Aydın Adnan Menderes University
Faculty

Faculty of Medicine

Aydın Adnan Menderes University

544

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Süperomedial pediküllü meme küçültme ameliyatında tümesan kullanımının ameliyat sonrası hemoglobin değerleri üzerine etkisi: Retrospektif çalışma

Amaç: Bu çalışmada, süperomedial pedikül ile meme küçültme ameliyatı yapılan hastaların turnike altında tümesan infiltrasyonunun, kanama miktarı üzerine anlamlı etkisi olup olmadığının literatüre katkı sağlamasını hedeflendi. Gereç ve Yöntem: 01.01.2018-01.07.2019 tarihleri arasında wise pattern ile süperomedial pediküllü olacak şekilde planlamış ve küçültme mamoplastisi yapılmış 64 hastanın bilgileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların 42 kadarında 200 cc tümesan kullanılmış, 22 kadarı ise tümesansız ameliyat edilmiş olarak gözlendi. Anestezi hazırlık işlemleri doğrultusunda istenmiş olan tam kan sayımları sonuçlarından hemoglobin (Hgb), hematokrit (Hct) ve platelet (Plt) sayısal değerleri not edildi. Ameliyat sonrası ilk 3 saat içerisinde alınan tam kan sayımı örneklerinden aynı değerler ayrıca not edildi. Ameliyat öncesi dönemde bakılan hemoglobin değerleri Grup-1'de 12,87 iken, Grup-2'de 13,11'di. Benzer şekilde Grup-1'deki hastaların hematoktrit değerleri ortalama 39,13, Grup-2'deki hastaların ise 39,78'dir. Ameliyat öncesi platelet değerleri Grup-1'de 294.095,24, Grup-2'de 298.136,36 olarak raporlanmış. Ameliyat sonrası dönemde Grup-1 deki hastaların hemoglobin değerleri ortalama 11,27, hematokrit değerleri ortalama 34,52 ve platelet sayıları ortalama 268.261,90 olarak kaydedilmiş. Grup-2'deki hastalar için ise hemoglobin değerleri ortalama 10,90, hematokrit değerleri ortalama 33,51 ve platelet değerleri ortalama 257.454,55 olarak saptanmış. Grup-1'de ortalama hemoglobin düşüşü ile Grup-2'deki hemoglobin düşüşü karşılaştırıldığında p değeri 0,012 olarak saptandı. Benzer yöntemle hematokrit farkı p değeri 0,02; platelet için i ise 0,1 olarak hesaplandı. Bulgular: Grup-1'de ortalama hemoglobin düşüşü ile Grup-2'deki hemogram düşüşü karşılaştırıldığında p değeri 0,012 olarak saptandı. Benzer yöntemle hematokrik farkı p değeri 0,02; platelet için ise 0,1 olarak hesaplandı. Sonuç: Meme küçültme ameliyatlarında ılımlı derecede kanama meydana gelmektedir. Kanama miktarının azaltılması hastanın erken mobilize olmasına, daha erken taburcu olmasına ve sosyal hayatına daha hızlı dönmesine olanak sağlar. Tümesan kullanımı, uygulaması kolay, ameliyatta kan kaybını anlamlı derecede azaltan ucuz, etkili ve güvenli bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: meme küçültme, süperomedial pedikül, tümesan

AnesteziCerrahi-plastikHemoglobinler+4
Deniz Yıldırım
Aydın Adnan Menderes University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gigantomasti nedeniyle cerrahi uygulanan hastaların serum ve patoloji örneklerinde visfatin düzeylerinin incelenmesi Retrospektif çalışma

Amaç: Çalışmada erişkin ve adölesan yaşta gigantomasti nedeniyle opere edilen hastaların serum visfatin düzeyleri, genç yaşta meme büyüklüğü olmayan veya gigantomasti tanısı almadan başka nedenlerle opere edilmiş hastalardaki serum visfatin düzeyleri ile karşılaştırılmıştır. Visfatinin meme hipertrofisine etkisi olabileceği düşünülerek gigantomasti etyopatogenezine ışık tutması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma 2019 yılında BKİ 20 kg/m² ve üzerinde bilateral meme büyüklüğü veya jüvenil meme hipertrofisi tanısı konarak opere edilmiş 31 adet gönüllü hasta (grup 1) / (çalışma grubu) ve meme büyüklüğü olmayan veya gigantomasti tanısı konmamış ancak başka nedenlerle opere edilmiş BKİ 20 kg/m² ve üzerinde olan 7 adet gönüllü hasta (grup 2) / (kontrol grubu) dahil edilerek yapıldı. Hastaların preoperatif hazırlık süreci için alınan biyokimya kan örneklerinin bir kısmı, visfatin düzeyi ölçümü için EDTA'lı tüpte santrifüj edilerek, serum olarak ayrılıp, -80º C derecede saklandı. Bulgular:Mann Whitney U testi sonuçlarına göre, jüvenil gigantomasti hastalarının serum visfatin düzeyleri (Median= 10,38), kontrol grubu serum visfatin düzeylerinden (Median= 5,53) anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (U=42,00, p= 0,011). Mann Whitney U testi sonuçlarına göre, jüvenil gigantomasti hastalarının beden kitle indeksi (Median= 26,62) ile kontrol grubu beden kitle indeksi (Median= 24,17) arasında anlamlı düzeyde fark saptanmamıştır. (U=77,50 , p= 0,249). Mann Whitney U testi sonuçlarına göre, jüvenil gigantomasti hastalarının yaşları (Median= 29) , kontrol grubu yaşları (Median= 30) arasında anlamlı düzeyde fark saptanmamıştır. (U=77,00 , p= 0,438). Pearson korelasyon analizinde, serum visfatin değerleri ile beden kitle indeksi arasında anlamlı ilişki görülmemiştir (r=-0,212, 38, p= 0.2). Bununla beraber, serum visfatin değerleri ve beden kitle endeksi arasındaki ilişki ters yönde bir orantıdır. Sonuç: Yüksek serum visfatin düzeylerinin meme hipertrofisi etyopatogenezinde yer alıyor olabilir. Ancak visfatin; visseral adipoz doku gibi farklı alanlardan da sekrete edilebildiğinden ötürü, serum visfatin düzeylerinin, meme büyüklüğü veya visfatin ilişkili endokrinolojik patolojilerin tanı ve tedavisine katkısının nasıl olacağının tespiti için ek çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca serum visfatin değerlerinin kanser, hormonal parametreler ve kronik inflamasyon gibi süreçlerden etkilenmesi nedeniyle; hastaların menstürel sikluslarını, subklinik enfeksiyonlarını veya tanı almamış kanser olgularını ekarte ederek yapılacak olan yeni kontrollü çalışmalar gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Visfatin, gigantomasti, jüvenil meme hipertrofisi

Cerrahi-plastikHipertrofiMeme+2
Ahmet Aşçıoğlu
Aydın Adnan Menderes University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akıllı telefon ve konvansiyonel yakın aktivitenin yakın refleksler ve binokülarite üzerindeki etkisi

Amaç: Yaygınlaşan akıllı telefon kullanımı, oküler fonksiyonlar üzerinde basılı metin okuma (kitap) gibi konvansiyonel aktivitelere göre benzer veya farklı yönde etki ediyor olabilir. Bu çalışmada akıllı telefonların akomodasyon, konverjans ve binokülarite ölçümleri üzerine olası etkilerini ortaya koymak amaçlanmıştır. Yöntem: Yirmili yaşlarda, oküler fonksiyonlar açısından uygun 50 erişkin, öncelikle akomodatif konverjan/akomodasyon oranı (AK/A), akomodasyon amplitüdü (AA), pozitif ve negatif rölatif akomodasyonlar(PRA& NRA), konverjans ve diverjans amplitüdleri (PFV& NFV), konverjans yakın noktası(KYN) ve heteroforya varlığı, binokülarite ölçümleri yapılarak kontrol grubu oluşturuldu. Aynı gönüllüler sabit aydınlatılmış bir oda ve sabit bir pozisyonda 40 cm mesafeden 30 dk boyunca bir kitap okumaları istenerek ölçümler tekrarlandı, bu ölçümler kitap okuma grubu olarak kaydedildi. Bir başka oturumda ise aynı gönüllüler aynı şartlarda tek bir telefondan 30 dk boyunca bir film izlenmesi istenerek ölçümler tekrarlandı ve telefon yakın aktivite grubu olarak kaydedildi. Kitap okuma grubu, telefon grubu ve kontrol grubu değerleri birbiri ile kıyaslandı. Bulgular: Tüm grupların karşılaştırılması sonucunda; AK/A oranı, sağ ve sol göz için AA ve yakın PFV değeri her iki yakın aktivite ile istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmıştır (p<0,001, p<0,01, p<0,01 ve p=0,018). İki aktivite arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Konverjansın yakın noktasının değeri ve ekzoforyası olan kişilerin ekzoforya şiddeti her iki yakın aktivite ile istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artmıştır (p<0,001). İki aktivite arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Negatif rölatif akomodasyon ve uzak NFVdeğerinin karşılaştırılması sonucunda kontrol grubu ile kitap okuma aktivesi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmezken, telefon aktivitesi sonrası ölçülülen NRA değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmıştı (p<0,001 ve p= 0,011). 67 Sonuç: Günümüzde yakın dijital aktivite kitap okuma yakın aktivitesinin yerini almaya başlamıştır. Akıllı telefon yakın aktivitesi NFV ve NRA değerlerinde azalma, ekzoforya şiddetinde artışa neden olmuştur. Çalışmamızın telefon kullanımı açısından günlük hayat yakın aktivitesinin küçük bir kısmını yansıttığı göz önünde bulundurularak, foryanın manifest kaymaya dönüşümü gibi olası yan etkiler açısından hastalarımızın bilgilendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Akıllı Telefon, Yakın Görme Kompleksi, Füzyonel Verjans, Binokülarite, Dijital Göz Yorgunluğu

Akıllı telefonlarCep telefonuGörme+3
Duygu Güler
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Terapötik hipotermi uygulanan yenidoğanlarda beyin kaynaklı nörotrofik faktör düzeyleri

AMAÇ: Neonatal hipoksik iskemik ensefalopati (HİE), perinatal asfiksi nedeniyle oluşan bir beyin hasarıdır. Terapötik hipotermi, standart tedavi protokolleri arasına girmesine rağmen neonatal HİE hala yenidoğan ölümlerinin ve uzun dönem kötü nörolojik prognozun en önemli nedenlerinden olmaya devam etmektedir. Çalışmamızda neonatal hipoksik iskemik ensefalopatide serum BDNF düzeyini araştırmak, birinci evre HİE hastaları ile terapötik hipotermi uygulanan ikinci ve üçüncü evre HİE hastalarının serum BDNF düzeylerini karşılaştırmak amaçlanmıştır. Diğer bir amacımız ise serum BDNF düzeyleri ile olguların günlük klinik ve nörolojik olarak değerlendirildiği Thompson skorlaması arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 02.08.2018 ve 02.08.2019 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Yenidoğan Ünitesi'nde takip edilen gebelik yaşı 36 hafta ve üstünde olan 30 neonatal HİE hastası ile kontrol grubu olarak Kadın Hastalıkları Servisi'nde anne yanında izlenmekte olan veya yenidoğan polikliniğine başvuran yaşamının 0-5. günündeki benzer özelliklerde ve eşit sayıda sağlıklı term yenidoğanlar alınmıştır. HİE ve kontrol gruplarından yaşamın 0-6. saatinde, 3. günde ve 5. günde serum BDNF düzeyleri için kan örnekleri alınmıştır. Serum örneklerinde BDNF düzeyleri ELISA yöntemi ile çalışılmıştır. İstatistiksel analizler SPSS paket programı ile yapılmış olup, analizlerde Student t-testi, Mann Whitney U testi, Pearson testi, Spearman testi, Friedman testi kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p˂0,05 olarak kabul edilmiştir. BULGULAR: Yaşamın 0-6. saatinde ortalama BDNF düzeyleri HİE grubunda 545,73±108,5 pg/mL, kontrol grubunda 633,77 ± 53,61 pg/mL olarak saptanmış olup, bu değer HİE grubunda kontrol grubuna göre anlamlı daha düşük bulunmuştur (p<0,001). HİE 78 grubu ile kontrol grubunun 3. gün ve 5. gün BDNF değerleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,485, p=0,657). Orta- ağır HİE grubu ile hafif HİE grubu arasında 0-6. saat, 3. gün ve 5. gün BDNF değerleri açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,174, p=0,069, p=0,722). HİE grubunda 3. gün ve 5. gün BDNF düzeyleri 0-6. saat BDNF düzeylerine göre anlamlı yüksek saptanmıştır (p=0,015, p=0,004). Kontrol grubunda beşinci gün BDNF düzeyleri 0-6. saat BDNF düzeylerine göre anlamlı düşük saptanmıştır (p=0,002). HİE grubunda Thompson 1-5. gün skorları ile 3. gün BDNF değerleri arasında anlamlı pozitif ilişki saptanmıştır (p<0,05). SONUÇ: Yaşamın ilk altı saati içinde pasif hipotermi uygulanan neonatal HİE hastalarında sağlıklı kontrollere göre serum BNDF düzeyleri daha düşüktür. Terapötik hipotermi uygulanan neonatal HİE olguları ile sağlıklı kontrollerin üçüncü ve beşinci gün BDNF düzeyleri arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Terapötik hipotermi uygulamasının neonatal HİE hastalarında beklenen bu artışı modüle ettiği düşünülmektedir. Sağlıklı kontrollerde beşinci gün BDNF düzeyi yaşamın ilk altı saati içinde bakılan BDNF düzeyine göre düşük iken, terapötik hipotermi uygulanan neonatal HİE hastalarında üçüncü ve beşinci gün BDNF düzeyleri yaşamın ilk altı saati içinde bakılan BDNF düzeyine göre daha yüksek bulunmuştur. Terapötik hipotermi uygulanan neonatal HİE hastalarında üçüncü gün bakılan BDNF düzeyi ile Thompson 1-5. gün skorları arasında pozitif anlamlı ilişki vardır, klinik olarak daha ağır seyreden vakaların üçüncü gün alınan BDNF düzeyleri daha yüksek olacaktır. Bu bulgu BDNF'nin neonatal HİE hastalarında kısa dönem prognozu öngörmede yardımcı olabilecek bir biyobelirteç olarak önemini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Neonatal hipoksik iskemik ensefalopati, terapötik hipotermi, BDNF, Thompson skoru, biyobelirteç

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+5
Esma Tuğba Kaşıkçı Mermer
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Travma skorlama sistemlerinin adli raporlarda yaşamı tehlikeye sokan yaralanmanın şiddetini ayırt etmede kullanılabilirliği

26 Eylül 2004 tarihinde kabul edilen Türk Ceza Kanunu (TCK) gereği, ülkemizde adli travmalar için düzenlenecek olan raporlarda "kişinin yaşamını tehlikeye sokan durumlar"ın bildirilmesi istenilmektedir. Çalışmamız adli travma olgularında önerilen kılavuz gereği, kullanılan travma skorları arasında değerlendirme yapılabilmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Maruz kalınan travma nedeniyle ölümün gerçekleştiği veya kişinin yaşamını tehlikeye sokan bir durumun belirtildiği raporlarda yararlanılan travma skorlama sistemlerinin kişinin yaşamını tehlikeye sokan durumlar üzerindeki etkinlikleri karşılaştırılmıştır. Bu çalışma verileri, kasten veya taksirle yaralanma sonucu mahkemeye başvuran ve adli makamlar tarafından 01 Ocak 2013 – 01 Eylül 2019 tarihleri arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi'ne adli değerlendirme için yönlendirilmiş kişilerin genel adli ve epikriz raporlarının retrospektif dosya taramalarından elde edildi. Hastaneye ölü olarak kabul edilen hastalar ve eksik travma dosyası kayıtları olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Bu çalışmada 1684 olgunun adli travmatolojik raporu incelendi. 1281 (%76,1) olgu erkekti. Çalışmada ortalama yaş 33±16,716 (dağılım 1-105) bulundu. Çalışmamızda 17 yaş üstü hasta gruplarında yaşamı tehlikeye sokan durumlar için ROC eğrileri çizilip klinik olarak AIS, ISS, CRAMS, RTS ve TRISS değerleri hesaplanmıştır. AIS en uygun kesim noktası 3 için duyarlılık %75,6, seçicilik %99,1, ISS en uygun kesim noktası 9 için duyarlılık %72,6, seçicilik %99, RTS en uygun kesim noktası 7,0061 için duyarlılık 14,6, seçicilik 99, CRAMS en uygun kesim noktası 8 için duyarlılık %13,5, seçicilik %99,9, TRISS en uygun kesim noktası 93,610 için duyarlılık %23,4, seçicilik %99,7 olduğu hesaplandı. 0-17 yaş arası hasta gruplarında yaşamı tehlikeye sokan durumlar için ROC eğrileri çizilip klinik olarak AIS, ISS, CRAMS, RTS ve TRISS değerleri hesaplanmıştır. AIS en uygun kesim noktası 3 için duyarlılık %76,1, seçicilik %99,2, ISS en uygun kesim noktası 9 için duyarlılık %75, seçicilik %99,2, RTS en uygun kesim noktası 7,4745 için duyarlılık %83,3, seçicilik %85,9, CRAMS en uygun kesim noktası 9 için duyarlılık %87,5, seçicilik %86,8, TRISS en uygun kesim noktası 98,95 için duyarlılık %95,7, seçicilik %93,7, PTS en uygun kesim noktası 9 için duyarlılık %96,7, seçicilik %97,3 olduğu hesaplandı. Çalışmamızdan elde edilen veriler ışığında travmaya uğrayan olgularda hastalığın ciddiyetini ve mortalite olasılığını belirleyebilmek amacıyla standart bir değerlendirme ve skorlama sistemlerinin kullanılabileceği düşünülmekle birlikte skorlama sistemlerinin hiçbirinin ideal özellikte olmadığı ve sürekli güncellenmesi gerektiği ve özellikle standartizasyon açısından yararları bulunmakla birlikte kısıtlılıkları açısından da dikkatle yaklaşılması gerekli olduğu bulundu.

Adli bilimlerAdli tıpRetrospektif çalışmalar+4
Murat Şenavcı
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı iç yüzeye sahip PTFE greftlerde endotelizasyon, bakteriyel kontaminasyon ve biyofilm oluşumunun araştırılması

AMAÇ: Genişletilmiş politetrafloroetilen (ePTFE) greftleri, periferik vasküler cerrahide yaygın olarak kullanılmaktadır ve farklı iç yüzey kaplamalarına sahip olabilirler. Greft enfeksiyonu ve greft trombozu, protez greft bypass prosedürlerinin iki ana komplikasyonudur ve yüksek mortalite ve morbiditeye neden olabilir. Çalışmamızın amacı, farklı protez ePTFE greft kaplama yöntemlerinin endotelizasyon, bakteriyel kontaminasyon ve biyofilm oluşumu üzerindeki etkisini araştırmaktır. YÖNTEM: Biyofilm oluşumu ve endotelizasyon için üç farklı tipte greft incelendi. Herhangi bir kaplaması olmayan ePTFE greftleri ve heparin ya da karbondan oluşan lüminal yüzey kaplamaları olan greftler kullanıldı ve Staphyloccocus Aureus suşu ile kontamine edildi.Biyofilm tespiti için Christiansen yöntemi kullanıldı. Ayrıca biyofilm oluşumu tamamlanmış greftler taramalı elektron mikroskopisi (SEM) ile değerlendirildi. Endotelizasyonun belirlenmesi için insan göbek veni endotel hücreleri (HUVEC) kullanıldı. Endotel hücre kültüründen sonra greftler SEM altında görüntülendi ve ekimden sonraki 3. ve 25. günler arasında altı farklı zamanda endotel hücrelerinin proliferasyonu için incelendi. BULGULAR: Greftlerde biyofilm oluşumunu belirlemek için spektrofotometrik yöntem kullanıldı ve her greft tipinde biyofilm oluşumunun yoğunluğunu karşılaştırmak için kantitatif değerler kullanıldı. Heparin kaplı greftler için biyofilm oluşumunun diğer iki greft tipinden istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu (p <0.05). SEM muayenesi ile heparin kaplı greftlerde mikroorganizma sayısının arttığını gözlemledik. Endotel hücrelerinin karbon kaplı greftlere yapışması, endotel ekiminden 15., 20. ve 25. gün sonra yapılan incelemelerde artmış bulunmuştur. Heparin kaplı greftlerin, yapılan her incelemede diğer greft tiplerine kıyasla daha az endotelyal hücre içerdiği gözlendi. SONUÇ: İn vitro çalışmamız, ePTFE greftin iç yüzeyi üzerindeki heparin kaplamasının, mikroorganizmalar için bir yapışma faktörü olarak biyofilm oluşumunu arttırdığını ve endotel hücre çoğalmasını ve greft içi endotelizasyonunu engellediğini göstermiştir. Anahtar kelimeler: ePTFE, heparin kaplı, karbon kaplı, biyofilm, endotelizasyon, greft enfeksiyonu, greft endotelizasyonu, HUVEC

BakterilerBakteriyel enfeksiyonlarBiyofilmler+7
Muhammet Hüseyin Erkan
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste takılan santral venöz kateterlerin değerlendirilmesi

Son yıllarda acil servislerde takılan santral venöz kateter sayıları giderek artmakta ve özellikle kritik hastaların bakımında önem kazanmaktadır. Çalışmamızda Adnan Menderes Üniversitesi Acil Tıp Anabilim Dalı tarafından acil servis ve acil yoğun bakımda gerçekleştirilen santral venöz kateter işleminin endikasyonları, takılma şekli ve yöntemi ile girişim sırasındaki ve sonrasındaki komplikasyonları araştırmayı amaçladık. Hipotezimiz santral venöz kateter uygulamasının ultrason eşliğinde yapılması antikoagülan ve/veya antiplatelet kullanan hastalarda kullanmayanlara göre kanama komplikasyonu oranını değiştirmeyeceği düşünüldü. Çalışmamıza 15.11.2018-15.10.2019 tarihleri arasında acil servis ve acil yoğun bakımda acil tıp anabilim dalı tarafından santral venöz kateter uygulaması yapılmış, 18 yaşını doldurmuş ve gebe olmayan 178 vaka alınmıştır. Santral venöz kateterizasyon işlemini uygulayan hekim tarafından hastanın yaş, cinsiyet, acil servise başvuru şikayeti, öz geçmişindeki hastalıkları, ilaç kullanımı, santral venöz kateter uygulama yolu ve tarafı, kateter takılma nedeni, hastaya yapılan toplam ponksiyon sayısı, işlem sırasında ultrason kullanımı, başarılı kateterizasyon işlemini gerçekleştiren asistanın kıdemi, komplikasyon durumu, hastanın kan değerleri, kateterin kaç gün kaldığı ve hastanın sonlanımı olgu rapor formuna kaydedilmiştir. Araştırma verileri SPSS 21.0 istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 67 (18-96 yaş) olarak bulunmuştur. Hastaların %55.6'sı erkek ve %44.4'ü kadın olarak bulunmuştur. Hastaların %36.5'inde antikoagülan veya antiplatelet ilaç kullanım öyküsü mevcuttu. Hastaların acil servise başvuru nedenleri değerlendirildiğinde en sık sebeplerin nefes darlığı, genel durum bozukluğu ve bulantı – kusma gibi dahili sebepler olduğu görülmüştür. Hastaların %50.6'sında tercih edilen yol internal juguler ven olduğu görülmüş ve bunu femoral ven ve subklaviyen ven takip etmiştir. Santral venöz kateter endikasyonlarına bakıldığı zaman en sık sebepler sırasıyla hemodiyaliz ihtiyacı, damar yolu ihtiyacı ve santral venöz basınç ölçümü olmuştur. Hastaların %52.2'sine ilk ponksiyonda başarılı kateterizasyon işlemi gerçekleştirilmiştir. Geriye kalan grupta başarılı kateterizasyon işlemi 2 veya daha fazla ponksiyonda yapılabilmiştir. Hastaların %78.7'sine ultrason eşliğinde santral venöz kateter işlemi uygulanmıştır. Hastaların %44.9'una 2 yıl altında eğitim alan, %33.7'sine 2-3 yıl arası eğitim alan ve %21.3'üne 3 yıl üstünde eğitim alan acil tıp asistanları santral venöz kateter takmıştır. Hastaların kateterleri ortalama olarak 9 gün (1-47 gün) takılı kalmıştır. Hastalarımızda en sık görülen komplikasyonlar ventriküler disritmi ve subkutan hematom olmuştur. Cinsiyet, antikoagülan ve/veya antiplatelet ilaç kullanımı, tercih edilen ven ve işlem sırasında ultrason kullanımı ile komplikasyon durumu arasındaki ilişkiye bakıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç bulunamamıştır. Fakat santral venöz kateter uygulayan hekimin kıdemi ile komplikasyon durumu incelendiğinde hekimlerin kıdemi arttıkça komplikasyon oranlarının arttığı yönünde istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç çıkmıştır. Sonuç olarak antikoagülan ve/veya antiplatelet ilaç kullanımı olan hastalarda acil servis şartlarında ultrason eşliğinde santral venöz kateter uygulaması yapılabileceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Santral Venöz Kateter, Acil Servis, Komplikasyon.

Acil servis-hastaneAcil tıpKateterizasyon+1
Mehmet Kıy
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Doksorubisin uygulanan sıçanlarda apelin-13 molekülünün karaciğere etkisi

Bu çalışmanın amacı sıçanlarda doksorubisin verilerek oluşturulan karaciğer hasarının, apelin-13 verilerek histopatolojik ve biyokimyasal olarak giderilip giderilmediğini göstermektir. Çalışmada 30 adet erkek Wistar albino cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar her grupta 10 sıçan olacak şekilde 3 gruba ayrıldı; 1.Grup(kontrol grubu): 14 gün boyunca her gün 3ml/kg intraperitoneal olarak salin verildi. 2.Grup(DOX grubu): 5 mg/kg doksorubisin 4 günde 1 toplam 20 mg/kg olacak şekilde intraperitoneal olarak uygulandı. 3.Grup(DOX+apelin-13): 5 mg/kg doksorubisin 4 günde 1 toplam 20 mg/kg olacak şekilde intraperitoneal olarak uygulandı. Deneyin 2. haftasının başlangıcından itibaren 7 gün boyunca 15 µg/kg apelin-13 intraperitoneal olarak verildi. Deney sonunda sıçanlara ksilazin 5mg/kg, ketamin 100 mg/kg verilerek anestezi altında sakrifiye edildi. Yapısal (Hematoksilen-eozin, Masson trikrom, Pikro sirius ve NF-κB antikoru) ve biyokimyasal (ALT, AST, TAS, TOS ve hidroksiprolin) değerlendirmelerin yapılması için karaciğer dokusu ve kan numuneleri alındı. Hematoksilen-eozin ile boyanan karaciğer dokularında kontrol grubunda normal histolojik yapı görülmüştür. DOX verilen grupta hepatositlerde piknotik çekirdek, sentrilobüler nekroz, sinüzoidal dilatasyon ve yaygın dejenerasyon gözlendi. Apelin-13 verilen grupta tüm parametrelerde belirgin iyileşme gözlenmiştir. Masson trikrom ve Pikro sirius boyamalarında 3 grup arasında belirgin farklılık saptanmamıştır. NF-κB antikoru ile yapılan immünohistokimyasal boyamada DOX grubunun kontrol grubuna göre daha yoğun boyandığı saptanmıştır. Apelin-13 verilen grupta sadece DOX verilen gruba göre NF-κB ile boyanma yoğunluğunun azaldığı gözlenmiştir. Yapılan biyokimyasal değerlendirmelerde DOX grubunda kontrol grubuna göre ALT, AST, hidroksiprolin ve TOS düzeylerinde kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptandı. DOX grubunda TAS düzeylerinde kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir azalma saptandı. DOX+apelin-13 verilen grupta DOX grubu ile kıyaslandığında ALT ve TOS değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma saptanmıştır. DOX ve DOX+apelin-13 grupları arasında AST, TAS ve hidroksiprolin değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. DOX+apelin-13 grubunda kontrol grubuna göre hidroksiprolin değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptanmıştır. Kontrol grubuna göre DOX+apelin-13 grubunda ALT, AST, TAS ve TOS değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Elde ettiğimiz veriler doğrultusunda apelin-13 uygulamasının, DOX'a bağlı oluşan karaciğer hasarını; reaktif oksijen radikallerinin miktarını azaltarak belirgin bir ölçüde azalttığını gözlemledik.

ApelinDoksorubisinSıçanlar+1
Erhan Bayrak
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı erkek çocuklarda silik nörolojik belirtilerin yürütücü işlevler ve serum beyin kaynaklı nörotrofik faktör düzeyi ile ilişkisi

Amaç ve Hipotez: Nörogelişimsel bir bozukluk olan dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB), beyin ağlarındaki bilişsel, duyusal ve motor davranışları etkileyen yapısal bozukluklardan kaynaklanmaktadır. Merkezi sinir sistemi olgunlaşma gecikmesi olduğu ileri sürülen silik nörolojik belirtiler (SNB) de DEHB'de oldukça yaygın görülmektedir. Bunun yanı sıra DEHB tanılı olgularda yürütücü işlev testlerinin bozulduğu bilinmektedir. Ayrıca nörogenez ve beyin plastisitesinin düzenlenmesinde anahtar rol oynayan Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör (BDNF) ile DEHB ilişkisinin birçok çalışmada incelendiği ve sonuçlarda geniş tutarsızlıklar olduğu görülmüştür. Çalışmamızın DEHB'deki SNB ile merkezi sinir sisteminin gelişimi ve miyelinizasyonunda görevli BDNF arasında ilişki olup olmadığı konusunda yazına katkı sunacağını öngörmekteyiz. Bu çalışmadaki amacımız, DEHB tanılı çocuklarda, silik nörolojik belirtilerin yürütücü işlevler ve serum BDNF düzeyleri arasındaki ilişkisini saptamaktır. Yöntem: Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine ayaktan başvuran, çalışmaya dahil edilme ölçütlerini karşılayan ve rastgele seçilen 87 DEHB tanılı erkek çocuk çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya katılmaya gönüllü olan tüm çocuklardan ve ebeveynlerinden yazılı onam alınmıştır. Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi - Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli - DSM-5 Kasım 2016 –Türkçe Uyarlaması tanı görüşme çizelgesi uygulanarak DEHB tanısı ve diğer psikiyatrik bozukluklar açısından değerlendirilmiştir. Olası nörolojik hastalıkların dışlanması için olgular uzman çocuk nöroloji hekimlerince değerlendirilmiştir. Sosyodemografik veri formu klinisyen tarafından ve Turgay Çocuk ve Ergenlerde Davranış Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği anne-baba formu ebeveynlerinden biri tarafından doldurulmuştur. İlk olarak olgulardan bir biyokimya tüpüne kan alınmıştır. Daha sonra olgulara yürütücü işlevleri değerlendirmek için Stroop Testi TBAG Formu ve Çizgi Yönünü Belirleme Testi (ÇYBT) ve silik nörolojik belirtileri değerlendirmek için Silik Belirtilerin Nörolojik Muayene Formu (PANESS) klinisyen tarafından uygulanmıştır. Elde edilen veriler uygun istatistiksel yöntemlerle değerlendirilmiştir. Bulgular: Olguların yaşları ile disritmi, süreli hareketlerde toplam taşma ve toplam süre, Stroop 5. test süreleri ve serum BDNF düzeyleri arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Düşük sosyoekonomik düzeyli olgularda ÇYBT puanı daha düşük ve süreli hareketlerde toplam süre puanı daha yüksek bulunmuştur. Yenidoğan yoğun bakımı alan olguların ÇYBT puanı anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır. Ayrıca ÇYBT ile yürüyüş ve duruş toplam puanı, süreli hareketlerde toplam taşma ve toplam süre puanları arasında negatif korelasyon saptanmıştır. İlk çocuk olarak doğan olgularda Stroop 5. Test süre ve hata puanları daha yüksek saptanmıştır. Stroop 5. Test süre puanı ile yürüyüş ve duruş toplam puanı, süreli hareketlerde toplam taşma ve toplam süre puanı arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Stroop Fark 3 süre puanı ile süreli hareketlerde toplam taşma arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Stroop 5. Test hata puanı ile PANESS alt puanları arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Çalışmamızda BDNF ile disritmi puanı arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. BDNF düzeyi ile yürütücü işlev testleri arasında bir ilişki bulunmamıştır. Sonuç: Çalışma sonuçlarımız ile düşük sosyoekonomik düzeyli ailede ilk çocuk olmanın DEHB tanısı ve daha düşük yürütücü işlev performansı için bir risk faktörü olduğunu düşünmekteyiz. Yenidoğan yoğun bakımı alan olgularda yürütücü işlevleri ölçme konusunda ÇYBT'nin daha yordayıcı olduğu öngörmekteyiz. Bunun yanı sıra SNB'in ÇYBT ile olan ilişkisi, SNB'in daha çok dominant olmayan serebral hemisfer ve serebellum ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Sonuç olarak DEHB tanılı olgularda SNB'in yürütücü işlevler ve BDNF ile ilişkisinin ortaya konulması ve her iki hemisferin olgunlaşma farklılığının değerlendirilmesi için nörogörüntüleme çalışmalarına gereksinim vardır.

Dikkat eksikliği ve yıkıcı davranış bozukluğuErkek çocuklarHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+7
Mustafa Tolga Tunagür
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acilde ABY-KBY nedeniyle bikarbonat alan hastaların tanı ve takibinde mitokondriyal enzimlerin hücresel asidozu belirlemedeki etkisini araştırmak ve anlık kan gazı ile karşılaştırılması

Metabolik asidoz oluşması ve beraberinde tampon sistemlerin tükenmesi; hastaların kan pH değerlerinin tampon sistemlerinin koruma mekanizmasından çıkarak daha da düşmesine bunun sonucu olarak da klinik olarak gördüğümüz kardiyak, nörolojik ve hemodinamik anstabiliteye neden olmaktadır. Asidozun bu etkilerinden hastaları korumak ve belki de tampon kaybına neden olan döngüyü kırmak için çoğu klinisyen alkali tedavilere başvurur. Bu alkali tedavilerden de en önemlisi iv bikarbonat tedavisidir. Bu tedavinin türlü yan etkileri mevcut olmakla birlikte etkilere karşılık hastaların klinik durumunun iyi yönetilerek uygulanan bikarbonat tedavisi ile hastalara yarar sağlanabilir. Bikarbonat tedavisinin neden olduğu net yarar ya da net zarar durumunu monitorize etmek klinisyenlerin tedavilerini yönlendirmesinde katkısı olacaktır. Bu nedenle acil serviste bikarbonat tedavisi endikasyonu konulan hastalardan tedavi öncesi ve tedavi sonrası alınan serum örneğinde L-laktat, fosfofruktokinaz-1, Gliseraldehid-3-fosfat dehidrogenaz ve piruvat dehidrogenazin aktivitesinin serum kan gazı değerleri ile korele olup olmadığını ve hücre içi asidozun artması ile bu markırların etkilenme düzeylerini bulmayı hedefliyoruz. Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na bağlı Acil Tıp Kliniği'nde prospektif olarak yürütülen çalışmaya 01.12.2017 – 01.12.2019 tarihleri arasında 31 hasta dahil edilmiş, kan pH değerine göre ciddi, orta, hafif şiddette ve normal olarak değerlendirilen hastalara ortanca 50 mmol (min-max: 20-100) olmak üzere iv bikarbonat tedavisi uygulanmıştır. Tüm olgulara uygulanan bikarbonat tedavisi ile pH değeri ortalama 7,22'den (SD±0,1) 7,28'e (SD±0,1) yükselmiş ve kan HCO3 değeri ortalama 14,49 mEq'dan (SD±3,35) 16,9 mEq'a (SD±3,33) yükselmiştir. Bununla beraber hastaların ortalama parsiyel CO2 düzeylerindeki 34,29 mmHg'den (SD±8,84) 35,73 mmHg'ye (SD±11) olan değişiklik anlamlı bulunmamıştır. Tüm olguların pre ve post PFK değerleri karşılaştırıldığında enzim aktivitesinde 16,72 nmol'den (SD±1,87) 15,94 nmol'e (SD±2,11) düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulunmuş olup klinik sonlanımına bi etkisi saptanmamıştır. Tüm olguların pre ve post G3PD değerleri karşılaştırıldığında enzim aktivitesinde 17,3 nmol'den (SD±9,23) 16,34 nmol'e (SD±9,59) olan düşüşü istatistiksel olarak anlamlı bulunmamakla birlikte ex olan hastaların pre ve post G3PD değerleri taburcu olan hastaların pre ve post G3PD değerlerine göre anlamlı miktarda yüksek ölçülmüştür. (pre ve post G3PD değerleri için p değeri sırasıyla 0,014 ve 0,006) Bu nedenle G3PD aktivitesi hücre içi asidoz monitorizasyonunda klinikte kullanılmak için uygun bir markır olmasa da prognozu öngörmede kullanılan bir markır olabilir. Bikarbonat tedavisinde uygulanacak miktarın, "yeterli solunum desteği, volüm kontrolü ve iyonize Ca+2'un düzeltilmesi" gözetilmek koşuluyla; hastaların asidoz şiddetini bir üst dereceye taşımayı hedefleyerek hesaplanması uygun yaklaşım olabilir. Anahtar kelimeler: Glikoliz, Metabolik asidoz, Acil servis, piruvat dehidrogenaz, fosfofrutokinaz, gliseraldehid-3-fosfat dehidrogenaz

Acil servis-hastaneAcil tıpBikarbonatlar+4
Duygu Ege
Aydın Adnan Menderes University
2020
00