
219
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Farklı estetik abutmentların döngüsel yorulma yüklemesi sonrasında kırılma dayanımlarının değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı implant destekli sabit restorasyonların yapımında yaygın şekilde kullanılan titanyum abutmentların yerine estetiğin önemli olduğu ön bölgede tercih edilen zirkonyum abutmentlarla bunlara alternatif olarak yeni geliştirilen Peek abutmentların kırılma dayanımlarının karşılaştırılmasıdır. Bu çalışmada Bredent implant (Almanya) sistemine ait zirkonyum ve peek abutmentların çiğneme siklusu sonrası kırılma dayanımları invitro olarak değerlendirildi. Çalışma grupları: Grup 1; implantlar üzerine yerleştirilmiş 10 adet zirkonya abutmentlardan (Bredent, Germany, 12 mm uzunluğunda ve 4 mm çapında), Grup 2; implantların üzerine yerleştirilmiş 10 adet peek abutmentlardan (Bredent, Germany, 12 mm uzunluğunda ve 4 mm çapında) oluşturuldu. Tüm implantlar önce 45° açıyla akrilik bloklara (Paladent-Kulzer) gömüldü ve abutmantlar 25 Newton kuvvet ile implantlara torklandı. Daha sonra abutmentların üzerine CAD/ CAM sistemiyle (Zenotec select) zirkonyum bloklardan (Zenostar T2 Wieland) hazırlanan korlar geçici implant yapıştırıcı simanı ( Premier;ABD) ile simante edildi. Örnekler önce çiğneme simülatöründe 1,2 milyon siklusta yorma testine tabii tutuldu. Daha sonra örneklere universal test cihazında (Shimadzu, Japon) 1 mm/ dk hızla yükleme yapılarak örneklere kırılıncaya kadar yük uygulandı. Test sonucu elde edilen ortalama kırılma değerleri Peek abutment BioHPP grubunda 478,83± 66,72 N, zirkoyum abutmentlar grubunda ise 722,50± 84,71 N olarak tespit edildi. Elde edilen değerler istatistiksel olarak T-testi ile analiz edildi. Zirkonyum abutmantların kırılma dayanımının, Peek abutmentların kırılma dayanımından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek (p< 0,001) olduğu görüldü. Anahtar kelimeler: Zirkonya, seramik, peek, abutment, kırılma dayanımı
N-asetil sisteinin kolistin nefrotoksisitesine karşı koruyucu etkilerinin araştırılması
N-ASETİL SİSTEİNİN KOLİSTİN NEFROTOKSİSİTESİNE KARŞI KORUYUCU ETKİLERİNİN ARAŞTIRILMASI Amaç: Bu çalışmada kolistin nefrotoksisitesi oluşturulmuş sıçanlarda N-asetil sistein proflaksi ve tedavisinin böbrek fonksiyonları üzerine olan koruyucu etkisinin araştırılması amaçlandı. Yöntem: Erişkin Wistar erkek sıçanlar 4 gruba ayrıldı. Nefrotoksisite grubuna 300000 IU/kg/gün toplam doz olacak şekilde 8 saat arayla iki doza bölünerek intraperitonel (i.p.) yolla kolistin verildi. Tedavi grubuna 300000 IU/kg/gün toplam doz olacak şekilde 8 saat arayla iki doza bölünerek i.p. yolla N-asetil sistein (NAS) verildi. Yine bu gruba her bir NAS enjeksiyonundan 2 saat sonra 300000 IU/kg/gün toplam doz olacak şekilde kolistin uygulandı. Diğer bir gruba ise 300000 IU/kg/gün toplam doz olacak şekilde 8 saat arayla iki doza bölünerek i.p. yolla NAS verildi. Kontrol grubuna aynı yolla 2 ml (mililitre)/kg (kilogram) serum fizyolojik uygulandı. Tüm gruplara enjeksiyonlar 10 gün boyunca tekrarlandı. Son doz verildikten 24 saat sonra, biyokimyasal ve histopatolojik incelemeler için tüm hayvanların anestezi altında intrakardiyak kan örnekleri alınıp böbrek dokuları çıkartıldı. Bulgular: Kolistine bağlı nefrotoksisite oluşturulan grupta toplam histolojik aktivite skoru diğer gruplarla kıyaslandığında anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.0001). Diğer taraftan kolistin grubunda görülen histopatolojik belirtiler, NAS tedavisi uygulanan NAS+Kolistin grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azaldı. Buna göre, kreatinin düzeyleri kolistin grubunda artarken NAS+Kolistin grubunda kolistin grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azaldı (p<0.01). Kolistin grubunda artan apoptotik hücre sayısı NAS tedavisi uygulanan NAS+Kolistin grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede azaldı (p<0.0001). Histopatolojik incelemelerde tübüler nekrozun NAS+Kolistin grubunda kolistin grubuna oranla daha az olduğu gözlendi. Sonuç: Çalışmanın sonucunda, kolistinin böbrekte işlevsel ve yapısal hasarlara sebep olduğu, NAS tedavisinin ise bu hasarlara karşı iyileşme gösterdiği gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Apoptoz, kolistin, kreatinin, N-asetil sistein, nefrotoksisite.
Oksalat dekarboksilaz enziminin rekombinant DNA teknolojisi ile üretimi ve karakterizasyonu
Oksalat taşları üriner sistemde biriken kalsiyum ve oksalik asidin oluşturduğu yapılardır. Oksalat taşları ileri zamanlarda böbrek taşı oluşturur ve erken tanısı için idrar oksalat seviyelerinin ölçülmesi önemlidir. Ülkemizde ve dünyada oksalat seviyeleri oksalat oksidaz ve oksalat dekarboksilaz olmak üzere iki farklı yöntem ile ölçülmektedir. Oksalat oksidaz yönteminde Oksalattan H2O2 ve CO2 açığa çıkarken, Oksalat dekarboksilaz yönteminde reaksiyon sonunda oluşan format'ın format dehidrogenaz enzimiyle parçalandığında açığa çıkan NADH+'nın spektrofotometrik yöntemle ölçülmesiyle oksalat miktarı tayin edilebilmektedir. Bu çalışmada, oksalat dekarboksilaz enziminin rekombinant DNA teknolojisi ile üretimi hedeflenmiştir. Böylece elde edilen rekombinant oksalat dekarboksilaz enzimi ticari olarak satılan format dehidrogenaz enzimi ile birlikte kullanılarak oksalat tayininde kullanılacak bir ölçüm metodunun geliştirilmesi hedeflenmiştir. Bunun için Basillus subtilis M168 suşundan elde edilen yvrK geni pET SUMO TA Cloning® vektör sistemi ile One Shot® Mach1™-T1R Escherichia coli ve BL21(DE3) One Shot® Escherichia coli mikroorganizmalarına aktarılarak klonlama ve protein ifadesi işlemleri yapılmıştır. Böylelikle elde edilen 6xHis-SUMO-yvrK füzyon proteini başarılı bir şekilde üretilmiştir. Gerekli kofaktör, optimum pH ve sıcaklık sağlanıp karakterizasyonu ve enzim aktivitesi belirtilmiştir. Ayrıca ticari olarak temin edilen format dehidrogenaz enzimi de kullanılarak idrarda oksalat miktarını ölçmekde kullanılabilecek enzimatik aktivitesi yüksek bir oksalat ölçüm metodu geliştirilmiştir.
İmplant yapılan hastalarda yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
İnsanların zaman içinde ağız ve diş sağlığının değişmesiyle hayat kaliteleri de etkilenmektedir. Total dişsiz hastalarda çiğneme yetersizliği, konuşma bozukluğu, ağrı, memnuniyetsizlik, retansiyon ve stabilitenin yetersizliği gibi sorunlarla karşılaşılmaktadır. Alt çene tam dişsizlik vakalarında konvensiyonel protetik tedavinin istenilen düzeyde başarılı olamaması, bu olgularda dental implant uygulamalarının artması sonucunu doğurmuştur. Yaşam kalitesi; bireylerin memnuniyet ve memnuniyetsizliklerine bağlı olarak değişen kişilerin kendilerini daha iyi hissetme halidir. Bu çalışmanın amacı implant destekli protetik tedavilerin ağız sağlığı yaşam kalitesi ve genel sağlık yaşam kalitesine etkilerini incelemektir. Randomize olarak seçilmiş implant destekli protez yapılan 50 adet hastaya tedavi sonrası OHIP-14, ve OHQoL-UK anketleri uygulanarak ağız sağlığı ve genel yaşam kaliteleri değerlendirmektir. Verilerin tanımlayıcı istatistiklerinde ortalama, standart sapma, medyan en düşük, en yüksek, frekans ve oran değerleri kullanılmıştır. Değişkenlerin dağılımı Kolmogorov–Smirnov testi ile kontrol edildi. Nicel verilerin analizinde Mann-Whitney U testi kullanıldı. Korelasyon analizinde Spearman Korelasyon Analizi kullanıldı. Analizlerde SPSS 22.0 programı kullanılmıştır. Yapılan tüm protetik tedavilerin ağız yaşam kalitesi üzerine olumlu katkı sağladığı sonucuna ulaşıldı. Ağız sağlığı, yaşam kalitesinin iyileştirilmesiyle birlikte genel sağlığın buna paralel olarak olumlu yönde etkilendiği görüldü.
Sıçanlarda perinatal dönemde maruz kalınan müzik türlerinin davranış üzerine etkisi
Bu çalışmada, perinatal dönemde maruz kalınan müziğin, hayvanlarda anksiyete, motor koordinasyon, öğrenme, bellek ve depresyon parametreleri üzerindeki etkisi incelendi. 73 adet Wistar albino sıçanla klasik, tasavvuf, metal ve herhangi bir müdahale uygulanmayan kontrol grubu oluşturuldu. Prenatal dönemde her gün anne sıçanlara bir saat süreyle gruplarına ait müzik dinletildi. Annelere doğum yaptıktan sonra üç hafta daha yavrularıyla birlikte aynı müzikler dinletilmeye devam edildi. Yavruların sütten kesilme dönemi geldiğinde anneler çalışmadan çıkartıldı ve yavru sıçanlara sırasıyla anksiyete, motor koordinasyon, öğrenme ve bellek, depresyon testleri uygulandı. Davranış testleri bittikten sonra istatistiksel analizleri yapıldı. Hayvanlar sakrifiye edilerek prefrontal korteks, hipokampus ve serebellum bölgeleri moleküler çalışmalar için çıkartıldı. Çalışma sonunda metal müzik grubunun anksiyete ve umutsuzluk düzeylerinin düşük ancak öğrenme ve bellek becerilerinin zayıf olduğu gözlendi. Ayrıca metal müzik dinleyen yavrularda oksidatif stres düzeyinin de yüksek olduğu bulundu. Buna karşın, klasik müzik grubundaki sıçanların depresyon ve anksiyete seviyeleri yüksek iken öğrenme ve uzun süreli bellek becerileri kontrol grubuna oranla daha iyiydi. Tasavvuf müzik grubu ise depresyon ve anksiyete testlerinden yüksek skorlar alırken, kısa süreli öğrenmede başarılıydı. Bu çalışma sonunda ayrıca farklı müzik türlerinin motor koordinasyon becerisiyle ilişkisi olmadığı bulundu. Sonuç olarak, beyin gelişimi sırasında dinlenilen farklı müzik türlerinin davranış üzerinde farklı etkilerinin olduğu gözlemlendi.
Farklı marka implant frezleri ile yapılan osteotomilerde kemikte meydana gelen sıcaklık değişimlerinin in-vitro olarak incelenmesi
Bu tez çalışmasında farklı firmalar tarafından üretilmiş implant frezleri ile yapılan drilleme esnasında, kemikte meydana gelen sıcaklık değişimlerinin in-vitro olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada taze sığır kaburgasından elde edilmiş kemik bloklar kullanılmıştır. Kemik bloklar üzerinde Ankylos, Astra Tech, Nobel Biocare, Bredent ve Straumann implant markaları tarafından üretilen frezler ile 2 kg sabit basınç altında 30±2 C'lik ortam sıcaklığında drilleme işlemi yapılmıştır. Kemik bloklara 5. ve 10. mm derinliklere iki adet K tipi termocouple sensör yerleştirilmiş ve implant frezine 1 mm mesafedeki sıcaklık değişimleri ölçülmüştür. Çalışmamızda, implant yuvası hazırlanması için farklı koşullarda çalışma modelleri oluşturulmuştur. Grup1'de ilk defa kullanılan frezlerle 150 rpm hızda irrigasyonsuz, grup 2'de ilk defa kullanılan frezlerle 1200 rpm hızda 40 ml/dk irrigasyon ile grup 3'de 30. defa kullanılan frezlerle 150 rpm hızda irrigasyonsuz, grup 4'de 30. Defa kullanılan frezlerle 1200 rpm hızda 40 ml/dk irrigasyon ile çalışılmıştır. Yapılan tüm osteotomi işlemleri 3,5±0,3 mm çaplı frezler ile 8 sn süre periyodunda gerçekleştirilmiş ve eşit zaman aralıklarında elde edilen sıcaklık değerleri kaydedilmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde Repeated Measures ve Kruskall Wallis-H testleri kullanılmıştır. İmplant frezlerinin drilleme esnasında kemikte oluşturdukları sıcaklık değişiklikleri ile frezlerin arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir (p<0.05). Grupların hiçbirinde, çalışma boyunca kritik sıcaklık değerlerine (47C+) ulaşılmamıştır. 5. ve 10. mm derinliklerde kullanılan sensörlerdeki sıcaklık değişimlerinin de birbirine yakın olduğu görülmüştür. Ayrıca, irrigasyonsuz ve irrigasyonlu çalışılan sistemlerde ortalama sıcaklıkların birbirine yakın olmakla beraber; ancak başlangıç sıcaklığı çıkartılarak elde edilen fark değerlerinin, irrigasyonsuz sistemlerde anlamlı düzeyde yüksek olduğu hesaplanmıştır. Çalışmamızın sonuçları, implant frezlerinin kemik bloklarda üretici firmaların farklılığına (Ankylos, Astra Tech, Nobel Biocare, Bredent, Straumann firmaları) ve kullanım sayısına bağlı olarak önemli ölçüde sıcaklık artışlarına neden olmadığını göstermiştir. Ayrıca, irrigasyonlu ve irrigasyonsuz sistemlerin, önerilen koşullarda kullanıldığı sürece güvenli oldukları sonucuna ulaşılmıştır.
Investigation of delayed type hypersensitivity response against crimean-congo hemorrhagic fever virus nucleoprotein
Crimean–Congo hemorrhagic fever (CCHF) caused by CCHFV is reported in a wide geographic range with a fatality rate ranging from 5 to 50 %. CCHFV is a member of the family Bunyaviridae and classified in Nairovirus genus. CCHFV genome is composed of tripartite single-stranded negative RNA segments, and RNA dependent viral RNA polymerase is produced by L segment. S segment encodes nucleoprotein (NP) and M segment expresses Gn and Gc. To initiate the viral replication and transcription in the host cell, the segments are needed to be encapsidated by NP. The S segment of CCHFV encodes 53 kDa NP made up of globular domain with a prominent arm. CCHFV infection is generally reported as a mild, nonspecific febrile illness but in some cases, severe hemorrhagic disease is also developed. Persisting hemorrhage, multi-organ failure and shock result in fatality on day 5-14 of illness. In combatting against viral infections, CMI plays a pivotal role. Therefore it is essential to clarify the role of cellular immunity in CCHFV infection. In this study, we aimed to investigate the presence of delayet type hypersensitivity (DTH) reactions against CCHFV in an animal model. For this purpose, CCHFV NP (1449 bp), N-terminal part of NP, NPNT (387 bp) and C-terminal part of NP, NPCT (513 bp) were recombinantly produced in procaryotic expression systems and investigated their effect on DTH. Following immunization steps, antigens were injected in three different dosage (50 μg/μl, 100 μg/μl, 200 μg/μl) and footpad swelling was measured by an electronic caliper. For each protein, DTH response has peaked at 24 hr and decreased by 72 hr. Footpad swelling was statistically significant on right hind pad injected with antigen for each groups, compared to negative control (p<0,05). 100 μg/μl was found to be optimum dose for DTH response. The results of this study demonstrate that, CCHFV NP contains CD4+ T cell epitopes and N-terminal part of CCHFV NP developed stronger antigenicity than C-terminal part. Because, the exact role played by each protein in developing a cellular immunity against the whole virus have not been studied in detail, any information on the individual proteins and on the cellular immune response will be a wellcomed addition to the data on CCHFV. These information would be used in developing strategies in designing vaccines as well as on antiviral approaches.
Çocuk yoğun bakımdaki refakatçi annelerin kaygı, depresyon ve yaşam kalitesinin incelenmesi
Bu çalışma, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Yoğun Bakım'da ve Çocuk Servisi'nde yatmakta çocukların refakatçi annelerinin kaygı, depresyon ve yaşam kalitesi düzeylerini belirleyerek etki eden faktörleri incelemek için planlandı. Her iki grupta 20 anne değerlendirilmeye alındı; toplam 40 kişi araştırmaya dahil edildi. Refakatçi annelere Beck Depresyon Envanteri (BDE), Nottingham Sağlık Profili (NSP), Spielberger Sürekli Kaygı Envanteri (STAI) uygulandı. İstatistiksel analiz için Windows tabanlı SPSS programı 21 sürümü (Statistical Package for the Social Sciences) analiz programı kullanılmıştır. Çocuk yoğun bakımı refakatçi anneleri ile çocuk servisi refakatçi annelerinin verileri; ortalama, sayı ve yüzdelik dağılımları, Student-t ve Kruskal Wallis testleri ile değerlendirilmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. ÇYBÜ ve serviste yatan çocuklar yatış sebeplerine göre üç alt gruba (nörolojik, cerrahi, solunum yetmezliği) ayrılmışlardır. Bu alt gruplardaki annelerin kaygı, depresyon ve yaşam kalitesi düzeyleri birbirleri ile karşılaştırılmasında "tek yönlü varyans analizi (Anova) test tekniği" uygulanmıştır. Farklı hastalık gruplarındaki çocukların annelerinin kaygı, depresyon ve yaşam kalitesi düzeyi ölçümleri bağımsız gruplarda tek yönlü varyans analizi ile kıyaslandığında, hastalık grupları arasında annenin kaygı, depresyon ve yaşam kalitesi düzeyleri ölçümleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0.05). Çocuk yoğun bakımdaki refakatçi annelerin kaygı, depresyon ve yaşam kalitesi düzeyleri servisteki refakatçi annelerininki ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.001). Yoğun bakımdaki refakatçi annelerin çocuklarının durumlarının daha kritik olması, ortamın daha fazla karmaşık olması, daha fazla invaziv işlemi gördükleri ile ilişkili olduğunu düşünmekteyiz.
Rekombinant yöntemlerle sentetik parathormon üretimi
Biyoteknoloji alanında üretilen ürünler içerisinde proteinler oldukça önem taşımaktadır. Rekombinant yöntemler kullanılarak sentetik olarak üretilen proteinler terapötik, endüstriyel ve bilimsel araştırma amaçlı üretimleri gerçekleştirilmektedir. Çalışmamızdaki amaç, rekombinant teknoloji kullanılarak terapötik kullanımını amaçladığımız parathormonu üretmektir. Parathormon (PTH) polipeptid yapısında 84 aminoasitlik (aa) tek bir zincir olarak paratiroid bezlerinden salgılanır. PTH'nin başlıca sorumluluğu, kemiklerden kalsiyum (Ca+2) emilimi ile plazma Ca+2 değerlerini düzenlemektir. Böbrekler ve bağırsaktan Ca+2 emilimi ve aynı zamanda fosfat (PO4−3) atılımınını sağlayarak, Ca+2-PO4−3 metabolizmasındaki homeostaziyi sağlamakta önemli bir role sahiptir. D vitamininin aktif formunun üretimi üzerine olan etkisi ile kalsiyumun bağırsaklardan emilimini kolaylaştırır. Hormonun az ya da çok salgılanması çeşitli sağlık sorunlarına neden olabilir. PTH'nin az salgılanmasıyla görülen en önemli endokrin rahatsızlık hipoparatiroidizm olarak adlandırılır. Çalışmamızda hipoparatiroidizme alternatif tedavi yöntemi olması planlanan sentetik PTH üretimi hedeflenmiştir. Bu çalışmada, hiperplazi dokudan alınan örnekten mesajcı ribo nükleik asit (mRNA) izolasyonu ve daha sonrasında komplementer deoksiribo nükleik asit (cDNA) eldesinin spesifik primerler ile DNA fragmentleri oluşturan, DNA polimeraz enzimi kullanılarak gerçekleştirilen polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) çalışmaları sonucunda PTH geni elde edilmiştir. Rekombinant PTH (rPTH) N-Terminal (1-84) kodlayan gen, PEGFP-N1(ökaryotik plazmid vektör) klonlama vektörüne sekresyon sinyalinin ardına yerleştirilip, moleküler klonlama teknikleri kullanılarak klonlanmıştır. Konak organizma olarak One Shot® Mach1™ T1R Escherichia coli kompetent suşu kullanılmıştır. Vektör içerisine aktarılan rPTH geni, hücre kültüründe HeLa (Henrietta Lacks, serviks kanseri) ve AGS (ATCC®CRL-1739™, Gastrik Adenokarsinoma) hücre hatlarına transfeksiyon ajanı ile 24 sa., 37 santigrat (˚C) ve %5 CO2 içeren etüvde inkübasyona bırakılmıştır. 24 sa.lik kültür sıvısından aktivasyon ölçümü ile PTH seviyesi ölçülmüş ve ekspresyon düzeyi sodyumdodesilsülfat poliakrilamid jel elektroforezi (SDS-PAGE) analizi ile değerlendirilmiştir. Bu çalışmada elde edilen sonuç ile medikal alanda çalışmaları sürdürülen sentetik PTH'nin elde edilmesi ile geliştirilen N- terminal (1-84) formülasyonu hipoparatiroidi tedavisi için umut verici olabilmesi ve rekombinant ilaç üretimi alanında bilimsel çalışmalara katkı sağlaması amaçlanmıştır.
Farklı yarık tipine sahip dudak damak yarıklı hastalarda üst çene genişletmesinin oluşturduğu stres alanlarının fem analizi ile incelenmesi
DDY'li hastalarda sıklıkla kollabe maksillaya bağlı çapraz kapanış görülür ve bu sebeple hızlı üst çene genişletme işlemi uygulanmaktadır. Bu çalışmanın amacı, transversal yönde maksiller yetersizlik görülen farklı tipte yarığa sahip DDY'li hastada genişletme işlemi sonucunda oluşan değişikliklerin üç boyutlu sonlu elemanlar yardımı ile değerlendirilmesidir. Çalışmada genç adolesan dönemde, üst çene darlığı olan tek taraflı, çift taraflı komple dudak damak yarığı ve izole damak yarığı olmak üzere 3 farklı tipte yarığa sahip hastanın tomografi görüntülerinden elde edilen üç boyutlu sonlu elemanlar modeli kullanılmıştır. 0,2 mm'lik genişletme sonucu von Mises gerilme dağılımı ve 5 mm'lik genişletme sonucu yer değiştirme dağılımları incelenmiştir. Transversal yöndeki değişiklikler incelendiğinde en fazla ekspansiyonun çift taraflı yarığa sahip modelde gerçekleştiği gözlenmiştir. Benzer miktarda genişleme tek taraflı yarığa sahip modelin yarık içeren tarafında izlenmiştir. Daha az genişleme izole yarığa sahip hasta modelinde ve daha da az miktarda ise tek taraflı yarığa sahip hastanın yarık içermeyen tarafında kaydedilmiştir. Antero-posterior yönde tek taraflı yarığa sahip modelde incelenen yapıların posterior yönde yer değişimi eğilimi gösterdiği gözlenmiştir. İzole damak yarıklı modelde, orta hatta yer alan yapılar anterior yönde yer değiştirme eğilimi gösterirken, lateral bölgedeki yapıların ise posterior yönde yer değiştirme eğilimi gösterdiği gözlemlenmiştir. Çift taraflı komple dudak damak yarıklı modelde ise anterior yönde yer değiştirme eğilimi gözlenmiştir. Vertikal yönde çift taraflı yarığa sahip modelde anatomik yapıların inferior yönde yer değişimi eğilimde olduğu, izole damak yarığına sahip modelde ve tek taraflı yarığa sahip modelde orta hatta yakın yapıların inferior yönde yer değiştirme eğilimi gösterirken, lateral bölgedeki yapıların superior yönde yer değiştirme eğilimi gösterdiği saptanmıştır. İzole damak yarığına sahip hasta modelinde, stres en fazla nazal bölge civarında gözlenirken tek taraflı yarıklı hasta modelinde sutura zigomatikomaksillaris bölgesinde, çift taraflı yarığa sahip hasta modelinde ise sutura zigomatikotemporalis ve sutura zigomatikomaksillaris bölgelerinde biriktiği gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Tek taraflı dudak damak yarığı; Çift taraflı dudak damak yarığı; İzole damak yarığı; Hızlı üst çene genişletmesi; Sonlu elemanlar analizi.