Atatürk University
Faculty

Faculty of Medicine

Atatürk University

49

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite kliniğinde bipolar affektif bozukluk seyri ve ilişkili etmenler, 30 yıllık retrospektif izlem çalışması

Çalışmamızda 1985-2015 yılları arasında Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniğinde Bipolar Affektif Bozukluk tanısı ile yatarak tedavi görmüş olan hastaların dosyaları geriye dönük olarak incelenerek, hastalığın sosyodemografik ve klinik özellikleri, hastalığın uzun dönem seyrinde hastalıkla ilişkili olabilecek etmenler ve tedavi stratejilerinde meydana gelen değişikliklerin hastalığın klinik özellikleri üzerine olan etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Bu amaçla çalışmamızda 1985-2015 yılları arasında Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniğinde Bipolar Affektif Bozukluk tanısı ile yatarak tedavi gören hastalara ait 1267 dosya geriye dönük olarak incelenmiştir. Çalışmamızın sonucunda incelenen dosyalardan 528 (% 41) tanesi kadın, 739 (%58) tanesi erkek hastaya aitti. Ortalama hastalık başlangıç yaşı 24,1± 8,9 idi. Hastaların %89,4'ünde eşlik eden psikiyatrik bozukluk olmadığı, eşlik eden psikiyatrik bozukluklar içerisinde en çok (%3,4) kişilik bozukluğu olduğu, hastaların %86'sında ek medikal hastalığın olmadığı, en çok görülen hastalığın hipotiroidi (%4,6) olduğu, hastaların %46,2'inde ailede ruhsal hastalık olduğu ve %17,7 ile en yüksek oranda bipolar bozukluk bulunduğu tespit edildi. Hastaların %69,1'inin (N=876) ilk hastalık dönemleri mani, %23,4'ünün (N=296) ilk hastalık dönemi depresyon olarak saptandı. Hastalık dönemlerinin %62,4'üne psikotik belirtilerin eşlik ettiği tesbit edildi. En çok ilaç uyumsuzluğunun (%44,8) yeni bir hastalık dönemini tetiklediği, depresif dönemlerin tetiklenmesinde ilacın etkin olmamasının (%42,9) en büyük etken olduğu saptandı.1985-2015 yıllları arasında ilaç kullanımındaki değişime bakıldığında; genel olarak duygudurum dengeleyici (DDD) kullanımının anlamlı derecede değişme göstermediği, lityum kullanımının anlamlı derecede azaldığı, valproat kullanımının anlamlı derecede yükseldiği, karbamazepin kullanımının ikinci dekatta yükselme gösterdiği ancak üçüncü dekatta düşme gösterdiği ve bu seyrin anlamlı olduğu, lamotrijin kullanımının artma gösterdiği ancak bu artışın anlamlı derecede olmadığı, kombine DDD kullanımının anlamlı düzeyde olmasa da artma gösterdiği saptandı. Antipsikotik (AP) kullanımındaki değişime bakıldığında ise tipik AP kullanımının anlamlı derecede azaldığı, atipik AP ve depo AP kullanımının anlamlı derecede yükseldiği, kombine AP kullanımının anlamlı derecede azalma gösterdiği saptandı. Antidepresan kullanımına baktığımızda ise ilk dekatta antidepresan kullanımının %13,8'den son dekatta %5,0 'a anlamlı düşme gösterdiği, antidepresan sınıflarında ise ilk dekatta en çok noradrenerjik ve spesifik serotonerjik antidepresanlar (NASSA) (%30,8), trisiklik (%23,1) ve monoamino oksidaz (MAO) inhibitörü (%23) antidepresanların kulllanıldığı, son dekatta ise en çok selektif serotonin geri alım inhibitörleri (SSGİ) (%56,7) ve serotonin noradrenalin geri alım inhibitörleri (SNGİ) (13,3) grubu antidepresanların tercih edildiği tesbit edildi. İstem dışı intramüsküler sedasyon (kimyasal kısıtlama) uygulamasının atipik AP kullananlarda anlamlı derecede düşük olduğu, ikinci dekatta yükselme üçüncü dekatta düşme gösterdiği, suicid girişiminin en çok manik (%45,2) ve depresif dönemlerde (%31,5) görüldüğü, en sık kullanılan suicid yöntemlerinin ilaç içme (%2,8) ve yüksekten atlama (%1,9) olduğu, atipik AP ve lityum kullanan hastalarda suicid girişiminin anlamlı derecede düşük olduğu saptandı. Otuz yıllık bir süreçte hastalığın seyri ve seyir üzerine etkili faktörlerdeki muhtemel değişmenin değerlendirilmesi pek çok yönüyle heterojen bir bozukluk olan Bipolar Affektif Bozukluğun anlaşılmasında faydalı olabilir.

Affektif bozukluklarAffektif semptomlarBipolar bozukluk+3
Gökhan Özpolat
Atatürk University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Maküler hol cerrahisinde anatomik ve fonksiyonel sonuçlar

Bu çalışmada maküla deliği tedavisinde vitreoretinal cerrahinin anatomik ve fonksiyonel başarısını ve ortaya çıkan komplikasyonları değerlendirmek amaçlanmıştır. Bu retrospektif çalışmada Helsinki deklarasyon kriterlerine uyulmuştur ve Atatürk Üniversitesi Tıp Fkültesi Hastanesi Etik Kurulu'nun onayı alınmıştır.1 Ocak 2013 – 15 Ağustos 2016 tarihleri arasında Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Hastahane'si göz kliniğinde maküla deliği nedeniyle vitreoretinal cerrahi geçiren 33 hastanın 36 gözüne ait veriler retrospektif olarak incelendi ve olgular anatomik ve fonksiyonel başarı ile görülen komplikasyonlar açısından değerlendirildi. Yaşları 25 ile 85 arasında değişen (ort.67,9±10,6) hastaların 21'i (% 63,6) kadın ve 12'si (% 36,3) erkekti. Deliklerin 6 tanesi (% 16,7) evre 2, 11 tanesi (% 30,6) evre 3, 19 tanesi ise (%52,8) evre 4 idi. Cerrahi öncesi EDGK logMAR1,09±0,37 iken cerrahi sonrası EDGK logMAR0,81± 0,50 idi. Hastalarımızda ortalama semptom süresi 7,08 ± 7,95 (1-36) ay idi. 23 Gauge PPV ardından ILM (ve varsa ERM) dual (brillant+tripan mavisi) boya yardımıyla soyulan hastalara göziçi C3F8 gaz tamponadı uygulanıp 7 gün yüzüstü pozisyon verildi. Ortalama 15,77 ay (3-30 ay) takip edilen 36 gözün 31'inde(% 86,11) anatomik başarı 36 gözün 27'sinde ise(%75) fonksiyonel başarı elde edildi. Ameliyat sırasında 1 (%2,8) hastada iatrojenik retinotomi, diğer 1 (%2,8) hastada ise kristallin lens arka kapsülüne temas sonucunda arka kapsül perforasyonu gelişti. Ameliyat sonrasında ise 16 hastada (% 44,4) katarakt gelişimi, 1 hastada (% 2,8) ise medikal tedavi ile kontrol edilebilen göz içi basıncı yüksekliği saptandı. Olgularımızın cerrahi öncesi ve sonrası EDGK arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı.

AnatomiGözGöz hastalıkları+4
Yusuf Bozan
Atatürk University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multipl miyelom hastalarında tanı anında lenfosit sayı ve nötrofil lenfosit oranının ortalama sağ kalıma etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Multipl Miyelom (MM), dünya çapında en sık görülen ikinci hematolojik malignitedir. Bu nedenle takip ve tedavinin planlanmasında Revize Edilmiş Uluslararası Evreleme Sistemi (Revised-International Staging System, R-ISS), böbrek fonksiyonları, sitogenetik ve ekstramedüller plazmasitom (EMP) gibi prognostik faktörlerin değerlendirilmesi önem arz etmektedir. Bu çalışmada MM hastalarının tanı anındaki mutlak lenfosit sayısının, mutlak nötrofil sayısının, nötrofil lenfosit oranının ve eritrosit dağılım aralığının (RDW) ortalama 5 yıllık sağ kalıma etkisinin olup olmayacağı değerlendirildi. Gereç ve Yöntem: Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ABD Hematoloji Bilim Dalı'nca 01 Ocak 2000 ile 31 Aralık 2010 tarihleri arasında tanı alarak takip edilen MM hastaları çalışmaya alındı. Ek malignitesi olan hastalar çalışma dışında bırakıldı. Bu çalışmada hastaların tanı anındaki tam kan sayımı parametreleri (mutlak lenfosit, mutlak nötrofil sayısı ve RDW) ve bazı rutin biyokimya parametreleri (serum kalsiyum, serum kreatinin, β-2 mikroglobülin, vs.) değerlendirildi. Nötrofil lenfosit oranları tam kan sayımı sonuçlarına göre hesaplandı. Toplam sağ kalım süresi tanı anından ölüm (nedeni ne olursa olsun) anına kadar olan süre olarak alındı. Verilerin analizinde SPSS 20.0 (SPSS Inc., Chicago, IL, USA) programı kullanıldı. Veriler sayı, yüzde, ortanca, ortalama, standart sapma ve standart hata olarak sunulmuşdu. İstatistiksel analizler için Kaplan-Meier yaşam analizi (Kaplan & Meier, 1958), Log Rank test ve ROC-Curve metodları kullanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 alındı. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların 27'si (%67,5) erkek 13'ü (%32,5) kadındı. Tüm hastaların yaş ortalaması 68,4 ± 8,98 (51 - 89), erkek hastaların 68,04 ± 7,87 (52-83) ve kadın hastaların 69,15 ± 11,27 (51-89) idi. Hastalarımızın ISS evrelemesine göre dağılımları; %17,5 evre 1, %45 evre 2 ve %37,5 evre 3 idi. Hastamızın 26'sı (%65) takipleri esnasında hayatlarını kaybetmişti. Hastalarımızın 5 yıllık sağ kalımları ise tüm hastalarda %42,5, erkek hastalarda %40,7 ve kadın hastalarda %46,15 idi. Cinsiyetler Kaplan-Meier yaşam analizleri ile karşılaştırıldığında istatistiksel fark gözlenmedi (p= 0,612). Yaşın, mutlak lenfosit sayısının (MLS), mutlak nötrofil sayısının (MNS), nötrofil lenfosit oranının (NLO) ve eritrosit dağılım aralığının (RDW) yaşam süresine etkisinin değerlendirilmesi amacıyla öncelikle her bir parametrenin cut-off değeri ROC-Curve metoduyla elde edildi. Daha sonra elde edilen cut-off değerlerinin Kaplan-Meier yaşam analiziyle karşılaştırmaları yapıldı. Yaş (p= 0,042), MLS (p<0,001), MNS (p=0,001), NLO (p<0,001) ve RDW (p<0,001) için yapılan analizimiz istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç: Cinsiyetin sağ kalım süresi üzerinde herhangi bir etkisinin olmadığı; yaşın, mutlak lenfosit sayısının, mutlak nötrofil sayısının, nötrofil lenfosit oranlarının ve eritrosit dağılım aralığının (RDW) sağ kalım süreleri üzerinde anlamlı etkileri olabileceği kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Multipl Miyelom, Mutlak Lenfosit Sayısı, Mutlak Nötrofil Sayısı, Nötrofil Lenfosit Oranı, Eritrosit Dağılım Aralığı, Ortalama Sağ Kalım

EritrositlerLenfositlerMultipl miyelom+4
Mehmet Kemal Yozgat
Atatürk University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2010-2014 yılları arasında hematoloji kliniğimizde rituksimab tedavisi alan hastalarda hepatit-b enfeksiyonu serokonversiyonu'nun değerlendirilmesi

Amaç: Anti-CD 20 monoklonal antikor olan Rituksimab, hematolojik malignitelerin tedavisinde sık kullanılan ajanlardan birisidir. Rituksimab kullanımı sonrası Hepatit enfeksiyon reaktivasyonunda artış olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada 2010-2014 yılları arasında Atatürk Üniversitesi Hematoloji Kliniğinde çeşitli hematolojik tanılar ile Rituksimab içeren farklı rejimler ile tedavi edilen hastalarda tedavi sonrası en az bir yıllık izlem süresi sonunda Hepatit B enfeksiyonu serokonversiyonunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 1 Ocak 2010 ile 31 Aralık 2014 tarihleri arasında Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Kliniğimizde Rituksimab tedavisi alan hastalar Hepatit B enfeksiyonu serokonversiyonu açısından değerlendirildi. Hastaların cinsiyeti, yaşı, tanıları, almış oldukları ana tedavi protokolü, kaç kür Rituksimab tedavisi aldığı, tedavi öncesi ALT/AST/HBsAg/anti-HBS/HBcAb/HBV-DNA düzeyleri ve tedavi sonrası en az bir yıllık izlem süresi sonrası ALT/AST/HBsAg/anti-HBS/HBcAb/HBV-DNA düzeyleri, tanıları ile HBV serokonversiyonu ve almış oldukları ana tedavi protokolü ile HBV serokonversiyonu arasındaki ilişki incelendi. Tedavi sonrası en az bir yıllık izlem süresi tamamlanmayanlar, tedavi öncesi HBsAg(+) olması nedeniyle Rituksimab dışı tedaviler tercih edilmiş olanlar ve sonucu olumsuz etkileyebilecek ek malignitesi olanlar çalışma dışı bırakıldı. Veriler hastane otomasyon sisteminden ve hasta dosyalarından retrospektif olarak elde edildi. Veriler sayı ve yüzde olarak sunuldu. İstatistiksel analizler için Pearson kikare testi kullanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 alındı. Bulgular: Çalışmamız neticesinde 157 hastaya ulaşıldı. Bu hastaların 96'sı (%61.1) erkek, 61'i (%38.9) kadındı. Hastaların ortalama yaşı 59.75 (21-91) idi. NHL, KLL, HCL, İTP, MCL, BL, MZL WM, AA, OİHA gibi farklı hastalık gruplarından hastalar Rituksimab içeren tedavi rejimlerini 1-16 kür arasında almış idi. Tedavi öncesi HBsAg tetkiki yapılanların oranı %61.2 olarak tesbit edildi. Tedavi öncesi hastaların %34.4'ünün anti-HBs(-), %25.5'inin ise anti-HBs(+) olduğu tesbit edildi. Hastaların tedavi öncesi ALT, HBsAg ve HBV-DNA düzeyleri ile almış olduğu tedaviler ve tedavi sonrası en az bir yıllık izlem süresi sonrası ALT, HBsAg ve HBV-DNA düzeyleri değerlendirildiğinde; tedavi sonrası 13 hastada (%8.2) HBV enfeksiyonu reaktivasyonu olduğu tesbit edildi. Bu hastaların tedavi öncesi tetkikleri değerlendirildiğinde; bunların altı tanesinde tedavi öncesinde de HBV reaktivasyonu kriterlerini sağlayan laboratuar bulguları olduğu gözlendi. Bu altı hastanın iki tanesinde ise başlangıçta HBV-DNA(+)'liği mevcut iken tedavi öncesi ve sürecinde alınan anti-viral tedavi ile HBV-DNA viral yükünde belirgin gerileme gözlendi, dört tanesinde ise HBsAg(+), HBcAb(+), HBV-DNA(-) tesbit edilmekle birlikte antiviral tedavi ile Rituksimab tedavisi verildi ve tedavi sonrası en az bir yıllık izlem süresi sonrasında HBsAg(+)'liği devam ederken ölçülebilir HBV-DNA düzeyi tesbit edilmedi. Bir hastada ise tedavi öncesi HBsAg(-) iken tedavi sonrası en az bir yıllık izlem süresi sonrasında HBV-DNA(+)liği tesbit edildi. Hastaların almış olduğu tedaviler ile tedavi sonrası en az bir yıllık izlem süresi sonrasında görülen HBV enfeksiyonu reaktivasyonu durumu analizi incelendiğinde istatistiksel fark gözlenmemektedir (Pearson kikare değeri:11.43, p:0.782). Hastaların tanıları ile tedavi sonrası en az bir yıllık izlem süresi sonrasında görülen HBV enfeksiyonu reaktivasyonu durumu analizi incelendiğinde istatistiksel fark gözlenmemektedir (Pearson kikare değeri:19.98, p:0,334). Sonuç: İmmünsupresyon durumunda artış gösteren HBV reaktivasyonu anti-CD20 monoklonal antikor Rituximab kullanımı sonrasında daha sık gözlenmektedir. Bu nedenle bu hastalar tedavi öncesinde, tedavi sürecinde ve sonrasında HBV enfeksiyonu açısından tetkik ve takip edilmelerinin uygun olduğu güncel klavuzlarda belirtilmektedir. Yüksek risk faktörü olan hastaların daha sık aralıklarla takip edilmesi gerektiği kanısına varıldı. Reaktivasyon riski olan hastalara tedavi öncesinde, sürecinde ve sonrasında anti-viral tedavi başlanmasının uygun olacağı sonucuna varıldı. Bu çalışmada hastaların almış olduğu tedavi rejimleri ve tanıları ile HBV reaktivasyonunda belirgin artış gözlenmedi. Anahtar Kelimeler: Rituksimab, HBV enfeksiyonu, Reaktivasyon, Hepatit

Antikorlar-monoklonalAntineoplastik ajanlarAntiromatizmal ajanlar+5
İlyas Öztürk
Atatürk University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Özofagus ve mide kanserli hastaların retrospektif analizi

Amaç: Özofagus ve mide kanserleri hastaların geriye dönük tarama ile incelenerek hastanemize ait verilerin ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 01 Ocak 2010 ile 31 Aralık 2015 tarihleri arasında ayaktan ve/veya yatarak takip edilip, histopatolojik olarak özofagus ve mide kanseri tanısı almış olan hastalar çalışmaya alındı. Patoloji kliniğine ait kayıtlar incelenerek belirtilen tarihler arasında endoskopik olarak özofagus biyopsisi yapılıp malignite tanısı almış olan hastalar ile endoskopik mide biyopsisi sonrası mide kanseri tanısı alarak total/subtotal gastrektomi yapılmış olan hastalar değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 271 özofagus kanseri ve 352 mide kanseri tanılı toplam 623 kişi alınmış olup; tek merkezli, retrospektif çalışma yapıldı. Özofagus kanserli hastalarda ortalama yaş 63 ± 13,2 (30-93), mide kanserli hastalarda ise ortalama yaş 64,6 ± 11,5 (24-92)'tü. Yapılan histopatolojik incelemede özofagus kanserli hastalarda en sık görülen tip %77,5 oranı ile yassı hücreli karsinom ve mide kanserli hastalarda en sık görülen tip ise %92,6 oranıyla adenokarsinomdu. Özofagus kanserinde en sık yerleşim yeri özofagusun alt 1/3'lük kısmı iken mide kanserinde ise korpus olarak saptandı. Özofagus kanserli hastaların %23,9'u metastaz açısından değerlendirilemezken, %19,5'i metastatikti ve en sık metastaz yeri akciğerdi. Mide kanserli hastaların ise %30,1'i metastaz açısından değerlendirilemezken, %18,5'i metastatik yani Evre IV olarak tespit edildi. Evresi değerlendirilebilen mide kanserli hastalar içinde en sık tespit edilen evre ise Evre IIIc idi. Mide kanserli hastaların %5,9'u erken evre mide kanseri olarak kabul edildi. Sağkalım açısından değerlendirildiğinde özofagus kanserli hastaların ortalama sağkalım süresi 11,2 ± 10,9 (0-63) ay iken mide kanserli hastaların ortalama sağkalım süresi 13,5 ± 13 (0-62) ay olarak bulundu. Hem özofagus kanserli hastalarda hem de mide kanserli hastalarda cinsiyetin, tümör yerleşiminin ve histopatolojik tipin sağkalımda anlamlı fark oluşturmadığı görüldü. Sonuç: Sonuç olarak ülkemizde de sık görülen ve yüksek mortaliteye sahip özofagus ve mide kanserlerinin erken tanısına yönelik ileriki zamanlarda ulusal tarama programları uygulanması düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Özofagus Kanseri, Mide Kanseri, Demografik Özellikler, Sağkalım

DemografiMide neoplazmlarıNeoplazmlar+4
Canan Birdal
Atatürk University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üniversite ve eğitim araştırma hastanelerinde çalışan aile hekimliği asistanlarının eğitim ortamı algıları ve bu algıları etkileyen faktörler

Üniversite ve Eğitim Araştırma Hastanelerinde Çalışan Aile Hekimliği Asistanlarının Eğitim Ortamı Algıları ve Bu Algıları Etkileyen Faktörler Amaç: Bu çalışmada çeşitli merkezlerde aile hekimliği uzmanlık eğitimi gören asistanların eğitim ortamı algılarını belirlemek ve bu algıları etkileyen faktörleri belirlemek ve bu konularda düzenlemelere gidilmesi konusunda önerilerde bulunmak. Yöntem: Araştırmamıza 80'i üniversite 80'i eğitim araştırma hastanelerinden olmak üzere toplam 160 aile hekimliği uzmanlık öğrencisi katıldı. Katılımcılara internet ortamında MESHEÖ ölçeği uygulandı. Bu ölçek sonucuna göre MESHEÖ ortalama toplam skoru mesleki özerklik algısı, eğitim ortamı algısı ve sosyal destek algısı puanları hesaplandı. Verilerin analizinde SPSS 22.0 paket programı kullanılmıştır. Tanımlayıcı istatistiklerde kategorik veriler için sayı ve yüzde; numerik veriler için ortalama ve standart sapma kullanıldı. Numerik değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Histogram grafiği ile incelendi. Hipotez testleri olarak Student t testi, Tek Yönlü ANOVA testleri kullanıldı. İstatistiksel olarak önemlilik sınırı p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamıza 105 (%65,6) kadın, 55 (%34,4) erkek asistan katılmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 28,6±2,9 yıl olarak tespit edilmiştir. Çalışmamıza katılan asistanların 49'u (%30,6) 1. yıl asistanı, 57'si (%35,6) 2.yıl asistanı, 54'ü (%33,8) 3. yıl asistanı idi. Katılımcıların 130'u (%81,3) aile hekimliği uzmanlığını isteyerek tercih ederken; 30'u (%18,8) istemeyerek tercih ettiğini belirtmiştir. Uygulanan anket sonucu katılımcıların MESHEÖ skoru ortalaması 89,98±22,99 iken ölçeğin alt boyutlarına bakıldığında özerklik puanı ortalamasının 33,21±8,7; eğitim puanı ortalamasının 30,41±10,7; sosyal destek puanı ortalamasının 26,23±6,01 olduğu tespit edilmiştir. Katılımcılar MESHEÖ puanı açısından genel olarak değerlendirildiğinde 103 kişiyle (%64,4) büyük çoğunluğun olumlu ancak geliştirilmesi gereken eğitim ortamı görüşünde olduğu, 39 kişinin (%24,4) sorunlu eğitim ortamı, 10 kişinin (%6,3) mükemmel eğitim ortamı,8 kişinin (%5) çok yetersiz eğitim ortamı görüşünde olduğu tespit edilmiştir. Üniversite hastaneleri ile eğitim araştırma hastanelerinde eğitim alan asistanların MESHEÖ ve alt ölçek skorları değerlendirildiğinde aralarında anlamlı fark olmadığı görülmüştür (p >0,05). MESHEÖ puanı yönüyle bakıldığında cinsiyetler arasında anlamlı fark olmadığı görüldü (p=0,447). Özerklik puanı, eğitim puanı, sosyal destek puanı yönüyle de kadın asistanlar ve erkek asistanlar arasında anlamlı fark tespit edilemedi (p=0,612; p=0,493; p=0,777 sırasıyla). Alanını isteyerek seçenlerin MESHEÖ puanı istemeyerek seçenlerden anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p=0,04). Buna karşın özerklik puanı ve eğitim puanı açısından alanını isteyerek seçenler ve seçmeyenler arasında anlamlı fark tespit edilemezken; sosyal destek puanı anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,12; p=0,16; p=0,014 sırasıyla). Katılımcıların 'Kurumunuzun eğitim hizmet dengesini nasıl değerlendirirsiniz?' sorusuna verdiği yanıtlar dikkate alındığında MESHEÖ skorunun her ikisi de dengeli olarak yürütülüyor diyenlerin hizmete daha fazla önem veriliyor ve diğer cevabını verenlere göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu görümüştür (p=0,001; p=0,008 sırasıyla). Araştırma-yayın yapmakta güçlük çekmediğini ifade edenlerin MESHEÖ puanı, özerklik puanı, eğitim puanı ve sosyal destek puanı araştırma-yayın yapmakta güçlük çekenlere göre daha yüksek bulundu (p=0,000; p=0,000; p=0,000; p=0,001 sırasıyla). Katılımcıların asistanlık yılına göre MESHEÖ ve alt ölçek skorları açısından aralarında anlamlı bir fark yoktu (p=0,574; p=0,521 ; p=0,702 p=0,409 sırasıyla). Sonuç: Aile hekimliği uzmanlık öğrencilerinin eğitim ortamlarından memnuniyetlerini artırmak için tercih yapmadan önce bölüm hakkında yeterince bilgilendirmeli, çalıştıkları ortamda eğitim hizmeti dengeli yürütülmeli, araştırma-yayın yapmalarına fırsat verilmelidir. Anahtar Kelimeler: MESHEÖ, aile hekimliği uzmanlık öğrencileri, algı, mesleki özerklik, sosyal destek, eğitim ortamı

Aile hekimliğiAlgıAraştırma görevlileri+7
Eda Kuran
Atatürk University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Kliniği'ne karbonmonoksit zehirlenmesiyle başvuran hastaların kardiyak etkilenim yönünden retrospektif olarak analizi

Karbonmonoksit (CO) zehirlenmesi zehirlenmelere bağlı ölümlerin başında yer almaktadır. CO renksiz, kokusuz, tatsız ve irritan olmayan bir gazdır. CO zehirlenmesi hipoksiye bağlı olarak insan vucudunda birçok organı etkileyerek çeşitli semptomlara neden olabilir. CO zehirlenmesinde görülen semptom ve bulgular erken dönemde ortaya çıkabileceği gibi haftalar sonra da görülebilir. Başlıca semptomlar nöröpsikiyatrik ve kardiyovasküler semptomlardır. Kardiyovasküler sistemde kalpte iskemi, miyokart enfarktüsü, aritmiler, kardiyak arrest görülebilir. Ülkemizde, havalandırması yetersiz olan küçük alanlarda bacasız soba, mangal ve şofben kullanımı CO zehirlenmesine yol açmakta ve acil servis başvurularındaki sıklığı oluşturmaktadır. Amaç: Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Kliniği'ne CO zehirlenmesiyle başvuran hastaların demografik, klinik, laboratuvar özelliklerini ve kardiyak etkilenimini ortaya koymak ve zehirlenmenin ağır seyretmesine işaret edecek bulguları belirlemektir. Bulgular ve Sonuç: Atatürk Üniversitesi Acil Tıp Kliniğ'inde 01.01.2013-31.12.2016 tarihleri arasında CO zehirlenmesi tanısı alan 1093 hasta çalışmaya alınmıştır. Hastaların başvuru anında ortalama yaşı 36,8 ± 17,2 yıldır. Hastaların %57,4'ü kadın, %42,6 erkektir. Hastalar en fazla (%67.9) sobadan sızan CO gazına maruziyeti nedeniyle acil servise başvurmuştur. Hastaların en fazla baş ağrısı (%64,1), mide bulantısı (%41,2) şikayeti ile başvurduğu görülmüştür. Hastaların ortalama COHb değerinin (%)12.2 ± 10.6'dır. EKG çekilen hastaların %97,8'inde normal sinüs ritmi, %23,2'sinde ise t negatifliği tespit edilmiştir. Troponin-I düzeyi yüksekliği (>0.04 ng/ml) %13,3 hastada tespit edilmiştir. Troponin-I yüksekliği ile yaş, WBC, laktat dağılımı açısından istatistiksel anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Hastaların %46,7'sine HBOT verilmiştir. Hastaneye yatırılan hastaların ise %59,7'sine HBOT verilmiştir. HBOT verilme durumuna göre troponin dağılımı açısından istatistiksel anlamlı farklılık vardı ( p<0.05).

Acil servis-hastaneAcil tıpAcil tıp servisleri+6
Ahmet Toksoy
Atatürk University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dahiliye yoğun bakım ünitesinde yatan hastalardan alınan örneklerden izole edilen mikroorganizmaların antibiyotik duyarlılıkları ve dirençlerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesinde yatan hastaların çeşitli klinik örneklerinden alınan kültürlerinden izole edilen mikroorganizmaların tespit edilmesi antibiyotik duyarlılık ve direnç oranlarının belirlenmesidir. Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesinine ait floranın tespit edilmesi ve bu floraya uygun zaman kaybetmeden kombine ampirik antibiyotik tedavisi başlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada; Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesinde takip edilen 1629 hastanın dosyası incelendi. Bu hastalardan alınan çeşitli mikrobiyolojik kültür örneklerinde üreme tespit edilen 568 hasta çalışmaya alındı. Veriler hastane sisteminden ve hasta dosyalarından retrospektif olarak elde edilecektir. Hastaların kültüründe üreme tespit edilen mikroorganizmaların antibiyotik duyarlılık ve direnç oranlarının hesaplanması planlandı. Verilerin analizinde IBM SPSS statics 24.0 istatistik programından yararlanılacaktır. Bulgular: Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesinde yatarak takip edilen 1629 hasta dosyası retrospektif incelendi. Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesine kabul edildikten sonra alınan kültür örneğinde üreme olan 568 hasta çalışmaya alındı. Hastaların 277'si (%48,7) kadın, 291'i (%51,3) erkekti. Yaş ortalaması 65,7±17,3 olarak hesaplandı. En çok 194 (%34,1) hasta ile Acil Polikliniğinden direkt yoğun bakıma kabul edilmiştir. Yoğun bakıma en sık kabul edilme nedenleri 398 (%27,8) hasta kabulü ile solunum sıkıntısı olarak tespit edildi. Kabul edilen hastalarda en sık komorbid hastalık ise 351 (%35,6) oran ile malignite idi. Dahiliye yoğun bakım enfeksiyon atak sayısı 706 olarak tespit edildi. Dahiliye yoğun bakım enfeksiyon hızı ise %43,3 olarak hesaplandı. En sık görülen hastane kaynaklı enfeksiyonlar içinde 224 (%31,7) atak sayısı ile hastane kayneklı bakteriyemi (HKB) olarak tespit edildi. HKE'lerin en sık nedenleri gram(-) mikroroganizmalar olarak saptandı. Gram(-) enfeksiyon etkenlerinden ise A.baumannii tespit edildi. Gram(+) mikroorganizmalar içerisinden ise en sık metisilin dirençli koagülaz negatif stafilokok (MRKNS) enfeksiyon etkeni olarak tespit edildi. En çok izole edilen mikroorganizmlar; 230 adet A.baumannii, 202 adet MRKNS, 154 adet non-albicans candida, 99 adet K.pneumoniae, 92 adet Enterococcus spp., 61 adet extended spectrum beta laktamase pozitif (ESBL+) E.coli, 53 adet extended spectrum beta laktamase negatif (ESBL-) E.coli, 51 adet P.aeruginosa olarak tespit edildi. A.baumannii birçok antibiyotiğe dirençli olarak tespit edildi. Yüksek direnç oranları görülen antibiyotikler arasında %99,1 seftazidim, %98,5 sefazolin, %92,6 imipenem, %96,2 ciprofloxacin, %92,6 piperacillin+tazobactam, %5,3 tigesiklin, %0 colistin sayılabilir. Sonuç olarak sadece colistine %100 duyarlıdır. MRKNS'de bazı direnç oranları; %98,1 penicillin, %96,6 sefoksitin, %85,6 eritromisin, %1,4 vancomisin, %1,4 linezolid örnek olarak sayılabilir. K.pneumoniae'de bazı direnç oranları; %95,7 ampisilin, %91,7 seftazidim, %90,7 sefotaxim, %11,2 amikasin, %7,6 tigesiklin, %0 colistin olarak tespit edildi. Entereococcus spp.'de direnç oranları; %100 imipenem, %88,8 klindamisin, %85,8 ampisilin, %6,2 teikoplanin, %1,1 vancomisin, %1,1 linezolid olarak bulundu. E.coli (ESBL+)'de drenç oranları; %100 ampisilin, %96,6 sefepim, %98,1 sefotaxim, %36,7 gentamisin, %6,7 amikasin, %6,6 imipenem, %0 tigesiklin, %0 colistin olarak tespit edildi. E.coli (ESBL-)'de bazı drenç oranları; %90,9 ampisilin, %62 ciprofloxacin, %45,4 sefazolin, %18,6 gentamisin, %11,5 imipenem, %0 amikasin, %0 tigesiklin, %0 colistin olarak tespit edildi. P.aeruginosa'da bazı drenç oranları; %100 ampisilin, %100 sefazolin, %45,1 imipenem, %81,8 tigesiklin, %80 sefperazon+sulbactam, %10 amikasin, %0 colistin olarak görüldü. Sonuç: Hastanede yatan hastaların yatış süreleri uzadıkça HKE gelişme riski artmaktadır. Özellikle dahiliye yoğun bakıma alınan hastaların genel durumarının kötü olması ve komorbid hastalıklarının bulunması HKE gelişme riskini artırmaktadır. Hastane surveyans çalışmalarının çok sıkı takip edilmesi ve yıllık güncellenmesi önem arz etmektedir. Özellikle yoğun bakımda görülen mikroorganizmaların direnç oranları çok yüksek seyretmektedir. Kontaminasyonu önlemek için özellikle el yıkama alışkanlığı oluşturmak amaçlı eğitimler düzenlenmelidir. Anahtar Kelimeler: Yoğun Bakım, Yoğun Bakım Enfeksiyonları, Antibiyotik, Antibiyotik Dirençleri, Yoğun Bakım Mikroorganizmaları.

Yatan hastalarYoğun bakımYoğun bakım üniteleri+3
Aytekin Koçyiğit
Atatürk University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erzurum'da otopsileri yapılan asıya bağlı ölümlerin değerlendirilmesi

Amaç: Ülkemizde ölüm oranlarına bakıldığında en fazla kaza ve doğal ölümler görülürken bunu intihar vakaları izlemektedir. İntihar vakaları arasında cinsiyet ayrımı olmaksızın halen en sık kullanılan intihar yöntemi asıdır. Yöntem: Bu çalışmada Erzurum Adli Tıp Grup Başkanlığı bünyesinde 01.01.2012-2016 tarihleri arasında adli ölü muayene ve otopsi yapılan 1788 olgu geriye dönük olarak incelendi. Ası sonucu meydana gelen 119 olgu (%6,7) ayrıca incelenip demografik ve adli bakımdan araştırıldı. Bulgular: Ası olgusunda erkek/kadın oranı 1,7 (75/44; e:%63, k:%37) iken yaş ortalaması 34,7±18 idi. 31 olgu (%25,2) atipik ası iken, 88 olguda (%73,9) tipik ası şeklindeydi. Tamamına yakınında (n:118; %99,2) telem izi mevcut iken olguların hiçbirisinde servikal dislokasyona rastlanmadı. Asıların 104'ü beyaz, 15'i mor ası şeklindeydi. %92,4'ünde (n:110 olgu) yumuşak doku ekimozu vardı. Olgularından 68'inde (%57,1) hyoid kemik (HK) ya da tiroid kıkırdak (TK) kırığı mevcut değildi. 22 olguda sadece TK kırığı (%18,5), 17 olguda sadece HK kırığı (%14,3), 11 olguda hem TK hem de HK kırığı (%9,2) mevcut iken 1 olguda krikoid kıkırdak kırığı (%0,8) mevcuttu. 11 antidepresan, 6 analjezik, 4 antipsikotik, 4 uyuşturucu, 3 etanol ve 1 antiepileptik kullanımı tespit edilirken 88 toksikolojik analiz de negatifti. 24'ünün (%20,1) intihar mektubu bıraktığı görüldü. Sonuç: Erzurum ve çevresinde ölüm vakaları ve ası intihar verilerinin Türkiye'nin diğer bölgelerine benzerlik gösterdiğini işaret ederken eğitim seviyesinin artması ile intihar vakalarının azaltılabileceğini desteklemektedir.

Adli tıpAsfiksiErzurum+2
Çağrı Kara
Atatürk University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ST elevasyonlu - elevasyonsuz miyokard enfarktüsü olan hastalarda faktör 8 düzeylerinin değerlendirilmesi

Giriş: Son yıllarda bilinen risk faktörlerini taşımayan akut koroner sendromlu hastalara artmış oranda rastlanmaktadır. Ek risk faktörlerinin belirlenmesi amacıyla Faktör 8(F8) düzeylerini ve ST Elevasyonlu – ST Elevasyonsuz hastalarda değerlerin farklı olup olmadığını görmek istedik. Elde edilen sonuçlarla ME için önlenebilir riski belirlemeyi amaçladık. STEMI ile NSTEMI arasında anlamlı bir fark varsa F8:vWF compleksini azaltacak yeni antitrombotik ilaçlar gibi spesifik tedavi seçeneklerini gündeme getirmeyi amaçladık. Acil Serviste ME tespit edilen hastaların F8 düzeyleri ölçülüp sonuçlar sağlıklı bireylerle karşılaştırılarak analiz edilecektir.. Metod: Çalışmamız prospektif olup, 3 ay boyunca Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Tıp servisine göğüs ağrısı ile başvuran Üçüncü Evrensel Myokart Enfarktüsü Tanımlaması'na göre klinik değerlendirme ve rutin tetkikler sonucu ST Elevasyonlu – Elevasyonsuz miyokard enfarktüsü tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışma grupları STEMI, NSTEMI ve kontrol grubu olarak belirlendi. Kontrol grubu acil servise başvuran ve akut koroner sendrom tanısı dışlanan ve kabul kriterlerine uyan hastalardan oluşturuldu. Grupların tümünde F8 düzeylerinin ölçülmesi planlandı. Bulgular: 55 akut koroner sendrom hastası çalışmaya dahil edildi. Çalışma grubu 11 kadın(%20) ve 44 erkek(%80) hastadan oluşmaktadır. Yaş ortalaması 63 ± 14 ve 23 ile 91 arasında değişmektedir. Kontrol grubuna 63 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Kontrol grubu 28(%45,5) kadın ve 35(%55,5) erkek hastadan oluşmakta ve yaş ortalaması 42 ± 16 idi. Hasta ve kontrol grubunda F8 düzeyleri ortalamaları belirgin farklı görülmekle birlikte istatistiksel olarak anlamlı bulunamamıştır. Hasta grubunda alt grup olarak STEME ve NSTEME grupları oluşturularak F8 düzeyleri karşılaştırıldı ve anlamlı sonuç bulunmadı (p=0,226). Koroner arter hastalığı öyküsü olan hastalarda faktör 8 düzeyleri anlamlı değildi (p=0,79). Hastaların %14,5(n=8) inde yüksek F8 düzeyleri (>150) saptanırken %10 (n=5) sinde düşük F8 düzeyleri (<70) saptandı. Geriye kalan 42 (% 75,5) hastada normal F8 düzeyleri saptanmıştır. Hastalarda eşlik eden komorbidite varlığı hastanın sağkalımını doğrudan etkilediği bulunmuştur (p<0,001). Biyokimyasal parametreler sağkalım ile ilişkilendirildiğinde hematokrit (p=0,029), AST (p=0,006), albümin (p=0,02) değerleri istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Sonuç: STEME ve NSTEME grupları arasında F8 düzeylerinde istatistiksel anlamlı fark bulunamadı. Akut koroner senromlarda kontrol grubuna göre anlamlı bir sonuç bulunamadı. Anahtar Kelimeler: Akut koroner sendrom, Faktör 8, Albümin, AST

Acil servis-hastaneAlbüminlerAspartat aminotransferaz+4
Mevlana Ömeroğlu
Atatürk University
2017
00