Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
Discipline

Emergency Medicine

Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty

830

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kafa travmalı geriatrik hastalarda prognozu etkileyen faktörlerin incelenmesi

Giriş: Kafa travmaları geriatrik hastalarda önemli morbidite,mortalite ve ekonomik kayıp sebebi olan bir sağlık sorunudur.Kafa travması ile acil servise başvuran 65 yaş üstü hastalardan, hayati tehlike ya da ciddi morbidite nedeni olabilecek intrakraniyal patolojileri tespit etmek acil servis hekimlerinin üzerinde dikkatle durması gereken görevleri arasında yer almalıdır. Amaç: Çalışmamızda 65 yaş üstü kafa travması tanısı alan hastalarda bilgisayarlı tomografide patolojik bulgu prevalansını değerlendirmeyi ve geriatrik kafa travmalı hastalarda prognozu etkileyen hematolojik faktörleri değerlendirmeyi amaçladık.Çalışmamızda ayrıca, geriatrik kafa travması konusunda ülkemizin epidemiyolojik verilerine katkıda bulunmak ve bu hastaların hastanede kalış süresini arttıran parametrelerin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda Dumlupınar Üniversitesi Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine kafa travması nedeniyle başvuran ve bilgisayarlı tomografi incelemesi yapılan 65 yaş üstü hastalar geriye dönük olarak incelendi. Çalışmamıza dahil ettiğimiz vakaların,yaş,cinsiyet, travma oluş mekanizması,koagülopati,beyin bilgisayarlı tomografi sonuçları,lökosit sayısı,nötrofil/lenfosit oranı(NLO),trombosit/lenfosit oranı(TLO),taburculuk,yatış,sevk,ex durumları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 320 hastanın 151'i erkek, 169'u kadın idi.Geriatrik popülasyonun kafa travmasıyla sıklıkla karşılaştığı nedenler arasında ise düşmelerin(%37.2) ve trafik kazalarının(%18.8) en sık nedenler olduğu belirlendi(%56).65 yaş üstü kafa travması olan hastalarda anormal Beyin BT bulgusu olan hasta sayısı 34 olup,geriatrik kafa travmalarında anormal Beyin BT prevalansı %10.6 saptandı.Bu oranın erken yaşlılık(65-74 yaş),orta yaşlılık(75-84 yaş),geç yaşlılık(85 yaş ve üstü) gruplarında anlamlı değişimi saptanmadı.Çalışmaya dahil edilen 320 hastanın 7'si ex olup,geriatrik kafa travmalarında mortalite oranı %2.2 olarak saptandı.Lökositoz,nötrofil/lenfosit oranı yüksekliği,koagülopati olması ve 75 yaş üstü geç yaşlılık dönemi morbidite ve mortaliteyi arttıran nedenler olarak tespit edildi. Sonuç:Geriatrik kafa travmalarında,kafa travmasının düşme veya trafik kazası sonrası yaşanması,lökositoz olması,nötrofil/lenfosit oranının yüksek olması,geç yaşlılık evresi hasta olması(75 yaş ve üstü) intrakraniyal patoloji riskini artırmaktadır.Kafa travmalı hastaları acil serviste değerlendirirken yaşını,travma mekanizması ve şiddetini sorgulamayı,kan tahlili alım ve bilgisayarlı tomografi çekim endikasyonlarını geniş tutmayı,acil servis gözlem süresini uzatmayı ve konsültan hekim desteği almayı planlamak akılcı bir yaklaşımdır. Anahtar kelimeler: Geriatrik kafa travması,nötrofil/lenfosit oranı,trombosit/lenfosit oranı,İNR,Bilgisayarlı Tomografi,Mortalite

GeriatriKafa yaralanmalarıKan trombositleri+4
Hasan Aydın
Kütahya Dumlupınar University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Minör kafa travmalı pediatrik olgularda ubiquitin c-terminal hidrolaz (UCH-l1) kan düzeylerinin tanısal etkinliğinin araştırılması

Çocukluk çağında kafa travmaları acil servise travma ile başvuran hastaların önemli bir kısmını oluşturur. Büyüme dönemindeki çocuklarda kafa travması büyüme ve gelişme basamaklarını etkilemekte, bu nedenle erişkin hastalara göre farklı bir değerlendirme gerekmektedir. Minör kafa travması ile acil servise başvuran hastalarda intrakraniyal yaralanmaları saptamada beyin bilgisayarlı tomografi (BBT) altın standart haline gelmiştir fakat yaygın ve gereksiz kullanımı sağlık giderlerinde artışa ve uzun dönemde radyasyona bağlı risklere sebep olmaktadır. Bu çalışmada minör kafa travması nedeniyle acil servise başvuran 0-18 yaş grubu hastalarda UCH-L1 düzeylerinin BBT'ye alternatif olup olamayacağının araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışma 07.03.2019 ile 27.02.2020 tarihleri arasında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi (UÜTF) hastanesi acil servisine minör kafa travması ile başvuran 0-18 yaş grubu hastalardan Glaskow Koma Skoru (GKS) 14-15 olup BBT çekilen 60 hasta ve kafa travması dışında minör travma veya medikal nedenler ile acil servise başvuran 20 hasta prospektif olarak değerlendirilerek yapılmıştır. Hastaların yaş, cinsiyet, hastaneye başvuru tarihleri (gün, ay, yıl, saat), GKS, yaralanma bölgesi, yaralanma şekli, travmanın oluş saati, hastaneye geliş saati, tetkik alınma saati ve serum UCH-L1 düzeyleri kayıt altına alınmıştır. Uygun sayıya ulaşıldığında UCH-L1 düzeyi çalışılarak dosyaya eklenmiştir. Minör kafa travmalı pediatrik olgularda UCH-L1 düzeyi kafa travması olan hastalarda kafa travması olmayan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı çıkmasına rağmen BBT bulgusu olan olguları BBT bulgusu olmayan olgulardan ayıramamıştır.

Acil servis-hastaneAcil tıpKafa yaralanmaları+6
Ziyaettin Uzun
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste kardiyak arrest hastaların cpr sonlandırılmasının bispektral modül cihazı ile değerlendirilmesi

AMAÇ: AHA 2015 kılavuzuna göre kardiyopulmoner resüsitasyon (KPR) sırasında geri dönüşsüz beyin hasarı ya da beyin ölümünün tahmin etmek zordur. Resüsitasyonun başlanmaması ya da hayatı sürdürücü tedavinin kesilmesi etik olarak eşittir. Temel yaşam desteği 3 parametreden oluşan sonlandırma kriterleri vardır. Temel yaşam desteğini sonlandırmak için bunların üçü de karşılanmış olmalıdır. Bunlar; arrestin sağlık çalışanı ya da kurtarıcı bir kişi tarafından tanıklı olmaması, 3 tam tur KPR ve OED analizi sonrasında ROSC sağlanmamış olması ve OED şoku verilmemiş olmasıdır. Araştırmamızda amacımız kardiyopulmoner resüsitasyon sonlandırmada BİS etkinliğini saptamaktır. MATERYAL VE METOD: Bu çalışma Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı, Acil Tıp Kliniği'nde yapıldı. Acil servise arrest olarak getirilen ve Acil serviste arrest olan hastalara BİS cihazı kitapçığına uygun talimatlarla resüsitasyon aksatılmadan bağlandı. Hastanın müdahalesi esnasında 0.dk, 10.dk, 20.dk., 30.dk, 40.dk yani her 10 dakikadaki BİS değerleri alındı. ROSC sağlandığı anda ve Ex kararı verildiğinde BİS takibi bırakıldı. Çalışma 5 ay içinde tamamlandı. Çalışma, istatistiksel olarak power analiz yapıldıktan sonra belirlenen sayı 20 olarak saptandı. Arrest olan 25 hasta çalışmaya alındı. Çalışma verileri SPSS 22.0 Windows versiyon paket programı kullanılarak istatistiksel olarak değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya katılan 25 hastanın 16'sı Ex olup, 9'unda ROSC sağlandı. Hastaların %64'ü ASH tarafından Acil servise getirildi. %36'sı ise hastane içi tanıklı arrestti. Hastaların ilk andaki BİS değerleri ortalaması 33,48 (± 13,93) saptanırken, Ex anındaki BİS değeri ortalaması 34,06 (± 19,66) ve ROSC sağlandığında 36,56 (± 23,7) olarak saptanmıştır. SONUÇ: Hastanede resüsitatif çabaları sonlandırma kararı tedavi eden hekime aittir ve pek çok faktör göz önüne alınarak karar verilir. Bu faktörler; tanıklı veya tanıksız arrest olması, CPR süresi, ilk arrest ritmi, defibrilasyon süresi, eşlik eden hastalıklar, arrest öncesi durum ve resüsitasyon sırasında bir noktada ROSC olup olamadığıdır Çalışmamızdaki verilere göre KPR sonlandırmada BİS kullanımının yararı saptanmamıştır. ANAHTAR KELİMELER: Acil servis, KPR, Arrest, ROSC, BİS,

Acil servis-hastaneAcil tıpBispektral indeks+2
Adnan Hocaoğlu
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 pandemi sürecinin acil servis hasta başvurularına etkilerinin retrospektif olarak incelenmesi

Günümüzün en önemli ve güncel olayı olan COVID-19 pandemisinin, acil servislere olan etkilerini incelemek amacıyla bu araştırma planlanmıştır. Araştırmaya 11.03.2019-31.12.2019 ve 11.03.2020-31.12.2020 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne başvuran toplam 190338 hasta dahil edilmiştir. Başlangıç tarihi olarak Türkiye'de ilk COVİD-19 vakasının görüldüğü 11.03.2020 tarihi esas alınmış ve önceki yılın aynı aylarıyla karşılaştırılmıştır. Pandemi süresince acil serviste pandemi alanına başvurular araştırmaya dahil edilmemiş, acil servisin triyaj, müdahale, gözlem, travma ve küçük cerrahi odalarında müdahele edilen tüm hastalar dahil edilmiştir. Araştırmaya dahil edilen hastaların yaş, cinsiyet, başvuru tarihi, acil servise geliş şekli (kendi imkânı, ambulans), sonlanma şekli (taburcu, hastaneye yatma, sevk, exitus, tedaviyi reddetme), başvuru zamanı (hafta içi, hafta sonu) ve ICD tanı kodları kaydedilmiştir. Bu değişkenler, pandemi öncesi ve pandemi döneminde karşılaştırılarak incelenmiştir. Pandemi döneminde önceki döneme göre acil servise başvuruda %48 azalma olmuştur. Pandemi döneminde erkeklerin acil servis başvurularındaki yüzdesinin ve ortanca yaş değerinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulunmuştur. Ayrıca pandemi döneminde acil servise ambulans ile başvurma, hastaneye yatış yapılma ve hafta içi başvuru yüzdesi anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur. Pandemi döneminde üst ve alt solunum yolu hastalıklarının, nörolojik acillerin yüzdesinde anlamlı derecede azalma olurken, genel vücut travmasının, ekstremite travmasının, kardiyak acillerin, kardiyovasküler acillerin, psikiyatrik acillerin, obstetrik ve jinekolojik acillerin ve darp nedeniyle başvuruların yüzdesinde anlamlı artış tespit edilmiştir. Sayısal olarak ise pandemi döneminde sadece ekstremite travması ve kardiyovasküler acillerde artış görülmüştür. Sonuç olarak pandemi, COVİD-19 dışı hastalıklar nedeniyle acil servislere yapılan başvuruları önemli ölçüde değiştirmiştir.

Acil servis-hastaneAcil tıpCOVID 19+2
Abdullah Erdem
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 salgını süresince hasta ve yakınlarının şikâyetlerindeki değişikliklerin retrospektif analizi

Sağlık hizmetlerinin başlıca hedefleri; sunulan sağlık hizmeti kalitesini arttırmak, toplumun her yerine ve tüm bireylerine eşit, etkili, kaliteli sağlık hizmeti sunmak, hasta memnuniyetini yükseltmek, sağlık hizmetlerinin verimliliğini ve etkinliğini daha yüksek seviyelere ulaştırmaktır. Sağlık sektöründe sunulan hizmetin kalitesini belirlemek için hizmet kalitesini oluşturan bileşenleri incelemek gereklidir. Hizmet kalitesini etkileyen faktörler; ortamın fiziksel özellikleri, hizmetin zamanlaması, hizmetin alındığı kişinin konusunda uzman olması, hizmetin sürekliliği, güvenilir ve doğru olmasıdır. 31 Aralık 2019'da Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Çin Ülke Ofisi, Çin'in Hubei eyaletinin Wuhan şehrinde etiyolojisi bilinmeyen pnömoni vakalarını bildirmiştir. 7 Ocak 2020'de etken daha önce insanlarda tespit edilmemiş yeni bir koronavirüs (2019- nCoV) olarak tanımlanmıştır. Daha sonra 2019-nCoV hastalığının adı Covid-19 olarak kabul edilmiş, virüs SARS-CoV'e yakın benzerliğinden dolayı SARS-CoV-2 olarak isimlendirilmiştir. Ülkemizde Covid-19 ile ilgili çalışmalar 10 Ocak 2020'de başlamış ve 22 Ocak 2020'de T.C. Sağlık Bakanlığı Bilimsel Danışma Kurulu ilk toplantısı gerçekleştirilmiş, alınan önlemler ile ilk Covid-19 vakası 11 Mart 2020 tarihinde ülkemizde görülmüştür. Bu çalışma Mart 2019 ile Kasım 2019 ve Mart 2020 ile Kasım 2020 tarihleri arasında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi (UÜTF) hastanesine yönelik yapılmış olan şikâyet başvurularının araştırılması ve Covid-19 pandemisi döneminde şikâyet nedenlerinde farklılık görülüp görülmediğinin belirlenmesi amacıyla yapılmış olup böylece gerekli tedbirlerin alınabilmesi amaçlanmıştır. Araştırmamızda 2019 yılı için 840, 2020 yılı için 668 toplamda 1508 veri incelenmiştir.vi Sağlıkta Dönüşüm Programı (SDP) kapsamında artık hastaların beklentileri de artmıştır. Hasta memnuniyetinin arttırılması, ancak mevcut olan aksaklıkların değerlendirilmesi ve aksaklıklarla ilgili olarak düzenlemelere gidilmesi ile sağlanabilir.

Belirti ve semptomlarCOVID 19Hasta hakları+3
Hilal Mutlu
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum copeptin düzeylerinin unstabil angina pektoris (USAP)'de klinik rolü ve kısa dönem prognozda değerliliğinin araştırılması

Bu çalışmanın amacı acil servis (AS)'te Unstabil Angina Pektoris (USAP) düşünülen hastalarda, copeptin düzeyi ve HEART skorlama sisteminin birlikte kullanılmasının klinik özellikleri öngörmedeki değerliliğinin saptanmasıdır. Bu çalışmaya, Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi AS'ine Eylül 2020 – Mart 2021 tarihleri arasında kardiyak tipte göğüs ağrısı ile başvuran ve USAP düşünülen erişkin hastalar (n=65) ve hastane çalışanlarından oluşan sağlıklı kontroller (n=45) dahil edilmiştir. Olguların %81.5'i erkekti, yaş ortalaması 51.17 ± 14.77 yıldı. Çalışmaya alınan olguların ortalama HEART skorları 3.51 ± 1.71 idi (%32.3'ü düşük, %36.9'u orta, %30.8'i yüksek risk grubu). Olguların %83.1'i taburcu edilirken, %16.9'una yatış önerildi/sevk edildi, %3'ü opere edildi, %47.7'si kardiyoloji bölümüne konsülte edildi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında; USAP grubunda erkek cinsiyet sıklığı, yaş ve başvuruda kaydedilen troponin değerleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlayken, başvuruda kaydedilen copeptin düzeyi anlamlı düzeyde daha düşüktü (p<0.001). Başvuru copeptin düzeyinin sağlam olguları belirleme açısından 3.86 pmol/L kesim noktasında %57.8 sensitif, %95.4 spesifik olduğu, troponin düzeyinin ise USAP olgularını belirleme açısından 1.1 ng/mL kesim noktasında %64.6 sensitif, %80.0 spesifik olduğu belirlendi (p<0.001). HEART skoruna göre düşük riskli grupla karşılaştırıldığında orta ve yüksek riskli grupta yaş, başvuru (0. saat) ve 3. saat troponin düzeyi ve kronik hastalık sıklığı (Hipertansiyon ve Koroner Arter Hastalığı) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlaydı (p<0.05). HEART skoruna göre risk arttıkça taburcu edilme sıklığı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmakta; kardiyolojiye konsültasyon, hastaneye yatış ve 1 ay içinde girişim/tedavi uygulanma sıklığı ise artmaktaydı (p<0.05). VIII Başvuru anında kaydedilen troponin ve copeptin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde negatif yönde (r= -0.288, p = 0.020), HEART skoru ile başvuru troponin düzeyi arasında pozitif yönde zayıf düzeyde korelasyon ilişkisi saptandı (r= 0.396, p= 0.001). Copeptin düzeyi ile nihai sonuç ve HEART skoru arasında anlamlı ilişki saptanmadı. USAP olgularında sadece copeptin düzeyinin nihai sonucu öngörmede yeterli olmadığı, HEART skorunun ise bu açıdan klinik pratikte daha kullanışlı olabileceği belirlendi.

Anjina pektorisCopeptinPrognoz+1
Kenan Yılmaz
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise senkop ile başvuran hastalarda kranial görüntülemenin retrospektif incelenmesi

Bu çalışmada, acil servise senkop ile başvuran hastalarda patolojik kranial görüntüleme bulgularını tanımak ve ilişkili muhtemel risk faktörlerini analiz etmek amaçlanmıştır. Haziran 2018 ile Şubat 2021 tarihleri arasında Bursa'da bulunan iki adet üçüncü basamak sağlık uygulama ve araştırma hastanesinin acil servisine senkop ile başvuran ve intrakranial patoloji düşünülerek kraniyal görüntüleme yapılan 2000 hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Senkopu taklit edebilecek hipoglisemi, nöbet, konversiyon gibi durumlar, primer yakınması senkop ile uyumlu olmayan hastalar, 18 yaşından küçük, travma öyküsü, koma durumu, persistan bilinç kaybı, alkol veya madde kullanımı ve bilinen intrakranial patolojisi olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Verilerin analizi SPSS v22 paket programı ile yapılmıştır. 1394 hasta (672 erkek ve 722 kadın, 18 – 96 yaş aralığı, ortalama yaş 57,5) çalışmaya dâhil edilmiştir. 151'i (%10,8) kranial BT ve 372'si (%26,7) kranial MR olmak üzere, toplamda 523 (%37,5) hastada patolojik görüntüleme bulgular saptanmıştır. Fokal nörolojik defisit, tansiyon yüksekliği, nörolojik semptom, koagülopati, AFR yüksekliği, troponin yüksekliği, atriyal fibrilasyon, anemi ve ek hastalık (malignite, hipertansiyon, diyabet, serebrovasküler hastalık) varlığı istatistiksel olarak ilişkili risk faktörleri olarak belirlenmiştir. Acil servis hekimleri hayatı tehdit eden intrakranial patolojileri kaçırmamak için çoğu zaman kesitsel görüntüleme yöntemlerine başvurmaktadır. Bu durum sağlık hizmetlerinin maliyetini arttırmakla beraber, birçok hastayı gereksiz radyasyona bağlı oluşabilecek komplikasyonlara maruz bırakmaktadır. Anormal kraniyal görüntüleme ile ilişkili risk faktörlerinin belirlenmesinin, acil servise senkop ile başvuran hastalarda rutin kraniyal BT ve MR kullanımını azaltma potansiyeline sahip olduğu düşünülmektedir.

Acil servis-hastaneAcil tıpGörüntüleme yöntemleri+5
Issa Malongo Omar
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel kafa travması oluşturulan sıçanlarda nöronal hasarı belirlemede alfa sinuklein protein etkinliğinin araştırılması

Çalışmamızın amacı deneysel olarak hafif travmatik beyin hasarı oluşturulan kafa travması modelinde sıçanlardan alınan serum örneklerinde alfa-sinüklein düzeyinin akut dönemde travmatik beyin hasarını göstermede tanısal değerini araştırmaktır. Çalışmamızda toplam 40 adet erişkin Spraque-Dawley cinsi sıçan kullanılmıştır. Denekler kontrol grubu (n=8) ve 4 ayrı deney grubu (n=8) olarak 5 gruba ayrıldılar. Çalışmamızda Marmarou ve ark.'nın tanımladığı model modifiye edilerek uygulandı. Bu modelde farklı yüksekliklerden farklı ağırlıklarda bilyeler serbest düşme yöntemiyle bırakılarak sırayla 0.05, 0.1, 0.2 ve 0.4 Newton şiddetinde travma oluşturulması hedeflendi. Travmanın indüksiyonundan 2 saat sonra sıçanların kalbinden alınan kanlarda α-syn düzeyi araştırıldı. Kontrol grubuna göre kan α-syn düzeyleri ölçüldüğünde, 0.05 ve 0.2 newton şiddetinde travma oluşturduğumuz gruplarda düşüş görülmüştür. Daha şiddetli travma oluşturduğumuz (0.2 Newton) grup, az şiddetli oluşturduğumuz gruba (0.05 Newton) göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Sonuç olarak farklı şiddetlerde kafa travması oluşturduğumuz sıçanlardan ikinci saatte alınan kan örneklerinden α-syn düzeylerinde anlamlı bir yükselme görülmemiştir. Aksine iki travma grubunda kontrol grubu ile kıyaslandığında düşme görülmüştür. Bu sonuçlar kafa travması sonrası ikinci saatte alınan kanlardan bakılan α-syn düzeyinin TBY için erken dönemde tanısal olarak etkin olmadığını düşündürmektedir.

Acil servis-hastaneAcil tıpAlfa sinüklein+6
Buşra Altınkök Şentürk
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise başvuran COVİD 19 pnömoni hastalarında ortalama trombosit hacmi ve CURB-65'in beraber kullanımının yatış yeri ve 28 günlük mortalite öngörmedeki ilişkisi

Acil servise başvuran Covid-19 pnömoni hastalarında ortalama trombosit hacmi ve CURB-65'in birlikte kullanımının yatış yeri ve mortaliteyi öngörmedeki ilişkisi: Prospektif Gözlemsel Çalışma, Dr.Hatice MERT, Uzmanlık Tezi, Ankara Amaç: COVID-19 hastalığının ileri yaşlarda morbidite ve mortalitesinin yüksek olduğu bilinen bir gerçektir. Bu çalışmanın amacı Covid-19 pnömoni hastalarında ortalama trombozit hacmi ce CURB-65 skorunun birlikte kullanımının hastaların yatış yeri ve mortalitesini öngörmedeki ilişkisini incelemektir. Çalışmamız ile oldukça mortal seyreden Covid-19 pnömonisi için bir mortalite öngörücüsü olarak ortalama trombosit hacmi ve CURB-65'in birlikte kullanımının etkin olabileceğini göstermeyi hedeflemekteyiz. Yöntem: Ankara Şehir Hastanesi Erişkin Acil Tıp Kliniği'ne başvuran toraks BT'de tutulumu olan ve PCR sonucu pozitif olan hastaların demografik verileri, başvuru semptomları, klinik özellikleri, laboratuvar ve görüntüleme bulguları ile CURB-65 skorları değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 500 hasta değerlendirilerek çalışma yapılmıştır. Çalışmamızda yaş faktörünün, ek hastalıklardan KAH, HT, kanser/immünsüpresyon, SVO öyküsünün, yoğun bakım takibinin ve ileri oksijen desteği tedavisi almanın, CURB-65 skorunun yüksek olmasının, nefes darlığı semptomunun, ateş yüksekliği, taşikardi, takipne, hipoksi ve hipotansiyonun, hematolojik parametrelerden HGB, RBC, RDW, NLR ve MPV'nin, biyokimyasal parametrelerden üre, kreatin, LDH, AST, kardiyak markerlar (troponin, CK-MB, miyoglobin)'ın, koagülasyon parametrelerinden PT, INR, D-dimer, fibrinojenin, akut faz reaktanlarından CRP, prokalsitoninin; BT bulgularından dağınık infiltrasyon, konsolidasyon, LAP ve plevral effüzyon bulgusunun mortaliteyle ilişkili olduğu görüldü. Yine tüm değişkenler içinde yaş, SVO, kanser/immünsüpresyon ve diastolik kan basıncının bağımsız prognostik belirteçler olduğu tespit edildi. Çalışmamızda CURB-65 skoru ve MPV değerinin birlikte kullanımının yoğun bakım takibi ve mortalite öngörücüsü olduğu saptandı. Sonuç: Acil servise başvuran Covid-19 hastalarında ortalama trombosit hacmi ve CURB-65 skorunun birlikte kullanımı yatış yeri ve mortalite öngörücüsü olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Covid-19, Ortalama trombosit hacmi (MPV), CURB-65, Mortalite

Acil servis-hastaneAcil tıpCOVID 19+4
Hatice Mert
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hastane öncesi sağlık personelinin prone kardiyo pulmoner resüsitasyon hakkında bilgi düzeyinin değerlendirilmesi

GİRİŞ: Prone KPR özellikle son dönemde COVID-19 pandemisiyle birlikte önemi bir kat daha artan bir müdahale biçimidir. Prone KPR prone pozisyonda takip edilen hastalarda gelişen arrestin yönetilmesinde veya prone pozisyonda arrest olarak bulunan hastalarda ön plana çıkan bir müdahale şeklidir. Bu hastaların hastaneler arası nakli sırasında ve olay yeri müdahalesinde görev yapan hastane öncesi sağlık personelinin bu konuda özellikle bilgi sahibi olması önem arz etmektedir. Bu çalışmada hastane öncesi sağlık personelinin bu konudaki bilgi düzeyinin belirlenmesi amaçlanmıştır. MATERYAL VE YÖNTEM: Çalışmamız tek merkezde yapılan kesitsel bir anket çalışmasıdır. Çalışmaya 1-31Temmuz 2021 tarihleri arasında tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesine ambulans ile hasta nakleden hastane öncesi sağlık personeli dahil edildi. Katılımcılara 25'i demografik bilgiler ve eğitim durumlarını tespit etmeyi amaçlayan, 6'sı prone KPR konusunda teorik teknik bilgi ölçen toplamda 31 soruluk anket yöneltilmiştir. Verilerin analizi IBM SPSS 16.0 for Windows programında gerçekleştirilmiş ve anlamlılık değeri p <0,05 olarak kabul edilmiştir. BULGULAR: Çalışmaya toplam 99 hastane öncesi sağlık personeli katıldı. Verilen yanıtlar incelendiğinde katılımcıların çoğunluğunun daha önce Prone KPR ile ilgili eğitim almadığı ve prone KPR yapmadığı, prone KPR konusunda bilgili olmadığı tespit edildi. SONUÇ: Hastane öncesi sağlık personelinin prone KPR hakkında yeterli bilgisinin olmadığı tespit edildi. Prone KPR ile karşılaşması muhtemel olan hastane öncesi sağlık personelinin hizmet içi eğitim programlarında göz önünde bulundurulmalıdır. ANAHTAR KELİMELER: Prone KPR, Reverse KPR, Hastane öncesi

Bilgi düzeyiCOVID 19Kalp durması+3
Fatma Karakoyun
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil tıp kliniğine hızlı ventrikül yanıtlı atriyal fibrilasyon ile gelen hastaların ekokardiyografi bulgularına göre metoprolol ve diltiazem'in karşılaştırılması

Bu çalışmamızda hızlı ventrikül yanıtlı AF'li hastaların ekokardiyografi bulguları (sol atrium A/P çapı, sol ventrikül sitolik/diastolik çapı, sol ventrikül hipertrofi ve EF), vital parametreleri (Ateş, sistolik/diastolik tansiyon, nabız ve parmak ucu kan şekeri) incelenmiş ve bu ajanların etkinliğini ve birbirine üstün olup olmadığı araştırılmıştır. Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Acil Tıp Kliniği'ne başvuran 120 hasta prospektif ve gözlemsel olarak incelendi. Randomizasyon sağlanmış 60 hastaya ilk tedavi olarak diltiazem ve 60 hastaya ilk tedavi olarak metoprolol verilmiştir. Çalışmaya katılar hastaların 53'ü erkek (%44,2), 67'i kadın (%55,8) olarak bulundu. Metoprolol verilen 21 hastada (%35) ve diltiazem verilen 11 hastada (%18,3) ek hız kırıcı ajan ihtiyacı mevcuttu. Metoprolol başlanan hastalarda ek hız kırıcı ajan ihtiyacı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.039). Sol ventrikül hipertrofisi olan hastalarda metoprolol kullanımında ek hız kırıcı tedavi ihtiyacı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.02). Hastaların sol atriyum A/P çapı, sol ventrikül sitolik/diastolik çapı ve EF ölçümlerine göre metoprolol ve diltiazemin tedavi etkinliği arasında anlamlı fark bulunmadı. Çalışmamızda literatürden farklı olarak kalp kapak hastalığı olan hastalarda diltiazem ve metoprolol başlanan hastalarda ek hız kırıcı ajan ihtiyacı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p<0.158). Çalışmamızda literatürden farklı olarak ekokardiyografi incelemeleri Yatak Başı Odaklanmış Ultrasonografi çekirdek eğitimi kapsamında Temel USG eğitimi almış acil tıp hekimleri tarafından yapılmıştır. Diltiazem çalışmamızda ilk doz etikliğinde metoprololden daha üstün olduğu görülmüştür.

Acil servis-hastaneAtriyal fibrilasyonDiltiazem+4
Şehmus Baran
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut iskemik inme olgularında primer girişimsel ve trombolitik tedavinin oksidan-antioksidan durum ve lenfosit DNA hasarı üzerine etkisinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmada acil serviste klinik ve radyolojik bulgularla iskemik inme tanısı konulan erişkin hastalarda erken dönemde (ilk 4-6 saat) uygulanan trombolitik veya trombektomi tedavisinin lenfosit DNA hasarı ve oksidatif stres parametreleri üzerindeki etkilerini araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine; Mayıs 2014-Kasım 2014 tarihleri arasında akut iskemik inme tanısı konulan 62 erişkin hasta prospektif olarak alındı. Çalışmaya kriterlere uygun olan 32 hasta ve kontrol grubu olarak 30 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Akut iskemik inme kliniğinde başvuran hastalar; ilk başvuruda Ulusal Sağlık Enstitüsü İnme Skalası'na (NIHSS) göre 3 gruba ayrıldı. Ayrıca tedavi sonrası 24. saatte modifiye Rankin Skalası (mRS) ile farklı 3 gruba ayrıldı. NIHSS ve mRS'ye göre ayrılan gruplarda ilk başvuruda (tedavi öncesi) ve tedavi sonrası plazma lenfosit DNA hasarı, Total Oksidan Seviye (TOS), Total Antioksidan Seviye (TAS) ve Oksidatif Stres İndeksi (OSİ) çalışıldı. Bulgular: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, inme grubunda plazma TOS, OSİ ve lenfosit DNA hasarının istatistiksel olarak anlamlı düzeylerde yükseldiği; TAS değerinin ise anlamlı olarak azaldığını saptadık (bütün parametreler için p<0,001). NIHSS'ya göre gruplar karşılaştırıldığında inme ciddiyeti arttıkça DNA hasarı düzeylerinde anlamlı artış ve TAS düzeylerinde ise anlamlı azalma olduğu gözlendi (sırasıyla p<0,001 ve p=0,034). mRS'sına göre grublar değerlendirildiğinde akut inmede nörolojik fonksiyon kaybı arttıkça; grup 1'den grup 3'e doğru gidildikçe DNA hasarı, TOS ve OSİ düzeyinin yükselme eğiliminde olduğu gözlendi (sırasıyla p=0,003, p=0,001 ve p=0,006). Sonuç: İskemik inme geçiren hastalarda erken dönemde, oksidatif stresin biyolojik belirteçleri olarak TAS ve DNA hasarı; inmede kulanılan skalalara alternatif ve objektif bir kriter olarak beyin hasarının şiddetini göstermede kullanılabilir. Ayrıca, bu hastalarda erken dönemde trombolitik veya endovasküler trombektomi tedavisinin etkinliğinin ve nörolojik fonksiyonların iyilik halinin değerlendirilmesinde lenfosit DNA hasarı, TOS ve OSİ düzeylerininin biyolojik belirteçler olarak kullanılabileceğini önermekteyiz. Anahtar Kelimeler: Akut iskemik inme, TOS, TAS, lenfosit DNA hasarı, trombolitik tedavi, trombektomi

Eda Yiğit
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut iskemik ve hemorajik inme olgularının ayrımında oksidatif stres parametrelerinin ve lenfosit DNA hasarının tanısal rolünün araştırılması

Amaç: Bu çalışmada acil serviste klinik ve radyolojik bulgularla akut inme tanısı konulan erişkin hastalarda inme tipinin ayrımında ve hastalığın ciddiyetinin belirlenmesinde serum oksidatif stres parametrelerinin ve lenfosit DNA hasarı düzeylerinin prediktif bir değeri olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine; Mayıs 2014-Ekim 2014 tarihleri arasında başvuran ve akut inme tanısı konulan 66 erişkin hasta prospektif olarak çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan hastaların 42'si iskemik inme ve 24'ü hemorajik inme olguları idi. Kontrol grubu olarak 35 sağlıklı gönüllü dâhil edildi. Çalışmaya dâhil edilen olgular, anamnez, fizik muayene, laboratuvar ve görüntüleme yöntemlerinden yararlanılarak iskemik inme olguları ve hemorajik inme olguları şeklinde ayırıcı tanı yapılarak iki gruba ayrıldı. Her iki hasta grubundan da semptomların başlangıcından itibaren ilk 24 saat içinde plazma oksidatif stres parametreleri olarak total oksidan seviye (TOS), total antioksidan seviye (TAS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) değerleri ve lenfosit DNA hasarı düzeyleri çalışıldı. İskemik ve hemorajik inme olguları anamnez ve fizik muayene bulguları ile Ulusal Sağlık Enstitüsü İnme Skalası (NIHSS)'na göre 1.grup; NIH, 0-6 puan, hafif-orta, 2. grup; NIH, 7-15 puan, orta-ağır ve 3. grup; NIH, 16-42 puan, ağır-çok ağır şeklinde, inme ciddiyetine göre üç gruba ayrıldı. Guruplar arasında oksidatif stres parametreleri olarak TOS, TAS ve OSİ değerleri ve DNA hasarı düzeyleri karşılaştırıldı. Bulgular: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, inme grubunda serum TAS, TOS, OSİ değerlerinin ve lenfosit DNA hasarı düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeylerde yükseldiği saptandı (bütün parametreler için p<0,05). İnmenin tipinin belirleyiciliği açısından gruplar karşılaştırıldığında gruplar arasında plazma DNA hasarı düzeyleri ve OSİ değerleri bakımından anlamlı fark saptanmadı (her iki parametre için p>0,005). İskemik inme olgularında hemorajik inmeli olgularla karşılaştırıldığında plazma TAS ve TOS değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeylerde yüksek olduğu saptandı (her iki parametre için p<0.001). NIHSS' ya göre gruplar karşılaştırıldığında gruplar arasında plazma TAS, TOS ve OSİ değerleri bakımından anlamlı fark saptanmadı (bütün parametreler için p>0,005). Fakat inme ciddiyeti arttıkça (grup 1'den grup 3'e doğru) plazma DNA hasarı düzeylerinde anlamlı artış olduğu gözlendi (p<0,001). Sonuç: Akut inme geçiren hastalarda erken dönemde, oksidatif stresin erken biyolojik belirteçleri olarak plazma TOS ve TAS değerlerinin inme tipinin ayrımında, radyolojik görüntüleme yöntemlerine yardımcı olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Yine, bu hastalarda erken dönemde serum lenfosit DNA hasarı düzeylerinin; inmede kullanılan skalalara alternatif ve objektif bir biyolojik belirteç olarak inme ciddiyetini göstermede kullanılabileceğini belirtmek istiyoruz.

Acil tıpDNA hasarıOksidatif stres+1
Ökkeş Taha Küçükdağlı
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Unstable angina pectoris hastalarında signal peptide complement C1R/C1S, UEGF, ve BMP1 epıdermal growth factor-like domain-containiing protein 1' in tanısal değerinin araştırılması

Amaç: Sıgnal peptıde complement c1r/c1s, uegf, and bmp1 - epıdermal growth factor - lıke domaın - contaınıng protein 1 (SCUBE1) yakın zamanda bazı çalışmalarda Akut koroner sendromun tanısında biyobelirteç olarak kullanılmıştır. Bu çalışmanın amacı unstable angına pectorıs (USAP) kliniği ile başvuran hastaların; ST elevasyonu olmayan miyokart enfarktüsü (NSTEMI) ve kardiyak dışı göğüs ağrılı (NCCP) hastalardan ayrımında SCUBE1‗in etkili olup olmadığını araştırmaktır. Materyal ve Metot: Çalışma grubumuz, acil servis ve kardiyoloji polikliniğine göğüs ağrısı ve akut koroner sendrom düşündüren şikayet ile başvuran hastalardan oluşmuştur. Hastalar anamnez, fizik muayene, laboratuar tetkikleri ve EKG bulguları ile değerlendirilerek Amerika Kardiyoloji Derneği (AHA) kılavuzlarına göre USAP, NSTEMI, ST elevasyonlu miyokart enfarktüsü (STEMI) ve NCCP olarak toplamda 185 hasta ve 45 sağlıklı olarak 5 gruba ayrıldı. Tüm gruplardan başvuru esnasında alınan kan örneklerinden SCUBE1 değerleri çalışıldı. Bulgular: SCUBE1 değerleri açısından hasta grupları ile kontrol grubu karşılaştırıldığında anlamlı fark görülmedi (p = 0.630). Troponin değerleri hasta gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı oranda yüksek bulundu (p < 0.001). USAP grubunda SCUBE1 degerleri, GENSİNİ Skorlama ve Global Registry of Acute Coronary Events (GRACE) risk skorlaması açısından kıyaslandığında anlamlı fark çıkmadı (p = (0.485), (0.932), (0.585)). Sonuç: Çalışmamızda SCUBE1 değerleri ile biyokimyasal parametreler ve klinik skorlamalar arasında hasta kliniğine yön verecek anlamlı bir korelasyon oluşmadı. Gruplar arasında da SCUBE1 değerleri' nin göğüs ağrılı hastalarda akut koroner sendromu (AKS) öngördürecek bir parametre olmadığını saptadık. SCUBE1' in AKS' lerde kullanılabilmesi için daha kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Akut Koroner Sendrom, SCUBE1, GENSİNİ Skorlaması, GRACE Skorlaması.

Acil durumlarAnjina pektorisEpidermal büyüme faktörü+6
Abuzer Özkan
Bezmialem Vakıf University
2015
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste kardiyopulmoner resüsitasyon uygulanan erişkin hastalarda serum SCUBE 1 düzeyinin spontan dolaşımın geri dönüşü ile ilişkisi

Amaç: Signal peptide-CUB (complement C1r/C1s, Uegf, and Bmp1)-EGF (epidermal Growth factor)-like domain-containing protein 1 (SCUBE 1)'in son güncel çalışmalarda miyokart enfarktüsü, inme, mezenter iskemi, gastrik kanser gibi hastalıklarda biyobelirteç olarak kullanılabilirliği üzerinde durulmuştur. Bu çalışmada kardiyopulmoner resüsitasyon (KPR) uygulanan hastalardaki SCUBE 1 değerinin spontan dolaşımın geri dönüşü (SDGD) ile ilişkisi araştırıldı. Materyal ve Metod: Acil serviste KPR yapılan 18 yaş üzerindeki gebe olmayan hastalar, KPR sonucuna göre exitus kabul edilenler (grup I) ve SDGD sağlananlar (grup II) olarak iki gruba ayrıldı. İki gruba da 25 hasta alındı. İlk başvuru anında alınan kan örneğinden SCUBE 1 ve diğer rutin biyokimyasal parametreler çalışıldı. Bulgular: İki grup arasında cinsiyet dağılımı ve hastaların yaşı arasında anlamlı farklılık görülmedi (p=0.248). SCUBE 1 değerleri SDGD sağlanan grupta exitus kabul edilen gruba göre anlamlı oranda yüksek bulundu (p=0.002). Cut off 9 ng/mL değerinde duyarlılığı %100, pozitif kestirim değeri %65.8, özgüllük %48, negatif kestirim değeri %100 olan sonuçlar elde edildi. Bakılan diğer parametreler( Hgb, pH, PCO₂, HCO₃, nötrofil lenfosit oranı, lökosit sayısı, Trombosit sayısı, AST, ALT, LDH, CK, CK-MB, Troponin-I, üre, D-Dimer, INR, kreatinin) için iki grup arasında anlamlı farklılık görülmedi (p > 0.05). Sonuç: Çalışmamızda KPR sırasında ölçülen SCUBE 1 değeri SDGD sağlanan hastalarda exitus olanlara göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0.002). Bu veriler bize KPR'nin sonucu ile ilgili bir öngörüde bulunulabileceğini, ancak daha net yargılar ortaya konulabilmesi için kardiyopulmoner arrest (KPA) etyolojilerine göre daha büyük alt gruplar ile daha kapsamlı çalışma yapılmasına gerek olduğunu düşündürmektedir.

Acil servis-hastaneAcil tıpAcil tıp servisleri+3
Cahit Yılmaz
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste akut apandisit tanısı konulan hastalarda SCUBE1 proteininin tanısal değerinin araştırılması

ÖZET Acil Serviste Akut Apandisit Tanısı Konulan Hastalarda SCUBE1 Proteininin Tanısal Değerinin Araştırılması Amaç: Signal peptide - CUB (complement C1r/C1s, Uegf, and Bmp1) - EGF (epidermal growth factor) - like domain - containing protein 1 (SCUBE1) yakın zamanda bazı çalışmalarda bazı kanserlerde, Akut koroner sendromun (AKS) tanısında, iskemik strokta ve Kırım Kongo Kanamalı Ateşi'nde (KKKA) biyobelirteç olarak araştırılmıştır. Bu çalışmanın amacı akut apandisit (AA) tanısı konan hastalarda SCUBE1'in tanısal değerini araştırmaktır. Materyal ve Metot: Çalışmamıza acil servise başvuran AA ön tanılı 150 hasta alındı. Bunlardan çeşitli nedenlerle çalışmadan çıkarılan hastalar ile patolojik tanısı AA olmayanlar çalışmadan dışlandı. Hasta grubu patolojik tanısı AA olarak kesinleşen 47 hastadan oluştu. Kontrol grubu da 43 sağlıklı gönüllüden oluştu. Gruplarda SCUBE1, Alvarado skoru (ASK), C-reaktif protein (CRP), rutin testler karşılaştırıldı. Bulgular: SCUBE1 değerlerinde hasta grubu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında anlamlı fark görülmedi (p=0,209). SCUBE1 değerleri, CRP (+) hastalarda anlamlı yüksek çıktı (p=0,048). Hasta grubunda SCUBE1 değerlerinde, ASK açısından kıyaslandığında anlamlı fark çıkmadı (p=0,304). Bilgisayarlı tomografide (BT) apendiks çapı arttıkça SCUBE1 değerleri artmaktadır (p=0,043). CRP değerleri perfore apandisitte (PA), nonperfore apandisitten (NPA) anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,007). Beyaz kan hücreleri (WBC), PA ve NPA'yı ayırmada etkili değildi (p=0,06). Sonuç: Çalışmamızda SCUBE1'in AA'da tanısal bir değeri olmadığını bulduk. Ancak CRP'si pozitif olan hastalarda SCUBE1 in anlamlı yüksek olduğunu bulduk. SCUBE1 değerleri ile BT apendiks çapları arasında pozitif korelasyon bulundu. Anahtar Kelimeler: Akut Apandisit, SCUBE1, Alvarado Skorlaması, USG, BT, CRP

Acil servis-hastaneApandisitC reaktif protein+5
Dursun Akbay
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste troponin yükselmesini tahmin etmede lökosit, trombosit sayıları ve nötrofil/lenfosit oranının yararı

Amaç: Acil servise akut koroner sendrom (AKS) düşündürecek şikayetlerle başvuran ve troponin takibi gerektiren hastalarda, başvuru esnasındaki lökosit, trombosit sayıları ve nötrofil/lenfosit oranının, troponin değeri pozitifleşerek ST Segment Yükselmesiz Miyokart Enfarktüsü (NSTEMI) kabul edilen hastaların belirlenmesinde öngördürücü değeri olup olmadığını bulmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Acil servise göğüs ağrısı veya AKS düşündürecek şikayetler ile başvuran ve elektrokardiyogram (EKG)'da ST elevasyonu saptanmayan 328 hasta retrospektif olarak incelendi. Takipleri sırasında troponin değeri yükselerek NSTEMI tanısı alan 163 hasta vaka grubu olarak, Amerikan Kalp Derneği (AHA) 2014 Non-ST Elevasyonlu Akut Koroner Sendrom (NSTE-AKS) yönetim kılavuzuna göre AKS dışlanarak non-kardiyak göğüs ağrısı tanısı ile acil servisten taburcu edilen 165 hasta da kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Gruplar arasında lökosit sayısı, trombosit sayısı, nötrofil/lenfosit oranları ve rutin testler Statistical Package for Social Sciences (SPSS) for Windows 22.0 programı ile karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan vaka ve kontrol grubu hastaları, kardiyovasküler risk faktörleri açısından karşılaştırıldığında yaş, cinsiyet dağılımı, aile öyküsü ve koroner arter hastalığı (KAH) öyküsü, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermedi (p ˃ 0.05); diabetes melitus, hipertansiyon, hiperlipidemi ve sigara kullanım oranı ise vaka grubunda kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p=0.006, p=0.0.009, p=0.011, p=0.009). Lökosit değeri ve nötrofil/lenfosit oranı, vaka grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek (p<0.001); trombosit değeri ise anlamlı olarak daha düşük bulundu (p<0.001). Receiver operating curve (ROC) eğrisi analizlerinde tropononin artışı olan hastaları öngörmede cut off değeri, duyarlılığı ve özgüllüğü, sırası ile lökosit için 9.10*3/uL, %74, %70,8, trombosit için 235.10*3/uL, %71,3, %72, nötrofil/lenfosit oranı için 2.5 , %84,8, %71,9 olarak saptandı. Sonuç: Acil servise AKS düşündürecek şikayetler ile başvuran hastaların ilk alınan kan örneklerindeki lökosit değerinin 9.10*3/uL'nin ve nötrofil/lenfosit oranının 2.5'un üzerinde, trombosit değerinin ise 235.10*3/uL'nin altında oluşu, takiplerinde troponin artışı olan hastaları öngördürmektedir. Bu parametrelerin, acil servise göğüs ağrısı veya AKS düşündürecek şikayetler ile başvuran ve troponin takibi gerektiren hastalarda NSTEMI tanısı koymada diğer kardiyak parametrelerle birlikte kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Acil Servis, Akut Koroner Sendrom, Lökosit, Nötrofil/Lenfosit oranı, Trombosit, Troponin

Acil tıpGöğüs ağrısı
Yusuf Uğurlu
Bezmialem Vakıf University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Warfarin kullanan hastalarda taze donmuş plazma ve protrombin kompleks konsantresi'nin maliyet, mortalite ve morbidite üzerine etkisinin araştırılması

Amaç: Varfarin kullanan hastalar çoğu zaman acil servise kanama şikayeti ile başvurmaktadır. Varfarin birçok hastalık tedavisi ve profilaksisinde kullanılmaktadır. Düşük değerlerde tromboz, yüksek değerlerde ise kanama riski artmaktadır. Varfarin doz aşımına bağlı kanamalı olgularda kullanılan taze donmuş plazma (TDP) veya Protrombin kompleks konsantresi (PCC)'nin maliyet, morbidite ve mortalite oranlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamız 01.01.2015 – 31.12.2017 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi acil servisine başvuran Uluslararası Normalleştirilmiş Oran (INR) değeri varfarine bağlı yükselmiş 309 hastayla retrospektif olarak yapılmıştır. Hastalara uygulanan TDP veya PCC tedavileri incelenip, sonuçlanma şekilleri, maliyet etkinlik durumları, morbidite ve mortalite oranları karşılaştırılmıştır. Bulgular: Acil servise başvuran ve çalışma kriterlerini karşılayan hastaların yaş ortalaması 68±14,48'dir. Hastaların %71,5'inin acilden taburcu edildiği, %8,4'sının yoğun bakım ünitesine yattığı belirlenmiştir. Yatış süresine bakıldığında hastaların %20,4'ü 3 günden fazla yatarak tedavi görmüştür. Tüm hastaların acil servise başvurusunda %38,5'inin major kanama görülen , %33'ünün de kanama görülmeyen varfarin over doz olduğu saptanmıştır. Major kanamalı hastaların çoğunda (%76,5) INR değeri beklenildiği gibi terapötik değerin üzerinde bulunmuştur ve etiyolojide en sık neden üst gastrointestinal sistem (GİS) kanamalarıdır (%61.34). Tüm hastaların %89,3'üne TDP, %10,7'sine PCC verildiği tespit edilmiştir. PCC verilen hastalarda INR değeri düşüş ortalaması 6,64±5,62, TDP verilenlerde ise bu değer 4,16±4,29 bulunmuştur. Tüm hastalarda TDP kullanım miktarı 736 adet ve maliyeti 55.936 TL'dir. Toplamda PCC kullanımı 82 adet ve maliyeti 40.590 TL'dir. Sonuç: Varfarin over doz hastalarının çoğu acil servisten taburcu edilmektedir. Major kanamaların etiyolojisinde çoğunlukla GİS kanaması mevcuttur. INR değeri düşüşü PCC kullanılanlarda TDP kullananlara göre daha fazladır, dolayısıyla PCC etkinliği TDP'ye göre daha üstündür. Maliyet açısından karşılaştırıldığında, TDP kullanılanların sayısının PCC kullanılan hastalara göre yaklaşık 9 kat fazla olmasına rağmen toplamda harcanan miktarın daha az olduğu görülmektedir. Her iki grupta mortalite oranları benzerdir. ANAHTAR KELİMELER: Varfarin, INR, TDP, PCC

MaliyetMorbiditeMortalite+3
Halil İsa Çelik
Bezmialem Vakıf University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVİD-19 pandemisi döneminde nefes darlığı ile acil servise başvuran hastalarda opera / mews skorlamaları ve görüntüleme bulgularının karşılaştırılması

Amerikan Toraks Topluluğu nefes darlığını "kişinin sübjektif bir deneyimi" olarak tanımlar. Birden çok fizyolojik, psikolojik, sosyal ve çevresel faktör arasındaki etkileşimlerden, ikincil fizyolojik ve davranışsal tepkilerden kaynaklanabileceği öngörülmüştür. 11 Mart 2020'de Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Çin'de başlayan ve tüm dünyada sürekli artan vaka sayısı nedeniyle şiddetli akut solunum sendromu koronavirüs 2 (SARS-CoV-2) salgınını bir pandemi olarak ilan etti. Çalışmamızda COVİD-19 pandemisi döneminde nefes darlığı ile acil servise başvuran hastalarda OPERA skorlaması, MEWS skorlaması ve görüntüleme bulgularının karşılaştırılarak aralarındaki farklılıklar ve benzerliklerin ortaya konulup hastaların aldığı tanılar, prognoz ve sağkalımının tahmini hususundaki bulguların araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Retrospektif kesitsel olarak planlanan çalışmamıza bir üniversite acil servisine nefes darlığı ile başvuran 271 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların MEWS ve kendi geliştirdiğimiz OPERA skorlamaları yoğun bakım ihtiyacı ve mortalite açısından karşılaştırıldı. Bununla birlikte hastaların yaş, cinsiyet gibi demografik özellikleri, bilinen kronik hastalıkları, başvuru şikayetinin başladığı süre, acil servis başvuru anındaki vital bulguları, hemogram parametreleri, biyokimyasal parametreler, serolojik testler, koagülasyon parametreleri ve çekilen bilgisayarlı tomografinin (BT) ayrıntılı bulguları tarandı. Hastalar aldıkları tanı, yoğun bakım ihtiyacı ve iki aylık sağkalım açısından analiz edildi. Bulgular: Çalışmamızda acil servise nefes darlığı ile başvuran hastaların tanıları 83 (%30.6) COVID-19, 30 (%11.1) dekompanse kalp yetmezliği, 46 (%17.0) diğer akciğer enfeksiyonu, 17 (%6.2) KOAH atağı, 11 (%4.1) malignite, 6 (%2.2) pulmoner emboli ve 78 (%28.8) diğer olarak görüldü. Hastaların iki aylık sağkalımı ve yoğun bakım ihtiyacı BT bulguları ile karşılaştırıldı. Lezyon dağılımı ve tutulum şekline göre bilateral (%86.2) ve yama tarzı (%61.5) tutulumun fazla olduğu durumlarda yoğun bakım ihtiyacının ve mortalitenin daha fazla olduğu saptandı. Hava bronkogramı (%26.2), konsolidasyon (%31), lenfadenopati (%71.4) ve plevral efüzyonun (%57.1) eşlik ettiği tablolarda ise iki aylık sağkalım daha azdı ve aradaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001). Hastaların acil servise başvuruları sırasındaki vital bulguları Modifiye Early Warning Score (MEWS) ile değerlendirildi. MEWS skoru için 4 değeri sınır olarak belirlendiğinde yoğun bakıma yatanlar MEWS skoru <4 olanlarda 21 (%14.1) hasta iken, MEWS skoru ≥4 olanlarda 48 (%39.3) olarak tespit edildi. Yine MEWS skoru <4 olan hastaların 9 (%6.0)'u mortal seyrederken bu sayı MEWS skoru ≥4 olanlarda 34 (%27.9) olarak saptandı ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001). Bizim geliştirdiğimiz skorlama sisteminde hastanın oksijen satürasyonu, predispozan faktörler (ek hastalıklar), efüzyon varlığı, radyolojik bulgular ve yaşa bakıldı. Skorlama sistemimizi içinde bulunan faktörlerin baş harflerini ingilizce alarak OPERA (Oxygen, Predisposing factors, Effusion, Radiology, Age) şeklinde isimlendirdik. Bu skorlama tablosu için uygulanan ROC analizi neticesinde sınır değeri 6 olarak kabul edildi. OPERA skoru sınır değeri açısından hastaların yoğun bakım ünitesine yatış durumları incelendiğinde OPERA skoru <6 olup yoğun bakıma yatan 27 (%12.8) hasta iken bu sayı ≥6 olanlarda 52 (%37.7)'dir. OPERA skoru sınır değerine göre mortalite sayıları incelendiğinde OPERA skoru <6 olan hastaların 4 (%3.0)'ü mortal seyrederken bu sayı OPERA skoru ≥6 olanlarda 39 (%28.3)'dur ve aradaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). MEWS skorunun yoğun bakım ihtiyacı olan hastalarda sensivitesi %69.6, spesifitesi %63.4 iken mortal seyreden grupta ise sensivitesi %79.1, spesifitesi %61.4 bulundu. OPERA skorlamasında ise yoğun bakım ihtiyacı olan hastalarda sensivite %75.4, spesifite %57.4 iken mortal seyreden grupta sensivite %90.7, spesifite %56.6 olarak bulundu. Sonuç: Çalışmamızda pandemi döneminde acil servise nefes darlığı ile başvuran hastaların şikayetine, vital parametrelerine, tomografi bulgularına göre tanı ve prognoz hakkında erken fikir elde edilebileceği gösterilmiştir. Bizim yeni geliştirdiğimiz OPERA skorlamasının MEWS'e kıyasla yoğun bakım ihtiyacı olan hastalarda %75.4 mortal seyreden hastalarda %90.7 ile daha sensitif olduğu saptanmıştır. Yapılacak daha kapsamlı çalışmalar, COVID-19 tanı, tedavi ve prognozu öngörmede yol gösterici olabilir.

Yasin Uğur
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste akut koroner sendrom tanısı konulan hastalarda yaş ile serum paraoksonaz/arilesteraz aktivitesi arasındaki ilişkinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Modifiye edilebilir bir risk faktörü olan HDL kolesterol, tıkayıcı plakların oluşumunun önlenmesinde rol almakta ve antioksidan özelliği paraoksonaz enzimine atfedilmektedir. HDL kolesterole bağımlı olan paraoksonaz/arilesteraz (PON1)'in, LDL kolesterolün oksidasyonunu önleyen antioksidan ve ateroprotektif etkisiyle KAH'deki etkileri yapılan çalışmalarla kanıtlanmıştır. Birçok hastalıkta biyomarker olan PON1 aktivitesinin aterosklerotik hastalıklarda ve yaşlanmayla birlikte azaldığı belirtilmiştir. Halihazırda yaşlanmayla birlikte azalan PON1 enzim aktivitesinin AKS hastalarında ve sağlıklı gönüllülerde yaş gruplarına ayırılarak karşılaştırılması daha önce çalışılmamıştır. Biz bu çalışmamızda özellikle 50 yaş altı genç popülasyondaki bireyleri hedef aldık. Acil servise başvuran AKS tanısı olan hastaları ve sağlıklı gönüllüleri karşılaştırarak, akut miyokard enfarktüsü ile PON1 enzim aktivitesi ve fenotipleri arasındaki ilişkiyi araştırdık. Böylece bu enzim aktivitesinin, AKS tanı, tedavi ve prognozunda kullanılmasının yanı sıra, bir tarama testi olarak etkisinin araştırılmasında yapılacak yeni çalışmalara ışık tutmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine Ekim 2019 – Kasım 2020 tarihleri arasında göğüs ağrısı şikayetiyle başvuran ve AKS ön tanısı ile acil kırmızı alanda değerlendirilen 18 yaşından büyük 215 hasta ve herhangi bir ilaç kullanmayan sağlıklı 80 gönüllü alınmıştır. Prospektif olarak tasarlanan çalışmada dahil olma kriterlerini sağlayan ve KAH tanısı anjiyografi ile >%50 stenoz ya da total oklüzyon olarak kanıtlanmış 118 hasta ve 80 kontrol grubu verileri not edilerek karşılaştırıldı. AKS düşünülen hastalardan çekilen ilk elektrokardiyografi sonrası tedavi başlamadan önce alınan kan örneklerinden rutin tetkikler, lipid paneli, PON1 enzim aktivitesi ve fenotip dağılımı çalışıldı. Hastalarda yaş, cinsiyet, koroner anjiyografi öyküsü, kardiyak by-pass operasyon öyküsü, aile öyküsü, eşlik eden hastalıklar, kullanılan ilaçlar, sigara kullanımı değerlendirildi ve demografik veriler formuna not edildi. Tüm veri analizleri Windows v.22 için SPSS (IBM, Armonk, NY, Amerika Birleşik Devletleri) istatistik paketi kullanılarak yapıldı ve istatistiksel anlamlılık p<0.05 olarak belirlendi. Bulgular: Acil servise göğüs ağrısı ile başvuran 216 hastanın 118'i çalışmaya uygun kabul edildi. AKS ön tanısı ile koroner YBÜ yatışı yapılan ve KAH tanısı koroner anjiyo ile kanıtlanmış 118 hastanın ve 80 sağlıklı gönüllünün verileri incelendi. Hasta grubunun 25'i (%21.2) kadın, 93'ü (%78.8) erkekti ve yaş ortalaması 58.61±11.31 olarak hesaplandı. Sağlıklı grubun 29'u (%36.3) kadın, 61'i (%63.7) erkekti ve ortalama yaş 49.98±12.14 olarak saptandı. Her iki grup yaş ve cinsiyet açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (sırasıyla p<0.001, p=0.020). Hasta ve sağlıklı gönüllülerin PON1 enzim aktivitesi olarak paraoksonaz ve arilesteraz medyan değerleri kıyaslanmış ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmemiştir (p>0.05). Hastalar 50 yaş altı (A grubu) ve 50 yaş ve üstü (B grubu) olarak iki gruba ayrıldı. PON1 aktivitesinin paraoksonaz ve arilesteraz medyan değerleri hesaplanarak yaşla kıyaslanmış ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmemiştir (p>0.05). 50 yaşından genç olan 26 hasta ve 47 sağlıklı gönüllünün PON1 aktivitesi karşılaştırılmış ancak önemli fark saptanmamıştır (p>0.05). Her iki grupta LDL düzeyi kıyaslandığında hasta grubunda ortalama 141.74±36.46 mg/dL, kontrol grubunda ortalama 130.91±33.49 mg/dL olarak tespit edilmiş ve istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0.037). Hasta ve kontrol gruplarının PON'in üç ayrı fenotip dağılımı incelendiğinde, fenotip1 (PON1192QQ) en çok bulunan fenotiptir [hasta grubunda n=41 (%34.7), kontrol grubunda 39 (%48.8)]. Ancak fenotip dağılımında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Hasta grubundaki tıkalı damar sayısı (tek damar n=65, çift damar n=28, üç damar n=25) ile fenotipik dağılım incelendi ve gruplar arası karşılaştırmada anlamlılık saptanmadı (p>0.05). Fenotip1'de %95.1 oranında, fenotip2'de %70 oranında, fenotip3'de %63.6 oranında 50 yaş üstünde hasta sayısı saptanmıştır ve istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p=0.006). Sonuç: Akut koroner sendromda PON1 enzim aktivitesinin incelendiği çalışmamızda, 50 yaşından genç hasta ve sağlıklı grubunda PON1 enzim aktivitesi karşılaştırıldı. Buna göre, yaşlılık durumunun paraoksonaz/arilesteraz aktivitesini etkilemediği izlenmiştir. Ayrıca çalışmamızda PON1 enziminin Q/R polimorfizmi incelenmiş olup, fenotip dağılımında ve KAH şiddetinde anlamlı bulguya rastlanılmamıştır. R-alelinin lipid oksidasyonuna karşı iyi koruma sağlamadığı yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Çalışmamızdaki 50 yaş üstü AKS hastalarında fenotip dağılımında elde edilen anlamlı sonuca göre, RR fenotipi genç yaşta ateroskleroza yatkınlığı göstermektedir ancak tek başına bunu kanıtlar nitelikte değildir. PON1 enzim aktivitesi ve genotip dağılımının AKS tanısını koymada ve risk sınıflandırılmasında işlevselliğine veya aterosklerozla olan ilişkisine ait belirgin bir kanıt saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Paraoksonaz, Arilesteraz, Akut Koroner Sendrom, PON, Yaş

Acil servis-hastaneAcil tıpAkut koroner sendrom+4
Begüm Calp
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epileptik nöbet sırasında ölçülen çinko ve bakır düzeylerinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Epilepsi, dünyada yaklaşık 50-65 milyondan fazla insanı etkileyen yaygın görülen nörolojik bir hastalıktır. Epilepsiyi ortaya çıkaran mekanizmalar çok faktörlüdür. Farmokolojik olarak epilepsi kontrol altına alınabilse de hastaların yaklaşık üçte birinde tedaviye dirençli hale gelmiştir bu sebeple yeni yaklaşımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Epileptik nöbet ile acile başvuru yapan hastalarında bulunabilecek bir çinko ve bakır eksikliği, kişinin kullanmış olduğu antiepileptik ilaçların yan etkisi, düzensiz ilaç kullanımı, polifarmasi, gastrointestinal emilim bozukluğu ya da sosyoekonomik durumlardan kaynaklanan bir durum olabilir. Bu çalışmada hedefimiz eser element eksikliğinin epileptogenez ile ilişkisini saptamak, bu alanda araştırmaların geliştirilmesine katkıda bulunmaktır. Böylelikle epilepsi hastalarında meydana gelebilecek atak nöbetleri engelleme stratejileri oluşturup, epilepsi hastaların yaşam kalitesini iyileştirmektir. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil servis Anabilim Dalı 02.10.2019- 01.10.2020 tarihler arası prospektif olarak yapıldı. Epileptil nöbet ile acil servise gelen 65 hasta ve aile hekimliği polikliniğine sağlık kontrolü amacı ile gelmiş, tamamen sağlıklı olup ek hastalık ve ilaç kullanım öyküsü olmayan 65 gönüllü bireyin katılımı olmak üzere toplam 130 kişinin verileri incelendi. Çalışma için iki grup oluşturuldu; Hasta gurubu: Epileptik nöbet ile gelen, Sağlıklı kontrol gurubu: Herhangi bir hastalığa sahip olmayan, ilaç kullanmayan gönüllü bireylerden oluştu. Hastaların epileptik nöbet esnasında veya postiktal döneminde ilk 5-10 dakikada herhangi bir tedavi uygulamadan kan tahlilleri alınarak serumda eser elementler (Zn, Cu) analiz edildi. Hastaların anamnez ve demografik bulguları hazırladığımız formlara kaydedildi. Tüm olgular için istatistiksel anlamlılık p<0.05 olarak belirlendi. İstatistiksel analizler IBM SPSS (Windows için Sosyal Bilimler için İstatistik Paketi, Sürüm 21.0, Armonk, NY, IBM Corp.) paket programı ile sağlandı. Bulgular: Çalışma Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servis Anabilim Dalı'na nöbet ön tansı ile başvuran 83 hastayla başlandı. Hastalardan 4'ü sınıflandırılamayan nöbet grubu ve 14'ü EEG ve/veya diğer tanısal parametrelerle epileptik nöbet tanısı konmayarakçalışmadan çıkarıldı. Geriye kalan 65 epileptik nöbet geçiren hasta ve 65 sağlıklı gönüllü kişilerle çalışmaya devam edildi. Demografik özellikleri incelendiğinde nöbet gurubundaki (NG) 65 hastanın 29'u (44.61%) kadın, 36'sı (55.38%) erkektir. Sağlıklı gurubun (SG) 33'ü (50.8%) kadın, 32'si (49.2%) erkektir. NG ortalama yaş 43.75±19.49 yıl iken, SG ortalama yaşı 42.88±18.92 yıl olup istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.78). NG serum Cu düzeyi 98.41±31.5 μg/dL iken, SG serum Cu düzeyi 108.11±19.09 μg/dL olup istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0.02). Fokal nöbet gurubunda (FNG) (105.17±32.75 μg/dL) ve SG (108.11±19.09 μg/dL) serum Cu düzeyi, jeneralize nöbet gurubuna (JNG) (86.88±26.0 μg/dL) oranla daha yüksek olup istatiksel olarak anlamlı saptandı (p=0.003). NG serum Zn düzeyi 72.59±20.87 ug/dl, SG serum Zn düzeyi 96.69±10.21 ug/dl olarak saptandı ve istatiksel olarak anlamlı fark mevcuttu (p<0.001). FNG serum Zn düzeyi (76.5±19.37 ug/dl) ve JNG serum Zn düzeyinin (65.92±22.02 ug/dl) her ikiside SG serum Zn düzeyine (96.69±10.21 ug/dl) göre istatiksel olarak anlamlı düşük gözlendi (p<0.001). Antiepileptik ilaç (AEİ) tedavisi kullanan hastalarda serum Cu düzeyi (95.38±31.27 μg/dL iken, AEİ kullanmayan hastalarda serum Cu düzeyi 110.54±30.66 μg/dL bulunumuş olup aralarında istatistiksel anlamlı fark vardı (p=0.009). AEİ kullanan hastalarda serum Zn düzeyi 70.82±22.35 μg/dL iken, AEİ kullanmayan hastalarda serum Zn düzeyi 79.69±11.44 ug/dl olarak saptanmış olup aralarında istatiksel olarak anlamlı fark vardı (p<0.001). Sonuç: Sonuç olarak Cu ve Zn elementlerinin nöbet geçirme esnasındaki seviyeleri sağlıklı guruba göre anlamlı düzeyde düşük bulundu (p=0.02, <0.001). Zn düzeyi hem FNG, hem de JNG'de SG'ye göre anlamlı seviyede düşük gözlenirken (p<0.001), Cu düzeyi sadece JNG gurubunda SG'ye göre anlamlı seviyede düşük saptandı (p=0.003). AEİ tedavisi alanlar, AEİ tedavisi almayanlara göre anlamlı olarak düşük seviyelerde Cu ve Zn düzeyleri tespit edilirken, bu ilaçlardan sadece karbamazepin tedavisi alan hastalarda ise en fazla Zn düzeyi düşüklüğü tespit edildi. Nöbet esnasındaki bu eser element seviyeleri nöbetsiz tanılı hastalardaki seviyeler ile genel olarak benzer şekilde düşük bulundu. Anahtar Kelimeler: Epilepsi, Çinko düzeyi, Bakır düzeyi

BakırEpilepsiNöbetler+2
Lıljana Mehmetaj
Bezmialem Vakıf University
2022
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVİD-19 pandemisinin acil serviste akut koroner sendromlarının başvuru sayısına ve yönetimine etksisinin araştırılması

Giriş ve Amaç: SARS-CoV-2 virüsü COVİD-19 hastalığına neden olarak şimdiye kadar tüm dünyada yaklaşık 620 milyonu ekfekte ederek pandemiye sebep olmuştur. Pandemi sürecinde sağlık sisteminde ciddi değişikliler olmuş olup kısıtlamarla birlikte hastaneler başvuru sayısında düşüşler gözlenmiştir. Akut koroner sendromların (AKS) sayısında da azalma görülmekle birlikte yaklaşım şeklinde de değişiklikler izlenmiştir. Çalışmamızda pandemi döneminin hastanemizin acil servisine AKS ile başvuran hastaların sayısı, başvuru şekli ve yönetimine etkileri araştırlımıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil servis Anabilim Dalı 10.03.2019- 10.03.2021 tarihler arası retrospektif olarak yapıldı. Çalışmamızda toplam iki senede acilimize başvuran ve AKS tanısı konulan 1297 hasta tarandı. Hastaların verileri pandemi öncesi (PÖ) (10.03.2019-10.03.2020) ve pandemi sonrası (PS) (10.03.2020-10.03.2021) olacak şekilde iki grup halinde incelendi. Hastaların demografik özelliklerine, tanılarına, başvuru şekillerine, kronik hastalıklarına, tedavi ve sonuçlanma şekillerine bakıldı ve hazırladığımız forma kaydedildi. Daha sonra toplanan veriler PÖ ve PS olmak üzere karşılaştırıldı. Tüm olgular için istatistiksel anlamlılık p<0,05 olarak belirlendi. İstatistiksel analiz, IBM SPSS for Windows v.22 (IBM, Armonk, NY, Amerika Birleşik Devletleri) istatistik paketi kullanılarak yapıldı. Bulgular: Çalışmaya iki yıl boyunca acil tıp anabilim dalına AKS tanı kodu girilmiş 1962 hastayla başlandı. Verileri eksik olan 101 hasta ve acil hekimi yahut kardiyoloji hekimi tarafından AKS tanısı dışlanan, acilden taburcu edilmiş 201 hasta ve başka tanılarla koroner yoğun bakım ve kardiyoloji servisine yatış verilen 363 hasta araştırmadan çıkarıldı. Kesin AKS tanısı alan 1297 hastayla devam edildi. Olgular PÖ ve PS olmak üzere ikiye ayrıldı. Başvuru sayısı PÖ dönemde 703 iken, PS'da 594 oldu. PÖ dönemde ortalama aylık başvuru sayısı 59 iken PS dönemde ortalama aylık başvuru sayısı 50 olarak hesaplandı. Demografik özellikleri incelendiğinde PÖ dönemde 703 hastanın 488'i (%69,4) erkek, 215'i (%30,6) kadın, PS dönemde 594 hastanın 410'u (%69,0) erkek, 184'ü (%31,0) kadın bulundu. Ortalama yaş 57,1 ± 13,2 yıl saptandı. PÖ dönemde STEMİ 242 (%34,4), NSTEMI 461 (%65,6) iken PS dönemde STEMI 225 (%37,9) ve NSTEMI 369 (%62,1) şeklinde bulundu. Hastaneye başvurularda PÖ döneminde ayaktan başvuru 602 (%85,6), iken PS dönemde ayaktan başvuru 474'e (%79,8) düştü ve istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). PÖ dönemde başka merkeden sevk 38 (%5,4) iken, PS dönemde başka merkezden sevk 57'e (%9,6) yükselerek istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). Tedavi şeklinde medikal tedavi kararı PÖ dönemde 112 (%15,9) iken, PS dönemde 56'a (%9,4) düşerek istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). Anjio ve stent uygulaması PÖ'de 412 (%58,6) iken, PS'da 404'e (%68,0) bulundu ve istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). Bypass kararı PÖ'de 41 (%5,8) iken, PS'da 20'e (%3,14) gerileyerek istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). PÖ dönemde başka merkeze sevk edilen hasta sayısı 34 (%4,8) iken, PS dönemde 8'e (%1,3) gerileyerek istatiksel olarak anlamlı fark gözlendi (p<0,05). Sonuç: Sonuç olarak pandemi döneminde ayaktan başvuru şekli anlamlı düzeyde düşük bulundu (p<0,05). Başka merkezden sevk şeklindeki başvurularda pandemi döneminde anlamlı artış saptandı (p<0,05). Anjio ve stent uygulamalarında pandemi döneminde anlamlı artış izlendi (p<0,05). Ayrıca medikal tedavi ve bypass miktarında ve dış merkeze sevk edilen hasta sayısında PS döneminde PÖ döneme kıyasla istatiksel olarak anlamlı düzeyde düşüş oldu (p<0,05). Hastaların demografik verileri, MI çeşitleri, kronik hastalıkları ve mortalite oranları iki dönem arasında benzer bulundu. Anahtar Kelimeler: Akut koroner sendrom, pandemi, sevk, acil servis başvuru

Acil servis-hastaneAcil tıpAkut koroner sendrom+3
Ervin İbrahimov
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üst gastrointestinal kanaması olan hastalarda yeni kuşak oral antikoagülan kullanımının hastane içi advers olaylara etkisi

Giriş ve Amaç: Üst gastrointestinal sistem (GIS) kanaması, anatomik olarak ağızdan Treitz ligamentine kadar olan kısımda meydana gelen kanamalardır. Üst GI kanaması için yaygın risk faktörleri arasında önceki üst GI kanama hikayesi, antikoagülan kullanımı, yüksek doz nonsteroid antiinflamatuar ilaç kullanımı ve ileri yaş yer alır. Tıp alanında yaşanan gelişmelere rağmen gastrointestinal (GI) kanamalar halen ciddi bir mortalite ve morbidite nedeni olmaya devam etmektedir. Üst GI kanamaya bağlı ölüm oranları %4–%10 arasındadır. Akut üst GI kanaması için yıllık hastaneye yatış insidansı 100.000 kişide yaklaşık 100'dür [1] Günümüzde özellikle kardiyovasküler, serebrovasküler gibi hastalıkların prevalansı da artmaktadır. Yaşam süresinin uzaması ve kronik hastalıkların artışı ve daha bir çok nedenler oral antikoagülanların yaygın olarak kullanılmasına neden olmaktadır. Bu ilaçların önemli yan etkisi başta gastrointestinal sistem olmak üzere kanamadır. Bazı klinik avantajlarından ve dozları açısından yakın izlem gerektirmedikleri için yeni kuşak oral antikoagülan (YOAK) ilaçların kullanım sıklığı giderek artmaktadır [2]. Biz bu çalışmamızda kullanım sıklığı giderek artmakta olan YOAK ilaçlarını kullanan hastaların, ilaç kullanmayan hastalara ve antitrombositik, antikoagülan ve diğer kronik ilaç kullanımı olan hastalara kıyasla hastane yatış süresi, klinik progresyon, kan transfüzyonu ve mortalite gibi hastane içi advers olaylara etkisini incelemeyi amaçladık. xii Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 11.09.2018 ile 11.09.2019 tarihleri arasında acil servise başvuran ve üst Gİ kanaması olan 18 yaş üstü hastalar dahil edildi. Toplam 358 hastanın dosyası retrospektif tarand ve içlerinden 222 hasta çalışmaya uygun kabul edildi. Dosyalarında verilerine ulaşılamayan hastalar, 18 yaş altı olanlar, travma hastaları, varis kanaması olanlar, diğer hastanelere sevk edilen hastalar çalışma dışında bırakıldı. Hastalar kronik ilaç kullanımı olanlar ve kronik ilaç kullanımı olmayanlar olarak iki grup olarak incelendi. Kronik ilaç kullanımı olanlar ise kullandıkları ilaç türüne göre antikoagülan (warfarin, DMAH), antitrombositikler (asetilsalisilik asit, klopidrogel, tikagrelor), YOAK (dabigatran, rivaroksaban, apiksaban, edoksaban) olarak sınıflandırıldı. Hastaların demografik verileri ve geliş şikayetleri, kanama şekli, kullandığı ilaçlar, ek hastalıkları, rektal tuşe bulgusu, vital bulguları (kan basıncı, nabız, ateş, solunum sayısı), bilinç durumu, laboratuvar sonuçları,WBC (White Blood Cell), hemoglobin(Hgb), hematocrit (Htc), MCV (Mean Corpuscular Volume), platelet, İNR (International Normalized Ratio), BUN (Blood Urea Nitrogen), kreatin (Cre), üre, PT (Protrombin Zamanı), PTT (Parsiyel Tromboplastin Zamanı), transfüzyon ihtiyacı, hastanede kalış süresi, endoskopi sonucu ve bulguları ile hastanın ne şekilde sonlandırıldığı bilgileri hazırladığımız forma kaydedildi. Tüm istatiksel analizler için IBM SPSS (Windows için Sosyal Bilimler için İstatistik Paketi, Sürüm 21.0, Armonk, NY, IBM Corp.) paket programı kullanıldı. Bulgular: Retrospektif olarak taranan 358 hastanın 246 tanesi üst gis kanama olarak değerlendirildi. Bu hastaların 5 tanesi gebe olduğu için, 14 tanesi varis kanaması olduğu için, 1 tanesi travmaya sekonder kanama olduğu için, 4 tanesi de data eksikliğinden dolayı çalışmaya dahil edilmedi. 222 tanesi çalışmaya uygun kabul edildi. Çalışmaya katılan hastaların 135'i (%60.8) kadın 87'si (%39.2) ise erkekti. Yaş ortalaması ise 62.61 ± 18.62 olarak saptandı. Başvuran hastaların yarısından çoğunun (%54.1) yaşı 65 üzerindeydi. İlaç kullanımı 5 grupta incelendi. Çalışmaya katılanların 76'sı (%34.2) ilaç kullanmıyordu geriye kalan 146 hastanın 52 (%23.4) tanesi YOAK, 27(%12.1) tanesi düşük molekül ağırlık heparin (DMAH) veya coumadin, 17 (%7) tanesi antiagregan ve geri kalan 50 (%22.5) hasta ise bunların dışında herhangi başka bir ilaç kullanmaktaydı. İlaç kullanmayan hastalar ve her bir ilaç grubu arasında hastane içi advers olay, kan transfüzyon sayısı ve hastanede kalış süresi üzerinde anlamlı bir farklılık gözlenmedi. (p =0.387) Bunun yanında Htc/Hgb ve Bun/Cre oranlarının her ikisi de hastanede kalış süresi üzerinde anlamlı bir fark oluşturmamış olmasına rağmen hastane içi advers olayı göstermede anlamlı bir şekilde farklılık oluşturmuştur. (p =0.016, p=0.029) Sonuç: Retrospektif olarak 222 hasta ile gerçekleştirilen çalışmamızda, yeni kuşak oral antikoagülan kullanan hastaların ilaç kullanmayan veya diğer antiagregan ve antikoagülan kullanan hastalara göre; hastane içi advers olayda, hastanede kalış süresinde ve kan transfüzyonu ihtiyacında anlamlı olarak bir farklılık saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Gastointestinal kanama, yeni kuşak oral antikoagülanlar, kan trasfüzyonu, hastane içi advers olay

AntikoagülanlarGastrointestinal hemorajiGastrointestinal sistem+4
Ayşe Büşra Özcan
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise supraventriküler taşikardi ile başvuran hastalarda medikal kardiyoversiyon sonrası EKG analizleri

Giriş ve Amaç: Supraventriküler taşikardi (SVT) her yıl dünya genelinde 100.000 kişiden 35'inde görülen bir ritim bozukluğudur. SVT'yi ortaya çıkaran mekanizmalar çok faktörlüdür. Atrioventriküler Nodal Reentran Taşikardi (AVNRT) en sık görülen SVT çeşididir. SVT 160 atım/dk veya daha fazla ventriküler hız ve düzenli dar kompleks ritim ile karakterizedir SVT'yi sonlandırmak için karotis sinüs masajı ve vagatonik manevralar ilk tercih tedavi yöntemleridir. Bu yöntemlere cevap vermeyen hastalarda medikal kardiyoversiyon seçeneğine ihtiyaç duyulmaktadır. Hemodinamisi unstabil olanlarda ise ilk tercih tedavi yöntemi elektriksel kardiyoversiyondur. Bu çalışmada amacımız SVT hastalarında medikal kardiyoversiyon sonrası EKG'leri değerlendirmek ve sinüs pause süresine etki eden faktörleri incelemektir. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil servis Anabilim Dalı 31/03/2021-31/03/2022 tarihleri arasında retrospektif olarak yapıldı. SVT ile acil servise gelen 89 hastanın verileri incelendi. Başvuru sonrası EKG'sinde SVT saptanan, hemodinamik olarak stabil, vagal manevralara yanıtı olmayan, Glaskow Koma Skalası (GKS)=15, 18 yaş üstü, gebe olmayan, adenozin, diltizem veya beta bloker'e alerjisi olmayan hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışma süresince SVT saptanan hastalara adenozin, kalsiyum kanal blokerleri ve beta bloker medikal tedavi seçenekleri uygulandı. Çalışma için hastaların demografik bilgilerini, şikayetlerini ve şikayet sürelerini, özgeçmişlerini, kullandığı ilaçları, tedavi öncesi ve sonrası tansiyon ölçümlerini, tedavi uygulama sırasındaki semptomları, kardiyoversiyon sonrası ritmin defibrilatörden alınan çıktısındaki küçük kare sayısı, nüks olup olmadığını kayıt altına alan bir form oluşturuldu. Bu hastaların tedavisinde, adenozin hızlı puşe devamında 10 cc salinle yıkama, diğer ilaçlar 2-5 dakika aralığında yavaş puşe şeklinde kılavuza uygun olarak uygulanmıştır. Tüm olgular için istatistiksel anlamlılık p<0,05 olarak belirlendi. İstatistiksel analiz, IBM SPSS for Windows v.22 (IBM, Armonk, NY, Amerika Birleşik Devletleri) istatistik paketi kullanılarak yapıldı. Bulgular: Çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servis Anabilim Dalı'na supraventriküler taşikardi, çarpıntı, nabız anormallikleri ve taşikardi ön tanıları konulan 140 hastayla başlandı. Bu hastalardan 25'inin EKG'sinde atrial fibrilasyon, 20'sinde sinüs taşikardisi, 4'ünde atrial flutter, 2'sinde multifokal atrial taşikardi, 89'unda SVT saptandı ve çalışmaya bu 89 hasta ile devam edilip diğerleri çalışma dışında bırakıldı. Demografik özellikleri incelendiğinde 89 hastanın 44'ü (%49.4) kadın, 45'i (%50.6) erkektir. Hastaların yaş ortalaması 51 (44.5- 64.5)'dir. Çalışmaya alınan hastaların yaşı ve pause süresi karşılaştırıldığında yaş arttıkça pause süresinde uzama ile zayıf pozitif korelasyon gösterdiği saptandı (p=0.012). Hastaların vücut kitle indeksi (VKİ) ortalamaları 28.75(25.90-31.73) saptandı. VKİ ile pause süresi arasında zayıf negatif korelasyon eğilimi saptandı (p=0.053). Çalışmaya alınan hastaların başvuru öncesi şikayet süresi ile pause süresi karşılaştırıldığında zayıf pozitif korelasyon gösterdiği saptandı. Sonuç: Acil servise SVT ile başvuran hastalarda medikal tedavi sonrası yaptığımız EKG analizlerinde cinsiyetin, komorbiditelerin, önceki SVT atak sayısının, kullanılan ilaçların, hemoglobin düzeylerinin, adenozin dozunun EKG üzerine anlamlı bir etki oluşturmadığını saptadık. Ancak, yaş arttıkça pause süresinin uzayacağını, yaşlı hastalarda adenozin dozunun azaltılabileceğini değerlendirmekteyiz. Ek olarak VKİ'si yüksek hastalarda pause süresini kısalabileceğini saptadık. Başvuru anında şikayet süresi uzun olan hastaların da pause süresinin diğer hastalara göre daha uzun olduğunu gördük. Anahtar Kelimeler: Supraventriküler taşikardi, EKG, Pause süresi, Adenozin

Acil servis-hastaneAcil tıpAdenozin+4
Ahmet Taha Özatak
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise göğüs ağrısı şikayetiyle başvuran ve akut koroner sendrom düşünülen hastaların tanısında kullanılan kardiyak troponin ı, myoglobin ve kalp tipi yağ asidi bağlayıcı protein (h-fabp) testlerinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Acil servise göğüs ağrısı şikayeti ile başvurularının %15'ini Akut Koroner Sendrom (AKS) oluşturur. Dünyada halen birinci sırada ölüm nedeni olan AKS'nin erken tanısında rutinde kullanılan testlere göre daha hassas olduğu ileri sürülen H-FABP'nin (yağ asidi bağlayıcı protein) değerliliğinin saptanması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: TC. Bezm-i Alem Vakıf Üniversitesi Acil Tıp AD'a iskemik tipte göğüs ağrısı şikayeti ile başvuran ve AKS düşünülen hastalar araştırmaya alındı. Hastaların anamnez sonrası, 10 dakika içerisinde EKG'leri çekildi. H-FABP, Troponin I, Myoglobin, Kreatinin kinaz ve CK-MB değerleri için kan örnekleri alındı. Hastaların, demografik özellikleri ve bulguları, SPSS for Windows 14 programına kaydedilerek istatistiksel verileri anliz edildi. Bulgular: Araştırmaya 66 hasta alındı. Hastaların %54,5'i AKS tanısı aldı. 66 hastadan %42,4'ü PTCA'ya gönderildi, %9,1'i koroner yoğun bakım ünitesine, %3'ü diğer bölümlere yatırıldı, %3'ü exitus oldu, %42,4'ü acil servisten taburcu edildi. AKS tespitinde H-FABP duyarlılığı %25, özgüllüğü %97, Pozitif Prediktif Değeri (PPD) %90, Negatif Prediktif Değeri (NPD) %52; Troponinin I duyarlılığı %50, özgüllüğü %80, PPD %75, NPD %57; myoglobinin duyarlılığı %30, özgüllüğü %97, PPD %92, NPD %54; CK-MB duyarlılığı %25, özgüllüğü %97, PPD %90, NPD %52 bulundu. H-FABP'ın STEMI ve NSTEMI'da duyarlılığı %25, özgüllüğü %94, PPD %80 ve NPD %57,2 bulundu. Tartışma: Araştırmamızda Myogobinin, CK-MB, Troponin I'nın duyarlılığı, özgüllüğü, PPD ve NPD'si diğer çalışmalarla (sırasıyla; Myoglobinin; %39,3-75,9; %25-95,8; %5,3-100; %51,4-100; CK-MB; %%39,3-70; %35,2-97,6; %7,7-100; %50-%99; Troponin I; %12-64,9; %50-100; %60-100; %34,5-%92) benzer bulunurken, H-FABP'nin duyarlılığının diğer araştırmalardan (%47-94,7) daha düşük, ancak özgüllüğünün, PPD ve NPD'sinin diğer araştırmalarla (sırasıyla; %30-100; %44,4-100; %40-100) benzer olduğu bulundu. Sonuç: Akut Koroner Sendrom'un erken tanısında H-FABP tek başına kullanılabilecek bir biyokimyasal belirteç değildir. Anahtar kelimeler: Akut Koroner Sendrom, H-FABP

Banu Karakuş Yılmaz
Bezmialem Vakıf University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste pulmoner ödemli hastaların diüretik tedavisine yanıtının ultrasonografik olarak değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Acil servislere en sık başvuru şikayetlerinden biri nefes darlığıdır. Dispneik hastaların hızlı yönetimi önem arz etmektedir. Bazı hastalarda nefes darlığının sebebi kalp yetmezliğidir. Kalp yetmezliği 21. yüzyılın giderek büyüyen bir problemidir. Kalp yetmezliğinde görülebilen pulmoner ödem ölümcül olabilmekt ed ir. Pulmoner ödem, akciğer parankiminin interstis ye l ve alveo la r boşluklarında sıvı artışı olarak tanımlanır. Bu çalışmada acil servise nefes darlığı ile başvuran hastalarda pulmone r ödemin varlığı nın aydınla t ılmas ı nda ve diür e t ik tedavinin etkinliğinin değerlendirilmesinde bir ultrasonografi prokolü olan reverse- FALLS protokolü kullanılarak, tedavi öncesinde ve sonrasında B çizgileri tespitleri ile IVC ölçümlerinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma etik kurul onayı alınarak Helsinki Bildirgesi'ne uygun olarak yürütüldü. Acil servise nefes darlığı ile başvuran hastalar üzerinde prospektif ve tek merkezli olarak 01 Nisan 2023-30 Haziran 2023 tarihleri arasında yapıldı. Pulmoner ödemli hastalarda diüretik tedavisine rehberlik etmek için bir ultrasonografi protokolü olan Reverse-FALLS protokolü kullanıldı. Diüretik tedavi öncesi ve sonrası ekstravasküler alan değerlendirme amaçlı yapılan USG ile görülen B çizgileri sayısı hazırlanan formlara kaydedildi. Çalışmamızda verilerin istatistiksel analizi için SPSS (Statistical Package for the Social Sciences, Chicago, IL, USA) programının 21.0 versiyonu kullanıldı. Sürekli değişkenlerin değerlendirilmesinde normal dağılım gösterenler için Bağıms ız Gruplarda T testi, normal dağılım göstermeyenler için Mann- Whit ne y U test i uygulandı. Geliş anında uygulanan USG verileri ile tedavi sonrasında uygulanan USG verilerinin değerlendirilmesinde Wilcoxon testi kullanıldı. Sonuçlar %95 güven aralığında değerlendirilerek p<0,05 istatistiksel anlamlılık olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya katılım kriterlerine uygun 40 hasta dahil edild i. Hastaların 26'si (% 65) kadın, 14'ü (% 35) erkekti ve yaş ortalaması 75.5 yıl olarak bulundu. Diüretik tedavi öncesi ile sonrası karşılaşt ır ı ld ı ğında hastalarım ı z ı n xii %82.5'inde B çizgilerinde düşüş tespit edildi. Katılımcıların geliş anında uygulanan USG'de sağ üst (p=0.005), sağ alt (p=0.013), sol üst (p<0.001), sol alt (p<0.001) bölgesinde tespit edilen B çizgi sayısı ile diüretik tedavi sonrası uygulanan USG'de aynı bölgede tespit edilen B çizgi sayısı değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu tespit edildi. İVC 1 a çap, İVC 1 b çap, İVC 2 a çap, İVC 2 b çap değişkenleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi (p=0.667, p=0.498, p=0.682, p=0.379). Sonuç: Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlar acil servislere nefes darlığı ile başvuran hastalarda yapılan akciğer ultrasonografisinin diüretik tedaviye başlama sürecini kısaltacağını ve hasta takibinde etkin olarak kullanılabilece ği ni göstermektedir. Acil servislerde hekimlere oldukça hızlı ve etkili şekilde yol gösteren ultrasonografi cihazının kullanımının daha fazla yaygınlaşması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Akciğer ultrasonografisi, B çizgileri, Vena Kava İnferior

Ömer Faruk Koç
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste rutin çalışılan biyokimyasal belirteçlerin bir veya birden fazla damar ile ilişkili akut miyokard enfarktüsü vakalarında karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Akut miyokard enfarktüsü (AMI) dünyada önde gelen ölüm nedenlerinden biridir. Göğüs ağrısı şikayeti ile acil servise başvuran hastaların hızlı tanı almaları ve tedaviye başlanması önem arz etmektedir. Acil miyokard infarktüsü ile etkilenen damar sayısı arasındaki ilişkiyi değerlendirmek, hastalığın yaygınlığını ve tedavi stratejilerini anlamak için önemlidir. Çalışmalar, tek damar koroner arter hastalığına sahip hastaların, özellikle anterior olmayan miyokard enfarktüsü olanların, daha yüksek bir prevalansa ve daha düşük troponin değerlerine sahip olduğunu göstermiştir. Bu nedenle, akut miyokard infarktüsü vakalarında biyokimyasal belirteçlerin performansını karşılaştırmak, klinik sonuçları değerlendirmek için büyük bir değere sahiptir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi acil servisine Ocak 2022 – Aralık 2022 tarihleri arasında başvurup akut miyokard enfarktüsü tanısı alan daha sonra aynı merkezde koroner anjiyografi uygulanıp bir veya birden fazla damarda %50 üzerinde darlık saptanan 18 yaş üzeri hastalar dahil edildi. Retrospektif olarak taranan veriler ile 171 hastanın verileri acil servisteki süreçte doldurulan formlardan elde edilen demografik verileri ve elektronik bilgi yönetim sisteminden elde edilen tetkik sonuçları kayıt altına alındı. Hastalar bir veya birden çok damar ile ilişkili akut miyokard infarktüsü olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Elde edilen veriler bu 2 grup arasında karşılaştırıldı. Bütün verilerin istatistiksel analizi için SPSS (Statistical Package for the Social Sciences, Chicago, IL, USA) programının 21.0 versiyonu kullanıldı ve istatistiksel anlamlılık sınırı p < 0.05 olarak belirlendi. Bulgular: Acil servise başvurduktan sonra AMI tanısı alıp hastanemizde koroner anjiografi uygulanan ve bir veya birden fazla koroner damarda %50 üzeri darlık saptanan 171 hasta çalışmaya uygun kabul edildi. Hastaların yaş ortalamalası 60,4±12 olarak hesaplandı. Hastaların 125'i (%73,1) erkek, 46'sı (%26,9) kadındı. Hastaların 50(%29,2)'sinin hiçbir kronik hastalık tanısı olmadığı, 11(%6,4)'ünün DM, 37(%21,6)'sinin HT ve 67(%39,2)'sinin birden çok kronik hastalık tanısı olduğu saptandı. İncelenen koroner anjiografi sonuçlarına göre katılımcıların 31 (%18,1)'inde RCA, 40 (%23,4)'ında LAD, 22 (%12,9)'sinde CX, 2 (%1,2)'sinde LMCA, 16 (%9,4)'sında RCA ve LAD, 12(%7)'sinde RCA ve CX, 1(%0,6)'inde RCA ve LMCA, 16(%9,4)'sında LAD ve CX, 30(%17,5)'unda RCA, LAD ve CX ve 1(%0,6)'inde RCA, LAD, CX ve LMCA damarlarının tıkalı olduğu saptanmıştır. Katılımcılardan tek damarı tıkalı olanların sayısının 95 (%55,6), birden çok damarı tıkalı olanların sayısının ise 76 (%44,4) olduğu hesaplanmıştır. Katılımcılar tıkalı damar sayısına göre değerlendirildiğinde LDL/HDL değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu tespit edilmiştir (p=0,025). Katılımcılar tıkalı damar sayısına göre değerlendirildiğinde yaş, cinsiyet, kronik hastalık, sigara, tanı, hemoglobin, nötrofil/lenfosit, AST, troponin, CK-MB, trigliserid, kreatinin, HDL ve LDL değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı tespit edilmiştir. Sonuç: Acil serviste rutin çalışılan biyokimyasal belirteçlerin bir veya birden fazla damar ile ilişkili miyokard enfarktüsü hastalarında ilişkilerini incelediğimiz çalışmamızda LDL/HDL oran yüksekliği birden fazla damar ile ilişkili AMI ile ilişkili olduğu sonucuna vardık. İncelenen diğer biyokimyasal belirteçler katılımcı grupları arasında karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı başka bir sonuca ulaşılmamıştır.

Acil servis-hastaneAcil tıpAkut koroner sendrom+6
Ahmet Atsız
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut böbrek hasarı olan hastaların laboratuvar parametrelerinin hastane içi advers olaylara etkisinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Akut böbrek hasarı, yüksek morbidite ve mortalite oranlarına sahip, sık görülen, çok fazla etiyolojik nedeni bulunan ancak potansiyel olarak önlenebilen/tedavi edilebilen klinik bir durumdur. Akut böbrek hasarı olan hastalar için zamanında teşhis ve uygun tedavi yaklaşımlarının belirlenmesi çok önemlidir. Laboratuvar parametreleri erken tanı ve evrelemeye yardımcı olur. Araştırmamız acil serviste akut böbrek hasarı tanısı konulan hastalardan alınan rutin laboratuvar parametrelerinin hastanın yoğun bakıma alınması, hastanede kalış süresi, diyalize alınma durumu, hastane içi ve 6 aylık mortalite gibi advers olaylara etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma 01.01.2021 ile 30.06.2022 tarihleri arasında retrospektif olarak acil serviste yapıldı. Çalışmaya etik kurul onayı alındıktan sonra başlandı. Acil servise başvuran 18 yaş üstü hastalar dahil edildi. Akut böbrek hasarı tanısı AKIN evrelemesi kriterlerine göre koyuldu. Hastaların acil servise ilk başvuru anında alınan rutin kan örnekleri retrospektif olarak incelendi. Rutin alınan kan örneklerinden; hemogram, biyokimya (BUN, kreatinin, GFR, AST, ALT, total bilirubin, glukoz, sodyum, potasyum, kalsiyum), CRP, kan gazı (pH, bikarbonat, pCO2, pO2, satürasyon, laktat, sodyum, potasyum, klor, iyonize kalsiyum, hemoglobin, baz açığı, anyon gap) değerlerine bakıldı. Hastaların taburculuğu, servis yatışı, yoğun bakım yatışı, hastanede kalış süresi, diyaliz durumu, ölüm-sağ kalım durumu değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamız acil serviste akut böbrek hasarı tanısını alan 324 hasta ile gerçekleştirildi. Araştırmamıza dahil olan katılımcıların hastane içi sağ kalım durumuna göre değerlendirilen parametrelerinden kreatinin, BUN, GFR, AST, kalsiyum, CRP, pH, bikarbonat, laktat ve baz açığı değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0,001, p=0,001, p=0,001, p=0,001, p=0,006, p=0,012, p=0,001, p=0,009). Altı aylık mortalitede ise kreatinin, BUN, GFR, AST, kalsiyum, CRP, total bilirubin ve sodyum değerleri anlamlı bulunurken (sırasıyla p=0,001, p<001, p<001, p=0,001, p<001, p<0,001, p=0,015, p=0,034); pH, bikarbonat ve baz açığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (sırasıyla p=0,63, p=0,095, p=0,181). Sonuç: Akut böbrek hasarı olan hastalar için zamanında teşhis ve uygun tedavi yaklaşımlarının belirlenmesi çok önemlidir. Özellikle altta yatan nedenleri kontrol altına almak ve risk faktörlerini azaltmak için belirteçlerin nasıl etkilendiği daha çok araştırılmalıdır.

Acil servis-hastaneAcil tıpAdvers olay+5
Ahmet Umur Aka
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise başvuran st elevasyonlu miyokard infarktüs hastalarında yatak başı hesaplanan yaş-şok indeksi ve timi skorunun analizi

Giriş ve Amaç: Akut ST segment yükselmeli miyokard enfarktüsü (STEMI), transmural miyokard beslenmesinin bozulmasına sekonder gelişen miyokard hasarı veya nekrozunun sebep olduğu bir olaydır. Oksijen sunumu bozulmuş miyokard dokusunda iskemi gelişir, elektrokardiyografi (EKG) değişimleri ve göğüs ağrısı ile klinik bir sendrom halini alır. Birçok kısıtlayıcı faktöre rağmen koroner anjiyografi, koroner arter hastalığında (KAH) tanı ve tedavide altın standart kabul edilmektedir. Doğru risk sınıflandırması, akut koroner sendromlu hastaların yönetiminde önemli bir role sahiptir. Tedaviye erişimin kolaylaştığı bilinen STEMI hastalarında da, risk sınıflandırması prognozu tahmin etme üzerinde etkilidir. STEMI hastaları için yatak başı hesaplanabilecek birkaç skorlama risk düzeyini belirlemede yararlı gereçler olarak tanıtılmıştır. STEMI için düzenlenen miyokardiyal infaktüste tromboliz (TIMI) risk skoru bunlardan biridir ve 30 gün içinde tüm sebeplere bağlı gelişen ölüm oranını tahmin eder. Kalp atım sayısının sistolik kan basıncına bölünmesi ile hesaplanan şok indeksi değeri ile yaşın çarpımı sonucunda elde edilen yaş şok indeksinin mortaliteyi göstermede etkili olduğu düşünülmektedir. Tezimizde yatak başı hasta değerlendirmesi sırasında hesaplanabilecek yaş şok indeksi ile TIMI skorunu karşılaştırarak yaş şok indeksinin mortaliteyi ve hastanede uzun süre kalacak hasta grubunu tahmin gücünü değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif ve tek merkezli bir çalışma olarak gerçekleştirildi. E-54022451-050.04-137927 sayılı etik kurulu onayının alınmasını takiben, Ocak 2024-Aralık 2024 tarihleri arasında Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Acil servisine yapılan başvurulardan çalışmamız kriterlerine uygun 218 STEMİ tanısı koyulan hasta koroner anjiografi işlemine alınmıştır. Sağ kalan hasta grubunun koroner yoğun bakım ünitesine yatışı yapılmıştır. Hasta grubumuzdan elde ettiğimiz veriler ile STEMİ için TİMİ risk skoru ile yaş şok indeksini mortalite tahmin gücü ve yatış süreleri ile ilişkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamız "Helsinki Bildirgesi'nde belirtilen etik ilkelere uygun olarak yürütülmüştür. Bulgular: Örneklemin yaş ortalamalarının 60.06±12.85 yaş (Min.=30,00-Maks. =93,00) olduğu saptanmıştır. Gruplar cinsiyet açısından değerlendirildiğinde hastaların 50'sinin (%22,9) kadın olduğu bulunmuştur. Başvuru nedenlerine göre yapılan değerlendirmelerde; hastaların 196'sının (%89,9) tipik anjina, 12'sinin (%5,5) göğüs ağrısına eşdeğer semptomlar, 10'unun (%4,6) ise diğer nedenlerden dolayı başvurduğu görülmüştür. Hastaların 157'sinde (%72) en az bir Komorbid hastalık bulunduğu saptanmıştır. Komorbid hastalığı olanların 62'sinde (%28,4) koroner arter hastalığı, 86'sında (%39,4) hipertansiyon, 51'inde (%23,4) diyabet olduğu bildirilmiştir. Hastaların başvuru anındaki dakika solunum sayıları 21'inin (%9,6) 22 ve üstü, 197'sinin (%90,4) ise 22 altı olduğu saptanmıştır. Örneklemin GKS'ları incelendiğinde 212'sinin (%97,2) 13-15, 4'ünün (%1,8) 8-12, 2'sinin (%0,9) 8 altı olduğu bulunmuştur. Mann Whitney U testinde sağ kalan hastaların ölen hastalara göre yaş medyan değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı seviyede daha düşük olduğu (p=0,002) bulunmuştur. Ki-Kare Testinde sağ kalan hastaların ölen hastalara göre Komorbid hastalık (p=0,020) ve diyabet (p=0,046) oranlarının istatistiksel olarak anlamlı seviyede daha düşük olduğu saptanmıştır. Sağ kalan ve ölen hasta grupları arasında cinsiyet (p=0,040), şikayet (p=0,004), solunum sayısı (p<0,001) ve GKS (p<0,001) oranlarının istatistiksel olarak anlamlı seviyede farklılık gösterdiği bulunmuştur. Ki-Kare Testine göre sağ kalan ve ölen hastalar arasında Killip sınıflama oranlarının istatistiksel olarak anlamlı seviyede farklılık gösterdiği (p<0,001) bulunmuştur. Mann Whitney U testinde sağ kalan hastaların ölen hastalara göre sistolik kan basıncı (p=0,016), diyastolik kan basıncı (p=0,002) ve yatış süresi saat (p<0,001) medyan değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı seviyede daha yüksek olduğu bulunmuştur. Nabız sayısının her iki grupta benzer olduğu görülmüştür. Mann Whitney U testinde sağ kalan hastaların ölen hastalara göre şok indeksi (p=0,002), yaş şok indeksi (p=0,002), TİMİ-yaş puanı (p<0,001), TİMİ- Killip sınıflama puanı (p<0,001) ve STEMİ için TİMİ puanları (p<0,001) medyan değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı seviyede daha düşük olduğu bulunmuştur. Bunlara ek olarak sağ kalan ve ölen hastalar arasında SKB medyan değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı seviyede farklılık gösterdiği (p=0,001) saptanmıştır Şok indeksi ve yaş sok indeksi değerleri ve mortalite ile yapılan ROC analizi sonucunda AUC değerlerinin yeterli seviyede olduğu (AUC=0,799, p<0,001) bulundu. Bu sonuç doğrultusunda yapılan ROC Analizine göre mortalite riski için yaş şok indeksi değerinin 42,63 olduğu (Duyarlık=0,69, Özgüllük=0,81) bulunmuştur. STEMİ için TİMİ puanı, alt parametreleri ve mortalite ile yapılan ROC analizi sonucunda AUC değerlerinin yeterli seviyede olduğu (AUC=0,837, p<0,001) bulundu. Bu sonuç doğrultusunda yapılan ROC Analizine göre mortalite riski için STEMİ için TİMİ puanı değerinin 3,5 olduğu (Duyarlık=0,85, Özgüllük=0,63) bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlar yaş şok indeksi ve STEMİ için düzenlenmiş TİMİ skorunun mortalite ve prognozu tahmin edebileceğini göstermektedir. Daha önce yapılmış çalışmalarda AKS ile başvuran hastalarda yaş şok indeksi ve diğer skorlamalar ile mortalite tahmin güçleri kıyaslanmıştır. TİMİ risk skoru yüksek duyarlılık ancak düşük kabul edilebilecek özgüllüğe sahipken, yaş şok indeksi yüksek özgüllük düşük duyarlılığa sahiptir. Bu nedenle mortalite riskini tahmin etmede her iki parametrenin birlikte kullanılmasının sonlanımı doğru tahmin etmede daha başarılı olacağını düşünmekteyiz. Konu ile ilgili daha detaylı araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Akut koroner sendrom, akut miyokard infarktüsü, yaş şok indeksi, TİMİ risk skoru, hastanede kalış süresi

Abdullah Yaser Güney
Bezmialem Vakıf University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise başvuran hastalarda Non-STEMI tanısı alanlarda GRACE ve EDACS skorlarının prognostik değeri

Amaç: Çalışmamızda, acil servise başvuran ve Non-ST segment yükselmesiz miyokard enfarktüsü (Non-STEMI) tanısı alan hastalarda GRACE ve EDACS risk skorlarının prognostik değerlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu skorların 30 günlük MACE ve anlamlı koroner lezyon varlığı ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamız retrospektif olarak tasarlanmış olup, tek merkezli olarak, 01.01.2022–31.12.2024 tarihleri arasında acil servise başvuran ve ESC 2023 kılavuzunda yer alan kriterlere göre Non-STEMI tanısı alan 332 hasta değerlendirilmiştir. Etik kurul onayı sonrasında, ICD-10 kodları, hasta kayıt formları ve anjiyografi görüntüleri kullanılarak hastalara ait veriler elde edilmiştir. Hastaların demografik verileri, vital bulguları, laboratuvar sonuçları, EKG bulguları ve Killip sınıflamaları kaydedilmiştir. Çalışmamızda primer perkütan koroner anjiyografi (PPKG) sonucu %70 ve koroner arter oklüzyonu olan hastalar anlamlı koroner arter lezyonu mevcut kabul edilmiştir. Otuz günlük mortalite ve anlamlı koroner lezyon varlığı ile ilgili veriler GRACE ve EDACS skorları ve skorların parametreleri ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: EDACS skoru, anlamlı koroner lezyonları GRACE skoruna kıyasla daha iyi öngördü (AUC: 0.654 vs. 0.522; p<0.001) ve >12.5 eşik değeriyle %87,7 duyarlılık sağladı. GRACE skoru, hastane içi mortalite ile güçlü ilişki gösterdi; düşük risk grubunda %2, yüksek risk grubunda %16,1 oranında ölüm izlendi. EDACS skoru da mortalite ile anlamlı ilişkilendirildi (p=0.022). GRACE skoru mortalite öngörüsünde daha güçlü bir performans sergilerken, EDACS skoru anlamlı düşük riskli hastaların belirlenmesinde daha belirgin bir ayrım sağlayarak klinik karar destek potansiyelini ortaya koydu. Sonuç: Çalışmamız acil servise başvuran Non-STEMI hastalarında EDACS skorunun prognostik değerini, klinikte sık kullanılan GRACE skoru ile karşılaştıran az sayıdaki araştırmadan biridir. Bulgular, EDACS skorunun anlamlı koroner arter darlığını öngörmede daha başarılı sonuçlar verdiğini ve özellikle düşük riskli hastaların güvenle dışlanmasında etkili bir araç olabileceğini göstermektedir. GRACE skoru, yüksek riskli gruplarda hastane içi mortalite tahmininde öngörüldüğü şekilde güçlü kalırken, EDACS skoru hızlı ve pratik uygulanabilirliği ile klinik karar destek sürecine değerli bir katkı sunmaktadır. Her iki skorun da farklı alanlarda sağladığı katkılar göz önüne alındığında, NSTEMİ hastaları ile ilgili klinik karar verme süreçlerinde skorların birlikte değerlendirilmelerinin, hasta yönetimini daha güvenli hale getireceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: NSTEMİ, GRACE Skoru, EDACS Skoru

Ömer Faruk Çakıroğlu
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trigliserid-glukoz indeksi ile koroner arter hastalığı arasındaki ilişki

Giriş ve Amaç: İnsülin direncinin (IR) aterosklerotik süreçte rol oynadığı ve bu durumun koroner arter hastalığı (KAH) gelişim riskini artırdığı bilinmektedir. Trigliserid-glukoz (TyG) indeksi ise basit bir IR belirteci olarak önerilmiş ve metabolik bozukluklarla ilişkisi birçok kohort çalışmasında gösterilmiştir. Ancak TyG indeksinin KAH varlığı ve şiddetiyle ilişkisine dair veriler hâlen sınırlıdır. Çalışmamızda göğüs ağrısı şikayeti ile acil servise başvuran ve akut koroner sendrom (AKS) tanısı ile perkütan koroner anjiyografi (PKG) uygulanan genç erişkin hastalarda TyG indeksinin; EKG'de ST-segment elevasyonu ve PKG sonuçlarına göre koroner arter lezyon şiddeti ile olan ilişkisi araştırılmıştır. Çalışmamızda TyG indeksinin genç hasta gruplarında prognozu değerlendirmedeki rolü, bir tarama testi olarak subklinik aterosklerozu saptamadaki kullanılabilirliği, genç erişkin AKS popülasyonunda risk belirleme ve koruma stratejilerinin optimizasyonuna katkı sağlamak amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamız 02.04.2025 tarihli 2025/53 sayılı etik kurul onayı alındıktan sonra retrospektif ve tek merkezli olarak yapılmıştır. Çalışmaya acil servise göğüs ağrısı ile başvurup akut miyokard enfarktüsü tanısı alan ve PKG yapılan 45 yaş altındaki 208 hasta dahil edilmiştir. TyG indeksi Ln [açlık trigliserid (mg/dL) x açlık glikoz (mg/dL) /2] formülü ile hesaplanmıştır. TyG indeksi değeri ile koroner arter lezyon şiddeti arasındaki korelasyonu değerlendirmek amacıyla koroner arter tutulumu 3 grupta incelenmiştir. Primer perkütan koroner anjiyografi (PPKG) sonucuna göre koroner arterlerde %70'ten az oklüzyon olan ve akut perkütan koroner girişim endikasyonu olmayan vakalar kritik koroner arter lezyonu olmayan gruba dahil edilmiştir. Tek bir koroner arterde %70'ten fazla oklüzyon olan ve bir koroner artere perkütan koroner girişim endikasyonu olan hastalar tek koroner arter lezyonu olan gruba dahil edilmiştir. Birden fazla koroner arterde %70'ten fazla oklüzyon olan ve birden fazla perkütan koroner girişim endikasyonu olan hastalar çoklu koroner arter lezyonu olan gruba dahil edilmiştir. Bulgular: Kritik koroner arter lezyonu olmayan hasta sayısı (n-%) 32 kişi (%19,16), tek koroner arter lezyonu olanlar (n-%) 46 kişi (%27,54), ve çoklu koroner arter lezyonu olanların (n-%) 89 kişi (%53,29) olduğu belirlenmiştir. Çoklu koroner arter lezyonu olan hastaların trigliserid/glukoz (TyG ) indeksi ile ilişkisi incelendiğinde pozitif yönde bir ilişki olduğu saptanmıştır. (AUC 0,604, 95% Cl:0.522-0.681, p=0.037) Çoklu koroner arter lezyonu olan vakalarda trigliserid/glukoz (TyG ) indeksi cut- off değerinin 9,12 olduğu saptanmıştır. Kritik koroner arter lezyonu olmaması durumu ise trigliserid/glukoz (TyG) indeksi ile negatif yönde ilişkili olduğu görülmüştür. Yapılan ROC analizinde AUC: %68,1 olarak saptanmıştır (p>0,05). Cut-off değeri ise 8,93 olarak bulunmuştur. Trigliserid/glukoz (TyG) indeksinin, koroner arter lezyonu şiddetine göre anlamlı bir fark gösterdiği belirlenmiştir (F=5,74; p<0,05). Buna göre post-hoc çoklu karşılaştırma analizleri sonucunda anlamlı farkın koroner arter lezyonu olmayan bireyler ile çoklu koroner arter lezyonu olan bireyler arasında trigliserid/glukoz (TyG) indeksi düzeyi bakımından anlamlı bir fark olduğu ortaya konulmuştur (p<0,05). HbA1c'si normal olan hastalarda trigliserid/glukoz indeksi düzeyinin koroner arter lezyonunun şiddetini belirlemek yönünden anlamlı olduğu görülmüştür (F= 3,308; p<0,05). Sonuç: TyG indeksinin, AKS tanılı hastalarda koroner arter lezyonunun varlığı ve yaygınlığıyla anlamlı bir ilişkisinin olduğu görülmüştür. Özellikle çoklu koroner arter lezyonunu öngörmede güçlü bir belirteç olarak öne çıkmaktadır. Ucuz ve rutin olarak elde edilebilen bir parametre olarak, TyG indeksi şüpheli akut koroner sendromlu hastaların erken dönem tarama testlerine alınmasına katkı sağlayabilir. Gelecek prospektif çalışmalar ile prognostik değeri doğrulanmalı ve klinik algoritmalarda kullanımını araştırmalıdır. Anahtar Kelimeler: TyG Indeksi, Miyokard Enfarktüsü, Acil Tıp

Şeyma Nur Çalışır
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ağrılı kriz nedeniyle acil servise başvuran orak hücre hastalarında tramadol ve meperidin'in etkinliğinin karşılaştırılması

ÖZETAğrılı Kriz Nedeniyle Acil Servise Başvuran Orak Hücre Hastalarında Tramadol İleMeperidin'in Etkinliğinin KarşılaştırılmasıOrak hücre hastalığı, hastanemizin de içinde bulunduğu Güney Anadolu bölgesindegörülme sıklığı yüksek olan bir kan hastalığıdır. Vazo-oklüziv ağrılı krizler hastalığın en sıkkomplikasyonu olup acil servise sık başvuru nedenidir. Ağrılı krizin etkin ve uygun tedavisihasta memnuniyetini arttırıp acil serviste kalış süresini kısaltarak hasta yoğunluğu azaltacaktırAğrılı krizlerin tedavisinde farklı ağrı kesici ilaçlar kullanılmaktadır. Bu amaçla çalışmamızdaakut ağrılı kriz nedeniyle acil servise başvuran orak hücre anemili hastalarda ağrı şiddetinibelirledikten sonra meperidin ve tramadolü uygulayarak tedavideki etkinliğini karşılaştırmayıhedefledik.İleriye dönük, randomize, çift kör olarak planlanan bu kliniksel çalışma, fakülte etikkurul onayı alındıktan sonra Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim DalınaNisan 2005 ile Kasım 2006 tarihleri arasında yapıldı. Yaş ortalaması 24,9±6,1 olan 49'u (%72,1) erkek, 19'u (% 27,9) kadın toplam 68 orak hücre hastası ağrı şiddeti değerlendirilerekçalışmaya dahil edildi. Hastalardan 34'üne (%50) tramadol, 34'üne (%50) meperidinuygulanarak belirli sürelerde ağrı kesici etkinliği, hemodinamik değişkenler üzerine etkileri veyan etkileri değerlendirildi. İstatistiksel verilerin analizinde ?SPSS for Windows? paketprogramının 11,5 numaralı versiyonu kullanıldı.Sonuçlar değerlendirildiğinde iki ilacın da solunum üzerine baskılayıcı özelliklerininolmaması ve yan etkilerin benzer olması nedeniyle ağrılı kriz hastalarının tedavisindekullanılabileceğini düşündürmektedir. Her iki ilacın da ağrıyı azalttığı ancak meperidininağrının giderilmesinde daha etkili olduğu saptandı. Tramadol grubunda ek doz ağrı kesiciihtiyacı daha fazlaydı. Bunun yanında meperidinin tansiyon düşürücü ve sedasyon etkisinintramadole göre belirgin olarak yüksek olduğu tesbit edildi. Ağrı şiddeti yüksek olup tansiyondüşüklüğü olmayan ağrılı kriz hastalarının acil tedavisinde meperidinin tercih sebebiolabileceğini; tansiyonu düşük olanlarda ise tramadolün meperidine alternatif bir ilaç olarakkullanılanılabileceği düşünülebilir.Anahtar Kelimeler: Orak Hücreli Anemi, Ağrılı Kriz, Tramadol, MeperidinVII

Belkan Uzun
Çukurova University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çoklu travmalı olgularda kalp etkilenmesinde etkili faktörler ve travma şiddetiyle ilişkisi

Travma olguları ülkemizde acil servislere sık başvuru nedenlerindendir. Bunlararasında çoklu travmalar; birçok organ sistemini etkilemesi yanında sakatlanma ve ölümoranlarının yüksek olması nedeniyle üzerinde önemle durulması ve araştırılmasıgereken travma tipleridir.Çalışmamızda çeşitli travma şiddet ölçekleriyle zedelenme oranlarınıbelirlediğimiz çoklu travma hastalarında; bu şiddet oranlarının kalp etkilenimi üzerineetkilerini yardımcı tanı araçları ile birlikte değerlendirerek kıyaslamayı hedefledik.Böylece travma şiddeti ve kalp etkilenimi arasındaki ilişkiyi belirlemeye çalıştık.İleriye dönük olarak planlanan bu çalışma, fakülte etik kurul onayı alındıktansonra Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Büyük Acil Servisine 1 Haziran 2005-31Ağustos 2006 tarihleri arasında başvuran 15 yaşın üzerinde çoklu travmalı 100 hastadeğerlendirilerek yapıldı. Hastalarda; ISS, GKS, RTS ve K-RTS gibi travma şiddetölçekleri kullanılarak travmanın şiddeti belirlendikten sonra, biyokimyasal ve radyolojiktanı araçlarından faydalanılarak kalp etkilenimi değerlendirildi. İstatistiksel verilerinanalizinde ?SPSS for Windows? paket programının 10.0 nolu versiyonu kullanıldı.Çalışma süresince 78 (% 78)'i erkek, 22 (% 22)'si kadın ve ortalama yaşları33,2±15,4 (15-70) olan 100 hasta çalışmaya dahil edildi. Çoklu travma hastalarının 92(% 92)'sinin künt travma, bunlardan da 77 (% 77)'sinin trafik kazası sonucu olduğubelirlendi. Göğüs travması ile birlikte en sık görülen travma tipi baş-boyun veekstremite travması idi. Hastaların %63'ünde çoğunluğu sinüs taşikardisi (% 36) olanEKG bozukluğu görüldü. Çoğunluğunu ventrikül fonksiyon bozukluğunun (n=24)oluşturduğu anormal EKO bulguları ise vakaların 31'inde tespit edildi. Travma şiddetiyüksek olan 19 olgunun 14'ü trafik kazası nedeniyle hayatını kaybetti. Çoklu travmahastalarında kalp etkilenimini en iyi gösteren travma ölçeğinin ISS olduğu belirlendi.Sonuç olarak; çoklu travma hastalarında, direkt veya diğer sistemik etkilernedeniyle kalp etkilenmesi olabilmektedir. Travma şiddeti yüksek olan çoklu travmahastalarında, kalp belirteçlerinin yüksek olması, anormal EKO ve EKG bulgularınıntespit edilmesi, bu hastalarda kalp etkileniminin yüksek olduğunu düşündürmektedir.Yüksek travma şiddetine sahip çoklu travmalı hastalara, kalp etkilenimi olabileceğidüşünülerek, kalp ritm bozukluğu ve hemodinamik bozukluk açısından kalpmonitorizasyonu ve yakın takip yapılmalıdır.Anahtar kelimeler: Çoklu Travma, Kalp Etkilenimi, Travma Şiddeti

Ali Karakuş
Çukurova University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalp etkilenmesine sebep olan antikolinerjik ilaç zehirlenmelerinde sodyum bikarbonat tedavisinin etkinliğinin karşılaştırılması

ÖZETKalp Etkilenmesine Sebep Olan Antikolinerjik İlaç ZehirlenmelerindeSodyum Bikarbonat Tedavisinin Etkinliğinin KarşılaştırılmasıAntikolinerjik ilaçlarla zehirlenmeler acil servislerde sık görülen ve yaşamı tehdit edenzehirlenmelerdir. Antikolinerjik ilaçların kalp hızı değişiklikleri, ritim bozuklukları ve iletigecikmeleri gibi kalp üzerine ciddi yan etkileri vardır. Bu nedenle antikolinerjikzehirlenmelerinin olumsuz kalp etkilerinin belirlenmesi ve NaHCO3 tedavisinin bu etkileriningiderilmesindeki etkinliğinin belirlenmesi oldukça önemlidir.Bu amaçla çalışmamızda antikolinerjik özellikte zehirlenme bulguları veren ilaçgruplarıyla TSA'ların kalp üzerine olumsuz etkileri ve NaHCO3 tedavisineverdikleri yanıtaçısından karşılaştırıldı.İleriye dönük olarak planlanan vaka kontrol niteliğindeki çalışmamıza 7/6/2005-30/11/2006 tarihleri arasında ÇÜTF acil servise TSA ve diğer antikolinerjik etkili ilaçlarlazehirlenme sebebiyle başvuran hastalar alındı. Hastaların; demografik, klinik EKG velaboratuar bulguları kaydedilerek analizleri yapıldı.TSA ilaçlarla zehirlenmiş 30, antikolinerjik etkili diğer ilaçlarla zehirlenmiş 28 hastaolmak üzere toplam 58 hasta çalışmaya alındı. Tüm hastaların %67.2'sinin (n:39) kadın veyaş ortalamalarının 25.88±5.76 olduğu saptandı. ÇÜTF acil servise ilaç alımını izleyen 2-6saatlik süre içinde başvurular çoğunluktaydı. TSA grubunda en fazla zehirlenmeye sebep olanetken amitriptilin iken diğer grupta en fazla antipsikotik ilaçların zehirlenmeye sebep olduğutespit edildi. Hastaların hepsinde QTc uzaması ve taşikardi mevcutken % 64.9'unda (n:37)QRS≥0.1'di. NaHCO3 tedavisinden sonra Na+, K+, Ca++, idrar ve kan pH'sı sonuçlarındagruplar arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Ancak grupların kendi içinde idrar ve kanpH'sıyla Na+ seviyeleri anlamlı olarak artarken K+, Ca++ seviyeleri anlamlı olarak azaldı.Hastaların tamamının takip ve tedavileriacil gözlem ünitesinde yapıldı. Hastalarda ölümmeydana gelmedi.NaHCO3 tedavisinin her iki grupta fark olmaksızın semptom ve bulguları tamameniyileştirmesi ve tedaviye bağlı hipertansiyon, metabolik asidoz, hipernatremi, hipokalemi,hipokalsemi gibi komplikasyonların gelişmeden iyileştirmesi antikolinerjik ilaçzehirlenmelerinde standart NaHCO3 tedavisinin geçerli etkin ve güvenli bir tedavi olduğunudüşündürmektedir.Anahtar Sözcükler: Antikolinerjik zehirlenme, Kalp etkileri, NaHCO3 tedavisiVII

Ferhat İçme
Çukurova University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kafa travmalı çocuklarda serum S-100B protein ile prognoz arasındaki ilişki

ÖZETKafa Travmalı Çocuklarda S-100B Protein Düzeyi ile Prognoz Arasındaki İlişkiBu çalışmanın amacı kafa travması nedeniyle acil servise gelen/getirilen çocuk yaşgrubundaki hastaların geliş S-100B protein düzeyleri ile prognozları arasındaki ilişkiyiincelemek ve S-100B proteininin kafa travmasının şiddetini belirlemede iyi bir belirteçolup olmadığını araştırmaktır.Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Acil Tıp Birimine Kasım 2005 ileAğustos 2006 tarihleri arasında başvuran 0-18 yaş grubundaki 75 kafa travmalı hasta ileaynı yaş grubu içinde 15 sağlıklı kişi alındı. GKS skoruna göre hafif, orta ve şiddetli kafatravmalı hasta grupları oluşturuldu ve hastaların travmadan sonra ilk altı saatteki S-100Bdüzeylerine bakıldı. S-100B düzeyleri ile hastaların ÇTS, YDTS, ISS ve GOS sonuçlarıkarşılaştırıldı.GKS skorları kötü olan hastaların S-100B düzeyleri yüksek saptandı. HastalarınISS, YDTS ve ÇTS skorları ile S-100B protein düzeyi arasında anlamlı bir korelasyonsaptandı (ISS için r=0,769, PTS için r=-0,821, YDTS için r=-0,833 ve her biri içinp<0,001). S-100B proteinin cut-off değeri 0,44 µg/L olarak kullanıldığında % 90 duyarlılıkve % 72,5 özgüllük elde edilirken % 85,3 oranında pozitif tanımlama oranı ve % 85,3negatif tanımlama oranı sağlandı. Hastaların 3 ay sonraki GOS değerleri ile S-100B düzeyiarasında da anlamlı derecede bir ilişki saptandı. GOS değeri 3 ve altında olan hastaların S-100B düzeyleri daha yüksek idi (p<0,001). Çalışmamızda hastaların sadece S-100B proteindüzeyi ile kafatası kırığı bulgusunu kullanarak travmanın şiddetini tahmin etmedekullanılabilecek risk hesaplama formülü hazırlandı (logistik regresyon analizi yöntemikullanılarak). Bu formül kullanıldığında kafa travmasının şiddetini belirlemede duyarlılığı% 90, özgüllüğü % 87,5, pozitif tanımlama oranı % 90 ve negatif tanımlama oranı % 87,5olarak bulunmuştur.Sonuç olarak kafa travmalı hastalarda başlangıç S-100B protein düzeyi, beyinhasarının belirlenmesinde güçlü bir tahmin edici özelliğe sahiptir. Ek olarak S-100Bprotein kafa yaralanması sonrası birincil beyin hasarının ciddiyeti ve gidişatı hakkında daönemli bir bilgi sağlamaktadır.Anahtar sözcükler: Kafa travması, S-100B protein, GOS, PTS, YDTS, ISSVIII

Akkan Avci
Çukurova University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil tıp birimine başvuran hastalarda hoşnutluk düzeyi ve etkileyen etmenlerin incelenmesi

ÖZET Acil Tıp Birimine Başvuran Hastalarda Hoşnutluk Düzeyi ve Etkileyen Etmenlerin İncelenmesi Son yıllarda hastaların aldıkları sağlık hizmetlerinden hoşnutlukları verilen hizmetlerin niteliğini değerlendirmede başlıca ölçütlerden biri olmuştur. Bu durum göz önüne alındığında hasta hoşnutluğunu değerlendirmenin önemi açıktır. Amacımız, acil birimine başvuran hastaların hoşnutluklarım değerlendirmek ve bunu etkileyen etmenlerin belirlenmesini sağlamaktır. İleriye dönük ve tanımlayıcı bu çalışma fakülte etik kurul onayı alındıktan sonra, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Anabilim Dalı'na 01.10.2004 ile 30.06.2005 tarihleri arasında gündüz başvuran 14 yaş ve üstünde olan ve iletişim kurulabilen 341 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Acil Tıp Araştırma Görevlileri tarafından önceden hazırlanan formlara hastaların demografik bilgileri, sosyal güvenceleri, acil birimine geliş şekilleri, sonlanma durumları, başvuru sayısı ve nedenleri ile bekleme ve acil biriminde toplam kalış süreleri not edildi. Ayrıca hastalardan acil biriminde gördükleri tüm hizmetten, doktor, hemşire ve diğer çalışanların davranışı, doktor ve hemşirelerin hastalan kontrol etme sıklığı, çalışanlara ulaşabilme kolaylığı, bilgilendirme, acil biriminin teknik donanım ve temizliği hakkındaki hoşnutluklarım 5'li Likert derecelendirmesine göre belirtmeleri istendi. Dört ve beş puan hoşnut olarak kabul edildi. Elde edilen veriler, "SPSS for Windows, Version 10.0" bilgisayar programına kaydedildi. Hastaların demografik özellikleri, sosyal güvenceleri, acil birimine geliş şekilleri, sonlanma durumları, başvuru sayısı ve nedenleri ile acil biriminde toplam kalış sürelerinin genel hoşnutluk üzerine etkileri Annova ve ki-kare testleri kullanılarak incelendi. Değerlendirmeye, 169'u (%49,6) erkek, 172'si (%50,4) bayan olmak üzere toplam 341 hasta alındı. Acil biriminde gördüğü hizmetin tümünden hoşnut olan hasta sayısı, 219 (%64,2) idi. Doktor ve hemşire davranışı, bilgilendirme, doktor ve hemşirelerin hastalan kontrol etme sıklıkları, doktor, hemşire ve diğer çalışanlara ulaşabilme kolaylığı ve acil biriminin teknik donanım ve temizlik durumunun genel hoşnutluk üzerine etkisi istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Çalışmada, hastaların acil birimindeki hoşnutluklarının etkileyen etmenlerin hastaya sağlanan bakım niteliği ve acil birimine ait özellikler olduğu saptandı, özellikle doktor ve hemşire davranışı ile bilgilendirmenin en önemli etmenler olduğu bulundu. Anahtar kelimeler: Acil birimi, Hasta, Hoşnutluk

Özlem Şahbaz Karagün
Çukurova University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Amitraz zehirlenmesinde klinik, hematolojik, biyokimyasal bulguların karşılaştırılması ve naloksonun tedaviye etkisi: Deneysel çalışma

ÖZET Amitraz Zehirlenmesinde Klinik, Hematolojik, Biyokimyasal Bulguların Karşılaştırılması ve Nalokson'un Tedaviye Etkisi: Deneysel Çalışma Bu çalışmada amitraz zehirlenmesinde naloksonun tedaviye katkı sağlayıp sağlayamayacağını ve klinik ve laboratuvar bulgularını araştırmayı amaçladık. Deneyde ortalama ağırlıkları 220-260 gr olan Wistar albino tipi 60 adet ergin, dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar 4 gruba ayrıldı. 1. 3. ve 4. gruplara orogastrik yoldan amitraz 800 mg/kg dozunda verildi. 2. grup kontrol grubu olarak değerlendirildi. Tüm gruplarda solunum ve kalp hızlarındaki değişiklik her 20 dakikada bir kaydedildi. Üçüncü ve 4. gruplardaki sıçanlarda zehirlenme bulguları görülünce tedaviye başlandı. Tedavi amacıyla periton içi yolla 20 ml/kg serum fizyolojik ve kalp hızlan 250 atım/dakika altına düşünce 0,1 mg/kg atropin verildi. Dördüncü gruba 3. gruptaki tedaviye ek olarak 0,3 mg/kg nalokson verildi. Tüm hayvanlardan anestezi sonrası hematolojik ve biyokimyasal inceleme için kalp içi yoldan kan örneği alınarak hayvanlar öldürüldü. Hematolojik incelemede tam kan sayımı yapıldı. Beyaz küre (Wbc), kırmızı küre (Rbc), hemoglobin (Hgb), hematokrit (Hct), trombosit sayılan değerlendirildi. Biyokimyasal incelemede kan üre azotu (BUN), kreatinin (krea), glukoz (Glu), sodyum (Na+), kalsiyum (Ca+), serum glutamik oksaloasetik transaminaz (SGOT), serum glutamik piruvik transaminaz (SGPT) değerlerine bakıldı. Elde edilen veriler SPSS 13,0 programı kullanılarak değerlendirildi. Hematolojik değerlendirmede Wbc, Rbc, Hgb, Hct değerlerinde gruplar arasında anlamlı ölçüde farklılık belirlenmiştir (p<0,05). Biyokimyasal değerlendirmede BUN, kreatinin, Glu, Na+, SGOT, SGPT değerlerinde gruplar arasında anlamlı ölçüde farklılık belirlenmiştir (p<0,05). Nalokson tedavisinin destek tedaviye üstünlüğü istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Sonuç olarak, amitraz zehirlenmesinde hematolojik ve biyokimyasal değerlerde değişiklik olmaktadır ve bu değişiklik destek tedavisi ile düzelmektedir. Naloksonun tedaviye ek bir katkısı yoktur. Anahtar kelimeler: Amitraz, nalokson, tedavi, zehirlenme IV

Metin Topal
Çukurova University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

3 ay-3 yaş arası ateşli çocuklarda gizli bakteriyemi ve ciddi bakteriyel enfeksiyon sıklığı

Amaç: Bu çalımada amaç, Çukurova Bölgesi'nde 3-36 ay arasındaki odaı belirsiz atei olan Türk çocuklarında gizli bakteriyemi ve ciddi bakteriyel enfeksiyon sıklıını ve neden olan etkenleri saptamak, ortaya çıkan komplikasyonların sıklıını belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Çalımaya 1 Kasım 2006 ile 1 Kasım 2007 tarihleri arasında Çocuk Acil Polikliniine 38,0°C timpanik atele getirilen, ate odaı bulunamayan 3? 36 ay arası çocuklar dahil edildi. Tüm hastalar batan tırnaa muayene edildikten sonra çalıma ölçütlerini karılayan hastalardan tam kan sayımı, periferik yayma, CRP ve kan kültürü alındı. Bulgular: Çalımaya alınan 318 olgunun 4 (% 1,3)'ünde gizli bakteriyemi, 2 (% 0,6)'sinde pnomoni, 2 (% 0,6)'sinde idrar yolu enfeksiyonu, 1 (% 0,3) 'inde menenjit ve 1 (% 0,3)'inde de bakteriyel enterit olmak üzere 10 (% 3,1)'unda ciddi bakteriyel enfeksiyon geliti. Gizli bakteriyemi saptanan olguların kan kültürlerinden S.aureus, S. pneumoniae, ve grup B streptokok izole edildi. Sadece bakteriyemi saptanan olguların ortalama absolü nötrofil sayısı 11.646±1.405/ mm3, ortalama CRP deeri 82,1±31,7 mg/lt, ortalama parçalı yüzdesi 75±5,8 ve ortalama çomak yüzdesi 8,7±3,0 olarak anlamlı ekilde yüksekti. Ciddi bakteriyel enfeksiyon gelien olguların ortalama lökosit sayısı 15.731±2.690/ mm3, ortalama absolü nötrofil sayısı 12.305±2.578/ mm3, ortalama parçalı yüzdesi 78,2±7,7 ve ortalama çomak yüzdesi 5,1±4,7 olarak anlamlı ekilde yüksekti. Toksik granülasyon ve 3-7 gün arası süren ate gizli bakteriyemi ve ciddi bakteriyel enfeksiyon tehlikesi için anlamlı iken; cinsiyet, ya, ate yükseklii anlamsızdı. Ciddi bakteriyel enfeksiyon gelien 10 hastadan sadece 4'ünün atei 39 oC ve lökosit sayısı 15.000/mm3 idi. Sonuç: 3-36 ay arasında odaı belirsiz atei olan çocuklarda gizli bakteriyemi ve ciddi bakteriyel enfeksiyon geliebilecei göz önünde bulundurulmalıdır. Lökosit sayısı 15.000/mm3 ve üzerinde, ortalama absolü nötrofil sayısı 10.000/mm3 ve üzerinde veya parçalı oranı % 70 ve üzerinde olan olgularda ciddi bakteriyel enfeksiyon olasılıı yüksektir.

Hasan Yeşilağaç
Çukurova University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ekstremite kırık ve/veya çıkık tedavisi için kapalı redüksiyon yapılan çocuklarda etomidat ve ketaminin sedasyon yapıcı etkilerinin karşılaştırılması

Ekstremite Kırık ve/veya Çıkık Tedavisi İçin Kapalı Redüksiyon Yapılan Çocuklarda Etomidat ve Ketaminin Sedasyon Yapıcı Etkilerinin KarşılaştırılmasıGiriş: Çocukların kırık ve eklem çıkıkları ile oluşan ağrı, huzursuzluk ve sıkıntılarının acil serviste güvenli ve etkin olarak giderilmesi, ilk değerlendirme ve doğru tedavi için sıklıkla gerekir.Amaç: Çalışmamızda amaç, kapalı redüksiyon gerektiren ekstremite kırığı ve/veya çıkığı olan çocuklarda sedasyon için kullanılan etomidat ve ketaminin indüksiyon ve uyanma süreleri ile hastaların acil serviste kalış sürelerine etkilerini karşılaştırmaktır. Ayrıca girişimlerin sedasyonla yapılmasının redüksiyon başarısına etkisi, ilaçların yan etkileri ve taburcu anındaki hekim, aile ve hasta memnuniyetini değerlendirmeyi de amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamız ileriye yönelik, tek kör, rastgele örneklemeli klinik bir çalışma olarak Aralık 2005-Ekim 2007 arasında, hafta içi ve mesai saatlerinde ayrışmış ekstremite kırığı ve/veya çıkığı nedeniyle Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Acil Tıp Birimi'ne başvuran ve kapalı redüksiyon gereken, 7-18 yaşlarında 44 sağlıklı çocuk ile gerçekleştirildi. Hastalar iki gruba ayrılıp sedoanaljezi için Grup 1'e etomidat+fentanil ve Grup 2'ye ketamin verildi. İlaçların indüksiyon süreleri, hastaların uyanma acilde kalış süreleri ile yaşamsal bulguları ve Ramsay sedasyon skorları sedasyon öncesi, sırası ve sonrasında ölçüldü. Yan etkiler, hasta, hasta yakını ve hekim memnuniyetini değerlendirmek için anket yapıldı.Bulgular: Hastaların ortalama indüksiyon süreleri Grup 1'de 4,3±1,0 dakika, iken Grup 2'de 2,2±1,6 dakika (p=0,00), ortalama uyanma süreleri Grup 1'de 15,8±7,7 dakika ve Grup 2'de 20,7±10,8 dakika, acilde kalış süreleri Grup 1'de 145,5±63,3 dakika, Grup 2'de 196,5±141,6 dakika idi. Grup 1'de % 37,5, Grup 2'de % 25,0 yan etki görüldü. Etomidat kullanılan hastalar daha az ağrıdan yakındı (p=0,042) ve hastalar ve yakınları işlemden daha fazla memnun oldular (p=0,020 ve p=0,019).Sonuç: Ketaminin indüksiyon süresi etomidattan daha kısa iken hastaların uyanma ve acilde kalış süreleri, ilaçların yan etki sıklıkları her iki grupta da aynıdır. Ketamin ve etomidat acil serviste çocuk hastaların sedasyonu için güvenle kullanılabilir.Anahtar Kelimeler: Çocuk, kapalı redüksiyon, sedasyon, etomidat, ketamin

Nezihat Rana Alpay
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İskemik inme ile acil servise başvuran hastalarda akut faz reaktanları ve sitokin düzeyleri ile kısa dönem mortalite arasındaki ilişki

İskemik İnme ile Acil Servise Başvuran Hastalarda Akut Faz Reaktanları ve Sitokin Düzeyleri ile Kısa Dönem Mortalite Arasındaki İlişkiAmaç: Acil servise iskemik inme tanısı ile başvuran hastalarda akut faz reaktanları, sitokin düzeyleri, Glaskow Koma Ölçeği ve NIHSS(National Institution Health Stroke Scala) ile kısa dönem mortalite arasında ilişkiyi araştırmak ve bunun sonucunda iskemik inmenin tanı ve tedavisinde yol gösterici olabilecek belirteçlerin tespitini amaçladık.Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı ve kısa dönem mortalite ilişkisi saptanmak üzere düzenlenen çalışma ileriye yönelik planlandı. Çalışma için etik kurul onayı alındı. Çalışma popülasyonunu 13.02.2007-31.12.2008 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalına başvuran ve başvuru sonrası akut iskemik inme tanısı alan hastalar oluşturdu. Veri toplama formunda; yaşı, cinsiyeti, acil servise geliş tarihi, acil servise geliş biçimi, hastanın acil servise başvurana kadar geçirdiği süre, daha önce ki tıbbi öyküsü, Glaskow koma ölçeği, NIHSS ölçeği, beyin tomografisi sonucu, çalışma dahilinde yer alan laboratuvar verileri, hastanın nöroloji yoğun bakıma yatırıldıktan sonra sonlanımına kadar geçen süre, hastanın sonlanım şekli, çekilen beyin tomografilerinde görülen iskemik alanın hacmi yer almaktaydı ve çalışma süresince bunlar detaylı olarak kayıt altına alındı. Bu işlemler sonucunda 75 akut iskemik inme tanısı alan hasta çalışmaya dahil edildi. Bu veriler SPSS 17 programı kullanılarak analiz edildi.Bulgular: Çalışmaya 75 hasta dahil edildi. Hastaların 36'sı kadın (%48) ve 39'u erkek (%52) idi. Hastaların yaş ortalaması 66.8±15.8 idi. Kadın hastaların yaş ortalaması 70.4 ± 11 ve erkek hastaların yaş ortalaması 63.4±12.9 idi (p=0.005). 5 kadın hasta (%13.9) ve 5 erkek hasta (%12.8) öldü. Taburcu olan ve ölen erkek kadın hastalar arasında istatistiksel olarak bir anlamlılık yoktu (p=0.999). Ölen hastaların ortalama yatış süresi 5.9±4.1 ve yaşayan hastaların ortalama yatış süresi 12.2± 5.7 (p=0.001). Ölen hastaların başvuru anında hesaplanan GKS Ölçeği 9.6±1.6, yaşayan hastaların başvuru anında hesaplanan GKS Ölçeği 13.5±2.1 (p<0.001) ve yaşayan hastaların başvuru anında hesaplanan ortalama NIHSS Ölçeği 22.4±6.7 ve yaşayan hastaların başvuru anında hesaplanan ortalama NIHSS Ölçeği 8.8±6.4 (p<0.001). Ölen hastaların başvuru anında ölçülen ortalama CRP değeri 39.2±45.9, yaşayan hastaların başvuru anında ölçülen ortalama CRP değeri 20±32.6 (p=0,029). Diğer akut faz reaktanları ve sitokinlerin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı gözlenmiştir.Sonuç: Çalışmamızda iskemik inmeli hastalarda, CRP ile prognoz arasında pozitif bir korelasyon saptanmıştır. Lezyon hacmi ile prognoz arasında doğru ilişki olduğu saptanmıştır. Hastanın fonksiyonel durumunu değerlendiren Glaskow Koma Ölçeği ve NIHHS Ölçeği gibi ölçeklerin günlük pratiğimizde prognozu belirleyen en iyi göstergeler olduğu saptanmıştır. Akut faz reaktanları ile iskemik inme arasındaki ilişkiyi netleştirecek daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Sözcükler: İskemik inme, akut faz reaktanları, GKS, NIHSS.

İnme
Mustafa Şahan
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karbon monoksit zehirlenmesinde iyileştirici eritrosit aferez uygulamasının etkileri

Amaç: Karbon monoksit zehirlenmesi tüm dünyada olduğu gibi Türkiyede'de önemli bir ölüm ve sakat kalma nedenidir. Karbon monoksit zehirlenmesinde tedavide zamanla bir yarış söz konusudur. Tedaviye erken başlandığında etkinliği yüksek iken; geç kalınan hastalarda etkinliği azalmaktadır. Çalışmamızda amaç acilimizde karbon monoksit zehirlenmesi tanısı konulan ve yükek basınclı oksijen tedavi endikasyonu olan hastaları, hastanemizde yüksek basınclı oksijen tedavi bölümü olmadığından iyileştirici eritrosit aferez yöntemini kullanarak tedavi etmek; elde ettiğimiz tedavi sonuçlarını güncel tedavi olan yüksek basınclı oksijen tedavisi ile karşılaştırmaktır.Metod: Çalışmamıza Ocak 2007 ile Şubat 2009 tarihleri arasında acilimizde karbon monoksit zehirlenmesi tanısı konulan ve yüksek basınclı oksijen tedavi endikasyonu olan 9 erkek, 8'i kadın toplam 17 hasta alınmıştır. Hastaların yaş ortalaması 41,6±20,8 olarak ölçülmüştür. Hastaların Acil servise başvuru esnasında eritrosit aferez işlemi öncesinde alınan kan örneklerinde tam kan sayımı, protrombin zamanı, aktive parsiyel tromboplastin zamanı, kan gazı değerlerine, biyokimyasal değerlere ve kan karboksihemoglobin düzeylerine bakıldı. Hastaların tedavisini yönlendirmek ve takibini kolaylaştırmak amacıyla klinik olarak Glaskow koma skalası ile bilinç durumları kayıt edildi.Bulgular: Hastaların eritrosit aferezi öncesi ortalama karboksihemoglobin değeri: 28,6±18,05, Glaskow koma skalası değeri:10± 3 olarak ölçüldü. Hastaların hepsi iyileştirici eritrosit aferezi işlemine alındı. Aferez işlem süresi ortalama olarak 81,88 ± 24,3 dakika sürdü. İşlem sonrasında hastaların ortalama kan karboksihemoglobin değerleri 6,13±4,18 Glaskow koma skalası değeri 14±1,0 olarak ölçüldü. Hastaların tedavi öncesi ve sonrası kan karboksihemoglobin değerleri ve Glaskow koma skalası değerleri arasında anlamlı istatiksel iyileşme tespit edildi(p<0,001). Hastaların hiçbirinde ölüm gerçekleşmedi. Karbon monoksit zehirlenmesine ikincil 3 hastada tedaviye rağmen nörolojik bulgular kaldı. 2 hastada hipoksik iskemik ensefaopati gelişti ve kalıcı oldu. 1 hastada kortikal körlük gelişti ve zamanla hastanın körlüğü düzeldi.Sonuç: Akut karbon monoksit zehirlenmesinde iyileştirici eritrosit aferez işleminin tedavi edici etkisi mevcuttur. Karbon monoksit zehirlenmesinde kan karboksihemoglobin düzeyini düşürme etkili bir tedavidir. Tedavide geç kalınan hastalarda ileriye dönük sakat kalma olasılığı artmaktadır. Yüksek basınclı oksijen tedavisi ile kıyaslanabilmesi için ileride daha büyük çalışmaların yapılması gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: Karbon monoksit zehirlenmesi, iyileştirici eritrosit aferezi

Karbonmonoksit
Alper Çelikdemir
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Minor kafa travması ve kamçı ucu travması sonrası acil servise gelen hastalardaki postravmatik başağrısı sıklığı

Amaç: Bu çalışmada minör kafa ve kamçıucu travması sonrası acil servise başvuran hastalarda travma sonrasında ortaya çıkan posttravmatik başağrılarının (PTBA) sıklığı, hasta ve travmanın temel özelliklerinin bu olaya katkısı, PTBA klinik temel özellikleri, sonrasında tedaviye verdiği yanıt ve sosyal boyutunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak yapılan bu çalışmada 119 olgu çalışma materyalini oluşturmaktadır. Posttravmatik başağrısı tanısında ICHD-II kriterleri esas alınmıştır. Olgulara serebral tomografi görüntüleme incelemesi yapılmış ve bilinç düzeyi Glasgow Koma Skalası (GKS) skorlamasına göre değerlendirilmiştir.Bulgular: Travma sonrası acil servise başvuran olguların travma oluş şekilleri; araç içi trafik kazası geçiren %36.1(43), araç dışı (yaya) %32.8(39), düşme olguları %11.8(14), darp %10.9(13), bisiklet-motor %8.4(10) olarak saptanmıştır. Olgularda ki kafa travmasının şekli; sadece kafa travması %38.7(46), kafa+servikal travma %36.1(43), kafa+servikal+kamçıucu travması %25.2(30) olarak belirlenmiştir. Vakalar da PTBA oranı %68 olup, sadece kafa travması sonrası başağrısı gelişen %87(40), kafa+servikal travma sonrası başağrısı olan%88.4(38), kafa+servikal+kamçıucu travma sonrası başağrısı olan ise %93.3 (28)'dir. Kadın cinsiyet, olayın oluş şekli, kafa travmasının şekli, olguda psikiyatrik hastalık öyküsünün varlığı, madde bağımlılığı, alkol alımı, antidepresan ilaç kullanımı öyküsü, kamçıucu travmasının varlığı ve travma sonrası posttravmatik sendromun gelişmesi posttravmatik başağrısı gelişim oranını arttırdığı belirlenmiştir.Sonuç: Ülkemizde ve bölgemizde farklı nedenlere bağlı kafa travmalarının yoğun yaşandığı bilinmektedir. Özellikle bu travmaların erken dönemlerinde ortaya çıkan, dalgalı bir seyir gösteren duygudurum bozuklukları ve bu duruma eşlik eden başağrısı şikayetleriyle sık karşılaşılabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.Kadın cinsiyet, psikiyatrik öykü, madde ve alkol kötü kullanımı bulunan olgularda PTBA gelişimi açısından dikkatli olunmalıdır. Bu olgular erken evrede, PTBA ve ona eşlik eden posttravmatik sendrom açısından bilgilendirilmeli ve yönlendirilmelidir.Anahtar Kelimeler: Glasgow Koma Skalası (GKS), ICHD-II PTBA kriterleri, Kamçıucu travması (Whiplash), Minör kafa travması, Posttravmatik Başağrısı (PTBA), Posttravmatik Sendrom

Acil servis-hastaneAcil tıp servisleriBaş ağrısı+4
Mediha Doğan
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orgonofosfat zehirlenmesinde intermediate sendrom gelişen hastalarda terapotik plazma değişimi uygulamasının etkileri

Orgonofosfat Zehirlenmesinde İntermediate Sendrom Gelişen Hastalarda Terapotik Plazma Değişimi Uygulamasının EtkileriAmaç:Organofosfat zehirlenmeleri ile tüm dünyada kaza ya da intihar amacı ile çok yaygın olarak karşılaşılmaktadır. En sık ölüm sebebi olan solunum yetmezliği özellikle intermediate sendrom gelişen hastalarda meydana gelmektedir. Bizim amacımız halen oluş mekanizması ve tedavisi tartışmalı olan intermediate sendromda terapotik plazma değişimi uygulayarak toksik maddenin vücuttan uzaklaştırılmasını sağlamaktır. Bu şekilde hastaların iyileşme sürecini hızlandırmak, mekanik ventilatör ihtiyacının ve hastanede yatış süresinin azaltılması hedeflenmiştir.Metod: Çalışmamıza Ekim 2008?Aralık 2010 tarihleri arasında Acil Tıp Anabilim dalında intermediate sendrom tanısı konan 4'ü kadın 13'ü erkek toplam 17 hasta alınmıştır. Hastaların yaş ortalaması 50,59±20,16 olarak ölçülmüştür. Terapotik plazma değişimi işleminden önce ve sonra alınan hasta kan örneğinden organik fosfat düzeyi ve pseudokolinesteraz düzeylerine bakıldı. Ayrıca işlem sonrasında biriken atık plazmasından da organik fosfor düzeyine bakıldı.Bulgular: Hastaların plazmaferez öncesi; ortalama pseudokolin esteraz düzeyi: 219,40± 463,820(5-2583) U/L , ortalama organofosfat düzeyleri ise 0,7210±1,83780 (0,00-9,05) mg/L olarak ölçüldü. Plazmaferez sonrasında ise ortalama pseudokolinesteraz düzeyi: 607,30±1148,870 (13-5046) U/L, ortalama organofosfat düzeyi ise 0,3753±0,82636 (0-3,24) mg/L olarak ölçüldü. Ayrıca atık plazmasında organofosfat düzeyi 0,4835±1,11905 (0,00-4,55) mg/L olarak tespit edildi. Hastaların pseudokolinesteraz düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı bir yükselme (p=0.014) ve organofosfat düzeyinde anlamlı bir azalma (p=0.012) saptandı.Sonuç: İntermediate sendrom gelişen hastalardan toksik maddenin uzaklaştırılmasında ve pseudokolinesteraz düzeyinin yükseltilmesinde plazmaferez işlemi fayda sağlamaktadır. Plazmaferez işleminin geç yapılması, seans sayısının yetersizliği, organofosfatın yağ dokuda birikiyor olması işlemin faydalarını kısıtlamakla beraber diğer tedavilerle kıyaslanabilmesi için daha büyük ve kontrollü çalışmaların yapılması gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: İntermediate sendrom, Organofosfat zehirlenmesi, Terapotik plazma değişimi

Kan bileşenlerini ayırmaOrganofosfor bileşikleriZehirlenmeler
Mustafa Yılmaz
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servisten dahiliye yoğun bakıma yatan yaşlı hastalarda inflamatuvar belirteçler ile mortalite arasındaki ilişki

Yoğun bakımda yatan yaşlı hastalarda mortalite oranı oldukça yüksektir. Bu çalışmada dahiliye yoğun bakıma yatan yaşlı hastaların (55 yaş üstü) mortalitesini tahmin etmemize yardımcı olan inflamatuvar belirteçler ve GKS, APACHE-II, SAPS -II, skorlarınıda kullanarak bunların birbirleriyle olan ilişkisini saptamaya çalıştık.Çalışmamıza, 48'i (% 65.8) erkek, 25'i (% 34.2) kadın olmak üzere toplam 73 hasta aldık. Hastalarda mortaliteyi tahmin etmek için kullanılan belirteçler olarak; yaş, APACHE II skoru, SAPS -II skoru, GKS, serumda lökosit sayısı, hemoglobin, CRP (c reaktif protein), IL-1 (interlökin-1), IL-6 (interlökin-6),IL-10 (interlökin-10), TNF-alfa (tümör nekroz faktör-alfa), PTZ (protrombin zamanı), aPTT (aktive parsiyel tromboblastin zamanı), Albumin, ferritin belirlendi.Eksitus ve taburcu olan hastalar arasında yaş ortalaması istatistiksel olarak anlamlı değildi. Ortalama yatış süresi ise anlamlı bulundu.Prognostik belirteçlerinden, APACHE II skoru, lökosit sayısı, PTZ, IL-1, IL-6, TNF-alfa, hemoglobin'in istatistiksel olarak mortalite ile ilişkisi bulunamadı. Ferritin, aPTT, GKS, SAPS -II'nin yüksekliği ve albümin düşüklüğü ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu.CRP, TNF-alfa, IL-1, IL-6, IL-10 düzeylerinin mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı.Sonuç olarak DYBÜ'ne yatan yaşlı hastaların mortalite tahmininde; SAPS -II, GKS, ferritin, albümin, aPTT ölçümlerinin kullanılabileceği tespit edildi.Anahtar Sözcükler: Albumin, APACHE-II, aPTT, ferritin, GKS, mortalite, SAPS-II, sitokin, yaşlı hastalar, yoğun bakım.

APACHE skorlama sistemiAcil servis-hastaneAcil tıp servisleri+9
Haşim Onur Uluöz
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Methamidophos' un fare testis dokusu üzerine etkilerinin elektron mikroskobik düzeyde araştırılması

Amaç: Bu çalışmada Methamidophosun fare testisine olan etkilerinin elektron mikroskobik düzeyde araştırılması ve tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmada 50 adet fare 3 gruba ayrılmış, 1. Gruba (Deney grubu) letal dozda ((LD50)=30 mg/kg) Methamidophos uygulanmış ve kolinerjik bulgular gelişinceye dek beklenmiş, 2. Gruba (Kontrol grubu) Methamidophosla aynı miktarda izotonik sodyum klorür verilmiş, 3. Gruba (Tedavi grubu) ise yine letal dozda Methamidophos verilmiş ve kolinerjik bulgular gelişinceye dek beklenip sonra tedavi edilmiştir. 3 grubun testis dokuları alınıp elektron mikroskop ile incelendi.Bulgular: Methamidophos uygulanmış grupta yer alan farelerin testis doku örneklerinde membrana proprida total kalınlık artışı, Sertoli hücrelerinde elektron denslikte artış, agranüler endoplazmik retikulum vakuolizasyonuna bağlı köpüğümsü görünüm, dens mitokondriyonlar, dev lipid damlacıklarının artışı ve çoğu tübüllerde sitoplazmik lizis bulgularına rastlandı. Ayrıca spermatojenik hücrelerde arrest, lümene immatur dökülme ve apopitotik değişiklikler gözlendi. Tedavi uygulanan grup örneklerinde ise bazı tübüllerde minimal değişiklikler görülmekle birlikte, tübüllerin çoğunluğunda, membrana propria, Sertoli hücreleri ve spermatojenik hücrelerde deney grubundakilere benzer değişiklikler meydana geldi ve dikkati çeken yapısal düzelme görülmedi. Kontrol grubunda ise normal testis yapısı izlendi.Sonuç: Çalışmamızda Methamidophosa akut olarak maruz kalmanın testis ultrastrüktüründe önemli dejeneratif değişiklikler oluşturduğu, antidot tedavisiyle hücresel dejenerasyonların akut dönemde geri dönüşümlü olmadıkları sonucuna ulaşıldı.Anahtar sözcükler: Methamidophos, organofosfat, testis dokusu, ultrastrüktür.

FarelerMethamidophosMikroskopi-elektron+3
Umut Gümüşay
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tümör nekroz faktör beta A329G gen polimorfizmi ve akut miyokard infarktüsü arasındaki ilişki

Amaç: Kardiyovasküler hastalıklar, dünyada en önemli morbibite ve mortalitenedenleri arasında yer almaktadır. Son çalışmalarda; aterosklerozun başlaması, gelişimive tamamlanması sürecinde enflamasyonun önemli işlevi olduğu bildirilmiştir. Bubilgiler doğrultusunda, birçok çalışmada enflamasyon belirteçleri, koroner kalphastalıklarının ve miyokard infarktüsünün bir göstergesi olarak araştırılmıştır. Tümörnekroz faktör-beta gibi bir çok sitokin, miyokard infarktüsü için yeni potansiyel riskfaktörü olarak araştırılmıştır. Bu çalışmada; acil servise göğüs ağrısı şikayeti ilebaşvuran ve miyokard infarktüsü tanısı konulan hastalarda tümör nekroz faktör-betaA329G gen polimorfizminin araştırılması planlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya miyokard infarktüsü tanısı konulan 90 hasta (78erkek, 12 kadın) ve kontrol grubu olarak 78 sağlıklı birey (28 erkek, 50 kadın) dahiledilmiştir. DNA izolasyonu, DNA izolasyon kiti (High Pure PCR Template Preparationkit, Roche Diagnostic, Germany) ile yapılmıştır. Gen mutasyonları ise, Real-Time PCR(Light Cycler) ile saptanmıştır.Bulgular: Tümör nekroz faktör-beta A329G polimorfizmi ile miyokard infarktüsüarasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Miyokard infarktüs' lühastaların % 42,2' sinde AG genotipi ve % 6,7'sinde ise GG genotipi saptanmıştır.Sonuç: Bu çalışmada tümör nekroz faktör-beta A329G gen polimorfizminin miyokardinfarktüs' lü hastalarda genetik yatkınlığı olmadığı saptanmıştır. Bu çalışma, diğerçalışmalara ışık tutabilir ve tümör nekroz faktörün diğer polimorfizmleri araştırılarakdevam ettirilebilir.Anahtar sözcükler: Gen polimorfizmi, kardiyovasküler hastalıklar, miyokardinfarktüsü, sitokin, tümör nekroz faktör-beta

AterosklerozKardiyovasküler hastalıklarKoroner anjiyografi+5
Mehmet Canacankatan
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut pestisit zehirlenmelerinde zehirlenmenin şiddeti, elektrokardiyografik değişiklikler ve eritrosit kolinesteraz düzeyi ile mortalite arasındaki ilişki

Akut Pestisit Zehirlenmelerinde Zehirlenmenin Şiddeti, Elektrokardiyografik Değişiklikler ve Eritrosit Kolinesteraz Düzeyi ile Mortalite Arasındaki İlişkiAmaç: Organofosfat zehirlenmelerinin kardiyak etkileri ile ilgili bilgiler sınırlı yayın ve vaka raporlarına dayanmaktadır. Biz, çalışmamızda organofosfat zehirlenmelerinde eritrosit kolinesteraz ile kardiyak toksisite arasında bir ilişki olup olmadığını ve bu ilişkinin mortalite üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak yapılan çalışmaya iki yıl boyunca organik fosfat zehirlenmesi ile acil servise gelen 39 hasta alındı. Yaşı, cinsiyeti, hastanede kalış süresi, solunum desteği ihtiyacı, kardiyak bulguları kaydedildi ve hastaların başvuru anında alınan eritrosit kolinesteraz düzeyi ile klinik ve elektrokardiyografik ölçütler arasında istatistiksel bir bağlantı olup olmadığı değerlendirildi.Bulgular: Hastaların ortalama eritrosit kolinesteraz düzeyleri 15,37±6,97 (4,44-38,14)U/grHb idi. Kardiyak bulgulardan en sık hipertansiyon (%17,9), elektrokardiyografik bulgulardan sıklıkla sinüs taşikardisi (% 48,7), uzamış QT mesafesi (% 20,5), sağ dal bloğu (% 20,5) görüldü. Eritrosit kolinesteraz düzeyi ile elektrokardiyografik bulgular değerlendirildiğinde aralarında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Mortalite yüzdesi % 12,8 idi. Ölen hastalar ile yaşayan hastaların eritrosit kolinesteraz düzeyleri ve elektrokardiyografik bulguları karşılaştırıldığında aralarında bir ilişki saptanmadı.Sonuç: Çalışmamızda sinüs taşikardisi, uzamış QT mesafesi, sağ dal bloğu sık görülen elektorkardiyografik bulgular idi. Hastaların eritrosit kolinesteraz düzeyleri ile elektrokardiyografik bulguları değerlendirildiğinde aralarında anlamlı bir bağlantı bulunmadı. Ölen hastaların serum kolinesteraz düzeyi yaşayan hastalara göre daha düşüktü. Eritrosit kolinesteraz ve elektrokardiyografik bulgularda ölen hastalarla yaşayan hastalar arasında anlamlı bir fark yoktu. Sonuç olarak organofosfat zehirlenmelerinde kardiyak etkilenme sık görülmektedir ve daha fazla çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Elektrokardiyografik bulgular, eritrosit kolinesteraz, mortalite, organofosfat zehirlenmesi, serum kolinesteraz

ElektrokardiyografiEritrositlerKarbamatlar+5
Mesude Murt
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antikolinerjik zehirlenmelerde alınan ilacın hastanın klinik durumu ve elektrokardiyografik bulgularına etkisi

Antikolinerjik Zehirlenmelerde Alınan İlacın Hastanın Klinik Durumu veElektrokardiyografik Bulgularına EtkisiAmaç: Acil servislere zehirlenme nedeniyle başvuruların çoğunluğu ilaçlara bağlıolmakta ve bunlar içerisinde trisiklik antidepresan ilaçlar başta olmak üzereantikolinerjik etkili ilaçlar önemli bir yer tutmaktadır. Antikolinerjik ilaçzehirlenmelerinin, kalp ileti sistemini ve merkezi sinir sistemini (şuur durum değişikliği,nöbet) etkilemesi nedeniyle acil tanı ve tedavinin etkinliği, zararlanmayı en aza indirir.Çalışmamızda antikolinerjik zehirlenmeye neden olan ilacın çeşidi ve düzeyi ile klinikve elektrokardiyografik bulgularının karşılaştırılmasını ve bunun tanı ve tedavidekietkinliğini belirlemeyi hedefledik.Metod: İleriye dönük olarak planlanan çalışmamızda 02/06/2010-01/06/2011tarihleri arasında antikolinerjik ilaçlar alması şikayeti ile acil servise başvuran 31'ikadın (% 70,5) 13'ü erkek (% 29,5) olan yaşları 17 ile 78 arasında değişen(29,09±12,96) toplam 44 hasta değerlendirildi. Hastaların; demografik verileri, klinik veEKG bulguları ile toksikoloji laboratuarı verileri kaydedilerek analizleri yapıldı.Bulgular: Hastaların 22'sinin (% 50) kan örneğinde ilaç tespit edilmezken, 10tanesinde (% 23) amitriptilin, 12 (% 27) tanesinde ise antikolinerjik etkili diğer ilaçlartespit edildi. İlacı alımı takiben acil servise başvuru süreleri ortalama 3,3 saatti.Hastaların % 90,4'ü başka bir sağlık kuruluşundan sevkli geldi. Hastalarda başta sinüstaşikardisi olmak üzere çeşitli kardiyak patolojiler gözlemlenirken, gruplar arasında birfarklılık saptanmadı. Amitriptilin alan grubun Glaskow Koma Skalası değeri anlamlıölçüde düşük bulundu. (p<0,005) Kanında amitriptilin tespit edilen hastaların ilaçdüzeyleri ile klinik ve EKG bulgularının bağımsız olduğu görüldü. Ancak her üç grubunkendi içinde kalp hızları ve QT mesafeleri değerlendirildiğinde tedavi sonrası anlamlıbir düşme olduğu görüldü. Takip ve tedavileri acil serviste yapılan hastaların tamamıiyileşerek taburcu edildi.Sonuç: Trisiklik antidepresan zehirlenmelerinin kalp ritmi üzerine etkisi vardır.Ancak çalışmamızda ilaç grupları karşılaştırıldığında, hemodinamik bulgularıetkileyecek ciddi kardiyak etkilenim görülmezken; amitriptilin alan grubun şuur durumdeğişikliği istatistiksel olarak anlamlı şekilde etkilendiği belirlendi.Anahtar Sözcükler: Amitriptilin, Antikolinerjik zehirlenme, Glaskow KomaSkalası, Kalp etkilenimi

AmitriptilinElektrokardiyografiGlasgow koma ölçeği+5
Mustafa Çalışkantürk
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise zehirlenme sonucu gelen hastaların sosyodemografik özellikleri ve psikiyatrik analizi

Amaç: Ölüme götüreceğini bilerek bireyin gerçekleştirdiği tüm eylemler özkıyım olarak tanımlanabilir. Zehirlenme bireyin kimyasal bir maddeye maruz kalması sonucu yaşamsal fonksiyonlarının etkilenmesidir. Tüm toplumlarda özkıyım sıklığı giderek artan bir halk sağlığı sorunudur. Özkıyım davranışının gelişimine katkıda bulunan psikiyatrik, çevresel, sosyal, ekonomik ve ailesel faktörler göz önünde bulundurulmalıdır. Bizim amacımız özkıyım düşüncesi ve davranışının altında yatan nedenleri araştırmak, hastaların özkıyım öncesinde ve esnasında içinde bulundukları psikiyatrik tabloyu tanımlayarak gerekli medikal ve psikoterapinin sağlanmasıyla ileride gelişebilecek özkıyım girişimlerini önlemektir.Gereç ve Yöntem: İleriye dönük olarak planlanan bu çalışmada fakülte etik kurul onayı alındıktan sonra 2009-2011 yılları arasında üniversitemiz acil servisine başvuran 18 yaş üstü, çalışmamıza katılmayı kabul eden, bilinçli olarak özkıyım davranışında bulunan 38'i erkek (% 31,1) ve 84'ü (% 68,9) kadın toplam 122 hasta alındı. Çalışmamız için hastaların sosyodemografik özelliklerini çözümlemeye yönelik oluşturduğumuz anket formundaki sorular yöneltildi. Hastaların istatistiksel analizi SPSS 15.0 veri analiz paket programı ile yapıldı.Bulgular: Özkıyım girişiminde bulunan hastaların 67'sinin (% 54,9) 18-24 yaş grubunda olduğu, 61'inin (% 50) bekar olduğu, 80'inin (% 65,6) çalışmadığı görülmüştür. Hastaların ortak özelliklerine baktığımızda bekar, bayan, genç yaş grubu, işsiz oldukları görülmektedir. Zehirlenme tedavileri bittikten sonra psikiyatri ile konsülte edilen hastaların 55'inde (% 45,1) depresyon en fazla konulan tanı oldu.Sonuç: Bireyin yaşadığı toplumsal, ekonomik, ailesel ve psikiyatrik sorunlar sonucu başvurduğu bir yöntem olan özkıyım davranışı, bireye göre alternatif bir çözüm yolu veya kendini ifade etme biçimidir. Özkıyım davranışında bulunan bireylere verilecek destek ile bu kişilerin özkıyım riskinde azalma sağlanabilir. Bu amaçla özkıyımda bulunan hastaların sosyodemografik özellikleri bilinmeli ve psikiyatri tarafından değerlendirilmelidir.Anahtar kelimeler: Acil servis, Zehirlenme, Özkıyım, Psikiyatri

Acil servis-hastaneAcil tıp servisleriPsikiyatri+3
Ufuk Saraçoğlu
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik kafa travmalarında bilgisayarlı tomografi görüntülerinin raporları ile acil tıp asistanlarının yorumlarının karşılaştırılması

Amaç:Bu çalışmanın amacı, kafa travması nedeniyle acil servise başvuran pediatrik olgularında bilgisayarlı beyin tomografisi (BT) görüntülerinin, acil tıp asistanlarınca yapılan değerlendirmeler üzerinden incelenmesi ve bu yorumların radyoloji uzmanlarının resmi raporlarıyla karşılaştırılarak olası uyumsuzluk nedenlerinin ortaya konmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, pediatrik kafa travması nedeniyle Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Acil Servisi'nde beyin BT'si çekilen 312 hastanın görüntülerini kapsamaktadır. En az üç yıl deneyime sahip acil tıp asistanlarının yorumları, radyoloji uzmanlarının resmi raporlarıyla karşılaştırılmıştır. Değerlendirmeler, belirlenen patolojiler üzerinden "var/yok" şeklinde yapılmış, istatistiksel analizlerde Ki-kare, McNemar ve Cohen's Kappa testleri kullanılmıştır. Bulgular: Kontüzyon, fraktür, subdural, epidural, subaraknoid, intraparankimal, intraventriküler kanama ve pnömosefali değerlendirmelerinde asistanların yorumları ile radyoloji raporları arasında düşük düzeyde uyum bulunmuştur. McNemar testinde tüm parametrelerde anlamlı farklılık saptanmış, Cohen's Kappa katsayıları düşük veya negatif değerler göstermiştir. Özellikle subdural ve subaraknoid kanama tanılarında asistanların duyarlılığı düşük kalmıştır. Sonuç: Acil tıp asistanlarının pediatrik kafa travmalarında BT yorumlama başarısı yetersiz bulunmuştur. Bu sonuç, eğitim programlarının güçlendirilmesi, uluslararası klinik karar kurallarının uygulanması ve gereksiz BT çekimlerinin azaltılmasına yönelik stratejilerin geliştirilmesi gerektiğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Acil Tıp, Bilgisayarlı Tomografi, Kafa Travması, Pediatri

Yunus Bayazıt
Gaziantep University
2025
00