
450
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Köpeklerde diş kayıplarında dental implant uygulaması
Bu çalışmada; kliniğimize dişe ilgili şikayet ile getirilen ve diş ekstraksiyonu gerçekleştirilen on adet köpeğin, bu bölgeye diş implantı yerleştirilmesi ve kron restorasyonu ile oluşturulan dişler ile çiğneme etkinliğinin arttırılması, yeterli beslenmenin sağlanması yanında tutma, parçalama, savunma gibi içgüdüsel davranışların devamının sağlanması amaçlanmıştır. Rutin klinik muayeneden sonra, köpeklerde, lezyonlu dişler, genel anestezi altında alınmıştır. Doku iyileşmesi sağlandıktan sonra, genel hastalıklar yönünden muayene edilmiş, sistemik bir hastalıklığın bulunmadığına karar verildikten sonra implant uygulanmasına geçilmiştir. Operasyon genel anestezi altında, diş cerrahi seti (Nucleoss, Türkiye) kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Operasyona, iki komşu diş arası H şeklinde ensizyon ile başlanmış, yumuşak doku periodontal elavatörle kaldırılarak maxillar veya mandibular kemik dokusuna ulaşılmıştır. Keskin driller ile kaviteler hazırlanmıştır. Periapikal radyografi ile ölçülen çene kemiği kalınlığına uygun olan, 8 mm boyunda 3,8 mm çapında diş implantları (Nucleoss, T3, Türkiye ), yanal diziliş şeklinde, kemik içerisine yerleştirilerek, iyileşme başlıkları monte edilmiş yumuşak doku, 3.0 vıcryl (Eticon, Türkiye) ile kapatılmıştır. Postoperatif dönemde sistemik antibiyotik kullanılmış ve ağız hijyenine önem verilmiştir. Kemik implant osteointegrasyonu sonrası, bölgeden ölçü alınarak, diş laboratuvarında kron üst yapısı hazırlanmış ve cam ionomer siman ile implanta yapışması sağlanmıştır. Bu çalışmada 10 köpeğe toplam 15 adet dental implant uygulamış olup, implantın kemik doku içerisindeki hareketsizliği, bölgede enfeksiyon, ağrı, kanama, ödem olmaması, çiğneme fonksiyonlarının düzgün oluşu ve kron-implant bütünlüğünün uzun dönemde sağlamlığı göz önünde bulundurularak başarılı olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, köpeklerde diş implantlarının başarı ile kullanılabileceği kanısına varılmıştır. Anahtar Kelmeler: Köpek, Dental implant
Diyabetik ratlarda zeytin yaprağı ekstresinin glisemik, kolesterolemik ve antioksidan özelliklerinin incelenmesi
Literatür dizini diyabetik hastalarda serbest radikallerin ve lipid peroksidasyonunun önemli derecede arttığı, oksidatif stresin diyabetin etiyolojisinde ve progresyonunda önemli rolü olduğunu bildirmektedir. Son yıllarda, birçok hastalığın temelinde payı olan oksidatif stresi kontrol etmek için, çeşitli bitkiler üzerinde antioksidan potansiyel çalışmaları yapılmaktadır. Bu çalışmada da diyabet modeli oluşturulan ratlarda Olea europaea var oleaster'in toplanmış taze yapraklarından elde edilen sıvı ekstraktının antidiyabetik ve antioksidan etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 12-13 haftalık 32 adet Wistar cinsi rat kullanılmıştır. Ratlar her grupta 8 adet olacak şekilde kontrol grubu (C), diyabetik kontrol grubu (DC), 200 mg zeytin yaprağı esktresi ile tedavi alan diyabetik grup (D+200) ve 400 mg/kg zeytin yaprağı ekstresi ile tedavi alan diyabetik grup (D+400) olarak 4 gruba ayrılmıştır. Çalışma sonrasında ratlar anestezi altında servikal dislokasyon ile sakrifiye edilmiştir. Kalpten alınan kan örnekleri santrifüj edilip elde edilen serumda glukoz, total kolesterol, trigliserid, üre, ürik asit, kreatinin, ALT ve AST düzeylerine bakılmıştır. Ayrıca tam kan örnekleri ile Hemoglobin A1c analizi yapılmıştır. Antioksidan kapasite ölçümü için ise native thiol, total thiol ve lipid hidroperoksit analizi yapılmıştır. Çalışma sonunda zeytin yaprağı esktresinin diyabetik ratlarda ağırlık kaybını önlediği, glukoz ve hemoglobin A1c üzerine etkisinin olmadığı, düşük doz verilen ekstrenin total kolesterolü ve üreyi istatistiksel olarak anlamlı ölçüde azalttığı gözlenmiştir. Yine zeytin yaprağı ekstresinin ALT ve AST seviyelerini klinik açıdan anlamlı ölçüde azalttığı gözlenmiştir. Ayrıca yüksek doz ekstrenin serum native ve total thiol seviyesini klinik açıdan anlamlı ölçüde arttırdığı gözlenmiştir. Sonuçta, zeytin yaprağı esktresinin hiperglisemiyi önleyemediği ancak diyabete bağlı dislipidemi, oksidatif stres ve organ hasarına karşı koruyucu özellik gösterebileceği söylenebilir.
3-12 aylık bebeklerin uyku alışkanlığı ve uyku sorunları ile ilişkili faktörler
Bu araştırma 3-12 aylık bebeklerin uyku alışkanlıklarını ve uyku sorunlarını belirlemek, ayrıca uyku alışkanlığı ve uyku sorunları ile ilişkili faktörleri incelemek amacıyla yapılmış, tanımlayıcı ve ilişki arayıcı tipte bir çalışmadır. Araştırma Aydın İli Efeler ilçesinde yer alan Aile Sağlığı Merkezlerinde Nisan 2016 - Aralık 2017 tarihleri arasında yapılmıştır. Araştırmanın örneklemine 252 anne ve bebeği alınmıştır. Veriler Ebeveyn Bilgi Formu, Bebek Bilgi Formu ve Bebek (Kısa) Uyku Sorunları Tanılama Formu kullanılarak toplanmıştır. Araştırma verilerinin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler, Ki-kare testi, Kolmogorov Smirnov testi, Mann-Whitney U testi, Kruskal-Wallis testi ve binary lojistik regresyon analizi kullanılmıştır. P<0,05 düzeyindeki değerler istatistiksel olarak önemli kabul edilmiştir. Araştırmanın yapıldığı kurumdan ve etik kuruldan izin alınmıştır. Araştırmaya alınan bebeklerin ortanca gece uyanma sıklığı 3 kez, gece uyanık kalma süresi 30 dakika, gündüz uyku süresi 120 dakika ve toplam uyku süresi 617,5 dakika olarak bulunmuştur. Bebeklerin %11,9'unun gecede üç kereden fazla uyandığı, %30,2'sinin gece uyanarak bir saatten fazla uyanık kaldığı, %35,7'sinin toplam uyku süresinin dokuz saatten daha az olduğu ve %52,8'inin uyku sorunu yaşadığı saptanmıştır. Diğer faktörler kontrol altına alındıktan sonra annenin okuryazar veya ilkokul mezunu olmasının (p=0,030), bebeğin sadece anne sütü ile besleniyor olmasının (p=0,001) ve sallayarak uyutulmasının (p=0,029) uyku sorununu azaltan faktörler olduğu bulunmuştur. Bu araştırmada 3-12 aylık bebeklerin yarısından fazlasında uyku sorunu görüldüğü; annenin eğitim düzeyi, bebeğin beslenme şekli ve ebeveynin uyutma davranışlarının bebeğin uyku sorunu varlığını etkilediği sonucuna varılmıştır. Bir yaşın altındaki bebeklerde uyku sorunlarına neden olan faktörlerin bilinmesi, bebeklerde uyku sorunlarının tanılanması, önlenmesi ya da azaltılmasında risk faktörlerinin belirlenmesine katkı sağlayacaktır. Bu bağlamda başta çocuk sağlığı hemşireleri olmak üzere tüm sağlık çalışanları ebeveynlere güvenli uyku, uyku ekolojisi ve uyku sorunlarının önlenmesine yönelik uygun davranışlar konusunda eğitim ve danışmanlık vermelidirler.
Diyabetik nöropatide curcumin tedavisinin olası nöroprotektif etkisi
Curcumin genellikle kanser araştırmalarında kullanılmış, diyabetik nöropatide de farklı çözücülerle tedavi etkinliği çalışılmış bir ajandır. Bu çalışmada ise, T1DM sıçan modelinde yağda çözülmüş curcuminin diyabetik nöropati gelişimini önlemedeki koruyucu rolü araştırılmıştır. Deneklerde 50 mg/kg STZ enjeksiyonu ile diyabet oluşturulmasını takiben periferal nöropati gelişmesi beklenmeden gliklazid (10 mg/kg), düşük doz curcumin (60 mg/kg) ve yüksek doz curcumin (200 mg/kg) uygulamaları gerçekleştirilmiş ve olası koruyucu etkiler, siyatik sinirde sinir ileti hızı ölçümleriyle; sinir uçlarında aksonal dejenerasyonun sebep olduğu ağrı eşiğinin yükselmesi ve his kaybının tespiti nosiseptif testler ile (hot plate ve tail flick testleri) ölçülmüş, ayrıca deneklerin kilo alımı, kan şekeri ve serum insülin seviyeleri incelenmiştir. Çalışmada elde edilen sonuçlara göre diyabet, siyatik sinir ileti hızında azalmaya neden olurken, gliklazid ve curcumin uygulanan gruplarda sinir ileti hızlarının kontrol seviyesine yakın olduğu gözlenmiştir. Ancak nosiseptif testlerde gruplar arasında anlamlı bir fark görülememiştir. Biyokimyasal incelemeler sonucunda ise kan glikozu seviyeleri diyabet oluşturulan hiçbir grupta düşmezken, serum insülin seviyeleri curcumin uygulanan diyabetik gruplarda kontrole yaklaşmıştır. Sonuçlara bakıldığında curcuminin düşük dozda (60 mg/kg) diyabetik nöropatinin gelişimini önlemede koruyucu bir rolü olduğu tespit edilip diyabetin komplikasyonlarını önlemede umut vaat eden doğal bir ajan olduğu söylenebilir.
Aminoasit temelli amitlerin sentezlenmesi ve bu bileşiklerin hela serviks kanser hücreleri üzerinde antikanser etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmada lisin, fenilalanin, histidin, valin ve prolin aminoasitlerinin p-nitrobenzoil klorür ile tepkimesiyle amit türevi bileşikler elde edildi. Bu bileşiklerin yapısı FT-IR ile aydınlatıldı. Sentezlenen bu bileşiklerin sitotoksik, apoptotik ve anjiyojenik etkileri HeLa serviks kanser hücre dizisi üzerinde in vitro ortamda çalışıldı. Sentezlenen bileşiklerin 25, 50, 100 ve 200 µM'lık dozlarının HeLa hücreleri üzerindeki sitotoksik aktiviteleri WST-I yöntemi kullanılarak spektrofotometrik olarak belirlendi. B1, B2 ve B5 bileşikleri HeLa hücreleri üzerinde sitotoksik etki gösterirken, B3 ve B4 bileşiklerinin proliferasyonu indüklediği bulundu. HeLa hücreleri üzerinde sentezlenen bileşiklerin apoptotik etkisini belirlemek için, kaspasların yıkım ürünü olan ve ölüm molekülü olarak adlandırılan Poli(ADP-Riboz) Polimeraz(PARP) molekülü miktarı elisa yöntemi ile spektrofotometrik olarak ölçüldü. Anjiyojenik etkiyi belirlemek için de vasküler endotelyal growth faktör(VEGF) miktarı elisa yöntemi ile belirlendi.
Deneysel spinal kord yaralanmasında levetirasetam ve manyetik alanın tedavi edici etkilerinin incelenmesi
Spinal kord yaralanması meydana gelen nörolojik defisit nedeniyle bireye bakmakla yükümlü ailelerin ve bireylerin yaşam kalitesini olumsuz olarak etkilemektedir. Tedavide pek çok yaklaşım önerilmiş olmasına rağmen klinikte sadece metilprednizolon kullanılmaktadır. Yakın zamanda antiepileptikler ve manyetik alanın nörorejeneratif özelliklere sahip olduğu ileri sürülmüştür. Bu çalışmada deneysel spinal kord hasarında kombine manyetik alan ve yeni nesil bir antiepileptik olan levetirasetam tedavisinin etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Yetişkin Wistar sıçanları laminektomi, travma, metilprednizolon, levetirasetam (LEV), manyetik alan (MA) ve kombine levetirasetam ve manyetik alan (LEVMA) tedavi grupları olmak üzere altı gruba ayrıldı. Spinal kord travması T10 düzeyinde oluşturularak metilprednizolon 30 mg/kg dozunda i.p. olarak, levetirasetam 100 mg/kg dozunda gavajla verildi. 50 Hz 1 mT düşük frekanslı manyetik alan selenoidde 30 dakika boyunca uygulandı. Sıçanların fonksiyonel davranışları BBB skorları kullanılarak değerlendirildi. Tedavilerin uygulandığı 21 gün sonunda çıkarılan spinal kordlardan 12 μm kalınlıkta kesitler soğutmalı mikrotom ile alınarak Fourier Transform Infrared (FTIR) görüntüleme yapıldı. BBB skorları LEV, MA ve kombine LEVMA tedavilerinin sıçanların davranışsal işlevlerinde düzelmeye yol açtığını, ancak düzelmenin metilprednizolon tedavisi kadar etkin olmadığını göstermiştir. FTIR görüntüleme sonuçları, spinal kord yaralanmasının lipit yıkımında artıma, ester içeren lipitlerde bir azalmayla birlikte fosfat içeren lipit miktarında bir artışa neden olduğunu ortaya koymuştur. Metilprednizolon tedavisi ve kombine LEVMA tedavisi ise lipit içeriğindeki bu değişimi engellemiştir. Spinal kord yaralanması, daha kısa lipit açil zincir içeriğine neden olurken, metilprednizon ve kombine LEVMA tedavisi, laminektomi grubunda olduğu gibi daha uzun lipit asil zincir içeriğine neden olmuştur. Benzer şekilde spinal kord yaralanması, lipitlerde etil grubunun miktarında bir azalmaya neden olurken metilprednizolon ve kombine LEVMA tedavisi etil grubu miktarında artışa neden olmuştur. Laminektomi grubuna kıyasla, tüm diğer gruplarda lipit/protein oranı yüksek olmakla birlikte en belirgin artışın LEV grubunda olduğu gözlenmiştir. Laminektomi harici gruplarda, özellikle tek başına uygulanan MA ve LEV tedavi gruplarında doymamış lipit içeriğinin azaldığı, fakat kombine LEVMA tedavisinin lipit peroksidasyonunun önleyerek doymamış lipit içeriğinde daha küçük bir azalmaya neden olduğu görülmüştür. Çalışma sonuçları kombine LEVMA tedavisinin spinal kord travmasında lipit yapısındaki hasar kaynaklı değişiklikleri düzeltmede, oksidatif stresi engellemede, lipit kompozisyonunu düzenlemede yani ikincil hasarı önlemede etkili olabileceğini ve ileriki araştırmalarla umut vaat eden bir tedavi alternatifi olabileceğini göstermiştir.
Kolon ve mide kanserinde 5-aminolevünelik asit aracılı fotodinamik tanı
Günümüzde kolon ve mide kanserleri tüm kanser türleri içerisinde sık rastlanan kanserlerdendir. Bu kanserlerin erken tanısı için kullanılan yöntemler gerektiği kadar yeterli bilgi vermemektedir. Bu amaçla son zamanlarda fotodinamik tanı yöntemi kullanılmaya başlanmıştır. Bu çalışmada; in-vitro olarak kolon kanseri (HCT116) ve mide kanseri (AGS ve HCT116) hücre hatlarında 5-ALA ile uyarılmış PpIX'ın oluşturduğu flüoresansın teşhisi ile gerçekleştirilen fotodinamik tanının en etkin şekilde yapılması için gerektiği koşulların belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu tezde farklı dozlarda 5-ALA (0, 100, 200, 300 μg/ml) uygulanmış HCT116, AGS ve MKN28 hücre hatlarında 0, 1, 2, 3 ve 5 saat inkübasyon süresini takiben hücre canlılığı, flüoresans yoğunluk analizi, hücre göçü ve hareketliliği analizi, kaspaz 3/7 ile erken hücre ölümü analizi, mikroskop ile elde edilen flüoresans görüntülerde görüntü işleme gerçekleştirilmiştir. 200 μg/ml 5-ALA ile uyarılan ve 3 saat inkübe edilen hücrelerde uyarılmadan 3 saat sonra hücre canlılığı açısından karşılaştırıldığında AGS hücre hattının MKN28 ve HCT116 hücre hattına nazaran daha fazla hücre canlılığında azalma olduğu gözlenmiştir. MKN28, HCT116 ve AGS hücre hatlarının farklı inkübe sürelerinde ve 5-ALA konsantrasyonlarında hücreler de farklı flüoresans yoğunlukları gösterilmiştir. En belirgin flüoresans yoğunluğu MKN28 hücre hattında gözlenmiştir. En yüksek hücre hareketinin MKN-28 hücre hattında, en düşük hücre hareketinin ise HCT116 hücre hattında olduğu belirlenmiştir. 300 μg/ml 5-ALA ile uyarılmış HCT116 hücre hattında erken apoptoz bulguları diğer hücre hatları ile karşılaştırıldığında daha belirgin olarak gözlenmiştir. Sonuç olarak, 200 μg/ml 5-ALA ile uyarılan hücrelerde 3 saat sonra gözlenen flüoresansın mide ve kolon kanserlerinin fotodinamik tanı amacıyla kullanılabilecek en uygun tanı dozu olduğu saptanmıştır. İleride yapılacak insan çalışmalarında etkinliği ve duyarlılığı gösterilecek olan fotodinamik tanı, klinikte mide ve kolon kanserleri erken tanısında umut vaat eden bir yöntem olarak uygulanabilecektir. Anahtar Kelimeler: 5-Aminolevünelik Asit, Fotodinamik Tanı, Kolon kanseri, Mide kanseri
Gebe ve gebe olmayan sıçanlarda L-name ve dekzametazon uygulamalarının torasik aorta düz kas yanıtı üzerine etkileri
Hipertansiyon çok sık görülen bir sağlık problemidir. Kardiyovasküler sistem ve böbrek hasarı için yüksek risk oluşturur. Yaygın bir problem olmasına karşın olguların %95'inin nedeni bugün için bilinmemektedir. Hipertansiyonun genel olarak insanlardaki ve özel olarak da gebelikteki etkilerini anlamak ve olası tedavi yöntemlerini geliştirebilmek için çeşitli deneysel modeller geliştirilmiştir. Bunlar arasında nitrik oksit sentaz (NOS) inhibisyonu ve glukokortikoidlerle oluşturulan hipertansiyon modelleri önemli yer tutar. Bu çalışma ile Wistar albino dişi sıçanlarda N-nitro L-arjinin metil ester (L-NAME), dekzametazon (DEXA) ve L-NAME+DEXA ile oluşturulan sıçan hipertansiyon modellerinde damar düz kas yanıtlarında oluşan değişikliklerin araştırılması amaçlandı. Çalışmada eşzamanlı gerçekleştirilen iki deneyde gebe ve gebe olmayan toplam 62 dişi Wistar albino sıçan kullanıldı. Vajinal sperm kontrolünde sperm saptanan 33 sıçanda sperm saptandığı gün gebeliğin başlangıcı olarak kabul edildi. Gebe 33 sıçan ve gebe olmayan 29 sıçan rastgele 4'er gruba ayrıldı. Gebeliğin 15. gününde kan basıncı ölçümleri yapıldıktan sonra hayvanlara 5 gün süreyle fizyolojik tuzlu su (gebe kontrol), L-NAME (150mg/kg/gün), DEXA (100µg/kg/gün) ve L-NAME+DEXA (150mg/kg+100µg/kg/gün) uygulandı. Örneklerin toplanması ve damar düz kas ölçümlerinin aynı zamanda yapılabilmesi amacıyla gebe olmayan hayvanlarda da bu uygulamalar eşzamanlı olarak gerçekleştirildi. Deneyin 19. gününde kan basıncı değerleri ölçüldü ve 24 saatlik idrar örneklerinin toplanması amacıyla hayvanlar bireysel metabolik kafeslere konuldu ve 20. günde idrar örnekleri alındıktan sonra anestezi altında ötenazi uygulanarak hayvanlarda nekropsi gerçekleştirildi. Damar kasılma ve gevşeme yanıtları için torasik aorta dikkatlice çıkarılarak 4-5 mm boyutlarında damar halkaları oluşturuldu. Ölçümler izole organ banyosu düzeneğinde gerçekleştirildi. Gebe olmayan hayvanlarda da aynı uygulamalar aynı gün ve şekilde gerçekleştirildi. Gebe hayvanlarda diyastolik kan basıncında meydana gelen değişiklikler DEXA ve L-NAME + DEXA grupları arasında istatistiksel açıdan önemli bulundu (P<0.05). Araştırmada, 24 saatlik idrar miktarı girişimlerden etkilenmedi. İdrardaki protein değerleri bakımından gebe hayvanlarda DEXA ve L-NAME + DEXA grupları arasındaki fark önemli bulundu (P=0,005). Fenilefrinin 10-5 ve 10-4 M konsantrasyonuna bağlı kasılma yanıtında gebe olmayan sıçanlarda kontrol ile L-NAME + DEXA grupları arasında; gebe sıçanlarda ise kontrol ile DEXA grupları arasındaki farkın önemli (P<0.05) olduğu görüldü. Gebe ve gebe olmayan sıçanlarda, farklı konsantrasyonlardaki asetilkolin (ACh) ve sodyum nitroprussid (SNP) uygulaması sonucu ulaşılan maksimal gevşeme cevapları açısından gruplar arasında fark yoktu. Anahtar Kelimeler: Hipertansiyon, organ banyosu, torasik aorta, L-NAME, DEXA.
Mastitisli sütlerde görülen aspergıllus flavus varlığının PCR ile araştırılması
Bu çalışmada, Mayıs-Eylül 2017 tarihleri arasında Aydın ili ve çevresinde bulunan çeşitli işletmelerdeki klinik mastitisli 90 adet inekten aseptik ve tekniğine uygun olarak 20'şer ml olmak üzere steril kaplara süt numunesi alınmıştır. Alınan numuneler soğuk zincir altında Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Laboratuvarına Aspergillus flavus M1 toksininin varlığı yönünden incelenmek üzere getirilmiştir. İki örnek yapısal deformasyonlardan dolayı araştırma dışında bırakılmıştır. Süt örneklerindeki Aspergillus flavus M1 toksininin varlığının araştırılması ELISA tekniği ile gerçekleştirilmiştir. Aflatoxin M1 ELISA sonuçları 0 ppt, 5 ppt, 15 ppt, 30 ppt, 60 ppt ve 100 ppt içerikli pozitif kontroller ile karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. İncelenen 88 örnek için; 7 (% 8,0)'sinde 5 ppt, 12 (% 13,6)'sinde 15 ppt, 32 (% 36,4)'sinde 100 ppt, 37 (% 42,0)'sinde ise 0 ppt düzeylerinde Aflatoksin M1 tespit edilmiştir. Bu sonuçlara göre 32 (% 36,4)'sinde Avrupa Birliği ülkelerinde çiğ sütler için kabul edilen sınırın (50 ppt) üzerinde AFM1 pozitifliği saptanmıştır. Araştırmamızda Aflatoxin M1 ELISA kiti ile incelenen 88 adet mastitisli süt örneğinden elde edilen DNA'lar Aspergillus flavus tür spesifik PCR işlemine tabi tutulmuştur. PCR sonucunda; 7 (% 36,8)'sinde 0 ppt, 1 (% 5,2)'inde 5 ppt, 2 (% 10,5)'sinde 15 ppt ve 9 (% 47,5)'unda 100 ppt düzeyinde Aflatoxin M1 ELISA kiti toksin varlığı belirlenmiştir. Sonuç olarak araştırmamızda ELISA ile 32 örnekte 100 ppt düzeyinde AFM1 pozitifliği saptanırken, PCR ile 9 örnekte 100 ppt düzeyinde pozitiflik saptanmıştır. ELISA testi sonucunda daha fazla çıkan pozitif sonucun, çapraz reaksiyonlara bağlı olarak şekillendiği, teşhis ve identifikasyonda ise FLA gen primerleri ile yapılan PCR yönteminin daha güvenilir olduğu ortaya konulmuştur.
Brucella melitensis dış membran protein geninin klonlanması
Bu çalışmada Brucella melitensis suşundan omp31 geninin klonlanması amaçlandı. Böylelikle aşı geliştirmek, hızlı tanı kiti geliştirmek gibi daha ileri biyoteknolojik çalışmalar ve yaklaşımlarda kullanılabilecek yerli ve potansiyel bir ön çalışma olacağı düşünüldü. Çalışmada materyal olarak Brucella melitensis REV-1 canlı aşı suşu kullanıldı. İzolasyon ve suşun doğrulanmasının ardından, DNA ekstraksiyonu yapıldı. Dış membran proteini kodlayan gen bölgesi gen bankasından bulundu. Bu bölgeyi klonlamak için gerekli primerler dizayn edildi. Primer dizaynından sonra polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) yoluyla çoğaltılan gen bölgesi, pET28a ekspresyon vektörüne klonlanarak Escherichia coli BL21 bakterisine transformasyonu gerçekleştirildi. E. coli BL21 hücresinden plazmid ekstraksiyonu gerçekleştirildi ve klonlama için kullanılan restriksiyon enzimi ile kesim sonucunda insert ve plazmid ayrı olarak gözlemlendi. 790 bp büyüklüğünde bulunan insert, tekrar klonlama primeri ile çoğaltılarak doğrulamak amacıyla sekans analizi yapıldı. Sekans analizi sonrasında elde edilen dizi gen bankası ile karşılaştırıldı ve insertin B. melitensis dış membran proteini olduğu doğrulandı. Rekombinant dış membran proteini Omp31 (rOmp31)'in aşı adayı olma potansiyelini bulmak için deneysel çalışmalarda kullanılabilecek deneysel bir komponent olma özelliği vardır. Böylelikle bu çalışmanın aşı geliştirmek, hızlı tanı kiti geliştirmek gibi daha ileri çalışmalarda kullanılabilecek yerli ve potansiyel bir ön çalışma olacağı düşünülmüştür.