmuş ratlarda beyin açil karnitin profilinin incelenmesi
Amaç: Diyabet, yalnızca periferik dokuları değil, aynı zamanda merkezi sinir sistemi metabolizmasını da etkileyen sistemik bir hastalıktır. Bu çalışmada, Streptozotosin ile indüklenen deneysel diyabetik rat modelinde beyin açil karnitin profilinin cinsiyet temelli değerlendirilmesi amaçlanmış ve kontrol grubu ve diyabetik ratlarda beyin dokusundaki açil karnitin düzeylerindeki değişikliklerin ortaya konmasıyla, diyabetin beyin metabolizması üzerindeki etkilerinin anlaşılması ve diyabet fizyopatolojisinin aydınlatılmasında potansiyel biyobelirteçlerin belirlenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Toplam 20 Wistar albino rat (10 dişi, 10 erkek) dört gruba ayrılmış; STZ (40 mg/kg, i.p.) uygulaması sonrası bir dişi rat kaybedilmiş ve analizler 19 rat üzerinde yürütülmüştür. Deney süresi 29 gün olup, dönem boyunca su-yem tüketimi, vücut ağırlığı ve kan glukozu düzeyleri izlenmiştir. Sakrifikasyon sonrası hipokampus dokuları alınmış ve örnekler LC-MS/MS cihazı ile analiz edilmiştir. Metabolomik veri analizi için klasik istatistiksel yöntemler ve MetaboAnalyst platformu kullanılmıştır. Bulgular: Diyabetik gruplarda glukoz düzeyleri belirgin olarak yüksek, kilo alımı ise baskılanmış olduğu bulunmuştur. Metabolomik analizlerde C0 ile C3, C5:1 gibi kısa zincirli karnitinlerin diyabetik ratlarda anlamlı şekilde azaldığı; buna karşılık C8, C14:2 ve C18:2 gibi orta ve uzun zincirli karnitinlerin ise arttığı gözlenmiştir. PCA analizi, varyansın %82'sini açıklayan ilk 5 bileşenle gruplar arasında kısmi ayrım sağlamış; VIP skor analizinde C3 ve C5:1'in ayırt edici gücü öne çıkmıştır. Volcano plot analizine göre, C8 ve C4 metabolitlerinde diyabetik erkek grubunda, erkek kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde artış saptanırken; C10 düzeylerinde ise belirgin bir azalma gözlenmiştir. Diyabetik dişi ratlarda, dişi kontrol grubuna kıyasla gerçekleştirilen Fold Change analizinde C8 ve C12 düzeylerinde anlamlı artış saptanırken; C4 düzeylerinde belirgin bir düşüş gözlenmiştir. Cinsiyet temelli analizlerde, özellikle diyabetik erkek ratlarda bazı metabolit düzeylerinin dişilere göre daha yüksek olduğu belirlenmiş ve bu farkın hormonal/metabolik nedenlerle ilişkili olabileceği düşünülmüştür. Sonuç: Streptozotosin ile oluşturulan diyabetik rat modelinde, hipokampus bölgesine ait açil karnitin profili hem cinsiyet hem de grup temelli belirgin değişiklikler göstermiştir. Kısa, orta ve uzun zincirli açil karnitin düzeylerindeki bu farklılıklar; mitokondriyal disfonksiyonun yanı sıra, lipit ve amino asit metabolizması ve glukoz kullanımında görülen bozulmaların yansıması olarak yorumlanmıştır. Çalışma sonuçları, özellikle C0, C3, C5:1 gibi bileşiklerin diyabet fizyopatolojisinin anlaşılmasında potansiyel biyobelirteç olabileceğini göstermekte ve nörometabolik düzeyde yeni araştırmalara temel oluşturmaktadır.
65 yaş üstü bireylerin kırılganlık düzeyleri ve obezite ile ilişkisinin değerlendirilmesi: Şanlıurfa örneği
Amaç: Bu çalışma, 65 yaş ve üzeri bireylerde kırılganlık durumunu ve ve obezite ile ilişkisini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Prospektif, kesitsel tipte planlanan bu çalışmaya 18.09.2025-03.10.2025 tarihleri arasında Şanlıurfa'da Aile Sağlığı Merkezinden hizmet alan 65 yaş üstü bireyler dahil edilmiştir. Katılımcıların yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim düzeyi, gelir durumu, yaşam koşulları, kronik hastalık öyküleri ve yaşam alışkanlıkları arştırmacılar tarafından oluşturulan sosyodemografik veri formuna kaydedilmiştir. Boy kilo ölçümleri yapılarak vücut kitle indexleri hesaplanmıştır. Kırılganlık risk ölçümünde FRAİL (Fatigue, Resistance, Ambulation, Illnesses, and Loss of weight) ölçeği kullanılmıştır. Bulgular, tanımlayıcı istatistikler, t-testi, ANOVA ve korelasyon analizleri ile incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 400 bireyin %42,5'i kadın (n=170), %57,5'i (n=230) erkekti ve ortalama yaşları 71,13±5,49 yıl olup, yaşları 65–95 yıl arasında dağılım göstermiştir. Çalışmamızda %83,5'inde en az bir kronik hastalık bulunduğu saptanmıştır. Bulgulara göre eşi vefat etmiş, düşük eğitim seviyesine sahip, gelir düzeyi yetersiz ve obez bireylerde kırılganlık ölçeğinde anlamlı şekilde yüksek puanlar kaydedilmiştir. (p<0,05). Kronik hastalıklar açısından yapılan fark analizlerinde, hipertansiyon (p=0,000), koroner arter hastalığı (p=0,000), kalp yetmezliği (p=0,000), diyabet (p=0,001), serebrovasküler hastalık (p=0,001), KOAH (p=0,000) ve astım (p=0,001) bulunan bireylerin kırılganlık puanlarının, ilgili hastalığı olmayan bireylere göre anlamlı derecede daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Bu sonuçlar, söz konusu hastalıkların varlığıyla kırılganlık puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar bulunduğunu göstermektedir. Kronik böbrek yetmezliği olan bireylerde kırılganlık puanları anlamlı düzeyde daha yüksek saptanmıştır (p=0,049). Buna karşın kanser varlığına göre gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,432). Ayrıca düşme öyküsü bulunan bireylerde kırılganlık puanlarının anlamlı derecede yüksek olduğu (p=0,001) ve idrar kaçırma yaşayan bireylerde kırılganlığın anlamlı düzeyde arttığı (p=0,000) görülmüştür. Bu durum, fonksiyonel sınırlılıkların kırılganlık puanları üzerinde gruplar arası anlamlı fark oluşturduğunu göstermektedir. Korelasyon analizi sonucuna göre kırılganlık riski ile yaş arasında pozitif ilişki bulunmuştur (r = 0,212; p: 0,00). Boy ile kırılganlık (r= -0,207; p: 0,00) arasında negatif yönde anlamlı ilişki olmakla beraber kilo ile kırılganlık riski arasında ilişki anlamlı bulunmamıştır (r= 0,008; p=0,870). Aynı şekilde VKİ ile kırılganlık arasında da anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (r= 0,086; p=0,085). Sonuç: Çalışma sonuçlarımız, yaşlı bireylerde kırılganlığın hem biyolojik hem de sosyal faktörlerden etkilenen çok boyutlu bir durum olduğunu ortaya koymuştur. Özellikle kronik hastalık yükü, obezite ve düşük sosyoekonomik durumun yanı sıra fonksiyonel kayıpların kırılganlığı anlamlı düzeyde artırdığı belirlenmiştir. Obezite sınıfı arttıkça kırılganlık düzeylerinin yükselmesi, obezitenin yaşlı bireylerde kırılganlık için önemli ve değiştirilebilir bir risk faktörü olduğunu göstermektedir. Düzenli kırılganlık taramaları, obezite yönetimi, multidisipliner yaklaşımlar ve destekleyici müdahaleler ile yaşlı bireylerin yaşam kalitesinin korunabileceği değerlendirilmektedir.
Migren ve gerilim tipi baş ağrısı olan bireylerle olmayan bireyler arasında vitamin d, vitamin B12 ve TSH düzeylerinin karşılaştırılması
Amaç: Migren ve gerilim tipi baş ağrısı (GTBA), sık görülen kronik klinik tablolardır. Bu çalışmanın amacı migren ve GTBA ile D vitamini, vitamin B12 ve TSH düzeyleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Yöntem: Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji polikliniğine başvurmuş 210 hasta çalışmaya dahil edildi. Migren ve GTBA tanısı için Uluslararası Baş ağrısı Derneği (IHS) 2013 kriterleri ve klinik değerlendirme kullanıldı. Grupların her üçü de (migren, GTBA ve kontrol) 70 katılımcıdan oluşmaktaydı. 210 katılımcının D vitamini, B12 vitamini ve TSH düzeyleri değerlendirildi. Bulgular: Kontrol grubu 30 erkek, 40 kadından oluşmaktaydı. Grubun yaş ortalaması 32,21±10,14 idi. Migren grubu 54 kadın ve 16 erkekten oluşmaktaydı ve grubun yaş ortalaması 31,36±9,48 idi. GTBA grubu ise 53 kadın ve 17 erkekten oluşmaktaydı, grubun yaş ortalaması 34,03±12,28 idi. Hem migren hem GTBA gruplarında vitamin D ve vitamin B12 düzeyleri kontrol grubundan anlamlı derecede düşüktü. Migren ve GTBA gruplarında ise vitamin D ve vitamin B12 düzeyleri birbirine benzerdi. Her 3 grup arasında TSH düzeyleri açısından bir fark saptanmadı. Sonuç: Bu çalışma migren ve GTBA'da vitamin D ve vitamin B12 düzeylerinin anlamlı derecede düşük olduğunu göstermektedir. Bu sonuçlar hem GTBA ve migrenin patofizyolojik mekanizmalarını anlamamıza hem de tedavide yeni bakış açıları kazanmamıza yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Baş ağrısı, migren, GTBA, vitamin D, vitamin B12, TSH
Van ilinde çalışan sağlık çalışanlarının çocuk istismarına yönelik bilgi, tutum ve davranışları
Bu araştırmanın amacı sağlık çalışanlarının çocuk istismarı ve ihmali hakkında bilgi, tutum ve davranışlarının incelenmesidir. Çalışma grubunu Van İli Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi ve Van il merkezindeki ASM'lerde çalışan doktor, hemşire, ebe ve ATT'lerden oluşan 251 gönüllü katılımcı oluşturmuştur. Araştırma kesitsel tanımlayıcı tipte bir anket çalışmasıdır. Çalışmamıza katılan sağlık çalışanlarının sosyodemografik özelliklerine ve çocuk istismarı ve ihmaline ait bilgi, tutum ve davranışlarına ilişkin verileri elde etmek amacıyla Sosyodemografik Bilgi Formu ile Çocuk İstismarı ve İhmalinin Belirti ve Risklerinin Tanılanmasına Yönelik Ölçek (ÇİİBRTYÖ) kullanılmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde Tek Yönlü Varyans Analizi ve Duncan testinden faydalanılmıştır. Katılımcıların %52.5'i (n=132) doktor, %35.8'i (n= 90) hemşire, %7.9'u (n=20) ebe ve %3.1'i (n=8) ATT'dir. Araştırmaya dahil edilenlerin %52.9'u (n=133) kadın, %47.1'i (n=118) erkektir. Çalışmaya katılan sağlık çalışanları %41 (n=103) ile en çok 26-30 yaş aralığındadır. En az bir çocuğu olanlar toplam katılımcı sayısının %43.8'ini (n=110) oluşturmaktadır. Çocuk istismarıyla karşılaşan katılımcı oranı %53'tür (n=133) ve %57 (n=76) ile en çok fiziksel istismarla ardından %47 (n=63) ile cinsel istismarla, %45 (n=60) ile ihmalle, %27 (n=36) ile duygusal istismarla ve %14 (n=19) ile ekonomik istismarla karşılaşmışlardır. Araştırmamıza dahil edilen sağlık çalışanları istismar vakalarında kendilerini en çok zorlayan durum olarak %48.6 ile (n=90) ebeveynlerin tepkisini göstermişlerdir. Diğer zorlayan durumlar %32 ile (n=60) anamnez alma, %23 ile (n=43) fizik muayene, %20 ile (n=37) adli mercilere bildirme şeklinde sıralanmıştır. Katılımcılar çocuk istismarı vakalarında bildirim yapılacak yerler olarak en çok polis ve Çocuk İzlem Merkezi'ni seçmişlerdir. Çalışmamıza katılan sağlık çalışanları bildirim yapmadıkları takdirde bildirim yapmama sebebi olarak istismara uğrayan çocuğun bu süreçten zarar görebileceği endişesini %42 ile (n=63) ilk sıraya koymuşlardır. Diğer bildirim yapmama sebepleri %23 ile (n=34) tanı koymada kendine güvenmemesi, %23 ile (n=34) bildirim yapma prosedürünü tam bilmemesi, %12 ile (n=19) sosyal olarak başına gelebileceklerden kendini korumak istemesi olarak bulunmuştur. Çocuğun herhangi bir konudaki davranışını düzeltmek, yanlışını göstermek için çocuğa yüksek sesle konuşma, bağırma, hafif tokat atma vb. uygulamaların istismara gireceğini düşünenlerin ÇİİBRTYÖ'den aldıkları puanlar daha yüksek çıkmıştır ve istismar olmadığını düşünenlere göre istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). Cinsel istismara uğradığını bildiği bir hastası sonraki süreçte herhangi bir nedenle muayeneye geldiğinde ona karşı daha özenli, kibar olurum diyenlerin İÇÜFB, İİÇDB ve İÇÜB alt ölçeklerinde ortalama puanları daha düşüktür ve diğer hastalarıma nasıl muamele ediyorsam onlara da öyle ederim diyenlerle aralarındaki fark karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). Sonuç olarak çalışmamızdaki sağlık çalışanlarının çocuk istismarı ve ihmali konusunda bilgilerinin yetersiz ve bildirim oranlarının bir takım nedenlerden dolayı tam olmadığı belirlenmiştir. Özellikle fiziksel ve cinsel istismar gibi bariz bulguları olmayan duygusal ve ekonomik istismar ile ihmalin de belirlenerek gerekli koruyucu tedbirlerin alınması gerektiği üzerinde de durulmalıdır. Birinci basamakta hizmet veren aile hekimliği uzmanları, aile hekimleri ve aile sağlığı çalışanları topluma en kolay ve direkt ulaşabilen sağlık çalışanları olduğu için istismardan korunma, tanı, tedavi ve bildirim konularında daha yetkin olmaları, daha dikkatli bir şekilde bu konunun üzerinde durmaları gerekmektedir. Bunun sağlanabilmesi için mezuniyet öncesi ve sonrası eğitimlerle birinci basamak sağlık çalışanlarının çocuk istismarı ve ihmaline yönelik farkındalık ve bilgi düzeylerinin arttırılması, bildirimde bulunmama sebeplerinin çözümüne yönelik adımların atılması ayrıca toplumun bu konuda duyarlılığını arttırmak için öncelikle birinci basamakta halka yönelik eğitimlerin yapılması gerekmektedir.
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesindeki aile hekimliği poliklinikleri'ne ayaktan başvuran çoklu ilaç kullanımı olan erişkin hastalardaki ilaç uyumu ve yalnızlık düzeyi
Giriş ve Amaç: Polifarmasi, eş zamanlı olarak çoklu ilaç kullanımını ifade eder. Tüm dünyada giderek artmakta olan polifarmasi; ilaç uyumunda azalma, ilaç-ilaç etkileşimleri, ilaç yan etkilerinin ortaya çıkması ve sağlık maliyetlerinde artış gibi olumsuz durumlarla ilişkilidir. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre uyum, kişilerin davranışlarının (ilaç alımı dahil) sağlık hizmeti sağlayıcısının tavsiyelerine karşılık gelme derecesi olarak tanımlanmaktadır. İlaç uyumsuzluğu, mortalite ve morbidite artışı gibi durumların yanı sıra sağlık maliyetlerinde artışla da ilişkili olabilen bir durumdur. Yalnızlık ise, bir bireyin tercih ettiği ile gerçek sosyal ilişkileri arasındaki uyuşmazlığa karşılık gelir. Yalnızlık; mortalite riskinde artış, sağlık açısından olumsuz olan bazı davranışlar ve bazı istenmeyen laboratuvar değerleriyle ilişkilidir. Bu çalışmada çoklu ilaç kullanan erişkin hastaların ilaç uyumları, bu hastaların sosyodemografik özellikleri, bu hastalardaki yalnızlık düzeyi ve bu değişkenlerin birbiriyle ilişkisi araştırılmıştır. İlaç uyumunu olumsuz etkileyen özelliklerin belirlenmesi ve bunlara karşı çözüm önerileri sunmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Van ilinde, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Bünyesindeki Aile Hekimliği Poliklinikleri'ne başvuran yetişkin bireylerin dahil edildiği, Mayıs 2019 ile Ağustos 2019 tarihleri arasında gerçekleştirilen kesitsel tanımlayıcı tipte bir anket çalışmasıdır. Bu çalışmaya 18 yaş üstü ve en az 240 gün süreyle en az iki farklı ilaç kullanımı olan 220 adet hasta dahil edildi. Hastalara öncelikle, polifarmasi ve ilaç uyumuyla ilgili bazı soruları da içeren sosyodemografik bilgi formundaki sorular yöneltildi. Daha sonra hastalara, ilaç uyumuyla ilgili sorular içeren Modifiye Morisky Ölçeği ve UCLA (University of California Los Angeles) Yalnızlık Ölçeği uygulandı. Anket hastaların onamı alındıktan sonra yüz yüze görüşme tekniği ile araştırmacı tarafından uygulandı. Verilerin analizinde; üzerinde durulan özelliklerden sürekli değişkenler için tanımlayıcı istatistikler ortalama, standart sapma, minimum ve maksimum değerler olarak ifade edilirken; kategorik değişkenler için sayı ve yüzde olarak ifade edilmiştir. Sürekli değişkenler bakımından grup ortalamalarını karşılaştırmada tek yönlü varyans analizi yapılmıştır. Varyans analizini takiben farklı grupları belirlemede Duncan Çoklu Karşılaştırma Testi kullanılmıştır. Bu değişkenler arasındaki ilişkiyi belirlemede gruplarda ayrı ayrı olmak üzere Pearson Korelasyon Katsayıları hesaplanmıştır. Gruplar ile kategorik değişkenler arasındaki ilişkiyi belirlemede ise ki-kare testi yapılmıştır. Hesaplamalarda istatistik anlamlılık düzeyi %5 olarak alınmış ve hesaplamalar için Statistical Package For Social Sciences (SPSS) istatistik paket programı kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan 220 hastanın %55'i kadın, %45'i erkekti. Yaş ortalaması 58.57±12.04'tü. Çalışmaya katılan hastaların %63'ünde hipertansiyon (HT), %48.3'ünde diyabetes mellitus (DM) ve %34'ünde aterosklerotik kalp hastalığı mevcuttu. Katılımcıların %68.6'sı kronik hastalığı/hastalıkları için aile hekimlerine düzenli olarak başvurmuyordu ve %56.4'ü minör, %43.6'sı majör polifarmasi kullanıyordu. Minör polifarmasi kullanan kadınların oranı minör polifarmasi kullanan erkeklere göre anlamlı olarak yüksekti. Katılımcıların bilgi, motivasyon ve yalnızlık düzeyi minör ya da majör polifarmasi kullanımına göre farklılık göstermemekteydi. Hastaların %70'i antihipertansif, %47.2'si antidiyabetik ve %35'i antükoagülan / antiagregan türü ilaç kullanmaktaydı. İlaç yan etkileri hakkında hiçbir bilgisi olmayan hastaların oranı %58.6 idi. Hastaların ilaç uyumu açısından %70'inin motivasyon, %75.9'unun ise bilgi düzeyi yüksekti. Bilgi düzeyi erkek cinsiyette anlamlı olarak yüksekti. Katılımcıların %63.7'si çeşitli düzeylerde yalnızlık hissetmekteydi. Yalnızlık düzeyi kadın cinsiyette anlamlı olarak yüksekti. Motivasyon, bilgi ve yalnızlık düzeyleri yaşa göre farklılık göstermemekteydi. Yalnızlık düzeyi çalışmayanlarda çalışanlar ve emeklilere göre anlamlı olarak daha yüksekti. Motivasyon düzeyi, hekim tarafından her zaman bilgilendirilen grupta hiçbir zaman bilgilendirilmeyenlere göre anlamlı olarak daha yüksekti. İlaçlarını düzenli kullandığını beyan eden katılımcıların hem motivasyon hem de bilgi düzeyleri ilaçlarını bazen aksattığını beyan edenlere göre anlamlı olarak daha yüksekti. Yalnızlık düzeyi ile motivasyon ve bilgi düzeyleri arasında anlamlı ilişki bulunmamaktaydı. Sonuç: Kronik hastalığı bulunan hastaların -özellikle polifarmasi kullanan ve yaşlı gruptaki- aile hekimlerince düzenli kontrollere çağırılarak kullandıkları ilaçların gözden geçirilmesi ve kullandıkları ilaçlar hakkında bilgi verilmesi; uygunsuz polifarmasi kullanımını engellemek ve ilaç uyumunu artırmak adına yararlı olabilir. Polifarmasi kullanımı olan, kadın ve/veya çalışmayan hastaların yalnızlık düzeyleri daha yüksek olabileceğinden, bu hastaların ruhsal durum muayenelerini yapmak ve hastaları gerektiğinde çeşitli sosyokültürel etkinliklere yönlendirmek, yalnızlık düzeylerini düşürmeye yardımcı olabilir.
Gebelerde doğum beklentisi ve doğum yöntemi tercih nedenlerinin depresyon ve anksiyete ile ilişkisinin incelenmesi
Amaç: Bu araştırmanın amacı, gebelerin, doğum yöntemlerinden olan normal doğum veya sezeryan ile doğum tercih nedenlerinin depresyon ve anksiyete ile ilşkisini tespit etmek ve varsa bu konuda gebelerin sorunlarının giderilerek, sağlık çalışanları ve toplumda bilinç ve farkındalık yaratarak bunun sonucunda anne ve bebeğinin daha sağlıklı olmasını sağlamak, aynı zamanda gereksiz sezeryan yapılmasını önleyerek ülke ekonomisine katkıda bulunmaktır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız Van YYÜ Tıp Fakültesi Kadın Doğum Polikliniğine 1 Ekim 2018- 1 Ocak 2019 tarihleri arasında başvuran gebelerin, doğum beklentisi ve doğum yöntemi tercihlerinin depresyon ve anksiyete ile ilişkisini belirlemeye yönelik kesitsel tanımlayıcı bir çalışmadır. Araştırmamızın evreni, Van YYÜ Tıp Fakültesi gebe polikliniğine başvuran 18-49 yaş aralığında olan daha önce sezeryan ile doğum yapmayan gebelerden oluşmaktadır. Görüşmeye katılmak istemeyen gebeler değerlendirilmeye alınmamıştır. Veriler, değerlendirilmeye alınan gebelerle anket formu doldurularak yüz yüze görüşülerek toplanmıştır. Bu anketler Sosyodemografik ölçek, Wijma Doğum Beklentisi/Deneyim Ölçeği, Beck Depresyon ve Beck Anksiyete ölçeği olmak üzere toplam 4 anketten oluşmaktadır. Veriler IBM SPSS İstatistik 18 programı kullanılarak sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, en küçük, en büyük şeklinde değerlendirilmiş, istatistiksel analiz yapılırken ki-kare testi ve tek yönlü varyans analizi kullanılmıştır. P<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza katılan gebelerin ortalama yaşı 26.9±5.9 olup gebelerin %50.3'ü(n=100) 18-25 yaş, %42.7'si(n=85) 26-35 yaş, %7'si(n=14) 36-49 yaş aralığındadır. 18-25 yaş aralığındaki gebelerin ortalama Wijma Doğum Beklentisi ve Deneyim Ölçeği(WDBDÖ) puanı 60.4, 26-35 yaş aralığındaki gebelerin ortalama WDBDÖ puanı 57.9, 36-49 yaş aralığındaki gebelerin ortalama WDBDÖ puanı 61.7 olup tüm yaş gruplarının doğum korkuları orta düzeyde bulunmuştur. Gebelerin yaş aralığına göre ortalama Beck Depresyon Puanı: 18-25 yaş 16.8 puan ile orta düzeye III yakın depresyon, 26-35 yaş 12.7 puan ile hafif düzeyde depresyon, 36-49 yaş için ise 22.6 puan ile orta düzeyde depresyon olduğu görülmüştür. Gebelerin yaş aralığına göre ortalama Beck Anksiyete Puanı: 18-25 yaş 19.1 puan ile orta düzeyde anksiyete, 26-35 yaş 15.6 puan ile hafif düzeyde anksiyete, 36-49 yaş 20.6 puan ile orta düzeyde anksiyete bulgularına sahiptir. Araştırmaya katılan gebelerin doğum tercih yöntemlerine göre, sezeryan ile doğumu tercih edenlerin doğum korkularının(WDBDÖ puanı:77.45), depresyon durumlarının(Beck depresyon puanı:22.01) ve anksiyete durumlarının(Beck anksiyete puanı:22.5), normal doğum yapmak isteyen gebelere göre daha yüksek bulunmuştur(WDBDÖ puanı:54.9, Beck depresyon puanı:12.1, Beck anksiyete puanı:16.5). Araştırmamıza katılan gebelerin WDBDÖ düzeyi düşük olan gebelerin(n=34), %61.8(n=21)'i minimal depresyon, %20.6(n=7)'sı hafif depresyon, %17.6(n=6)'sı orta düzey depresyon bulgularına sahipken bu grupta şiddetli depresyon bulgusuna sahip gebe görülmemiştir. Araştırmamızda WDBDÖ düzeyi orta olan gebelerin(n=84), %33.3(n=28)'ü minimal depresyon, %34.5(n=29)'i hafif depresyon, %21.4(n=18)'ü orta depresyon, %10.7(n=9)'si şiddetli depresyon, WDBDÖ düzeyi ağır olan gebelerin(n=57), %24.6(n=14)'sı minimal depresyon, %33.3(n=19)'ü hafif depresyon, %26.3(n=15)'ü orta depresyon, %15.8(n=9)'i şiddetli düzey depresyon bulgularına sahip olduğu görülmüştür. Aynı zamanda araştırmaya katılan gebelerin anksiyete durumlarının WDBDÖ düzeyine göre kıyaslaması şu şekildedir: WDBDÖ düzeyi düşük olan gebelerin(n=34), %32.4(n=11)'ü minimal, %47.1(n=16)'i hafif, %17.6(n=6)'sı orta, %2.9(n=1)'u şiddetli anksiyete bulgularına sahiptir. WDBDÖ düzeyi orta olan gebelerin(n=84), %14.3(n=12)'ü minimal, %33.3(n=28)'ü hafif, %34.5(n=29)'i orta, %17.9(n=15)'u şiddetli anksiyete bulgularına sahiptir. WDBDÖ düzeyi ağır olan gebelerin(n=57), %5.3(n=3)'ü minimal, %33.3(n=19)'ü hafif, %38.6(n=22)'sı orta, %22.8(n=13)'i şiddetli anksiyete bulgusuna sahiptir. WDBDÖ düzeyi klinik derecede ağır olan gebelerin(n=24), %4.2(n=1)'si minimal, %16.7(n=4)'si hafif, %25.0(n=6)'i orta, %54.2(n=13)'si şiddetli düzeyde anksiyete bulgularına sahiptir. Bu durum, gebelerde genel olarak depresyon ve anksiyete düzeyi arttıkça, doğum korkusunun da arttığını göstermektedir. Sonuçlar: Dünyada ve ülkemizde sezeryan oranlarının olması gerekenden daha fazla olması önemli bir sorun haline gelmiştir. Kadınların sezeryan ile doğuma yönelme nedenlerini ortaya çıkarıp bunun için gerekli önlemleri almak bu problemi büyük ölçüde IV azaltacaktır. Araştırmamızda kadınların doğum tercihinde depresyon ve anksiyetenin etkili olup olmadığını inceledik ve çalışmamız gösterdi ki, gebelerde depresyon ve anksiyetenin yüksek olması, doğum korkusunu artırmaktadır. Doğum korkusu yüksek olan gebeler, sezeryan ile doğumu normal doğuma göre daha fazla tercih etmektedir. Bu nedenle her gebeye depresyon, anksiyete ve doğum korkusuna yönelik inceleme yapılmalı, buna yönelik gerekli tıbbi destek sağlanmalıdır. Bunun sonucunda doğum korkusu, depresyon ve anksiyetesi azalan gebelerin endikasyon dışı sezeryan eğilimleri azalacaktır. Ayrıca sezeryanı tercih ettiğini belirten gebelerde altta yatan bir depresyon mutlaka incelenmeli ve gerekli tıbbi bakım ve destek sağlanmalıdır.
Hastane çalışanlarında işe bağlı gerginlik ve sağlık okuryazarlığı ile bulaşıcı hastalıklara yaklaşım arasındaki ilişkinin incelenmesi
Çalışmamızda hastane çalışanlarının yaptıkları göreve bağlı yaşadıkları stres oranları, genel sağlık ve bulaşıcı hastalıklar hakkında bilgi düzeyleri incelenmiş olup varsa eksikliklerin görülüp bu konuda yapılacak çalışmalara katkı sağlaması ve bunun sonucunda hastane kaynaklı bulaşıcı hastalıkların görülme oranlarının azaltılması hedeflenmektedir. Bu çalışma Van YYÜ Dursun Odabaş Tıp Merkezi Hastanesinde çalışmakta olan 18 yaş üstü bayan ve erkek 300 sağlık çalışanı (doktor, hemşire/sağlık memuru, acil tıp teknisyeni, paramedik, laborant, sağlık teknikeri, hasta bakıcı ve temizlik görevlisi vb.) ile yüz yüze anket yöntemiyle yapılmıştır. Anket, literatür taranarak hazırlanan demografik bilgi formu ile bulaşıcı hastalıklar ve bu hastalıklardan korunma ile ilgili bilgi düzeyini ölçen 44 sorudan oluşan anket formu, 18 sorudan oluşan işe bağlı gerginlik ölçeği (İBGÖ) ve 23 sorudan oluşan yetişkin sağlık okuryazarlığı ölçeğinden (YSOÖ) oluşmakta olup, çoktan seçmeli ve boşluk doldurma şeklindedir. Araştırmamız kesitsel tanımlayıcı tipte bir anket çalışmasıdır. Verilerin istatistiksel analizinde Tek Yönlü Varyans Analizi, Ki-kare testi ve Pearson Korelasyon Analizi testleri kullanılmıştır. P<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Araştırmaya dahil olan sağlık çalışanlarının %43,7'si (n=131) kadın, %56,3'ü (n=169) erkektir. Katılımcıların %33,7'si (n=101) doktor, %33'ü (n=99) hemşire/sağlık memuru ve %33,3'ü (n=100) temizlik görevlisi/hasta bakıcısı idi. Çalışmaya katılan sağlık çalışanları %35,3 (n=106) ile en çok 30-35 yaş aralığındadır. Katılımcıların %72'si (n=216) 1-10 yıl arası mesleki tecrübeye sahipti. Çalışanların %86'sı (n=258) haftalık 40 saat ve üzeri mesai yapmaktadır. Katılımcıların %40,7'si (n=130) dahili birimlerde çalışmaktadır. Katılımcıların %64'ü (n=192) lisans ve üzeri mezuniyet derecesine sahipti. Çalışmamıza katılanlardan genel olarak sadece %34'ü (n=102) hastane bünyesinde bulaşıcı hastalıklara yönelik herhangi bir eğitim aldığını belirtmiştir, bu konuda doktorların ise sadece %27,7'sinin (n=28) herhangi bir hizmet içi eğitim aldığı tespit edilmiştir. Katılımcıların %33,3'ünün (n=100) daha önceden herhangi bir bulaşıcı hastalığa sahip hastayla temasının olduğu tespit edilmiştir. Temizlik görevlisi/hasta bakıcısı olanların %36'sı şarbon hakkında, %31'i de KKKA hastalık etkeninin bulaş yolu hakkında bilgi sahibi olmadığı tespit edilmiştir. Çalışmamızdaki bireylerden kendisini bulaşıcı hastalıklar konusunda yeterli görenlerin %76,5'i riskli temas sonrası hiçbir koruyucu yönteme başvurmadığı tespit edilmiştir. Katılımcıların %11,3'ünün (n=34) ulusal aşı programında olan hiçbir aşıyı yaptırmadığı tespit edilmiştir. Katılımcıların %3,3'ünün (n=10) daha önceden bir hastadan diğerine yaptıkları tıbbı uygulama sonrası istemeyerek bulaşıcı bir hastalık bulaştırmış olduğunu söylemiştir. Çalışmamızdaki katılımcıların YSOÖ'den aldıkları toplam puan ortalamaları 15,58±3,75 olarak tespit edilmiştir. Araştırmamızda katılımcıların sağlık okuryazarlık düzeyleri arasında; göreve yeni başlayanların, eğitim seviyesi yüksek olanların, haftalık olarak daha çok mesai yapanların, kendini bulaşıcı hastalıklardan korunmada yeterli bulanların, ulusal aşı takvimindeki tüm aşıları eksiksiz yaptıranların, birinden diğerine hastalık bulaştırma ihtimaline hayır diyenlerin, doktor olan çalışanların ve işinden memnun olanların YSOÖ sonuçları daha yüksek bulunmuş olup istatiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir (p<0,05). Çalışmamızdaki bireylerin İBGÖ'den aldıkları toplam puan ortalamaları 41,4±7,49 olarak tespit edilmiştir. Araştırmamızda bireylerin işe bağlı gerginlik düzeyleri arasında; çocuk kliniklerinde çalışanların, kendilerine veya ailelerine işleri kaynaklı bulaşıcı hastalık bulaştırma kaygısı yaşayanların, bu kaygı nedeniyle işinden soğuduğunu veya iş değişikliği düşündüğünü belirtenlerin ve birinden diğerine hastalık bulaştırma ihtimaline olabilir veya evet diyenlerin İBGÖ sonuçları daha yüksek bulunmuş olup istatiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir (p<0,05). Sonuç olarak çalışmamızdaki sağlık çalışanlarından bulaşıcı hastalıklar konusunda kendisini yeterli görenlerin bile riskli temas sonrası tıbbı destek alma ihtiyacı hissetmediği fark edilmiştir, bu konuda daha kapsayıcı eğitim materyalleri ve broşürlerle aktif çalışanlara yönelik yeniden hizmet içi eğitim programı düzenlenmesi ihtiyacı vardır ayrıca mevcut sağlık fakültelerinde eğitim müfredatlarının gözden geçirilmesi ve daha çok temas öncesi korunma yöntemleri ve riskli temas sonrası yapılacakları açıklayacak şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. Tüm sağlık çalışanlarının özellikle ülkemizde daha sık görülen BZBH'lar konusunda yeniden bir eğitim programına dahil edilmesi ve halen eğitimleri devam eden sağlık öğrencilerinin okul müfredatları bu doğrultuda düzenlenmelidir. Temizlik görevlisi/hasta bakıcısı olanların ülkemizde özellikle daha çok endemik olarak görülen şarbon, KKKA vb. hastalıklardan korunma yöntemleri bakımından yeniden bir eğitim programına alınması gerektiği tespit edilmiştir. Katılımcılardan azımsanamayacak derecede hiç aşı yapmayanların olduğu fark edilmiş olup, bu konuda aşılar ve aşıların önemi hakkında eğitim programları düzenlenmeli ve hiç aşı yapmayan veya aşıları eksik olan sağlık çalışanlarının enfeksiyon birimi tarafından ya da kendi aile hekimlerine yönlendirilmeleri vasıtasıyla aşılanmaları sağlanmalıdır. Temizlik görevlisi/hasta bakıcılarla eğitim seviyesi daha az olan çalışanların düzenli aralıklarla hizmet içi eğitimlere alınması veya üniversite müfredatlarında düzeltmelerle hem sağlık çalışanlarının hem de toplumun genel olarak sağlık okuryazarlık düzeyi arttırılmış olunacaktır. Ülkemizde son yıllarda artış gösterse bile henüz yeterli seyiyeye ulaşılamadığından SOY konusunda güncel çalışmaların yapılması önerilebilir. Sağlık çalışanlarının kendilerine veya ailelerine hastalık bulaştırma düşünceleri tespit edilmiş olup bu düşünceler nedeniyle işe bağlı stres yaşadıkları tespit edilmiştir, bu nedenle hastaneler bünyesinde sağlık çalışanlarının kendilerine hastalık bulaşma ihtimalini azaltacak materyaller ve yeni tıbbı teknolojilerin rutin kullanıma sunulması gerekmektedir ayrıca sağlık çalışanlarının iş çıkışı giydikleri kıyafetlerin dezenfekte edilmesi veya iş sırasında hastane yönetimi tarafından verilecek iş formalarıyla çalıştırılmaları zorunlu hale getirilmelidir. Hastanede çalışanların işe bağlı stres ve gerginliklerinde azalmaya vesile olması nedeniyle çalışanların ücretlerinde artış ve zamanında ödeme yapılması pozitif yönde etki yaratacaktır ayrıca özellikle riskli bölümler olan YBÜ gibi yerlerde çalışan sayısının arttırılması ve çalışma saatlerinin haftalık olarak dünya standartlarına entegrasyonunun yapılması da işe bağlı gerginliği azaltacak olup ayrıca iş motivasyonunu pozitif yönde arttıracaktır. Motivasyonu tam olan sağlık çalışanları görevlerini daha çok severek isteyerek yapacakları için, sağlık alıcıları olan hastalarımızın da memnuniyeti arttırılmış olacaktır. Ayrıca bu araştırmada elde edilen sonuçların bundan sonra yapılacak benzer çalışmalara katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi intörn veasistan hekimlerin deri kanserleri hakkındaki bilgidüzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki asistan ve intörn hekimlerin deri kanserleri hakkındaki bilgi düzeylerinin ve farkındalıklarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırmamız kesitsel ve tanımlayıcı tiptedir. Yüz yüze anket çalışmasıdır. Çalışma Ağustos- Eylül 2023 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yürütülmüştür. Çalışmaya araştırmaya katılmayı kabul eden ve onam veren asistan ve intörn hekimler dahil edilmiştir. Veri toplama aracı olarak 36 sorudan oluşan anket formu kullanılmıştır. Sosyodemografik verileri ve deri kanserleri hakkındaki farkındalığı değerlendirmek amacıyla oluşturulan 16 soru, Literatür taranarak ve konusunda uzman hekimlere danışılarak oluşturulan deri kanseri bilgisini ölçen 20 soruluk bilgi düzeyi anketi uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya 93'ü (%38,7) kadın ve 147'si (%61,3) erkek olmak üzere toplam 240 hekim dahil edilmiştir. Hekimlerin %8,8'i dermatoloji + plastik ve rekonstrüktif cerrahi bölümünde, %48,3'ü dahili bölümlerde ve %15'i cerrahi bölümlerde asistan iken %27,9'u intörn hekimdir. Bölümler arasında toplam puan açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p<0,001). Bu farklılık dermatoloji + plastik ve rekonstrüktif cerrahi asistanı olanlar ile diğer bölümler arasındaki farktan kaynaklanmış olup dermatoloji + plastik ve rekonstrüktif cerrahi asistanı olanların puanı daha yüksektir. Dermatoloji + plastik ve rekonstrüktif cerrahi asistanlarının aldıkları ortalama puan 18,8±1,0 iken(max. puan 20) , dahili bölüm asistanları 13,7±2,6 puan, cerrahi bölüm asistanları 13,9±1,8 puan ve intörn hekimler 13,4±2,4 puan almıştır. Katılımcıların %29,6'sı deri kanserleri ve prekanseröz lezyonlar hakkında yeterli bilgi sahibi olduğunu, %57,9'u güneşten korunma yöntemleri hakkında yeterli bilgi sahibi olduğunu, %27,9'u deri kanserleri hakkında yeterli eğitim aldığını düşünüyor. Katılımcıların %7,1'i Mezuniyet öncesi ve sonrası deri kanseriyle ilgili herhangi bir kurs veya kongreye katıldığını bildirmiştir. Hekimlerin %46,7'si düzenli güneş kremi kullanıyor iken %52,9'u daha önce kendi kendine deri muayenesi yaptığını belirtmiştir. Sonuç: Bu çalışma ile dermatoloji ve plastik cerrahi asistanları dışındaki asistanların ve intörnlerin deri kanseri bilgisi ve güneşten korunma davranışlarının yeterli olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Hekimlere mezuniyet sonrasında da bu konu hakkında eğitim verilmeli ve verilen eğitim ara ara tekrarlanmalıdır. Ayrıca hekimlerin deri kanserleri ve güneşten korunma yöntemleri hakkında bilgi düzeylerini arttırmaları gerekmektedir. Böylelikle hem kendilerini hem de hizmet verdikleri bireyleri deri kanserinden daha iyi koruyabilirler.
Kronik hastalığı olan yaşlılarda Yesavage Geriatrik Depresyon Ölçeği ile depresyon sıklığının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Yaşlı nüfusun artışından dolayı bu demografik gruba özgü hastalıkların önemi de artmaktadır. Özellikle psikiyatrik rahatsızlıklar arasında, yaşlılık döneminde depresyon ön plandadır. Bu çalışmada, 65 yaş ve üstü kronik hastalığı olan bireylerde depresyon yaygınlığının belirlenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: 65 yaş ve üzeri herhangi bir kronik hastalığa sahip bireylerden oluşan 195 yaşlı ile birebir görüşmeler gerçekleştirilerek ve anketler doldurularak kesitsel bir tanımlayıcı çalışma yapıldı. Bilinç durumundaki değişiklik, konuşma veya duyma güçlükleri nedeniyle iletişime geçilemeyen ve çalışmayı reddeden hastalar çalışma dışında tutuldu. Çalışamamız,Yesavage Geriatrik Depresyon Ölçeği Formu'nu içeren bir anket aracılığıyla yapıldı. İstatistiksel analizlerde, tanımlayıcı istatistiklerde sayı ve yüzde kullanılarak, ki-kare ve t-testi gibi yöntemler SPSS 26 programıyla uygulandı ve p<0,05 değeri anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Araştırmamızda, 65 yaş ve üstü kronik hastalığı olan 195 yaşlı bireyde depresyon sıklığını inceledik. Bu çalışma sonucunda yapılan değerlendirmelerde, depresyon yaygınlığının %35,4 olarak belirlendiği bulunmuştur. Depresyon belirtilerinin sıklığı, ileri yaşta, dul veya boşanmış olma durumunda, düşük eğitim düzeyinde, düşük sosyoekonomik düzey algısına sahip olma durumunda, işsizlik durumunda, yaşlılık maaşı alanlarda, sosyal güvenceden yoksun olanlarda, tek başına kalanlarda, çocuklarının kendisine destek olmadığını söyleyenlerde, yakınlarıyla ilişki yönünden kötü olan bireylerde ve çocuk sayısının fazla olduğu durumlarda daha yüksektir (p<0,05).Cinsiyet, kronik bir hastalığı olup olmama durumu, ilaç kullanıp kullanmama, sigara kullanıp kullanmama depresyon belirtilerinin sıklığını etkilemediği sonucuna varılmıştır. (P>0.05) Sonuç: Çalışmamızın bulgularına göre, Aile Sağlığı Merkezleri'ne başvuran yaşlıların karşılaştığı önemli bir sağlık sorunu depresyon olarak ifade edilebilir. Yaşlılarda depresyonla ilişkili risk faktörlerini de değerlendirerek multidisipliner bir yaklaşımla, bu yaş grubuna özgü koruyucu, tedavi edici ve rehabilitatif yardımlar oluştulmalıdır. Biz aile hekimleri olarak, yaşlı hastaların Aile Sağlığı Merkezleri'ne yaptıkları başvurularda depresyon teşhisine özel bir dikkat göstermeliyiz. ANAHTAR KELİMELER: Depresyon, Yaşlı, Aile Hekimi, Aile Sağlığı Merkezi, Kronik Hastalık
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi sağlık çalışanlarında ve polikliniklerine başvuran hastalarda siberkondri düzeyi ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Giriş: Siberkondri, internette sağlıkla ilgili bilgilere aşırı derecede maruz kalmak ve bu bilgilerden kaynaklanan aşırı endişe veya kaygı yaşama durumudur. Siberkondri, bireylerin yaşam kalitesini ve sağlığını olumsuz etkileyebilecek bir durumdur. Ayrıca, kişilerin sağlık başvurularında ve sağlık harcamalarında artışa yol açabileceği düşünülmektedir Amaç: Çalışmamızda; siberkondri düzeylerini belirleyip etkileyen faktörleri inceleyerek sağlıkla ilgili güvenli internet platformları oluşturmak, kaygıyı artırıcı bilgiler sağlayan siteleri kontrol etmek ve sağlık bilgilerinin tüm bileşenleriyle gözden geçirilmesi için uygun müdahale stratejileri geliştirmeyi hedefliyoruz. Yöntem: 18-99 yaş aralığındaki Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Çalışanlarının ve Polikliniklerine Başvuran Hastalarının, Siberkondri Düzeyi ve Etkileyen Faktörlerin Değerlendirilmesini 17/06/2023-20/11/2023 tarihleri arasında anket formu (CSS-12 ve demografik bilgiler) şeklinde inceledik. Bulgular: Çalışmaya 324 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen katılımcıların; 148'i (%45,7) erkek, 176'sı (%54,3) kadındı. Yaşları, 18 yaş ile 73 yaş arasında değişmekteydi ve yaş ortalaması 32,79±11,33 idi. CSS-12; en yüksek: 54 puan, en düşük: 12 puan, ortalama: 29,7±9,5 ve medyan 30'du. Kişi sayısının tepe yaptığı iki puan sırasıyla 30 ve 36'dı (iki tane mod mevcut). Cinsiyete göre siberkondri şiddeti anlamlı değildi. Evli bireyler bekar bireylere göre daha fazla endişeli bulundu. Genç yetişkinler, siberkondri geliştirmeye daha yatkın görünmektedir (yaş ortalaması: 32,79±11,33). Yaş ilerledikçe internete geçirilen sürenin azaldığı ve 30-40 yaş aralığında internette geçirilen süre(saat/gün) en yüksekti. Eğitim düzeyi ile siberkondri şiddeti (CSS-12) ve internette geçirilen süre(saat/gün) arasında ilişki yoktu. Fakat, eğitim düzeyinin yüksek olması ile güvenli sağlık yayını takibi ve sağlık toplantısına katılma oranı yüksekti. Ailede kronik hastalığa sahip birey olması siberkondri şiddetini arttırmıyordu. Ama hekim önerisi olmadan tetkik yaptırma ve hekim önerisi olmadan ilaç kullanımı yüksekti. 18 yaşından küçük çocuğa sahip bireylerde; son bir yılda hekim önerisi olmadan tetkik yaptırması, TV'de sağlık takibi ve 11. madde (CSS-12) yüksek bulundu. Van YYÜ sağlık çalışanlarının, hekim önerisi olmadan daha çok ilaç kullandığı ve daha çok geleneksel tıp tedavisi aldığı görüldü. Literatürün aksine, siberkondri şiddeti normal toplum düzeyiyle aynıydı. Güvenilir sağlık yayını takibi ve TV'de sağlık yayını takip eden bireylerin, takip etmeyen bireylere göre daha yüksek CSS-12 puanlarına sahiptirler. Ayrıca; eczane dışındaki yerlerden ilaç/tedavi için ürün alanlarda da CSS-12 puanı yüksekti. Evde bakıma muhtaç/engelli kişi olması, sigara içiciliği ve ailede sağlıkçı birey olmasının siberkondri şiddeti ile bir bağlantısı bulunulmadı. Sonuç: Siberkondri düzeyinin orta düzeyde olduğu görüldü. Katılımcıların; yüksek siberkondri düzeyi ile ilişkili faktörler arasında evli olmak, genç yetişkin birey olmak, sağlık yayını takip etmek ve eczane dışındaki yerlerden ilaç/ürün almak sayılabilir. Siberkondri konusunda farkındalık oluşturulmalıdır. Siberkondri riski taşıyan kişilere yönelik destek programları geliştirilmelidir. i-BDT'nin siberkondri tedavisinde kullanılması yaygınlaştırılıp sağlık okuryazarlığı artırılmalıdır. Anahtar kelimeler: Siberkondri, İnternette sağlık bilgisi arama, İnternet, CSS-12, i-BDT, SCÖ.
Van Y.Y.Ü. Tıp Fakültesi asistan ve intern hekimleri ile Van ilinde çalışan aile hekimlerinin temel yaşam desteği ve ileri kardiyak yaşam desteği konularındaki bilgi düzeyinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Toplum sağlığının en önemli aşamasında yer alan hekimlerin, hangi branştan olursa olsun, insanlık için hayati önem taşıyan, temel yaşam desteği ve ileri kardiyak yaşam desteği konularındaki bilgi ve becerileri eksiksiz olmalı, hekimler hastalara etkin bir temel yaşam desteği ve ileri kardiyak yaşam desteği verebilmelidirler.Yaptığımız bu çalışmada Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezinde görev yapan, intern ve asistan hekimler ile Van ilinde birinci basamakta görev yapan aile hekimlerinin, Amerikan Kalp Cemiyeti (AHA ) ve Avrupa Resüsitasyon Konseyi(ERC) tarafından yayımlanan, en güncel kılavuzlar esas alınarak hazırlanan, çoktan seçmeli anket soruları ile temel yaşam desteği ve ileri kardiyak yaşam desteği konularında, bilgi düzeyi, bilgilerinin yeterliliği ve güncelliği, ve güncel kılavuzları takip etme oranı araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız kesitsel, tanımlayıcı tipte bir araştırmadır. Araştırma Van YYÜ Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezinde çalışan intern ve asistan hekimler ile Van ilinde birinci basamakta çalışan (ASM) aile hekimlerine 01.09.2023 ile 01.12.2023 tarihleri arasında yapılmıştır.139 asistan hekim, 60 intern hekim, 67 aile hekimi olmak üzere toplam 266 hekime uygulanmıştır. Veriler hekimlerin onamı alınarak, sosyo-demografik veriler ile, katılımcıların CPR konusunda aldıkları eğitimi ve bu konuda kendilerini yeterli görüp görmediklerini sorgulayan 15 soru ile, 10 temel yaşam desteği bilgi sorusu ,10' da ileri kardiyak yaşam desteği bilgi sorusu olmak üzere toplam 35 sorudan oluşan anket formuyla elde edilmiştir. Bilgi soruları beş şıktan oluşmuştur ve her sorunun doğru cevabı 1 puan olarak hesaplanmıştır.Temel yaşam desteği soruları 10 puan, ileri kardiyak yaşam desteği soruları10 puan üzerinden hesaplanmıştır. Analizler SPSS (Statistical Package for Social Sciences; SPSS Inc., Chicago, IL) 22 paket programında değerlendirilmiştir. Analizlerde istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 92'si kadın (%34,6) ve 174'ü (%65,4) erkek olmak üzere toplam 266 hekim dahil edilmiştir.266 hekimin, 40'ı (%15) acil, anestezi, kardiyoloji bölümünde, 61'i (%22,9) dahili bilimlerde, 38'i (%14,3) cerrahi bilimlerdeki gören yapan toplam 139 asistan hekim iken, 60'ı (%22,6) intern ve 67'si (%25,2) ise aile hekimidir. Hekimlerin TYD ve İKYD sorularından aldıkları toplam puanlar incelendiğinde TYD toplam puan ortalama 5,1±1,8 iken, İKYD toplam puan ortalama 5,6±2,1 olarak saptanmıştır.Bölüm açısından, TYD ve İKYD puanları değerlendirildiğinde acil tıp, anestezi ve reaminasyon ve kardiyoloji asistanları, diğer hekimlerden daha çok puan almıştır.(p=0,008,p<0,001).Kardiyopulmoner arrest hastayla karşılaşma ihtimali yüksek olan, eğitimlerinde aktif TYD ve İKYD eğitimleri olan hekimlerin bilgi düzeyinin daha yüksek olduğunu(p<0,001), CPR kılavuzunu takip edenlerin(p<0,001), daha önce CPR ihtiyacı olan hastaya müdahale edenlerin(p=0,028), kendini TYD ve İKYD konularında yeterli bulanların(p=0,009), en son 3 yıl ve öncesinde TYD ve İKYD eğitimini alanların(p=0,018) ve CPR yaparken hastaya zarar vermekten korkmayanların(p=0,001) İKYD bilgi düzeyini, anlamlı olarak daha yüksek tespit ettik. Ayrıca hekimlerin %57.5'i CPR kılavuzu takip etmediğini, %51.5'i CPR yaparken hastaya zarar vermekten korktuğunu (intern hekimlerde bu oran %63.3 olarak saptandı) %22,2'si TYD ve İKYD ile ilgili bir kurs veya kongreye katıldığını, %94,4'ü ise mezuniyetten sonra TYD ve İKYD hakkında tekrar eğitim verilmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Sonuç: Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlar, hekimlerin bilgi düzeyini ve güncelliğini arttırmak için branş farketmeksizin, bütün hekimlere mezuniyetten sonrada TYD ve İKYD eğitiminin teorik ve pratik olarak, ilgili birimler tarafından verilmesinin ve kısa aralıklarla tekrar edilmesinin gerektiğini göstermiştir.Ayrıca intern hekimlerin kardiyopulmoner arrest hasta tedavisinde, aktif olarak yer almaları, CPR yaparken hastaya zarar verme korkularını azaltacaktır.
Tıp fakültesi öğrencileri ile ilahiyat fakültesi öğrencilerinintoplumsal cinsiyet rollerine yönelik tutumlarınınkarşılaştırılması
Amaç:Bu çalışmada tıp fakültesi öğrencileriyle ilahiyat fakültesi öğrencilerinin toplumsal cinsiyet rollerine yönelik tutumlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırmamız kesitsel ve tanımlayıcı tiptedir. Yüz yüze ve online anket çalışmasıdır. Çalışma Şubat-Mart 2024 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi ile İlahiyat Fakültesinde yürütülmüştür. Çalışmaya araştırmaya katılmayı kabul eden ve onam veren tıp ve ilahiyat öğrencileri dahil edilmiştir. Veri toplama aracı olarak 5'li likert şeklindeki 15 sorudan oluşan Toplumsal Cinsiyet Rolleri Ölçeği kullanılmış ve demografik veriler değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 244'ü (%59,5) kadın ve 166'sı (%40,5) erkek olmak üzere toplam 410 öğrenci dahil edilmiştir. Kadın öğrencilerin erkek öğrencilere göre toplumsal cinsiyet rolleri ölçek puanları daha yüksek saptanmıştır. Öğrencilerin %54,2'si tıp, %45,8'i ilahiyat fakültesinde okumaktadır. Okuduğu fakülte tıp olan katılımcıların toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanlarının, ilahiyat fakültesi olan katılımcılara göre daha fazla olduğu görülmektedir. Katılımcıların sınıflarına göre toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görülmektedir (p<0.05). Fark yaratan grubu bulmak için Bonferroni uygulamıştır. Sınıfı 2, 5 ve 6 olan katılımcıların toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanlarının, sınıfı 3 olan katılımcılara göre daha fazla olduğu görülmektedir. Katılımcıların anne eğitim durumlarına göre toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görülmektedir (p<0.05). Fark yaratan grubu bulmak için Bonferroni uygulamıştır. Anne eğitim durumu lise olan katılımcıların toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanlarının, anne eğitim durumu olmayan katılımcılara göre daha fazla olduğu görülmektedir. Anne eğitim durumu yüksekokul/üniversite olan katılımcıların toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanlarının, anne eğitim durumu olmayan, anne eğitim durumu ilkokul ve ortaokul olan katılımcılara göre daha fazla olduğu görülmektedir. Katılımcıların anne çalışma durumlarına göre toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görülmektedir (p<0.05). Fark yaratan grubu bulmak için Bonferroni uygulamıştır. Annesi halen çalışan katılımcıların toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanlarının, annesi hiç çalışmayan katılımcılara göre daha fazla olduğu görülmektedir. Katılımcıların baba eğitim durumlarına göre toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görülmektedir (p<0.05). Fark yaratan grubu bulmak için Bonferroni uygulamıştır. Baba eğitim durumu yüksekokul / üniversite olan katılımcıların toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanlarının, baba eğitim durumu olmayan katılımcılara göre daha fazla olduğu görülmektedir. Katılımcıların kardeş varlığına göre toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görülmektedir (p<0.05). Fark yaratan grubu bulmak için Bonferroni uygulamıştır. Kardeşi olmayan ve yalnız erkek kardeşi olan katılımcıların toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanlarının, hem erkek hem kız kardeşi olan katılımcılara göre daha fazla olduğu görülmektedir. Sonuç: Bu çalışma ile, tıp fakültesi öğrencileri görece daha eşitlikçi tutumlara sahip olsalar da tıp ve ilahiyat fakültesi öğrencilerinin çeşitli demografik özellikleri açısından toplumsal cinsiyet rolleri tutumlarının, toplumun geleneksel bakış açıları gölgesinde geliştiği sonucuna varılabilir. Öğrencilere dini, ekonomik, sosyopolitik, ailesel ve arkadaş grupları ya da kitlesel iletişim araçları gibi pek çok faktör etkisiyle oluşup gelişmekte olan toplumsal cinsiyet rolleri hakkında, daha adil ve özgürlükçü bir toplum inşa edebilmek için multidisipliner yaklaşımlarla eğitimlerin verilmesi gerekmektedir. Toplumsal cinsiyet rollerine yönelik yaklaşımlar, hastaların sağlık hizmeti alımları noktasında dahi ayrımcılıklara sebebiyet verebileceğinden, tıp fakültesi öğrencilerine gerek teorik gerekse de eğitim aldıkları kliniklerde pratik olarak toplumsal cinsiyet rollerinin etkileri anlatılarak, farkındalıkları arttırılabilir. Anahtar Kelimeler: toplumsal cinsiyet, tıp öğrencileri, ilahiyat öğrencileri, farkındalık
Tıp fakültesi aile hekimliği ve çocuk hastalıkları polikliniklerine başvuran annelerin, çocuklarında ateş yönetimi; bilgi,tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmamız annelerin ateş bilgi düzeyleri, ateşe karşı kaygı düzeyleri ve çocukları ateşlendiğinde yaptıkları uygulamayı tespit edip ona göre doktorların ve hemşirelerin annelere bilgi verirken bu eksik olan tarafları dikkate alarak bilgi vermeleri amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Araştırma, Ekim 2023-Ocak 2024 tarihleri arasında yapılmıştır. Araştırmamız YYÜ Tıp Fakültesi özelinde yapılmıştır. Araştırmanın yapıldığı yer ve kime yapıldığı: Ekim 2023-Ocak 2024 tarihlerinde hastanenin Aile Hekimliği ve Çocuk Hastalıkları Polikliniklerine herhangi bir sebeple başvuran 200 anneye yapılmıştır. Bulgular: Araştırmamızda annelerin % 70'inin evde ateş ölçtüğünü, %91,5'inin çocuğunun ateşlendiğini fark ettiğini, %75'i ateş nedeniyle daha önce çocuğunu hastaneye götürdüğünü belirtmiştir. %77,5'i ateş konusunda daha önce bilgi almış ve bunların sadece %68'i ateş konusunda doktor tarafından bilgilendirilmiş. %11.5'i daha önce çocuğunun havale geçirdiğini belirtmiş. %49.5'i çocuğunun ateşinin yükseldiğini; çocuğunun vücudunun normale göre daha sıcak gelince anladığını , %50'si ateşi koltuk altından ölçtüğünü belirtmiştir. %63'ü yüksek ateşin kaç derece olduğunu bildiği, %30'u ateşin tekrar ölçüm aralığının 30 dk. olduğunu bildiği anlaşılmıştır. Ateş yükseldiğinde sadece %27'si çocuğunun üzerindeki elbiseleri çıkarttığını belirtmiştir. Ilık uygulamanın nerden yapıldığını sadece %42'sinin bildiği anlaşılmıştır. Ilık uygulamayı %67,5'i ılık suyla yaptığını belirtmiştir. Sadece %15'inin ateş düşürücü verilmesi gereken vücut sıcaklığını bildiği anlaşılmıştır. Katılımcıların %57'si çocuğa ilacını reçeteye göre verdiğini bildirtmiştir. %90'dan fazlası ateş düşürücü ilacın kaç saat arayla verildiğini bildiği anlaşılmıştır. %94'ü yapılan müdahale ile ateş düşmezse doktora başvurduğunu , %85,5'i çocuklarda ateş düşürmek niyetiyle parasetamol ve ibuprofen kullandığını , %48'i ateş düşürücü ilacın verilme sebebinin ateş ve semptomları gidermek olduğunu , %76,5'i ateş düşürücü ilacı doktor reçetesiyle aldığını belirtmiştir. Sonuç: Araştırmada, annelerinin sosyoekonomik, ateşe karşı kaygı ve ateş bilinç puanı orta seviyede bulundu. Okuma yazması olmayan, köyde yaşayan, gelir durumu düşük olan ve ev hanımı olan annelerin ateş bilinç puan ortalaması düşük, ateşe karşı kaygı düzeyleri ise yüksek bulunmuştur. Üniversite mezunu olan annelerin ateş bilinç puan ortalaması yüksek, ateşe karşı kaygı düzeyleri ise düşük bulunmuştur. Anne yaşı ile ateş bilinci ve annenin kaygısı arasında ilişki bulunamamıştır. Sosyoekonomik düzeyi düşük olanların ateş bilinç düzeyi daha düşük, ateşe karşı kaygı düzeyi ise daha yüksek tespit edildi. Annelerin ateşe karşı kaygı düzeyleri ile ateş bilinci arasında negatif korelasyon tespit edildi. Anahtar sözcükler: Ateş, Ateş yönetimi, Annelerde ateşe yaklaşım
Üçüncü basamak bir sağlık kuruluşunda intern ve asistan hekimlerin spinal musküler atrofi (SMA) hastalığı hakkında bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Spinal Musküler Atrofi (SMA), spinal kord ön boynuz motor nöronları ve beyin sapı motor nükleuslarının dejenerasyonu sonucu progresif geri dönüşümsüz kas atrofisi ve güçsüzlüğü ile karakterize kalıtsal bir nöromüsküler hastalıktır. Gelişmiş ülkelerde yenidoğan ölümleri arasında üst sıralarda olması, bebek ölümlerinde kistik fibrozisten sonra en sık görülen ikinci genetik hastalık olması, mortalite ve morbiditenin yüksek olması bu hastalıktan korunma ve önleyici sağlık politikalarının önemini gözler önüne sermiştir. Bu çalışmada, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki intern ve asistan hekimlerin SMA hastalığı hakkındaki bilgi düzeylerinin ve farkındalıklarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya dahil etme kriterlerini karşılayan intern ve asistan hekimden oluşan toplam 272 kişiye yönelik literatür ve kaynak kitapların taranması sonucunda elde edilen güncel bilgiler doğrultusunda 10 sorudan oluşan sosyodemografik veriler ve SMA hastalığı hakkında 40 bilgi sorusu olmak üzere toplam 50 sorudan oluşan anket formu yüz yüze görüşülerek doldurulmuştur. Bulgular: Çalışmaya 92'si (%33,8) kadın ve 180'i (%66,2) erkek olmak üzere toplam 272 katılımcı dahil edilmiştir. Katılımcıların 140'ı (%51,5) intern hekim ve 132'si (%48,5) asistan hekimdir. Çalışmamızdaki katılımcılara yöneltilen sorular alt başlıklara ayrıldığında SMA hastalığı ile ilgili klinik ve taşıyıcı tarama programı konularının bilgi düzeyi diğer bütün alt başlık konularının bilgi düzeylerinden daha yüksek bulunmuştur. Evli olanların bilgi düzeyi, bekar olanların bilgi düzeyinden anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p=0,001). ASM deneyimine sahip olanların bilgi düzeyi, ASM deneyimi olmayanlara göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p=0,003). Çalışmamızda, katılımcıların yaşı ile meslek süresi ve toplam puan arasında pozitif yönde bir korelasyon tespit edilmiştir. SMA hastalığı hakkında bilgi sahibi olduğunu düşünenlerin bilgi düzeyi, bilgi sahibi olduğunu düşünmeyenlerden anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,001). Asistan hekimlerin bilgi düzeyi, intern hekimlerin bilgi düzeyinden anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p=0,002). Sonuç: Bu çalışma, intern hekimlerin SMA hastalığı hakkında bilgi düzeylerinin yetersiz olduğunu göstermektedir. Ankete katılan hekimlerin çoğu, SMA hastalığı hakkında eğitim almak istediklerini belirtmişlerdir. Bu nedenle, tıp fakültesi derslerinde SMA hastalığına yönelik eğitim içeriğinin artırılması, eğitim materyallerinin sağlanması, mezuniyet sonrasında hekimlere çalıştıkları yerlerde düzenli aralıklarla eğitimlerin devam ettirilmesi, klinik uygulama ve hasta rehberleri oluşturularak bu içeriklere erişimin sağlanması hekimlerin bilgi düzeylerini ve farkındalıklarını artırmak için faydalı olacaktır.
Şarbon hastalarında kan grubu rh ve cinsiyet insidansı araştırılması
Şarbon hastalarında Kan Grubu Rh ve Cinsiyet İnsidansı araştırılması. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Aile Hekimliği Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Van, 2025. Şarbon, Bacillus anthracis'in neden olduğu zoonotik bir enfeksiyon olup, özellikle hayvancılıkla uğraşan bireylerde yaygın olarak görülmektedir. Bu çalışmanın amacı, şarbon hastalarında kan grubu Rh faktör ve cinsiyet insidansını inceleyerek, bu biyobelirteçlerin hastalığın tanı, prognoz ve enfeksiyona yatkınlık üzerindeki potansiyel etkilerini değerlendirmektir. Kan gruplarının ve Rh faktörünün enfeksiyonlara yatkınlık üzerindeki etkisi literatürde uzun süredir tartışılmakta olup, bu çalışmada şarbon hastalığı özelinde bir değerlendirme yapılmıştır. Bu retrospektif çalışma, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde şarbon tanısı almış 100 hasta ve herhangi bir bulaşıcı hastalık tanısı almamış 25 sağlıklı birey üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların kan grubu ve Rh faktör bilgileri, hastane veri tabanından elde edilmiştir. Kontrol grubundaki bireylerin kan grubu ve demografik bilgileri de aynı yöntemle toplanmıştır. Verilerin analizi SPSS (IBM SPSS for Windows, ver.25) istatistik programı kullanılarak yapılmış ve anlamlılık düzeyi p < 0.05 olarak kabul edilmiştir. Çalışmada, şarbon tanısı almış 100 hastanın ve 25 sağlıklı bireyin kan grubu ve Rh faktör dağılımları incelenmiştir. Bulgulara göre, A Rh (+) pozitif kan grubu hem hasta grubunda (%40) hem de kontrol grubunda (%52) en yaygın kan grubu olarak tespit edilmiştir. Şarbon hastalarında A Rh (+) pozitif kan grubunu sırasıyla O Rh (+) pozitif (%20) ve B Rh (+) pozitif (%12) kan grupları takip etmiştir. Kontrol grubunda ise A Rh (+) pozitif kan grubunu O Rh (+) pozitif (%20) ve O Rh (-) negatif (%12) kan grupları izlemiştir. Hasta ve kontrol grupları arasında kan grubu dağılımı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p > 0.05). Ayrıca, kan gruplarının cinsiyet ve yaş değişkenlerine göre dağılımında da anlamlı bir fark tespit edilmemiştir. Bu çalışma, şarbon hastalarında kan grubu ve Rh faktör insidansının, hastalığın tanı ve prognozunda doğrudan bir etkisi olmadığını göstermiştir. Ancak, kan gruplarının enfeksiyonlara yatkınlık üzerindeki etkisi literatürde uzun süredir tartışılmakta olup, bu biyobelirteçlerin şarbon gibi bakteriyel enfeksiyonlarla ilişkisi daha fazla araştırılmalıdır. Kan grubu ve Rh faktörünün enfeksiyon patogenezindeki rolünü anlamak, gelecekte enfeksiyonların önlenmesi ve tedavisi için önemli bir katkı sağlayabilir. Bu nedenle, daha geniş örneklem grupları ve prospektif tasarımlar ile yapılacak çalışmalar, bu alandaki bilgi birikimini artıracaktır.
Brusella hastalarında kan grubu ve Rh faktör insidansı
Brusella Hastalarında Kan Grubu ve Rh Faktör İnsidansı. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı. Uzmanlık Tezi. Van 2025.Amaç: Araştırmanın temel amacı, Brucella enfeksiyonu ile kan grubu dağılımı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olup olmadığını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Polikliniğine Ocak 2000-Aralık 2020 tarihleri arasında başvuran bruselloz tanılı ve yaşları 0-99 yaş arasında değişen toplam 223 hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Bu çalışma, 2000-2020 yılları arasında Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Brucella pozitif tanısı almış 223 hastanın kan grubu dağılımını analiz edilerek gerçekleştirilmiştir. Çalışmada, Brucella pozitif hastaların kan grubu oranları, Van İli Kan Bankası'ndan elde edilen kan grubu ve Rh faktörü oranları ile karşılaştırılmıştır. Brucella Pozitif Hasta Kan Grubu Dağılımı (%): A Rh(+) Pozitif: %45.29, A Rh(-) Negatif: %5.38, B Rh(+) Pozitif: %13.00, B Rh(-) Negatif: %1.80, AB Rh(+) Pozitif: %7.36, AB Rh(-) Negatif: %2.24, O Rh(+) Pozitif: %24.66, O Rh(-) Negatif: %0.90 Van İli Kan Grubu Dağılımı (%): A Rh(+) Pozitif: %41.15, A Rh(-) Negatif: %3.90, B Rh(+) Pozitif: %14.34, B Rh(-) Negatif: %1.80, AB Rh(+) Pozitif: %7.36, AB Rh(-) Negatif: %0.80, O Rh(+) Pozitif: %27.50, O Rh(-) Negatif: %3.15 Sonuç: Bu çalışma, Brucella enfeksiyonu ile belirli kan grupları veya Rh faktörleri arasında güçlü bir ilişki bulunmadığını göstermiştir. Ki-Kare testi sonuçlarına göre (p-değeri: 0.835), Van ili kan grubu dağılımı ile Brucella pozitif hastaların dağılımı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Ayrıca, yaş ve cinsiyet gibi değişkenlere göre yapılan analizlerde de anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir. Bu durum, Brucella enfeksiyonunun kan grubu veya demografik faktörlere göre rastlantısal bir dağılıma sahip olabileceğini düşündürmektedir.
Van ilindeki birinci basamak hekimleri ve tıp fakültesi asistan hekimlerinin kanser taramaları hakkında bilgi tutum ve davranışlarının incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada Van ilinde görev yapan birinci basamak hekimleri ve uzmanlık eğitimi alan asistanların kanser taramalarına dair bilgi düzeyleri, bu bilgilerin uygulamaya aktarımı ve tarama programlarına karşı tutumları araştırılmıştır. Hekimlerin kendi sağlık davranışları ve hasta yönlendirme alışkanlıkları da değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntemler: Araştırma, 01 Ekim 2024–01 Ocak 2025 tarihleri arasında Van ilinde yürütülmüştür. Çalışma grubunu ASM ve TSM'de görevli hekimler ile Van YYÜ Tıp Fakültesi asistanları oluşturmaktadır. Toplam 180 katılımcıya, literatüre dayalı olarak hazırlanan anket formu yüz yüze ve çevrim içi yöntemlerle uygulanmıştır. Elde edilen veriler SPSS v27 yazılımı ile analiz edilmiştir. Gruplar arası farklılıkların değerlendirilmesinde Ki-kare testi kullanılmış, anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların meslekteki deneyim süreleri ile bilgi düzeyleri arasındaki ilişkilere dair bulgulara göre, genellikle bilgi düzeyi sorularında deneyim grupları arasında anlamlı farklar görülmemiştir (p>0.05). Bulgulara göre, hekimlerin çoğu ülkemizde uygulanan kanser tarama programları hakkında temel bilgilere sahip olsa da özellikle bazı testlerin sıklığı, uygulama yaş aralıkları ve tarama yöntemleri konusunda önemli bilgi eksiklikleri mevcuttur. Meme, serviks ve kolorektal kanser taramalarıyla ilgili bilgilerde mesleki unvana, kanser tarama eğitimi alıp almama durumuna ve birinci basamakta görev yapma geçmişine göre anlamlı farklılıklar tespit edilmiştir(p<0.05). Özellikle daha önce kanser taramalarıyla ilgili eğitim alan hekimlerin bilgi düzeyleri anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur. Mesleki unvan ile bilgi düzeyi arasında yapılan karşılaştırmada, asistan hekimlerin meme kanseri tarama yaşı, GGK test sıklığı ve serviks kanseri tarama sıklığı gibi sorularda düşük doğru yanıt oranlarına sahip olduğu görülmüştür (p<0.05). Sonuç: Bilgi düzeyindeki farklılıkların, mesleki deneyim ve eğitimle yakından ilişkili olduğu görülmektedir. Özellikle genç ve uzmanlık eğitimi sürecinde olan hekimler için kısa süreli, uygulamaya dönük eğitim programlarına ihtiyaç duyulmaktadır. Sağlık profesyonellerine yönelik güncel tarama rehberlerinin erişilebilirliği artırılmalı; dijital platformlar üzerinden yaygın, etkileşimli eğitim olanakları sunulmalıdır. Anahtar Sözcük: Ulusal Kanser Tarama Standartları, Erken Tanı, Aile Hekimi
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrenci ve asistan hekimlerin yapay zekaya yönelik genel tutumları
Giriş ve Amaç: Teknolojik gelişmeler doğrultusunda Yapay Zekâ (YZ) teknolojisinin sağlıktaki yeri giderek artmakta ve kullanımı yaygınlaşmaktadır. Ancak hekimlerin, YZ hakkında yetersiz bilgiye sahip olması ve ön yargıları bu ilerlemenin önünde engel oluşturmaktadır. Başta hekimler olmak üzere, tüm sağlık çalışanlarının YZ konusundaki bilgi ve düşünceleri; sağlık alanında YZ kullanımının geleceği için önem teşkil etmektedir. Bu çalışma ile Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrenci ve asistan hekimlerinin; YZ'ye yönelik genel tutumlarını belirlemek, YZ hakkında düşüncelerini ortaya koymak ve YZ algısı hakkında fikir edinmek amaçlanmaktadır. Elde edilecek sonuçlar ışığında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrenci ve asistan hekimlerinin yapay zekaya yönelik tutumunun sorgulanması ve bu tutumun iyileştirilebilmesi için atılabilecek adımların ele alınması hedeflenmektedir. Sonuçlar doğrultusunda öğrenci ve asistan hekimlerin yapay zekayı bilimsel çalışmalarda aktif bir şekilde kullanabileceğinin gösterilmesi de çalışmanın amacı ve literatüre katkıları arasında yer almaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir anket çalışmasıdır. Literatür taraması sonucunda, Yapay Zekaya Yönelik Genel Tutum Ölçeği Formu oluşturulmuş; bu form, sanal ortamda, Van YYÜ öğrenci/asistan hekimlerinden oluşan 157 gönüllüye, 15.09.2024-15.10.2024 tarihleri arasında uygulanmıştır. Cronbach's Alpha değerinin (0.894) 0.8'den büyük olması ölçeğin güvenilir olduğu göstermektedir. İstatistiksel analizler MS Excel ve SPSS (ver. 27) paket programları aracılığıyla yapılmıştır. Kategorik değişkenler için tanımlayıcı istatistikler verilmiştir. Yapay zekaya karşı tutumun sosyodemografik bilgilerle olan ilişkisini incelemek için, bağımsız örneklem t testi ve Oneway ANOVA testi kullanılmıştır. İstatistiksel olarak anlamlılık sınırı %5 (p<0.05) kabul edilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada 157 katılımcıdan elde edilen sonuçlar irdelenmiş, bulgular ve tartışma bölümlerinde detaylı ve kıyaslamalı şekilde sunulmuştur. Katılımcıların Yapay Zekaya Yönelik Genel Tutum Ölçeği Formu'ndan aldıkları skor puanları hesaplanmış ve ortalama puan 3.389, minimum puan 1.250 ve maksimum puan 4.550 olarak elde edilmiştir. Cronbach's Alpha değeri 0.894 olarak elde edilmiş ve ölçeğin güvenilir olduğu görülmüştür. Analizler sonucunda, yapay zekaya karşı; erkeklerin kadınlara (𝑋=3.441> 𝑋=3.334); 26-30 yaş grubunun (𝑋=3.620) diğer yaş gruplarına; 5-9 yıl deneyime sahip katılımcıların (𝑋=3.548) da diğer deneyim gruplarına göre daha olumlu tutum sergilediği görülmüştür. Yapılan testler sonucunda, cinsiyet ve mesleki deneyim alt gruplarında yapay zekaya karşı tutum açısından anlamlı farklar olmadığı görülmüş; 17-25 yaş grubunun yapay zekaya karşı tutumu ile 26-30 yaş grubunun tutumu arasında anlamlı bir farkın olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Katılımcıların cinsiyeti ve mesleki deneyimlerine göre; yapay zekaya karşı tutumda anlamlı farklar görülmemiş (p>0.05) ancak yaş gruplarında anlamlı bir fark (p<0.05) tespit edilmiş ve bu farkın sebebinin 17-25 yaş grubu ile 26-30 yaş grubu arasındaki fark olduğu görülmüştür. Katılımcıların ortalama puanı 3.389 olarak saptanmıştır. Bu durum, katılımcıların daha çok olumlu tutum sergilediğinin göstergesidir. Çalışma sonucunda; yapay zekâ ile ilgili eğitimlerin tıp fakültesi müfredatlarında yer alması, "yapay zekâ ve tıp" konulu eğitici içeriklere daha fazla yer verilmesi önerilmiştir. Anahtar Kelimeler: Yapay zekâ, asistan hekim, intörn.
Sağlık eğitimi alan öğrencilerin HPV (Human papiloma Virüs) ve HPV ilişkili kanserler hakkındaki bilgi düzeylerinin ölçülmesi
Bu tez çalışması, Human Papilloma Virüs (HPV) ve HPV ile ilişkili kanserler hakkında sağlık eğitimi alan öğrencilerin bilgi düzeylerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu kapsamda çalışmanın temel amacı, sağlık eğitimi alan öğrencilerin bu önemli halk sağlığı problemi hakkındaki bilgi düzeylerini ölçerek farkındalığı artırmak ve bu bilgilerin halk sağlığına yansımalarını değerlendirmektir. Çalışmada, HPV enfeksiyonu ile ilişkili düşük riskli ve yüksek riskli türler, aşıların etkinliği ve erken tanı yöntemleri gibi kritik konular üzerinde durulmuştur. Çalışma, anket yöntemiyle gerçekleştirilmiş olup, sağlık eğitimi alan tıp, diş hekimliği, hemşirelik ve ebelik gibi farklı meslek gruplarından öğrencilere uygulanmıştır. Katılımcılara, HPV'nin tanımı, bulaşma yolları, korunma yöntemleri, aşıların etkileri ve HPV ilişkili kanserlerin farkındalığına yönelik sorular yöneltilmiştir. Bulgular, istatistiksel yöntemlerle analiz edilerek bilgi düzeyindeki farklılıklar değerlendirilmiştir. Sonuçlar, HPV farkındalığının katılımcılar arasında belirgin farklılıklar gösterdiğini ortaya koymuştur. Tıp öğrencilerinin bilgi düzeyleri genel olarak daha yüksekken, diğer meslek gruplarında HPV ve HPV ile ilişkili kanserler hakkında bilgi eksikliği olduğu gözlemlenmiştir. Ankete katılan öğrencilerin büyük bir kısmı, HPV aşılarının koruyucu etkisi hakkında bilgi sahibi olmasına rağmen, aşılama oranlarının düşük olduğu belirlenmiştir. HPV'nin cinsel yolla bulaştığı ve yüksek riskli türlerinin kansere yol açtığı konusunda farkındalık yaygın olmakla birlikte, bu bilginin yeterince pratikte uygulamaya dönüşmediği görülmüştür. Bu çalışma, HPV ve ilişkili kanserler hakkında sağlık profesyonelleri adaylarının eğitimine yönelik eksikliklerin giderilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. HPV aşılarının koruyuculuğu ve erken tanının önemi daha geniş kitlelere ulaştırılmalı, toplum sağlığını geliştirmek için eğitim programları düzenlenmelidir. Ayrıca, bireylerin cinsel sağlık eğitimi almasının HPV farkındalığı ve korunma davranışlarına olumlu katkı sağladığı göz önünde bulundurulmalıdır. Sonuç olarak, bu tez, HPV ile mücadelede farkındalığın artırılması ve sağlık profesyonellerinin bilgi seviyelerinin yükseltilmesinin, HPV ilişkili kanserlerin önlenmesinde önemli bir etkiye sahip olduğunu göstermiştir.
Van'da görev yapan aile hekimleri ve intörn hekimlerin tüberküloz hastalığı ve BCG aşı uygulaması hakkındaki bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmayla aile hekimleri ve intörn hekimlerin tüberküloz hastalığı ve BCG aşı uygulaması hakkındaki bilgi düzeylerinin ve bu konularda verilen eğitimin etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız kesitsel tipte, yüz yüze yapılan bir anket çalışmasıdır. Anket çalışmamız Eylül-Aralık 2024 dönemlerinde Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Van il genelindeki birinci basamak sağlık hizmeti veren sağlık kurumlarında yapılmıştır. Çalışmamıza, araştırmaya katılmayı kabul eden ve diğer uygun kriterleri karşılayan toplam 224 kişi dahil edilmiştir. Literatür ve kaynak kitaplar araştırılıp alanında uzman kişilere danışılarak güncel bilgiler ışığında hazırlanan 24 tanesi tüberküloz hastalığı ve BCG aşı uygulaması hakkındaki bilgi sorusu ve 13 tanesi sosyodemografik bilgileri öğrenmek amacıyla hazırlanan sorular olmak üzere toplam 37 soruluk anket formu katılımcılara yüz yüze görüşme şeklinde uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya 146'sı (%65,2) erkek 78'i (%34,8) kadın olmak üzere toplam 224 kişi dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan hekimlerin %43,8'i pratisyen aile hekimi, %29,5'i intörn hekim, %15,2'si sözleşmeli aile hekimliği uzmanlığı asistanı, %6,7'si aile hekimliği uzmanı, %4,9'u aile hekimliği asistanıdır. Hekimlerin çalıştıkları birimde tüberküloz tedavisi alan hasta sayısı yılda 1,08±1,50 olarak tespit edilmiştir. Hekimlerin %55,4'ü tıp fakültesi eğitimi sürecince tüberkülozla alakalı aldıkları eğitimi yeterli görürken %44,6'sı ise tüberküloz ile ilgili aldıkları eğitimin yetersiz olduğunu belirtmiştir. Tıp fakültesini bitirdikten sonra tüberkülozla alakalı eğitim aldığını belirten hekimlerin oranı %9,8 iken eğitim almadığını belirten hekimlerin oranı ise %90,2 olarak saptanmıştır. Hekimlere uygulanan bilgi testi ile hekimlerin mesleki hayatlarında tüberküloz tanısı koyduğu hasta durumu arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır (p=0,033). Mesleki hayatlarında tüberküloz tanısı koyan hekimlerin bilgi testi ortalaması (15,1±2,1) tüberküloz tanısı koymamış hekimlerin bilgi testi ortalamasına göre (16,1±1,9) nispeten daha düşük tespit edilmiştir. Hekimlere uygulanan bilgi testi ile hekimlerin çalıştığı yer arasında istatistiksel anlamlı fark tespit edilmiştir (p=0,030). Sonuç: Birinci Basamak sağlık hizmeti sunan kurumlarda görevli aile hekimlerinin tüberküloz hastalığı ve BCG aşısı hakkındaki bilgi düzeyleri tıp fakültesi hastanesinde çalışan hekimlere göre daha düşük bulunmuştur. Mesleki hayatlarında tüberküloz tanısı koyan hekimlerin bilgi testi ortalaması tüberküloz tanısı koymamış hekimlerin bilgi testi ortalamasına göre daha düşük saptanmıştır. Verilere istinaden tıp fakültesi eğitim müfredatına tüberküloza ilişkin daha efektif ve yoğun ders materyalleri eklenebilir, mezuniyet sonrası dönemde düzenlenecek düzenli seminer ve eğitim programlarıyla hekimlerin tüberküloz konusundaki bilgileri canlı tutulabilir ve farkındalıkları artırılabilir