
621
Archived Theses
7
DOIs Assigned
1%
DOI Rate
Discipline
Francis Bacon'da bilim ve ütopya
Rönesans döneminde yaşanan kültürel ve bilimsel gelişmeler insanlığa, modern bir toplumun var olabileceğine dair umut itkisi aşılamıştır. Bu itkinin karşılığı olan iyi yaşam ideali, kurgusal boyuttaki yansımasını ütopyalarda açığa çıkarmıştır. Fakat bilim ile ütopya arasında Rönesans döneminde kurulan bağ zamanla kopmaya başlamıştır. Bu durumun temel sebeplerinden biri ütopyalara uygulanabilirlik ilkesi üzerinden yaklaşılması sonucu ütopyaların eleştirel ve dinamik değerini zamanla kaybetmeye başlamasıdır. Diğer bir sebep ise bilimin iyi yaşam idealini göz ardı ederek teknik ve pragmatik yönünün daha fazla ön plana çıkmasıdır. Tam olarak bu felsefi problematik üzerinde konumlanan Francis Bacon'ın bilim anlayışı bilimsel etkinliğin teknik yönünün daha fazla ön plana çıkmasından, başka bir ifadeyle bilimin ideoloji yüklü bir meta haline gelmesinden sorumlu tutulmuştur. Bu tezde Bacon'ın epistemolojisinin modern dönemin katastrofik olaylarının oluşmasını tetikleyen yegâne faktör olarak değerlendirilemeyeceği öne sürülmüştür. Bu sava Bacon'ın içinde yaşadığı dönemin, epistemolojisinin, bilime dair görüşlerinin ve ütopya tasarımının incelenmesi sonucunda ulaşılmıştır. Bu inceleme bilim ile ütopya arasında yeniden eleştirel bir bağ kurulabilmesinin ufuk açıcı izleklerini ortaya çıkarmıştır. Genel kanının aksine Bacon'ın epistemolojisinin yapıcı okuması modern bilime dair yapılabilecek bir eleştiriyi kapsamakla beraber ütopyaların bu eleştirideki temel payını sorgulamıştır. Nihayetinde ütopyaların eleştirel işlevini geri kazanabilmesi için nasıl kurgulanabileceğine ve bilimin ütopyacı olanak ile nasıl eleştirilebileceğine dair yeni bir öneri sunmaktadır. Bu öneri hem modern bilim-ütopya birlikteliğinin hem de Baconcı epistemolojinin eleştirisini kapsamaktadır. Anahtar Kelimeler: Francis Bacon, Rönesans, Bilim, Ütopya, İdoller .
Siyaset, erdem ve özgürlük ilişkisi bağlamında Niccolò Machiavelli
Siyaset ve erdem arasındaki ilişki, siyaset teorisine yönelik araştırmalarda her zaman merkezi bir rol oynamıştır ve ne zaman bu konu bir soruşturma konusu olarak ele alınsa akla ilk gelen isimler arasında Machiavelli değişmez bir yere sahiptir. Bu bağlamda ölümünün üzerinden geçen beş yüz yılı aşkın süre Machiavelli üzerine yapılan tartışmalarda bir azalmaya sebep olmadığı gibi, bu tartışmaların çeşitlenmesine ve çoğalmasına sebep olmuştur. İlk okunduğunda anlaşılması kolay bir yazar gibi görünen Machiavelli üzerine yapılan çok sayıda farklı okuma ve bunların sonucunda ortaya çıkan çok sayıda önemli araştırma, Machiavelli'nin aslında ne kadar sofistike bir felsefi yaklaşım ortaya koyduğunun bir kanıtı gibidir. Yine düşünürün bu yönü pek çok sorunu da beraberinde getirmektedir. Bu bağlamda Machiavelli üzerinde çözümlenmemiş iki temel soru tespit edilebilir. Bu sorulardan ilki siyaset ve ahlak arasında bir bağ olup olmadığı ve var ise bu bağın zayıflamasında veya kopmasında Machiavelli'nin rolünün ne olduğu sorusudur. Önem arz eden diğer bir soru ise Machiavelli'nin Prens ve Söylevler'de birbirinden tamamıyla kopuk ve bağlantısız bir felsefi yaklaşımı benimseyip, benimsemediği sorusudur. Bu bağlamda bu çalışmada bu iki temel soruya siyaset, erdem ve özgürlük ilişkisi bağlamında Machiavelli'nin siyaset felsefesi anlayışı incelenerek cevap aranacaktır. Anahtar Kelimeler: Siyaset, Özgürlük, Erdem, Talih, Zorunluluk, Ortak İyi,Yasa, Modern Siyaset, Tarih, Devlet Aklı, Makyavelizm
Friedrich Nietzsche'nin kültür eleştirisinde "Yaşamın olumlanması" düşüncesi üzerine bir inceleme
Kültür kavramı kullanılmaya başlandığı andan itibaren filozoflarca tartışılan bir kavram olmuştur. Günümüzde kültür üzerine yapılan eleştirel tartışmalar büyük oranda Nietzsche'nin düşüncelerinden etkilenmiştir. Nietzsche, Avrupa kültürüne yönelttiği yaşam odaklı kültür eleştirisini düşünce ve yaşam karşıtlığını aşmak üzere konumlandırır. Düşünce ve yaşam arasındaki karşıtlık, düşünürlerin akış içindeki varlığın ardındaki değişmeyenin bilgisine ulaşma çabasında ortaya çıkmış ve bilgeyi hakikat dürtüsü ile yaşamı koruyan yanılgıların çatıştığı bir varlık haline getirmiştir. Nietzsche'nin yozlaşmış olarak gördüğü kültürün dayandığı değerlerin kaynağı, insanın kendisini doğanın ve dünyanın karşısında konumlandırması ve kendi varoluşu da dâhil olmak üzere varoluşun değerlendirmesini yapma hakkını kendinde görmesidir. Böyle bir değerlendirme sonucu kötü ve acı dolu olarak görülen dünyayı yok sayma veya ıslah etme yoluyla yenmeye çalışmak insanın kendi kendisini yenmeye çalışmasından farksızdır. Kendisine ve doğaya karşı silahlanmış insanlardan oluşan modern toplum, yaratıcı insanın ortaya çıkmasının karşısında engel teşkil eder. Bu bağlamda çalışmamızda Nietzsche'nin Avrupa kültürünün yaşamı yadsıyıcı değerlendirme biçimine yönelttiği eleştiri irdelenerek düşünce ve yaşam arasındaki uçurumun aşılacağı yaşamı olumlayan kültürün olanağı tartışılacaktır. Nietzsche'nin bireyde ve kültürde yozlaşmanın aşılması için nihai önerisi, tutkuların kökenine saldırılmaksızın yaşamın Dionizik olarak olumlanmasıdır. Nietzsche'nin kültür eleştirisi "yaşamın olumlanması" düşüncesi bağlamında ele alındığında, onun "çekiçle felsefe yapmak" dediği felsefe yapma biçiminin hem yıkan hem yeniden inşa eden yönünü yansıtmaktadır. Anahtar Kelimeler: Nietzsche, Kültür, Olumlama, Eleştiri, Dionizik, Şen Bilim, Yaşam.
Hegel'de sivil toplum kuramı
Hegel'in hukuk felsefesi sözleşmesi gelenek ve Alman Tarihsel Hukuk Okulu'nun bir sentezini içerir. Bu tez çalışmasında yapılmak istenen, Hegel'in sivil toplum kuramının hala güncel olduğunu gösterebilmek ve modern toplumda birey ve toplum arasında oluşan yabancılaşmanın, bölünmenin ortak nesnel bir anlam zemini ile aşılabilmesinin mümkün olduğunu gösterebilmektir. Hegel'in modern toplum ve devlet eleştirisi, tezin ilk bölümünde, sözleşmeci gelenekten Thomas Hobbes, John Locke ve J. J. Rousseau'nun kuramları ile ilişkilendirilmiştir. İkinci bölümde ise, Hegel'in sivil toplumu hem bir zenginlik hem de sefillik toplumu olarak tanımlamasından hareketle, sivil toplumun çelişkili bir yapısının olduğu gösterilmeye çalışılmıştır. Bununla birlikte, sivil toplum kuramında, Hegel'in modern toplumun problemleri ile birlikte, nasıl özgürleşmesinin mümkün olduğunu araştırdığı söylenebilir. Hegel, bir toplumun özgür olabilmesi koşulunun, ancak birey ve toplumun içsel bir bütünlüğü ile mümkün olduğunu belirmektedir. Sivil toplum, nesnel kurumları, hukuku içermesine rağmen, birey ve toplum arasında bir bütünlük oluşturamaz. Hegel'in sivil toplum kuramı, daha geniş anlamda, nesnel ahlaklılık kuramı, modern toplumun çelişkilerinin ve problemlerinin belirlenmesinde, oldukça zengin bir analiz sunmaktadır. Tezin son bölümünde gösterildiği gibi, bugün Hegel'in nesnel ahlaklılık kuramının, günümüz koşullarına göre düşünüldüğünde, hem teker teker bireylere hem de bir bütün olarak tüm topluma özgürleştirici bir perspektif sunduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Hegel, Sittlichkeit, Sivil Toplum, Devlet, Dünya Tarihi.
Bilim ve düşünce tarihinde İlk Çağ Dönemi zaman kavramı ve ölçüm teknolojileri
Bu çalışmada, ilkçağ döneminde yaşayan uygarlıkların zaman kavramı ve zaman ölçüm teknolojileri konusundaki çalışmaları ve eserleri derlenerek sunulmuştur. Araştırmanın hedefi zaman konusunda farklı uygarlıklarda yapılan kavramsal ve teknolojik çalışmalar arasındaki ilişkileri, etkileşimleri ortaya koyabilmektir. İlkçağ uygarlıklarında zaman kavramı; zamanın ne olduğu, zamanın var olup olmadığı, döngüsel veya çizgisel oluşu, zamanın ezeli olup olmadığı eksenlerinde tartışılmıştır. Felsefeciler, içerisinde bulundukları toplum ve tarihsel sürecin gerçekleri doğrultusunda zaman kavramı konusunda farklı fikirler ortaya atmışlardır. Felsefecilerin ilkçağlarda başlattıkları bu tartışma ve görüşlerin 20. ve 21. yüzyıllar da dahi kesin bir sonuca ulaşmadığını fakat evren, madde ve zaman konusundaki bilgimizin arttığını söyleyebiliriz. Özellikle parçacık fiziğinde yaşanan gelişmeler evrenin yaradılışı, enerji ve madde arasındaki ilişkiler ile zaman konusunda insanlığın ufkunu her geçen gün genişletmektedir. 20. yüzyılda kuramsal fizikçiler tarafından geliştirilen big bang (büyük patlama) teorisi, 21. yüzyılda büyük oranda ispatlanmış, hatta evrenin yaradılışının küçük provası şeklinde denemeler yapılarak enerjiden maddeye dönüşümün izleri aranmaya başlanmıştır. Bu durum zaman konusundaki bir tartışmanın sonunu getirmektedir. Big bang teorisine göre, zamanın bir başlangıcı vardır ve günümüzden yaklaşık 13.5 milyar yıl önce büyük bir enerji alanının patlamasıyla evreni oluşturan madde açığa çıkmış ve zaman başlamıştır. Araştırmacılar Arno Penzias ve Robert Wilson zamanı başlatan ilk patlamanın ses kalıntılarını 1978 yılında kaydetmeyi başardılar ve Nobel Fizik ödülünü aldılar. Elbette bir başlangıcı olan zamanın bir de sonu olacaktır. Bu gerçek, zamanın ezeli olmadığı bir başlangıcı ve sonu olduğunu göstermektedir. Tez kapsamında, zaman ölçüm teknolojileri konusundaki gelişimler de değerlendirilmiştir. İlkçağ döneminde uygarlıklar, dünya zamanının ölçülmesi amacıyla takvim ve saatleri geliştirmişlerdir. Hemen hemen bütün uygarlıklar ay veya güneş esaslı takvimler kullanmışlardır. Bu kapsamda Türkler tarafından geliştirilen On İki Hayvanlı Türk takviminin önemli bir yeri vardır. Asya uygarlıklarının büyük kısmında tanınan bu takvimin etkileri halen hissedilmektedir. Bugün Türk Devletlerinde kutlanan Nevruz Bayramı, On İki Hayvanlı Türk Takvimi için yılbaşı olarak kabul edilmektedir. Ancak Türk Devletlerinin bu takvimi kullanmayı bırakmaları ve Çin'in geleneksel olarak kullanmaya devam ediyor olması, takvimin aidiyeti konusunda tartışmaları ortaya çıkartmıştır. Tez içerisinde bu tartışmalara da yer verilmiş ve takvim ile Türk kültürü arasındaki paralellikler ortaya konulmuştur. Zaman ölçümü konusunda, uygarlıkların geliştirdikleri diğer araç ise saatlerdir. Saatler gün içerisindeki zaman değişiminin ölçülmesi amacıyla kullanılan aygıtlardır. Saatlerin ilk örnekleri obeliskler ve güneş saatleridir. Dünyanın güneş etrafındaki hareketleri ve güneş açılarını kullanarak çalışan bu saatler, gün içerisindeki zamanın yanında takvim özelliği de taşımaktadırlar. Özellikle Antik Yunan, Anadolu, Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarının bu saatleri kullandıklarına dair birçok arkeolojik buluntu ortaya çıkartılmıştır. Ancak bulunan arkeolojik kalıntıların dışında, birçok uygarlığın bu saatleri kullanmış oldukları tahmin edilmektedir. Güneş saatlerinin temel sorunu, gece saatlerinde ve kapalı alanlarda çalışamamalarıdır. Bu soruna karşı uygarlıkların su saatlerini geliştirdikleri görülmektedir. Su saatlerinin çalışma prensibi; bir hacim içerisindeki suyun tahliye kanalından boşalma süresine dayanmaktadır. Su saatleri konusunda, Roma döneminde önemli gelişmeler yaşanmış ve mahkemelerde süre ölçümünde bu saatler kullanılmıştır. İlkçağ dönemi sonrasında mekanik saatlerin gelişmesiyle güneş ve su saatleri terk edilmiştir. Ancak ilkçağda geliştirilen güneş saatleri ve Ktesibios'un tasarladığı su saatleri, ilkçağ zaman ölçüm teknolojilerine damga vurmuş ve geleceğin teknolojilerine ilham vermiştir. Anahtar Kelimeler: Felsefe, zaman, takvimler, su saatleri, güneş saatleri
İlkçağ felsefesinde varlık problemine ontolojik-politik bir yaklaşım
Tezin araştırma sorusu Antik Yunan Felsefesindeki Varlık Problem(ler)inin Ontolojik-Politik bir tarzda incelenenip incelenemeyeceği üzerinedir. Varlık meselelerini tartışmak için meseleye özel bir çerçeve oluşturulması gerektiğini savunan tez genel olarak Ontopolitika ve özel anlamda Ontolojik-Politikayı geliştirmektedir. Ontopolitika, kısaca, varlığın politik olduğunu savunur: Her şey güç ilişkileri içerisinde varolmaktadır ve 'ontoloji' bu bağlamda bir güç ilişkileri ağı olarak ortaya konmaktadır. Ontolojik-Politika iise şeylerin temel güç alakalarına odaklanan Ontopolitik bir disiplindir. Tez aynı zamanda Varlık ve Politikanın ilişkisini gösterebilmek için Politika üzerine de genel bir çerçeve oluşturmaktadır. Bu noktada, tez tez felsefe tarihinin çözümlenmesi için bir yöntem oluşturmakta ve bu metodu Antik Yunan Felsefesine uygulamaktadır. Kısaca, yöntem güç ilişkilerinin ortaya çıkarılması ve araştırma konusunun ontolojisi, yani Antik Yunan ontolojisi, yöntemsel olarak kabul edilirse araştırma konusunun varoluşsal, temel, deneyimleri ortaya konabilir. Buna uygun olarak bu aşamadan sonra tez filozofların ve ontolojilerinin içerisinde bulundukları özel güç ilişkilerini araştırarak Antik Yunan Felsefesindeki varlık meselesini incelemektedir. Anahtar Kelimeler: Ontoloji, Ontopolitika, Ontolojik-Politika, Varlık, Politika, Antik Yunan Felsefesi, Güç İlişkileri
Paul Ricoeur'ün anlatısal etik düşüncesinde edilginlik ve başkalık ilişkisi üzerine bir inceleme
Yirminci yüzyılın büyük düşünürlerinden olduğu yaygın kabul gören Paul Ricoeur'ün, geç dönem eserlerinden Başkası Olarak Kendisi'nde, refleksif felsefe ve hermeneutik gelenek zemininde geliştirmekte olduğu özne felsefesini bir etik oluşturmak doğrultusunda tasarlamakta olduğu görülür. Öznenin kendisini ancak dil ve simgeler aracılığıyla bilebileceğini ileri süren Ricoeur özneyi yalnızca bir bilinç değil toplumsal, bedensel ve ahlakî bağlanma yetisine sahip bütünsel bir varlık olarak ele alır. Bu bağlamda o, bir yaşamın bütünlüğünü o yaşamın anlatısal birliği içerisinde kavramayı ve öznenin tüm belirlenimlerini anlatı biçimi temelinde irdelemeyi gerekli görür. Bu çalışma, anlatı ekseninde aynı kalma ve başkalaşma kutupları arasında salınarak kendisini sürekli yeniden özdeşlemesi gereken öznenin etik bir 'kendi' olma sürecine odaklanmaktadır. Anlatısal özdeşlik, 'kendi'yi 'başka' ile ilişki içerisinde kavramayı gerekli kıldığı için kişinin kendisi ile başkaları arasındaki etkinlik-edilginlik dengesini konu edinmektedir. Bunun yanı sıra, anlatı, 'kendi'ye içkin olan başkalık ve edilginlik türlerine tanıklık etmenin de aracıdır. Dolayısıyla, bu inceleme aynı zamanda Ricoeur'ün anlatısal hayalgücü kavramı aracılığıyla 'kendi'nin maruz kaldığı edilginlik durumlarının hangi tarzlarda aşılabileceğini de ele almaktadır. Bu çerçevede, edebî anlatıların olanaklarından da faydalanılarak, insanın kendisini anlatısal bir özdeşlik biçiminde oluşturma sorumluluğunun başkalarıyla etik bir ilişki tesis etme ve iyi hayat ereğine ulaşma yönünde yaratıcı bir edim olup olmadığı sorusuna yanıt aranacaktır.
Evrimci materyalist bilim anlayışı açısından bilinç sorunu
Birinci şahıs perspektifinden öznel ve içsel olarak erişilebilen zihin durumlarının ve bu bağlamda bilinçliliğin, üçüncü şahıs perspektifinden nesnel bilimin konusu olup olamayacağı, çağdaş zihin felsefesinin en çok tartışılan sorularından birisidir. Günümüzde en çok bilinen ve referans olarak kullanılan düşünce deneyleri de bilince bu ayrıcalıklı erişime veya iç niteliklere göndermede bulunarak, bilinçliliğin varlığının materyalist dünya görüşüne uyumsuzluğunu göstermeyi amaçlar. Bu tezde karşıt görüşler incelenerek açıklandıktan sonra, Daniel Dennett'ın inşa ettiği bilinç kuramı üzerinden bilinçli organizmanın materyalist evrende nasıl ortaya çıktığı ve üçüncü şahıs perspektifinden nesnel bilimin nasıl konusu olabileceği ortaya konulmaya çalışılacaktır. Bilinçli organizmanın ortaya çıkışını Darwinci evrimin doğal seçilim kuramı ile adım adım açıklayan Dennett, Heterofenomenoloji adını verdiği yöntemi ile de bilincin bilimsel olarak incelenebilirliğini gösterir. Tezde son olarak da, bilinci materyalist dünya görüşünün ve dolayısıyla bilimin dışında tutmayı amaçlayan, zihin felsefesinin en bilinen ve değinilen düşünce deneylerine Dennett'ın yanıtları ele alınır. Böylece bilinç sorununun bilimsel bir açıklamasının yapılabileceği; bilincin, bilimin yöntem ve kavramlarının dışında kalmadığı, doğaüstü bir fenomen olmadığı görüşü ortaya konulmuş olur. Anahtar Kelimeler: Bilinç, Dil, Evrim, Materyalizm, Öznellik, Yönelimsellik
Çağdaş epistemolojide bağdaşımcılık teorisi
Çağdaş epistemolojinin önemli sorunlarından olan bilginin yapısı ve gerekçelendirme konusunda ortaya çıkan sonsuz gerileme argümanına çeşitli yanıtlar geliştirilmiştir. Bu çalışma, bu yanıtlardan bağdaşımcı kuramı konu etmektedir. Bu çalışmada bu yanıtlardan biri olan bağdaşımcılık teorisi, epistemolojideki yeri, ortaya çıkışı ve savunucularının epistemolojik görüşleri incelenmiştir. Çalışma altı bölümden oluşmuştur. Çalışmanın ilk bölümünde bağdaşımcılık teorisinin epistemoloji içerisindeki yerine değinilmiş ve çağdaş epistemolojide tartışılan konulara değinilmiştir. Bununla birlikte bağdaşımcılık teorisinin, sonsuz gerileme argümanına verilen cevaplara karşılık olarak, temelcilik teorisine karşı alternatif bir teori olarak öne sürülmesi sonucunda temelcilik konusunun da ele alınmasını gerektirmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde, bağdaşımcılık teorisine karşı yapılan ve bağdaşımcılık teorisini destekleyen argümanlar ele alınmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümünde, bağdaşımcılık teorisini savunan teorisyenler ele alınmıştır. Bu isimlerden Keith Lehrer ve Laurence BonJour bağdaşımcılık teorisini geliştiren isimler olarak karşımıza çıkmaktadır ve bağdaşımcılık teorisi ile ilgili görüşleri ele alınmıştır. Ayrıca bu bölümde Nicholas Rescher ve Donald Davidson'un bağdaşımcılık teorisi ile ilgili görüşleri ve bağdaşımcılık teorisinin doğruluk ile ilgili bağlantısı ele alınmıştır. Çalışmanın sonunda bağdaşımcılık teorisinin gerekçelendirme sorunu çerçevesinde, temelcilik teorisine karşı geliştirilen en iyi alternatif teori olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Epistemoloji, Bağdaşımcılık Teorisi, Temelcilik Teorisi, Bilgi, Gerekçelendirme, Bağdaşım, Doğru.
Heidegger'in batı metafiziğine yönelik tedirginliği ve modern özne eleştirisi
Heidegger'e göre klasik özne, Varlık'a sadece teorik bilme edimiyle yönelen, dolayısıyla kendini de eksik ve yanlış yorumlayan bir öznedir. Heidegger'in özneye yönelik eleştirisi, batı felsefesinin Platon'la başlayan, oluş sorusunun hak ettiği derinliği görmezden gelen, epistemolojik bir kesinlik arayan, bu nedenle de bağlamdan kopan bir metafizik düşüncede buluşan geleneksel programı hedef alır. Heidegger'e göre batı felsefesinin, Varlık'ı bir bütün olarak ve akış halinde kavramaktan uzak, epistemolojik kesinliklere tutturmak isteyen tavrı ve bu nedenle kaçınılmaz olarak bağlamdan kopuk bir izlekte seyretmesi temel bir hatadır. Dolayısıyla, kendimiz ve dünya hakkındaki kavrayışımızın da hatalı olarak belirlenmesine yol açar. Bu bağlamda, tüm felsefi sorunlar, esaslı bir ontolojik açılımla yeniden ele alınmaya ihtiyaç duymaktadır. Bu, Heidegger'in tüm felsefesine ağırlığını koyan temel argüman (fundemental ontoloji) olup, onun modern özne değerlendirmesinin de karakteridir. Bu çalışmada, öncelikle geleneksel metafiziğin özne algılayışına yönelik Heidegger'ci eleştiri, ardından da bu eleştiriyi olanaklı kılan temel gerekçeler araştırılacaktır. Sonuç olarak, Heidegger'in modern özne eleştirisi ve Dasein kavrayışı ile, modern özneyi alt etme projesinin başarılı olduğu iddiası ve buna karşılık Heidegger'in yeni bir özne anlayışı geliştirdiği iddiası karşılaştırılarak tartışılacaktır.
Oluş sahnesi: Beckett
Oluş Sahnesi: Beckett adlı projede Fransız Filozof Deleuze'un Oluş ( Becoming), Arzu (Desire) ve Beden (Body) kavramlarının edebiyattaki izleri araştırılacaktır. Özellikle Beckett'in eserlerinde Oluş (Becoming) düşüncesinin örnekleri, belirtileri tartışılacaktır. Deleuze'e göre bedenler ve olaylar her zaman şimdiki anda var olurlar. Sonsuz bir oluşun bir parçası olarak eylem, akıl yoluyla değil beden yoluyla anlamaya çalışır. Beden, Deleuze felsefesinde önemli bir yer tutar. İçkinlik felsefesinin önemli bir kavramı olarak beden, zihinle aynı değerdedir. Oluş, bedenin sürecidir. Arzu, hareketi içeren bir akış sürecidir. Bu tür bir arzu hareketi, özne düşüncesinden uzak, iradesiz bir akış sürecidir. Sanat eseri, hangi türden olursa olsun, bir içkinlik eylemidir. Beckett'in; Godot'yu Beklerken, Oyun Sonu, Mutlu Günler oyunları, Molloy, Watt, Adlandırılmayan, Malone Ölüyor gibi romanlarında ve öykülerinde karakterlerin eylemlerini bilinç ( akıl) belirlemez. Karakterlerin hareketleri anlamsız olana doğru bilinçdışının ( arzunun) etkisiyle belirlenirler. Beckett karakterleri bir oluş halindedirler. Beckett karakterleri kaçış çizgileri oluşturarak yersizyurtsuzlaşırlar.
Klasik mantığın temellerine ilişkin betimsel bir çalışma
Diğer bilimlerin ölçüsü ve terazisi konumundaki mantık; bulunduğu bu konum gereği doğru ve eksiksiz olarak açıklanmalı ve kavranmalıdır. Bu önemli disiplinin açıklanması ve kavranması da şüphesiz ki onun içerdiği esasların irdelenmesi, araştırılması ve doğru ve tam olarak anlaşılır bir dille ifade edilmesinden geçer.Her ne kadar Aristoteles'ten önce de mantık üzerine çalışmalar yapılmış olsa da, bunu sistemli bir şekilde yapan ve mantığı bir disiplin olarak kurmuş olan ilk filozof Aristoteles'tir. Aristoteles'in kurmuş olduğu mantık sistemi öylesine başarılıdır ki, yüzyıllar boyunca neredeyse hiç değişikliğe uğramadan mantığa ilişkin yegâne eser olarak hüküm sürmüştür.Klasik Mantığın temellerine ilişkin yapılan bu betimsel çalışmanın amacı mantığın temelini oluşturan Klasik Mantığın yalın ifadelerle ve kolay anlaşılır örneklerle açıklanmasıdır.Formel Mantık, Kavramlar Mantığı, Önermeler Mantığı ve Çıkarım Mantığı olarak dört ana başlık altında yapılan bu çalışmada Aristoteles'in ?Organon? adı altında toplanan altı kitabında yer alan ve mantığın temelini oluşturan kavramlar, tanımlar ve sınıflandırmalar yer almaktadır. Bunlar açıklanırken öncelikli olarak anlaşılır bir dil kullanılmasına ve yer verilen örneklerin bilgileri yeterince pekiştirici bir nitelikte olmasına özen gösterilmiştir.
Güç üzerine temellenen çokluk: Antonio Negri'nin politik felsefesi
1960?ların sonlarından bugüne dek Antonio Negri, akademik ve siyasal yönüyle İtalya?nın önde gelen düşünürlerinden bir olmuştur. ?Autonomia? hareket düşüncesiyle Çağdaş Avrupa siyaseti ve felsefesinde dikkat çekici bir etkiye sahip olan Antonio Negri?nin, ?iktidar?, ?toplumsal güç?, ? çokluk?, ?otonomi? gibi temel kavramları geliştirmesinde Spinoza okumasının belirleyici olduğu düşünülmektedir. Negri?nin olmuş bitmiş bir bütünlük olarak aşkın ve sabit bir ?iktidar? düşüncesinden, hareket halindeki kurucu ve anlık bir ?toplumsal güç? düşüncesine geçişinde, Spinoza?nın ?eyleme gücü?ne vurgu yapan felsefesinin izleri görülmektedir. Eyleme gücünün hayata geçirilmesi sürekli bir hareket düşüncesini akla getirmektedir, Antonio Negri de bu hareket düşüncesini kavr amanın önemini vurgulamaktadır. Bu çalışmada, çağdaş siyaset felsefesi bağlamında yeniden okumaları yapılan Negri?nin otonom politika kavrayışında Spinoza?nın hangi biçimlerde ve ne ölçüde esinleyici olduğu irdelenecektir.Anahtar Sözcükler: İktidar, Toplumsal güç, Çokluk, Otonomi
Mevlana Mesnevi'sinde benliğin keşfi
Mevlana Mesnevi'sinde Benliğin Keşfi çalışmasında "benlik", tasavvufi ve felsefi kavramlarla ele alınmıştır. Buna göre benlik rasyonel ve analitik düşünce ile değil, ahlaki ve entellektüel olgunluğa ulaşmış bir ustanın rehberliğinde keşfedilebilir.İnsan kendini, kendi içinde kalarak değil, kendi benini aşarak ustasında bulur. 'Ben bir başkasıdır' ve ben başkasında saklıdır. Ona ancak aşkla ulaşılır. Kendi içindeki ilahi benliği dostunun yüzünde gören insan ona aşık olur ve gördüğü her yüzde sevgilisinin yüzünü görür. Yüz, 'ben' dir.İnsanın bedensel ve ruhsal yanı onun en büyük paradokslarındandır. Bu paradokslar, çalışmada, Kant, Freud ve Mevlana'nın bakış açılarıyla ele alınmıştır. Freud'un libido kavramı ile Mevlana'nın nefs kavramının benzerliğine dikkat çekilmiştir. Kant'ın numen ve fenomen kavramlarına benlik fikri çerçevesinden bakılmıştır. Ayrıca Aristoteles ve Platon'un devlet ve toplum teorileri olmasına rağmen Mevlana'nın neden sadece bireyin manevi eğitimi ile ilgilendiği araştırılmıştır. Gelinen noktada bu durumun nedeni Konfüçyüs'ün şu sözleri ile özetlenebilir; "Ülkeni mi kurtarmak istiyorsun, önce toplumu kurtar; toplumu mu kurtarmak istiyorsun, önce aileni kurtar, aileni mi kurtarmak istiyorsun, önce kendini kurtar.Bunların dışında Mevlana'nın İnsan-ı Kamil düşüncesi Nietzsche'nin üst insan fikri ile birlikte değerlendirilmiş, aralarındaki benzerlikler ve farklılıklar vurgulanmıştır.Son olarak Descartes felsefesinden yola çıkarak insanla kalbi arasında yer alan bir Tanrı olduğu ve Tanrı'nın insan vücudunda hastalık ve sağlık gibi etkiler yarattığı sonucuna ulaşılmıştır. Tanrı kendini isim ve sıfatları ile açığa çıkarmakta olup Dost, Ben ve Tanrı üçlüsünün birliği keşfedilmiştir.
Gilles Deleuze ve Felix Guattari'de arzu ontolojisi ve politika
Bu çalışmada, Deleuze ve Guattari'nin Anti-Oedipus'unu arzulayan-üretim ve arzulayan-makineler kavramları ekseninde okumanın yollarını araştırıryoruz. Öncelikle reaktif arzu varsayımlarını üreten negatif arzu kavramlarının eleştirisine odaklandığımız ilk bölüm, Anti-Oedipus'ta ?geleneksel arzu mantığı? olarak adlandırılan ve arzuyu ?yasaya?, ?olumsuzlamaya? ve ?eksikliğe? kodlayan anlayışların eleştirsini de zorunlu kılıyor. Bu açıdan geleneksel arzu mantığının kuruluşu Platon'un Şölen'de gösterdiği gibi arzuyu ?sahip olmanın? tarafına yerleştirmekle başlıyor. Psikanaliz'in rolü ise kapitalizm ile ilişkisi içerisinde, Oedipus'un kuruluşu ve arzulayan-üretimnin tüm toplumsal bağlarının koparıldığı ?yapı?ların üretilmesiyle gelişiyor. Deleze ve Guattari, kendi kavramsal yaratımlarının ürünleri olan ?şizoanaliz? yoluyla arzulayan-üretimni kuşatan rekatif, yasaya ve koda dayalı mantıkları reddederek arzuyu tüm toplumsal alana nüfuz eden ?makinesel? bir bağlantı süreci olarak düşünmeyi deniyor. Böylesi bir düşünüşün felsefi soykütüğüne yakından baktığımızda karşımıza Nietzsche, Spinoza ve Bergson'dan alınan kavramların dönüştürülerek üretici bir arzu mantığının oluşturulması için sentezlendiğini gözlemliyoruz. Özellikle Nietzsche'nin ?olumlama?, Bergson'un ?virtüel? ve Spinoza'nın ?içkinlik? kavramları arzulayan-üretimin bileşenleri olarak ?arzu ontolojisi?nin etkin parçaları haline geliyor. ?Fark ontolojisi? ekseni, bize fark ve tekrar arsındaki oyunun olumlayıcı bir arzu ontolojisinin vazgeçilmez varyantlarından birini oluşturduğunu düşündürüyor. Arzulayan-üretimin edimselleştiği düzlemlerde makinesel bağlantılar yoluyla oluşturduğu ilişkiler arzunun ?çokluk?la kurduğu bağlantı ve ilişkileri oluşturur. Bu yüzden ?çokluk? kavramı, Bir ve Çok diyalektiğinin ötesindeki dolayımsız, heterojen, indirgenemez ve yaratıcı bir kavram olarak düşünülmelidir. Öte yandan makine kavramı, teknolojik makine imgelerini aşan bir bağlamda karşımıza çıkıyor. Makine bedenlerle, toplumsal akışlarla, cinsellikle ilişkisi içerisinde bir bağlantı ve bağlantıların düzenlenmesi sürecidir. Anti-Oedipus'ta arzulayan-makineler en özgün kavramsal yaratımlarından birisini oluşturan Organsız Beden'le asimetrik ilişkisi içerisinde inceleniyor. Arzu, haz, tatmin ya da ihtiyaç gibi kategorilere indirgenemez; o üreticidir, üretici bir düzenlemedir ve bu yüzden ona verili ne bir nesne vardır ne de arzulama süreçlerine hükmeden bir özne. Arzu, akışlar içerisindeki bağlantılar yoluyla edimselleşir. Arzu politikası, arzuyu reaktif hale getiren ve onu kendi baskılanışını arzulamaya iten düzenlemelerin şizoanaliziyle ortaya çıkar. Artık, bilinçdışı arzu yatırımlarının düzlemindeyizdir ve bu düzlem paranoid ve şizoid arzu yatırımlarının ayırt edilmesini sağlar, ancak bu ayrım düalist ya da dikotomik bir ayrım değildir. Her yerde molar-paranoid ve şizofrenik çizgilerin kesişimi ve dağılımını görebiliriz. Arzu ontolojisi, ?dır? kipi üzerine kurulu ?mevcudiyet metafiziğini? kıran içkin, yatay ve makinesel bir bağlantı biçimi olarak ?ve? bağlacını kullanır. ?ve? bağlacı diyalektik olmayan moleküler bir sentez düşüncesini getirir beraberinde. Arzu ve ontoloji ve politika ve?Arzu, arzulayan-üretim, arzulayan-makineler, yasa, eksiklik, virtüel, olumlama, içkinlik,şizoanaliz, ?ve? ontolojisi
Gilles Deleuze ile bir karşılaşma
Bu çalışmada Deleuze'ün olumlu ontoloji üstüne kurulu olan fark felsefesi, temel kavramları sayılabilecek ?fark? ve ?tekrar?ın yoğunluklu biçimde Bergson ve Nietzsche üstüne yaptığı okumalarda oluştuğunun altı çizilerek bütünsel olarak aktarılmaya çalışılmıştır. Bu kavramlar ekseninde Deleuze felsefesinin temel probleminin yeninin yaratımı süreci olduğu savunulmaktadır, bu sav Deleuze'ün diğer eserleri yoluyla desteklenmektedir. Amaç Deleuze felsefesi ile giriş niteliğinde bir ?karşılaşma? yaratmaktır. Temel kavramların açıklanmasının yanı sıra, felsefe yapma stili ile her alanda yeninin yaratımını kendine bir problem olarak belirleyen ve kendi bilgisinin sınırlarında, ?çıraklık? yaparak yazdığını söyleyen Deleuze'ün düşünce zincirlerinin sıkı bağlantısı ortaya konulmaya çalışılmıştır. Deleuze'ün bütün felsefi projesinin iskeletini oluşturan ?aşkınsal empirisizm? yöntemi üstünde, gerçek deneyimin koşullarını yaratan bir yöntem olarak durulmuştur. Aşkınsal empirisizmin, gerçek deneyimin koşullarını yaratarak ontolojik, etik ve estetik alanlarında Deleuze ile düşünce dünyasında gerçek bir karşılaşmaya olanak sağlayabileceği savunulmuştur. Ancak Deleuze'ün kendi içinde farklılaşmaya inanan ve bunu düşünce alanına da uygulayan felsefesinin bu kadar dar kapsamlı bir çalışmada tam anlamıyla anlatılması mümkün değildir. Bu sebeple Deleuze çalışmalarında fark ve tekrar kavramlarının neden bu kadar önemli olduğunun anlaşılmasının, Deleuze'ün yeninin yaratımı problemi ve yeninin yaratımını engelleyen her şeye karşı beslediği düşmanlık ekseninde gelişen düşüncesinin bütününü kavramakta anahtar rol oynadığının gösterilmesiyle yetinilecektir. Deleuze'ün diğer çalışmalarının da uğraştığı bu problem çerçevesinde anlaşılabileceği varsayılmaktadır.
Sofistlerin bilgi ve varlık anlayışı: Epistemolojik ve ontolojik bir inceleme
Bu çalışmada M.Ö. 450-380 yılları arasında ortaya çıkan sofistlerin bilgi ve varlık anlayışı ele alınmıştır. Sofistlerin bilgi ve varlıkla ilgili görüşleri; onların devlet, eğitim, erdem (arete) ve din gibi pratik konulardaki görüşlerinde yattığından, bu konulardaki görüşleri etraflıca incelenmiştir.İlkin, sofistlerin ortaya çıkışını hazırlayan felsefi, siyasi ve toplumsal koşullar ve bu koşulların sofist düşüncenin oluşmasındaki etkileri incelenmiştir. Sofistler öncesi doğa filozoflarının varlığın ilk ilkesi (arkhe) konusunda çeşitli ve birbirleriyle tutarsız sonuçlara ulaşmaları sofist düşüncenin ortaya çıkışında etkili olan etmenlerden birisi olarak gösterilmiştir.O dönemdeki Yunan siyasi yaşamının gereksinimleri ve erdemli (arete) yurttaşların nasıl yetiştirileceği sorunu, sofistlerin etkili olmasında bir başka önemli etmen olarak değerlendirilmiştir. Sofistler doğa yasalarını; din, ahlak ve geleneklerin oluşturduğu yasalardan ayırt etmişlerdir.Zorunlu yasaların ancak doğaya (physis) ait olduğunu, diğer yasaların (nomos) insan yapımı olduğunu savunurlar. Bu çalışmada physis-nomos ayrımının nasıl oluştuğu açıklanmıştır.İkinci olarak, sofistlerin neredeyse hiçbir konuda ortak bir görüşe sahip olmamaları, bazen birbirlerine ters görüşler ileri sürmeleri, onların düşüncelerini bireysel olarak ele almayı gerektirmiştir. İncelenen sofistler şunlardır: Protagoras, Gorgias, Hippias, Prodikos, Antiphon, Thrasymakhos, Kallikles, Kritias, Anonymos Iamblikhou, Lykophron, Kseniades, Euthydemos ve Dionysodoros. Sofistlerden günümüze neredeyse kalmış olan hiçbir eser olmadığından, sofistlerle ilgili bilgiler için özellikle Platon'un ve Aristoteles'in eserlerine ve sofistleri konu alan o dönemdeki yazılı eserlere başvurulmuştur.Son olarak, Platon'un ve Aristoteles'in sofistlerin bilgi ve varlık anlayışlarına yönelttikleri eleştiriler ele alınıp açıklanmıştır. Özelikle, erdem (arete), eğitim (paideia), devlet, yasa, dil gibi konularda sofistlere yöneltilen eleştirilerin aslında sofistlerin bilgi ve varlık anlayışına yöneltilen eleştiriler olduğu tartışılmıştır.Sonuç olarak, sofistlerin göreceliğinin ve bilinemezciliğinin, felsefede bilgi ve varlık konusunda önemli yaklaşımların gelişmesine katkı yaptığı ileri sürülmüştür.
Modern Felsefe'de eril tahakküm ve güç
Bu çalışmanın amacı, aklın eril karakterini sorgulamak ve Antikite'den Modernite'ye erkek(si)liğin felsefe yoluyla nasıl tesis edildiğini ortaya koymaktır. Tezimizin temel argümanı felsefede eril bir bakış açısından ortaya konulmuş olan akıl tasarımının eleştirisine dayanır; nitekim eleştirel bir biçimde ele alındığında felsefede aklın, çağlar boyunca cinsiyetlendirilmiş olduğu görülebilir. Bu argüman, halihazırda anaakım felsefenin dikotomik düşünme biçimini aşmaya ve eski akıl, rasyonalite, nesnellik, bilme gibi eski kavramlarını yeniden tanımlamaya çalışan feminist düşünürlerin katkılarından doğmuştur fakat yine de, ontolojik, epistemolojik ve politik temellerdeki bütün dikotomileri aşmak için daha dikkatli bir sorgulamaya ihtiyaç göstermektedir. Buradan bakıldığında Platon, Machiavelli Bacon ve Descartes "eril akıl" kavramının en bilindik öncüleri olarak görülebilir. Öte yandan bu konuda Spinoza, Rousseau ve Kant, sistemleri yaygın akıl kavrayışına eleştirel birer yaklaşım olarak görülebileceğinden, önemli bir rol oynamaktadırlar. Böylece bu filozofların sistemlerinin erkek(si)lik üzerine olan etkileri de değerlendirilmiştir. Aynı zamanda bir baskı aracı olarak iktidar ve bilgi arasındaki ilişki ve bunun eril/erkek(si) akılla bağlantısı da de gösterilmeye çalışılmıştır.
Eğitim ve değerler tartışmasında edebiyatın meşruluğu sorunu
Eğitim felsefesi yazınında değerler ve değer aktarımı genel olarak iki yönden ele alınır: Bir grup eğitimi başlı başına bir değer aktarım süreci olarak kabul ederken, diğer bir grup bu kabule karşı çıkıp, eğitimde değer aktarmanın meşruluğunu sorunsallaştırır. Bu çalışmada öncelikle eğitimin kaçınılmaz olarak bir değer aktarımına dönüşeceği ileri sürülecek, ancak bu kabulün zorunlu olarak bireysel özerkliğin yıkımına yol açmayabileceği gösterilecektir. Bu amaçla bir eğitim düşüncesinin zorunlu olarak belli bir değer aktarımı gerçekleştireceği kabulüne dayanarak "hangi değerlerin" yeğlenebileceği yeni bir tartışma olarak irdelenecektir. Çalışmanın kalan bölümü edebiyat ve değerler ilişkisine odaklanacak, edebiyatın bu süreçte istendik bir değer aktarım amacıyla ne ölçüde meşru bir eğitim içeriği oluşturabileceği tartışılacaktır.
Kültür kavramının tarihsel ve felsefi yönlerden incelenmesi
Öznel yaklaşımlar ve anlam zenginliğinden ötürü, kültür kavramı üzerine uzlaşılabilir bir tanımdan söz etmek neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Kültür sözcüğüne yüklenen manaların kökenleri ve günümüzdeki öznel kullanımları, kavramın mahiyetini belirleyen hatları görebilmek açısından önemlidir. Kavramsal, işlevsel ve öznel yaklaşımlar açısından kültür terimine yüklenen manalar çeşitli düşünürler ve onların ekolleriyle "Giriş" kısmında incelenecektir. Kavramsal boyutuyla kültür daha çok düşünsel temelde ele alınacak, ilerleyen süreçlerde bu kavramın kasıtlı eylemlere dönüştürülmesi açıklanacaktır. Kültür sözcüğünün varoluş sebebi kuşkusuz insandır. İnsansız bir kültürden söz edilemez. Daha ilk çağlarda dahi kültürün ortaya çıkışı insanla başlar. Tarımsal faaliyetlerde fiil türünde kullanılan kültür sözcüğü, insanın toprağı işleyerek bir müddet sonra onu hasat etmesi süreciyle yürür. Öyle ki kültürün enine boyuna analizi, insan doğasını incelemeyi vazgeçilmez kılmaktadır. İnsan doğasının çeşitli düşünürlerce incelendiği "İnsan Nedir?" bölümünde açığa çıkarılmaya çalışılan temel, insanın doğal durumu ve kültür ile tanışma sürecindeki durumlarıdır. Bu anlamıyla insan kültürün; kültür insanın neresindedir? Kültür kavramının var olması, en azından adının telaffuz edilmesi dahi onun insanların konuşabildiği dönemlerde ortaya çıktığının işaretidir. Dil, özellikle 18. Yüzyıl Aydınlanma Çağının kasıtlı şekillendirme ve biçimlendirme ülküsüyle vazgeçilmez bir araç olarak kullanılmıştır. Dilin kültür ile olan ilişkisini ortaya koyabilmek amacıyla dilin kökeni ve insana ait duyularla ilişkisi üzerine incelemeler "Kültür Açısından Dilin İşlevi" bölümünde yapılacaktır. Tezin son bölümü olan "Kültürün Günümüze Etkisi ve Eleştirisi" kısmında; eğitimli, yüksek şahsiyetli, akılcı olmak tabirlerinin kültürlü olmak deyimiyle bütünleşmesinin temelsiz olduğuna dikkat çekilecektir. Öyle ki, kültür kavramını ortaya koyanlar rasyonel temelde akılcılığı ve modern düşünceyi savunan Aydınlanma Çağı değil; hiçbir kasıt gütmeksizin sezgisel ve güçlü duygulanımlarıyla köylüdür. Ancak; kültür eleştirileri önemli düşünürler ve kavramları referans alınarak özellikle 18. Yüzyıl Aydınlanma Çağı, rasyonalite ve modernizm üzerine yapılacaktır. Çünkü Aydınlanma Çağı kasıtlı ülküsüyle, kültür kavramının anlamını sözde olumlu bir anlamda değiştirmiştir. Bu temelde; kültür süzgecinden geçen şeyler bütünsel, akılcı ama doğal hislerden yoksun ve yavandır.
Gündelik yaşam ve zamansallık bağlamında Dasein
Bu çalışmanın amacı, Dasein'ın, kendi varlığını zamansal olarak açığa çıkaran bir var olan olduğunu ve böyle bir anlayış olanağının, onu neliğinde değil nasıllığında düşünmek olduğunu gösterebilmektir. Nasıllık olarak Dasein, betimleyici ya da kuramsal ilişkiler kuran bir var olan değil, anlamlı ilişkiler kuran bir var olandır. Onun anlam ve anlayış varlığı olması, öncelikle doğaya sonra kendisine olan yaklaşımını, zihinsel bir anlama çabası olarak değil, yönelimsel olarak belirler. Çünkü temel olarak Dasein, bir var-oluştur, orada-olan olarak varlığı açığa çıkarmak, bir oluşum gerçekleştirmektir. Bu bakımdan bir etkin olma, edimsellik içerir. Eylem varlığı oluşu da, öncelikle onun eyleminin ve anlayışının bir şeye yönelik oluşu demektir. O, karşısında bulduğu doğaya dolayımsız çalışmasıyla karşılık verir. Böylelikle dolayımsız bir anlamlılık yapısı, dünyasallık oluşturmaktadır. Bir şeye yönelik çalışması, Husserl'in aşkınsal öznesinin dolayımı yerine, dolayımsız umursama içeren bir yönelimselliktir. Umursama sayesinde, çevresindeki dünyayı bir-şey-için kullanımıyla açar. Bu bir-şey-için-oluşla, gereçsel bağlamda oluşturduğu anlamlı ilişkiler dünyası, Dasein'ın var-oluşunu dinamik, canlı tutar ve zamansallığını açığa çıkarır. Onun var-oluşu,devinimsel bir karakterde dünyasallığını, varlığını oluştururken, bunu her zaman şu an'da, şimdi'de bir-şey-zamanı olarak yapar. Dasein, kendi varlık olanaklarına doğru zamansallaşır,orijinal zamanın kendisi olarak şimdide mevcudiyete-gelir, varlığını zamansallaştırarak var-olur.
Fenomenolojik ontoloji temelinde Jean-Paul Sartre'ın sanat anlayışı
Bu tezin ortaya koyup çözümlemeye çalıştığı sorun fenomenolojik ontolojiye dayanan bir sanat düşüncesinin nasıl mümkün olabileceğidir. Tezin amacı fenomenolojik ontoloji üzerine kurulabilecek sanat düşüncesinin felsefi dayanaklarını keşfetmektir. Dört bölümden oluşmuş olan bu tezin ilk bölümünde ?fenomenolojik ontoloji?nin ne demek olduğu ortaya konulmaya çalışılmıştır. Fenomenolojik ontolojinin kurucusunun Jean-Paul Sartre olması nedeniyle bu tez zorunlu olarak Sartre'ın düşünceleri üzerine yoğunlaşmıştır. Sartre'ın felsefe ve sanat arasında fenomenolojik ontolojiden yola çıkarak kurmaya çalıştığı geçit, fenomenolojiye özgü olan betimleyici bir yöntemle yürütüldü ve tanıtıldı. Fenomenolojinin yanında varoluşçuluk da Sartre'ın felsefesinin tanımlayıcı bir dayanağıdır. Bu nedenle tezin ikinci bölümünde Sartre'ın fenomenolojik ontoloji üzerine kurduğu hümanist ateist varoluşçuluk hakkında detaylı bir açıklama yapılmıştır. Tezin üçüncü bölümünde fenomenolojik ontoloji ve hümanist ateist varoluşçuluğa dayanan, Sartre tarafından öne sürülen yeni bir sanat anlayışı, başka bir deyişle bağlı ya da sorumlu sanat açıklanmıştır. Tezin son bölümünü oluşturan dördüncü bölümde bu yeni sanat anlayışının ürünü olan sanat yapıtlarından Sartre'ın Bulantı romanı ve Özgürlük Yolları roman dizisinin ilk üç cildi incelenmiştir.
Giambattista Vico ve çağımızda yöntem anlayışları
Bu tezde "Çağımızın bilimsel yöntem anlayışları ve eğitimi ile ilgisinde insanı temele alan bir bilimsel yöntem ve daha insancıl bir eğitim nasıl mümkün olabilir?" sorusu Giambattista Vico üzerinden ortaya konup sorgulanacaktır. Tezin çözümlemeye çalışacağı bu problem üç bölümde ortaya konulmaya çalışılacaktır. Giriş bölümünde bilimsel düşünce ve felsefe tarihinde önemli yere sahip düşünürlerin bilimsel yöntem konusunda görüşleri ana hatlarıyla yazılacaktır. Birinci bölümde Francis Bacon'ın özellikle başyapıtı olan Novum Organum adlı eserinden faydalanılarak Francis Bacon'ın genel felsefe görüşü, bilimsel yöntem ve tümevarım konusundaki görüşleri serimlenecektir. İkinci bölümde René Descartes'ın genel felsefe görüşü ve yöntem konusundaki görüşleri özellikle Metot Üzerine Konuşma adlı eserinden yararlanılarak gözler önüne serilecektir. Üçüncü bölümde ise Giambattista Vico'nun tarihsel yöntem, hümanist eğitim konusundaki görüşleri özellikle Çağımızın Araştırma Yöntemleri adlı eserinden faydalanılarak ortaya konulacaktır. Sonuç bölümünde ise; Bacon, Descartes ve Vico'nun yönteme dair görüşleri karşılaştırılıp; Bacon ve Descartes'ın "kesinlik hakikatten önce gelir" anlayışı yerine, Vico'nun "hakikat kesinlikten önce gelir" anlayışının tekrar canlandırılıp, günümüz eğitim ve bilimi üzerindeki olumlu yansımaları gösterilmeye çalışılacaktır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Basiret, belagat, bilim, eğitim, hafıza, hümanist eğitim, tarihsel yöntem, tümdengelim, tümevarım, yöntem
'Ressentiment' kavramı açısından Nietzsche ahlakı üzerine bir araştırma
Bu tezde Friedrich Nietzsche'nin insan görüşü bağlamında ahlak felsefesi ele alınmakta ve ressentiment kavramının bu ahlak felsefesindeki konumu ve taşıdığı önem gözler önüne serilmeye çalışılmaktadır. Tezin üzerinde durduğu temel problem ressentiment'ın Nietzsche'nin ahlak görüşünü kavrama yolunda, dikkate alınması zorunlu ve sürü insanı tipinin devamlılığının temeli olduğunu ortaya koymaktır. Bu amaçla girişte Nietzsche'nin ahlak felsefesinin genel bir görüntüsü ortaya konulmakta, ressentiment kavramının çalışmamız açısından önemi ve işaret ettiği problemler üzerinde durulmaktadır. Birinci bölümde, Nietzsche'nin insanı nasıl ele aldığı üzerinde durularak, insan tipleri sınıflandırması ile köle ve efendi ahlakı ayrımının ayrıntılı bir incelemesi yapılmaktadır. İkinci bölümde, Scheler'in görüşlerinden de faydalanılarak, ressentiment kavramının içeriği tartışılmakta, kavram analiz edilerek, onun ortaya çıkmasında etkin olan kaynaklar incelenmekte ve kavramın özel olarak Hıristiyanlık ile olan bağı ekseninde Nietzsche'nin ahlak felsefesinde tuttuğu yer gösterilmektedir.Nietzsche'nin insan tiplerinde ve buna bağlı olarak dile getirdiği köle-efendi ahlakında oynadığı role bakıldığında, ressentiment'ın hem insan hem de toplum üzerinde yıkıcı bir etkisi olduğu görülmektedir. Bu etki dikkate alındığında, ahlak üzerine yaptığımız değerlendirmeler sonucunda, her ne kadar ressentiment insanı ve köle ahlakı/yaşamı hep varolacak olsa da, Nietzsche'nin sözünü ettiği trajik yaşamın bu yıkıcı ahlak karşısında bir çözüm olabileceği ortaya çıkmaktadır.
Çağdaş felsefede metafiziğin yeniden yorumlanması: R.G. Collingwood
Bu tezin amacı; çağdaş felsefede Viyana Çevresi düşünürleri ile birlikte "metafizik"in elenmesi çabalarına karşılık Collingwood'un metafiziği yeniden yorumlama çabasını gözler önüne sermektir. Collingwood da Çağdaş felsefe ve Viyana Çevresi düşünürleri gibi dogmatik metafiziği reddetmektedir. Ek olarak Collingwood, Aristoteles'e dönerek gerçek metafiziği yeniden tesis etmeye girişmiştir. Buna göre metafizik, her türlü bilimsel, entelektüel etkinliğin dayandığı mutlak ön kabulleri ele alır. Collingwood'a göre mutlak ön kabuller tarihsel olduğu için; onu sorgulayan etkinliğin de tarihsel olması gerekir. Tarihsel bir etkinlik olarak metafiziğin yöntemi de soru-yanıt mantığıdır. Bu bağlamda metafizik, soru-yanıt mantığıyla mutlak ön kabulleri irdeleyen tarihsel bir felsefi etkinliktir. Öte yandan metafizik, disiplinler arası ilişkinin kurulmasında hayati öneme sahip evrensel bir soruşturmadır. Dolayısıyla, metafizik, sadece felsefi etkinliğe ait bir soruşturma değil, her türlü etkinliği kapsayan evrensel bir bilimdir.
Heidegger felsefesinde "kaygı"nın yeri
Bu çalışmanın ele aldığı problem, 20. yüzyılın en önemli filozofu olarak görülen Heidegger'in felsefi görüşlerinde,insan varoluşunun önemli bir argümanı olan 'kaygı' ruhdurumunin etkisinden hareketle Heidegger felsefesini farklı bir bakış açısından anlamaktır. Bu incelemede, kaygı kavramının Heidegger'in felsefesinin en temelinde bir etkisi varsa, onu hangi bağlantı çerçevesinde etkilemiştir? Bu bağlamda Heidegger kendisinden sonra gelen filozoflara nasıl bir alan açmıştır? Sorularına yanıt aranmıştır. Heidegger'in fenomenolojik betimlemeleri kendinden önceki geleneksel felsefeden temel bir biçimde farklıdır. Zira Heidegger'e göre insanlar kendileri gibi diğer Varolanlarla (Dasein) birlikte yaşadıkları dünya içine fırlatılmışlardır. Bu çalışmada Heidegger'in düşüncesinin temel kavramlarının neler olduğu ortaya konulmaya ve "kaygı" kavramı ana hatlarıyla serimlenmeye çalışılmıştır. Dasein'ın asli niteliği olan "kaygı" kavramı ele alınıp, kaygının insanın gerçekten kendisi olmasında eş deyişle otantik olması ve olanaklarının farkına varmasında ya da insanın kendisini günlük hayatın inotantikliğinde kaybetmesinde oynadığı rol gözler önüne serilir. Heidegger'e göre dünyaya ilişkin ilk kavrayış ve anlayışımız duyduğumuz kaygıyı ve onunla bağlantılı olan duygu durumlarını yansıtmktadır. Zira dünya doğa bilimlerinin onu betimlediği gibi bir dünya değildir. Bu noktada Heidegger düşüncesinin merkezine "kaygı" kavramını alır; çünkü kaygı egzistensiyaller (existentials) denilen Dasein'ın (insan egzistansı) varlık tarzının niteliklerinin hepsini kapsayan, birbirine bağlayan ve bunlar arasında en önemli olanıdır. Bunun yanı sıra üzerinde durulan temel kavramların Heidegger ve Heidegger sonrası felsefe dünyası üzerinde bir etkisinin olup olmadığı konusuna bir açıklık getirilmeye çalışılır.
Etik bağlamda albert Camus'nün başkaldırı felsefesi
Bu tezde Albert Camus'nün başkaldırı felsefesi etik bağlamda incelenmeye çalışılmaktadır. Camus'de başkaldırının, dünyanın anlamsızlığıyla mücadele eden insan için tek ahlaki kurtuluş yolu olduğunu göstermek, tezin ana amaçlarından biridir. Tezin bir diğer amacı da Camus'nün varoluşçu gelenek içindeki özgün konumunu ortaya koymaktır. Bu amaçla, birinci bölümde, genel olarak varoluşçuluğun temel özellikleri, kökenleri, Hıristiyan ve ateist varoluşçular arasındaki farklar, ortak özellikler, bu akımın önde gelen isimlerinin etik bağlamdaki görüşleri ele alınmaya çalışılmıştır. İkinci bölümde, Camus felsefesinde başkaldırının otaya çıkış nedeni olarak gösterilen uyumsuzluk pek çok boyutuyla analiz edilmiştir. Camus'nün düşüncesinde söz konusu edilen uyumsuzluğun insanla dünya arasındaki ilişkide ortaya çıktığı gösterilirken, bunun kaçınılmaz bir durum olduğu, dolayısıyla bu durumda nasıl yaşanacağının yolu gösterilmeye çalışılmıştır. Üçüncü bölümde, uyumsuzluğun sonuçlarından biri olan başkaldırı ele alınmış; başkaldırıyla bağdaşmayacak bir kavram olarak intihar incelenmiş; bu sürecin uğraklarından biri olan nicelik ahlakı ele alınmıştır. Nihayetinde metafizik ve tarihsel olmak üzere iki biçimde karşımıza çıkan başkaldırı kavramının etik bağlamı gösterilmeye çalışılmıştır. Dördüncü ve son bölümde ise Camus'nün başkaldırı felsefesi ile diğer varoluşçu filozofların görüşleri kimi bakımlardan -tanrı, uyumsuz, başkaldırı, vb.- karşılaştırılmıştır. Bu karşılaştırma bize Camus'nün varoluşçu düşüncedeki ya da varoluş felsefelerindeki yerini göstermektedir. Bu tezde Camus'nün başkaldırı felsefesinin temelinde başkalarını da hesaba katan, "biz" diyebilen etik bir görüş olduğu; yaşamın yaşamaya değer olan bir yanı olduğu, hatta yaşamın kendisinin bir değer olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Açgözlülüğün ve bencilliğin egemen olduğu bir dünyada, bu sonuç bizlere 'bencil olmadan da yaşanabilir'in olanağını göstermektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Başkaldırı, Uyumsuz(luk), Yabancılaşma, Kaygı, Bulantı, Yalnızlık, Varoluş, Hiçlik, Ölüm, İntihar, Ateizm
Spinoza'da hakikat ve politika ilişkisi
Felsefe tarihinde dile getirilen hakikat görüşleri genellikle onları dile getiren filozofların politika ve etik alanlarındaki görüşleri üzerinde belirleyici olmuştur. Dolayısıyla genelde filozof tarafından dile getirilen hakikat ile politika görüşü arasında birbiriyle uyumlu ve tutarlı bir ilişki söz konusudur. Bu ilişkinin tutarlılığının tarihteki önemli örneklerinden biri Platon olarak gösterilebilir. Platon, ortaya mutlak, evrensel ve aşkın bir hakikat görüşü atmıştır. Mutlak hakikat, politika alanında evrensel ve tek bir doğruluğu olan politik görüşlerin söz konusu olmasına neden olmuş ve ortaya hakikatin otoritesine dayanan bir yönetim biçimi çıkararak "ideal devlet"in ölçütlerini bu doğrultuda belirlemiştir. Dolayısıyla hakikat düşüncesi politika alanında ortaya bireysel farklılıkları yanlış sayan, tek tipçi, tahakkümcü bir devlet biçimini çıkartmıştır. Bu açıdan Spinoza felsefesine bakıldığında, Platon'a benzer mutlak bir hakikat görüşünün benimsendiğini görmemize rağmen politika alanında demokrasi, ifade ve düşünce özgürlüğünün savunulduğunu görmekteyiz. Mutlak, evrensel ve tekçi olan bir hakikat görüşünün nasıl olup da politika alanında farklılığa, bireysel yargıya, eşitlik düşüncesine ve hoşgörüye alan açtığı sorusu akıllarda bu iki alan arasında tutarsız bir ilişkinin var olduğu düşüncesini uyandırmaktadır. Ancak Spinoza'nın hakikat görüşü daha yakından incelendiğinde, bu hakikat anlayışının, her ne kadar evrensel ve mutlak olsa da içkinlik, conatus kavramı, parça-bütün, töz-modus ilişkisi bağlamlarında diğer mutlak hakikat görüşlerinden ayrıldığı görülecektir. Bu hakikat anlayışının, ayrıntılara inildikçe bahsettiğimiz özgürlükçü, çokluğu savunan ve eşitlikçi bir politika görüşüne zemin hazırladığı ve Spinoza'nın görüşleri doğrultusunda bu iki alan arasında son derece tutarlı bir ilişkinin var oluğu görülecektir. ANAHTAR SÖZCÜKLER Bireysellik, Conatus, Çokluk, Demokrasi, Hakikat, Hoşgörü, Otorite, Totaliter Yönetim
Kant'ın ebedi barış ideali bağlamında Habermas ve Rawls'da Uluslararası Hukuk
Habermas ve Rawls, dünya barışının tesis edilmesinde uluslararası hukukun işlevini felsefi bir problem olarak ele alırlar. Her iki filozof, kendi teorilerini ortaya koyarken, Kant ve onun ebedi barış idesini kendisine temel referans olarak almakta uzlaşmalarına rağmen, Habermas 'iletişimsel eylem'den hareketle bir uluslararası hukuk teorisi geliştirirken, Rawls 'adalet' idesini merkeze alan bir teori geliştirir. İşte bu çalışmada, Kant'ın Habermas ve Rawls üzerine etkisi incelenir ve buradan hareketle Habermas ve Rawls'un uluslararası hukuk teorileri karşılaştırılır. Bu bağlamda tez üç bölüm olarak ele alınır. İlk bölümde uluslararası hukukun tarihsel ve uluslararası hukuk idesinin ise, felsefi kökenleri araştırılır ve bu bağlamda Kant'ın "ebedi barış" idesi ayrıntılı olarak incelenir. İkinci bölümde Habermas'ın uluslararası hukuk teorisi, onun iletişimsel eylem teorisiyle ilişkisi bağlamında ele alınmıştır. Üçüncü bölümde Rawls'un uluslararası hukuk teorisi, adalet teorisi ve politika anlayışıyla ilişkisi bağlamında incelenmiştir. Sonuç bölümünde ise, Habermas ve Rawls'un uluslararası hukuk teorileri Kant'ın ebedi barış idesi bağlamında karşılaştırılır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Barış, Savaş, Uluslararası Hukuk, Ebedi Barış, İletişim, Adalet.
Bilimin toplumsal işlevi açısından bilim tarihinin yeniden inşası: John D. Bernal
Çağdaş bilim felsefesinde bilimin ne olduğuna ilişkin yürütülen tartışmalar 20. yüzyıl başlarına kadar hep bilimsel bilginin neliği, bilimsellik ölçütü ya da sınırkoyma sorunu üzerine yapılmış ve bilimin ne için olduğuna veya yapılması gerektiğine ilişkin olarak bir şeyler söylenmemiştir. Bu çalışma bu problemi ele almak amacındadır. Çalışmanın birinci bölümünde bilim felsefesinde Sınırkoyma sorunu bağlamında büyük düşünürlerden Popper, Kuhn, Feyerabend ve Lakatos'un düşünceleri ele alınmıştır. Bu bağlamda bilim ile sahte-bilim arasında çizilen sınıra ilişkin görüşler ortaya konulmuştur. Çalışmanın ikinci bölümünde bilimin antik, orta ve modern çağdaki yeri ile 20. yüzyılda insanın ve toplumun yaşadığı sorunlarla ilişkisi John Desmond Bernal'in düşünceleri ile paralel olarak incelenmiştir. Bu bağlamda Bernal'in perspektifinden bilimin ne için yapılması gerektiği belirtilmek suretiyle anlamı değeri ve insan ile toplum için önemi ortaya konulmuştur. Sonuç olarak, yapılan çalışmada Bernal'in de öngördüğü gibi, bilimin insan ve toplum için yıkıcı değil yapıcı, onarıcı, kurtarıcı olması ve bilim ile insanın diğer değerleri arasındaki bağın hiçbir zaman koparılmaması gerektiği vurgulanmıştır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Bilim, insan, ölçüt, sınırkoyma, toplum.
Spinoza ve özgürlük
Spinoza felsefesinde, her çeşit kayıtsız özgürlük düşüncesi reddedilmektedir. Spinoza'ya göre gerçek özgürlük; tam olarak kayıtsız özgürlüğün karşıtı olan şeydir ve bu, insanın kendisi için en yüksek derecede ve en büyük kendiliğinden oluşla birleşmiş en mükemmel belirlenmişliği ifade etmektedir. Spinoza'ya göre; hareketlerimizin dış nedenler tarafından belirlenmesi, hareket yeteneğimizi azaltmaktadır. Ancak bizim için sadece dış belirleyiciler değil, aynı zamanda iç belirleyiciler de söz konusudur. Bu nedenle de bizim özgür olabilmemiz için, hareketimizin bizzat kendimiz tarafından belirlenmesi gerekmektedir. Bununla birlikte bu belirlenme, hareketimizin nedensiz olduğu anlamına değil, tüm bu nedenlere kendi içimizde sahip olduğumuz anlamına gelmektedir. Dolayısıyla da özgürlük ilkesi, bu iç belirleme temelinde algılanmalıdır.
Aristoteles'in etik görüşü bağlamında ötanazi
Ötanazi etik alanda ama özellikle tıp etiği alanında sıklıkla tartışılan önemli sorunlarından biridir. Ne var ki tartışma genellikle felsefi etikten kopuk olarak sürdürülmektedir. Oysa sorun etik (felsefi etik) alandan uzaklaşmadan yapılması durumunda, insan ve değer felsefesinin, etiğin ötanazi tartışmalarına ışık tutacağı söylenebilir. Bu tezde amaçlanan, ötanaziye Aristoteles'in etik görüşü bağlamında bakıldığında, bu bakışın, ötanazide ortaya çıkan kimi sorunların çözümünde etkili olacağını ortaya koymaktır. Bu amacın gerçekleşmesi için, birinci bölümde etiğin neliği, onun ahlaktan farkı gösterilmeye çalışılmıştır. Etik ile ahlak aynı görüldüğünde, ötanazi sorunları hakkında tartışmak bile olanaksız hale gelir. Çünkü belirli bir yerde ve zamanda geçerli olan, ahlak anlayışları, bize genele ilişkin bir öneride bulunur, ama her bir durumda yeniden bir değerlendirme yapılması gerektiğini bize söyleyemez. Ayrıca bu bölümde, ötanazi meslek etikleri, özel olarak da tıp bağlamında tartışıldığından meslek etiklerinin amacı ve felsefi etikten farkı da ortaya konulmaya çalışılmıştır. İkinci bölümde genel olarak ötanaziden ne anlaşıldığı, ötanazi türlerinin neler olduğunu üzerinde durulmuştur. Ötanazide ortaya çıkan sorunlar ise Aristoteles'in etiği bağlamında ele alınmıştır. Aristoteles'in eylemler ayrımı, eylemin gerçekleştirildiği ana bakılması gerektiği, eylemin gerçekleştiği durumda başka ne türden eylem olanaklarının olduğu düşüncesinin ötanazi tartışmaları için de önemli olduğu gösterilmeye çalışılmıştır. Üçüncü ve son bölümde ise, ötanazinin yaşamla ölüm, ölümle cinayet arasında bir yerde duran çok hassas bir durum olduğu belirtilmiştir. Bu nedenle Aristoteles'in belirttiği tarzda, her bir durumu (her bir vakayı, hastayı ya da kişiyi) tekliğinde ele almanın ve değerlendirmenin gerekli olduğu; bunu değerlendiren hekimin meslek bilgisi yanında, etik, değer ve değerler bilgisinin de mutlak gerekli olduğu sonucuna ulaşılmıştır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Ötanazi, Aydınlatılmış Onam, Eylem, Etik, Değer, Değerler
Paul Weiss'ta yaşanmış ve yazılmış tarih üzerine bir inceleme
Ünlü Amerikalı düşünür Paul Weiss'ın yaşanmış ve yazılmış tarih olarak nitelendirdiği ve tarihe ilişkin yapmış olduğu bu ikili ayrım Tarih Felsefesi alanında çok göz ardı edilen ya da neredeyse hiç bilinmeyen bir yandır.Tarihin babası Herodotos'tan beri tarih sözcüğünün geçmiş olarak tarih(res gestae) ve geçmişin bir açıklaması olarak tarih(historia rerum gestarum)anlayışının sanki Paul Weiss tarafından yaşanmış ve yazılmış tarih olarak ifade edildiği görülmektedir.Bu tezde Tarih Felsefesinin en önemli problemlerinden biri olan tarihsel bilginin nasıl olanaklı olduğu sorununa Paul Weiss'ın yaptığı bu ikili ayrımdan hareketle yanıt getirilmeye çalışılacaktır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Tarih, Bilgi Alanı Olarak Tarih, Varlık Alanı Olarak Tarih, Tarih Felsefesi, Eleştirel Tarih Felsefesi
Zihin felsefesinde düşünce deneylerinin epistemik statüsü
Bu tez, düşünce deneylerinin zihin felsefesindeki yerini ve felsefi bilginin oluşumuna sağladıkları katkıyı bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Özellikle, bilincin doğasının, kişisel kimliğin, zihin ile dış dünya arasındaki ilişkinin ve yapay zekânın imkânının tartışıldığı zihin felsefesinde temel bir yöntem olarak kullanılan düşünce deneylerinin, varsayımsal senaryolara dayanması nedeniyle bilgi üretme kapasiteleri, gerçekliği temsil etme biçimleri ve felsefi argümanlardaki epistemik değerleri tartışma konusudur. Bu kapsamda çalışmada öncelikle düşünce deneylerinin tarihsel gelişimi ele alınmış, Antik Çağ’dan modern döneme uzanan süreçte Platon’un Mağara Alegorisi, Theseus’un Gemisi, İbn Sînâ’nın Uçan Adamı ve Descartes’ın Kötü Cin Hipotezi gibi öne çıkan örnekler incelenmiştir. Ardından zihin felsefesinin temel problemleri değerlendirilmiş ve düşünce deneylerinin bu problemlerin açıklanması, kavramsallaştırılması ve tartışılmasındaki işlevi ortaya konmuştur. Bu doğrultuda Frank Jackson’ın Mary’nin Odası, David Chalmers’ın Zombi Argümanı, Hilary Putnam’ın Kavanozdaki Beyni, Alan Turing’in Turing Testi ve John Searle’ün Çince Odası düşünce deneyleri ayrıntılı biçimde analiz edilmiştir. Son olarak bu düşünce deneyleri kavramsal tutarlılık, tasavvur edilebilirlik, metafiziksel olanaklılık, sezgisel güvenilirlik, açıklayıcı güç, karşı senaryolara dayanıklılık ve teori seçimindeki rolleri gibi epistemik ölçütler çerçevesinde değerlendirilmiştir. Böylece, düşünce deneylerinin kavramsal analizin ötesinde felsefi bilgi üretimine özgün bir katkı sağlayıp sağlamadığı sorgulanmıştır.
Denis Diderot'nun materyalizmi
Aydınlanma, Batı düşünce tarihinde akıl, bilim ve eleştirel sorgulamayı merkeze alan köklü bir zihinsel dönüşüm hareketidir. 18. yüzyılda özellikle Fransa'da en güçlü ifadesini bulan bu hareket, yalnızca teorik bir arayış değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal dönüşümü amaçlayan radikal bir kültürel girişim olmuştur. Fransız Aydınlanması'nın en önemli ürünlerinden biri, Denis Diderot ve D'Alembert'in öncülüğünde yayımlanan Ansiklopedi'dir. Bu eser, bilginin yalnızca derlenmesini değil, aynı zamanda aklın ve deneyin rehberliğinde yeniden tanımlanmasını amaçlamıştır. Ansiklopedistler dogmatik metafiziğe karşı kuşkucu, agnostik ve materyalist eğilimler geliştirmiştir. Bu çerçevede Denis Diderot, Aydınlanma'nın en yaratıcı ve radikal figürlerinden biri olarak öne çıkar. İlk eserlerinde deist bir yaklaşım sergilese de zamanla natüralizme, ardından da materyalizme yönelmiş; doğayı kendi iç yasalarıyla açıklamaya dayalı bir felsefe geliştirmiştir. Ona göre düşünce, bilinç ve özgürlük, doğa yasaları içinde kavranmalıdır. Bu çalışma, üç bölümde Diderot'nun materyalizmini tarihsel kökenleri, Fransız Aydınlanması içindeki yeri ve felsefi bütünlüğü bağlamında ele almayı amaçlamaktadır.
Kierkegaard'da özgürlük ve maneviyat ilişkisi
Bu tez önerisi, modern felsefenin önemli figürlerinden Søren Kierkegaard'ın özgürlük ve maneviyat kavramlarını ele alarak, bireyin varoluşsal durumunu ve bu durumun manevi boyutlarını derinlemesine incelemeyi amaçlamaktadır. Kierkegaard'ın felsefesi, bireyin kendi varoluşunu anlamlandırma süreciyle yakından ilişkilidir ve bu süreç, bireyin manevi yolculuğuyla iç içe geçmiştir. Bu bağlamda, özgürlük sadece dışsal sınırlamalardan bağımsızlık anlamına gelmez, aynı zamanda bireyin içsel çatışmaları ve manevi sorgulamalarıyla yüzleşmesini de kapsar. Tez, Kierkegaard'ın özgürlük kavramını, onun manevi deneyim ve inanç yapısıyla nasıl temellendirdiğini incelemektedir. Kierkegaard'a göre özgürlük, bireyin Tanrı ile olan ilişkisi bağlamında en üst düzeyde anlam kazanır. Bu ilişki, bireyin varoluşsal kaygı ve çaresizlik deneyimlerinden geçerek otantik bir inanç ve teslimiyet durumuna ulaşmasını gerektirir. Bu süreçte, özgürlüğün manevi boyutları ve bireyin manevi yolculuğu, varoluşsal çatışmalar ve krizlerle şekillenir. Bu nedenle, özgürlüğün nihai anlamı, bireyin Tanrı'ya olan teslimiyetiyle doğrudan ilişkilidir.
Aristoteles'in fizik sisteminde ruh ve değişim
Antik Yunan döneminin önemli filozoflarından olan Aristoteles'in fizik (doğa) felsefesinde hareket, değişim ve değişimin ruh üzerine etkisi neticesinde ruhun ne olduğu na dair görüşleri tezimizin konusunu oluşturmaktadır. Çalışmamızda Aristoteles'in doğa anlayışının tutarlı ve sistematik bir fizik felsefesi ortaya koyması yönünden hareket ve değişimle ilgili olan töz, varlık, madde, form, ruh gibi temel kavramların tanımları yapılacaktır. Birinci bölümde, Aristoteles öncesi doğa filozoflarının, hareket ve değişimin arkhesi olarak kabul ettikleri maddenin fizikteki anlamı üzerine görüşlerine yer verilecektir. İkinci bölümde, Aristoteles'in felsefi sisteminde önemle üzerinde durduğu varlık ve varlığın ontolojik açıdan hareket ve değişimle bağlantısı sonucu doğadaki canlılığın açıklanırlığına dair yapmış olduğu analizleri belirtilecektir. Üçünde bölümde ise filozofun bahsedilen tüm bu etkin kavramların ruh öğretisi esasında ruhun ne olduğu ve yetileri üzerine rolleri hakkındaki açıklamaları ortaya konulacaktır.
Friedrich Nietzsche'nin sanat anlayışı ve Nihilizm sorunu
Bu çalışmada Friedrich Nietzsche'nin nihilizm üzerine açıklama ve eleştirileri detaylı şekilde araştırılmaktadır. Ayrıca Nietzsche'nin sanat anlayışının onun nihilizmi aşma mücadelesindeki yeri incelenenmektedir. İlk olarak Nietzsche'nin nihilizmin Avrupa'daki serüvenine dair izlenimleri ele alınmaktır. Nietzsche'ye göre, nihilizm paganik aristokrasiye egemen olan sürü içgüdüsünün yarattığı çöküşün (veya decadence) bir semptomudur. Nihilizmin radikalleşerek Avrupa'da büyük bir kriz yaratması kaçınılmazdır. Bu krizden güçlü bir şekilde nasıl çıkılacağı asıl meseledir. İkinci bölümde din, moralite ve bilim antitezler yaratan nihilizm biçimleri olarak irdelenmektedir. Ve bu antitezlerin ötesine geçebilecek olan üst-insan ve geleceğin aristokrasisi hakkında tartışılacaktır. Son bölümde ise Nietzsche'nin sanat anlayışı sorgulanmaktadır. Nasıl olup da Nietzsche'nin sanattan romantisist anlamda bir kurtuluş öğretisi değil de farkın olumlanmasını anladığı gösterilmektedir. Büyük stil kavramı içerisinde yaratım, emir verme ve istemeyi mümkün kılan mimari stil ve çatışan içgüdülere biçim veren rütbe düzeni olarak analiz edilmektedir. Böylece sanat fizyolojik düzeyde nihilizme karşı yaşama anlam veren şey haline gelir.
Edmund Husserl'in fenomenolojisi: Saf bilince doğru kartezyen bir transandantal dönüş
Edmund Husserl (1859-1938) yirminci yüzyılın başlarında bilincin saf bilimi olarak tasarladığı fenomenolojiyi kurar. Kısa zamanda fenomenoloji, yeni çağın filozoflarını ve düşünce yapısını derinden etkileyen önemli bir felsefe akımı haline gelir. Husserl modern bilimlerin kesinlik ve güvenilirlik iddiasını eleştirir: Dönemin düşünce ve bilim dünyasına hâkim olan doğal tutumun temellerinde birçok varsayım içerdiğine dikkat çeker. Doğal tutum bilinci şeyleştirirken, Husserl, onu saf kendiliğinde inceleyen varsayımsız ve kesin bir bilim kurmak üzere fenomenolojik tutumu önerir. Bu tutumun ortaya koyulmasında Descartes felsefesinin etkisi önemlidir: Onun meditasyon tekniği Husserl'e gerçek kabul edilen her şeyden geri çekilme ve bir mutlak var olan olarak saf bilinci bulma imkanı verir. Buradan hareketle tüm bildiklerimizi bu mutlak temel üzerine, bilinçte birer "fenomen" olarak yeniden yapılandırır. Husserl'in, doğalcı nesnellikten transandantal öznelliğe doğru yaptığı bu radikal geçişe yaygın olarak "transandantal dönüş" adı verilir. Bu tez Husserl'in fenomenolojisinde çok önemli bir yeri olan transandantal dönüşün ortaya çıkışındaki yöntem ve sebeplerin detaylı bir araştırmasını ve bu kapsamda Kartezyen düşüncelerin oynadığı kilit rolün gösterilmesini amaçlar. Bu amaçla, birinci bölümde Husserl'in fenomenolojisine genel bir giriş yapıldıktan sonra, ikinci bölümde bu akımın temel öğelerinin ve kavramlarının nasıl ortaya çıktığı incelenir. Üçüncü ve son bölümde ise iki filozofun transandantal dönüşe kadar olan düşünsel izlencedeki benzerlikler ve farklılıklar gösterilmeye çalışılır. Anahtar Kelimeler: Transandantal Felsefe, Fenomenolojik İndirgeme, Doğal Tutum, Yönelimsellik, Epokhe, Eidetik Bilim, Görü, Deneyim, Refleksiyon.
T.B.M.M. 20. dönem 1. yasama yılı genel kurul tutanaklarının mantıksal açıdan incelenmesi
Mantık yanlıslarında biçim, içerik ve diger yanlıslar vardır. Çalısmamızda biçim yanlıslarından ziyade içerik ve diger yanlıslara örnekler verdik. çerik yanlısları lafız ve mana olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Lafız yanlısları içerisinde belirsizlik, taksim ve ifade yanlıslarıyla ilgili yanlıslara karsılastık. Bunların içerisinde ifade yanlısları agır basmaktadır. Mana yanlısları içerisinde tartısılan konuyu bilmeme veya bilmezlikten gelme, ispat edilecek olanı delil yerine alma, aksini gerekli görme, neden olmayanı neden olarak alma gibi yanlıslarla bir hayli karsılasılmıstır. Diger yanlıs çesitlerinden kaba kuvvete basvurma, konuyu saptırma, konuyu tasarak genis kapsamlı alma, mizahın kötüye kullanılması, teferruatta bogulma, merhamete basvurma tehlike, karmasık cümlelerle sasırtma, emin bir tavır sergileme, agdalı dil ile nüfuz saglama, tekrarlanan iddia, kliselesmis düsünce, gerekçeler uydurma, konuyu sadece olumlu yönleriyle sunma, hakikate zıt varsayımlar, çelisik zanlar gibi yanlıslarla eksik konudısılık, uydurma delil yanlısları ile karsılasılmaktadır. T.B.M.M. 20. Dönem I. Yasama Yılı Genel Kurul Tutanaklarında mantık yanlısları bir hayli görülmektedir. Bu yanlıslara düsmemek için bilim adamları kadar siyasilerin de mantık ölçülerine uymaları ve dikkatli olmaları gerekmektedir. Anahtar Kelimeler 1. Mantık, 2. Mantık Yanlısları, 3. Lafız Yanlısları, 4. Mana Yanlısları, 5. Siyaset
Nıetzsche'nin ahlak eleştirisi
Bu çalışmada, Nietzsche'nin ahlaka yönelik eleştirileri incelenmeye çalışılmıştır. Bunun için inceleme iki bölüme ayrılmıştır. İncelemenin ilk bölümünün başında Nietzsche'nin eleştirdiği ahlakın kapsamı ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu inceleme sonucunda, onun tüm ahlakı değil, temel olarak kendi döneminin Avrupa ahlakını eleştirdiği görülmüştür. Bu ahlakın kökeninde Sokratesçi-Platoncu ahlak geleneği yer aldığından bölümün devamında Nietzsche'nin Sokratesçi-Platoncu ahlak geleneğine eleştirileri konu edinilmiştir. Bunun için önce Trajik çağ ve Sokrates'le bitişi ele alınmış, sonra geleneğe yönelik eleştirilere geçilmiştir. Bu inceleme sonucunda onun belirtilen geleneği temel olarak üç yönden eleştirdiği sonucuna varılmıştır: Aklı temel alıp içgüdüleri bastırması, yaşam yerine hakikati en yüksek değer olarak görmesi ve öte dünyacı olması. Bölümün son kısmında ise ikinci bölümdeki incelemeye geçiş oluşturması açısından Nietzsche'nin Hıristiyanlık eleştirisi ele alınmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde Nietzsche'nin Hıristiyan ahlakına ve çağının seküler ahlak teorilerine yönelik temel eleştirileri incelenmiştir. Bölümün ilk kısmında, Nietzsche'nin soykütük yöntemiyle mevcut ahlakı olumsal ve sorunlu bir süreçle meydana gelmesi nedeniyle eleştirdiği detaylıca gösterilmeye çalışılmıştır. Bu kısımdaki incelemede ayrıca Nietzsche'nin soykütük yöntemi hakkında bazı tartışmalara değinilmiştir. Bölümün diğer kısımlarında ise onun belirtilen teorilere acıma, özgecilik, eşitlik vb. gibi sorunlu değerleri benimsemeleri, kendileri evrensel ve tarih dışı olarak görmeleri, güçlü insanın gelişimini engellemeleri, yaşama karşı ve doğaya aykırı olmaları ve nihilizme götürmeleri bakımından eleştiriler yönelttiği gösterilmeye çalışılmıştır.
Derrida'dan sonra klasik tragedya problemi
Klasik tragedyalar, Platon'dan bu yana felsefe tarihi boyunca felsefi alımlamanın cazibesini yitirmeyen nesneleri olmuştur. Ancak bu alımlama biçimi, çoğu zaman ya Batı metafizik geleneğinin tartışmalı iddialarına panzehir işlevi gören bir araç olarak kullanılmış ya da bu geleneğe eleştirel yaklaşan düşünürler tarafından bir tür karşı-metafizik üretme girişimine dönüştürülmüştür. Her iki felsefi tavır da zaman, mekân ve tarihsellikle kurduğu ilişkiyi çoğunlukla aynılık ve homojenlik zemininde kurguladığı için ötekilikle sahici bir ilişki kurmakta yetersiz kalmaktadır. Oysa ötekiyle ilişkinin olanaklılığını tartışmak, bu ilişkiyi kuran dilsel düzlemdeki şiddeti görünür kılmayı ve bu şiddete zemin hazırlayan zaman ve mekân tasarımlarının yeniden değerlendirilmesini gerektirir. Bu çalışmanın nihai amacı, klasik tragedyaları ayrıcalıklı birer metin olarak konumlandırmaksızın, bu metinlerin söylemsel düzlemde ötekine açtığı alanı ve Batı metafizik geleneğini besleyen yapıların izini Derrida felsefesi aracılığıyla sürmektir. Bu çerçevede, birinci bölümde, felsefe tarihinin klasik tragedyaları nasıl alımladığını ve bu alımlamaların mevcudiyet metafiziğinin hangi semptomlarını görünür kıldığını "hayalet" imgesi etrafında tartışıyoruz. İkinci bölümde ise, bu tarihsel alımlamaların ardında işleyen motivasyonları Derrida'nın différance kavramsallaştırması üzerinden değerlendiriyoruz. Anlamın sonsuz ertelenişini olumlayan bu yaklaşımın, öteki mekânlara ve öteki tarihlere açtığı olanakları göz önüne alarak üçüncü bölümde klasik tragedyaların nasıl bir evren kurguladığını soruşturuyoruz. Bu doğrultuda, Derrida felsefesinin kavramsal imkânlarıyla klasik tragedyaları; kategoriler arasındaki ayrımları yapılandıran hiyerarşik silsileler, eklenti teması, bağışlama ve konukseverlik fenomenleri, adaletin hukuk ile ilişkisi, egemenin yasa ile ilişkisi ve kurucu performatiflerin doğallaştırma eğilimi gibi güncel felsefi meseleler bağlamında yeniden değerlendiriyoruz. Tüm bu güncel temaların arka planında, felsefi geçmişi tortulaşmış metafizik varsayımlar yer almaktadır ve çalışmamız, klasik tragedyaların kimi zaman Batı metafizik geleneğine öngörüsel biçimde sunduğu eleştirileri, kimi zamansa bu geleneğe armağan ettiği varsayımları ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Derrida, Tragedya, Mekân, Mevcudiyet Metafiziği, Différance
İbn Teymiyye'nin vahdet-i vücud anlayışına dair ontolojik eleştirileri
Vahdet-i vücud, varlığın birliği olarak tercüme edilen bir düşünce sistemidir. Vahdet-i vücud kavramı söz konusu olduğunda ilk akla gelen isim İbn Arabi olmaktadır. Bu çalışmada özellikle İbn Teymiyye'nin İbn Arabi merkezli ontolojisine yönelik eleştiriler ele alınmıştır. Vahdet-i vücud düşüncenin problem haline gelmesinin ve İbn Teymiyye tarafından eleştirilmesinin nedeni, vahdet-i vücud'un ontolojisinin 'birlik' düşüncesi ile şekillenmesi hatta kurulmasıdır. Bu birlik düşüncesi sayesinde vacib-mümkün varlık ayrımının ortadan kalktığı iddia edilmiştir. Bir diğer açıdan eleştiriler özdeşlik problemine kadar ilkesel bir geri gidişe sahiptir. Bir diğer neden ise Hakk'ın yaratmış olduğu varlıklara isimleriyle tecelli etmesi, varlık aleminde görünmesi şeklindeki izahlardır. Bu eleştirilere cevap olmak üzere Hakk'ın zahiri ve batıni yönü itibariyle diğer bir deyişle tenzihi ve teşbihi yorumlar dikkate alınarak karşı cevaplar verilmiştir. Vacib ve mümkün ayrımı ise İbn Arabi ontolojisinde kesin çizgilere sahiptir. Son olarak ise Allah ile diğer yaratmış olduğu varlıkların ilişkileri ve bu ilişkilerin nasıl gerçekleştiği bir başka eleştiri konusudur. Bu çalışmanın amacı yukarıda bahsetmiş olduğumuz eleştiri konularını tespit ederek, İbn Arabi'nin ontolojisine dönük İbn Teymiyye eleştirilerinin kritiği yapılmıştır. Tezin birinci bölümü Aristoteles, İslam ve Kelam düşüncelerinde varlık, Tanrı ve alem konularını ana hatlarıyla işlenmiştir. İkinci bölüm ise Vahdet-i vücud düşüncesinin varlık, Tanrı ve alem görüşlerine yer verilmiştir. Üçüncü bölümde ise İbn Teymiyye'nin tasavvufa bakışı, Tanrı-alem ilişkisine dair görüşlerine ve varlık eleştirilerine değinilmiştir.
Søren Kierkegaard'da rasyonalite soruşturması
Bu çalışma, Danimarkalı düşünür Søren Kierkegaard'ın varoluş felsefesi kapsamında rasyonalite meselesini soruşturmayı amaçlamaktadır. Kierkegaard'ın felsefesinin temel gayesi olan bireyin varoluşu bu tezin temel dayanağıdır. Hakikatin rasyonellikle bağdaştırıldığı 19. yüzyılda Kierkegaard'ın "hakikat öznelliktir" iddiası ve paradoksal akıl anlayışı felsefe camiası tarafından eleştirilmesine sebep olmuştur. Bu eleştiriler ağırlıklı olarak Kierkegaard'ın ve felsefesinin irrasyonel veya rasyonellik karşıtı olduğu iddiasını içerir. Bu tezin amacı bu eleştirilerin ima ettiği gibi Kierkegaard felsefesinin bir misoloji içerip içermediğini soruşturmaktır. Bu ima, Kierkegaard'ın Hegel'e yönelik eleştirilerinden ve felsefesinde aklın paradoksu olarak işaret ettiği iman kavramını ele almasından kaynaklanır. Oysa Kierkegaard'ın felsefesi salt bir imancılık eğilimden öteye geçer. Kierkegaard'ın asıl amacı rasyonel fanatizmin bireyin öznelliğini ihmal ettiğini göstermektir. Bu anlamda aklın kendisine değil, aklın tanrısallaştırılmasına karşı çıkan Kierkegaard'ın eleştirilerine bu bağlamda dikkat çekmeye çalıştık. İlk bölümde 17. yüzyıldan başlayarak 19. yüzyıla dek rasyonalitenin düşünce tarihindeki serüvenini genel hatlarıyla özetlemeye çalıştık. Bu bölümde kendi dönemlerinin rasyonalizm temsilcileri olarak gördüğümüz Descartes, Kant ve Hegel'in felsefelerine dikkatimizi vererek bu filozofların rasyonalite anlayışlarını ortaya koymaya çalıştık. İkinci bölümde Kierkegaard'ın felsefesinin önemli kavramları olan ironi, kaygı, umutsuzluk ve iman anlayışını serimleyerek, bireyin varoluş alanlarını detaylıca ele aldık. Üçüncü bölümde ise, Kierkegaard'ın rasyonalite eleştirilerini göz önünde bulundurarak Kierkegaard felsefesinin bütününü irrasyonel veya rasyonellik karşıtı saymanın sağlam bir temeli olmadığı ve böyle bir ayrımın esasen yapay bir ayrımdan ibaret olduğu kanısına varmış olduk.
Platon'da kötülüğün teolojik kökenleri
Platon'un felsefe anlayışı içerisinde kötülüğün ortaya çıkışı ve konumlandırılması hem anlam olarak teolojik ve mitsel açıdan ele alınacak hem de kavram takibi yapılmıştır. Platon'un ahlak anlayışı içerisinde kötülük kavramı, devlet için kötülük, insana bağlı ve insandan bağımsız kötülük gibi kavramsal olarak birbirlerinden farklı şekillerde kullanılmıştır. Platon'un felsefesinde kötülüğün ortaya çıkışının teolojik nedenleri, Homeros, Hesiodos ve Orfik metinler gibi mitolojik metinler yardımıyla ele alınarak incelenecek ve farklı kavramsal kötülük kullanımları takip edilmiştir. Platon ruh anlayışı üzerinden şekillendirdiği devlet yapısı içerisinde kötüyü nasıl konumlandırdığı incelenmiştir. Timaios metninde tanrısal bir yaratım ile oluşan her şeyin içerisinde kötünün varlığı soruşturulacak. Yasalar eseri ile tanrısal yasalar koyarak kötü olan şeylerden toplumu korumanın yöntemi araştırılmıştır. Platon'un kötülüğü adlandırırken farklı kavramlar kullanması nedeniyle, kötülüğü ifade etmek için kullandığı kavramları, etkilendiği filozoflar ve daha temel olarak mitolojik metinler üzerinden kavramsal takibi yapılarak kavramların dönüşümü ortaya konmaya çalışılmıştır. Temel diyaloglar olarak Timaios, Yasalar ve Devlet diyalogları üzerinde durulmuştur. Platon'un diyaloglarında mitolojik metinlere yaptığı atıflar kötülük kavramı çerçevesinde yeniden ele alınarak analiz edilmiştir. Platon'un felsefesi içerisinde kötülüğün oluşumunun tarihsel ve kavramsal arka planı takip edilerek kötülüğün nasıl bir değişim geçirdiği ortaya konmuştur. Platon'un kötülük anlayışının tam olarak nereden beslenerek ortaya çıktığı ve kendi düşünce dünyasında nasıl değiştiği net bir şekilde otaya konmuştur.
Herder'de hümanite ve ırk kavramlarının karşılaştırılması
Bu çalışma Herder felsefesinin temel kavramlarından biri olan hümanite ile ırk ve ırkçılık ilişkisini soruşturmayı amaçlamaktadır. Irk kavramıyla ilgili kuramsal tartışmaların çıkışı Aydınlanma dönemidir. Aydınlanma dönemindeki birçok filozof ırkçı bir tavır sergilemiştir. Ancak Herder, Aydınlanma düşüncesini eleştirmiş, sömürgeciliğe ve ırk kavramına karşı çıkmıştır. Buna rağmen Herder düşüncesinin bazı yönleriyle ırkçılığa vardığı hususunda tartışmalar yapılmaktadır. Herder, insan topluluklarının ve halkların amacının yalnızca hümaniteye varmak olduğunu düşünmektedir. Hümanite, insan topluluklarının yalnızca kendilerine ait olan bir insaniliği temsil eder. Herder insan doğasının da hümaniteye uygun olarak belirdiğini düşünmektedir. İnsan doğası hümanite ile oluşmuş, kendi toplumunda kurduğu her türlü ilişki ile belirlenmiştir. Yani Herder'e göre her toplumun hümanitesi kendine özgüdür. Dolayısıyla insan doğası, her toplumda o topluma özgü olarak belirecektir. Ancak her toplumun hümanitesi ve insan doğası genel olarak insanlık tarihinin hümanitesinin uyumlu bir parçasıdır. Tezin ilk bölümünde ırk ve ırkçılık, sömürgecilik, ötekileştirme, Avrupa merkezcilik, etnosentrizm, antisemitizm ve yeni ırkçılık kavramları ele alınmıştır. İkinci bölümde ise hümanite ve ırk kavramının bağlamıyla ilgili olarak Herder düşüncesinde; doğa kavramı, tarih görüşü, aydınlanma eleştirisi, insan doğası, halk kavramı, politik teori, etnosentrizm, sömürgecilik ve hümanite konuları ortaya koyulmuştur. Herder, sömürgeciliği ve ırkçılığı reddetmiştir. Ancak bazı kavimlerden vahşi, ilkel olarak bahsetmektedir. Böylece bu toplumlara Avrupalıların müdahale ederek hümaniteye ulaşmalarını sağlaması meşru görülebilecektir. Herder halkları hümaniteleri ile karşılaştırmayı amaçlamamıştır. İnsanları aynı tür olarak düşünmüş fakat farklı insan doğaları olduğunu savunmuştur. Sonuç olarak çalışmanın amacı doğrultusunda Herder'in çoğulcu insan doğası anlayışına ve farklılıkları açıklarken yaptığı ayrımlara dayanan hümanite kavramının ırkçılıkla ilişkilendirilebileceği söylenebilecektir.
Jean Jacques Rousseau'da kötülük problemi
Kötülük, düşünce tarihinde en çok tartışılan görüşlerden biri olmuştur. Bu çalışmanın amacını da Rousseau'nun kötülük üzerine düşüncesi oluşturur. Düşünür, var olan kötülüğü Tanrı ile ilişkilendirmeden insanın eylemlerine yükleyen ilk kişi olması açısından önemlidir. Rousseau'nun kötülük fikrine bakıldığında ise doğal durum ve toplum etrafında şekillendiği görülür. Bu doğrultuda giriş bölümünde felsefe tarihinde etkili olmuş önemli düşünürlerden Platon, Augustinus, Leibniz, Kant, Hegel, Schelling, Schopenhauer, Nietzsche, Marx ve Arendt'in kötülük ile ilgili görüşlerine kısaca yer verilecektir. Tüm bunları yaparken kötülük probleminin ilk insandan çağdaş döneme gelene kadar geçirdiği sürecin ve değişimin bilgisini vermek, aynı zamanda Rousseau ile benzerliklerini, farklılıklarını ve Rousseau'nun önemini sunmak da amaçlardan biri olacaktır. Birinci bölümde yapılacak ilk şey, insanların sosyalleşmeden önce özgürlük ve eşitlik içinde yaşadıkları doğal durum hakkında bilgi vermektir. Daha sonra kötülüğün kaynağı olarak gördüğü toplum ve ona doğru gerçekleşen geçiş, evreler halinde sunulur. Evrelerin içeriği, ihtiyaçlar, özsevgi-merhamet-özsaygı, dil, eşitsizlikler, mülkiyet, büyük devrimler ve bilim-edebiyat-sanatın etkilerinden meydana gelir. Son bölümde ise Rousseau'nun, kötülüğün kaynağı gördüğü toplumu, toplum sözleşmesi ve eğitim fikri ile nasıl ehlileştirebileceğinin üzerinde durulacaktır. Toplum sözleşmesi ile ne tür değişiklikler yapıldığı, devletin yapısı ve değişen sistemden bahsedilecektir. Daha sonra ise toplum sözleşmesi ile kurulan yeni devlet düzeninde yaşayacak bireylerin/yurttaşların eğitiminin nasıl olması gerektiği anlatılacaktır. Eğitim toplumun kendisi için en iyisini seçebilmesi, başkalarının etkisinde kalmadan kendisi için iyi olacak olanı belirleyebilecek ve devam ettirebilecek yurttaşlar sağlamasından dolayı önemlidir.
19. y.y. - 20. y.y. Türk dünyasında eğitim reformu çalışmaları ve Usul-ı Cedid hareketinin eğitim felsefesi açısından eleştirisi
Usul-i Cedit bir eğitim ve fikir hareketidir ve toplumsal bir transformasyon sürecidir. Hareket adını gerçekleştirdiği yenilikçi reform hamlelerinden almaktadır. Devlet destekli ve örgütlü reform hareketlerinden farklı olan Usul-i Cedit süreci tamamen sosyal dinamiklerin bir ürünüdür ve başka bir ulusun egemenliği altında gerçekleştirilmiştir. Hareketin etkin olduğu dönem 19. Yüzyılın sonları ve 20. Yüzyılın başlarıdır. Etki alanı ise genel itibari ile Rus İmparatorluğu yönetiminde bulunan Müslüman Türk halklarıdır. Çalışmada Usul-i Cedit Hareketinin daha çok eğitim boyutu mercek altına alınmıştır ve felsefi açıdan analiz edilmiştir. Bu analiz çerçevesinde bir taraftan Usul-i Cedit Hareketinin başlangıç noktası, ortaya çıkış nedenleri, karakteri, hedef toplumun yapısı ve eğitim reformlarının kapsamı detaylı bir şekilde incelenirken, diğer taraftan da etkilendiği fikir akımları tanıtılmakta ve rol oynadığı önemli gelişmeler tartışılmaktadır. Çalışmanın sonunda Usul-i Cedid'in Türk dünyası ve Anadolu'daki yansımalarına yer verilmiştir. Ne denli özgün bir eğitim hareketi olduğu tartışmaya açılmıştır. Bu tartışma esnasında Rönesans süreci ile olan benzerlikleri ve farklılıkları da sorgulanmıştır.
Schopenhauer'in irade kavramını Wagner'in Tristan ve İsolde adlı müzikli draması ile okumak
Müzik insan yaşamının önemli bir parçası olmuştur. Bazı dönemlerde sanatların en üstünü ilan edilen müzik, bazı dönemlerde ise günaha sürükleyen şeytani bir uğraş olarak görülmüştür. İnsanın hayatında önemli bir yer kaplayan müzik, filozoflarca da farklı şekillerde ele alınmıştır. İlkçağdan on dokuzuncu yüzyıla kadar pek çok filozofun ele aldığı müzik, on dokuzuncu yüzyılda Schopenhauer'in düşüncesinde önemli bir yer tutmuştur. Schopenhauer, bütün varlıkların "irade"den meydana geldiğini iddia etmiştir. Zaman ve uzamdan bağımsız olan irade bilinçsiz ve kördür. Onun nesneleşmesi ile varlıklar meydana gelmektedir. Böylece bütün varlıkların hem irade yönü hem de insani tasarıma konu olan yönü bulunmaktadır. Ancak varlıkların tasarım yönü sürekli olarak iradeden etkilenmektedir. Bu etkileniş iradenin varlıklara dayattığı isteme edimlerinden oluşmaktadır. Diğer varlıklar gibi insan da sürekli istemektedir. Bu isteme eylemi asla doyurulmamaktadır. Sonuç olarak insan isteklerinin peşinden koşmakta ve acı çekmektedir. Schopenhauer iradeden kurtulmak için iki yol sunmuştur. İlk yol sanattır. Sanatlar bireyin iradeden kısa süreli kopuşunu sağlamaktadır. Sanatlar arasında müzik en üstünüdür. O iradenin kendi kopyasını bize sunmaktadır. İkinci yol ise iradenin tamamen yadsınmasıdır. Schopenhauer'in felsefesinde dünyanın özünü acı oluşturmaktadır. Bu düşünce Schopenhauer'le aynı dönemi paylaşan Wagner'i etkilemiştir. Wagner bu görüşten etkilenerek Tristan ve Isolde adlı müzikli dramasını oluşturmuştur. Tristan ve Isolde draması Schopenhauer'in irade kavramının sahneye taşınmış halidir. Wagner, Schopenhauer'in kötümser felsefesini iki âşık üzerinden anlatmıştır. Gündüz ve gece metaforu yaşam isteğinin yadsınmasını anlatmaktadır. Eserin müziğinin kasveti ise irade ve insan ilişkisini vurgulamaktadır.
Baudrillard'ın teknoloji eleştirisi
Günümüz dünyası yaşamımızın her anında teknoloji ile iç içe olduğumuz ve onun sunmuş olduğu imkânlardan faydalandığımız bir dünyadır. Teknoloji ile olan ilişkimiz gündelik yaşantımızı etkilerken bununla birlikte toplumsal yaşama pratiklerimizi de değiştirebilmektedir. Teknolojiyi insani eylemlerden soyutlayarak düşünmenin imkânsız olduğu çağımızda, onun sunmuş olduğu imkânlar ve toplumsal yaşamdaki etkileri üzerine düşünmek gerekir. Bu çalışma, teknolojik dünyayı kendine özgü kavramlarla çözümleme yoluna giden Fransız düşünür Jean Baudrillard'ı merkeze alarak, ortaya koymuş olduğu "Simülasyon Kuramı" çerçevesinde teknoloji üzerinde yapmış olduğu kritiği ortaya koymaktadır. Aynı zamanda düşünürün teknoloji ile birlikte gelen simülasyon çağında gerçekliğin yok oluşuna ilişkin iddiaları dikkate alınarak, bu yok oluş sürecinde toplumsal ve kültürel alandaki dönüşümler, bu dönüşümlere sebep olan teknolojik unsurlar ve bu anlamda teknolojinin yok edici doğası sorgulanmaktadır. Baudrillard düşüncesinde üzerinde önemle durulan konu, teknolojik süreçlerle sanallığın hakim olduğu bir evrende gerçekleşen simülasyon oyunlarının gerçekliği yok edici gücüdür. Baudrillard, "simülasyon", "simülakr", "gerçeklik", "hiper-gerçeklik" gibi kavramlardan yola çıkarak, ileri teknolojilerin sunmuş olduğu imkânların toplum ve kültür üzerindeki olumsuz yansımalarını ortaya koyma gayretindedir. Teknoloji çağının karakterini yansıtan önemli unsurlardan biri de tüketim olgusudur. Teknolojinin her geçen gün gelişerek hayatımıza nüfus etmesi sosyal davranış kalıplarımızı değiştirirken, tüketim olgusunu da önemli bir yere taşımaktadır. Bu anlamda çalışmamızda Baudrillard'ın görüşleri doğrultusunda tüketim kültürü üzerinde de durulmuştur. Bununla ilişkili olarak medya kollarının gerçeklik algısı üzerindeki etkileri, günümüz dünyasında kitle iletişim araçlarının toplumsal hayatta ne tür fonksiyonlara sahip olduğu ve çağın karakterini yansıtan tüketim olgusunun medya kollarıyla olan ilişkisi de çalışmamızın konusu kapsamındadır.