Demiroğlu Bilim University
Department

Dahili Tıp Bilimleri Bölümü

Demiroğlu Bilim University

143

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Enterobacterıaceae suşlarında karbapenem direncinin fenotipik ve genotipik olarak tanımlanması

Bakterilerdeki antibiyotik direnci, tüm dünyada giderek artmaktadır. Bu dirençli kökenler enfeksiyonların tedavisinde önemli sorunlara yol açmaktadır. Yaşamı tehdit eden ciddi, çoklu ilaç direnci gösteren GN bakterilerin yol açtığı enfeksiyonlarda karbapenem grubu antibiyotikler son seçenek durumunda olduğu için karbapenem direncinin ayrı bir önemi vardır. Bu çalışmada hastanemizde izole edilen karbapenem dirençli Enterobacteriaceae fenotipik ve genotipik özelliklerinin araştırılması ve karbapenem direncine sebep olan genetik mekanizmaların incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya toplam 43 karbapenem dirençli suş alınmıştır. Vitek-2 (bioMérieux, Fransa) sistemi ile isimlendirilmiş ve antibiyotik duyarlılıkları belirlenmiştir. Karbapenem MIC değerleri ayrıca E-test ile de çalışılmıştır. Fenotipik tanımlama için MHT ve MBL E test kullanılmıştır. Direnç genlerinden olan IMP, VIM, KPC, NDM 1 ve OXA 48 Multipleks PCR (hyplex® SuperBug ID) ile çalışılmıştır. MHT % 81.4 oranında pozitif saptanmıştır. Kırk üç suşun 7'sinde OXA 48 geni, 1'inde NDM 1 geni pozitif bulunmuş, diğerlerinde ise hiç bir direnç geni tespit edilememiştir. PCR sonuçları referans alınarak, fenotipik testlerle PCR uyumu karşılaştırılmıştır. MHT testi ile OXA 48 direnç geni pozitifliği ve MBL E test ile NDM 1direnç geni pozitifliği arasında uyum görülmüştür ( p < 0,05). Diğer antibiyotiklere karşı yüksek oranda direnç görülürken suşların %11.6'sında kolistin direnci görülmüştür. Karbapenem dirençli enterobactericeae izolatların hızlı ve erken tanımlanması bu çok dirençli patojenlerin neden olduğu enfeksiyonların engellenmesi ve bununla ilişkili mortalite oranlarının düşmesine katkı sağlayacaktır düşüncesindeyiz.

Antibiyotikler-laktamAntienfektif ajanlarEnterobacteriaceae+5
Ayşe Tekin
Demiroğlu Bilim University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nörosifiliz hastalarının klinik özellikleri

Sifiliz Treponema Pallidum' un neden olduğu kronik bir enfeksiyondur. Cinsel yolla veya anneden çocuğa bulaşır. Penisilin tedavisi ile beraber nörosifiliz sıklığı azalmasına rağmen, günümüzde HIV enfeksiyonu ile beraber sıklığında artış görülmektedir. 19 NS hastasının dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların çalışmaya dahil edilme kriterleri; beyin omirilik sıvısı (BOS) VDRL pozitifliği, BOS lökosit değerinin 10/ mm3, BOS protein değerinin 50 mg/dl' nin üzerinde olması idi. Hastaların ortalama yaşı, hastalığın başlangıç yaşı, hastaneye ilk yaşı, hastalık süresi, cinsiyeti, eğitim durumu, nöropsikoloji ve kranyal manyetik rezonans (MR) bulguları değerlendirildi. Çalışma grubunda 19 nörosifiliz hastası mevcuttu. Olguların hepsi erkekti. NS grubunda ortalama başlangıç yaşı ve ortalama izlem süresi 48 ve 2,12 yıldı. Hastaların başvuru yaşları ortalaması 48(8,74) yıldı. Yaş dağılımında minimum 35 ve maksimum 72 idi. Çalışma grubunun ortalama eğitim süresi 5,22(1,2) .Başvuruya kadar geçen süre minimum 1 ay maksimum 4 yıldı. Ortalama 2,12; standart sapma 2,10 yıldı. Hastalık süresi ortalama 2,12(2.10) yıldı. Hastaların klinik değerlendirmeleri sırasındaki ortalama MMSE skoru 14,4(8,6). Değerlendirme sırasındaki ortalama CDR (Clinical Dementia Rating) skoru 2,38(1.1) idi. NS olgularının kendilerine özgü klinik ve radyolojik bulguları vardır. Erken başlangıçlı demans olgularında NS akılda bulundurulmalıdır.

AtrofiDemansSifiliz+2
Ayça Altınkaya
Demiroğlu Bilim University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Behçet ve multipl skleroz hastalıklarında huzursuz bacaklar sendromu: sıklık, ilişkili olduğu durumlar, klinik özellikler

Huzursuz bacaklar sendromu (HBS); bacaklarda dayanılmaz hareket ettirme dürtüsü ile karakterize, akşam ve gece saatlerinde istirahat etmekle kötüleşen sensörimotor bir hastalıktır. Hastalığın tanısını koyacak herhangi bir tetkik olmayıp klinisyenin değerlendirmesi ve geliştirilen tanı ölçütlerine göre konulmaktadır. Bu çalışmada Behçet Hastalığı (BH), Nöro-Behçet sendromu ve Multipl Sklerozda (MS) HBS sıklığı ve özellikleri araştırılmıştır. Poliklinikten takipli 96 BH (yaş ortalaması 39,9±11,8; 51'i erkek), 97 MS (yaş ortalaması 34,97±4,1; 24'ü erkek) hastası ardışık olarak onamları alındıktan sonra çalışmaya alındı. Bu iki gruba benzer yaş ve cins dağılımı gösteren, bilinen periferik ve santral sinir sistemi hastalığı olmayan 100 kişiyle (yaş ortalaması 36,18±11,10; 46'sı erkek) kontrol grubu oluşturuldu. Demografik bilgiler, öz ve soygeçmiş özellikleri sorgunlandı, nörolojik muayeneleri yapıldı, HBS tanı kriterleri sorgulandı. HBS'si olanlarda HBS'nin özellikleri ve şiddeti değerlendirildi. BH ve MS hastaların klinik ve görüntüleme bulguları dosyalarından derlendi. HBS, en sık MS grubunda (%22,8) ve Nöro-Behçet (%22) gruplarında olup kontrol grubuyla (%10) kıyaslandığında anlamlı fark bulundu (sırayla p değerleri 0,004 ve 0,029). Nöro-Behçet'i olmayan BH'larda ise HBS oranı (%10,9) kontrol grubundakine yakındı. Özürlülüğü daha az olan MS hasta grubunda HBS daha sıktı. Demir eksikliği anemisi MS grubunda en sık (p=0,008) olmakla birlikte bu grupta HBS ile korelasyonu yoktu. Behçet hastalarında ise HBS ile demir eksikliği anemisi arasındaki korelasyon anlamlı düzeydeydi (p=0,004). HBS semptomları MS grubunda en ağırdı. MS grubunda uyku bozukluğu daha fazla ve bu hastaların uykuya dalma süreleri daha uzundu. Stres tüm gruplarda HBS'yi arttıran faktör olmakla birlikte MS grubunda en fazlaydı (p=0,011). Hem MS hem de Nöro-Behçet grubunda MR lezyonlarının dağılımı ile HBS arasında anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Her tür nöropati, miyelinopati ve Parkinson Hastalağı başta olmak üzere HBS'nin periferik ve santral sinir sistemini etkileyen hastalıklara eşlik edebileceği bilinmektedir. Bu çalışmada MS ve Nöro-Behçet Sendromunun da HBS için hem bir risk faktörü oluşturduğu hem de semptomların daha ağır seyretmesine neden olduğu gösterilmiştir.

Behçet hastalığıBelirti ve semptomlarHuzursuz bacak sendromu+2
Ayşenur Önalan
Demiroğlu Bilim University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beta bloker tedavisi almayan kronik koroner arter hastalarında koroner arter BY-PASS cerrahisi sonrasında erken dönemde mevcut P dalga dispersiyonunun atriyal fibrilayonu ön görmedeki rolü

Koroner arter hastalığı (KAH), atriyal fibrilasyon (AF) için bağımsız risk faktörü olup koroner arter hastalığı olanlarda AF, normal populasyona göre daha sıktır. AF, hem akut koroner olay geçirenlerde hem de kronik koroner arter hastalarında normal popülasyona göre daha sık görülmektedir. P dalga dispersiyonu (PDD), maksimum ve minimum P dalga süreleri arasındaki fark olarak tanımlanmıştır. Uzamış P dalga süresi ve artmış P dalga dispersiyonunun yüksek AF riski ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Kronik ve akut iskemik kalp hastalığı olan hastalarda tedavinin vazgeçilmez unsuru olan beta bloker grubu ilaçlar antiiskemik ve aynı zamanda antiaritmik etkileri sayesinde iskemik kalp hastalığındaki (İKH) olası ritim problemlerini çözmede kullanılan en önemli ajanlardandır. P dalga dispersiyonunu (PDD) kısalttığı bilinen beta blokeri kullanmayan KİKH hastalarında artmış PDD' nin AF' yi öngörmesi, beta blokerlerin KİKH' daki antiiskemik ve antiaritmik etkinliğini teyit etmektedir. Bu amaçla beta bloker tedavisi almayan KİKH' da koroner arter by-pass cerrahisi öncesi mevcut PDD' nin postoperatuvar dönemde AF' yi öngörmedeki rolünü araştırmak istedik. Amaç: Koroner arter by–pass cerrahisi (KABC) önerilmiş beta bloker kullanmayan, bilinen aritmisi olmayan kronik koroner arter hastalarında non-invaziv olarak değerlendirilebilen P maksimum (Pmaks), P minimum (Pmin), PDD gibi elektrokardiyografik parametrelerin koroner arter by-pass cerrahisi sonrası gelişen AF ile olan ilişkisini incelemek ve bu parametrelerin KABC sonrası gelişen AF' yi belirlemede bir öngördürücü olup olamayacağını bu kesitsel çalışmadan yola çıkarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Kardiyoloji polikliniğine başvurarak kronik koroner arter hastalığı olan beta bloker kullanımı ve aritmisi olmayan, koroner angiografi sonrası koroner arter by–pass cerrahisi önerilen, yaşları 35-75 arası olan, KABC sonrası AF gelişen 50 ve gelişmeyen 50 hastadan oluşan bir grup çalışmaya alındı. Hastaların KABC öncesi çekilen EKG' lerine arşivdeki dosyalarından ulaşıldı ve 12 derivasyonun en az 9 tanesinde elektrokardiyografik parametrelerin ölçülebilmesi şartı arandı. Bütün ölçümler elle büyüteç yardımıyla yapıldı. Hastalar cerrahi operasyon sonrası atriyal fibrilasyon (AF) gelişen ve gelişmeyen olmak üzere iki gruba ayrıldı. Mevcut risk faktörleri etkilenen koroner arterleri, hangi koroner arterlerde anlamlı darlığa sebep olan plak olduğu, Hb, Hct, MCV, MHC, MPV, kolesterol değerleri, açlık kan şekeri, HbA1c, ekokardiyografik parametreler (LA, RA, LVDSÇ, LVSSÇ, MY) preoperatif (preop)-peroperatif (perop)-postoperatif (postop) serebrovasküler olay (SVO) öyküsü kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların yaşları 35 ile 75 arasında (ortalama 64.2±7.9), katılımcıların 14' ü (%14) kadın, 86' sı (%86) erkekti. Hastaların 67' sinde (%67) HT, 46' sında (%46) DM, 40' ında (%40) HL tanıları bulunmaktaydı. Beta bloker kullanmayan ve bilinen aritmisi olmayan hastalarda dosyalarından ulaşılan operasyon öncesi EKG' lerinde bakılan Pmin ve Pmax değerlerinin arasındaki farkın operasyon sonrası AF gelişen hastalarda arttığı izlendi. Sonuç: Koroner arter hastalarında koroner arter by-pass cerrahisi operasyonu öncesi EKG' de bakılan P dalga dispersiyonu artıkça koroner arter by-pass cerrahisi operasyonu sonrası erken dönemde atriyal fibrilasyon gelişim riski artmaktadır.

Adrenerjik beta antagonistleriAtriyal fibrilasyonElektrokardiyografi+4
Emine Altuntaş
Demiroğlu Bilim University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malatya yöresinde yetişen kayısı tohumlarında amigdalin miktarının HPLC yöntemiyle belirlenmesi

Amaç: Kayısı tohumu yenmesiyle ilgili toplumuzda iki farklı görüş mevcuttur. Bunlardan ilki tüm kayısı tohumları faydalıdır, zehirlenme yapmaz görüşüdür. Diğeri ise bütün kayısı tohumları zehirlidir, yenmesi zararlıdır düşüncesidir. Çalışmamızda bu iki görüşün doğruluğunu değerlendirmek amacı ile farklı kayısı çeşitlerinin tohumlarındaki amigdalin miktarını ölçmeyi planladık. Kayısı tohumunun yenmesi ile alınan amigdalin vücudumuzda HCN?e hidrolize olur ve akut siyanür zehirlenmesine neden olabilir. Çocuklar erişkinlere göre daha yatkın oldukları için akut siyanür zehirlenmesi ile klinikte karşımıza daha çok çıkmaktadır. Ancak hangi kayısı tohumunun ne kadar yenilmesiyle zehirlenme gözlenebileceği bilinmemektedir. Çalışmamızın amacı bu konuya açıklık getirerek toplum ve sağlık çalışanlarında farkındalık yaratmaktır. Gereç yöntem: Araştırmada 13 farklı kükürtsüz kayısı çeşit (Hacıhaliloğlu, Hasanbey, Kabaaşı, Çöloğlu, Çataloğlu, Soğancı, Şekerpare, Turfanda Eskimalatya, Alyanak, Paviot, Hungarian Best, Ninfa, Roksana) tohumu ve 2 kayısı çeşit (Hacıhaliloğlu, Kabaaşı) tohumunun kükürtlü, kavrulmuş, kükürtlü kavrulmuş şekillerinde HPLC yöntemi ile g başına düşen mg cinsinden amigdalin miktarı belirlenmiştir. Kayısı tohumları İnönü Üniversitesi Kayısı Araştırma Merkezinden alınmıştır. Literatürdeki verilere dayanarak bu miktardan salınacak olan HCN miktarı ve 6 yaşında vücut ağırlığı ortalama 20 kg olan bir çocukta akut siyanür zehirlenmesine neden olabilecek tohum adedi belirlenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda acı kayısı tohumlarında tatlı tohumlara oranla amigdalin içeriği anlamlı olarak fazla bulundu. Acı tohumların ortalama amigdalin içeriği 26,27 ±14,4 mg/g olarak hesaplandı. Tatlı tohumların ortalama amigdalin miktarı ise 0,16 ±0,09 mg/g olarak tespit edildi. İki grup arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p=0,03). Tüm tohumların içinde Paviot kayısı çeşidinin acı tohumunda amigdalin miktarı en yüksek oranda 44,41 mg/g tespit edildi. Bu miktar amigdalinden oluşacak HCN miktarı 2,5 mg/g olarak hesaplandı. Altı yaşında vücut ağırlığı ortalama 20 kg olan bir çocukta akut siyanür zehirlenmesine neden olacak ortalama kayısı tohum adedi (ZNOTA) 7 olarak tespit edildi. Acı tohumların en düşük amigdalin içeriği bulunan çeşidi ise Turfanda Eskimalatya olarak belirlendi. Bu çeşitte amigdalin içeriği 13,96 mg/g olarak tespit ettik Tatlı tohumu bulunan kayısı çeşitlerinin içinde en yüksek amigdalin miktarını 0,4 mg/g olarak sofralık tüketimi fazla olan ve Malatya?da üretimi fazla olan Hasanbey çeşidinde tespit ettik. Bu çeşitten ortalama 852 adet (yaklaşık 680g) yenmesi ile zehirlenme gözlenebilir. Tüm tohumların içinde ölçülebilen en düşük amigdalin miktarı (0,09 mg/g) Kabaaşı çeşidinin kükürtsüz kavrulmuş şeklinde tespit edildi. Kabaaşı kükürtlü, Çataloğlu, Çöloğlu ve Şekerpare çeşitlerinin tatlı tohumlarında amigdalin düzeyinin kullandığımız yöntemle tespit edilemeyecek kadar (<0,08 mg/g) düşük olduğu gözlendi. Sonuç: Çocuklarda acı kayısı tohumu yenilmesine bağlı görülen ölümle sonuçlanabilen akut siyanür zehirlenmesinin önlenmesi önemlidir. Bunun için kayısı tohumlarının acı türlerinin yenilmemesi ve bu tohumlar için zehirli madde güvenliği kuralları uygulanması önerilir. Tatlı tohumların ise zehirli olduğuna dair mevcut olan algı düzeltilmelidir.

AmigdalinKayısıKromatografi-yüksek basınçlı-sıvı+2
Nazan Poyraz
İnönü University
2013
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Evde oksijen tedavisinin KOAH'lı hastalarda enerji metabolizması üzerine etkileri

Amaç: Kronik Obstrüktif Akciger Hastalıgı (KOAH), tam olarak geri dönüşlü olmayan hava akımı kısıtlanması ile karekterize, önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır. KOAH tanısı konularak poliklinik veya serviste yatarak takip ve tedavileri yapılan Evre 4 KOAH hastalarının uzun süreli oksijen tedavisinin metabolizma üzerinde etkileri araştırılıp oksijen tedavisinin faydası olup olmadığını araştırmayı planladık. Materyal-Metod: Çalışmaya KOAH tanılı ve ilk kez oksijen tedavisi başlanmış 19 hasta ((16/3) E/K) dahil edildi. Hastaya AKG ve SFT yapıldı. Hastalara tedavi öncesi ve sonrası en az 3 gün metabolik holter cihazı takıldı (SensWear). Holter verileri elektronik ortamına aktarıldı. Günlük ortalama verileri hesaplandı. Sonuç: Hastaların oksijen tedavi öncesi ve sonrası enerji tüketiminde anlamlı artış saptandı. (Tedavi öncesi; 1497±596, tedavi sonrası; 2977±5985, p=0. 044). Yine adım sayısı (Tedavi öncesi; 2056±2569 tedavi sonrası; 2120±1958, p=0. 03), istirahat süresi (Tedavi öncesi; 6.36±3. 31 tedavi sonrası; 3. 47±2. 19, p<0. 03), uyku süresinde (Tedavi öncesi; 4. 23±2. 13 tedavi sonrası; 2. 33±1. 42, p<0. 00) anlamlı fark saptandı. Tartışma: Solunum yetmezlikli KOAH?lılarda günlük enerji tüketimi diğer bir ifade ile enerji tüketimi artmıştır. Buna ek olarak hastaların hareketsiz kalma süreleri azalmış, fizik aktivite süreleri artmıştır. Bunların yanında uykuda geçen süreler azalmış, bu bir çelişki gibi görünse de hastaların kısa sürede effektif uyku uyudukları söylenebilir. Sonuç olarak ileri dönem KOAH?lı hastalarda oksijen tedavisi erken başlanmalı, tedaviye uyum artırılmalı ve teşvik edilmelidir. Oksijen tedavisi ile hipoksiye bağlı mortalite ve morbiditenin önüne geçilip, immobilizasyona sekonder gelişen komplikasyonlarında önüne geçilecektir.

Akciğer hastalıkları-obstrüktifEnerji metabolizmasıOksijen+1
Nurcan Kırıcı Berber
İnönü University
2013
20
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Non-alkolik karaciğer yağlanması olan hastalarda p-dalga süresi ve dispersiyonu

Nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAKY)artmış atriyal fibrilasyon risk artışı ile ilişkilidir. Bu çalışmanın amacı NAKY hastalarında P dalga dispersiyonunu (PWD) araştırmaktır.

Atriyal fibrilasyonDispersiyonKaraciğer+3
Mehmet Veysel Çınar
Yeditepe University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Annelerin akut solunum yolu enfeksiyonları ile ilgili bilgi tutum ve davranışları

AMAÇ: Bu çalışmada ebeveynlerin akut solunum yolu hastalıkları ile ilgili bilgi düzeyi, genel tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi; akut solunum yolu hastalıklarında acil ve şiddetli hastalık bulguları ve antibiyotik kullanımı ile ilgili mevcut bilgi düzeyleri ve tutumlarının ölçülmesi, ebeveynlerin bilgi eksiklikleri ve yanlışlarının belirlenmesi amaçlandı.YÖNTEM: Çalışmaya Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ile Aile Hekimliği polikliniklerine 1-16 yaş çocuklarının rahatsızlıkları nedeniyle başvuran 122 anne alındı. Annelerin sosyo demografik özelliklerini, çocukluk çağı akut solunum yolu enfeksiyonları, ateş ve antibiyotik kullanımı konusundaki bilgi düzeylerini tutum ve davranışlarını değerlendirmek üzere hazırlanmış anket formları uygulandı.BULGULAR: Annelerin %34,4'ünün ilkokul, %13,1'nin ortaokul, %23,8'nin lise, %13,9'nun yüksekokul,%10,7'sinin fakülte düzeyinde eğitim seviyesine sahip olduğu görüldü. Çocukların %58,1 `i öksürük ve %40,9' u ateş şikayeti ile doktora başvurmuştur. Bu başvurudan önce annelerin %28,6'sı antibiyotik, %27,8'inin ateş düşürücü kullanmıştı. Annelerin %9'unun evinde ateş ölçüm cihazı olmadığı belirlendi. Annelerin %36'sı 38 derece, %24,5'i 37 derece, %19,6'sı 37,5 derece, %8,1`i 38,5 derece vücut sıcaklığını ateş olarak düşünmekteydi. Akut solunum yolu enfeksiyonu nedeni olarak en çok belirtilen etken %59,8 ile mikroplardı. Annelerin %41,8'i herhangi bir antibiyotik ismi bilmediğini belirtti. Reçetesiz antibiyotik kullanım oranı %12,3 olarak belirlendi.SONUÇ: Annelerin akut solunum yolu hastalıklarının acil ve şiddetli bulgularını tam olarak bilmedikleri, ateş bilgi düzeyinin tutum ve davranışlarında eksiklikler olduğu, antibiyotik kullanımları konusunda yanlış tutumları olduğu görüldü.

AnnelerAteşBilgi+2
Emel Peker
Çanakkale Onsekiz Mart University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karotis arter darlığı nedeniyle endovasküler tedavi planlanan olgularda beyin perfüzyon bozukluğunun değerlendirilmesi

Ateroskleroza bağlı serebrovasküler patolojilerdünyada ölüm nedenleri arasında 3.sırada yer almaktadır.Serebrovasküler patolojilerin %80'i iskemik inmelerden oluşmaktadır. İskemik inmelerin ise %35 oranında extrakranial büyük arter darlıklarına bağlı geliştiği bildirilmektedir.ICA'sında darlık saptanan hastalarda beyin perfüzyonunundeğerlendirilmesi hem tedavi endikasyonu koymak hem de stent tedavisinin perfüzyonu arttırıp arttırmayacağı açısından önemlidir.Çalışmamızda, karotis arter darlığı saptanan ve tedavi planlanan olgularda, darlığın beyin perfüzyonuna etkilerini ve tedavinin perfüzyon üzerine etkisinin olup olmadığı araştırılmıştır. Kliniğimizde yapılan karotis anjiografide tek taraflı olarak tedavi endikasyonu bulunan 34 olgunun stent tedavisi öncesi ve bu olgulardan belirgin perfüzyon bozukluğu tespit edilen 14 olguya stent tedavisi sonrası 64 ? dedektörlü(VCT XTeLightSpeed; General Electric, Milwaukee, USA) BT ile beyin perfüzyon bilgisayarlı tomografi incelemesi yapıldı.GE perfüzyon 4 yazılımı kullanılarak analiz gerçekleştirildi. 34 olgunun ICA darlığı olan taraf hemisfer ile normal hemisferden elde edilen CBV, CBF ve MTT değerleri karşılaştırıldı. 27 olguda darlık olan taraf hemisferde CBV ve CBF değerlerinin arttığı, 28 olguda ise MTT değerinin uzadığı, 14 olgunun tedavi öncesi ve sonrasıdarlık olan hemisfer CBV, CBF ve MTT değerleri karşılaştırıldığında ise CBV, CBF'nin stent tedavisi sonrası düştüğü, MTT'nin kısaldığı, bulguların istatiksel olarak anlamlı olduğu bulundu.Sonuç olarak karotis arter darlıklarında, beyin perfüzyonunun belirgin etkilendiği, perfüzyon BT'nin klinik olarak stabil hastaların stent zamanlamasını ve stent tedavisi endikasyonu koymada faydalı olacağını düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler:ICA stenozu, Beyin

BeyinEndovasküler tedaviKarotis stenozu+1
Ayhan Duman
Gaziantep University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi hematoloji bilim dalında takip edilen güneydoğu anadolu bölgesindeki idyopatik trombositopenik purpuralı (ıtp) olguların retrospektif analizi; 10 yıllık deneyim

Amaç: İdyopatik trombositopenik purpura (ITP), trombositlerin özellikle trombosit antikorlarına bağlı çoğunluğu dalakta olmak üzere retiküloendotelyal sistemde yıkımı sonucu ortaya çıkan trombositopeni ile karakterize otoimmün hastalıktır. En sık çocuklarda ve genç erişkinlerde görülmekle birlikte kadınlarda daha çok görülür (3:1). Kronik İTP olgularında trombosit sayıları 10x109/L?nin altına düşmedikçe genellikle ciddi kanamalar görülmez. Gereç ve Yöntem: Retrospektif olarak yapılan çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Bölümünde 2002-2012 yılları arasında ITP tanılı 204 hasta alındı. Hastalar tedavi alıp almamalarına, uygulanan tedaviye cevap türüne göre gruplandırıldı. Tedavi sonucu trombositleri 30x109/L?nin altında olanlar cevapsız, 30x109/L ile 100x109/L arası olanlar remisyon, 100x109/L üstünde olanlar ise tam remisyon olarak değerlendirildi. Bulgular: Kr. İTP tanısı ile çalışmaya aldığımız 204 hastanın 141?i (%70) kadın, 63?ü (%30) erkek idi. 121(%59.3) olgu cilt bulguları, 83(%40,6) olgu mukozal kanama, 1(%1,9) olgu ise beyin kanaması şüphesi ile başvurdu. Tedavi uygulanan 173 olguda başlangıç tedavisi ortalama 3.5 ay 1 mg/kg dozuyla metil prednizolon başlanmıştı. Bu tedavi ile olguların 69?unda (%42.3) tam remisyon, 78?inde (%47.8) remisyon ve 16?sı (%9.8) dirençli olarak saptandı. Steroidle tam remisyona girmeyen 94 hastanın 73?üne (%77.6) splenektomi yapıldı. Splenektomi sonrası hastaların 51?i (%69.9) tam remisyonlu, 16?sında (%21.9) remisyonlu 6?sı (%8.2) yanıtsız idi. İmmunsupresif tedavi olarak hastaların 8?ine(%3.9) vinkristin, 13?üne(%6.37) siklosporin, 10?una(%4.9) eltrombopag, 6?sına(%2.94) ritüksimab ve 8?ine(%3.92) de diğer ajanlar (danazol, azatioprin) verilmiştir. Vinkristin alan hastaların 5?inde (%62.5), siklosporin alanların 7?sinde (%53.8) ve eltrombopag alanların 7?sinde (%70) tam remisyon sağlanmıştır. Sonuçlar: Bu çalışma sonucunda başlangıç tedavisi olarak prednizon ve splenektominin İTP olgularının çoğunda etkili olduğu, refrakter İTP olgularında da vinkristin, siklosporin ve eltrombopagın etkili olabileceği kanısına varılmıştır. Anahtar kelimeler: İdiyopatik trombositopenik purpura, Prednizolon, Splenektomi, Eltrombopag, İmmunosupresif tedavi

Kan trombositleriPrednizolonPurpura-trombositopenik-idyopatik+2
Hidayet Kılıç
Gaziantep University
2013
00