
1,125
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Yoğun bakım ünitelerinde izlenen solid tümörlü ve hematolojik maligniteli hastaların sonuçları üzerine etkili faktörlerin değerlendirilmesi
AMAÇ: Kanser, tüm dünyadasıklığı giderek artan bir hastalıktır ve yüksek mortalite oranlarına sahiptir. Kanser hastaları izlem süreleri boyunca çeşitli nedenlerle yoğun bakım ünitesi (YBÜ) izlemine ihtiyaç duymaktadır. YBÜ yataklarının kısıtlılığı nedeni ile yüksek mortalite oranlarına sahip kanser hastalarının YBÜ kabulü konusunda hekimlerin çekinceleri mevcuttur. Çalışmamızda YBÜ'de izlenen solid tümörlü ve hematolojik maligniteli hastaların sonuçlarına etkili faktörlerin ortaya konması, bu sayede hekimlere kanser hastalarının yönetimi ve YBÜ yataklarının doğru kullanımı konusunda yol göstermek amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmamıza Ocak 2012 ile Aralık 2013 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları YBÜ'de 24 saatten uzun süre ile izlenmiş hastalar dahil edildi. Hastalar; solid tümörlü, hematolojik maligniteli ve kanser tanısı olmayan hastalar olarak üç gruba ayrıldı ve retrospektif olarak verileri incelendi. Tüm hastaların YBÜ kabulü sırasında; demografik verileri, organ yetmezlikleri, komorbid hastalıkların durumu, kritik hastalık durumu, enfeksiyon varlığı, son bir ayda alınan immunsupresif tedaviler kaydedildi. Ayrıca kanser tanılı hastaların remisyon durumu, kemik iliği nakli öyküsü, önceki tedavileri, nötropeni varlığı kaydedildi. Verilerin analiz edilmesinde SPSS 22.0 paket programı kullanıldı. BULGULAR: YBÜ'de genel mortalite %46.0, solid tümörlü hastalarda mortalite %68.6, hematolojik maligniteli hastalarda %53.0, kontrol grubunda %39.8 saptandı (n=512; solid tümör=89, hematolojik malignite=49, kontrol grubu=374). Özellikle solid tümörlü hastalarda YBÜ mortalitesi yüksekti. Lojistik regresyon modelinde APACHE II skoru ve YBÜ kabulünde invaziv mekanik ventilasyon (IMV) ihtiyacı, artmış mortalite üzerinde bağımsız risk faktörü olarak saptandı. Ayrıca kontrol grubunda YBÜ kabulünde renal replasman tedavisi ihtiyacı artmış mortalite için bağımsız risk faktörü olarak bulundu. SONUÇ: Özelliklesolid tümörlü hastalar olmak üzere kanser hastalarının YBÜ mortalitesi yüksektir. Kritik hastalığı olan kanser hastalarının YBÜ yataklarına kabul kararı verilirken, yüksek APACHE II skoru ve IMV ihtiyacı artmış mortalite göstergesi olması nedeni ile göz önünde bulundurulmalıdır. ANAHTAR KELİMELER: Kanser, Yoğun Bakım Ünitesi, İnvaziv Mekanik Ventilasyon, APACHE II Skoru, Renal Replasman Tedavisi
Erişkin yoğun bakım hastalarında beslenme yetersizliğine yol açan faktörler ve zamanında yeterli beslenme desteğinin hasta sonuçları üzerine etkisi
Amaç: Yoğun bakım ünitelerinde enteral ve parenteral beslenmenin mortalite ve morbidite üzerine etkilerinin karşılaştırıldığı çalışmaların büyük çoğunluğu cerrahi grup hastalarda ya da miks yoğun bakım hastalarında yapılmıştır. Dahili yoğun bakım hastalarında yapılmış çalışma sayısı çok az olup az sayıda hastayı içermektedir. Bu çalışmada iç hastalıkları yoğun bakım ünitesinde yatan hastalarda yeterli beslenme desteği sağlanması ile enfeksiyöz komplikasyonlar, yoğun bakımda kalma süresi, hastanede kalma süresi ve mortalite arasındaki ilişki ile yeterli beslenme desteğinin sağlanamadığı (günlük hedef kaloriye ulaşılamadığı) hastalarda bunun nedenlerini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Ocak 2012 – Aralık 2013 arasında iç hastalıkları yoğun bakım ünitesinde yatan hastaların kayıtları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya 18 yaş üstü, en az 3 gün mekanik ventilatörde kalan hastalar dahil edildi. Kayıtlarına ulaşılabilen 220 hastanın dosya, laboratuvar testleri ve görüntülemeleri retrospektif olarak incelendi. Bulgular: 220 hastanın 133'ü erkek, 87'si kadındı. 151 hastanın hedef kaloriye ulaştığı, 69 hastanın ise hedef kaloriye ulaşamadığı saptandı. Hastalık şiddeti açısından değerlendirildiğinde, hedef kaloriye ulaşılan grubun ortalama APACHE II skoru 23,6±7,7, hedef kaloriye ulaşılamayan grupta ise 25,6±8,7 olarak tespit edildi. APACHE II skorları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değil idi (p>0,05). Hedef kaloriye ulaşan hastaların ortalama hedef kalorisi 1579 kcal/gün, hedef kaloriye ulaşamayan hastaların hedef kalorisi ise 1739 kcal/gün idi (p<0,001). Yaş, cinsiyet, APACHE II skoru ve diğer komorbiditelerin dahil edildiği lojistik regresyon modelinde parenteral beslenme ve lenfoma varlığının hedef kaloriye ulaşamama konusunda bağımsız risk faktörleri olduğu tespit edildi. Hedef kaloriye ulaşan ve ulaşamayan hastaların komorbidite sayısı benzer saptandı( (1,91±1,07'e karşı 1,87±1,00, p>0,05). Beslenme desteğinde kesintinin en sık nedeni rezidü olarak saptandı. Hedef kaloriye ulaşan ve ulaşamayan hastaların nozokomial enfeksiyon sıklığı benzer saptandı (p>0,05). Hedef kaloriye ulaşan hastalarda enteral beslenme en sık beslenme yolu olarak tespit edildi (p<0,002). Yaş, cinsiyet, APACHE II skoru ve diğer komorbiditelerin dahil edildiği lojistik regresyon modelinde parenteral beslenme ve immünsüpresif tedavinin mortalite için bağımsız risk faktörleri olduğu tespit edildi. Yeterli kalori desteği alan hastalarda mortalite %53, hedef kaloriye ulaşamayan hastalarda %76 saptanmıştır (p<0,002). Sonuç: Enteral beslenme yoğun bakım hastalarında etkin ve güvenlidir. Enteral yoldan beslenen hastaların daha fazla hedef kaloriye ulaştığı görüldü. Komorbidite sayısı ve APACHE II skorunun hastaların hedef kaloriye ulaşma ile ilişkili olmadığı tespit edildi. Lojistik regresyon analizinde lenfoma ve parenteral beslenmenin hedef kaloriye ulaşamamada bağımsız risk faktörleri olduğu gösterildi. Mortaliteyi etkileyen faktörlerin belirlenmesi için yapılan lojistik regresyon analizinde ise parenteral beslenme ve immünsüpresif tedavinin bağımsız risk faktörleri olduğu saptandı. Yeterli kalori desteği alan hastalarda mortalite %53, hedef kaloriye ulaşamayan hastalarda %76 olarak belirlenmiştir (p<0,002). Anahtar kelimeler: Beslenme, Kalori, Morbidite ve mortalite
Takayasu arteritinde hastalık aktivitesinin değerlendirmesi
Gerekçe ve Amaç: Bu çalışmanın amacı; Takayasu arteriti (TA) olan hastalarda, hastalık aktivitesinin belirlenmesinde hekimlerin kararını etkileyen parametreleri değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Romatoloji kliniğinde izlenen TA'lı hastaların demografik ve klinik verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Hastalık aktivitesi; her 3-6 ayda bir değerlendirilen Physician Global Opinion (PGO), National İnstitutes of Healty (NIH) kriterleri, Disease Extent Index-Takayasu (DEI.Tak), the Indian Takayasu Activity Score 2010 (ITAS2010), radyolojik aktivite parametreleri ve akut faz reaktanları ile izlenmiştir. Hastanemizin Romatoloji ve Radyoloji Kurulu TA takip protokolüne göre, hastalarda 3-6 ayda bir B-mod/Doppler ultrasonografi (USG) tetkiki ve 6-12 ayda bir manyetik rezonans (MR) anjiografi (MRA) incelemeleri yapılmıştır. Hastalık aktivite parametreleri arasındaki uyum kappa istatistiği ve Spearman korelasyon testleri ile değerlendirilmiştir. Sonuçlar: TA için Amerikan Romatoloji Derneği (ACR) sınıflandırma kriterlerine uyan 52 hasta (48 kadın; ortalama yaş: 46.8±13.2 yıl) bu çalışmaya alındı. Hastaların ortalama hastalık süresi 9.7±7.6 yıl ve ortalama takip süresi 6.4±2.9 yıl idi. 33 (63.5%) hastada tip 5 TA ve 13 (25%) hastada tip 1 TA vardı. İlk vizit esnasında 40 (76.9%) hastada PGO'ya göre aktif hastalık saptanmıştı. Son vizit esnasında 31 (59.6%) hastada inaktif hastalık, 19 (36.5%) hastada persistan hastalık ve 2 (%3.9) hastada aktif hastalık vardı. Tüm hastalar uzun süreli glukokortikoid tedavi ve DMARD/immünsüpresif tedavi kullanmıştı. Altı (%11.5) hasta biyolojik ilaçlarla tedavi edilmişti. Arteriyal darlıklarda, altı (11.5%) hastada vasküler cerrahi ve 26 (50%) hastada endovasküler girişim uygulanmıştı. 52 hastanın, toplam 360 viziti değerlendirmeye alındı. PGO'ya göre 181 vizitte hastalık inaktif, 99 vizitte persistan ve 80 vizitte aktif idi. Daha net sonuçlar elde etmek için, 52 TA hastasının persistan hastalık olan vizitleri dışındaki 261 viziti dikkate alındı. Klinik, laboratuar ve radyolojik aktivite parametrelerinin birbirleri ile ve PGO ile korelasyonu incelendi. Hastalık aktivite parametreleri içerisinde, PGO ile en fazla uyum içerisinde olan parametrelerin MRA ve B-mod/doppler USG olduğu görüldü (sırasıyla =0.80 ve=0.79). NIH aktivasyon, DEI.Tak ve ITAS2010 skorlarının da PGO ile korelasyonu iyi düzeyde idi (sırasıyla =0.64, r=0.54 ve r=0.55).PGO ile hs-CRP arasındaki uyum zayıftı (=0.32). Sonuç: Bu çalışma, hekimin TA hastalık aktivitesi hakkında karar vermesinde, görüntüleme tetkiklerinin önemli etkilerinin olduğunu göstermektedir. Diğer hastalık aktivite göstergeleri, NIH, DEI.Tak ve ITAS2010 skorları da hekimin aktivite kararı verme sürecinde yararlı olmaktadır. İlginç olarak, CRP'nin diğer tüm aktivite parametreleri ile uyumunun çok iyi olmadığı görülmüştür.
Kaliforniya Üniversitesi, skleroderma klinik çalışma konsorsiyumu gastrointestinal traktus (ucla sctc gıt 2.0) sorgulama ölçeğinin Türk toplumu için geçerlik ve güvenilirliği
Özet: Amaç: Kaliforniya Üniversitesi, Skleroderma Klinik Çalışma Konsorsiyumu Gastrointestinal Traktus (UCLA SCTC GIT 2.0) sorgulama ölçeği, sistemik skleroz ilişkili gastrointestinal sistem semptomlarının şiddetinin ve bu semptomların hastaların iyilik haline etkisinin değerlendirilmesi amacıyla geliştirilmiştir. Çalışmamızın amacı UCLA GIT 2.0'ın İngilizce'den Türkçe'ye çevrilmesi ve Türk sistemik skleroz hastalarında valide edilmesidir. Gereç ve Yöntem: UCLA GIT 2.0 çeviri-tekrar çeviri yöntemi kullanılarak Türkçe'ye çevrilmiştir. Elde olunan Türkçe GIT 2.0 ve Kısa Form 36 (SF-36) 97 Türkçe konuşan sistemik skleroz hastasına uygulanmıştır. İç tutarlılık güvenirliği ve yapısal geçerlilik, UCLA SCTC GIT 2.0 ve SF-36 ölçekleri arasındaki ilişkiler incelenerek değerlendirilmiştir. İç tutarlılık Cronbach alfa hesaplanarak belirlenmiştir. Güvenilirliğin değerlendirilmesinde sorgulama ölçeği bir alt grup hastaya iki haftalık ara ile tekrar uygulanmıştır ve sınıf içi korelasyon katsayısı hesaplanmıştr. GIS skorları ve SF-36 arasında Spearman korelasyon katsayıları hesaplanmıştır. Bulgular: Yaş ortalaması 55.37 ± 11.35 olan ve çoğunluğu kadın(%87,6) 97 Ssc hastası çalışmaya alındı. UCLA GIT 2.0 ölçeği için Cronbach alfa değeri 0,894 olarak saptandı. Sınıf içi korelasyon katsayısı 0,821 (p=0,000) olarak saptandı. Ölçeğin diare alt ölçeği (alfa=,356) dışında kabul edilebilir güvenirliğe sahip olduğu saptanmıştır. Toplam GIT skoru ile SF 36 alt ölçekleri arasında orta düzeyde korelasyon olduğu görülmüştür. Sonuç: Türkçe GIT 2.0 ölçeği iyi düzeyde iç tutarlılık, yüksek güvenilirlik, kabul edilebilir geçerlilik göstermiştir. Anahtar kelimeler: skleroderma, gastrointestinal sistem, geçerlik, güvenilirlik
Birincil membranöz glomerülonefritte 4CD varlığının ve yoğunluğunun böbrek hasarlanma derecesi ve böbrek sağkalımı ile birlikteliği
Amaç ve hipotez: Bu çalışmanın amacı birincil membranöz glomerülonefritli hastalarda glomerüler C4d boyanmasının demografik, klinik ve histopatolojik bulgularla ve renal sağkalım ile birlikteliğini değerlendirmektir. Glomerüler C4d pozitif boyanan birincil membranöz nefropatili hastalarda komplemanın lektin yolunun aktive olduğu düşünülmektedir; böylelikle bu hastalarda böbrek hasarlanma derecesinin ciddi ve böbrek sağkalım oranının düşük olması beklenmektedir. Yöntem: 2005 Eylül ile 2014 Eylül tarihleri arasında başvuran ve biyopsi ile membranöz glomerülonefrit tanısı elde edilen 50 hastadan, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Nefroloji Bilim Dalı tarafından değerlendirilerek birincil membranöz nefropati tanısı almış 18 yaş ve üzeri olan 20 hasta bu araştırmaya dahil edilmiştir. Hastalar bölüme davet edilerek birebir klinik görüşme ortamında, biyopsi örneklerinin ve dosya-arşiv bilgilerinin kullanımı açısından kendilerinden gönüllü aydınlatılmış onam formu ile onay alınmıştır. DEÜTF arşivinde yer alan hasta dosyaları retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların tamamında biyopsiler Nefroloji Bilim Dalı tarafından elde edilmiş ve tanıda ve çalışma sırasında biyopsi örneklerinin değerlendirilmeleri DEÜTF Patoloji Anabilim Dalı tarafından gerçekleştirilmiştir. Patoloji Ana Bilim Dalı tarafından saklanmış böbrek dokuları C4d kiti (Cell Marque R C4d/SP91 monoklonal antikoru) ile yeniden boyanarak değerlendirilmiştir. Glomerüler C4d boyanması immünhistokimyasal yöntemle gerçekleştirilmiştir. Glomerüler C4d boyanma dereceleri negatif (glomerüler bazal membranın %25'inden azının boyanması), hafif (ince granüler), orta (kalın granüler) ve şiddetli (kaba depozitlenmeler) dereceler olarak belirlenmiştir. Buna göre hastalar ilk olarak negatif ve hafif derecede boyananlar ile orta ve şiddetli derecede boyananlar olarak iki gruba ayrılmıştır. Bu gruplar demografik veriler (yaş, cinsiyet, takip süresi) ile klinik ve laboratuar izlem verileri (biyopsi sırasında ve takibin 3. ayında, 6. ayında ve sonunda proteinüri miktarı; serum kreatinin düzeyi; serum albumin düzeyi; MDRD formülüne göre kreatinin klerensi; tanı sırasında hipertansiyon varlığı; sadece konservatif tedavi veya bağışıklık baskılayıcı tedavi başlanma durumu; izlemde serum kreatinin düzeyinde iki katına çıkma ve glomerüler filtrasyon hızında yarıya düşme süreleri ve renal replasman tedavisi varlığı) ve ayrıca histopatolojik veriler (ışık mikroskopisinde glomerüler bazal membran bulguları, global ve segmental sklerotik glomerül yüzdeleri, interstisyel fibrozis ve tübüler atrofi varlığı, arteriol ve arter çeperlerinde kalınlaşma ve mezangial hipersellüarite varlığı; immünfloresan incelemede IgG, IgA, IgM, Ig kappa ve lambda, kompleman C1q ve C3 birikimi) açısından karşılaştırıldı. Daha sonra C4d boyanma paternine göre ise hastalar segmental (bir glomerülün %50'den azında C4d boyanması) paternde boyananlar ve global (bir glomerülün tamamına yakınında C4d boyanması) paternde boyananlar olarak gruplandırıldı. Bu gruplar da aynı demografik, klinik, ve histopatolojik veriler açısından karşılaştırıldılar. İstatistiksel analizde SPSS 15.0 programı kullanıldı ve p değerinin 0,05'ten küçük saptanması durumunda bulgular istatistiksel açıdan anlamlı olarak değerlendirildi. Sayısal veri analizi için ki-kare testi ve Fisher kesin testi, ölçümle belirlenen değişken analizi için Mann-Whitney U testi ve korelasyon analizi kullanıldı. Glomerüler C4d boyanmasının renal sağkalım üzerine olan etkisini değerlendirmek için Kaplan-Meier ve Cox oransal risk analizlerinin kullanılması planlandı. Bulgular: Membranöz glomerülonefrit tanılı biyopsi elde edilmiş 50 hastadan 23'ünde klinik olarak birincil membranöz glomerülonefrit tanısı ve ikincil nedenlerin eklenmediği düzenli takip kaydedilmiştir. Bu hastalardan 3'ü yetersiz biyopsi örneği eldesi nedeniyle çalışmadan dışlanmıştır. Geriye kalan 34 ile 72 yaş arasındaki 20 hastanın %'55'inin erkek (n=11 ve yaş ortalaması 48.83 yıl) ve %45'inin kadın olduğu (n=9, yaş ortalaması 51.33 yıl) görülmüştür. Glomerüler C4d boyanması hastaların %90'ında (n=18) pozitif ve %10'unda (n=2) negatif olarak belirlenmiştir. Ortalama 43.7 ay (en kısa 6; en uzun 130 ay) süren izlemde, serum kreatinin düzeyi iki katına çıkmadığından veya GFR'de %50'den fazla azalma görülmediğinden ve renal replasman ihtiyacı gelişmediğinden renal sağkalım analizi yapılamamıştır. C4d negatif ve hafif derecede boyananlar ile orta ve şiddetli derecede boyanan gruplar karşılaştırıldığında; C4d birikim derecesinin şiddeti ile demografik ve klinik veriler arasında istatistiksel anlamlı birliktelik bulunmamıştır. Histopatolojik verilerden ise segmental skleroz yüzdesinin (p=0.017); immünglobulin A birikiminin (p=0.044) ve kappa ile lambda proteinlerinin (sırasıyla p=0.029, p=0.049) negatif-hafif derecede C4d boyanan grup ile anlamlı birlikteliği saptanmıştır. Negatif ve hafif derecede C4d boyanan grupta bu bulguları global skleroz yüzdesi ve IgG birikimi de istatistiksel düzeye ulaşmamakla birlikte eşlik etmektedir. C4d orta-şiddetli derecede boyanan grupta; daha ileri evrelerde bazal membran kalınlığı ile daha fazla sayıda hastada arter duvar kalınlaşması ve interstisyel enflamasyon istatistiksel anlamlılığa ulaşmamakla birlikte dikkat çekicidir. Hastalar segmental ve global paternde iki grup olarak değerlendirildiğinde 6 hastanın segmental ve 12 hastanın ise global boyandığı belirlenmiştir. Global paternde boyanma, orta ve şiddetli derecelerde C4d boyanması ile anlamlı olarak birlikte bulundu (p=0.001). Bunun üzerine segmental/global paternde boyanma çarpan skoruna göre segmental ve global paterndeki gruplardan global patern grubu C4d boyanma derecelerinde orta-ağır derecede C4d boyanması ile istatistiksel anlamlı olarak birlikte saptanmıştır (p<0.01). Segmental ve global paternde boyanan gruplar klinik ve demografik açısından karşılaştırıldığında, proteinürinin hafif, orta ve ağır dereceler olarak sınıflandırıldığı analizde 3. aydaki proteinüri düzeyi global paternde boyanan grupta daha yüksek bulunmuştur (p=0,027). Sonuçlar ve Tartışma: C4d birikimi immünhistokimyasal yöntemle geriye dönük olarak gösterilebilmektedir. Ancak prognostik bir risk faktörü olup olmadığı gösterilememiştir. Çalışmamızda C4d'nin hem boyanma derecesi olarak hem de boyanma paterni olarak geleneksel risk faktörleri ile korelasyon göstermediği bulunmuştur. Histopatolojik bulgulardan segmental skleroz yüzdesinin C4d'nin negatif ve hafif derecede boyandığı grupta istatistiki anlamlılıkta yüksek saptanması ve global skleroz yüzdesinin de istatistiksel anlamlılığa ulaşmadan aynı grupta daha yüksek ortalamada bulunması dikkat çekicidir. Bu bulgu, sklerozun komplemana bağlı hasardan farklı bir mekanizma ile de oluşabilen bağımsız bir risk faktörü olmasına bağlanmıştır. C4d negatif ve hafif derecede boyananlarda IgA'nın ve kappa ile lambdanın anlamlı birlikteliği; birincil membranöz nefropati dışında enfeksiyon gibi ikincil nedenlere bağlanmıştır. İstatistiksel anlama ulaşmasa da interstisyel enflamasyon varlığı ile bazal membranda ve arterlerde kalınlaşma gibi histopatolojik bulgularla C4d boyanmasında şiddetli derecelerin birlikteliği dikkati çektiğinden; C4d'nin histopatolojik risk faktörlerinden vasküler duvar kalınlaşması ile birlikteliğini aydınlatmada daha fazla sayıda hastaya ihtiyaç olduğu düşünülmüştür. C4d'nin global paterninin şiddetli derecelerde C4d boyanması ile birliktelik göstermesi yetişkin membranöz nefropatisinde global paternde immün birikimin daha yaygın olmasına bağlı olarak düşünülmüştür. C4d'nin burada, aktif ve şiddetli hastalık ataklarının zamanla çözünmeden ortamda kalan bir işareti olduğu akla gelmektedir. Çalışmamız yetişkin birincil membranöz nefropatisinde C4d'nin prognoz üzerinde etkisi olup olmadığını kapsamlı şekilde ele alan ilk çalışmadır. C4d komplemanın klasik ve lektin yollarında açığa çıkan bir yan üründür. Lektin yolunun belirteci olarak C4d ile bulguların negatif korelasyonu düşünüldüğünde, farklı bir mekanizma olarak alternatif yolun da hastalıkta aktifleşebileceği akla gelmektedir. C4d'nin lektin yolu üzerinden prognoz ve sağkalım üzerine etkisi olup olmadığının araştırılmasında, patolojik biyopsilerde membran fosfolipaz A2 reseptörünün ve alternatif yol bileşenlerinden faktör-B'nin değerlendirildiği ve ayrıca daha fazla sayıda hastanın dahil edildiği çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: C4d, membranöz glomerülonefrit, renal hasarlanma
Psöriatik artritte kardiyovasküler morbidite ile inflamasyon arasındaki ilişki
AMAÇ: Psöriatik artrit (PsA), eklem destrüksiyonu ve hem lokal hem de sistemik kemik kaybı ile karakterize kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Psoriazis ve PsA'da kardiyovasküler hastalık (KVH), diyabet ve metabolik sendrom sıklığının arttığı bilinmektedir. Bilinen KVH riski taşımayan PsA'lı hastalarda, aterosklerozun erken göstergeleri olan, endotel fonksiyonunda bozulma ve karotis intima-media kalınlığında (KIMK) artışlar gösterilmiştir. KVH'lara yatkınlıktaki artışın psoriazis ve PsA'da ortaya çıkan inflamasyon ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. İnkretin hormonlardan biri olan glukagon benzeri peptit (GLP)-1'in glukoz metabolizması üzerindeki etkileri dışında, anti-inflamatuvar ve anti-aterojenik özelliklerinin de olduğu bilinmektedir. Dolaşımdaki bir glikopeptit olan fetuin-A'nın son yıllarda çok farklı normal ve ateroskleroz ve inflamatuvar süreçler gibi birçok patolojik süreçte rolü olduğu görülmüştür. Bu çalışmada prediyabeti ve diyabeti olmayan PsA hastalarında, aterosklerozu erken saptamada değerli bir yöntem olarak kabul edilen KIMK ve Doppler Ultrasonografi'de aterosklerotik plak varlığı, Total Plak Alanı (TPA) ölçümleri ile serum GLP-1 düzeyleri, fetuin-A, inflamatuvar belirteçler ve hastalık aktivite ölçekleri arasında bir ilişki bulunup bulunmadığı araştırılacaktır. YÖNTEM: CASPAR kriterlerine göre sınıflandırılmış diyabeti olmayan 53 PsA tanılı hasta ve yaş, cinsiyet, VKİ yönünden uyumlu 30 sağlıklı kontrol grubu alınarak sağ ve sol Ana Karotid Arter (AKA)'e ait KIMK ve TPA ölçümleri Doppler Ultrasonografi (USG) B-mode kullanılarak yapıldı. Araştırma grubunda ölçülmüş olan bazal GLP-1, fetuin-A, yüksek duyarlıklı C reaktif Protein (hs-CRP), Eritrosit Sedimentasyon Hızı (ESH), açlık glukozu, total kolesterol (TK), trigliserid (TG), Düşük Dansiteli Lipoprotein (LDL), Yüksek Dansiteli Lipoprotein (HDL) kolesterol değerleri çalışmamızda kullanılmıştır. Çalışmaya dahil edilen olguların verileri bilgisayar ortamında Windows uyumlu SPSS v15.0 paket programına yüklendi. BULGULAR: Çalışmaya 53 PsA tanılı hasta, 30 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Hasta grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında yaş (p<0.001), ESH (p<0.001), LDL (p=0.024) bel çevresi (p=0.015), hipertansiyon (HT) varlığı (p=0.013), sigara kullanımı (p=0.016) ve KIMK (p=0.004) anlamlı olarak yüksekti. KIMK düzeyi ile yaş, LDL, ESH ve hastalık süresi arasında anlamlı korelasyon olduğu tespit edildi. Diğer demografik, klinik, laboratuvar veriler, hastalık aktivite-yaşam kalitesi ölçekleri, tedavide kullanılan ajan ve TPA ile KIMK arasında anlamlı ilişki tespit edilmedi. SONUÇ: Subklinik aterosklerozun belirteci olarak kabul edilen KIMK, hasta grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu. KIMK'ın inflamasyon göstergeleri ve aterosklerotik risk faktörleri ile korelasyonu saptanmışken hastalık aktivitesi, yaşam kalitesi indeksleri ve tedavi türleri ile anlamlı ilişki ve korelasyon elde edilmedi. ANAHTAR KELİMELER: Psöriatik Artrit, Glukagon Benzeri Peptit-1,fetuin-A, Karotis İntima Media Kalınlığı, Subklinik Ateroskleroz
Serum D vitamin düzeyi ile lipidlerin ilişkisi
D vitamini eksikliğinde Kardiyovasküler Hastalık (KVH) riski ve buna bağlı mortalitede artış olduğu bilinmektedir. D vitamini birçok hormon ve enzimin sentezini kontrol etmektedir. Araştırmamızda D vitamin düzeyi ile lipidler arasındaki ilişkiyi retrospektif olarak incelemeyi planladık. Ocak 2011-Ağustos 2013 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde serum D vitamini ve serum lipidleri bakılan 18 yaşından büyük tüm hastalar incelemeye alındı. Akut/kronik böbrek veya karaciğer hastalığı olan, transplantasyonlu hastalar, kanser öyküsü olan ya da lipid metabolizmasına etki eden ilaç tedavisi alan hastalar ( statinler , fibratlar , retinoik asit , siklosporin… ) inceleme dışı tutuldu. Araştırmaya dahil edilen bireyler serum D vitamin düzeylerine göre 3 gruba ayrıldı (<20 g/ml, 20-30 ng/ml ve >30 ng/ml). 3 grup arasındaki laboratuvar ve demografik verilerin karşılaştırılması One-Way ANOVA testi kullanılarak yapıldı; gruplar arasında anlamlı bir fark saptandığında bu farkın hangi gruptan kaynaklandığını belirlemek için Pearson's korelasyon analizi kullanıldı. Veriler ortalama ± standart sapma olarak sunulmuştur. Araştırmamızda istatistiksel olarak p<0.05 anlamlı kabul edildi.Tüm analizler Statistical Package for the Social Sciences software version 22.0 (SPSS 22.0) programı kullanılarak yapılmıştır. Araştırmamızda serum High Dansity Lipoprotein (HDL) , Low Dansity Lipoprotein (LDL) ve Total Kolesterol (TK) düzeyleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardı. TK ve LDL kolesterol düzeyi D vitamin yetmezliği olan grupta daha yüksek saptandı. HDL kolesterol düzeyi ise D vitamin yetmezliği olan grupta istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha düşük saptandı. Serum Trigliserid (TG) düzeyi açısından üç grup karşılaştırıldığında ise üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Araştırmamızda serum D vitamin düzeyi ile HDL, LDL ve total kolesterol arasında ilişki saptandı. D vitamin eksikliği olan bireylerde artmış kardiovasküler olaylara d vitamin eksikliğine eşlik eden lipid parametrelerindeki bozuklukların katkısı olabilir.
Hodgkin ve non hodgkın lenfoma tanılı hastaların akciğer tutulumları ve akciğer tutulumunun hastalık gidişatına etkisinin değerlendirilmesi
Lenfoma, immün sistemin çeşitli farklılaşma aşamasından köken alan lenfoid hücre malignitesidir. Hodgkin Lenfoma(HL) ve Non Hodgkin Lenfoma(NHL) olmak üzere ikiye ayrılır. Lenfomalar; sıklıkla mediasten, hilus ve akciğer parankimi tutulumu gösterirler. Lenfoma evrelemesinde BT, Manyetik Rezonans(MR) ya da ultrasonografi ile LAP tanımlaması sadece "boyut" kriterine göre yapılmaktadır. Küçük boyutta ancak metastatik lenf nodları ile inflamasyon olan lenf nodlarında ve önceden tedavi görmüş lezyonlarda viabl hücrelerin saptanmasında kısıtlılıkları mevcuttur. Ayrıca BT; dalak, karaciğer ve kemik iliği tutulumunun saptanmasında oldukça düşük duyarlılık göstermektedir. Pozitron Emisyon Tomografisi (PET BT) tedavi öncesi evrelemede kullanılan güncel bir tetkik olup HL tutulumlu alanı göstermede %75-91 sensitiftir. %13-21 hastada evreyi değiştirir. Tedavi sonrası yanıt değerlendirilmesinde önemli bir araçtır. Çalışmamızda, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı'nda takipli, 2000 yılından günümüze kadar tanı konulmuş 247 HL ve NHL hastasının, tanı anında ve tedavi sonrasında toraks BT ve/veya PET BT bulguları incelendi. Torakal bölgede bulgu saptanan olgularda girişimsel bir işlem (bronkoskopi, mediastinoskopi, akciğer biyopsisi vs) yapılıp yapılmadığı hastanemiz kayıtlarından araştırıldı. Bu işlemlerdeki patoloji sonuçları değerlendirilerek tanı ve tedavi sonrası toraks BT ve/veya PET BT leri karşılaştırılarak bu verilerin sağkalım süresine etkisinin araştırılması amaçlandı. HL'da, 5 yıllık sağkalım %91,8 ve 10 yıllık sağkalım %89 ve NHL'da 5 yıllık sağkalım %88,5 ve 10 yıllık sağkalım %83,4 saptandı. Girişim tanısı lenfoma dışı olanların 5 yıllık sağkalımı %85,4 ve 10 yıllık sağkalımı %73,2'ydi. Girişim tanısı lenfoma olanların 5 yıllık ve 10 yıllık sağkalımı %95,5'tu. Bu iki grup arasında istatistiksel anlamlılık saptanmadı (p=0,118). En yüksek suvmax'ı 12'nin altında olanların 5 yıllık sağkalımı %92,2 ve en yüksek suvmax'ı 12 ve üzerinde olanların 5 yıllık sağkalımı %57,1 saptanmıştır. Bu iki grup arasında istatistiksel anlamlılık mevcuttur (p=0,003). 2007 yılından önce takibine başlanan hastaların PET BT'sinin olmaması veya PET BT'si olanların bazılarında sistemimize kayıtlı olmayışı nedeniyle bazı hastalar sadece BT ile değerlendirilebildi. Bu anlamda iyi kayıtın önemi açıktır. Akciğere toksik yan etkileri olan ajanların, olası bir SFT kısıtlılığı durumunda verilmemesi ya da kısıtlı dozda verilmesi gündeme getirilebilir. Anahtar Kelimeler: Lenfoma, Hodgkin, Non Hodgkin, PET BT, Akciğer
Dokuz Eylül Üniversitesi hastanesi iç hastalıkları yoğun bakım ünitesinde görülen dirençli gram negatif bakteriyel enfeksiyonların sıklığı ve risk faktörleri
Amaç: Yoğun bakım ünitelerindeki kan dolaşımı enfeksiyonlarının yaklaşık %25'i gram negatif bakterilerden kaynaklanır. Hastane kaynaklı enfeksiyonlarda son yıllarda gram negatif bakterilerden Pseudomonas aeruginosa, Acinetobacter türleri ile Klebsiella pneumoniae ciddi direnç geliştirme özellikleri nedeniyle öne çıkmakta ve daha uzun hastanede yatış süresi, daha fazla ekonomik yük, artmış ölüm sayılarına neden olmaktadırlar. Bu çalışmada iç hastalıkları yoğun bakım ünitesinde yatan hastalarda direnç gelişimine neden olan risk faktörlerinin tespit edilerek, bu risk faktörlerinin en aza indirilmesi ve etkili antibiyotik kullanımının sağlanması amaçlandı. Yöntem: 01.09.2013-30.09.2014 arasında İç Hastalıkları Yoğun Bakım Ünitesinde yatan hastaların kayıtları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya 18 yaş üstü, belirtilen süre içerisinde 24 saatten uzun süre yoğun bakım ünitesine yatmış, tüm hastalar alındı. Kayıtlarına ulaşılabilen 280 hastanın dosya, laboratuvar testleri, kan, idrar ve trakeal sekret kültürleri retrospektif olarak incelendi. Acinetobacter baumannii, Klebsiella pneumoniae ve Pseudomonas aeruginosa üremesi olan hastalardaki risk faktörleri değerlendirildi. Bulgular: 280 hastanın retrospektif incelemesinde hastaların 152'si erkek, 128'i kadındı. Dirençli GNB üremesi olan hasta sayısı 80, üreme olmayan hasta sayısı 200'dü. Değerlendirilen dirençli GNB üremesi olan hastalar içerisinde A.baumannii üremesi birinci sırada, K.pneumoniae ikinci sırada, P.aeruginosa üçüncü sırada saptandı. A.baumannii üremesi olan hastalarda hiç duyarlı A.baumannii suşuna rastlanmadı. Üreyen tüm A.baumannii' lerin kolistine duyarlı olduğu saptandı. GNB üremesi olan hastalarda dirençli GNB üremesi için APACHE II skoru (p < 0,008), ventilatör gün sayısı (p < 0,001), yoğun bakımda yatış süresi (p < 0,001) ve hastane gün sayısı (p < 0,001) bağımsız risk faktörleri olarak saptandı. Mekanik ventilasyon uygulanması (p < 0,005) ve santral venöz kateter kullanılmasının (p < 0,02) dirençli GNB üremesini arttırdığı ve dirençli GNB üremesinin ölüm oranını arttırdığı tespit edildi. Santral venöz kateter kullanımı (p < 0,02) ve yoğun bakım yatış süresinin (p < 0,001) dirençli A.baumannii üremesi için, bağımsız risk faktörleri oldukları tespit edildi. Uzun mekanik ventilasyon günü, hastane gün sayısı ve YBÜ yatış süresinin uzun olması dirençli K.pneumoniae ve dirençli P.aeruginosa üremesini arttıran ortak risk faktörleri oldukları tespit edildi. Farklı olarak TPN kullanımının dirençli K.pneumoniae üremesini arttırdığı tespit edildi. Ölüm oranlarına bakıldığında en yüksek ölüm nedeni olan dirençli GNB olarak, K.pneumoniae saptandı. Sonuç: YBÜ'lerinde, ameliyathane ve pansuman odaları gibi invaziv girişimlerin yapıldığı birimlerde sterilizasyon ve dezenfeksiyon kurallarına uyulması, santral venöz kateter gibi aletlerin olabildiğince uygun endikasyonlarla kullanılması, gereksiz kullanımdan kaçınılması, uzun hastane yatışlarından ve uzun YBÜ yatışlarından olabildiğince kaçınılması, mekanik ventilatörle takip edilen hastaların mümkün olan en kısa sürede weaning'e hazırlanması, hasta ile temas eden hastane personelinin el hijyeni kurallarına uyması, mümkün oldukça parenteral beslenme ürünlerinin kullanılmaması, kullanılması gerekiyorsa mümkün olan en kısa zamanda enteral beslenme ürünlerine geçişin sağlanması gerekmektedir. Direnç gelişimini önlemek için de her şeyden önce hastanede yatan hastalara doğru endikasyon, doğru zaman ve doğru sürede antibiyotik kullanılması için büyük bir titizlik gösterilmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler:Dirençli gram negatif bakteriler,ilaç direnci,yoğun bakım.
Teropötik plazmaferez tedavisi uygulanan nöroloji hasta verilerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Terapötik plazmaferez işlemi (TPE) bilindiği gibi bir çok nörolojik hastalıkta başarı ile kullanılmaktadır. Bizim merkezimizde de uzun zamandır birçok dahili hastalığın yanı sıra nörolojik endikasyonlarla da TPD yapılmaktadır. Bu çalışmamızda DEÜ Tip Fakültesi Hastanesi Kan Merkezi Aferez Biriminde ocak 2010-aralık 2014 tarihleri arasında plazmaferez uygulanan hasta verileri incelendi. Toplam 775 seans, 115 epizot ve 105 hasta verisi değerlendirildi. Ortalama yaş 49.8 idi. Hastaların 95 tanesi Nöroloji Servisinde ve 11 tanesi ise Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesinde takip ediliyordu. 49 hasta ile en sık plazmaferez endikasyonu Myastenia Gravis için konulmuştu veMG'i 21 hasta ile MS takip ediyordu. İşlemde replasman sıvısı olarak TDP kullanılan seanslarda çok az hipotansiyon geliştiği görüldü (hipotansiyon gelişen 28 seansın 2 tanesinde TDP kullanılmıştı). Diğer komplikasyonlar değerlendirildiğinde replasman sıvıları arasında farklılık yoktu. Plazmaferez cihazları değerlendirildiğinde 92.6 dk. ile Comtek marka cihazla yapılan işlemlerin istatistiksel olarak anlamlı şekilde işlem sürelerinin daha kısa olduğu görüldü (p<0.001). Nörolojik hastalıklarda TPD, deneyimli ellerde yüksek klinik yanıt oranlarının olduğu güvenli bir işlem olarak görülmektedir. Anahtar kelimeler: Terapötikplazmaferez, nörolojik hastalıklar, komplikasyon.
İç hastalıkları kliniklerinde teropötik plazmaferez tedavisi uygulanan hasta verilerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Terapötik plazmaferez (TPD) işlemi bilindiği gibi bir çok dahili hastalıkta başarı ile kullanılmaktadır. Bizim merkezimizde de uzun zamandır birçok dahili endikasyonlarla TPD yapılmaktadır. Bu çalışmamızda DEÜ Tip Fakültesi Hastanesi kan merkezi aferez biriminde ocak 2010-aralık 2014 tarihleri arasında plazmaferez uygulanan hasta verileri incelendi. Toplam 1048 seans 105 hasta verisi incelendi. En fazla işleme alınan hasta grubu 49 hasta ile nefroloji kliniğindendi. Bunu 21 hasta ile hematoloji kliniği izlemekteydi. Nefroloji kliniğinden alınan hastaların çoğunluğunu akut rejeksiyon tanılı hastalar, hematoloji kliniğinden alınan hastaların çoğunluğu ise TTP tanılı hastalardı. İşlemler incelendiğinde tüm seansların sonucunda en iyi yanıt alınan hastalık TTP idi. Bunu akut rejeksiyon , multiple myelom, vaskülitler , hiperlipidemi izlemekteydi. İşlemlerin 920 si olmak üzere çoğunluğu TDP ile yapılmıştı. Astec, Comtec, Optia olmak üzere üç farklı plazmaferez cihazı kullanılmış olup bunlardan 63 hastada olmak üzere en çok Comtec kullanılmıştı ve en iyi yanıt, en kısa süre, en az komplikasyon, en az değişen plazma hacmine sahip olan Comtec cihazı idi.
Dahiliye yoğun bakım servisinde ağır sepsis ve septik şok tanıları ile yatırılan hastalara tanı konulması ile antibiyoterapi başlanması arasında geçen sürenin mortaliteye olan etkisinin retrospektif olarak incelenmesi
Dahiliye Yoğun Bakım Servisinde ağır sepsis ve septik şok tanıları ile yatırılan hastalara tanı konulması ile antibiyoterapi başlanması arasında geçen sürenin mortaliteye olan etkisinin retrospektif olarak incelenmesi. Dr.Yakup Duran Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı İnciraltı / İZMİR duran.yakup@hotmail.com AMAÇ: Sepsis, tedavi yönetimindeki gelişmelere rağmen önemini koruyan, enfeksiyon ve enfeksiyona verilen yanıt durumudur. Tedavi yöntemlerinde kaydedilen gelişmelere rağmen, özellikle organ yetmezliğinin eklendiği septik şok tablosunda en ileri merkezlerde dahi mortalite çok yüksektir. Sepsis tedavisinde en önemli basamak, mümkün olduğunca etkili ve geniş spektrumlu antimikrobiyallerin sistemik olarak hızla başlanması gerekliliğidir. Bu çalışmayla; Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesinde ağır sepsis ve septik şok tanıları ile izlenen hastalara tanı konulmasıyla antibiyoterapiye başlanması arasında geçen sürenin mortaliteye olan etkisini araştırmayı amaçladık. YÖNTEM: Ocak 2010 – Haziran 2014 arasında Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesinde yatan hastaların kayıtları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya 18 yaş üstü, ağır sepsis ve septik şok tanıları ile yatan ve ileri evre metastatik maligniteleri olmayan hastalar dahil edildi. Kayıtlarına ulaşılabilen 110 hastanın dosya, laboratuvar testleri ve görüntülemeleri retrospektif olarak incelendi. BULGULAR:110 hastanın 61'i erkek, 49'u kadındı. 90 hastanın antibiyotik alım zamanı geç iken, 20 hastanın erken olarak saptandı. Antibiyotik alımı geç ve erken olan hastaların ortalama yaşları sırasıyla 73,9±12,2 ve 76±8,6 olarak hesaplandı. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0,05). Hastalık şiddeti açısından değerlendirildiğinde, antibiyotik alımı erken olan grubun ortalama APACHE II skoru 18,2±7,5, geç olan grupta ise 19,4±7,4 olarak tespit edildi. APACHE II skorları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Komorbiditeler açısından bakıldığında iki grup arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Yaş, cinsiyet, APACHE II skoru ve diğer komorbiditelerin dahil edildiği lojistik regresyon modelinde antibiyotik alım zamanının geç olması, yüksek APACHE II skoru ve alınan kültürlerde üreme saptanması artmış mortalite için bağımsız risk faktörü olarak saptandı. SONUÇ: Uluslararası kılavuzlara göre ağır sepsis ve septik şok tanısı konulur konulmaz, ilk 1 saat içinde intravenöz antibiyotik tedavisi başlanmalıdır. Çalışmamızda antibiyotik alım zamanının 3 saatten geç olması, artmış mortalite için bağımsız risk faktörü olduğu görüldü. Antibiyotiği erken alan hastalarda mortalite %25 iken, geç alan hastalarda bu oran %61,1 idi. Mortaliteyi etkileyen diğer faktörlerin belirlenmesi için yapılan lojistik regresyon analizinde APACHE II Skoru ve kültürlerde üreme olması diğer bağımsız risk faktörleri olarak tespit edildi.
Lenfoma hastalarında kemoterapinin yaşam kalitesi ve hastaların duygu durumları (anksiyete, depresyon) üzerine etkisi
Lenfomalar; Hodgkin Lenfoma (HL) ve non-Hodgkın Lenfoma (NHL) olmak üzere 2 gruba ayrılır. Son yıllarda modern tıp teknolojilerindeki gelişmeler sonucu tanı koymada ve tedavi edilebilirlikte artış nedeni ile tedavi sırasında ve sonrasında gelişen psikiyatrik komplikasyonlar ön plana çıkmaktadır. Lenfoma tanısı ile izlenen ve tedavi gören hastalarda normal popülasyona kıyasla daha fazla oranda geçici veya süreğen bitkinlik durumu ve depresyon hali önceki çalışmalarda ortaya konmuştur. Türk toplumunda çeşitli kanser tiplerinde yapılmış olan yaşam kalitesi analizleri literatürle uyumlu bulgular içerse de lenfoma için mevcut durumu tanımlayacak yeterli veri veya çalışma mevcut değildir. Çalışmamızda, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi ve İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Hastanesi Erişkin Hematoloji Kliniğinde tanı konmuş lenfoma hastalarının tedavi sürecinde ve tedavi bitimini takip eden dönemde Beck Depresyon Ölçeği, Beck Umutsuzluk Ölçeği, Sürekli Kaygı Ölçeği ve EORTC-QLQ C30 Yaşam Kalitesi Ölçeği'ni kullanarak depresyon, kaygı, umutsuzluk durumlarını ve yaşam kalitesi durumlarını incelemeyi ve bu değişkenlerin birbirleri ile olan ilişkilerini ortaya koymayı amaçladık. Çalışmaya HL ve NHL tanısı olan ve anketleri yanıtlamayı kabul eden yeni tanı ve tedavi almakta olan 75 hasta dâhil edildi. Bu hastalardan 35' i ile tedavi sonrası izlemde tekrar anket değerlendirmesi yapıldı. Yeni tanı almış ve tedavi almakta olan hastaların %24.2' sinde (%7.1' inde ciddi depresyon) ve tedavi sonrası izlemde olan hastaların %17.1' inde depresyon saptanmıştır. Umutsuzluk düzeyi tedavi sonrası izlemde olan ve tedavi sonrası tam remisyonda olan hastalarda daha yüksek olduğu görülmüştür. Tedavi sürecinin hastaların fiziksel, emosyonel, sosyal ve ekonomik dengelerinin bozduğu ve yaşam kalitelerini düşürdüğü saptanmıştır. Bu nedenle lenfoma tedavisinde gözetilmesi gereken ana ilke; sadece sağkalımın iyileştirilmesi değil, hastaların psikolojik bozukluklarını belirleyerek bunlara yönelik çözüm yolları bulmak ve yaşam kalitelerini koruyarak sağkalımın iyileştirilmesi olmalıdır.
Hipotiroidide oluşan otoantikorlar ve TSH düzeyi ile inflamasyon belirteci olan RDW arasındaki ilişki
GİRİŞ: Hashimato tiroiditi tiroid dokusunun lenfositik infiltrasyonu ile karakterize en sık görülen otoimmün bir hastalıktır. İyot yetersizliği olmayan bölgelerde hipotiroidinin en yaygın nedenidir. Hashimato tiroiditi düşük derecede sistemik inflamasyon ile seyreder. Kronik enflamasyon ise aterosklerozun progresyonunda önemli bir rol oynamaktadır. AMAÇ: Bu calısmada Hashimoto tiroiditli hastalarda RDW duzeyi arastırılmıstır. RDW'yi kullanarak hastalarda artmış kardiovasküler olay, artmış oksidatif stres ve enflamasyonu ek maliyet gerektirmeden taramak amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Calısmaya 462 Hashimoto tiroiditli hasta ve yas- cinsiyet uyumlu 442 sağlıklı kisi olmak uzere 904 kisi alındı. Hastalara ait bütün veriler kayıt altına alındı. BULGULAR: RDW düzeyi hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksek saptandı (hashimoto tiroiditi=10.08 ± 4.48 %, kontrol=8.95 ± 6.68 %, p<0.05). İki grup arasında MPV düzeyi açısından da anlamlı fark saptandı (p<0.05). Hs-CRP ile RDW düzeyi arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı. (r=0.344, p<0.001*) SONUÇ: Hashimoto tiroiditli hastalarda RDW yüksek saptandı. ANAHTAR KELİMELER: RDW, Hashimoto tiroiditi, MPV, inflamasyon, Hs-CRP, tiroid otoantikorları
Subklinik cushing sendromu ve fonksiyon göstermeyen adrenal kitleli hastalarda kortikosteroid bağlayan globulin düzeyi ve glukokortikoid reseptör polimorfizm sıklığının değerlendirilmesi
Modern görüntüleme yöntemlerinin sık kullanımı nedeniyle rastlantısal adrenal kitle saptanan hasta sayısı artmaktadır. Subklinik Cushing Sendromu (sCS), adrenal kitle ile başvurmuş bir hastada, Cushing Sendromu' nun klasik bulguları yok iken veya silik belirtileri mevcut iken, yapılan hormonal testler sonucunda adrenal bez kaynaklı ılımlı bir glukokortikoid otonomisinin saptanma durumu olarak tanımlanmaktadır. Bu kişilerde Cushing Sendromu' ndaki kadar aşikâr olmasa da glukokortikoid fazlalığının klinik bulgularının (obezite, hipertansiyon, glukoz intoleransı…) olduğu gösterilmiştir. Son 10 yıl içinde yapılan çalışmalar adrenal adenom ile başvuran hastaların, adenomu olmayan hastalara göre daha bozuk bir metabolik ve kardiyovasküler profile sahip olduklarını göstermektedir. Bu kötü metabolik ve kardiyovasküler profilin subklinik Cushing Sendromu olan kişilerde daha belirgin olsa da fonksiyon göstermeyen adrenal kitlesi olan bireylerde de görülüyor olması adenom ilişkili sinsi ve sürekli bir glukokortikoid otonomisi ve dolayısı ile ılımlı bir glukokortikoid fazlalığını desteklemektedir. NFA ve sCS' lu hastalardaki glukokortikoid otonomisinin iki nedene bağlı olabileceğini düşündük. Bunlardan ilki, adrenal kitlesi olmayan bireylere göre daha düşük KBG düzeyine sahip olmaları ve böylece kortizolün fonksiyon gösteren serbest fraksiyonun kanda artması, ikincisi GR polimorfizmi sonucu oluşan artmış GR duyarlılığı ve GK' lerin artmış hücresel etkileri. Çalışmamızda adrenal kitlesi olan hasta grubunun ve adrenal kitlesi olmayan kontrol grubunun KBG düzeylerini inceledik. Hasta ve kontrol grubu arasında fark saptamadık. GR duyarlılığının artması ile ilişkili iki tek nükleotid polimorfizmi de N363S ve BcL I sıklığı adrenal adenomu olmayan kişilerde ve adrenal adenomu olan bireylerde araştırdık. Hasta ve kontrol grubunda BcL I polimorfizm görülme oranları son derece yakınken, N363S polimorfizmi, hastalarda daha yuksek oranda saptandı. Adrenal kitlesi olan hastaların sağlıklı kontrollere kıyasla artmış kortizol yükünün nedeni, N363S polimorfizminin hastalarda daha sık görülmesi ve bunun GK' lerin etkisinin hücresel düzeyde artmasına neden olması olabilir.
İnflamatuvar bağırsak hastalarında hastalıkla ilgili bilgilerin değerlendirilmesine yönelik kısa soru anketinin validasyonu
Amaç: Hayat boyu yaşam kalitesi ve iş gücü verimliliği olumsuz yönde etkilenen inflamatuvar bağırsak hastalarının problemlerinin saptanarak çözüm yolları üretilmesi ve hastalıkla mücadele edilmesi yönünde hastaların bilgi düzeyleri, bilinç ve farkındalık durumları son derece önemlidir. Bu çalışma 2012'de yayınlanan 'Development, validation and clinical assessment of a short questionnaire to assess disease-related knowledge in inflammatory bowel disease patients' 'İnflamatuar barsak hastalarında hastalıkla ilgili bilinç düzeyi ve bilgilerin değerlendirilmesine yönelik kısa soru anketi' nin Türk Toplumu İçin Geçerlik ve Güvenirliği' nin değerlendirilmesi bununla birlikte İnflamatuvar bağırsak hastalarının hastalıkla ilgili bilinç durumu tanımlamak ve bu durumu etkileyen değişkenleri belirlemek amaçlarıyla yapılmış bir çalışmadır. Gereç ve Yöntem : Çalışmaya Ocak 2015 - Haziran 2015 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı İnflamatuvar Bağırsak Polikliniği'ne başvuran dahil olma kriterlerine uyan 150 inflamatuvar bağırsak hastası alınmıştır. Anket yüz yüze görüşme yöntemi ile uygulanmış zamana bağlı güvenirliğini test etmek için 2 hafta sonra tekrarlanmıştır. Hastalıkla ilgili bilgilerin ve bilinç düzeyinin değerlendirilmesi için geliştirilmiş anket; toplam 9 kısa sorudan oluşan basit, kendi kendi uygulanabilir ve hastalık-spesifik bir ölçektir. Verilerin analizinde SPSS 15.0 paket programı kullanılmıştır. Sonuçlar : Hastaların yaş ortalaması 47.2±14.0, sağlıklı kontrollerin 38.4± 13.0 yıldır. Hastaların yaş ortalaması anlamlı olarak kontrollerin yaş ortalamasından yüksektir(p 0.001). Hastaların %40.0'ı sağlıklıların %51.4'ü kadındır. Hastalarla sağlıklı gönüllüler arasında cinsiyet açısından anlamlı fark yoktur (p 0.111). Eğitim düzeyine göre karşılaştırıldığında; hastaların %41.3'ü; sağlıklıların %7.1'i ilköğretim mezunudur. Sağlıklı gönüllülerde eğitim düzeyi hastalara göre anlamlı olarak daha yüksektir(p 0.000). Ankete verdikleri yanıtların dağılımına göre incelendiğinde 'İçki içmek' olan soru 5 dışında tüm sorularda hasta ve kontrol grubunda yanıt dağılımları anlamlı olarak farklıdır. İBH ile ilgili ankette doğru yanıtlar hastalar tarafından sağlıklı gönüllülere göre daha yüksek sıklıkta cevaplanmıştır(p 0.001). Tartışma : Çalışma sonucunda İBH kısa soru anketinin hastalarda daha büyük oranda doğru cevaplandığı tespit edlimiş; verilen yanıtlara göre hastalıkla ilgili bilgi ve bilinç düzeyleri sağlıklı gönüllülere göre hastalarda daha yüksek saptanmıştır. Anket inflamatuvar bağırsak hastalığı olanlarda ayırtedici özelliğe sahiptir. Dolayısıyla bu anketin kullanılması hastalarının problemlerinin anlaşılarak çözüm yolları üretilmesinde ve hastalıkla mücadelede büyük katkılar sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: inflamatuvar bağırsak hastalığı, bilgi düzeyi, hasta farkındalığı
Sepsisli hastalarda mortalite belirteçleri
Amaç: Her geçen gün sepsis/ağır sepsis hastalarının sayıları artmakta ve sepsis ölüm sebepleri arasında ön plana çıkmaktadır. Sepsis/ağır sepsis hastaları yoğun bakım yataklarının yarıya yakın kısmını işgal etmektedir. Sıklığı ve mortalitesi giderek artan bu sendromda hayatta kalmayı öngörebilen etkin takip parametrelerinin yokluğu hasta takibinde ciddi bir sıkıntıdır. Bu çalışma ile amaçlanan sepsis tanısına sahip hastaların komorbiditeleri, APACHE (Acute Physiology and Chronic Health Evaluation) ve SOFA (Sequential Organ Failue Score) skorları, bazı biyokimyasal takip parametreleri ile mortaliteleri arasındaki ilişkiyi incelemek, kendi ünitemizin verilerini paylaşmaktır.Yöntem: 2003- 2009 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahili Yoğun Bakım Ünitesi' nde sepsis tanısı ile izlenen hastalar geriye yönelik olarak tarandılar. Hastaların eşlik eden hastalıkları, APACHE-SOFA ve MOF skorları, tanı anı biyokimyasal belirteçlerin düzeyi ve sonrası 3 günde biyokimyasal değişimlerinin hayatta kalmayı öngörme ilişkileri incelendi.Bulgular: Taranan 420 ağır sepsis hastasının 376' sının verilerine ulaşılabildi, hastalar ölen ve sağ kalan olmak üzere iki grupta karşılaştırıldı. Toplamda 376 ağır sepsis hastasının 253 `ü (%67) öldü. Ölen hasta grubunda sağ kalan hasta grubuna kıyasla anlamlı olarak malignite (Ca) (p=0.013) daha sık rastlanırken, diyabet (DM), kronik böbrek yetmezliği (KBY) ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) tanıları açısından anlamlı fark gözlenmedi. Ölen hastaların APACHE ve SOFA skorları anlamlı olarak daha yüksek seyretti (sırasıyla p=<0.001-<0.001). Ölen hasta grubunda tanı anında trombosit değerinin sağ kalan gruba kıyasla daha düşük olduğu saptandı (p=<0.001), lökosit, lenfosit ve C reaktif protein (CRP) değerleri arasında anlamlı farklılık gözlenmedi. 3 günlük biyokimyasal takip sonucu ölen hasta grubunda trombosit değerlerinde diğer gruba kıyasla anlamlı düşme olduğu görüldü. Diğer biyokimyasal parametrelerin değişimlerinde her iki grup arasında anlamlı farklılık görülmedi.Sonuç: APACHE ve SOFA skorları halen prognozu öngörmede yoğun bakım ünitelerinde en güvenilir belirteçlerdir. CRP ve lökosit değerleri hasta takibinde önemli olmakla birlikte prognozu öngörmede yetersiz kalmaktadır. Tanı anı ve hasta takibinde trombosit değerlerindeki düşüklük prognozla yakın ilişkilidir.
Bevacizumab bazlı kemotrerapi alan metastatik kolorektal karsinomlu hastalarda tedavi faydasının proteinüri ve diğer klinik faktörlerle ilişkisi
Metastatik koloraktal kanserde (mKRK) yaygın olarak kullanılan bevacizumabın klinik survival üzerine olan faydası kanıtlanmıştır. Ancak görülecek klinik fayda ile ilişkili olabilecek parametrelere ihtiyaç vardır. Bu çalışmamızda klinik fayda ve prognozun proteinüri ve diğer parametrelerle olan ilişkisine bakıldı. Çalışmamıza bevacizumab alan mKRK'li hastalar alınmıştır. Hipertansiyon, 24 saatlik idrarda proteinüri ve diğer rutin parametreler tedavi başlamadan önce ve tedavi süresince belli aralıklarla kaydedildi. Kemoterapinin 4. küründen sonra tedavi yanıtları değerlendirildi. Bir yıllık takip sonunda çeşitli parametrelerin ve özellikle proteinürinin elde edilen progresyonsuz sağkalım (PSK) ve yanıt ile ilişkisine bakıldı. Çalışmaya 36 ardışık hasta alınmıştır. Hastaların 20'si (%55.6) erkek, 16'sı (%44.4) kadın ve ortalama yaşı 57 idi. Genel median PSK 275 gün (9.8 ay) bulundu. Bazal proteinürisi 114 mg/gün'den fazla olanlarda median PSK 184 gün (6.5 ay) gibi daha düşük iken (p=0.046), 114mg/gün'e eşit veya düşük olanların ise median PSK'sına henüz ulaşılamamıştır. Dolayısıyla renal proteinüri fazlalığı bu hastalarda negatif prognostik faktördür. Yine yüksek LDH düzeyi olanlarda PSK'nın daha kısa olduğu görüldü (p=0.0024, Exp(B)=23). Bevacizumab yanıtının performans satatusünün iyi olduğu (p=0.05), tek karaciğer metastazı olan (p=0.034), tedavi sırasında hipertansif seyreden hastalarda (p=0.034) daha iyi olduğu görüldü. Çalışmamızda bazal proteinüri ve LDH değerlerinin bevacizumab bazlı tedavi alan mKRK'li hastalarda prognostik olabileceğini gösterdik. Literatürde bazal proteinürinin bevacizumab bazlı tedavi alan hastalarda prognostik olduğunu gösterir bilgi mevcut değildir. Ayrıca tedaviden görülen fayda ile performans durumu, tek karaciğer metastazı ve tedavi sırasında gelişen hipertansiyon arasında literatürle uyumlu bir ilişki bulundu. Bevacizumab alan mKRK'li hastalarda bazal proteinürinin prognostik önemini göstermiş olmamız bevacizumabın daha odaklı kullanımı için önemli bir adımdır. Bazal proteinüri seviyesinin prediktif bir rolü olup olmadığının ek çalışmalarla incelenmesinin pratik ve klinik önem taşıdığı düşüncesindeyiz. Anahtar Kelimeler: Bevacizumab, metastatik kolorektal kanser, prognostik ve prediktif faktörler, proteinüri.
Relaps/refrakter lenfomalı olgularda ESHAP ve DHAP kurtarma kemoterapi rejimlerinin hematolojik toksisite ve transfüzyon gereksinimi açısından retrospektif analizi
Bu çalışmanın amacı Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde relaps/refrakter lenfomalı olgularda sık kullanılan farklı iki platin temelli kemoterapi rejimini (DHAP, ESHAP) hematolojik ve hematolojik olmayan toksisiteler açısından incelemektir. AÜTF İç Hastalıkları Anabilim Dalı Hematoloji Bilim Dalı'nda Ocak 2000 ile Temmuz 2010 tarihleri arasında takip edilen HL ve NHL tanılı, kurtarma kemoterapisi olarak DHAP ve ESHAP uygulanan 51 hasta (33 ESHAP, 18 DHAP) değerlendirildi. Bu hastalara toplam 153 siklus (91 siklus ESHAP, 62 siklus DHAP) kurtarma kemoterapisi uygulandı. Hematoloji Bilim Dalı kayıtları, Hastane Arşivi ve elektronik hasta dosya sistemi MEDİHASTA programı kullanılarak retrospektif inceleme yapıldı. Ağır (grade 3-4) hematolojik toksisite gelişimi açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Trombosit transfüzyonu 28 (%55) hastada ve eritrosit transfüzyonu 27 (%53) hastada uygulandı. FEN 11 (%21.5) hastada gelişti. Hiçbir hastada tedavi ilişkili ölüm gözlenmedi. Tek değişkenli analizde renal toksisite, trombosit transfüzyon sayısı, FEN ve TNTG DHAP grubunda daha sık görüldü. "Multivariate logistic regression" analizinde ise DHAP grubunda olmak renal toksisite gelişimi açısından bağımsız bir risk faktörü olarak saptanırken (p=0.03), trombosit transfüzyon sayısı, FEN ve TNTG istatistik anlamlılığını yitirdi. Birinci siklus aralığı yatarak tedavi uygulananlarda ayaktan tedavi uygulanlara göre ve ESHAP grubunda DHAP grubuna göre anlamlı olarak daha uzun bulundu (sırasıyla p=0.03 ve p=0.0082). İki grup arasında toplam yanıt açısından DHAP lehine olan anlamlı fark tanı, kurtarma tedavisi siklus sayısı ve kurtarma tedavisi öncesi hastalık durumu (primer dirençli/erken relaps) gibi faktörlere göre ayarlama yapıldığında da anlamlılığını korudu (p= 0.04). Ortanca sağkalım açısından iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuç olarak, DHAP rejiminin ayaktan zamanında uygulanabilmesi etkinliğinin ESHAP rejimine göre daha üstün olmasını açıklıyor olabilir. Yeterli sayıda yatak kapasitesi bulunmayan hematoloji kliniklerinde zamanında kemoterapi uygulanamayan hastalarda ayaktan DHAP rejimi tercih edilebilir. Hematolojik ve hematolojik olmayan toksisite profili ESHAP rejimi ile benzer olmasına rağmen özellikle potansiyel renal toksisite göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar sözcükler: Lenfoma, DHAP, ESHAP, Toksisite
50 yaş üzeri idrar yolu infeksiyonu olan hastaların idrarlarında substans P, vasoaktif intestinal peptid ve kalsitonin-gen ilişkili peptid düzeylerinin tesbiti
Toplumda idrar yolu infeksiyonu çok sık görülen özelliklede yaşlı populasyonda ciddi mortalite ve morbidite ile sonuçlanan, tanınması ve tedavisi çok önemli olan bir hastalıktır. Duysal sinirlerden salınan VIP, CGRP ve SP'nin inflamatuar ve infeksiyöz hastalıklarda arttığı birçok çalışmada gösterilmiştir. Bu peptidlerin artışı inflamasyonu tetiklediği gibi organizmayı patojenlere karşı koruyabilmektedir. Çeşitli çalışmalarda bu nöropeptidlerin duyusal sinirlerde yaş başta olmak üzere çeşitli faktörlerle (örn: DM) azaldığı saptanmıştır. Bu çalışmada amacımız 50 yaş üstü idrar yolu infeksiyonu saptanmış hastaların idrarlarında bu peptidlerin düzeylerinin nasıl değiştiğini saptamaktır. Çalışmamıza Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Polikliniklerine başvuran veya klinikte yatmakta olan idrar yolu infeksiyonu saptanmış 50-90 yaş arası olan 67 hasta alındı. Kontrol grubu olarakta yine 50 yaş üstü, ek hastalığı olmayan aktif yakınması ve herhangi bir idrar yolu infeksiyon semptomu olmayan 37 sağlıklı gönüllü birey alındı. Tüm hastalar, cinsiyetlerine, semptomların olup olmamasına, yaş aralıklarına göre (50-60 yaş ve 61-90 yaş olarak) sınıflandırıldı. İyileşme gösteren hastaların 15 tanesinde, tedavi sonrası idrar örneğini alınarak, nöropeptit düzeyleri belirlendi ve ilk sonuçlarla karşılaştırıldı. Hasta grubunda CGRP düzeyinde kontrol grubuna göre anlamlı artış bulundu( P=0,0069). Benzer bulgular literatürde ciddi sistemik infeksiyonu olan hastalarda bildirilmiştir. Diğer peptidlerde anlamlı azalma ve artma saptanmadı. Ayrıca steril piyüri olarak sınıflandırdığımız grupta da CGRP düzeyi benzer şekilde yüksek bulundu ( P=0,00318). Bu hastaların 15'i kültürde üreyen etken mikroorganizmaya duyarlı antibiyotik ile tedavi edildikten sonra yeniden idrar örnekleri incelendi. Seftriakson ile tedavi edilen grupta tedavi sonrası SP düzeyleri anlamlı olarak düşüş gösterdi ( P=0,0125). Bu durum, literatürdeki bilgilerde göz önüne alındığında Seftriaksonun duyusal sinirleri aktive ederek SP'nin salınımını ve atılımını arttırmasına bağlı olabilir. Ayrıca hastaları cinsiyetlerine göre sınıflandırdığımızda kadınlarda bu 3 peptid daha fazla bulundu. Hastaları idrar yolu infeksiyonları semptomu olanlar ve olmayanlar olarak sınıflandırdığımızda semptomu olan tüm hastaların olmayanlara göre daha yüksek SP, CGRP ve VIP düzeyleri saptandı. ( P=0,0069). Sonuç olarak literatür incelendiğinde bu çalışma idrar yolu infeksiyonu saptanmış hastaların idrar örneklerinde nöropeptid düzeyini çalışan ilk çalışmadır. Bulgularımız infeksiyonla ve inflamasyonla CGRP'nin arttığı yönünde olduğu için bu peptidin patogenezde rol alabileceğini ve semptomatik hastalarda artmış olan bu nöropeptidlerin antagonistlerinin semptomatik tedavide kullanılabileceği gündeme gelmiştir. Sefalosporin grubu antibiyotiklerin anti-bakteriyel özelliklerine ek olarak duyusal sinirlerin aktivasyonuna neden olabileceğine ilişkin kanıtlar bulunması ilginç bir bulgu olarak değerlendirilmiştir. Anahtar kelimeler: İdrar you infeksiyonları, Substans P, Vasoaktif intestinal peptid, Kalsitonin gen ilişkili peptid.
Lenfoma ve myeloma hastalarında farklı kök hücre mobilizasyon rejimlerinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde OHKHT'u planlanan MM, HL, NHL tanılı hastalara hematopoietik kök hücre mobilizasyonu amaçlı uygulanan, bilinen ve etkinliği çalışmalarla gösterilmiş siklofosfamid temelli ve platin temelli kemoterapi rejimleri ile az bilinen İEV rejiminin kök hücre toplama yeterliliği, kök hücre yeterliliğini etkileyen faktörler ve toksisite açısından karşılaştırılmasıdır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Hematoloji Bilim Dalında Ocak 2000 ile Nisan 2010 tarihleri arasında farklı kemoterapi rejimleri ile periferik kök hücre mobilizasyonu yapılan 94 MM, 37 HL ve 72 NHL tanılı 203 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Ana mobilizasyon rejimleri siklofosfamid temelli, platin temelli rejimler ve İEV kemoterapi rejimi yeterli CD34 kök hücre düzeyi ≥3x10⁶/kg olarak alındığında kök hücre toplama yeterliliği açısından aralarında anlamlı bir fark gözlenmedi. Siklofosfamid temelli alt gruplardan olan düşük doz siklofosfamid, yüksek doz siklofosfamid, HCVAD rejimleri yeterli CD34 kök hücre düzeyi ≥3x10⁶/kg olarak alındığında aralarında kök hücre toplama yeterliliği açısından anlamlı bir fark gözlenmedi. Platin temelli olan DHAP, ESHAP, ICE, EDAP rejimleri kök hücre toplama başarısı açısından karşılaştırıldığında ESHAP rejiminin diğer rejimlere göre anlamlı olarak yüksek düzeyde kök hücre toplama oranına sahip olduğu gözlendi. Diğer platin alt grubu rejimler kendi aralarında karşılaştırıldığında anlamlı bir fark gözlenmedi. Tandem(çift) transplantasyon düşünülen MM'lı hastalarda siklofosfamid temelli rejimler ve İEV rejimi yeterli kök hücre düzeyi ≥5x10⁶/kg olarak kök hücre mobilizasyon yeterliliği açısından karşılaştırıldığında aralarında anlamlı bir fark gözlenmedi. Düşük doz siklofosfamid ve yüksek doz siklofosfamid yine yeterli kök hücre düzeyi ≥5x10⁶/kg alındığında aralarında anlamlı bir fark gözlenmedi. Siklofosfamid temelli, platin temelli kemoterapi rejimleri ve İEV kemoterapi rejimi hafif ( grade 0-2) ya da ağır (grade 3-4) toksisite (CTC version 2) gelişimi açısından karşılaştırıldığında ağır toksisite gelişimi açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır. Kök hücre verimini ve miktarını belirleyen olası değişkenler olan cinsiyet, tanı, yaş, dizi sayısı, kurtarma tedavisi sayısı, hastalık süresi parametreleri için yapılan çok değişkenli lojistik regresyon analizinde anlamlı bir değişken saptanmadı. Kısıtlamalarına rağmen bu retrospektif analiz Üniversitemiz Hematoloji Bilim Dalında takipli multipl myelom ve lenfoma tanılı hastalarda uygulanan farklı kök hücre mobilizasyon rejimlerinin etkinliği hakkında bilgi vermektedir. Üç ana kemoterapi rejimi arasında anlamlı bir fark olmamasına rağmen seçilmiş (mobilizasyon başarısının yetersiz olması beklenen ve yedek kök hücre ayrılması planlanan) lenfoma tanılı olgularda ESHAP rejimi kök hücre mobilizasyonu için tercih edilebilir. Anahtar sözcükler: Lenfoma, Myelom, Kök Hücre Mobilizasyonu, İEV Rejimi
Ratlarda demir yüklemesinin hematopoietik sistem, kemik iliği ve ilişkili genler üzerindeki etkisi
Eritrositlerin kemik iliğinde farklılaşması sürecinde, demirin bağırsaklardan emiliminde, hücrelere transportunda, kullanılmasında ve depolanmasında görevli olan proteinlerin ve ilişkili genlerin nasıl düzenlendiklerinin belirlenmesi konusunda yoğun araştırmalar yapılmaktadır. Yapılan çalışmalar çoğunlukla inefektif eritropoez ortamında araştırılmıştır. Eritropoezin normal olarak devam ettiği koşullarda, dışarıdan demir verilmesinin hematopoetik organlardaki etkileri sistematik olarak tümüyle açıklığa kavuşmamıştır. Demir uygulaması yapılmış ratlarda yürüteceğimiz çalışmamızda literatürdeki bu boşluğu doldurmak amaçlanmaktadır. Çalışmamızda kemik iliği, periferik dolaşım ve karaciğer dokularında, vücuttaki demir fazlalığını algılayan ve demir fazlalığından etkilenen sözkonusu hedef genlerde demir verilmesiyle gerçekleşecek ekspresyonel değişimlerin tanımlanması planlanlanmıştır. Elde edilecek verilerin demir birikimi ile seyreden hastalıklarda prognoz ve tedavi yanıtlarını takip etmede kullanılabileceği düşünülmektedir.Çalışmada Wistar-Albino cinsi 3 aylık 20 erkek rat kullanıldı. Ratlar kontrol (n=10) ve demir verilen grup (n=10) olarak ikiye ayrıldı. Deney grubundaki ratlara 100 mg / kg haftada 3 gün 2 hafta intraperitoneal olarak demir dekstran, kontrol grubuna ise aynı şekilde 5 ml SF verildikten sonraki 15 gün bekleme süresinden sonra ratlar aynı günde sakrifiye edilerek periferik kandan alınan örneklerden hemogram ve biyokimyasal paremetreler incelendi. Kemik iliği örneklerinden ise; flow sitometri yöntemi ile eritroid öncüllerde oluşan değişimler ve PCR yöntemi ile gen ekpresyon analizleri gerçekleştirildi. KC dokusundan ise PCR yöntemi ile gen ekspresyon ölçümleri yapılarak demir ilişkili genlerdeki ekpresyon değişimleri saptandı.Serumda yapılan ölçümlerde demir ve ferritin değerlerinde belirgin artış olduğu (p= 0.0001) saptanmış olmasına rağmen hemoglobin ve hematokrit gibi eritroid parametrelerde farklılık olmadığı saptanmıştır (p>0.05). RDW değerinde ise; anlamlı artış saptanmıştır (p= 0.001). Kemik iliğinde flow sitometri ile yapılan analizlerde tüm hematopoietik hücreler içinde CD71(+) olan hücre yüzdesinin demir uygulanan ratlarda değişmediği gözlenmiştir (p>0.05). Ancak CD71 ekspresyonu düşük (+) hücre yüzdesinin ve hücre büyüklüklerinin demir yüklenen grupta arttığı saptanmıştır (p<0.05). Kİ'de TfR1 gen ekspresyonunda azalma (p<0.05) ,EpoR ve TfR2 gen ekspresyonunda ise anlamlı artış (p<0.05) saptanmıştır. KC'deki gen ekspresyonlarına baktığımızda ise TfR1 ve TfR2 gen ekpresyonunda ayrıca HFE gen ekspresyonunda anlamlı azalma olduğu görülmüştür (p<0.05). Ayrıca KC'de Hepsidin gen ekspresyonunda anlamlı değişiklik saptanmamıştır (p>0.05) Çalışmamızda; periferik dolaşımdaki demir yüklenmesine karşılık hemoglobin ve hematokrit gibi eritroid parametrelerin korunduğu görülmektedir. Kemik iliğindeki eritropoetik hücrelerde demir girişini azaltmaya yönelik ekspresyon değişimleri gerçekleşmektedir. Kİ'de geç dönem eritroid hücre yüzdesi azalmış, buna karşılık erken dönem eritroid hücre yüzdesi artmıştır, bu durum artmış apopotozisin arttığını düşündürebilir. Demir verilmesi sonrasındaki subakut dönemde incelenmiş olan ratlarda sistemik demir yüküne yanıt olarak, hepatositlerde hepsidin sentezini azaltacak mekanizmalar uyarılmaya başlamıştır.Sonuç olarak demir yüklenmesi yapılmış ratlarda periferde ve kemik iliğinde eritroid parametreler değişmemiş ve organizmadaki demir yükünü azaltacak hepatik yanıt oluşturulmuştur. Gelecekte, demir yüklenmesi sonrasında eritropoezde ve karaciğerde gerçekleşen bu değişimlerin zamana bağlı olarak nasıl düzenlendiklerinin belirlenebilmesi, klinikte demir fazlalığı ile karakterize hastalıkların tanı ve tedavisi açısından yol gösterici olacaktır.
Endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi komplikasyonları gelişiminde sfinkterotomi tekniğinin önemi
Giriş ve Amaç: Endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi safra yolları ve pankreasın benign ve malign hastalıklarının tanı ve tedavisinde önemli yer tutan ancak günümüzde daha çok tedavi amaçlı kullanılan bir yöntemdir. Başta pankreatit olmak üzere birçok komplikasyonla ve nadiren mortalite ile ilişkili olabilir. Oluşabilecek komplikasyonların ve seyrinin önceden öngörülebilmesi riski ve mortaliteyi azaltmak açısından önemlidir. Ön kesi sfinkterotomi, konvansiyonel yöntemlerle kanulizasyon sağlanamadığında kullanılan daha yeni bir tekniktir. Ön kesi sfinkterotomilerin komplikasyon oranını nasıl etkilediğine yönelik çalışmalarda farklı sonuçlar vardır. Çalışmamızda ön kesi sfinkterotomilerin komplikasyon gelişimini arttırıp arttırmadığının araştırılması amaçlanmıştır.Materyal ve Metot: Çalışma için ERKP yapılan 215 hasta prospektif olarak incelendi. Bu hastalar arasından papillaya ulaşımı engelleyen tümörü olan, mide çıkış yolunda darlığı olan, 18 yaşından küçük, koagülopatisi olan, Bilroth II gastrektomisi olan ve daha önce papillotomi yapılmış olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. 185 hasta çalışmaya alındı. Standart yöntemler (grup 1); opak injeksiyonu yapılarak veya yapılmadan derin biliyer kanulizasyon, kılavuz tel aracılığıyla kanulizasyon olarak tanımlandı. Endoskopistin tercihine göre bazı hastalarda erken dönemde kılavuz telli çift lümenli kısa ve ya uzun burunlu sfinkterotomlar ile önkesi yapıldı (grup 2) ve bu yöntemlerle 10 dakika boyunca kanulizasyon denendi. 10 dakika boyunca bu iki yöntemle kanulizasyon sağlanamayan hastalarda iğne uçlu sfinkterotom ile ön kesili yönteme (grup 3) geçildi. 1-5 deneme; basit, 6-15 deneme; orta ve >15 deneme zor kanulizasyon olarak tanımlandı. Pankreatik kanülasyon ve pankreatik opak injeksiyonu yapılıp yapılmadığı not edildi. İşlem öncesi ve işlemden 12-24 saat sonratam kan sayımı, serum amilaz ve lipaz seviyeleri ölçüldü. Hastalar işlem sonrası komplikasyon gelişimi açısından 30 gün boyunca takip edildi.Bulgular: Çalışmaya alınan 185 hastanın 18'inde (%9,7) pankreatit, 6'sında (%3,2) kolanjit ve 2'sinde kanama (%1,1) olmak üzere toplam 26 hastada (%14) ERKP sonrası komplikasyon saptandı. Grup 1'de 76 hastanın 7'sinde (%9,2) komplikasyon gelişirken, grup 2'de 75 hastanın 7'sinde (%9,3) ve Grup 3'te 34 hastanın 12'sinde (%35,3) komplikasyon geliştiği görüldü (p<0,05). Basit kanulizasyon grubundaki 71 hastanın sadece 1'inde (%1,4) komplikasyon gelişirken orta zorlukta kanulizasyon grubundaki 60 hastanın 9'unda (%15) ve zor kanulizasyon grubundaki 54 hastanın 16'sında (%29,6) (p<0,05). Pankreatik kanulizasyon yapılmayan 106 hastanın 6'sında (%5,7) komplikasyon gelişirken, pankreatik kanulizasyon yapılan 79 hastanın 20'sinde komplikasyon geliştiği görüldü (p<0,05). Pankreasa opak injeksiyonu yapılmayan 134 hastanın 10'unda (%7,5) komplikasyon gelişirken, opak injeksiyonu yapılan 51 hastanın 16'sında (%31,4) komplikasyon geliştiği görüldü (p<0,05). Bu 4 değişken çok değişkenli analiz ile değerlendirildiğinde kanulasyon zorluğu (Odds oranı:3,108) ve pankreasa opak injeksiyonu (Odds oranı:3,220) komplikasyon gelişimini arttıran faktörler olarak tespit edildi.Sonuçlar: ERKP sonrası komplikasyon gelişimi açısından zorlu kanulasyon ve pankreasa opak injeksiyonu risk faktörü iken, ön kesi sfinkterotomi teknikleri güvenilir yöntemlerdir. Konvansiyonel yöntemlerde ısrar etmek yerine erken dönemde ön kesili tekniklerin kullanımı işlem sonrası komplikasyon gelişimini azaltmak açısından önemlidi
Kronik böbrek hastalarında arteryel sertlik ile fetuin-a ve fgf-23 düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada kronik böbrek hastalarında, arteryel sertlik ile serum fetuin-A ve plazma FGF-23 düzeyleri arasında ilişki olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Çalışmaya nefroloji ünitemizde takip edilmekte olan 52 kronik böbrek hastası (26 erkek ve 26 kadın) ve 31 (15 erkek; 16 kadın) sağlıklı birey kontrol grubu olarak; toplam 83 birey dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan bireylerde alınan kan örneklerinde serum fetuin-A ve plazma FGF-23 (fibroblast büyüme faktörü 23) düzeyleriyle birlikte arteryel sertlik ölçümü için Sphygmocor cihazıyla karotis-femoral nabız dalga hızı (NDH) ölçümü yapıldı.KBH hasta grubumuzda fetuin-A düzeyleri ortalaması 227,6±82 ng/mL olup, sağlıklı kontrol grubunun 291±128 ng/mL olarak anlamlı olarak düşüktü (p<0.001). Hasta grubunun FGF-23 düzeyleri ortalaması 485.7±806.5 pg/mL iken, kontrol grubunun 181.8± 29.28 pg/mL idi (p<0.001). Hasta grubunun NDH ölçümleri ortalaması 7.9±2.1 m/sn olup, kontrol grubunun 6.1±1.1 m/sn idi (p<0.001). Hasta grubunda univariate analizde NDH ile serum albümini ile negatif korelasyon (r= -0.26, p<0.05) gözlenirken, yaş (r=0.7, p< 0.001), total kolesterol (r=0.38 p< 0.005) ve LDL-kolesterol (r=0.37, p< 0.005) düzeyleri ile anlamlı pozitif korelasyon gözlendi. Hasta grubunda NDH ile fetuin-A, FGF-23 ve diğer parametreler açısından aralarında anlamlı ilişki saptanmadı. Univariate analizde NDH ile anlamlı korelasyonu bulunan parametreler multipl regresyon analize tabi tutulduğunda tüm parametreler arasındaki ilişki anlamlılığını korudu (Multipl R=0. 767, düzeltilmiş R2=0.589, F=22.90, p<0.001).Kronik böbrek hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı olarak fetüin-A düzeylerinin düşük, FGF-23 düzeylerinin yüksek ve NDH'nin yüksek bulunması kardiyovasküler riskin KBH hastalarında artmış olduğuna işaret etmektedir. Bu çalışmada kronik böbrek hastalarında NDH ile fetuin A ve FGF-23 seviyeleri arasında korelasyon bulunmaması arteryel sertlikte bu faktörlerin dışında başka faktörlerin de rolü olabileceğini düşündürmektedir.
İleri evre küçük hücreli dışı akciğer kanserli hastalarda yaşam kalitesi ve sağkalım arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Akciğer kanseri, yüksek insidans, hızlı progresyon ve kötü sonuçlarından dolayı önemli bir halk sağlığı problemidir. Dünyada kansere bağlı ölümlerin önde gelen nedenidir ve yıllık bir milyondan fazla ölümle sonuçlanmaktadır. Akciğer kanserli hastalarda tanıdan önce başlayan, hastalık ve tedavi süresince devam eden, hastanın fonksiyonel durumu ve yaşam kalitesini olumsuz etkileyen çeşitli stres semptomları görülmektedir. Özellikle ileri evre akciğer kanserli hastaların çoğunda küratif tedavi seçeneği yoktur. Bu hastalarda tedavinin hedefi yaşam kalitesini olumsuz etkilemeden sağ kalımı uzatmaktır. Ne yazık ki, mevcut tedavi seçeneklerine rağmen sağ kalım zamanında belirgin değişiklik olmamıştır. Bu yüzden, akciğer kanseri için tedavi verilirken her zaman hastanın yaşam kalitesine etkileri bağlamında değerlendirilmelidir. Bu çalışmada, ileri evre küçük hücreli dışı akciğer kanserli hastalarda hem tedavi başlangıcındaki yaşam kalitesi, hemde 7. gün ve 2. siklus kemoterapi sonrasında yaşam kalitesi skorlarındaki değişimin sağkalım ile ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Tıbbi Onkoloji Bilimdalı tarafından daha önce yaşam kalitesi verileri toplanmış unrezektabl evre 3 veya evre 4 KHDAK tanılı 50 hastanın güncellenmiş sağ kalım verileri toplanarak retrospektif olarak yapıldı. Çalışmaya katılan hastalara 1. siklus öncesinde, 7. gün ve 2. siklus sonrasında EORTC-QLQ-C30 anketi yapılmıştı.Bulgular: Çalışmamızda, tek ajan kemoterapi alan hastaların GSK [272 vs 445, Exp(B)=0,404, p=0,021]'ları belirgin olarak azalmış bulundu. Bazal QOL ve sağkalım arasındaki ilişkiye bakıldığında kemoterapi öncesinde konstipasyon şikayeti fazla olanlarda sağkalımın anlamlı olarak daha düşük olduğu bulunmuştur [co, Exp(B)=1,018, p= 0,041]. ?QOL ve sağkalım arasındaki ilişkiye bakıldığında ise 2. siklus sonrasında halsizlik şikayeti artanlarda (diffa, Exp(B)=1,026, p< 0,001) ve 7. gün konstipasyon şikayeti artanlarda (edifco, Exp(B)=0,983, p= 0,074) sağkalım anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Bazal QOL ve ?QOL beraber değerlendirilip sağkalım ile ilişkisine bakıldığında kemoterapi başlangıcında konstipasyon şikayeti olanlarda (co, Exp(B)=1,025, p=0,010) ve 2. siklus sonrası halsizlik şikayeti artanlarda [diffa, Exp(B)=1,031, p< 0,001] sağkalım anlamlı olarak düşük bulunmuştur.Sonuç: Bu çalışmamızın sonuçlarının hem klinik pratikte hem de daha sonraki araştırmalar için önemli etkileri olabilir. Hastalara tedavi planlanırken bazal yaşam kalitesi dikkate alınmalı ve tedavi süresi boyunca da düzenli yaşam kalitesi değerlendirmeleri yapılmalıdır. Ayrıca gerektiğinde spesifik yaşam kalitesi parametrelerini düzeltmek için müdahale edilmelidir. Yaşam kalitesinin tedavi öncesinde ölçümü prognostik bilgi verip, tedavi seçimini etkilemekle kalmayıp, hangi hastaların yaşam kalitesi desteğine ihtiyaç duyduğunu da gösterecektir
Opere erken evre meme kanserinde adjuvan caf-dosetaksel ve cef-dosetaksel tedavilerinin karşılaştırılması
Erken evre meme kanserinde adjuvan kemoterapi hastalıksız ve genel sağkalımı uzatmaktadır. Antrasiklinler, taksanlar ve biyolojik hedefli ilaçlar adjuvan tedavinin etkinliğini artırmıştır. Antrasiklinler ve taksanların kullanım şeması için çok sayıda seçenek vardır. Bu seçeneklerin nasıl modifiye edilebileceği konusunda yeterli bilgi birikimi yoktur.Opere erken evre meme kanserinde, adjuvan tedavi olarak CAF- Dosetaksel ve CEF- Dosetaksel alan hastalar karşılaştırıldı. Çalışmada evre I-III 209 hasta değerlendirildi.Hastaların 158'i CAF-D, 51 hasta ise CEF-D kemoterapisi almıştır. Yaş ortalaması 48.8 (sınırlar 24 ile73) yıl olan hastaların 108'i (%51.7) premenopozal, 101'i (%48.3) postmenopozaldı. Hastaların büyük çoğunluğu 177'si (%84.7) aksiler lenf nodu pozitif hasta grubundan oluşmaktaydı. Hastalarda %77.5'si oranda adjuvan hormonal tedavi kullanılmıştır. Kemoterapiye bağlı grade 1-2 nötropeni toplam 22 hastada, grade 3-4 nötropeni ise 13 hastada gözlenmiştir. Febril nötropeni gözlenen 6 hastanın hepsi CAF-D hasta grubundaydı. Takip süresince toplam 8 (%3.8) hastada nüks gözlenmiş olup, nüks gözlenen hastaların 7 tanesi (7/158, %4.4) CAF-D, 1 hasta ise (1/51, %2.0) CEF-D grubundadır.Hastalarda olay sayısı çok az olmakla beraber, 28.4 aylık ortalama takip süresi tamamlanmış olup, meme kanseri nüksünün en çok görüldüğü ilk 24 aylık medyan takibin üzerine çıkılmıştır. Mevcut bulgularda istatistiksel anlamlı olmamakla beraber CEF-D grubuna göre CAF-D grubunda daha yüksek bir nüks oranı ve daha düşük hastalıksız sağkalım için bir eğilim söz konusudur
Bevacizumab kemoterapisi almış metastatik kolorektal karsinomlu hastaların hemogram parametrelerindeki değişikliğin sağkalım ile ilişkisi
Bevasizumab metastatik kolorektal kanserde (mKRK) sık olarak kullanılan tedavi üzerine yanıtı kanıtlanmış bir moleküldür. Anjiogenez inhibitörü olan bu monoklonal antikorun patent süresi dolup ucuzladığında gerek antitümöral gerekse pek çok diğer hastalıklarda yaygın olarak kullanılacağı beklenmektedir. Fakat bu kadar sık kullanılan bir tedavinin prognoz açısından ölçülebilir bir değere sahip olması gerekir. Bu çalışmamızda klinik fayda ve prognozu öngörebilecek herhangi bir parametrenin olup olamayacağı konusunda bazı değerleri ölçmüş bulunmaktayız.Çalışmamıza bevasizumab alan mKRK'li hastalar alınmıştır. Hastalar daha önce bu kemoterapiyi almış olup başlangıç CEA, LDH, CRP düzeyleri ölçülmüştü. Ayrıca bu tedavileri alan hastaların tedavi başlangıcı ve onu takip eden bir yıl boyunca üçer ay aralıklarla ölçülmüş olan hemogram alt gruplarındaki sayısal değişimler kaydedildi. Bir yıllık takip sonunda çeşitli parametrelerin ve özellikle lenfosit sayısındaki değişimin elde edilen hastalıksız sağkalım ve genel sağkalım ile ilişkisine bakıldı.Çalışmada toplam 35 metastatik kolorektal kanserli hasta tez kapsamında değerlendirilmiştir. Hastaların ortalama yaşı 58.3 (en büyük 79 yaş, en küçük 29 yaş) idi. Olguların 26'si (%74.2) erkek, 9'u (%25.8) kadındı. Toplam 23 (%65.7) hasta rektosigmoid kanseri, 12 (%34.3) hasta kolon kanseriydi. Hastalıksız sağkalım süreleri ortalama 11.5 ay (345 gün), genel sağkalım ortalama 34 ay (1020 gün) olarak bulundu. Karnofsky skoru 85'ten yüksek olanların genel sağkalımları 34 aydan daha yüksek bulundu (p: 0.009). Tedavinin 6. ayındaki hemoglobin değeri ortalama değerden daha yüksek olanlarda genel sağkalım daha yüksek bulundu ancak hastalıksız sağkalım arasında fark bulunamamıştır (p:0.049). Tedavinin başlangıç eozinofil değeri ortalama değerden yüksek olanların hastalıksız sağkalımları daha yüksek olarak bulundu (p:0.016). Aynı şekilde tedavinin 6. ve 9. ayında da aynı sonuçlar elde edilmiştir (sırasıyla, p:0.049, p:0.019). Trombosit sayısının 9. aydaki değeri ortalama değerden daha yüksek olanlarda hastalıksız sağkalım daha yüksek olarak bulunuldu (p:0.019). Literatürde bevasizumab kemoterapisi alan kişilerde tedavi yanıtı ile periferik eozinofil sayısı arasında bir ilişki olduğuna dair yeterli veri yoktur. Performans statüsü yüksek olan hastalarda tedavi yanıtının daha fazla olduğu literatürde sık yapılan bir gözlemdir. Klinik fayda açısından ölçülebilecek prediktif/prognostik belirteçler için daha ileri çalışmalara ihtiyaç olduğu düşüncesindeyiz
Her2(+) metastatik meme kanserinde lapatinib cevabını predikte eden faktörlerin retrospektif incelenmesi
hazırlanıyorTrastuzumab altında progresyon gelişen HER2(+) metastatik meme kanseri hastalarında, kombinasyondaki sitotoksik ajanı değiştirerek trastuzumab tedavisine devam edilmesi veya diğer bir anti-HER2 ajan olan lapatinib tedavisine geçilmesi gerekir. Her iki seçeneğinde etkili olduğunu gösteren çalışmalar olmakla beraber; hangi hastada hangi tedavinin seçilmesi gerektiğine dair bir görüş birliği yoktur. Bu çalışmada amacımız lapatinib tedavisi alan hastaların özelliklerini ve tedavi yanıtlarını gözden geçirerek, lapatinibden fayda görecek olan ve erken dönemde lapatinib kullanması gereken hastaları belirleyebilmektir.Bu amaçla HER2(+) metastatik meme kanseri olan ve lapatinib ile tedavi edilen toplam 94 hastanın dosyaları retrospektif olarak değerlendirilmiş, hastaların patolojik özellikleri, aldıkları tedaviler ve tedavi yanıtları, metastaz bölgeleri, labaratuar sonuçları incelenmiştir.Lapatinib tedavisi alan hastalarda tedaviden fayda ile ilişkili bir faktör bulunamadı, yalnızca beyin metastazına kadar geçen süre ile klinik fayda oranı arasında anlamlılığa doğru giden bir ilişki mevcuttu. Progresyonsuz sağkalım (PSK) 9,1 ay olarak hesaplandı. İnvaziv duktal karsinom dışı histolojiye sahip olanlarda ve karaciğer metastazı olanlarda PSK daha kısa idi. Genel sağkalım 22,1 ay olarak hesaplandı. İnvaziv Duktal karsinom dışı histolojiye sahip olanlarda ve beyin metastazı ile progrese olan hastalarda genel sağkalımın daha kötü olduğu görüldü.Lapatinib tedavisine geçilirken histolojik subtip ve metastaz bölgeleri göz önünde bulundurulmalıdır.Anahtar sözcükler: Lapatinib, tedaviye yanıt prediktörleri, trastuzumab direnci, HER2(+) meme kanseri.
İnflamatuvar bağırsak hastalığının epidemiyolojik ve klinik özellikleri
Amaç Ülkemizde inflamatuvar bağırsak hastalığı ile ilgili epidemiyolojik ve klinik veriler yetersizdir. Özellikle bölgemizle ilgili (Batı Akdeniz) yayınlanmış veriye rastlanmamıştır. Bu çalışmanın amacı inflamatuvar barsak hastalığı tanılı hastaların klinik, epidemiyolojik ve demografik özelliklerinin değerlendirilmesidir. Materyal ve Metod İnflamatuvar bağırsak hastalığı tanılı toplam 136 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Her hasta için hasta dosyaları, hastane verileri kullanılarak tamamlanan anketler oluşturuldu. Bulgular Çalışma sürecinde 100 ÜK (%73.5) ve 36 CH (%26.5) tespit edildi. Hastaların tanı yaş ortalaması ÜK?lilerde 37.9±13.3 ve CH?lilerde 38±13.2 idi. Hastaların tanı yaşları CH için 20-30 yaşlar arasında ve 50-60 yaşları arasında olmak üzere 2 pikli karakteristik dağılım göstermiştir. Kadın erkek oranı CH için 1 ve ÜK için 1.4 idi. ÜK hastalarının %71?i ve Crohn hastalarının %66.6?sı olmak üzere her iki gurupta da hastaların büyük kısmı şehirde yaşamaktaydı. Her iki hastalık da orta sosyoekonomik düzeyli hastalarda olma eğilimindeydi. ÜK hastalarının 22?sinde (%22) ve Crohn hastalarının 13?ünde (%36.1) sigara öyküsü mevcuttu. Oral kontraseptif kullanımı olan hasta sayısı CH ve ÜK için sırasıyla 4 (%11.1) ve 11 (%11) idi. NSAİ ilaç kullanım öyküsü olan hasta sayısı CH için 17 (%47.2) ve ÜK için 22 (%22) idi. İnflamatuvar bağırsak hastalığı aile öyküsü Crohn hastalarının 3?ünde (%8.3) ve ÜK hastalarının 11?inde (%11) saptandı. İnflamatuvar bağırsak hastalığı nedeniyle opere olan hasta sayısı CH için 14 (%38.8) olup daha sıktı. Aksine, ÜK?li cerrahi yapılmış sadece 4 (%4) hasta saptandı. Appendektomi öyküsü olan hasta sayısı CH için 7 (%19.4) ve ÜK için 7 (%7) idi. Amip öyküsü mevcut olan hasta sayısı CH için 10 (%27.8) ve ÜK için 46 (%46) idi. Başlangıçtaki tanısı ÜK olup sonrasında CH?na tanı değişikliği yapılan hasta sayısı 5 iken, başlangıçtaki tanısı CH olup ÜK?e tanı değişikliği yapılan hasta sayısı 2 idi. Şikayet başlangıcı ile tanı arasında geçen ortalama median süre CH için 12 ay ve ÜK için 2 ay olarak saptandı. En sık gözlenen klinik prezentasyon şekli ÜK için hemotokezya ve/veya kanlı ishal iken, CH için karın ağrısıydı. Komplikasyonlar açısından değerlendirildiğinde, en sık gözlenen ekstraintestinal komplikasyon hem CH, hem de ÜK için akut artropatiydi. Lokal komplikasyonlar CH?nda daha sık görüldü ve en sık gözlenen fistül ve abse formasyonu oldu. Sonuç Çalışma sonuçlarının büyük bölümü daha önceki çalışma sonuçları ve literatür verileri ile uyumlu idi. UK ve CH için hasta oranları bölgesel farklılıklar gösterdi. ÜK özellikle Doğu Anadolu kökenli hastalarda anlamlı yüksekti. CH için karakteristik bifazik yaş dağılımı gözlendi. Kadın/erkek oranı ÜK?de daha yüksekti. Hastalığın kendisine bağlı cerrahi girişimler CH?da daha sıktı. Yanlış tanı oranı CH için daha yüksekti. Semptom başlangıcı ile tanı arası geçen süre CH için belirgin yüksekti
Sistemik skleroz hastalarında tırnak yatağı kapilleroskopik bulgularının laboratuvar ve klinik verilerle karşılaştırılması
AMAÇ: Sistemik skleroz (SSc) yaygın vaskuler lezyonlar, derinin fibrozisi ile giden ve akciğer, bobrek, kalp gibi organları tutan bir bağ dokusu hastalığıdır. Tırnak yatağı kapilleroskopisindeki değişiklikler hastalık aktivitesi ile ilişkili olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı sistemik skleroz hastalarında kapilleroskopik değişiklikler ile laboratuar ve klinik veriler arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. METOT: SSc tanısı olan 48 hasta (46 kadın, 2 erkek) kapilleroskopi bulguları, modifiye rodnan cilt skoru (MRCS), seroloji, reynoud fenomeni, interstisyel akciğer hastalığı (İAH) ve pulmoner arteryal hipertansiyon (PAH) mevcudiyeti açısından değerlendirildi. BULGULAR: Geç kapilleroskopik bulguları olan hastalarda (22 hasta) erken/aktif bulguları olanlara göre daha sık Scl-70 pozitifliği, PAH mevcudiyeti ve dijital ülser gelişimi ile daha yüksek MRCS düzeyleri mevcuttu. MRCS >15 olan hastaların kapilleroskopik bulguları anlamlı olarak geç fazdaydı. İAH ile geç kapilleroskopik bulgular arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. İAH ile anti-sentromer antikorla negatif Scl-70 antikorlarla pozitif korelasyon vardı. Ayrıca anti-Ro52 pozitif olanlarda Scl-70 anlamlı olarak negatif saptandı. SONUÇLAR: Scl-70 antikorlar, SSc mikrovasküler hasarın aktif ve geç TYK tipine erken ilerleyeceğinin bir göstergesi olacağa benzemektedir. Ayrıca geç kapilleroskopik bulguları olan ve henüz PAH tanısı almayan hastaları, MRCS >15 ise PAH gelişimi açısından daha yakın takip etmek erken tanı ve tedavi açısından kolaylık sağlayacaktır. SSA-Ro52 ile Scl-70 arasında negatif korelasyon olması SSA-Ro52 pozitifliğinin daha çok sınırlı hastalıkla ilişkili olduğunu düşünmekteyiz
Hipertansif retinopatisi olan hastalarda von willebrand faktör düzeyleri
Von Willebrand Faktör (vWf) endotel disfonksiyonunun bir belirtecidir. Hipertansif retinopati (HR)?nin patofizyolojik mekanizmaları henüz tam olarak belirlenememiştir. Kan basıncı yüksekliği retinopatinin patogenezini tek başına tamamen açıklayamaz, ED gibi diğer patofizyolojik mekanizmalar da sebepler arasında bulunabilir. Bundan dolayı, bu çalışma şu sorulara cevap vermek amacıyla yapıldı; (i) HR?de vWf düzeyi değişir mi ? (ii) HR evresi ile vWf düzeyleri arasında bir ilişki var mıdır? Bu çalışmaya HR?si olan 80 hipertansiyon hastası alındı. Hipertansif hastalar Keith- Wagener sınıflandırmasına göre iki gruba ayrıldı. Grup 1: Evre 1 HR?si olan 40 hastadan, grup 2 evre 2 HR?si olan 40 hastadan oluşturuldu. Kontrol grubu olarak, vücut kitle indeksi, yaş grubu ve cinsiyet açısından benzer 40 sağlıklı kişi alındı. Grup 2?deki vWf düzeyi Grup 1?dekinden (117.26±24.47 karşı 104.14±20.57, p=0,017) ve kontrol grubundan (117.26±24.47 karşı 89,0±18.64, p<0,001) anlamlı olarak daha yüksekti. Grup 1?deki vWf düzeyi de kontrol grubundan daha yüksekti (104.14±20.57 karşı 89,0±18.64, p<0,005). Ayrıca, hipertansif grupta vWf düzeyleri ile HR evresi arasında pozitif korelasyon mevcuttu (r= 0,284 p=0,009). Bizim çalışmamız endotelyal disfonksiyonunun bir belirteci olan vWf ile HR arasında bir ilişki olduğunu göstermektedir
Prediabetiklerde aspartam ve diyet değişikliklerinin kan şekeri üzerine etkisi
Tip 2 DM?de progresif beta hücre yetersizliği açısından inkretin aksındaki anormalliklerin önemli bir rol oynadığı gösterilmiştir. Son araştırmalar; bağırsaklarda bulunan ve hormon salgılama özelliğine sahip enteroendokrin hücrelerde, tat duyusunu sağlayan T1R2 ve T1R3 reseptörlerinin bulunduğu gösterilmiştir. Glukozun yanı sıra yapay tatlandırıcıların da bağırsaklar tarafından glukoz gibi algılanarak GLP-1 ile GIP hormonlarını salgılattıkları gösterilmiştir. Yapay tatlandırıcılar üzerinde yapılan deneysel araştırmalarda sağlıklı kişilere glukoz eşliğinde verildiklerinde GLP-1 salınımını arttırdıkları; ve bununda muhtemelen L hücrelerinde bulunan tat reseptörleri aracılığıyla olduğu ileri sürülmüştür. Tatlandırıcılarla yapılan kısa soluklu çalışmalardan yola çıkarak; bizim amacımız beslenme sırasında düzenli alınan, kalori etkisi olmayan tatlandırıcılardan biri olan aspartamın prediabet hasta grubunda metabolik etkisinin olup olmadığını göstermektir. Çalışmaya Endokrin ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniklerine başvuran toplam 54 prediabetik hasta alındı. Üç aylık çapraz geçişli bu çalışmada, hastalar başta rastgele aspartam ve diyet olmak üzere iki gruba ayrıldı. Birinci grup diyetle başlatıldı, üçüncü ayda aspartam eklenerek altıncı aya tamamlatıldı. İkinci grup ise diyet ve aspartamla başlatıldı, üçüncü ayda aspartam kesildi ve altıncı aya tamamlatıldı. Çalışmanın başında tıbbı beslenme tedavisi açısından, beslenme ve diabet konusunda uzman diyetisyenlerle görüştürüldü. Aspartam dozu 6 tb/gün (1 tb 18 mg, her ana öğünden önce 2 tane dil üzerinde eritilerek) olarak verildi. İki grup 0-3-6. aylarda izlenerek: Kilo-Boy, BMI, Bel Çevresi, Açlık ve Tokluk Kan Şekeri, Hemoglobin A1c (HbA1c), Fruktozamin, Alanin Aminotransferaz (ALT), Gama-Glutamil Transferaz (GGT), Kan Üre Nitrojen (BUN), Kreatinin, direkt LDL Kolesterol, HDL kolesterol ve Trigliserit ve insulin parametleri değerlendirildi. Diyetle başlanan grupta 3. ayın sonunda kilo verimi sağlandı ve 3. aydan sonra aspartam eklenince kilo verme 6. ayın sonunda da devam etti. Aspartam ve diyetle başlanan grupta ise 3. ayda kilo verimi sağlandı. Ancak 3. aydan sonra aspartam kesilince, 6. ayın sonunda kilo alımının olduğu görüldü. Her iki grupta kilo değişimleri kıyaslandığında 6. ayda kilo azalması başlangıçta yalnız diyet yapan grupta daha fazlaydı (p<0,027). BMI?de de benzer değişim mevcuttu. İki grup arasında, bakılan diğer parametler açısından istatistiksel anlamlı fark bulunmadı. Çalışmamızda aspartamın kan glukozu ve HbA1c üzerine etkisinin olmaması, yapay tatlandırıcıların glukoz eşliğinde verildiklerinde tat reseptörleri aracılığı ile GLP-1 salınımımı arttırdığı fikrini desteklememiştir. Ancak tatlandırıcıların GLP-1 salımını uyarmadığı anlamına gelmez. Bu veriler, yapay tatlandırıcıların; enteroendokrin hücrelerden inkretin salımının tat dışı reseptörler aracılığıyla olma olasılığını da ortaya koyabilir. Ayrıca aspartamla sağlanan kilo kaybı uzun vadede, antidiabetik etki gösterebilir. Çünkü kilo kaybı diabetin önlenmesinde en önemli parametrelerden biridir. Sonuç olarak tatlandırıcılarla ilgili olarak hem inkretin hormonların ve diğer metabolik parametrelerin değerlendirildiği daha uzun soluklu çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca bu çalışmalardan çıkan sonuçların, klinikle beraber çok iyi sentez edilip yorumlanması gerekmektedir
Kanser tanısı ile izlenen hastaların yakınlarının kanser ile ilgili başvurdukları bilgi kaynaklarının değerlendirilmesi
Kanser tanısı ile izlenen hastaların yakınlarının kanser ile ilgili başvurdukları bilgi kaynaklarının değerlendirilmesi Kanser, dünya genelinde kardiyovasküler hastalıklardan sonra ikinci en sık ölüm nedenidir. Kanser tanısı ile izlenen hastaların kanser ile baş edebilmesi için kanser hakkında iyi bilgilendirilmesi gerekir. Kanserin tanı, tedavi ve takip sürecinde hastanın olduğu kadar onunla aynı süreçleri beraber yaşayan hasta yakınının da bilgilendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Kanser ile ilgili bilgilendirmede en temel kaynak onkoloji doktorlarıdır. Hasta ve yakınları doktorlardan önemli ölçüde bilgi alsa da bazen zaman yetersizliği bazen de sormaktan çekindikleri konularda başka kaynaklardan da bilgi edinmeye çalışmaktadırlar. Bu çalışmamızda Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Tıbbi Onkoloji Bölümünde takip ve tedavi edilen kanser hastalarının yakınlarının kanser ile ilgili başvurdukları bilgi edinme kaynaklarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. 01 Mayıs - 30 Haziran 2015 tarihleri arasında DEÜTF Tıbbi Onkoloji Polikliniği ve Kemoterapi Ünitesine başvuran 391 kanser hastası yakını çalışmaya dahil edildi. Katılımcılara 12 tanesi hasta yakınlarına ait demografik bilgiler, 11 tanesi ise hasta yakınlarının başvurdukları bilgi kaynakları olmak üzere toplam 23 sorudan oluşan anket uygulandı. Katılımcıların 183'ü kadın, 208'i erkek olup, yaş ortalaması 47,9±13,6 idi. Katılımcıların %73,1'i lise ve üzeri eğitim düzeyine sahipti ve yine katılımcıların %89,4'ü şehirlerde yaşıyordu. Hasta yakınlarının kanser ile ilgili başvurdukları bilgi kaynaklarının başında %87,2 ile onkoloji doktorları gelirken; ikinci sırada %71,6 ile internet gelmekteydi. İnternette en sık girdikleri siteler sırasıyla resmi siteler (%70,4), onkoloji derneklerinin siteleri (%53,2) ve sosyal ağlar ve forumlar (%32,1) olarak saptandı. Bilgi kaynağı olarak internet seçimini etkileyen başlıca faktörler yaş, eğitim durumu, aylık gelir düzeyi ve yaşanan yer olarak değerlendirildi. Yaşı 65'in altında olanlar, eğitim düzeyi lise ve üzeri olanlar ve aylık geliri 1000 TL ve üzeri olanlarda bilgi kaynağı olarak internet kullanımın daha yüksek olduğu saptandı (p<0,001). Anahtar kelimeler: Kanser, hasta yakını, bilgi kaynakları, internet
Nötrofil/lenfosit oranı (NLR), trombosit/lenfosit oranı (PLR) ve ortalama trombosit hacminin (MPV) kolorektal karsinomlu hastaların erken tanısında ve prognozunda kullanımı
Kolorektal kanser (KRK), yetişkinlerde gastrointestinal sistemin en sık görülen kanseri olup tüm dünyada kansere bağlı ölümler arasında akciğer kanserinden sonra ikinci sırada yer almaktadır. Bu çalışmada nötrofil/lenfosit oranı (NLR), trombosit/lenfosit oranı (PLR), ortalama trombosit hacmi (MPV)'nin KRK tanısı alan hastalarda erken tanıda ve postoperatif nüks izleminde biyomarker olarak kullanılabilirliğinin araştırılması amaçlandı. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji kliniğinde 2005-2015 yılları arasında KRK tanısı alan 1020 hastanın hasta dosyaları tarandı. Verilerine ulaşılabilen çalışma için uygun koşulları sağlayan, erken evredeki 188 hastanın demografik, laboratuar ve histopatolojik verileri kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen hasta grubumuzun tümör rezeksiyonu öncesi değerlendirmede NLR ort:3.15±2.6, PLR:163.05±84.07, MPV ort:8.19±1.17 fl ölçüldü. Çalışmada hastalar nüks pozitif ve nüks negatif olarak 2 gruba ayrıldı. Hastaların 25'inde (%13,3) izlemde nüks görüldü. Nüks pozitif grupta nüks negatif gruba göre tümör rezeksiyonu öncesi dönemde NLR daha yüksek izlendi. Nüks negatif grupta tümör rezeksiyonu sonrasında MPV'de anlamlı azalma izlenirken; nüks pozitif hastalarda tümör rezeksiyonu sonrası NLR, PLR veya MPV'de anlamlı azalma görülmedi. Nüks izlenen hastalarda, primer tümör rezeksiyonu sonrası takipte nüks anında NLR, PLR ve MPV'de anlamlı artış olmadı. Hastalık evrelerine göre değerlendirmede, evre 3 hastalarda evre 2 ye göre MPV değerinin yüksek olması istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç olarak bu çalışma, NLR, MPV ve PLR nin KRK taramasında ve tümör rezeksiyonu sonrası takipte prognostik faktör olarak kullanılabileceğini gösterdi. Anahtar kelimeler: kolorektal kanser, ortalama trombosit hacmi, trombosit/lenfosit oranı, nötrofil/lenfosit oranı, biyomarker
Adjuvan trastuzumab kullanan her2 pozitif meme kanserli hastalarda hastalıksız sağkalımı etkileyen faktörler
Giriş: Meme kanseri dünyada kadınlarda en sık tanı alan ve kansere bağlı ölümlerde ikinci neden olan kanserdir. Meme kanserinin rekürrensleri çoğunlukla tanıdan sonraki ilk beş yılda gelişir; Erken evre meme kanserinde rekürrens oranı %20 ile %30 arasında değişmektedir. Trastzumab meme kanseri rekürrens riskini %50 azaltırken sağkalım oranını yaklaşık %30 düzeltir. Çalışmamızda adjuvan trastuzumab tedavisi sonrası hastalıksız sağkalım süresini ve bu süreyi etkileyen faktörleri belirlemeyi amaçladık. Metot: Erken evre ve lokal ileri evre meme kanseri tanılı kırkyedi hasta çalışmaya dahil edildi. Retrospektif olarak patoloji, tedavi ve tedavi cevabı, laboratuvar verileri toplandı. Bulgular ve Sonuç: tümör derecesi, trastuzumab süresi, verilen kemoterapinin türü, trastuzumab tedavisi öncesi Hemoglobin değeri, trastuzumab tedavisi sonrası 6. ay lenfosit sayısı,12. ay eozinofil ve RDW değerlerinin anlamlı olduğu saptandı. Adjuvan trastuzumab tedavisi alan hastaların hastalıksız sağkalım süresi median 54.5 ay [%95 CI (42.8-66.1)] olarak belirlendi. Tartışma: Bizim çalışmamızda trastuzumab tedavisi sonrası periferik lenfosit sayısında azalmanın prognozla ilişkili olduğu gösterildi. Trastuzumabın oluşturduğu hastalıksız sağ kalım ile ilişkili faktörler genelde literatürle ve çalışma başlangıç hipotezlerimizle uyumlu olmasına karşın periferik lenfosit sayısındaki azalma çalışma hipotezimizin beklentisinin aksineydi
Ülseratif kolit hastalarında hastalık aktivitesi ile nöropeptit düzeyindeki değişiklikler
Ülseratif Kolit (ÜK) genellikle kolon mukozasında şiddeti ve süresi değişken, ardışık alevlenmeler ve remisyonlar ile karakterize inflamatuar, ülseratif bir süreçtir, ilk atak ve sonraki alevlenmelerin tetikleyici mekanizması tam olarak anlaşılamamıştır. İntestinal mukozadaki peptiderjik nöronların inflamasyonda rolü önemlidir. Substance P (SP) ve duyusal nöronlardan birlikte eksprese olan Kalsitonin gen ilişkili peptid (CGRP) bu inflamasyonda dual etki gösterirken, Vazoaktif intestinal peptid (VIP) antiinflamatuar etki gösterir. Bu peptitler enterik nöronlardan salındığı gibi intestinal inflamatuar hücreler tarafından da üretilir. Neprilisin (NEP), SP?yi parçalayarak antiinflamatuar etki gösterir. Bu konuda daha önce detaylı araştırma yapılmamıştır ayrıca antiinflamatuar tedavinin bu peptid düzeylerine etkisi bilinmemektedir. Bu çalışmada ÜK hastalarında SP, VIP, CGRP ve NEP düzeylerinin, inflame mukozada ve tedavi sonrasında remisyon dönemindeki değişiminin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Polikliniğine karın ağrısı, kanlı-mukuslu ishal gibi şikayetlerle başvuran 18-75 yaş grubu hastalardan alt endoskopi ile ülseratif kolit tanısı konan 74 hasta alındı. Kontrol grubu farklı nedenlerle (malignite tetkik, demir eksikliği anemisi) alt endoskopi yapılan ve mikroskopik olarak normal olan hastalardan seçildi ve 28 kişi çalışmaya dahil edildi. Ülseratif kolit ile uyumlu endoskopik görünümü olan hastalara ÜK?in konvansiyonel tedavisi olan 5-ASA preparatları ve/veya metilprednisolon ve/veya azatiopürin verildi. Tedavi başlandıktan en az 3 ay sonra klinik olarak remisyona girdiği düşünülen 33 hastaya remisyon kontrolü için endoskopik değerlendirme yapıldı ve biyopsileri alınarak histopatolojik olarak doğrulandı. ÜK tedavi öncesi aktivasyon dönemi ve tedavi sonrası remisyon döneminde ayrıca sağlıklı kontrollerde SP, VIP ve CGRP düzeyi ELISA yöntemi kullanılarak tespit edildi. Ayrıca dokularda immunhistokimyasal olarak NEP düzeyleri incelendi. Geboes evreleme sistemi kullanılarak hastalıklı ve sağlıklı dokuların evrelemesi yapıldı. Çalışmada ÜK, pankolit tanısı alan hastaların lezyonlu bölgelerindeki nöronal SP düzeyinin sağlıklı dokuya göre baskılandığını, tedavi sonrası remisyon döneminde ise tüm ÜK hastalarında tedavi öncesi aktivasyon dönemi ile karşılaştırıldığında nöronal ve nöron dışı SP düzeyinin anlamlı olarak arttığını, yine sağlıklı kontrol grubuna göre tedavi sonrası nöron dışı SP düzeyinin daha yüksek olduğunu belirledik. SP?yi parçalayan NEP düzeyinin lezyonlu bölgelerde lezyonsuz bölge, tedavi sonrası ve sağlıklı kontrollere göre baskılandığını izledik. Nöronal VIP düzeyini sağlıklı kontrollerde tüm ÜK hastalarına göre anlamlı derecede daha yüksek olduğunu gördük. Distal tip tutulumu olan hastaların lezyonsuz bölgelerinde de lezyonlu bölgeyle karşılaştırmasında nöronal ve nöron dışı VIP düzeyini belirgin yüksek saptadık. Tedavi öncesi aktif döneme göre tedavi sonrası remisyon döneminde nöronal ve nöron dışı VIP düzeylerinde belirgin artış saptadık. Tedavi sonrası remisyon döneminde nöronal CGRP düzeyini ÜK hastalarının aktif dönemlerine ve sağlıklı kontrollere göre yüksek saptadık. Aldığımız doku örneklerini histopatolojik Geboes evreleme sistemini kullanarak evreleyip endoskopik değerlendirmelerimizi teyit ettik. Sonuç olarak SP, VIP, CGRP ve NEP düzeylerinde tedavi sonrası remisyon dönemlerinde artış saptadık. Antiinflamatuar tedavinin nöronal SP ve CGRP düzeylerini iyileşmiş mukozada artırdığını gördük. SP?nin doku iyileşmesine de birlikte eksprese edildiği CGRP gibi katkısı vardır. VIP?in antiinflamatuar etkisi iyi bilinmektedir, aktif mukozada artması ve tedavi sonrası düzeylerinin düşmesi antiinflamatuar etkisini desteklemektedir. Antiinflamatuar tedavinin iyileştirici etkisinin bir parçası olarak VIP düzeylerini artırması olabilir. Bu sonuçlar daha önceki bulgularla birleştirildiğinde İBH patofizyolojisinde VIP, CGRP ve SP ile peptitleri hidrolize eden NEP düzeylerindeki azalmanın rol oynadığını göstermektedir
Kemoterapi alan opere meme kanseri hastalarında karakter ve mizaç özelliklerinin semptomlar ve yaşam kalitesi ile ilişkisi
Giriş: Son yıllarda hastalığın klinik seyir ve biyolojik yapısının belirlenmesi ve tedavideki büyük gelişmelere rağmen, meme kanseri önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Meme kanserlerinde hastalık sürecinde uygulanan tedavi ve metastaz gibi nedenlerle oluşan bulantı, kusma ve ağrı yaşam kalitesini önemli derecede etkiler. Depresif ve anksiyete bozukluklarında, bazen ilaç tedavisine cevap vermeyen ağrı, bulantı ve kusma sık görülen somatik belirtilerdendir. Ağrı, bulantı ve kusmanın derecesi ya da hastalar tarafından duyumsanmaları bireylerin kişilik yapısı, karakter ve mizaç özellikleri ve ruhsal durumlarına göre değişebilmektedir. Kronik ve ağır hastalıklarda kişilik, karakter ya da mizaçta değişiklikler olabilmektedir. Çalışmada meme kanseri hastalarında mizaç ve karakter özellikleri incelendi. Meme kanserli hastalarda ki bulantı, kusma ve ağrı yakınmalarının Mizaç ve Karakter, yaşam kalitesi, uyku özellikleri, depresyon ve anksiyete düzeyleri ile ilişkisi araştırıldı. Yöntem: Çalışma, 2011-2013 yılları arasında Tıbbi Onkoloji polikliniklerinde meme kanseri tanısıyla takip edilen 40 hasta üzerinde yapıldı. Hastalara, Karakter ve Mizaç Envanteri (TCI), Pittsburg Uyku Kalite Ölçeği (PUKİ), Hastane Depresyon Anksiyete Ölçeği (HAD), Yaşam Kalitesi Ölçeği (EORTC QLQ-C30)? oluşan self-report testler uygulandı. Kemoterapi sonrası 21 gün süresince günlük olarak Görsel Ağrı Skalası (VAS) kullanılarak ağrı, bulantı ve kusma değerlendirilmesi yapıldı. Bulgular: Yaş ortalaması 49,32±9,8 yıl olan 40 hastanın, kemoterapi sonrası izlemde 11?nde (%27,5) bulantı, ikisinde (%5) kusma, 25?inde (%62,5) ağrı saptandı. Hastalara uygulanan HAD ölçeğinde ortalama anksiyete skoru 8,1±3,3, depresyon skoru 7,38±4,8, PUKI toplam skoru 6,8±2,4 olarak tespit edildi. Hastaların 34?ünde (%85) kötü uyku kalitesi izlendi. Bulantısı olan hastalarda anksiyete skoru ortalaması istatistiksel olarak yüksek bulunurken (p=0,02), ağrısı olanlarda toplam PUKI skorunda ve PUKI alt bileşenlerinden Bileşen 4 ve 5 skorlarında istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (sırasıyla; p=0,005, p=0,013, p=0,006) ve uyku kalitesi kötüydü. Bulantısı olan hastalarda yaşam kalitesinde sosyal işlev, bulantı- kusma semptomu ve ishal skoru anlamlı olarak daha düşük saptandı (sırasıyla; p= 0,01, P=0,02, p=0,03). Ağrısı olanlarla olamayanlar arasında TCI mizaç özellikleri bakımından anlamlı fark bulunmazken bulantısı olanlarda zarardan kaçınma alt ölçeği (HA1: beklenti endişesi) istatistiksel olarak düşük bulundu (p=0.03). Ağrı semptomu açısından TCI karakter özellikleri bakımından anlamlı fark bulunmadı. Bulantısı olanlarda kendini yönetme (SD), alt ölçekleri SD1 ve SD2, işbirliği yapma alt ölçeği C1 ortalama skorları istatistiksel olarak yüksek bulundu (p=0.035, p=0.048, p=0.014, p=0.032). Anksiyete ile bulantı arasında anlamlı korelasyon olduğu izlendi (r=0,382, P<0.05). PUKI total uyku skoru ile ağrı (r=0,446, P<0.01) ve ağrı derecesi (r=0,437, P<0.01), Yaşam kalitesi duygusal ve sosyal işlev skoru işlev skoru ile bulantı arasında anlamlı ters korelasyon izlendi (sırasıyla; r=-0,312, P<0.05 ve r=-0,388, P<0.05). Sonuç: Hastalarda düşük yan etki görülmüştür ve uyku kalitesinin genel olarak kötü olduğu dikkati çekmiştir. Karakter ve mizaç özellikleri semptomlar üzerinde genel belirleyici bir özellik göstermemiştir
Böbrek nakli alıcılarında 2009- 2013 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Organ Nakli Merkezi'nde allogreft biyopsi yapılan hastalarda klinik takip ve histopatolojik bulgular arasındaki ilişki
Günümüzde son dönem böbrek yetersizliğinin (SDBY) en seçkin tedavi yönteminin böbrek nakli olduğu kabul edilmektedir. Hemodiyaliz veya periton diyalizine göre böbrek nakli böbreğin vücuttaki diğer fonksiyonlarının da (endokrin, hematolojik ve kalsiyum - kemik metabolizmasındaki) yerine konmasını sağlayan bir yöntemdir. Histopatolojik tanı için renal biyopsi kesin tanı aracıdır. Geriye dönük olarak yapılan bu çalışmada böbrek nakli alıcılarında allogreft biyopsi yapılan hastalarda kreatinin yüksekliğinin açıklanması, proteinüri varlığı, rejeksiyonun düşünüldüğü durumlarda yapılan endikasyon biyopsilerinin sonuçlarının değerlendirilmesi; nakil sonrası tekrarlayan glomerulonefritler, hümoral veya hücresel rejeksiyonlar, ilaç toksisitesi, BK virus enfeksiyonu, akut tübüler nekroz tanılarının bizim hastalarımızdaki dağılımını araştırmayı planladık. Biyopsisi yapılan 92 hasta değerlendirildi. Hastaların 24?ü kadın, 68?i erkekti. Nakil hastalarının nakil sırasındaki yaş ortalaması 30,4 olarak hesaplandı. Donör kaynağına göre incelendiğinde 81 canlı, 11 kadavradan böbrek nakli yapıldı. Biyopsiler nakilden en az 4 gün en çok 155 ay sonra yapıldı. Biyopsilerin histopatolojik incelenmesinde 20?sinde borderline değişiklikler (şüpheli akut T hücre aracılı rejeksiyon), 2?sinde akut antikor aracılı rejeksiyon, 10?unda kronik aktif antikor aracılı rejeksiyon, 7?sinde akut T hücreli aracılı rejeksiyon, 8?inde de novo glomerülonefrit veya primer hastalığın nüksü, 1?inde koagulasyon nekrozu, 9?unda değişik derecelerde tübüler atrofi ile interstisyel fibrozis, 6?sında kalsinörin inhibitör ilaç toksisitesi, 7?sinde BK nefropatisi tanıları saptandı. Ortalama kreatinin değeri 2,58±1,1 mg/dl hesaplandı. Biyopsi yapıldığındaki proteinüri değerleri 83-12.600 mg/gün arasında değişmekte olup, ortalama proteinüri değeri 2142±2619 mg/g hesaplandı. Renal biyopsi endikasyonlarından greft fonksiyonunun hızlı bozulması 39, greft fonksiyonunun yavaş bozulması 27, proteinürinin araştırılması 25, primer nonfonksiyon 1 hastada mevcuttu. Proteinürisi 1000 mg/gün altı grubunda akut antikor aracılı rejeksiyon 2, kronik aktif antikor aracılı rejeksiyon 3, akut T hücre aracılı rejeksiyon- borderline 21, kronik aktif T hücre aracılı rejeksiyon 7, diğer grubunda 12 biyopsi vardı. Proteinürisi 1000-3500 mg/gün grubunda kronik aktif antikor aracılı rejeksiyon 5, akut T hücre aracılı rejeksiyon- borderline 2, kronik aktif T hücre aracılı rejeksiyon 5, diğer grubunda 11 biyopsi vardı. Proteinürisi 3500 mg/gün üstü grubunda kronik aktif antikor aracılı rejeksiyon 2, akut T hücre aracılı rejeksiyon-borderline 4, kronik aktif T hücre aracılı rejeksiyon 8, diğer grubunda 7 biyopsi vardı. 92 hastanın 31?inde hasta kaybı olmadan greft kaybı görüldü. Hastaları rejeksiyonu olan, rejeksiyonu olmayan ve BK nefropatisi olan gruplara ayırdığımızda gruplar arasında proteinüri farkının anlamlı olduğu, rejeksiyonu olmayan grubun proteinüri değerinin BK nefropatisi olan gruptan fazla olduğu görüldü. Biyopsi yaşı ile glomerulit, interstisiyel inflamasyon, arteriel hyalinizasyon, kronik glomeruler değişiklikler, mezanjinal matriks varlığı, interstisiyel fibrozis ve tübüler atrofi arasında ilişki olduğu tespit edildi. Kronik rejeksiyon grubunda proteinüri hem akut rejeksiyon hem de BK nefropatisi grubuna göre daha fazla olduğu tespit edildi. Tüm biyopsilerin Banff skorları yapıldı. Transplant glomerulopati 56 hastada tespit edildi. Transplant glomerulopati 22 tane kronik aktif T hücreli ve 10 tane kronik aktif antikor aracılı rejeksiyon dışında borderline değişiklik, ilaç toksisitesi, BK nefropatisi, Ig A, IF/TA tanısı olan bazı hastalarda da mevcuttu. Bu çalışma merkezimizde yapılan allogreft renal biyopsi sonuçlarımızı değerlendirmek için yapılan retrospektif bir çalışmaydı. Retrospektif olması nedeniyle hastaların her verisine ulaşılamamıştır. Bazı değerlendirmelerde kayıp veri olmakla beraber bundan sonraki çalışmalarımız için temel oluşturması amaçlanmıştır
Kronik hepatit B tedavisinde entekavir ve tenofovir kullanımı sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi
Hepatit B enfeksiyonu dünyada en yaygın kronik enfeksiyonlardan biridir. Dünyada hepatit B virüsüne (HBV) yaklaşık 2 milyar kişinin maruz kaldığı tahmin edilmekte ve bu kişilerin yaklaşık 400 milyonunun ise HBV ile enfekte olduğu tahmin edilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre bunların %5?i kronik hastadır. Kronik hepatit B (KHB) hastalarının yaklaşık %25?inde siroza ve hepatosellüler karsinoma (HSK) ilerleme olmaktadır. Tüm dünyada yaklaşık yılda 500.000-1.000.000 kişi hepatit B virüsüne bağlı komplikasyonlar nedeniyle kaybedilmektedir. Günümüzde KHB tedavisinde, interferonlar ve nükleoz(t)id analogları kullanılmakta olup, nükleoz(t)id analogları içerisinde entekavir ve tenofovir; güçlü viral süpresif etkileri, yüksek genetik bariyerleri ve düşük direnç oranları olması nedeniyle en güçlü oral antivirallerdir. Çalışmada retrospektif olarak daha önce antiviral tedavi almamış (naive) KHB veya KHB?ye bağlı karaciğer sirozu tanıları ile izlenen, entekavir veya tenofovir tedavisi başlanmış olan hastalarda, bu tedavilerin virolojik, serolojik ve biyokimyasal etkilerini ve yine tenofovir ve entekavir tedavisine bağlı oluşan yan etkiler karşılaştırılmıştır. Çalışmaya en az 6 ay KHB tedavisi için ETV veya TNF kullanmış olan, naive, ETV grubunda 70, TNF grubunda 65 hasta alındı. Hastaların başlangıç ve tedavinin 3, 6, 12, 18, 24, 36, 48, 60 ve 72. aylardaki HBV DNA, ALT, kreatinin, HBsAg, HBeAg, fosfor ve total kreatinin kinaz düzeyleri ve ilaca bağlı yan etkiler ile ilaç değişimleri değerlendirilmiştir. Her iki grup arasında, yaş, cinsiyet, siroz, HbeAg (+), başlangıç HBV DNA ve ALT oranları, başlangıç HAİ ve fibroz değerleri açısından fark saptanmazken, ortalama izlem süreleri arasında istatistiki fark saptanmıştır. HBV DNA negatifleşmesi takip süresince entekavir ve tenofovir grupları arasında benzerdi. ALT normalleşmesi 3, 6 ve 12. aylarda entekavir grubunda daha yüksek yüksekti. 18 ve üzerindeki aylarda ALT normalizasyonu iki grup arasında benzerdi. HBeAg negatifleşmesi ve toplam yan etki oranları açısından fark yoktu. Kreatinin düzeyleri 6, 12, 18, 36 ve 48. aylarda tenofovir grubunda daha yüksek saptandı ancak tenofovir grubunda olan kreatinin artışı normal sınırlar içindeydi. Siroz hasta grubunda başlangıçta hesaplanan MELD ve Child skorları ile takip süresi sonunda hesaplanan MELD ve Child skorlarının karşılaştırılmasında Tenofovir grubunda hem MELD, hem de Child skorlarında fark saptanırken, Entekavir grubunda ise Child skorunda fark varken MELD skorunda fark yoktu.
Prediyabetik ve sağlıklı bireylerde altın çilek, papaya ve üzümün kan glukoz, insülin salgılanma ve insülin direnci üzerine etkisi
Diabetes Mellitus tedavisinde halk arasında bitkisel kökenli maddeler yaygın olarak kullanılmaktadır. Altın çilek (Physalis peruviana) bu amaçla sık olarak kullanılan meyvelerdendir. Bu çalışmada altın çileğin normal ve prediyabetli kişilerde kan şekeri ve insülin sekresyonu üzerine etkisi araştırılmıştır. Bu amaçla 10 prediyabetik ve 10 sağlıklı birey çalışmaya alınmış, açlık ve 135 gr altın çilek tükettikten sonra 1. Saat ve 2. saatte kan alınmış, kan şekeri ve insülin düzeyleri çalışılmıştır. Altın çilek tüketimi ile sağlıklı ve prediabetik grup arasında kan şekeri anlamlı farklı değilken, prediyabetik grupta insülin düzeyleri açlık (p=0.001); 1. Saat (p= 0,008) ve 2.saatte (p=0.002) anlamlı olarak daha fazla idi. Altın çilek kan şekerini fazla arttırmadan yeterli insülin sekresyonuna yol açmakta ve diyabet açısından riskli kişilerde meyve olarak kullanılabileceği düşünülebilir. Diyabetik hastalarda insülin sekresyonuna etkisi başka çalışmalarda araştırılmalıdır. Anahtar kelimeler: Prediyabetik, Altın Çilek, Glikoz, İnsülin
Vücut yağ oranının kemoterapiye bağlı bulantı kusma üzerine etkisi
Kanser sıklığı gelişmiş ülkelerde giderek artmaktadır ve bulantı-kusma kanser tedavisinde en sık karşılaşılan yan etkilerden biridir. Bulantı-kusma gelişimi için ilaçlar ve hasta ile ilişkili çok sayıda faktör bulunmaktadır. Hasta ile ilişkili faktörlerden biri de ilaçların vücut kompartmanlarına dağılımını etkileyebilen vücut sıvıları ve vücut yağ oranı olabilir. Çalışmamızda vücut yağ oranının kemoterapiye bağlı bulantı kusma üzerine etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Bu amaçla Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Polikliniğine başvuran ve sisplatin veya siklofosfamid-doksorubisin/epirubisin gibi yüksek emetojenikriske sahip kemoterapi alan, daha önce hiç kemoterapi almamış 52 hasta çalışmaya alındı. Hastaların deri altı yağ kalınlıklar ölçüldü ve Siri metodu ile yaklaşık vücut yağ oranı hesaplandı. Aynı hastaların biyoelektriksel empedans tekniğini kullanan BCM cihazı ile vücut yağ oranı, vücut sıvı kompartmanları ölçüldü. Tüm hastalar rutin olarak kılavuzlarda önerilen antiemetik proflaksi tedavisini aldılar. Hastalar ilk kemoterapi sonrası üç haftalık dönemde bulantı kusma sayısı ve zamanını takip formlarına kaydetti. Vücut yağ oranının, beden kitle indeksinin, vücut yüzey alanının, kemoterapi sonrası bulantı kusma periyotları üzerine istatistiksel olarak anlamlı etkisi görülmedi. Benzer şekilde, ölçülen total vücut sıvısı ve intraselüler-ekstraselüler bileşenlerinin kemoterapi sonrası bulantı kusma periyotları üzerine etkisi görülmemiştir. İki farklı metodla ölçülen vücut yağ oranlarının karşılaştırmasında ise anlamlı derecede korelasyon görüldü (p=0,008). Hasta sayısının az olması nedeniyle genişletilmiş hasta gruplarında sonuçların doğrulanması gerekebilir
Renal transplant hastalarında, farklı immünsupresif ilaçların inkretinler üzerine etkileri
RENAL TRANSPLANT HASTALARINDA, FARKLI İMMUNSUPRESİF İLAÇLARIN İNKRETİNLER ÜZERİNE ETKİLERİ İnkretin sistem diabetes mellitus patogenezinde önemli bir rol oynamaktadır. Post-transplant diyabet, özellikle kalsinörin inhibitörleri olmak üzere kullanılan antirejeksiyon medikasyonlarla ilişkili olan ve greft ömrünü etkileyen önemli bir sorundur. Transplantasyon hastalarında kullanılan immünsupresif ilaçlar, inkretinler üzerine yaptıkları olası olumsuz etkiler aracılığı ile post-transplant diabetes mellitus gelişmesine katkıda bulunuyor olabilir. Bu çalışmada, renal transplantasyon uygulanan hastalarda kullanılan farklı immünsupresif ilaçların inkretinler üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmaya, bilinen diyabet öyküsü olmayan, siklosporin tedavisi alan 15 renal transplant hastası, takrolimus tedavisi alan 15 renal transplant hastası ve kontrol grubu olarak 15 sağlıklı gönüllü olmak üzere üç grup halinde toplam 45 kişi alındı. Hastalara 75 gr glukoz ile oral glukoz tolerans testi yapıldı. 0., 30., 60., 90. ve 120. dakikalarda Glukagon-like peptid 1 (GLP-1) ve Glucose-dependent Insulinotropic Polypeptide (GIP) ölçümleri yapıldı. Her üç grup arasında; bazal, 30. dakika ve 120 dakikalardaki GLP-1 düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark saptandı (sırası ile p<0,001, p=0,026 ve p<0,001). Bazal GLP-1 düzeyi hem siklosporin grubunda, hem de takrolimus grubunda kontrol grubuna göre daha yüksekti (sırası ile p<0,001 ve p=0,033). Siklosporin grubunun bazal GLP-1 düzeyleri, takrolimus grubuna göre, istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha yüksek saptandı (p=0,003). 30.ve 90. dakikalardaki GLP-1 düzeyleri, takrolimus grubunda siklosporin grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha yüksekti (sırası ile p=0,009 ve p=0,042). 120. dakikadaki GLP-1 düzeyleri siklosporin grubunda takrolimus grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti p=0,01). Pik GLP-1 düzeylerine takrolimus grubunda ve kontrol grubunda 30. dakikada ulaşılırken, en yüksek GLP-1 düzeylerine siklosporin grubunda 120. dakikada ulaşılmıştır. Üç grup arasında 120. dakika GIP düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0,005). Siklosporin grubu ile kontrol grubu arasında 30., 60., 90. ve 120. dakika GIP düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (sırası ile p=0,04, p=0,049, p=0,040 ve p=0,002). Maksimum GLP-1 düzeyleri ile bazal GLP-1 düzeyleri arasındaki fark (∆GLP-1), gruplar arasında karşılaştırıldığında üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,0001). Siklosporin grubu ile kontrol ve takrolimus grubu arasında, ∆GLP-1 yönünden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark vardı (sırası ile p<0,0001 ve p=0,003). Maksimum GIP düzeyleri ile bazal GIP düzeyleri arasındaki fark (∆GIP), gruplar arasında karşılaştırıldığında üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark bulundu (p=0,029). Bu bulgular takrolimus kullanan renal transplant hastalarında oral glukoz yüküne GLP-1 yanıtının korunmuş olmasına karşın, siklosporin kullanan renal transplant hastalarında bazal olarak daha yüksek bir GLP-1 düzeyinin olduğunu ve oral glukoz yüküne körelmiş ve zamansal olarak bozulmuş bir GLP-1 yanıtının söz konusu olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: İnkretin, GLP-1, GIP, post-transplant diyabet, renal tranplantasyon.
Koroner ateroskleroz varlığı ve derecesi ile parathormon düzeyi arasındaki ilişki
PTH kemik ve mineral metabolizmasının majör düzenleyicisidir. Bunun dışında PTH'nun diğer dokular üzerindeki etkileri de araştırılmaktadır. Artmış PTH düzeylerinin primer ve sekonder hiperparatiroidi hastalarında kalp ve damar sistemi üzerindeki olumsuz etkileri olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda daha önceden bilinen koroner arter hastalığı bulunmayan göğüs ağrısı nedeniyle kardiyoloji polikliniğine başvuran ve koroner anjiografi kararı alanınan hastaların PTH düzeyleri ile koroner arter hastalığı arasında ilişki olup olmadığı araştırılmıştır. Çalışmamıza 42'si erkek, 35'i kadın olmak üzere toplam 77 hasta alındı. Hastalardan kalsiyum ve PTH metabolizmasını etkileyecek ilaç ve hastalıkları olanlar dışlandı. Kardiyoloji polikliniğine başvuru esnasında ölçülen lipid profili ve diğer metabolik parametreleri kaydedildi. Koroner anjiografi işleminden 1 saat önce 8 saatlik açlığı takiben alınan kandan kalsiyum, fosfor, intakt PTH, albümin ve 25-OH D vitamini düzeyleri çalışıldı. Hastaların anjiografi görüntülerinde koroner ateroskleroz varlığı ve derecesini değerlendirmek amacıyla Gensini skoru kullanıldı. Bu parametreleri SPSS 13.0 kullanılarak değerlendirildi. Hastaların tüm risk faktörleri birlikte değerlendirildiğinde koroner arter hastalığı varlığı ve derecesi ile PTH ve 25-OH D vitamini düzeyi arasında bir ilişki saptanmadı. Ayrıca Gensini skoruna göre tertile ayrıldığında gruplar arasında fark saptanmadı. Çalışmaya alınan hastaların çoğunun Gensini skorunun düşük olması bu çalışma için bir sınırlama oluşturmaktadır. Her ne kadar çalışmamızda kesitsel bakılan PTH ve 25-OH D vitamini düzeyleri ile koroner ateroskleroz varlığı ve derecesi arasında bir ilişki saptanmamış olsa da, bu ilişkinin kesin olarak olmadığı anlamını vermeyebilir. Ateroskleroz sürecini dinamik olarak değerlendiren çalışmalar bu açıdan faydalı olabilir Anahtar kelimeler: PTH, koroner arter hastalığı, koroner ateroskleroz, D vitamini, Gensini skoru
Romatoid artrit aktivasyonunda CD200'ün önemi var mıdır?
Romatoid artrit, sinoviyal eklemlerin inflamasyonu ile seyreden sistemik otoimmün bir hastalıktır. CD200, immün sistem üzerinde etkileri olan bir tip I transmembran glikoproteinidir. Yapılan hayvan çalışmaları, kollajen ile indüklenen artritte CD200'ün inhibitör etkilerini göstermiştir. Bu çalışma, romatoid artrit aktivasyonu nedeniyle dizinde effüzyon gelişen hastalarda plazma ve sinoviyal sıvı CD200 seviyelerinde değişme olup olmadığını saptamak amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya romatoid artrit aktivasyonu nedeniyle diz effüzyonu gelişmiş 11 hasta ve kontrol grubu olarak da travma sonrası diz effüzyonu gelişen 5 hasta dahil edilmiştir. Plazma ve sinoviyal sıvıda ELİZA yöntemi ile CD200, TNFα ve IFNγ seviyelerine bakılmıştır. Hastalık aktivitesi eritrosit sedimentasyon hızı (ESR), C reaktif protein (CRP), hastalık aktivite skoru 28 (DAS28)-ESR ve DAS28-CRP ile değerlendirilmiştir. Romatoid artrit ve kontrol grubu arasında plazma ve sinoviyal sıvı CD200 ve TNFα seviyeleri ve sinoviyal sıvı IFNγ seviyeleri arasında fark bulunmamıştır. Kontrol grubunda plazma IFNγ seviyesi ise istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptanmıştır (p =0.047). Biyolojik tedavi almayan romatoid artrit hastaları ile kontrol grubu arasında plazma ve sinoviyal sıvı CD200 ve TNFα seviyeleri ve sinoviyal sıvı IFNγ seviyeleri arasında fark yokken, plazma IFNγ seviyesi kontrol grubunda anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p =0.028). Çalışmada, romatoid artrit hastaları ve kontrol grubu arasında plazma ve sinoviyal sıvı CD200 seviyeleri açısından fark saptanmamıştır. Romatoid artrit aktivasyonunda CD200'ün önemini belirlemek için daha fazla sayıda hastanın katılacağı çalışmalar yapılabilir
Böbrek transplant alıcılarında ortaya çıkan metabolik sorunlar ve bu sorunların hasta ve greft sağkalımı üzerine etkileri
Uslu B. (2014). Böbrek Transplant Alıcılarında Ortaya Çıkan Metabolik Sorunlar Ve Bu Sorunların Hasta Ve Greft Sağkalımı Üzerine Etkileri. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Nefroloji Bilim Dalı Yan Dal Uzmanlık Tezi. Antalya 2014. Giriş: Bu çalışmada, Ocak 2009Aralık 2012 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Organ Nakli Merkezi'nde böbrek nakli yapılmış hastalarda nakil sonrası süreçte kilo artışının ve vücut kitle indeksi değişimlerinin değerlendirilmesi ile greft ve hasta sürvisi, doku uyumu, preemtif olması veya önceden diyalize girmesi, kadavra veya canlı donor nakil olması ve hemodiyaliz süresi gibi faktörlerle arasında ilişki olup olmadığının saptanması amaçlanmıştır. Metod: Bu çalışmaya 830 böbrek nakli olmuş hasta alındı. Hastaların 274'ü (%33,0) kadın, 556'sı (%67,0) erkekti. Nakil hastalarının nakil sırasındaki yaşları 14-73 yaşlar arasında olmak üzere yaş ortalaması 37,5 yıl olarak hesaplandı. Donör kaynağına göre incelendiğinde 648 hasta (%78,1) canlı vericili, 182 (%21,9) hastaya ise kadavra kaynaklı böbrek nakil yapıldığı saptandı. Alıcıların diyaliz süresi 1 ile 252 ay arasında değişmekteydi (53,1 ± 50,4 ay). Hastaların 199'una preemtif böbrek nakli yapılmıştı. Hastaların vücut kitle indeksi, eGFR değerleri, kan basıncı değerleri ile greft sürvisine göre sınıflandırıldı. İnflamasyon parametresi olarak C-reaktif protein (CRP) düzeyleri alındı. Bulgular: Diyabet gelişen hastaların vücut kitle indeksi ve kilosu 0, 6, 12 ve 60. ayda diyabet gelişmeyenlere göre daha yüksekti (p<0,001). Kilo ve vücut kitle indeksi diyabet gelişimi için risk faktörü olduğu görüldü. İnflamasyon göstergesi olan C-reaktif protein ile negatif akut faz reaktanı olan albumin, grefti çalışan hastalar ve greft kaybı olanlar arasında değerlendirildiğinde greft kaybı olanlarda CRP değerinin daha yüksek ve albumin değerinin daha düşük olduğu görüldü (p<0,001). Sonuç: Böbrek nakilli hastalarda nakil öncesi ve nakil sonrası dönemdeki daha yüksek VKİ diyabet gelişimi için risk faktörüdür. Artmış inflamasyon greft kaybı için risk artışı oluşturmaktadır. Anahtar kelimeler: Böbrek nakli, vücut kitle indeksi, C-reaktif protein, albumin, greft sağ kalımı
Periton diyalizi hastalarında periton eşitleme testinin yıllar içerisinde değişimi ve bu değişime etki eden faktörlerin tespiti
SAPD tedavisinde periton membranının geçirgenlik hızının belirlenmesi tedaviyi hastaya göre şekillendirmenin ilk basamağıdır. Periton membranının geçirgenlik hızını belirlemek için PET yapılır. PET uygulaması kolay bir testtir ve tedavi boyunca belli aralıklarla takip edilerek periton geçirgenlik hızındaki değişiklikler izlenebilir. PET sonuçları hastanın periton membranının işlevsel durumunu ortaya koyduğu gibi tedavi yeterliliği hakkında nesnel verilere ulaşılmasını da sağlar. Birçok klinik uygulamada kullanılmasına rağmen, özellikle periton membran fonksiyonu sınıflandırılması ve diyaliz yeterliliğini saptamada kullanılır. Planladığımız bu çalışmada periton diyalizi hastalarında periton geçirgenliğinin zaman içerisinde değişimi ve buna etki eden faktörleri değerlendirmeyi amaçladık. Bu amaçla çalışmaya en az 5 yıldır periton diyalizi uygulanan böbrek yetmezlikli 21 hasta alındı. Retrospektif olarak hastaların dosyaları tarandı ve hastaların yaş, cinsiyet, kan grubu, vücut ağırlığı, periton diyalizi tedavi süreleri, peritonit öyküsü, ACE inh./ARB kullanım öyküsü, viral hepatit öyküleri, KBY etyolojisi kaydedildi.21 hastaya ait başlangıç, birinci ve beşinci yıl PET verileri değerlendirilmeye alındı. Sonuç olarak, bu çalışmada yaş, cinsiyet, VKİ, ACE inh/ ARB kullanımı ve BSA ile D/P kreatinin arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Beş yıllık süre içerisinde idrar miktarında belirgin azalma olmasına rağmen standart sapmanın yüksek olması nedeni ile bu azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Hastaların başlangıç, 1. ve 5. yıl hemoglobin değerleri karşılaştırıldığında hemoglobinde 5. yıldaki düşüş anlamlı bulunmuştur. Bizim çalışmamızda, da literatürle uyumlu olarak zaman içinde UF kapasitesi ve RRF istatistiksel olarak azalma saptandı. Hasta sayımızın azlığı sebebiyle peritonit geçirmenin membran transportu üzerine etkisini istatistiksel olarak gösteremememize rağmen, membran geçirgenliği yükselen 6 hastanın 3'ünde peritonit öyküsü mevcuttu. Çalışmamızın retrospektif olması nedeniyle peritonit geçirdikten sonra hastalarda olan biyokimyasal ve peritondaki değişiklikleri o anda tespit edemedik. Çalışmamız merkezimizde PD olan hastalar arasında yapılan retrospektif bir çalışmadır. Retrospektif bir çalışma olması nedeniyle hastaların bazı verilerine ulaşılamamıştır. Ne kadar glukoz konsantrasyonlarına maruz kalındığı, icodekstrin kullanımı gibi veriler kullanılamamıştır. İnflamasyonun değerlendirilmesi için daha hassas parametreler elimizde mevcut değildi. Bazal, 1. ve 5. yıl peritondaki değişiklikleri histopatolojik veya biyokimyasal olarak gösterecek verilerimiz yoktu. Peritondaki değişikliği sadece klinik pratikte şu an kullanılan PET'deki değişikliklerle değerlendirmeye çalıştık. Bunlar çalışmamızın eksik yönleridir. PET'in kolay yapılabilir olması ve bize hastanın membran geçirgenliği hakkında bilgiler vermesi nedeniyle uzun yıllar noninvazif test olarak kullanılacağa benzemektedir
Myelodisplastik sendromlu hastalarda DNA metil transferaz inhibitörlerinin etkinlik ve hematolojik toksisite açısından karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı MDS RAEB-1 ve RAEB-2 tanılı hastalarda azasitidin ve desitabin tedavisinin etkinlik, sağkalım, AML'ye dönüşüm süresi, hematolojik toksisite ve transfüzyon gereksinimi açısından retrospektif olarak karşılaştırılmasıdır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji kliniklerinde takip edilen MDS RAEB-1 ve RAEB-2 tanılı, 18 yaş ve üstü, azasitidin ve desitabin tedavileri uygulanan toplam 51 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmanın birincil sonlanım noktası, tedavi grupları arasında 12 ay sonunda akut miyeloid lösemiye (AML) dönüşüm oranlarının karşılaştırılması; ikincil sonlanım noktaları ise toplam sağkalım süreleri, tedavi yanıtı, transfüzyon ihtiyaçları, febril nötropeni oranları ve tedavi süresince antifungal tedavi kullanım sıklığı olarak belirlendi. Tedavi yanıtı, MDS Uluslararası Çalışma Grubu kriterlerine göre sınıflandırıldı. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, performans skoru, tanı ve etyoloji açısından anlamlı fark olmadığı saptandı. Aynı şekilde tedavi siklus sayısı açısından gruplar arasında anlamlı fark gözlenmedi. Olguların çoğunluğunda hipometile edici ajanların en az 4 siklus uygulanabildiği görüldü. Kemik iliği hücreselliği ve kemik iliği blast yüzdesi açısından da her iki grup arasında anlamlı fark olmadığı görüldü. Gruplar arasında tedaviye genel yanıt açısından anlamlı bir fark saptanmadı (p = 0,55). Eritrosit ve trombosit transfüzyon ihtiyacı ve febril nötropeni gelişimi açısından da anlamlı fark saptanmadı (p = 0.46, p = 0.27, p = 0.19). Hastaların ortalama takip süresi azasitidin alan grupta 31 ay, desitabin alan grupta 20 aydı. Hastalar 12 aylık genel sağkalım açısından karşılaştırıldığında iki grup arasında anlamlı fark gözlenmedi (p = 0,15). Bir yıllık AML'ye dönüşüm insidansı azasitidin grubunda %26, desitabin grubunda %33 idi. Bu oran desitabin grubunda yüksek görünse de fark istatiksel olarak anlamlı değildi (p =0,55). Sonuçta hem azasitidin hem desitabinin MDS RAEB-1 ve RAEB-2'nin tedavisinde etkili olduğu ve iki tedavi arasında yanıt, genel sağkalım, lösemik dönüşüm ve hematolojik toksisite açısından anlamlı fark olmadığı gözlenmiştir. Yüksek riskli MDS hastalarının dahil edildiği alt grup analizi içeren çalışmalar, benzer etkinlikteki bu iki ajanın etkinlik ve yan etki profilinin karşılaştırmak açısından yararlı olacaktır Anahtar kelimeler: MDS RAEB-1, MDS RAEB-2, Azasitidin, Desitabin
Diferansiye tiroid kanserli hastaların klinik ve kardiyovasküler risk faktörlerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Tiroid folikül epitel hücrelerinden kaynaklanan diferansiye tiroid kanserleri, tiroid kanserlerinin büyük çoğunluğunu oluşturmaktadır. Diferansiye tiroid kanserlerinin yaklaşık %85'i papiller, %10'u foliküler ve %3'ünü Hürthle hücreli veya oksifilik tümörler oluşturur. Çalışmamızda diferansiye tiroid kanseri tanısı alan hastaların retrospektif olarak incelenmesi ve kardiyovasküler risklerinin belirlenmesi, ulusal ve uluslararası tedavi kılavuzlarına uyumun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Retrospektif olarak yapılan bu çalışmada 1984-2013 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalında en az 1 yıl süre ile takip edilmiş 172 diferansiye tiroid karsinomlu hasta araştırmaya dahil edilmiştir. Hastaların tanı anındaki yaşı, cinsiyet, takip süresi, patolojik özellikleri (tümörün tipi, subtipi, maksimum tümör boyutu, vasküler invazyon, tanı anında ve takiplerde lenf nodu metastazı, ekstratiroidal invazyon, tanı anında ve takiplerde uzak metastaz varlığı, multisentrik olması), cerrahi şekli, cerrahi komplikasyonları (en az 1 yıldır var olan hipoparatiroidi ve/veya vokal kord paralizisi), verilen RAİ dozu, tedaviden 7 gün sonra ve 9-12 ay sonra yapılan I-131 TVT (tüm vücut taraması), takip süresince yapılan boyun USG'leri, stimüle tiroglobülin ve antitiroglobulin değerleri, radyoaktif iyot tedavisinden sonra TSH'nın süprese olduğu dönemdeki tiroglobülin ve antitiroglobülin değerleri, AKŞ, Cr, T. kolesterol, LDL-K, HDL-K, trigliserid, ALT, albumin, Ca, P, TSH, fT4 düzeyleri, kardiyovasküler hastalıkları ve risk faktörleri (DM, HT, KKH, dislipidemi, SVO, periferik arter hastalığı, ailede erken yaşta CVD (1. derece akrabalarda erkeklerde ˂55 yaş, kadınlarda ˂65 yaş), sigara, alkol kullanımı, atriyal fibrilasyon varlığı hastane kayıtları ve hasta dosyalarından kaydedildi. Hastalar AJCC/UICC TNM evrelemesi ve ATA risk skoruna göre gruplandırıldı. Olguların 141'i (%83,4) papiller tiroid kanser (PTC), 28'i (%16,6) foliküler tiroid kanser (FTC) idi. Hastaların 155'i kadın, 14'ü ise erkek olup, K/E oranı: 11,3 idi. TNM evrelemesine göre yapılan değerlendirmede olgularımızın %81,7'si Evre I, %5,3'ü Evre II, %10,6'sı Evre III hastalığa sahip olup, %2,4'ünün evresi bilinmiyordu. ATA (American Thyroid Association) risk skorlamasına göre ise hastaların %72'si düşük, %21'i orta risk grubunda olup, %7'sinin risk durumu bilinmiyordu. Düşük risk grubunda olan hastaların %87,5'i, orta risk grubunda olan hastaların %100'ü RAİ tedavisi aldı (p: 0,02). Tanı anında yaş ortalaması FTC'de PTC'ye göre daha yüksek saptandı (p:0,02). Ortalama tümör çapı PTC'de 1,39±1,24 cm, FTC'de 2,33±1,19 cm olup FTC'de anlamlı bir şekilde daha yüksek idi (p:0,03). Vasküler invazyon FTC'inde (p: 0,01), ekstratiroidal invazyon ise PTC'inde (p:0,046) daha sık görüldü. 3 hasta tanı anında metastatik idi. Kalan 169 hastanın 13'ünde (%7,7) nüks gelişti. Bu hastaların 12'si PTC (%92,3), 1'İ FTC (%7,7) idi. Tanı anındaki yaş ortalaması rekürrens grubunda, remisyon grubuna göre daha yüksek idi (p:0,02). Ortalama tümör çapı rekürrens grubunda 2,17±2,03 cm, remisyon grubunda 1,31±1,12 cm olup, rekürrens grubunda anlamı bir şekilde daha yüksek bulundu (p:0,03). 141 papiller tiroid kanserli hastanın 12'sinde (%8,5), 28 foliküler tiroid kanserli hastanın 1'inde (%3,6) nüks meydana geldi (p:0,001). Tanı anında ekstratiroidal invazyonu ve lenf nodu metastazı olanlarda nüks daha sık görüldü (p:0,000). Multifokalitenin, cinsiyetin, vasküler invazyonun ve cerrahi şeklinin nüks üzerine anlamlı etkisi saptanmadı. Cerrahi komplikasyonlara boyun disseksiyonu yapılan hastalarda daha sık rastlanıldı (p:0,003). Total tiroidektomi ve tamamlayıcı tiroidektomi arasında ise cerrahi komplikasyon görülme açısından anlamlı fark saptanmadı. Hipoparatiroidi boyun disseksiyonu yapılanlarda (p:0,002) ve tamamlayıcı tiroidektomide yapılanlarda daha sık iken (p:0,0001), vokal kord paralizisi açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Hastaların %21,5'unda DM, %30,2'sinde HT, %4,7'sinde KKH, %1,2'sinde SVO, %26,2'sinde dislipidemi, %15,1'inde ailede erken yaşta CVD öyküsü mevcuttu. Atrial fibrilasyon 3 kişide (%1,7) görüldü. AF'si olan tüm hastalar kadın ve 60 yaş üzerinde idi. AF'si olanlarda kardiyovasküler olaylar, olmayanlara göre daha sık görüldü (p:0,02). T. Kolesterol ve LDL-kolesterol düzeyleri rekürrens grubunda remisyon grubuna göre daha yüksek idi (p:0,02). Dislipidemisi olan hastalarda kardiyovasküler olaylara daha sık rastlanıldı (p:0,02). Sonuç olarak; çalışmamızda histolojik tip, tanı anındaki yaş, tümör çapı, tanı anında ekstratiroidal invazyon ve lenf nodu metastazı varlığının nüks riskini arttırdığı saptanmıştır. Ancak bu ve diğer risk faktörleri göz önüne alınarak daha büyük hasta gruplarında çalışmaların yapılması uygun olacaktır. Diferansiye tiroid kanserli hastaların kardiyovasküler risk faktörleri açısından yakın takip edilmesi, TSH süpresyon tedavisinin hastaların risk düzeyi ve yaşlarına göre daha dikkatli yapılması ve RAİ tedavisinin hastaların risk düzeylerine göre daha seçici olarak verilmesi gerektiğini düşünmekteyiz
Kronik hepatit B hastalarında hepatik fibrozis eğerlendirilmesinde karaciğer biyopsisi ile non-invaziv yöntemlerin karşılaştırılması
Hepatit B virüs infeksiyonu karaciğer sirozu ve hepatosellüler karsinom gelişimine yol açabilen global bir halk sağlığı problemidir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre tüm dünyada yaklaşık 2 milyar kişinin hayatında bir kez hepatit B virüsü (HBV) ile karşılaştığı ve yaklaşık 40 milyon kişide kronik hepatit B virüsü infeksiyonu geliştiği bildirilmektedir. Yılda yaklaşık 1 milyon insan KHB zemininde gelişen karaciğer sirozu ve HSK nedeni ile ölmektedir. Karaciğer fibrozisi, sirozun erken belirtisidir. KHB'de fibrozis derecesinin bilinmesi, hastalığın tedavi endikasyonu belirlenmesinde, prognozun öngörülmesinde ve tedavi seçiminde belirleyici ana parametrelerden biridir. Karaciğer biyopsisi hepatik fibrozisi değerlendirmede altın standart yöntemdir ancak, karaciğer biyopsisinin uygulanışı, maliyeti ve işlem sonrası ölüme kadar varabilen komplikasyonları kısıtlayıcı faktörler olarak karşımıza çıkmaktadır. Biyopsi sürecindeki kısıtlayıcı faktörler nedeniyle, son yıllarda non-invaziv hepatik fibrozis belirteçleri ile ilgili yeni çalışmalar hızla artmaktadır. Çalışmaya bölümümüze son 5 yıl içerisinde başvuran, invaziv karaciğer biyopsisi yapılmış, 158 KHB'li hasta dahil edildi. Çalışmamızda non-invaziv hepatik fibrozis belirteçlerinden literatüre geçmiş Lok indeks, King's skoru, CDS (Bonacini skoru), Fibro-Q indeks, FİB-4 indeks, HUI modeli, APRI, AAR, Forn's ve PAPAS indeksleri kullanılmış, çalışmaya alınan hastaların verileri retrospektif olarak taranarak, bu veriler ışığında hastaların invaziv biyopsi skorları ile 10 farklı non-invaziv yöntem karşılaştırılmıştır. Çalışmada elde edilen veriler SPSS 15.0 programı kullanılarak istatistiksel inceleme yapıldı. İnceleme sonucunda KHB hasta grubumuzda Lok indeks fibrozis tesbitinde en etkin non-invaziv yöntem olarak saptandı. Lok indeksi etkinlik açısından sırasıyla AP indeks, RPR, FİB-4 ve Forns indeksin izlediği saptandı. HBV DNA düzeyi ile HAİ ve anlamlı fibrozis arasında pozitif korelasyon saptanırken, anlamlı fibrozis ile cinsiyet, HBe Ag ve Hbe Ab arasında istatistiksel olarak korelasyon saptanmadı Anahtar kelimeler: Kronik hepatit B, fibrozis, noninvaziv yöntem
2003-2013 yılları arasında takip edilen sistemik lupus eritematozus tanılı hastaların klinik, tedavi ve progresyonlarının 10 yıllık süreçte değerlendirilmesi
Sistemik lupus eritematozus (SLE), hücre çekirdek elemanlarına karşı antikor yapımı ile karakterize, organların kapillerlerinde immun komplekslerin ve patojen otoantikorların birikmesiyle ortaya çıkan otoimmün sistemik bir hastalıktır. Çalışmamızda 2003-2013 yılları arasında polikliniğimize başvuran, SLE tanısı ile takibe alınan 140 hastanın demografik özellikleri, organ tutulumları, otoantikor paterni ve dilüsyon düzeyi, vizitlerde saptanan laboratuvar bulguları ve verilen tedaviler değerlendirilmiş olup, tedavi değişikliklerinde hastalık aktivite indeksi (SLEDAİ) hesaplanmıştır. Lupus nefritinde verilen remisyon indüksiyon ve idame tedaviler değerlendirilmiştir. Lupus nefriti gelişiminde prediktif faktörler araştırılmıştır. Hastaların 126'sı (%90) kadın, 14'ü (%10) erkekti. Yaş ortalaması 43,8±11,8 saptandı. Organ tutulumu, ANA titresi ve paterni, Antids DNA pozitifliği ve anti kardiyolipin antikor ve lupus antikoagulanı pozitifliği ile cinsiyetler arası fark saptanmamıştır. İlk başvuruda 300 mg/gün üzerinde ve altında proteinüri olan hastaların verileri karşılaştırıldı. 300 mg/gün üzerinde proteinürisi olan hastaların hemoglobin değeri daha düşük (p:0,001), C3 değeri daha düşük (p:0,002) sedimentasyon ve CRP değeri daha yüksek (P:0,003, P:0,002), SLEDAI puanı daha yüksek (p:0,000), cilt tutulumu daha az oranda (p:0,004), renal tutulum daha yüksek oranda (p:0,000) ve Antids DNA pozitiflik oranı daha yüksek (p:0,001) saptanmıştır. Lupus nefriti saptanan hastaların 28'i (%84,8) kadın, 5'i (15,2) erkekti. Remisyon indüksiyon tedavisi olarak Siklofosfamid, Azatioprin, Mikofenolat Mofetil tedavilerine yanıt oranları arasında istatistiksel olarak fark saptanmamıştır (p:0,841). Tanı konulduğu dönemde böbrek tutulumu olmayan fakat takiplerinde böbrek tutulumu gelişen 11 hasta ile hiç böbrek tutulumu olmayan 107 hastanın bulguları karşılaştırıldı. Takiplerinde lupus nefriti gelişen hastaların ilk tanı anında C3 (p:0,011), C4 (p:0,003) düzeyleri düşük, proteinüri miktarlarının (p:0,004) daha fazla olduğu görüldü. İstatistiksel olarak anlamlı saptanan değişkenler lojistik regresyon analizine alındı. Tanı anında proteinüri düzeyinin 300 mg/dl üzerinde olmasının bağımsız risk faktörü olduğu ve gelecekteki böbrek tutulumunu öngörmede anlamlı olabileceği sonucu saptanmıştır (p:0,021 Odds ratio:1,008 %95 CI 1,001-1,014). Key words: Systemic Lupus Erythematosus, Proteinuria, Lupus nephritis