
735
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Türkiye'de yaşlılarda düşme sıklığı, düşmeyi etkileyen faktörler ve fiziksel aktivite programlarının etkisi: Sistematik derleme ve meta-analiz çalışması
Bu araştırma Türkiye'de yaşlı bireylerde düşme sıklığı, düşme durumunu etkileyen faktörler ve yaşlılarda denge durumunun artırılıp düşmelerin engellenmesi amacıyla yapılan fiziksel aktivite müdahalelerin etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma sistematik derleme ve meta-analiz olarak, Ocak 2022- Haziran 2023 tarihleri arasında, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Belirlenen veri tabanlarında, belirlenen çalışmaya dahil etme ve dışlama kriterlerine göre tarama yapılarak 49 kesitsel/tanımlayıcı çalışmanın ve 25 randomize kontrollü çalışmaların nicel verileri kullanılmıştır. Verilerin analizinde heterojenite değerlendirmesinde Cochran Q testi p değeri, Rastgele Etkiler Modeli, Sabit Etkiler Modeli, , Higgins' I ², Egger'in Önleme Testi ve Duval ve Tweedie'nin Kırpma ve Doldurma Yöntemi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda Türkiye'de yaşlı bireylerde düşme prevalansı %33,0, yaşlı kadınlarda düşme prevalansı %41,1, yaşlı erkeklerde düşme prevalansı %24,5 ve düşme yaşayan yaşlılarda tekrarlayan düşme yaşama prevalansı %39,4 bulunmuştur. Türkiye' de yaşlılarda denge durumunu artırmak amacıyla yapılan fiziksel aktivite müdahalelerinden, denge skorları ortalamalarında en yüksek iyileşmeyi sağlayan çalışmalar sırasıyla multikompanent denge egzersizleri, Tai Chi egzersizleri, pilates egzersizleri, kare adım egzersizleri ve Otago egzersizleridir. Bu çalışmada Türkiye'de yaşlı kadınlarda düşme sıklığının, erkeklere göre yüksek olduğu, yaşlılarda denge durumunun artırılması amacıyla yapılan fiziksel aktivite müdahalelerinin etkili olduğu, müdahale süresi uzadıkça etkinin arttığı bulunmuştur.
Aile hekimliği asistanlarının girişimsel radyoloji hakkındaki bilgi düzeyi
Giriş ve Amaç: Girişimsel radyolojik işlemler hem tanı hem de tedavi amacıyla radyolojik görüntüleme cihazları kullanılarak yapılan işlemlerdir. Son yıllarda girişimsel radyolojinin, tanı koymanın yanında tedavi aracı olarak da kullanılmaya başlanması, gelişimini hızlandırmıştır. Aile hekimlerine hastalar tarafından girişimsel radyolojinin yaptığı işlemler ile ilgili sorular gelebilir veya bu işlemlere aile hekimlerinin yönlendirmesi gerekebilir. Aile hekimlerinin girişimsel radyolojik işlemler hakkında yeterli bilgi düzeyine sahip olmaları önemlidir. Çalışmamızın amacı, aile hekimliği asistanlarının girişimsel radyoloji konusundaki bilgi düzeyini belirleyerek girişimsel radyolojik işlemler konusunda hastalara gerekli danışmanlığı sağlayabilmelerini ve uzmanlık dönemlerinde bu konuda yeterli donanımda olabilmeleri için farkındalığını arttırmaktır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tanımlayıcı tipteki çalışmamız 01.08.2023-01.10.2023 tarihleri arasında Türkiye'de ulaşılabilen ve çalışmaya katılan 413 aile hekimliği asistanının katılımı ile tamamlanmıştır. Katılımcılara, sosyodemografik verilerini ve girişimsel radyoloji bilgi ve ilgi düzeylerini ölçmeye yönelik oluşturulan 21 soruluk anket formu, online olarak elektronik posta ve sosyal medya platformları üzerinden ulaşılmaya çalışılıp doldurtuldu. İstatistiksel değerlendirme SPSS 25.0 programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların %73,1'inin (n=302) kadın olduğu, %56,3'ünün (n=224) 5 yıl ve altı süredir hekimlik yaptığı, %38,0'ının (n=156) 1 yıldır asistan olduğu, %81,0'ının (n=333) rotasyon sürecini tamamlamadığı, %47,0'ının (n=193) girişisel radyoloji bilgi düzeyinin orta olduğu, %74,5'inin (n=306) elektif bir işlem sonrası hastalarını doğrudan girişimsel radyolojiye sevk etmediği, %95,2'sinin (s=393) görüntüleme teknikleri kullanılarak biyopsi alımı veya drenaj sağlama sorusuna doğru, %66,6' sının kardiyak anjiyoplasti veya stentleme sorusuna yanlış yanıtını verdiği belirlenmiştir. Girişisel radyoloji bilgi düzeyi toplam puanı 10 üzerinden 6,34 olarak bulunmuştur. SONUÇ: Çalışmamızda rotasyonlarını yapan tüm asistanlarımızın bilgi düzeyi daha yüksek olarak tespit edilmiştir. Çalışmamızda katılımcıların bilgi düzeyi toplam puanının ortalamanın üstünde olduğunu belirledik. Aile hekimlerinin bilgi düzeylerinin yeterli olması hastaların ileri düzey tanı ve tedavi seçeneklerinden daha fazla faydalanmasını sağlayacaktır.
Akut hemoraji modeli olarak gastrointestinal sistem kanaması ile acil servise başvuran hastalarda intravasküler (efektif) volüm değerlendirmede vena cava inferiordan geçen kan akım hızının doppler ultrasonografi ile ölçümünün incelenmesi
Akut gis kanamaya bağlı hemorajik şok tablosu ile acil servise başvuran hasta grubu, acil servislere başvuran kritik hasta gruplarının önemli bölümünü kapsamaktadır. Bu hasta grubunda intravasküler volüm durumunu doğru değerlendirmek, yapılması planlanan sıvı resüsitasyonuna yön vermektedir. Günümüzde kullanılan invaziv yöntemler, VCİ çap ve kollapsibilite ölçüm yöntemi gibi yöntemlerin, intravasküler sıvı durumu tespitinde kısıtlılıkları ve bu kısıtlılıklara bağlı literatürde tartışmalı noktaları mevcuttur. Ayrıca non-invaziv hemodinamik monitörizasyon yöntemleri literatürde yer bulmuş, validasyonları yapılmış ancak acil servislerde yaygın olarak kullanılmamaktadır. Bu sebeplerden dolayı VCİ'den geçen akım hızının ölçümünün intravasküler volüm değerlendirmede prediktif rolünün olacağı şeklinde hipotezimizi oluşturduk. Çalışmamıza akut gis kanama ön tanısı ile başvurmuş 18 hasta alınmıştır. Bu hastaların gelişinde demografik verileri, vital parametreleri, kan gazı değerleri, kardiyak ölçümleri; geliş-30. dk-60. dk- sıvı replasmanı sonrası verilen sıvıların cinsi ve miktarı, VCİ çap ve kollapsibilite ölçümleri, CW Doppler ile VCİ pik velosite ölçümleri ve ayrıca referans test olarak non-invaziv hemodinamik monitörizasyon cihazı verileri kaydedilmiştir. Kaydedilen bu veriler arasında istatistiksel analizler yapılmıştır. Çalışmamızda geliş VCİ pik velosite değerinin, geliş SVV Grup ile kıyaslanması istatistiksel olarak anlamlı olarak saptanmıştır(p=0.009). Geliş VCİ pik velosite ölçümünün özgüllüğü %100 ve duyarlılığı %84 olarak saptanmıştır. Aynı kıyaslama 30. dk, 60. dk ve replasman sonu değerleri ile yapıldığında istatistiksel olarak anlamlı sonuç saptanmamıştır. Çalışmamız sonucunda VCİ pik velosite ölçümü hipovolemiyi öngörmede anlamlı bulunmuştur ancak volüm düzeyi takibi için uygun saptanmamıştır. VCİ pik velosite ölçümü hipovolemiyi öngörmede VCİ çap ve kollapsibilite ölçümünden daha değerli sonuç vermektedir. Anahtar Kelime: Pik Velosite, CW Doppler, VCİ, Stroke Volume Variation, Volüm Durumu
İnfertil hastalarda beslenme alışkanlıklrının ve psikosoyal parametrelerin over rezerv testleri ile ilişkisinin araştırılması
AMAÇ: İnfertilite, tıbbi, psikososyal ve ekonomik yönleri olan çoklu etkenlere bağlı bir hastalıktır. Dünya Sağlık Örgütü'nün infertil çiftler üzerinde yaptığı bir çalışmada, gelişmiş ülkelerdeki infertil çiftlerin %37'sinde kadın faktörlü infertilite bildirilmiştir. Bu tez çalışmasının amacı infertilite tanısı almış kadınlarda bakılan over rezerv testleri üzerinde beslenme alışkanlıklarının ve psikososyal parametrelerin etkisinin araştırılmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Prospektif olarak anket çalışması olarak planladığımız bu tez çalışması Adnan Menderes Üniversitesi'ne Aralık 2022- Şubat 2024 tarihleri arasında başvurmuş infertilite tanısı almış100 kadında yapılmıştır. Çalışmada, hastalara 12 başlıklı ve 35 alt başlıklı besin alışkanlıkları anketi ile 21 sorusu bulunan Beck depresyon envanteri ve 21 sorulu Beck anksiyete ölçeği uygulanmıştır. Hastalarda bakılan bazal serum FSH, bazal serum E2, AMH ve antral folikül sayısı ile over rezervinin sonuçları incelenmiş ve bu parametrelerin birbiri ile ilişkisi araştırılmıştır. Çalışma sağlık kuruluşu çatısı altında hasta onayı göz önüne alınarak uygulanmıştır. Araştırma verileri SPSS 21.0 (Statistical Package fort he Social Sciences) istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Sürekli değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu görsel (histogram ve olasılık grafikleri) ve analitik yöntemler (Kolmogorov-Smirnov/Shapiro-Wilk testleri) kullanılarak araştırılmıştır. Araştırmanın tanımlayıcı istatistikleri sayı (n), yüzde (%), ortalama, standart sapma (SS), ortanca, minimum ve maksimum kullanılarak gösterilmiştir. Bağımsız gruplarda sürekli değişkenlerin parametrik özellikleri taşımayanlarının karşılaştırılmasında Mann Whitney U Testi kullanılmıştır. Sürekli değişkenlerin parametrik özellikleri taşımayanlarının korelasyonunda Spearman Testi kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık için p değerinin 0,05'ten küçük saptanması koşulu aranmıştır SONUÇ: İnfertil hastalarda beslenme alışkanlıkları ve psikososyal parametrelerin over rezerv testleri ile ilişkisinin araştırıldığı çalışmamızda beslenme alışkanlıkları, besin çeşitleri ve tüketim sıklığı olarak ele alınmış olup hastaların kolaylıkla ulaşabileceği besin çeşitlerinin olduğu bir anket seçilmiştir. Anlamlı sonuç elde ettiğimiz besin gruplarının birbirleri ile bir ilişkisinin olmadığı görülmüştür. Yumurta, peynir, çerez, meyve anlamlı sonuç elde ettiğimiz besinlerden birkaçı olup birbirleriyle aynı çatı altında toplanamamaktadır Tek başına bir besin grubu over rezerv testlerinin bir veya en fazla iki tanesine etkisi olduğu saptanmıştır. Ekmek tüketimi ile E2 arasında istatistiksel anlamlı ilişki bulundu (p:0,039) ve ekmek tüketimi daha sık olan hasta grubunda E2 düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur. Ekmek ile diğer over rezerv testleri arasında istatistiksel anlamlı sonuç elde edilememiştir. Taze meyve suyu (p:0,011), et (p:0,004) ve çerez (p:0,049) ile AMH düzeyi arasından istatistiksel anlamlı ilişki saptanırken bu besinleri daha sık tüketen hastalarda AMH değeri istatistiksel olarak anlamlı yüksek tespit edilmiştir ve diğer over rezerv testleri ile bir ilişkisi bulunamamıştır. Psikososyal durumun tespiti için yapılan anket çalışmalarında anksiyete düzeyinin depresif duygudurumdan bağımsız olarak over rezervine etki edebileceğini düşündüren sonuçlar elde edilmiştir. Beck Anksiyete ölçeğinden yüksek puan alan infertil hastalarda AMH (p:0,024) ve AFS (p:0,040) değerleri istatistiksel olarak düşük düzeyde saptanmıştır. Ancak Beck Depresyon Envanterinden elde edilen sonuçlar herhangi bir over rezerv testi ile istatistiksel olarak ilişkilendirilememiştir. Yumurta (p:0,023), taze meyve suyu (p:0,040) ve çerez (p:0,035) tüketimi daha sık olan hastalarda Beck Anksiyete Ölçeği istatistiksel olarak anlamlı düşük saptanmıştır. Yumurta(p:0,018), taze meyve(p:0,021) ve çerez(p:0,009) tüketimi daha sık olan hastalarda Beck Depresyon Envanteri puanı istatistiksel olarak anlamlı düşük tespit edilirken, peynir tüketimi ile istatistiksel anlamlı yüksek tespit edilmiştir. Bu besinler birbirleri ile aynı besin türünden olmamakla birlikte aynı türe ait besinler farklı istatistiksel sonuçlara neden olabileceği gösterilmiştir. Sonuca baktığımızda bedensel ve mental sağlığı etkileyen beslenmenin ölçülü ve dengeli olması hem duygudurumda iyileşmeye hem de infertilite tanı tedavi sürecinde destekleyici olabilmektedir. Psikososyal durumu iyileştirmeye yönelik girişimler süreci daha sağlıklı geçirmeye ve daha verimli sonuç elde edilmesine katkı sağlayabilir.
Aydın ili palyatif bakım merkezlerinde yatan hastalara bakım veren kişilerde tükenmişlik düzeyi ve buna etki eden faktörler
Aydın İli Palyatif Bakım Merkezlerinde Yatan Hastalara Bakım Veren Kişilerde Tükenmişlik Düzeyi ve Buna Etki Eden Faktörler Giriş ve Amaç: Kronik hastalıkların artışı, kanser tanı ve tedavisindeki gelişmeler ve beklenen yaşam süresinin uzaması palyatif bakım ihtiyacını artırmaktadır. Palyatif bakımda bakım veren bireyler bakım sürecinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Hastaya, bakım verene ve bakım sürecine ait birçok faktör bakım yükünün artmasına sebep olmaktadır. Bakım verenlere yönelik müdahalelerin stres ve anksiyeteyi azalttığı ve yaşam kalitesini artırdığı gösterilmiştir. Bu çalışma ile Aydın palyatif bakım merkezlerinde yatan hastalara bakım veren kişilerdeki tükenmişlik düzeyi ve buna etki eden faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel ve analitik olarak planlanan bu çalışmaya, 01.02.2023-31.12.2023 tarihleri arasında Aydın ili palyatif bakım merkezlerinde yatan hastalara primer bakım veren 112 kişi katılmıştır. Verilerin toplanmasında, hastaya ve bakım verene ait anket soruları ve Bakım Verme Yükü Ölçeği'nin (BVYÖ) 12 Maddelik Kısaltılmış Formu kullanılmıştır. Verilerin analizi SPSS ile yapılmıştır. Bulgular: Yaş ortalaması 50,2±14,1 olan bakım verenlerin %84,8'i (s=95) kadın olup, %32,1'i (s=36) hastanın çocuğu, %31,3'ü (s=35) bakıcısıdır. Bakım verenlerin ortalama ölçek puanları 13,6±7,9 olarak bulunmuştur. Hastanın anne-babası olanların, ailevi sorumluluk/aile bağı sebebiyle bakım verenlerin, aktif olarak bir işte çalışmayanların, yetersizlik hissi yaşayanların, uyku problemi olanların, zorlananların, maddi sıkıntı yaşayanların, psikolojik destek ihtiyacı hissedenlerin ve psikiyatri başvurusu olanların bakım yükü anlamlı olarak daha yüksektir (p<0,05). Sonuç: Çalışmaya katılan bakım verenlerin orta düzey yük altında oldukları saptanmıştır. Bakım veren kişilerin bakım yüklerinin artması tükenmişliği de beraberinde getirmektedir. Hastaların yanı sıra onlara bakım veren kişilerin de fiziksel ve psikososyal gereksinimlerine yönelik çalışmalar yapılması bakım verenlerin hissettiği yükü azaltacak ve verilen bakımın kalitesini artıracaktır. Anahtar kelimeler: Bakım verenler, Bakım yükü, Palyatif bakım, Tükenmişlik
Kronik kalça ağrısında femoral ve obturatuar sinir artiküler dallarına konvensiyonel radyofrekans termokoagülasyon uygulanmasının eklem içi steroid enjeksiyonu ve perikapsüler sinir grubuna (PENG) blok ile karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Kronik kalça ağrısı olan hastalarda ağrı tedavisinde femoral, obturator sinirin artiküler dallarına radyofrekans termokoagülasyon (RFT) işlemi, eklem içi steroid enjeksiyonu (IAI) ve PENG blok uygulamasının ağrı ve fonksiyonel kapasite üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Prospektif randomize kontrollü çalışmaya 57 hasta alındı. Etik onay ve hasta onamından sonra randomizasyon femoral, obturatuar sinirlerin artiküler dallarına uygulanan konvansiyonel RFT (Grup1), IAI (Grup2) ve PENG bloğu (Grup3) şeklinde yapıldı. Ağrı şiddeti işlem öncesi ve işlemden 2 saat, 1 ve 3 ay sonra Sayısal Derecelendirme Skalası (NRS) veya Sözel Ağrı Skalası (SAS) ile, fonksiyonel kapasite işlem öncesi, işlemden 1 ve 3 ay sonra Western Ontario and McMaster Universities Arthritis Index (WOMAC) skalasıyla değerlendirildi. Bulgular: NRS/SAS skoru 2.saat 3 grupta da işlem öncesine göre anlamlı düşüktü. 3 grupta gruplar arası anlamlı fark yoktu. 1. ay NRS/SAS ve WOMAC skoru grup 1 ve grup 2 de benzer olup işlem öncesine göre anlamlı düşüktü. Grup 3 de ise NRS/SAS ve WOMAC skoru diğer iki gruptan anlamlı yüksekti ve işlem öncesine göre anlamlı farklılık yoktu. 3. ay NRS/SAS ve WOMAC skoru grup 1 de diğer iki gruptan ve işlem öncesine göre anlamlı düşüktü. Grup 2 ve grup 3 de 3.ay NRS/SAS skoru işlem öncesine göre farklı değildi. 3. ay WOMAC skoru grup 2 de işlem öncesine göre anlamlı düşük iken grup 3 de anlamlı farklılık saptanmadı. İşlemlere bağlı komplikasyon görülmedi. Sonuç: Çalışmamızda kronik kalça ağrılı hastalarda PENG Blok, RFT ve IAI uygulamaları akut ağrı üzerine etkiliydi. Kronik ağrı üzerinde 1. aya kadar IAI ve RFT, 3. ay takibinde yalnızca RFT etkiliydi. Peng bloğun kronik takiplerinde etkinliği görülmedi. ANAHTAR KELİMELER: Femoral ve Obturator Sinir, Kronik Kalça Ağrısı, Radyofrekans Termokoagülasyon, İntraartiküler Steroid Enjeksiyonu, Perikapsüler Sinir Grup (PENG) Blok
Jinekomasti hastalarında doku düzeyinde visfatin düzeylerinin histopatolojik incelenmesi
Amaç: Jinekomasti, erkeklerde meme dokusunun glandüler proliferasyonu ile karakterize bir durumdur. Literatürde yayınlanan çalışmalar ile jinekomasti prevalansının çok farklı olmasının nedeni, jinekomasti tanımı için meme boyutunda standart bir kriterin olmamasıdır. Visfatin, lenfositlerden salgılanan ve sitokin benzeri yeni molekül aramak için keşfedilmiştir. Pro-inflamatuar sitokindir. Obezite, diyabet, metabolik sendrom ile ilişkilendirilmiş olup birçok patolojik durumda incelenmiştir.
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi'nde ventilatör ilişkili pnömoni tanısı alan hastaların geriye dönük değerlendirilmesi
Sağlık hizmeti ilişkili enfeksiyonlar (SHİE) hastaneye yatan hastalarda en sık görülen enfeksiyonlardır. Ventilatör ilişkili pnömoni (VİP) bu enfeksiyonlar içerisinde 4.sıradadır. Ventilatör ilişkili pnömoni öncesinde akciğer enfeksiyonu bulunmayan hastalarda mekanik ventilasyon desteğine alındıktan 48 saat ve sonrasında alt solunum yolu enfeksiyonu semptomları ile tanı alan pnömonidir. Ventilatör ilişkili pnömoni, hastaların mekanik ventilatöre bağlı kalma süresini uzatması; morbiditeyi ve mortaliteyi belirgin şekilde arttırması nedeniyle erken tanı ve tedavisi önemli bir durumdur. Klinik, laboratuvar, görüntüleme ve mikrobiyolojik etken tespiti ile tanı alabilir. Bu çalışmanın amacı VİP tanısıyla izlenen hastaların demografik ve klinik özelliklerini, laboratuvar ve görüntüleme bulgularını retrospektif değerlendirmedir. Çalışmamıza Aydın Adnan Menderes Üniversitesi yenidoğan (YYBÜ) ve çocuk yoğun bakım ünitesinde (ÇYBÜ) yatan VİP tanısı alan yenidoğan döneminden 18 yaşına kadar olan yaş grubundan toplam 60 hasta alınmıştır. Tekrarlayan VİP atağı geçiren hastaların sadece tek VİP atağı çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların %88,3'ü (n=53) YYBÜ'de, %11,7'sinin (n=7) ÇYBÜ'de yatmaktadır. Hastaların 33'ü (%55,0) kadın, 27'si (%45,0) erkek olduğu görülmüştür. Yenidoğan yoğun bakımda izlenen hastaların yaş ortalaması 45,7±39,4 gün, ÇYBÜ'dekilerin yaş ortanca değeri 54,8 (2,3-182.5) ay olarak bulunmuştur. Hastaların %95,0'ında (n=57) kronik hastalık mevcuttur; bunlar içinde en sık (n=44, %38,6) kronik akciğer hastalığı görülmüştür. Hastaların VİP tanısı aldığında ortalama 46,2±38,1 gündür hastanede yattığı ve ortalama 45,4±37,7 gündür mekanik ventilatör (MV) desteği aldığı görülmüştür. Hastaların %85'inin (n=51) doğum şeklinin C/S olduğu görülmüştür. Gestasyonel yaşı <28 hafta olanların oranı %53,3 (n=32) bulunmuştur. Doğum ağırlığının %61,7'sinde (n=37) <1000 gr olduğu tespit edilmiştir. Hastaların %95'inde endotrakeal tüp (ETT), %5'inde trakeostomi mevcuttur. Orogastrik sonda (OG) %88,3'ünde, nazogastrik sonda (NG) %10'unda, foley sonda %1,7'sinde, umblikal venöz kateter (UVK) %6,7'sinde mevcuttu. Hastaların %83,3'ünde periferik damaryolunun, %10'unda santral venöz kateterin (SVK) mevcut olduğu tespit edilmiştir. Çalışmadaki hastaların %63,3'ünde (n=38) kültür üremesi saptanmıştır. Bu üremelerin %62,5'inde (n=25) Pseudomonas türleri, %10'unda (n=4) Stenotrophomonas maltophilia, %7,5'inde (n=3) Acinetobacter spp olduğu görülmüştür. Çalışmaya alınan hastaların %10'unda (n=6) periferik kan kültürü üremesinin olduğu görülmüş olup hiçbir hastada kateter üremesi saptanmamıştır. Hastaların tümünde akciğer grafisi bulgusu olup %90'ınında akciğer grafisinde infiltrasyon olduğu saptanmıştır. Lökosit sayısı ortalaması 15169±8188, nötrofil sayısı ortalaması 8873±6528 ve lenfosit sayısı ortalaması 4081±1845 olup CRP 36 (%60) hastada pozitif görülmüştür. CRP ortanca değeri 7,3(2-311) bulunmuştur. Çalışmamızda hastalara tanı anında sıklıkla ikili kombine antibiyotik tedavisi başlanmış, en sık kullanılan antibiyotiklerin piperasilin-tazobaktam, sefoperazon-sulbaktam, meropenem, vankomisin, amikasin ve gentamisin antibiyotiklerinin olduğu gözlenmiştir. Yoğun bakım ünitesinde yatış süresinin ortalama 133,9±77,3 gün, MV desteğinde yatış süresinin ortalama 112,9±111,8 gün olduğu görülmüştür. Hastaların %68,3'ü (n=41) tamamen iyileşirken, %16,7'sinin (n=10) iyileşip bir ay içinde tekrar VİP atağı geçirdiği, %10'unun (n=6) ise bu süre içerisinde vefat ettiği görülmüştür.
Periton diyalizi hastalarında fraksiyonel sodyum geri emilimi ile anemi arasındaki bağıntının retrospektif değerlendirilmesi
Amaç-Hipotez: Kronik böbrek hastalığının EPO eksikliğinin, GFH'deki azalmanın ve bunu takiben böbrek dokusunda FRNa ve oksijen talebindeki azalmanın, doku oksijen düzeyinin EPO üretimi için tetik noktanın üzerine çıkmasının fonksiyonel bir sonucu olabileceği ileri sürülmektedir. Kronik böbrek yetmezliğinde FRNa'nın azalmasına paralel olarak EPO üretimi de azalır. Çalışmamız, değişken derecelerde rezidüel böbrek fonksiyonu olan PD'deki bir grup SDBH hastasında böbrek fonksiyonu sonucu oluşan FRNa ile EPO eksikliğinin bir sonucu olarak anemi arasındaki ilişkiyi değerlendirmek üzere tasarlandı. Yöntem:Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Nefroloji polikliniğimizde rutin kontrol altındaki 40 Periton hastası çalışmaya alındı. Hastalar retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastaların 0. ay, 6. ay ve 12. ayda yapılan PD kreatinin klirensi, Kt/V, nPKH, rezidüel renal fonksiyonu sonuçları kaydedildi ve sonuçların ortlama değerleri hesaplandı. 0. ay, 6. ay ve 12. ayda hastalara ait serum üre, kreatinin, glukoz, albumin, hemogram parametreleri, demir parametreleri, PTH, CRP kaydedildi. Toplanan 24 saatlik idrar örneklerinden 0, 6 ve 12. ay Na , kreatinin değerleri ölçüldü ve FRNa , üre klirensi ortalama değerleri hesaplandı. 0, 6 ve 12. ay EPO dozları kaydedildi¸ üçe bölünerek ortalama dozları hesaplandı. Glomerüler filtrasyon hızı, iki klirens formülü ile saptandı. Kronik böbrek hastalığında kreatinin tübüler sekresyonunun artması, GFH tahmini için CrCl'nin geçerliliğini azalttığından, GFH'yi belirlemek için üre ve kreatinin klerensinin ortalaması hesaplandı ve GFHortalama olarak ifade edildi. 24 saatlik idrarda belirtilen formüle göre FRNa hesaplandı. Hb seviyelerindeki farklılıkları dikkate almak için EPO dozu ile Hb seviyesinin çarpımı ile 12 g/dL'ye göre ayarlanma yapıldı ve EPO dozu×Hb/12 sonucu olarak kullanıldı. İstatiksel değerlendirmede SPSS-22 programı kullanıldı, p değeri <0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 51,18±17,1 iken, ortanca değeri 55,5 saptandı. Kadın hasta erkek hasta sayısından yaklaşık 1,5 kat daha fazlaydı. Periton diyalizi hastalarında KBH etiyolojisinde en sık %20 oranlarla Diabetes Mellitus ve Hipertansyon olarak saptandı. %35 inde etiyolojik nedeni tespit edilemedi. Hastaların ortalama Hb değeri cinsiyete göre karşılaştırıldığında kadın hastalarda ortalama Hb 11,07±0,84, erkek hastalarda 11,43±1,29 g/dL olarak saptandı. Ortalama Hb'in diğer parametreler Darbepoetin dozu (r=-0,632, p<0,001) ile ters yönde orta düzeyde, EPOxHb /12 (r=-0,521, p=0,001) ve serum kreatinin (r=-0,396, p=0,011) ile ters yönde zayıf düzeyde, FRNa-GFHOrtalama (r=0,405, p<0,009) , FRNa(r=0,406, p=0,009) , filtrelenmiş Na (r=0,405, p<0,010) , filtrelenmiş NaGFH-Ortalama (r=0,405, p=0,009) , İdrar Kreatinin Klirensi (mL/dk) (r=0,422, p=0,007) , GFHOrtalama (r=-0,393, p<0,012) ve Kt/V (r=0,363, p=0,021) ile zayıf düzeyde aynı yönde korelasyon saptandı. Ortalama Darbepoetin dozu serum kreatinin (r=0,401, p=0,010) ile aynı yönde zayıf düzeyde, filtrelenmiş Na (r= - 0,377, p= 0,016), filtrelenmiş NaGFH-Ortalama (r= - 0,342, p=0,031), ve Kreatinin Klirensi (r=- 0,365, p=0,021),GFHOrtalama (r= -0,316, p=0,047) ile ters yönde zayıf düzeyde korelasiyon saptandı. Darbepoetin dozu ile FRNa-GFHOrtalama, ve FRNa arasında korelasiyon saptanmadı. Periton diyalizi hastalarında Hb düzeyine etki eden faktörlerin belirlenmesi için çoklu regresyon analizi yapıldı. Ortalama Hb düzeyinin bağımsız belirteci idrar kreatinin klirensi yani reziduel renal fonksiyon olduğu tespit edildi. Sonuç: Bu çalışmada EPO dozu ve GFHOrtalama ile negatif zayıf düzeyde bir korelasyon bulduk ancak EPO dozu ile FRNa arasında korelasyon yoktu. Ancak Hb düzeyleri ile FRNa, Filtrelenmiş Na ve serum kreatinin arasında zayıf bir pozitif korelasyon bulduk. Bu bulgu, aneminin böbrek fonksiyonlarının bozulmasıyla kötüleştiği yönündeki önceki bulguları doğruluyor ve SDBH'deki EPO üretiminin böbrek fonksiyonuyla bağlantılı olduğu teorisini destekleyebilir. Anahtar kelimeler: Kronik böbrek hastalığı, Anemi, Eritropoetin , Fraksiyonel Na geri emilimi, GFH
Proksimal femur subtrokanterik kırıkların cerrahi tedavisinde uzun proksimal femur çivisi (PFNA) ile kısa PFNA yöntemlerinin klinik ve radyolojik sonuçlarının karşılaştırılması
PROKSİMAL FEMUR SUBTROKANTERİK KIRIKLARIN CERRAHİ TEDAVİSİNDE UZUN PROKSİMAL FEMUR ÇİVİSİ(PFNA) İLE KISA PFNA YÖNTEMLERİNİN KLİNİK VE RADYOLOJİK SONUÇLARININ KARŞILAŞTIRILMASI Amaç: Çalışmamızın amacı subtrokanterik kırıkların tedavisinde yaygın olarak tercih edilen PFNA uygulamasının Uzun ve Kısa gövde özellikli formlarının, yaş, cinsiyet, ek hastalıklar, kırık tipi benzer olgularda klinik ve radyolojik sonuçlarını karşılaştırmaktır. Materyal - Metod: Kliniğimizde Şubat 2013 ile Temmuz 2023 tarihleri arasında subtrokanterik kırık nedeni ile tedavi edilen olgular retrospektif olarak incelendi. PFNA ile cerrahi tedavi uygulanan en az 1 yıl takip edilen yaş, cinsiyet, ek hastalıklar ve kırık tipi açısından benzer olgular rastgele seçilerek uzun ve kısa PFNA uygulananlar olarak iki grup oluşturuldu.Tıbbi kayıtlarına ulaşılamayan, bir yıldan kısa süreli takip edilen, kombine plak-vida ve artroplasti ile internal tespit uygulanan, tıbbi durum veya hasta-hasta yakını reddi gibi nedenlerle opere edilemeyen olgular çalışmaya dahil edilmedi. Uzun ve kısa gövde özellikli PFNA uygulanan olgular, kırık oluşum mekanizması, kırık tipi, kırık sınıflandırması, operasyon süresi, komplikasyonlar, redüksiyon kalitesi, hastanede yatış süresi, ameliyat sonrası radyolojik ölçümler, takip süresi, harris ölçeklendirmesi, vizüel analog skoru ve parker mobilite skoru açısından karşılaştırıldı. Sonuçlar IBM SPSS 28 programı ile değerlendirildi. Bulgular: Kliniğimize başvuran subtrokanterik bölge kırığı sonrası uzun ve kısa özellikli PFNA uygulanan 61 olgu çalışmamıza dahil edildi. Cinsiyet, yaş, ek komorbid durumlar, kırık tipi, kırık oluşum mekanizması gibi parametreler benzer olacak şekilde rastgele uzun (n=33) ve kısa (n=28) PFNA uygulanan olgular klinik ve radyolojik açıdan karşılaştırıldı. Operasyon süresi kısa grupta (ortalama 108.36 dk), uzun gruba (ortalama 137.03 dk) göre anlamlı olarak daha kısaydı.(p=<0,001) Redüksiyon kalitesi açısından gruplar mükemmel, iyi ve kötü olarak sınıflandırıldığında kısa ((n)11 mükemmel, 10 iyi, 7 kötü) ve uzun ((n) 12 mükemmel, 15 iyi, 6 kötü) grup arasında anlamlı fark yoktu (p=0,699). Kırığın radyolojik görüntülemeleri sonrasında yapılan ölçümlerde Kalkar Referanslı Tip Apeks Mesafesi (medyan değeri kısa=20.20 mm, uzun=23.10 mm) değerlerinde her iki grup arasında anlamlı fark yoktu.(p=0,370). Vizüel analog skoru verileri karşılaştırıldığında kısa grup ile (medyan değeri 6.00) uzun grup (medyan değeri 7.00) arasında anlamlı fark yoktu. (p=0,393) Harris kalça skoru verileri karşılaştırıldığında kısa grup ile (medyan değeri 69.00) uzun grup (medyan değeri 68.00) arasında anlamlı fark yoktu. Parker mobilite skoru verileri karşılaştırıldığında kısa grup ile (medyan değeri 7.00) uzun grup (medyan değeri 8.00) arasında anlamlı fark yoktu. Ameliyat sonrası komplikasyonlar karşılaştırıldığında uzun grup(n=14) ile kısa grup(n=7) arasında anlamlı fark yoktu.(p=0.153) Kısa grup ile uzun grup komplikasyon çeşitleri dağılımı arasında anlamlı fark saptanmadı. Enfeksiyon (kısa n=3,uzun n=5),AVN (kısa n=1,uzun n=4), kısalma (kısa n=4,uzun n=4), postop H.O (kısa n=2,uzun n=3). (p=0.715)(p=0.363)(p=1.000)(p=1.000) Takip süresi karşılaştırıldığında kısa (ortalama 1.32 yıl) ve uzun (ortalama 1.76 yıl) arasında anlamlı fark saptanmadı. (p=0,093). Sonuç: Subtrokanterik bölge kırığı sonrası uygulanan PFNA implantının uzun ve kısa gövdeli formlarının değerlendirildiği çalışmamızda oluşturulan gruplar yaş, cinsiyet, ek hastalıklar, travmanın mekanizması ve kırık tipi yönünden çalışma sonucuna etki edecek anlamlı fark yoktu. Kırık tipi ve sınıflandırılması yönünden gruplar arasında fark yoktu. Operasyon süresi sonuçları kısa PFNA grubunda daha düşüktü. Redüksiyon kalitesi gruplarda benzerdi. Radyolojik ölçümlerde kalkar referanslı tip apeks mesafesi her iki grupta da benzerdi. Klinik skorlar olan Harris kalça skoru, Vizüel Analog skorunu ve Parker mobilite skoru sonuçları arasında fark yoktu. Ameliyat sonrası komplikasyonlar kısa PFNA grubunda daha düşüktü ancak anlamlı değildi. Takip süresi uzun PFNA grubunda daha yüksekti ancak anlamlı değildi. Kısa gövde özellikli PFNA ile uzun gövde özellikli PFNA yöntemlerini cerrahi, klinik ve radyolojik başarı yönünden karşılaştıran çalışmamızda her iki grup arasında birbirine üstünlük saptanmamıştır. Kısa gövde özellikli grup ameliyat süresi açısından daha başarılı olarak görülse de olguları tek bir birey olarak komorbid durumları, kırığın durumu, klinik durum, cerrahın tecrübesi, çevre ve ameliyathane şartları gibi çeşitli değişkenler açısından değerlendirip uygun tedavi yöntemini seçmek gerekir. Anahtar Kelimeler: Subtrokanterik kırık, PFNA, Uzun, Kısa