
2,119
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Üreteropelvik bileşke darlığında separe böbrek fonksiyonlarını belirlemede MAG-3- DMSA sintigrafik yöntemlerinin karşılaştırılması
Üreteropelvik bileşke darlığı (UPD) klinik olarak anlamlı antenatal hidronefrozların en sık sebebini oluşturmaktadır. İlerleyen dönemlerde kalıcı böbrek hasarına neden olabileceği için UPD' nin doğru yönetilmesi ve uygun zamanda cerrahi tedavi kararı verilmesi önemlidir. Hastaların takibinde semptomatik olması, hidronefroz derecesi ve böbrekte fonksiyon kaybı gibi durumlar yol gösterici olmaktadır. Ancak hastaların izlem veya cerrahi tedavi kararı (zamanı ve endikasyonları) verilmesi açısından henüz net bir kılavuz yoktur. UPD tanı, takip ve tedavi kararında ultrasonografi (USG) en iyi görüntüleme yöntemidir. USG' nin yanında nükleer tıp görüntüleme yöntemleri olan mercaptoasetiltriglisin (MAG-3) ve dimerkaptosüksinik asit (DMSA) sintigrafileri hastaların takibinde kullanılmaktadır. Sintigrafik yöntemler ile radyolojik görüntüleme yöntemlerinden farklı olarak separe böbrek fonksiyonları hesaplanabilmektedir. Separe böbrek fonksiyonu toplam böbrek fonksiyonunun her iki böbreğe göre dağılımıdır. Ancak UPD' de MAG-3 sintigrafisinin separe böbrek fonksiyonlarını olduğundan fazla hesapladığını (supranormal fonksiyon), separe böbrek fonksiyonunu DMSA sintigrafisinin daha doğru gösterdiğini ileri süren çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızda UPD' de separe böbrek fonksiyonlarının belirlenmesinde MAG-3 ve DMSA sintigrafik yöntemlerinin karşılaştırılması hedeflendi. UPD tanılı hastaların izleminde ve separe böbrek fonksiyonunu belirlemede MAG-3 sintigrafisi ile takibin yeterli olup olmadığı, ek olarak DMSA sintigrafisinin çekilmesinin gerekliliğinin sorgulanması amaçlanmıştır. Kliniğimizde son 10 yılda UPD tanısı ile izlenen ve hem MAG-3 hem de DMSA sintigrafisi çekilen hastalar retrospektif olarak incelendi, separe fonksiyonlar sistemden tekrar okundu ve sintigrafi sonuçları, USG bulguları ve tedavi yöntemleri (izlem, piyeloplasti) ile karşılaştırıldı. Separe böbrek fonksiyonları DMSA ve MAG-3 sonuçlarında karşılaştırıldığında UPD olan böbrekte istatiksel olarak anlamlı pozitif yönde kuvvetli düzeyde ilişki bulunmuştur (p=0,0001, r=0,752). Separe böbrek fonksiyonlarının belirlenmesinde MAG-3 ve DMSA sonuçlarının UPD olan böbrekte sınıflaması (supranormal, normal, düşük fonksiyon) yapıldığında %76 oranında tutarlılık mevcuttu ve korelasyon göstermekteydi. Uyum incelemesi p=0,0001/k=0,456 idi. MAG-3' te 2 hastada supranormal fonksiyon, 13 hastada düşük fonksiyon var iken DMSA' da 5 hastada supranormal fonksiyon, 8 hastada düşük fonksiyon mevcuttu. DMSA' da supranormal fonksiyon oranı MAG-3' e göre daha yüksek idi. MAG-3 ise düşük fonksiyonlu olan böbrekleri DMSA' ya göre daha fazla tespit etmişti. Literatürdekinin aksine MAG-3 sintigrafisinin supranormal ölçüm oranını düşük saptadık. Ayrıca separe böbrek fonksiyonu açısından supranormal fonksiyon ölçülmesi nedenini ve etkileyen faktörler açısından incelenen verilerle (böbrek boyutları, parankim incelmesi, böbrek pelvis anterior-posterior çap) supranormal fonksiyon arasında ilişki değerlendirildi. Artmış böbrek boyutunun DMSA' da ki supranormal fonksiyon ile anlamlı ilişkisi saptanmışken diğer parametrelerin DMSA ve MAG-3 sintigrafisinde supranormal fonksiyon üzerine etkisi saptanmamıştır. Ancak bu durum supranormal ölçülen hasta sayımızın azlığı ile ilişkili olabilir. Çalışmamızın sonuçları bize her UPD' de her iki sintigrafik yöntemin kullanılmasına gerek olmadığını, MAG-3 ile takibin yeterli olabileceğini, DMSA' nın kortikal defekt şüphesi olan ya da operasyon kararı verilen hastalarda bazal kortikal fonksiyonu belirlemek amacı ile operasyon öncesi çekilebileceğini düşündürdü. Anahtar Kelimeler; Üreteropelvik bileşke darlığı, Separe böbrek fonksiyonu, Supranormal fonksiyon, MAG-3, DMSA
Ailesel akdeniz ateşi tanılı hastalarda mitokondriyal stres ile ilişkili mitokondriyal derive peptidlerin rolü
Ailesel Akdeniz ateşi (AAA) hastalığından sorumlu MEFV geni Pirin proteinini kodlar. Pirin, NLRP3 (Nod benzeri reseptör proteini 3) ve ASC (Apaptoz ilişkili benek benzeir protein) gibi proteinlerle beraber, inflamatuar yanıtları yoğunlaştıran multiprotein kompleksler olan inflamazomların düzenlenmesinde rol oynar. İnflamazomlar, IL-1β ve IL-18 olgunlaşmasına ve salımına neden olan kaspaz-1'in aktivasyonu sağlar. Mitokondrinin NLRP3 inflamazomuna ve sitokinlerin oluşumuna katkı sağladığı halen tartışma konusudur. Mitokondriyal DNA'da kodlanan ve mitokondriyal stresle ilişkili bir takım mitokondriyal derive peptidlerin (MDP) keşfi bu ilişkiler arasında daha karmaşık bir etkileşim olduğunu düşündürmektedir. MDP'lerden Humanin'in sitoprotektif etkileri olduğu ve NLRP3 inflammasomu, IL-1β ve IL-18 üzerinde ise inhibe edici etkisi gösterilmiştir. Diğer bir MDP olan MOTS-C'nin ise antiinflamatuar özellikte olduğu, TNF-α ve IL-6 seviyelerini azaltıp, IL10 seviyesini arttırdığı gösterilmiştir. AAA hastalarının farklı klinik durumlarında (atak, atak dışı, subklinik inflamasyon) Humanin ve MOTS-C'nin nasıl bir değişim gösterdiğini belirlemeyi amaçlayan bu çalışma, literatürdeki ilk çalışmadır. Çalışmaya çocuk romatoloji ve çocuk acil polikliniğine başvuran AAA tanılı çocuklar dâhil edildi. Çalışmadaki hasta grubu dört alt grup olarak şekillendirilirken (remisyon AAA, yeni tanı AAA, Atak AAA, Subklinik inflamasyonlu AAA) karşılaştırma için kontrol grubu da oluşturuldu. Güç analizi ile incelenecek gruplar arası farkın etki büyüklüğünün orta düzeyde (f=0.3) olabileceği varsayılarak, çalışmaya en az 148 kişi (her hasta alt grubu için en az 37 kişi) alındığında %95 güven düzeyinde %80 güç elde edilebileceği hesaplandı. Başvuruda alınan venöz kandan hemogram ve akut faz göstergeleri çalışıldı. Aynı zamanda, çalışma sonuna kadar -80 derecede saklanan ek 10 cc venöz kandan serum MOTS-C, humanin, IL-1β, IL-18 ve IL-10 düzeyleri analiz edildi. Karşılaştırmalar hasta ve sağlıklı grup dışında hasta grubu içindeki alt gruplar arasında da yapıldı. Çalışmamızda MOTS-c düzeylerinin hasta grupta sağlıklı gruba göre anlamlı derecede yüksek olduğunu tespit ettik (p=0,0001). Humanin düzeylerinin ise sağlıklı grupta hasta gruba göre istatistiksel açıdan anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır (p=0,024) (Tablo 1). Atak AAA grubunda humanin, yeni tanı AAA, subklinik inflamasyonu olan AAA ve sağlıklı kontrollere göre anlamlı derecede düşüktü (p=0,0001) (Tablo 2). Çalışmamızda hemen tüm gruplarda humanin, IL-1β, IL-10 ve IL-18 arasında istatistiksel anlamlı, pozitif yönde orta-kuvvetli düzeyde korelasyon gösterdiği saptandı (p=0,001). Bu çalışma AAA hastalarında MDP'lerden Humanin'in sağlıklı kontrollerden anlamlı düzeyde düşük olduğu, MOTS-C'nin ise hastalarda sağlıklı kontrollere göre anlamlı düzeyde yüksek olduğunu göstermiştir. Bu sonuçlar AAA hastalarında mitokondriyal stresin daha ileri araştırmalar ile değerlendirilmesi gerektiğinin açık bir örneğidir. AAA'nın mitokondriyal stres ve mitokondriyal derive peptidler ile ilişkisinin daha ileri çalışmalarla ortaya konması otoinflamatuar hastalıkların patogenezinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayabilir.
Çocuklarda akut spontan ürtikerin kronik spontan ürtikere progresyonunda etkili olabilecek faktörlerin araştırılması
Ürtiker fiziksel bir tetikleyici olmadan altı haftadan kısa sürerse akut spontan ürtiker (ASÜ); uzun sürerse kronik spontan ürtiker (KSÜ) olarak tanımlanır. Klinik görünüm olarak aynı, süre olarak farklı olan bu iki tablo patogenez, tetikleyici ve prognoz açısından da farklılık gösterir. Çocuklarda akut olarak başlayan ürtikerin neden bazı çocuklarda altı hafta ile sınırlandığı, bazı çocuklarda kronikleştiği ile ilgili veriler oldukça sınırlıdır. Bu çalışmamızda ASÜ ile başvuran çocuklarda ürtikerin kronikleşme oranının ve bu duruma etki edebilecek klinik ve laboratuvar faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla Pamukkale Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Poliklinikleri ve Çocuk Acil Servisine, 1 Mart 2022 ve 1 Mart 2023 tarihleri arasında ürtiker ile başvuran ve ASÜ tanısı alan 18 yaşından küçük hastalar çalışmaya dahil edildi. Başvuruda hastaların tüm demografik ve klinik özelliklerinin yanı sıra süre, tetikleyici, ürtiker aktivite skoru (ÜAS) gibi ürtiker ile ilişkili özellikler kaydedilerek KSÜ patogenezi ve prognozunda etkili olabilecek laboratuvar parametreleri için kan alındı. Başvurudan itibaren birinci ve altıncı haftanın sonunda telefon görüşmeleri ile hastaların ürtikerlerinin devam edip etmediği sorgulandı. Altıncı haftanın sonunda ürtikeri devam eden hastalar KSÜ tanısı aldı. Kronik spontan ürtiker ve ASÜ tanısı alan hastaların başvurudaki klinik ve laboratuvar özellikleri karşılaştırıldı. Toplam 211 (%53 kız) hastanın başvuru yaşları ortanca 6,2 yıldı (çeyrekler arası aralık 3,4-10,3). Başvuruda ÜAS ortanca değeri 3'tü (çeyrekler arası aralık 2-4). Altıncı haftanın sonunda toplam ürtiker süresi altı haftadan kısa süren 204 (%96,7) hasta ASÜ; altı haftadan uzun süren 7 (%3,3) hasta ise KSÜ kabul edildi. Başvuruda ÜAS, KSÜ ve ASÜ grubunda benzerken; antihistamin kullanımı (sırasıyla %85,7 ve %45,1, p=0,034); daha önce benzer şikayetin varlığı (sırasıyla %71,4 ve %19,1, p=0,001); fiziksel ürtikerin spontan ürtikere eşlik etme oranı (sırasıyla %42,9 ve %1, p<0,001); yedinci gün ürtikerin devam etme oranı (sırasıyla %85,7 ve %10,3, p<0,001); anti tiroglobulin otoantikor pozitifliği (sırasıyla %14,3 ve %1, p=0,004), anti nükleer antikor (ANA) pozitifliği (sırasıyla %57,1 ve %22,6, p=0,035) KSÜ grubunda ASÜ grubuna göre belirgin olarak daha fazlaydı. Periferik kan lökosit sayısı ise ASÜ grubunda KSÜ grubuna göre belirgin olarak daha yüksekti (sırasıyla ortanca 9840 ve 7000/µL, p=0,021). Her iki grupta serum trombosit aktive edici faktör (PAF) (sırasıyla ortanca 0,85 ve 0,82 ng/mL, p=0,898) ve interlökin-6 (IL-6) (sırasıyla ortanca 8,53 ve 5,31 IU/mL, p=0,451) düzeyleri benzerdi. Serum triptaz düzeyi ASÜ grubunda KSÜ grubuna göre daha yüksekti ancak fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (sırasıyla ortanca 4,1 ve 2,7 µg/L, p=0,055). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde kronikleşmeyi etkileyen en önemli faktörlerin yedinci gün ürtikerin devam etmesi (OR: 71,7; %95GA: 4,31-1193,76, p=0,003) ve daha önce benzer şikayetin olması (OR: 39,5; %95GA: 1,70-920,21, p=0,022) olduğu görüldü. Sonuç olarak çalışmamız ASÜ ile başvuran çocuklarda kronikleşme oranını gösteren literatürdeki ilk çalışma olup bu oranı çalışma grubunda %3,3 olarak bulmuştur. Ayrıca çocuklarda ASÜ'nün KSÜ'ye progresyonunda etkili olabilecek en önemli faktörün daha önce herhangi bir zamanda ürtiker yaşamış olmak ve başvurunun yedinci gününde ürtikerin hala devam etmesi olduğu bulunmuştur. Çalışma bulgularımızın akut ürtiker ile başvuran çocuklar arasında kronikleşme açısından yüksek riske sahip olanların takibinin daha yakın yapılabilmesi açısından klinisyenlere yararlı olacağını umuyoruz. Anahtar kelimeler: Ürtiker, akut ürtiker, kronik ürtiker, ürtiker aktivite skoru, triptaz, trombosit aktive edici faktör, interlökin-6.
3-17 yaş akut ve kronik malnütrsiyonlu hastalarda el kavrama gücünün değerlendirilmesi
Giriş: Malnütrisyon, vücut kütlesi ve fonksiyonlarında olumsuz etkilere yol açan bir beslenme bozukluğudur ve çocuklarda erişkinlere göre daha ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir. Yetersiz beslenmede, tüm vücut protein konsantrasyonları ve hücre kütlesi azalır, proteolitik mekanizmalar uyarıldıkça protein sentezi azalır. Kas fonksiyonu tüm vücut proteini, vücut hücre kitlesi, kol kas kütlesi göstergesi olan üst orta kol çevresi (ÜOKÇ) ve vücut kitle indeksi ile ilişkilidir. El kavrama gücü (EKG), hastanın protein-enerji malnütrisyonundan etkilenen işlevsel yeteneğini ölçmek için standart bir yöntemdir ve malnütrisyonun saptanması için nesnel bir belirteç olarak kullanılabilir. Amaç: Pediatrik malnütrisyonda erken tanının tedaviye ve eşlik edebilecek birçok morbiditeye olumlu etkisi vardır. Bu çalışmada pediatrik malnütrisyonu tanımlamada el kavrama ve parmak kavrama gücünün kullanılabilirliğini ve malnütrisyona yönelik beslenme düzenlenmesi yapılan hastalarda tedaviye yanıtın kısa ve orta-uzun vadede ölçülebilirliğinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmamızda ek olarak el kavrama gücü ve parmak kavrama gücünün antropometrik ölçümler ve nutrisyonun laboratuvar belirteçleri ile ilişkisinin tanımlaması amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Pamukkale Üniversitesi Çocuk Gastroenteroloji polikliniğine ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine başvuran 3-17 yaş malnütrisyonu olan hastalar ve aynı yaştaki sağlıklı kontrol grubu prospektif olarak değerlendirildi. Hastaların ve sağlıklı kontrol grubunun antropometrik ölçümleri (boy, vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi (VKİ), boya göre ağırlık, orta kol çevresi, triceps deri kıvrım kalınlığı ölçümü (TDKK)) ve baskın el ve baskın olmayan el için 3'er ölçüm el kavrama gücü ölçümü (NHANES protokolüne göre), parmak kavrama gücü ölçümleri ve kan, idrar tetkikleri alındı. Uygun ve yeterli enteral beslenme açısından tedavisi düzenlenen malnütrisyonu olan grubun 2. ve 8. haftada el kavrama ve parmak kavrama gücü ölçümleri alındı. Sekizinci haftada ek olarak antropometrik ölçümleri ve laboratuvar tetkikleri tekrarlandı. Bulgular: Çalışmamıza 55 malnütrisyonlu çocuk ve 50 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Vücut ağırlığı, VKİ, VKİ SDS, üst orta kol çevresi ve triceps deri kıvrım kalınlığı ölçümleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,05). Hasta grubunun baskın elde EKG ortalama değerlerinin ortalaması 13,52 ± 7,71 kg, kontrol grubunun 16,92 ± 8,48 kg olarak saptandı. Hasta grubunun baskın olmayan elde EKG ortalama değerlerinin ortalaması 12,51 ± 7,11 kg, kontrol grubunun 16,75 ± 8,63 kg olarak saptandı. Hasta grubunun baskın olmayan elde parmak kavrama gücü ölçüm ortalama değerlerinin ortalaması 3,26 ± 1,49 kg, kontrol grubunun 3,96 ± 1,56 kg olarak saptandı. Bu ölçümlerde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu. Laboratuvar tetkiklerinde albümin, trigliserid, VLDL, 25hidroksi vitamin D3 ve ribonükleaz aktivitesi düzeyleri hasta grubunda düşük, fibronektin düzeyi ise yüksek saptanmıştır (p<0,05). Malnütrisyon grubunda beslenmesi düzenlenen hastaların ilk ölçümlerinden ortalama 16,8±5,43 gün ve 80,63 ± 33,94 gün sonrasında tekrarlanan antropometrik ve kas gücü ölçümlerin arasında başlangıç değerleri ile istatistiksel anlamlı fark saptandı. Sonuç: Çocuklarda malnütrisyonun tanısında ve beslenme düzenlenmesinin erken dönemde yeterliliğinin takibinde el dinamometresi ve pinçmetre kullanımının fayda sağlayacağını düşünmekteyiz.
Dishormonogenezli konjenital hipotirodi hastalarında yeni nesil dizi analizi ile genetik etiyoloji değerlendirilmesi
Hipotiroidi, hipotalamus-hipofiz-tiroid bezi aksında herhangi bir sorun nedenli tiroid bezi tarafından yetersiz tiroid hormonu üretilmesi olarak tanımlanır. Konjenital ya da edinsel olabilir. Konjenital hipotiroidi yenidoğan döneminde en sık görülen endokrin bozukluk olup önlenebilir mental retardasyonun en önemli sebeplerindendir. Geçici (%40-50) veya kalıcı (%50-60) olarak görülebilir. İyot eksikliği veya fazlalığı, annenin otoimmun tiroid hastalıkları, annenin antitiroid ilaç kullanımı veya yenidoğan dönemi kullanılan bazı ilaçlara bağlı olarak geçiçi hipotroidi nedenleri arasındadır. Kalıcı hipotrodiler ise tiroid bezinin disgenezileri (%60) veya dishormonogenez (%40), hipotalamohipofizer nedenlere bağlı sekonder veya santral hipotroidi ve tiroid hormonlarının transport /metabolizma defektlerine bağlı olarak görülebilir. Doğumsal hipotiroidinin insidansı 1/4000 olarak bilinmektedir ancak son yıllarda görülme sıklığında artış olduğuna dair yayınlar mevcut olup, güncel insidansı 1/2000 olarak bildirilmiştir. Vaka sayısındaki artışın etiyolojisi tam olarak bilinememektedir. Endokrin bozucu ajanlar, hipotroidi tarama testinde kullanılan tirotropin (TSH) eşik değerinin düşürülmüş olması ve tıbbi hizmetlerin daha çok insana ulaşması gibi nedenler bu artışın sebebi olarak düşünülmektedir. Etiyolojik olarak bakıldığında, geçmiş yıllara kıyaslandığında, disgenezi ve ciddi hipotroidi sıklığında artış olmadığı; dishormonogeneze bağlı veya hafif-geçici seyirli vakalarda artış olduğu saptanmıştır. Konjenital hipotiroidi hastalarında %15-40 arasında dishormonogenez sıklığı bildirilmiştir ve artış olduğu düşünülmektedir. Primer konjenital hipotroidi nedenlerinden olan dishormonogenez bağlı hipotroidi, tiroid hormon sentez basamaklarında görevli reseptör veya enzimleri kodlayan genlerin mutasyonları sonucu, sıklıkla otozomal resesif geçişli görülür. Tiroid bezi ötopik (normal) yerleşimli olup, sıklıkla normal büyüklükte veya hafif büyüktür (guatr). Sodyum/iyot simporter (NIS veya SLC5A5), tiroid peroksidaz (TPO), tiroglobulin (TG), dual oksidaz 2 ve reseptörü (DUOX2 ve DUOXA2), pendrin (SLC26A4 veya PDS), IYD/DEHAL1 ve SLC26A7 etiyolojiden sorumlu genler olarak bildirilmiştir. Teknolojinin gelişmesi sonucunda, karşılaştırılmalı genetik hibridizasyon (CGH), yeni nesil dizileme (targeted NGS) ve tüm ekzom sekanslama (WES) gibi yeni yöntemler, konjenital hipotirodili olgularda geniş populasyon çalışmalarını mümkün kılmış, hastalarda hipotroidiye neden olan birden fazla gende varyasyon saptanmış olup, hastalığın oligogenik kalıtım paternini göstermiştir. Konjenital hipotiroidizm ile ilişkili genlerin sayısının artmasına rağmen, konjenital hipotiroidizmin tam olarak ne kadarının bilinen genetik nedenlere atfedilebildiği ve spesifik genlerdeki mutasyonların göreceli prevalansı kesin olarak bilinmemektedir ve çalışmaların sonuçları arasında farklılıklar mevcuttur. Örneğin yapılan çalışmalarda Doğu Asya toplumlarında en çok sorumlu tutulan gen gibi görünen DUOX2, Kore, Japonya ve Çin'de konjenital hipotiroidizm hastalarda %16-32, Avrupa ve Ortadoğu hastalarından oluşan bir grupta % 18 sıklıkta bildirilmiştir. Bu farklılıklar kohortun etnik kökeni ve çalışılan konjenital hipotiroidi tipi (disgenezi/dishormonogenez) seçiminden kaynaklanabilir. Ülkemizde, akraba evliliğinin sık olması ve otozomal resesif geçiş paterninin hakim olduğu dishormonogeneze bağlı hipotroidi grubunda, bilinenden farklı bir genetik yelpazeye katkıda bulunmuş olabilir. Dishormongeneze bağlı hipotiroidinin genetik etiyolojisi ile ilişkili geniş kapsamlı ulusal verimiz oldukça az sayıdadır. Artan konjenital hipotiroidi vakalarından, hafif klinik seyirli olan ve dishormonogeneze bağlı olan konjenital hipotroidilerin sorumlu olduğu düşünülmektedir. Bu artışın nedeni tam olarak bilinmemektedir. Çalışılan konjenital hipotiroidi tipi, etnik köken açısından farklılık gösteren kohort seçimleri nedeni ile dishormonogenez prevalansı ve klinik seyri kesin olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada amaç dishormonogenetik konjenital hipotiroidizm hastalarından oluşan iyi karakterize edilmiş bir kohortta, yeni nesil dizilemeyi kullanarak moleküler nedeni aydınlatmaktır. Çalışmamızda dishormonegeneze bağlı hipotroidi düşünülen çocuk hastalar alınmıştır. Çalışmaya görüntüleme yöntemleri ile tiroid disgenezisi (ektopi, agenezi, hipoplazi, hemiagenezi) dışlanmış ve aşağıdaki kriterlere giren hastalar alınmıştır; 1. Birinci derece akrabalarında (anne, baba veya kardeş) doğumsal hipotiroidi tanısı olan 2. Ebeveynleri arasında akrabalık öyküsü olan 3. L-tiroksin tedavi kesimi denenip, kontrolde TSH değeri ≥10 IU/mL olan hastalar alınacaktır. 4. Subklinik hipotroidi tanısı ile izlenip, tedavi almaz iken TSH değerleri >10 IU/L devam eden hastalar. 5. Konjenital hipotroidi tanısı ile izlenip, üç yaşını doldurmasına rağmen, L-tiroksin ihtiyacı > 2 μg /kg/gün olan ve tedavi kesimi bu nedenle denenmemiş olanlar. 6. Konjenital hipotroidi tanısı ile birlikte guatrı olanlar. Hastalardan yeni nesil dizileme (NGS) yöntemi ile GLIS3, TSHB, THRA, THRB, PAX8, NKX2-5, NKX2-1, FOXE1, TSHR, SLC5A5, SLC26A4, TG, TPO, DUOX2, DUOXA2, IYD, SLC26A7, DUOX1, ZNF607, SLC6A4, DIO1, DIO2, DIO3, TTR, GNAS, TRH, ALB, POR, TRHR, PHEX, SLC16A2, SERPINA7, IGSF1 genlerinden oluşan bir panel taraması yapılmıştır. Sonuç; Çalışmaya kriterleri karşılayan 59 hasta (30 erkek, 29 kız) alındı. Otuzbir (%52,5) hastada herhangi bir gende varyant saptadık. Oligogenik kalıtımdan bağımsız olarak kohortumuzdaki en yaygın olarak varyant saptanan gen TSHR geniydi (16/31). Bunu sırasıyla TG (7/31), TPO (6/31) SLC26A4 (3/31), DUOX2(2/31) THRB(1/31), DUOX1 (1/31) ve DUOXA2 (1/31) izlemekteydi. Altı adet olguda oligogenik kalıtım (TSHR-DUOXA2, TSHR-TG, SLC26A4-TG, TG-TPO, DUOX2-TSHR) söz konusuydu. Bir adet olguda TSHR geninde biallelik varyant mevcuttu. Yirmiki hastada (%71) TSHR, TPO, DUOX1,DUOX2, THRB, SLC26A4 ve TG'de monoalelik varyantlar tespit edildi. Beş adet novel varyant saptandı. Bu çalışma sonucunda elde edilen veriler, ileri dönemlerde dishormonogeneze bağlı konjenital hipotiroidi olguları için tanı, tedavi ve takip protokollerinin geliştirilmesine katkıda bulunabilir; olası muhtemel gen tedavisi için yol gösterici olabilir. Sonraki nesillere verilebilecek prenatal ve postnatal genetik danışmanlıkta da bu verilerin önemli olacağı kanaatindeyiz.
Psödotümör serebri hastalarının demografik verileri, görüntüleme bulguları ve tedavisinin değerlendirilmesi
Giriş-Amaç: Psödotümör serebri sendromu (PSS), beyin omurilik sıvısı (BOS) protein ve hücre içeriği normal, intrakraniyal yer kaplayıcı lezyon, enfeksiyon, hidrosefali, ventikülomegali olmadan kafa içi basınç artışı sendromu belirti ve bulgularının olduğu klinik tablo olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmanın amacı, 2018-2022 yılları içerisinde Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri Nöroloji kliniğinde takip edilen Psödotümör serebri tanısı alan çocukların etiyolojisini, klinik prezentasyonunu, tetkiklerini, yönetimini, sonuçlarını açıklamakta ve papil ödem, görsel semptomlar ve baş ağrısındaki iyileşme ile ilişkili faktörleri tanımlamaktadır. Metod: Çalışma için Pamukkale Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurul onayı (E-60116787-020-293710/15.11.2022) alındı. Eylül 2018-Eylül 2022 yılları arasında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Nöroloji Bilim Dalı'nda modifiye Dandy kriterlerine göre PTS tanısı ile takip edilen 18 yaşından küçük 46 hastanın verileri değerlendirildi. Hasta verileri, hasta dosyalarının retrospektif taranmasıyla elde edildi. 2013 Friedman tanı ölçütlerine göre kesin ve olası tanı alan hastalar belirlendi. Hastalar, primer PTC ve birçok faktörün bir araya gelmesi sonucu sekonder PTC olarak iki gruba ayrıldı. 11 yaşından küçük hastalar prepubertal, üstü pubertal olarak kabul edildi. BMI 30 üzerinde olanlar obez olarak değerlendirildi. Frisen derece 1 veya 2 olanlar, "hafif papil ödem", Frisen 3 veya "optik sinir başı yükselmesi" olanlar, "orta derecede papil ödem", Frisen 4 veya 5 olanlar "şiddetli papilödem" olarak kategorize edildi. Tartışma-Sonuçlar: Ortalama başvuru yaşı 11,3 ± 4,5 olarak izlenmiş olup hastaların %30,5'u prepubertal, %69,5' u postpubertal yaş grubundaydı. Prepubertal dönemde postpubertal döneme göre obezite oranı anlamlı düşüktü (p<0,05). En sık görülen belirtiler sırasıyla papilödem, baş ağrısı, geçici görme bozuklukları ve bulantı kusmaydı. Obez olan hastalarda, normal kilodaki hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı baş ağrısı şikâyeti saptandı (p<0,05). Primer/sekonder ve prepubertal/pubertal gruplar arasında BOS açılış basınçları karşılaştırıldığında anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). Sadece asetazolamid tedavisine yanıt veren olguların oranı %67,3, kalan hastalarda ek topiramat tedavisine ihtiyaç duyuldu. Papilödemi olan hastalarda olmayan hastalara göre tedavideki asetozolamid dozu anlamlı yüksekti (p<0,05). Asetazolamid yan etkileri primer grupta sekonder gruba göre anlamlı düşük saptandı (p<0,05). Optik sinir kılıfı fenestasyonu (ONSF) yedi hastaya, optik sinir kılıfı fenestasyonu ve lumbo-peritoneal (LP) şant bir hastaya, serebral venöz sinüs stentlemesi bir hastaya uygulandı. Takipte %6,5 (n=3)'unda görme kaybı gelişti.
Tip 1 diyabet mellitus tanılı pediatrik hastalarda balayı dönemini ön gören klinik belirteçler ve miRNA ekspresyonunun değerlendirilmesi
Pediatrik hasta grubunda en sık görülen endokrin hastalıklardan birisi diyabetes mellitustur. Diyabetes mellitus (DM) insülin sekresyonundaki veya insülin etkisindeki yetersizlik sonucunda ortaya çıkan, glukozun hem enerji kaynağı olarak kullanılamadığı hem de glukoneogenez ve glikojenoliz nedeni ile aşırı şekilde üretildiği ve bunun sonucunda hiperglisemiye neden olan bir grup karbonhidrat metabolizması bozukluğudur. Pediatrik hastalarda tip 1 diyabetes mellitus (T1DM) seyri sırasında balayı dönemi olarak adlandırılan bir evre bulunmaktadır. Bu dönemde hastaların insülin ihtiyaçları azalır ve metabolik parametreleri daha stabil bir hal alır. Bu dönemin önemi, balayı dönemini yaşayan hastalarda, hastalığın uzun dönemde daha dengeli seyretmesi ve diyabete bağlı komplikasyonların daha nadir görülmesidir. Bu çalışmanın amacı, balayı döneminin moleküler mekanizmalarını daha iyi anlayabilmek ve hastaların bu döneme girip girmeyeceklerini ön görebilecek olası moleküler biyobelirteçleri saptamaktır. Çalışmaya pediatrik yaş grubundan yeni tanı almış 40 adet T1DM hastası ile yaş ve cinsiyet açısından uyumlu 40 sağlıklı kontrol bireyi dahil edilmiştir. Çalışmanın başlangıcında hastaların ve kontrol grubunun oksolojik ve demografik verileri kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen T1DM tanılı hastalardan; tanı anında biyokimyasal, immünolojik ve moleküler analizler yapılmak üzere örnekler alınmıştır. Çalışma ve kontrol grubundan çalışmanın başlangıcında miRNA 23a-3p, miRNA 23b-3p, miRNA 24-3p, miRNA 27a-3p, miRNA 27b-3p, miRNA 3187-3p, miRNA 4723-5p, miRNA 103a-3p ve miRNA 375 düzeyleri analiz edilmiştir. Hasta grubu tanı sonrasında 6 ay boyunca takip edilmiş, 3. ve 6.aylarda poliklinik kontrollerine çağrılmışlardır. 3. ve 6.ay poliklinik kontrollerinde HbA1c, C-peptid, glukoz ve miRNA düzey analizleri yapılmıştır. Çalışmamızın sonunda hasta ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet dağılım ve oksolojik veriler açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır. 40 hastanın 23 tanesi (%57,5) balayı dönemine girmiştir. Balayı dönemine giren hastalar ile balayı dönemine girmeyen hastalar arasında yaş, cinsiyet, oksolojik veriler ve antikor düzeyleri bakımından anlamlı bir fark saptanmamıştır. T1DM'li hasta grubu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında miRNA 24-3p ve miRNA 27a-3p ekspresyon düzeylerinde anlamlı fark saptanmıştır. T1DM grubunda miRNA 27a-3p, kontrol grubunda miRNA 24-3p ekspresyonları anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Balayına giren ve girmeyen hastalar arasında tanı anı, 3. ve 6.ay miRNA ekspresyonu açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır. T1DM hasta grubunda 6 aylık takip süresince miRNA 23a-3p, miRNA 24-3p ve miRNA 27a-3p'nin zamana bağlı ekspresyon düzeylerinde anlamlı değişiklikler olmuştur. miRNA 23a-3p ve miRNA 24-3p'nin ekspresyon düzeyleri giderek artarken, miRNA 27a-3p'nin ekspresyon düzeyi giderek azalmıştır. Sonuç olarak yeni tanı T1DM hastalarında miRNA 24-3p ekspresyonu başlangıçta düşük olup, hastalık seyrinde artış gösterirken; miRNA 27a-3p ekspresyonu ise başlangıçta yüksek olup hastalık seyrinde azalmıştır. Bu sonuçlara göre miRNA 24-3p ve miRNA 27a-3p'nin diyabetin erken ve ilerleyen dönemlerinde farklı düzenleyici roller üstlendiğini düşünebiliriz.
Akut böbrek hasarını erken dönemde belirlemede MOTS-C biyobelirteç olabilir mi?
Amaç: Akut böbrek hasarı (ABH) mortalite ve morbiditesi fazla, maliyeti ve komplikasyonları yüksek renal replasman tedavisi gerektiren bir durumdur. Günümüzde hala ABH'ı göstermede rutin olarak kreatinin, sistatin C gibi böbrek disfonksiyonu ortaya çıktıktan sonra yükselen parametreler kullanılmaktadır. ABH gelişmeden ABH riskini belirlemek ve böbrek disfonksiyonu gelişmeden önceki subklinik evrede ABH'ı saptamak için renal anjina indeksi, idrarda ve serumda yükselen biyobelirteçlerle ilgili çalışmalar güncelliğini korumaktadır. Son yıllarda mitokondriyal disfonksiyon ve böbrek hasarı ilişkisi araştırmacıların ilgisini çekmektedir. Özellikle hastanede ve yoğunbakımda yatan malignite, travma, kardiyak cerrahi geçiren hastalarda oksidan ve antioksidan dengenin bozulması sonucu gelişen oksidatif stres sonrası mitokondrilerde reaktif oksijen radikali (ROS) üretimi artar. Böbrek mitokondriden zengin olup, özellikle mitokondriyal disfonksiyon sonrası gelişen reaktif oksijen ürünlerine hassastırlar. MOTS-C mitokondriyal DNA tarafından kodlanan, hücresel metabolik homestazı düzenleyen mitokondriyal bir peptidtir. MOTS-C ve böbrek hasarı ile ilgili tek çalışma kronik BH'da yapılmış olup bu hastalarda serum MOTS-C düzeyleri düşük saptanmıştır. Çalışmamızda amacımız; MOTS-C'nin ABH'lı hastalarda düzeyini belirlemek, ABH evrelerinde ve ABH etyolojik sınıflamasında farklı düzeylerde olup olmadığını belirlemek, erken biyobelirteçlerden idrar ve serum NGAL düzeyleri ile karşılaştırmaktır. Yoğunbakıma yatan ABH açısından riskli çocuklarda ilk 12 saatte RAI skoru ile birlikte serum MOTS-C düzeyinin ABH gelişimini tahmin edip etmeyeceğini göstermeyi amaçladık. Yöntem: Kliniğimizde ABH tanısı alan 46 hasta ve 32 sağlıklı çocuğun serum MOTS-C, serum ve idrar NGAL düzeyleri karşılaştırıldı. ABH'lı hastaları KDIGO evrelemesine ve etyolojilerine göre alt gruplara ayrıldı. ÇYBÜ'ne yatırılan 42 çocuk hastaya ilk yatış gününde RAI skorlaması yapılarak bakılan serum MOTS-C, serum xiii ve idrar NGAL parametrelerinin 3. günde ABH gelişimini öngörüsü değerlendirildi. Biyobelirteçlerin ve RAI'nin ABH'ı öngörmedeki etkisi için ROC eğrileri kullanıldı. Bulgular: ABH'lı çocuklarda serum MOTS-C düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük, idrar NGAL düzeyi anlamlı derecede yüksek saptandı. KDIGO evrelemesinde E1, E2, E3 grupları arasında serum MOTS-C, idrar NGAL düzeyleri benzer, sistatin C düzeyi ise E3 hastalarda anlamlı yüksek saptandı. Yoğunbakıma yatış sırasında alınan serum ve idrar NGAL düzeylerinin tek başına ABH ön görücülüğü düşükken, serum MOTS-C düzeylerinin ABH tahmin etmede AUC değeri (0,71) diğerlerine göre daha yüksek saptandı. RAI≥8 olmasının ABH gelişimindeki öngörüsünde AUC değeri 0,81, RAI≥8+idrar NGAL birlikteliğinin AUC değeri 0,95, RAI≥8+ serum MOTS C birlikteliğinin ABH öngörüsünde AUC değeri 0,86 saptandı. Tartışma: KDIGO evrelemesinde tüm evrelerde serum MOTS-C, idrar NGAL düzeylerinin benzer, sistatin C düzeyinin ise E3 hastalarda anlamlı yüksek saptanması ABH'da serum MOTS-C ve idrar NGAL'inin erken dönemde saptanan belirteçler olduğunu düşündürmüştür. Yoğunbakıma yatış sırasında alınan serum ve idrar NGAL düzeylerinin tek başına ABH öngörüsü düşükken serum MOTS-C düzeylerinin ABH tahmin etmede AUC değerini daha yüksek saptadık. RAI≥8+MOTS C birlikteliğinin ABH öngörüsünü iyi düzeyde, RAI≥8+idrar NGAL birlikteliğinin ABH öngörüsünü mükemmel saptadık. Bu sonuçlar bize ABH'da özellikle erken dönemden itibaren mitokondriyal disfonksiyonun başladığını, mitokondriyal disfonksiyonun patogenezde rol oynadığını ve MOTS-C düzeylerinin riskli hastalarda ABH tahmininde kullanılabileceğini göstermiştir. Çalışmamızın; deneysel çalışmalarda diyabet ya da metabolik homeostazda faydalı etkileri olan MOTS-C'nin ileride yapılacak ABH deneysel tedavi çalışmaları için başlangıç niteliğinde olduğunu düşünmekteyiz.
Pediatri asistanlarının ve pediatri uzmanlarının çocuk palyatif bakım ve yaşam sonu bakım konusundaki bakış açıları ve bilgi düzeyleri
Amaç: Çocuk Palyatif Bakım (ÇPB) ülkemizde yeni gelişen bir alan olmakla birlikte her geçen gün ÇBP ihtiyacı olan hasta sayısı da hızla artmaktadır. Bu hasta grubundaki hasta ve hasta yakınlarına gereken destek ve tedavinin verilebilmesi için hekimlerin özellikle de pediatristlerin bu konuda yeterli donanıma sahip olması gerekir. Bu araştırmanın amacı, özellikle bünyesinde bir çocuk palyatif merkezi de bulunduran üçüncü basamak iki eğitim ve araştırma hastanesinde görev yapan pediatri asistanları ve uzmanlarının ÇPB ve palyatif bakımın önemli bir parçası olan yaşam sonu bakım konularındaki bilgi düzeylerini, yaklaşımlarını değerlendirmektir. Böylece ÇPB'nin gelişmesinde ve uygulanmasındaki hekim yönündeki eksiklikleri belirleyip sonraki aşamalarda bu eksikliklerin giderilmesidir. Yöntem: Araştırma, kesitsel tanımlayıcı nitelikte bir anket çalışması olup, Ankara Bilkent Şehir Hastanesi ve Etlik Şehir Hastanesinde görev yapan toplam 300 pediatri asistanı ve uzmanını içermiştir. Katılımcılara, demografik veriler ile palyatif bakım, yaşam sonu bakım ve yaşam sonu bakımın bir parçası olan DNR (resüsitasyon uygulamayınız) uygulamalarına ilişkin bilgi ve tutumlarını ölçmeye yönelik 33 sorudan oluşan yapılandırılmış bir anket uygulanmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler ve Ki-Kare testi kullanılmış, anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların bilgi düzeyleri cinsiyet, palyatif bakım eğitimi alma durumu ve ilgili kliniklerde çalışma deneyimi ile anlamlı ilişki göstermiştir. Kadın hekimlerin doğru yanıt oranları erkek hekimlerden anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0,004). Palyatif bakım kliniğinde çalışan ve bu alanda eğitim almış katılımcıların bilgi düzeyi anlamlı şekilde daha yüksektir (p<0,001). Yaşam sonu bakım bilgisi özellikle klinik deneyimle ilişkili bulunmuş; eğitimin bu konuda etkisi istatistiksel olarak anlamlı olmamıştır (p=0,486). DNR kararlarında en anlamlı etken, palyatif bakım alanında klinik deneyime sahip olmaktır (p=0,010). DNR uygulamasına karşı çıkanların en yaygın gerekçesi ise uygulamanın "yasalara aykırı" olduğuna dair düşünceleridir (%79). Sonuç: Pediatri hekimlerinin çocuk palyatif bakım ve yaşam sonu bakım konularındaki bilgi düzeyleri arasında anlamlı farklılıklar bulunmakta olup, bu durum cinsiyet, klinik deneyim ve eğitim geçmişi ile ilişkilidir. Ancak, yaşam sonu kararlar ve DNR gibi kritik etik konularda yalnızca eğitim verilmesi yeterli olmamakta; klinik uygulama ve yasal çerçeve bilgisi eksiklikleri dikkati çekmektedir. Pediatri uzmanlık eğitimine, etik, iletişim ve yasal boyutları da içeren kapsamlı palyatif bakım modüllerinin entegre edilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Pediatrik Palyatif Bakım, Yaşam Sonu Bakım, DNR, Pediatri Uzmanlığı, Bilgi Düzeyi, Etik Karar, Tıp Eğitimi
Williams sendromlu hastalarda klinik ve genetik bulguların değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Williams Sendromu, ilk kez 1961 yılında kardiyolog J.C.P. Williams ve meslektaşları tarafından, supravalvüler aort stenozu, zihinsel gerilik ve karakteristik yüz özellikleri ile tanımlanmıştır. Bir yıl sonra, A.J. Beuren benzer özelliklere sahip olan hastaları tanımlamıştır ve sendrom "Williams-Beuren sendromu" olarak anılmaya başlanmıştır. Williams Sendromu yaklaşık 20.000'de 1 oranında görülen nadir bir nörogelişimsel bozukluktur. Tanı, kromozom 7q11.23 bölgesinde elastin genini içeren delesyonun genomik testlerle saptanmasıyla konulmaktadır. Williams Sendromu tanısı, tipik yüz özellikleri, gelişimsel gerilik, boy kısalığı, bağ dokusu sorunları, karakteristik bilişsel ve davranışsal özelliklerin bütüncül değerlendirilmesine dayanır. Etkilenmiş bireylerde bu delesyon büyük çoğunlukla sporadik olarak ortaya çıkmaktadır. Gelişmiş genetik test teknikleri, erken tanı koyma oranlarını yükseltmiştir. Multidisipliner tedavi yaklaşımları ise hastaların yaşam kalitesini iyileştirmektedir.Bu çalışma ile Williams Sendromu tanılı hastaların demografik, fenotipik, sistemik, klinik, biyokimyasal, radyolojik, sitogenetik ve moleküler genetik bulgularını saptamak ve bunlara eşlik eden genetik anomalileri değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Çocuk Hastanesi Çocuk Genetik bölümüne 01 Mart 2018 ile 31 Aralık 2023 tarihleri arasında başvuran, Williams Sendromu tanısı alan ve takip edilen 45 hastanın öykü ve fizik muayene bulgularının, laboratuvar değerlerinin ve görüntüleme tetkik sonuçlarının geriye dönük olarak hastane tabanlı elektronik kayıt sisteminden elde edildiği retrospektif bir araştırmadır. Bulgular: Klinik ve moleküler bulguları ile Williams Sendromu tanısı konulan ve 18 yaş altında olan 45 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalarımızın 24'ünün (%53,3) kız, 21'inin (%46,7) erkek cinsiyette olduğu, tanı yaşı ortalamasının ise 2,5 yaş olduğu tespit edilmiştir. Çalışmamızdaki hastaların %86,7'sinde kardiyovasküler sistem patolojileri, %37,8'inde ürogenital anomaliler, %42,2'sinde kas iskelet sistemi patolojileri, %37,5'inde renal anomaliler, %42,2'sinde endokrinolojik sorunlar, %40'ında gastrointestinal sistem sorunları, %32,5'inde oküler patolojiler ve %17,8'inde nörolojik anomaliler olduğu saptanmıştır. Hastaların %81'i floresan in situ hibridizasyon yöntemi ile %26,2'si mikrodizin yöntemiyle tanı almıştır. 1 hastamız takip sırasında yaşamını yitirmiştir. Sonuç: Williams Sendromu tanısı genellikle klinik kriterlere dayanmakla birlikte hastalık belirtilerinin yaşa bağlı değişkenlik göstermesi nedeniyle genetik testler tanıda önemli bir tamamlayıcıdır. Genetik tanı, Williams Sendromu tanısını kesinleştirerek hastalığın seyrini ve olası komplikasyonları izlemeyi kolaylaştırır ve özellikle atipik vakalarda tanıya yardımcı olmaktadır. Genotip-fenotip ilişkilerinin belirlenmesi ise hastalığın ilerleyişini daha iyi öngörmeyi sağlamaktadır. Tanı alan hastaların yaşamlarının farklı dönemlerinde çeşitli sorunlarla karşılaşabilecekleri göz önünde bulundurularak hasta ve ailesine yeterli bilgilendirme yapılmalıdır. Destekleyici tedaviler, hastaların yaşam kalitesini iyileştirmektedir. Anahtar Kelimeler: Williams Sendromu, 7q11.23 delesyonu, Williams Beuren Sendromu
Graves hastalığı tanısı ile takip edilen hastaların klinik özellikleri
Giriş ve Amaç: Graves hastalığı (GH), çocukluk ve adolesan döneminde en sık görülen hipertiroidi nedenidir ve otoimmün bir mekanizma ile tirotoksikoz tablosuna yol açar. Hastalık, tiroid stimülan hormon reseptör antikorlarının (TRAb), tiroid hücrelerindeki tiroid sitümülan hormon reseptörlerine (TSHR) bağlanarak hormon üretimini kontrolsüz biçimde artırması sonucu gelişir. Klinik olarak çarpıntı, taşikardi, kilo kaybı, terleme, huzursuzluk gibi semptomlarla seyreder. Tanı, klinik bulguların yanı sıra tiroid fonksiyon testleri ve otoantikor düzeylerinin değerlendirilmesi ile konur 1,2. Tedaviye genellikle antitiroid ilaçlarla başlanır. Hastalığın remisyon oranları düşüktür ve relaps riski yüksektir. Trab düzeyi, hastalık şiddeti, tedaviye yanıt ve relaps olasılığını öngörmede önemli bir belirteç olarak değerlendirilmekle birlikte, çocukluk yaş grubunda bu ilişkinin netliği tam olarak ortaya konmamıştır. Ayrıca, çocukluk çağı GH'nin remisyon ve relaps gelişimini etkileyen diğer klinik ve laboratuvar parametrelerle prognoz arasındaki ilişkiler de yeterince aydınlatılamamıştır 3. Bu nedenle, bu yaş grubunda hastalık seyrini etkileyebilecek belirteçlerin tanımlanmasına yönelik araştırmalar önem taşımaktadır. Bu doğrultuda, GH tanısı ile izlenen pediatrik olguların klinik, laboratuvar ve radyolojik özelliklerinin yanı sıra uygulanan medikal tedavi süreçleri, tedaviye yanıt süresi, düzeyleri ve tedaviye bağlı yan etkiler retrospektif olarak incelenmiştir. Ayrıca remisyon ve relaps gelişimi ile ilişkili olası belirleyicilerin tanımlanması ve bu doğrultuda çocukluk çağı GH'ya yönelik daha etkili ve bireyselleştirilmiş tedavi stratejilerinin geliştirilmesine katkı sunulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Çocuk Endokrinoloji Kliniği'nde 1 Ağustos 2019 ile 31 Aralık 2023 tarihleri arasında GH tanısı almış ve en az 6 ay takip edilmiş, 1 ay–18 yaş arası 88 hastanın öykü ve fizik muayene bulgularının, laboratuvar ve görüntüleme sonuçlarının, tedavi süreci ve ilaç yan etkilerinin geriye dönük olarak hastane tabanlı elektronik kayıt sisteminden elde edildiği retrospektif bir araştırmadır. Bulgular: Graves hastalığı tanısı alan 88 pediatrik hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların %79,5'i kız, %20,5'i erkek olup, ortalama tanı yaşı 13,6±3,48 yıl olarak saptanmıştır. En sık başvuru nedenleri çarpıntı, tremor, terleme, kilo kaybı ve sinirlilik gibi hipermetabolik semptomlar olmuştur. Fizik muayenede hastaların %27,3'ünde egzoftalmus, %60,2'sinde palpe edilebilir guatr mevcuttu. Hastaların %48,9'unda taşikardi, %28,4'ünde ise hipertansiyon saptanmıştır. Pubertal evrelemeye göre hastaların çoğunluğunun (%71,6) Tanner evre 5 düzeyinde olduğu görülmüştür. Tanı anında TRAb pozitifliği %96,6, anti-tiroid peroksidaz antikoru (anti-TPO) pozitifliği %89,8 ve anti-tiroglobulin antikoru (anti-Tg) pozitifliği %60,2 olarak tespit edilmiştir. Tiroid ultrason (USG) bulgularında %76,1 hastada tiroid volümü +2 standart sapma skoru (SDS) üzerinde, %95,5'inde parankim heterojenitesi, %63,6'sında hipoekojenite ve %34,1'inde pseudonodüler görünüm mevcuttu. Tedaviye tüm olgularda metimazol ile başlanmış olup, %89,8'inde doz titrasyonu, %10,2'sinde ise blokaj ve replasman yöntemi uygulanmıştır. Ortalama tedavi süresi 24,5±14,4 ay, serbest tiroksin (sT4) düzeyinin normalleşme süresi ise 2,55±1,99 ay olarak saptanmıştır. Metimazol tedavisine bağlı yan etki oranı %17 olarak belirlenmiştir. Propranolol tedavisi %72,7 hastada başlanmış, yalnızca bir hastada steroid tedavisi uygulanmıştır. Cerrahi uygulama oranı %3,4 olup, iki hastaya tiroidektomi, bir hastaya biyopsi yapılmıştır. Remisyon oranı %19,3, relaps oranı ise %4,5'tir. Remisyon; düşük TRAb, serbest triiyodotironin (sT3) ve sT4 düzeyleri, yüksek tiroid stimülan hormon (TSH) düzeyi, küçük tiroid hacmi, egzoftalmus ve guatr bulunmaması, yüksek başlangıç ilaç dozu, uzun tedavi süresi, aile öyküsünün olmaması ve ileri yaş ile ilişkilendirilmiştir. Relapsla en güçlü ilişki kısa tedavi süresiyle gözlenmiş; ayrıca relaps gelişen grupta yaş ortalamasının daha düşük olduğu izlenmiştir. Sonuç: Pediatrik Graves hastalığı olgularında antitiroid ilaçlarla sağlanan remisyon oranının düşük ve relaps oranının belirgin olduğu saptanmıştır. Remisyona ulaşan hastalarda; düşük TRAb, sT3 ve sT4 düzeyleri, yüksek TSH seviyesi, küçük tiroid hacmi, egzoftalmus ve guatr yokluğu, uzun tedavi süresi, yüksek başlangıç ilaç dozu, aile öyküsünün olmaması ve ileri yaş gibi faktörler ön plandadır. Özellikle TRAb düzeyinin remisyon ve relaps öngörüsünde önemli bir belirteç olduğu görülmektedir. Relaps gelişimi yalnızca kısa tedavi süresi ile istatistiksel olarak anlamlı şekilde ilişkilendirilmiştir. Yaş ortalaması açısından anlamlı bir fark saptanmasa da relaps gelişen grupta yaşın daha düşük olduğu gözlenmiştir. Bu bulgular, çocukluk çağı GH'da bireyselleştirilmiş ve uzun süreli medikal tedavinin önemini ortaya koymakta; tedaviye yanıt alınamayan ya da relaps gelişen olgularda alternatif tedavi yaklaşımlarının değerlendirilmesi gerektiğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Graves hastalığı, çocuk, adolesan, TRAb, remisyon, relaps
Çocuk acil servisinde akut bronşiolit tanısı alan çocuklarda saptanan etkene göre klinik durumun değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Akut bronşiolit, iki yaş altı çocuklarda, özellikle yaşamın ilk yılında görülen, küçük hava yollarında inflamasyonla seyreden viral kaynaklı bir alt solunum yolu enfeksiyonudur. Genellikle burun akıntısı ve öksürük gibi üst solunum yolu semptomlarıyla başlamakta; ardından bronşiollerde gelişen inflamasyon sonucu takipne, hışıltı ve retraksiyon gibi alt solunum yolu bulguları ortaya çıkmaktadır. En sık etken respiratuvar sinsityal virüs olmakla birlikte; rinovirüs, bokavirüs ve koronavirüs gibi çeşitli solunum yolu virüsleri de etiyolojide yer almaktadır. Klinik seyir değişkenlik gösterebilmekte; bazı hastalarda bronşiolit süresi uzamakta, yoğun bakım izlemi ve mekanik ventilasyon gereksinimi ortaya çıkabilmektedir. Çalışmamızda, akut bronşiolit tanısı almış çocuk hastalarda solunum yolu viral panel testi ile saptanan viral etkenin; hastalığın klinik şiddeti, tedavi yaklaşımı ve izlem yeri (servis veya yoğun bakım) ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler doğrultusunda, viral etkenlerin klinik seyir üzerindeki belirleyici rolünün ortaya konması ve solunum yolu viral panel testlerinin hasta yönetimine katkısının değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, tek merkezli, retrospektif ve gözlemsel bir araştırmadır. Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Çocuk Acil Kliniği gözlem alanları ile ikinci seviye yoğun bakım ünitesinde, 01.10.2023 – 30.04.2024 tarihleri arasında "akut bronşiolit" tanısıyla takip edilen ve solunum yolu viral panel testinde etken saptanan, 1-24 ay yaş aralığındaki hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların viral etkenlerine göre demoŞekil verileri, klinik bulguları, laboratuvar ve görüntüleme sonuçları ile tedavi yaklaşımları karşılaştırmalı olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışma, bronşiolit sezonunu kapsayan Ekim 2023 – Nisan 2024 tarihleri arasında gerçekleştirildi ve toplam 414 çocuk hasta (277 erkek, %66,9; yaş ortalaması 7,6 ± 6,3 ay) değerlendirildi. Hastaneye yatışların %40,6'sı aralık ayında gerçekleşti. En sık başvuru semptomu öksürük (%95,4), en sık fizik muayene bulgusu ise takipne (%93,5) olarak saptandı. Solunum yolu viral panelinde en sık RSV A/B (%42,5) tespit edildi; bunu sırasıyla rinovirüs (%18,6), SARS-CoV (%10,1) ve bokavirüs (%8,2) izledi. Tüm hastaların %79,4'ü bu dört etken grubuna aitti ve ileri analizler bu gruplar üzerinden yapıldı. RSV A/B bronşioliti olan hastaların çoğunda bronşiolit orta şiddette seyretti (%77,3). Rinovirüs veya bokavirüs saptanan hastaların tamamı orta veya ağır şiddetli bronşiolitti. SARS-CoV bronşiolitinde ise hafif bronşiolit oranı diğer etkenlere göre daha yüksek bulundu (%9,5). Viral etken ile bronşiolitin klinik şiddeti arasında anlamlı ilişki vardı (p=0,047). Yoğun bakım ihtiyacı bokavirüs (%47,1) ve rinovirüs (%32,5) bronşiolitinde daha yüksekti ve viral etkenle yoğun bakım gereksinimi arasında anlamlı fark saptandı (p=0,032). Antibiyotik kullanımı en fazla bokavirüs bronşiolitinde izlendi (%70,6) (p=0,038). Steroid kullanımı RSV A/B, rinovirüs ve bokavirüs bronşiolitinde %70'in üzerindeyken, SARS-CoV grubunda %57,1 düzeyindeydi (p=0,033). Nötrofili, rinovirüs (%36,5) ve bokavirüs (%32,4) bronşiolitinde daha sık görüldü (p<0,001); lökopeni ise RSV (%15,8) ve SARS-CoV (%17,1) bronşiolitinde daha yaygındı (p=0,008). Burun akıntısı rinovirüs bronşiolitinde daha sık izlendi (p=0,014); retraksiyon bulgusu RSV A/B, rinovirüs ve bokavirüs bronşiolitinde anlamlı düzeyde daha yüksek oranda görüldü (p<0,001). Wheezing en sık rinovirüs bronşiolitinde saptandı (p=0,009). Ayrıca, tekrarlayan akciğer enfeksiyonu öyküsü rinovirüs (%54,5) bronşiolitinde anlamlı olarak daha sık izlendi (p<0,001). Sonuç: Bronşiolit, bebeklik döneminde özellikle kış aylarında sık karşılaşılan, çoğunlukla viral etkenlerle gelişen ve dikkatli klinik izlem gerektiren yaygın bir alt solunum yolu enfeksiyonudur. Çoğu olguda kendini sınırlayıcı bir seyir izlese de bazı durumlarda hastane yatışı, oksijen desteği ya da nadiren yoğun bakım ihtiyacına yol açabilmektedir. Hastalığın bu değişken seyri, yönetim sürecinde hem etken virüs tipinin hem de hastaya özgü faktörlerin birlikte değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Bu çalışmada da ortaya konduğu üzere, bronşiolitin klinik seyrinde yalnızca etkenin türü değil; komorbiditeler, çevresel faktörler ve bireysel risk profili belirleyici olmaktadır. Bu nedenle, tanı aşamasında viral etkenin saptanması değerli olmakla birlikte, tedavi yaklaşımı hastanın bütüncül klinik durumu temel alınarak planlanmalıdır. Ayrıca, anne sütüyle beslenmeme, pasif sigara maruziyeti ve ev içi kalabalık gibi değiştirilebilir risk faktörlerinin azaltılması, hastalık insidansını ve klinik şiddetini düşürme açısından önem taşımaktadır. Etken dağılımına dayalı klinik yaklaşımın bireyselleştirilmiş ve kanıta dayalı tedavi stratejileriyle birleştirilmesi hem klinik sonuçların iyileştirilmesine hem de sağlık hizmetlerinin verimli ve sürdürülebilir kullanımına katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Akut Bronşiolit, Solunum Yolu Viral Paneli, PCR
Çocuk acil servisinde laktat yüksekliği insidansı ve nedenlerinin saptanması
Giriş ve Amaç: Laktat doku oksijen ihtiyacını gösteren, hızlı ve kolay ulaşılabilen bir tetkiktir. Laktat, dokuların oksijenlenme durumunu ve metabolik süreçlerin yeterliliğini yansıtan önemli bir biyobelirteçtir. Dokulara yetersiz oksijen gitmesi, dokuların oksijen ihtiyacının artması veya dokularda oksijen kullanımında yetersizlik olması durumunda laktat düzeyi yükselir. İnsan vücudundaki dokuların çoğunda (iskelet kası, eritrositler, beyin) günlük yaklaşık 20 mmol/kg laktat üretilir. Sağlıklı, istirahat halindeki insanlarda ölçülen kan laktat düzeyi genel olarak 2 mmol/L altındadır. Laktat düzeyi yüksekliğinin farklı hastalıklardaki durumu gösterilmiştir ancak laktat yüksekliği saptanan hastalardaki sık görülen etiyolojik nedenlerin birlikte incelendiği yayınlar kısıtlı sayıdadır. Çocuk hastalarda hiperlaktatemiye yol açan etiyolojik nedenlerin tanımlanması, klinik yönetimde ve prognozun değerlendirilmesinde yol gösterici olmaktadır. Bu çalışmanın amacı Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Çocuk Acil Kliniği'ne başvuran çocuk hastalarda laktat yüksekliğinin insidansını ve nedenlerini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma, 1 Ocak 2023–31 Aralık 2023 tarihleri arasında Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Çocuk Acil Kliniği'ne başvuran ve kan gazı incelemesinde laktat düzeyi ≥2 mmol/L saptanan hastaların dahil edildiği tek merkezli retrospektif bir çalışmadır. Hastaların demografik özellikleri, başvuru şikayetleri, laboratuvar ve kan gazı değerleri ile nihai tanıları hastane bilgi yönetim sistemi üzerinden elde edilmiştir. Laktat klirensi hesaplaması, başvuruda laktat değeri ≥4 mmol/L olan ve 6–24 saat aralığında kontrol ölçümü yapılan hastalarda gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler SPSS 27.0 programı ile analiz edilmiştir; p<0,05 değeri istatistiksel anlamlılık sınırı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda 6340 hastanın 7128 kan gazı laktat sonucu incelendi. Hastaların cinsiyet dağılımında 3639'u (%57,4) erkek, 2701'i (%42,6) kızdı. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaşlarının ortanca değeri 33,2 ay (çeyrekler arası aralık 80,1 ay) bulundu. Hastalar yaş gruplarına göre en fazla hasta sayısı %43,7 (3114 hasta) ile 2–12 yaş grubunda yer alırken, en az hasta sayısı %5 (355 hasta) ile yenidoğan grubunda izlendi. Çalışmaya dahil edilen 6340 hastanın 5350'sinin (%84,3) bilinen kronik hastalığı yoktu. Tüm başvurularda en sık şikayet solunum sıkıntısıydı. En az bir sistemde patolojik fizik muayene bulgusu olan 3073 (%43,1) başvuru vardı. Vital bulgu ölçümlerinde en az bir tane patoloji saptanma oranı %23,8 idi. Nihai tanılar sıklık sırasıyla alt solunum yolu enfeksiyonu, akut gatroenterit ve konvülziyonlardı. Hiperlaktatemi yapan nedenler hipoksik olan ve olmayan şeklinde gruplandırıldığında 4795 (%67,3) başvuru hipoksik olan, 658 (%9,2) başvuru hipoksik olmayan grubundaydı. Yaş ortalaması hipoksik olan ve olmayan grupta sırasıyla 49,2 ± 54,9 ay ve 95,1 ± 73,0 aydı, aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Hipoksik grupta en sık solunum sistemi, hipoksik olmayan grupta en sık baş boyun muayenesi patolojileri saptanmıştı. Vital bulgularının karşılaştırılmasında tüm vital bulgu sonuçları gruplar arasında anlamlı düzeyde farklı, taşikardi, takipne ve satürasyon düşüklüğü hipoksik grupta fazlaydı. Başvuru laktat düzeyi ve laktat klirens açısından gruplar arasında fark yoktu. Korelasyon analizlerinde laktat değeri ile yaş arasında anlamlı ilişki olmadığı saptandı. Kan tetkikleriyle karşılaştırmalarda zayıf düzeyde olmak üzere glukoz, beyaz küre sayımı ve trombosit sayımı ile pozitif korelasyon, pH, bikarbonat ve baz açığı ile negatif korelasyon saptandı. Sonuç: Çocuk acil servisine başvuran hastalarda laktat yüksekliği, çok çeşitli hipoksik ve hipoksik olmayan nedenlerle ortaya çıkabilmektedir. Laktat yüksekliğinin klinik ve prognostik önemi hastalık durumuna göre büyük ölçüde değiştiğinden, klinisyenlerin laktat yükselmesinin birçok olası nedeninin farkında olması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Acil Servis, Çocuk, Hipoksi, Hiperlaktatemi, Kan gazı, Laktat
Orta/ağır zihinsel yetersizliği olan ergenlerin mensturasyon sikluslarının ve zorluklarının değerlendirilmesi
Giriş: Zihinsel yetersizliği olan ergenlerde mensturasyon döneminin yönetimi hem birey hem de bakım veren açısından karmaşık bir süreçtir. Mensturasyonun fark edilmemesi, hijyen yönetiminde karşılaşılan zorluklar ve davranışsal değişiklikler bakım veren yükünü artırabilir. Bu çalışma, yıllık hasta kabul sayısı yüksek olan Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Çocuk Nöroloji polikliniklerine başvuran orta ve ağır zihinsel yetersizliği olan ergenlerde mensturasyon özelliklerinin ve mensturasyon dönemlerinde kendilerinin ve bakım verenlerinin yaşadıkları zorlukları araştırmayı amaçlamaktadır. Yöntemler: Bu kesitsel çalışmaya, Haziran 2024-Haziran 2025 tarihleri arasında Çocuk Nöroloji polikliniklerine başvuran, orta-ağır düzeyde zihinsel yetersizlik tanısı alan, 10-19 yaş arası 116 kız ergen dahil edilmiştir. Veriler araştırmacılar tarafından hazırlanan veri toplama formu ile bakım verenlerden 1 yıl içerisinde , prospektif olarak toplanmıştır. Hastaların bedensel yetersizlik düzeyleri Kaba Motor Fonksiyon Sınıflandırma Ölçeği (GMFCS) ile, bakım verenlerin depresyon düzeyleri Hasta Sağlık Anketi (PHQ-9) ile belirlenmiştir. Hastaların yaş, vücut ağırlığı (VA), boy, vücut kitle indeksi (VKİ) gibi antropometrik verileri ve klinik bulguları, mensturasyon dönemi özellikleri , mensturasyon döneminde görülen davranış değişiklikleri, bakım verenlerin sosyodemografik verileri, mensturasyon dönemi ile ilgili düşünceleri ve yaşadıkları zorluklar kaydedilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre bakım veren annelerin depresyon düzeyleri karşılaştırılmıştır. Veriler SPSS programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Toplam 116 hastanın, 74'ü (%63,7) menarş sonrası , 42'si (%36,3) menarş öncesi dönemdeydi. Mensturasyon sıklığına göre değerlendirildiğinde, menarş sonrası dönemdekilerin 47'si (%63,5) düzenli , 27'si (%36,5) düzensiz mensturasyon görmekteydi. Menarş sonrası dönemdekiler içerisinde bakım verenlerin 15'i (%20,3) mensturasyonun durdurulmasını istemekte, 59'u (%79,7) durdurulmasını istememekteydi. İsteyen 14 (%93,3) bakım veren, mensturasyonun hastasının konforunu olumsuz yönde etkilediğini belirtti. 1 (%6,7) bakım veren ise hastasının akran zorbalığına uğramasından çekindiğini söyledi. Durdurulmasını istemeyen 31 (%52,5) bakım veren bu durumun doğal bir süreç olduğunu belirtti. 20 (%33,9) bakım veren durdurulmasının hastasına zarar vereceği endişesi taşımaktaydı. Mensturasyon döneminde görülen davranışlar içerisinde, 22 (%29,7) katılımcının davranışlarında değişiklik yoktu, 21 (%28,4) katılımcı sadece daha sinirli oluyordu. Diğer 31 (%41,9) katılımcıda uyku bozuklukları, iştah bozuklukları, çevresindekilere şiddet uygulama, pedini/bezini çıkarmak isteme, nöbet sıklığında artış gibi davranış değişiklikleri görülmüştür. Menarş öncesi ve sonrası dönemdeki hastaların bakım verenlerinin PHQ-9 değerleri karşılaştırıldığında anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,643). Kendini sözel ifade edemeyen hastaların ebeveynlerinde ve gaita kaçıran hastaların ebeveynlerinde PHQ-9 depresyon puanları daha yüksekti (Sırasıyla; p=0.005, p=0,040). Sonuç: Mensturasyon yönetimi, orta ve ağır zihinsel yetersizliği olan ergenlerde bakımın önemli ancak yeterince değinilmeyen bir yönünü temsil etmektedir. Bu çalışmada, bakım verenlerin çoğu mensturasyonun durdurulmasını tercih etmemiş; sıklıkla menstruasyonu doğal bir fizyolojik süreç olarak belirtmiş ve durdurulmasının olası zararlarına ilişkin kaygılarını dile getirmiştir. Bununla birlikte, bakım verenlerin önemli bir bölümü mensturasyon sırasında irritabilite, uyku bozuklukları ve nöbet sıklığında artış gibi davranışsal değişiklikler bildirmiş olup, bu durum mensturasyonun bu hasta popülasyonunda klinik ve davranışsal problemleri alevlendirebileceğini düşündürmektedir. Mensturasyonun durdurulmasını talep eden bakım verenler ise öncelikli olarak mensturasyonun hastanın konforu üzerindeki olumsuz etkisini gerekçe göstermiştir. Bu bulgu, mensturasyona bağlı güçlüklerin bakım veren tercihlerini etkileyebileceğini göstermektedir. Her ne kadar bakım verenlerin depresyon puanları premenarş ve postmenarş grupları arasında farklılık göstermemiş olsa da, kendini ifade edemeyen hastaların ebeveynlerinde ve fekal inkontinansı olan hastaların ebeveynlerinde daha yüksek depresyon puanlarının saptanması; iletişim ve kontinans güçlüklerinin ek bakım yükü oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Bu bulgular, nörolojik yetersizlikleri olan ergenlerde mensturasyon yönetiminin bireyselleştirilmiş ve multidisipliner yaklaşımlarla ele alınmasının gerekliliğini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: Zihinsel yetersizlik, ergen, mensturasyon, bakım veren, depresyon.
Akut gastroenteritli çocuklarda dehidratasyon derecesi ile periferik perfüzyon indeksinin ilişkisi
Amaç: Çocuklarda akut gastroentritle (AGE) ilişkili dehidratasyonun değerlendirilmesinde periferik perfüzyon indeksi (PI) ölçümlerinin, Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) Dehidratasyon Ölçeği ile karşılaştırılması, buna göre elde edilen değerlerden dehidratasyonda kullanılabilecek ayırt edici cut-off değerlerinin bulunması ve intavenöz sıvı tedavisine yanıtın objektif göstergesi olarak perfüzyon indeksinden faydalanabilmenin mümkün olup olmayacağının araştırılması planlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmaya Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniklerine ve Çocuk Acil Servisine başvuran 5 yaş altı AGE'li çocuklar (hasta grubu) ve rutin çocuk izlemi amacıyla polikliniklere başvuran 5 yaş altı sağlıklı çocuklar (kontrol grubu) dahil edilmiştir. AGE'li çocuklar DSÖ Dehidratasyon Ölçeğine göre hafif, orta ve ağır dehidrate olarak gruplandırılmıştır. Standart sıvı tedavisi protokolü öncesi, tedavi sürerken ve tedavi sonrası hastaların periferik PI, ateş, nabız, saturasyon, kan basıncı, solunum sayısı, kapiller dolum zamanı ve venöz kan gazına bakılmıştır. Hastaların takipleri 4 saat boyunca kayıt altına alınmıştır. Kontrol grubunun da periferik PI, nabız ve saturasyon değerlerine bakılarak kayıt altına alınmıştır. Bulgular: Çalışmaya 38 AGE'li hasta, 47 sağlıklı çocuk dahil edildi. 38 hastanın %47,3'ü (18) kız, %52,7'si (20) erkek, kontrol grubunun %46,8'i (22) kız, %53,2'si (25) erkekti. Hasta grubunun yaş ortalaması 24,7±19,4 ay, kontrol grubunun yaş ortalaması 27,3±21,3 ay idi. Hastaların %47,4'ü (18) hafif dehidrate, %26,3'ü (10) orta dehidrate ve %26,3'ü (10) ağır dehidrate idi. AGE'li hastaların tedavi öncesi PI değerleri kontrol grubundan anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Ağır dehidrate hastaların PI değeri sıvı tedavisi ile anlamlı bir şekilde yükselmiştir. PI'nın dehidratasyonu tahmin etme yeteneğinin ROC analizine göre istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi. Ağır dehidrate olan hastalar için cut off periferik PI değeri ≤ 1,15, orta dehidrate hastalar için ≤ 1,60 ve hafif dehidrate olan hastalar için ise ≤ 2,0 bulunmuştur. Sonuç: Perfüzyon indeksi, çocuklarda periferik perfüzyonu sürekli izlemek, gastroenterit ile ilişkili dehidrasyonu tespit etmek ve tedavinin etkinliğini anlamak için noninvaziv bir parametre olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Perfüzyon indeksi, Gastroenterit, İshal, Pulse Oksimetre, Dehidratasyon
Epilepsi tanılı çocuk hastaların ebeveynlerindeki anksiyete durumunun nöbet sıklığına etkisi
Giriş ve Amaç: Epilepsi, tekrarlayan nöbet ile karakterize pediatrik yaş grubunda en sık görülen kronik nörolojik hastalıdır. Nöbetler hastalığın temel belirtisi olup epilepsi tedavisinin başarısını belirleyen temel faktörlerden biridir. Bu çalışmadaki amacımız, epilepsili çocuk hastaların ebeveynlerinde anksiyete bozukluğu sıklığını ve ebeveynlerdeki bu anksiyete bozukluğunun çocuklarının epilepsi tedavisi üzerindeki etkilerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz çocuk nöroloji polikliniğine başvuran, 1-18 yaş aralığında ve en az 6 ay epilepsi tanısı ile takip edilen hastalar çalışma grubuna alındı. Hastaların epidemiyolojik özellikleri, fizik muayene bulguları, epilepsi tipi, EEG bulguları, radyolojik bulguları, kullandığı ilaçlar, başlangıçta nöbet sıklığı ile şu anki nöbet sıklığı geriye dönük olarak incelenip kayıt altına alındı. Ebeveynlerdeki psikopatolojiyi tanımlamak için ebeveynlere Beck Anksiyete Ölçeği uygulandı. Bulgular: Hastalarımızın %54,2'si kız, %45,8'i erkek ve yaş ortalaması 8,46±4,41 yıl ve epilepsi süresi ortalama 3,81±3,5 yıl bulundu. Beck Anksiyete Ölçeği sonuçlarına göre ebeveynlerin %69'unda anksiyete mevcuttu. Ayrıca annelerdeki anksiyete düzeyinin babalara göre anlamlı yüksek olduğu görüldü (15,81±11,73 p=0,033). Ebeveynlerdeki anksiyete düzeyi ile nöbet sıklığı arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p=0,475). Sonuç: Çalışmamızda epilepsi tanılı çocukların ebeveynlerinde anksiyete düzeyinin normal popülasyona göre yüksek olduğu ve annelerin babalara nazaran daha fazla kaygı bozukluğu yaşadığı saptandı. Sonuç olarak; epilepsi tanılı çocuk hastanın yönetiminde epileptik çocuğa sahip ebeveynlerin ruhsal açıdan desteklenmesi ve bu durumun olguların tedavisinin yönetimindeki etkisinin göz ardı edilmemesinin hem daha başarılı hem de daha ekonomik bir yaklaşım olacağı kanısındayız. Anahtar Sözcükler: Anksiyete, ebeveyn, epilepsi,
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi'nde ventilatör ilişkili pnömoni tanısı alan hastaların geriye dönük değerlendirilmesi
Sağlık hizmeti ilişkili enfeksiyonlar (SHİE) hastaneye yatan hastalarda en sık görülen enfeksiyonlardır. Ventilatör ilişkili pnömoni (VİP) bu enfeksiyonlar içerisinde 4.sıradadır. Ventilatör ilişkili pnömoni öncesinde akciğer enfeksiyonu bulunmayan hastalarda mekanik ventilasyon desteğine alındıktan 48 saat ve sonrasında alt solunum yolu enfeksiyonu semptomları ile tanı alan pnömonidir. Ventilatör ilişkili pnömoni, hastaların mekanik ventilatöre bağlı kalma süresini uzatması; morbiditeyi ve mortaliteyi belirgin şekilde arttırması nedeniyle erken tanı ve tedavisi önemli bir durumdur. Klinik, laboratuvar, görüntüleme ve mikrobiyolojik etken tespiti ile tanı alabilir. Bu çalışmanın amacı VİP tanısıyla izlenen hastaların demografik ve klinik özelliklerini, laboratuvar ve görüntüleme bulgularını retrospektif değerlendirmedir. Çalışmamıza Aydın Adnan Menderes Üniversitesi yenidoğan (YYBÜ) ve çocuk yoğun bakım ünitesinde (ÇYBÜ) yatan VİP tanısı alan yenidoğan döneminden 18 yaşına kadar olan yaş grubundan toplam 60 hasta alınmıştır. Tekrarlayan VİP atağı geçiren hastaların sadece tek VİP atağı çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların %88,3'ü (n=53) YYBÜ'de, %11,7'sinin (n=7) ÇYBÜ'de yatmaktadır. Hastaların 33'ü (%55,0) kadın, 27'si (%45,0) erkek olduğu görülmüştür. Yenidoğan yoğun bakımda izlenen hastaların yaş ortalaması 45,7±39,4 gün, ÇYBÜ'dekilerin yaş ortanca değeri 54,8 (2,3-182.5) ay olarak bulunmuştur. Hastaların %95,0'ında (n=57) kronik hastalık mevcuttur; bunlar içinde en sık (n=44, %38,6) kronik akciğer hastalığı görülmüştür. Hastaların VİP tanısı aldığında ortalama 46,2±38,1 gündür hastanede yattığı ve ortalama 45,4±37,7 gündür mekanik ventilatör (MV) desteği aldığı görülmüştür. Hastaların %85'inin (n=51) doğum şeklinin C/S olduğu görülmüştür. Gestasyonel yaşı <28 hafta olanların oranı %53,3 (n=32) bulunmuştur. Doğum ağırlığının %61,7'sinde (n=37) <1000 gr olduğu tespit edilmiştir. Hastaların %95'inde endotrakeal tüp (ETT), %5'inde trakeostomi mevcuttur. Orogastrik sonda (OG) %88,3'ünde, nazogastrik sonda (NG) %10'unda, foley sonda %1,7'sinde, umblikal venöz kateter (UVK) %6,7'sinde mevcuttu. Hastaların %83,3'ünde periferik damaryolunun, %10'unda santral venöz kateterin (SVK) mevcut olduğu tespit edilmiştir. Çalışmadaki hastaların %63,3'ünde (n=38) kültür üremesi saptanmıştır. Bu üremelerin %62,5'inde (n=25) Pseudomonas türleri, %10'unda (n=4) Stenotrophomonas maltophilia, %7,5'inde (n=3) Acinetobacter spp olduğu görülmüştür. Çalışmaya alınan hastaların %10'unda (n=6) periferik kan kültürü üremesinin olduğu görülmüş olup hiçbir hastada kateter üremesi saptanmamıştır. Hastaların tümünde akciğer grafisi bulgusu olup %90'ınında akciğer grafisinde infiltrasyon olduğu saptanmıştır. Lökosit sayısı ortalaması 15169±8188, nötrofil sayısı ortalaması 8873±6528 ve lenfosit sayısı ortalaması 4081±1845 olup CRP 36 (%60) hastada pozitif görülmüştür. CRP ortanca değeri 7,3(2-311) bulunmuştur. Çalışmamızda hastalara tanı anında sıklıkla ikili kombine antibiyotik tedavisi başlanmış, en sık kullanılan antibiyotiklerin piperasilin-tazobaktam, sefoperazon-sulbaktam, meropenem, vankomisin, amikasin ve gentamisin antibiyotiklerinin olduğu gözlenmiştir. Yoğun bakım ünitesinde yatış süresinin ortalama 133,9±77,3 gün, MV desteğinde yatış süresinin ortalama 112,9±111,8 gün olduğu görülmüştür. Hastaların %68,3'ü (n=41) tamamen iyileşirken, %16,7'sinin (n=10) iyileşip bir ay içinde tekrar VİP atağı geçirdiği, %10'unun (n=6) ise bu süre içerisinde vefat ettiği görülmüştür.
Pediatrik maligniteli hastalarda akut febril nötropenik atak sırasında ve sonrasında kardiyak fonksiyonların değerlendirilmesi
Febril nötropeni atakları (FNA), enfeksiyonlar ve sepsis; maligniteli çocuklarda özellikle yoğun kemoterapi protokollerinin uygulanması sonrasında en sık karşılaşılan komplikasyonlardandır. Biz çalışmamızda FNA sırasında kardiyak disfonksiyon olup olmadığını araştırdık. Çalışmamıza 36 febril nötropeni atağı (%41,7'si (n=15) kadın ve %58,3'ü (n=21) erkek) dahil edilmiştir. FNA'ların kardiyak değerlendirmesi; atağın 1. ve 7. günlerinde 2 boyutlu, M mode, doku Doppler ve pulsed-wave ekokardiyografi (EKO) ile sistolik ve diyastolik fonksiyonların ölçülmesi ile yapıldı ve 1., 3. ve 7. günlerde ölçülen inflamasyon belirteçleri (CRP, prokalsitonin) ve kardiyak biyomarkerlar ile (Troponin T, CK-MB, NT-proBNP) ilişkileri araştırıldı. EKO incelemelerinde diyastolik disfonksiyonu gösteren transmitral A (67,76±16,73 cm/sn'den 59,58 ± 12,58 cm/sn'e), transtriküspit A (54,60±12,38 cm/sn'den 48,46±11,97 cm/sn'e) ve triküspit anulus A' velositelerinin (14,53±6,87 cm/sn'den 11,07±4,09 cm/sn'e) 1. günden 7. güne anlamlı olarak gerilediği görüldü (p<0,05). Nötropenik ateşi 48 saatten kısa süren grupta 1. gündeki mitral anulus E/E' oranı (5,77 ± 1,23), 48 saatten uzun süren gruba göre (6,82 ± 1,79) anlamlı olarak daha düşük saptandı (p<0,05). İlk 24 saat içerisinde CRP değeri ile; Mitral A', Septal E', Septal A' ve Septal S velositeleri arasında anlamlı bir negatif korelasyon olduğu görüldü. Üçüncü günde CRP ve prokalsitonin düzeyleri ile NT-proBNP düzeyi arasında anlamlı bir pozitif korelasyon saptandı. Sonuç olarak, FNA'da özellikle ateş yüksekliğinin ve inflamasyonun yoğun görüldüğü ilk 24 saatteki ekokardiyografi bulgularımızın, diyastolik disfonksiyonun erken evresi olan bozulmuş relaksasyonun varlığını işaret ettiği saptandı. NT-proBNP düzeylerinin bu diyastolik etkilenmeyi, bir laboratuvar bulgusu olarak yansıtabileceği düşünüldü.
Neonatal dönem üriner sistem infeksiyonlarının yönetiminde idrar nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin düzeylerinin değerlendirilmesi
İdrar yolu enfeksiyonu (İYE) yenidoğanda sık görülen enfeksiyonlardandır. Yenidoğanda uygun tedavi yapılmayan İYE akut mortalite ve morbiditenin yanısıra uzun dönemde kronik böbrek hastalığına yol açabilmektedir. İYE'nin hızlı tanısına yönelik yeni belirteçler, tedavinin erken başlatılmasına yardımcı olacaktır. İYE'nin erken bir belirteci olarak genitoüriner epitel hasarında spesifik olarak yükselen idrar nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalinin (uNGAL) kullanımını araştırdık. Bu çalışma, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda, 1 Mart 2022-1 Mart 2023 tarihleri arasında İYE olabileceği düşünülen 80 yenidoğan bebekte tek merkezli prospektif kohort çalışma olarak gerçekleştirildi. İdrar kültürü alındığı anda postmenstrüel 37 haftanın altında kalanlar, postmenstrüel 44 haftanın üzerinde kalanlar ve asfiksi öyküsü olan yenidoğan bebekler çalışma dışı bırakıldı. 80 hastanın 50'sinde İYE tanımlanarak hasta grubunu, idrar bulguları normal olan 30 hasta kontrol grubunu oluşturdu ve gruplar arası uNGAL düzeyi karşılaştırıldı. İYE saptanan grupta (839,14 ng/ml), İYE saptanmayan gruba (718,14 ng/ml) göre istatistiksel olarak daha yüksek uNGAL düzeyi saptandı (p=0,001). ROC analizi sonuçlarına göre İYE tanısı koymak için uNGAL kesme değeri 973,43 ng/ml (güven aralığı %95 ve AUC 0,741) olarak belirlendi. İYE tanısı koydurucu uNGAL kesme değerinin üzerinde kalan ve tam idrar tetkikinde lökosit esteraz pozitifliği olan 5 hastanın tamamı İYE tanımlanan grupta idi. İYE tanımlanmayan 30 hastanın 27'sinin uNGAL düzeyi İYE tanısı koydurucu uNGAL kesme değerinin altında idi. İYE'li olgularda ortalama uNGAL düzeyi yüksek saptanmış olsa da yenidoğan döneminde etkileyebilecek morbiditelerin çokluğu nedeniyle tek başına uNGAL düzeyinin İYE'nin tanısında altın standart olan idrar kültürünün yerini alamayacağı sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: uNGAL, Üriner sistem enfeksiyonu, Yenidoğan
İnflamatuvar bağırsak hastalığı olan çocukların klinik, laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi ve histopatolojik bulgularının incelenmesi
İnflamatuvar bağırsak hastalıkları (İBH), gastrointestinal sistemin multifaktöriyel kronik idiyopatik inflamasyonu ile tanımlanan bir grup hastalıktır. Crohn hastalığı (CH), ülseratif kolit (ÜK) ve sınıflandırılamayan kolit (SK) olarak üçe ayrılmaktadır. Pediatrik İBH tanısı almış hastaların klinik, laboratuvar ve endokolonoskopik verilerini değerlendirmeyi amaçladık. Tanı anındaki histopatolojik örneklerde CD30+ boyanan T yardımcı lenfositlerinin ÜK, CH ve SK ayırımındaki rolünü inceledik. Güçlü inflamasyon gösteren bölgeler CD30 boyaması için seçilmiştir. Ayrıca, 33 İBH hastasının rektum biyopsi örnekleri de CD30 boyaması için değerlendirilmiştir. Çalışma, tanı anında terminal ileum biyopsisi yapılan 110 İBH hastasından 88'ini içermiştir. Bu hastalardan 50'sine (%56,8) ÜK, 30'una (%34,1) CH ve 8'ine (%9,1) SK tanısı konulmuştur. İBH grupları arasında cinsiyet veya büyüme geriliği açısından anlamlı farklar bulunmamıştır. Histopatolojik örneklerde CD30 ile pozitif boyanan lenfositlerin ortalama sayıları mide için 3,9 (0-20), terminal ileum için 4,78 (0-28) ve kolon için 11,43 (0-80) olarak saptanmıştır. CH hastalarının terminal ileumda CD30(+) lenfosit sayıları, ÜK hastalarına kıyasla anlamlı derecede yüksektir (7,53'e karşı 3,14, p=0,007). Elli altı hasta ileal inflamasyona sahipti ve ileiti olan ve olmayan hastalar arasında CD30 sayıları farklılık göstermemiştir. İBH grupları arasında mide ve kolon örneklerinde CD30 sayıları anlamlı farklılık göstermemiştir. Rektumda CD30(+) lenfosit sayıları, CH olan hastalarda, ÜK olanlara kıyasla anlamlı derecede düşüktür (8,1'e karşı 14,4, p=0,047). İleum ve rektumda CD30(+) hücreler, CH ve ÜK arasında ayrım yapmada kullanışlı olabilir. CD30 sayıları, ileal inflamasyon etkilemeyerek, ÜK'yi ileal inflamasyonu olan CH'den ayırmada kullanışlı olabilir. Anahtar Kelimeler: İnflamatuvar bağırsak hastalıkları, Ülseratif kolit, Crohn hastalığı, CD30
Prematüre doğan 7-11 yaş çocukların kardiyak fonksiyonlarının ekokardiyografik olarak değerlendirilmesi
Preterm doğum, dünya çapındaki doğumların %10'undan fazlasını oluşturmakta ve uzun dönemde kardiyovasküler hastalık riskinde artış ile ilişkilidir. Bu çalışma preterm doğum öyküsü olan 7-11 yaş çocukların kardiyak fonksiyonlarının ekokardiyografik olarak değerlendirilmesi ve neonatal faktörlerle ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 7-11 yaş aralığında ve prematüre doğum öyküsü olan 32 çocuk, yaş ve cinsiyet uyumlu sağlıklı 32 çocuk olmak üzere toplam 64 çocuk dâhil edilmiştir. Prematüre ve sağlıklı kontrol grubunun yaş, boy ve vücut ağırlıkları arasında anlamlı fark saptanmazken ekokardiyografik verileri karşılaştırıldığında pulse wave doppler ile mitral E, mitral A, triküspit A, Doku doppler ile septal E, değerleri kontrol grubundaki çocuklara göre daha yüksekti (p<0,05). Ayrıca prematüre grubundaki çocukların sol ventrikül global longitudinal pik strain, sağ ventrikül serbest duvar ve sağ ventrikül4 boşluk, IVRT, MPI, MAPSE, LVESV değerleri kontrol grubundaki çocuklara göre daha düşüktü (p<0,05). Strain ekokardiyografi ile sol ventrikül longitudinal strain prematüre grupta -21,23 ± 1,88 iken, kontrol grubunda -22,70 ± 1,87 idi ve anlamlı fark tespit edildi (p= 0,003). Sağ ventrikül strain ölçümleri prematüre grupta anlamlı düşük bulundu (p= 0,001). Perinatal faktörler ile ekokardiyografik verilerin ilişkisi değerlendirildiğinde bronkopulmoner displazi varlığında IVRT, MAPSE, IVSd, LVEDd, LVESd, LVEDV, LVESV, LV global ve RVFWS ölçümleri daha düşük saptanmıştır. Diğer neonatal faktörlerin varlığı belirgin ekokardiyografik farklılığa neden olmamıştır. Preterm doğum öyküsü olan çocuklarda okul çağında konvansiyonel ekokardiyografik incelemelerde belirgin patolojik bulgular saptanmasa bile ileri ekokardiyografik incelemelerde özellikle diyastolik fonksiyonlarda, sağ ve sol ventrikül longituinal strain incelemelerde sağlıklı kontrollere göre etkilenmeler gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Prematürite, Strain Ekokardiyografi, Bronkopulmoner Displazi, Doku Doppler Ekokardiyografi
Kawasaki hastalığı geçiren hastalarda uzun dönemde endotelyal ve miyokardiyal fonksiyonların değerlendirilmesi
Bu çalışmaya; 2000-2022 yılları arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Çocuk Kardiyoloji Bölümü tarafından takip edilen, en az 6 ay önce Kawasaki Hastalığı geçirmiş, şu an 7 yaş ve üzerinde olan 26 hasta ve çeşitli semptomlarla başvurup patolojik bulgu saptanmayan 24 çocuk dahil edilmiştir. Hasta grubunun tanı yaşı, tanı anındaki pozitif tanı kriterleri, tanı anında ateşin kaçıncı gününde olduğu, tanı anındaki ekokardiyografi bulguları, kullanılan tedavileri, izlemde koroner tutulumun devam edip etmediği bilgileri toplanmıştır. Olguların tamamına konvansiyonel ekokardiyografi, speckle tracking ekokardiyografi (STE) ve nabız dalga analizi (PWA) yapılmıştır. Hasta grubuna egzersiz testi uygulanmış ve ardından tekrar STE yapılmıştır. Hasta grubundan lipit profili çalışılmıştır. Cinsiyet ve yaş dağılımı, koroner tutulum oranı ve yeri, tanı anı pozitif tanı kriterleri ve ateşli gün sayısı literatürle uyumlu bulunmuştur. PWA'da nabız dalga velositesi hasta grubunda daha yüksek saptanmış, uzun dönemde gelişen arteriyel sertliğin göstergesi olarak değerlendirilmiştir (p=0,043). İki grubunun strain verileri karılaştırıldığında longitudinal segmentlerde anterior middle (p=0,007), anterior apikal (p=0,042), anteroseptal middle (p=0,006), inferior middle (p=0,036), inferior apikal (p=0,040), inferolateral apikal (p=0,005) segmentlerin ve global strain (p=0,001) değerlerinin hasta grubunda düşük olduğu saptanmıştır. Bu da uzun dönemde hastalarda miyokardiyal disfonksiyonun geliştiğinin göstergesi olarak değerlendirilmiştir. Hasta grubunun egzersiz öncesi ve sonrası strain verileri değerlendirildiğinde; longitudinal anteroseptal bazal (p=0,021), anterolateral bazal (p=0,024) ve inferoseptal bazal (p=0,001) segmentlerdeki değerlerinin, egzersiz öncesine göre arttığı saptanmıştır. Sonuç olarak; hastaların uzun dönem izlemlerinde PWA'nın ve strain ölçümünün endomiyokardiyal disfonksiyonu subklinik iken saptamada ve koroner arter hastalığını öngörmede oldukça değerli olduğu gösterilmiştir.
Evaluation of telomere length in children with epilepsy
Epilepsy is a chronic disease characterized by recurrent unprovoked seizures. Telomere length (TL) is a biological marker for stress and cellular ageing and is essential for maintaining the stability of genetic material. Understanding telomeres can unveil new opportunities for innovative molecular targets and significant implications for diagnosis and treatment. To our knowledge, this is the first study to evaluate an association between telomere length in children with epilepsy. This is a single-center, cross-sectional study with 100 participants, which was carried out between December 2021 and September 2023 in Eskisehir Osmangazi University Hospital, Department of Pediatric Health and Diseases. The epilepsy group consisted of 54% males and the control group consisted of 52% males. The median age of children in the epilepsy group was 144 months. Eight (16%) children in the epilepsy group and twenty-one (42%) children in the control group were born preterm. Forty-six (92%) children with epilepsy presented with generalized seizures. Thirty-two (64%) children had pathological EEG results. Nine (18%) children were considered as drug resistant epilepsy (DRE) patients. The results of the study did not demonstrate a correlation between TL in children with epilepsy. Although statistically unsignificant, the total telomere length (TTL) (0,73 [0,36–2,32] Mb) and the end of chromosome telomere length (CTL) in the epilepsy group (7,94 [3,91–25,11] kb) was shorter than the control group (0,87 [0,39–2,31] Mb, 9,41 [4,24–25,11] kb respectively). The difference in TL between children with DRE was not statistically significant. The TTL and CTL values of the females were longer (p<0.05). The TTL and the CTL values of children with a family history of epilepsy were longer (p<0.05). Despite being statistically unsignificant, those who were breastfed for more than 6 months, born preterm, and born via NSVD had longer TTL and CTL values. Additional studies are essential to evaluate and explore the factors influencing the rate of telomere attrition and the relationship of TL in children with epilepsy. Key words: Epilepsy, Telomere, Telomere Length, Drug Resistant Epilepsy, Children
Sol sağ şantlı doğumsal kalp hastalıklarına bağlı kalp yetersizliği tedavisinde digoksin etkinliğinin serum NT-PRO BNP düzeyi ile değerlendirilmesi
GİRİŞSoldan sağa şantlı doğumsal kalp hastalığına sekonder kalp yetersizliği tanısı almış ve tedavide digoksin, enalapril ve furosemid ya da enalapril ve furosemid şeklinde iki farklı ilaç kombinasyonu verilen hastalarda tedavinin etkinliğini klinik olarak Ross puanı ile ve NT-pro BNP düzeyi ile değerlendirmek.GEREÇ VE YÖNTEMLERÇalışmamız, İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalında 2010?2011 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Pediyatri polikliniğine başvuran ve yapılan muayene ve tetkikler sonucunda soldan sağa şantlı doğumsal kalp hastalığına sekonder kalp yetersizliği tanısı alan, yaşları 10 gün ile 24 ay arasında değişen 37 hasta (grup-1 ve grup-2) ve 20 sağlıklı çocuk (grup-3) kontrol grubu olarak belirlenerek prospektif olarak değerlendirildi. Fizik muayene ve ekokardiyoğrafi bulgularına göre KY bulguları olan 19 hastaya (grup 1) digoksin, enalapril ve furosemid; 18 hastaya (grup 2) enalapril ve furosemid tedavisi verildi. Hastalar yaklaşık bir ay sonra tekrar değerlendirildi. Hastalardan tedavi öncesi ve sonrası NT-proBNP çalışıldı. Yine tedavi öncesi ve sonrası ekokardiyografik verileri ve Ross klasifikasyonuna göre evreleri kaydedildi.BULGULARGrup 1, 6 (%31,6) kız, 13 (%68,4) erkek; Grup 2, 10 (%55,6) kız, 8 (%44) erkek hastadan oluşuyordu. Grup 3 ise 9 (%45,0) kız, 11 (%55,0) erkek sağlıklı çocuktan oluşuyordu. Grup I'de bulunan hastaların yaş ortalaması 3,7 ± 4,4 ay, grup II'de bulunan hastaların yaş ortalaması 3,4 ± 3,5 ay, grup III'de bulunan hastaların yaş ortalaması ise 5 ± 3,7 ay bulunduKontrol grubunda yaşa ve cinsiyete göre NT-proBNP değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi. Hasta grubunda tedavi öncesi ve tedavi sonrası ölçülen NT-proBNP düzeyleri karşılaştırıldığında NT-proBNP'nin düşüş sergilediği görüldü. Her iki gruptaki NT-proBNP düşüşü arasında fark saptanmadı (p=0,372). Grup 1 ve grup 2'nin tedavi sonrası NT-proBNP düzeylerinin kontrol grubu ile karşılaştırıldığında grup 1 ile istatiksel olarak anlamlı fark (p=0.045) saptanırken kontrol grubunun grup 2 ile istatiksel olarak anlamlı farkı (p=0,003) olmadığı tespit edildiSONUÇÇalışmamızdaki bulgulara göre soldan sağa şantlı doğumsal kalp hastalığına sekonder kalp yetersizliği tanısı alan, digoksin, enalapril ve furosemid ya da enalapril ve furosemid tedavisi verilmiş çocukların tedavi sonrası değerlendirilmelerinde NT-proBNP düzeyi açısından iki grup arasında farklılık saptanmadı. Her iki tedavi de etkin bulunmuş olup, digoksinin bu hastalarda kullanılmasının ek bir yarar getirmediği görüldü.Anahtar Kelimeler: Soldan sağa şantlı doğumsal kalp hastalığı, kalp yetersizliği, NT-proBNP, çocuk, tedavi
2006-2010 yılları arasında takip edilen febril nötropeni ataklarındaki kültürlerde üreme oranları, antibiyortik duyarlılıkları antibiyotik dirençleri
2006-2010 Yılları Arasında Takip Edilen Febril Nötropeni Ataklarındaki Kültürlerde Üreme Oranları,Antibiyotik Duyarlılııkları Antibiyotik Dirençleri
Yenidoğanlar ve süt çocuklarında kardiyak fonksiyonların değerlendirilmesinde doku doppler görüntüleme, strain ve strain rate ölçümleri
AmaçÇalışmamızda, sağlıklı yenidoğanlar ve süt çocuklarında sol ventrikül doku Doppler ekokardiyografi, strain ve strain rate ölçümleri yapılarak bu dönemdeki kardiyak hemodinamik değişimlerin saptanması ve normal referans değerlerin belirlenmesi amaçlandı.Gereç ve yöntemlerBu çalışma Ekim 2010-Nisan 2011 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Çocuk Kardiyoloji bölümünde gerçekleştirildi. Hastanemiz yenidoğan bölümü tarafından takip edilen sağlıklı bebekler ile Pediatrik Kardiyoloji polikliniğinde masum üfürüm saptanan, yaşları 1 gün ile 3 ay arasında değişen toplam 149 bebek çalışmaya alındı. Bebekler, 32 prematür (gestasyonel yaş 36-37 hafta arasında, grup1), 32 term (gestasyonel yaş ? 38 hafta, grup 2), 47 infant (1. ayını dolduran, grup 3) ve 38 infant (3.ayını dolduran, grup 4) olmak üzere dört gruptan oluşmakta idi.Standart ekokardiyografik çalışma, PW Doppler ve doku Doppler, strain ve strain rate çalışmaları Mylab 50 (Esaote, Florence) Eko cihazı kullanılarak aynı kişi tarafından yapıldı.BulgularGrup 1, 18 (%56,3) kız, 14(% 43,8) erkek; grup 2,14 (%43,8) kız, 18 (%56,3) erkek; grup 3, 18 (%33,8) kız, 29(%61,7) erkek; grup 4, 22 (%57,9) kız, 16 (%42,1) erkek bebekten oluşuyordu. Apgar skorları açısından gruplar arasında fark saptanmadı (p>0.05).Konvansiyonel ekokardiyografik incelemede grupların sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonları normal sınırlarda idi Gruplar arasında EF ve FK açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05)Sol ventrikül pulsed Doppler ekokardiyografik incelemede diyastolik erken doluş velositesi (E) ve diyastolik geç doluş velositesi (A) değerlerinde grup 1'den, grup 3'e doğru artış olduğu bulundu. Bu artış, grup 1 ve 2 arasında (sırasıyla p=0.02; p=0.004), grup 2 ve 3 arasında (sırasıyla p=0.001; p=0.001), grup 2 ve 4 arasında (sırasıyla p=0.001; p=0.01;), grup 1 ve 3 arasında (sırasıyla p<0.001; p<0.001), grup 1 ve 4 arasında (sırasıyla p=0.001; p=0.001) istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Grup 4 de mitral E/A oranının grup 2'ye göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü (p=0.005). Diğer gruplar arasında mitral E/A oranları açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0.05).Sol ventrikül doku Doppler ekokardiyografi ile değerlendirilen pik erken relaksasyon velositesi ( E') değerlerinde grup 1'den, grup 4'e doğru artış olduğu görüldü. Bu artış grup 2 ve grup 3 (p=0.001), grup 2 ve grup 4 (p=0.001), grup 3 ve 4 (p=0.001), grup 1 ve 3 (p=0.001), grup 1 ve 4 (p=0.001) arasında istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Pik geç relaksayon velositesi (A') değerlendirildiğinde grup 2 ve 3 (p=0.005), grup 1 ve 3 (p=0.001), grup 1 ve 4 (p=0.001) arasında arasında anlamlı artış saptandı.Sol ventrikül dört boşluk, iki boşluk, üç boşluk görüntülemelerden elde edilen longitidunal ve kısa eksen görüntülemelerden elde edilen sirkumferansiyal sistolik velositeler, sistolik strain ve SR değerlerinin tüm gruplarda bazalden apekse doğru azalmış olduğu bulundu (p<0.001).SonuçÇalışmamızdaki bulgulara göre, yenidoğan ve erken süt çocukluğu döneminde kardiyak açıdan önemli hemodinamik değişiklikler olmakta ve bu değişiklikler doku Doppler ekokardiyografi, strain ve strain ekokardiyografi ile saptanabilmektedir. Ancak bu konuda yapılan çaılışmaların az sayıda olması nedeni ile daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.
Çocuklarda helicobacter pylori gastritinde virülans faktörleri ve antibiyotik direnci
Amaç:Helicobacter pylori (Hp) dünya nüfusunun yarısından fazlasını kronik olarak enfekte eden bir patojendir. Hp gastrit, peptik ülser, gastrik mukoza ilişkili lenfoit doku lenfoması ve mide kanserinin en önemli sebebidir.Helicobacter pylori, genetik olarak farklı virulansa sahip suşları bulunan ve belli suşların daha ağır hastalığa yol açabildiği bir mikroorganizmadır. Taşıdıkları cagA, cagE, babA, iceA ve vacA gibi virülans faktörleri mide mukozasında oluşan inflamasyonun derecesinde etkilidir. Helicobacter pylori virülans faktörleri ve klinik önemleri, erişkin hastalarda yoğun olarak araştırıldığı halde çocuklarda yapılmış çalışmalar azdır.Helicobacter pylori tedavisinde kullanılan antibiyotiklere karşı tüm dünyada giderek artan bir direnç mevcuttur. Türkiye'de ve özellikle de çocuklarda Hp'nin antibiyotik direnci ile ilgili bilgiler sınırlıdır. Bu nedenle Hp suşlarının antimikrobiyal direnç durumunu belirlemek tedavinin başarısını öngörmede önemlidir.Çalışmamızda Türkiye'nin doğusunda Hp gastriti bulunan çocuklarda virülans faktörlerinin durumunu, antibiyotik dirençlerini, gastrit tablosu ve antibiyotik direncinin Hp genotipleri ile ilişkisini belirlemeyi amaçladık.Hastalar ve Yöntem:Tekrarlayan karın ağrısı şikayeti bulunan 159 hastaya üst gastrointestinal endoskopi yapılarak her hastadan iki adet antral biyopsi alındı. Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR), kültür ve histopatolojik inceleme ile Hp enfeksiyonu saptanmaya çalışıldı. Antibiyotik duyarlılıkları disk difüzyon yöntemi ile araştırıldı. Virülans faktörlerinin tespit edilmesi için PCR kullanıldı. Histopatolojik olarak gastritin değerlendirilmesinde güncellenmiş Sydney sınıflanması kullanıldı.Bulgular:Helicobacter pylori sıklığı kültür ile %32,1, histopatoloji ile %40,9 ve PCR ile % 61,6 olarak tespit edildi. Hastaların %76,5'inde antral nodülarite görüldü. PCR sonuçlarına göre histopatolojik incelemenin duyarlılık ve özgüllüğü sırasıyla %66,3 ve %100, kültürün duyarlılık ve özgüllüğü %52 ve %100 idi.Kültürde Hp üremesi tespit edilen 51 olgunun antibiyogram sonuçlarına göre antibiyotik direnç oranları; Klaritromisinde %23,5, metronidazolde %11,7 ve amoksisilinde %3,9 idi.Hastaların %51'inde cagA, %70,4'ünde cagE, %49'unda babA2, %34,7'sinde iceA1 ve %25,5'inde iceA2 pozitif saptandı. PCR pozitif tüm hastalarda vacA da pozitif iken, %81,6'sı vacAs1, %19,4'ü vacAs2, %38'i vacAm1 ve %62'si vacAm2 idi. VacA subtipleri arasında en sık rastlananlar; s1am2 (%32,7), s1am1 (%14,3) ve s2m2 (%12,) idi.CagA pozitif olgularda antral nodülarite anlamlı olarak daha fazla görüldü (p<0,05). IceA2 pozitiflerde ülser sıklığı yüksek iken lenfoid aggregat, inflamasyon ve Hp yoğunluğu anlamlı olarak düşük saptandı. VacAs1a pozitif olanlarda histopatolojik aktivasyon ve kronik aktif gastrit daha sık görülmekte idi (p<0,05). VacAs1c pozitif olanlarda nötrofil aktivasyonu ve özofajit daha az idi (p<0,05). CagE, iceA1, babA2 ve vacAs1c pozitifliğinde klaritromisin direnci sıklığının, vacAs1 ve vacAs1c pozitif olanlarda ise metronidazol direnci sıklığının arttığı görüldü.Helicobacter pylori pozitifliğini etkileyebilecek çevresel koşullara bakıldığında; sosyoekonomik düzeyi düşük olanlarda, ailede fert sayısı dörtten fazla olanlarda ve pasif sigara içiciliğinde anlamlı olarak Hp sıklığında artış saptandı (p<0,05).Sonuç:Helicobacter pylori enfeksiyonu bölgemiz için önemli bir problemdir. Bölgemizde ve dünyada giderek artan bir oranda klaritromisin direnci görülmektedir. Kültür ve PCR yöntemleri ile klaritromisin direncinin saptanması başarılı Hp eradikasyonu için gereklidir.Tekrarlayan karın ağrısı ve Hp gastriti bıulunan Türk çocuklarında ağırlıklı bulunan Hp genotipleri cagE ve vacA s1a/m2'dir. Hastalarda cagA, vacAs1a ve iceA2 genotiplerinin bulunması gastrit belirtilerinin ağırlığı ile ilişkilidir.
Malatya ve çevresinde çocukluk çağında akut romatizmal ateş
Giriş: Akut romatizmal ateş A grubu beta hemolitik streptokoklar tarafından oluşturulan üst solunum yolu enfeksiyonunu takiben geç dönemde gelişen enflamatuvar bir hastalıktır. Gelişmekte olan ülkelerde edinilmiş kalp hastalıklarının en önemli nedenidir. Yıllık insidansı gelişmiş ülkelerde 100 000'de 0,5-1 iken, gelişmemiş ülkelerde 100 000'de 100-200'e kadar çıkmaktadır. Türkiye ile ilgili insidans çalışmaları sınırlı sayıdadır.Yöntem: Bu çalışmada Malatya ve çevresinde akut romatizmal kardit sıklığını belirlemek amacıyla Ocak 2007- Aralık 2011 yılları arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediyatrik Kardiyoloji Bölümünde akut romatizmal kardit tanısı alan hastalar çalışmaya alınmıştır. Tüm hastaların kayıtları geriye dönük olarak değerlendirildi. Modifiye Jones kriterlerine göre 2 major veya 1 major ve 2 minor kriter kullanılarak ve DSÖ tarafından hazırlanmış olan 2002-2003 ARA ve RKH tanı kriterlerine göre akut romatizmal ateş tanısı konuldu. Hastaların EKG, telekardiyografi, ekokardiyografi, boğaz kültürü, ASO, sedimantasyon ve CRP sonuçları kaydedildi.Sonuçlar: Çalışmamız süresince 132 hastanın ARA tanısı almış olduğu belirlenmiştir. Kardit (% 83,3) en sık majör bulgu olarak saptanmış olup, sırasıyla onu artrit (% 47), kore (% 13,6), ve eritema marginatum (% 0,8) izlemiştir. Mitral kapak (% 76,5) en sık tutulan kapak olup, onu aortik kapak tutulumu (% 25,8) takip etmekteydi. Bu çalışmada Malatya ve çevresinde akut romatizmal kardit sıklığının 100 000'de 42,3 ile 104,8 arasında değiştiği saptanmıştır.Sonuç: Ülkemizde daha önce yapılmış olan birçok çalışmanın gerçek akut romatizmal kardit prevalansını yansıtmamaktadır. Ülkemizin nisbeten geri kalmış bölgelerin akut romatizmal ateş sıklığının diğer bölgelerden daha yüksek olduğuna inanmaktayız.Anahtar Kelimeler: Romatizmal ateş, kardit, Malatya
Hiperbilirubinemi nedeniyle 2009-2011 yılları arasında kan değişimi uygulanan yenidoğanların retrospektif analizi
7.ÖZETAmaç: Sarılık yenidoğan bebeklerin çoğunluğunda fizyolojik olarak da görülebilen problemlerden biridir. Erken tanı ve tedavi BIND gelişimini engellenmede önemlidir. İndirekt hiperbilirubineminin acil tedavisinde yer alan kan değişimi etkili bir tedavi yöntemi olmasına rağmen işleme bağlı birtakım komplikasyonlar görülebilir. Bu çalışmada, hastanemizde hipebilirubinemi nedeniyle KD yapılan hastaların klinik özellikleri, risk faktörleri, sarılık nedenleri ve KD'ye bağlı komplikasyonlar araştırılmıştır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Mayıs 2009 ile Aralık 2011 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği Yenidoğan Yoğun Bakım 1-2-3 servislerinde sarılık nedeniyle yatırılarak APA 2004 kriterlerine göre KD uygulanan 25 hastanın, yapılan 35 işlem kayıtları ve hasta dosyaları retrospektif olarak incelendi. İstatiksel analiz SPSS 16.0 (Statistical Program in Social Sciences) yazılım programı kullanılarak yapıldı.Bulgular: Kan değişimi uygulanan hastaların 16'sı (%64) erkek, 9'unu (%36) ise kızdı. Hastalardan 6 (%24) tanesinde ABO uyuşmazlığı, 2 (%8) tanesinde ABO uyuşmazlığı ve hipotiroidi, 7 (%28) tanesinde Rh uyuşmazlığı tespit edilmiş olup 5(%20) etiyoloji aydınlatılamadı. Rh uyuşmazlığı olan 7 bebeğin annelerinden sadece 2 tanesine RhIG uygulanmıştı. Komplikasyonlardan en sık biyokimyasal bozukluklar tespit edildi.Sonuç: Kan değişimi indirekt hiperbilirubineminin acil tedavisinde etkili bir yöntem olmasına rağmen, indirekt hiperbilirubinemiye bağlı nörolojik sekellerin önlenmesinde en iyi tedavi yöntemi taburculuk öncesi riskli bebekleri belirleyerek, belirli aralıklarla kontrol edip erken müdahele etmektir.Anahtar kelimeler: hiperbilirubinemi, kan değişimi, komplikasyon, ABO uyuşmazlığı
Respiratuar distres sendromlu prematür bebeklerde akut böbrek hasarının idrar nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin ile değerlendirilmesi
Amaç; Böbrek hasarı prematüre bebeklerde sık görülmektedir. Kreatinin, glomerüler filtrasyon hızının azalmış olduğunu gösteren geç bir belirteçtir. Bu yüzden ABH tanı ve tedavisi gecikmektedir. Akut böbrek hasarını erken dönemde saptayabilmek için NGAL gibi yeni tanısal belirteçler kullanılmaya başlanmıştır. Çalışmamızda; prematüre bebeklerde böbrek fonksiyonlarını değerlendirmek amacıyla idrarda NGAL düzeylerini RDS'li ve RDS'li olmayan hastalarda saptayarak, böbrek fonksiyonlarını karşılaştırmayı amaçladık.Gereç ve yöntem; Bu çalışmaya İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi YYBÜ'nde takip edilen, gebelik haftası 28-34 olan 51 prematüre bebek alındı.Hastalar RDS gelişen ile RDS gelişmeyen kontrol grubu olarak 2 gruba ayrıldı.Grup 1: RDS gelişen hasta grubu (21 olgu),Grup 2: RDS gelişmeyen kontrol grubu (30 olgu),Hastaların klinik, laboratuar özellikleri, postnatal komplikasyonları kaydedildi. 1. ve 7. gün idrar NGAL değerleri ELİSA yöntemi ile çalışıldı. İstatiksel analiz SPSS 16.0 yazılım programı kullanılarak yapıldı.Bulgular; Çalışmamızda RDS gelişen ve gelişmeyen hastaların idrar NGAL seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmamasına rağmen, 1. gün idrar NGAL değerinin 7. gün değerine göre daha yüksek olduğu tespit edildi.Sonuç; Çalışmamızda 1. ve 7. gün bakılan idrar NGAL düzeylerinde yükselme tespit edilmedi. RDS gelişen ve gelişmeyen olgularda neonatal ABH sınıflandırmasına uygun ABH tespit edilmediği için idrar NGAL düzeylerinde yükselme tespit edilmemiş olabilir. Bundan dolayı çalışmamızda idrar NGAL'inin ABH gelişimini erken evrede göstermede değerli olup olmadığını belirleyemedik. Bu çalışmamızdaki verilerimizin daha geniş serilerde yapılacak benzer çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.Anahtar kelimeler; NGAL, RDS, akut böbrek hasarı, prematürite
Malatya yöresinde yetişen kayısı tohumlarında amigdalin miktarının HPLC yöntemiyle belirlenmesi
Amaç: Kayısı tohumu yenmesiyle ilgili toplumuzda iki farklı görüş mevcuttur. Bunlardan ilki tüm kayısı tohumları faydalıdır, zehirlenme yapmaz görüşüdür. Diğeri ise bütün kayısı tohumları zehirlidir, yenmesi zararlıdır düşüncesidir. Çalışmamızda bu iki görüşün doğruluğunu değerlendirmek amacı ile farklı kayısı çeşitlerinin tohumlarındaki amigdalin miktarını ölçmeyi planladık. Kayısı tohumunun yenmesi ile alınan amigdalin vücudumuzda HCN?e hidrolize olur ve akut siyanür zehirlenmesine neden olabilir. Çocuklar erişkinlere göre daha yatkın oldukları için akut siyanür zehirlenmesi ile klinikte karşımıza daha çok çıkmaktadır. Ancak hangi kayısı tohumunun ne kadar yenilmesiyle zehirlenme gözlenebileceği bilinmemektedir. Çalışmamızın amacı bu konuya açıklık getirerek toplum ve sağlık çalışanlarında farkındalık yaratmaktır. Gereç yöntem: Araştırmada 13 farklı kükürtsüz kayısı çeşit (Hacıhaliloğlu, Hasanbey, Kabaaşı, Çöloğlu, Çataloğlu, Soğancı, Şekerpare, Turfanda Eskimalatya, Alyanak, Paviot, Hungarian Best, Ninfa, Roksana) tohumu ve 2 kayısı çeşit (Hacıhaliloğlu, Kabaaşı) tohumunun kükürtlü, kavrulmuş, kükürtlü kavrulmuş şekillerinde HPLC yöntemi ile g başına düşen mg cinsinden amigdalin miktarı belirlenmiştir. Kayısı tohumları İnönü Üniversitesi Kayısı Araştırma Merkezinden alınmıştır. Literatürdeki verilere dayanarak bu miktardan salınacak olan HCN miktarı ve 6 yaşında vücut ağırlığı ortalama 20 kg olan bir çocukta akut siyanür zehirlenmesine neden olabilecek tohum adedi belirlenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda acı kayısı tohumlarında tatlı tohumlara oranla amigdalin içeriği anlamlı olarak fazla bulundu. Acı tohumların ortalama amigdalin içeriği 26,27 ±14,4 mg/g olarak hesaplandı. Tatlı tohumların ortalama amigdalin miktarı ise 0,16 ±0,09 mg/g olarak tespit edildi. İki grup arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p=0,03). Tüm tohumların içinde Paviot kayısı çeşidinin acı tohumunda amigdalin miktarı en yüksek oranda 44,41 mg/g tespit edildi. Bu miktar amigdalinden oluşacak HCN miktarı 2,5 mg/g olarak hesaplandı. Altı yaşında vücut ağırlığı ortalama 20 kg olan bir çocukta akut siyanür zehirlenmesine neden olacak ortalama kayısı tohum adedi (ZNOTA) 7 olarak tespit edildi. Acı tohumların en düşük amigdalin içeriği bulunan çeşidi ise Turfanda Eskimalatya olarak belirlendi. Bu çeşitte amigdalin içeriği 13,96 mg/g olarak tespit ettik Tatlı tohumu bulunan kayısı çeşitlerinin içinde en yüksek amigdalin miktarını 0,4 mg/g olarak sofralık tüketimi fazla olan ve Malatya?da üretimi fazla olan Hasanbey çeşidinde tespit ettik. Bu çeşitten ortalama 852 adet (yaklaşık 680g) yenmesi ile zehirlenme gözlenebilir. Tüm tohumların içinde ölçülebilen en düşük amigdalin miktarı (0,09 mg/g) Kabaaşı çeşidinin kükürtsüz kavrulmuş şeklinde tespit edildi. Kabaaşı kükürtlü, Çataloğlu, Çöloğlu ve Şekerpare çeşitlerinin tatlı tohumlarında amigdalin düzeyinin kullandığımız yöntemle tespit edilemeyecek kadar (<0,08 mg/g) düşük olduğu gözlendi. Sonuç: Çocuklarda acı kayısı tohumu yenilmesine bağlı görülen ölümle sonuçlanabilen akut siyanür zehirlenmesinin önlenmesi önemlidir. Bunun için kayısı tohumlarının acı türlerinin yenilmemesi ve bu tohumlar için zehirli madde güvenliği kuralları uygulanması önerilir. Tatlı tohumların ise zehirli olduğuna dair mevcut olan algı düzeltilmelidir.
Akut gastroenteritli çocuklarda sekiz farklı viral etkenin araştırılması
Giriş ve Amaç: Viral gastroenteritler, çocukluk çağında görülen gastroenteritlerin en sık nedenidir. Bu çalışmada, bölgemizde 1 ay - 17 yaş grubu ishalli çocuklarda Astrovirus, Rotavirus, Adenovirus, Enterovirus, Norovirus, Parechovirus, Aichivirus ve Sapovirus enfeksiyonlarının prevalansının saptanması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, akut gastroenterit tanısı alan, 1 ay ? 17 yaş grubu çocuklar alındı. İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı?nın çocuk acil birimi ile çocuk polikliniklerine Ocak 2012 ? Ocak 2013 tarihleri arasında, ishal yakınması ile başvuran 240 çocuktan alınan dışkı örnekleri, PCR yöntemi ile Astrovirus, Rotavirus, Adenovirus, Enterovirus, Norovirus, Parechovirus, Aichivirus ve Sapovirus yönünden incelendi. Bulgular: Numuneler çalışıldığında 131 (%54,58) hastada viral etken tespit edildi. Etken pozitif hastaların 56?sında (%42,75) Norovirus, 44?ünde (%33,59) Rotavirus, 29?unda (%22,14) Enterovirus, 21?inde (%16,03) Adenovirus, 21?inde (%16,03) Parechovirus, beşinde (%3,82) Sapovirus ve birinde (%0,76) de Aichivirus izole edildi. Astrovirus hastaların hiç birinden izole edilmedi. Hastaların %38,75?inde tek viral etken,%15,83?ünde çoklu viral etken saptandı. Çoklu viral etken varlığı olan hastalarda yatış yüksek gözlenmiştir. Hastaların yaşlara göre dağılımında Rotavirus, Adenovirus, Norovirus, Parechovirus en sık 7-24 ay arası, Enterovirus 7-24 ay ve 24 ay üstü eşit oranda, sapovirus 0-6 ay ile 7-24 ay arası eşit oranda görülmüştür. Hastaların mevsimsel dağılımında Rotavirus enfeksiyon oranı en yüksek aralık-ocak ayında ve kış mevsiminde, Norovirus en yüksek temmuz-haziran ayında ve yaz mevsiminde, Enterovirus en yüksek temmuz ayında, Sapovirus en yüksek eylül ekim ayında sonbaharda tespit edilmiştir. Parechovirus temmuz ve aralık ayları arasında tespit edilmişken diğer aylarda görülmemiştir. Aichivirus temmuz ayında bir hastada görülmüştür. Adenovirus enfeksiyonlarında mevsimsel dağılımda bir fark görülmemiştir. Sonuç: Çalışmamız, bölgemizdeki çocuk gastroenteritlerinde viral etkenlerin olguların yarısının çoğundan sorumlu olduğu, Norovirus ve Rotavirus?ün oldukça sık rastlanan etkenler olduğunu belirlemiştir. Anahtar sözcükler: Astrovirus, Rotavirus, Adenovirus, Enterovirus, Norovirus, Parechovirus, Aichivirus, Sapovirus, Gastroenterit, PCR.
İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi'nde lenfadenopati ile takip edilen çocukların malignite potansiyeli açısından değerlendirilmesi
Amaç: Lenf nodu büyümesinin patolojik olup olmaması, hastanın yaşı, büyümüş lenf nodlarının boyut ve lokalizasyonu ile ilgilidir. Bununla birlikte, genel olarak 10 mm?den büyük çaptaki lenf nodları için lenfadenopati tanımı kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı; 1 Ocak 2009-1 Kasım 2012 tarihleri arasında hastanemizde lenfadenopati nedeni ile takip edilen hastaların epidemiyolojik özelliklerinin, öykü, klinik ve laboratuar bulgularının ve etiyolojik dağılımının malignite potansiyeli açısından değerlendirilmesi, maligniteyi arttıran risk faktörlerinin belirlenmesidir. Hastalar ve yöntem: Çalışmaya 1 cm ve üzerindeki boyutlarda lenfadenopatisi olan 3 ay-18 yaş arası 530 hasta dahil edildi. Hastaların en az üç ay takip edilmiş olmaları şartı arandı. Hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Öykü, fizik muayene, laboratuvar verilerinin benign ve malign lenfadenopati ayrımındaki etkinliği araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 530 hastanın 347?si erkek, 183?ü kız idi. En çok hasta 6-11 yaş aralığında idi. Hastaların 31?inde (%5,8) malignite tespit edildi. 12 yaş üzerinde olan, gece terlemesi, kilo kaybı gibi semptomları olan, yaygın lenfadenopatisi olan, boyunda arka servikalde, boyun dışında supraklaviküler, mediastinal, abdominal LAP'ı olan, 2 cm'nin üzerinde LAP'ı olan, anemi, trombositopeni, lökopeni, ESH yüksekliği, CRP yüksekliği, LDH yüksekliği olan hastalarda malignite sıklığının arttığı belirlendi. Anamnez, fizik muayene, laboratuar bulgularından birden fazla bulgusu olan hastalarda malignite sıklığının %60?a varan oranlara yükseldiği tespit edildi. Sonuç: Lenf bezi büyüklüğü nedeni ile başvuran hastaların malignite için ipucu olacak bulguları değerlendirilmelidir. Bu bulguları olan hastalarda ileri tetkikler geciktirilmeden yapılmalıdır. Özellikle malignite riskinin arttığı birden fazla anamnez, fizik muayene ya da laboratuvar bulgusu olması halinde zaman kaybetmeden maligniteyi ekarte etmek amacı ile biyopsi yapılmalıdır. 0-5 yaş arası, boyunda LAP?ı olan, 2 cm?nin altında LAP?ı olan, tedavi ile lenfadenopatide küçülme olan, USG?de benign yapıda LAP bulguları olan hastalar gereksiz tetkikten kaçınılarak, erken dönemde biyopsi yapılmadan takip edilebilir.
Tek taraflı displastik, hipoplastik, agenetik ve atrofik böbrek hastalığı olan çocuklarda hipertansiyonun yaşam içi kan basıncı izlemi ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada displastik/agenezik veya atrofik böbreğe sahip çocuklarda YİKBİ ile hipertansiyonun erken tanınması, gerekli önlemlerin alınması ve tedavilerin başlanması sayesinde ileride doğacak ciddi sorunlardan korunulmasına katkı sağlamak amaçlandı. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada; İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Bilim Dalında 1995-2013 yılları arasında takip edilen 9 MKDB?li, 25 URA?lı, 10 atrofik böbrekli ve 5 nefrektomili olup, yaşları 5-18 arasında değişen toplam 49 hasta grubu ve bu gruba yaş, cins, kilo ve boy olarak benzer olup yaşları 6-16 arasında değişen böbrekle ilgili hastalığı olmayan ve hipertansiyon semptomları bulunmayan 30 kontrol grubu seçildi. Her iki grubun da yaş, cins, kilo, boy, BMI?leri kaydedildi. Poliklinikte takipli olan hasta grubunun dosyaları retrospektif olarak incelendi. Gerekli laboratuar verileri ve radyolojik sonuçları kaydedildi. Eksik labaratuar verileri ve radyolojik görüntülemeler yapılarak kaydedildi. Kontrol grubunda yer alan çocuklardan kan, idrar ya da radyolojik görüntüleme istenmedi. Her iki grubun poliklinik şartlarında ölçülen KB değerleri ve YİKBİ ile ölçülen KB değerleri karşılaştırıldı. İstatistiksel analiz SPSS (Statististical Program in Social Sciences) 17.0 yazılım programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Hasta grubundaki kız sayısı 22 (%44,9) erkek sayısı 27 (%55,1) ,kontrol grubunda ise kız sayısı 15 (%50), erkek sayısı ise 15 (%50) idi. YİKBİ?ye göre MKDB?li toplam 9 hastanın 5?inde (%55,5), RA?li hastaların 25`inin 10?unda (%40) , atrofik böbrekli hastaların 10?unun 4?ünde (%40) ve nefrektomili toplam 5 hastanın 2?sinde (%40) hipertansiyon saptandı. Gruplar kendi içlerinde karşılaştırıldı. MKDB?li grubun gece SKB yükü ve 24 saat boyunca ölçülen DKB yükü kontrol grubundan yüksek çıkmıştır. RA?li hastaların gece SKB yükü kontrol grubundan yüksek çıkmıştır. Atrofik/hipoplazik böbrekli hastaların 24 saat boyunca ölçülen DKB yükü kontrol grubundan yüksek çıkmıştır. YİKBİ sonuçlarına göre hasta grubunda maskeli hipertansiyon, kontrol grubunda ise beyaz önlük hipertansiyonu olduğu sonucuna varılmıştır. Sonuç: Çalışmamızda displastik/agenezik veya atrofik böbreğe sahip çocuklarda hipertansiyon sıklığı yüksek bulunmuş olup, gerek hipertansiyonun erken dönemde belirlenip önlem alınması adına gerekse de maskeli hipertansiyon ve beyaz önlük hipertansiyonun tespit edilmesinde YİKBİ?nin önemini bir defa daha göstermiş olduk. Anahtar kelimeler: Agenetik, atrofik, displastik, hipertansiyon, hipoplastik, tek böbrek, YİKBİ.
Deneysel hepatik ensefalopati oluşturulan sıçanlarda saccharomyces boulardii kullanımı
Giris ve Amaç : Hepatik ensefalopati, akut veya kronik karaciger hastalıgısonucu anormal bilinç durumu ile gelisen nöropsikiyatrik bir durumdur. Hepatikensefalopati psikomotor bozukluklardan agır derecede koma seklinde degisik evrelerdeseyredebilir. Hepatik ensefalopati patogenezi kesin olarak bilinmemekle birlikte,bagırsak flora metabolizması sonucu olusan amonyagın en önemli etken oldugudüsünülmektedir. Hepatik ensefalopati tedavisinde kullanılan laktuloz ve antibiyotikleristenmeyen etkileri nedeniyle ideal tedavi yöntemi degildir. Bagırsak florası üzerindedüzenleyici etkisi olan canlı mikroorganizmaların HE patogenezindeki mekanizmalarıetkileyerek ideal tedavi seçenegi olabilecegi düsünülmektedir.Gereç ve Yöntem : Wistar cinsi otuz bes adet disi sıçan 7'ser adetlik 5 grubaayrıldı. 1. grup kontrol grubu olarak belirlendi, diger gruplara 600 mg/kg TAA 0. ve24. saatte periton içine verilerek deneysel HE olusuruldu. Thioacetamid verilensıçanlardan bir gruba laktuloz, diger bir gruba Sacharomyces boulardii ve son grubalaktuloz ve Sacharomyces boulardii tedavisi verildi. Çalısma öncesi ve sonrasıamonyak, AST ve ALT düzeyleri için kan örnegi alındı. Çalısma sonrası kan kültürü,ileal içerik, MLN, dalak doku kültürü ve karaciger biyopsisi alındı.- 59 -Bulgular : Tioacetamid ile deneysel olarak HE olusturuldu. Laktuloz veSacharomyces boulardii tedavisi ile amonyak, AST ve ALT düzeylerinde istatistikselolarak anlamlı düsüs saptandı (p<0.05). Laktuloz ve Sacharomyces boulardii tedavisiile bagırsakta bakteriyel çogalmada istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı(p<0.05). Bakteri göçünde laktuloz tedavisi ile %43, Sacharomyces boulardii tedavisiile %58 azalma tespit edilmekle birlikte istatistiksel olarak anlamlı saptanmadı.Hepatik ensefalopati seyri ve mortalite üzerine laktuloz ve Sacharomyces boulardiitedavisinin olumlu etkileri saptanmadı. Laktuloz ve Saccharomyces boulardii'nin tekliveya ikili kullanımı arasında fark gözlenmedi.Sonuç : Sacharomyces boulardii'nin agır karaciger yetmezliginde transaminazlarıve amonyagı düsürmede olumlu etkisi vardır.Anahtar Kelimeler : Hepatik ensefalopati, bakteriyel overgrowth, bakteriyeltranslokasyon, probiyotik, Saccharomyces boulardii.
Kütahya ili okul çocuklarında kan ağır metal ve arsenik düzeylerinin saptanması
Son yıllarda artan nüfus, sanayileşme ve kentleşme sonucu tüm canlıların ağır metaller ile teması önemli ölçüde artmıştır. Sanayileşme ile birlikte giderek artan kullanımları, ağır metalleri çevre kirliliğinin en önemli nedenlerinden biri yapmıştır. Agency for Toxic Substances And Disease Registry (Amerikan Toksik Madde ve Hastalık Kayıt Ajansı) 2015 yılı değerlendirmesine göre arsenik, kurşun, cıva ve kadmiyum en tehlikeli elementler listesinde ilk 7 element içerisinde yer almaktadır. Kütahya termik santralleri, çini ve seramik üretimi, küçük sanayi ve kömür, bor gibi madenleri ile ağır metal kirliliği açısından risk altındadır. Ağır metaller özellikle çocukluk çağında nörolojik gelişim ve bilişsel fonksiyonlar üzerinde olumsuz etkilere yol açmaktadır. Daha önce bölgede yapılmış pek çok çalışmada su kaynakları, toprak, bitki ve balıklarda ağır metal düzeylerinin kabul edilebilir sınırların üzerinde olduğu bildirilmiştir. Bu durumun çocuk sağlığı üzerine etkilerinin saptanması amaçlanmıştır. Materyal Ve Metot: Etik kurul onayı alındıktan sonra Kütahya İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve Halk Sağlığı Kurumu'ndan gerekli izinler alınmış, sonrasında Kütahya il merkezinde yer alan okullara gidilerek 10-11 yaş aralığındaki öğrencilerin velileri ile bilgilendirme toplantıları yapılarak gönüllü olan velilere gönüllü onam formları dağıtılmıştır. Gönüllü olan 304 öğrenciden kan numuneleri alınmıştır. Alınan numunelerde Dumlupınar Üniversitesi İleri Teknoloji Araştırma, Geliştirme ve Uygulama Merkezi bünyesindeki laboratuvarda atomik absorpsiyon spektrometre cihazı ile cıva, kadmiyum, kurşun, bakır ve arsenik düzeyleri çalışılmıştır. Bulgular: Analiz sonucu ortalama kurşun düzeyi 2,743299±0,3098256 µg/dl saptanmıştır. En yüksek kurşun düzeyi 5,041 µg/dl bulunmuştur. Ortalama bakır düzeyi 88,069329±10,4125175 µg/dl saptanmıştır. En yüksek ve en düşük bakır düzeyleri sırası ile 140,0030 µg/dl ve 70,0320 µg/dl saptanmıştır. Yapılan analizde cıva, arsenik ve kadmiyum düzeyleri 0,1 µg/dl'nin altında saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamız sonucunda Kütahya ilinde okul çocuklarında ortalama kan kurşun, cıva, kadmiyum, arsenik ve bakır düzeyleri normal sınırlarda saptanmıştır. Sadece bir çocuktan alınan kan örneğinde kurşun düzeyi Dünya Sağlık Örgütü'nün önerdiği üst limit olan 5 µg/dl'nin üzerinde saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Kütahya, çocuk, ağır metal, kurşun, cıva, kadmiyum, arsenik, bakır
Nefrotik sendrom oluşturulan sıçanlarda resveratrol ve metformin tedavilerinin böbrek dokusundaki anti-apoptotik proteinlere etkileri
Nefrotik sendrom (NS) çocukluk çağı böbrek yetmezliğinin önemli bir nedeni olmakla birlikte patogenezi henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Apoptozis NS'de önemli bir hasar mekanizması olarak görülmektedir. Ancak NS'de ortaya çıkan apotozis ile ilişkili anti-apoptotik proteinlerin böbrek doku düzeyleri ve bu proteinlere etkili olabilecek tedavi yöntemleri ile ilgili yeterli bilgi bulunmamaktadır. Çalışmamızda adriamisin ile oluşturulan deneysel NS modelinde, pro-apoptotik kaspaz-3 ve anti-apoptotik proteinler olan XIAP ve survivin'in serum ve böbrek doku düzeyleri ölçülerek, potansiyel anti-apoptotik özelliklere sahip resveratrol ve metformin tedavilerine olan yanıtları araştırılmıştır. NS oluşturulmak üzere intra-peritoneal adriamsin verilen sıçanlar rasgele 3 gruba ayrıldı. Grup 1'deki sıçanlara (n=11) hiçbir tedavi verilmedi. Adriamisin verilmesini takip eden ikinci haftanın sonunda, dört hafta süre ile Grup 2'deki sıçanlara (n=8) resveratrol; Grup 3'teki sıçanlara (n=7) da metformin tedavileri verildi. Grup 4'teki sıçanlar (n=10) ise kontrol grubu olarak izlendi. Altıncı hafta sonunda elde edilen serum ve böbrek doku lizatında kaspaz-3, XIAP ve survivin düzeyleri ELİSA yöntemi ile ölçüldü. Deney gruplarındaki sıçanlara ait böbrek dokularında glomerüler, tübüler ve interstisyel hasarları belirlemek üzere skorlama yapılarak patolojik değerlendirme yapıldı. Survivin, XIAP ve kazpaz-3'ün renal doku düzeyleri tedavi edilmeyen sıçanlarda konrol grubu ile benzerdi. Resveratrol ve metformin ile tedavi edilen sıçanların renal doku survivin değerleri, tedavisiz gruba göre, istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdi. Nefrotik sendromlu sıçanların serum survivin ve XIAP düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Serum kazpaz-3 düzeyleri ise kontrol grubuna göre düşüktü istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü. Resveratrol ve metformin tedavileri, eşit derecede olmak üzere, tedavisiz sıçanlara göre serum kaspaz-3 düzeylerini artırarak kontrol grubu ile benzer hale getirdi. Tedavisiz izlenen sıçanların böbrek dokusundaki iskemik kollapsın, resveratrol ve metformin tedavileri ile tedavi edilen hiçbir nefrotik sıçanda görülmedi. Serum total kolesterol ve trigliserid düzeyleri resveratrol ve metforminin tedavilerinden etkilenmedi. Resveratrol ve metformin ile glomerular hasarın istatistiksel olarak anlamlı derecede azaldığı saptandı. Metformin tedavisi ile ayrıca interstisyel hasarlanma da istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaldı. Resveratrol ve metformin tedavilerinin tubuler hasarı azaltmadığı görüldü. Resveratrol ve metformin tedavileri ile deney sonucunda ölçülen proteinüri düzeylerinde 4.haftaya göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalma olduğu saptandı. Tedavi edilmeyen sıçanlarda ise proteinürinin artmaya devam ettiği belirlendi. Sonuçlarımız resveratrol ve metforminin, halen kullanılan immunsupresif ilaçların yanında destek tedavileri olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Metformin ve resveratrol tedavilerinin nefrotik sendromlu hastalardaki etkinliğinin gösterilebilmesi için daha geniş çapta klinik ve laboratuvar çalışmalarına ihtiyaç vardır.
Yenidoğan sepsisinde serum hepsidin düzeyinin c reaktif protein ve interlökin 6 düzeyleriyle karşılaştırılması
Çalışmamızda, sepsis tanısı almış prematüre ve term yenidoğanlarla, sağlıklı prematüre ve term yenidoğanlarda hepsidinin serum seviyesinin belirlenmesi, hepsidinin, C reaktif protein ve İnterlökin 6 ile korelasyonunun saptanması amaçlanmıştır. Bu çalışma, T.C. Sağlık Bakanlığı DPÜ Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Şubat 2017- Eylül 2017 tarihleri arasında doğan yenidoğanlarda yapıldı. Çalışmaya 11 sepsis tanılı term, 19 sepsis tanılı prematüre yenidoğan, 11 sağlıklı term ve 19 sağlıklı prematüre yenidoğan dahil edildi. 37. gestasyonel haftadan önce doğan yenidoğanlar prematüre, 38-42. gestasyonel hafta arasında doğan yenidoğanlar term yenidoğan grubunu oluşturdu. Çalışma gruplarına konjenital anomalisi, perinatal asfiksisi, inrtakraniyal kanaması olan ve kan transfüzyonu alan bebekler dahil edilmedi. Çalışmada term yenidoğan grubu ile prematüre yenidoğan gruplarının gestasyon yaşı, doğum ağırlığı, cinsiyet, doğum şekli ve örnekleme günleri gibi demografik verilerinin yanı sıra CRP, IL-6, hepsidin, beyaz küre sayısı, Htc, hemoglobin, trombosit, MCV değerlerine ve kan kültürü sonuçlarına da bakıldı. Elde edilen verilerin analizinde, SPSS 23.0 programı kullanılarak yapıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyini belirlemek için, %95 güven aralığında ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. Çalışmaya toplam 60 yenidoğan alındı. Hepsidin değerinin term sepsis tanılı yenidoğan grubunda ortalama 926,34±303,00 ng/mL, term sağlıklı yenidoğan grubunda ortalama 401,23±92,07 ng/mL değerinde olduğu görüldü. Hepsidin değerinin prematüre sepsis tanılı yenidoğan grubunda ortalama 1223,22±370,39 ng/mL, prematüre sağlıklı yenidoğan grubunda ortalama 415,12±107,99 ng/mL değerinde olduğu görüldü. Bununla birlikte term sepsis tanılı yenidoğan grubunun hepsidin düzeyi ile beyaz küre sayısı, hemoglobin, Hct, trombosit sayısı, IL-6 ve CRP değerleri arasında istatistiksel olarak kuvvetli ve anlamlı ilişkiler tespit edildi (p<0,05). Prematüre sepsis tanılı yenidoğan grubunun ise hepsidin düzeyi ile doğum ağırlığı, beyaz küre sayısı, Hct, trombosit sayısı, IL-6 ve CRP değerleri arasında istatistiksel olarak kuvvetli ve anlamlı ilişkiler tespit edildi (p<0,05). İnflamasyon sırasında salınımının IL-6 aracılı olduğu bilinen hepsidinin serum seviyesinin IL-6 ve sepsis tanısında sıklıkla kullandığımız CRP ile pozitif korelasyonu saptanmıştır. Anahtar Sözcükler: Yenidoğan, sepsis, hepsidin, C reaktif protein, interlökin 6
Demir ve vitamin d düzeylerinin febril konvülziyon ile ilişkisi
Şentürk, M. Demir ve Vitamin D Düzeylerinin febril konvülziyon ile İlişkisi. DPU Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, Kütahya, 2018. Febril konvülziyonlar (FK) benign karakterde, ateşle birlikte görülen çocuklardaki en yaygın nöbet tipidir ve tüm çocukların % 2-5'inde görülür. FK etyopatogenezinde ateş, yaş ve genetik eğilimin önemli rolleri vardır. Pediatrik hastalarda en sık rastlanan nutrisyonel eksiklik olan demir (Fe) eksikliğinin bir çok nörolojik problemde etkin rol oynadığı bilinmektedir. İnsanlarda D vitamini eksikliğinin erken beyin gelişimi üzerine olan etkisi konusunda yeterli çalışma olmamakla birlikte, in vitro olarak D vitamininin beyin hücreleri üzerine nöroprotektif etkisi olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızın amacı FK nedeniyle başvuran hastaların demir ve vitamin D düzeylerini retrospektif olarak inceleyip, FK ile aralarındaki bağlantının varlığını, FK etyopatagenezindeki yerlerini göstermektir. Çalışmanın hasta grubunu DPÜ Tıp Fakültesi Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği'ne Ocak 2015 – Aralık 2016 tarihleri arasında basit ve komplike FK tanıları ile başvuran 6 ay - 5 yaş arasındaki afebril konvülziyon, serebral palsi, mental retardasyon gibi nörolojik bozukluğu, kan elektrolit dengesizliği olmayan, antiepileptik ilaç kullanmayan ve santral sinir sistemi (SSS) enfeksiyonu olmayan 78 hasta oluştururken, kontrol grubunu aynı tarihler arasında aynı yaş grubunda FK haricinde ateşli hastalıklar nedeniyle takip edilen 118 hasta oluşturdu. Hastaların retrospektif olarak klinik, sosyo-demografik özellikleri ve labaratuar sonuçları hasta dosyalarından ve hastane otomasyon sisteminden bulunarak kaydedildi. Vitamin D seviyelerinin FK grubunda farklılık göstermediği, diğer taraftan demir eksikliği ve demir eksikliği anemisinin FK grubunda daha sık izlendiği görüldü. Konvülziyon riskini arttırması nedeniyle demir eksikliği anemisinin özellikle 6 ay - 5 yaş arası çocuklarda tedavi edilmesinin, febril hastalıkların nöbetle birlikte seyretmesini engelleyeceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: Febril konvülziyon, Vitamin D, Demir Eksikliği
İştahsızlığı olan 2-10 yaş arası çocukların ve ailelerinin incelenmesi ve sağlıklı beslenme eğitiminin verilerek eğitim sonrası sonuçların değerlendirilmesi
İştahsızlık çocukluk çağında sık karşılaşılan bir problem olup, bu nedenle çocuk hekimlerine başvuru da sıktır. Organik hastalığa bağlı olmayan iştahsızlıkta ailelere beslenme ve davranış önerileri verilerek çocuğun büyüme ve gelişiminin izlenmesi esastır. Bu araştırmada ailelere verilen beslenme önerilerinin çocuğun iştahsızlığını düzeltmede yarar sağladığının gösterilmesi hedeflenmiş olup, bu sayede çocukların sağlıklı beslenmesinin gerçekleştirilmesi ve de ailelerin iştahsızlık konusundaki kaygılarının giderilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Ağustos - Kasım 2017 tarihleri arasında T.C Sağlık Bakanlığı DPÜ Kütahya Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi çocuk polikliniklerine iştahsızlık şikayeti ile başvuran 2-10 yaş arası organik hastalık tanısı ve bulgusu olmayan 96 çocuk alındı. Çocukların gelişlerinde boy, kilo, vücut kitle indeksi ölçülerek, anket yoluyla beslenme özellikleri sorgulandı. Ailelerden çocukların üç günlük yemek listeleri alınarak çalışma başındaki boy, kilo, vücut kitle indeksi (VKİ), enerji ve protein alımları iki aylık davranış değişikliği sonrasındaki değerleriyle karşılaştırıldı. Ailelerin %84,3'ünün beslenme kurallarını uygulayabildiği ve bu ailelerden %79'unun kurallardan fayda gördüğü öğrenildi. Çocukların çalışma başındaki değerlerine göre çalışma sonunda alınan boy, kilo, VKİ, kalori değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı artış tespit edildi. Protein değerlerinde anlamlı artış saptanmadı. Yaş gruplarına göre değerlendirildiğinde özellikle 8 yaş altındaki çocuklarda beslenme kurallarının uygulanabilir ve faydalı olduğu saptandı. Çalışma başında hesaplanan çocukların aldığı kalori değerlerinin almaları gereken miktardan ortalama %25 düşük olduğu ve bunun annenin bildirdiği iştah durumuyla uyumlu olduğu tespit edildi. Sonuç olarak organik hastalığa bağlı olmayan iştahsızlıkta, davranış değişikliği uygulamasının özellikle 8 yaş altındaki çocuklarda faydalı olduğu tespit edildi. Anahtar kelimeler: İştahsızlık, beslenme sorunları, beslenme kuralları, enerji alımı
Altı-onsekiz yaş arası solid tümör ve lenfoma tanılı tedavi bitiminden en az 1 yıl geçmiş remisyonda veyahut kür sağlanmış hastalarda pubertal gelişimin incelenmesi
Çocukluk çağı kanserlerinde sağkalımın artması ile tedaviye bağlı geç etkiler daha sık görülmektedir. Endokrin geç etkilerden birisi de pubertal bozukluklardır. Ayrıca çocukluk çağı kanserlerinden kurtulanlarda pubertal bozuklukla beraber obezite, büyüme ve gelişme geriliği, malnütrisyon, tiroid ve hipofizer sorunlar gibi endokrinolojik sorunlar karşımıza çıkabilmektedir. Bu çalışmada lenfoma ve solid tümör tanısı alıp iyileşmiş hastalarda pubertal gelişimin incelenmesi ve pubertal gelişimi etkileyebilecek birtakım endokrin geç etkinin araştırılması amaçlanmıştır. 101 çocukluk çağı kanserinden kurtulan hasta ve 101 sağlıklı çocuk çalışmaya alınarak karşılaştırmalı olarak puberte değerlendirilmiştir. Ayrıca hasta grubunda hipofizer yetmezlik, hipotiroidi gibi pubertal bozukluklara eşlik edebilecek endokrin geç etkiler araştırılmıştır. Çalışmamızda 7 hastada (%6,9) pubertal bozukluk, 14 hastada (%13,8) boy kısalığı, 13 hastada malnütrisyon (%12,9), 16 hastada obezite (%15,9), 23 hastada hipotiroidi (%22,7), 18 hastada hipofizer yetmezlik (%17,8) ve 3 hastada (%2,9) gonadal yetmezlik geliştiği ve bazılarının birliktelik gösterdiği görülmüştür. Sonuç olarak çalışmamız çocukluk çağı kanserlerinden kurtulanlarda tedaviye bağlı pubertal bozukluklar ve buna eşlik edebilecek hipotiroidi, gonadal yetmezlik gibi birçok endokrin geç etkinin azımsanmayacak sıklıkta görülebileceğini göstermiştir. Çocuk hekimlerinin pediatrik kanserden kurtulan çocukların pubertal ve endokrin geç etkiler geliştirebileceği, izlem ve muayenesinin bu farkındalık ile yapılmasının gerektiğini düşünmekteyiz.
İdrar yolu enfeksiyonlarında heparin bağlayıcı protein ve nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalinin tanıdaki yeri
İdrar yolu enfeksiyonu (İYE), çocuklarda en sık görülen enfeksiyonlardan biridir ve belirsiz bulgularla seyredebilir. Enfeksiyonun lokalizasyonu tedavi ve prognoz açısından önemlidir. İYE çocukluktan erişkinliğe taşınan, morbiditesi yüksek ve tekrarlama eğiliminde olan, kronik böbrek hastalığına gidişi önlenebilir bir hastalıktır. Çalışmamızda amaç İYE'de aşırı konulan tanıların engellenmesi, hızlı ve doğru bir şekilde tanı konulması, İYE tanısının daha erken konulabilmesi için yeni parametrelerin geliştirilebilmesidir. Etik kurul onayı sonrası hastanemize başvuran, 3 ay – 5 yaş arası, idrar yolu enfeksiyonu semptomları olan 55 hasta ile İYE semptomu olmayan 25 hasta kontrol grubunun idrar kültürü, beyaz küre sayısı, nötrofil sayısı, C Reaktif Protein, prokalsitonin, piyüri, lökosit esteraz, üre, kreatin değerleriyle üriner Heparin Bağlayıcı Protein (HBP) ve üriner Nötrofil Jelatinaz İlişkili Lipokalin (NGAL) parametleri karşılaştırılmıştır. Çalışmamızda hasta grubunda üriner NGAL ve HBP değerleri kontrol grubuna göre daha yüksek saptandı. NGAL seviyesi kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (151,77 ng/ml'ye karşı 75,46 ng/ml, p <0.001). İYE tanısında idrar kültürü pozitifliği için, üriner NGAL değişkeninin 115.8 ng/ml'lik bir eşik değerinde %90,6 duyarlılık ve %66,7 özgüllük gösterdiğini tespit ettik. Üriner HBP değerleri arasındaki ortalama farklılık da istatistiksel olarak anlamlı sonuçlandı (16,61 ng/ml'ye karşı 7,6 ng/ml, p <0.001). İYE tanısında idrar kültürü pozitifliği için, üriner HBP değişkeninin 14.1 ng/ml'lik bir eşik değerinde %100 duyarlılık ve %52 özgüllük gösterdiğini tespit ettik. Sonuç olarak İYE'ye erken dönemde tanı konulup tedavi başlanması kronik komplikasyonlar açısından son derece önemlidir, çalışmamızda da üriner NGAL ve HBP akut İYE'de tanı koydurucu parametreler olarak saptanmıştır.
Astım ve alerjik rinitli çocuklarda alerjen immünoterapinin yaşam kalitesi üzerindeki etkisi
Astım, pek çok hücre ve hücresel elementin rol aldığı, değişik uyaranlara karşı artmış havayolu duyarlılığı ve geri dönüşümlü havayolu obstrüksiyonu ile karakterize kronik enflamatuar bir hastalıktır. Alerjik rinit, burun akıntısı, kaşıntı ve konjesyon ile göz ve boğazda kaşıntı, hapşırık gibi semptomlarla kendisini gösteren bir kronik hastalıktır. Alerjen immünoterapi, alerjik hastalıklarda kür sağlayabilen tek tedavi yöntemidir. Yapılan çalışmalarda; immünoterapi ile astım ve alerjik rinit bulgularında anlamlı iyileşme sağlandığı, hastalarda ilaç kullanımının azaldığı, rinitli hastalarda astım gelişiminin önlendiği ve yeni duyarlanmaların azaltılabildiği gösterilmiştir. Çalışmamıza Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Alerji polikliniğinde takipli olan 5-18 yaş arası toplam 64 hasta grubu ve 68 kontrol grubu olmak üzere 132 çocuk alındı. Çocuk Alerji Polikliniği'nde takip edilen alerjen immünoterapi tedavisi alan astımlı ve alerjik rinitli hastalarda yaşam kalitesi incelenmekte, alerjik hastalıkların kontrolünün sağlanmasında etkili olabilecek faktörlerin ortaya çıkarılması amaçlanmaktadır. Bu çalışmadan elde edilecek sonuçlar ile; yaşam kalitesini arttıran, alerjik hastalıkların kontrolünü sağlayan etkenlerin saptanıp hayata geçirilmesi ve bu hasta grubunun yaşam kalitesi artmış bireyler olarak yaşamın her alanına etkin katılımlarının sağlanabilmesi hedeflenmiştir. Çalışmamız; astım ve alerjik rinitli olguların, sosyodemografik verileri, klinik tetkik sonuçları, astım kontrolü ve genel yaşam kalitesi anketleri ile değerlendirildiği geniş bir çalışmadır. Çalışmamızda kullanılan yaşam kalitesi ölçekleri olan KINDL, ÇİYKÖ anket sonuçları değerlendirildiğinde; immünoterapi tedavisi alan astım ve/veya alerjik rinitli hastaların yaşam kalitelerinin; immünoterapi tedavisi almayan farmokoterapi alan hastalara göre istatistiksel olarak daha iyi olduğu görülmüştür. Sonuç olarak çalışmamız; immunoterapi alan ve almayan astım ve alerjik rinitli hastalarda, immunoterapinin yaşam kalitesine etkisinin değerlendirildiği özgün bir çalışmadır.
Çocukluk çağı lösemi hastalığı nedeniyle tedavi alan hastalarda ikincil kanser ve hastalıkların araştırılması
Akut lösemi, normal lenfoid ve miyeloid kök hücrelerinin hematopoezinin spesifik bir evresinde durması ve sınırsız çoğalma özelliği kazanması ile karakterize klonal bir hastalıktır (1). Bu çalışmada, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Hematoloji Kliniği'nde 2005-2017 yılları arasında tanı konularak tedavileri yapılan toplam 378 akut lösemi olgusunun bilgileri geriye dönük incelenerek literatür eşliğinde değerlendirilmiştir. Bu çalışmada çocukluk çağı lösemi olgularının tedavileri tamamlandıktan en az 5 yıl geçtikten sonra gelişmiş olan ikincil maligniteler araştırılmış olup, ikincil malignitelerle kemoterapi protokolleri arasında ilişki olup olmadığı araştırılmıştır. Çalışmaya dahil edilen 378 hastanın %15,3 (n=58)'si AML, %84,3 (n=319)'ü ise ALL tanısı almış hastalardı. ALL ve AML hastalarının relaps oranları karşılaştırıldığında ALL hastalarında relaps oranı %13,2, AML hastalarında %22.4 olup anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0.070>0.05). 378 hastamızın 9'unda ikincil kanser geliştiği görüldü. ALL tanılı hastalarda sekonder malignansi gelişim oranı %2.839, AML tanılı hastalarda ise bu oran %1.724 olarak saptandı. ALL hastalarının mortalite oranı %24,3, AML hastalarının ise %44.8 olup AML hastalarının mortalite oranı istatistiksel olarak daha yüksek olarak saptandı (p=0.001<0.05). ALL/AML tanılı hastaların mortalite sebepleri değerlendirildi ve dirençli ALL (%42.157) ve dirençli AML (%18.627) en yüksek mortalite sebebi olarak saptandı. Sonuç olarak çalışmamızda verilen tedavi protokollerinden ALL için BFM-2009 ile tedavi alan hastalarda görülen relapsın istatistiksel olarak anlamlı şekilde az görüldüğü, AML hastalarının ise ALL hastalarına göre mortalitesinin yüksek olduğu saptandı. Anahtar kelimeler: Çocukluk çağı akut lösemileri, kemoterapi protokolleri, relaps, kemik iliği nakli, sekonder malignansi.
Çocuk acile başvuran epilepsi tanılı hastaların özellikleri
Giriş ve Amaç: Epilepsi çocukluk çağının en sık rastlanan nörolojik hastalıklarından birisidir. Epilepsi tanılı çocuk hastaların çocuk nöroloji/çocuk sağlığı ve hastalıkları poliklinik izlemi dışında çocuk acil servislerine de farklı nedenlerle başvuruları olabilmektedir. Ancak epilepsi hastalarının acile başvurularının epilepsi/epilepsi dışı nedenleri ve acil ünitesindeki izlem süreçleri ile ilişkili literatürde çok az veriye ulaşılmaktadır. Çalışmamızda; çocuk acil servise başvuran epilepsi tanılı hastaların özelliklerinin, başvuru nedenlerinin ve çocuk acil serviste izlem sürecinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif bir çalışma olup, çalışmaya 01 Ocak 2020-31 Aralık 2021 tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesi Çocuk Acil Servise başvuran 1 ay-18 yaş aralığında olup epilepsi tanısı olan 492 hastanın 802 acil başvurusu dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, epilepsi tanı yaşı, nöbet sıklığı, nöbet özellikleri, kullandığı ilaçlar, ek hastalık varlığı, çocuk acil servise başvuru nedeni, çocuk acil servise başvuru şekli (ayaktan, ambulans), çocuk acil servis başvuru tanısı/tedavisi/kalış süresi/taburculuk bilgileri (acilde gözlem/servise yatış/yoğun bakıma yatış/exitus) değerlendirmeye alındı. Bulgular: Hastalarımızın yaş ortalaması 99,4±64,3 ay, %59,8'i erkek, %40,2'si kız idi. Epilepsi tanısı ile çocuk acile başvuran hastaların son altı ayda çocuk nöroloji polikliniğine daha sık başvurularının olduğu saptandı. Çocuk acil servise epilepsi tanısı ile başvuran hastaların epilepsi etiyolojileri değerlendirildiğinde hastaların %60,6'sı epilepsi etiyolojisi bilinmeyen grupta idi. Hastaların %34 'ünde epilepsiye eşlik eden ek bir hastalığı vardı ve ek hastalığı olanların olmayanlara göre acile daha sık başvuru yaptıkları saptandı. Hastaların epilepsi takip süresinin çocuk acil servise başvuru sıklığını etkilemediği saptandı. Ek hastalığı olan hastalar ile ek hastalığı olmayan hastaların yaşları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Hastaların çocuk acil servise en sık başvuru nedeni nöbet (%69,1) iken diğer başvuru nedenleri olarak da üst solunum yolu enfeksiyonu (ÜSYE), alt solunum yolu enfeksiyonu (ASYE), akut gastroenterit (AGE), alerji, psikiyatrik nedenler bulunmakta idi. Acile nöbet ile başvuran hastalarda en sık nöbet nedeni düzensiz antiepileptik ilaç (AEİ) kullanımı idi. Dokuz hastada hipoglisemi, dört hastada hipokalsemi ilişkili nöbet vardı. Acil servise nöbet nedeni ile başvuran 554 hastadan 161'ine acil serviste AEİ tedavisi uygulanmış ve en sık uygulanan tedavi ise intravenöz (IV) levetirasetam uygulaması idi. Hastaların %32,5'u çocuk servislerine, %5,1'i çocuk yoğun bakıma yatırılmış idi Sonuç: Epilepsi hastalarının çocuk acil servise başvurularının epilepsi/epilepsi dışı nedenleri ve acil ünitesindeki izlem süreçleri ile ilişkili literatürde çok az veriye ulaşılmaktadır. Çalışmamızda çocuk acil servise epilepsi tanısı ile başvuran hastaların özellikleri incelendi. Hastaların en sık başvuru nedeni nöbet idi. Nöbetlerin en sık nedeni ise antiepileptik ilaçların düzensiz kullanımı olarak saptandı. Epilepsiye eşlik eden ek hastalıkların olmasının, çocuk acil servise başvuru sıklığını artırdığı tespit edildi.
Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği'nde deri ve yumuşak doku enfeksiyonu tanısıyla yatarak tedavi görmüş olan hastaların incelenmesi: On yıllık retrospektif değerlendirme
Deri ve yumuşak doku enfeksiyonları (DYDE), çocukluk çağında sık görülür. Çoğu ayaktan izlenir, ancak invaziv tipleri hastaneye yatış gerektirir. Bu tez çalışmasında on yıllık sürede (2009-2018) deri ve yumuşak doku enfeksiyonu tanısıyla Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği'ne (ÇHEK) yatırılan 355 olgunun demografik, klinik, laboratuvar, risk faktörleri ile birlikte prognostik verilerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı. On yıllık sürede DYDE tanısıyla yatan olgular, tüm Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları (ÇSH) kliniğine yatan olguların %0,9'unu, tüm ÇEHK'ne yatan olguların %8'ini oluşturdu. DYDE'ları içinde selülit %31 (n=111), preseptal selülit %24,2 (n=86), servikal lenf nodu absesi %10 (n=34), subkutan abse %10 (n=36), impetigo %8 (n=29) oranında saptandı. Olguların medyan yaşı 6 yıl, %60,3'ü (n=214) erkek idi. Başvuru öncesi semptom süresi medyan 5 gündü. Olguların %26'sının (n=93) kronik hastalığı vardı. Başvuru öncesi olguların %52'si (n=182) antibiyotik kullanmıştı. Olguların %16'sında (n=57) yatışında kan veya yara/abse kültüründe etken üredi. En sık saptanan mikroorganizmalar S.aureus (%46, MRSA (%7), MSSA (%37)), streptokok spp. (%16), koagülaz negatif stafilokoklar (%14)'dı. Altı olguda yoğun bakım yatışı vardı. Olguların tümüne ampirik parenteral antibiyotik başlandı, %16 olguya (n=56) ek olarak drenaj ve/veya cerrahi tedavi uygulandı. Hastanede toplam yatış süresi medyan 6 gündü. Kronik hastalığı, yoğun bakım yatışı (YBÜ) ve önceden antibiyotik kullanan olguların yatış süreleri (sırasıyla medyan 7, 8, 7 gün) cerrahi/drenaj uygulanan olgulardan (11 gün) anlamlı olarak daha kısaydı (p<0,05). Herbir olgunun ortalama toplam yatış maliyeti 780,41 TL (1075,23±1146,05, 46,2-11531,59), ortalama günlük maliyeti 135 TL (600,52±1339,27, 14,03-3913,94) bulundu. Dolar cinsinden (10 yıllık ortalama $ kuru, 1$= 2,45 TL) ortalama toplam yatış maliyeti 255,77 $ (418,69± 564,31, 53,48- 7252,57), ortalama günlük maliyeti 43,36 $ (58,33± 142,91, 5,17- 2574,96) bulundu. Hiçbir olgu kaybedilmedi. Sonuç olarak; ÇSH'a yatan tüm hastaların yaklaşık %1'ini, ÇEHK'ne yatan tüm hastaların %8'ini DYDE olguları oluşturdu. En sık MSSA (%39) üredi ve ortalama yatış süresi 6 gündü. Olguların ortalama toplam yatış maliyeti 780 TL, ortalama günlük maliyeti 135 TL bulundu. Bu verilerle ÇSH klinik pratiğinde DYDE sık görülen bir hastalık olup; bu durumun dikkate alınması ve eğitim programında yer alması uygun olacaktır. Ayrıca hastaların ayaktan optimal tedavileri hastane yatışını azaltabilir. Sonuç olarak; DYDE sık görülmekte olup ayaktan ilk gören hekimin antibiyotik tedavisi hastaneye yatışı azaltabilir.
İnsülı̇n dı̇rencı̇ olan obez 10-18 yaş arası hastalarda metformı̇n tedavı̇sı̇nı̇n etkı̇nlı̇ğı̇nı̇n gerı̇ye dönük ı̇ncelenmesı̇
Bu çalışmada, Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Endokrinolojisi Bilim Dalında 1 Ocak 2010 ve 30 Aralık 2019 tarihleri arasında izlenen ve insülin direnci (İR) nedeniyle metformin tedavisi alan 40 obez hastanın tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelenmiş ve metformin tedavisi alan obez hastaların başlangıçta, 6. ayda ve 1. yıldaki antropometrik ve metabolik parametreleri karşılaştırılmıştır. Olguların ortalama yaşı 13,60±1,47 yıl ve %60'ı kadın idi En sık başvuru yakınması %87,80 oranında ağırlık fazlalığı idi. Olguların tamamı pubertal dönemde idi. Çalışmada, 1 yıl metformin tedavisi kullanan hastalarda 6. ay ve 1. yıl vücut ağırlığı standart deviasyon skoru (SDS), vücut kitle indeksi (VKİ) ve VKİ SDS değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı (p<0,001) düşüş saptanmış ve ciddi bir yan etki gözlenmemiştir. Yine olguların 1. yıl açlık glukoz (p=0,009), açlık insülin (p=0,001), glikolize hemoglobin (HbA1c) (p=0,009), HOMA-IR (insülin direncinin homeostatik model değerlendirmesi) (p=0,001), insülin sensitivite indeksi (p=0,001) ve Quick indeksi (kantitatif insülin duyarlılığı kontrol indeksi) (p=0,005) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı iyileşme saptandı. Metformin tedavisi ile birlikte yaşam tarzı değişikliği gözlenen grupta, yaşam tarzı değişikliği olmadan metformin kullanan gruba göre 1. yılda VKİ SDS (p=0,023), HOMA-IR (p=0,039), Quick indeksi (p=0,044) ve insülin sensitivite indeksinde (p=0,007) anlamlı iyileşme saptandı. Sonuç olarak, insülin direnci olan ve metformin tedavisi alan obez adolesanlarda tedavinin 6. ayında ve 1. yılında antropometrik ve metabolik parametrelerde iyileşme saptanmıştır. Metformin tedavisinin yaşam tarzı değişiklikleri ile birlikte uygulanması kısa dönemde daha güçlü bir etki oluşturuyor gibi görünmektedir. Ancak, adolesan yaş gurubunda metformin tedavisinin uzun dönem etkilerine yönelik daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Adölesan, insülin direnci, obezite, metformin
IGE aracılı besin alerjili çocuklarda alerjen profilinin retrospektif değerlendirilmesi
İmmün aracılı mekanizmalarla ortaya çıkan ters besin reaksiyonlarına besin alerjisi denir. Bu mekanizmalar IgE aracılı, hücre aracılı ve hem IgE aracılı hem de hücre aracılı olabilir. Bu çalışmada Uludağ Üniversitesi Çocuk Alerji Polikliniği'ne Haziran 2015 ve Haziran 2020 tarihleri arasında IgE aracılı besin alerjisi tanısı olan hastaların demografik ve klinik özellikleri, anafilaksi öyküsü, eşlik eden atopi durumu, aile öyküsü, tanıya yönelik yapılan testlerin ve uygulanan tedavilerin analiz edilerek IgE aracılı besin alerjilerinin klinik fenotiplendirilmesi ve besin alerjen profilinin belirlenmesi hedeflendi. Çalışmaya dahil edilen toplam 470 hastanın %63,6'sı erkekti. En sık başvuru yakınması %80,4 ile deri yakınmaları, %24,7 ile gastrointestinal sistem yakınmaları ve %17,9 ile solunum sistemi yakınmaları olarak saptandı. 48 hastada anafilaksi öyküsü olduğu bulundu. En sık saptanan eşlik eden alerjik hastalıklar %58,8 ile atopik dermatit, %27,8 ile alerjk rinit, ve %23,5 ile alerjik astım olarak bulundu. DPT sonuçlarına göre en sık gözlenen üç besin alerjeni sırasıyla %30,4 yumurta beyazı ve %11,1 yumurta sarısı ile yumurta, %27,7 ile inek sütü, %6,2 ile fındık olarak; serum spIgE sonuçlarına göre en sık saptanan üç besin alerjeni ise sırasıyla %53 ile inek sütü; %45,5 yumurta akı ve %2,8 yumurta sarısı ile yumurta; %4,7 ile fındık olarak saptandı. Total IgE değerlerinin ise hastaların %66,4'ünde referans aralığın üstünde olduğu görüldü. Bu ve benzer çalışmalar, IgE aracılı besin alerjilerinin klinik ve laboratuvar özelliklerinin bilinmesi; hastaların tanı, tedavi ve izlem süreçlerinin doğru yönetilmesi; mortalite ve morbiditenin azaltılmasına katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Besin alerjisi, klinik prezentasyon, IgE, besin alerjenleri
Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniğine tekrarlayan pnömoni nedeniyle yatışı yapılan çocuk olguların retrospektif değerlendirilmesi
Bursa Uludağ Üniversitesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalında 25 Mayıs 2017 ve 25 Mayıs 2022 tarihleri arasında tekrarlayan pnömoni nedeniyle yatışı yapılan 152 olgu retrospektif olarak incelenmiştir. Tekrarlayan pnömoni kriterleri ile uyumlu olan olguların yaş ortalaması 21,36 ± 16,61 ay ve %52'si erkek cinsiyetti. Olguların %44,7'sinde vücut ağırlığı <3 persentil altındaydı. Olguların %27,6'sında prematürite öyküsü ve %12,5'inde bronkopulmoner dizplazi (BPD) saptandı. Altta yatan hastalık olguların %92,7'sinde mevcut olup en sık %30,'unda nörolojik hastalık, %15,7'sinde konjenital kalp hastalığı (KKH) ve %12,5'inde gastroözefageal reflü (GÖR) mevcuttu. En sık başvuru yakınması %73 oranında öksürüktü. Hastalardan alınan kan örneklerinde %25,6'inde lökositoz ve %50'sinde CRP yüksekliği saptandı. Kan kültüründe %11,2'inde üremesi olup, %3,9'ünde Staphylococcus hominis saptanmıştı. Solunum PCR testi %32,2'sinde pozitif olup en sık etken %44,8 oranında Rinovirüs'tü. İnfiltrasyon bulgusu olguların %85,5'ünde göğüs grafisinde ve %79,2'sinde toraks bilgisayarlı tomografisinde (BT) saptandı. Yoğun bakım ünitesine (YBÜ) 24 olgu (%15,8) yatırıldı, %8,6'sı entübe edildi ve %9,2'si eksitus oldu. Birden fazla hastalık bulunan grupta boy uzunluğu ve vücut ağırlığı <3 persentil olan olguların sıklığının, birden fazla hastalığı olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla olduğu saptandı (p<0,05). Olguların semptom başlama yaşı ile tanı yaşı arasındaki korelasyona bakıldığında istatistiksel olarak anlamlılık göstermektedir (p<0,001). Altta yatan hastalık varlığı ile olguların geçirdikleri pnömoni atak sayısı arasındaki ilişkiye bakıldığında kistik fibrozis (KF) (p<0,001), aspirasyon sendromu (p=0,007) ve tüberkülozlu (TB) (p=0,003) olguların ortalama atak sayısı daha yüksek bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Tekrarlayan pnömoni, alta yatan hastalıklar, çocukluk dönemi.
Kistik fibrozis tanılı çocuk hastalarda akut akciğer alevlenmesi döneminde tedavi öncesi ve sonrası dönemde balgamda sitokin çalışması
Bu çalışmada Kistik fibrozis tanılı çocuk hastaların klinik özellikleri ve akciğer alevlenmesi tedavi öncesi ve sonrası balgamda sitokin seviyeleri değerlendirilerek hastaların akciğer alevlenmelerini klinik gelişmeden tespit etmek ve erken tedaviye başlamak; böylece hastaların mevcut akciğer kapasitesini daha uzun süre korumak; hala çalışmaları devam eden immünoterapi tedavi yöntemlerine katkı sağlamak hedeflenmiştir. Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Eğitim Araştırma Hastanesi pediatrik allerji immünoloji polikliniğinde 25 Kistik fibrozis tanılı çocuk hastaların balgamında sitokin çalışması yapıldı. Kistik fibrozis tanısı allerji immünoloji uzman hekimi tarafından konulmuş 3-21 yaş arası hastalar çalışmaya alındı. Akut akciğer alevlenme döneminde alınan balgam numuneleri ve tedaviye başladıktan 30 gün sonraki balgam numunelerinde ki sitokin seviyelerinin karşılaştırılması yapıldı. Hastalardan alınan balgam numuneleri -20 santigrad derecede saklandı. Numunelerden ELISA yöntemi ile IL-17, IL-8, LTB-4, 8- isoprostane, nötrofil elastaz, glutatyon, glutatyon peroksidaz, TLR-2, TLR-4 sitokinlerinin seviyesi çalışıldı.KF'li hastaların atak tedavi sonrası dönemde balgamda glutatyon düzeyi, tedavi öncesi balgamda glutatyon düzeyine göre düşük bulundu (p:0.002). Atak tedavi sonrası dönemde balgamda glutatyon peroksidaz düzeyi atak dönemi balgamda glutatyon peroksidaz düzeyine göre sınırda anlamlı düşük bulundu (p:0,058). Atak döneminde balgam miktarında artış olan hastaların tedavi öncesi balgamda TLR-2 düzeyi balgam miktarında artış olmayan gruptakilere göre yüksek bulundu (p:0.037). Atak döneminde belirgin nefes darlığı olan hastaların hafif nefes darlığı olan hastalara göre atak tedavisi öncesi dönemde balgamda IL-8 ve TLR-4 düzeyi (sırasıyla p:0.041, p:0.019) yüksek bulundu. Atak döneminde wheezing şikayeti olan grubun atak sırasındaki balgamda LTB4 ve glutatyon peroksidaz düzeyi (sırasıyla p:0.001, p:0.013) wheezing şikayeti olmayan gruptakilere göre yüksek bulundu. Atak başvurusu sırasında takipne şikayeti olan hastaların atak sırasında balgamda LTB4 ve IL-8 düzeyi (sırasıyla p:0,011, p:0,002) takipne şikayeti olmayan gruptakilere göre yüksek bulundu. Atak başvurusu sırasında halsizlik ve düşkünlük şikayeti olan hastaların atak tedavi sonrası dönemde balgamda TLR-4 düzeyi (sırasıyla p:0,035, p:0,035) halsizlik ve düşkünlük şikayeti olmayan gruptakilere göre düşük bulundu. Akciğer alevlenme sıklığına göre atak sırasında balgamda IL-8 ve TLR-4 düzeyi 6 aydan az olanlarda, 6 ayda bir olanlarda, yılda bir olanlarda, 1 yıldan fazla olanlarda azalma olması anlamlı bulundu (sırasıyla p:0,007, p:0,032). Hastaneye yatış sıklığına göre atak tedavi sonrası dönemde balgamda TLR-4 düzeyi 6 ayda bir, yılda bir, 1 yıldan fazla olanlarda istatistiksel olarak anlamlı düzeydebulundu (p:0,036). Atak başvurusu sırasında dinlemekle ral duyulan hastaların tedavi öncesi balgamda LTB4 ve TLR-4 düzeyi (sırasıyla p:0.037, p:0.011), tedavi sonası dönemde balgamda TLR-4 düzeyi (p:0.027) ral duyulmayan hastalara göre yüksek bulundu. Kreon kullanan hastaların atak döneminde balgamda IL-17 ve glutatyon arasında negatif korelasyon (p:0,018), atak döneminde balgamda LTB4 ve glutatyon arasında negatif korelasyon (p:0,006), atak döneminde balgamda IL-8 ve 8-isoprostane arasında negatif korelasyon (p:0,037), atak döneminde balgamda nötrofil elastaz ve glutatyon arasında pozitif korelasyon (p:0,012), atak döneminde balgamda glutatyon ve TLR-4 arasında negatif korelasyon (p:0,021) saptandı. Dornaz alfa kullanan hastaların atak döneminde balgamda LTB4 ve glutatyon arasında negatif korelasyon (p:0,008), atak döneminde balgamda IL-8 ve 8-isoprostane arasında negatif korelasyon (p:0,019). atak döneminde balgamda nötrofil elastaz ve glutatyon arasında pozitif korelasyon (p:0,003) saptandı. Atak döneminde başvuru sırasında, atak tedavi sonrasında ve tedavi bitiminden 30 gün sonra alınan balgam kültürlerinde üreyen mikroorganizmaya göre Staf. Aureus üremesi olan hastaların tedavi sonrası balgamda glutatyon düzeyi P. Aureginosa üremesi olan hastalara göre (sırasıyla p:0,023, p:0,030, p:0,026) yüksek bulundu. Atak döneminde balgamda IL-8 düzeyi ile başvuru sırasında alınan balgam kültüründeki gentamisin MIC değeri (p:0,031), netilmicin MIC değeri (p:0,025), sefepim MIC değeri (p:0,034), imipenem MIC değeri (p:0,016) arasında pozitif korelasyon saptandı. 1. balgam kültüründeki netilmicin MIC değeri ile atak döneminde balgamda IL-8 arasında pozitif korelasyon (p:0,025), imipenem MIC değeri ile atak tedavi sonrası dönemde balgamda IL-8 (p:0,016) ve TLR-2 (p:0,032) arasında negatif korelasyon, netilmisin MIC değeri ile atak tedavi sonrası dönemde balgamda TLR-2 arasında negatif korelasyon (p:0,035) saptandı. 2. balgam kültüründeki imipenem MIC değeri ile atak döneminde balgamda IL-8 arasında (p:0,030) pozitif korelasyon ve 8 isoprostane arasında (p:0,049) negatif korelasyon, netilmisin MIC değeri ile atak döneminde balgamda IL-8 arasında (p:0,033, r:0,794) pozitif korelasyon ve atak dönemi tedavi sonrasında balgamda TLR-2 arasında (p:0,001) negatif korelasyon saptandı. Atak dönemi başvuru anında P. Aureginosa kolonizasyonu olan olan hastaların atak dönemi balgamda IL-8 ve TLR-4 düzeyi kolonizasyon olmayan hastalara göre (sırasıyla p:0,002, p:0,021) yüksek bulundu. Atak başvurusuanında solunum fizyoterapisi ara ara yapan hastaların tedavi sonrası balgamda LTB4 düzeyi, düzenli yapan hastalara göre yüksek bulundu (p:0,036). Atak döneminde balgamda TLR-4 ile CRP değeri (p:0,001), beyaz küre sayısı (p:0,015), nötrofil sayısı (p:0,013) ile pozitif korelasyon; albumin değeri (p:0,009) ile negatif korelasyon tespit edilmiştir. Lenfosit sayısı ile atak döneminde balgamda glutatyon arasında negatif korelasyon (p:0,020), hemoglobin ile atak döneminde balgamda TLR-2 arasında pozitif korelasyon (p:0,026), platelet sayısı ile atak döneminde balgamda IL-8 arasında pozitif korelasyon (p:0,045) saptandı. Eozinofil sayısı ve yüzdesi ile atak tedavi sonrası dönemde balgamda IL-8 arasında (sırasıyla p:0,045, p:0,002) negatif korelasyon saptandı. pCO2 ve cHCO3 ile atak döneminde balgamda LTB4 arasında (sırasıyla p:0,006, p:0,004) pozitif korelasyon saptandı. Vit. B12 düzeyi ile atak tedavi sonrası dönemde balgamda TLR-4 arasında (p:0,023) ve vit. E düzeyi ile atak tedavi sonrası dönemde balgamda LTB4 arasında (p:0,029) pozitif korelasyon saptandı. Torax bt'de patolojik akciğer dokusu ile akciğerin kapladığı hacim, sağlam akciğer hacmi, hava yolu hacmi, toplam akciğer hacmi arasında (sırasıyla p:0,002, p:0,017, p:0,008, p:0,002). negatif korelasyon saptandı. Atak tedavi sonrası dönemde toraks bt de patolojik akciğer dokusu ile atak dönemi balgamda TLR-4 arasında (p:0,005), atak tedavi sonrası dönemde balgamda IL-17 arasında (p:0,025) pozitif korelasyon saptandı. Bu çalışmada hastaların takibinde yapılan rutin tetkik ve görüntüleme yöntemleri dışında balgamda sitokin seviyelerinin belirlenmesi, hastaların atak sıklığını azaltmada kullanılabilir. Hastaların atak dönemi ve tedavi sonrası dönemde balgamda sitokin seviyeleri ile antibiyotik dirençleri göz önüne alınarak verilen tedaviler, hem akciğer alevlenmesini hem de bakteri kolonizasyonunun önlenmesinde etkili olacaktır. KF'li hastalarda mortalitenin arttığı PHT gelişmeden önce, hipoksi değerleri ile balgamda sitokin seviyeleri arasındaki ilişkisi göz önüne alındığında özellikle balgamda LTB4 düzeyinin önemli olduğu ve astımlı hastalarda olduğu gibi lökotrien antagonistleri kullanılarak inflamasyon, remodelling ve bronkospazm gelişmeden önlenebilir. Toraks BT çekilmeden hastalarda balgamda sitokin seviyeleri ile bronşiektaziye gidiş önceden belirlenip önlenebilir veya toraks BT çekme sıklığı azaltılabilir. Çalışmamız sonucunda elde edilen veriler kullanılarak KF'li hastalarda atak gelişimini önlemek için çalışmaları devam eden immünoterapi tedavilerinin gelişimine olanak sağlanacaktır Anahtar Kelimeler: Kistik fibrozis, akut akciğer alevlenmesi, balgamda sitokin seviyesi.