
256
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Fingolimod ve glatiramer asetat kullanan ile koruyucu ilaç kullanmayan multiple skleroz hastalarında SOCS1, SOCS3, stat3 ve stat6 genlerinin mrna düzeyleri ile IL-13 ve IL-22 sitokin düzeylerinin hastalık aktivitesi, prognoz ve tedaviye yanıt üzerine olan etkilerinin araştırılması
Amaç: Amacımız inflamatuar yanıtın oluşmasında ve regülasyonunda kilit rol oynayan janus kinaz proteinleri (JAK) / Sinyal iletimi ve transkripsiyon aktivatör proteinleri (STAT) / Sitokin sinyal inhibitor proteinleri (SOCS) yolağının bileşenlerinden olan SOCS1, SOCS3, STAT3 ve STAT6 genlerinin messenger ribonükleik asid (mRNA) düzeyleri ile interlökin-13 (IL-13) ve interlökin-22 (IL-22) sitokin düzeylerinin kronik inflamatuar bir hastalık olan multiple skleroz (MS) patogenezindeki rollerini ve terapötik yanıtı takip etmek için biyobelirteç olabilme potansiyellerini araştırmaktır. MS inflamasyon, demiyelinizasyon ve akson hasarı ile karakterize otoimmün bir santral sinir sistemi (SSS) hastalığıdır. Genetik, çevresel ve immünolojik faktörlerin kompleks interaksiyonundan dolayı MS' in patogenezi tam olarak anlaşılmamıştır. MS patogenezinde rol alan birçok sitokin JAK/STAT sinyal yolağını kullanmaktadır. MS hastalarında SOCS proteinleri ve ilişkili oldukları STAT yolakları hem MS etiyolojisi açısından hem de terapötik açıdan daha fazla araştırılması gerekmektedir. MS' de immünolojik faktörler üzerine yoğun çalışmalar yapılmasına rağmen, inflamatuar yanıtın oluşması ve regülasyonu ile ilişkili olan SOCS1, SOCS3, STAT3 ve STAT6 genlerinin mRNA düzeyleri ile IL-13 ve IL-22 sitokin düzeylerinin hastalık patogenezindeki rolleri, prognozun ve özellikle fingolimod (FTY720) veya glatiramer asetat (GA) kullanan hastalarda tedavi etkinliğinin test edilmesinde biyobelirteç olarak kullanılabilme potansiyelleri bilinmemektedir. Bu nedenle bu projede SOCS1, SOCS3, STAT3 ve STAT6 genlerinin mRNA ekspresyon düzeyleri ile IL-13 ve IL-22 sitokin düzeylerinin MS' de prognozu ve tedavide etkinliğini gösteren bir biyobelirteç ve terapötik hedef olarak kullanılıp kullanılamayacağının belirlenmesi amacı oldukça önemlidir. Gereç ve Yöntemler: Araştırmamıza Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde Nöroloji Anabilim Dalına başvuran 2017 Revize McDonald kriterlerine göre relapsing remitting MS (RRMS) tanısı konulmuş hastalar dahil edildi. Katılımcılar; RRMS tanısı konulmuş 18-55 yaş aralığında olan en az 6 aydır FTY720 kullanan 25 hasta, en az 6 aydır GA kullanan 25 hasta, en az 6 aydır herhangi bir koruyucu MS ilacı kullanmayan veya henüz koruyucu ilaç başlanmamış yeni tanı 25 hasta ile herhangi bir kronik hastalığı olmayan 25 sağlıklı insandan oluşmaktadır. Tüm hastalara kan alınma işleminden 30 dakika önce detaylı nörolojik muayne yapıldı ve genişletilmiş özürlülük durum ölçeği (EDSS) skoru hesaplandı. Tüm hastaların cinsiyet, aile öyküsü, ilk atak şikayeti, ilk atak başlangıç yaşı, hastalık süresi, kullandığı ilaç süresi, son 1 yıldaki toplam atak sayısı, optik nörit (ON) öyküsü, oligoklonal band (OKB), immünglobulin-G (İgG) indexi, görsel uyandırılmış potansiyel (VEP), vücut kitle indexi (BMI) kaydedildi. Tüm katılımcılara D vitamini, B12 vitamini, ferritin, folat, albümin, sedimentasyon (ESR), hemoglobin (HG), lenfosit sayısı çalışıldı. Sigara ve alkol kullanımı sorgulandı. Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) sonucu belirlenen mRNA değerleri ile enzim bağlantılı immünosorbent testi (ELİSA) sonucu belirlenen sitokin düzeyleri bu parametrelerle karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamızda SOCS-1 düzeyleri için en yüksek ortalamanın G grubundaki hastalarda olduğu ve G grubunun diğer gruplardan anlamlı farklılık gösterdiği tespit edilmiştir (sırasıyla p: 0.002, p: 0.0.002 ve p:0.028)). Ayrca sigara içenlerde SOCS-1 düzeylerinin daha düşük seyrettiği belirlenmiştir (p: 0.025). F grubunda tedavi etkinliği düşük olmayan grupta SOCS-1 ortalaması (0.0476) ve SOCS-3 ortalaması (0.2477), tedavi etkinliği düşük olan gruptaki SOCS-1 ortalamasından (0.0111) ve SOCS-3 ortalamasından (0.0953) anlamlı olarak daha yüksektir (p değeri sırasıyla SOCS-1 için 0.002, SOCS-3 için 0.003). SOCS-3 düzeyleri son 1 yıl içinde atak geçirmeyen hastalarda anlamlı oranda daha yüksek iken, 1 atak geçirenlerde daha düşük ve 2 atak geçiren hastalarda ise en düşük seviyede saptanmıştır (p: 0.016). Yapılan korelasyon analizlerinde SOCS-1 düzeyleri ile SOCS-3 düzeyleri arasında anlamlı, pozitif ve kuvvetli bir korelasyon olduğu belirlenmiştir. IL-13 düzeyinin kontrol grubunda (52.5 ± 28.33), hasta grubuna(29.22 ± 26.27) göre anlamlı oranda daha yüksek olduğu belirlendi. VEP Testi P100 latansında uzama varlığı ile çalışma parametreleri arasındaki ilişki de incelendiğinde STAT-6 düzeyleri sağ gözde latans uzaması olan hastalarda (n: 7) anlamlı oranda daha yüksek saptanmıştır (p: 0.028). Çalışmamızda SOCS1, SOCS3, STAT3, STAT6 genlerinin mRNA düzeyleri ile IL-13 sitokin düzeyleri diğer klinik, laboratuar ve demografik özellikler ile karşılaştırıldığında anlamlı bir farklılık izlenmedi. Sonuç: Çalışmamız SOCS1, SOCS3, STAT3 ve STAT6 genlerinin mRNA düzeyleri ile IL-13 sitokin düzeylerinin MS patogenezinde rol oynadığını ve tedavi etkinliğinin bir göstergesi olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
Amyotrofik lateral sklerozda motor ünite kaybının jitter anormalliğiyle ilişkisi
54 VH. ÖZET: ALS patolojik olarak, spinal kordda motor nöronların dejenerasyonu ve kas liflerinde buna sekonder denervasyonla karakterizedir. Bu çalışmada ALS hastalarında jitter ve lif yoğunluğu ölçümü ile birlikte motor ünite sayımı yapılmıştır. Bu tetkiklerin motor güç ve fonksiyonla ilişkisi incelenerek, iyi bir ilişki bulunması halinde elektrodiagnostik kullanımda daha çok yer alan jitter ölçümünün hastalığın doğal seyrini önceden tahmin etmesinin mümkün olacağı düşünülmüştür. Çalışmamızda jittter, kas gücü (p=0.02 r=-0.589), üst ekstremite fonksiyonları (p=0.009 r=0.649) ve MUNE(p=0.024 r=-0.574) değişkenleriyle iyi korelasyon göstermiştir. Lif yoğunluğu ile güç, fonksiyonel skorlar ve MUNE değişkenleri arasında bir ilişki olmadığı saptanmıştır (p>0.05). Ortalama sMUP'un güç(p=0.012 r=-0.628) ve üst ekstremite fonksiyonuyla (p=0.004 r=0.698) ; MUNE'nin güç (p=0.003 r=0.704), üst ekstremite fonksiyonu (p=0.012 r=-0.630) ve BKAP amplitüdüyle (p=0.000 r=0.939) iyi korelasyon gösterdiği anlaşılmıştır. Sonuç olarak jitter anormalliğinin motor ünite sayımıyla ilişkili olması, tutuluşu daha ağır olan hastaların tanınmasında TLEMG incelemesinin yararlı olabileceğini düşündürmüştür.
İnme sonrası epileptik nöbetler: Risk faktörleri ve uzun süreli takip
Amaç: İnme, erişkin ve yaşlılarda yeni başlangıçlı epileptik nöbetlerin en sık nedenidir. Bu çalışmada inme sonrası erken ve geç başlangıçlı epileptik nöbetlerin sıklığı ve oluşumunu etkileyen faktörler, uzun süreli takipte hastaların nöbet sıklığı, tek ve rekürren nöbetleri belirleyen faktörler, tedavi yanıtı, erken veya geç nöbetlerin inme prognozu üzerine etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod; Ocak 1999- Aralık 2015 yılları arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji servis veya polikliniğinde takip edilen inme sonrası epileptik nöbeti olduğu tespit edilen 218 hasta retrospektif olarak çalışmaya dahil edildi. İnme tipleri iskemik, hemorajik ve iskemi sonrası hemorajik transformasyon geçirenler olarak sınıflandırıldı. İnme sonrası nöbetler erken ve geç dönem nöbetler olarak sınıflandırıldı. İnme sonrası ilk 7 günde gelişen nöbetler erken nöbet, 7. gün ve sonrasında gelişen nöbetler ise geç nöbet olarak değerlendirildi. Erken ve geç nöbetler tek ve rekürren nöbet olmak üzere gruplandırıldı. 24 saat içinde geçirilen nöbetler tek epileptik nöbet, en az 24 saat ara ile 2 ve daha fazla nöbet rekürren nöbet olarak değerlendirildi. Erken ve geç nöbet grupları, tek ve rekürren nöbet grupları demografik özellikler, özgeçmiş özellikleri, inme tipi ve etyolojisi, nöroradyolojik bulgular, EEG bulguları, nöbet tipi ve sıklığı, tedavi süresi ve tedavi sonrası prognoz açısından karşılaştırıldı. Bulgular: İnme sonrası nöbet sıklığı %9,3 olarak tespit edildi. Erken başlangıçlı nöbet sıklığı % 3,2, geç başlangıçlı nöbet sıklığı % 6,1 olarak tespit edildi. Çıkış MRS skorunun ağır olması ve kortiko-subkortikal lokalizasyonda lezyon olması geç nöbet görülme ihtimalini arttırdığı tespit edildi (p<0,05). Erken nöbet grubunda %73,7 tek ,%26,3 rekürren nöbet olduğu tespit edildi. Erken nöbet grubunda geliş MRS skorunun ağır olması nöbet rekürrensi riskini artıran bir faktör olarak tespit edildi(p=0,025). Geç nöbet grubunda %41,5 tek nöbet, %58,5 rekürren nöbet olduğu tespit edildi. Geç nöbet grubunda büyük arter aterosklerozunun varlığı ile rekürren nöbet görülme durumu arasında ters yönlü birliktelik istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,024). Sonuç: İnme sonrası geç nöbetler erken nöbetlere göre daha sık görülmekte olup, erken nöbetler daha sıklıkla tek nöbet şeklinde görülürken geç nöbetlerin tekrarlama oranının daha yüksek olduğu tespit edildi. İnme şiddetinin ağır olması ve inme alanının büyük olmasının geç nöbet riskini arttırdığı ve geç nöbet grubunda nöbet rekürrensinin daha fazla olduğu tespit edildi. Anahtar kelimeler: inme sonrası nöbetler, erken nöbet, geç nöbet, tek nöbet, rekürren nöbet
Myastenia gravis hastalarının klinik ve laboratuar özellikleri ve eşlik eden diğer otoimmun hastalıkların araştırılması
Giriş ve Amaç: Myastenia gravis nöromusküler bileşkedeki asetilkolin reseptörlerine karşı antikorların neden olduğu, yorulmakla artan ve dinlenmekle kısmen düzelen kas güçsüzlüğü ile karakterize otoimmun bir hastalıktır. Otoimmun hastalığı olanlarda ikinci bir otoimmun hastalık görülme sıklığının normal popülasyondan daha fazla olduğu bilinmektedir. Biz de çalışmamızda polikliniğimizde myastenia gravis tanısıyla takip ettiğimiz hastalarımızın klinik, laboratuar ve sosyodemografik özelliklerini ortaya koymak ve myastenia gravis hastalığına en sık eşlik eden otoimmun hastalıkları belirlemek, ve bununla birlikte myastenia gravis hastalığı ile birlikte ek otoimmun hastalığı olan hastaların özelliklerini incelemeyi amaçladık. Ayrıca sağlıklı kontrol grubu ile MG hastaları karşılaştırıldı. Bulgular: Polikliniğimizde 2007-2017 yılları arasında takip edilen, yaşları 16-94 (ortalama 50.65 ) arasında değişen ve 92'si kadın, 67'si erkek olan 159 MG hastasının, 104'ünün otoantikor kan sonuçlarına ulaşılmıştır. Bu nedenle otoimmun hastalık değerlendirmesi 104 hasta üzerinden yapılmıştır. Yaş ve cinsiyet açısından farklılık izlenmeyen kontrol grubunda 157 hasta incelemeye alındı. Çalışmamızda 104 MG hastasının %46'sında (48 hastada) ve kontrol grubundaki 157 hastanın %16.6'sında (26 hastada) otoimmun hastalık izlenmiştir. Otoimmun hastalıklar içinde en sık olan; MG hastalarında %31.7 (33 hastada), kontrol grubunda ise %12.7 (20 hastada) görülen hashimoto hastalığıdır. Bunun yanı sıra MG hastalarının 8'inde graves hastalığı, 3'ünde SLE, 3'ünde sjögren sendromu, 2'sinde otoimmun gastrit, 2'sinde ankilozan spondilit ve diğer nadir otoimmun hastalıklar izlenmiştir. Eşlik eden diğer otoimmun hastalığı olan MG hastaları daha çok jeneralize MG grubundandır. MG hastalığına eşlik eden otoimmun hastalık; kadın cinsiyette, erken başlangıçlı MG'de ve AChR antikoru pozitif olanlarda daha sık görülmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlenmemiştir. Tartışma: Literatürde MG'e eşlik eden diğer otoimmun hastalıkları inceleyen birçok çalışma ve olgu sunumu vardır. Bu çalışmaların çoğunda en sık eşlik eden otoimmun hastalığın hastimoto ve ikinci sıklıkla da graves hastalığı olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda MG hastalarında ek otoimmun hastalık sıklığının ve hashimoto hastalığının sıklığının literatürden daha fazla olması dikkati çekmektedir. MG hastalarının klinik bulgusu olmasa dahi, serolojik olarak tiroid fonksiyonlarına ve tiroid otoantikorlarına bakılması, hastaların ilerde gelişebilecek hipotiroidi veya hipertiroidiye karşı önlem alınabilmesini ve klinik kötüleşmeyi engellemeyi sağlayacaktır. Diğer otoimmun hastalıklar da başlangıçta asemptomatik seyredebileceğinden, MG hastalarında sürekli akılda bulundurulmalı ve multidispliner bir yaklaşımla hastalar takibe alınmalıdır.
MRI'ları normal olan dirençli epilepsi hastalarının serum otoantikorlarının düzeyinin analizi
Amaç: Son yıllarda patogenezdeki rolü tam olarak aydınlatılamamakla birlikte pek çok nörolojik hastalıkta nöronal otoantikorlar tespit edilmiştir. Bu bağlamda, antiepileptik ilaç tedavisine (AEİ) dirençli epilepsi hastalarında otoimmün epilepsi kavramı dikkati çekmektedir. Bu çalışmada, beyin manyetik rezonans görüntülemesi (magnetic resonance imaging-MRI) normal olan, dirençli nöbetlerle seyreden hastalarda nöronal antikorların varlığını araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Ocak 2015 ve Kasım 2016 tarihleri arasında epilepsi polikliniğimizde takipli, MRI'ları normal olan ilaca dirençli epilepsi hastaları çalışmaya alındı. Anti-GAD, anti-VGKC ve VGKC kompleks antijenleri (LGI1 ve Caspr2), anti-NMDAR, anti-GABAR ve anti-AMPAR antikorları tüm serum örneklerinde incelendi. Antikor ölçümü için immünfloresan, RIA ve ELISA metodları kullanıldı. Hastaların klinik, laboratuvar ve EEG bulguları kaydedildi. Otoantikoru pozitif ve negatif grupların özellikleri karşılaştırıldı. Bulgular: Yirmi yedisi (54%) kadın, 23'ü (46%) erkek olan 50 hasta ve 50 tane de sağlıklı gönüllü çalışmaya alındı. Hastaların ortalama yaşı 30,54±9,41 yıl idi. Otuz yedi hastada (%74) fokal, 7 hastada (%14) jeneralize ve 6 hastada (%12) jeneralize- fokal ayrımı yapılamayan epilepsi tanısı mevcuttu. Sekiz hastada (%16) nöronal antikorlar pozitif saptandı. Bir hastada anti-GAD antikoru ve 7 hastada anti-VGKC antikor pozitifliği mevcuttu. Antikor pozitif grupta psikiyatrik hastalık, febril konvülziyon ve status epileptikus daha yüksek oranda olmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Bununla birlikte, anti-VGKC antikor pozitif hastalarda hipotiroidi ve depresyon varlığı istatistiksel olarak daha anlamlı olarak yüksek bulundu. Sonuç: Son yıllarda yapılan çalışmalar, otoimmün etyolojisi olan epilepsili hastaların AEİ tedavisine daha dirençli olduğunu göstermiştir. Ancak çalışmamızda, MRI'ları normal olan ilaca dirençli epilepsi hastalarında anlamlı olmayan düzeyde nöronal otoantikor yüksekliği bulunmuş olup, MRI'ları normal olan hastalar için bu bilgiyi destekler sonuçlara ulaşılamıştır.
klinik izole sendromda prognostik biyobelirteçlerin araştırılması
Giriş ve Amaç: Multipl skleroz, kronik inflamatuar bir hastalık olup farklı klinik alt tipleri mevcuttur. Olguların %85 kadarında hastalık, genellikle tek bir ak madde lezyonu ile açıklanabilen bir atakla başlamaktadır. Bu izole atağa klinik izole sendrom adı verilmektedir. Böyle bir atakla başvuran hastanın MS'e dönüşüp dönüşmeyeceği, dönüşecekse prognozunun öngörülmesi oldukça önemlidir. İlk atakta klinik özelliklerin yanısıra, magnetik rezonans görüntüleme ve kan ile beyin omurilik sıvı incelemesinin faydalı olduğu bilinmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda hem serumda hem BOS'ta nörofilament hafif zincir, MS'e dönüşen KIS hastalarında daha yüksek saptanmıştır. Benzer şekilde, kitinaz-benzeri protein ailesinin bir üyesi olan YKL-40 (chitinase-3-like-1) proteini de MS'e dönüşüm gösteren hastalarda daha yüksek saptanmıştır. İnsan transkripsiyon faktörü ailesinin bir üyesi olan ve lenfosit matürasyonunda rol oynayan HOX-B3'ün de MS'e dönüşen hastalarda yükselebildiği bildirilmiştir. Biz de çalışmamızda, KIS-MS dönüşümünü öngörmede potansiyel biyobelirteçler olan NFL, YKL-40 ve HOX-B3'ün prognostik değerini araştırmayı amaçladık. Gereç-Yöntem: Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Kliniği'ne başvuran ve inflamatuar atak, yani KIS tanısı konan 30 hastanın çalışmaya dahil edilmesi ve en az 3 yıl takip edilerek MS'e dönüşüm oranlarının saptanması planlanmıştır. Çalışmaya, hastalarla benzer demografik özelliklere sahip, 20 katılımcıdan oluşan sağlıklı kontrol grubu da dahil edilmiştir. İlk atak sonrası, 2015- 2017 yılları arasından hastalardan venöz kan örneği alınmış olup; 2019-2020 yılları arasında, hastalardan daha önce alınmış olan venöz kan örneklerinin serumunda YKL-40, NFL ve HOX-B3 düzeyleri, ELISA yöntemi ile incelenmiştir. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Analizde Sosyal Bilimler için İstatistik Paket Programı versiyon 25.0 ve grafikler için GraphPad Prism programları kullanılmıştır. Anlamlılık düzeyi için p değeri 0.05 sınır değer kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya KIS ile takip edilen, 20'si kadın 10'u erkek olmak üzere toplam 30 hasta ve yaş-cinsiyet gibi demografik özellikleri benzer olan, 10'u erkek vi 10'u kadın toplam 20 sağlıklı kontrol (SK grubu) dahil edilmiştir. 30 KIS hastasının 12'si KIS olarak izlenmeye devam edilmiştir (KIS-KIS grubu). 18 hasta ise MS'e dönüşüm göstermiştir (KIS-MS grubu). Çalışmaya alınan hastaların ortalama yaşı KIS-KIS grubunda 35 yıl, KIS-MS grubunda 27 yıl ve SK grubunda ise 37 yıl olup aralarında anlamlı farklılık yoktur. Çalışmamızda KIS-KIS grubundaki 12 hastanın 6'sında oligoklonal band (OKB) bakılabilmiş ve tamamında negatif saptanmıştır. KIS-MS grubundaki 18 hastanın 13'ünde OKB bakılabilmiş ve tamamı pozitif olarak kaydedilmiştir. Çalışmamızda KIS-KIS grubunda ortalama NFL düzeyleri 60.9, KIS-MS grubunda ise 65.6 saptanmış olup aralarındaki fark anlamlı bulunmamıştır. Serum YKL-40 düzeyleri için yapılan değerlendirmede KIS-KIS grubunun ortalama YKL-40 düzeyi 537.8 iken, KIS-MS grubunda bu değer ortalama 1162.2 bulunmuştur. Yani serum YKL-40 düzeyleri, KIS-MS grubunda anlamlı oranda daha yüksektir. Serum HOXB3 düzeylerine bakıldığında ise, KIS-KIS grubunda ortalama 5.3 olan değer, KISMS grubunda 3.3 olarak saptanmıştır. Yani KIS-MS grubunda serum HOX-B3 düzeyi anlamlı oranda daha düşüktür. Son olarak yapılan korelasyon analizinde, KIS-MS hastalarında MR T2/FLAIR görüntülemedeki lezyon sayısı ile serum YKL-40 ve serum HOX-B3 düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. EDSS skoru ve yaş ise, üç parametre içerisinde sadece HOX-B3 düzeyi ile anlamlı ilişki sergilemiştir. Bakılan diğer parametreler açısından anlamlılık saptanmamıştır. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda serum-temelli biyobelirteçler içerisinde özellikle serum YKL-40 ve HOX-B3 düzeylerinin KIS-MS dönüşümünü başarılı bir şekilde öngörebildiği belirlenmiştir. Serum HOX-B3 düzeyi ile KIS-MS dönüşümü arasındaki ilişki oldukça güçlüdür. Çalışmamızda HOX-B3'ün yanısıra serum YKL- 40 düzeyleri ile de anlamlı ilişki belirlenmiş olsa da, serum NFL düzeylerinin KISMS dönüşümünü öngörmede yeterince başarılı olamadığı sonucuna varılmıştır. İleride yapılacak çalışmalarda bu parametrelerin KIS-MS dönüşümündeki prognostik değeri ile ilgili daha geniş verilere ulaşılabilecektir. Anahtar Kelimeler: Multipl Skleroz, Klinik İzole Sendrom, NFL, YKL-40, HOXB3 vii
Relapsing remitting multipl skleroz hastalarında maresin 1 düzeylerinin incelenmesi
Amaç: Multipl skleroz (MS), merkezi sinir sisteminin (MSS) demiyelinizasyon ve geç dönemde aksonal hasar ile giden kronik, inflamatuar ve otoimmün hastalığıdır. Daha çok beyaz cevher hastalığı olmakla beraber korteks ve derin gri madde yapılarını da etkileyebilmektedir(1). Daha çok 20-40 yaş aralığında görülebilmesine rağmen daha erken ve geç yaşlarda da başlayabilir. Bu yaşlarda travmadan sonra özürlülüğün en sık sebebidir(2). MS hastalığının etyolojisi ve kesin mekanizmaları henüz tam olarak anlaşılabilmiş değildir(3). Mevcut bilgiler ışığında, bağışıklık sisteminin T hücrelerinin aksonlara karşı miyelin kılıfını hedef alan anormal aktivasyonunu içeren otoimmün bir süreç olduğunu göstermiştir(4). MS hastalığının şiddetli bir inflamatuar hastalık olduğu uzun süredir bilinmektedir. Buna karşın hala MS santral sinir sistemine zarar verdikten sonra uzun dönemde iyileşmeyi etkili bir şekilde sağlayacak tedavi seçeneklerinden yoksunuz(5, 6). MaRs (inflamasyon rezolüsyonunda makrofaj mediatörlerinden) SPM'lerin dokosaheksaenoik asit (DHA) türevi dördüncü ailesidir. Maresin 1 (MaR1) direkt şekilde makrofaj M1'den M2 fenotipine geçiş sağlayarak doğal yanıtı etkilemeden nötrofil infiltrasyonunu inhibe eder ve inflamasyon kalıntılarını süpürmek için fagositoz ve efferositozu anti-inflamatuar ve pro-rezolüsyon aktiviteleri destekleyerek yapar(7, 8). Bu inflamasyon rezolüsyonundaki belirgin özelliklerini ve bu konuda yeterli çalışma olmadığını göz önüne alarak MaR1'in MS patogenezinde rolünün olup olmadığı, MS hastalığında gelişen otoimmün inflamasyonun rezolüsyon sürecinde öneminin belirlenmesi, MS için tanısal bir belirteç olarak değerinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Katılımcılar Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Kliniği'nce takipli daha önce 2017 Modifiye Mc Donald kriterlerine göre kesin RRMS tanısı alan 50 remisyon dönemindeki hasta ile yaş ve cinsiyet açısından bu grupla uyumlu 40 sağlıklı gönüllüden oluşmaktadır. Çalışılan parametre ile olguların yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, sigara içme, kan örneği alındığı sırada belirlenen özürlülük (EDSS) skorları, son 1 yıldaki atak sayısı, MRG'de toplam tutulan bölge sayısı ve aldıkları tedaviler değerlendirildi. Ayrıca hasta ve sağlıklı kontrol grubunda WBC, sedimentasyon ve CRP düzeyleri ve Maresin 1 ile ilişkisi de incelendi. Bulgular: Çalışmanın birincil parametresi olarak incelenen Maresin-1 düzeyi gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Buna göre hasta grubunda ortalama Maresin-1 düzeyi 2.13 ng/mL iken, kontrol grubunda ise 1.98 ng/mL olarak saptanmıştır. İki grup arasında, hasta grubu lehine anlamlı farklılık olduğu belirlenmiştir (p: 0.017). Ayrıca hasta olan grupta CRP düzeyi ve vücut kitle indeksi ortalaması anlamlı olarak anlamlı olarak düşüktür (sırasıyla p: 0,029 ve p: 0,012). Diğer klinik, laboratuar ve demografik özellikler ile anlamlı bir korelasyon izlenmedi. Maresin-1 düzeylerinin cut-off değeri 1.185 olarak alındığında sensitivitesi %72, spesifitesi %60 olarak hesaplandı. Bu sonuçlar ile MS hastalığını öngördüğü belirlenmiştir. Sonuç: Çalışmamızda bir pro-resolving lipit mediator olan MaR1 RRMS hastalarında sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Fakat klinik ve demografik özellikler ile anlamlı bir korelasyon izlenmemiştir. Çalışmamız MaR1'in, MS patogenezi üzerine etkisi olduğu hipotezini desteklemektedir. Aynı zamanda MaR1 orta derecede bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğini öne sürmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Relapsing-Remitting Multiple Skleroz, Maresin 1, SPM
Otonom sinir sistemi fonksiyon testleri: normal değerler ve migren hastalarındaki bulgular
28 ÖZET Bu çalışma otonom sinir sistemi fonksiyon testlerinden RR interval varyasyonu ve sempatik deri yanıtlarının laboratuvarımıza ait normal değerlerini oluşturmak ve bu testler yardımıyla migrende otonomik işlevleri incelemek amacı ile yapıldı. 30 sağlıklı bireyde istirahat ve hiperventilasyonda RRTV'nun yaş ilerledikçe azal dığı gözlendi. Aurasız migrenli 25 hastadan ileri yaşta olanlarda sinüs aritmisinin art tığı saptandı. Bu bulgu migrende sempatik tonus artışı şeklinde yorumlandı. Normal bireylerin SDY latans ortalamalarının hasta verilerini kıyaslama da kulla nılabileceği düşünüldü. Migrende SDY anormalliği bulunmadı. Bu gözlem SDY'nın santral kökenli otonomik bozukluklardan çok, periferik yerleşimli lezy onları test etmede yararlı olacağını telkin etti.
Ekstensör digitorum; kasında volender aktivasyon yöntemi ile tek lif EMG "offline" analiz normal değerleri
28 VI. ÖZET Tek lif EMG'sinde analiz, genellikle kayıt sırasında "on-line" yöntemi ile yapılmaktadır. Ancak bu yöntem, tetkik süresini uzatmakta ve yeniden analize olanak tanımamaktadır. Anolog teyple analiz sırasında, teyp bandının getirdiği latans gecikmesi nedeni ile, yayınlanan normal değerler kullanılamaz. Nöromuskuler ileti bozukluğu bulunmayan normal deneklerde "off-line" analizle bulunan jitter değerlerini, evvelce yayınlanmış "on-line" analiz normalleri ile karşılaştırdık. Jüvenil myastenia gravis hastalarının akrabalarından oluşan 25 gönüllü denekte, ekstensör digitorum komunis kasında, volonter aktivasyon yöntemi ile, tek lif EMG yapılarak analog teybe kaydedildi. 20 noktadan lif yoğunluğu ölçüldü. Her denekte 5 ile 18 potansiyel çifti incelendi. Lif yoğunluğu ortalaması (SS) (% 95 üst güvenilirlik sınırı) 1.60(0.18)(1.90) bulundu. Her denekte en yüksek jitter gösteren çift ortalaması 31.24(6.87)(47.00) mikrosaniye idi. Ortalama jitter 25.08(5.04)(43.00) mikrosaniye, potansiyeller arası ortalama latans 0.67(0.1 1)(0.91) milisaniye olarak tespit edildi. Analog teyple analizle, her bîr çiftte, jitter üst sınırının "on-line" analiz değerleriyle farklılık göstermediğini, buna karşın ortalama jitterin üst sınırının 5 mikrosaniye kadar gecikmiş olduğunu gördük. Bunu, kullanılan teyp yönteminin oluşturduğu bir gecikme olarak değerlendirdik. Bu değerlerin Türk popülasyonunda kullanılabileceği düşünüldü. Çalışma, görece genç bir popülasyonda yapıldığından, 60 yaş üstü vakaların değerlendirilmesinde Gilchrist'in değerleri önerilir.
Hemorajik ve iskemik inmelerde paraoksonaz ve arilesteraz enzimlerinin aktivite ölçümü
Giriş:İnme, genetik ve çevresel risk faktörleri ve bunların etkileşiminden ortaya çıkan multifaktöriyel bir hastalıktır. İskemik inmenin altında yatan en önemli neden, karotis arterlerdeki aterosklerotik plaktır. Arteriyel duvardaki serum düşük dansiteli lipoproteinlerin (LDL) oksidatif değişikliği, aterosklerozun gelişiminde önemli erken basamaklardan biri olarak düşünülmektedir. Paraoksonaz1 (PON1) antiaterosklerotik faktör olarak düşünülmektedir. Çünkü PON1, aterosklerozun erken döneminde oluşan makrofaj köpük hücre oluşumu ve lipoproteinlerin oksidatif değişikliğini azaltabilir. Bu nedenle, serum PON1 konsantrasyonu veya aktivitesindeki değişikliklerin vasküler damar durumunu etkileyebileceği sonucu kolaylıkla çıkarılabilir. Arilesteraz (ARE) PON1'deki değişikliklerden etkilenmeyen ana protein belirteçi olarak düşünülmektedir. Amaç: Serum PON1 ve ARE aktivitelerinin etkileri ile inme arasındaki ilişkiyi araştırmaktı. Gereç ve Yöntemler: İskemik inmeli 40 hasta, hemorajik (intraserebral hemoraji) inmeli 33 hasta ve 22 kontrol hastasında PON1, ARE aktivitesi, LDL ve HDL düzeylerini karşılaştırıp değerlendirdik. Bununla beraber PON1, ARE aktivitesi ile diğer biyokimyasal parametreler arasındaki ilişkiyi de araştırdık. Bulgular: İstatistiksel analizde PON1 aktivitesi, LDL, HDL düzeyi açısından gruplar arasında farklılık saptanmadı (Sırasıyla, p=0.888, p=0.058, p=0.621). Ancak ARE aktivitesi, hemorajik grupla karşılaştırıldığında iskemik inmeli hastalarda anlamlı düzeyde düşük bulundu(p=0.010). İskemik inmeli hastalarda ve kontrol grubunda PON1 aktivitesi ile HDL kolesterol ile pozitif korelasyon yoktu. Ayrıca tüm gruplarda, PON1 aktivitesi ve ARE arasında pozitif korelasyon yoktu. Sonuç: HDL konsantrasyonu ve PON1 aktivitesi, hastalar ve kontrol grubu arasında benzer olup, inme için bir risk faktörü olarak belirlenemedi. ARE aktivitesi iskemik inmeli hastalarda, hemorajik gruba ve kontrol grubuna oranla anlamlı düzeyde düşük bulundu. Bu çalışma, ARE aktivitesinin iskemik inme için önemli bir risk faktörü olabileceğini belirledi. Anahtar Kelimeler: İnme, Paraoksonaz, Arilesteraz,LDL, HDL.
Migrenli hastalarda görsel uyarılmış potansiyeller
33 ÖZET Migrende çeşitli elektrof izyolojik bozuklukların ve nörotransmitter anormalliklerin ortaya konmuş olması, tanıda kullanılacak objektif bir la boratuvar testi yönünden umut vermektedir. Bu çalışmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Bölümü 'ne başvuran bir grup migrenli hasta ve kont rollerde görsel uyarılmış potansiyeller elde edilerek karşılaştırma yapıl dı. Hastalar prof laktik ilaç tedavisi kullanmamakta ve tek taraflı baş ağrı sından yakınmaktaydı. Kayıtlar baş ağrısı olmayan dönemde yapıldı. Belirgin bir latans ve amplitud anormalliği saptanamaması bu tetki kin rutin incelemede çok yol gösterici olmayacağını, buna karşın kriz sı rasında incelenen bir hastada uzamış latans elde edilmesi, kriz sırasında bazı elektrof izyolojik anormalliklerin bulunabileceğini düşündürmektedir. Diğer ilginç bir bulgu sağ ve sol yarım başağrısı gruplarının potansiyel leri arasında saptanan amplitud farkıdır.
Antiepileptik ilaç almayan epilepsi hastalarında PON1 aktivitesi ve MDA düzeyinin araştırılması
Epilepsi, toplumun yaklaşık %1'ini etkileyen, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde en sık karşılaşılan kronik hastalıklardandır. Morbidite, mortalite ve iş verimliliğini olumsuz etkileyerek iş gücü kaybına neden olabilmektedir. Tedavide, nöronların uyarılmasını azaltan veya epileptik aktivitenin yayılmasını engelleyen ilaçlardan yararlanılır. Epilepsi hastalığının etyopatogenezini araştıran pek çok çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmalarda etyopatogeneze yönelik oksidatif ve antioksidan belirteçler de incelenmektedir. Yapılan çalışmalarda oksidatif stresin de epilepsi patogenezinde rol alabileceğine dair sonuçlar olmasının yanında bu stresi epileptik ilaçların oluşturduğuna atıfta bulunan çalışmalar da vardır. Çalışmamızda tedavi almayan epilepsi hastalarını çalışmaya dahil ederek oksidatif belirteçlerdeki yükselmenin, hastalığa bağlı olup olmadığını göstermeyi amaçladık. Dicle Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı polikliniğine ayaktan başvuran 30 non-provoke nöbetle gelen epilepsi hastası ile 30 sağlıklı gönüllü çalışmaya alındı. Serum malondialdehit düzeyi (MDA), paraoksonaz 1 aktivitesi (PON1) ölçümü Dicle Üniversitesi Biyokimya laboratuvarlarında yapıldı. Çalışma sonucunda yapılan analizde hasta grubun MDA düzeyi (14,34±3,59) sağlıklı kontrollerin MDA düzeylerine göre (13,53±3,56) yüksek bulunsa da bu yükseklik istatistiksel olarak anlamlı değildi. Hasta grubundan alınan serumlardaki PON1 aktivitesi (0,65±0,17), kontrol grubundan alınan serumlardaki PON1 aktivitesine göre (0,71±0,17) düşük çıkmasına rağmen bu düşüklük istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç olarak kontrollerle karşılaştırıldığında hasta grubunda PON1 aktiviteleri düşük ve MDA düzeyleri yüksek çıkmış, bu bulgular istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Oksidatif parametredeki bu yüksekliğin hastalığa bağlı olduğu düşünüldü. Farklı çalışmalardaki istatistiksel olarak anlamlı bulguların antiepileptik tedaviden kaynaklanabileceği düşünüldü. Daha kapsamlı, örneklem sayısının fazla olduğu çalışmalar yapılması etyopatogenezin aydınlatılmasına ışık tutacaktır. Anahtar Kelimeler: Epilepsi, Paraoksonaz 1 aktivitesi, Malondialdehit düzeyi
Multipl skleroz hastalarında TH17 ile ilişkili IL-17 ve IL-23 düzeylerinin saptanması
Multipl Skleroz (MS) ; merkezi sinir sisteminin (MSS ) yineleyici ya da ilerleyici, inflamatuar, demiyelinizan, dejeneratif hastalığıdır. Genetik yatkınlık zemininde çevresel etmenler ve otoimmun yanıt hastalık patogenezinde suçlanan önemli faktörlerdir. MS'li hastaların hastalıklı dokularında interlökin 17 (IL-17) üreten T helper (Th ) hücrelerine rastlanması, bu hücre grubunun inflamatuar ve otoimmün hastalıkların gelişiminde T helper 1 (Th1) ile birlikte rol aldığı görüşünü ortaya koymuştur. İnterlökin 23 (IL-23 ); T helper 17 (Th17) hücrelerinin stabilizasyonunu sağlayan bir sitokindir. Çalışmamızda Relapsing-Remitting MS (RR-MS ) hastalarında atak ve remisyon dönemi ile kontrol grubu arasında ölçülen serum IL-17 ve IL-23 düzeylerini karşılaştırmayı planladık. Bu çalışma ile MS hastalığının patogenezisine, takip ve yeni tedavi yöntemleri açısından katkı sunmayı amaçladık.
Multipl skleroz hastalarının klinik formlarında proinflamatuar süreçte rol oynayan bazı plazma biomarkerlarının çalışılması
Amaç: Multipl Skleroz (MS); genellikle genç erişkin yaşta başlayan, tekrarlayan nörolojik fonksiyon bozukluklarıyla seyreden, etyolojisi çok iyi bilinmeyen, kronik, inflamatuar ve demiyelinizan bir Santral Sinir Sistemi (SSS) hastalığıdır. MS'in patofizyolojisinde kemokin ve sitokinlerin inflamasyonda önemli rolleri vardır. MS'te doku hasarı; kemokin ve sitokinlerin kontrol ettiği kan beyin bariyerini (KBB)spesifik geçen lökosit alt gruplarının rol oynadığı kemotaktik etkileşim sonucudur. CCL2 (monosit kemoatraktan faktör-1)'nin MS lezyonlarında infiltre lökositlerle beraber arttığı görülmüştür. CCL7 (monosit kemoatraktan faktör-3) genetik poliformizme sahip hastalarda MS rölatif riskinin arttığı yapılan bir çalışmada gösterilmiştir. IL2 (interlökin-2) lenfokin salınımını uyararak inflamasyon kaskadına, immunoglobulin sentezi ve anjiogenezis sürecine katılır. Bu çalışmamızda MS'in proinflamasyonunda rol oynayabilecek IL2, CCL2 ve CCL7 plazma biomarkerlarının RRMS(relapsing remitting multiple skleroz) klinik formu üzerindeki olası etkilerini araştırmayı planlamaktayız. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji kliniğinde takip edilen, 2010 McDonald kriterlerine göre kesin klinik MS tanısı alan 45 hasta ve 45 sağlıklı kontrol alındı.RRMS tanısı almış remisyon dönemindeki hastalardan ve sağlıklı kontrol grubundan bir kez kan örneği alındı. RRMS hastalarında remisyon döneminde ve sağlıklı kontrol grubunda ölçülen CCL2, CCL7 ve IL 2 düzeyleri karşılaştırıldı. Çalışılan parametreler hastanın yaşı, cinsiyeti, hastalık süresi, atak sıklığı, EDSS (Expanded Disability Status Scale), laboratuar testleri, uygulanan tedavi ve MRG(Manyetik Rezonans Görüntüleme) lezyon yükü ile karşılaştırıldı. Bulgular: RRMS remisyon dönemindeki hastalarda CCL2 düzeyi sağlıklı kontrol grubuna göre düşüktü ve bu anlamlı bir fark olarak değerlendirildi (p=0,02). Hasta grubu ve sağlıklı kontrol grubu serum CCL7 ve IL2 düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi (p>0,05). Hastalar tedavi ajanı açısındanyapılan karşılaştırmada CCL2 (p=0,523), CCL7 (p=0,871) ve IL2(p=0,479) düzeyleri açısından anlamlı fark bulunmadı. Hastaların aldığı tedavilere göre VEP (görsel uyarılmış potansiyel)'te uzama, OKB (oligoklonal band) pozitifliği, CCL2, CCL7 ve IL2 düzeyleri açısından anlamlı farklılık bulunmamıştır(p >0,05). Yapılan korelasyonlardaMRGlezyon sayısı ve atak sıklığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktu (p >0. 05). MS hasta grubunda; CCL2, CCL7 ve IL2 arasında güçlü pozitif ilişki vardı ve istatistiksel olarak anlamlı korelasyon vardı (p<0,001 r=0,809). Sonuç: Çalışmamız RRMS remisyon döneminde inflamatuar sürece CCL2, CCL7 ve IL2'nin eşlik ettiğini desteklemektedir. Çalışmamızda hasta grubundaCCL2, CCL7 ve IL2 düzeyleri arasında güçlü bir korelasyon vardı.
Farklı multipl skleroz formlarının ayırıcı tanısında biyobelirteç olarak nöronal ve glial yıkım ürünlerinden adipokin panelinin araştırılması
Amaç: Multipl skleroz (MS), gerek klinik seyri gerekse de immünolojik özellikleri ve patogenezi ile oldukça heterojen olan; genç ve orta yaş grubunda en sık nörolojik özürlülüğe yol açan bir hastalıktır. Etyolojisi net olarak anlaşılamamış olsa da MS patogenezinde immün sistem önemli bir rol oynamaktadır. Leptin, resistin ve adiponektin olarak bilinen bazı adipositokinlerin inflamasyon ile ilişkili oldukları ve MS patogenezinde de önemli rollerinin olabileceği son yıllarda dikkati çeken araştırma konularından biridir (1-6). Bu çalışmada relapsing remitting multipl skleroz (RRMS), klinik izole sendrom (KİS) olguları ile sağlıklı gönüllülerin periferik kan mononükleer hücreleri elde edilerek serum leptin, resistin, adiponektin, monosit kemoartraktan protein-1 (MCP-1), interlökin-1 (IL-1), interlökin-6 (IL-6), interlökin-8 (IL-8), tümör nekrozis faktör-a (TNF-a) düzeylerine bakılarak, elde edilen verileri gruplar arasında karşılaştırmak ve MS patogenezi, KİS'den MS'e dönüşü etkileyen immünolojik mekanizmalar ile ilgili bilgiler sağlamayı planladık. Ayrıca çalışmamızın sonuçları ile MS hastalarının ayırıcı tanısında kullanılabilecek prognoz ve özürlülük gelişimi belirteçleri ile yeni tedavi yöntemleri olabilecek bilgilere de ışık tutmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji kliniğinde takip edilen, 2010 Mc Donald kriterlerine göre kesin klinik MS tanısı alan ve remisyon döneminde olan 55 hasta, KİS tanısı olan 30 hasta ile ve 40 sağlıklı gönüllü alındı. Hastalardan ve sağlıklı kontrol grubundan bir kez kan örneği alındı. Hasta grupları ile sağlıklı kontrol grubunda ölçülen adiponektin, leptin, resistin, MCP-1, TNF-a, IL-1b, IL-6, IL-8 düzeyleri karşılaştırıldı.Çalışılan parametreler ile olguların yaş, cinsiyet, klinik bulguların başlangıç yaşı, ilk atakta ortaya çıkan klinik bulgular, kan örneği alındığı sırada belirlenen özürlülük (EDSS) skorları ve beden kitle indeksi değerleri karşılaştırıldı. Bulgular: RRMS olgularının adiponektin, leptin, resistin, MCP-1 ve IL-8 düzeylerinin anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Dunn testi ile yapılan ikili grup karşılaştırmalarında RRMS olgularının serum adiponektin, leptin, resistin ve MCP-1 düzeylerinin KİS grubunun düzeylerinden anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (tüm karşılaştırmalar p<0,05). RRMS ve sağlıklı gruplar arasındaki karşılaştırmalarda ise anlamlı farklılıklar adiponektin, leptin, resistin, MCP-1 ve IL-8 değerleri için saptandı (leptin ve adiponektin için p<0,05; resistin, MCP-1 ve IL-8 için p<0,01). Optik nörit (ON) ile başlayan olgular ile başlangıç bulguları optik nörit olmayan RRMS hastalarında yapılan karşılaştırmada; adiponektin, leptin, resistin ve MCP-1 düzeylerinin ilk bulgusu optik nörit olan RRMS olgularında anlamlı derecede düşük olduğu saptandı (p<0,05). Yine optik nöritle başlayan RRMS olgularının EDSS skorlarının daha düşük olduğu belirlendi (p=0,043). Sonuç: Bulgularımız belli başlı adipokinlerin üretimlerinin KİS'den RRMS'e dönüşüm sırasında arttığını düşündürmektedir. Genellikle proinflamatuar özelliklere sahip adipokinlerdeki bu artışın KİS'den RRMS'e geçişe sebep olması veya en azından bu geçiş sırasında bir rol oynuyor olması mümkündür. Anahtar Sözcükler: Relapsing-Remitting Multiple Skleroz, adiponektin, leptin, resistin, MCP-1, IL-8,adipokin
Multipl skleroz tanılı hastalarda chitinase 3 like 1 ve chitinase 3 like 2 düzeyleri
Amaç: Multipl Skleroz (MS) ; merkezi sinir sisteminin (MSS ) yineleyici ya da ilerleyici, inflamatuar, demiyelinizan, dejeneratif hastalığıdır. Genetik yatkınlık zemininde çevresel etmenler ve otoimmun yanıt hastalık patogenezinde suçlanan önemli faktörlerdir. Memelilerde kitin sentezlenmemesine rağmen, yıkım olan yerlerde mutasyonlar sonucu kitinaz ve kitinaz benzeri proteinler sentezlenebilmektedirler. Yürütülen son çalışmalarda, MS,artrit, astım ve inflamatuar barsak hastalığı olanlarda kitinaz düzeyleri değerlendirilmiş ve kitinazların inflamatuar süreçlerde ve doku yenilenmesinde önem arzettiği görülmüştür. Ayrıca Klinik İzole Sendromlu(CİS) hastaların serebrospinal sıvılarında Chitinase 3 like 1(CHI3L1) düzeyi yüksek bulunanlarda daha sonra MS geliştiği görülmüştür. Biz bu çalışmamızda sağlıklı kişilerle, MS tanılı hastaların atak ve remisyon dönemlerinde CHI3L1 ve Chitinase 3 like 2(CHI3L2) düzeylerini karşılaştırıp, hastalık aktivitesi ve prognoz ile korelasyonunu ortaya koymayı ve MS in tanı ve tedavisine katkıda bulunmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı'nda klinik ve tanısal testler sonucu 2010 Mc Donald kriterlerine göre kesin MS tanısı alan 40 hasta ve 40 sağlıklı gönüllü alındı. MS tanısı almış hastalardan atak döneminde ve ataktan en az bir ay sonra remisyon döneminde olmak üzere iki kez, sağlıklı kontrol grubundan bir kez kan örneği alındı. MS hastalarında atak ve remisyon döneminde ölçülen CHI3L1 ve CHI3L2 düzeyleri kendi arasında ve sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Çalışılan parametreler hastalık süresi, atak sıklığı, Expanded Disability Status Scale (EDSS ), uygulanan tedavi, cinsiyet, aile öyküsü ve Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) lezyon yükü ile karşılaştırıldı. Bulgular: CHI3L1 düzeyi MS atak dönemindeki hastalarda MS remisyon dönemindeki hastalar ve kontrol grubuna göre daha yüksek saptandı. MS remisyon dönemindeki hastalar ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. CHI3L2 düzeyi MS atak ve MS remisyon dönemindeki hastalarda kontrol grubuna göre daha düşük saptandı. MS atak ve MS remisyon dönemindeki hastalar arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. İmmünmodulator ilaç kullanan MS hasta grubunda CHI3L1 ve CHI3L2 düzeylerinde anlamlı bir farklılık olmayıp, ilaç kullanmayan MS hasta grubunda ilaç kullananlara kıyasla değerler daha yüksek saptandı. Aile öyküsü, cinsiyet ve MRG da lezyon yükü ile CHI3L1 ve CHI3L2 değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmedi. Sonuç: Çok önemli immün temelli sistemik bir hastalık olan MS 'de, patogenezde CHI3L1/ CHI3L2 aksının yer aldığı ancak başka mekanizmaların da hastalık patogenezine katkıda bulunduğu düşünüldü. Anahtar Sözcükler: Multipl skleroz, Chitinase 3 like 1, Chitinase 3 like 2
Relapsing remitting multipl sklerozda visinin benzeri protein 1(VILIP-1) düzeyinin araştırılması
Amaç: Multipl Skleroz(MS) merkezi sinir sisteminin hem gri hem beyaz cevherini farklı lokalizasyonlarda etkileyen, olasılıkla otoimmun inflamatuar, demyelinizasyon ve akson kaybı ile seyreden ve yaşam kalitesini sınırlayan kronik bir hastalıktır. Multipl Skleroz, genç ve orta yaş grubunda travmadan sonra en çok özürlülüğe yol açan hastalık olması sebebiyle önemlidir. Etyopatolojisi net olarak anlaşılamamış olmasına rağmen MS patogenezinde immün sistem, inflamatuar süreçler, hücre düzeyinde çeşitli sinyal yolaklarının önemli olduğu bilinmektedir.(1,2)Nöronal kalsiyum(Ca2+) sensör proteinlerinden (NCS) olan visinin benzeri protein-1 ( VILIP-1); nöronal farklılaşma, nörit büyümesi, farklı sinaptik plastisite, öğrenme üzerinde etkileri olan hücre düzeyinde çeşitli sinyal yolakları kullanabilen ve çeşitli nörodejeneratif hastalığın patogenezinde rol oynadığı düşünülen önemli araştırma konularındandır. (3,4 ) Bu çalışmada relapsing remitting multipl skleroz (RRMS) atak ve remisyon döneminde olan olgular ile sağlıklı gönüllülerin periferik kan hücreleri elde edilerek serum VILIP-1 düzeylerine bakılıp, elde edilen verileri gruplar arasında karşılaştırmak ve MS patogenezi ile ilgili bilgiler sağlamayı planladık Ayrıca çalışmamızın sonuçları ile MS hastalarının ayırıcı tanısında kullanılabilecek prognoz ve özürlülük gelişimi belirteçleri ile yeni tedavi yöntemleri olabilecek bilgilere de ışık tutmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji kliniğinde takip edilen, 2010 Mc Donald kriterlerine göre kesin klinik RRMS tanısı alan ve remisyon döneminde olan 35 hasta, atak döneminde olan 30 hasta ile 25 sağlıklı gönüllü alındı. Hastalardan ve sağlıklı kontrol grubundan bir kez kan örneği alındı. Hasta grupları ile sağlıklı kontrol grubunda ölçülen VILIP-1 düzeyleri karşılaştırıldı. Çalışılan parametre ile olguların yaş, cinsiyet, MS süresi, ilk atakta ortaya çıkan klinik bulgular, kan örneği alındığı sırada belirlenen özürlülük (EDSS) skorları ,atak sayısı ,MR bölge tutulumu(periventriküler,jukstakortikal beyin sapı ve spinal kord) ve aldıkları tedaviler değerlendirildi. Bulgular: Kruskal-Wallis testi ile yapılan üçlü grup karşılaştırmasında RRMS olguları ile sağlıklı gönüllülerin VILIP-1 düzeyleri arasında anlamlı fark olduğu saptandı (p<0,05). Bonferroni düzeltmeli Mann-Whitney U testi ile yapılan ikili grup karşılaştırmalarında RRMS atak olgularının serum VILIP-1 düzeylerinin sağlıklı grubun VILIP-1 düzeylerinden anlamlı derecede düşük olduğu saptandı. RRMS remisyon olgularının serum VILIP-1 düzeylerinin de sağlıklı grubun VILIP-1 düzeylerinden anlamlı derecede düşük olduğu saptandı (ikili grup karşılaştırmalar için p<0.017). RRMS atak ve RRMS remisyon dönemindeki gruplar arasındaki karşılaştırmalarda ise anlamlı farklılıklar saptanmadı. (p=0.229) Sonuç: Çalışmamız VILIP-1'in, MS patogenezi üzerine etkisi olduğu hipotezini desteklemektedir. Yaptığımız çalışmada RRMS atak ve remisyon dönemindeki olguların VILIP-1 düzeyleri arasında anlamlı fark saptanmazken, RRMS olgularının VILIP-1 düzeylerinin sağlıklı olgulara göre anlamlı derecede düşük olduğu saptandı. Bu bulgular VILIP-1'in MS patogenezinde rol alan bir faktör olabileceğini göstermektedir. Anahtar Sözcükler: Relapsing-Remitting Multiple Skleroz, VILIP-1,VSNL
Primer servikal distonili hastalarda psikolojik durum ve yaşam kalitesi'nin değerlendirilmesi
Primer Servikal Distoni (SD); boyun kaslarında istemsiz kasılmalar sonucu gelişen baş ve boyunda anormal postürlere sebep olan fokal bir distoni tipidir. SD; motor semptomların yanısıra non-motor semptomlarla da kendini gösterebilmektedir. SD; boyun kaslarında istemsiz kasılmalar yaparak hastaların günlük yaşamlarında hastaların yaşam kalitesini kötüleştirmektedir. SD; hastaların toplum içinde, sosyal ortamlarda psikolojik durumlarını etkiler ve bu durum da hastaların yaşam kalitesine önemli ölçüde etki eder. Bu çalışmanın amacı SD'li hastalardaki kötü yaşam kalitesi ve depresyon anksiyete şiddetini belirlemek, bununla birlikte depresyon ve anksiyetenin yaşam kalitesindeki kötüleşme ile ilişkisini saptamaktır. Biz bu çalışmada 47 kişilik hasta ve 40 kişilik kontrol grubuna daha önce geçerlilik ve güvenirlikleri kanıtlanmış olan Hastane Anksiyete Depresyon Skalası (HADS) ve Short Form -36 (SF-36) anketlerini uyguladık. SD'li hastaların sağlıklı kontrol grubuna göre HADS ölçeği sonucunda; depresyon ve anksiyete alt ölçeklerinden kesme puanlarının üzerinde ortalamalar aldığı, SF-36 yaşam kalitesi formunun 8 alt ölçeğinin 7'sinde düşük puanlar aldığı saptandı. Sonuç olarak SD'li hastalardaki distoni; hastaların yaşam kalitesini kötüleştirir ve hastaların anksiyete ve depresyon gibi psikolojik komorbiditelerini arttırır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Servikal distoni, Depresyon, Anksiyete, Günlük Yaşam Aktiviteleri
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesinde Nisan 2010-1 Mayıs 2018 tarihleri arasındaki beyin ölümü vakalarının retrospektif çalışması
Amaç: Yakın tarihlere kadar "ölüm durumu" kalbin durması ile ifade edilirken; zamanımızda "beyin ölümü" durumunda hastanın kalp atımı olsa bile ölü kabul edilebilmesi, yaşanan değişimi net olarak göstermektedir. "Beyin ölümü" merkezi sinir sisteminin kafatası içinde kalan kısmı olan beyin, beyin sapı ve serebellumun tamamının tüm aktivitelerinin geri dönüşümsüz olarak yitirilmesidir. Türk Nöroloji Derneği beyin ölümü kavramını toplumumuzun bakış açısına uygun olarak "tüm beyin ölümü" olarak kabul eder.1 Tüm beyin ölümü tıbbi ölüm halini ifade etmektedir. Birçok sistemik hastalık, travmalar ve neoplazmlar sonucu beyin hasarı oluşabilmekte ve bu hasar sonucu beyin ölümü gerçekleşebilmektedir. " Beyin ölümü tanısı koymak, bu olguların organ donörü olma ihtimali nedeniyle büyük bir önem taşımaktadır. Potansiyel donör olabilecek hastaların çoğunluğunu serebrovasküler olay geçirmiş olan, kafa travmalı ve hipoksik ensefalopatili hastalar oluşturmaktadır.2–4"Bu bağlamda nöroloji doktorunun günlük pratiğinde karşı karşıya gelme olasılığı diğer bölümlere kıyasla bir hayli yüksektir. Beyin ölümü gelişen bir hastada meydana gelen hemodinamik değişiklikler, nakledilmesi uygun potansiyel organlar için ciddi tehlikeler oluşturmaktadır. Bu çalışmamızda beyin ölümü olgularının demografik özellikleri ve laboratuvar verilerini içeren retrospektif bir inceleme yaptık. Çalışmamız da 01.04.2010-1 Mayıs 2018 tarihleri arasında tıp fakültemizde beyin ölümü tanı konma oranı, beyin ölümü tanısı konan hastaların hastaneye yatış tanıları, hastalara beyin ölümü tanısı konma süresi, beyin ölümü tanısı konan hastaların organ naklinde donör olma oranı, beyin ölümü tanısı sonrası somatik ölüm arasında geçen süre, beyin ölümü tanısını konması sürecine dahil olan tıbbi branşların oranı, kullanılan yardımcı tetkik ve görüntüleme yöntemleri, olguların hastaneye yatış ve beyin ölümü tanı günü biyokimyasal laboratuvar değerleri gibi verileri retrospektif olarak inceledik. Bu veriler neticesinde dünya ve Türkiye'de beyin ölümü verileri ile kendi verilerimizin karşılaştırmasını yaptık. Mevcut veriler ile tanı koyma aşamasında varsa eksiklikler ve bu konuda çözüm olarak ne yapılabileceği konularını ele aldık.
Akut iskemik inme hastalarında prognozu belirleyen hastane öncesi ve hastane içi faktörler
Giriş : İnme yaşlanan toplumlarda sosyoekonomik önemi gittikçe artan bir hastalıktır. Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) verilerinde 1990 yılında inme dünya genelinde ikinci, gelişmiş ülkelerde üçüncü ölüm nedeni olarak gösterilmiştir. Sakatlık ve işgücü kaybının ise birinci nedenidir. Son dönemlerde inme ile ilişkili mortalite oranı azalırken inme insidansında yükselme olmuş ve dizabilite ile yaşayan inme geçirmiş kişi sayısı artmıştır. Bu artış, inme geçiren kişinin kendisi, ailesi, toplum ve sağlık sektörü için büyük emosyonel ve sosyoekonomik sonuçlar doğurmaktadır. Ayrıca son dönemlerde inme ile ilişkili hospitalizasyon oranlarında artış olduğu izlenmiştir. Hospitalizasyon oranında artış ile birlikte hastanede kalış süresinde ve mortalite oranlarındaki düşüş korumanın iyileşmesi değil, inmenin daha iyi tedavisi olduğu görüşünü desteklemektedir. İskemik inme hastasında erken kan akımı sağlanmasının uzun dönem morbidite üzerine etkili olduğu çalışmalarla kanıtlanmıştır. Bu nedenle, çalışmaların çoğu rekanalizasyon ve reperfüzyon odaklıdır. Amaç : Çalışmanın amacı, hastane öncesi ve hastane içi faktörlerin, akut iskemik inme hastalarında prognozu ne şekilde etkilediğini bulmaktır. Materyel ve metod : Araştırmamız hastane öncesi ve hastane içi faktörlerin prognoz üzerine etkisini belirleyen kohort çalışmasıdır. Araştırmaya; Haziran 2015 – Ağustos 2015 tarihleri arasında semptom başlangıcının ilk 24 saatinde Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi acil servisine başvuran, klinik, laboratuvar bulgular ve radyolojik tanı yöntemleriyle (bilgisayarlı tomografi (BT) ve/veya manyetik rezonans görüntülemesinde (MRG)) akut iskemik inme tanısı alan 18 yaşından büyük 80 hasta alındı. Dışlama ölçütü, dizabiliteye neden olabilecek başka bir komorbit durum olarak kabul edildi. Hastalar inmeyi takiben ilk 24 saat, 3.gün, taburculuk sırasında ve 3.ayda rutin İnme Poliklinik kontrolünde değerlendirildi. Bulgular ve Sonuç: Çalışmamızda 75 yaş üzeri hastalarda prognoz daha kötü saptanırken, vücut kitle indeksi ˃25 ve sigara kullanım öyküsü olan hastalarda prognoz daha iyiydi. 3.ayda kötü prognoza sahip hasta oranı tüm populasyonda % 27.5; 3.ay mortalite oranı ise % 18.75 olarak saptandı. 270 dakikanın altında başvuran hastalarda prognoz, 270 dakikanın üzerinde başvuran hastalara kıyasla daha iyiyken, trombolitik tedavi uygulanan hastalarda 3.ayda iyi fonksiyonel sonuç, uygulanmayanlara göre farklı bulunmadı. Duysal semptomla başlayan hastalarda semptom-kapı süresinin anlamlı derecede uzun olduğu, motor semptomların ise semptom – kapı zamanını kısalttığı görüldü. Hastane içi faktörlerden kapı – beyin görüntülemesi ve kapı – anjiografi süreleri semptom – kapı zamanı 270 dakikanın altında olanlarda daha düşük bulundu. Ayrıca, yatış süresi uzun olan, ilk gün ortalama kan şekeri 120 mg/dL, vücut sıcaklığı 36.7 C º'nin üzerinde olan hastaların prognozu kötü seyretti. Sonuç olarak, bu çalışmada, akut iskemik inme hastalarında hastane öncesi faktörlerden inmenin duysal semptomla başlaması prognozu kötü yönde etkilerken, uyarıcı motor semptomun prognozu iyi yönde etkilediği görüldü. Hastane içi faktörlerden ise yatış süresinin uzun olması, kan şekeri kontrolünün sağlanamaması ve yüksek vücut sıcaklığı kötü prognozla ilişkili saptandı.
Uyku APNE sendromunda gündüz aşırı uykululuğun demografik ve polisomnografik belirleyicileri ve subjektif ölçütlerinin işlerliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Obstruktif uyku apne sendromu (OUAS) için önemli bir semptom olan gündüz aşırı uykululuk (GAU), bireyin kognitif ve fiziksel performanslarında düşüşe, iş ve trafik kazalarına sebebiyet vermektedir. GAU'nun tespitinde ve tedavi etkinliğinin takibinde, uygulama kolaylığı ve maliyetsiz oluşu nedeniyle en sık ve yaygın kullanılan testlerin başında Epworth uykululuk ölçeği (EUÖ) yer almaktadır. Bu çalışmanın amacı OUAS hasta grubunda GAU'yu demografik ve polisomnografik verilerle tartışmak ve kullanmakta olduğumuz EUÖ'nün işlerliğinin gücünü değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Araştırma Ocak 2014-Şubat 2016 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Uyku Bozuklukları Polikliniği'nde polisomnografik (PSG) olarak OUAS tanısı konulmuş hastalara ait verilerin retrospektif olarak incelenmesi ile gerçekleştirilmiştir. Gündüz aşırı uykululuğun EUÖ ile değerlendirildiği erişkin yaştaki tüm hastalar çalışmaya alınmıştır. İstatistik analizleri SPSS 15 kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Anlamlılık düzeyi olarak p<0,05 değeri kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 214'ü (%78) erkek, 60'ı (%21,9) kadın olmak üzere toplam 274 hasta dahil edilmiştir. Olguların ortalama yaşı 51,1211,93 yıl, beden kitle indeksi (BKİ) 30,49+5,38kg/m2 ve apne/hipopne indeksi (AHİ) 37,8126,03 olarak saptandı. Eğitim durumu 124 olguda ilköğretim/lise iken, 113 olguda en az üniversite düzeyindeydi. Tüm olguların EUÖ ortalama puanı 9,85,41 olarak hesaplandı. Hastalık şiddetine göre bakıldığında ortalama EUÖ puanı hafif OUAS grununda 8,94,9, orta OUAS grubunda 9,24,8 ve ağır OUAS grubunda 10,65,8 olup, gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. EUÖ ile BKİ, yaş, AHİ, ortalama O2 desaturasyonu, ortalama apne süresi ve minimum O2 saturasyonu ile korelasyonları değerlendirildi; ancak bu değişkenler ile anlamlı ilişkisi gösterilemedi. EUÖ'nin güvenilirlği ele alındığında, Cronbach's alfa değeri 0,852 olup yüksek, intraklas korelasyonu (ICC) 0,412 olarak orta düzeyde saptandı. Faktör analizinde testin bir bileşeni ölçtüğü ve ölçülmek istenen varyansın %49,7'sini açıklayabildiği gösterildi. Eğitim ve cinsiyet subgrupları için ölçeğin analizi yinelendi. Kadın cinsiyette (Cronbach's alfa 0,828/ICC 0,372) ve eğitim durumu yüksek (Cronbach's alfa 0,828/ICC 0,358) olan gruplarda görece daha düşük güvenilirlik değerleri olmakla birlikte, ölçeğin güvenilirliğinin iyi düzeyde olduğu saptandı. Sonuç: Çalışmamızda OUAS grubunda EUÖ'nin geçerlilik ve güvenilirliği iyi derecede olduğu ortaya konmakla birlikte, diğer çalışmalara göre EUÖ total skoru düşük saptanmış ve polisomnografik verilerle korelasyonu olmadığı gösterilmiştir.
Serebrovaskuler hastalıklarda S-100 protein, nöron spesifik enolaz düzeylerinin nörolojik defisit ve prognozla ilişkisi
İnme, beynin bir bölgesinin, iskemi veya kanama sonucu kalıcı veya geçici olaraketkilenmesi ve/veya beyni ilgilendiren bir ya da daha fazla kan damarlarının primer patolojisiolarak tanımlanır. Tüm inmeler içinde beyin infarktı % 70-80, İntra-Serebral Kanama (İSK)% 7-15 ve Subaraknoid Kanama(SAK) ise % 2-8 oranında görülür. İnme sadece gelişmişülkelerde değil, tüm dünyada en önemli mortalite ve morbidite sebeplerinden biridir.CT, MRG ve gibi modern nöroradyolojik görüntüleme teknikleri enfarktüsün vehemorajinin yerini ve hacmini belirlemede yardımcı olur. Ancak tekrarlanan nöroradyolojikgörüntüleme pratik değildir. Beyin hasarlarında S100 protein, NSE, IL-6, myelin bazikprotein, glial fibrik asit proteinin kan seviyesini ölçüm tekniği bize daha az riskle daha sıkdeneme imkanı ve beyin hasarlanmasının ciddiyetini göstermede, hızlı tanı konmasına veerken tedaviye olanak sağlamaktadırS-100 asidik bağlayıcı bir proteindir. Protein iki alt birimden oluşmuştur (?veß). S-100 ßßyüksek konsantrasyonlarda astrosit ve schwan hücrelerinde bulunur. NSE 2- fosfogliseratıfosfoenol pruvata çeviren glikolitik bir enzimdir. Dimerik ?? formu glial hücreler içinspesifiktir. IL-6 farklı dokuların büyümesi ve farklılaşmasını sağlayan, çok çeşitlifonksiyonları bulunan bir sitokindir. IL-6'nın SSS iskemisinden sonra belirgin olarak nöronalhücre kaybını olduğu bölgelerde arttığı çeşitli çalışmalarda gösterilmektedir.Son zamanlarda serum S-100 protein, NSE ve IL-6 düzeyi yükselişi ile çeşitli biçimlerdekiakut beyin hasarlanmaları arasındaki ilişki belirlenmiştir.Serumda NSE ve S100 proteinlerinin ölçümü;Hasara uğrayan dokuların daha çok glial yada nöronal olduğunun tahmininde, hastalık prognozunun saptanmasında, hasar büyüklüğü veuygulanacak tedavi stratejisinin belirlenmesinde hastalıkların ayırıcı tanısında tedavietkinliğinin değerlendirilmesinde önemli bilgiler verir.Çalışmamızda 50 İskemik ve 25 Hemorajik inme hastası alındı Çalışmaya alınanhastalardan hastaneye yatışlarını takip eden ilk 24 saat içersinde 2.günde,3.günde ve10.günlerde kontrol grubunda ise bir kez serumdan S100 proteini, NSE ve IL-6 değeriölçülmüştür.Çalışmaya alınan İskemik inme hastaları Bamford ve arkadaşlarının yaptığıOxfordshire sınıflandırmasına göre lezyon tipleri belirlenmiştir. Çalışmaya alınan 50 iskemikinme hastası; 14 hasta(%28) LACİ,30 hasta(%60) TACİ,3 hasta(%6) PACİ ve 3 hastada(%6)POCS olarak değerlendirildi. Çalışmaya alınan 25 hemorajik inme hastası ise 17 hastasupratentoryal ve 8 hasta infratentoryal olarak değerlendirildi.S-100 Proteini ve NSE analizinde İmmunoassay analizör olan modular analytics E170 deECLİA kulanıldı.Ölçüm yapılan tüm günlerde NSE, S-100 protein ve IL-6 düzeyleri iskemik ve hemorajikinme hastalarında kontrol gurubuna göre anlamlı düzeyde yüksekti. İskemik inmede enyüksek S100 düzeyi 2. ve 3.günde ölçülmüştür, hemorajik inmeli hastalarda ölçüm yapılantüm günlerde S100 protein düzeyi yüksek bulunmuş olup, en yüksek düzeyi 3. gündeölçülmüştür. Çalışmamızda TACİ gurubunda en yüksek S100 düzeyleri bulunmuştur.Hemorajik inme geçiren hastalarda ölçüm yapılan tüm günlerde S-100 protein düzeyi yüksekbulunmuştur.En yüksek düzey supratentoryal gurubta tespit edilmiştir. Eks olan iskemikinmeli hastaların taburcu olan iskemik inmeli hastalara göre daha yüksek S-100 protein, NSEve IL-6 düzeyleri bulunmuştur. Çalışmamızda en yüksek S100 protein düzeyleri NİH skalası15'den büyük olan hastalarda tespit edilmiştir.En düşük düzey ise NİH skalası 0-1 ile 2-7arasında olan hastalarda ölçülmüştür. Kötü prognoza sahip hastalarda en yüksek NSE, S100protein ve IL-6 düzeyleri tespit ettik. S100 protein düzeyi ile enfarktüs boyutu ve uzun dönemnörolojik defisiti belirlemede iyi bir nörobiyokimyasal markır olmakla birlikte enfarkt tanısıiçin yeterli değildir. S100 protein düzeyindeki zaman içindeki değişimler klinik sonuçlarla iyibir korelasyon gösterir. Özelikle nörolojik defisit ve serebral hasar artıkça S100 ve NSEdüzeyinin belirgin bir biçimde artığını,nörolojik defisiti kötü ve eks olan hastalarda S100protein, NSE ve IL-6 düzeylerini daha yüksek bulduk. Ayrıca iskemik lezyon ve hemorajiledeS100 düzeyinde artış NSE göre daha belirgin olmaktadır.Böylece çalışmamızın sonucundaiskemik ve hemorajik inmelerde nörolojik defisiti tahmin etmede, tedavide ,takip veprognozda önemli markırlar olduğu, S100 proteinin NSE'ye göre SSS hastalıklarına dahaözgül olduğu görülmektedir. Yüksek S100 proteini tespit edilen inmeli hastalarda artmış IL-6 ile anlamlı bir korelasyon göstermiştir.
İskemik inmede matriks metalloproteinazlar ve inhibitörlerinin düzeyleri ile klinik sonuçları arasındaki ilişki
AMAÇ: Matriks metalloproetinazların kontrolsüz ekspresyonu doku hasarı ve inflamasyonla sonuçlanmaktadır. Serebral iskemi hayvan modellerinde MMP-2,9 ve TIMP-1 ekspresyonu belirgin biçimde artmış olarak bulunmuştur. Bununla birlikte klinik çalışmalar çok az sayıdadır. İskemik inmedeki in vivo rolleri ve zamansal profili hakkında çok az şey halen bilinmektedir. Bu nedenle akut ve subakut dönem iskemik inmede MMP?2, MMP?9 ve TIMP?1 düzeyleri saptanarak inme şiddeti ve prognuzu açısında öneminin; inme risk faktörleri ile arasında ilişkinin saptanması amaçlanmıştır.MATERYAL ve METODLAR: Semptomların başlangıcından ilk 24 saat içinde fokal nörolojik defisit ile başvuran ve akut iskemik inme tanısı konan 120 hastada ve yaş ve cinsiyetle uyumlu 50 kontrol grubundan ELIZA (enzyme-linked immunosorbent assay) yöntemiyle MMP-2, 9 ve TIMP-1 düzeyleri saptanmıştır. İnme başlangıcından sonraki 1., 2. ve 7. günlerde kan örnekleri alınmıştır. Eş zamanlı NIHSS (National Institutes of Health Stroke Scale) skoru belirlenmiştir. Her bir hastadan vasküler risk faktörleri açısından detaylı hikaye alındı. İnflamatuar , malıgn hastalığı olan ve akut enfeksiyonu olan 27, serebral hemorajik transformasyon gösteren 3 hasta çalışma dışında bırakılmıştır. Tüm hastalara ilk 24 saatde BBT yapılmıştır.SONUÇLAR: birinci gün, ikinci gün ve yedinci gün plazma MMP-2 (p<.001) ve MMP-9 (p<.001) düzeyleri açısından hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar olduğu görülmüştür. Öte yandan ikinci ve yedinci günlerde elde edilen TIMP?1 değerleri açısından ise hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel açıdan anlamlı olabilecek bir farklılığa rastlanmamıştır ancak birinci gün düzeyi anlamlı bulunmuştur. MMP-9 yedinci gün değeri açısından NIHS değeri 8'in üzerinde olanlar (NIHS>8) ile NIHS değeri 8'in altında olanlar (NIHS<8) arasında anlamlı bir farklılık olduğunu göstermiştir (p<.01). Herhangi bir zamanda MMP-2 ve TIMP-1 düzeyleri ile NIHSS skorları arasında ilişki bulunamamıştır. MMP-9 yedinci gün değeri ile DM (p<.05); TIMP?1 yedinci gün değeri ile KAH ve AF arasında ilişki olduğunu gösterilmiştir (p<.01).TARTIŞMA: MMP'lar TIMP ler iskemik inmenin akut fazında rol almaktadır. MMP-2, 9 ve TIMP-1 düzeyleri iskemik inmenin akut fazında plasmada yüksektir. Ayrıca MMP-9 kötü prognozda etkili olabilir. İskemik inmede MMP'lar ve TIMP' ler vasküler risk faktörleri ile zamansal değişiklik gösterebilir.ANAHTAR SÖZCÜKLER: Matriks Metalloproteinazlar, inme, TIMP-1, NIHSS
Akut serebrovasküler hastalıklarda otonom sinir sisteminin kalp hızı değişkenliği ve katekolamin düzeyleri ile değerlendirilmesi
Serebrovasküler olayların kardiyovasküler ve otonomik fonksiyon değişikliklerine neden olduğu yapılan klinik çalışmalarla gittikçe daha çok desteklenmektedir. Biz bu çalışmamızda akut inmeli hastalarda, zaman ve frekans esaslı kalp hızı değişkenliğini plazma katekolamin düzeyleri ile karşılaştırdık. Bu parametrelerle otonom sinir sistemin sempatik ve parasempatik aktivitelerinin serebral lezyon yeri ile ilişkisini göstermeyi amaçladıkÇalışmamıza, Mayıs 2007-Mayıs 2008 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi (DÜTF) Hastanesi Nöroloji Kliniğine yatan, akut inme geçirmiş 60 hasta ve 31 sağlıklı kontrol grubu alındı. Dışlanma kriterleri olarak hikayesinde diyabet, atriyal fibrilasyon, geçirmiş inme, inme geçirdikten 24 saat sonra hastaneye başvuran, kalp protez kapağı bulunan, ileri derecede kalp yetmezliği olan, böbrek ve karaciğer yetmezliği tanısı almış hastalar ile manyetik rezonans görüntülemesinde (MRG) lezyon saptanmayan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Ayrıca EKG parametrelerini ve holter monitorizasyonunda kardiyak ritmi etkileyeceği ilaçlar sorgulanarak bu ilaçları kullanan hastalar da çalışma dışı bırakıldı. Tüm hastalara ve kontrol grubuna 24 saatlik holter EKG kayıtlaması yapıldı. Zamana dayalı SDANN, SDNN, pNN50 RMSSD ayrıca frekans esaslı LF, HF, VLF, LF/HF ile kalp hızı değişkenliği analizlerini kulandık. İnmenin 1. 3. 7. günlerinde plazma norepinefrin ve epinefrin konsantrasyonu high .performance liquid chromatography (HPLC) yöntemi kullanılarak ölçüldü. İstatistiksel analizlerde SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 11,5 PC programı kullanıldıÇalışmaya alınan inmeli ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet, hipertansiyon, hiperlipidemi ve sigara öyküsü açısında bir fark yoktu. Akut inmeli, sağ ve sol hemisfer lezyonlu hastaların 1. ve 3. günde ki plazma norepinefrin konsantrasyonları kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede artmıştı (P<0.05). İnmeli, sağ hemisfer lezyonlu grubun 1.,3.,7. günlerde ki plazma epinefrin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (P<0.05). Akut inmeli hastalar arasında en belirgin kalp hızı değişkenliği sağ hemisfer lezyonu olanlarda bulundu. SDANN hasta gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı bir azalma görüldü (p=0.001). Sağ hemisfer ve beyinsapı-serebellum lezyonlarında 5 dakikalık frekans esaslı kayıta VLF ve LF değerlerinde kontrol grubuna göre anlamlı bir artış görüldü (P<0.05). Çalışmamızda akut inmeli hastaların klinik durumlarını değerlendirmek için kullandığımız Barthel ve Kanada İnme Skalası ile 1.,3.,7. günlerdeki plazma epinefrin ve norepinefrin düzeyleri arasında anlamlı negatif korelasyon bulundu (r=-0.36,p=0.01). Ayrıca SDANN (r=0.40,p<0.01) ve LF, LF/HF (r= -0.369, p<0.01) ile güçlü pozitif korelasyon bulunduSağ hemisfer lezyonu olan akut inmeli hastalarda sempatovagal dengenin göstergesi olan LF/HF oranı ile plazma katekolamin düzeylerinin artışı otonom fonksiyonun sempatik aktivite lehine bozulduğunu göstermektedir. İnme lateralizasyonunun kardiak otonomik disfonksiyon üzerine etkisi, akut dönemde zaman ve frekansa dayalı KHD'i analizi ile kolay saptanabilir. Sonuç olarak akut inme sonrası otonom sinir sistemini değerlendirmek için daha geniş katılımlı ve uzun süreli prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Matriks metalloproteinazlar ve tümör nekrozis faktör alfanın multipl skleroz hastalığındaki rolü
AMAÇ: Kesin MS tanılı hastalarla yaptığımız bu çalışmayla, matriks metalloproteinazlar (MMP-9, MMP-2), spesifik inhibitörleri (TIMP-1, TIMP-2) ve tümör nekrozis faktör alfa (TNF?) arasındaki ilişkiyi ortaya koyarak, multipl skleroz hastalığındaki rolünü irdelemeyi amaçladık.MATERYAL ve METOD: Çalışmaya Dicle Üniversitesi nöroloji polikliniğine başvuran en az 1 yıldır immünmodülatör tedavi alan ve en son atağını 1 aydan daha uzun süre önce geçirmiş olan 18-60 yaş arası 41 kadın, 19 erkek toplam 60 MS hastası ile yaş ve cinsiyetle uyumlu 19 kadın, 11 erkek toplam 30 sağlıklı kişi kontrol grubu olarak çalışmaya alınmıştır. ELISA (Enzyme-linked immunosorbent assay) yöntemiyle MMP-2, 9 ve TIMP-1,2; Kemiluminisent (Immulite) yöntemiyle TNF-? plazma düzeyleri saptanmıştır. Hastaların yaş, cinsiyet, hastalık süresi, klinik MS tipi, başlangıç semptomları kaydedilmiştir. EDSS, Kurtzke Genişletilmiş Yetmezlik Durum skoru yardımıyla ölçülmüştür.SONUÇLAR: Gruplar arasında cinsiyet farkı ki kare testi ile analiz edildi.İstatistiksel olarak anlamsız bulundu P>0,05. Gruplar arası yaş dağılımı Anova testi ile analiz edildi.Gruplar arasında farklılık olduğu saptandı. Ancak Post Hoc, Bonferroni düzeltmesi yapılarak gruplar ikili karşılaştırıldığında gruplar arasında farklılığın olmadığı gözlendi (P>0,05).Laboratuar değerleri (MMP-2, 9; TIMP-1,2 ve TNF-?), beş gruba ( ? 5 yıl RRMS, ? 10 yıl RRMS, PPMS, SPMS ve kontrol ) göre Anova testi ile analiz edildi. TNF alfa ve TIMP-1 için yapılan karşılaştırmalarda istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (P<0,05). ? 5 yıl RRMS, ? 10 yıl RRMS, PPMS, SPMS ve kontrol grupları ikişerli gruplar halinde karşılaştırmak için Post Hoc , Bonferroni düzeltmesi yapıldı. TNF alfa plazma düzeyi; ? 5 yıl RRMS ve PPMS ile kontrol grubu karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (P<0,05). TIMP-1 plazma düzeyi; PPMS grubu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (P<0,05).YORUM: Çalışmamızda TNF alfa plazma düzeyi; ? 5 yıl RRMS ile kontrol grubu karşılaştırıldığında, PPMS ile kontrol grubu karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. TNF alfa plazma düzeyi ? 5 yıl RRMS ve PPMS gruplarında kontrole göre daha düşük bulundu.Çalışmamız TNF alfa plazma düzeyinin tek başına MS hastalığında stabil dönemde immünmodülatör tedavi altında düşük olarak izlendiği ve hastalığın erken dönemlerinde patogenezde daha etkin rol oynadığı ve tek başına prognoz faktörü olarak kullanılabilecek değerde olduğunu göstermektedir.PPMS grubunun TIMP-1 plazma düzeyi kontrol grubuna göre düşük çıkmıştır. TIMP-1, MMP-9'un potent inhibitörü olduğuna göre, PPMS hastalarının dizabilite artışı TIMP-1'deki düşüklükten kaynaklanıyor olabilir. Bu da TIMP-1 plazma düzeyi tayinin prognostik faktör olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir.MMP-2 RRMS hastaları ile SPMS hastaları arasında istatistiksel olarak anlamlı değişiklik görülmemiş ve rapor edilmemiştir. Bizim çalışmamızda yapılan araştırmaları destekler nitelikte gruplar arasında istatistiksel olarak farklılık izlenmemiştir. Ancak MS hastalarından oluşan tüm grupların MMP-2 plazma düzeyleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında belirgin bir artış izlenmiştir. Bu da MMP-2 plazma düzeylerindeki artışın MS'in stabilitesinde etken olduğunu düşündürmektedir.Elde ettiğimiz veriler, kesin olarak daha kapsamlı araştırma gerektirmekle birlikte MS'in patoğenezine ışık tutacağını ve gelecekteki tedavi yaklaşımlarına yardımcı olacağını düşünmekteyiz.ANAHTAR SÖZCÜKLER: Multipl skleroz, Matriks metalloproteinazlar, Tümör nekrozis faktör alfa
Migren etiyolojisinde oksidan-antioksidan dengenin rolünün araştırılması
Migren, biyokimyasal, genetik ve çevresel faktörlerle ilişkili multifaktöryel patogeneze sahip bir nörovasküler hastalıktır. Migren etyopatogenezini araştıran birçok çalışma yapılmış olmasına rağmen kesin bir sonuca varılamamıştır. Son yıllarda çoğu hastalıkta olduğu gibi migren patogenezinde de oksidatif stresin önemi araştırılmaktadır. Azalmış serum paraoksonaz-1 (PON-1) aktivitesi, iskemik strok, koroner arter hastalığı ve Alzheimer gibi çeşitli hastalıklar için bir risk faktörüdür. PON-1 enzimi, düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) kolesterol oksidasyonunu önlemektedir.Bu çalışmada, migrenli hastalarda lipid peroksidasyon ürünü Malondialdehit (MDA),Total Antioksidan Kapasite,serum PON-1 aktivitelerini ve serum lipit profilini sağlıklı kontrollerle karşılaştırarak patofizyolojik süreçteki muhtemel rolünü araştırmayı amaçladık.Çalışmaya 28 auralı ve 32 aurasız migrenli hasta ve 30 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Serum PON-1 aktivite,MDA,total antioksidan kapasite ve lipitprofili,spektrofotometrik yöntemle ölçüldü.Migren hastalarıyla kontrol grubu arasında,PON-1, Total Antioksidan Kapasite düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı düşüklük tespit ettik(p<0.05). Fakat bu parametrelerde auralı migren ve aurasız migren hastaları arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık tespit etmedik (sırasıyla,p=0.342 ve p=0.917).Plazma MDA düzeyi, migren hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.05).Ve auralı migren ve aurasız migren hastaları arasında istatistiksel anlamlı farklılık vardı(p=0.000).Serum LDL,TC,TG düzeyleri migren hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p < 0.05). Serum HDL düzeyleri migren hastalarında kontrol grubuna göre düşüktü(p<0.05). Bu parametrelerde auralı migren ve aurasız migren hastaları arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık tespit ettik(sırasıyla p=0.000,p=0.029,p=0.000,p=0.000 ).Migren hastalarını auralı ve aurasız olarak gruplandırdığımızda, plazma MDA,LDL,TC,TG düzeyleri, aurasız ve auralı migren hastalarında anlamlı derecede yüksek ve serum PON-1 ,Total Antioksidan kapasite ,HDL düzeyleri anlamlı düzeyde düşüktü(p=0.000).Sonuç olarak,migrende bulduğumuz MDA yüksekliği, total antioksidan kapasite düzeyinde azalma ,aşırı serbest radikal üretiminin oksidatif stresi artırarak ataklara yol açabileceğini düşündürmektedir ve PON-1 aktivitesinde,HDL düzeyinde azalma,TC ,LDL düzeyinde artma, migren tedavisinde vasküler risk faktörleri açısından dikkat edilmesi gereken bir klinik öneme sahip olabilir.Anahtar kelimeler:MİGREN,MALONDİALDEHİT,PARAOKSONAZ,TOTAL ANTİOKSİDAN KAPASİTE
Myeloperoxidese plasma levels and ıts effection prognosis in acute ischemic stroke
İskemik inme, beyin dokusunda meydana gelen infarkt nedeni ile ani olarak ortaya çıkan patolojik bir durumdur. Bunlar arasında en fazla üzerinde durulan, inmede inflamasyonun rolüdür. Aterogenez ve akut serebral iskemide inflamatuar süreçlerin rol oynadığına dair deliller giderek artmaktadır. Oksidatif stres ve inflamasyon, aterosklerozun patogenezine katkıda bulunur. Miyeloperoksidaz (MPO) enzimi, oksidatif strese yanıt olarak lökositlerden salgılanan lizozomal bir enzimdir. Lökositelerde bolca bulunan ve reaktif oksidan ürünler oluşturan MPO aterosklerotik reaksiyonlarda bulunur ve katalitik aktivite gösterir.Biz bu çalışmada akut iskemik inme ile gelen hastaların miyeloperoksidaz plazma düzeylerinin prognoz üzerine etkisini araştırdık. Akut iskemik serebrovasküler hastalık tanısı alan 55 hasta ile kontrol grubu olarak yaş ve cinsiyet dağılımı uyumlu 40 sağlıklı birey prospektif olarak değerlendirmeye alındı. Hastalardan inmeyi takiben ilk 24 saat ve 5. gün kan örnekleri alınırak plazma miyeloperoksidaz düzeylerine bakıldı. Hasta grubunun miyeloperoksidaz düzeyleri kontrol grubuna kıyasen anlamlı derecede yüksekti (p<0.0001). Hasta grubunda sağ kalanların ve ilk 6 ay içinde ölenlerin myeloperoksidaz düzeyleri karşılaştırıldığında, miyeloperoksidaz yükseliği mortalite yönünde anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.000).Sonuç olarak çalışmamız akut iskemik inmeli hastalarda plazma miyeloperoksidaz düzeyinin arttığını, ve plazma miyeloperoksidaz düzeyinin prognozla ilişkisinin olduğunu göstermektedir. Miyeloperoksidaz düzeyinin aterogenezdeki ve inme sonrası olusan inflamatuar yanıttaki rollerinin daha iyi anlaşılabilmesi için yeni ve kapsamlı çalısmalara ihtiyaç vardır.
Migren olgularında serum transforming growth factor 1 ß ve C-RP düzeylerinin değerlendirilmesi
Migren toplumda sık görülen bir baş ağrısı nedenidir. Buna rağmen patofizyolojisi tam olarak açıklanamamıştır. Migren ağrısını ve aura gibi eşlik eden belirtileri açıklayabilecek pek çok mekanizma ileri sürülmüştür. Nörojenik inflamasyon (NI), migren baş ağrısının oluşumunda önemli anahtar basamaklardan biridir. NI ile migren patogenezi arasındaki ilişki ilk olarak Dalessio tarafından tarif edilmiştir. Lokal steril inflamatuvar mekanizmalar ile salınan mediatörlerin vasodilatasyon yapıcı etkilerine bağlı olarak migren baş ağrısının oluştuğu bildirilmiştir. C-reactive protein (CRP) aktif sistemik inflamasyonun hassas bir indikatörüdür. Literatürde, migren hastalarında anormal CRP düzeylerinin kompleks klinik durumlarla ilişkili olduğunu bildiren çalışmalar mevcuttur. Transforming Growth Factor-ß1, hücre büyümesinde, diferansiasyonda, hücre hasarı sonrasında tamirde, immunomodulasyonda ve aterosklerozda rol aldığı düşünülen multifonksiyonel proinflamatuvar bir sitokindir. Bu nedenle bu çalışmada kliniğimize başvuran 2004 IHS kriterlerine uyan auralı ve aurasız migren hastalarında serum C-RP ve TGF 1 ß düzeylerinin karşılaştırılmasını amaçladık. Dicle üniversitesi Nöroloji Anabilim dalında migren tanısı almış 51 hasta auralı ve aurasız olmak üzere iki gruba ayrılmış ve 27 adet migren hastalığı olmayan sağlıklı kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların tümünden TGF 1 ß, C-RP, tam kan, biyokimya tetkikleri yapılmak üzere antekubital veninden kan örnekleri alınmıştır. Çalışma sonucunda gruplar arası C-RP ve TGF 1 ß düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur.Sonuç olarak tam olarak açıklığa kavuşturulamamış olan migren etyopatogenezinde nörojenik inflamasyonun rol alabileceği bu çalışma ile ortaya konulmaktadır.
Akut hemorajik ve iskemik inmede serum leptin ilişkisi
Leptin, enerji alımı ve tüketimini düzenleyen, protein yapısında, vücutta birçok sistemi etkileyen, adipoz dokudan salgılanan bir hormondur. Sitokinlere olan benzerliği nedeniyle klas 1 sitokin reseptör ailesinden sayılmaktadır. Leptinin sitokinlere benzerliği, inflamasyon, ateroskleroz ve hipertansiyon ile ilişkisi sebebi ile inme patogeneziyle ilişkili olabilir. Bu çalışmada, iskemik ve hemorajik inme geçiren hastalarda akut dönemde serum leptin düzeyleri ile inme ilişkisi araştırıldı.Akut iskemik inme tanısı alan 53 hasta ile akut hemorajik inme tanısı alan 40 hasta, kontrol grubu olarak yaş ve cinsiyet dağılımı uyumlu 50 sağlıklı birey prospektif olarak değerlendirmeye alındı. Hastalardan inmeyi takiben ilk 24 saat kan örnekleri alınarak serum leptin düzeylerine bakıldı. Hasta gubunun serum leptin düzeyi kontrol grubuna göre yüksek olup, fark istatiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Hasta grubu diabetes mellitus, hipertansiyon, hiperlipidemiye göre leptin değerleri karşılaştırıldığında anlamlı bir farklılık göstermemekteydi. Kontrol grubunda kadınların serum leptin düzeyleri erkeklere göre daha yüksek bulundu ve bu fark istatiksel olarak anlamlıydı (p<0.05).Sonuç olarak; çalışmamız akut inmeli hastalarda serum leptin düzeyinin arttığını göstermektedir. Yüksek serum leptin düzeyinin aterogenezde ve inflamatuar yanıt üzerine olan etkisi inme oluşumunda önemli rol oynayabilir. Bu konuda yeni ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Parkinsonlu hastalarda osteoproz sıklığının araştırılması
sonra ekleyeceğim
Cerrahi (endarterektomi) ya da girişimsel tedavi (stentleme) yapılmamış geçici iskemik atak ve inme hastalarının izlem sonuçları
Giriş: Beyin damar hastalığına bağlı, serebral, spinal ya da retinal infarkt nedeniyle ortaya çıkanfokal nörolojik bulgulara yol açan klinik tablo inme olarak adlandırılır. İnmelerin %80- 85 gibi büyük bir çoğunluğu tıkayıcı damar hastalığına bağlı olup iskemik inmeleri oluşturur. Özellikle akut inme tedavisindeki gelişmelere rağmen inme, tüm dünyada ölüm nedenleri içerisinde koroner arter hastalıklarından sonra ikinci sırada yer almaktadır. Erişkinlerde, sakatlık ve işgücü kaybının ise birinci nedenidir. İnme nedenleri içinde büyük arter aterosklerozuna bağlı iskemik inme önemli bir yer tutmaktadır. Medikal tedavinin yanında hastanın durumuna ve arter darlık derecesine göre bazı hastalara cerrahi ile endarterektomi ya da endovasküler yöntemle stent uygulaması gerekli olmaktadır. İnme hastalarının sadece akut dönemde tedavisi değil, inmeden sonraki izlemleri, bu izlemlerde gerekli tetkiklerin yapılarak, tedavilerin düzenlenmesi inme tekrarın önlenmesinde, ikincil korumada hayati önem taşımaktadır. Amaç: Bu araştırmanın amacı; cerrahi ya da stentleme yapılmamış geçici iskemik atak ve iskemik inme hastalarının izlem sonuçlarını değerlendirmektir. Akut inme döneminde nörovasküler görüntüleme (VG) yapılmış, cerrahi yada stentleme endikasyonu konmamış, ya da endikasyon konmuş ancak herhangi bir nedenle girişim yapılamamış hastaların karotis darlıklarının izlemde ne durumda olduklarını öğrenmektir. Bu amaçla, medikal tedaviyle izlenen hastaların VG sonuçlarına bakılarak semptomatik taraftaki karotis arterin durumu değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Ocak 2011-Ocak 2014 tarihleri arasında Serebrovasküler Hastalıklar (SVH) polikliniğine kaydedilmiş, endarterektomi ya da stent uygulanmamış, iskemik inme ve geçici iskemik atak tanılı toplam 940 hastanın tıbbi bilgileri çalışma için incelenmiştir.Hastaların ayrıntılı demografik verileri, inme tipleri, vasküler risk faktörleri, akut dönem ve izlemlerindeki VG sonuçları, medikal tedavileri kayıt edilmiştir. Verilerin istatiksel analizi SPSS 15.0 programı ile yapılmıştır. Veri; yüzde dağılımve ortalama ve standart sapma ile özetlenmiştir. Akut dönem ve izlemlerdeki vasküler görüntüleme sonuçlarının uyumu Kappa analizi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan 394'i kadın 546'si erkek toplam 940 hastanıninme geçirdikleri dönemdeki yaş ortalaması erkeklerde 64.29 ±11,9 (24-96 yaş), kadınlarda 65.78 ±14.4 (20-92 yaş) olarak bulundu. İskemik inme hastalarının 170'inde (%18.1) büyük damar aterosklerozu (BAA), 232'sinde (%24.7) kardiyoembolik inme (KEİ), 269'unda (%28,6) küçük damar oklüzyonu (KDO), 50'sinde (%5.3) diğer nedeni bilinen inme (DNBİ) ve 93'ünde (%9.9) sebebi bilinmeyen inme (SBİ) ve 126'sında (%13.4) geçici iskemik atak (GİA) saptanmıştır.Hastalarda en sık görülen risk faktörleri sırasıyla hipertansiyon (HT), hiperlipidemi (HL) ve diyabetes mellitus (DM) idi.Hastaların polikliniğimizde izlem sürelerine baktığımızda 460 hastanın (%48.9) 2 yıldan uzun süre izlendiği, 107 hastanın 1-2 yıl, 78 hastanın 6-12 ay, 76 hastanın 3-6 ay, 219 hastanın 3 aydan az süreyle izlenmiş olduğu saptandı. İzlem VG'ler inmeden sonraki 3-6 ay, 6-12 ay, 1-2 yıl, 2-5 yıl içinde ve 5 yıldan sonrası dilimlerde incelendi. 60 hastanın inme öncesi VG'si mevcuttu. 854 hastanın (%90.9) akut dönemde vasküler görüntüleme bulgularına ulaşılabildi. İzlemde239 hastanın 3-6 ayda, 290 hastanın 6-12 ayda, 327 hastanın 1-2 yılda, 281 hastanın 2-5 yıl içinde ve 160 hastanın 5 yıldan sonrası dilimlerde VG'si mevcuttu. Akut dönemde VG sonuçlarına baktığımızda, 615 hastanın VG'si normaldi, 114 hastada anlamlı darlık oluşturmayan (<%50) plak formasyonu saptanırken, 35 hastada %50-69 darlık, 14 hastada %70-99 darlık, 76 hastada da tam oklüzyon saptandı. Akut dönem VG sonuçları ile 3-12 ay, 1-2 yıl, 2-5 yıl, > 5 yıl VG sonuçlarının uyumuna bakıldığında, en yüksek uyum akut dönem ile 3-12 ay izlemde olmak üzere,tüm izlem sonuçları akut dönem VG sonuçlarıyla uyumluydu ( p<0.001). En yüksek uyum akut dönem VG'si normal ya da tam oklüde olan hastaların izleminde görüldü. Akut dönemde VG'si normal olan hastalar izlemde de normal olarak devam ediyordu. Hastaların izlem süresince antitrombotik ilaç kullanımına baktığımızda, çoğunlukla akut dönemde başlanan antitrombotik ilaca devam edildiği görüldü.Akut dönemde600 hastaya (%63.8) hipertansiyon, 526 hastaya (%56) dislipidemiye yönelik tedavi başlanmıştı. Poliklinikte izlem süresincehipertansiyon tedavisi 522 (%55.5), dislipidemi tedavisi476 hastada (%50.6) devam etmekteydi. Sonuç: Çalışmamıza alınan endarterektomi ya da stent uygulanmayan iskemik inme ve GİA hastalarının yarıya yakını (%48.9) 2 yıldan uzun süreSVH polikliniğimizde izlenmiştir. 3 Hastaların akut dönem VG sonuçları, izlemde de benzer bulgularla devam etmiştir. Akut dönem ve izlem VG sonuçlarının birbiriyle uyum göstermesi hastaların hem akut dönemde ikincil korumaya yönelik tedavilerinin iyi planlandığını, hem de izlemlerinin optimal ya da optimale yakın devam ettiğine işaret etmektedir. En önemlisi akut dönemde VG ile endarterektomi ya da stent gereken hastaların ayırt edilip, merkezin şartlarına göre uygun tedavinin yapılmasıdır. Çalışmamızın sonuçları, karotise yönelik girişim yapılmayan hastalarda VG'nin izlemde de benzer olarak devam edeceğini gösterdiğinden, en azından ilk VG'si normal bulunan hastaların VG ile izlenmesine gerek olmayabileceğini düşündürmektedir. Önemli olan optimal medikal tedavinin sağlanmasıdır. Hedef, ülkemizdeki tüm inme hastalarının kapsamlı bir inme merkezinde akut tedavilerinin yapılıp, ikincil koruma tedavilerinin planlanması ve mümkün olduğunca inme konusunda uzman hekimlerce periyodik izlemlerinin sağlanması olmalıdır. Anahtar sözcükler: İskemik inme, Geçiçi iskemik atak, izlem
Akut inme esnasında hasta ve yakınlarının davranışları ve klinik özelliklerle ilişkisi
Amaç: Akut iskemik inmeli hastaların trombolitik tedaviden yararlanmasını engelleyen en önemli faktörlerden birisi de hastaneye geç ulaşmalarıdır. Bu çalışmada akut iskemik inmeli hastaların klinik özellikleri, hasta ve yakınlarının davranışları ve bu davranışların hastaneye erken ulaşma ile ilişkilerini araştırarak hastaların trombolitik tedaviden faydalanmasına katkı sağlayacak, hastaneye erken ulaşmayı etkileyen faktörleri belirlemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Mayıs 2011 ? Ocak 2012 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi`nde ileriye yönelik olarak yürütülen bu çalışmaya akut iskemik inme tanısı almış 115 hasta alındı. Hastaların demografik verileri, hastane öncesinde geçen süreler, klinik durumları dışında hasta ve yakınlarının duygusal, davranışsal tepkileri ve inme bilgileri değerlendirildi. Hastaneye erken ulaşmayı etkileyen faktörleri belirlemek için tek değişkenli ve çok değişkenli analizler uygulandı.Bulgular: 115 hastanın yaş ortalaması 68.7 ±13.5 (27-90) olup, 47`si kadın (%40.9), 68`i erkek (%59.1) idi. İnme belirtilerinin başlamasından hastaneye ulaşana kadar geçen ortanca süre 70 dakika (15-4340) idi. 82 kişi (%71.3) hastaneye ilk 3 saatte ulaşırken trombolitik tedavi uygulanabilen 3.basamak sağlık merkezine ilk 3 saatte ulaşan hastaların sayısı 55 (%47.8) idi. İnme belirtilerinin başlamasından sonra ilk 3 saatte hastaneye ulaşmayı etkileyen faktörler; ileri yaş, özgeçmişte atriyal fibrilasyon ya da koroner kalp hastalığının olması, inmenin ani başlaması, inme anında panik yada korku hissedilmesi, motor belirtiler ya da bilinç bozukluğunun olması, yüksek National of Health Stroke Scale (NIHSS) skoruna sahip olmak, kısa yardım arama süresi, 112`yi aramak, ilk başvurulan hastanede tedavi almak, hasta ya da yakınlarının başlangıç belirtilerini inme olarak algılaması idi. Çok değişkenli analizde öyküde atriyal fibrilasyon olmasının (OR,4.03; 95% CI 1.04-15.6), yüksek NIHSS skoruna sahip olmanın (OR,1.1; 95% CI, 1.02-1.28 ), hasta ya da yakınlarının başlangıç belirtileriniinme olarak algılamasının (OR,3.3; 95% CI, 1.2-9.3 ) hastaneye erken ulaşmayı etkileyen bağımsız faktörler olduğu tespit edildi.Sonuçlar: Akut iskemik inmeli hastaların hastaneye erken başvurmasını etkileyen faktörlerin, sadece hastaların klinik özellikleri olmayıp bunun dışında hasta ya da yakınlarının inmeyi tanıması ve inmeye karşı verdikleri duygusal ve davranışsal tepkilerin de önemli olduğu tespit edildi. Bu nedenle halkın inmenin belirtileri ve acil tıbbi yardımı konusunda bilinçlendirilmesine ihtiyaç vardır. Ayrıca akut inmeli hastaların trombolitik tedavi almasını artırabilecek özel çağrı merkezleri ve trombolitik tedavi uygulanan merkezlerde özel inme üniteleri kurularak tedaviden faydalanabilecek hasta sayısının arttırılması faydalı olacaktır.
Matriks metalloproteinazlar ve inhibitörlerinin parkinson hastalığındaki rolleri
AMAÇ: Parkinson hastalığı (PH) tanılı hastalarla yaptığımız bu çalışmayla matriks metalloproteinazlar (MMP-2, MMP-3, MMP-9) ve spesifik doku inhibitörlerinin (Tissue Inhibitörs Of Matrix Metalloproteinases, TIMP-1 ve TIMP-2) PH üzerindeki etkilerini göstermeyi amaçladık. Böylece PH patofizyolojisi ve tedavisine yönelik yeni seçenekler bulmayı hedeflemekteyiz. Sonuçların kontrol grubu ile karşılaştırılmasıyla; MMP / TIMP değişikliklerinin hastalığın patogenezine katkıda bulunabileceği, dopaminerjik nöronların ölümünde rolleri olabileceği ihtimali ve sonuçta sinir-koruyucu tedavi için bir aday olarak denenebilecekleri sonucuna ulaşmayı amaçladık. GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Nöroloji polikliniğine Ocak-Eylül 2013 tarihleri arasında başvuran ve PH tanısı alan 45 hasta ile 41 sağlıklı kontrol grubu alındı. Kontrol grubunu oluşturan katılımcılar, gönüllü hasta yakınları arasından, hasta grubuna yakın yaş ve cinsiyetten seçildi. Çalışma için tüm parkinson hastaları ve kontrol grubunun standart nörolojik muayeneleri uzman nöroloji hekimleri tarafından yapıldı. PH tanısı, İngiltere PH Derneği Beyin Bankası tanı kriterlerine göre konuldu. Hasta ve kontrol grubu venöz kan örnekleri alınıp santrüfüj edilerek, enzyme-linked immunosorbent assay (ELISA) yöntemiyle MMP-2, 3, 9 ve TIMP-1, 2 serum düzeyleri elde edilebilir kitler kullanılarak üreticinin talimatlarına göre ölçüldü. BULGULAR: PH grubu 16 (%35.6)'sı kadın, 29 (%64.4) 'u erkek olmak üzere toplam 45 kişiden kontrol grubu ise 20'si (%48.8) kadın, 21'i (%51.2) erkek olmak üzere 41 sağlıklı gönüllüden oluşturuldu. Kontrollere karşılaştırıldığında, hastalarda MMP-3, TIMP-1 ve TIMP-2 düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı düşük elde edildi (p<0,05). MMP-2 ve MMP-3 düzeyleri erkek hastalarda kadın hastalara oranla istatistiksel olarak anlamlı yüksek elde edildi (p<0,05). Hasta grubunda <55 ve ≥55 yaş grupları arasında MMP ve TIMP düzeyleri açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). PH'larda MMP ve TIMP düzeyleri, hastalık süresine göre < 4 yıl veya ≥ 4 yıl olmak üzere 2 grupta incelendi. Sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Hastalık süresi ile MMP düzeyleri arasında zayıf ve negatif, TIMP düzeyleri arasında ise zayıf bir korelasyon elde edildi. SONUÇ: Kontrollere göre PH'ların serumlarında ölçülen MMP ve TIMP değerleri düşük elde edildi. MMP-2 ve MMP-3 değerleri kadın hastalarda erkek hastalara kıyasla oldukça düşük elde edildi. Sonuçta MMP'lerdeki azalmanın, PH'da kadın cinsiyetine eğilimi olduğu düşünülebilir. Tüm bunlara rağmen MMP ve TIMP'lerin PH'da rollerini anlayabilmek, MMP / TIMP değişikliklerinin hastalığın patogenezine katkıda bulunabileceği ihtimalini göstermek için daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Parkinson Hastalığı, Matriks Metalloproteinazlar, Matriks Metalloproteinazların Doku İnhibitörleri
Serum glial fibriler asidik protein ve ürik asit düzeylerinin parkinson hastalığı ile ilişkisi
Amaç: Parkinson hastalığı (PH) nörodejeneratif hastalıklar içerisinde Alzheimer hastalığından sonra en sık rastlanılan ikinci hastalıktır. Parkinson hastalığında meydana gelen patolojik değişiklikler olarak, substantia nigranın pars compacta'sındaki melanin içeren dopaminerjik hücrelerin kaybı, geri kalan hücrelerin içinde de Lewy cisimciği olarak adlandırılan inklüzyon cisimciklerinin varlığı olarak sayılabilir. Hastalığın etyolojisi ve hücre kaybına yol açan patofizyolojik olayların niteliği henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Çalışmamızda serum Glial Fibriler Asidik Protein (GFAP) ve ürik asit (UA) düzeyleri ile PH arasındaki ilişkiyi ve PH üzerindeki etkileri göstermeyi amaçladık. Böylece PH'nın patofizyolojisi ve tedavisine yönelik yeni seçenekler bulmaya çalıştık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Nöroloji polikliniğine başvuran ve İdiyopatik Parkinson Hastalığı (İPH) tanı kriterlerine göre Parkinson Hastalığı tanısı alan 43 hasta ve nörolojik herhangi bir patoloji saptanmayan 41 sağlıklı kontrol grubu alındı. Kontrol grubunu oluşturan katılımcılar, polikliniğimize başvuran gönüllü hasta yakınları arasından seçildi. Hasta ve kontrol grubundan alınan venöz kan örnekleri santrifüj edilerek elde edilen serumlar, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya laboratuvarında tetkik edildi. Serum GFAP düzeyleri ELISA yöntemiyle, UA düzeyleri oto analizör cihazında, ticari olarak elde edilebilir kitler kullanılarak, üreticinin talimatlarına göre ölçüldü. Bulgular: Hasta grubunda serum UA ve GFAP düzeyleri kontrol grubuna oranla anlamlı olarak düşük düzeyde saptandı (p<0,05) Yaş ve hastalık başlangıç süresi açısından UA ve GFAP düzeyleri arasında istatistik olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p>0,05). Cinsiyet açısından hem UA hem de GFAP düzeyleri hasta kadın grubunda erkeklere kıyasla anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,05). Sonuç: GFAP, biyolojik bir belirteç olarak merkezi sinir sistemi hastalıklarının çalışmalarında çok dikkat çekmiştir. GFAP salınımı ve periferik kanda tespit edilebilen protein seviyelerinin ortaya çıkmasına yol açabilen çeşitli değişik patolojik olayların sonrasında GFAP'nin artan düzenlenmesinin olup olmadığı henüz netlik kazanmamıştır. GFAP ve PH arasında nasıl bir ilişki olduğuna dair daha geniş hasta popülasyonlarında yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Serum UA düzeyi tedavisi PH için yeni terapotik bir yönelim olabilir. Erken PH ve gerçekleştirilen dopaminerjik görüntülemeleri hedefleyen randomize klinik çalışmalar, serum UA düzeyinin PH riski üzerindeki potansiyel etkilerini araştırmak için cazip bir tamamlayıcı fırsatı sağlayabilir.
Huzursuz bacaklar sendromlu hastalarda kalp hızı değişkenliği ve ritim analizleri
Huzursuz Bacaklar Sendromu (HBS) ekstremitelerde anormal duyumlara eşlik eden hareket etme isteği ve hareketle karakterize bir uyku hastalığıdır. Etiyolojisi tam olarak bilinmeyen, kadınlarda ve orta-ileri yaş grubunda daha fazla görülen bu hastalık yaşam kalitesini ve işgücünü azaltarak kişiye ve topluma bir yük getirmektedir. HBS hastalarında yaşanan sosyal sorunların yanı sıra henüz açıklanmayan mekanizmalar ile kardiyovasküler hastalıklara yol açarak ciddi mortalite ve morbitite neden olabileceği ileri sürülmektedir. Topluma dayalı çeşitli çalışmalarda HBS kardiyovasküler hastalıklar için bir risk oluşturduğu tespit edilmiştir. Kardiyovasküle risk artışı için olası neden olarak artmış sempatik aktivitenin gösterilmiştir. Bu çalışmada HBS hastalarında artmış sempmatetik aktivite kal hızı değişkenlik analizleri ile ortaya konmaya çalışılmıştır. Çalışmada incelenen verilerden SDNN, SDANN, SDNNi, RMMSD,PNN50 değerleri zamana dayalı RR intervallerinin değişimi ile sinus nodu ve bu nodun hormanal uyarımı hakkında bilgi verir. HF, LF, VLF ise sıklığa dayalı RR interval değişimleri hakkında bilgi verir. HF; sadece normal sinus ritminde olan ventilasyona bağlı parasempatik aktivitenin düzenleyici etkisinin göstergesidir. LF; barorefleks aktivitesindeki sempatik sistemin bir miktar daha baskın olduğu sempatik ve parasempatik yanıtlarının kombinasyonları hakkında bilgi verir. VLF; fizyolojik karşılığı tam olarak bilinmemekte birlikte uzun süreli kayıtlamalarda fiziksel aktivitelere bağlı parasempatik ve renin anjiotensin sistemlerinin refleks yanıtlarına bağlı olabileceği düşünülmektedir. LF/HF oranı ise; sempatovagal dengenin indeksi olarak kullanılmaktadır.Çalışmaya yeni tanı 65 HBS hastası ve benzer yaş-cinsiyete sahip 58 kontrol grubu vakası alınmış, grupların demografik verileri ve KHD analiz verilerinin karşılaştırılması yapılmıştır. Demografik özellikler içinde sadece HBS hasta grubunda tiroid hastalığı daha yüksek oranda bulunmuştur. Hasta ve kontrol grupları arasında; SDNN, hafif ile şiddetli HBS hastalarının kendi içerisinde karşılaştırılmasında; LF gece, VLF toplam-gece-gündüz ve total power gece, şiddetli HBS hastalarının kontrollerle karşılaştırılmasında SDNN 46gece, SDNN indeksi, VLF gece istatistiksel anlamlı fark bulunmuşken; hafif şiddetteki HBS hastalarının kontrollerle karşılaştırılmasın ve hastalık süresinin KHD analizleri arasındaki korelasyonda anlamlı fark bulunmamıştır.Yapmış olduğumuz bu çalışma literatürdeki diğer çalışmalarla birlikte ele alındığında sempatik sistem aktivasyon artışına bağlı kardiyovasküler riskin arttığını desteklemekte ancak net olarak ortaya koyamamaktadır. Sempatik sistemin değerlendirilmesinde diğer testlerinde dahil edildiği daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır
Serum oksidatif stres parametrelerinin epilepsi hastalığı ile ilişkisi
Epileptogenezin karmaşık mekanizması hala büyük ölçüde belirsizdir. Çalışmamızda epilepsi hastalarında iktal ve interiktal olmak üzere iki ayrı süreçte serum oksidatif ve antioksidan seviyelerini birbirleri ve kontrol grubu ile kıyaslayarak, oksidatif hasar ve epilepsi hastalığı arasındaki ilişkiyi, epilepsi hastalığı üzerindeki etkilerini göstermeyi amaçladık. Epilepsi tanısı almış hastalardan bir kez iktal bir kez de interiktal olmak üzere iki kez kan örneği alındı. Kontrol grubundan bir kez kan örneği alındı. Epilepsi hastalarında iktal ve interiktal biyokimyasal oksidatif stres parametreleri kendi arasında ve kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Epilepsi grubunda iktal Total Oksidatif Stres (TOS) düzeyleri kontrol grubuna oranla anlamlı olarak yüksek düzeyde saptandı (p<0,05). Epilepsi grubunda iktal TOS düzeyleri, interiktal TOS düzeylerine oranla anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). Çalışmamızda nöbetin kendisinin oksidatif stres parametrelerini arttırdığı, antioksidan mekanizmaların oksidatif hasarı azaltmada yetersiz kaldığı sonucuna varılmıştır. Antiepileptik tedaviye eklenecek antioksidan bileşenleri, oksidatif stresin ve epileptik nöbetlerin oluşturduğu nörodejenerasyon ile terapotik mücadelede yararlı stratejiler olabilir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Epilepsi, Total Oksidatif Stres, Total Antioksidan Kapasite
Epilepsi hastalarında uyku bozuklukları ve yaşam kalitesine etkisi
Toplumda en sık görülen nörolojik hastalıklardan biri olan epilepsi, hastaların yaşamında belirgin emosyonel, fiziksel ve sosyal kısıtlılıklara yol açar. Epilepsi hastalarısık olarak uykuyla ilgili sorunlarla karşımıza gelmektedir. Epilepsihastalarının en sık uyku sorunu gün içi aşırıuykululuk ve yorgunluk olmak üzere uykuya dalma güçlüğü, gece sık uyanma ve sabah uyanma güçlüğüdür. Epilepsi ve kullanılan antiepileptik ilaç yan etkileri yanında uyku sorunu da hastanın yaşam kalitesinibozmaktadır.Son yıllarda epilepsi tedavisinin ana hedefi nöbet kontrolü sağlamanın yanı sıra hastanın yaşam kalitesini de yükseltmeyi amaçlamaktadır.Çalışmaya etik kurul onayı alındıktan sonra; Haziran 2010 ile Mart 2011 tarihleri arasında, KTÜ Nöroloji Anabilim Dalımız Epilepsi polikliniğine başvuran kesin epilepsi tanısı konmuş, uygun antiepileptik tedavi ile nöbetleri %50 ve üzeri azalmış, ilaca dirençli olmayan ve en az yılda bir nöbeti olan, çalışma için onam veren 151 epilepsi hastası ve sağlıklı gönüllülerden oluşan 151 kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir.Hasta ve kontrol grubuna, KTÜ Nöroloji ABD poliklinik muayene formu uykusuzluk şiddet indeksi (UŞİ), Epworth Uykululuk Skalası (EUS), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ),Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ),Huzursuz Bacak Sendromu Şiddet Skalası, Kısa Form 36 (SF-36) yaşam kalitesi ölçekleri uygulanmıştır.Çalışma süresince Polisomnografi(PSG) yapılmasını tıbben gerekli kılan bir uyku bozukluğu (parasomni,REM uyku davranış bozukluğu, idiopatik hipersomni gibi) olan hastalara rutin uygulanan PSG tetkiki uygulanmıştır.Çalışmamızda epilepsi hastalarında görülen uyku bozukluklarının tipini, sıklığını, şiddeti ve yaşam kalitesine olan etkilerini değerlendirmek için 151 epilepsi hastası ve benzer demografik özelliklere sahip aynı sayıdaki kontrol grubu ile karşılaştırıldı.Epilepsi hastalarının klinik özellikleri değerlendirildiğinde epilepsi süreleri 12.69 ± 8.9 yıldı. Hastaların %76.4 ünde fokal başlangıçlı nöbet vardı. %41.7 sinde uykuda nöbeti saptandı. %58.9 sinin nöbet sıklığı ayda 1 ? idi. Hastaların %64.9 `u monoterapi almakta idi.Epilepsi hastalarında en sık saptadığımız uyku bozuklukları; insomni (%47.7),parasomni(%7.3),HBS (%4.6) ve Obstruktif Uyku Apne Sendromu OUAS (%4) idi. Epilepsi hastalarında saptadığımız uyku bozukluklarını, kontrol grubu ile karşılaştırdığımızda insomni hariç diğer uyku bozuklukları sıklığı açısından her iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı. Epilepsi hastalarında insomni kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha fazla tespit ettik. Epilepsi hastalarında uyku bozukluklarına neden olabilecek risk faktörleri değerlendirildiğinde; ayda 1 den fazla nöbet geçiren ve uykuda nöbeti olan hastalarda daha fazla uyku bozukluğu tespit ettik. Epilepsi hastalarında insomni?yi etkileyen risk faktörlerin lojistik regresyon modelinde nöbet sıklığının fazla olması (Bizim çalışmamızda nöbet sıklığının ayda 1 ve üzerinde olması) ve uykuda nöbet geçirmenin insomni riskini artırmada bağımsız risk faktörü olduğunu tespit ettik. Kötü uyku kalitesini etkileyen faktörlerin lojistik regresyon modelinde nöbet sıklığı, uykuda nöbet ve depresyonun uyku kalitesinin bozulmasında önemli bir risk faktörü olduğunu saptadık. Uyku bozukluğu olan epilepsi hastalarının yaşam kalitelerinin, uyku bozukluğu olmayan epilepsi ve normal kontrollere göre negatif yönde değişmiş olduğunun tespit ettik. Epilepsi hastalarında PUKİ, UŞİ, EUS ve BDÖ puanlarının yaşam kalitesi SF 36 global skorları ile anlamlı olarak negatif yönde korelasyonunu saptadık. Yani uyku kalitesinin kötüleşmesi, uykusuzluk şiddetinin artması, gündüz aşırı uykululuğun ve depresyon şiddetinin artması durumunda yaşam kalitesinin kötüleştiği görülmüştür. Epilepsili hastaların klinik özelliklerinden nöbet sıklığının fazla olması ve depresyonun yaşam kalitesini negatif yönde etkileyen faktörler olduğunu saptadık. Elde ettiğimiz bu verileri literatür eşliğinde tartıştık.Epilepsi hastalarının yaşam kalitesinin arttırılması ve epilepsi tedavisinin daha başarılı yürütülmesi amacıyla uyku bozukluklarının ve psikiyatrik komorbid durumların erken tanınması ve tedavi edilmesi gerektiği kanısındayız. Uyku bozukluklarının yaşam kalitesini etkileyen ve tedaviyi zorlaştıran bir durum olduğu ve bu nedenle epilepsi polikliniğine başvuran hastalarda uyku yakınmalarının ayrıntılı görüşmelerle sorgulanması ve endikasyonu olanlarda polisomnografik incelemeler yapılması gerekliliği olduğu kanaatindeyiz. Uyku bozukluğu saptanan bu gurup epilepsi hastalarında uygun tedavi ve yönlenimle primer hastalığın tedavisine katkıda bulunmak ve hastaların yaşam kaliteleri yükseltilmesi amaçlanmalıdır.
İzoniyazid tedavisi sırasında saptanan elektroensefalografik değişikler
Kafa travmalarında tedaviden önce kortizonlu ve kortizonsuz tedaviden sonra ortaya çıkan elektro ensefalografik değişiklikler
Serebrovasküler yetmezliklerin teşhisinde elektroensefalografi ve serebral anjiografinin değeri
Post-travmatik intrakranial hematomların tanısında EEG´nin değeri
Enuresis nocturna vakalarında EEG abnormaliteleri
Genç iskemik ve hemorajik inmeli hastalarda demografik, klinik ve radyolojik özelliklerin prognoz ile ilişkisinin retrospektif incelenmesi
Giriş ve amaç. İnme bir ileri yaş hastalığı olarak kabul edilse de çocuklar ve gençlerde de görülebilmektedir. 15-44 yaşları arasında inme insidansı 9-11/100000 arasındadır. Çalışmamızda 17-45 yaş arasındaki hastaların verilerinin incelenmesi ile elde edilen sonuçları dünyada bu konuda yapılan diğer çalışmalar ile karşılaştırılarak çıkan sonuçlar sayesinde gençlerde inmenin etyolojik nedenleri, risk faktörleri ve prognoza etkilerinin öğrenilmesi, ayrıca Türkiyede bu konuda yapılan diğer çalışmalara ışık tutması ve toplumu bilgilendirmeye ve risk faktörlerinin önlenmesine yönelik stratejiler oluşturulmasına katkıda bulunması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Trabzon KTÜ Farabi Hastanesine Ocak 2003 ile Aralık 2011 tarihleri arasında başvuran ve KTÜ Nöroloji servisinde yatırılıp takip edilen akut iskemik ve hemorajikstroklu (inmeli) genç yaş gurubundaki (17-45 yaş) hastaların klinik özellikleri, risk faktörleri, etyolojik nedenleri ve arter alanlarının prognoz ile olan ilişkilerinin hastane kayıtlarına dayanarak retrospektif olarak incelendi. Bulgular:190 olgunun 151?i iskemik inme ve 39?ü hemorajik inme idi. 151 iskemik inmeli olgunun 70?i erkek, 81?i kadın ve yaş ortalaması 34.69±7.19?idi. Olguların 67?si 17-34 yaş grubunda iken, 84?ü 35-45 yaş grubunda saptandı. Risk faktörleri içinde hiperlipidemi % 30.46, hipertansiyon % 23.18, sigara içimi % 23.18, kalp hastalığı % 13.25, geçici iskemik atak öyküsü % 11.92, migren % 11.26, oral kontraseptif kullanımı % 5.96, geçirilmiş inme % 5.96, diabetes mellitus % 5.30, aile öyküsü 5.30, alkol kullanımı % 3.97 ve atrial fibrilasyon % 3.97 oranında bulundu. 35-45 yaş grubunda hipertansiyon, diabetes mellitus ve hiperlipidemi istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı (sırası ile p=0.000, p=0.009 ve p=0.008). Erkeklerde sigara kullanımı, alkol kullanımı ve geçirilmiş inme ve kadınlarda migren ve oral kontraseptif kullanımı istatistiksel olarak anlamlıydı (sırası ile p=0.003, p=0.009, p=0.012, p=0.003 ve p=0.004). İskemik inmeli olguların % 58.29?unda iskemik inme nedeni saptanırken (büyük arter aterosklerozu % 9.27, kardiyoemboli 15.23, küçük arter oklüzyonu % 4.64 ve diğer nedenler % 29.14), % 41.71?inde neden bulunamadı. Kardiyoembolizm grubunda % 6.62 olguda pür kapak hastalığı ve % 3.31 olguda ise AF ile birlikte kapak hastalığı tespit edildi. Diğer nedenler grubu içerisinde olan hematolojik hastalıklar % 23.18 ve nonaterosklerotik nedenler ise % 8.61 olarak bulundu. Hipertansiyon ve diabetes mellitüs küçük damar hastalığı grubunda, kalp hastalığı ve AF kardiyoembilizm grubunda ve yüksek oranda saptandı (sırası ile p=0.002, p=0.049, p=0.000 ve p=0.011). Olguların % 51.66?sında MCA bölgesinde, % 14.57?sinde VBA ve % 14.57?sinde birden çok bölgede iskemik inme olduğu görüldü. En az sıklıkta ise ACA % 5.30 bölgesinde iskemik inme saptandı. Olguların % 4.64?ü (5?i kadın, 2?si erkek) hastanede takipleri sırasında öldü. Ölen hastaların yaş ortalaması 37.71 (±4.07), yaşayan olguların yaş ortalaması ise 34.90 (±7.24) olarak saptandı. Ölen hastaların 3?ü kardiyoembolizm, 2?si büyük arter aterosklerozu, 2?si de nedeni bilinmeyen nedenler grubundaydı. mRS 0-2 puan arasındaki hasta sayısı, 2. grupta (% 73.81) 1.gruba göre (% 56.72) daha fazla idi. Bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.027).NIHSS skoru 0-6 puan arasındaki olgular 35-45 yaş grubunda daha fazla (% 71.43 karşı % 59.70), 7-14 puan arasındaki olgular 17-34 yaş grubunda daha fazla (% 35.82 karşı % 16.17) ve 15 puan ve üzeri olgular ise 35-45 yaş grubunda daha fazla idi (% 11.90 karşı % 4.48). NIHSS puanlarının yaş grupları dağılımı bakımından istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p=0.014). 39 hemorajik inmeli olgunun 25?i erkek, 14?ü kadın olup yaş ortalaması 35.89±8.46 idi. Olguların 16?sı 17-34 yaş grubunda iken, 23?ü 35-45 yaş grubundaydı. Hemorajik inmeli olgularda inme lokalizasyonu lober bölge % 48.72, talamik ve/veya gangliyonik bölge % 35.90, intraventriküler bölge % 7.7, serebellum % 2.56, beyin sapı % 2.56 ve diğer bölgeler % 2.56 olarak bulundu. Hemorajik inme için etiyolojik nedenler; hipertansiyon % 43.59, kavernöz anjiyom % 7.69, koagülasyon bozukluğu % 7.69, anevrizma % 7.69, AVM % 5.13 ve diğer nedenler % 5.13 oranında saptandı. 9 olguda (% 23.08) tüm tetkiklere rağmen herhangi bir neden bulunamadı. Olguların 8?i (6?sı erkek, 2?si kadın) hastanede yattıkları süre içinde öldü. Ölen hastaların yaş ortalaması 35.75 ve yaşayan olguların yaş ortalaması ise 35.93 olarak saptandı. Ölen olguların 5?i lober kanama, 2?si intraventriküler kanama ve 1?i ise talamik ve/veya gangliyonik kanama grubundaydı. Sonuç: Bu çalışmada, genç inmeli hastalarda, hipertansiyon, hiperlipidemi ve sigara kullanımının en önemli risk faktörleri olduğu gözlendi. Aynı zamanda bir halk sağlığı sorunu olan sigara kullanımı, hipertansiyon ve hiperlipideminin risklerini en aza indirmek için, yaşam tarzı değişikliklerinin sağlanması, tedavi ve takibinin düzenli yapılması ile gençlerde iskemik ve hemorajik inme oranlarında ciddi azalmalar sağlanacağı düşünülmektedir.
Akut iskemik inmede intravenöz trombolitik tedavi, Karadeniz Teknik Üniversitesi Nöroloji Kliniği deneyimi
Amaç: İnme, koroner arter hastalıkları ve kanserden sonra en sık görülen üçüncü ölüm sebebi olup, sakatlığa yol açan hastalıklar arasına birinci sırada yer alır. İnmelerin %80?ini iskemik inme oluşturmaktadır. Akut iskemik inme tedavisi için onaylanmış en etkili tedavi yöntemlerinden biri olan intravenöz trombolitik tedavinin tarafımızca elde edilen sonuçlarla dünyada bu konuda yapılan diğer çalışmalardan elde edilen sonuçlar karşılaştırılarak tedavinin kısa dönem ve uzun dönem etkinliği ve yan etkilerinin analiz edilmesi planlanmıştır Gereç ve Yöntem: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi?nde Nisan 2007 ve Mart 2013 tarihleri arasında nöroloji hekimleri tarafından akut iskemik inme nedeniyle değerlendirilen ve intravenöz trombolitik tedavi uygulanan 44 hasta hastane kayıtlarına dayanarak retrospektrif olarak incelendi. Tedavi açısından uygun bulunan hastalara gerekli onay belgesi alındıktan sonra, 2012 yılına kadar semptomların başlangıcından sonra ilk 3 saat içerisinde ve 2012 yılında ilaç endikasyonu 4,5 saate çıkarıldıktan sonra ilk 4,5 saat içerisinde, 0,9 mg/kg (maksimum 90 mg) intravenöz alteplaz tedavisi uygulandığı görüldü. NIHSS ve mRS değerlerleriyle tedavinin etkinliği ve trombolitik tedavi sonrası gelişen intrakraniyal kanama ve yan etkiler ile tedavinin güvenirliliği değerlendirildi. Ayrıca hastaların demografik özellikleri, inme risk faktörleri, başvuru klinik durumu (inme şiddeti), erken infarkt varlığı ve tedavinin başlama süresi ile tedavinin etkinliği ve güvenirliği arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: Yaş ortalaması 65,09±13,82, 20?si kadın ve 24?ü erkek toplam 44 hastaya trombolitik tedavi uygulandığı görüldü. Olguların 31?inde (% 70,45) hipertansiyon, 9?unda (% 20,45) diyabetes mellitus, 15?inde (% 34,09) hiperlipidemi, 12?sinde (% 27,27) atrial fibrilasyon, 21?inde (% 47,33) ASA kullanımı ve 12?sinde (% 27,27) BBT veya MRG?de erken infarkt bulguları saptandı. Tedavi öncesi ortalama NIHSS değerleri 10,64±5,30 ve ortalama mRS değerleri 3,34±1,18 idi. Hastaların ortalama semptom- kapı zamanı 75,02±38,13 dakika, kapı-iğne zamanı 68,84±28,96 dakika ve semptom-iğne zamanı 142,95±39,74 dakika saptandı. Tedavi öncesi mRS değerleri 2 ve altında olan hastaların sayısı 12 (% 27,27) olduğu görüldü. Kısa dönem tedavi etkinliği açısından tedavi sonrası 24. saatte NIHSS değerlerinde 4 puan ve daha fazla düşme saptanan 21 hasta (% 47,73) ve uzun dönem tedavi etkinliği açısından ise 3. ayda mRS değerleri 2 ve altında (Günlük yaşam aktivitelerini bağımsız olarak sürdürebilme) olan 22 hasta (%50) saptandı. 12 hastada (% 27,27) ölüm görüldü. 3. ayda tedavinin etkinliği; semptomların başlangıcından sonra ilk 90 dakikada tedaviye başlanan hastalarda % 71,43, 90. dakikadan sonra tedavi başlanan hastalarda % 45,94 olarak bulundu. Bu farklılık istatistiki olarak anlamlı değildi. Nörogörüntülemede erken dönemde infarkt bulguları olan hastalarda 3. ayda tedavi etkinliği daha az idi (% 16,7 karşı % 62,5, p= 0.018). Günlük yaşam aktivitelerini bağımsız olarak sürdüren hastalar ile yaş, cinsiyet, hipertansiyon, diyabetes mellitus, hiperlipidemi, atriyal fibrilasyon, tedavi öncesi ASA kullanımı, tedavi başlama süresi ve başvurudaki NIHSS değerleri arasında bir ilişki olmadığı saptandı. 10 hastada (%22,73) tedavi sonrası intrakraniyal kanama olduğu ve bunların 3 tanesinin (%6,82) NIHSS değerinde 4 puan ve artışla giden nörolojik kötüleşmeye sahip semptomatik kanama olduğu saptandı. Semptomatik kanama bulunan hastaların 1?inin öldüğü görüldü. Atriyal fibrilasyonlu olgularda daha fazla intrakraniyal hemoraji (% 50 karşı % 12.5, p= 0.015) görüldü. İntrakraniyal kanama ile yaş, cinsiyet, hipertansiyon, diyabetes mellitus, hiperlipidemi, tedavi öncesi ASA kullanımı, tedavi başlama süresi ve başvurudaki NIHSS değerleri arasında bir ilişki olmadığı görüldü. Ancak ilk 90 dakikada tedavi verilen hastaların hiç birinde intrakraniyal kanama görülmedi. Sonuç: Bulgularımız, akut iskemik inmede trombolitik tedavinin etkin ve güvenilir bir yöntem olduğunu göstermektedir. Akut iskemik inme semptomları olan hastalar hiç vakit kaybedilmeden değerlendirilmeli, uygun bulunan hastalarda onay alındıktan sonra intravenöz trombolitik tedavi uygulamalı ve sonrasında yakından takip edilmelidir. Anahtar Kelimeler: Trombolitik tedavi, Doku plazminojen aktivatörü, Akut iskemik inme
930 serebro vasküler hastalık olgusunun klinik analizi
Uyku apne sendromunda desaturasyonun, oksidatif stres ve eşlik eden hastalık-durumlarla ilişkisi
Amaç: Erişkin yaştaki bireylerin %2-4'ünde gözlenen obstruktif uyku apne sendromu(OUAS) uykuda üst solunum yolundaki tekrarlayan tıkanmaların neden olduğu horlama, apne/hipopneler ve gündüz aşırı uykululuk ile karakterize uykunun solunum bozukluğudur. Kardiyovasküler hastalıklar, metabolik sendrom, serebrovasküler olaylar, sabah baş ağrıları, ani ölüm riskinde artış ile ilişkili bulunan OUAS diğer yandan, uyku kalitesinde bozulma, gündüz artmış uykululuğun neden olduğu iş ve akademik performansta düşüş, sosyal kısıtlanma, iş/trafik kazalarında artış ve depresyona neden olarak hayat kalitesini olumsuz etkilemektedir. Bu çalışma obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda desaturasyonun ve hücre düzeyinde hipoksinin; komorbid hastalık ve durumlar üzerine etkisinin incelenmesi ve bu hastalık ve durumların öneminin vurgulanması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Araştırma Ocak 2017-Mayıs 2017 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Uyku Bozuklukları Polikliniğine uykuda horlama, nefes durması yakınmaları ile başvurmuş ve ön değerlendirmede obstruktif uyku apne sendromu (OUAS) öntanısı düşünülerek polisomnografi tetkiki yapılmış 18-70 yaş arası hastalarda; demografik bilgilerin, OUAS'ta tanımlanmış komorbid durum ve hastalıklar olan DM, HT, KAH noktüri ve enürezis, sabah tipi baş ağrısı gibi durumların sorgulanması, hücre düzeyinde hipoksi göstergesi olarak laktik asit düzeyleri, Epworth Uykululuk Ölçeği(EUÖ), Pitssburg Uyku Kalitesi İndeksi(PUKİ), Beck Depresyon Ölçeği(BDÖ), ve polisomnografik verilerinin sonuçları değerlendirilerek kesitsel olarak gerçekleştirilmiştir. İstatistik analizleri SPSS 15 kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Anlamlılık düzeyi olarak p<0,05 değeri kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya toplam 73'ü erkek, 27'si kadın olmak üzere 100 hasta dahil edilmiştir. Hastaların ortalama yaşı 49,3112,761 BKİ'i 30,985,17, AHİ'i 37,8126,03 ve minimum oksijen saturasyonu 80,138,23 olarak saptandı. Hastaların minimum saturasyon düzeyinin diğer tüm parametrelerle ilişkisi incelendi. Sonucunda minimum saturasyon düzeyi ile BKİ, HT, EUÖ, AHİ, pozisyonel apne ve laktik asit düzeyleri ilişkili olarak saptanır iken desaturasyon ile cinsiyet DM, KAH, baş ağrısı, noktüri ve enürezis, PUKİ ve REM ağırlıklı apnelerin ilişkisi saptanamamıştır. Sonuçlar: Çalışmamızda desaturasyonun BKİ, HT, GAU, depresyon, AHİ, pozisyonel apne ve laktik asit ile ilişkisi gösterilmekle birlikte, OUAS tedavi planında desaturasyonun göz önünde bulundurulması için yeterli kanıt elde edilememiştir. Anahtar sözcükler: obstruktif uyku apne sendromu, desaturasyon, komorbid
Febril konvülsiyon geçiren 82 olguda klinik ve elektroen sefalografik çalışma
Subaraknoid kanamalarda klinik ve anjiografik özellikler
Fokal nöbetlerde iktal elektroensefalografi paternlerinin çeşitliliği
Amaç: Bu çalışmanın amacı fokal epilepsi olgularının iktal skalp video- elektroensefalografi (v-EEG) verilerini değerlendirerek iktal paternlerdeki çeşitliliğin ve iktal olay süresince iktal elektrografik aktivitedeki dönüşümün bilinmesidir. Ayrıca cerrahi öncesi hazırlıkta iktal EEG ile birlikte interiktal EEG, nöbet semiyolojisi, beyin görüntüleme bulgularının epileptojenik odağı lokalize ve lateralize etme gücü ve aralarındaki uyumu değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmamıza Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Epilepsi polikliniğinde fokal epilepsi tanısı ile izlenen, Ocak 2015 - Haziran 2016 tarihleri arasında tanı, takip veya cerrahi öncesi hazırlık amacıyla Uyku Bozuklukları ve Epilepsi İzlem Merkezi'nde vEEG kaydı gerçekleştirilmiş 67 erişkin (>15 yaş) olgu alınmıştır. vEEG incelemesi esnasında fokal karakterde nöbet kayıtlanmış olan olgulara ait veriler iktal elektrografik patern çeşitliliği açısından görsel olarak analiz edilmiş ve iktal olaylar semiyolojik açıdan değerlendirilmiştir. Olguların interiktal EEG özellikleri ve beyin görüntüleme bulguları incelenmiştir. Bulgular: En sık iktal EEG başlangıç paternini (BP) ritmik olmayan – gruplandırılamayan aktivite (%29.3) oluştururken ikinci sıklıkta saptanan patern atenuasyon- düşük voltajlı hızlı aktivite (DVHA) (%28.5) idi. Geç anlamlı patern (GAP) olarak en fazla ritmik teta/alfa aktivitesi (61 nöbet-%68.5) saptandı. Başlangıç iktal EEG aktivitesi ile 61 nöbet (%25.2) ve 21 olgu (%31.4) lateralize; 64 nöbet (%26.4) ve 23 (%34.3) olgu lokalize edilebildi. Geç anlamlı patern ile birlikte değerlendirildiğinde ise lateralizasyon ve lokalizasyon oranları belirgin olarak arttı (nöbetlerin %53.7 si lateralize, %54.9 u lokalize edildi. 42 olgu (%62) lokalize ve lateralize edilebildi). Nöbetler farklı yöntemlerdeki sağ-sol lateralizasyon uyumu açısından karşılaştırıldı. İktal-interiktal EEG, semiyoloji-iktal EEG, MRG-iktal EEG ve MRG-semiyoloji arasında uyum vardı. Olgular sağ-sol lateralizasyonu açısından karşılaştırıldığında ise MRG-interiktal EEG ve MRG-iktal EEG arasında uyum yakalanırken; semiyoloji ile diğer yöntemlerin karşılaştırılmasında aynı uyum görülmedi. Sonuç: Fokal nöbet geçiren epilepsi hastalarında iktal EEG'de farklı paternler ortaya çıkar ve bunların bir kısmı nöbet odağının lokalizasyonu açısından anlamlıdır. Özellikle iktal EEG'de ortaya çıkan ilk değişiklikten sonra görülen geç anlamlı patern lokalizasyon ve lateralizasyon açısından önemlidir. Herhangi bir yönteme bir başkasını eklediğimizde odak lokalizasyon ve lateralizasyonunu saptama olasılığının arttığını gördük. Epileptojenik bölgenin doğru olarak belirlenmesi için invaziv tekniklerden önce uzun süreli video EEG izlemi ile hastanın skalp EEG özelliklerinin, semiyoloji ve MRG bulgularının birlikte değerlendirilmesinin pek çok hastada lateralizasyon ve lokalizasyon konusunda bilgi verdiği ve cerrahi için yol gösterici olabileceği görülmüştür.
Obstruktif uyku apne sendromunda kognitif etkilenmenin belirleyicileri
Amaç: Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OUAS), kardiyovasküler hastalık, nöropsikiyatrik bozukluk, iş/okul performansında düşme ve artmış iş/trafik kazası riski ile ilişkili sık görülen bir uyku bozukluğudur. Özellikle yürütücü işlevler, dikkat ve bellek ile ilişkilendirilen nörokognitif bozulma, olaya ilişkin potansiyeller (OİP), nöropsikolojik testler, volümetrik manyetik rezonans görüntüleme (vMRG) ve difüzyon tensör görüntüleme (DTG) yöntemlerinin birarada kullanımı ile objektif değerlendirilebilmektedir. Bu çalışmada, aktif çalışma hayatı olan ağır OUAS hastalarında meydana gelen kognitif etkilenmenin tedavi kararında ve tedavi etkinliğinin değerlendirilmesindeki rolünün belirlenmesi ve erken tanının öneminin vurgulanması amaçlanmaktadır. Yöntem ve Materyal: En az lise düzeyinde eğitime sahip, 50 yaş altı, tedavi uygulanmamış 76 ağır OUAS tanılı hasta ile 25 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcılar ayrıntılı bir nöropsikolojik test sonrası klasik görsel seyrek uyaran paradigmasının kullanıldığı Elektroensefalografi (EEG), beyin MRG ve DTG incelemelerine katılmışlardır. EEG, uluslararası 10-20 sistemine göre kaydedilmiştir. Artefaktlar manuel olarak temizlenmiş ve kalan epoklar averajlanarak OİP'ler için 0.5-25 Hertz (Hz) aralığında filtrelenmiştir. P300 genlik ve latans değerleri maksimum tepe noktasından F3, Fz, F4, C3, Cz, C4, P3, Pz, P4, O1, Oz ve O2 elektrot yerleşimlerinden ölçülmüştür. OUAS grubu hipoksi düzeyine göre hafif, orta, ve ağır hipoksemik olmak üzere üç alt gruba ayrılmıştır. P300 genlik ve latans değerleri, ağır ve hafif hipoksemik OUAS hastaları ile sağlıklı kontroller arasında tekrarlayan ölçümlerde ANOVA kullanılarak karşılaştırılmıştır. Polisomnografik veriler, nöropsikolojik test skorları, P300 ölçümleri, DTG'de fraksiyonel anizotropi (FA) analizleri ve MRG volümetri analizleri arasındaki ilişkiler bivariate korelasyon ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Ağır hipoksemik OUAS hastalarının SBST toplam öğrenme ve anlık hatırlama skorlarının sağlıklı kontrollere oranla düşük olduğu saptanmıştır. Tekrarlayan ölçümlerde ANOVA'da P300 genlik değerleri ana GRUP etkisi yönünde bir eğilim göstermiştir [F(1.48)=3.905; p=0.054]. OUAS hastaları F3, Fz ve F4 elektrot yerleşimlerinde sağlıklı kontrollere oranla azalmış P300 genlik değerleri göstermiştir. P300 latansı açısından ana GRUP etkisi gözlenmemiştir. Volümetrik MRG analizlerinde ağır hipoksemik OUAS hastalarının, tüm beyin hacimlerinin hem sağlıklı kontroller hem de hafif hipoksemik OUAS grubundan ve ayrıca gri cevher hacimlerinin hafif hipoksemik OUAS hastalarından daha düşük olduğu tespit edilmiştir. TBSS analizlerinde, OUAS hastalarında pek çok alanda azalmış FA değerleri kaydedilmiştir. Polisomnografik veriler, nöropsikolojik test skorları, P300 ölçümleri, ve MRG verileri arasında çeşitli korelasyonlar bulunmuştur. Sonuç: Nöropsikolojik, elektrofizyolojik ve radyolojik yöntemler birarada değerlendirilerek ağır OUAS olgularında meydana gelen kognitif bozuklukların hipoksemi ile ilişkili olabileceği saptanmıştır. Bu bulgularla, OUAS sınıflamasının, yeni sınıflandırma kriterleri oluşturularak gözden geçirilebileceği düşünülmüştür. Kognitif bozuklukların mekanizması ve etkin tedavi yöntemlerinin aydınlatılabilmesi için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.