
83
Archived Theses
3
DOIs Assigned
4%
DOI Rate
Departman Tezleri
Bâb-ı Âsafî Ruûs Kalemi Defterlerinden 1522 Numaralı Ruûs Defteri (1061-1062/1651-1652), s. 142-274, Tahlil ve Metin
Osmanlı Devleti’nin en yüksek yönetim merci olan Divan-ı Hümayun, bürokratik işlemlerini kendisine bağlı kalemler vasıtasıyla icra etmektedir. Ruûs kalemi Divan-ı Hümayunun görevli tevcihatına ilişkin muamelat ile meşgul olmakta, düzenlenen tezkireleri Ruûs defterlerine işleyerek muhafaza etmektedir. Ruûs defterleri yazıldıkları yıllarda, devletin merkez ve merkeze bağlı birimlerinde halihazırdaki görevlere ve görevi tasarrufta bulunan vazifelilere dair kayda değer malumata muhtevidir. Hükümlerdeki özet bilgilerden muayyen bir görev için tevcih gerekçesine, görevlide aranan niteliklere, tavassut eden kişi bilgisine ulaşmak mümkündür. Yerel tarih çalışmaları, önemli kişilerin biyografilerinin oluşturulması ve kurumların kronolojilerinin ortaya konulmasında yine Ruûs defterlerine müracaat edilebilir. Hüküm özetlerinde yer alan, görevi ifa edecek kişiye verilecek günlük ücret bilgisi, Osmanlı maliyesi araştırmalarında kullanılabilir. Osmanlı’nın geniş coğrafyası göz önüne alındığında, birçok ülkenin tarihinin yazılmasında Ruûs defterleri önemli bir arşiv kaynağıdır. İfade edilen hususlar bağlamında, çalışmamızda 1522 Numaralı Ruûs Defteri, mevcut literatüre katkı sağlaması maksadıyla ele alınmıştır. Çalışmamıza konu olan Ruûs defteri, 17. yüzyılın ortasında tutulmuş olup muhtevası muhtelif görevlere yapılan tevcihatla oldukça zengindir. İlmiye, seyfiye ve kalemiye sınıfının üst düzey amirlerinden en alt kademedeki memurlarına kadar birçok görevlinin atamasıyla ilgili kayıtlar defterde mevcuttur. Çalışmamızın giriş bölümünde Divan-ı Hümayun ve kalemleri hakkında bilgi verildikten sonra görevli atamasında yürütülen bürokratik süreç açıklanmıştır. İkinci kısımda defterden elde edilen bulgular analiz edilmiş, son kısımda ise metin transkripsiyonuna yer verilmiştir. İhtiva ettiği bilgilerle yazıldığı yıllarda Osmanlı Devleti’nin idari, iktisadi, askeri ve içtimai hayatının anlaşılmasında önemli bilgiler vermektedir.
Osmanlı saray hayatı hakkında bir eser: Risâle-i Teberdâriyye (Değerlendirme,metin,notlar)
Bu çalışmanın Giriş bölümünde yazarın hayatı hakkında bilgi verilmesinin yanı sıra eserin değerlendirilmesi yapılmıştır.Osmanlı Devletinde, tarih yazıcılığını çeşitli kollarda incelemek mümkündür. Resmi tarih yazıcılığı (Vakanüvislik), özel tarih yazıcılığı, biyografi, siyasetname, menakıbname ve hatırat gibi eserler bu alanda akla gelen önemli kollardır. Derviş Abdullah'ın eseri olan Risâle-i Teberdâriyye fi Ahvâl-i Ağa-yı Dârü's-sa'âde'yi incelediğimizde yazarın, padişahı saray içerisinde ve ülke yönetiminde hadım ağalarının çalışmalarına karşı uyarma kaygısı içinde bulunduğunu görmekteyiz. Bu nedenle eseri, siyasetname olarak nitelendirebiliriz.Risâle-i Teberdâriyye fi Ahvâl-i Ağa-yı Dârü's-sa'âde, XVIII. yüzyılda Eski Saray baltacılarından Derviş Abdullah tarafından kaleme alınmıştır. Eser, İstanbul Köprülü Kütüphanesi, II. Ahmet kısmında Numara 233'de bulunmaktadır. Eserin tamamı 97 varaktır. Eser, yeni harflerle basılmamıştır. Amacımız tarihi açıdan verdiği bilgileri yeni harflere çevirerek eserin, günümüz bilim dünyasına kazandırılmasıdır. Eseri Osmanlıcadan yeni harflere çevirirken İslâm Ansiklopedisi'nin transkripsiyon kurallarına uymaya çalıştık. Bilimsel açıdan eserin değerini ortaya koyan herhangi bir çalışma yapılmamıştır.Eser adından da anlaşıldığı gibi Darü`s-sa'âde ağalarının olumsuz çalışmalarından bahsetmektedir. Derviş Abdullah hadım ağalığının doğuşu ve gelişimini bölümler halinde kronolojik olarak işlemeye çalışmıştır. Osmanlı sarayında yıllarca görevli olan hadım ağalarının İslâm devletlerinde daha sonra Osmanlı Devletindeki siyasi durumlarını açıklamaktadır.Sonuç olarak, Osmanlı sarayında görevli olarak yaşamış olan Derviş Abdullah'ın eserinin günümüz Türkçesine çevrilmesiyle XVIII. yüzyıl başlarında Osmanlı Devletinin yönetim merkezindeki gelişmelere birebir tanık olma fırsatı bulunmuştur. Ayrıca içeriğinde çok sayıda siyasi ve sosyal olaya değinmesi nedeniyle Osmanlı Siyasi ve Teşkilat Tarihi açısından önemli bilgilere ulaşılmıştır.
Trakya Umumi Müfettişliği
Türkiye'de 1927?1935 yılları arasında vilayetler üstü, bölgesel bir idari teşkilat olarak dört umumî müfettişlik kurulmuştur. Umumi Müfettişlik Teşkilatının, Cumhuriyet dönemi idare mekanizması içinde son derece önemli bir yeri vardır ve teşkilat, merkezi yönetimin taşradaki örgütlenmesini tamamlayan bir özelliğe sahiptir. Tek Parti Dönemi'nin sonuna kadar çalışmalarını sürdüren müfettişlikler, 1947 yılında işlevsiz hale getirilmiş; 1952 yılında umumî müfettişlikler hakkındaki yasanın yürürlükten kaldırılmasıyla da tamamen tasfiye edilmişlerdir.Trakya Umumî Müfettişliği isimli doktora çalışmamızda; Edirne, Çanakkale, Tekirdağ, Kırklareli vilayetlerini içine alan ve son derece stratejik bir öneme sahip olan, Trakya bölgesinde görev yapmak üzere, 1934 yılında, kurulan Trakya Umumi Müfettişliği incelenmiş ve Umumî Müfettişlik Teşkilatı gibi olağanüstü bölgesel bir idari teşkilata niçin gereksinim duyulduğu ve teşkilatın ne tür bir işlevinin olduğu sorularına yanıt aranmıştır.Çalışmamızda; birinci el kaynaklara dayanan ve olayları kronolojik bir biçimde, sebep-sonuç ilişkilerini gözeterek ele alan tarihsel yöntem kullanılmıştır.Çalışmanın sonunda, Umumi Müfettişlik Teşkilatının; benzer ekonomik ve sosyal koşullara sahip, benzer sorunları ve benzer gereksinimleri olan birkaç vilayeti, bir ?mıntıka? altında toplayarak, tek merkezden koordine etmek ve denetlemek; böylece taşrada ?idari ve inzibati işlerin? daha düzgün, süratli ve koordineli bir şekilde yürütülmesini; ekonomik ve sosyal kalkınmanın istenen hızda gerçekleşmesini sağlamak amacıyla kurulduğu sonucuna varılmıştır. Ayrıca teşkilatın idari yapı içindeki yeri, önemi ve işlevi açıklığa kavuşturulmuş; teşkilatı kuran yönetsel ve siyasal düşünce, bilimsel bir bakış açısıyla, ortaya konmuş; müfettişliğin görev yaptığı dönemde, Trakya'da yaşanan; iktisadi, sosyal ve kültürel gelişmeler ve bu gelişmelerde müfettişlik teşkilatının rolü aydınlatılmıştır.
1800-1865 yılları arasında Buhara Emirliği
Türkistan tarihi dünya tarihinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Bölgenin Avrasya'nın merkezinde yer alması, İpek Yolu güzergâhında bulunması ile İran yerleşik ve İç Asya göçebe kültür unsurları arasında geçiş noktası üzerinde olması böyle bir çıkarımda bulunmamızın en önemli nedenleri arasında sayılabilir. Bu çalışmada Türkistan tarihinin ?en uzun yüzyılı?nda 1800?1865 yılları arasındaki zaman dilimi seçilerek Buhara Emirliği işlenmiştir.Araştırmada, önce mekânsal ve tarihî arka plan verilerek emirlik tanıdık kılınmaya çalışılmıştır. Sonra ana konu çerçevesinde Buhara Emirliği'nin siyasi tarihi kadar Rus işgaline giden süreçte durumu ve takip ettiği politikaları analiz edilmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda, ilk olarak Emir Haydar (1800?1826), Emir Hüseyin (1826), Emir Ömer (1826?1827), Emir Nasrullah (1827?1860) ve Emir Muzafferüddin (ilk beş yılı: 1860?1865) dönemlerinde öne çıkan siyasi gelişmeler ele alınmıştır. Bunlar arasında olmak üzere hükümdarların tahtı ele geçirme girişimleri, kardeşler arasındaki taht kavgaları, emirlerin ülke içinde çıkan isyanlarla mücadeleleri, emirlikte meydana gelen iktisadi gelişmeler, komşu hanlıklar ve diğer devletlerle ilişkiler gibi konular ayrıntılı olarak ortaya konulmuştur.Bundan sonra Rus işgaline giden süreç içinde Buhara Emirliği'nin meşruiyet sisteminde yaptığı değişim ve etkileri, askeriyenin durumu, eğitim anlayışı ve medreselerin ahvali, ticaretin gelişmesi ve etkileri, komşu Hive ve Hokand Hanlıkları'nın yanı sıra Osmanlı ve İngiltere ile münasebetlerin seyri detaylandırılarak ülke yöneticilerinin izledikleri politikalar değerlendirilmeye tabi tutulmuş ve Rus işgalinin hangi şartlar çerçevesinde başarı kazandığı açıklanmıştır.
Bir tarihçi olarak Mirza Haydar Duğlat
Bu tez, Tarih-i Reşidî adlı eseri yalnızca Türkçe'ye çevrilen ve üzerinde başka bir çalışma olmayan Mirza Haydar'ın tarihçi yönünü ortaya koyma ve bir asker ve yönetici olarak onu anlatma çalışması olarak kabul edilebilir
İstanbul basınına göre Osmanlı'nın iç borçlanması (1918)
Birinci Dünya Savaşı'na Almanya'nın müttefiki olarak Almanya'nın yanında savaşa giren Osmanlı Devleti, savaşın başında savaş masraflarını karşılamak için bir dizi malî tedbirler almıştır. Savaşın beklenenden uzun sürmesi ve savaş masraflarının gün geçtikçe artması üzerine alınan bu tedbirler yetersiz kalmıştır. Savaş yıllarında devletin gelir-gider dengesi de bozulmuş ve devlet bütçesi açık vermeye başlamıştır. Harbiye Nezareti'nin harcamaları bir önceki yıllara oranla artarak yükselmiştir. Bu durum karşısında Osmanlı Devleti, savaşan diğer devletler gibi savaş masraflarını emisyonla karşılama yoluna gitmiştir. Osmanlı Devleti, Avusturya ve özellikle Almanya'dan aldığı borç paralarla kâğıt para basarak piyasaya sürmüştür. Fakat bir süre sonra Almanya hükümeti, Osmanlı Devleti'nde kâğıt paranın artık bir doyum noktasına geldiğini söyleyerek altın karşılıklı hazine bonosu vererek borç sözleşmesi imzalamaya yanaşmamıştır. Almanya, Osmanlı hükümetine memleket dâhilinde finansman imkânlarının araştırılmasını önermiştir. Osmanlı hükümeti, savaş yıllarında başarısızlıkla sonuçlanacak bir iç borçlanmanın içeride ve dışarıda meydana getireceği güvensizlikten çekinmiştir. Fakat Almanya'nın kati tutumu karşısında Osmanlı Devleti, iç borçlanma yapma kararı almıştır. Bu kararı almada etkili olan diğer bir husus ise Maliye Nazırı Cavit Bey'in malî işlerde devletle halk arasındaki güven hissini tekrar sağlama arzusudur. Böylece Osmanlı Devleti ilk kez iç borçlanma yapma kararı alarak, savaş masraflarını karşılamak için halka müracaat etmiştir. İç borçlanma % 5 faizli olacak ve faizler senede iki defa peşin olarak altınla ödenecektir.İç borçlanma teşebbüsünün başarıyla sonuçlanması için büyük bir çaba harcanmıştır. Dönemin gazeteleri olan Ati, İkdam, Sabah, Tanin, Tasvir-i Efkâr ve Vakit gazeteleri borçlanma teşebbüsünü çok yakından takip ederek, borçlanmayla ilgili makale ve haberleri çoğunlukla ilk sayfalarından okuyucularına duyurmuşlardır. Dönemin ünlü hatipleri de çeşitli yerlerde iç borçlanmayla ilgili konferanslar vermişlerdir. Halkı, borçlanmaya yazılmaya teşvikte bulunan marşlar, şiirler yazılmış, şarkılar bestelenmiş ve karikatürler çizilmiştir. Sultan Mehmet Reşat'ın iç borçlanmayla ilgili hatt-ı hümayunu gazetelerin ilk sayfasında yayınlanarak halkın borçlanmaya iştiraki sağlanmaya çalışılmıştır.Savaşın hala devam ediyor olmasına ve kayıt için İstanbul'a bir ay, vilayetlere iki ay gibi kısa bir süre tanınmış olmasına rağmen bütçe açığının kapatılması için gerekli olan miktar toplanamasa da elde edilen bulgulardan iç borçlanma teşebbüsünün kısmen de olsa başarıyla sonuçlandığı görülmektedir.Anahtar Kelimeler: Osmanlı İç Borçlanması, Devlet Borçlanması, Basında Borçlanma. Tahvil.
Adapazarı/Söğütlü karyesi temettuat defteri transkripsiyon ve değerlendirilmesi
XIX. yüzyılda Osmanlı Devletinde, gelirlerin kontrol altında tutulması, vergi konusundaki dengesizliklerin ve haksızlıkların ortadan kaldırılması amacıyla oluşturulan ve kısaca adına Temettuat defterleri adı verilen defterler, Osmanlı sosyal ve iktisadi tarihi için fevkalade kıymetli bilgiler içermektedir.Bu noktadan hareketle hazırlanan bu çalışmanın amacı; Söğütlü karyesi' nin sosyal, ekonomik ve demografik yapısının aydınlatılmasına yöneliktir.Söğütlü karyesi' nin 1844-1845 yıllarına ait temettuat defterleri incelendiğinde, köyde yaşayan hane reislerinin lakapları, meslekleri, nereli oldukları gibi bilgilerin yanında, köylerin ekili alanları, üretilen tarım ürünleri, yetiştirilen hayvan cinsleri, ödedikleri vergiler hakkında detaylı bilgilere ulaşılmıştır.Söğütlü karyesinde 114 hane olduğu ve yaklaşık nüfusunun 570 kişi olduğu ve halkın büyük çoğunluğunun geçimini tarım ve hayvancılıkla sağladığı görmekteyiz.Buna ek olarak gündelik yaşamın devamı için gerekli olan küçük esnaf grupları da varlığını sürdürmektedir.Anahtar Kelimeler: Temettuat, Söğütlü, Sosyal, Ekonomik, Demografik Yapı
Milli Mücadelede çanak bunalımı
Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı'nı kaybederek İtilaf Devletleri İle 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi'ni imzalamıştır. Ancak bu mütareke peşinden bir barışı getirmemiş, İtilaf Devletleri Osmanlı Ülkesini 1 Kasım'dan itibaren işgale devam etmişlerdir. İngiliz Başbakanı Lloyd George, 6 Mayıs 1919'da Rumlara katliam yapıldığını ileri sürerek Yunanlılar tarafından İzmir'in işgal edilmesini istemiş ve bu işgal 15 Mayıs 1919'da resmen başlamıştır.Türk Milleti; kendini yok etmek isteyenlere karşı, Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğinde üç buçuk yıl süren bir savaş vermiştir. Doğu ve Güney cephelerinde Türk Halkının eşsiz fedakârlıklarıyla kısa zamanda kazanılan başarılardan sonra sıra Yunanlıları Batı Anadolu'dan atmaya gelmiştir. Kadını, erkeği; genci ihtiyarıyla fiilî olarak savaşın her safhasında rol alan Türk insanı uzun ve sıkıntılı mücadelelerden sonra 9 Eylül 1922'de İzmir'i hürriyetine kavuşturmuştur.İzmir'in kurtarılmasından sonra Türk ordusu, Yunan ordusunun geri kalanını da Anadolu'dan atmak üzere yönünü kuzeye, Boğazlar ve Trakya'ya çevirmiştir. Ancak, Sevres Antlaşması'na göre Boğazlar etrafında meyda¬na getirilmiş olan ?tarafsız bölge? uluslararası silahlı bir kuvvetçe savunulmaktaydı. Bu kuvvet, İngiliz, Fransız ve İtalyan askerlerinden meydana gelmekteydi. İngilizler Boğazlar bölgesinin tarafsız bölge (Neutral Zone) olduğunu iddia ediyor ve Türk ordusunun bölge sınırlarına girmesini savaş sebebi sayıyordu. Bunun üzerine Türklerle müttefikler arasında savaşın eşiğinden dönülecek bir bunalım baş gösteriyordu.Fransız ve İtalyan Birlikleri Gelibolu'ya çekilince General Harington komutanlığında bulunan İngiliz birlikleri, Türk ordusuna karşı tek başlarına kalmışlardı. İngiliz birlikleri Çanakkale'yi terk edip Gelibolu'ya geçtikleri takdirde İngiltere'nin itibarı ayaklar altına alınmış olacaktı. Bu durum Müslümanlar arasında İngiliz yenilgisi olarak görülecek ve Hindistan ile Irak'ta is¬yanlar dahi çıkabilecekti. Churchill derhal dominyonlara başvurarak askeri yar¬dım talebinde bulundu. İn¬giliz Hükümeti, Türk ordusuna karşı seferberlik ilan et¬mek istiyordu. İngilizlerin dominyonlara yaptığı tale¬be ancak Yeni Zelanda ile Küçük Newfoundland olum¬lu cevap verdi.Lord Curzon, Poincare ve Kont Sforza Paris'te bu¬luştular. Fransız ve İtalyanlar resmen savaşa girmeyeceklerini bildirdiler. İngiliz Hükümeti yalnız kalmıştı. Mudanya'da Türklerle bir mütareke için görüşme kararı aldılar. Doğu Trakya Türklere bırakılacak, İstanbul bo¬şaltılacaktı. Bu kararı derhal Ankara'ya bildirdiler. Ke¬malistlere sadece tek şart ileri sürdüler. Mütareke konuş¬maları yapılırken ve barış koşulları görüşülürken Türk¬ler tarafsız bölgeyi işgal etmeyeceklerdi.Türk askerleri tarafsız bölgeye girmiş, fakat kendi¬lerine ateş edilmemiştir. 29 Eylül'de Mustafa Kemal, Gene-ral Harington'a bir mesaj göndererek yeni askeri birlik¬lerinin tarafsız bölgeye gönderilmeyeceğini bildirmiş, İngiliz Hükümeti'nin Türklere vermek istediği ültimatom da Gene¬ral Harington tarafından gönderilmemiştir. Bunun için de Lloyd George Hükümeti düştükten sonra yeni hükümet Harington' a teşekkür etmiştir
İkinci Dünya Savaşının ortaya çıkışının Türk basınındaki yansımaları (Temmuz 1939-Haziran 1940)
İkinci Dünya Savaşı tüm dünyada olduğu gibi Türkiye üzerinde de önemli etkiler bırakmıştır. İsmet İnönü önderliğindeki Türkiye, savaş boyunca denge siyaseti takip ederek kendisini savaş dışında tutmuştur. Dönemin Türk basını da hükümetin politikalarına paralel bir yayın politikası yürütmüştür. Bu çalışmamızda İkinci Dünya Savaşı'nın ortaya çıkışının Türk basınındaki yansımalarını ortaya koymaktayız. Savaş döneminde Türk basınına sansür uygulanmamıştır ancak basın sıkı bir denetim altında tutulmuştur. Zaman zaman gazete başyazarlarına yazacakları ve yazmayacakları konular hakkında bile tebliğlerde bulunulmuştur. Bu sıkı denetim çevresinde basın da hükümetin dış politikasına uyarak savaşın ortaya çıkmasıyla beraber müttefikleri desteklemiş ve Türkiye'nin savaş dışı kalmasına övgülerde bulunmuşlardır.Savaş döneminde ona yakın yüksek tirajlı gazete çıkarılmıştır. Biz bu çalışmamızda bu gazetelerden Cumhuriyet, Ulus, Akşam, Yeni Sabah ve Tan gazetelerini kaynak olarak kullandık. Çalışmamızdaki amaç ; savaşın ortaya çıkışıyla birlikte bunun Türk basınında ne gibi etkiler yarattığı, basının büyük devletler hakkındaki görüşlerini ve hükümet-basın ilişkilerini ortaya koymaktır.Çalışmayı hazırlarken başta Taksim Atatürk Kitaplığı olmak üzere Beyazıt Kütüphanesi, Cumhuriyet Özel Arşivi, Sakarya Üniversitesi Kütüphanesi, 19 Mayıs Üniversitesi Kütüphanesinden faydalanılmıştır. Çalışmaya konu olan gazeteler, günü gününe taranmış ve fotoğrafları çekilmiştir.
Türkiye'de Bizans tarihçiliğinin genel durumu ve bir bibliyografya denemesi
Tarih, bize medeniyetin daima doğudan batıya gittiğini göstermektedir. Bu bağlamda Doğululara en yakın olan kavimler teknik zanaatları, para kullanmasını, alfabe yazısını, mimari ve heykelciliği öğrenmişlerdir. Tüm bunlar ile birlikte tahkim edilmiş köylerde yaşama alışkanlığı edinmişler ve ?Medeni ? şehirde oturan? hale gelmişlerdir. İşte bunun en güzel örneklerinden biride Bizans İmparatorluğudur.IV. yüzyılın başlarında içte köleler ile birlikte kolanların başlattıkları devrimci dalga; dışta ise barbar saldırıları Roma İmparatorluğu'nun ekonomik bir bunalıma girmesine ve bu bunalım sonucu devletin siyasal merkezi olan Romanın önemini yitirmesi sonucu eski bir Megara Kolonisi olan Byzantion'un üstüne Yeni Roma ya da Konstantinopolis adında yeni bir başkent inşa edilmiştir. İşte bu yeni başkent daha sonra bir ortaçağ İmparatorluğuna ad olacaktır. İşte o adla anılacak olan imparatorluk Bizans İmparatorluğu'dur. İşte bu çalışmada bu imparatorluk ile ilgili Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kuruluşundan itibaren 2008 yılına kadar Türkiye'de yapılan belli başlı çalışmalar ışığında ?Türkiye'de Bizans Tarihçiliği'nin Genel Durumu ? ele alınacaktır.Konu; kuruluşundan yıkılışına kadarki süreci ela alan kısa bir Bizans İmparatorluğu Tarihçesi, Kâtip Çelebi'nin 17. yüzyılda Chalkokondyles Tarihi'nin çevirisi ile başlayan ve çok büyük ve önemli evrelerden geçerek 2000'li yıllara kadar gelmeyi başaran Bizans Tarihi Araştırmalarının Türkiye' deki gelişimi ile birlikte Prof. Dr. Akdes Nimet KURAT, Prof. Dr. Fahameddin Başar, Prof. Dr. Fikret Işıltan, Prof. Dr. Işın Demirkent, Prof. Dr. M. Fuat KÖPRÜLÜ, Prof. Dr. Melek Delilbaşı, Prof. Dr. Nevra Necipoğlu, Prof. Dr. Semavi EYİCE, Prof. Dr. Şerif BAŞTAV, Doç. Dr. Ebru Altan, Doç. Dr. Levent Kayapınar, Doç Dr. Mustafa Daş ve Yrd. Doç. Dr. Muharrem Kesik gibi Türkiye'deki belli başlı Bizans Tarihçileri ve çalışmalarının konu edinildiği üçüncü bölümün ardından bir sonuç bölümünden oluşmaktadır.Elde dilen bilgiler ışığında ise Türkiye'de; Türk Tarihi ve Tarihçiliği için çok önemli bir mihenk taşı olan ama hala yeterince gelişmemiş Bizans Tarihi ve Tarihçiliği ile ilgili çalışmalarda; dil gibi önemli bir zorluk, uzmanlaşmış bir kurumun olmayışı, yazılı belge eksikliği ve bir süreli yayının bulunmaması gibi eksikliklere rağmen, çoğu son dönem Bizans'ı kapsayan yayınlar sayesinde son yıllarda önemli bir artış görülmektedir.