
71
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Ratlarda periferik sinir enjeksiyon hasarı modelinde siyatik sinir'in değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada klinik pratikte sık karşılaşılan, intramuskuler enjeksiyon sonrası siyatik siniri hasarını ratlarda oluşturulan deneysel periferik sinir hasarı modelinde değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 78 adet erkek Wistar cinsi Albino rat, 5 ana gruba ayrıldı. Grup 1 (kontrol), grup 2 (sham), grup 3 (benzatil penisilin g), grup 4 (diklofenak sodyum) ve grup 5 (deksametazon) olarak gruplar tanzim edildi. Kontrol grubu haricindeki tüm grupların siyatik siniri eksplore edilerek epinöral, endonöral ve intrafasiküler mesafelere farmakolojik ajanlar tatbik edildi. Denekler fonksiyonel, elektrofizyolojik ve histopatolojik açılardan değerlendirildi. Bulgular: Her üç değerlendirme kriterine göre en belirgin ve istatistiki olarak anlamlı yaralanma benzatil penisilin G ve diklofenak sodyum gruplarında görülürken endonöral ve fasikül içi enjeksiyonların epinöral enjeksiyonlara nazaran daha belirgin hasar bıraktığı gözlendi. Sonuç: Bu çalışma ile periferik sinir trasesinde yapılacak herhangi bir ilaç enjeksiyonu fonksiyonel ve elektrofizyolojik kayıp ve/veya histolojik olarak periferik sinir mimarisinde bozulma etkileri olabileceğini gözlemlendi. Anahtar Kelimeler: Enjeksiyon nöropatisi, siyatik sinir, varyasyon, elektronöro monitörizasyon.
Bir üniversite kliniğinde bipolar affektif bozukluk seyri ve ilişkili etmenler, 30 yıllık retrospektif izlem çalışması
Çalışmamızda 1985-2015 yılları arasında Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniğinde Bipolar Affektif Bozukluk tanısı ile yatarak tedavi görmüş olan hastaların dosyaları geriye dönük olarak incelenerek, hastalığın sosyodemografik ve klinik özellikleri, hastalığın uzun dönem seyrinde hastalıkla ilişkili olabilecek etmenler ve tedavi stratejilerinde meydana gelen değişikliklerin hastalığın klinik özellikleri üzerine olan etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Bu amaçla çalışmamızda 1985-2015 yılları arasında Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniğinde Bipolar Affektif Bozukluk tanısı ile yatarak tedavi gören hastalara ait 1267 dosya geriye dönük olarak incelenmiştir. Çalışmamızın sonucunda incelenen dosyalardan 528 (% 41) tanesi kadın, 739 (%58) tanesi erkek hastaya aitti. Ortalama hastalık başlangıç yaşı 24,1± 8,9 idi. Hastaların %89,4'ünde eşlik eden psikiyatrik bozukluk olmadığı, eşlik eden psikiyatrik bozukluklar içerisinde en çok (%3,4) kişilik bozukluğu olduğu, hastaların %86'sında ek medikal hastalığın olmadığı, en çok görülen hastalığın hipotiroidi (%4,6) olduğu, hastaların %46,2'inde ailede ruhsal hastalık olduğu ve %17,7 ile en yüksek oranda bipolar bozukluk bulunduğu tespit edildi. Hastaların %69,1'inin (N=876) ilk hastalık dönemleri mani, %23,4'ünün (N=296) ilk hastalık dönemi depresyon olarak saptandı. Hastalık dönemlerinin %62,4'üne psikotik belirtilerin eşlik ettiği tesbit edildi. En çok ilaç uyumsuzluğunun (%44,8) yeni bir hastalık dönemini tetiklediği, depresif dönemlerin tetiklenmesinde ilacın etkin olmamasının (%42,9) en büyük etken olduğu saptandı.1985-2015 yıllları arasında ilaç kullanımındaki değişime bakıldığında; genel olarak duygudurum dengeleyici (DDD) kullanımının anlamlı derecede değişme göstermediği, lityum kullanımının anlamlı derecede azaldığı, valproat kullanımının anlamlı derecede yükseldiği, karbamazepin kullanımının ikinci dekatta yükselme gösterdiği ancak üçüncü dekatta düşme gösterdiği ve bu seyrin anlamlı olduğu, lamotrijin kullanımının artma gösterdiği ancak bu artışın anlamlı derecede olmadığı, kombine DDD kullanımının anlamlı düzeyde olmasa da artma gösterdiği saptandı. Antipsikotik (AP) kullanımındaki değişime bakıldığında ise tipik AP kullanımının anlamlı derecede azaldığı, atipik AP ve depo AP kullanımının anlamlı derecede yükseldiği, kombine AP kullanımının anlamlı derecede azalma gösterdiği saptandı. Antidepresan kullanımına baktığımızda ise ilk dekatta antidepresan kullanımının %13,8'den son dekatta %5,0 'a anlamlı düşme gösterdiği, antidepresan sınıflarında ise ilk dekatta en çok noradrenerjik ve spesifik serotonerjik antidepresanlar (NASSA) (%30,8), trisiklik (%23,1) ve monoamino oksidaz (MAO) inhibitörü (%23) antidepresanların kulllanıldığı, son dekatta ise en çok selektif serotonin geri alım inhibitörleri (SSGİ) (%56,7) ve serotonin noradrenalin geri alım inhibitörleri (SNGİ) (13,3) grubu antidepresanların tercih edildiği tesbit edildi. İstem dışı intramüsküler sedasyon (kimyasal kısıtlama) uygulamasının atipik AP kullananlarda anlamlı derecede düşük olduğu, ikinci dekatta yükselme üçüncü dekatta düşme gösterdiği, suicid girişiminin en çok manik (%45,2) ve depresif dönemlerde (%31,5) görüldüğü, en sık kullanılan suicid yöntemlerinin ilaç içme (%2,8) ve yüksekten atlama (%1,9) olduğu, atipik AP ve lityum kullanan hastalarda suicid girişiminin anlamlı derecede düşük olduğu saptandı. Otuz yıllık bir süreçte hastalığın seyri ve seyir üzerine etkili faktörlerdeki muhtemel değişmenin değerlendirilmesi pek çok yönüyle heterojen bir bozukluk olan Bipolar Affektif Bozukluğun anlaşılmasında faydalı olabilir.
Maküler hol cerrahisinde anatomik ve fonksiyonel sonuçlar
Bu çalışmada maküla deliği tedavisinde vitreoretinal cerrahinin anatomik ve fonksiyonel başarısını ve ortaya çıkan komplikasyonları değerlendirmek amaçlanmıştır. Bu retrospektif çalışmada Helsinki deklarasyon kriterlerine uyulmuştur ve Atatürk Üniversitesi Tıp Fkültesi Hastanesi Etik Kurulu'nun onayı alınmıştır.1 Ocak 2013 – 15 Ağustos 2016 tarihleri arasında Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Hastahane'si göz kliniğinde maküla deliği nedeniyle vitreoretinal cerrahi geçiren 33 hastanın 36 gözüne ait veriler retrospektif olarak incelendi ve olgular anatomik ve fonksiyonel başarı ile görülen komplikasyonlar açısından değerlendirildi. Yaşları 25 ile 85 arasında değişen (ort.67,9±10,6) hastaların 21'i (% 63,6) kadın ve 12'si (% 36,3) erkekti. Deliklerin 6 tanesi (% 16,7) evre 2, 11 tanesi (% 30,6) evre 3, 19 tanesi ise (%52,8) evre 4 idi. Cerrahi öncesi EDGK logMAR1,09±0,37 iken cerrahi sonrası EDGK logMAR0,81± 0,50 idi. Hastalarımızda ortalama semptom süresi 7,08 ± 7,95 (1-36) ay idi. 23 Gauge PPV ardından ILM (ve varsa ERM) dual (brillant+tripan mavisi) boya yardımıyla soyulan hastalara göziçi C3F8 gaz tamponadı uygulanıp 7 gün yüzüstü pozisyon verildi. Ortalama 15,77 ay (3-30 ay) takip edilen 36 gözün 31'inde(% 86,11) anatomik başarı 36 gözün 27'sinde ise(%75) fonksiyonel başarı elde edildi. Ameliyat sırasında 1 (%2,8) hastada iatrojenik retinotomi, diğer 1 (%2,8) hastada ise kristallin lens arka kapsülüne temas sonucunda arka kapsül perforasyonu gelişti. Ameliyat sonrasında ise 16 hastada (% 44,4) katarakt gelişimi, 1 hastada (% 2,8) ise medikal tedavi ile kontrol edilebilen göz içi basıncı yüksekliği saptandı. Olgularımızın cerrahi öncesi ve sonrası EDGK arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı.
Yüksek doz steroid tedavisinin akut kardiyak etkilerinin değerlendirilmesi
Giriş: Yüksek doz steroid tedavisi farklı hastalık gruplarında etkin olarak kullanılan bir yöntemdir. Bu tedaviye sekonder gelişen kardiyak yan etkiler birçok olgu sunumunda bildirilmiştir, ancak bildiğimiz kadarıyla, erişkinlerde kardiyak fonksiyonlar üzerine etkisi üzerine çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada tedavi sonrası yüksek doz steroidin kardiyak fonksiyonlar üzerine etkilerini araştırdık. Metot: Bu çalışma Eylül 2016 – Aralık 2016 tarihleri arasında Atatürk Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon, Nöroloji ve Göz Hastalıkları bölümlerine başvuran ve ilgili klinik tarafından yüksek doz steroid tedavisi alması gerektiğine karar verilen 30 hasta üzerinde yapılmıştır. Tüm hastaların, tedavi öncesi ve tedavi sonrası olmak üzere, kanları alınmış, tansiyonları ölçülmüş ve hastalara Elektrokardiyografi ve Ekokardiyografi çekilmiştir. 65 yaş üzeri hastalar, segmenter duvar hareket bozukluğu bulunan hastalar ve atrial fibrilasyonu olan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Devamlı değişkenlerin karşılaştırılmasında "Paired T testi" ve uygun durumda "Wilcoxon testi" kullanıldı. Kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında "X2" testi kullanıldı. Bütün p değerleri "iki yönlü" olup p <0,05 önemlilik düzeyi olarak belirlendi. Bulgular: Çalışmaya tedavisinde yüksek doz steroid verilmesi planlanan 30 hasta alındı. Konvansiyonel ekokardiyografi parametrelerinde anlamlı değişiklik izlenmezken strain ekokardiyografi tekniğinde sol ventrikül global strain ve sol ventrikül strain rate E dalgasında anlamlı artış izlendi. Tedavi sonrası grupta kalp hızında anlamlı düşüş izlendi (p<0,001). Ölçülen QTc değerlerinde anlamlı kısalma izlendi (p<0,001). Hastaların beyaz küre ve platelet sayılarında anlamlı artış saptandı (p<0,001). Sonuç: Çalışmamızda, ekokardiyografik incelemede; konvansiyonel metotlarla anlamlı ilişki saptanmamış olmasına rağmen sol ventrikül global strain ve strain rate E dalgasında artış izlendi. Strain ekokardiyografi metodunun diğer tekniklere göre daha erken ve hassas veri sağladığı görülmektedir. Yüksek doz steroid tedavisinin akut dönemde kalbin sistolik ve sistolik fonksiyonlarını artırdığını bunun da artmış volüm yüküne yanıt olarak kontraktilite artışına bağlı olduğunu düşünmekteyiz.
Multipl miyelom hastalarında tanı anında lenfosit sayı ve nötrofil lenfosit oranının ortalama sağ kalıma etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Multipl Miyelom (MM), dünya çapında en sık görülen ikinci hematolojik malignitedir. Bu nedenle takip ve tedavinin planlanmasında Revize Edilmiş Uluslararası Evreleme Sistemi (Revised-International Staging System, R-ISS), böbrek fonksiyonları, sitogenetik ve ekstramedüller plazmasitom (EMP) gibi prognostik faktörlerin değerlendirilmesi önem arz etmektedir. Bu çalışmada MM hastalarının tanı anındaki mutlak lenfosit sayısının, mutlak nötrofil sayısının, nötrofil lenfosit oranının ve eritrosit dağılım aralığının (RDW) ortalama 5 yıllık sağ kalıma etkisinin olup olmayacağı değerlendirildi. Gereç ve Yöntem: Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ABD Hematoloji Bilim Dalı'nca 01 Ocak 2000 ile 31 Aralık 2010 tarihleri arasında tanı alarak takip edilen MM hastaları çalışmaya alındı. Ek malignitesi olan hastalar çalışma dışında bırakıldı. Bu çalışmada hastaların tanı anındaki tam kan sayımı parametreleri (mutlak lenfosit, mutlak nötrofil sayısı ve RDW) ve bazı rutin biyokimya parametreleri (serum kalsiyum, serum kreatinin, β-2 mikroglobülin, vs.) değerlendirildi. Nötrofil lenfosit oranları tam kan sayımı sonuçlarına göre hesaplandı. Toplam sağ kalım süresi tanı anından ölüm (nedeni ne olursa olsun) anına kadar olan süre olarak alındı. Verilerin analizinde SPSS 20.0 (SPSS Inc., Chicago, IL, USA) programı kullanıldı. Veriler sayı, yüzde, ortanca, ortalama, standart sapma ve standart hata olarak sunulmuşdu. İstatistiksel analizler için Kaplan-Meier yaşam analizi (Kaplan & Meier, 1958), Log Rank test ve ROC-Curve metodları kullanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 alındı. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların 27'si (%67,5) erkek 13'ü (%32,5) kadındı. Tüm hastaların yaş ortalaması 68,4 ± 8,98 (51 - 89), erkek hastaların 68,04 ± 7,87 (52-83) ve kadın hastaların 69,15 ± 11,27 (51-89) idi. Hastalarımızın ISS evrelemesine göre dağılımları; %17,5 evre 1, %45 evre 2 ve %37,5 evre 3 idi. Hastamızın 26'sı (%65) takipleri esnasında hayatlarını kaybetmişti. Hastalarımızın 5 yıllık sağ kalımları ise tüm hastalarda %42,5, erkek hastalarda %40,7 ve kadın hastalarda %46,15 idi. Cinsiyetler Kaplan-Meier yaşam analizleri ile karşılaştırıldığında istatistiksel fark gözlenmedi (p= 0,612). Yaşın, mutlak lenfosit sayısının (MLS), mutlak nötrofil sayısının (MNS), nötrofil lenfosit oranının (NLO) ve eritrosit dağılım aralığının (RDW) yaşam süresine etkisinin değerlendirilmesi amacıyla öncelikle her bir parametrenin cut-off değeri ROC-Curve metoduyla elde edildi. Daha sonra elde edilen cut-off değerlerinin Kaplan-Meier yaşam analiziyle karşılaştırmaları yapıldı. Yaş (p= 0,042), MLS (p<0,001), MNS (p=0,001), NLO (p<0,001) ve RDW (p<0,001) için yapılan analizimiz istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç: Cinsiyetin sağ kalım süresi üzerinde herhangi bir etkisinin olmadığı; yaşın, mutlak lenfosit sayısının, mutlak nötrofil sayısının, nötrofil lenfosit oranlarının ve eritrosit dağılım aralığının (RDW) sağ kalım süreleri üzerinde anlamlı etkileri olabileceği kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Multipl Miyelom, Mutlak Lenfosit Sayısı, Mutlak Nötrofil Sayısı, Nötrofil Lenfosit Oranı, Eritrosit Dağılım Aralığı, Ortalama Sağ Kalım
2010-2014 yılları arasında hematoloji kliniğimizde rituksimab tedavisi alan hastalarda hepatit-b enfeksiyonu serokonversiyonu'nun değerlendirilmesi
Amaç: Anti-CD 20 monoklonal antikor olan Rituksimab, hematolojik malignitelerin tedavisinde sık kullanılan ajanlardan birisidir. Rituksimab kullanımı sonrası Hepatit enfeksiyon reaktivasyonunda artış olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada 2010-2014 yılları arasında Atatürk Üniversitesi Hematoloji Kliniğinde çeşitli hematolojik tanılar ile Rituksimab içeren farklı rejimler ile tedavi edilen hastalarda tedavi sonrası en az bir yıllık izlem süresi sonunda Hepatit B enfeksiyonu serokonversiyonunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 1 Ocak 2010 ile 31 Aralık 2014 tarihleri arasında Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Kliniğimizde Rituksimab tedavisi alan hastalar Hepatit B enfeksiyonu serokonversiyonu açısından değerlendirildi. Hastaların cinsiyeti, yaşı, tanıları, almış oldukları ana tedavi protokolü, kaç kür Rituksimab tedavisi aldığı, tedavi öncesi ALT/AST/HBsAg/anti-HBS/HBcAb/HBV-DNA düzeyleri ve tedavi sonrası en az bir yıllık izlem süresi sonrası ALT/AST/HBsAg/anti-HBS/HBcAb/HBV-DNA düzeyleri, tanıları ile HBV serokonversiyonu ve almış oldukları ana tedavi protokolü ile HBV serokonversiyonu arasındaki ilişki incelendi. Tedavi sonrası en az bir yıllık izlem süresi tamamlanmayanlar, tedavi öncesi HBsAg(+) olması nedeniyle Rituksimab dışı tedaviler tercih edilmiş olanlar ve sonucu olumsuz etkileyebilecek ek malignitesi olanlar çalışma dışı bırakıldı. Veriler hastane otomasyon sisteminden ve hasta dosyalarından retrospektif olarak elde edildi. Veriler sayı ve yüzde olarak sunuldu. İstatistiksel analizler için Pearson kikare testi kullanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 alındı. Bulgular: Çalışmamız neticesinde 157 hastaya ulaşıldı. Bu hastaların 96'sı (%61.1) erkek, 61'i (%38.9) kadındı. Hastaların ortalama yaşı 59.75 (21-91) idi. NHL, KLL, HCL, İTP, MCL, BL, MZL WM, AA, OİHA gibi farklı hastalık gruplarından hastalar Rituksimab içeren tedavi rejimlerini 1-16 kür arasında almış idi. Tedavi öncesi HBsAg tetkiki yapılanların oranı %61.2 olarak tesbit edildi. Tedavi öncesi hastaların %34.4'ünün anti-HBs(-), %25.5'inin ise anti-HBs(+) olduğu tesbit edildi. Hastaların tedavi öncesi ALT, HBsAg ve HBV-DNA düzeyleri ile almış olduğu tedaviler ve tedavi sonrası en az bir yıllık izlem süresi sonrası ALT, HBsAg ve HBV-DNA düzeyleri değerlendirildiğinde; tedavi sonrası 13 hastada (%8.2) HBV enfeksiyonu reaktivasyonu olduğu tesbit edildi. Bu hastaların tedavi öncesi tetkikleri değerlendirildiğinde; bunların altı tanesinde tedavi öncesinde de HBV reaktivasyonu kriterlerini sağlayan laboratuar bulguları olduğu gözlendi. Bu altı hastanın iki tanesinde ise başlangıçta HBV-DNA(+)'liği mevcut iken tedavi öncesi ve sürecinde alınan anti-viral tedavi ile HBV-DNA viral yükünde belirgin gerileme gözlendi, dört tanesinde ise HBsAg(+), HBcAb(+), HBV-DNA(-) tesbit edilmekle birlikte antiviral tedavi ile Rituksimab tedavisi verildi ve tedavi sonrası en az bir yıllık izlem süresi sonrasında HBsAg(+)'liği devam ederken ölçülebilir HBV-DNA düzeyi tesbit edilmedi. Bir hastada ise tedavi öncesi HBsAg(-) iken tedavi sonrası en az bir yıllık izlem süresi sonrasında HBV-DNA(+)liği tesbit edildi. Hastaların almış olduğu tedaviler ile tedavi sonrası en az bir yıllık izlem süresi sonrasında görülen HBV enfeksiyonu reaktivasyonu durumu analizi incelendiğinde istatistiksel fark gözlenmemektedir (Pearson kikare değeri:11.43, p:0.782). Hastaların tanıları ile tedavi sonrası en az bir yıllık izlem süresi sonrasında görülen HBV enfeksiyonu reaktivasyonu durumu analizi incelendiğinde istatistiksel fark gözlenmemektedir (Pearson kikare değeri:19.98, p:0,334). Sonuç: İmmünsupresyon durumunda artış gösteren HBV reaktivasyonu anti-CD20 monoklonal antikor Rituximab kullanımı sonrasında daha sık gözlenmektedir. Bu nedenle bu hastalar tedavi öncesinde, tedavi sürecinde ve sonrasında HBV enfeksiyonu açısından tetkik ve takip edilmelerinin uygun olduğu güncel klavuzlarda belirtilmektedir. Yüksek risk faktörü olan hastaların daha sık aralıklarla takip edilmesi gerektiği kanısına varıldı. Reaktivasyon riski olan hastalara tedavi öncesinde, sürecinde ve sonrasında anti-viral tedavi başlanmasının uygun olacağı sonucuna varıldı. Bu çalışmada hastaların almış olduğu tedavi rejimleri ve tanıları ile HBV reaktivasyonunda belirgin artış gözlenmedi. Anahtar Kelimeler: Rituksimab, HBV enfeksiyonu, Reaktivasyon, Hepatit
Vertigolu hastalarda santral ve periferik vertigo ayrımında hematolojik parametrelerin değerlendirilmesi
Giriş: Vertigo semptomu özellikle ilerleyen yaşla beraber sıklığı artan ve 75 yaş üzerindeki kişilerde en sık görülen şikayetlerden biridir. Hastalar birçok şikayeti anlatmada baş dönmesi ifadesini kullanabilmektedir. Vertigo etyolojisine göre santral vertigo ve periferik vertigo olarak iki sınıfa ayrılır. Periferik vertigo daha benign olup, genellikle ayaktan takip ve tedavi edilebilen hastalıklardan kaynaklanırken, santral vertigo çoğunlukla acil tedavi gerektiren ve yatırılarak takip edilmesi gereken patolojiler sebeplidir. Vertigo şikayetli hastalar değerlendirilirken önce anamnez ve fizik muayene ile "baş dönmesi" nin diğer tipleriyle ayrımı yapılmalı sonra santral ve periferik patolojiler açısından ayırıcı tanı yapılmalıdır. Gerekli durumlarda kan tetkikleri (hemogram, biyokimya) istenmeli, elektrokardiyografi (EKG) çekilmeli ve gereken görüntüleme yöntemleri (manyetik rezonans, bilgisayarlı tomografi) yapılmalıdır. Amaç: Bu çalışma Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Tıp AD'a vertigo şikayetiyle başvuran hastaların dahil edilme ve dışlama kriterlerine uygun olarak 179'u periferik vertigo, 36'sı santal vertigo olmak üzere toplam 215 hastanın dahil edildiği retrospektif bir çalışmadır. Acil servisimize vertigo şikayetiyle başvurup taburcu edilen ya da kulak burun boğaz kliniğine yatırılan hastalar periferik vertigo olarak, nöroloji veya nöroşirurji kliniklerine yatırılan hastalar santral vertigo olarak kabul edildi. Santral ve periferik vertigolu hastaların ayırıcı tanısında hematolojik parametrelerin (hemoglobin, beyaz küre, lökosit, nötrofil, lenfosit, monosit, bazofil, eozinofil ve trombosit sayıları, kırmızı küre dağılım genişliği (RDW), platelet dağılım genişliği (PDW) ve MPV değerleri, platelet/lenfosit, nötrofil/lenfosit oranları) kullanılabilirliği araştırıldı. Bulgular: Araştırma kapsamına alınan hastaların %83.3'ü periferik vertigo %16.7'si santral vertigoydu. Demografik özelliklerinin dağılımı incelendiğinde, periferik vertigo tanısı konulan hastaların %33.5'inin 58 yaş ve üzeri, %54.7'sinin kadın olduğu; santral vertigo tanısı konulan hastaların ise %66.7'sinin 58 yaş ve üzeri, %77.8'inin erkek olduğu saptandı. Periferik ve santral vertigo tanısı konulan hastalarda, hastada ve ailesinde vertigo bulunma öyküsü, koroner arter hastalığı (KAH), konjestif kalp yetmezliği (KKY) ve tromboembolik hastalık öyküsü bakımından santral vertigolu hastalarda fazla görülmek üzere gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0.05). Periferik vertigo ve santral vertigo hasta gruplarının hematolojik parametrelerinin ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlılık oluşturacak fark yoktu (p>0.05). Sonuç: Santral vertigo için ileri yaş, erkek cinsiyet ve bazı kronik hastalıklar (KKY, KAH, tromboembolik hastalık) risk faktörü olarak doğrulandı. Bu çalışmayla vertigolu hastalarda RDW, PDW, MPV, MCV değerleri, nötrofil/lenfosit, platelet/lenfosit oranları, hemoglobin, platelet, lenfosit, monosit, WBC, nötrofil sayıları gibi parametrelerin ayırıcı tanı için ek bir yarar sağladığı gösterilememiştir. Bu konuda daha kapsamlı, prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.
Romatolojik hastalıklarda dijital dermatoskopi ile tırnak dibi kapiller yapılarının araştırılması
Giriş: Kapilleroskopi, proksimal tırnak katlantısındaki kapiller damarları görüntülemeye yönelik bir işlemdir. Çeşitli büyütmeler kullanılarak (x100, x200) proksimal tırnak katlantısındaki kapiller damarlar görüntülenebilir. Kapiller mimaride organizasyon bozukluğu sistemik skleroz, dermatomiyozit ve sistemik lupus eritematozusta gözlenmektedir. Genişlemiş kapiller yapıları; Raynaud sendromu, sistemik skleroz ve dermatomiyozitte görülebilir. Avasküler alanlar sistemik skleroz ve dermatomiyozitte saptanabilir. Bu değişikliklerden özellikle genişlemiş dev kapiller yapılar konnektif doku hastalıklarında öncül bir bulgu olabilir. Amaç: Biz çalışmamızda romatolojik hastalıklarda tırnak dibi kapilleroskopisi ile tanıyı destekleyecek ve kolaylaştıracak patolojik bulguları ve bu bulguların farklı romatolojik hastalıklardaki sıklığını ortaya koymayı amaçlıyoruz. Gereç ve yöntem: Erzurum Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesine Şubat 2016- Nisan 2016 tarihleri arasında romatoloji polikliniğine başvurup dermatoloji polikliniğine yönlendirilen daha öncesinde romatizmal hastalık öyküsü mevcut olan 200 hasta ve 50 sağlıklı gönüllü hasta çalışmaya dâhil edilmiştir. Çalışmamızda hastaların dosya numarası, yaşı, cinsiyeti, romatizmal hastalık tanısı not edildi. Hastaların tümünde proksimal tırnak katlantısı dijital dermatoskop ile incelenip fotoğraflandı. İstatiksel değerlendirmede SPSS bilgisayar programı kullanıldı. p<0.05 anlamlı olarak kabul edildi. Sonuç: Çalışmaya alınan 200 hastanın 101 tanesi RA, 42 tanesi SLE, 46 tanesi AS ve 11 tanesi SSc idi. 156 hastada (% 78) patoloji tespit edilmiştir. En sık tespit edilen patolojiler sırasıyla ödem, kıvrımlı kapiller avasküler alan ve fırçamsı kapillerdir.
Obstruktif uyku apne sendromlu hastalarda monosit kemoatraktan protein-1 gen polimorfizminin sıklığı
GİRİŞ: Obstrüktif uyku apne sendromu (OSAS); tekrarlayan üst solunum yolu obstrüksiyonu epizodları, sıklıkla arteryel oksijen satürasyonunda azalma ve buna sekonder endotel disfonksiyonu ile karakterize bir sendromdur. Hipoksi sonucu aktive edilmiş endotel hücrelerinden salınan monosit kemoatraktan protein-1 (MCP-1) hücre göçünde ve aterogeneziste görev alan bir kemokindir. Çalışmamızda ateroskleroz gelişiminde önemli rol oynayan MCP-1'in rs1024610-rs1024611 tek nükleotid polimorfizm (SNP) düzeylerini ek hastalığı olmayan OSAS'lı hastalar, koroner arter hastalığı (KAH) dışında ek hastalığı olmayan OSAS'lı hastalar ve sağlıklı popülasyon arasındaki düzeyini karşılaştırmayı hedefledik. YÖNTEM: Çalışmamıza Kasım 2014-Aralık 2016 tarihleri arasında uyku laboratuvarında tüm gece polisomnografi yapılarak tanı konulan 18 yaş üstü (ortalama 53) 201 OSAS'lı hasta (66 erkek, 44 kadın OSAS ve 54 erkek, 37 kadın OSAS+KAH) ve 100 sağlıklı (50 erkek, 50 kadın) kontrol grubu dahil edildi. Olgular horlama, tanıklı apne, gündüz aşırı uyku hali ve Epworth uykululuk skalası temel alınarak değerlendirildi. Demografik özellikler (yaş, cinsiyet) ve antropometrik ölçümleri (boy, beden kitle indeksi (BKİ)) not edildi. Hastalardan uyku laboratuvarına yattıktan sonra MCP-1 rs1024610-rs1024611 SNP değerlendirmek için 5 cc venöz kan alındı. BULGULAR: OSAS'lı popülasyonda sağlıklı popülasyona nazaran BMI, AHI, trigliserit, ortalama desaturasyon anlamlı olarak yüksek gözlendi.(p<0,05) OSAS+KAH birlikteliğinde ise yalnızca OSAS olanlara nazaran BMI, AHI, LDL kolesterol, kolesterol düzeyi ve ortalama desaturasyon daha yüksek idi (p<0,05). MCP-1 rs1024611 SNP analizinde OSAS+KAH olan grupta homozigot mutasyon OSAS ve kontrol grubuna nazaran daha yüksek idi (p<0,001). MCP-1 rs1024610 SNP analizinde her 3 grup arasında anlamlı farklılık gözlenmedi. SONUÇ: MCP-1 rs1024611 SNP homozigot mutasyonu bulunan OSAS'lı hastalarda KAH daha sık gelişmektedir. MCP-1 rs1024610 SNP'de ise gruplar arasında anlamlı farklılık gözlenmedi. Anahtar kelimeler: ateroskleroz, monosit kemoatraktan protein-1, obsturktif uyku apne sendromu
Kapalı rhinoplasty'de alar kıkırdak kaynaklı kalkan greftler ile burun ucu projeksiyonunun artırılması
Burun ucu cerrahisi rhinoplasty operasyonun en zor ve tartışmalı konularından biridir. Özellikle yapısal yada kazanılmış burun ucu projeksiyon kayıplarının tedavisinde burnun kendisinden yada burun dışından alınan kıkırdaklar kullanılabildiği gibi muhtelif sütür teknikleri de tariflenmiştir. Günümüzde sıklıkla septal kıkırdaklar tercih edilmektedir. Ancak septal kıkırdak kaynaklı kalkan greftler kalın ve sert yapısı nedeniyle silüet deformitesi (dışarıdan belirme) şeklinde estetik kontür sorunlarına yol açabilmekte, palpasyonla hissedilmektedir. Bu çalışmada, burun ucu projeksiyonunu artırmada estetik komplikasyonları azaltmak ve sonuçları iyileştirmek amacıyla, alar kıkırdak kaynaklı kalkan greftler kullanıldı ve sonuçları antropometrik analiz yapılarak değerlendirildi. Çalışmada, Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kliniği'nde 2009-2016 yılları arasında alar kalkan (shield) greft uygulamasının ilave edildiği kapalı rhinoplasty operasyonu yapılan 31 hasta (çalıma grubu) ile standart kapalı rhinoplasty operasyonu yapılan 30 hasta (kontrol grubu) geriye dönük olarak karşılaştırdı. Hastaların ortalama yaşları çalışma grubunda 23,77 ± 4,45 ve kontrol grubunda 26,4 ± 6,17 yaş idi. Ortalama izlem süreleri sırasıyla 16,48 ve 10,12 aydı. Değerlendirme fizik muayene ve ameliyat öncesi-sonrası standart fotoğraflar üzerinde alınan ölçümlerin antropometrik analizleri ile yapıldı, elde edilen veriler istatistiksel olarak karşılaştrıldı. Ameliyat sonrası yapılan rutin kontrollerde ve çekilen fotoğrafların geriye dönük incelemesinde hiçbir hastada yerleştirilen alar kalkan greftlere ait rezorbsiyon (emilim), migrasyon (yerdeğiştirme) ve silüet deformitesine (belirginleşme) rastlanmadı. Sonuçlar cerrah ve hasta için tatmin ediciydi. Hiçbir hastada grefte yönelik revizyon yapılmadı. Çalışma grubu hastalarında burun ucu projeksiyonunu gösteren alar groove-tip (AG_T) değeri ortalaması preoperatif 30,61 ± 4,10 mm ve postoperatif 31,64 ± 4,01 mm idi, aralarında anlamlı fark vardı (P = 0,0004). Kontrol grubunda AG_T değeri ortalaması preoperatif 32,92 ± 3,44 mm ve postoperatif 32,24 ± 4,01 mm idi, anlamlı bir fark yoktu (P = 0,086). İki grubun preoperatif AG_T değerlerinin karşılaştırılmasında anlamlı fark varken (P = 0,021), postoperatif AG_T değerleri arasında ise anlamlı fark yoktu (P = 0,563). Çalışma grubu hastalarında burun ucu projeksiyonunu gösteren subnazal-burun ucu mesafesi (Sn_T) değeri ortalaması preoperatif 19,00 ± 2,84 mm ve postoperatif 21,99 ± 2,55 mm idi; aralarında anlamlı fark vardı. (P = 0,000). Kontrol grubunda Sn_T değeri ortalaması preoperatif 20,58 ± 2,32 mm ve postoperatif 20,86 ± 2,41 mm idi, anlamlı fark yoktu (P = 0,406). İki grubun preoperatif Sn_T değerlerinin karşılaştırlmasında anlamlı fark varken (P = 0,021), postoperatif Sn_T değerleri arasında ise anlamlı bir fark yoktu (P = 0,080). Çalışma grubu hastalarında ölçülen labiokolumellar açı (LCA) değerlerinin ortalaması preoperatif 95,89 ± 11,17 derece ve postoperatif 104,52 ± 7,87 dereceydi; aralarında anlamlı fark vardı (P = 0,000). Kontrol grubunda LCA değerlerinin ortalaması preoperatif 99,02 ± 8,12 derece ve postoperatif 102,08 ± 7,82 dereceydi, anlamlı fark vardı (P = 0,0006). İki grubun preoperatif ve postoperatif LCA değerlerinin karşılaştırlmasında anlamlı fark yoktu (P = 0,217 ve 0,228). Çalışmamızda kullanılan alar kalkan greftler, etkili bir projeksiyon oluşturacak kadar sert, ancak cilt altında belirginleşmeyecek kadar yumuşak yapıda olup, kolay şekillenir. Dolayısıyla hem altaki düzensiz yapıları iyi kamufule eder, hem de burun ucu projeksiyonunu artırır. Ek verici saha hasarı oluşturmaz, uygulaması kolaydır, kapalı ve açık rhinoplastylerde rahatlıkla uygulanabilir. Sonuçların antropometrik analize dayanan objektif değerlendirilmesinde, yöntemin projeksiyon kayıplarında yeterli, etkin ve uzun süreli bir artış sağladığı ortaya konmuştur. Komplikasyon ve revizyon oranları ise son derece düşüktür. Ancak çok ağır projeksiyon kayıplarında tek başına yeterli olmayabilir ve tip destek greftleri ve sütürlerle kombine edilebilir. Tek başına kolumellar strut greftin burun ucu projeksiyonunu artırmasa da stabil tuttuğu ve azaltmadığı görülmüştür. Çalışmamızda kullandığımız fotoğraflar üzerinde yapılan ölçümlere dayalı antropometrik analiz, standardize edildiği için tekniğimizin objektif değerlendirilmesi mümkün olmuştur. Anahtar Kelimeler: alar, antropometri, burun, greft, kalkan, kıkırdak, projeksiyon, rhinoplasty, rotasyon, tip